Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine

musadenizle

Üye
  • Katıldı

  • Son Giriş

  1. admin, musadenizle'yi takip etmeye başladı
  2. seda22, musadenizle'yi takip etmeye başladı
  3. deren_25, musadenizle'yi takip etmeye başladı
  4. asucan22, musadenizle'yi takip etmeye başladı
  5. baby876, musadenizle'yi takip etmeye başladı
  6. hayat, musadenizle'yi takip etmeye başladı
  7. kaptan, musadenizle'yi takip etmeye başladı
  8. son yaz?ımın son adımlarıydın hüznü ellerime ayrılığı gözlerime yazdın şu vakitsiz gidişin yok mu çatırdadı saatler yazıldı tarihsiz takvimler adımlarımın yitik yollarında yüreğime sessiz kapılar açıldı gizine giz kattı mahzenler vurdu yokluğunun damgasını şimdi... telaşlı sonbahar yapraklarıyım tenim yüz sürdü hazanlara bedenim, dağların gölgesi kadar ağır yaralarım kadar serin dudaklarım çiy taneleri ne o sevdanın rengi, ne de hayalimdeki sıcaklığın var dokunsam, düşüyor öpmelerim,birer birer şu vakitsiz gidişin vardı ya sana ait ne varsa aldı yüreğimde soğuk sessizliğin avuçlarımda sevda kırıntıları kaldı hani o gidişinde karanlığın gözleriyle onları da sonbaharın rüzgarı çaldı Müsade Özdemir
  9. toprağın eteğine sarılan ayrık otlarına inat ellerim kadar sıcak, ellerim kadar temiz güzeli yeşerttim minnetsiz yaşamlarda yüküm bahar ve upuzun el değmemiş umutlar getirdim sana ha canım söyle bir yürek, bir yüreği tamamlayınca suç mu söyle usta sen kaç kez suç işledin bu hususta ben köyümün saf kalabalığında kalabalığın emekçi ellerinde gördüm gururu yazdım baba ocağımın kerpiç duvarlarına sırtımı yasladım yaşamla yüzleşerek haksızlığa baş kaldıranların devrilen devrimlerini gördüm devrim mevrim de değildi yaptığım adım ırmaktı akacak yatağım da vardı kendim için istediysem namerdim kaygılarım insanlık adınaydı meleğin ağzı eklenir mi şeytanın ağzına köy ırmakları akar mı şehir rıhtımlarına bile bile yargısızlığımla, sorgusuz sualsizliğimle geldim bin kez inanabilir, bin kez sevebilirdim adam olanı mecalsiz de değildim belli değildi kimin ne yana gittiği düş kırklığıyla yoruldum düşe kalka insanlar kinli, insanlar kibirliydi her kulaktan bir ses geldi, ben dinledim önce güvenim azaldı sonra sesim zehirli dil sarmaşıklarıyla yüreği soğuk kentinlerin hercai dokunuşları kötülerin iyilere dilediği kötülüklerdi niyetler tavına gelene dek önce birer birer sonra ikişer ikişer sokaklar panayır alanına dönerdi yaslanınca yıkılırmış bu kentin duvarları çıkarmış ortaya en acımasızı, en gaddarı ey, yüreğimin söz dinlemez yanı uyuma güvenmek üzülmekmiş, güvenmek tükenmekmiş değil midir, insanoğlu hep benzermiş aslına şeytan diyor ki, çökmeden gırtlağına öfkeni sar sarmala ve şeytan diyor ki kentlerin kapılarındaki yaşamı, yaşamdan sayma Müsade Özdemir
  10. neye benziyordu yüzleri kaç darbede kesildi son nefesleri bir çok iyi insan düşündüm dününde, bugününde bembeyazdı izleri hani yemene gidip de dönmeyenler vardı ya vatan uğruna ninemin titreyen ellerinde, kekeleyen dilindeydi yara kil kokulu ak saçlarını tararken öğrendim ölüm bir başka yakışmış onlara acı bunca yıldır yine aynı acı sessiz gelen kurşunlardır içimizdeki sancı iyilerle kötüler yan yana inançsa, koyu düşman inancı utanmazlık unutturdu dile getiremediği geçmişi damarlarda sadece öfkeyle balçık var şimdi, hiçbiri masum değil geçmişte ölenler kadar ah şu zaman cellatları, her günde bir cinayet bir nihayet oldu kapılarda caddelerde arabalar yol verirken şehidine kulaklarımı tıkıyorum siren seslerine ahrazdan daha dilsiz, sağırdan daha sağır anaların ak saçlarında kederi sayıyorum? yaşam denen bu anaforda dostluğu arıyorum, yüreğim kar altında kardeşliği arıyorum, martılar çığlık çığlığa kuruyan kumsalındadır insanlık uzak diyorlar o kıyıya bir kuş uçamayan yavrusunu almıştı gagasına bir karınca ekmek sürüklüyordu yuvasına dereler ırmakları basarken bağrına insanoğluna bakıyorum insanoğluna etoburluğunda hayat boyunca deviniyor kalabalıklar nicedir bir tek amaca dönüştü düşleri büyüdü istekleri kapkara... para dolaşıyor şişen damarlarında lanet ediyorum insanlığımıza insanlıktan çıktığımıza suçlunun kutladığı suçsuzluk törenleri gibi söylenen yalan kadar yapılan yanlışta acı verir insana taştan insan diyorum bunlara, hepten insandan taş bir başka can koparırken siperden daha çok sessizleşiyorum, daha çok doğaya bakıyorum, asırlık çınarlara sıra sıra servilere dağların türküsünde haykırıyorum ah bir heybetlenseler doyumsuz doyumsuzluğunda kusursuz şu zavallılara bir tükürebilseler Müsade Özdemir
  11. insan oyunlarında yas tutmuş, kurumuş dağlar ovalar kır çiçekleri değil dükkanlarda satılan gülüm yazan, yavrum yazan, yiğidim yazan kapıları tıkayan mezarlık çiçekleri yakın kentlerin uzak köylerine yazıyorum şiirimi kan sesi dinledik yırtılan damarlardan töre dedik, kin ve öfkeyle düğümlendik diyetini kestik berdel oldu, bedel ödedi hayvan niyetine eksik etek oysa seslensek? sesimizi duyacak kadar yakındı insanlık kirli ellerin uzadığı zamanlardayız utancın en utancı göz uçlarında geleceğin unutulmuş belgelerde bir tarih ağlıyor türkü değil, ninni değil, gökyüzünde bir uğultu eli sopalı, cellat sıfatlı insancıklar kin doğuruyordu kavrulan ozanların dumanından boğulan yüreği kan ağlayan sivas?a yazıyorum şiirimi her nerede... şehvetle sıvazlanan saçlarda çözülen örüklere yazıyorum lekeler sürüyorlar etek uçlarına evlat tadını bilmeden meçhule sürüklenen bulutlara dağlara yüklenen dertli ağıtlara yüreği dağlanan, yas bağlanan yuvalara karanlığa gömülen taze cesetlere sorun bu hali sözlerim yüreğim kadar büyük, gözlerim kadar keskin dağların altında, karanlığın dibinde kalan ham bir yüzün, cinsel objeliğini yakıyorum yıkıyorum körebe oyunlarını, boyun eğdirmiyorum tavadaki bulgurdan kaçıp, pirince saplanan kaşıkları kırıyorum kışkırtıyorum kendimi balçıktan fırlayanlara gerinen bedenlerde, esneyen şehvetli ağızlara tükürüyorum alnı ak, yüzü açık dizelerimde... dalları kuruyan, yaprakları dökülen ağaçlar kadar çıplak çepleri görüyorum tezgahların kral meyvelerinin karşısında ellerin titrediğini bakışların yön değiştirdiğini haykırıyorum haykırıyorum ağlayan bebeklerin etekleri çekiştirdiğini üstüne bağdaş kuran burjuvanın altında, inliyor kaza öykünen tavuk marlboro dizili raflarda esaret konuşuyor coca colada kızıl kan kadeh kadeh tüketilen masalara haykırıyorum sokağımdan, evimden, kendimden nefret ediyorum nefret ediyorum köşedeki bakkaldan yıkıyorum aciz ruhların mahremiyetini merdi namerde muhtaç ettiren, koltuk sevdalarında ağlatıyorum yüreğimi kendi toprakları üzerinde savaşmak ötekiyle berikiyle savaşmak tüketmektir insanlığı içten içe bencillerin zımparasında parça parça cesetler küfür kadar kolay indi tokat kadar kolay indi kan akıtmak kadar kolay döküldü toprağa binlerce ölüsüne ağlayan yüreklerden sesleniyorum nefesi kan kokan eti tırnaktan ayıran ömür törpülerine kışkırtıyorum dilimi küçüğüne - büyüğüne gelmişine - geçmişine azıcık dokunsam biliyorum kan revan inadına inadına... kör bıçak saplıyorum vicdansızların şah damarına Müsade Özdemir
  12. yakınız düşman olmayacak kadar ışık sızmayacak kadar aramızda öyle pırıl pırıl, öyle anlı şanlı dipdiri gözlerimiz insanlığı giyinip kuşandığımızda göz açtırmadan arsıza, hırsıza göz açtırmadan tabansıza hazırdır adanışımız topraklar üzerinde ışıldayan tek yıldıza sözde insan olup, insanlığa gem vuranlar sözde insan olup, vatandaşı kandıranlar yüzlerinin çizgilerinde, körelmenin körlüğü döküldü yoz yüreklerinin köhne bulvarlarına kapattılar insanlığa kapılarını attılar karanlığa paslı anahtarını haftanın yedi günü, yedi mezar nedir, nerededir diye sormayın kökleri kin ve öfkenin damarlarında deli gibi dolaşan gözlere, ağızlara ve yüreğe sızan şimdi, hangi taşı kaldırsak altında zehirli yılan kamçılanıyor huyları en ufak sözle damarlar şişiyor, zehirler dökülüyor bozuluyor saatlerinin ayarı susmuyor meret seve seve soluyor karanlıkları, o, karanlık sarmaşıkları ne kitabın ne de insanlığın hoş görmediği kirli ruhlar sözlerinin namlusuna barut dolduruyorlar ne sevgi, ne şefkat, ne de bir onur budala bir sürgündür bu, çoğalttı dernekleri gırtlakta kan kusturdu gizli cinayetleri beni karanlık diyarlarda aramasınlar alnı açık, yüzü ak topraklarda yaşarım kanımın rengindedir onurum, kuşatır göklerimi hangi imlasız ona gem vuracakmış, şaşarım köküne kibrit çaktım, yaktım bütün savaşları mertliğimle övündüm herkesten daha çok istedim barışı oku, sapanı, taşı, silahı, sopayı, bombayı tanımadım dökülen alın teriyle nasıl övünürlerse yiğitler, öyle doğu batı demedim, umutlarım dipdiri kadın erkek seçmedim, yıktım bencillikleri ben insanlığa kanat takmış bu vatanın kızıyım namusumla sesimle haysiyetimle ben topraklarımda yükselen, özgürlüğün yankısıyım... Müsade Özdemir
  13. tükürerek bu düzene konuşulur elbet konuşmaktan değildir korku birileri hala aç gidiyorsa işe coplanıyorsa hak arayıcıları cadde ortalarında koparılıyorsa üşüyen ellerinde garibin üç kuruşluk tezgâhı düşer yüzlerinde son gülümsemeleri annelerin ve yolu kaybolur akşamdan kalma sevinçlerin gönlün kırık, yüzün soğuk dilin tutuk ve hak aramaya hakkın yok korkulur elbet bırak ruhunu salınıp dursun hüzünlerin çarmıhında hani nerede özlemlerini duyduğun, diz çöküp yaslarını tuttuğun nerede memleketin, nerede memleketlim dediğin yazgım dediğin dörtnala gelip dikilmişse yanı başına ve bir balık gibi sıçramışsan korkunun akışına kurtarabilir misin kendini gittikçe ağırlaşan yükünden alabilir misin bayatlamış sevinçlerin tadını var mı sabrın anlamı kötülükle yunmuşlarsa bedenlerini bir doruk orda diye, benciller koşuyorsa çıkarları peşinde nerde acımak, nerde merhamet, insanlık nerde tükenmemek mümkün mü, sesinin bittiği yerde toprağım dediğin, o dinli bu dinsiz, o edepli bu edepsiz o zengin bu fakir, o yerli bu yersiz kimden süt emdi insanoğlu anneden gayrı kim kurdu bu düzeni, kim astı insanları özgelik askısına kırarak ayağını, kullanarak dini, dilenirken caddelerde birileri dönecek mi askeri diye kim bilir kaç anne unuttu yemeği-ekmeği-suyu, gecelerce uykuyu kaç ihtiyar parkta dökülen gazeller altında pardösüsüz ve kaçımız kömür ocaklarında göçük altında kaldık bağışlayacak olan var mı bu çirkinliğimizi kaç pula satılıyor insanlık çullarla mı kapanır, nasıl saklanır kaybolana dek bu dem soysuzların, arsızların bu dem kurnazların demidir düşün insan hakları denen sefillik ha toprak altında, ha toprak üstündesin düşün bir kere düşün, rezillik içindesin yoruldum doğruları doğurmaktan ant olsun ki ekmeğimi tuzsuz yerim, yemeğimi yağsız yüzüm asılmadan, nefsim kalmadan çeker giderim dokunsam üşür ellerim inanmam dağların çiçeklerin ağaçların ve insan haklarının var olduğuna güzellikler kar altında birileri uyur, uyutur birileri hayatsa zan altında arksız yataklara vurmuşlar deli suları asmışlar sellerin, uçurumların kıyılarına evleri korkmadan ant olsun ki ağlamadan şu yorgun, şu ışıksız, şu yoksul dünyadan burnumun direği sızlamadan çeker giderim yoksul yüreklerden doğar mı sevgi öylesi-böylesi, kulu-kölesi, hepsi size kalsın şu yaralarımı deşen merhametsiz gün beklermiş, neyime var mı karanlığın ardını gören kundağım tahta-mekanım toprak ve ruhum çırılçıplak geçeceğim kapılarınızdan bir ilkbahar hayattan geçtiğim kadar Müsade Özdemir
  14. eskidendi kargalar yoktu etrafımızda güç bizi kucaklar kaldırırdı tembelliğin gölgesinden kesekli ve engebeli tarlalarda sabanın çelik kulağı dalınca toprağın derinliklerine üstümüzde yağmur, ayaklarımızda çamur toprağa elimizle buğday ekerdik çiftçisi, işçisi, amelesi, çobanı, insandı insan marifet buydu tek yumrukta ezilirken kuru soğan ne bir kavga, ne de kara bir utanç bir bardak çay ve sıcacık dost sesleriydi gözlerimizin şen aydınlığını çoğaltan yürek nasıl büyükse öyle mutlu günboyu hiç bitmeyen bir koşuydu boğuşur dururduk orakla, yabayla, çapayla bir sigara içimi dinlenmelerimiz, verdiğimiz mola yaban ağaçlarının altında çıplak ayakla çekerdik ciğerlerimize memleket havasını belleğimizin derinliklerinde yatan kutsallıklar güzelliğimiz gibi göçüp gitti bir sıcak sohbetten, bir bardak çaydan habersiz ömür sarnıcında maddenin, damarlar kaynamış, çamurlar yol almış sızmış menfaatin sarkacından kin ve öfke dağılmış evrene, dal veriyor kirli paslı düşünce köy patikalarında, şehir asfaltlarında yolu şaşıran cinler hırslarını mazlumda dindiren hin oğlu hinler mafyada, kahyada, kasatura - kan cinayetler - ihanetler karınlarında suç kaynayan köstebekler kümeste yumurtasını yumurtlamış bir tavuğun bağırtısı eğitilmiş köpekler toprağına ulusuna, dostuna yabancılaşanlar insanlığa dertten öte bir katkıda bulunmayanlar göğse kadar kan içip, ölüm kusan porsuklar soyguncular ? vurguncular ip üstünde numaracılar kandırıyorlar safları ekmek ve biçmek bulmak ve almak arasındaki çelişkide susturdular mantığın serzenişlerini yıkılır mi bu mezbelelik lekeli eller türedi, hırslı duruşuyla gövdeleri her gün yeni çıkarlar eklediler çıkarlarına ruhları sevgisiz, soğuk yüzleri dokunsan teline hırçın bir kedidir dişleri parlar zehir zıkkım bulasıcalar huyuna yandıklarım küfre zorluyor beni Müsade Özdemir
  15. son yolcu gitti, son yağmur yağdı sustu son şarkı bu ne ilk ne de son gece? soğuk sarılar içindeyim, boyun eğiyorum gidişin hangi tufanın gelişiydi boynumda muska gibi gezdirdiğim kasırgam kim var benden başka böyle bekleyen kimler senin kadrine kapanıktır benim kadar jiyan umuda buladığım hangi gülün bülbülüsün sevdayı yükledin yorgun kanatlarına söyle jiyan söyle göç etme zamanı gelmedi mi hangi dağı aşsam hangi dala tutunsam hasretin göğsüme değen taşkınlığında ateş yanarcasına eriyip giden bu zavallı bedenim, bir avuç küldür jiyan alışamadım yokluğuna ölüme alıştığım kadar gitme bırakma ellerimi demiştim gittin jiyan gittin gideli düşmelerdeyim sesinde gizlediğin neydi jiyan bedenimi parçalara bölen sırrın neydi jiyan acıyı dillendiren hecelerim yorgun haykırıyorum sensizliğe bir yanım düşer gibi toprağa jiyanım sıcaklığım jiyanım uysallığım yokluğunda yok olmuşluğum bin bir koku, bin bir renk, sokaklarımda izlerine kavuştuğum zaman eğiliyor yalnızlığa düşün jiyan tükenerek yenilmeyi düşün söyleyecek söz bulamıyor insan uzayan yolları dinamitliyorum sana erişilmezliği bağırıyorum sevdamın görkeminde gök yanıt vermiyor, yer yanıt vermiyor boşluklardayım sabaha düşman gecelerde buluyorum seni çiseliyorsun benliğime ılık ılık gün doğuyor yankılana yankılana gidiyorsun çekiliyor yüreğimin kanı jiyan kerpiç duvarlım, yıkık damlım, kapılarda meltemim saçları buğday başaklım odam soğuk, yatağım yorgun, inliyor pencerem nereye baksam sen, neye dokunsam sen ah bir bilsen jiyanım bilsen kuşlar deli deli uçuyor yörüngesiz gel kıralım feleğin çemberini gel bozalım ayrılığın hesabını gel jiyanım gel adınla gel toprağıma korkma kim kendi dağında düşebilir elini ver yanan parmakların ucunda kim üşüyebilir kurumuş dudaklarımda türkülerin en içlisi uzadıkça acının boyu düşlerimde gökler düşüyor üstüme çöl fırtınaları üstüme üstüme ateş topuyla geliyor düş avcıları ıssız zamanlarda yitip sana koşuyorum yıldızlarım sönüyor sönüyor jiyan ve kimse görmüyor kesiliyor elim ayağım, siliniyor yüzüm hayallerine sığındığım ateş bedenli tılsımım nice şehirler yıkıldı bir gecede sana hangisinden sesleneyim son şarkı kim içindi çanlar kime kimin bu nihayet sessiz - kimsesiz bu ceset ........bu cinayet .............kimin jiyan .......................kimin Müsade Özdemir