Yağmurda Kaybolanlar | Alper Kaan Selçukoğlu (Kısa Öykü)
Yine havaya bulut çöktü, yağmur yağacak, herkes eve kapanacaktı. Yağmur başladığında herkes eve girerdi. Damlalar yere düştüğünde kızgın tavaya değmişçesine bir “tısss” sesi çıkarırdı. Sarıyer’de deniz hâlâ vardı, ama suyun içindekiler çoktan değişmişti. Ufuktan gelen martı çığlıkları yükselirken, çocuklar sahilden kulübelerine doğru koşuyorlardı. Yağmurdan önceki son kuru dakikalar… Küçük kız kardeşinin elini tutan çocuk, hızla kulübeye yöneldi. Kapı hızlıca açıldı, çamurlu ayakkabılarla içeri daldılar. Küçük kız titriyordu, saçları alnına yapışmıştı.
Dede, sandalyesinde doğrulup çocuklara baktı. Gözleri yumuşadı ve konuşmaya başladı: “Hoş geldin oğlum,” dedi. “Kardeşini de iyi koşturmuşsun, terlemiş kız. Ama yağmur size yetişememiş bu sefer.” Çocuk başıyla selamladı, kız kardeşi ise dedesinin yanına gidip battaniyenin ucuna kıvrıldı. Kulübenin içi yosun, midye tozu ve is kokuyordu. Mutfakta babaları, ezilmiş midye kabuklarından yaptığı hamuru yoğuruyordu. O günkü yemek buydu: kabuk unundan ekmek.
Zehirli midyelerin içini alıp dışlarındaki mineral kabuğu kullanıyorlardı artık. Tezgâhın kenarındaki kaptan sarımsı, sümüksü bir midye içi aldı. Eliyle pencereyi araladı, dışarıdaki paslı tabla üzerine bıraktı. Cıvık bir “şlap” sesi duyuldu. “Martılar için,” dedi. “Koku yayıldı mı, birkaçı iner mutlaka. Bu gece şanslıysak, biri tuzağa girer.”
Sonra oğluna döndü, elindeki hamuru karıştırmaya devam ederken: “Şu böceklerden on tane getiriver, irice olanlardan,” dedi. Çocuk başını salladı. Odanın köşesine yürüdü, kalın camla kapatılmış, nemli yosunlarla dolu uzun bir teraryumun kapağını araladı. İçeride, yosun katmanlarının arasında zırhlı gibi parlak küçük böcekler kımıldıyordu. Siyah ve koyu yeşil renklerdeydiler, hareket ettikçe yüzeyde ince izler bırakıyorlardı.
“Tirbitleri seviyorum,” dedi kız kardeşi, yere çömelmiş, teraryumu izliyordu. “Çok sessizler.”
“Yok,” dedi çocuk. “Gece olunca ses çıkarıyorlar. Sürekli tıkır tıkır…”
Durdu, bir an düşündü.
“Bazen uyuyamıyorum bile. Gerçi teraryuma yakın yatıyorum diye de olabilir.”
Kız kardeşi gülümsedi. “Ben duymuyorum,” dedi. “Ben dedemin horlamasını duyuyorum sadece.” Dede sandalyesinde hışırdayarak döndü. Gülerek, “Seni eşek!” dedi çatlak sesiyle.
Sert gibi görünmelerine karşın böceklerin kabukları yumuşaktı. Oğlan onları yakaladı, minik bir kapta biriktirip babasına götürdü.
Babası başıyla onayladı. “İyi… iri olanları seçmişsin.”
Elini hamurdan çekmeden ekledi:
“Daha ne kadar kaldı? Bazılarını üreme için damızlık ayırmamız lazım. Geçen yıl sonunda sayımız düşmüştü. Bu sefer dikkatli olacağız.”
Hamuru yoğurmaya devam ederken, bir yandan tezgâhın altındaki çuvala göz attı.
“Hazır ayaktayken,” dedi. “Şu köşedeki çuvaldan biraz kuru yosun da getiriver. Zaten yarın yine toplamaya gideceğiz.”
Çocuk köşedeki yırtık çuvalın arkasına geçti. Kıyıya yakın kayalıklardan toplanmış yosunlar, kurutulmuş hâlde çuvallarda duruyordu. Bazıları hâlâ yosun gibi kokuyordu, tazeydi, ama bazıları neredeyse taşlaşmıştı. Çocuk çuvalın ağzını araladı. En üstteki katman kuru ve kırılgandı. Biraz daha altlara indi. Hafif nemli, koyu yeşil bir tabaka buldu. Bir tutam aldı, geri dönerken, “Söylediğin gibi çok kalmamış,” dedi. Babası başını çevirmeden konuştu.
“Biliyorum. Bu mevsimde bulmak zor. Şehirden de pek getirmiyorlar artık… Hoş, onların zaten ne olduğu belli değil. Burada topladıklarımız en azından yosun.”
Çocuk, elindeki tutamı tezgâhın yanına bıraktı. Kıyısından birkaç lif çekip tirbitlerin teraryumuna uzattı. Böcekler derhâl harekete geçti. Hemen yosundan parça koparmaya başladılar. Tıkırtılar duyuldu. Hafif ama belirgindi.
“Bak,” dedi çocuk. “Başladılar bile…”
Yağmur şiddetini artırmıştı. Asit, plastiği eritmediği için tavandan “tık tık” sesleri geliyordu.
Bir an durup yukarı baktı.
“Dede…” dedi sessizce. “Neden asit yağıyor artık?”
Dede gözlerini tirbitlerden ayırmadan, bıkkın bir ses ile cevap verdi:
“Çünkü Dünya bizden sıkıldı.”
Sonra bir an sustu, elini sandalyesinin koluna koyup pencereye çevrildi.
“Eskiden böyle değildi değil mi?” dedi kız.
“Değildi,” dedi dede. “Yağmurda normal giysilerimizle yürüyebilirdik.”
Başını biraz geriye yasladı.
“Hatta benim babam… yağmurda balığa çıkardı. Palamut hafif yağmurda yüzeye daha yakın olurmuş. Ondan hiç kaçırmazdı, sırılsıklam olurduk ama eve elimiz boş dönmezdik.”
Kız, “Üşümez miydiniz?” diye sordu.
Dede omzunu silkti.
“Üşürdük ama derimiz yanmazdı.” Yağmurun tıslayan sesi sürüyordu. İçerisi hâlâ sıcaktı, loştu, ve… yaşanılandı.
“Yemek hazır,” dedi babaları, sesi tezgâhın arkasından geldi. “Masaya gelin.”
Çocuk camdan geri çekildi, tirbitlerin tıkırtıları eşliğinde kız kardeşiyle birlikte küçük masaya yöneldi. Baba, hamurdan yaptığı gri ekmekleri küçük bir tahtanın üzerine dizmişti. Yanında bir tabakta haşlanmış yosun ve kızarmış tirbit vardı.
“Bugün midye tozu biraz daha iyi tuttu,” dedi, çatalı ekmeğe bastırırken. “Sert ama, idare edin”
Dede sandalyesini gıcırdatarak yanaştı.
“Eskiden ekmek buğday unundan yapılırdı,” dedi. “Şu köşede bir fırın vardı. Sabahları taze ekmek kokusu dolardı içeri.”
Babası hafifçe gülümsedi.
“Eskiden midyeler bu kadar zehirli değildi, buğday unu da çok üretiliyordu herhâlde,” dedi.
Kısa bir sessizlik oldu. Hafif ağız şapırtıları arasında herkes yemeğe odaklandı. Kız kardeş yosunlardan bir parça alıp ağzına attı, sonra bir an durdu.
“Baba,” dedi, “balıklar neden gelmiyor artık?”
Babası göz ucuyla çocuklara baktı, sonra başını çevirdi.
“Çünkü,” dedi yavaşça, “artık onları kandıramıyoruz.”
Babası devam etti: “Eskiden sürüydüler… ama dağınıklardı. Şimdi başka bir şey oldular. Sanki… bir şey onları birleştirdi.”
Çocuk merakla yaklaştı.
“Bir lider mi?”
Babası başını iki yana salladı.
“Hayır. Daha çok… bir akıl. Paylaştıkları bir düşünce gibi. Sürü zekâsı, dedikleri şey var ya… onun gibi.
Dede nihayet başını kaldırdı, gözleri boşluğa değil de sanki kırk yıl evvelki sabahın serinliğine dalıp gidiyordu. “Evladım,” dedi, sesi ne yüksekti ne de alçak. “Şu masada yediğimiz şeye ‘ekmek’ diyoruz ama… Allah affetsin çimen gibi tadı var. Eskiden nar gibi ekmek olurdu, yanında da balık.”
Çocuk bir şey diyemedi. Dede devam etti: “Ben çocukken istavrit öyle boldu ki, denize taş atsak sürü dağılırdı. Çinekop, hamsi, uskumru… Tabii siz o balıkları da görmediniz… Balık tutmak bayram gibiydi. Motorlar sabah erkenden kalkar, kıyıda bekleyenlerle selamlaşılır, çocuklar kovalarla koşardı peşimizden.”
Dede bir an başını pencereye çevirdi.
“Şimdi bakıyorum da,” dedi, kaşlarını çatarak, “bu mahlûklar artık bizim bildiğimiz balık değil. Ağ suya düşmeden sürü yön değiştiriyor. Ne zaman çeksek ağ boş. Balık gene orada, ama ağa takılmıyor. Bile isteye. İşin garibi oltaya da gelmiyorlar artık”
Çocuk kımıldamadan dedeye bakıyordu.
“Bizim mahalleden Yavuz geçenlerde ağ attı,” dedi. “Ne getirdi? İki parça yosun. Balıklar nerede? Hiç. Ama bak, ağı attığında denizin üstü şöyle bir kıpırdamış. Hepsi aynı anda dönüp gitmişler. Sanki biri düdük çalmış da ‘dağılın!’ demiş.”
Kız kardeşi şaşkınlıkla sordu: “Yani balıklar… düşünmeye mi başladı?”
Dede, bir parça ekmeği elinde ufalayarak baktı kıza.
“Belki de başladı,” dedi. “Belki de biz ne yaptıysak, şimdi onlar da aynısını yapıyorlar: öğreniyorlar.”
Dede, ellerindeki ekmek kırıntılarını birbirine sürterek temizledi. Sonra gözlerini çocuklardan kaçırarak tekrar konuştu.
“Eskiden…” dedi, ama sözcükler sanki dilinde boğuluyordu. “Denize ağ atmadan önce radara bakardık. Karaltı görünsün diye gözümüzü ekrana diker, sonra motorun yönünü çevirirdik. Teknede sonar vardı, balık sürülerini gösterirdi. Şimdi?” Başını salladı. “Hiçbiri kalmadı.”
Bir an için gözleri uzaklara dalmıştı, geçmişi hatırlıyordu sanki.
“İlk roket düştüğünde her yer toz duman oldu. Ama asıl kıyamet ondan sonra koptu… Sular… o sular var ya…”
Sanki hâlâ o anın içindeymiş gibi. Duru bir şekilde anlatmaya devam etti:
“Bir gece… gökyüzü mora çaldı, sonra deniz homurdanmaya başladı… Dalgalar bir kalktı, evladım… Öyle bir kalktı ki… Sular öyle yükseldi ki, biz var ya…”
Elini kaldırıp pencerenin ötesinde bir yeri gösterdi, uzak bir yamacı.
“Ta şuradaki tepeye kaçtık. Sabaha kadar orada bekledik. Sabaha karşı bir patlama daha oldu…” Çocukları ürkütmemek istercesine sustu. Başını ağır ağır çevirdi, pencerenin ötesine bakarak parmağıyla gösterdi.
“Bir zamanlar bir meydan vardı şurada… Şurada dediğim, şimdi su altında kaldı. Oradaki banklara oturur, martıların cilveleşmelerini, kavga etmelerini izlerdik, suyu izlerdik evladım…”
Odanın içinde tirbitlerin cılız tıkırtıları ve yağmurun aralıksız tavanı dövmesi dışında bir ses yoktu. Çocuk, konuyu değiştirmek istercesine kısık bir sesle sordu: “Radarlar… hiç mi çalışmıyor?” Dede omuz silkti: “Boşuna bekleme,” dedi. “Radar, sonar, telsiz, telefon… Hepsi sustu. Geriye sadece göz kaldı, kulak kaldı. Ama evladım… göz kulak dediğin de kolay aldanır.”
Küçük kız, dedesinin anlattıklarından etkilenmiş bir biçimde sordu: “Dede… martılar saldırmıyor muydu size?”
Dede kaşlarını kaldırdı, bir an durdu.
“Yok ya! Martı saldırır mı hiç? Martı dediğin çöpten ekmek seçer, balığın artığını kapar. İnsan gördü mü kenara çekilir. Bizim eski martılar zararsızdı. Hevesliydi, uyanıktı ama haddi hududu bilirdi.”
Gözlerini hafif kısıp pencereye doğru baktı.
“Ne olduysa o roketlerden sonra oldu,” dedi.
“Önce sular yükseldi, sonra hava değişti. Gökyüzü garip bir renge büründü… Sonra yağmurlar başladı. Zehirliymiş dediler, kimyasal birikimmiş… Yetmedi kimi insan hastalığa tutuldu. Ciltleri kabardı, gözleri görmez oldu. Kimi de başka türlü bozuldu…”
İnsana bir şey olduğu yerde hayvan durur mu? Bu kuşcağızların da tüyleri uzadı, kabardı. Gözleri büyüdü. Hareketleri değişti. Artık neye saldıracaklarına onlar bile karar veremez oldu.”
Başını yavaşça iki yana salladı.
“Martı dediğin, bizim simgemizdi. İstanbul’un imzasıydı! Şehir hâlâ şehirken… vapurlar vardı. Bildiğin gemi gibi… buradan biner, karşıya geçerdin. Güvertede turistler olurdu; elinde simit, martıya fırlatır, neşeyle bağırır, gülüşürlerdi. Bir de şimdiye bak. Martı mı? Allah selamet versin, gözünün akını seçse, içine dalar. Artık, elini cebinden çıkarırken bile dikkat edeceksin. Yoksa sabah kahvaltı eder gibi gelip parmağını alıverip götürüyorlar.”
Küçük kız esnedi, derken baba Sabri söze girdi: “Geçenlerde limana yakın bir yerde, çocuklar kıyıda oynuyormuş. Hani o eskiden battı mı battı mı diye konuşulan, yan yatmış kayık var ya… Onun üstüne üç martı konmuş.” Bir parça ekmeği koparıp ağzına attı, çiğnemeden konuşmaya devam etti: “O sırada çocuklardan biri yere çömelmiş, neyle oynuyorsa artık… Martılar da birden çocuğa saldırmışlar.” “Çocuğu epey hırpalamışlar, kulağını koparıvermişler.” “Neyse…” diye devam etti, sesi biraz daha kısıldı. “Allahtan mahalleli görmüş de bir tanesini haklamışlar. Sapanla mı taşla mı, artık ne buldularsa. Çocuk da şimdi hastanedeymiş. Bir kulağı eksik ama canı sağ.”
Dede homurdandı. ”Canı sağsa şükür. Martılar da milletin kulağına kaldıysa… biz yine kendimizi iyi doyuruyoruz.”
Yine sessizlik çöktü. Yağmur dindi. Akşam geç olmuştu. Sohbet kesildi, dede ve kız uykuya gitti. Sofrada sadece Sabri ile oğlu kalmıştı. Sabri, son lokmasını uzunca çiğnedikten sonra başını oğluna çevirdi.
“Sabah sakın dışarıya tek başına çıkayım deme,” dedi. “Gün ağarsın birlikte gideriz yosun toplamaya”
Çocuk cevap vermedi. Bir süre öyle oturdular. Sonra sesi kısık ama net çıktı.
“Annem… gerçekten yağmurda mı öldü?”
Baba çatalını bıraktı. Gözleri başka tarafa kaydı.
“Evet,” dedi. “Yağmur.”
“Bizim için yağmur o gün… su ya da asit değildi.”
Bir süre dudaklarını araladı, konuşacak gibi oldu. Ama sesi gelmedi. Daha fazla söyleyemedi. O cümle orada durdu. Eksik ama yeterliydi. Çocuk bir daha sormadı. Ama anladı: o gün gökten inen, yağmur değildi. Çocuk başını eğdi. Baba devam etmedi. Bazı yerler anlatılmazdı. Bir süre daha sustular. Sonra çocuk sordu: “Eskiden… ormana girer miydiniz?”
Baba başını salladı.
“Girerdik, şu karşı kıyı alabildiğine ormandı,” dedi. “Ayakkabıyı çıkarır, toprağa basardık. Karınca yuvalarını izlerdik. O kadar severdik ki…”
Çocuk gözlerini kaldırmadan mırıldandı:
“Ben ağaçlara dokunmadım hiç. Yani gördüm. Uzaktan. Kuru dallar, çitle çevrilmiş bir bahçe… Ama hiç yaslanmadım. Toprak kokusunu da bilmiyorum. Karıncayı sadece çizimde gördüm.”
Baba derin bir nefes aldı. Ne diyeceğini bilemedi. Doğanın öldüğü bir çağda, tabiatı anlatmak boşa safsataydı. Çocuk fısıldadı:
“Doğa bizi hatırlıyor mudur, baba?”
Baba başını hafifçe salladı, uzun bir iç çekti.
“Doğanın bilinci yok, oğlum,” dedi. “Bizi ne affeder ne unutur. Sadece… yerimizi doldurur.”
Oğlan başını usulca salladı. Gözleri hâlâ pencerenin kenarındaydı. Suyun arkasında ne olduğunu sormuyordu. Zaten cevabı sofradaydı. O gece herkes uyudu. Ya da uyur gibi yaptı. Çocuk ise yatağında, gözlerini karanlığa dikti. Sessizce kalktı. Sedirin altına uzandı, dedesinin yıllar önce balığa giderken kullandığı eski çantayı çekti. İçinden yalnızca bir dürbün aldı. Plastiğe sarındı. Sessizce kapıyı açtı. Dışarısı siyahtı ama beklenmedik biçimde durgundu. Eski iskele taşlarının ucunda bir siluet duruyordu. Karanlığın içinden çıkmış gibi hareketsizdi. Bir baykuştu bu. Tüyleri kabarmıştı, başı hafif yana dönüktü. Ama gözleri… gözleri açıktı.
Çocuk adım attı. Baykuş başını çevirdi. Göz göze geldiler. İlk defa korkmadı. Sadece baktı. Ve bir adım daha attı. Baykuş ona bakmayı sürdürdü, başını bir yana eğerek. İki canlı. İki zihin. Ne düşman ne dost. Sadece… birbirini anlamaya çalışan iki varlık. Belki seneler önce ilk insan da bir hayvanla böyle karşı karşıya durmuştu. Ve sonra her şey başlamıştı. İlk defa korkmadı. Sadece baktı. Ve düşündü: Acaba başka kuşlar da var mıydı eskiden?
Ona hiç anlatılmamıştı. Kırlangıç, keklik, leylek… yalnız masal kitaplarında vardı. Gerçekten yaşamışlar mıydı? Şimdi tek tanıdığı kuş, martıydı. Bir de, belki… bu. Ama bu kuşun adı yoktu. Sadece bir çizimde görmüştü. Eski bir kitapta. Gözleri hep keskin bakardı. Tıpkı şimdiki gibi. Yıllar sonra çocuk büyüdüğünde bu anı anlatacaktı:
“Bir baykuşla göz göze geldim,” diyecekti. “Ve o bana karşılık verdi.”
Belki kimse inanmayacaktı. Belki o zamana kadar baykuşlar bile unutulmuş olacaktı. Adları yalnızca paslı tabelalarda, masallarda kalacaktı. Çocuklar ‘baykuş’ kelimesini duyunca, bir çeşit hastalık mı, yoksa bir cihaz mı sanacaktı? Belki kimse ona inanmayacaktı ya da artık asit yağmayacaktı. Eski dünyadan kalan son hikâyeydi bu. Yeni dünyanın ilk masalı oldu…
Jump to content
Önerilen Yorumlar