Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine

hayat

Üye
  • Katıldı

  • Son Giriş

  1. hayat profil fotoğrafını değiştirdi
  2. Ümit Besen’in efsane eseri “Seni Unutmaya Ömrüm Yeter mi” şimdi bambaşka bir formda: Psychedelic Anatolian Rock! 🚀 Zamanı büküp geçmişle bugünü birleştiren bu yorumda; analog synth’ler, uzaysal delay’ler, Anadolu’nun derin hüznüyle buluşuyor. Bağlama ve elektro gitarın iç içe geçtiği bu cover, duygusal yoğunluğu korurken dinleyiciyi hipnotik bir atmosfere taşıyor
  3. kaptan, hayat'yi takip etmeye başladı
  4.    hayat, bir konudaki bir gönderi'ye tepki gösterdi: GİTTİN...KALDIM
  5.    hayat, bir konudaki bir gönderi'ye tepki gösterdi: EYLÜL BAKIŞLIM
  6. MALZEMELER - 500 gr. kuşbaşı tavuk göğsü, - 3 adet yufka, - 2 adet soğan, - 4 adet domates, - 5 adet sivri biber, - 1 adet patates, - Soya sosu, köri. YAPILIŞI Soğanı ince kıyın. Domatesleri küp doğrayın. Yeşil biberleri kıyın. Patatesi kuşbaşı doğrayın. Tencereye yağı alın. Tavukları ilave edin. Biraz kavrulunca soğan ve biberleri ilave edin. Kavrulunca patatesi ve domatesi ilave ederek, 1 su bardağı su ekleyip pişirin. İnmesine yakın köri, tuz ve soya sosunu katın. 4 parçaya böldüğünüz yufkaların içine 2-3 kaşık tavuklu harçtan koyup ağzını bir kese gibi büzüp folyo kağıdı ile sarın. Üzerine biraz sıvı yağ sürün. 180°C ısıtılmış fırında kızarana kadar pişirin.
  7. MALZEMELER 1 tavuk göğsü 6 dilim tahıllı tost ekmeği SOSU İÇİN: 1 soğan 6 mantar 1 tutam maydanoz Yarım çay b. süt Tuz,karabiber Zeytinyağı ÜZERİ İÇİN: 6 dilim kaşar peyniri Toz kırmızı biber GARNİTÜRÜ İÇİN: 2 havuç 2 kabak Yeterince Brokoli İlk olarak yemeğinizin sosunu hazırlayın. Sosu için maydanozu, mantarları, soğanı doğrayın ve parçalayıcıya ekleyin üzerine yarım çay bardağı sütü ilave edin ve parçalayıcıdan geçirin bir sos elde edin. Tavuk etlerini doğrayıp tavada yarı kıvamda kızartın. Tost ekmeklerini fırın kabına dizin üstüne hazırladığınız sostan sürün sosun üzerine tavuk etini ilave edin ve tekrar sostan sürün, sosun üzerine dilim kaşar peyniri peyniri dizin ve toz kırmızı biber serpin. Önceden ısıtılmış 180 derecelik fırında pişirin.
  8. Doğacak bebek doğumdan bir gün önce Allah ile görüşür : “Allah’ım dünyaya gideceğim ve orada ne yapacağımı bilmiyorum.” * Ben senin için bir melek yarattım ve o seninle ilgilenecek. “Allah’ım onların dilini bilmiyorum.Onlarla nasıl anlaşacağım, nasıl iletişim kuracağım?” * Senin için yarattığım melek, sana onların dilini öğretecektir. “Allah’ım duyduğum kadarıyla dünyada çok kötülükler varmış. Onlarla nasıl başa çıkacağımı bilemiyorum.” * Senin için yarattığım melek, seni canı pahasına kötülüklerden koruyacaktır. Merak etme sen… “Allah’ım peki sana tekrar nasıl döneceğim?” * Senin için yarattığım melek , bana nasıl döneceğini sana anlatacaktır. O sırada cennette bir sessizlik olur ve dünyanın sesleri cennete kadar ulasır.Derken melekler gelir ve dünyaya gitme zamanının geldiğini söylerler. Bebek gitmek üzere olduğunu anlar ve son bir soru sorar: “Allah’ım benim için yarattığın meleğin adı ne?” * Adının önemi yok ; ama, sen ona “ANNE ” diyeceksin...
  9. Yine havaya bulut çöktü, yağmur yağacak, herkes eve kapanacaktı. Yağmur başladığında herkes eve girerdi. Damlalar yere düştüğünde kızgın tavaya değmişçesine bir “tısss” sesi çıkarırdı. Sarıyer’de deniz hâlâ vardı, ama suyun içindekiler çoktan değişmişti. Ufuktan gelen martı çığlıkları yükselirken, çocuklar sahilden kulübelerine doğru koşuyorlardı. Yağmurdan önceki son kuru dakikalar… Küçük kız kardeşinin elini tutan çocuk, hızla kulübeye yöneldi. Kapı hızlıca açıldı, çamurlu ayakkabılarla içeri daldılar. Küçük kız titriyordu, saçları alnına yapışmıştı. Dede, sandalyesinde doğrulup çocuklara baktı. Gözleri yumuşadı ve konuşmaya başladı: “Hoş geldin oğlum,” dedi. “Kardeşini de iyi koşturmuşsun, terlemiş kız. Ama yağmur size yetişememiş bu sefer.” Çocuk başıyla selamladı, kız kardeşi ise dedesinin yanına gidip battaniyenin ucuna kıvrıldı. Kulübenin içi yosun, midye tozu ve is kokuyordu. Mutfakta babaları, ezilmiş midye kabuklarından yaptığı hamuru yoğuruyordu. O günkü yemek buydu: kabuk unundan ekmek. Zehirli midyelerin içini alıp dışlarındaki mineral kabuğu kullanıyorlardı artık. Tezgâhın kenarındaki kaptan sarımsı, sümüksü bir midye içi aldı. Eliyle pencereyi araladı, dışarıdaki paslı tabla üzerine bıraktı. Cıvık bir “şlap” sesi duyuldu. “Martılar için,” dedi. “Koku yayıldı mı, birkaçı iner mutlaka. Bu gece şanslıysak, biri tuzağa girer.” Sonra oğluna döndü, elindeki hamuru karıştırmaya devam ederken: “Şu böceklerden on tane getiriver, irice olanlardan,” dedi. Çocuk başını salladı. Odanın köşesine yürüdü, kalın camla kapatılmış, nemli yosunlarla dolu uzun bir teraryumun kapağını araladı. İçeride, yosun katmanlarının arasında zırhlı gibi parlak küçük böcekler kımıldıyordu. Siyah ve koyu yeşil renklerdeydiler, hareket ettikçe yüzeyde ince izler bırakıyorlardı. “Tirbitleri seviyorum,” dedi kız kardeşi, yere çömelmiş, teraryumu izliyordu. “Çok sessizler.” “Yok,” dedi çocuk. “Gece olunca ses çıkarıyorlar. Sürekli tıkır tıkır…” Durdu, bir an düşündü. “Bazen uyuyamıyorum bile. Gerçi teraryuma yakın yatıyorum diye de olabilir.” Kız kardeşi gülümsedi. “Ben duymuyorum,” dedi. “Ben dedemin horlamasını duyuyorum sadece.” Dede sandalyesinde hışırdayarak döndü. Gülerek, “Seni eşek!” dedi çatlak sesiyle. Sert gibi görünmelerine karşın böceklerin kabukları yumuşaktı. Oğlan onları yakaladı, minik bir kapta biriktirip babasına götürdü. Babası başıyla onayladı. “İyi… iri olanları seçmişsin.” Elini hamurdan çekmeden ekledi: “Daha ne kadar kaldı? Bazılarını üreme için damızlık ayırmamız lazım. Geçen yıl sonunda sayımız düşmüştü. Bu sefer dikkatli olacağız.” Hamuru yoğurmaya devam ederken, bir yandan tezgâhın altındaki çuvala göz attı. “Hazır ayaktayken,” dedi. “Şu köşedeki çuvaldan biraz kuru yosun da getiriver. Zaten yarın yine toplamaya gideceğiz.” Çocuk köşedeki yırtık çuvalın arkasına geçti. Kıyıya yakın kayalıklardan toplanmış yosunlar, kurutulmuş hâlde çuvallarda duruyordu. Bazıları hâlâ yosun gibi kokuyordu, tazeydi, ama bazıları neredeyse taşlaşmıştı. Çocuk çuvalın ağzını araladı. En üstteki katman kuru ve kırılgandı. Biraz daha altlara indi. Hafif nemli, koyu yeşil bir tabaka buldu. Bir tutam aldı, geri dönerken, “Söylediğin gibi çok kalmamış,” dedi. Babası başını çevirmeden konuştu. “Biliyorum. Bu mevsimde bulmak zor. Şehirden de pek getirmiyorlar artık… Hoş, onların zaten ne olduğu belli değil. Burada topladıklarımız en azından yosun.” Çocuk, elindeki tutamı tezgâhın yanına bıraktı. Kıyısından birkaç lif çekip tirbitlerin teraryumuna uzattı. Böcekler derhâl harekete geçti. Hemen yosundan parça koparmaya başladılar. Tıkırtılar duyuldu. Hafif ama belirgindi. “Bak,” dedi çocuk. “Başladılar bile…” Yağmur şiddetini artırmıştı. Asit, plastiği eritmediği için tavandan “tık tık” sesleri geliyordu. Bir an durup yukarı baktı. “Dede…” dedi sessizce. “Neden asit yağıyor artık?” Dede gözlerini tirbitlerden ayırmadan, bıkkın bir ses ile cevap verdi: “Çünkü Dünya bizden sıkıldı.” Sonra bir an sustu, elini sandalyesinin koluna koyup pencereye çevrildi. “Eskiden böyle değildi değil mi?” dedi kız. “Değildi,” dedi dede. “Yağmurda normal giysilerimizle yürüyebilirdik.” Başını biraz geriye yasladı. “Hatta benim babam… yağmurda balığa çıkardı. Palamut hafif yağmurda yüzeye daha yakın olurmuş. Ondan hiç kaçırmazdı, sırılsıklam olurduk ama eve elimiz boş dönmezdik.” Kız, “Üşümez miydiniz?” diye sordu. Dede omzunu silkti. “Üşürdük ama derimiz yanmazdı.” Yağmurun tıslayan sesi sürüyordu. İçerisi hâlâ sıcaktı, loştu, ve… yaşanılandı. “Yemek hazır,” dedi babaları, sesi tezgâhın arkasından geldi. “Masaya gelin.” Çocuk camdan geri çekildi, tirbitlerin tıkırtıları eşliğinde kız kardeşiyle birlikte küçük masaya yöneldi. Baba, hamurdan yaptığı gri ekmekleri küçük bir tahtanın üzerine dizmişti. Yanında bir tabakta haşlanmış yosun ve kızarmış tirbit vardı. “Bugün midye tozu biraz daha iyi tuttu,” dedi, çatalı ekmeğe bastırırken. “Sert ama, idare edin” Dede sandalyesini gıcırdatarak yanaştı. “Eskiden ekmek buğday unundan yapılırdı,” dedi. “Şu köşede bir fırın vardı. Sabahları taze ekmek kokusu dolardı içeri.” Babası hafifçe gülümsedi. “Eskiden midyeler bu kadar zehirli değildi, buğday unu da çok üretiliyordu herhâlde,” dedi. Kısa bir sessizlik oldu. Hafif ağız şapırtıları arasında herkes yemeğe odaklandı. Kız kardeş yosunlardan bir parça alıp ağzına attı, sonra bir an durdu. “Baba,” dedi, “balıklar neden gelmiyor artık?” Babası göz ucuyla çocuklara baktı, sonra başını çevirdi. “Çünkü,” dedi yavaşça, “artık onları kandıramıyoruz.” Babası devam etti: “Eskiden sürüydüler… ama dağınıklardı. Şimdi başka bir şey oldular. Sanki… bir şey onları birleştirdi.” Çocuk merakla yaklaştı. “Bir lider mi?” Babası başını iki yana salladı. “Hayır. Daha çok… bir akıl. Paylaştıkları bir düşünce gibi. Sürü zekâsı, dedikleri şey var ya… onun gibi. Dede nihayet başını kaldırdı, gözleri boşluğa değil de sanki kırk yıl evvelki sabahın serinliğine dalıp gidiyordu. “Evladım,” dedi, sesi ne yüksekti ne de alçak. “Şu masada yediğimiz şeye ‘ekmek’ diyoruz ama… Allah affetsin çimen gibi tadı var. Eskiden nar gibi ekmek olurdu, yanında da balık.” Çocuk bir şey diyemedi. Dede devam etti: “Ben çocukken istavrit öyle boldu ki, denize taş atsak sürü dağılırdı. Çinekop, hamsi, uskumru… Tabii siz o balıkları da görmediniz… Balık tutmak bayram gibiydi. Motorlar sabah erkenden kalkar, kıyıda bekleyenlerle selamlaşılır, çocuklar kovalarla koşardı peşimizden.” Dede bir an başını pencereye çevirdi. “Şimdi bakıyorum da,” dedi, kaşlarını çatarak, “bu mahlûklar artık bizim bildiğimiz balık değil. Ağ suya düşmeden sürü yön değiştiriyor. Ne zaman çeksek ağ boş. Balık gene orada, ama ağa takılmıyor. Bile isteye. İşin garibi oltaya da gelmiyorlar artık” Çocuk kımıldamadan dedeye bakıyordu. “Bizim mahalleden Yavuz geçenlerde ağ attı,” dedi. “Ne getirdi? İki parça yosun. Balıklar nerede? Hiç. Ama bak, ağı attığında denizin üstü şöyle bir kıpırdamış. Hepsi aynı anda dönüp gitmişler. Sanki biri düdük çalmış da ‘dağılın!’ demiş.” Kız kardeşi şaşkınlıkla sordu: “Yani balıklar… düşünmeye mi başladı?” Dede, bir parça ekmeği elinde ufalayarak baktı kıza. “Belki de başladı,” dedi. “Belki de biz ne yaptıysak, şimdi onlar da aynısını yapıyorlar: öğreniyorlar.” Dede, ellerindeki ekmek kırıntılarını birbirine sürterek temizledi. Sonra gözlerini çocuklardan kaçırarak tekrar konuştu. “Eskiden…” dedi, ama sözcükler sanki dilinde boğuluyordu. “Denize ağ atmadan önce radara bakardık. Karaltı görünsün diye gözümüzü ekrana diker, sonra motorun yönünü çevirirdik. Teknede sonar vardı, balık sürülerini gösterirdi. Şimdi?” Başını salladı. “Hiçbiri kalmadı.” Bir an için gözleri uzaklara dalmıştı, geçmişi hatırlıyordu sanki. “İlk roket düştüğünde her yer toz duman oldu. Ama asıl kıyamet ondan sonra koptu… Sular… o sular var ya…” Sanki hâlâ o anın içindeymiş gibi. Duru bir şekilde anlatmaya devam etti: “Bir gece… gökyüzü mora çaldı, sonra deniz homurdanmaya başladı… Dalgalar bir kalktı, evladım… Öyle bir kalktı ki… Sular öyle yükseldi ki, biz var ya…” Elini kaldırıp pencerenin ötesinde bir yeri gösterdi, uzak bir yamacı. “Ta şuradaki tepeye kaçtık. Sabaha kadar orada bekledik. Sabaha karşı bir patlama daha oldu…” Çocukları ürkütmemek istercesine sustu. Başını ağır ağır çevirdi, pencerenin ötesine bakarak parmağıyla gösterdi. “Bir zamanlar bir meydan vardı şurada… Şurada dediğim, şimdi su altında kaldı. Oradaki banklara oturur, martıların cilveleşmelerini, kavga etmelerini izlerdik, suyu izlerdik evladım…” Odanın içinde tirbitlerin cılız tıkırtıları ve yağmurun aralıksız tavanı dövmesi dışında bir ses yoktu. Çocuk, konuyu değiştirmek istercesine kısık bir sesle sordu: “Radarlar… hiç mi çalışmıyor?” Dede omuz silkti: “Boşuna bekleme,” dedi. “Radar, sonar, telsiz, telefon… Hepsi sustu. Geriye sadece göz kaldı, kulak kaldı. Ama evladım… göz kulak dediğin de kolay aldanır.” Küçük kız, dedesinin anlattıklarından etkilenmiş bir biçimde sordu: “Dede… martılar saldırmıyor muydu size?” Dede kaşlarını kaldırdı, bir an durdu. “Yok ya! Martı saldırır mı hiç? Martı dediğin çöpten ekmek seçer, balığın artığını kapar. İnsan gördü mü kenara çekilir. Bizim eski martılar zararsızdı. Hevesliydi, uyanıktı ama haddi hududu bilirdi.” Gözlerini hafif kısıp pencereye doğru baktı. “Ne olduysa o roketlerden sonra oldu,” dedi. “Önce sular yükseldi, sonra hava değişti. Gökyüzü garip bir renge büründü… Sonra yağmurlar başladı. Zehirliymiş dediler, kimyasal birikimmiş… Yetmedi kimi insan hastalığa tutuldu. Ciltleri kabardı, gözleri görmez oldu. Kimi de başka türlü bozuldu…” İnsana bir şey olduğu yerde hayvan durur mu? Bu kuşcağızların da tüyleri uzadı, kabardı. Gözleri büyüdü. Hareketleri değişti. Artık neye saldıracaklarına onlar bile karar veremez oldu.” Başını yavaşça iki yana salladı. “Martı dediğin, bizim simgemizdi. İstanbul’un imzasıydı! Şehir hâlâ şehirken… vapurlar vardı. Bildiğin gemi gibi… buradan biner, karşıya geçerdin. Güvertede turistler olurdu; elinde simit, martıya fırlatır, neşeyle bağırır, gülüşürlerdi. Bir de şimdiye bak. Martı mı? Allah selamet versin, gözünün akını seçse, içine dalar. Artık, elini cebinden çıkarırken bile dikkat edeceksin. Yoksa sabah kahvaltı eder gibi gelip parmağını alıverip götürüyorlar.” Küçük kız esnedi, derken baba Sabri söze girdi: “Geçenlerde limana yakın bir yerde, çocuklar kıyıda oynuyormuş. Hani o eskiden battı mı battı mı diye konuşulan, yan yatmış kayık var ya… Onun üstüne üç martı konmuş.” Bir parça ekmeği koparıp ağzına attı, çiğnemeden konuşmaya devam etti: “O sırada çocuklardan biri yere çömelmiş, neyle oynuyorsa artık… Martılar da birden çocuğa saldırmışlar.” “Çocuğu epey hırpalamışlar, kulağını koparıvermişler.” “Neyse…” diye devam etti, sesi biraz daha kısıldı. “Allahtan mahalleli görmüş de bir tanesini haklamışlar. Sapanla mı taşla mı, artık ne buldularsa. Çocuk da şimdi hastanedeymiş. Bir kulağı eksik ama canı sağ.” Dede homurdandı. ”Canı sağsa şükür. Martılar da milletin kulağına kaldıysa… biz yine kendimizi iyi doyuruyoruz.” Yine sessizlik çöktü. Yağmur dindi. Akşam geç olmuştu. Sohbet kesildi, dede ve kız uykuya gitti. Sofrada sadece Sabri ile oğlu kalmıştı. Sabri, son lokmasını uzunca çiğnedikten sonra başını oğluna çevirdi. “Sabah sakın dışarıya tek başına çıkayım deme,” dedi. “Gün ağarsın birlikte gideriz yosun toplamaya” Çocuk cevap vermedi. Bir süre öyle oturdular. Sonra sesi kısık ama net çıktı. “Annem… gerçekten yağmurda mı öldü?” Baba çatalını bıraktı. Gözleri başka tarafa kaydı. “Evet,” dedi. “Yağmur.” “Bizim için yağmur o gün… su ya da asit değildi.” Bir süre dudaklarını araladı, konuşacak gibi oldu. Ama sesi gelmedi. Daha fazla söyleyemedi. O cümle orada durdu. Eksik ama yeterliydi. Çocuk bir daha sormadı. Ama anladı: o gün gökten inen, yağmur değildi. Çocuk başını eğdi. Baba devam etmedi. Bazı yerler anlatılmazdı. Bir süre daha sustular. Sonra çocuk sordu: “Eskiden… ormana girer miydiniz?” Baba başını salladı. “Girerdik, şu karşı kıyı alabildiğine ormandı,” dedi. “Ayakkabıyı çıkarır, toprağa basardık. Karınca yuvalarını izlerdik. O kadar severdik ki…” Çocuk gözlerini kaldırmadan mırıldandı: “Ben ağaçlara dokunmadım hiç. Yani gördüm. Uzaktan. Kuru dallar, çitle çevrilmiş bir bahçe… Ama hiç yaslanmadım. Toprak kokusunu da bilmiyorum. Karıncayı sadece çizimde gördüm.” Baba derin bir nefes aldı. Ne diyeceğini bilemedi. Doğanın öldüğü bir çağda, tabiatı anlatmak boşa safsataydı. Çocuk fısıldadı: “Doğa bizi hatırlıyor mudur, baba?” Baba başını hafifçe salladı, uzun bir iç çekti. “Doğanın bilinci yok, oğlum,” dedi. “Bizi ne affeder ne unutur. Sadece… yerimizi doldurur.” Oğlan başını usulca salladı. Gözleri hâlâ pencerenin kenarındaydı. Suyun arkasında ne olduğunu sormuyordu. Zaten cevabı sofradaydı. O gece herkes uyudu. Ya da uyur gibi yaptı. Çocuk ise yatağında, gözlerini karanlığa dikti. Sessizce kalktı. Sedirin altına uzandı, dedesinin yıllar önce balığa giderken kullandığı eski çantayı çekti. İçinden yalnızca bir dürbün aldı. Plastiğe sarındı. Sessizce kapıyı açtı. Dışarısı siyahtı ama beklenmedik biçimde durgundu. Eski iskele taşlarının ucunda bir siluet duruyordu. Karanlığın içinden çıkmış gibi hareketsizdi. Bir baykuştu bu. Tüyleri kabarmıştı, başı hafif yana dönüktü. Ama gözleri… gözleri açıktı. Çocuk adım attı. Baykuş başını çevirdi. Göz göze geldiler. İlk defa korkmadı. Sadece baktı. Ve bir adım daha attı. Baykuş ona bakmayı sürdürdü, başını bir yana eğerek. İki canlı. İki zihin. Ne düşman ne dost. Sadece… birbirini anlamaya çalışan iki varlık. Belki seneler önce ilk insan da bir hayvanla böyle karşı karşıya durmuştu. Ve sonra her şey başlamıştı. İlk defa korkmadı. Sadece baktı. Ve düşündü: Acaba başka kuşlar da var mıydı eskiden? Ona hiç anlatılmamıştı. Kırlangıç, keklik, leylek… yalnız masal kitaplarında vardı. Gerçekten yaşamışlar mıydı? Şimdi tek tanıdığı kuş, martıydı. Bir de, belki… bu. Ama bu kuşun adı yoktu. Sadece bir çizimde görmüştü. Eski bir kitapta. Gözleri hep keskin bakardı. Tıpkı şimdiki gibi. Yıllar sonra çocuk büyüdüğünde bu anı anlatacaktı: “Bir baykuşla göz göze geldim,” diyecekti. “Ve o bana karşılık verdi.” Belki kimse inanmayacaktı. Belki o zamana kadar baykuşlar bile unutulmuş olacaktı. Adları yalnızca paslı tabelalarda, masallarda kalacaktı. Çocuklar ‘baykuş’ kelimesini duyunca, bir çeşit hastalık mı, yoksa bir cihaz mı sanacaktı? Belki kimse ona inanmayacaktı ya da artık asit yağmayacaktı. Eski dünyadan kalan son hikâyeydi bu. Yeni dünyanın ilk masalı oldu…
  10. Dünya benim için âdeta bir girdap gibiydi. Renk renk genişleyen bir sessizlikti. Her sabah uyandığımda, pencere perdesinin arasından sızan ışık sadece bir günün başlangıcını değil, yeni bir çağın doğuşunu getiriyordu bana. Diğerleri için “perşembe” diye tanımlanan şey, benim için yüz yıl süren bir kaosa denk düşüyordu. Bir bakışımla geçen haftayı hatırlayabilirdim ki rengi hâlâ yeşildi, biraz da toprak kokardı; çünkü o hafta, zihnimde çamura benzer bir yoğunlukta geçmişti. Bazen adımı hatırlamıyordum; çünkü isimler zamana bağlıydı, zaman ise benim içimde çözülmüş, parçalanmış bir kavramdı. İnsanlar bana, “Sen zamanı kaybediyorsun,” diyordu. Oysa tam tersiydi. Ben, zamanın her zerresini, her rengini tutuyordum. Bir dakikalık an, kulağımda üç farklı frekansa bölünüyor; her biri farklı bir enstrüman gibi yankılanıyordu beynimde. Bu yüzden konserlere gidemezdim, çünkü zaman orada kontrolden çıkıyordu. Bir saatlik performans, beynimde bir opera üçlemesine dönüşüyordu, duygusal olarak beni parçalara ayırıyordu. Psikologlar benimle konuşurken, “Disosiyatif değil,” demişlerdi. Nörologlar, beyin taramalarımda olağandışı bir şey bulamamıştı. Doktorlar, “Evet, nöronlar arasında biraz fazla sayıda bağlantı var ama bu bir bozukluk değil, sadece bir tür farklılık,” diye yorumlamışlardı. Bazıları bana sinestet dedi, bazıları ise zaman yolcusu. Ama kendimi ne bir tanıya ne de bir kategoriye ait hissediyordum. Ben sadece yaşıyordum ve yaşamak, benim için herkesin zannettiğinden çok daha ağır, çok daha detaylı bir şeydi. Bir hafta sonu tatili benim için dört yıl demekti. Dört yıl boyunca yalnız kalmak, sessizlikle konuşmak, düşüncelerimin rengini izlemek: İşte kutsal olan buydu… Bir gün bir psikolog, “Zamanın senin için nasıl geçtiğini anlatır mısın?” diye sordu. Gülümsedim ve şöyle yanıtladım: “Zaman, herkesin içine doğduğu su gibi. Kimi geçip gider, kimi yüzer, kimi fark etmeden boğulur. Ben ise o suya her baktığımda onun bir kaos bulamacı olduğunu görüyorum. Ve her damlası başka bir hikâye anlatıyor.” Her sabah aynı ışıkla uyanırdım. Pencerenin ucundan sızan sarı çizgi, duvarda ağır ağır yürür, griye çalardı. Ama benim için bu basit sabah ışığı değil, bir çağın başlangıcıydı. Bugün Perşembe miydi? Olabilir. Ama ne önemi var ki? Çünkü dünkü gün hâlâ sürüyordu. Rengi hâlâ mordu; koyu ve yoğun. Hissiyatı ise bir taşın altında unutulmuş nemli kâğıt gibiydi, dokunduğumda dağılıyordu. “Zaman neden herkes için bu kadar kolay?” diye geçirdim içimden. Onlar geç kalıyordu; ben ise hep fazlaydım. Onlar günleri kovalarken, ben günlerin içinde ağır ağır yürüyordum. Benim kulaklarıma değen sözler zamana yayılıyor, genişliyor ve yankılanıyordu. “Toplantı üçte, unutma.” Üçte… O saat geldiğinde bir ömür geçmiş gibi hissedecektim. O ana dek yüzlerce içsel diyaloğa, binlerce görsel çağrışıma maruz kalacaktım. Zihnim hiçbir zaman sessiz kalmazdı; tek bir kelime dahi zihnimde bir tabloya dönüşüyordu. “Toplantı” kelimesi sarının koyu tonlarıydı, yumuşak kenarlıydı, sol üst köşesinden sızan bir ses vardı. Üç sayısı ise kırmızı ve mora çalan bir mavinin keskin, sıcak gülümsemesiydi. Sivri köşeleri vardı. İnsanlar zamanla yarışırdı. Bense onunla birlikte sürüklenirdim. Benim dünyamda zaman hızlı akmazdı. Zaman, bir dağın eteğinden dökülen toz taneleri gibi ilerliyordu; ağır, yapışkan, savrulan ve kaçınılmaz. “Şimdi” diye düşündüm. “Şimdi” nedir? Bir an mı? Bir saniye mi? Hayır, “Şimdi” benim için bir kıta büyüklüğündeydi. İçinde yürünmesi gereken, dolaşılması gereken uçsuz bucaksız, tehlikeli bir coğrafyaydı. “İnsanlar zaman kavramı ile neden bu kadar barışık? Neden onlar da benim gibi yaralanmıyorlar? Neden onların zaman hakkındaki sahte endişelenmelerini deneyimleyemiyorum?” Zihnimin içinde yankılanan bu ses çoğu kere bana ait değildi. Çocukluğumdan kalma bir yankıydı; bir öğretmenin sesi, bir arkadaşın kahkahası, bir eski sevgilinin bakışı… Zaman beni tutsak etmişti. Geçmiş denilen o kuyu benim içimde hâlâ yaşıyordu. Bir kelime, bir renk, bir biçim yaşanmış tüm o anıları geri getiriyordu. Hepsi oradaydı ve zamanlarının gelmesini bekliyorlardı. “Belki zaman bende birikiyor,” diye düşündüm. “Belki insanlar zamanı tüketiyor, ben ise onu saklıyorum.” Günün sonunda insanlar yalnızca yorgun oluyorlardı. Bense bitiyordum ama fiziksel değil, zihinsel bir bitkinlikti bu. Çünkü bir günde deneyimlediğim tüm o yaşantılar diğerleri için en az yüz yıllık bir tekamüle denk geliyordu. O gün yine binlerce ses işitmiş, binlerce renk görmüş ve geçmişle binlerce anlam kurmuştum. Hepsi burada, ruhumda konaklamış, derin izler bırakmıştı. Televizyonu açmadım. Telefonuma bakmadım. Arınma ve hizalanma yapmalıydım. Yatağa uzandığımda gözlerimi kapattım ve karanlık değil, yeşile yakın bir mavilik ile buluştum. “Bugün” adı verilen bu sonsuzluğu geride bırakmaya çalışıyordum. Derken bir fısıltı gelip buldu beni: “Yarın, başka bir çağ seni bekliyor. Hazır mısın?” Beni sıradan zannediyorlardı. Oysa sıradanlık, diğerlerinin içine doğduğu bir hastalıktı. Saatler, göz kapaklarımın iç yüzeyine kazınmış grafikler gibi ilerliyordu. Renkler, sesler, sezgisel dünyalar… Salılar genellikle nane yeşiliydi. Biraz serin, biraz yabancı. Ama bu sabah… Bu sabah tuhaf bir renkteydi: kobalt mavisi. Bu, kötüye işaretti. Kobalt mavisi, zihnimde ayrılıkla kodluydu. Ve ayrılıklar bazen bir şeyin ellerinden alınması değil, zihninden sökülmesiydi. Hafıza, sesli bir boşluk demekti benim için. Altı yaşındayken, “Harfler şarkı söylüyor,” demiştim. Annem gülmüştü. Babam ise dik dik bakmıştı bana. O an benim için endişe ettiklerini büyüdüğümde anlamıştım. Ancak o gece uyuyamamıştım. Çünkü “4” rakamı sürekli uğuldamıştı kulağında. Derin bir tonda, neredeyse bir ağıt gibi. “3” ise inatçı ve kızgındı. “7”, tanımlanamaz bir yeşildi, keskin ve metalikti. Bu rakamlar benim için sadece sembolden ibaret değillerdi. Onlar birer karakterdi, her biri bilinmeyen dünyalara ait canlıların ruhunu taşıyorlardı. Onlar sezgiseldiler ve sanki dışarıdan değil, içeriden doğmuşlardı. İlkokulda öğretmenime, “Sesiniz ne kadar da turuncu, çok güzelmiş,” dediğimde tüm sınıf kahkahaya boğulmuştu. “Turuncu mu? Ne demek istiyorsun kuzum, iyi misin sen?” Çok utanmıştım. Ama nasıl anlatılırdı ki bu? Sesi turuncuydu çünkü. Gözlerimi kapadığımda başka türlüsünü göremiyordum. Hatta bu rengin kokusu bile vardı ama bunu kimseye anlatamazdım. On yaşıma bastığımda ilk doktor randevusu gelip çatmıştı. Doktor, gri takım elbiseli bir adamdı. Konuşurken gözlerini kaçırmazdı, bu yüzden onu hiç sevmemiştim. Çünkü gözlerinde bir şey eksikti. Duygu değildi eksik olan, doktor kendi zamanını tüketmiş gibiydi. Aslında o çoktan ölmüştü. Hevesi kaçmış bir makineye dönüşmüştü. “Sana birkaç soru soracağım,” demişti boğazını temizlemeden önce. “Rakamların rengi olur mu?” “Evet.” “Neden?” “Çünkü öyle doğdular.” “Bu normal değil, biliyorsun değil mi?” “Normalin ne olduğunu bilmiyorum.” O an ilk kez kendimi “bozuk” hissetmiştim. İyileştireceği düşünülen doktor beni hasta etmişti. Çalışmayan bir saat gibi bozulmuştum. Geriye dönemeyen, ayarlanamayan bir şeye dönüştürüldüm. O gün eve dönerken annem sessizdi. Babam ağlayabilse hıçkırıklara boğulurdu. Oysa onların sessizliği bile bir cezaydı benim için. Babamın hırıltılı sesi tuğla rengindeydi. Bu bastırılmış bir hayal kırıklığı gibi boğuyordu beni. Tonlarca ağırlığındaki kuru yapraklar arasında eziliyordum ona baktıkça. Ergenliğe geldiğinde sinestezim artık kontrolden çıkmıştı. Duyduğum konuşmalar çatırdayarak zihnimde parçalanıyor, insanlar eriyip şekil değiştiriyordu. Bir öğretmen konuştuğunda, sesi tırtıklı bir halka gibi havada yayılarak gözlerimin önünde yere düşüp parçalanıyordu. İnsanlardan uzaklaştım. Aşka hiç inanmadım. Çünkü insanların varlığı bende yankı yaratıyordu. Bir öpücük, bazen bir yıldız çarpması kadar gürültülü olabiliyordu. Kimseye anlatamadım çünkü anlatacak uygun bir dil yoktu. Bu deneyim kelimelerin ötesindeydi. Tanı koyamadıkları için doktor raporları bana Atipik Psikoz’u layık gördü. Ancak bu kelime yaşadığım gerçekliğin ağırlığı altında ezilen bilincime yardım eli uzatmıyordu. Gerçeklikle bağım zayıf ve ince bir iplikle bağlıydı. Dünya bana göre bir yer değildi. On sekiz yaşıma geldiğimde zaman parçalanmaya başladı. Artık günler sadece uzun değildi, bölünüyordu da. Öğleden sonralar sabahlara karışıyor, geçmişten sahneler aniden şimdiki zamana sızıyordu. Ve tuhaf olan şu ki bunları hissedebiliyor, koklayabiliyor ve hatta bazen tadabiliyordum. Günün birinde bir kafede otururken garsonun, “Çay ister misiniz?” sorusu, zihnimde çocukluğumun mutfağına ait anıları çağırdı. Saniyeler içinde oradaydım, annemin ütü yaptığı, yumuşatıcı kokan perdelerin kokusunun limon sarısı olduğu bir an. Ses, koku, ışık, dokular. Tümü oradaydı. Bir tür zaman atlaması mıydı bu? Yoksa zamanın çokluğu muydu tanık olduğum? İnsanlar için zaman, geçmiş-şimdi-gelecek hattında bir çizgiydi. Ama benim için zaman bir küme gibiydi. Üzerine basıldığında içe çöken, farklı katmanlara ayrılan mucizevi bir dokuydu. Korkmuyordum. Ama yorgundum. Çünkü her bir an, içimdeki milyonlarca başka an’larla çarpışıyordu. Yirmili yaşlarımın başında kendime dair tüm tanımlamaları terk ettim. Ne doktorlar ne ilaçlar ne terapistler ne de tıbbi kitaplar beni anlayabildi. Her biri kendi kurallarını dayatıyor ve beni normun içine sıkıştırmaya çalışıyordu. Bir keresinde psikiyatrist, sinestezinin sadece bir algı sapması olduğunu söylemişti. “Algı, zaten bir sapma değil mi? Gerçeklik dediğimiz şeyin üzerine konmuş kolektif bir mutabakat,” demiştim. Sınırlardan çıktım. Sosyal kalıplardan koptum. Şehirden uzaklaştım ve ıssız bir bölgede tek odalı bir ev inşa edip orada yaşamaya başladım. Bana ait olan saf zamanla baş başa kaldım. Ve şimdi, belki de ilk kez, zamanın gerçekten ne olduğunu dinlemeye başlamıştım. Günlerden bir gün, sabah 6:32’de, pencereden gelen ışığın sesini duydum. Gerçek anlamda bir temastı bu. Uzun, inceltilmiş bir telli çalgının tek bir notasının nazlı nazlı gülümsemesine benziyordu. Ve şöyle dedim. “Işık bir sestir ve ses de bir biçimdir. Biçimse zamanın durağan hâlidir.” O an şunu fark ettim: Belki de zaman bir akış değil, bir dizi ya da bir izdi. Ve bu dizinin tüm kareleri aynı anda var olabiliyordu. İnsan beyni yalnızca sırayla okuyor. Ama benim beynim, sayfaların hepsini aynı anda açıyordu. Geleceği değil, şimdiye ait başka olasılıkları görmeye başlamıştım. Bu farkındalık beni delirtmedi. Aksine rahatlatıcıydı. “Ben hasta değilim, ben bu dünyaya dair pek çok şeye fazlayım,” diye iç geçirdim. Bir süre sonra zamanı ölçmeyi bırakmıştım. Takvim kullanmıyordum. Bir işte çalışmıyor, bir role bürünmüyordum. Ama hâlâ görüyordum: İnsanların yüzlerinin arkasındaki ışığı, sözlerin içindeki şekilleri, an’ların gerisindeki yankıları… Yalnızdım, evet. Ama yalnızlığın içinde tüm olasılıkların sesini duyabilir olmuştum. Ve bir gece, not defterime şu cümleyi yazdım: “Zaman tekil bir tanrı değildir. Sadece yanlış çevrilmiş bir renktir. O, Kadir-i Mutlak bir varlıktır! Anlayana…” Zaman, çoktandır mutlak bir çizgi olmaktan çıkmıştı. Ancak o sabah, ilk defa kendime benzeyen başka birini göreceğimi bilmiyordum. İhtiyaçlarım için şehre gitmem gerekiyordu. Eşikte bekleyip derin bir nefes aldım ve “Gücümü toplamalıyım ve geri dönmeliyim,” dedikten sonra yola koyuldum Onu metro istasyonu girişinde gördüm. Kadın sessizce bekliyordu. Ama benim için o sessizlik, çınlayan bir kilise çanına benziyordu. Kadının etrafında mavi-yeşil bir aura halkası vardı. Sakinlik ve içsel karmaşa birbirine karışmıştı. İçinde saklı kalan bir çocuk yaşatıyordu. Benim için zamanın frekansı bir anda değişmişti. Duraksadım. Yutkundum. Çünkü zihnim bana bir şey söylüyordu: O da senin gibi. Yanına yaklaştım. Sözcükler gereksizdi ama yine de bir cümle çıkıverdi ağzımdan. Derin bir nefse alıp heyecanla sordum: “Pazartesiler… Sizce de sarı mı?” Kadın başını yavaşça çevirdi. Gözlerinde yorgun ama bilge bir parıltı vardı. Hafifçe tebessüm etti, sanki çok uzun zamandır bu soruyu bekliyormuş gibiydi. “Sarı mı?” diye tekrar etti, hayretler içindeydi. “Hayır. Benim için açık menekşe. Yumuşak ama uyarıcı. Pazartesiler hep öyle olur. Ama Salılar… Onlar kesinlikle sarı. Sarının keskinliği gibi bir acele hâli… Bilirsiniz işte.” Zihnimde bir kilit daha açıldı. Renklerle konuşmak… Ve en sonunda sesim kendi yankısını bulmuştu. Bir anda içimde kırk yıl boyunca büyüttüğüm yalnızlık kuleleri yıkılmaya başladı. Adı Eylem’di ve bu kelime yeşilin türlü tonlarına bir parça kızıllık serpilmiş gibiydi. Bilgisayar programcısıydı ve kalabalığa karışmamak için her daim evden çalışıyordu. Onun zamanı da benimkisine benzer şekilde kırıklı, dalgalı ve çok boyutluydu. Eylem, sinestezisini bir tür “yaşam algoritması” gibi kullanıyordu. Her olayın bir tonu, her kelimenin bir hareketi, her anın bir dokusu vardı onun için. Onunla birlikteyken artık tek bir zihinden ibarettik. Ortak bir bilinç alanında yüzer olmuştuk. Eylem’in bir de teorisi vardı. “Zaman bir dışsal yapı değil, bizim bilinçte ‘süre’ olarak var olur. Yani Bergson’un dediği gibi, saat zamanın bir yanılsamasıdır. Gerçek zaman, içsel bir akıştır.” Bu fikre önce direnmiştim. Çünkü yıllardır zamanı düşman bellemiştim. Ama Bergson’un durée kavramı, bize bambaşka bir olasılık sunmuştu: Zaman akmaz, yaşanır ve herkesin süresi farklıdır. Birlikte eski saat kulelerine, terk edilmiş sinyal merkezlerine, manyetik alan çarpışmalarının yaşandığı yerlere giderek araştırmalar yapmaya başladık. Amacımız, zamanı nesnelleştirmek değil; öznel zaman algılarımızı birleştirerek ortak bir “süre” alanı yaratmaktı. Bir keresinde Eylem şöyle dedi: “Süre, geçmişi içinde taşıyan şimdidir. Bizim için zaman sadece ileri gitmez. Geri de çağırır, içeri de çöker. Kadir-i Mutlak Zaman’ın içinde hareket etmeyi öğrenirsen işte o an zamanın kendisi olursun. Yani her şey ve hiçbir şey, yokluk ve varlık seni öğüterek kendisine katar.” Bir süre sustum ve bekledim. Çünkü zihnimde o ana kadar tanık olduğum tüm gün batımları aynı anda patladı. Süre, geçmişin hâlâ yaşanabilir olmasıydı. Araştırmalarımız ve deneylerimiz ardı arkasına sürerken yapay zekâ destekli bilgisayarlar aracılığı ile ilginç bir şey denedik. Her ikimizin Sinestezik Zaman Harita’larını üst üste bindirdik. Ve o anda bir şey oldu. Zamanın çizgisel akışı kırıldı. Başarmıştık. Daha önce hiç deneyimlemediğimiz bir tür bileşik süre alanına girmiştik. Çocukluğum ile Eylem’in geleceği, aynı an’ın içine doğru bükülmüştü. Zihinlerimizde bir tür kozmik kapı aralandı. Evrenin tınısını dokularla, renklerle, notalarla, kokularla bir bütün olarak algılıyorduk. Bu eksperyonist an, bizi biz olmaktan çıkarmıştı. Kabuklarımızı kırmıştık. İnsanların “şimdi” dediği şey, bize bir hologram gibi görünüyordu. Bir süreliğine zamanın tamamen dışına çıkmayı da başarmıştık. İşte Kadir-i Mutlak Zaman denilen o an’daydık. Burada olmak ya da olmamak bilinci yoktu. Burada bir niyetin varlığı yoktu. Olsa olsa burada niyet olduğundan habersiz bir Niyetin Titreşimi vardı. İşte en sonunda anlamıştım. “Zaman, bir koordinat değildir. O bir bilinçtir.” Ortak bilinç deneylerimiz birkaç hafta boyunca sürdü. Her deney sonrası zamanın çarptırılmış bir “zihin ürünü” olduğunu daha fazla kavrıyorduk. Şimdi tek amacımız ona hükmetmekti. Ama fark etmediğimiz şey, bu çabalarımızın çevremizde bozulmalara yol açmasıydı. Bazı olaylar gözle görülmez ama birçokları tarafından hissedilebilir. Hakikât gerçektir ancak beden yine de şahit olmak ister! Bir istasyon saati ileri gitmeye başlar. Bir çocuk rüyasında geçmişte yaşanmamış bir anıyı görür. Bir kadın, yıllar önce ölmüş akrabasının sesini duymaya başlar. İnsanlar gelecekten gelen görüntüleri görürler ve çığlıklar atarak uyanırlar. Çevremizdeki insanlar yavaş yavaş delirdiklerini düşünürler. Zaman, kırılmaya başlamıştı. Ve bu durum, ZPT’nin (Zamansal Psiko-Teknik Kurulu) dikkatinden kaçmadı. O güne dek varlığından habersiz olduğumuz bu oluşumun en büyük düşmanları olmuştuk. ZPT, devlet destekli bir önlem birimiydi. Görevleri ise Zamansal Algı Sapmalarını izlemek ve kontrol altında tutmaktı. Resmi olarak yoktular. Eskilerin “Derin Devlet” diye tabir ettikleri o gizli-saklı oluşumun güncel hâliydiler. Ve bu nedenle biz, yok edilmesi gerekenler listesinde yerimizi çoktan almıştık. Bir gece, Eylem’le bir rüyayı paylaştık. Aynı rüya. Aynı anda. Aynı renkte. Aynı dokuda. Aynı kokuda. Aynı notada. Aynı tatta. Aynı tende. Rüyada bir koridor vardı. Elektrik mavisi renklerin baskın olduğu yumuşak, kadifemsi bir duvarın önündeydik. Koridorun sonunda ise bizi izleyen gözler vardı. Ve tek bir cümle duyuldu. “Süre bireysel kalmalı!” Uyandığımda o talihsiz manzara ile karşılaştım… Kapılar zorlanmamış ama eşyalar değişmişti. Aslında her şey değişmişti. Evin her yerinde Yeniden Yazılan Zaman izleri mevcuttu. Eylem yoktu. Hiçbir iz, hiçbir sinyal, hiçbir renk bırakmadan kaybolmuştu. Yok edilmişti. Buharlaştırılmıştı. Algıladığım zaman, küçük sürelere bölünerek parçalanmaya başlamıştı. Her seferinde daha da küçük parçalara ayrılıyorlardı. Hız kesmeden günlere yayılan bir yok oluşu izlemiştim. Eylem’e dair hislerim, umutlarım, özlemlerim, korkularım parçalanan sürelerle birlikte un ufak oluyordu. En sonunda gözlerimi açabildiğimde yerimden kalktım ve kendime, ne pahasına olursa olsun Eylem’i bulacağıma dair sözler verdim. Birlikte kurduğumuz yapay zekâ destekli sistemi yeniden kurup Zamanın Olası Koordinatlarını çıkardım. Burada, sadece anılarımız değil, ihtimallerimiz de yazılıydı. Bir tür kuantum günlüğü de denilebilirdi. Her canlının tüm potansiyel zamanları burada tutuluyordu, burası evrenin, yaradılışın Akaşik Kayıtlarının tutulduğu gizli bir mabetti. Çabam günlerce sürdü. Yapay zekâ destekli bu sistem her ne kadar kuantum işlemcilere sahip olsa da Akaşik Kayıtların çıkarılması konusunda hâlâ yetersizdi. Sistemi hızlandırmak için kendi bilincimi ve sinestetik duyularımı bilgisayarın kullanımına açtım. Ve bir gün nihayet işe yaramıştı, Eylem oradaydı. Onu görebiliyordum. Tutuklanmıştı ve zamandan yalıtılmış bir odada tutuluyordu. Bilinci, hiç yaşanmamış bir gelecek anında tutulduğu için bulanıktı. Onun hakkında henüz nihai karar verilmemişti. ZPT’nin Psiko-Zaman Mühendislerinin iz sürücüleri tarafından Eylem’e ulaştığım görüldü. Beni yakalayan mühendisin sesi laboratuvarımın steril havasında yankılandı. Gözlüklerini burnunun ucuna itip donuk bir bakışla bana döndü ve “Sizler süreyi ortaklaştırarak gerçekliği kolektifleştirdiniz. Bunun ne anlama geldiğini biliyor musun?” Boğazım kurumuştu, sesimde titrek ama dirençli bir tını vardı. “Evet, farkındayım. Bizim gibi kendi gerçekliklerine hapsolmuş bireyleri uyandırmak demek bu. Zamanın tek bir akış olmadığını keşfederek yaşamanın ne anlama geldiğini anlamak…” Mühendis, dudaklarını büzdü. “Bu tehlikeli,” dedi. “Zamanın öznel kalması düzenin temelidir. Birey zamana hükmederse, toplum çöker. Sana bir şans vermiştik, zamanı zorlamasaydın, Eylem’i hatırlamayacak ve kaldığın yerden devam edecektin. Yolun sonuna geldin ama bu nedenle bizi suçlayamazsın. Bizler gerekeni yapanlarız!” Soğuk ve durgun bir sesle yanıtladım. Sesimde bir kasırganın taşıdığı öfke ve kaotik renkler vardı. “Toplumun zamanı sabitlemesi, geçmişi fosilleştirmektir. Süre değişirse, gelecek de kurtulabilir. Niceleriniz gibi bizim yaşamamız da elzemdir.” Mühendis, alay eden bir kahkahanın ardından “Yanılıyorsun.” dedi. ZPT’nin kararı netti. Benim zihnim de tıpkı Eylem’e yaptıkları gibi Yeniden Kalibre edilecek ve sinestezim baskılanacaktı. Tüm Süre Belleği’m silinecekti. Bu esnada başıma gelecekleri anlamıştım. Acele etmeliydim. Eylem ile yaşadığım süre boyunca keşfettiğimiz yeni edinimlerimi kullanmalıydım. Önce kendimi sonra da Eylem’i kurtarıp başka bir zaman sınırına sığınmalıydık. “Süreye hükmetmek değil, onunla uyumlanmak.” Ulaşmak istediğim yegâne hedef burasıydı: Uyumlanmak. Zamanın küçük gedikleri arasında bir yolculuğa çıktım. Ve nihayet Akaşik Kayıtlar’dan elde ettiğim bir geçmişin varyantına sığındım. Şimdi hem geçmişte hem gelecekte aynı anda var olabiliyordum. Aslında bu bir çeşit Güncel Zaman Hizalaması’ndan kaçıştı. ZPT’nin henüz kurulmadığı bir zamanda soluklanıyordum ve ZPT’ye ait sistemlerin beni bulması neredeyse imkansızdı. Ama er ya da geç bu varyantı da keşfedeceklerdi ve buraya geleceklerdi. Ve o güne kadar, insanlara zamana hükmetmeyi öğretmem gerekecekti. Bu, zamanın sonsuz varyantlarında yaşanacak bir tür gerilla savaşının ilk kıvılcımı olacaktı. Bu başkaldırıya “Duréalistler” ismini verdim. Duréalisme katılanlar zamanı bükebilecekler ve onu bir deneyim olarak yaşamayı öğreneceklerdi. Zaman içinde yapılan bu gezintiler toplumun belleğinde yeni çatlaklar açacak ve en sonunda mevcut sistemi paramparça edecekti. Duréalistler, ZPT içinde başıboş gezinen ölümcül virüsler olacaktı. Eylem’le son bağlantımda aklımdan geçen cümle şu olmuştu. “Zamanı sabitleyenler, özgürlüğü zincirleyenlerdir. Rüyada başlayan her şey, süreyle gerçeğe dönüşür.” Adım attığım her zaman varyantını bir üs gibi kullanıyor ve onu geleceğin ZPT’sine saldırı için hazırlıyordum. Kısa süre içeresinde uyanışlar başlamıştı. ZPT’nin varlığından ve kendi potansiyelinden haberdar olan uyanmış her bilinç Duréalisme katıldı. Zamanın içinde çok sayıda gerilla üsleri kuruldu. “Anılar” üzerinden ulaşılabilen bilinçli mekânlar, rüya otobanları, unutulmuş bakışlar, ilk kalp atışları… Her biri, bir üs, bir süre alanıydı. Ve bu alanlarda ZPT’nin gözü kör, kulağı sağırdı, şimdilik. Duréalism virüs gibi çoğalıyordu. Ona katılanların tamamı birer sinestet değildi. Ama her biri zamandaki ayrışmaları hissetmeye başlamıştı. ZPT’nin sabit gerçekliğindeki çatlaklar büyüyordu. Bu çatlaklar Duréalismin en büyük propaganda aracını yaratıyordu: Uyanış. Çünkü insanlar, sistemin dayattığı zamana göre değil sinestezik algıya göre yaşamaya başlamışlardı. Ve bu otorite için bir felaket demekti. Günün birinde Duréalistler ZPT karargâhında bulunan mühendislerin zaman algılarını kırmayı başardılar. Kimisi çocukluk dönemlerinde agularken kimisi alternatif geleceklerinde başlarından geçenleri korkuyla deneyimliyorlardı. Ben ve arkadaşlarım başarmıştık, ZPT’yi alt etmiştik. Eylem’e ulaşıp onu güvenli bir yere götürdükten sonra ona dayatılan zaman algısını değiştirmeye koyulduk. İlk birkaç gün yorgun ya da şaşkın diye tanımlayabileceğim gri/bulanık bir haldeydi. Günler geçti ve belirtiler en sonunda gün yüzüne çıkmıştı. Eylem değişmişti. Onun beynine her ne yaptılarsa onu mahvetmişlerdi. ZPT’nin Süre Kapsülünde tutulduğu günler boyunca sahte anılar üretilmiş ve bu anılar yeniden sıralanmıştı. Onun zihni yankılı bir vadi gibiydi. O, sahte bir zaman algısı içinde boğuluyordu. Güçlükle nefes alarak bana baktı ve şöyle dedi. “Ben kimdim? Hangi varyantım sendeki bendim? Aklım öylesine karışık ki n’olur bırak beni ya da öldür. Dayanamıyorum artık. Kendimi tanımıyorum. Bu bedeni tanımıyorum. Lütfen yardım et bana.” Gözyaşlarıma engel olamıyordum. Beni durgun bakışlarla izleyen Eylem ise bu halime bir anlam veremiyordu. “Bu sorunun tek bir çözümü var,” dedim. “Birlikte yeni bir Eylem yaratacağız. Benim hatıralarıma tanıklık edeceksin. Onları seninle paylaşarak değil sende yeniden oluşturarak tedavi edeceğiz seni.” Bu esnada ZPT de boş durmamıştı. Çekirdek Zaman dediğimiz sistemi sıfırlayarak her şeyi sil baştan kurguladılar. Gafil avlanmıştık. Bu kadar ileriye gideceklerini tahmin edememiştim. Sadece ben değil, sisteme dair ne varsa sıfırlanmış, zaman yeniden nesnel koşullarda akmaya başlamıştı. Böylece, toplumun zaman algısı eşzamanlı hale gelerek, tek bir kolektif “şimdi” yaratılacaktı. Bunun anlamı şuydu: Hiç kimse artık geçmiş ya da gelecekle duygusal bağ kuramayacaktı. Zaman duygusu, sadece anlık bilgiye indirgenecekti. ZPT, tam kontrol istiyordu. Az sayıda kalan Duréalistler ile birlikte harekete geçtim. Ama bunu savaşla değil, bir tür zaman dalgalanmasıyla yaptık. Eylem, bilincini tamamen kaybetmişti. ZPT’yi yok etmeden Eylem’i kurtaramayacağımı anlamıştım. Zaman Dalgaları aracılığı ile durmaksızın şiir, şarkı, anı zinciri ürettik. İnsanlardan çocukluk anılarını paylaşmalarını, unutulmuş sevgileri hatırlamalarını, rüyalarını yazmalarını, konuşmalarını, paylaşmalarını istedik. Zafere olan inancımız güçlenmişken o büyük darbe bir kez daha geldi ve o anda her şey yok oldu. İnsanlar yaratılan sahte süre içerisinde kaybolmuştu. Anılar önemini yitirmişti. Zaman Sabitleyiciler onların bilinciyle adeta oyun oynuyordu. Duréalism devre dışı kalmıştı. O anda son defa gökyüzüne baktım. Gökyüzü, şimdi herkesin gördüğü gibiydi. Sinestezim adeta yok olmuştu, derinlerde bir yerde iniltisini duyuyordum ancak ona ulaşamıyordum. İlk kez normal insanlar gibi algılıyordum zamanı. Durgun, basit, renksiz, şekilsiz, tatsız, kokusuz. Gelecek, artık bir an değil, yakınlık hissiydi. İnsanlara gerçek anlamda ilk kez yakınlaşmıştım. Eylem’in yorgun sesini işitince anladım hâlâ hayatta olduğumu. Fısıltıyla konuştu. “Sence bu kurak günler kaç yıl sürer?” “Belki bir ömür. Belki bir saniye, bilemeyiz, onların vicdanına kaldık,” dedim. “Ama fark ettin mi artık kimse zamanı ölçmüyor. Herkes zombi oldu.” Ve böylece Zamanın Rengi Mutlak Gerçeklikten, Öznel Süreye yapılan uzun bir yolculukla son buldu. Ama zamanın doğası gereği, bu son aslında yeni bir başlangıçtı. ZPT’nin beni ve Eylem’i yerlerde sürükleyerek götürdükleri an anlamıştım o kötücül başlangıcın çok yakınında olduğumu. Gece, karanlığın en koyu saatindeydi. Yanımda ismini hatırlayamadığım bir kadınla hızlı adımlarla taş duvarlı eski bir eve girdik. İçeride onlarca kadın, titreyerek namaz kılıyordu, secdedeydiler. Bizi fark ettiklerinde korku dolu gözlerle başlarını kaldırdılar. Bu korku, onlara ait değildi, odaya sinmiş ölümün kokusuydu. “Burada değil,” dedim sessizce. Sesim duvarlara çarpmadan yok oldu. Oradan çıkıp diğer odalara yöneldik. Yürürken yanımdaki kadına döndüm. “İyi bir sinestet olursan,” dedim, “Günün birinde gerçek bir empat olursun. Olanı ve olacak olanı da görürsün.” Cümlemi bitirmemle birlikte zemin ayaklarımın altımdan kaymaya başladı. Bedenim bana ait değildi, kontrolsüzdü. Ellerimi hissettim; yabancı, ağır ve eskiydiler. Sinestezi, dedim içimden. Duyularım birbirine karışıyordu. Belki de zamanı kokluyor, mekânı duyuyordum. Ancak yapmam gerekeni biliyordum. Gözlerimi kapattım, sessizliğe sarıldım. Sakin, durgun bir göl gibi oluş içinde nefes almaya başladım. İşe yaramıştı. Korku dolu gözlerle bana bakmakta olan çocuğun saçına dokundum ve “Sana bu ataklarla başa çıkmayı da öğreteceğim, endişelenme ufaklık,” dedim. Sonunda başka bir odaya vardık. Burada yalnızca yaşlı bir kadın vardı. Öfke dolu gözlerle bana baktı. Sanki geleceğimizi biliyor gibiydi. Bu bakışta nefret, korku ve derin bir kabulleniş de vardı. “Demek buradasın,” dedim. Yavaşça yaşlı kadının önünde diz çöktüm. Bileklerinden tuttum. İçimde yükselen eski bir mantranın sözlerini anımsadım ve dudaklarım usulca mırıldanmaya başladı. “İn nomine magni dei nostri Duréalism.” Sözlerim odayı dolduracak kadar ağırlaştı. Bana eşlik eden ismini ve kim olduğunu bilmediğim kadın beni kaygıyla izliyordu. Ona bakıp kibirle gülümsedim. Bu gizemli olaya ilk kez tanık oluyordu. Yaşlı kadının bedeni titremeye, başladı. Gözleri yerinden fırlayacak gibiydi, anlam veremediğim sözcükleri ağzından köpükler taşarken üstümüze salıyordu. Bileklerini tüm gücümle tutmaya devam ediyordum. Tam o anda haykırdı. “Tüm bunları gerçek mi sanıyorsun?” Sözleri yıldırım gibi ezip geçti bizi. Zaman durdu. Renkler gitti. Kokular terk etti beni. Müzik sustu. Ellerime baktım. Bu eller… Onlar yabancıydı, benim ellerim değillerdi. Tenim, kaslarım, parmaklarım… Hepsi başka bir insana aitti. Zaman tamamen çözüldü. Evren yok oldu. Ben kimim, kimdim? Burası neresi? Yaşlı kadının titremesi son bulmuştu. Ağzından akan tükürükleri koluna sildi ve sürünerek odanın köşesine doğru çekildi, ardından cenin pozisyonunda kıvrıldı. Ve işte o anda sis perdesi dağıldı. Gümüş renginde ışık parçacıkları odayı dolduruyordu. Yaşlı kadın bana baktı ve sakince tısladı. “Teşekkür ederim. Ave Duréalism.” O korkunç şey kayboldu. Yaşlı kadından geriye kalan boş bir kabuk gibi yere yığıldı. Ben ise ellerimle, bedenimle, şüphe duyduğum evrenimle baş başa kaldım. Kimi kurtardım, kimi zincirledim, bilmiyordum. Boğazımda bir düğümle, karanlığın içinden uyanıverdim. Kırık zamanın sonsuzluk aynasında uyandım.Uyandığımda bedenim hâlâ bana ait değildi. Kendimi yatağımda sanıyordum fakat havası, kokusu farklıydı. Metal ve küf. Gözlerimi açtım; tavanda dev bir ayna vardı. Ama yansımam bana ait değildi. Aynadaki ben, başka bir yaştaydı. Yavaşça kalktım. Ayaklarım çıplaktı. Zemin, solgun mozaik taşlarla kaplıydı. Taşların arasında örümcekler ilerliyordu, örümcekler gri dumanlar gibiydi. İçgüdüsel olarak sağa döndüm. Dar bir koridora çıktım. Duvarlarda eski saatler asılıydı. Hepsi farklı zamanları gösteriyordu. Bir adım daha attım. Saatlerden biri çığlık attı. Yankıda şunu duydum. “Burada zaman da kimlik de kırılır.” İçimde bir ürperti gezindi. Yeni bir sinestezi atağı yaşıyordum. Sesin tadı vardı, paslı demir gibi. İstemsizce öğürdüm. İlerlemeye devam ettim. Koridorun sonunda kapısı yarı açık bir oda vardı. İçeride genç bir kız, yere çömelmiş, aynalı bir kutuyla oynuyordu. Her nedense kızın adını bilmiyordum. Kutunun her yüzeyinden başka bir dünya yansıyordu. Bazen yanan şehirler, bazen göğe doğru yükselen siyah kuleler, bazen de gözyaşları içinde dua eden bir adam. Genç kız, başını kaldırdı ve bana baktı. Gözleri yoktu. Göz yuvalarında dönen birer küçük kum saati vardı. “Geç kaldın,” dedi. Sesi kırılgan ve çocuksuydu. Ancak bende bıraktığı his farklıydı. Yaşlı bir kadının, sonsuzluktan gelen sesi gibiydi. “Neye geç kaldım?” diye sordum. Genç kız, kutuyu bana uzattı. “İçine bak,” dedi. Baktım. Kutunun içinde kendimi gördüm. Yüzümde sonsuz sefil bir yalnızlık, ellerimde zincirler, sırtımda ise kanat benzeri yanık izleri. “Buradan kurtulmanın tek yolu,” dedi kız, “kendi zamanını yaratmak.” O an, her şeyin yeniden çözülmeye başladığını hissettim. Saatler birer birer duvarlardan düştüler. Koridor sonsuzluğa, spiral bir boşluğa evrildi. “Kendi zamanımı mı yaratacaktım? Nasıl? Ve neden?” O sırada bir fısıltı daha yükseldi. “Yaratmazsan yok olursun!” Ve dünyam bir kez daha kaymaya başladı. Kutunun içindeki görüntüme bakarken, içimde iki ses çarpıştı. Biri, sabırlı ve ağır. ” Zamanı çal ya da kendi zamanını yarat.” Diğeri, nefes nefese ve korku dolu. “Kaç. Şimdi!” Sahne başa sardı. Genç kızın elleri bilek hizasından kesilmişti. Zemine düşen kan damlaları beni hipnoz ediyordu. Elleri olmayan kız bana kutuyu uzattı. Gözlerindeki saatlerde kum hızla akıyordu. “Zamanı olan, zamanı olmayana dönüşecek. Ve o gün herkes acı içinde kıvranacak!” Kulaklarımı sağır edercesine sesler yükselmeye başladı. Tik tak… Tik tak… Kan damlaları aklımla oynuyordu. Tik tak… Tik tak… Kararımı vermiştim. Bir elime kutuyu aldım. Diğer elimi kapıya uzattım. O anda koridor, bir canlı gibi kasıldı. Taşlar çatırdadı, duvarlardan dumanlar sızdı. Saatler yeniden çıldırdı. Birer birer çatlamaya, patlamaya başladılar. Oradan oraya savrulan parçalar, bedenime saplandı, zamanı ısıran oklar gibi beni soluksuz bıraktılar. Koştum. Koştum. Koridor uzadıkça uzadı. Ayaklarım yorgundu ama duramazdım. Elimde tuttuğum kutunun içinden bir fısıltı daha yükseldi. “Dikkat etmezsen zamanın dışına düşersin. Bunu istemezsin değil mi?” Ve düştüm. Gözlerimi açtığımda, başka bir yerdeydim. Gökyüzü demir rengiydi. Yerde ince çatlaklar vardı, sanki dünya bile kendi ağırlığını taşıyamıyordu. Önümde kasvetli terk edilmiş bir şehir yükseliyordu. Binalar tersine dönmüştü, yukarıya değil, yere doğru uzanıyorlardı. İnsanlar değil, gölge kopyalar yürüyordu sokaklarda. Her biri başıboş, isimsiz ve amaçsız… Hiçbiri tam değildi; bir kolu, bir yüzü, bir zamanı eksikti. Kutu hâlâ elimdeydi. Şimdi daha da ağırdı. İçinden yükselen ses benimdi. Çığlığımın yankısını duyuyordum. Kendi zamanımı bir kâbus gibi ellerimde taşıyordum. Bir kadın gölgesi bana doğru yaklaştı. Bana benzeyen bir maskesi vardı. Eğildi ve şöyle dedi. “Burada zamanı yaratamazsın. Burada zaman yalnızca öldürür. Ve sen de öleceksin!” Sarsıldım. Bu evren de korkunçtu. Burası Kırık Zaman evreniydi, her şey sonsuza dek geçmişe akıyordu, hiçbir gelecek yoktu. Durmaksızın geçmişe evrilen bir döngüydü burası. Çaresizdim. Ve o sırada, gökyüzünde devasa bir yarık açıldı. Yarığın içinden, başka bir ben bana baktı. Bu olası başka bir evrende hayat bulmuş kadın halimdi. Gözlerinde keder yerine karanlık vardı. “Yanlış yaptın,” dedi. “Direnerek her şeyi daha da bozuyorsun. Hâlâ anlamadın mı?” Yarık giderek büyüdü. Sanki bütün bu dünya çökecek, bütün benliklerim birbirine karışacaktı. O an önüme yine iki seçenek çıktı. Ya kutuyu kırıp bu evreni terk edecektim ya da burada kalıp kendi zamanımı yeniden inşa ederek bana dayatılan bu döngüyü sona erdirecektim. Kutuya bir kez daha baktım. Adeta yaralı bir kuş gibi nefes alıyordu. O da benim gibi çaresizdi. İçinde yankılanan çığlığım, kulaklarımı sağır edecek gibiydi. Gözlerim, gökyüzündeki yarıktan bana bakan öteki beni yakaladı. Onda da hiçbir umut yoktu. Sadece sessiz bir uyarı vardı. “Geç kalma.” Hiç düşünmeden kutuyu yere çarptım. Zaman kutusu, tuzla buz oldu. Gökyüzü içeriye doğru çöktü. Yer dalgalar halinde kırılarak yükseldi ve ben savrularak derin bir boşluğa düştüm. Düşüş sonsuzdu. Zaman artık sıvıydı; bazen yoğunlaşıyor, bazen parmaklarımın arasından akıp gidiyordu. Düşerken doğumumu gördüm. Sonra ölümümü. Sonra doğmadığım ve hiç ölmeyeceğim diğer olasılıkları gördüm. Her şey aynı anda yaşanıyordu. Ölümüm, çocukluğum, yaşlılığım, başka hayatlarım. Olmadığım hayatların akışında tatlar renklere dönüşüyor, sesler dokunulabiliyordu. Acı, limon sarısıydı. Öfke, pütürlü bir kumaş gibiydi. Sinestezinin girdabında sürüklenirken en sonunda bir zemine çarptım. Gözlerimi açtım. Burası bir şehir değildi. Burası bir düşünce haritasıydı. Yollar, caddeler yoktu; onun yerine hatıralardan ve unutulmuş rüyalardan yapılmış sokaklar vardı. Hepsi sahteydi. Her adım attığımda, bir şey hatırlıyor veya kaybediyordum. İsimler hafızamdan çıkıp yok oluyorlardı. Yüzler siliniyordu. Bir meydanın ortasına vardım. Meydanda tek bir yapı vardı. Yıkık dökük bir saat kulesi. Saatin kolları ileri geri oynuyor, hiçbir zamana sabitlenmiyordu. Kulenin dibinde birisi vardı. Çocuk muydu, yaşlı mıydı, çözemiyordum. Ama gözlerinden zift renginde karanlık dökülüyordu. Yaklaştım. O korkunç insan bana doğru döndü ve bir anahtar uzattı. Anahtar, eski ve paslıydı. Üzerinde küçücük bir yazı vardı. “Kırılan kutular, yeni evrenler doğurur. Unuttun mu yoksa?” Başımı kaldırdım. Gökyüzünde yeni yarıklar açılıyordu. Her yarıktan başka bir dünya, başka bir olasılık parlıyordu. Fısıltılar yeniden yükseldi. “Hangi dünyayı seçeceksin Sinestet?” Elimde paslı anahtarla duruyordum. İstediğim bir evreni seçip oraya girebilir miydim? Yoksa anahtar, bir tuzaktan mı ibaretti? Bilmiyordum. Hissettiğim tek şey şuydu: Artık hiçbir şey, hiçbir zaman, benim olmayacaktı. Paslı anahtarı kavradım. Gökyüzündeki yarıklara baktım. Her birinden başka bir evrenin yankısı dökülüyordu. Birinde sonsuz bir şehir parlıyordu… Diğerinde sessiz bir deniz kıyısı… Bir başkasında hiç doğmamış yıldızlar arasında sürüklenen bir dünya… Rastgele birisini seçtim. Bilinçli bir seçim değildi, bir dürtüydü sadece. Anahtarı havaya doğru kaldırdım. Seçtiğim yarığa doğru çevirdim. O an, dünya yine titredi ve yarık kapandı. Toprak yarıldı. Zemin çöktü. Ve ben… Yer altına doğru hızla çekildim. Boşluğa düştüm. Gözlerimi açtım. Burası çok soğuktu. Çok soğuk. Etrafımda onlarca, yüzlerce, belki binlerce kapı vardı. Her kapının üstünde bir yüz. Her yüzde olası ben’ler… Çocukken asla büyümemiş hâlim, hiç doğmamış hâlim, cinayet işlemiş hâlim, melek olmuş hâlim, ihanete uğramış halim, küflenmiş hâlim, tanrı halim, köle halim… Kapıların eşiklerinde ise hüzünlü müzikler çalıyordu, sanki her biri yok olmuş ben için ağıt yakıyordu. “Burası Öz Beden Mahzeni,” dedi bilge bir kadın sesi. Sesin geldiği yeri aradım ancak bulamadım. “Bütün olasılıkların, bütün yaşanmamış hayatların burada. Ve şimdi bir seçim yapman gerek,” dedi. Bu ses, yapmak zorunda olduğum bir şeyi hatırlatıyordu. Ses yankılanmaya devam etti. “Yeni bir evren istiyorsan, eski benliklerinden vazgeçmelisin.” Ama nasıl? Bir kapı açıldı. İçinden yaralı bir ben çıktı. Gözleri deşilmiş, elleri kanlı. Bana doğru yürüdü. Pis kokulu soluğu yüzüme çarpana kadar yürüdü ve fısıldadı. “Beni bırakmadan, yeni bir evrene geçemezsin.” O bunları söylerken ruhumdan bir şeyler çekilir gibi oldu. Anılarım birer birer silinmeye başladı. Ve çok geçmeden anlamaya başladım. Yeni bir evren seçmek, yalnızca bir yolculuk değildi, bir kurban ayiniydi. Kendi kendimin kurbanı. “Hangilerinden vazgeçmeliyim? Hangilerini bırakmak, ruhumdan bir parça koparmak olacaktı?” bilmiyordum. Gökyüzünde yarıklar yeniden açılmaya başladı. Zamanım tükeniyordu. Anahtar elimdeydi. Kapılar önümdeydi. Hepsi ben’dim. Hiçbiri ben değildim. Elimdeki anahtar artık bana ağır geliyordu. Pas, avuçlarıma sinmişti. Ama bırakmak mümkün değildi. Çünkü bırakmak, yok olmak demekti. Gökyüzü ağırlaştı. Yarıklar birbirine dolandı. Sonsuz olasılıklar, boğulmuş karanlıkta çırpındı. Ve sonra… Zemin çatladı. Yukarıdan ağır bir cisim indi. Üzerinde Kader Mührü yazıyordu. Hiçbir şey seçmeden öylece kıvrılıp uyumak istiyordum, tükenmiştim ve umutsuzdum. Öylesine yorgun ve ümitsizdim ki hiç yaşamamış olmayı diliyordum. Ses, bir fırtınanın habercisi gibi aceleyle konuştu. “Kaderini seçmeyeceksin. Kim olduğunu seçeceksin. Acele et!” Mühre dokundum ve bir kapı açıldı. İlk kayıp: Sinestet çocuk. İçinden umut dolu, parlak gözlü bir çocuk çıktı. Bana baktı. Bir şey söylemedi. Sadece ellerini açtı. Ve geri çekildi. Kapı kapandı. Artık, olası tüm evrenlerden silinmişti. Ben hayal etmeyi unutan bir zaman yolcusu olmuştum. Dokunduğum tüm güzellikleri yok ediyordum. Ben Keder Getiren’dim. İkinci kayıp: İhanet eden sinestet. Bu benlik, gözlerinde sinsi bir bakışla bana doğru yaklaştı ve şöyle fısıldadı. “Hiçbir zaman kendi yolunu bulamayacaksın. Sonsuza dek bu kabusta hapsedileceksin.” Sonra gülerek kapının arkasına çekildi. Artık, kendimi tanımıyordum. Yabancılaştım kendime. Bilinçaltım, sonsuz bir kara delik gibi beni içine çekiyordu. Üçüncü kayıp: Ölümsüz olmayan sinestet. Bu benlik, yaşlıydı. Bedeninde hayata dair hiçbir iz kalmamıştı. Yalnızca gözlerinde hafif bir ışık vardı. Sanki bana şükreder gibi dokundu. O an kalbimde ince bir sızı hissettim. “Her zaman sonunu bileceksin. Ne başlatırsan başlat, hep ölüme varacaksın. Hiçbir zaman kimi aradığını hatırlamayacaksın!” dedi ve gitti. Artık burada sonsuzluk yoktu. Her şey, doğar doğmaz ölmeye mahkumdu ve ben kimi aradığımı bilmiyordum. Karanlık çöktü. Geriye birkaç kapı kalmıştı. Onları elimde tutabiliyordum, en azından şimdilik. Onlarla yoluma devam edecektim. Ama artık, kalbimde kapanmayan boşluklar, kapanmayan kapılar vardı. Gökyüzündeki yarıklar hızla birleşiyorlardı. Anahtarı kaldırdım. Son bir kez, geçmişe baktım. Kaybettiklerime. Kaybedemediklerime. Sonra adımımı attım. Yeni bir dünyaya. Ve orada beni kim ya da ne bekliyordu, bilmiyordum. Bütün zamanlarım kırılmıştı. Ve ben, onların keskin camlarına yalınayak basa basa yürümüştüm. Yarık üzerime doğru kapandı ve bir yıldız tozu gibi savrulmaya başladım. Gözlerimi açtığımda ışıksız bir varoluşun sancısı ile uyandığımı fark ettim. Sadece boşluk vardı. Sonsuz, kör, dokusuz bir boşluk. Sesler, fısıltılar… Sonra çığlıklar. Sonra yine sessizlik. Gözlerimi kapattım ve yeniden düştüm. Anlayamıyordum. Bu yarıkları görmezsem ve kapıların farkına varmazsam beni bekleyen sonuçlar değişiyordu? Onları yok sayamıyordum. Onlar var ve ben onlarla etkileşim içindeydim. Ve sonuçlar değişiyordu. Değişmese ne olacaktı? Başka ben’lerle mi buluşacaktım yoksa mutlak kaderle mi karşılaşacaktım? Bilemiyordum. Aklım karışmış, gözlerim görmez olmuştu. Yarıklar benim varlığımı hissediyorlardı. Sadece ve sadece var olduğum için sonuçları çarpıtıyorlardı. Yeniden bir koridordayım. Taş duvarlar soğuk ve küflü. Zemin ıslak. Adımlarım yankılanıyor. Yanımda yine aynı kadın. Adını hatırlamıyorum. Onunla birlikte ilerliyorum. Konuşmuyoruz. Bir kapının önünde duruyoruz. Kapı kendiliğinden aralanıyor. İçeride çok sayıda kadın namaz kılıyor. Bizi görünce korkuyorlar. “Burada değil,” diyorum. “Burada değil…” Başka odalara bakıyoruz. Adını hatırlamadığım kadına dönüyorum. “İyi bir sinestet olursan, bir gün gerçek bir empat olursun, olanı ve olacak olanı da rahatlıkla görürsün.” Cümlem biter bitmez zemin kaymaya başladı. Bedenim oyun hamuru gibi esniyor. Ellerim başkasının elleri oluyor. Odadaki yaşlı kadınla göz göze geliyorum. Yaşlı kadının önünde diz çöküyorum ve bileklerden tutuyorum. “İn nomine magni dei nostri Duréalism.” diye bağırıyorum kibirle. Ardından adını hatırlamadığım kadına bakıyorum. Bileklerinden tuttuğum yaşlı kadın benden kurtulmak istercesine çırpınırken haykırıyor. “Tüm bunlar gerçek mi sanıyorsun?” Ellerime bakıyorum. Bunlar benim ellerim değil. Ben, ben değilim. Yaşlı kadın ellerimden kurtuluyor. Bir köşeye siniyor. Cenin pozisyonunda titriyor. Ruhundan kurtulan öz bana bakıyor. “Teşekkür ederim. Ave Duréalism.” Sonra… Zemin tekrar kayıyor. Ve her şey en başa dönüyor. Bir koridor. Taş duvarlar. Islak zemin. Adımlarım yankılanıyor. Yanımda aynı kadın. İsmini hatırlamıyorum. Aynı kapılar. Aynı kadınlar. Aynı korku. Aynı cümleler. Aynı mantralar. Aynı çöküşler. Aynı yarıklar. Aynı parçalanmalar. Aynı ben. Tekrar tekrar kayboluyorum bu döngüde. Ve nihayet gözyaşlarım ıslak zemine düşerken farkına varıyorum. Bu bir evren değil. Bu bir rüya değil. Bu, benim kendi zihnimdeki bir hapishane. Adını unuttuğum kadına bakıyorum. “Eylem, seni arıyordum. Nihayet hatırladım seni.” diyorum sevinçle. Bu ani farkındalık saniyeler içinde yok olup gidiyor. Ona anlamsız gözlerle bakıyorum ve zihnim onu “İsmini bilmediğim kadın,” olarak çağırmaya kaldığı yerden devam ediyor. Ve her döngü, beynimin bir başka sinapsında takılı kalan eski bir anımın yankısını yok ediyor. Ben… Kendi bilincinde hapsedilenim. Her şey sonsuz ve her şey kaçışsız. Gökyüzü yok. Zaman yok. Sadece ben, kendi parçalarımın ezgisi içinde dönen bir sonsuzluk yumağıyım. Her seferinde unutup başa dönüyorum. Yeni kapılar açılıyor, yeni kabuslara yürüyorum ancak aynı sona düşüyorum. Her seferinde biraz daha silinen, her seferinde biraz daha yabancılaşan ve her seferinde biraz daha az “ben” olan bir döngünün esiriyim. Benliğim siliniyor ve biliyorum ki bir an gelecek; ismini bilmediğim o kadını unutacağım, ardından da yok olacağım.
  11. Endgame öncesi dönem, Marvel Sinematik Evreni‘nin kuşkusuz en iyi dönemiydi. 22 filmde ilmek ilmek işlenen olay örgüsü, ayrıntılı şekilde tüm motivasyonları ve dönüşümleri anlatılan karakterleri ve zincirin halkası gibi birbirini tamamlayan güçlü filmleriyle tarihin en büyük sinema olaylarından biriydi. Toplamda 32 milyar dolar hasılat yapan filmlerin her biri izleyiciler tarafından çok sevildi. Endgame ile biten dönem, üç faza ayrılıyor. Üçüncü fazda yer alan Avengers: Infinity War filmiyse çoğu otorite ve izleyiciler tarafından ilk dönem ve üç fazın en iyi filmi olarak kabul ediliyor. 8,4/10’luk IMDb puanı da bunu ispatlıyor. Infinity War öncesi hikâye iyice dağılmış durumdaydı. Avengers ekibi Civil War filmiyle birbirine düşman kesilmiş, Thor ve Hulk uzayda kaybolmuş, Spider-man ve Black Panther olayları dallandırmış ve üstüne dönemin ‘Final Boss’u diyebileceğimiz Thanos da artık evrene doğrudan dâhil olmuştu. Bu kadar dağınık olayların ve karakterlerin nasıl toplanacağı merak konusuydu. Ancak Captain America: Winter Soldier ve Captain America: Civil War filmleriyle çok başarılı işler çıkaran Russo Kardeşler, Infinity War’da evreni çok basit ama ustaca bir hamle ile topladı ve her biri başrol olan onca karakteri hiçbiri eğreti durmayacak şekilde bir araya getirdi. Olayın merkezine ise kötü adam Thanos’u koydu. Onu evrende bir yolculuğa çıkardı ve her gittiği yerde farklı bir Marvel kahramanı ile kapıştırdı. Finali ise Vakanda’da yaptı. Bu basit ama dâhiyane matematik, filmin onca dağınık olay ve karaktere rağmen derli toplu bir kurguyla gösterime çıkmasını sağladı. Filmin merkezinde kötü adam Thanos’un olması başka ve belki de beklenmedik bir durumu da kendiliğinden yarattı. Filmde en çok empati kurulan karakter Thanos oldu. Thanos’un motivasyonu, felsefesi ve amacı insanlar tarafından tartışıldı ve hatta bazılarınca benimsendi. Peki neydi Thanos’un amacı? “Kaynaklar sınırlı, nüfus sürekli artıyor. Bu yüzden evrendeki canlıların yarısını yok edersem kalanlar bolluk içinde yaşar.” Bunun için de evrendeki tüm gücü içeren sonsuzluk taşlarını topluyordu. Tabii bu bakış açısı hemen tartışmaya açıldı. Hatta iktisat profesörleri bile bu konuda demeçler verdi. İlginç bir şekilde Marvel’in kendi sosyal medyasında yaptığı ankette bile Thanos’u haklı bulanların oranı daha yüksekti. Peki, Thanos’un planı ne kadar doğruydu? Haydi gelin parmaklarımızı şıklatıp Thanos’un planını mercek altına alalım. Thanos’un düşüncesi aslında Malthusçu bir argüman. 18. yüzyılda iktisatçı ve filozof Thomas Malthus da şöyle diyordu: “Nüfus geometrik artar, kaynaklar aritmetik. Sonuç: kıtlık, savaş, açlık ve kitlesel ölümlerdir.” Ne var ki Malthus’un bu hipotezi 20. yüzyılda yanlışlandı. Çünkü nüfusun artması, yalnızca tüketimin değil, üretimin de artması demek. Örneğin bugün ABD’nin yıllık toplam üretimi, Sanayi Devrimi öncesi dönemdeki tüm devletlerin toplam üretiminden fazla. Dünya tarihinde en çok gıda, giyim ve barınma gibi temel ihtiyaçlara yönelik üretim yapılan dönem bu dönem. Üstelik, yine Sanayi Devrimi öncesi dünyada lüks olarak görülen gömlek, ceket; peynir ve ekmek gibi en basit ürünler bile bugün hemen herkese ulaşabiliyor. Diyelim ki Thanos parmaklarını şıklattı ve nüfusun yarısını sildi. Doğum oranı kaldığı yerden devam eder. Yani bir süre sonra nüfus yeniden eski seviyeye ulaşır. Bu durumda ya Thanos her 50 ila 100 yılda bir parmak şıklatmalı ya da nüfus artışının ve bilinçli tüketim eksikliğinin refah, eğitim düzeyi, doğum kontrolü gibi temel nedenlerini çözmelidir. Çünkü birdenbire %50’lik bir nüfus kaybı, tüm üretim zincirini çökertir. Tarımda çiftçilerin yarısı yok olursa gıda üretimi azalır. Pilotlar, makinistler, şoförler yok olursa ulaşım ve nakliye ortadan kalkar. Sağlıkta doktorlar ve hemşireler yarıya iner. Enerji, su, iletişim sistemleri aksar veya çöker. Yani Thanos’un planı aslında refahı arttıramaz, sadece kaos yaratır. Dünyada şu anda 8 milyar insan yaşıyor. Diyelim ki Thanos insanlığı bolluk bereket içinde yaşatmak düşüncesiyle parmaklarını şıklattı ve insan nüfusu 4 milyara düştü. Peki, insan nüfusu hangi yılda 4 milyardı? 1975’te. Evet, yalnızca 50 yıl öncesinin nüfus oranına döndük. 50 yıl önce dünya bolluk bereket içinde miydi? Afrika’da kronikleşmiş bir açlık ve susuzluk, bunların yanı sıra da iç savaşlar vardı. Uzak Asya ülkelerine kaos ve kıtlık hâkimdi. Soğuk Savaş en hareketli günlerindeydi. Vietnam Savaşı yeni bitmiş, ülkemiz ise soykırıma uğrayan soydaşlarımızı kurtarmak amacıyla Kıbrıs Barış Harekatını yeni yapmıştı. Sağ – Sol olayları yüzünden her gün insanlarımız çatışıyor, ölümler meydana geliyordu. Dünyadaki gelir adaletsizliği, ırkçılık ve toplumsal gerilim ise günümüzdekinden çok daha beterdi… Demek ki sorun kaç kişinin yaşadığından ziyade nasıl yaşadığı. 8 milyar insan adil, sürdürülebilir şekilde beslenebilir. Ancak şu an dünya gıdasının %30’u çöpe gidiyor. Kaynaklar adil dağılmıyor. 8 milyarın %10’u, servetin %90’ını elinde tutuyor. Thanos ise sistemin bu adaletsizliğine değil, nüfusun varlığına savaş açıyor. Dünyadaki adaletsizliğin bedelini bunda suçu olmayanlara ödetmeye çalışıyor. Ayrıca, kitlesel yok oluşlardan sonra insanlığın üreme hızının arttığı da tarihsel ve istatistiksel bir gerçek. Büyük veba salgını döneminde dünya nüfusu 475 milyon dolayındaydı. Yüz yılda dünya nüfusu 350 milyona kadar geriledi. Peki yeniden 475 milyona çıkması ne kadar sürdü dersiniz? 100 yıldan daha az. Nüfusun -hem de o günün kötü yaşam koşullarında- 150 milyon artması için normalde yüzlerce yıl gerekiyordu. İnsanlık, büyük vebadan yüz yıl sonra eski nüfusuna hızla ulaştı. Buradan yola çıkarak, bir anda 4 milyara inecek nüfusun yeniden 8 milyar olması bu kez 50 yıl bile sürmeyebilir. Eğer 4 milyar insanla daha iyi bir dünya mümkün olsaydı, 1975’te cenneti yaşardık. Evet, Thanos’un kaygıları gerçek. Bilinçsiz ve aşırı nüfus artışı ciddi bir sorun. Kıt kaynakların adaletsiz ve bilinçsiz kullanımı ve ekosistemin çöküşü de öyle. Ne var ki Thanos’un buna bulduğu çözüm bilimsel, etik ve sürdürülebilir değil…
  12. Geçtiğimiz günlerde iş dünyasının geleceğini tartıştığım bir paneldeydim ve bir panelist arkadaşım tüyler ürpertici bir istatistik paylaştı. Araştırmalarında, sosyal medya platformu Discord'u izlemişler ve yaklaşık 5.000 çocuğun aktif ve açık bir şekilde intiharı tartıştığı bir sunucu bulmuşlar. Bu konuşmalar, neredeyse hiç yetişkin gözetimi olmayan dijital bir alanda, geleceğimizi inşa etmesi beklenen nesil arasında umutsuzluğun kol gezdiği internetin karanlık bir köşesinde gerçekleşiyordu. Bu gerçeklik, teknoloji tarihindeki trajik bir dipnottan çok daha fazlası; hem ebeveynlik hem de eğitim alanında felaket bir başarısızlığın habercisi olan gürültülü bir siren. Toplumu yeniden şekillendirecek bir yapay zeka devriminin eşiğinde dururken, çocuklarımızı bugünün dünyasında yol almaları için gereken duygusal dayanıklılıkla donatmakta başarısız oluyoruz; yarının dünyasında başarılı olmaları için gereken beceri ve amaçlardan ise hiç bahsetmiyoruz. Çocuklarımızın okula dönüş sürecinde duygusal ve dijital dayanıklılıklarını artırmanın acil ihtiyacından bahsedelim ve ardından Haftanın Ürünüm olan yeni Pixel 10 Pro Fold ile bitirelim. Anonimlik Çağında EbeveynlikDiscord anekdotu çok daha büyük bir hastalığın belirtisi. Önceki nesillerin ebeveynleri çocuklarının parkta ne yaptıkları konusunda endişelenirken, günümüz ebeveynleri 7/24 işleyen, sınırsız ve anonim bir dijital dünyayla mücadele etmek zorunda. Discord gibi platformlar topluluk odaklı tasarlanmıştır, ancak dikkatli bir denetim olmadan, ergenlik çağındaki çocukların yaşadığı sıkıntıların en tehlikeli yönlerinin yankı odalarına dönüşebilirler. Platformun güvenlik özellikleri, etkili olması için genellikle gencin iş birliğini gerektirir ve ebeveyn rehberliğinin olması gereken yerde büyük bir boşluk bırakır. Bu denetim eksikliği , sosyal medyanın baskılarıyla daha da kötüleşen, iyi belgelenmiş bir gençlik ruh sağlığı krizinin zemininde gerçekleşiyor . Çocuklarımızın, anlamadığımız ve kontrol edemediğimiz ortamlarda, algoritmalar ve anonim akranlar tarafından yetiştirilmesine izin veriyoruz. Onları yapay zekanın şekillendirdiği bir geleceğe hazırlamaya başlamadan önce, çevrimiçi yaşamlarına yeniden dahil olarak, sağlam sınırlar çizerek ve çevrimiçi ortamda karşılaştıkları tehlikeler hakkında açık iletişimi teşvik ederek onları dijital uçurumdan kurtarmalıyız. Eğitim Sisteminin Kırık PusulasıEbeveynler evlerinde zorluklarla boğuşurken, eğitim sistemimiz sistemsel düzeyde başarısızlığa uğruyor. Hâlâ, hızla yok olan işler için uyumlu çalışanlar yetiştirmek üzere tasarlanmış, endüstri dönemi eğitim modelini kullanıyoruz. Müfredat, ezberciliğe ve standart testlere odaklanıyor; yapay zekanın halihazırda herhangi bir insandan daha iyi performans gösterebildiği beceriler bunlar. Reuters/Ipsos'un bu ay yaptığı bir anket , Amerikalıların %71'inin yapay zekanın çok sayıda insanın işini kaybetmesine yol açacağından endişe duyduğunu ortaya koydu. Ancak okullarımız, öğrencileri mezun olduklarında henüz var olmayabilecek kariyer yollarına yönlendirmeye devam ediyor. Kariyer danışmanlığı, eğer varsa, genellikle yetersiz finanse edilen ve yapay zeka destekli bir iş piyasası için gerekli rehberliği sağlayamayan bir sonradan akla gelen düşüncedir. Öğrencilere ne düşünmeleri gerektiğini öğretiyoruz, ama nasıl düşünmeleri gerektiğini öğretmiyoruz. Onları öngörülebilir, doğrusal kariyerlerin olduğu bir dünyaya hazırlıyoruz; ancak karşılaşacakları gerçeklik, sürekli değişim ve bozulmalarla dolu. Sonuç, artık var olmayan bir geleceğe işaret eden, eskimiş bilgilerle donanmış, kırık bir pusulaya sahip bir nesildir. Çalışma Karşıtı Nesil: Bir Amaç KriziBu eğilim, derinden endişe verici bir kültürel değişime yol açıyor. Günümüzde birçok genç, işi bir tatmin kaynağı olarak değil, katlanılması veya tamamen kaçınılması gereken bir şey olarak görüyor. İşi katlanılması gereken bir şey olarak görmek tembellik değil; gördükleri dünyaya rasyonel bir tepki. Ezici bir borçla gig ekonomisine adım atıyor, becerilerinin otomatikleştirilebileceği bir geleceğe bakıyor ve çoğu zaman tükenmişlikten başka bir şey sunmayan bir kurumsal dünya görüyorlar. Z kuşağı ve milenyum kuşağı üzerinde yapılan anketler, amaç odaklı bir işe ve sağlıklı bir iş-yaşam dengesine duyulan derin bir arzuyu sürekli olarak gösteriyor; mevcut sistemin bunları sağlamaya yeterli olmadığı görülüyor. Eğitim, öğrenmeyi tutku ve amaçla ilişkilendiremediğinde ve işin geleceği belirsiz ve tatmin edici görünmediğinde, hayal kırıklığı duygusunun yerleşmesi şaşırtıcı değildir. Eğer bu amaç krizini çözmezsek, sadece beceri uyumsuzluğu nedeniyle işsiz değil, aynı zamanda bir kariyerin neşe ve anlam kaynağı olabileceği hiçbir zaman gösterilmediği için çalışmak istemeyen bir nesil yetiştirme riskiyle karşı karşıya kalırız. Yapay Zeka Çağı İçin Yeni MüfredatZorluk çok büyük, ancak ileriye giden yol açık. Eğitim sistemimizde, yapay zekanın neler yapabileceğinden neler yapamayacağına odaklanan köklü bir değişikliğe ihtiyacımız var . Geleceğin müfredatı, benzersiz insan becerileri temeline dayanmalıdır. Öncelikle, eleştirel düşünme ve karmaşık problem çözme becerilerine öncelik vermeliyiz. Öğrencilerden cevabı ezberlemelerini istemek yerine, onlara doğru soruları nasıl soracaklarını ve birden fazla kaynaktan gelen bilgileri nasıl değerlendireceklerini öğretmeliyiz. Yapay zekâ bu süreçte güçlü bir araç olabilir. Eğitimciler, öğrenciler için Sokratik bir ortak, varsayımlarını sorgulayabilen, sorgulayıcı sorular sorabilen ve onları akıl yürütmelerini savunmaya zorlayan yorulmak bilmez bir eğitmen olarak yapay zekadan yararlanabilirler. Öğrenciler, bir cevap bulmak için yapay zekayı kullanmak yerine, düşüncelerini geliştirmek için yapay zekayı kullanmayı öğrenebilirler. İkincisi, yaratıcılığı ve duygusal zekâyı geliştirmeliyiz. Bu beceriler, insanların yapay zekâ ile birlikte çalışarak yeni değerler yaratmasına olanak tanıyan empati, iş birliği ve yenilikçiliği geliştirir. Bir raporda belirtildiği gibi, okulların bu "yumuşak becerileri" temel müfredata entegre etmesi gerekir. Üçüncüsü, yapay zeka destekli simülasyonlar aracılığıyla sınıf ile gerçek dünya arasındaki boşluğu kapatmak için teknolojiyi kullanabiliriz. Çocuklarımızı bekleyen dünya karmaşık ve dinamiktir. Sürükleyici simülasyonlar, gerçek zamanlı geri bildirimlerle zor kararlar alma pratiği yapmaları için güvenli ve kontrollü bir ortam sağlayabilir. Öğrencilerin karmaşık bir iş görüşmesinde ilerlediğini, simüle edilmiş bir iklim krizine müdahale ettiğini veya sanal bir iş yerinde etik bir ikilemi çözmek için iş birliği yaptığını hayal edin. Bu deneyimler sadece bilgi değil, aynı zamanda pratik bilgelik ve dayanıklılık da kazandırarak, onları derslerin ve ders kitaplarının asla başaramayacağı bir şekilde gelecekteki kariyerlerinin baskılarına ve belirsizliklerine hazırlar. Son olarak, uyum sağlamayı ve yaşam boyu öğrenmeyi öğretmeliyiz. Tek bir meslek öğrenme fikri artık geçerli değil. Eğitim, öğrencilere sürekli öğrenmeyi, öğrendiklerini unutmayı ve yeniden öğrenmeyi öğreterek bir "gelişim zihniyeti" aşılamalıdır. Bu hedefe ulaşmak, yeni ve kişiselleştirilmiş öğrenme teknolojilerini benimsemeyi ve bireyleri yalnızca ilk 18 yıl boyunca değil, tüm kariyerleri boyunca destekleyen bir sistem oluşturmayı gerektirir. ÖzetUmutsuzluğun kolektif dünyasında kaybolan binlerce çocuğun görüntüsü, kolektif başarısızlığımızın çarpıcı bir yansımasıdır. Yapay zekanın getireceği derin ekonomik ve sosyal değişimlere hazırlıksız ve gözetimsiz bir şekilde büyüyen bir neslin acısını yaşıyoruz. Bu kriz, teknolojinin çözebileceği bir sorun değil; insani bir çözüm gerektiren insani bir sorun. Ebeveynlerin hem gerçek hem de dijital dünyada rehber rollerini yeniden vurgulamalarını gerektiriyor. Eğitim sistemimizin endüstri çağı kabuğundan çıkıp, gelecek yüzyılda en önemli olacak becerileri geliştirecek şekilde dönüşmesini gerektiriyor. Eğer harekete geçmezsek, yapay zekanın inanılmaz vaadiyle değil, geride bıraktığımız neslin kayıp potansiyeliyle tanımlanan bir gelecekle karşı karşıya kalma riskiyle karşı karşıya kalırız.
  13. hayat, yavuzkorkmaz'yi takip etmeye başladı
  14. hayat, sabitince'yi takip etmeye başladı
  15. hayat, sair_nuray_ulker'yi takip etmeye başladı
  16. hayat, yaparkaleli'yi takip etmeye başladı
  17. hayat, seref_kosker'yi takip etmeye başladı
  18. hayat, musadenizle'yi takip etmeye başladı
  19. hayat, ersendevrim'yi takip etmeye başladı
  20. hayat, geceninkizi'yi takip etmeye başladı
  21. O olmazsa yaşayamam.? demeyeceksin. Demeyeceksin işte. Yaşarsın çünkü. Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki. Çok sevmeyeceksin mesela. O daha az severse kırılırsın. Ve zaten genellikle O daha az sever seni, Senin O?nu sevdiğinden. Çok sevmezsen, çok acımazsın. Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem. Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini? Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin. Senin değillermiş gibi davranacaksın. Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın. Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın. Çok eşyan olmayacak mesela evinde. Paldır küldür yürüyebileceksin. İlle de bir şeyleri sahipleneceksen, Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin. Gökyüzünü sahipleneceksin, Güneşi, ayı, yıldızları? Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak. ?O benim.? diyeceksin. Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir Şeylerin? Mesela gökkuşağı senin olacak. İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın. Mesela turuncuya, yada pembeye. Ya da cennete ait olacaksın. Çok sahiplenmeden, Çok ait olmadan yaşayacaksın. Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi, Hem de hep senin kalacakmış gibi hayat. İlişik yaşayacaksın. Ucundan tutarak?
  22. Sana uzak kentlerden birinde zamanın bir yerinde seni ve senli günleri anımsattı akşam güneşi? Onca zamanın üstünde eskimeyen bir düşüncesin şimdi İnsan hergün anımsar mı aynı gözleri SENİ SEVİYORDUM ve senin haberin yoktu Saçlarını izliyordum uzaktan, kulağının arkasına düşüşü ve burnun, herkesten başkaydı işte? Güldüğün zaman yukarıya bakardın; Yukarı kalkan başın ve gülen gözlerin vardı? Ne güzeldiler sen bilmiyordun? BEN SENİ SEVİYORDUM? Kalbime sığmıyordu aklımdan geçenler Duvarlara, vitrin camlarına, kaldırımlara çarpıyordu Geri dönüyordu, çoğalarak Senin sesini duyduğum masalarda erteliyordum herşeyi, herseyi erteleyişim oluyordun Kalp ağrısı oluyordun, Birlikte soluduğumuz sokak isimleri oluyordun, Mevsimler değişiyor ve büyüyorduk, Dönemeçler geçiyor, köprüler göze alıyorduk ve bazen tekin olmayan suların üzerinden atlıyorduk Cesurduk? Ufuk çizgisi maviydi, gün batımı hep turuncu ve kırmızıydı bütün karanfiller? Ben SENİ SEVİYORDUM sen bilmiyordun? Sevinçlerim oluyordun arasıra sen hiç bilmiyordun Sonra herhangi biri oldun, bütün sevinçlerim bittikten sonra Yağmurlar yağdı, serin haziran akşamlarıDerken bir gün uzaktan gördüm seni? Saçların bana inat başın herseye meydan okuyarak işte yine aynı Kalbimi acıttı her zamanki gibi? Değiştik sanıyordum ve sen yine bilmiyordun Şimdi bunları anlatsa sana birileri kim bilir yada boşver bilme en iyisi?
  23. ?kuşlar toplanmış göçüyorlar keşke yalnız bunun için sevseydim seni? ?hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka keşke yalnız bunun için sevseydim seni? ?seni o kadar yakından görünce, keşke yalnız bunun için sevseydim seni? ?hızla geçen otobüslerin ardından benzeşmek? keşke yalnız bunun için sevseydim seni? ?senaryocu bayanla bir bankta oturuyoruz keşke yalnız bunun için sevseydim seni? ?iyi anlarında sesin kalınlaşıyor. keşke yalnız bunun için sevseydim seni? ?baktım yeri toparlıyor ayak izleri keşke yalnız bunun için sevseydim seni? ?eşiklere oturmuş bir dolu insan keşke yalnız bunun için sevseydim seni? ?fazıl hüsnü diyor ki, ne diyor fazıl hüsnü?.. keşke yalnız bunun için sevseydim seni? ?ortaoyunumuzun dekoru bir kağıt mendil keşke yalnız bunun için sevseydim seni? ?ve konsolun üstünde noksan bir gümüş kutu keşke yalnız bunun için sevseydim seni? ?uzaklardaydın, oracıkta öbür kıtada, keşke yalnız bunun için sevseydim seni? ?ikinci bir parıltı var senin bakışlarında keşke yalnız bunun için sevseydim seni? ?kehanet adlı kısacık bir şiir buldum keşke yalnız bunun için sevseydim seni? ?yürüyoruz bütünlemeye kalmış bir sessizlikte keşke yalnız bunun için sevseydim seni? ?iki çay söylemiştik orda, biri açık, keşke yalnız bunun için sevseydim seni? ?uzaklara bir bakışın vardı kafeteryada keşke yalnız bunun için sevseydim seni? ?bir şey var, ancak makilerin orda söyleyebilirim, keşke yalnız bunun için sevseydim seni? ?an ki fıskiyesi sonsuzluğun keşke yalnız bunun için sevseydim seni?