Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine
Kategori Dışı Konular tarafından Sosyal Bilimler'de yazılan bir grup blogu
  • Konu

    61
  • Yorum

    16
  • görüntüleme

    8.686

Bu bloğa katkıda bulunanlar

Bu Blog Hakkında

Kategori Dışı Konular

Entries in this blog

HOŞÇAKAL

Ben veda etmeyi pek beceremem. Duygularımı da pek açığa vuramam zaten, hele bu veda çok daha zor geliyor. Aslında hiç böyle bir son görüşmeye gerek yoktu. Ama insanın kanı durmuyor işte., ne varsa bu son anlarda.?

Senden hatırlamanı bile istemiyorum., sadece temizliği ve saflığı yaşatalım bu aşkı kalbimizin bir kuytu köşesinde!...

Ne güzel başlamıştı. İkimizde gençtik deli doluyduk, coşkunluğumuzun son safhasında kanımızın kaynadığı bir anda gördük birbirimizi, sevdalandık.

Geceler boyu uykusuz kaldık birbirimizi düşünmekten, en güzel heyecanları, en güzel bakışları yaşadık. Hemen aşkı yaşadık, zamanı durdurup utançları ve sitemleri yaşadık. Kavgaların en güzellerini de biz yaptık. Çünkü barışmakta ayrı bir zevk veriyordu bize.

Sevdik, sevildik, doruğuna vardık kutsal duyguların. Aşk yeminleri ettik tutamayacağımızı bile bile. Günlerce aylarca yalnız ikimiz varmış gibi yaşadık. Ne alaylı bakan gözlere, ne karşı çıkan büyüklere, ne de dost sözüne aldandık. Kendi ateşimizde yandık, en önemlisi bir birimizi anladık.

Romantik şarkıları serin akşam üstleri yaşadık seninle. En güzel çiçekleri verdin bana. Rüyalarda bile hep ikimiz vardık. Gerçek aşkı tattık bunu sende biliyorsun.

Öyleyse hep aynı duygularla kalmalı değil mi? Biz birlikte olmasak da... güzel başlayan çok güzel yaşanan bu aşkı aynı temiz duygularla bitirmeliyiz. Şimdi de ayrılığın en güzelini en acısını yine biz yaşıyoruz...

Ne dersin bu da Allah'ın bir lütfu değil mi bize? Lütfen ağlama. Neden benimkilerle yarışıyor göz yaşların? Sen benim güçlü kocaman sevgilim değil misin? Güçlüsündür sen... seni hep böyle hatırlamak istiyorum, haydi sil gözyaşlarını. Hava da kararmak üzere, zaman bize hep acımasızdı zaten. Yine öyle çabuk olmamızı istiyor herhalde.

Sana bir şey söylemek istiyorum. Mavi gömleğin sana çok yakışıyor bir daha kız tavlamaya niyetlenirsen bu sözlerim aklında bulunsun. Bir de küçük bir istek arkana dönüp bakma tamam mı her şey burada bitsin, hoşça kal...

GİDİYORUM

Olmayacaksam senin, açmayacaksam vuruşlarına kapımı, haramsa nefesin nefesime

Toprak helaldir bedenime!!

Aşkın didaktik maddeleri olamıyor işte, koyamıyorsun sınırları, cümlelerin yapman gerekenlerle kurulamıyor.. Onlarda tıpkı benim gibi yarım yamalak gözlerin önünde..

İnzivalara gebe yarınlar biriktiriyorum sana, korkagın tekiyim geçemiyorum ki karşına..

Diyemiyorum, canımsın, seninim gel!!! Ne OLuRRR diye..

Anlatmıyor mu duruşum..Bu kadar mı aciz bakışlarım..Bu kadar mı küçücügüm karşında..

Kallavi hayalperestliklerim, adına yakılmış düşler arşivimde saklı..

Ben sana ait olsam ne çıkar, sen başkasının olduktan sonra..

başkasına bakıp, başkasına dokunduktan sonra

Başkasına yanıp başkasına emanet etmişken kalbini, biçareligimi nasıl atarım küçücük bedenim üzerinden

Taksiratım affedilir mi mahşerde..

Ben canıma degil sevdama kıymaya gidiyorum..

Sevdam sevdama kıyacak kadar büyük çünkü!!

Çünkü sen böylesi sevdamı göremeyecek kadar sevdalısın sevdalına..

Dar geliyor sokaklar, kaldırımlar kaçırmıyor beni senden..

Lambalar aydınlatmıyor uzaklarımı..Ayaklarım kaçak ve militan sesler çıkarırken, gece her adımda bagıra bagıra usanmadan yazarken seni içime, ve yıldızlar bile anlayamıyorken sebeb-i terk-i diyarı,

bir tek sana ait olanlar ilişemiyor, taş koyamıyor sessiz yolculu uma..

Çünkü sana ait olan her şey onun..

Geçipte karşıma, ona sahip bakışını yerleştirirsen gözlerim önüne, ölüme giden bir yaşanmışlık bile bırakmazsın zaten kefenime..

Herşeyi ardıma koydum..

Ve almadım düşlerimi de yanıma, rastlarsın zamanı silik bir mekanda..

Gidiyorum..

HAFIZAYI GÜÇLENDİRMEK

Hafızanızı basit alıştırmalarla güçlendirebilirsiniz. Kolaylıkla her yerde çok zaman harcamadan yapabileceğiniz bu 10 alıştırmayla güçlü bir hafızaya sahip olabilirsiniz. Uzmanlar düzenli uygulandığında çok başarılı sonuçlar elde edildiğini belirtiyor.

Ters el alıştırması: Sağ elinizi kullanıyorsanız, biraz da sol elinizi çalıştırmaya başlayın. Saçlarınızı sol elinizle tarayın veya çayınızı kaşıkla alışık olduğunuz yönün tersine karıştırın. Kalemi ters elinizle tutun. Biraz üreticiliğinizi kullanın ve daha neleri tersten yapabileceğinizi bulun. Tabii bulduklarınızı da hemen deneyin. Sonuç olarak, rutin alışkanlıklarınızı kırar ve beyninizin kullanmadığınız diğer yarısını da harekete geçirmiş olursunuz.

Çocuk oyunu alıştırması: İşe veya alışverişe giderken, tıpkı bir çocuk gibi merak içinde bütün duyularınızı harekete geçirin. Bakın, dokunun, dinleyin, koklayın. Çiçek açan ağacın kokusunu keşfetmeye çalışın. Fırında satılan taze ekmeklerin kokularını algılamaya çalışın. Yürüdüğünüz zeminin özelliklerini hissedin. Caddede duyduğunuz sesleri ayrıştırın. Yanınızdan geçen insanların tek tek konuşmalarını dinleyin. Evinizde gözlerinizi kapatarak bir yerlere ulaşmaya çalışın. Kısacası, duyularınızı alışık olmadığınız tarzda kullanın. Bu şekilde çok ender yaptığınız bağlantıları canlandırır, beyninizin kapasitesini arttırırsınız. Eğer bu yaptıklarınızdan zevk alır ve insan veya olayları detaylı algılamayı sürdürürseniz, hafızanız her zaman canlı kalmaya devam eder. Duyu organlarınızın ne kadar fazlasını kullanırsanız, unutmak istemedikleriniz o kadar sağlam kalır.

Harf alıştırması: Elinize bir gazete ve bir fosforlu kalem alın. Sırasıyla paragrafları okuyun ve çift yazılmış harflerin üzerini çizin. Örneğin, çift T ve M lerin üzerini işaretleyin. Bir sonraki aşamada, kelime içinde birden fazla geçen harflerin üzerini çizin. Alıştırmayı yaparken, kelimelerin üzerinde fazla düşünmeyin ve hemen işaretleyin. Böylelikle konsantrasyon gücünüzün ne kadar uyarıldığını hemen hissedeceksiniz. Başarılı olma isteğiniz ve aldığınız zevk zihnin canlanmasını arttırır.

Polisiye alıştırması: Dün akşam şu saatte ne yaptım, neredeydim, iki saat önce ne yaptım? gibi, genellikle polisiye romanlarında veya filmlerinde sorulan soruları kendinize yöneltin. Ve tabii cevaplamayı da unutmayın. Bu alıştırma sonucunda yaptıklarınıza karşı dikkatinizi geliştirebilirsiniz. Ayrıca kısa hafızanızı da harekete geçirmiş olursunuz.

Yürüyüş alıştırması: Asker yürüyüşü gibi olduğunuz yerde hareket edin. Sol bacağınızı her kaldırdığınızda, önce sağ elinizle, sonra sol elinizle dizinize dokunun. Bu esnada o kadar esnek hareket edin ki, bacağınızı indirirken, kolunuz başınızın üzerine gelecek kadar yükselmeli. Bu hareketleri birkaç kez tekrarlayın. Bunu yaparken sadece kan dolaşımınız hızlanmaz, aynı zamanda koordinasyon yeteneğiniz de artar. Böyle çaprazlama hareketlerle beyninizin her iki tarafını kullanmış olursunuz.

Ressam alıştırması: Burnunuzun ucunda bir fırça olduğunu hayal edin. Bununla havaya en sevdiğiniz renkte yatay bir sekiz çizin. Bu hareketi gevşek ve dengeli yapın. Kendinizi Leonardo da Vinci veya sevdiğiniz bir başka ressamın yerine koyun. Bu çizim hareketleri, yorgun zihninizi hemen canlandırır. Aynı zamanda beyni bloke eden stresi etkili biçimde yok eder.

Ajan alıştırması: Bu alıştırmayı daha çok sokakta yapacaksınız. Çevrenizde bulunan arabaların plakalarına bakın ve plakadaki harflerden kelimeler, hatta cümleler türetmeye çalışın. Böylece, sadece sıkışık trafiğin eğlenerek çabuk geçmesini sağlamaz, aynı zamanda kelime hazinenizi geliştirir ve beyninizi canlandırırsınız. Bu alıştırma, acil plaka ezberlemeniz gerektiği durumlarda çok işinize yarayabilir.

Resim alıştırması: Bu alıştırmayla alışveriş listelerini çok kolay ezberleyebilir, hafızanızı güçlendirebilirsiniz. Bunun için kalem kağıt alın ve kağıdın üzerine bir tane mum, bir kuğu, üç kollu bir kaktüs, üç yapraklı bir yonca, beş parmaklı bir el, hortumunu yukarı kaldırmış bir fil, sola dalgalanan bir bayrak, saatli bir yumurta, sapının üzerinde duran bir pipo, davul yanında duran bir adam, iki deniz feneri ve bir saat çizin. Her resim bir sayıyı sembolize ediyor. Ardından sembolleri sayılara göre ezberleyin. Örneğin, mum biri, kuğu ikiyi, kaktüs üçü ifade ediyor. Bu sıralamaya hakim olduğunuzda, sembollere aklınızda tutmanız gereken bir listeyi koyabilirsiniz. Eğer bu bir alışveriş listesiyse, mumun süt şişesinin üzerinde durduğunu, kuğunun boynunda portakal filesinin asılı olduğunu hayal edebilirsiniz. Bu alıştırmayla, zihninizde listeler oluşturmayı daha kolay başarırsınız.

Otobiyografi alıştırması: Düşünün ki hayat hikayenizi tekrar yazmanız gerekiyor. Burada, işe gittiğiniz ilkokuldan başlayabilirsiniz. Bunun için en yakın arkadaşınızın kim, tipinin nasıl olduğunu hatırlamanız gerekiyor. Tabii sınıfınızın düzenini, görüntüsünü de. Ayrıca sınıfınızın penceresinden neler göründüğünüzü de hayalinizde canlandırmaya çalışın. Bu alıştırmayla, kişilerle ilgili hafızanızı harekete geçirirsiniz.

Hipnoz alıştırması: Özellikle stresli anlarınızda veya kaygıya kapıldığınızda olumlu kelimelerden destek almaya bakın. Bunlarla olumsuz düşüncelerinizi yok eder, hedeflerinize daha kolay ulaşmanızı sağlarsınız. Eğer önemli bir görüşmeden önce, hafızanızın sizi yarı yolda bırakacağından korkuyorsanız, her gün gözlerinizi kapatarak kendi kendinize tekrarlayacağınız bir cümle belirleyin. Örneğin, Benim için gerekli olan her şeyi biliyorum ve çok sakinim cümlesini tekrarlayabilirsiniz. Ayrıca kısa hafızanızı çalıştırmada önemli olan, bunu her gün uygulamanız.

NEYDİ

Hani hayallerimiz vardı bi evin içinde sadece ikimiz olacaktık sen beni öperek koklayarak uyandıracaktın bense sana sarılarak atıcaktım gecenin ve uykunun sarhoşluğunu...içimizdeki büyük sonsuz aşk hiç bitmicekti bana her baktığında bin defa aşık olucaktın...bende sana... Neydi bu hayalleri yarıda bıraktıran neydi beni senden koparan yar? canım acıyor sensizken derdin ben tamda tamamen senin olmaya gelirken sen yarı yolda bıraktın beni şimdi benim canımı acıyor sevgilim...gittiğini kabullenmek açık bi yaraya tuz basmak gibi his veriyor bana naparım sensiz nasıl nefes alırım sen yapabilicekmisin bensiz...unutucakmısın yaşadıklarımızı...Gidene dur demek bana göre değildir bilirsin ama dur yar dur gitme bırakma böyle yarım bizi yüreğim sıkışıyor daha şimdiden çok özledim kokunu ben her sabaha sen varsın diye uyanırdım şimdi uyanmak için sebebim yok gitme yar bitirme bu deli sevdayı bilirsin aşk hiç ortalarda yaşamadım ben ya zirvesindeyim ya en dibinde dibe vurdum bitanem gelde tut elimden yine zirvelere taşıyalım sevda bayrağımızı ....

5 NİSAN KARARLARI

1994 yılının başına gelindiğinde, Cumhuriyet tarihinin en büyük cari açığı ve kamu açığı makroekonomik dengesizliklerin boyutu görmek açısından yeterlidir. Orta-uzun dönemde sürdürülemeyecek olan bu yapı ve politikalar 1994 yılı Nisan ayında içine düşülen ağır iktisadi krizin oluşumundaki nedenlerdir.

Diğer yandan kriz sinyallerinin alınmaya başlandığı 1993 yılının son ayları ile 1994 yılının Nisan ayı arasında geçen sürenin incelenmesi krizin yönetimi açısından da oldukça yanlış uygulamalara başvurulduğunu göstermektedir. Aşırı spekülatif sermaye girişinin ekonomik dengeler üzerindeki olumsuz etkilerini Türkiye kadar ağır yaşamış olan bazı gelişmekte olan ülkelerde krizin ortaya çıkmasıyla birlikte alınan önlemler ile krizin daha hafif atlatılması mümkün olmuştur. Ancak Türkiye'de başvurulan uygulamalar ve iktisadi kararlar krizin boyutunu artırıcı etki yaratmıştır denilebilir.

Bir başka deyişle, 1993 sonu ve 1994 başını kapsayan dönemde Türkiye, kriz yönetiminde de başarısız olmuştur. 1993 yılının ortalarında siyasi otorite kamunun faiz yükünün çok yüksek olduğunu ve kısa dönemde uygulanacak politikaların faiz oranlarını düşürme amacı taşıyacağını açıklamaya başladı. Bu aşamada ekonomiye likidite enjekte edilmeye başlandı ancak yüksek likidite ve düşmesi beklenen döviz talebini hızla artırmaya başladı. Diğer yandan yüksek cari açık da devalüasyon beklentilerini kamçılamakta ve döviz talebini artırıcı işlev görmekteydi.

Siyasi otorite dövize olan talebi yüksek döviz rezervlerini satarak sınırlamanın mümkün olacağı, bu şekilde piyasada dolaşan paranın İMKB'ye yönlendirilebileceği varsayımı ile hareket etmekteydi. Bu varsayımlar iki nedenle geçerli olmadı. Bunlardan birincisi büyük bankalar yüksek bir devalüasyon olacağı bilgisi ile hareket etmekteydiler. Dolayısıyla piyasaya sürülen döviz talebi kırma işlevini yerine getirmekten uzak kalmakta ve piyasaya sürülen döviz giderek artan fiyatta alıcı bulmaktaydı.

Diğer yandan İMKB, o dönem için 52 milyon dolar gibi dar bir işlem hacmine sahipti ve piyasada dolaşan spekülatif sermayeyi mas etme kapasitesine sahip olmaktan çok uzaktı. Sonuç olarak Ocak 1994'te döviz kuru 19 000 TL/$ Merkez Bankası rezervleri 7 milyar dolar iken Nisan 1994'te döviz kuru 38 00 TL/$'a çıkarken, uluslararası rezervler 3 milyar dolara düştü.

5 Nisan 1994'te hükümet dengeleri yeniden kurmak amacıyla yeni kararlılık önlemleri paketini ilan etti. Dövize olan akını kesmek ve kısa dönemli kamu borçlarını ödeyebilmek için Mayıs 1994 tarihinde %400 faizli borçlanma kağıtlarını piyasaya sürmek zorunda kaldı. Dengeleri düzeltmeden yapay yolla faiz oranlarını düşürme çabası faiz oranlarında çok daha yüksek oranda bir sıçramaya neden olmuştur. Sonuç, ücretlerin düşürülmesi, işsizlikte artış, yüksek bir devalüasyon ve üç basamaklı enflasyon döneminin açılması olarak kendini gösterdi.

Uygulamanın İçeriği

İstikrar programı, enflasyon oranını azaltma, TL'ye kazandırma, dışsatımı artırma ve bunları gerçekleştirerek, 'sürdürülebilir'bir ekonomik ve toplumsal gelişme sürecini elde etmeyi amaçlamaktadır. Bu amaçlara ulaşılması, başta kamu kesimi açıklarının azaltılması ve bir dizi yapısal yeni düzenlemelerle gerçekleştirilecektir.

Yaklaşım 'temel ilke'olarak 'üretim yapan, sübvansiyon dağıtan bir devlet yapısından, ekonomide piyasa mekanizmasının tüm kurum ve kurallarıyla işlemesini sağlayan ve sosyal dengeleri gözeten bir devlet yapısına geçmeyi'almaktadır.

Uygulama programı, ek olarak, döviz kurunun fiyat artışıyla uyumlu kılınmasını, TCMB'nin giderek 'özerk bir yapıya'kavuşturulmasını sağlıklı bir para politikası düzenlenmesi, sermaye piyasasında spekülatif işlemlerin sınırlandırılmasını ve dışsatımın ve yabancı sermaye girişlerinin artırılmasını öngörmekteydi.

SERMAYE PİYASASI KURULU (SPK)

Türkiye'de sermaye piyasasını düzenleyen ve 30 Temmuz 1981 tarihinde yürürlüğe giren 2499 sayılı "Sermaye Piyasası Kanunu"nun getirdiği bir kamu tüzel kişisidir. Yetkilerini kendi sorumluluğu altında bağımsız olarak kullanan bu kurulun merkezi Ankara'dadır. Ancak kurulun gerekli gördüğü yerlerde büro açma yetkisi vardır.

Kurul biri başkan, biri başkan vekili olmak üzere yedi üyeden oluşur. Kurul üyeleri Maliye Bakanlığı'nca gösterilen altı aday arasından üç, Adalet Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı, Merkez Bankası ve Bankalar Birliği'nce gösterilecek ikişer adaydan birer kişi olarak Bakanlar Kurulu tarafından seçilir.

Bütün üyeler üç yıl için kararnameyle atanır. Herhangi bir nedenle boşalan yerlere esas hükümlere göre atama yapılır. Atanma koşullarını kaybeden, yasaya aykırı davranışları görülen ya da kusur ve ihmalleri belirlenen üyeler süreleri dolmadan Bakanlar Kurulu'nca görevden alınır.

Kurulun başkan ve diğer üyeleri özel bir kanuna da yanmadıkça resmi veya özel hiçbir görev alamaz ticaretle uğraşamaz, ortaklıklarda pay sahibi olamazlar. Maliye Bakanlığı kurulun yıllık hesaplarını, her türlü işlemlerini denetlemeye ve gerekli gördüğü önlemleri almaya yetkilidir. Ayrıca kurulun işlemleri ve faaliyetleri hakkında Bakanlar Kurulu'na rapor sunmakla görevlidir.

Kurul günlük çalışmalarını kuruluş yasasının 29. maddesince öngörülen ve Bakanlar Kurulu tarafından hazırlanmış olan "Sermaye Piyasası Kurulu Teşkilat, Görev ve Çalışma Esasları Yönetmeliği"ne göre yürütmektedir. 24 Haziran 1982 tarihinde yürürlüğe giren bu yönetmeliğe göre, kurulun "faaliyetlerinin yönetimine ilişkin ana teşkilatı" Başkanlık, Genel Sekreterlik ve Hizmet Birimleri'nden oluşmaktadır.

Sermaye Piyasası Kurul'un görev ve yetkileri 2499 sayılı yasanın 22. maddesinde ve anılan yönetmeliğin 9. maddesinde ayrıntılı olarak belirlenmiştir. Bunları sekiz başlık altında toplamak mümkündür:

Denetleme: Menkul kıymetleri halka arz edilen ve sermaye piyasasında faaliyet gösteren kuruluşlar nezdinde ya da bu kuruluşlardan gelen periyodik bildirimler üzerinden merkezde, bu kuruluşların faaliyetlerini mevzuat ve mali bünye açısından denetlemek, denetim kuruluşlarına ilişkin kuruluş şartlarını ve çalışma esaslarını belirlemek.

İzleme: Sermaye piyasasında izinli ya da izinsiz faaliyet gösteren kuruluşları, bu piyasada işlem gören menkul değerleri ve sermaye piyasasını ilgilendiren her türlü yayın, duyuru ve reklamları izlemek, bu amaçla arşiv oluşturmak.

Kayıt tutma: Sermaye Piyasası Kanunu'na tabi kuruluşların ve halka arz edilen her türlü menkul değerlerin kaydını tutmak.

Araştırma yapma: Yurt ve dünya ekonomisinin gidişi ve eğilimlerinin sermaye piyasası üzerine etkileri, sermaye piyasası uygulamasında ortaya çıkan sorunlar ve Maliye Bakanlığı'nca istenecek diğer konularda araştırma yaparak, alınması gereken ekonomik ve mali önlemler ile mevzuatta yapılması gereken değişiklikler konusunda Maliye Bakanlığı'na öneride bulunmak.

İnceleme: Kurula yapılan başvuruları incelemek, izin vermek, başvuruyu reddetmek, özel kural ve koşullar koymak, ek bilgi ve belgeler istemek, süre vermek, süre uzatmak.

Değerlendirme: Alınan, derlenen ve kendisine tevdi edilen bilgi ve belgelerden, denetim ve izlemelerden elde edilen sonuçları inceleyip değerlendirmek, yapılacak işlemleri, alınacak önlemleri kararlaştırmak, halka izinsiz arz ve satışı durdurmak, yanıltıcı ilan ve reklamları yasaklamak, daha önce verilmiş izin ve belgeleri iptal etmek, finansman durumu zayıflayan ortaklıkları uyarmak, bu konularda yetkili mercilere yapılacak önerileri saptamak ve özel idari nitelikli bu tür kararlarını ilgililere, yetkili kamu kuruluşlarına, gerekirse yargı organlarına ve kamuya duyurmak.

Menkul kıymetlerin halka arz ve satışını düzenlemek, denetlemek ve yönlendirmek amacıyla; menkul kıymetleri halka arz olunan anonim ortaklıkların ve aracı kuruluşların uyacakları esasları, bunların kurula başvurularının ve bildirimlerinin kural, yöntem, biçim ve koşullarını belirlemek,

Kamunun aydınlatılmasını sağlamak amacıyla; Sermaye Piyasası Kanunu'na tabi kuruluşlar tarafından halka açıklanacak bilanço, kâr ve zarar tablosu, yıllık rapor, denetim raporu ve diğer bilgiler için standart tablolar saptamak, kamuya yapılacak her türlü davet ve duyuruların biçim, kapsam ve içeriğini belirlemek.

Gazetelerde sık sık Türkiye'deki işçilik ücretlerinin düşük olduğuna ilişkin haberler yer alır. Geçtiğimiz haftalarda bir haber, OECD ortalamalarına göre çok düşük işçiliğimizden bahsediyordu. Bu haber hem doğru hem yanlıştır. Ancak bundan evvel iki farklı kavramı açıklığa kavuşturmak gerekir. Şöyle ki;

İşçi Ücreti bir kişiye ödenen ücreti; işçilik maliyeti ise, işçi ücretinin verimlilikle normalize edilmiş miktarını gösterir.

Saat ücreti $2.00 olan bir Japon işçisi belirli bir üründen 1 saattte 10 adet üretiyorsa:

işçi ücreti = 2.00 $/saat işçilik maliyeti = 0.20 $/adet

demektir. Türkiye'de ise saat ücreti örneğin $1.00 olan bir işçimiz aynı üründen saattte 4 adet üretebiliyorsa:

işçi ücreti = 1.00 $/saat işçilik maliyeti = 0.25 $/adet

olur. Böylece, Türkiye'mizde işçi ücreti daha düşük, ama işçilik maliyeti daha yüksek olur.

OECD içindeki en düşük işçi ücretlerinin ve de en yüksek işçilik maliyetlerinin nasıl olup da Türkiye'mizde bulunduğu kolayca anlaşılır.

Ancak dikkat edilmesi gereken bir ince nokta vardır: İşçilik sözcüğü her ne kadar hemen işçiyi çağrıştırıyorsa da, işçiliğin yüksek oluşunun nedeni genellikle sadece işçi değil, onu çevreleyen sistem (yönetim, sendikacılık anlayışı, teknoloji üretimi vbg) dir.

Nitekim yabancı ülkelerde daha iyi yönetilen, daha çağdaş sendikacılık anlayışına sahip sendikalara dahil işçilerimiz daha yüksek işçi ücretlerine rağmen, daha düşük işçilik maliyetlerine konu olabilmektedirler.

İşçi ücretlerimiz, işçilerimizin verimlilikleri ve yönetim becerilerimizin kalitesi düşük, işçilik maliyetlerimiz ise yüksektir. Rekabet gücümüzü düşüren faktörlerden birisi de budur.

Kavramları yerli yerinde kullanıp, kafaları karıştırmamalıyız.

***

İşçi ücretlerimiz, işçilerimizin verimlilikleri ve yönetim becerilerimizin kalitesi düşük, işçilik maliyetlerimiz ise yüksektir. Rekabet gücümüzü düşüren faktörlerden birisi de budur.

Kavramları yerli yerinde kullanıp, kafaları karıştırmamalıyız.

Her bilim dalında çok sayıda formül bulunur. Ancak, bu formüller genellikle çok az sayıdaki ana denklemler den türetilir.

Bu az sayıdaki denklem yerine çok sayıda formülün kullanılması pratik zorunluklar nedeniyledir. Örneğin, tüm fiziksel hareketlerin ana denklemi olan (kuvvet eşittir kütle çarpı ivme) bağıntısı, yüzlerce değişik form altında kullanılır ve herbiri ayrı bir formülle ifade edilir.

Bir alanda yeni bir formül türetmenin koşulu, türetilecek formülün, o alanın ana denklemlerine uygun olması, onlarla çelişmemesidir.

Toplum yaşamının da benzer ana denklemleri vardır. Örneğin, maddenin sakınımı prensibi diye bilinen, hiçbir madde yok olmaz, ya da yoktan varolmaz, ancak yer veya şekil değiştirir kuralının aynısı ekonomi ve sosyal yaşam için de doğrudur.

İşte bu ana denklemlerden birisi, (toplumun ortalama refahı eşittir ortalama nitelik düzeyi bölü toplumun yaşam düzeyi beklentisi çarpı nüfus) şeklinde ifade edilebilir. Burada nitelik düzeyi deyimiyle, zeka-bilgi beceri-ahlak-ruh sağlığı dörtlüsü kastedilmektedir.

Bu basit denklem, birçok sorunun açıklanmasına yaradığı gibi, sorunlara önerilen çözümlerin geçerliğini de test etmeye yarar.

Bu denkleme göre, toplumumuzun nitelik düzeyi değişmediği takdirde, nüfus arttıkça refah düşer.

Yine aynı denkleme göre, refah beklentileri pompalanan ama nitelik düzeyi ona paralel olarak artırılamayan toplumların refah düzeyi azalır. Beklentileri ile gerçek refahı arasındaki fark artan bir toplumdaki bu tatmin olmamış fark, çeşitli tepkilerin kaynağını oluşturur ve o toplumu yönetmek giderek güçleşir. O halde toplumların beklentilerini artırırken son derece bilinçle davranmak gerekir.

Ya da örneğin, refahı artırmak için onlara devlet eliyle yardım yapmanın yararı olamaz. Çünkü denklemde böyle bir parametre yoktur.

Toplumları yönetenler ve de onlara yön verenler, toplum yaşamının ana denklemlerini bilmek ve ürettikleri görüşlerin bu denklemlere uygunluğunu sürekli olarak kontrol etmek zorundadırlar.

Benzer şekilde, bu denklemlerin uygun dillerle toplum kesimlerine de anlatılıp, nitelik düzeyi yükseltilemeyen bir topluma hiç kimse veya hiçbir devletin ilave bir hak, refah vs veremeyeceği bilinci yerleştirilmelidir. Böylelikle, refahını daima kendi dışından bekleme alışkanlıkları içine girmiş bulunan kitlelere yalan söylenmemiş olur.

Topluma yapılabilecek en büyük hizmet, onlara birkaç ana denklemi açıklamaktır

Ücret şikayetlerini, özellikle de kamu kesimindekileri birkaç grupta toplamak mümkündür:

Yaşamak istediği hayat standartı için geliri yeterli olmayanların şikayetleri (hemen herkes),

Kendini mukayese ettiği kişiler / kesimler dolayısıyla gelirinden şikayet edenler -ki bunlar da ikiye ayrılır-:

Ücretini hak etmemekle birlikte, başka hak etmeyenlerin de varlığına dayanarak şikayet edenler,

Ücretinin karşılığından fazlasını verdiği, objektif ölçülere göre sabit olup da şikayet edenler.

Bu üç grup içinde ilk ikisinin şikayetlerini karşılamak oldukça kolaydır. Toplum olarak zenginleştikçe, düşlediğimiz yaşam düzeyine yaklaşacağımız tabiidir.

Bu ise, daha çok ürettikçe olabilecek bir iştir. Daha çok üretebilmenin koşulları da bellidir. Bu koşulların bağırmakla gerçekleşmesi imkansızdır.

Dolayısıyla bu bağlamda sızıldanmanın fazla bir anlamı yoktur.

İkinci grup için ise bu kadar dahi bir açıklamaya ihtiyaç yoktur. Yalnızca, "kötü örnek örnek alınamaz" demek yeterlidir.

Böylece şikayetlerin %66.6'sını karşılamış olmakta, geriye sadece %33.3'lük gibi bir azınlığın (!) şikayetleri kalmaktadır. Ancak ne var ki bu azınlık, sesine çok kulak verilmesi gereken bir azınlık olup genellikle sesi pek çıkmayan, kamu kesiminin ürettiği her ne yararlı iş varsa onları üreten bir azınlıktır.

Bir azınlığın ücret sorunu gibi görünen sorun aslında, Türkiye'mizin birçok farklı görünümlü sorununun kıyafet değiştirmiş bir bileşkesidir.

"Ürettiğinin -bu toplumun zenginlik sınırları içinde- karşılığını alamamak" şeklinde formüle edilebilecek bu sorunun çözülebilmesi için, bu soruna nelerin yol açtığına bakılmalıdır.

Aksi halde sorun, "filan genel müdürün haksevmezliği" veya "baba'nın çalışanlara sahip çıkmayışı" gibi gerçekle ilişiği bulunmayan biçimlere bürünebilir ve bürünmüştür bile.

Bu nedenlerin hangisinin öbüründen daha önemli olduğu konusu biraz karışıktır. Dolayısıyla, bu sebepleri -hiç olmazsa başlangıçta- eşit önemde saymak daha doğrudur.

Kanımızca, yukarıdaki şekilde formüle edilen soruna ait gerçekler şunlardır:

Üzerinde bu denli yoğun şikayet bulunan "ücret"in tanımı konusunda, ülkemizde inanılması güç bir karışıklık vardır.

Bir kısım vatandaşımız ücretin, devletin kendilerine ödemesi gereken ve yaptıkları ya da yapmadıkları işlerle ilgisi olmayan zorunlu bir ödeme olduğuna inanmaktadırlar.

Bir diğer kısım ise ücreti, yaptıkları iş karşılığında kendilerine ödenen TL cinsinden bir bedel olduğunu, bunun dışındaki ödentilerin (adına yanlış olarak sosyal hak denilmektedir) ise ücret sayılamayacağını düşünmektedirler.

Bir başka grup insanımız ise ücretin, örgütlerinin gücü ile orantılı olarak alınabilecek bir karşılık olduğunu savunurken, çok ufak bir azınlık da ücretin, işgücü piyasasına arz ettikleri akli ve/ya bedeni emeğin, arz-talep dengesi içindeki karşılığı olduğunun bilincindedir.

Ancak her ne olursa olsun ücretin tanımı konusunda sağlıklı bir fikir birlikteliği yoktur. İnanmayanlar, rastgele 10 kişiye ücretin tanımını sorup, alacakları cevaplardan şaşkalabilirler.

(a) şıkkında belirtilen kavram kargaşası yalnız ücret alanlar için değil, ücret verenler için de geçerlidir.

Buna inanmayanlar da 1475 sayılı iş yasasındaki "ücret" tanımına bakabilirler.

Ücret sorunları ile ilgilenenlerin ne kadarının "ücret düzeyi" ve "ücret yapısı" kavramları gibi iki anahtar kavram hakkında doğru bilgi sahibi olduğu da şüphe götürür.

Bu da ikinci bir eksiklik olup inanmayanlar bunu da test edebilirler*.

Şikayetlerin büyük bir bölümü, adına "Gelir Yetmezliği" denilebilecek olan ve enflasyondan tüketim ahlakı yetmezliğine, beceri yetersizliğinden hızlı nüfus artışına kadar yayılan geniş bir sorunlar yelpazesinden kaynaklanmaktadır.

Ortalama gelir düzeyi düşük, harcama konusundaki motivasyon yüksek oldukça bu sıkıntılar azalmayacak, aksine artacaktır.

Enflasyon, ücretleri kemiren -ve büyük parçalar koparan- bir etkendir.

Enflasyon, toplumun az üretip, ondan daha çok tüketmesinden kaynaklanmaktadır.

Hal böyle iken, birçok sektörde "en az enflasyon oranında zam yapmak", genel kabul gören bir uygulama haline gelmiştir.

Bu ise, bazı kesimlerin enflasyondan korunurken (kısmen, tamamen ya da fazlasıyla), bazı kesimlerin ise bu yükü olduğundan daha ağır olarak taşımalarına yol açmaktadır.

Enflasyonun kendisi haksızlıktır. Ama bu haksızlığın haksız biçimde dağılımı, haksızlığı ortadan kaldırmamakta aksine daha da büyütmektedir.

Kamu kadrolarının gereğinden fazla kalabalık olması, bu kesimde çalışanların ücretlerini düşüren en önemli etkendir.

Kalabalık kamu kadrolarının başlıca sebepleri ise, adına İş Yaratma teknolojisi denilebilecek metodların uygulanması için çalışmak yerine, işsizliğe karşı kolay bir önlem (!) olarak kamuya ek personel almak ve ikinci olarak da özel girişimcilerin yapmaları gereken işleri (ayakkabı, bez, tuz ve süt üretiminden temizlik ve taşıma hizmetlerine kadar) kamunun yapmaya "kalkışması" dır.

"Doğru sistem kuramamak" gibi başka nedenler varsa da ilk iki sebep zaten yeterlidir.

Mevcut siyaset anlayışımız ve buna dayalı örgütlenme (ki hepsine birden yanlış siyaset anlayışı denilebilir), ücretlerin, teknik bir hesaplama işi olmaktan çıkıp, "birilerinin birilerine haksız çıkar sağlama yarışı" na dönüşmesine yol açmıştır.

Örneğin sözleşmeli personel uygulamasının dejenere edilerek, kollanmak istenilen personele bol keseden dağıtılması, işini dürüstçe yapan insanların dolaylı olarak cezalandırılmasına yol açmıştır.

Her ne şekilde olursa olsun bir defa alınan ücretin derhal müktesep hak haline gelmesi, sorunu içinden çıkılamaz hale getirmiştir.

Belirli sektörlerdeki gereksiz korumacılık, o sektörlerdeki ücretlerin olması gerekenin üstüne çıkmasına ve onun da başka sektörler için "belirleyici" olmasına yol açmıştır.

Belirli sektörler, işçi ücretlerini bir manivela olarak kullanmakta ve ürettikleri malların fiyatlarına bu yolla aşırı zam yapmaktadırlar.

Ürün maliyeti içindeki işçilik payı örneğin %10 olan bir malı üreten özel sektör kuruluşu, işçisine toplu sözleşmede %150 zam yapmakta, ondan sonra da bunu bahane ederek ürün fiyatına yüksek oranda zam yapabilmektedir.

Piyasa ücret yapısını bozan bu uygulama son derece yaygındır.

Tazminat, ek ödeme, yan ödeme vs gibi adlar altında ödenen ve güya belirli bir kesimin diğerlerine göre mağduriyetini önleyeceği sanılan acayiplikler tek sonuç vermektedir: Genel ücret yapısının daha da bozulması!

Hemen herkesin ağzında (özellikle de en çok çiğneyenlerin ağzında) slogan olmuş "eşit işe eşit ücret" in ne demek olduğunda büyük bir kavram kargaşası vardır.

Bir kesim (çoğunluk), "eşit iş" derken, gerçekten birbirinin aynı olan işleri anlarken, çok küçük bir azınlık ise "iş değerlemesi yöntemi uygulanarak bulunan ağırlık puanlarının eşit olduğu işler" i anlayabilmektedir.

"Söke söke alırız" inancı, ücret yapısı deformasyonunun önemli bir nedenidir.

Toplu pazarlıklarda ücret zammını gerçekten "söke söke" alanların cebinden, enflasyonun "usulca" geriye aldığı zamlar, daha az "sökme" (her ne demekse) gücüne gücüne sahip olanları mağdur etmektedir.

Toplu pazarlığın bir ilkesi serbest pazarlık ise, onun ayrılmaz ikizi de serbest rekabet olmalıdır. Çoğu tekel durumunda olan kamu kuruluşlarının ürettikleri mal ve hizmetlerdeki tekelcilik, bu "sökme" işini, tek taraflı bir eylem haline getirmektedir.

Bu genel gerçeklerin dışında, "genel ücret yapısı" ndaki sorunlar şu özel nedenlerden de beslenmektedir:

657 sayılı Devlet Personel Yasası, toplumumuzun uygulayamadığı bazı ilkelerinden dolayı, kamu personeli ücretlerini bir haksızlıklar manzumesine dönüştürmüştür.

Adına, "Başarı Değerlemesi" (Merit Rating) denilen ve ölçülmesi güç işlere (çoğu kamu hizmetleri böyledir) uygulanan metodun, kamu yöneticilerinin çoğunluğunca bilinmeyişi veya uygulanmayışı ya da uygulanamayışı ve bunun yerine bambaşka ölçülerin kullanılması, kamu personeli ücret yapısını önemli ölçüde bozan etkenlerden birisidir.

657 sayılı yasanın öngördüğü ücret modelinde ücretin, ancak "yüksek ünvan" ile mümkün olabilmesi, zorlamayla birçok anlamsız ünvanın ve dolayısıyla da ücret bileşeninin doğmasına neden olmuştur.

Kamu personelinin yapmakla yükümlü oldukları işlere uygun nitelikler edinmelerini sağlayabilecek bir "Beceri Kazandırma Sistemi"nin yokluğu, ücretlerin nitelik ve liyakata değil, amirine yaranma, iktidar partilerine yakın olma (veya görünme) gibi unsurlarca etkilenmesine ve sonuçta da ücret yapısının bozulmasına yol açmıştır.

Başlangıçta, ancak çok az sayıdaki üst düzey görevlisine "teminindeki güçlük" ücretini verebilmek amacıyla çıkarılan sözleşmeli personel uygulamasının kısa sürede dejenere edilip yaygınlaştırılması, müdüründen çok maaş alan sekreter ve şoförleri yaratmıştır.

Aynı kuruluş içinde, benzer görevleri yapan kişilerin bir bölümünün sendikalı bir bölümünün sendikasız oluşu önemli bir çelişkidir.

Tanım itibariyle serbest pazarlık, serbest rekabete açık işler için uygulanabilir. Rekabeti olmayan işlerde (örneğin köy hizmetleri, sağlık hizmetleri ya da belediyelerin temizlik işlerinde), bir kısım personelin serbest pazarlık imkanına sahip olmasının, sonuçta farklı ücret alan "eşit işler(!)" yaratması kaçınılmazdır.

Bunun sebebi de bu tür hizmetlerin, "hizmet satınalma" yoluyla değil "kamu görevlisi" eliyle yapılmasıdır.

Bu tablonun çıkış yolu var mıdır?

Tabii ki vardır: Bunlardan en kolayı, tüm kamu görevlilerinin ücretlerini mesela 20 milyon TL'den başlatmaktır. Böyle bir çözüm aslında işsizlik meselesine de büyük katkıda bulunacaktır. Her kamu görevlisi asgari bir kişi tutup işini (yapılacak bir iş varsa) ona yaptıracak, kendisi de bilgi ve becerisini kullanabileceği daha yararlı hizmetler üretecektir.

Böyle bir çözümün uygulandığı ilk pazartesi günü işe gelen olursa bu çözüm pekala yürütülebilir.

Ancak bu çözümün uygulanmasında bazı pratik güçlükler vardır. Örneğin T.C. bütçesinin 900 trilyon kadar olması gereği filan gibi!

Başka çözüm var mıdır?

Pek hoş görünmese ve kısa sürede şikayetleri dindiremese de çözüm, yukarıda başlıcaları sayılan yanlışları ortadan kaldıracak bir "paket"in uygulanmasıdır.

Yapılmaması gereken ise birçok şey olabilir. Ama bunlar içinde bir tanesinden özenle kaçınmak gerekir: O da sistemin orasına burasına yama yapmaktır. Yani, en fazla bağıran kesime yeni bir ad altında (tazminat vs gibi) bir ödeme yapmak, daha sonra en fazla bağıran kesime aynı hakkı tanımak ve bu yolla vakit geçirip, sorunu daha da büyüterek ileriye taşımak!

Tabii bir başka (ve belki de en etkili) çözüm de, işlerin güçlüğü ile ücretlerini tam ters orantılı hale getirmeye devam etmek ve sonuçta herkesin birer trilyonluk maaşlarıyla ekmek alamayacak hale gelmesini görmek ve ancak ondan sonra yukarıdaki "paket" çözümü uygulamaya mecbur kalmaktır.

YENİ BİR ÜCRET SİSTEMİ

Kamu kuruluşlarında uygulanan çeşitli ücret statüleri, çeşitli nedenlerle dejenere olmuş ve bugün, ne çalışanlar ne çalıştıranlar ne de hizmet alanları memnun edemeyen, memnun etmek bir yana her kesimi ayrı ayrı çileden çıkaran bir duruma gelmiş dayanmıştır.

Artık "iyi bir ücret sistemi" ne sahip olmak, "olursa iyi olur ama olmazsa da böyle idare eder" çizgisinin ötesine geçmiştir.

Ancak, "iyi bir ücret sistemi" ni gerçekleştirmek bir yana tanımlamak dahi pek kolay değildir. "İyi bir ücret sistemi":

Çalışanlara en yüksek ücreti veren sistem midir?

İşlerin güçlüğünü ücretlere yansıtan sistem midir?

Çalışanların performanslarını dikkate alan sistem midir?

Piyasa ücret yapısına uyan sistem midir?

Arz-talebe göre şekillenen sistem midir?

"Yalnız talep" e göre belirlenen sistem midir?

"Yalnız arz" a göre oluşan sistem midir?

Yoksa bunların karmakarışık bir bileşimi midir?

Halen yürürlükte bulunan kamu çalışanları ücret sistem(ler)i, en çok bu sonuncusuna uymaktadır. İçinde, yukarıdaki parçaların herbirisinden renkler bulunmaktadır.

Bu ücret yapısı bu hale nasıl gelmiştir? Bu, ayrıca irdelenmesi gereken bir konudur*.

Bu irdeleme yapıldığında varılacak ilk sonuç şudur: Kurulacak yeni sistem, büyük ölçüde eski "bozucu etkiler" in etkisinde kalmaya devam edecektir.

Gerek 657 sayılı Devlet Personel Yasası, gerek Sözleşmeli Personel statüsü ve gerekse daha dar ve özel ücret sistemlerinde (istisna akdi vbg) göz atıldığında görülen ortak yan, herbirinin bazı "duyarlık alanları" içerdiğidir. Bunların başında, "amirin takdiri" gelmektedir.

Bu "duyarlık alanı" , bizim insan niteliği dokumuz ile çok kolay dejenere edilebilecek bir alandır.

İkinci bir "duyarlık alanı", "eğitim" olup dejenere edilmesi oldukça güçtür. Bir diğeri "kıdem" dir ve o da çok güç dejenere edilebilir.

Dejenere edilmeye çok yatkın bir alan "görevin gereği"dir. Bazı görevlerin kişilere göre tanımlandığı, gereklerinin kişilere göre "ayarlandığı" çok görülmüştür.

O halde yeni sistem, bu gibi "duyarlık alanları" nı olabildiğince az içermelidir. Bu, yeni ücret sisteminin son derece basit bir sistem olacağı anlamına gelir. Bu acıdır ama bir gerçektir.

Madem ki dejenere edilemeyen birkaç alan vardır, o halde yeni sistem bu birkaç alana dayalı olmalıdır. Bunlar, "kişilerin eğitim düzeyi" ve "kıdemi" dir.

Kişilerin "eğitim" ve "kıdem"inden başka faktörü dikkate almayan bir ücret sistemi uygulansa acaba nasıl sonuçlar ortaya çıkar? Başlıca ikisi şunlar olabilir:

Kamu çalışanları arasındaki eğitim düzeyi dağılımında düşük eğitim düzeyliler ve kıdemi az olanlar çoğunlukta olduğu için büyük çoğunluk, oldukça düşük düzeyde bir ücret alabileceklerdir.

"Ünvan" ile "ücret" arasında doğrudan bir ilişki kalmayacağı için, yapay ünvan ihdası garabeti oldukça azalacaktır.

Ayrıca, yüksek ücretin ön şartı durumuna gelmiş olan "ünvan"lara erişmek için siyasi baskı kullanma alışkanlığı zayıflayacaktır. Bu çok önemli bir avantajdır.

Çalışanları rencide eden, "siyasi yardımla ünvan edinme" eğilimlerinin zayıflamasının, birçok ahlaki sorunu da ortadan kaldırabileceği beklenmelidir.

Yeni sistemde alınması gereken bir önlem, bir yanda işsiz insanlar varken herhangi bir kamu görevine kapağı atabilmenin bir piyango çarpma şansı olmaktan çıkarılmasıdır.

İşsizlik varoldukça "iş"in değeri azalmayıp artacaktır. Ama ilginç olan, "iş"in değil "kamuda iş"in değerli sayılmasıdır. Bunun açık sebebi, kamu işlerinin rahatlığı ve güvencesidir.

Bir ilke olarak, hangi ücret sistemi getirilirse getirilsin, kamu işleri işsizliğe karşı bir önlem olarak kullanıldığı sürece, çalışanların, çalıştıranların ve hizmet alanların mutlu olmalarına imkan yoktur.

O halde yeni ücret sisteminin vazgeçilmez önşartlarından birisi, yeni iş yaratma teknolojileri nin kullanılıp, kamu işlerine olan talebin azaltılmasıdır.

Bir diğer ön koşul, kamu işlerinin "rahat iş" olmaktan çıkarılmasıdır. Bu ise kamu işleri için iki genel ilkenin benimsenmesiyle yapılabilir:

İlke 1- Kamunun görevi, işlerin yapılabileceği ortamları hazırlamak ve onları korumaktır. Kamu, özel kişi ve/ya kuruluşların yapabileceği hiç bir iş yapamaz.

Bu ilkenin benimsenmesiyle, mevcut personel emekli olana kadar, bu ilkeye aykırı düşen işlere yeni eleman alınmayacaktır.

İlke 2- Kamu görevleri, ancak yüksek öğrenim görmüş elemanlar eliyle yapılabilir.

Bu ilke ile de kamu görevlerine karşı mevcut bulunan aşırı talep azalmış olacaktır.

Bu iki ilke, yeni ücret sistemi dolayısıyla doğacak olan "düşük ücret" sorununu ortadan kaldıracaktır.

Sonuç olarak; mevcut ücret kargaşasının "yama"larla ortadan kalkması mümkün değildir.

Bir ücret sistemini çağdaş hale getirebilmek için bulunması gerekli "duyarlık alanları" ne yazık ki bir süre daha kullanılabilir görünmemektedir.

TARIM MI SANAYİ Mİ?

Çocukken sorulan anneni mi yoksa babanı mı çok seviyorsun? sorusunun, çocuğun yeni gelişmeye başlayan aklına ne kalın bir pranga vurduğunu yıllar sonra idrak ettim.

Çok boyutlu olaylar dünyasını tek boyuta indirgeyen bu ilk yapı taşı yıllar geçtikçe çoğalıp, sağcı mısın solcu mu?, terörün sebebi nedir?, benden yana mısın karşı mısın? ve daha yüzlerce öldürücü yanlışa götürüyor. Bu zincirden kurtulup, olayların tek nedenli olmadığını, sağcılığın da solculuğun da insanları esir etmenin iblisçe bir yolu olduğunu idrak etmek ise her zaman mümkün olmayabilir.

İşte bu düşünsel esaretin bir örneği de tarım mı sanayi mi? sorusudur. Aslında bu bir soru değil bir yargıdır. Yani ancak ya tarım ya da sanayi olabilir demektir.

Nasıl ki kırk katır mı kırk satır mı? sorusunun doğru cevabı, hayır, ikisi de değil ise, tarım-sanayi seçmecesinin cevabı da her ikisi de dir. Doğru soru, tarım mı sanayi mi? değil, nasıl tarım? veya nasıl sanayi? dir.

Ülkelerin arasında yüksek gümrük duvarları varken tarım ya da sanayide ileri ülke tanımı, o sektördeki ürünleri çok üretmekle ölçülüyordu. Bugün bu duvarlar alçalmış (yer yer kalkmış) ve artık çok üretmek anlamını kaybederek yerini o sektördeki rekabet gücüne bırakmıştır. Bugün Dünya'nın en ileri tarım ülkesi, aynı zamanda en ileri sanayi ülkesidir.

Bunun nedeni, artık tarımın köylü, sanayinin de kentli yurttaşların uğraşı alanı olmaktan çıkıp her ikisinin de teknoloji esaslı hale gelmiş olmasıdır. Senenin 3-4 ayı, yüzyıl önceki usullerle tarlada çalışıp geri kalan zaman da politikacıları yarıştırıp, Dünya fiyatlarının 2 katı taban fiyat sağlamaya çalışan kesimin yaptığı işin adı tarım değil tarım gibi bir şey dir.

Aynen, bir yabancı firmayla lisans anlaşması yapıp rekabet gücünü lisansörünün kontrolüne bırakan ve en yüksek gümrük duvarı sözü veren partiye oy veren kesimin yaptığı işin adının sanayi olmayıp sanayi gibi bir şey olduğu gibi!

Artık ister sanayi ister tarım isterse bambaşka bir alan olsun, ortak bileşen rekabet gücü, onun da ana girdisi teknoloji üretimi dir. Teknoloji üretimi ise önce o alandaki mevcut bilgilere erişmekle başlayıp, o bilgileri ve kişisel bilgi-beceri-yaratıcılığı kullanıp daha ucuz ve/ya daha kaliteli ürünler üretebilme sürecidir

Bu sürecin bir çok şeyle ilgisi yoktur. Ama en çok ilgisi olmayan şey ise, kendisine rekabet gücü sağlayan teknolojileri üretmiş olanlardan, onların eski teknolojilerini satın almaktır. Denilebilir ki yüksek rekabet gücü edinmenin bir şartı da, teknolojiyi satın alınabilir bir nesne sanan insanların yaşadığı ülkelerin mevcut olmasıdır.

Pekiyi, bugün bulunduğumuz ve ne tarım ne de sanayi ile ilgisi olmayan noktadan, bu yeni anlayışın belirlediği noktaya geçilebilir mi, geçilebilirse nasıl?

Aynen diğer sorunlarda olduğu gibi bu sorun da tek boyutlu değildir. Yani ortada, bir düğmeyi öbür tarafa çevirerek değiştirilebilecek bir tablo yoktur.

Buna rağmen, öbür tarafa çevrilmesi gereken bir ilk düğme vardır. O da, tarım ve de sanayi kesimine, yaptıkları işin tarım ve sanayi olmadığını, bunun bundan böyle desteklenmeyeceğini, buna izin vermenin, hükümetlerin değil rakiplerin elinde olduğunu, onların da bu izni verecek kadar avanak olmadıklarını cesaretle söyleyebilmektir.

Çevrilecek ikinci düğme ise, geleneksel siyaset anlayışımızın, geleneksel tarım ve geleneksel sanayimizden daha farklısını yaratamayacağını aynaya bakarak söyleyebilmektir. Gerisi nisbeten kolaydır.

MODANIN AÇILIMI

Moda; Özellikle toplumların kendisini eğitememiş insanlarının kötü taklitsel yaşamlarıdır.

Çevrenize bir bakın birbirlerine gerek yaşamsal,gerek kültürel anlamda çok benzeyen insanlar benzemekten öteye kopya yaşamlar işte bu moda olgusunun sonucudur.

Nedir bu modayı belirleyen yada topluma pompalayan etmenler? Medya başta olmak üzere toplumda önde gelen (medyatik) kişiler elbette..

Ülkemizde de bu anlamda taklit yaşamlar son dönemde bir hayli artmış durumda.Tek kanal dönemimden büyük bir seçenek yelpazesine kavuşan görsel medya bu anlamda önemli bir güç olmuştur

Uzağa gitmeyin çevrenize şöyle bir bakın hatta aynaya bakın.

Yakınlarımızda dizi kahramanlarından o kadar çok var ki.. Onlar gibi giyinen,onlar gibi konuşan,onlar gibi yaşamaya çalışan.. İşte çevrenizdeki bu kişiler maalesef kendini geliştirememiş ve kendine bir tarz oluşturamadan önüne ne konursa onu alan ve kullanan tüketim toplumunun birer bireyleri olmaktan öte geçememiş kişilerdir..

Moda diye aynı şeyleri giymenin manası nedir?

Sokaklarda dolaşan yüzlerce aynı tip ayakkabı, aynı renk elbise giyen insanları buna iten sebep nedir? Yolda yürümesini engelleyen bir ayakkabıyı bile, bile moda diye giymek, çok çirkin görünmesini sağlayan bir tarzda saçını şekillendirmek neden? İnsan elbette kendisini farklı şekillerde ifade edebilir farklı giyinebilir, saçını şekilden şekle sokabilir ama bunu herkesle aynı olsun diye yapmanın mantığı nedir?

Hatta ilişkilerini bile buna paralel olarak yönlendirmek, sevdiği dizideki kahramanı taklit ederek benzer ilişkiler aramak, onun gibi sevmek, onun gibi yaşamaya çalışmak yada onun ihanetlerini veya intikamlarını örnek almak kişiliğimize neler katmaktadır..

Uyanın insanlar, kendiniz gibi olun artık.Empoze yaşamların yerine kendiniz gibi giyinin, böyle sevin, böyle yaşayın. Otokontrolünüzle size sunulan suni yaşamları değiştirin.. Siz ancak siz olduğunuzda daha güzel olacaksınız..

Saygılar...

GÜL KOKULUM

Enez in güzel yaz günlerinden biriydi. Her sabah ki gibi ormana koşmaya gittim. En yakın arkadaşımda yanımda denize girdik eğlendik. Akşamüzeri can sıkıntısı 3 kişi bulduk. Okeye dördüncü aranıyor.

Ya ben yanlış görüyorum yada karşıdan maviş gözlü, kumral, şirin mi şirin güler yüzlü bir masal perisi geliyor. O an sanki büyülenmiştim. Okey oynamayı bir yana bir yana bırakın iki de bir taşları düşürür, ıstakayı devirir olmuştum. Ama galiba ben onun pek ilgisini çekememiştim. Okey bitti arkasına bakmadan gitti.

Sonradan öğrendim ki arkadaşımın yeğeniymiş ve uzun süreli bir beraberliği varmış .

" E be kardeşim dedim içimden...

Yine bir yaz akşamı top oynamaktan geliyoruz. Kan ter içinde kalmışız, saç baş toz toprak içinde... Az ileriden birisi seslenir gibi oldu. Baktım aman Allahım yine o güzel gözlü kız. Tabii hemen havaya girdim bana "iyi aksamlar" dedi. Arkadaşım mavi gözü periye nasıl baktığımı görmüştü.

Yaz bitiyordu ve biz İstanbul'a dönnüyorduk. Mavi gözlü perim aklımdan çıkmıyordu. Fakat sonunda kafamdan atmayı zor da olsa başarmıştım.

Bir gün arkadaşımın ablası bizim bir yeğen var birbirinize çok yakışırsınız diye öyle bir söyledi. Ben pek önemsemedim meğerse abla arada aracılık ediyormuş. Tabiki bunlar sonradan su yüzüne çıktı. Bu arada bir detayı atladım. Uzun süre beraber olduğu gençten problemler dolayısıyla ayrılmış.

Arkadaşımda oturduğum günlerden birinde aablası "Haydi gel kahve içmeye misafirliğe gidiyoruz dedi." Bende "Gidelim bakalım dedim" Aslında biz ne bilelim her şey daha önceden planlanmış. Maviş gözlü perimin evine gittik. Ben onu görünce elim ayağım dolaşmaya başladı. Hatta kahve fincanını elimde unuttu benim güzelim. Gece eve gelince bu konuyu ayrıntılarıyla düşündüm. Sanki içime doğdu. İlk başından beri tahmin ediyordum uzun bir beraberliğe, hatta ölümüne beraberliğe adım atacağımı. İçimden bir ses "Neden olmasın be Serhat diyordu." Ertesi gün yine onlarınn evinde bir tesadüf yapıldı. Beraberliğimizin ilk cümlelerini kurdum sonunda. Eh zor da olsa, kan ter içinde kalsam bile şu an üç yıllık güzel bir beraberliğim var. Dile kolay üç uzun yıl. Aman Allah bozmasın tahtaya vuralım. Biz yıldızlara astık yüreğimizi... Bizim aşkımız gül soylu bir aşk. Allah' tan herkesin kaderine benimki gibi güzel, temiz ve gül kokan bir aşk yazmasını dilerim.

SPOR BİLİMLERİ SÖZLÜĞÜ

ADAPTASYON : Uyum.

AEROBİK : Oksijenli.

AFFERENT : Duyu.

AGRESİF : Saldırgan.

AKLİMATİZASYON : İklime (yüksekliğe) uyum.

AKTİN : Kas kasılmasında rol oynayan bir protein çeşidi.

AKUT : Kısa süreli, ani.

AKYUVAR : Lokosit.

ALAKTİK GÜÇ : Egzersiz başlangıcında kas hücresi içindeki ATP-CPnin kasılma sırasında ürettiği enerji ile yapılan iş gücü.

ALKALİ : Baz içerikli.

ALKALOZ : Hücre dışı sıvıda baz oranın çok olduğu durum.

ALVEOL : Akciğerde bulunan hava keseği.

ALVEOL VENTİLASYON : Soluk alınan havanın , hava keselerine ulaşması.

ALYUVAR : Eritrosit.

ANABOLİZMA : Metabolizmanın vücut dokularını yaptığı bölümü.

ANAEROBİK : Oksijensiz.

ANAEROBİK GÜÇ : Organizmanın oksijensiz ortamda enerji üretebilme gücü.

ANAEROBİK : Anaerobik metabolizmanın süratlendiği iş yükü veya oksijen tüketim düzeyi.

ANEMİ : Kırmızı kan hücreleri veya hemoglobin eksikliği.

ANOMALİ : Doğumsal ve kalıtımsal olarak normalin dışında olan ve sapma gösteren.

ANTRENMAN : Bir amaç için programlanmış fiziksel ve zihinsel egzersizler bütünü.

ANTROPOLOJİ : İnsanı biyolojik ve sosyal yönden araştıran bilim dalı.

ANTROPOMETRİ : İnsanın çeşitli fiziksel ve bedensel özelliklerini çeşitli tekniklerle ölçme.

ARALI : İnterval.

ARTER : Atardamar.

ASİT : Hidrojen iyonu açığa çıkaran kimyasal madde.

ATIM VOLÜMÜ : Kalbin kasılması sonrasında sol ventrikülden(karıncık) pompaladığı kan mi miktarı.

ATROFİ : Bir dokunun kütle ve ya hacım kaybına uğraması.

BİYOENERJETİK : Canlılardaki enerji transformasyonu.

BRADİKARDİ : Kalp vurum sayısının azalması.

CIRCUIT TRAINING : Dairesel Antrenman.

DAYANIKLILIK : Endürans. Yorgunluğa karşı koyabilme yeteneği.

DEHİDRATASYON : Su kaybı.

DİASTOL : Kalbin gevşeme durumu.

DİNAMİK : Hareketli.

DİNAMOMETRE : Kuvvet ölçümlerinde kullanılan alet.

EFFERENT : Motor.

EKSENTRİK KASILMA : Kas boyunun uzadığı, geriminin arttığı kasılma.

EKSPİRASYON : Soluk verme.

EKSTERNAL : Dış.

EKSTRASELLÜLER : Hücre dışı.

EKSTENSİF : Yaygın

EKTOMORFİ : Vücut yapısının inceliği.

ENDOMORFİ : Vücut yağ oranı yüksek olan, şişman görünüşlü vücut tipi.

ENDÜRANS : Dayanıklılık.

ENZİM : Kimyasal reaksiyon hızını arttıran protein bileşiği.

EPİMİSYUM : Kasın etrafını sarıp, bir arada durmasını sağlayan dıştaki bağlayıcı doku.

ERGO : İş.

ERGOJENİK : İşi veya performansı yüksetebilme.

ERGOMETRE : Bireyin fiziksel iş yapabilme gücünün ölçümünü yapan alet.

EŞİK : Bir tepkinin meydana gelmesi için gerekli en küçük uyarı miktarı.

FASİKÜL : Kas içindeki bağlayıcı doku kılıfı ile sarılan küçük kas lif demeti.

FENOTİP : Kalıtımsal bir özelliğini bireyde görünümü.

FİT : Uygun.

FİTNESS : Uygunluk.

FOSFOJEN : ATP-CPnin birlikte adlandırıldığı grupGENOTİP : Bireyin kalıtımsal özelliklerinin tümü.

GERONTOLOJİ : Yaşlılık bilim.

GLİKOJEN : Karbonhidratın özellikle kas ve karaciğerde depolanmış şekli.

GLİKOJENESİS : Glukozun, glikojene dönüşmesi.

GLİKOJENOLİSİS : Glikojenin, glikoza dönüşmesi.

GLİKOLİZ : Glikozun pirüvik aside dönüşmesi.

GLİKONEOJENESİS : Protein ve yağın glukoza dönüşmesi.

GLUKOZ : Bir çeşit şeker.

HEMATOKRİT : Kırmızı kan hücrelerinin toplam kan hacmindeki yüzdesi.

HEMODİNAMİK : Kan akımının düzenlenmesini sağlayan fizik kuralları.

HEMOGLOBİN : Kırmızı kan hücrelerinin içindeki demir içerikli ve oksijene bağlanan pigment .

HETEROJEN : Farklı. Farklı özellikler taşıyan.

HİPER : Çok.

HİPERGLİSEMİ : Kan glukoz düzeyinin yükselmesi.

HİPERTANSİYON : Yüksek tansiyon.

HİPERTROFİ : Bir organ veya dokunun boyut veya kütlesinde meydana geliş artış, büyüme.

HİPERVENTİLASYON : Normaldan daha fazla soluk alıp, verme.

HİPO : Az.

HİPOGLİSEMİ : Kan glukoz düzeyinin düşüklüğü.

HİPOKSİ : Oksijen azlığı.

HOMOJEN : Aynı. Benzer özellikler taşıyan.

İNSPİRASYON : Soluk alma.

İNSÜLİN : Glukozun hücre içine girmesine yardımcı olan hormon. Pankreasta üretilir.

İNTENSİF : Yoğun.

İNTERNAL : İçsel.

İNTERSTİSYAL : Hücreler arası.

İNTRASELLÜLER : Hücre içi.

İSKEMİ : Geçici yeterli kan gelememe nedeniyle oluşan oksijen yetersizliği durumu.

İYON : Elektrikle yüklü parçacık.

İZO : Eşit.

İZOKİNETİK KASILMA : Kas kısalma süratinin sabit tutulduğu kasılma .

İZOMETRİK KASILMA : Kas boyunun sabit kaldığı, geriminin arttığı kasılma.

İZOTONİK KASILMA : Kas boyunun değiştiği, geriminin sabit kaldığı kasılma.KALORİ : Bir gram suyun ısısını bir derece yükseltebilen enerji veya iş birimi.

KAPİLLER : Kılcal damarlar.

KATABOLİZMA : Metabolizmanın yıkıcı safhası.

KONSANTRİK KASILMA : Kasın boyunun kısaldığı kasılma.

KRONİK : Uzun süreli.

KUVVET : Bir dirence karşı koyabilme gücü.

LAKTAT : Laktik Asitten oluşan bir tuz.

LAKTİK ASİT : Kasta yeterli oksijen bulunmadığı için glukozun tamamen parçalanamadığı oksijensiz enerji oluşum sistemin (laktik asitli sistem) yan ürünü olarak ortaya çıkan yorgunluk verici madde.

LEPTOZOM : Uzun boylu, dar gövdeli, yağ dokusunun bütün vücutta az olduğu vücut tipi.

MAKSİMUM : En büyük, en yüksek

MENTAL : Zihinsel.

METABOLİT : Metabolik olaylar sonucu üretilen herhangibi bir madde.

METABOLİZMA : Vücutta oluşan tüm kimyasal değişiklikler ve reaksiyonlar.

MEZOMORFİ : Ortalamanın üzerindeki kas gelişimiyle ayırt edilen vücut tipi. Atletik tip.

MİNİMUM : En küçük, en düşük.

MİYOFİBRİL : İskelet kasının kasılabilen elemanı.

MİYOGLOBİN : Kas dokusunda bulunan hemoglobin benzeri bir bileşik.Oksijen taşır.

MİYOKARDİYUM : Kalp kası.

MİYOZİN : Kas hareketini üreten filamentleri oluşturan protein.

NÖRON : Sinir hücresi.

OBEZİTE : Şişmanlık.

OPTİMUM : En uygun.

OSMOLARİTE : Çözeltinin sıvıya oranı.

OVERLOAD : Aşırı yük.

OVERTRAINING : Sürantrenman

PARSİYEL : Kısmi.

PERİFERİK : Çevresel.

PROPOSİYON : Vücuttaki çeşitli büyüklerin birbirine oranı

SARKOLEMMA : Kas lifinin hücre membranı.

SARKOMER : Miyofibrilin en temel fonksiyon gösteren birimi.(Enerji oluşan birim)

SARKOPLAZMA : Kas lifindeki jel benzeri stoplazma.

SEREBELLUM : Hareketlerin koordinasyonu ile ilgili benin kısmı.

SİSTOL : Kalp kasılma durumu.

SOMATOTİP : Vücut tipi.

SPİROMETRE : Gaz metabolizmasının değerini ölçen alet.

STATİK : Sabit.

STEADY STATE : Gereken ile gelenin dengede olduğu, sabit olduğu durum.

SUBMAKSİMAL : Maksimal altı

SUMASYON : Birikim.

SUPRAMAKSİMAL : Maksimal üstü.

TAŞİKARDİ : Kalp atım hızının artması.

TİDAL VOLÜM : Solunum Hacmi.

TRİGLİSERİT : Serbest Yağ Asitlerinin depolanması.

VAZODİLATASYON : Damar çapının genişlemesi.

VAZOKONSTRİKSİYON : Damar çapının daralması.

VEN : Toplardamar.

VENTİLASYON : Soluk alıp verme

VİTAL KAPASİTE : Maksimal bir soluk alma sonrası, akciğerlerden dışarıya üflenebilen hava miktarı.

ANTRENMAN BİLGİSİ

Bu bölümde temel antrenman bilgisi ile ilgili sık kullanılan kavramları ve bazı temel bilgileri bulacaksınız. Konu ile ilgili daha detaylı bilgileri kaynaklarımızdan alabilirsiniz. Sorularınız var ise bize e-mailimizden ulaşabilirsiniz. Bilgimiz çerçevesinde yanıtlamaya çalışırız.

1- Performans nedir ?

Bir fiziksel aktivite sırasında, o fiziksel aktivitenin gerektirdiği fizyolojik, biyomekanik ve psikolojik verime performans adı verilir. Bu verimin yarışma sırasında ortaya koyulabilme düzeyi de performansın düzeyi hakkında bilgi verir.

2- Performansı oluşturan öğeler nelerdir?

Performansı oluşturan öğeler Astrand ve Rodalha göre üç ana başlık altında toplanır. Bunlar sırasıyla şunlardır:

a-Enerji oluşumu (aerobik-anaerobik), b-Nöro-müsküler(sinir-kas) ileti, c-Psikolojik faktörler (motivasyon)

3-Performansı etkileyen faktörler nelerdir?

Performansı çeşitli faktörler etkiler. Bu faktörler öncelikle iç ve dış faktörler olmak üzere ikiye ayrılırlar.

İç faktörler veya internal (kişisel) faktörler adını verdiğimiz faktörler şunlardır:

a. Antrenman düzeyi, b. Yaş, c. Cinsiyet. d. Fiziksel uygunluk (physical fitness), e. Irksal faktörler, f. Stres düzeyi, g. Motivasyon durumu, h. Beslenme, ı. Ergonomik destekleyiciler, j. Sağlık durumu, k. İlaç kullanımı

Dış faktörler veya eksternal faktörler ise şunlardır:

a. İrtifa, b. Nem c. Sıcaklık, d. Zemini durumu

Yukarıda sıralanan faktörler durumlarına göre performansı olumlu ya da olumsuz yönde etkilerler.

4- Antrenman nedir?

Belirli bir sistem içinde hedeflenen sportif performansı elde etmek için bir program çerçevesinde, sportif performans öğelerini geliştirmeye yönelik çalışmaların tümüdür. Fizyologlar antrenmanın tanımını şöyle yapmaktadır:

Vücuda yapılan tüm yüklenmelerde fonksiyonel ve morfolojiye uygunluk, yüklenmeler sonucu organizmada bir değişikliğin meydana gelmesi ve sonuçta verim artışına neden olunma. Bir başka antrenman tanımını ise şöyle görmekteyiz:Alıştırmalar yardımı ile sporcuların fiziksel, teknik, taktik, zihinsel, psikolojik ve motorsal hazırlığıdır.

5-Antrenmanın etkileri nelerdir?

Doğru ve sistemli yapılan bir antrenman ile tüm performans öğeleri geliştirilebilinir. Antrenman enerji oluşum sistemi üzerinde olumlu etkilerde bulunur. Bu şekilde kardiyo-vasküler (kalp-damar) sistemi antrenman ile gelişerek sporcunun aerobik gücü (oksijenli-güç) aratırılır. Yorgunluğa karşı direnç artar. Nöro-müsküler (sinir-kas)ileti antrenmanla iyileştirilir. Kuvvet artırımı sağlanır. Koordinasyon, esneklik gelişir. Hareketlilik ve beceri gibi özellikler, iyileştirilir. Ayrıca sporcunun, teknik, taktik, zihinsel ve psikolojik özellikleri de gelişir. Özet olarak antrenman ile sporcuların enerji oluşum sistemleri, kuvvetleri ve motorik özellikleri geliştirilebilinir.

6- Aerobik enerji oluşumu nedir?

Organizmanın oksijenli enerji oluşum sistemidir. Burada hücre düzeyinde kan aracılığı ile gelen oksijen, enerji verici maddeleri yakar. İnsan organizması genelde aerobik yaşam (oksijenli ortamda) süren bir canlıdır. Burada solunan hava akciğerde alveolleri (hava keseleri) doldurur. Alveollerin (hava keseleri) çevresi kapiller (kılcal) damarlarla örümcek ağı gibi örülüdür. Burada kılcal damarların içindeki kanda bulunan ve eritrositlere(alyuvarlar) kırmızı rengini veren bir demiroksit bileşimi olan hemoglobin, alveollerin(hava keseleri) içindeki havada bulunan oksijenle difüzyon yolu (az yoğun ortamdan, çok yoğun ortama geçiş)ile birleşir ve oksihemoglobin yapar. Bu madde kan içinde kalbe gelir ve kalp onu hücre düzeyine kadar pompalar. Hücre düzeyine kadar pompalar. Hücre düzeyinde hemoglobin karbondioksitle birleşip, oksijeni bırakır ve tekrar kalbe gelip, kirlenmiş kanın temizlenmesini sağlar. İşte burada hücre düzeyine gelen oksijen, enerji verici maddeleri öncelikle karbonhidrat(şekerler) yakar ve aerobik yolla (oksijenli yol) enerji (atp)oluşur.

7- Aerobik güç nasıl geliştirilir?

İnsan organizmasının, aerobik gücünün (Bu uygulamada dayanıklılık olarak bilinir), yani oksijenli enerji oluşum sistemlerinin güçlendirilmesi için geliştirilen çeşitli antrenman yöntemleri vardır. Bu yöntemler genelde şu ana başlıklar altında toplanır:

a-Maraton tipi antrenman :Burada kısmen yavaş uzun mesafe koşular (Spor türüne göre yüzme de olabilir) söz konusudur.

b-İnterval antrenman:Aralı antrenman adı da verilen interval çalışma, sporcuların aerobik güçlerini en süratli geliştiren antrenman metodudur. İnterval çalışmanın dört temel unsuru vardır. Bunlar sırasıyla mesafe, ara, tempo ve tekrar sayısıdır. Kısaca MATT ile ifade edilir. İnterval antrenman iki çeşittir.

Bunlar extensiv (yaygın) internal ve intensiv (yoğun)interval.

c-Fartleks:Tempolu oynaş koşusu diye de adlandırılan bu antrenman şeklinde sporcular minimum 30-45 dakika arasında engebeli arazide, çeşitli çıkışlar, inişler yaparlar.

8- Anaerobik enerji oluşumu nedir?

Organizmanın oksijensiz enerji oluşum sistemidir. İki bölümü vardır: ATP-CPli sistem (alaksit) ve laktik asitli sistem (laktasit). Tüm fiziksel aktiviteler sırasında önce kas hücresi içinde bulunan hazır ATP (adenozintrifosfat) devreye girer. Daha sonra eğer ortamda yeterli oksijen yoksa enerji verici maddeler oksijensiz olarak yakılırlar. Bu işlem sonunda laktik asit (süt asidi) adı verilen bir yan ürün ortaya çıkar. İşte bu sisteme de laktik asitli sistem de laktik asitli sistem denir.

9- Anaerobik güç nasıl geliştirilir?

İnsan organizmasının anaerobik gücü genel olarak, aerobik güçten daha zor geliştirilen bir özelliktir. Burada temelde iki noktadan hareket edilir. Bu noktalar;supramaksimal (maksimalüstü) yüklenmeler ve tekrar metodudur. Özellikle supramaksimal (maksimalüstü) yüklenmeler ve tekrar metodu ile organizmanın laktik aside (süt asidi) olan dayanıklılığı artırılır. Bu yüklenmeler devamlı yüklenme yönteminden daha kısa süreli, fakat daha yoğundur.

10- Steady state (hazır durum) nedir?

Steady state (hazır durum);bir fiziksel aktivite sırasında o fiziksel aktivite için gerekli olan enerjinin sağlandığı, alınan oksijen ile kullanılan oksijenin dengelediği durumdur. Fiziksel aktivite sırasında aktiviteye uyum için kalp vurum sayısında lineer (çizgisel) bir artış görülür. Bu artış eğer steady state (hazır durum) sağlanmış ise durulur, kalp vurum sayısı dengelenir ve değişiklikler minimale indirgenir. Burada alınan ve harcanan oksijenin dengelenmesi söz konusudur. Genelde fizyologlar tarafından organizmanın steady state (hazır durum) haline gelmesi, kalp vurum sayıları arasındaki farkın dakika 5in altına düşmesi olarak kabul edilir.

11- Kalp vurum sayısı (nabız) nasıl sayılır?

Kalp vurum sayısı antrenman sırasında genelde iki noktadan alınır. Bu noktalar el bileğinde arterioradialis ve boyundaki arteriocarotistir. Kalp vurum sayısı normalde bir dakika süre zarfında sıfırdan başlamak koşuluyla alınır. Ama antrenman pratiği içinde bir dakikalık sürede kalp vurum sayısında düşme görüleceğinden, genelde 10 veya 15 saniyelik sürelerle kalp vurum sayısı alınır. 10 saniye alındığında bulunan sayı 6, 15 saniye alındığında bulunan sayı 4 ile çarpılır. Burada unutulmaması gereken nokta 10 saniye alındığında + 6, 15 saniye alındığında +4 hata payı olacağıdır.

12- Hangi spor dalında, hangi enerji oluşumu etkindir?

Spor dallarında enerji oluşum sistemlerinin hangisinin etkin olduğu çeşitli araştırmacılarca ortaya konulmuştur. Kuşkusuz bir fiziksel aktivite sırasında tüm enerji oluşum sistemleri kullanır. Ama burada önemli olan hangisinin etkinliğinin daha yoğun olduğudur. İşte bu aşamada spor dalları enerji oluşum yolları açısında çeşitli sınıflandırmalara ayrılmıştır. Süresel olarak değerlendirildiğinde, bir dakika ve altında süren tüm aktivitelerde etkin olan enerji oluşum şekli anaerobik enerji oluşumudur. Örneklemek gerekirse 100 m, 200 m 400 m, uzun atlama, yüksek atlama, sırıkla yüksek atlama. gülle atma, 50 m ve 100 metre yüzme, bisiklet pist yarışları, cirit atma, disk atma, çekiç atma, kayakta slalom ve iniş yarışları v. b gibi spor dalları da etkin olarak kullanılan enerji oluşumu anaerobiktir. 5. 000 m, 10. 000 m, 20. 000 m, maraton bisiklet yol yarışları, yürüyüş, kayak kros, kürek çekme v. b gibi spor dalları da aerobik enerji oluşumunun etkin olduğu dallardır.

Futbol, basketbol, voleybol, hentbol gibi takım oyunları göz önüne alındığında, burada her iki oluşum sisteminin de etkinlikleri söz konusudur. Örneklemek gerekirse bir futbol, basketbol veya hentbolde hızlı hücum sırasında atılan deparlarda yoğun olarak anaerobik enerji oluşumu devrededir. Ama bu deparların ardından geriye jog ile dönüşürler, savunma alanından hücum alanına geçişte paslaşmalar, süratli olmayan top sürmelerde aerobik enerji oluşumu devrededir. Sportif oyunlarda kullanılan enerji oluşum sistemleri iç içe geçmiştir. Birlikte kullanılır. Ama bu takım oyunlarını süresel olarak değerlendirdiğinizde 2 x 45 dakika süren bir fotbolun, 2 x 20 dakika süren bir basketbolun ve 2 x 30 dakika süren bir hentbolün aerobik etkinliğinin tartışılmaması gerekir.

13- Kaç çeşit kas vardır?

İnsan vücudunda üç çeşit kas vardır. Bunlar, düz kas, çizgili kas ve kalp kasıdır. Bunlardan düz kas, istem dışı çalışan kaslardır. Ve bu kaslar iç organlarımızın çevresinde yer alır. Çizgili kaslar istemli olarak kasılan kaslardır. Kalp kası ise çizgili kas görüntüsünde olan, ama düz kas gibi çalışan özel bir kastır.

14- Çizgili kaslar kaç çeşittir?

Vücudumuzda istemli olarak kasılan çizgili kaslarımızı oluşturan lifler, beyaz ve kırmızı lifler olarak ikiye ayrılır. Burada beyaz lifler, çabuk kasılan liflerdir ve FT veya Tip 2 diye adlandırılır. Ayrıca bu lifler kendi arasında da Tip 2 a veya Tip 2 b olmak üzere ikiye ayrılır. Bu lifler sürat ve kuvvet geliştirmede önemli olan liflerdir, çabuk kasılır. Özellikle sıçrama, sürat koşuları gibi alanlarda etkilidir. Ayrıca süratli yavaş kasılan fibriller arasında bir geçiş şekli olan Tip 2 cden de söz edilmektedir.

Kırmızı lifler ise ST veya Tip 1 olarak adlandırılan lifllerdir. Bu lifler dayanıklılık lifleridir. Kısaca araştırmalarda sürat koşucularında beyaz liflerin, dayanıklılık koşucularında kırmızı lif sayılarının daha fazla olduğu görülmüştür.

15-Kas lifi sayısı artar mı?

Kas lifi sayısı doğuştan geldiği sayı ile devam eder. Kas antrenmana bağlı olarak belirli oranda enine kesitinde kalınlaşır. Kas kütlesi büyür. Buna hipertrofi adı verilir. Kütlenin büyümesi, her kas lifinin kalınlaşmasıyla, bu da miyofibril sayısının artmasıyla oluşur. Bunun yani hipertrofinin bir başka nedeni de belirli gerilim dalgası MSS (merkezi sinir sistemi)nin kasılmaya katılmasıyla görüldüğüdür. Hettingere göre her 2mc kas 6 kg ağırlık kaldırabilmektedir. Dolayısıyla kasın enine kesiti arttıkça üreteceği kuvvet de artmaktadır. Temelde kas lifi sayısı artmaz. A m a Goldberg ve arkadaşları 1975 yılında, kas lifinin enine kesitinin belirli bir değere geldikten sonra çatallandığını tespit etmişlerdir. Bu dallanmaya da hiperplazi adı verilmiştir

16-Kasların ortak özellikleri nelerdir?

Kasların beş ortak özelliği vardır. Bu özellikler şunlardır:a. Uyarılabilme, b. İletebilme c. Kasılabilme, d. Elastik olma, e. Viskoz kitle olmalıdır. Her canlı doku gibi kaslar kendilerine yapılan uyarana yanıt verir. Bu yanıt kasılma şeklindedir. Genelde kaslar sinir yolu ile uyarılırlar. Ve bu uyarıyı iletebilme özelliğine sahiptir. Kasın kendisine gelen uyarılara yanıt verme şekli, kasılabilmedir. Kası istirahat uzunluğundan daha öteye germeye çalışırken, bir direnç ile karşılaşırız ve kası gerip uzatan kuvvet kesildiğinde, kas eski boyuna döner. Bu elastikiyet özelliğidir. Kas, şeklini değiştirmek isteyen kuvvete karşı, iç sürtünmelere bağlı bir direnç gösterir. Bu iki kuvvet arasında bir süre içinde denge oluşur. Bu kasın viskozite(akışkanlık) özelliğidir.

17-Kuvvet nedir?

Kuvvet tanımı çeşitli bilim alanlarında, değişik şekillerde yapılır. Sportif bağlamda bir direnci yenebilme kuvvet adı verilmektedir.

18-Kaç çeşit kuvvet vardır?

Üç çeşit kuvvet vardır. Bunlar maksimal (birim kuvvet, kaba kuvvet, temel kuvvet), çabuk kuvvet ve de kuvvete devamlılıktır.

19-Maksimal kuvvet nedir?

Maksimal kuvvet bireyin bir seferde üretebileceği en büyük kuvvet miktarıdır. Bir başka deyişle nöromüsküler (sinir-kas) sistemin istemimizle kasılması sonucu kaldırılabilecek en büyük ağırlığın kaldırılmasıdır. Maksimal kuvvet, sprint ve büyük sıçramalarda sürat ile birleştirilebildiği gibi, kürek sporunda dayanıklılıkla da birleştirilebilir.

20-Maksimal kuvvet nelere bağlıdır?

Maksimal kuvvetin büyüklüğü genelde beş faktöre bağlıdır. Bu faktörler sırasıyla şunlardır:

a. Kasın fizyolojik kesitinin büyüklüğü, b. İnter-müsküler koordinasyon (yapılan hareketlere katılan kaslar arasındaki koordinasyon), c. İntra-müsküler koordinasyon (kas içi koordinasyon), d. Kas fibril türü (FT dominant-baskın-olanlar daha fazla kuvvet üretir), e. Motivasyon

21-Çabuk kuvvet nedir?

Çabuk kuvvet, en kısa sürede oluşturulabilen en büyük kuvvettir. Ya da nöro- müsküler (sinir-kas sistemi) sistemin bir direnci en kısa sürede yenebilme yeteneğidir. Bir kişinin vücudunun farklı bölümleri, farklı çabuk kuvvet üretir.

22-Çabuk kuvvet nelere bağlıdır?

Çabuk kuvvet şu faktörlere bağlıdır: a. İntra-müsküler koordinasyon (kas içi koordinasyon), b. Aktif hale getirilebilen liflerin kasılma hızına (burada aktif halr gelen liflerdeki FT-hızlı kasılan ve ST, yavaş kasılan lif oranları önem taşımaktadır), c. Devreye giren kas liflerinin kasılma kuvvetine. Burada patlayıcı kuvvet ve çabuk kuvvet karıştırılan kavramlardır. Ama birbirleri ile yakın ilişkisi olan kavramlardır. Patlayıcı kuvvetin, çabuk kuvvetle yakın ilişkisi vardır. Patlayıcı kuvvet mümkün olduğu kadar dikey artışı sağlayabilme yeteneğidir. Burada birim zamandaki kuvvet artışı gündemdedir.

23-Kuvvette devamlılık nedir?

Kuvvette devamlılık, bir ağırlığın uzun süre kaldırılabilme yeteneğidir. Bir başka deyişle, uzun süre devam eden kuvvet uygulamalarında organizmanın yorgunluğu yenebilme, yorgunluğa karşı koyabilme yeteneği de denebilir

24-Kuvvette devamlılık nelere bağlıdır?

Kuvvette devamlılıkta iki ana faktör etkindir. Bu faktörler sırasıyla şunlardır:a. Uyarının şiddeti ve uyaranların kapsamı b. Kassal yorgunluk.

25-İzometrik kas kasılması nedir?

İzometrik kas kasılması, kas boyunun sabit kaldığı bir kasılmadır. İzo;eşit, metrik;uzunluk demektir. Bu tür kas kasılmasında kasın boyu sabit kalırken, tonusu(gerimi) artmaktadır. Buna statik kas kasılması adı verilir. Örnekleme gerekirse, ayakta dik durma, yerçekimine karşı (antigrativite)kaslarının izometrik kasılması ile gerçekleşir. Sabit bir duvarı itmeye çalışma da bu kasılma türüne bir örnektir. Sportif aktiviteler içinde izometrik kasılmaların en yoğun görüldüğü spor dalı güreştir.

26-İzotonik kas kasılması nedir?

Bu kasılma şeklinde kasın boyu değişirken, gerimi sabit kalmaktadır. Burada izo;eşit, tonik;gerim, demektir. Bu kas çalışmasında kas boyu kısalır (konsantrik) ve uzar (eksantrik). Dinamik kas kasılması da denir. Hareketin hızı değişebilir.

27-Eksantrik kas kasılması nedir?

Eksantrik kas çalışması sırasında kasın boyu uzar. Örneklemek gerekirse;barfikste kendini yukarı çeken kişinin yer çekimi etkisiyle bir süre sonra aşağıya sarkmaya başlamasında biceps kası (pazu kası) açılarak (boyu uzayarak ) çalışır.

Yani eksantrik kasılma, uzayarak bir kas çalışmasıdır. Ve kasın boyu değiştiği için izotonik bir kasılma şekli olduğunu da söyleyebiliriz. Eksantrik kasılma için bilim dünyasında iki ayrı görüş vardır Genelde egzersiz fizyologları, eksantrik kasılmayı bir izotonik kasılma olarak değerlendiremez. Onlara göre kasılma olabilmesi için kayan filamanlar teorisine göre, kasın boyunun kısalması gerekmektedir. Egzersiz fizyologları böyle düşünürken, spor bilimcileri de bunun tersini düşünmektedir. Spor bilimcilere göre de kasın boyu değiştiği için, bu kasılma da izotonik bir kasılma şeklidir. Bu çalışmalarda daha hızlı bir kuvvet gelişimi sağlanır.

28-Konsantrik kas kasılması nedir?

Dinamik bir kasılma şeklidir. Kasın tonusu (gerimi) sabit kalırken boyu kısalmaktadır. Yani kısalarak bir çalışmadır. Bir ağırlığın yerden yukarıya kaldırılması, bu kasılma türüne basit bir örnektir. Kas boyu değiştiği için konsantrik kasılma da bir izotonik kasılma şeklidir.

29-İzotonik kas kasılması nedir?

İzotonik kasılmada tüm haraket genişliği içinde sabit bir hız ve maksimal gerimin sağlandığı bir kas çalışması görülür. Bu durumda hız sabit kalır ve kaslara binen yük değişir.

İzokinetik kasılma özel aletlerle sağlanır. Mini-Gym veya Cybex aletleri değişik açılarda, sabit bir hız ile izokinetik kasılma yaptırabilen aletlerdir.

30-Oksotonik kasılma nedir?

Bu kasılma kompleks bir kasılma çeşididir. Oksotonik kasılmada ilgili kas grubu önce izotermik sonra konsantrik ve eksantrik kasılır. Yani üçü birlikte görülür. Oksotonik kasılma, eksatrik ve konsantrik kasılmaların peşi sıra veya kombine olarak kasılmasıdır.

31-Kuvvet nasıl geliştirilir?

Kuvvet gelişimi tekrar ve interval yöntemleriyle sağlanır. Bu yöntemlerden bazıları, serbest ağırlık ile çalışma (free weight training), ağırlık makinelerinde (weight machine) çalışmadır. Bu çalışmalarda mutlaka bir uzman tarafından program hazırlanmalıdır. Tekrar yöntemi ile interval yöntemi;dairesel (circuit) antrenman, setler (klasik halterci çalışması) halinde ve diğer bazı özel organizasyonlar şeklinde düzenlenebilir.

Ağırlık çalışmalarına başlarken, ağırlık çalışmalarına hazırlık çalışmaları yapılmalıdır En az7-8 antrenman yapılacak bu çalışmaların ardından kaba kuvvet(birim kuvvet, maksimal kuvvet, temel kuvvet ) çalışmalarına geçilebilir. Bu çalışmaları çabuk kuvvet çalışması ve kuvvet devamlılık çalışması izlemelidir.

32-Ağırlık çalışmalarında nelere dikkat edilmelidir?

Ağırlık çalışmaları sırasında bazı konulara dikkat edilmelidir. Eğer bu konulara dikkat edilmez ise sporcuların sakatlanma risklerinin artması söz konusudur. Ağırlık çalışması öncesi mutlaka iyi bir ısınma ve stretching (germe) çalışması yapılmalıdır. Çalışmalar sırasında eğer serbest ağırlık ile çalışılıyorsa, öncelikle ağırlık tutma şekli, soluk alıp verme gibi ayrıntılarıyla teknik öğretilmelidir. Serbest ağırlıkların bağlantı ve sıkıştırma yerleri her kaldırma öncesi kontrol edilmelidir. Ağırlık çalışmaları sırasında sporcuların birbirlerine kesinlikle şaka yapmaları engellenmelidir.

33-Sürat nedir?

Fizyolojik açıdan sürati değerlendirdiğinizde ;sinir sisteminin hareketlilik temeline bağlı olarak kas isteminin hareketleri en kısa zaman içinde yapabilme yeteneğidir. Ve sürat, kuvvet ile direkt bağlantı bir özelliktir. Bir başka deyişle hareket uyaranı ile uyaranın kesilmesi arasındaki hızlı değişim sonucu kas sistemi amaca uygun yüksek bir hareket frekansı oluşturur. Bu hareketlere ancak uygun kuvvet uygulanmasıyla erişilebilinir. Sürat, çok yönlü ve karmaşık bir özelliktir. Antrenman bilimindeki en karmaşık konuların başında gelmektedir. Bu konuda yapılacak çalışmalarda mutlaka bir uzmandan yardım alınmalıdır.

34-Sürat nasıl geliştirilir?

Kuvvet olmaksızın sürati geliştirmek olası değildir. Sporcunun sürati geliştirilmek isteniyorsa kuvvetin geliştirilmesi gerekir. Süratin artımı için maksimal hareket sürati ve maksimal kuvvetin artırılması gerekmektedir. Unutulmaması gereken, maksimal hareket süratinin geliştirilmesi olağanüstü güç iken, kuvvetin geliştirilmesinin kolaylılığıdır. Sürat üç ana öğeye ayrılır. Bunlar a. Reaksiyon zamanı, b. Hareket sürati (her bir hareketin sürati) ve c. Hareket frekansı (temposu). İşte bu noktada süratin geliştirilmesi sürati oluşturan bu öğelerin her birinin ayrı ayrı geliştirilmesi ile sağlanır.

35-Dayanıklılık nedir?

Dayanıklılık kavramı için çeşitli tanımlamalar söz konusudur. Genel olarak, yorgunluğa karşı direnme niteliği ya da yorgunluğa dayanabilme gücü olarak değerlendirilir. Jonatha göre dayanıklılık, çalışmanın kalitesini düşürmeksizin durağan(statik) ya da dinamik bir yüklenmeyi, olabildiğince uzun süre yapabilme yeteneğidir. Simkine göre ise dayanıklılık, insanın güç yeteneğini koruyabildiği sürenin uzatılması, bir çalışmanın ya da dış çevrenin elverişsiz koşullarının etkisine rağmen yorgunluğa karşı organizmanın artırılmış direnme gücüdür. Dayanıklılık için uzmanlarca çeşitli sınıflandırmalar ve gruplandırmalar yapılmış. Bunlardan ilki, enerji oluşum sistemleri açısından değerlendirmedir. Burada dayanıklılık, aerobik (oksijenli) dayanıklılık ve anaeorobik (oksijensiz) dayanıklılık diye ikiye ayrılmaktadır. Bir diğer sınıfladırma da Harreye göre süresel açıdan yapılmıştır. Bu da kısa orta ve uzun süreli dayanıklılıktır. Son olarak da dayanıklılık, temel ve özel dayanıklılık olarak değerlendirilmiştir.

36-Dayanıklılık nasıl geliştirilir?

Dayanıklılığın geliştirilmesine yönelik antrenman yöntemleri üç ana başlık altında toplanabilir.

a. Devamlı yükleme yöntemleri, b. İnterval (aralı) yüklenme yöntemleri (intensiv/yoğun ve ekstensiv/yaygın interval olarak da ikiye ayrılır), c. Yarışma ve kontrol yöntemleri. Bu üç yöntemin her biri değişik şekilde organize edilerek kullanılır.

37- Koordinasyon nedir?

Koordinasyon, amaca yönelik bir hareketle iskeletle kasları ile merkezi sinir sisteminin uyum içinde çalışması. etkileşimidir. Koordinasyon, bir sınıflama şekline göre genel ve özel koordinasyon olarak ikiye ayrılır. Burada genel koordinasyon, bir kişinin hangi spor dalıyla uğraşırsa uğraşsın çeşitli hareket becerilerini kazanmasıdır. Özel koordinasyon ise bir spor dalında çeşitli ve bir seri hareketin hızlı, akıcı ve uyumlu bir şekilde yapılmasıdır.

38-Çabukluk nedir?

Çabukluk, kasların mümkün olan en kısa zamanda dış dirençlere vücut, ya da vücudun bir kısmının direncine rağmen eklemleri harekete geçirebilme özelliğidir. Yani çabukluk veya çeviklik ile bütün motorik davranışların kondisyonel ve koordinatif kalitesi anlatılmaktadır.

39- Beceri nedir?

Beceri, iş yapana nispeten daha az bir eforla daha fazla iş yapma olanağı sağlar. Beceri daha ziyade değişik kas grupları arasında iyi bir koordinasyon sağlanır. Yani beceride, inter müsküler (kaslararası) koordinasyon önemlidir. Kassal bir işin kolaylıkla yapılması becerikli bir hareket özelliğidir. Becerili bir vücut hareketinde merkezi sinir sisteminden (MSS) kaslarda emirler entegre hareketleri doğru ve iyi bir şekilde yaptıracak miktar ve de sırada gelir. Yeni hareketler karşısında insan aşırı duyarlılık ve aşırı aktivite gösterebilir. Fakat pratik yapa yapa hareketleri kontrole yardım eden aktif inhibitör (engelleyici, bastırıcı) bir kuvvet gelişir ve bu hareketler daha direkt ve etkili olmaya başlar. Beceri, özünde hareket aygıtı bölümlerinin hassas motor (hareketsel)davranışlardaki koordinasyon kalitesini anlatır.

40-Hareketlilik nedir?

Spor biliminde hareketlilik kavramı, ya da hareket genişliği Harreye göre insanın hareketleri açısal değer olarak büyük bir genişlik içerisinde yapabilme yeteneği olarak tanımlanabilmektedir. D. Martin ise bu kavramı, eklemlerin her yönde optimal (en uygun) hareket edebilme yeteneği olarak tanımlar. Spor pratiğe hareketlilik çoğu kez değişik alıştırmalarda belirli hareket büyüklüğü standartları olarak ele alınır Örneklersek, otururken, dizleri bükmeden gövdeyi öne doğru götürüp, eller ile ayak burunlarına değmek. Genelde spor dünyasında esneklik ve hareketlilik kavramları karıştırılır. Burada esneklik, hareketliliğin bir parçasıdır. Esneklik salt kasla ilgilidir. Hareketlilik ise eklemlerin, kasların, bantların ve kirişlerin belirlediği bir ortam içerisinde ve nöro fizyolojik yönlendirme süreciyle belirlenir.

41-Hareketliliğin spordaki önemi nedir?

Hareketlilik gerek nitelik (kalite) gerekse nicelik (kantite) bakımından iyi bir hareketin ortaya koyuluşunda temel ön şartı oluşturmaktadır. Eklemlerdeki yetersiz hareketlilik, beraberinde şu sorunları getirir:

a- Belirli hareket becerisini kazanmak imkansızlaşır ve hareket öğrenimi yavaşlar.

b- Sakatlanma riski artar. Kondisyonel ve koordinatif gelişim yeteneği yavaşlar, bu özelliklerden tam yararlanılmaz.

Dayanıklılığın önemli olduğu spor dallarında hareketlilik yüksek düzeyde hareket ekonomisi sağlar. Sürat açısından da sınırlı bir hareket genişliği yani hareketliliğin yeterli olmaması, çoğu kez hareket süratinde, ivme yolunu kısaltıp, dezavantaj sağlar.

42-Süper kompenzasyon(Fazla tamlama) nedir?

Bir fiziksel aktivite sırasında, insan organizması içindeki çeşitli maddeler kullanılmaya bağlı olarak eksilir. Jakowlewe göre fiziksel aktivite sırasında oluşan bu eksilmenin, aktivite ardından tamamlanması eksilenden daha fazla olmaktadır. Bu olaya süper kompenzasyon (fazla tamlama) adı verilir.

43-Circuit training (Dairesel çalışma )nedir?

Circuit training, gerek formel (o spora özgü) gerekse genel motorik özellikleri geliştirici (informel) çeşitli istasyonların arka arkaya dizildiği, belirli süre dizildiği, belirli süre dinlenmeyi içeren kuvvet gelişimine yönelik bir çalışma şeklidir. Genelde 8-12 istasyondan oluşan bir sıralama içindedir. İstasyon sayısı, yaş, geliştirilmek istenen özellik ve güç düzeyi göz önüne alınarak seçilir.

İstasyonlardaki çalışma süresi 20 ile 40 saniye arasındadır İstasyonlar arasındaki dinlenme süresi sporcuların güç düzeyine, amaca göre ayarlanır. Burada dinlenme süresi 1:1 (yani yüklenme süresi kadar dinlenme süresi), 1:1. 5 veya 1:2 gibi ayarlanır. Dairesel çalışma özellikle kuvvette devamlılık veya genel kuvvet çalışmalarında kullanılır.

44-Yükseklikte sportif performans nasıl etkilenir?

Deniz seviyesinden yukarılara çıkıldıkça, hava basıncı azalır. Doğal olarak da havanın içindeki oksijen miktarı düşer. İnsan organizması bu koşullara, kalp vurum sayısı ve soluk alma sayısını artırarak adapte olmaya çalışır. Yaklaşık üç haftalık bir sürede bu oksijen azlığına bağlı olarak ortaya çıkan hipoksi, birtakım mekanizmaları uyararak kandaki hemoglobin miktarının artmasını sağlar. Böylece kandaki hemoglobin miktarının artmasını bağlı olarak, kalp vurum sayısı ve soluk alma sayısı eski haline döner. Bu durum belirli bir süre için sporcu normal seviyeye inince, özellikle dayanıklılık gerektiren durumlarda avantaj sağlar.

45-Yükseklik çalışmasının yararı var mıdır?

Eğer bir takım tüm sezonu göz önüne alıp, yükseklik çalışması yapmaya çıkmış ise bunun hiçbir yararı yoktur. Çünkü, üç haftalık süre içinde yüksekliğe adapte olan ve hemoglobin miktarını artıran organizma, deniz düzeyine inince;yeniden deniz düzeyinin koşullarına adapte olur. Doğal olarak da hemoglobin miktarı eski düzeyine döner. Bir tek maç yapılacak ise (o maç deniz düzeyine inildiğinde kimi araştırmacılara göre ilk üç dört gün içinde ;kimilerine göre de ilk altı yedi gün içinde yapılmalıdır) o zaman bir avantaj söz konusu olabilir. Bu arada bu tür bir dağ kampının tüm sporcuları bir arada tutma, gün boyu o branşa yönelik teorik çalışma yapma olanağı ve de yaz sıcağından belirli oranda kurtulma olanağı sağladığı göz önüne alınmalıdır. Bunların dışında başka bir şey beklemek, kendini aldatmadır.

46-Sporcunun nabzı neden düşüktür?

Fiziksel aktivitenin kardiyo-vasküler (kalp-damar) sistemi üzerine yapmış olduğu olumlu etki (adaptasyon) nedeniyle sporcunun nabız sayısı düşüktür. Bu noktada düzenli fiziksel aktivite, sporcuda kalp kasının gelişmesine ve sol ventrikülün (karıncık) büyümesine neden olur. Bu da beraberinde kalbin bir seferde vücuda pompaladığı kan miktarının artmasına neden olmaktadır. Dolayısıyla pompalanan miktar arttığı için, pompalama adedi azalmış olur.

47-Nabız maksimum kaça kadar çıkar?

Pratikte kişinin maksimum nabız sayısı Hollmana göre 220 sayısından yaşının çıkartılması ile elde edilir. Burada 220 doğum öncesi çocuğun eristiği nabız sayısıdır. Örneklersek, 25 yaşındaki bir sporcunun nabız sayısı yaklaşık 195e kadar çıkabilir.

48-Overtraning (Sürantrenman )nedir?

Süratrenman daha ziyade psişik olan, antrenman periyodunun genelde sonlarına doğru oluşan kronik (uzun süreli) bir yorgunluğun ifadesidir. Burada kassal faktörlerle birlikte, sinirsel ve psişik faktörler de etkilidir.

49-Sürantrenman belirtileri nelerdir?

Sporcuların sürantrene durumlarında şu belirtiler görülür: Sporcu huzursuz hale gelir. Çabuk yorulur. Baş ve sırt ağrılarından şikayet eder. Çok terleme olur. Nefes darlığı görülür. Düzensiz uyku durumu ortaya çıkar. Yarışma arzusu azalır. İştah azalır. Kilo kaybı gündeme gelebilir. Sabahları taşikardi görülür, yani nabız sayısı artar.

50-Sürantrenman nasıl önlenir?

Burada antrenör mutlaka spor hekimi ile işbirliği yapmalıdır. Antrenman dozu iyi ayarlanmalı, öncelikle yoğunluk düşürülmeli, uyku düzene sokulmaya çalışılmalı, beslenmeye dikkat edilmelidir. Antrenman sezonu sporcu için cazip şekle getirilmelidir. Arada sırada program dışı izinler verilmeli veya değişik aktiviteler gündeme getirilmelidir.

51-Sürantrenman nasıl tedavi edilir?

Burada en iyi ilaç antrenman sayısı azaltmak, belirli antrenmanları iptal etmektir. Bununla beraber değişik ortamlarda yürüyüş ve değişik aktiviteler yapılmalıdır. Mutlaka bir spor hekimi ile işbirliği yapılmalıdır.

52-Sigaranın performansa zararı nedir?

Sigara insan sağlığına verdiği zararların dışında performansı da olumsuz yönde etkiler. Özellikle dayanıklılık içeren sporlarda, sigaranın zararı ve performansa olumsuz etkisi daha belirgindir. Sigara içindeki nikotin, akciğer alveollerinin (hava keselerinin) tam olarak şişmesini sağlayan surfaktan isimli maddenin salgılanması azaltır.

Bu da alveollerin tam olarak şişmesine ve de oksijen ile çevresindeki kapiller (kılcaldamarlar) içindeki kanın, birleşme oranını;yani oksijen taşıma kapasitesini düşürür. Ayrıca, sigara dumanında yüzde 4 oranında bulunan karbonmonoksit de, hemoglobin ile oksijenden daha kolay birleşebildiği için kanın oksijen taşıma kapasitesini azaltır. Sigaranın damar sertliği ve böbrekler üzerinde yıkıcı etkileri de saptanmış gerçeklerdir.

53-Rejenerasyon (Normale dönme, toparlanma) nedir?

Bir fiziksel aktivite sırasında organizmanın homeostasis adı verilen iç dengesi bozulur. Aktivitenin şiddeti ve süresine göre dinlenik durumdaki organizmanın çeşitli değerleri (kalp vurum sayısı, tansiyon, soluk alma sayısı, kan ph'sı v. d leri) değişiklikler gösterir. Fiziksel aktivite bitince de bu değerlerin her biri farklı sürelerde normale yani dinlenik durumdaki değerlere dönerler. İşte, bu olaya normale dönme, toparlanma veya rejenerasyon adı verilir. Burada normal süresi yapılan fiziksel aktivitenin şiddeti ve süresine göre değişir. Ayrıca, dinlenme şekli ve kondisyon düzeyi de bu süreyi etkiler. Literatürler göstermiştir ki aktif dinlenme, normale dönme veya toparlanma süresinde kısaltmaktadır.

54-Sporcunun cinsel yaşamı nasıl olmalıdır?

Cinsel yaşantıya bakış açısı toplumdan topluma değişen değerler taşır. Genel olarak muhafazakar toplum yapımız içinde sporcuların eğitilmediği ve kafalarında her zaman bir soru işareti şeklinde kalan konulardan birisi de cinsel yaşantılarıdır. Bu konuda bilgi dağarcığı spor dallarına göre büyük farklılıklar gösterir. Ve birçok sporcu bu konuyu deneyimli sporcu ağabeylerinin öğütleri çerçevesinde değerlendirir.

Bu konuda yapılan araştırmalar bir cinsel ilişki sırasında harcanan enerji değerinin, birkaç basamak merdiveni hızlı çıkmaya eşdeğerde olduğu yolundadır. Cinsel birleşme sırasında kalp vurum sayısı yaklaşık 100-120 arasında olmaktadır. Eğer bir örnekleme yapmak gerekirse, cinsel ilişki sırasında gereken tüm enerji, 100 metre sprint koşusu kadar gerekli bir enerjidir. Dolayısıyla cinsel ilişkiden sonra yeterli toparlanma süresi verilirse, fizyolojik açıdan bir zararı olmayacağı ortadadır. Ayrıca araştırmalar yarışmadan 24 saat önce ve 24 saat sonra cinsel ilişkinin herhangi bir fizyolojik soruna yol açmadığını gösterir.

55-Sportif teknik nedir?

Sportif teknik, en engel anlatım tarzıyla belirli bir sportif hareketin amacına en uygun ve en ekonomik şekilde gerçekleştirilmesidir. Djackov, sportif teknikteki mükemmelliği şöyle tanımlamaktadır: En zor yarışma koşulları altında sportif alıştırmanın hareket yapılarını ekonomik ve mükemmel şekilde yapabilmek ve maksimal verime ulaşmak

56-Sportif taktik nedir?

Zech'e göre sportif taktik, bireysel ve takım yarışmalarında kendi rakibin performansı ile çevre koşulları üzerine kurulmuş planlı davranışlardır.

DOPİNG NEDİR?

Doping, sporcunun yarışma sırasında fiziksel ve zihinsel performansını arttırmak amacı ile, "Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) tarafından yasaklanmış madde veya yöntemlerin sporcu tarafından bilinçli veya bilinçsiz olarak kullanımı" olarak tanımlanmaktadır. Doping hem haksız rekabete zemin hazırlaması, hem de sporcu sağlığını kısa ve uzun süreli olarak bozar ve hatta olası ölüm risklerinin oluşmasına neden olmasından dolayı spor etiğine aykırıdır. Bu nedenlerle doping WADA, Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC), FIFA, UEFA, FIBA, IAAF, FIG gibi uluslararası spor organizasyonları tarafından yasaklanmıştır.

Doping maddelerinin zararları nelerdir?

Doping maddelerinin hemen hepsi vücutta kısa ya da uzun süreli yan etkilere neden olurlar. özellikle sporcular tarafından en çok kullanılan erkeklik hormonu benzeri maddelerin kalp krizi, iyi ve kötü huylu tümör oluşumu, karaciğer fonksiyon bozukluğu, kısırlık gibi rahatsızlıklara neden olduğu bilinmektedir. Bu maddeleri kullanan sporculardan bazılarının, sportif yaşamları sırasında ya da sporu bıraktıktan sonra bu maddelerin kullanımı nedeniyle oluşan hastalıklar yüzünden öldüğü bilinmektedir.

Yasaklı madde sınıfları nelerdir?

IOC tarafından bildirilen yasaklı maddeler 5 ana grup altında toplanmaktadır:

1-Uyarıcılar (Amfetamin, efedrin v.b.)

2-Narkotik Analjezikler (Morfin v.b.)

3-Anabolik Ajanlar (Testosteron v.b.)

4-Diüretikler (Furosemid v.b)

5-Peptid hormonlar ve benzerleri (Eritropoietin, büyüme hormonü, v.b.)

Ayrıca çeşitli kısıtlamalara girmiş bulunan ilaç sınıfları nelerdir?

IOC tarafından bildirilen ve sporcular tarafından kullanımı kısıtlı olan maddeler 5 ana grup altında toplanır:

1- Alkol

2- Marihuana

3- Lokal anestezikler

4- Kortikosteroidler

5- beta-blokörler

UYARICILAR

Uyarıcılar merkezi sinir sistemi üzerine doğrudan etkiyle uyarım yapan maddelerdir. Metabolizma hızına, beyin, omurilik ve kalp üzerine uyarıcı etkileri vardır.Uyarıcılar sınıflaması içinde yer alan efedrin, psödoefedrin, fenilpropanolamin gibi maddeler grip ilaçlarında da bulunabilirler. Birçok sporcu içinde yasaklı madde olduğunu bilmeden aldığı ilaçlar yüzünden ceza almıştır. Karşılaşma öncesi ilaç kullanmadan önce mutlaka ilacın yasaklı madde içerip içermediği kontrol edilmelidir.

UYARICILARIN YAN ETKILERI

Uyarıcıların yan etkileri, doza, süreye ve kullanım sıklığına bağlıdır. Düşük dozlarda bile yan etkiler görülebilir, yüksek dozlarda olumsuz etkiler daha da belirgindir. Kalp ve diğer hayati organların düzenli çalışması bozulabilir. Uzun süre ve sıcak ortam gibi ciddi koşullarda spor yapıldığında yan etkiler şiddetlenir. Uzun süre kullanımda aynı etkiyi alabilmek için dozu artırmak gereklidir. çünkü bu tür maddelere zaman içinde tolerans gelişir.

NARKOTİK ANALJEZİKLER

Narkotik analjezik ilaçlar hangileridir ve etkileri nelerdir?

Bu grup ilaçlar, morfin ve morfinin kimyasal ve farmakolojik benzerleri olup, öncelikle ağrı kesici olarak kullanılmaktadır. Ağrıyı hissetmemek için kullanılan narkotiklerin pek çoğu solunum depresyonuna neden olup, fiziksel ve psikolojik bağımlılık gibi oldukça tehlikeli yan etkileri bulunmaktadır.

Sporcu, bir rahatsızlıktan dolayı ağrı kesiciye gereksinim duyarsa ne yapmalıdır?

Hafif ya da orta derecedeki ağrıların tedavisinde kullanılabilecek çeşitli doping sınıfına girmeyen ağrı kesiciler bulunmaktadır. Sporcu, bu konuyu spor hekimine danışarak çözebilir.

ANABOLIK - ANDROJENIK STEROIDLER

Anabolik-androjenik steroidler sporcular tarafından ençok kullanılan doping maddelerindendir, vücutta üretilen doğal bir steroid olan testosteron hormonuna benzer etkilere sahip sentetik maddelerdedir. Doğal testosteron "anabolik" (kas yapıcı) ve "androjenik" (erkeğe özgü hal ve davranış) etki sağlar.

Kas gücü ve kas kitlesini artırmak amacıyla kuvvet ve sürat sporlarında kullanılır. Diğer doping maddeleri yarışmadan kısa bir süre önce kullanılırken, anabolik steroidlerin etkili olabilmesi için karşılaşmadan aylarca önce ve normal tedavi dozlarının 10-100 katı dozlarda kullanılması gereklidir.

ANABOLIK - ANDROJENIK STEROIDLERIN YAN ETKILERI

Sportif performansı artırabilmek için anabolik steroidlerin yüksek doz ve uzun süreler kullanılması gereklidir. Kısa süreli ve düşük dozlarda bile yan etkiler oluşabilmektedir. Anabolik steroidler hemen hemen vücuttaki tüm organlarda yan etkiler oluşturabilir. Anabolik ajanlar, normal hormon fonksiyonunu etkiler. Anabolik steroidler karaciğer hastalığı riskini artırır, kan basıncını yükseltir, yüksek yoğunluklu lipidlerin düzeyini yükselterek kardiyovasküler olay riskinin artmasına neden olur. Bu etkilerinin yanı sıra psikolojik etkileri de bulunmaktadır.

Anabolik ajanların kadınlarda kullanımları sonucu oluşan etkiler:

-Erkeksi karakterlerin oluşması

- Artan agresiflik, ruh halinde dalgalanmalar, depresyon,

- Anormal menstrual sikluslar ve mensturasyonun fonsiyon görmesinin bakılanması,

- Yüz ve vücutta fazla tüylenme,

- Klitorisin genişlemesi,

- Sesin kalınlaşması

Anabolik ajanların erkeklerde kullanımları sonucu oluşan etkiler:

- Akne

- Artan agresiflik, ruh halinde dalgalanmalar, depresyon,

- Testislerin boyutlarının küçülmesi,

- Azalmış sperm üretimi,

- Karaciğer ve böbrek fonksiyonlarında azalma,

- Göğüslerde büyüme,

- Vaktinden evvel oluşan kellik,

- Prostat bezinin genişlemesi,

Bu etkiler uzun kullanımda kalıcı olabilir.

Anabolik ajanların büyüme çağındaki çocuklarda kullanımının etkileri

- Vücut ve yüzde oluşan akneler,

- Kemiklerdeki kıkırdak dokusunun erken sertleşmesi sonucu boyda uzamanın ve büyümenin durması.

Diüretik nedir?

Diüretikler, böbrek üzerinde etkili olan ve fazla miktarlarda suyun vücuttan atılmasına neden olan bir ilaç grubudur. Bunlar genellikle sporcular tarafından, belirli ağırlık sınıflarına girebilmek için (örneğin güreş, boks v.b) geçici ağırlık kaybı ve diğer bileşikler ile ilaçların vücuttan atılmalarını sağlayarak doping testlerinden kaçmak amacıyla kullanılmaktadır.

Diüretikler neden yasaklıdır?

Diüretikler, kullanımları sonucu ortaya çıkabilecek sağlık risklerine ek olarak, idrar numunelerinin seyretilmesi veya daha düşük ağırlık sınıflarında yarışmak amacıyla kilo kaybında kullanılabildiği için yasaklanmıştır. Ayrıca diüretiklerin kullanımı, hakça bir yarışmada sporun ruhuna aykırı olduğu için de yasaktır.

Diüretikler vücuda nasıl zararlı olabilir?

Diüretiklerin kullanımı, dehidratasyona, kas zayıflamasına, kramplara, kan basıncının düşmesine ve elektrolit dengesizliğiyle oluşan kalp düzensizliklerine neden olabilir. Diüretikler, sporcuların sıcaklığı tolere etme yeteneklerini etkileyebilirler.

PEPTİD HORMONLAR

Peptid hormonlar doğal hormonlardır ve diğer hormonların salınımını kontrol ederler. Büyümeyi artıran ve ağrıyı azaltan etkileri vardır. Analoglar sentetiktir ve peptid hormonlara benzer etkide bulunurlar.

Doping kontrolleri nasıl yapılır?

Doping Kontrolleri Ulusal ve Uluslararası Dopingle Mücadele Kuruluşları tarafından organize edilmekte ve yönetilmektedir. Dünyadaki Dopingle Mücadele çalışmaları Dünya Anti-Doping Ajansı (World Anti-Doping Agency WADA) tarafından konulan kurallarla organize edilmektedir.

Ulusal ve Uluslararası Dopingle Mücadele Kuruluşları doping kontrollerini kabul edilen uluslararası standartlara uygun yapmak zorundadır. Bu standartlar Dünya Anti-Doping Ajansı ve/veya Uluslararasi Spor Federasyonları tarafından yayınlanmaktadır. Sporcudan idrar ve/veya kan örneği alan görevliler (Bağımsız Doping Kontrol Görevlileri) bu standartlara uymak zorundadır. Sporcu ve doping kontrolü sırasında ona eşlik eden diğer görevlilerin de (antrenör, yönetici, doktor, vs) doping kontrol örnek alma standartlarını bilmeleri gerekir. Standartlara aykırı bir işlemin yapılması durumunda sporcunun ve / veya ona eşlik eden görevlinin doping kontrol işlemine itiraz etme yetkisi vardır. Itiraz yetkili Ulusal ve Uluslararası Dopingle Mücadele Kuruluşları tarafından değerlendirilip gerekli işlemler yapılır.

Türkiye Cimnastik Federasyonu

Pazartesi, 17 Nisan 2006

FAIR PLAY

Bu kelime ilk kez İngiliz Kolejleri'nde kullanılmaya başlandı. Ve genelde birbirine çok yakın olarak üç anlam taşır. Öncelikle iyi oyun anlamına gelecek biçimde kullanıldı. Sonra iyi oyunu ortaya koyacak ruh hali ve sporcuya yakışan davranış biçimi diye, değerlendirildi. Daha sonradan da iyi oyunu temin edebilmek için, oyuna katılanların tümünün mutlak olarak yerine getirmek zorunda oldukları davranış biçimlerinin tümü olarak değerlendirildi. Zamanla Fransa'da da hem spor alanlarında, oyun alanlarında hem de günlük yaşantıdaki tüm dürüstlüğü ifade eder biçimde kullanıldı.

Ülkemizde ise bu kavram genelde sportmenlik veya sportmence kavramı olarak kullanılıyordu. Ama Son yıllarda artık fair play kavramı da dilimize yerleşmiş oldu.

Uluslararası platformda fair play kavramı için iki ayrı belge hazırlanmıştır. 1974 yılında Uluslararası Fair Play Komisyonu tarafından hazırlanan Fair Play Deklerasyonu tüm üye ülkelere gönderildi.

Bu belgede özet olarak Kendisine ve dolayısıyla diğerlerine (rakibine, takım arkadaşlarına, hakemlere, izleyicilere ve kamuoyuna) saygıya dayanan bir hayat görüşüdür. Bu görüş her ne pahasına olursa olsun kazanmayı, başarılı olmayı reddetmektedir, yazmaktaydı.

Bu kavram sadece sporcular için değil, yöneticiler, hakemler, izleyiciler, coachlar ve yarışmalarla ilgilenen tüm medya kurumları içinde geçerliydi. Onlar da doğrudan veya dolaylı olarak yarışmaların yukarıda ifade edildiği biçimde cereyan etmeleri için çaba sarf etmeleri gerekmektedir.

Özünde fair play olgusu ahlak felsefesi üzerine kurulmuştur. Gerek ahlaklı davranışlar, gerekse olumsuz davranışlar hem Antik Çağ'daki spor olaylarında, hem de günümüzdeki modern olimpiyatlarda karşılaşılan olaylardır.

ÜZÜCÜ OLAYLAR

Milat'tan Sonra 146 yılında Romalılar , Yunanistan'ı işgal edince Roma İmparatoru Neron Olimpiyat Oyunlarında yarışmadan kendisinin şampiyon ilan edilmesini istemiştir. Buna tepki gösterilmiş, sonra Neron 5000 kişilik koruma ordusu ile birlikte olimpiyatlara gelmiş ve atlı araba yarışmalarına katılmıştır. Yarışmayı sürekli önde götüren Neron, bir dönemeci dönerken arabası devrilmiştir. Bunun üzerine diğer yarışmacılar durup, onun arabasını düzeltip, yarışa tekrar başlamasını beklemişlerdir. Neron yarışı doğal olarak birinci bitirmiştir.

Bir başka ilginç olay da Milattan Önce 322de yapılan olimpiyatlar sırasında Atinalı Kalipso adlı bir atlet, pentatlonda kendisine rakip olabilecek sporcuları satın almıştır. Kendisine rakip olacak bir sporcuya 300 Drahmi vermiş ve yarışı kazandıktan sonra bunu gururla söylemiştir.

Siteler arası rekabetin yoğun olduğu Milattan Önce 400 yılında Sykion ve Kleora siteleri Telekias adlı bir atletin kendilerine ait olduğunu ileri sürerek paylaşmamak için atleti diri diri parçalamışlardır.

GÜZEL OLAYLAR

Bu çirkin olayların üzerine spor tarihinden sizlere bazı fair play olaylarını aktarmak istiyorum.

Önce Antik Çağ'dan bir örnek. Homeros olayı şöyle anlatıyor:

Atlı Araba yarışında Nestor'un oğlu Antilos, Menelaosun çift koşumunu bir dar geçitte yarışma kurallarına aykırı geçtiğini farkedince galibiyet ödülünü Menelaosa verir. O ise Antilos'un bu dürüst davranışına öyle sevinir ki ödül olarak verilen kısrağı ona geri verir.

1964 Innsburg Kış Olimpiyatlarında Bobsleigh Çiftler yarışmasında en iyi dereceyi İtalyan Monti yapar. Sıra İngiliz Tony Nash ve eşine geldiğinde, kızağının bir parçasının kırık olduğu görülür. Monti, kendi kızağından o parçayı söker ve yarışacak olan Nash'e verir.Ve Nash, Mnoti'nin verdiği parça ile tamir ettiği kızağında olimpiyat şampiyonu olur. Monti ise yarışmadan şampiyonluğu geri çevirmiştir.

1965 de ABD'de yapılan Salon Atletizm Müsabakalarında uzun atlamada İngiliz Şampiyonu Mary Rand yerdeki çizgileri karıştırınca üçüncü hakkında elenir. Willie White ise onun haksızlığa uğradığını söylerek hakem heyetine bir şans daha verilmesi talebinde bulunur. Dördüncü atlayışında Rand daha iyi bir derece yaparak yarışmayı kazanır. Burada White, rakibinin cezalandırılması sonucu galip gelmeyi reddetmiştir.White 1965 Fair Play ödülünü aldı.

1968 Dünya Kupası özel slalom yarışında Polonyalı Andrzej Bachleda sıralamada birinci ilan edilir. O buna itiraz eder ve bir kapı atladığını açıklar. Yarışmadan diskalifiye edilir. Kazanmadığı ünvanı, kabul etmez.

1966 ABDde Toledo'da Dünya Greko Romen Şampiyonası sırasında Yugoslav Horvat müsabakada favori idi. Rakibi diskalifiye edilince o galip ilan edildi. Horvat, buna itiraz etti ve bir şans daha verilmesini istedi.İkinci denemede yine galip geldi ve Zafer kazanılmalıdır mantığı ile hareket ettiği için 1966 Fair Play ödülünü aldı.

1967 yılında Hamburg'da Uluslararası Almanya Tenis Turnuvasında Macar Gulsay, Çekoslavak Kukal ile başabaş bir maç çıkarıyordu. Bir ara Kukal bir kramp ile düştü ve devam edemeyecek hale geldi. Kurallara göre Gulsay'a puan verilmesi gerekiyordu. Ama o doktor çağrılmasını istedi. Doktor müdahalesinden sonra Kukal maça devam etti ve maçı kazandı.

2 Kasım 1969'da İspanya'da Madrid'te Bernabeu Stadyumu'nda Real Madrit-Sabadell ile şampiyonluk maçı oynuyordu. 50. dakikada durum berabere iken Sabadell forveti Pedro Zaballa top ile ilerleyip, tam rakip kaleye şut atacağı sırada, Real Madrid kalecisi ve bekinin çarpışıp bayıldığını gördü. O şutunu atmadı ve kasti bir hentbole neden oldu. Maçı Real Madrid 1-0 kazandı. Maç sonrası Sabadell Kulübü , Zaballa'ya ceza vermek amacıyla toplandı. Ama tüm İspanyol basını Zaballa'yı mükemmel bir sporcu ilan etmesi ve sonra Uluslararası Komite onu Zafer Kupası ile ödüllendirdi.

1967 yılında Fransa Atletizm Şampiyonası'nda 200 metre yarışında Sylvie Telliez altın madalyayı Cabrielle Mayer'e bıraktı. Çünkü, o yarışının bitimine çok az kala düşmüştü.

23 Agustos 1967'da Zdenka Zarubnicka paraşütle atlama yarışında paraşütü açılmayan rakibine yardımda bulundu ve onun hayatını kurtardı.

İtalya Su Kayağı yarışında Cianni Lonzi rakibinin hayatını boğulmak üzereyken kurtardı.

İsveçli oto yarışcısı Beat Fehr Casserta diğer yarışmacıların hayatını kurtarmak isterken kendi hayatını kaybetti.

Ülkemizde de ilk kez 1983 yılında Konya mahalli kümesinde, kümede kalma maçında takımın kalecisi İsmet Karababa koruduğu kaleye atılan bir gol için tartışma çıkınca, hakeme gidip golün nizami olduğunu söyledi. Bu İsmet'e o yıl Paris'te yılın Fair Play Ödülü'nü getirdi.

TÜRKİYE'DE FAİRPLAY

Türkiye'de fair play hareketi, TMOK bünyesinde Erdoğan Arıpınar'ın girişimleri ile kurulan bir komisyonla başlatıldı. Bu komisyon çeşitli etkinliklere imza attı. Ayrıca, Erdoğan Arıpınar kısa adı EFPM olan Avrupa Fair Play Hareketi 'nin kuruluşunda yer aldı ve ikinci başkanlığı görevini yürütmektedir.

REKREASYON VE SPOR

Çağımızın tekdüze günlük yaşamı içerisinde insanların yaşam zorunlulukları dışında kalan zamanlarını değerlendirmeleri sağlıklı kalabilmeleri için çok önemlidir. Teknolojik gelişmelere bağlı olarak çalışma saatleri giderek azalmakta ve insanların kendilerini gerçekleştirmek için sahip oldukları zaman artmaktadır.

Yabancı terminolojide bir hastalıktan sonra eski haline gelmek, tazelenmek, yorgunluğu giderek eski iş ve başarısını kazanmak anlamlarına gelen rekreasyon, zamanla eğitime de girmiş ve bir anlamda insanların boş zamanlarının değerlendirilmesini ifade etmeye başlamıştır. Rekreasyon insanın öz benliğine uygun ve yapmaktan zevk aldığı bir faaliyete katılması ile monoton modern hayat ve yaşam kavgasının sıkıcı havasından sıyrılarak kendisini bulması ve kendi duygularına ortak olacak diğer insanlarla kaynaşarak zevk içinde sosyal bir kişilik kazanmasıdır (4, 1). Boş zaman ve boş zaman değerlendirme aynı anlama gelmeyen iki kavram olup; boş zaman kişinin çalışmadığı, yaşam zorluklarının ve biçimsel görevlerinin dışında kalan ve kişinin kendi isteği yönünde harcayabileceği zamandır. Boş zamanı değerlendirme ise, boş zamanda yapılan etkinliklerle ilgilidir. Boş zamanı değerlendirme bu iki kavramın uygulamadaki karşılığı olarak geliştirilmiştir ve kullanılmaktadır (1, 7). Boş zamanları değerlendirme etkinlikleri içeriklerine ve yapıldığı mekanlara göre çok çeşitlidir. Bu etkinliklerden hangisinin tercih edileceği kişinin yapısına, cinsiyetine, eğitimine, sahip olduğu olanaklara ve yeteneklerine bağlıdır.

Eski tarih kayıtları arasında insanların boş zamanlarında müzik, resim ve çeşitli spor faaliyetlerini kullandığı görülmektedir. Ayrıca ilkel kavimlerin yaşantısında da pek zengin bir boş zaman organizasyonu olduğu belirlenmiştir. Yontma taş devrinde mağaraların duvarlarına çeşitli hayvan ve insan resimleri yapan insanlar, algılamaları ve bunların neticesinde duygularını aksettirme olanağını boş zaman uğraşıları içinde şekillendirmişlerdir (3, 6). On dokuzuncu yüzyıla kadar boş zaman değerlendirme uğraşları yeterli zamanı parası ve dinlenme hakkı olan insanlarla sınırlı kalmıştır. O zamanlar sınırlı sayıda insanın ayrıcalığı olan bu etkinlikler şimdi çoğunluk için bir hak durumundadır ve tabii bu hakkın kullanımı serbesttir (2, 355). Ancak ülkemizdeki sosyal eşitsizlik nedeniyle hala pek çok insan için bunun geçerli olmadığını kabul etmek durumundayız. Sadece spor, özellikle de spora pasif katılım sinema, tiyatro, konser, kitap okuma gibi diğer rekreatif etkinlere göre herkesin istediği takdirde ilgilenebileceği bir olanak olarak karşımıza çıkmaktadır.

Spor, rekreasyonun en kapsamlı, çeşitli ve ilgi çeken alanlarından birini oluşturmaktadır. Spor ve rekreasyon karşılıklı olarak birbirlerini etkilerler. Spor insanların rekreatif gereksinimlerini karşılamada önemli bir hareket alanı sağlarken, rekreasyon da, sporun toplumsal yaygınlaşmasında ve sportif başarılar elde edilmesinde önemli roller üstlenmiştir. Spor bu rolünü genellikle herkes için spor veya sağlık için spor gibi etkinlik rollerini yerine getirerek gerçekleştirmektedir (6, 18). Spor bir boş zaman uğraşısı olarak yani amatörce yapılan şekliyle rekreatif faaliyet özelliği taşımaktadır. Dumas'a göre spor, insanın emrinde ve hizmetinde olursa rekreasyon faaliyeti, eğer insan sporun emrine girerse o zaman da spor bir meslek özelliği taşıyarak rekreasyon faaliyeti kapsamı dışında kalmaktadır (7, 28). Kitle iletişim araçları sayesinde ülkenin hatta dünyanın hemen her yerinde gerçekleşen değişik spor aktiviteleri, evimizin içine kadar gelmektedir. Bu durumda oldukça zahmetsiz ve ucuz bir şekilde isteyen herkes sporla pasif olarak ilgilenebilmektedir.

İnsanların boş zamanlarını değerlendirme ihtiyaçlarının gündeme geldiği ilk yıllardan günümüze kadar, spor aktivitelerine seyirci olarak katılım çok yoğun bir şekilde devam etmektedir. Günümüze nazaran rekreasyon faaliyetlerine seyirci olarak katılımın daha yoğun olduğu 19. yüzyılın başlarında tiyatrolar, sirkler, sinemalar ve büyük stadların tribünlerinde çeşitli sanatsal ve sportif faaliyetleri seyredenler, evlerinde radyo dinleyenler büyük yığınları oluşturmaktaydı. Bu yüzden rekreasyonun pasif türleri gelişim göstermekteydi (5, 17). İnsanların sadece seyirci oldukları bir takım spor dallarının cazibesine kapılarak zamanla o dallardan bazılarına sporcu olarak yönlenmeleri göz önüne alındığında pasif katılımın, aktiviteye geçişi özendirici bir durum olduğu da ortaya çıkmaktadır. Spor seyircisinin bu özellikleri onu bir sinema veya tiyatro seyircisinden ayırmaktadır. Diğer yandan sporun pasif yönünün teşvik edilmesi, eğitimsizlikle beraber, öncelikle rekreasyonun ticari bir değer taşıdığı anlayışından ileri gelmektedir ki, bu yüzden sporu aktif olarak yapanların değil, sporu seyredenlerin sayılarında artış meydana gelmektedir. Ancak toplumsal, ekonomik ve teknolojik gelişmenin de etkisiyle durumun tersine çevrilmeye başladığı görülmektedir (7, 29). İnsanlar giderek, hekimlerin önerileriyle teknolojik gelişmelerin yol açtığı hareketsizlik nedeniyle ortaya çıkan sağlık sorunları karşısında spora aktif olarak katılmayı tercih etmektedirler. Sporcuların toplum içindeki statülerinin yükselmesi de ebeveynlerin çocuklarını öğrenimleri dışında spora katılmaya teşvik etmesine yol açmış, çocukların rekreatif etkinliklerinde spor ilk sıralarda yerini almıştır.

Yapılan araştırmalar, rekreasyon amaçlı sportif faaliyetleri tercih eden insanların sayısının, diğer faaliyetlere katılanların sayılarından daha fazla olduğunu göstermektedir. Örneğin Almanya'da halkın %61'ri boş zaman etkinliklerinden sporu tercih etmektedirler. Ayrıca 1987 yılında Almanya'da 6-16 yaş arasındaki 190. 000 kişi üzerinde anket yoluyla yapılan bir araştırmada gençlerin %60'ının boş zamanlarını spor yaparak geçirdikleri görülmüştür. Boş zamanlarda sportif faaliyetlere aktif katılmayı tercih etme oranının yüksek olmasındaki temel nedenler, sporun kişisel ve toplumsal özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Ayrıca sportif faaliyetlerin katılım kolaylığı, çalışma rahatlığı, her yaşın, her cinsin ve herkesin zevk ve isteklerine yanıt verebilecek tercih olanağı vardır. Sosyalleştirici, toplumsal birliği sağlayıcı, sağlık kazandırıcıdır. Sanatsal ve folklorik değeri vardır. Bütün bunların yanında rekreasyonla daha yakın ilgisi bakımından sporun çeşitlilik, değişkenlik ve hareket özelliklerinden bahsedebiliriz (7, 30). Rekreatif bir etkinlik olarak spora ilginin artması çeşitli toplumsal kurumları bu konuda organizasyonlar yapmaya yöneltmektedir. Okullar, spor kulüpleri, çeşitli dernekler ve devlet kuruluşları müsabaka niteliği taşımayan rekreatif amaçlı sportif etkinlikleri düzenlemeye başlamışlardır. Trakking, jogging, rafting gibi yeni bir takım spor branşları bu organizasyonlarla gündeme gelmeye başlamış, böylece sporun yeni çeşitlerinin tanıtılması ve yaygınlaşması da sağlanmıştır. Rekreasyon eğitimi için düzenlenen kampanyalarının artarak rağbet görmesi bir yandan sportif aktivitelerin insanların günlük yaşamının bir parçası haline gelmesine katkıda bulunurken diğer yandan da ortak ilgi ve heyecanların paylaşıldığı ortamlar yaratarak kişileri yabancılaşmaktan kurtarmakta hoşgörü, gelişmiş sosyal ilişkiler ve sosyal uyum yaratmaktadırlar.

KAYNAKLAR

1- Bucher, C. A. , Bucher, R. D. , Rekreation for Today's Society, New Jersey, 1974

2- Davis, R. J, . Bull, C. R. , Roscoe J. V. , Roscoe D. A. , Physical Education and The Study of Sport, Wolf Publishing, England, 1991

3- Dikici K. Adana ili Lise Öğrencilerinin Boş zamanlarını Değerlendirme Alışkanlıkları, Yayınlanmamış master tezi, ADANA , 1994

4- Erkan, N. , Boş Zamanı Değerlendirme, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Akademisi Ders Notları, ANKARA, 1995

5- Huntchinson, J. L. , Principles of Rekreation, New YORK, 1949 6- Karaküçük, S. , Rekreasyon, Seren Matbaacılık, ANKARA, 1995

6- Şahin, H. , Sporcuların Performans Sporunu bıraktıktan Sonraki Yaşamlarında Boş Zaman Değerlendirme İlgilerinin Araştırılması, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, ADANA. 1997

AY OLMASAYDI

Ay dünyamızın tek doğal uydusu, atmosferi olmayan üzeri kraterlerle kaplı toz ve kayalarla dolu bir küre parçasıdır. Bu kürenin biz dünyada yaşayan insanlara ne gibi faydaları vardır? Ayın önemini anlayabilmek için kendimize şu soruyu sorabiliriz. Ay olmasaydı Dünya nasıl olurdu? Önce Ayı dünyamız ile karşılaştıralım. Ay dünyanın yarıçapını ¼ü kadarlık bir yarıçapa sahip, hacmi dünyanınkine göre 1/50 oranında küçük ve kütlesi ise dünyaya göre 1/80 oranındadır. Ay dünyaya göre daha az yoğun bir gök cismidir. Zaten dünyamız güneş sisteminin en yoğun gök cismidir.

Gelelim Ay olmadığı zaman Dünya üzerinde ne tür değişiklikler olacağına. En başta gel-git olayları olmaz dersek bu tamamen doğru olmayacaktır. Çünkü gel-git olaylarının 2/3üne Ay sebep olmaktadır. Eğer Ay olmasaydı, gel-git olayları 1/3 oranına düşecekti ama gene olacaktı. Bu gel-git ise Güneşin meydana getirdiği bir etkidir.

Gel-git olaylarına sebep kütle-çekim kuvvetidir. Bu kuvvet cisimlerin birbirlerini çekmesini ve bulundukları yerde tutulmasında etkilidir. Kütle-çekim kuvveti Ay tarafından dünyaya uygulandığı gibi dünya tarafından da eşit miktarda Aya uygulanmaktadır. Bu kuvvetin diğer bir etkisi ise gel-gitler sebebiyle dünya üzerinde bir sürtünme kuvveti oluşturmasıdır. Bu kuvvet olmazsa (yani ay olmazsa) sürtünme kuvveti kalkacağı için dünya daha hızlı dönmeye başlayacaktır. Böylece bir gün 24 saat değil yaklaşık 8 saat olacaktır.

Zaten bildiğimiz gibi Ay dünyadan her yıl biraz biraz uzaklaşmaktadır. Yaklaşık 400 milyon yıl önce Ayın dünyaya daha yakın olduğu zamanlarda, dünyanın şimdikinden 4 kat daha yavaş döndüğü yapılan araştırmalarda görülmüştür. Bu şu demek oluyor: Eğer Ay bir gün bizi bırakırsa yada yok olursa Dünya divane olacak ve serseri bir top gibi çok hızlı dönmeye başlayacaktır.

Hızlı dönen Dünyamız ekvatordan başlamak üzere atmosferini kaybetmeye başlayacaktır. Dünyanın ekvatordaki çizgisel hızı fazla olduğundan buradaki cisimler merkezkaç kuvvetten dolayı daha hafif oluyorlar. Dünya hızlı dönmeye başlayınca Dünyanın çekim kuvvetini aşan moleküller atmosferi bir bir terk edecekler. Ekvatorda oluşan alçak basınçtan dolayı kutuplardan buraya doğru şiddetli rüzgarlar esmeye başlayacak. Bu rüzgarlar, Dünya atmosferini tamamen kaybedinceye kadar devam edecek.

Dünya atmosferini kaybetmese dahi Dünyanın hızlı dönmesi rüzgarların hızlarını etkileyecektir. Örneğin Jüpiter bir tam dönüşünü 10 saatte tamamladığı için üzerinde yaklaşık 150 -300 km/h hızında kasırgalar gözlenmektedir. Dünyamızda da bu hızda fırtına ve kasırgalar oluşacak bu ise hayatı kötü şekilde etkileyecektir.

Diğer bir etki ise mevsimlerin oluşumunda gözlemlenecektir. Mevsimler, Dünyanın düşey ekseniyle yaptığı 23 derecelik açı sonucunda oluşmaktadır. Ay olmasaydı veya olmasa bu durumda bu açı 23o değil 90o olacaktı. Bunun sonucunda kutuplar ekvatorla yer değiştirecek ve böylece kutuplar ekvator kadar sıcak, ekvatorda kutuplar kadar soğuk olacaktı. Tabi bu sıcaklık değişimleri çok hızlı gerçekleşeceğinden bir anda dondurucu soğuklar bir anda ise 100 ºC'ye varan kavurucu, öldürücü sıcaklar insan yaşamını yada genel anlamda yaşamı olumsuz olarak ekilecekti.

Görüldüğü gibi basit bir gök cismi olarak düşündüğümüz uydumuz Ay, bir sistemin önemli bir parçasıdır. Bilim adamlarının Ay hakkında söyledikleri en veciz ifade şudur: Eğer bir gün her şeyiyle dünyanın kopyası bir gezegen bulursak ve bu gezegenin bizim uydumuz gibi bir uydusu yoksa, bu gezegen de hayat olmasına imkân yoktur. İşte sizlere dünya üzerinde hayatın olması için gerekli milyonlarca şartlardan bir tanesi.

AŞK DEMEK

Bir kadına bir erkek. Yakışığı budur.

"Yalnızlık allaha mahsus." Doğru laf.

Bıraksalar gül gibi geçinip gidecek bu iki cins ama rahat vermiyorlar ki.

Örneğin, ıssız bir adada, çift başlarına yaşamaya bile kalksalar, ağacında sakin sakin öten kuşun cinsi bile aralarında tartışma konusu olur.

"Bence saksağan...."

"Bana kalırsa baykuş."

"Saçmalama baykuş puuu lar"

"Saksağan da uzun uzun ötmez." Saksağan...baykuş ...derken biri o geceyi sahilde, diğeri de kamıştan kulübede geçirir.

Dedim ya kimse rahat vermez şu ikiliye. Ne ötüyorsun şimdi durup dururken değil mi? Araya nifak sokmanın ne manası var.

Şimdi hal böyle olunca, aynı mekan dahilinde gece uykularını ayrı geçirmeye başladı mı bu ikili, ikili olma sözleşmesininim ihlali tohumları atılmaya başlanmıştır.

Çiftlerin birbirlerine en trip ceza şeklidir.

"Nnnnnevet ben bu gece salonda uyuyacağım, neredeydi ekose battaniye???"

O gece ayrı yattın mı, cezanı verdin. Artık kendine mi, O'na mı belli değil.

Gitmişsin 109 taksite bir yatak almışsın battal boy, sonra yaptığına

bak...neden şiddetli ya da şiddetsiz kavga sonraları, bir kişi kendini bu ortopedik zevkten mahrum etsin?

Hayatta etmem, etsin de istemem. Dön arkanı uyu, ya da dönme istediğin yönde yat.

Anlam yüklü bohçanın içinden şunları çıkarabiliriz :

Sana değmek istemiyorum, sana katlanamıyorum, seni çekemem, sinirime dokunuyorsun, madem eşim gibi olamıyorsun, neden yanında yatayım vs...

Yani beraber uyumak demek, aşk demek. Aşk demek, beraber uyumak demek. Bu sonuca varıyoruz en mikrodan.

Aşk demek, birbirlerinin kurallarına kayıtsız şartsız uymak demek.

Kurallara uydun mu da yanında yatmaya hak kazanırsın. İşte bu kadar!

İhlal demek, ihmal demek aşk kitabında.

Yirmi yaşına kadar oku, kırk yaşına kadar hayattan sille ye, ders almak adına; emekli olana kadar da bağkur mu, sigorta mı daha çok prim veriyor acaba endişesi ile geçsin ömrün... Ne kaldı şurada ölümüne; en iyi niyetten on-yirmi sene kalmışken de yanındaki insanın hayat arkadaşın olduğunun anca bilincine var.

Muhallebi yerken takma dişlerin kırılmaya başladığı yıllarda anlarsın aslında, kuşları seslerinden tanıyabilen tarafın bir diğerinden kişilik olarak üstün olmadığını. O zaman anlarsın ancak, saksağanlar ve baykuşlar ilahi adalet için değil, sadece çeşit olsun diye indirilmiştir yeryüzüne.

Didişmeyi taaa o zaman bırakırsın. Eşinin tansiyon-kolestrol ilacını, o zaman hatırlatmaya başlarsın. Yıllar öncesinde başının ağrısını umursamazken, şimdi, yalnız kalma korkusu ile paspası olursun O'nun.

Değer mi oysa değmeden uyumak, değmeden yaşamak, bir gün bile.

Aşk demek değmek demek.

Tenine, ruhuna, acısına, sevincine değmek demek.

İnadına, didiştiğiniz günün akşamları değin birbirinize.

Ya da daha kolay bir çözüm, işgüzarlık edip de battaniye falan almayın evinize.

ZAYIFLAMA İLACI "LİDA"

Bugün can sıkıntısından, madem ki bu sene deniz meniz yok. Ben de internette sörf yapayım derken, milliyetin bloglarına kadar uzanmışım.

S.Aydın adında bir blogcunun yazıları hoşuma gitti. Bu yazısının daha fazla insana ulaşması gerekir diye burada sizlerle paylaşmayı bir borç bildim.

-İnsan canı pahasına neler yapabilir ?

-Hiç düşündünüz mü?

-Mesela çocuğu için canını verebilir mi ?

-Çok sevdiği aşkı için ölümü göze alabilir mi?

-Vatanı için canını verebilir mi ?

.-Eminim ki bu sorularıma ,içinizden gelen bir coşkuyla EVETTTT diyorsunuz.

-Başka ?

-Peki ya zayıflamak için ölümü göze alırmısınız?

-Ama bilerek, ama bilmeyerek alınıyormuş.

-Neden mi?

Gümrük kapılarında,300.000 kutu zayıflama ilacı olarak bilinen "LİDA" ilacı, kauçuk diye sokulurken yakalanmış.

Dr.Ender Saraç uyarıyor; bu ilaç yüzünden onlarca insan yaşamını yitirdi.

Şu anda bile tezgah altında bu ilacın satıldığı yolunda duyumlar alınmış.

Talep olmasa arzın da olmayacağını düşündüğümden,

"LİDA" adlı ilacı kullananların bir kez daha düşünmelerinde yarar var.

Kanada,Almanya,Hong Kong,İsviçre ve İrlanda gibi ülkelerde yasaklanan diyet ilacı "LİDA"yı T.C.Sağlık Bakanlığı Nisan 2007 de toplatmıştı.

Yakalanan LİDA kapsullerinin yanı sıra operasyonda şunlar da ele geçirilmiş;

*162 koli(7.840 adet) ABERRANCE cinsel uyarıcı hap.

*49.800 adet VİAGRA

*31.840 adet CURUSAGE cinsel uyarıcı hap.

Geçenlerde Yıldız Kenter, zayıflamak ve formunu korumak isteyenlere güzel bir yol gösterdi.

Her sabah 15 dakika ip atlama.

Ne kadar kolay değil mi ?

Hem bedava, hem de hiç riski yok

ÇAPKINLAR İÇİN BURÇ REHBERİ

Çapkınlar İçin Burç Rehberi

Boğa burcunu iyi bir restoran etkiler. Koçu parfümler. İşte astrolog Claire Petulengroya göre, insanı burcuna göre aşık etme yolları...

Koç Burcu: Önce güzel kokup kokmadığınıza özen gösterin. Lüks ve pahalı kokuları severler. Ucuz giyinmeyin.

Boğa Burcu: Hayatları yemek, seks ve para üzerine kurulduğundan iyi bir restoran, gece kulübünden daha etkili olur.

İkizler Burcu: Onu yeni açılmış bir yere götürün. Çok zor elde edilen rolü de oynamaya kalkmayın.

Yengeç Burcu: Biraz uzak durun. Onlar sırlarını koruyanlardan hoşlanırlar. Size güvenmesi zaman alacaktır.

Aslan Burcu: Ne kadar para kazandığınızı, başarınızın göstergesi olarak algılayacağı için kazancınızı bilmek ister.

Başak: Detaya çok dikkat ettiklerinden giyiminize ve saçınıza özen gösterin.

Terazi: Gülmeyi pek severler. Komik fıkralar ve hikayeler anlatın. Ama şarkı söylediklerinde sakın gülmeyin. Müziğe karşı kabiliyetleri olduğunu sanırlar.

Akrep: Kendiniz olun. Farklı görünmeye çalışanlardan hoşlanmazlar.

Yay: Onlarlayken alışılmış ve denenmiş metotlar kullanmayın. Yenilik severler.

Oğlak: Onun için ne kadar kazandığınız, hangi ülkeleri gördüğünüz, kimleri tanıdığınız önemlidir. iltifatı sever.

Kova: Kendilerini beğenmiş gibi görünürler ama aslında değildirler. Aptal hiç değildir. Romantiktirler.

Balık: Denizle ilgili her şeyi severler. İnsanlar hakkındaki kararlarında genelde yanılmazlar.

BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ

Kağıt Parayı Kimler İcat Etti ?

Para icat edilmeden önce, deniz kabuğundan kıymetli metallere kadar çeşitli mallar değişim aracı olarak kullanılmıştır. Tarihi kayıtlara göre, M.Ö. 118 yılında Çinliler deri para kullanmışlardır. İlk kağıt para ise M.S. 806 yılında yine Çinde ortaya çıkmıştır.

Batıda kağıt paraların basılması ve kullanılması 17 nci yüzyılın sonlarına rastlamaktadır. İlk kağıt paranın 1690lı yıllarda Amerika Birleşik Devletlerinde Massachusetts Hükümeti, İngiltere'de ise "Goldsmiths" ler tarafından basıldığı ve dolaşıma çıkarıldığı, 1694 yılında İngiliz Merkez Bankası ve daha sonra diğer ülke merkez bankalarının kurulması ile de yaygınlaştığı görülmektedir.

"Kağıt icat edildi, paranın kağıt olması yüzyıllar sürdü."

Dünyanın en çok söylenen şarkısı hangisidir ?

Bu şarkı "Happy birthday to you" dur. Şarkının asıl kaynağı Amerikalı iki kız kardeşe aittir. Orijinal adı "Good Morning to All" yani "hepinize günaydın"dır. Daha sonra güftesi değiştirilerek bütün dünyaya yayılmıştır. Fakat telif hakkı kardeşlere aittir, onlardan sonra da Warner/chappel müzik şirketine geçmiştir. Müzik ticari amaçlı kullanıldığı zaman şirkete ödeme yapma zorunluluğu vardır.

Mezara niçin çiçek konulur ?

İlk olarak Mısır Firavunu Tutamkamon' nun milattan önce 1346 da öldüğünde mezarının çiçekten taçlarla kaplandığı saptanmıştır. Kuzey Avrupa da ise M.Ö 2000 yıllara kadar mezara çiçek konduğu belirlenmiştir. O zamanlarda bu çiçeklerin amacı iyi ruhları çekme, kötü ruhları kovma amacıylaydı. Sonradan ise asıl amaç cesetler çürürken çıkan kokuyu kamufle etme amacını taşır. Servi ağacı da bu nedenle mezarlıklarda kullanılır. Ağacın yaprakları rüzgarı önler, kendine özgü ferah kokusu vardır. Cenaze törenlerinde siyah giyinmenin amacı da mezarlıklarda hayaletlerden sakınmak amacı taşımaktadır.

İnsanlar saatlerini niçin sol kollarına takarlar ?

Özel bir durum veya farklı olma düşüncesi yoksa insanların çoğu saatlerini sol kola takar. Çünkü çoğunluk sağ elini kullanmaktadır ve bu kolun daha hareketli olması nedeniyle saatin bir yerlere çarpıp zarar görme olasılığı yüksektir. Zaten saatin kurma düğmesi 3 rakamının yanındadır. İnsanlar saati kurmak istedikleri zaman onu bilekten çıkarmadan sağ elle uzattıkları sol kollarındaki saati kurabilirler.

Satrançta şah niçin o kadar pasiftir ?

Çünkü şah koruma altındadır. Zaten satrançta amaç şahı almaktır. O yüzden bütün taşlar onu korumakla görevlidir. Vezir ise başkumandan gibi şaha yardım eder. İleri geri, çapraz her yöne gidebilir. Batıda vezire Kraliçe adı verilmiştir. Bununla Kraliçe'nin Kralın en büyük desteği olduğunu işaret etmektir. Satranç 6. yüzyılda Hindular tarafından oynanmaya başlanmış, oradan dünyaya yayılmıştır.

Bir hafta niçin 7 gündür ?

Babilliler 7 günlük haftayı zaman birimi olarak kullanıyorlardı. İlk çağlarda bilinen beş gezegen ile güneş ve ayın sayısının 7 oluşu bu sayıyı gizemli ve uğurlu kılıyordu. Daha sonra dinlerde göğün 7 kat oluşu ve doğadaki ana renk sayısının 7 oluşu, müzik notalarının 7 oluşu sayının önemini daha çok belirtti. Daha sonra Fransa takvim yapısını değiştirerek hafta sayısını 10 yaptı ama kabul görmedi. Rusya 5 günlük hafta uygulamasına geçti, o da tutulmadı. Sonunda yine hafta 7 gün olarak kaldı.

Niçin otellerin kapıları döner kapıdır ?

Döner kapıların tek amacı enerji ve yer tasarrufudur. Büyük binaların içerleri devamlı olarak ısıtılır. Açılan normal kapıdan içeri soğuk hava rahatlıkla girer. Eğer normal kapı kullanılırsa hava değişimi nedeniyle klimalar veya motorlar yeniden çalışacaktır. Özellikle çok kişinin girip çıktığı otel veya benzeri binalarda enerji tasarrufu için döner kapı kullanılır. Döner kanatlar sıcak havanın dışarı çıkmasına, soğuk havanın da içeri girmesini engeller. Üstelik tüm bu işlev kapı çapı kadar yer alır.

Bardaktaki buzlar niçin birbirlerine yapışırlar ?

Buzun erimesi için yalnızca sıcaklık değil basınç da önemlidir. Dağlardaki buzulların kayma nedeni de budur. Basınçla alt tabaka erir ve kayma oluşur. Bir kabın içinde ya da bir bardakta üst üste duran buzların her biri altındakine değdiği noktada bir basınç oluşturur ve bu noktada çok küçük kısım erir. Buradan hareket eden su çok az yanda iki buz küpçüğünün birleştiği noktada tekrar donar. İki buz parçası kaynak yapılmışçasına birbirlerine yapışır ve orada bir daha erime olmaz.

Neden evlilik yüzüğü yüzük parmağına takılır biliyor muydunuz ?

Evlilik yüzüğü neden hep aynı parmağımızdadır da, neden

işaret parmağı baş parmak ya da serçe parmak değil de neden yüzük

parmağı...

Evlilik yüzüğünü ilk defa eski mısır prensesi nefertiti takmıştır...o yıllardaki

Tıbbın ne kadar ilerde olduğu ayrı bir tartışma konusudur ama yüzyıllar

Sonra anlaşılmıştır ki direk kalbe giden tek damar evlilik yüzüğünü taktığımız Parmaktadır..

Başka hiç bir parmağımızdan direk kalbe giden bir damar yoktur

Bitmez tükenmez martıların haykırışı var yüreğimde sana dair uçup gelen. Bir yarım sesle sesleniyorum beni duyar mısın? Ayın o acılı suratının ardından gün doğduğunda, kanatlarını çırpan bir küçük kuş olduğunda sabah, sen yüreğini geçmişin kirinden arındırıp benim ellerime koyacakmısın?

Beni sevebilir misin? Niyetli misin buna ? Sen ilk yazın kuçağında uyurken yağmurlu serin akşamları düşünüp ödünç verilmiş yataklarda geçirdiğin sevişmeleri hatırlayıp kahrolacak kadar niyetli misin buna? Toğrağın iliğine ve kemiğine işleyen çok eski bir yağmur kadar beni içinde barındıracak mısın? Ay düşmüş toprakta menekşe kokulu öpüşmelerle geçikmiş iklimlerin ortasındayız seninle.

Zaman durdu sanki birden tartışmalar bitti. Güneşe dönüyor ayçiçeği gün hızlandığında ve ben her güne uyandığımda sana dönmeye niyetli. Sana diyor ki gözlerim; sen bir kırlangıç gibisin. Hayatın sana verdiği uslanmaz ruhun içinde her baharda bana dönen ama güzün hep göç eden... Ve ben korkuyorum seni sevmekten.

Bitmeyen şarkılarla avunmayacağım bundan böyle. Bak şimdi gökyüzüne, hayali bir gölgeye dönüşüyor benim bedenim. Her nefesinde solumaya başladın bile beni. Ve ben korkuyorum. Bir kasımpatı çiçek açıyor sarı taç yapraklarıyla. Ve gözlerim tiryakisi olduğum kahvenin tadında. Bunu biliyorum gece parçalanıyor, yıldızlar çıkıyor yüreğimden. Kirpiklerim titremeye başlıyor. Bu kız çoçuğu yüreğine yumulmuş ve bir daha ağlamak istemiyor, anlıyor musun?

Her sabah hüzünle karışık bir umut var içimde. Sensizliğin hüznünü, yeni bir günün seni getireceği umuduyla bastırıyorum. Her doğan gün yeni bir umut, yeni bir arayış benim için. Belki sana kavuşacağım zamana bir gün daha yaklaşıyorum, bugün değilse yarın... Kim bilir beklide yalnızca kendimi avutuyorum. Gittiğinden beri hep yalnızlık şiirlerine takılıyor gözüm. Bir başıma değilim sensizlikten yalnızım.

Terk edilip gitmek en çok nasıl koyar insanı bir ben bilirim. Gitmelerin gidenlerin arkalarında bıraktığı çaresizlikleri, en koyu özlemleri... Senin gidişin bişr ateş gibi çöktü yüreğime. Hiç bir yağmur yetmedi içimdeki hasret ateşini küllendirmeyi. Hiç bir sevgi yetmedi senin özlemini gidermeyi. Ben her sabah beni sana götürecek yollarda yürüdüm, senin duyacağın şarkıları söyledim yalnızca. Ve gelmeyişinin her akşamında aslında doğduğunu hiç anlamadığım güneşle beraber ben de battım bir kez daha...

Geceleri hep uyudum, uyudum; gün boyu çektiğim hasreti rüyalarımda biraz olsun giderebilmek için. Her şeye iyi gelen yaraları iyileştiren zaman hiç bu kadar acıtmamıştı yüreğimi. Bin bir umutla sarıldığım sabahlar artık hiç doğmaz oldu. Benim günümde gecemde karanlık şimdi. Ne ay uğurluyor gecelerimi ne sana benzettiğim yıldızlar parlıyor. Elimde kaldı umutlarım.

Sensizlik öyle kötü bir yara oldu ki artık., içimde öyle büyük bir boşluk açtın ki, bir gün olurda geri dönersen kendi yaptığın boşluğu sen bile yetmeyeceksin. Orası hep bomboş paramparça kalacak. Büsbütün çam kırıklarıyla kaplı kalbim. Ne zaman seni düşünsem, seni hatırlatacak en ufak bir şey görsem o kırıklarla dolu yeri batmaya başlıyor yüreğime. Artık sabahları yalnızca hüzünle uyanıyorum. Hiç bir şey beklemiyorum günden. Seni bile.

Varlığında sensizliği yaşamaktansa içimdeki boşluklarla, kırıklarla, boş umutlarımla sensizken alışırım, alışmaya çalışıyorum yokluğuna...

ÖPÜŞTÜĞÜMÜZDE!

Seni anlamadığımı mı sandın..? Umursamadığımı mı..? Eğer öyleyse

yanıldın bebeğim, ya da ben yanılttım seni.

Hezeyanlarımla kol kola geçerken günlerim, usul usul özledim senide

farkettirmedim... Çocukluğuma ver.

Bana her seni seviyorum deyişinde, bende seni derdim de kırılırdın ya

gizlice... Tembelliğime ver.

Hani seni kıskanırdım da belli etmezdim ya, hani uğraşırdın kasıtlı,

kızdırmak için ama ben tepki vermezdim... Aptal gururuma ver aslında

delirirdim.

Sen her buluşmamızda gözlerini ayırmazken benden, ben sağa sola

bakardım da bir türlü uzun uzun bakamazdım ya sana... Ürkekliğime ver

Öpüştüğümüzde sıkı sıkı sarılırdın da bana, ben kollarından nazikçe

sıyrılır arkamı dönerdim ya sana ... Rengime ver, kıpkırmızı olurdum o

anda...

Ve bir gün sen gittin, giderken seni hep saklıyacağım dedinde ben

ağzımı dahi açamadım ya...Sabrıma ver arkandan çok ağladım oysa