Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine
Kategori Dışı Konular tarafından Sosyal Bilimler'de yazılan bir grup blogu
  • Konu

    61
  • Yorum

    16
  • görüntüleme

    8.644

Bu bloğa katkıda bulunanlar

Bu Blog Hakkında

Kategori Dışı Konular

Entries in this blog

TARIM MI SANAYİ Mİ?

Çocukken sorulan anneni mi yoksa babanı mı çok seviyorsun? sorusunun, çocuğun yeni gelişmeye başlayan aklına ne kalın bir pranga vurduğunu yıllar sonra idrak ettim.

Çok boyutlu olaylar dünyasını tek boyuta indirgeyen bu ilk yapı taşı yıllar geçtikçe çoğalıp, sağcı mısın solcu mu?, terörün sebebi nedir?, benden yana mısın karşı mısın? ve daha yüzlerce öldürücü yanlışa götürüyor. Bu zincirden kurtulup, olayların tek nedenli olmadığını, sağcılığın da solculuğun da insanları esir etmenin iblisçe bir yolu olduğunu idrak etmek ise her zaman mümkün olmayabilir.

İşte bu düşünsel esaretin bir örneği de tarım mı sanayi mi? sorusudur. Aslında bu bir soru değil bir yargıdır. Yani ancak ya tarım ya da sanayi olabilir demektir.

Nasıl ki kırk katır mı kırk satır mı? sorusunun doğru cevabı, hayır, ikisi de değil ise, tarım-sanayi seçmecesinin cevabı da her ikisi de dir. Doğru soru, tarım mı sanayi mi? değil, nasıl tarım? veya nasıl sanayi? dir.

Ülkelerin arasında yüksek gümrük duvarları varken tarım ya da sanayide ileri ülke tanımı, o sektördeki ürünleri çok üretmekle ölçülüyordu. Bugün bu duvarlar alçalmış (yer yer kalkmış) ve artık çok üretmek anlamını kaybederek yerini o sektördeki rekabet gücüne bırakmıştır. Bugün Dünya'nın en ileri tarım ülkesi, aynı zamanda en ileri sanayi ülkesidir.

Bunun nedeni, artık tarımın köylü, sanayinin de kentli yurttaşların uğraşı alanı olmaktan çıkıp her ikisinin de teknoloji esaslı hale gelmiş olmasıdır. Senenin 3-4 ayı, yüzyıl önceki usullerle tarlada çalışıp geri kalan zaman da politikacıları yarıştırıp, Dünya fiyatlarının 2 katı taban fiyat sağlamaya çalışan kesimin yaptığı işin adı tarım değil tarım gibi bir şey dir.

Aynen, bir yabancı firmayla lisans anlaşması yapıp rekabet gücünü lisansörünün kontrolüne bırakan ve en yüksek gümrük duvarı sözü veren partiye oy veren kesimin yaptığı işin adının sanayi olmayıp sanayi gibi bir şey olduğu gibi!

Artık ister sanayi ister tarım isterse bambaşka bir alan olsun, ortak bileşen rekabet gücü, onun da ana girdisi teknoloji üretimi dir. Teknoloji üretimi ise önce o alandaki mevcut bilgilere erişmekle başlayıp, o bilgileri ve kişisel bilgi-beceri-yaratıcılığı kullanıp daha ucuz ve/ya daha kaliteli ürünler üretebilme sürecidir

Bu sürecin bir çok şeyle ilgisi yoktur. Ama en çok ilgisi olmayan şey ise, kendisine rekabet gücü sağlayan teknolojileri üretmiş olanlardan, onların eski teknolojilerini satın almaktır. Denilebilir ki yüksek rekabet gücü edinmenin bir şartı da, teknolojiyi satın alınabilir bir nesne sanan insanların yaşadığı ülkelerin mevcut olmasıdır.

Pekiyi, bugün bulunduğumuz ve ne tarım ne de sanayi ile ilgisi olmayan noktadan, bu yeni anlayışın belirlediği noktaya geçilebilir mi, geçilebilirse nasıl?

Aynen diğer sorunlarda olduğu gibi bu sorun da tek boyutlu değildir. Yani ortada, bir düğmeyi öbür tarafa çevirerek değiştirilebilecek bir tablo yoktur.

Buna rağmen, öbür tarafa çevrilmesi gereken bir ilk düğme vardır. O da, tarım ve de sanayi kesimine, yaptıkları işin tarım ve sanayi olmadığını, bunun bundan böyle desteklenmeyeceğini, buna izin vermenin, hükümetlerin değil rakiplerin elinde olduğunu, onların da bu izni verecek kadar avanak olmadıklarını cesaretle söyleyebilmektir.

Çevrilecek ikinci düğme ise, geleneksel siyaset anlayışımızın, geleneksel tarım ve geleneksel sanayimizden daha farklısını yaratamayacağını aynaya bakarak söyleyebilmektir. Gerisi nisbeten kolaydır.

Ücret şikayetlerini, özellikle de kamu kesimindekileri birkaç grupta toplamak mümkündür:

Yaşamak istediği hayat standartı için geliri yeterli olmayanların şikayetleri (hemen herkes),

Kendini mukayese ettiği kişiler / kesimler dolayısıyla gelirinden şikayet edenler -ki bunlar da ikiye ayrılır-:

Ücretini hak etmemekle birlikte, başka hak etmeyenlerin de varlığına dayanarak şikayet edenler,

Ücretinin karşılığından fazlasını verdiği, objektif ölçülere göre sabit olup da şikayet edenler.

Bu üç grup içinde ilk ikisinin şikayetlerini karşılamak oldukça kolaydır. Toplum olarak zenginleştikçe, düşlediğimiz yaşam düzeyine yaklaşacağımız tabiidir.

Bu ise, daha çok ürettikçe olabilecek bir iştir. Daha çok üretebilmenin koşulları da bellidir. Bu koşulların bağırmakla gerçekleşmesi imkansızdır.

Dolayısıyla bu bağlamda sızıldanmanın fazla bir anlamı yoktur.

İkinci grup için ise bu kadar dahi bir açıklamaya ihtiyaç yoktur. Yalnızca, "kötü örnek örnek alınamaz" demek yeterlidir.

Böylece şikayetlerin %66.6'sını karşılamış olmakta, geriye sadece %33.3'lük gibi bir azınlığın (!) şikayetleri kalmaktadır. Ancak ne var ki bu azınlık, sesine çok kulak verilmesi gereken bir azınlık olup genellikle sesi pek çıkmayan, kamu kesiminin ürettiği her ne yararlı iş varsa onları üreten bir azınlıktır.

Bir azınlığın ücret sorunu gibi görünen sorun aslında, Türkiye'mizin birçok farklı görünümlü sorununun kıyafet değiştirmiş bir bileşkesidir.

"Ürettiğinin -bu toplumun zenginlik sınırları içinde- karşılığını alamamak" şeklinde formüle edilebilecek bu sorunun çözülebilmesi için, bu soruna nelerin yol açtığına bakılmalıdır.

Aksi halde sorun, "filan genel müdürün haksevmezliği" veya "baba'nın çalışanlara sahip çıkmayışı" gibi gerçekle ilişiği bulunmayan biçimlere bürünebilir ve bürünmüştür bile.

Bu nedenlerin hangisinin öbüründen daha önemli olduğu konusu biraz karışıktır. Dolayısıyla, bu sebepleri -hiç olmazsa başlangıçta- eşit önemde saymak daha doğrudur.

Kanımızca, yukarıdaki şekilde formüle edilen soruna ait gerçekler şunlardır:

Üzerinde bu denli yoğun şikayet bulunan "ücret"in tanımı konusunda, ülkemizde inanılması güç bir karışıklık vardır.

Bir kısım vatandaşımız ücretin, devletin kendilerine ödemesi gereken ve yaptıkları ya da yapmadıkları işlerle ilgisi olmayan zorunlu bir ödeme olduğuna inanmaktadırlar.

Bir diğer kısım ise ücreti, yaptıkları iş karşılığında kendilerine ödenen TL cinsinden bir bedel olduğunu, bunun dışındaki ödentilerin (adına yanlış olarak sosyal hak denilmektedir) ise ücret sayılamayacağını düşünmektedirler.

Bir başka grup insanımız ise ücretin, örgütlerinin gücü ile orantılı olarak alınabilecek bir karşılık olduğunu savunurken, çok ufak bir azınlık da ücretin, işgücü piyasasına arz ettikleri akli ve/ya bedeni emeğin, arz-talep dengesi içindeki karşılığı olduğunun bilincindedir.

Ancak her ne olursa olsun ücretin tanımı konusunda sağlıklı bir fikir birlikteliği yoktur. İnanmayanlar, rastgele 10 kişiye ücretin tanımını sorup, alacakları cevaplardan şaşkalabilirler.

(a) şıkkında belirtilen kavram kargaşası yalnız ücret alanlar için değil, ücret verenler için de geçerlidir.

Buna inanmayanlar da 1475 sayılı iş yasasındaki "ücret" tanımına bakabilirler.

Ücret sorunları ile ilgilenenlerin ne kadarının "ücret düzeyi" ve "ücret yapısı" kavramları gibi iki anahtar kavram hakkında doğru bilgi sahibi olduğu da şüphe götürür.

Bu da ikinci bir eksiklik olup inanmayanlar bunu da test edebilirler*.

Şikayetlerin büyük bir bölümü, adına "Gelir Yetmezliği" denilebilecek olan ve enflasyondan tüketim ahlakı yetmezliğine, beceri yetersizliğinden hızlı nüfus artışına kadar yayılan geniş bir sorunlar yelpazesinden kaynaklanmaktadır.

Ortalama gelir düzeyi düşük, harcama konusundaki motivasyon yüksek oldukça bu sıkıntılar azalmayacak, aksine artacaktır.

Enflasyon, ücretleri kemiren -ve büyük parçalar koparan- bir etkendir.

Enflasyon, toplumun az üretip, ondan daha çok tüketmesinden kaynaklanmaktadır.

Hal böyle iken, birçok sektörde "en az enflasyon oranında zam yapmak", genel kabul gören bir uygulama haline gelmiştir.

Bu ise, bazı kesimlerin enflasyondan korunurken (kısmen, tamamen ya da fazlasıyla), bazı kesimlerin ise bu yükü olduğundan daha ağır olarak taşımalarına yol açmaktadır.

Enflasyonun kendisi haksızlıktır. Ama bu haksızlığın haksız biçimde dağılımı, haksızlığı ortadan kaldırmamakta aksine daha da büyütmektedir.

Kamu kadrolarının gereğinden fazla kalabalık olması, bu kesimde çalışanların ücretlerini düşüren en önemli etkendir.

Kalabalık kamu kadrolarının başlıca sebepleri ise, adına İş Yaratma teknolojisi denilebilecek metodların uygulanması için çalışmak yerine, işsizliğe karşı kolay bir önlem (!) olarak kamuya ek personel almak ve ikinci olarak da özel girişimcilerin yapmaları gereken işleri (ayakkabı, bez, tuz ve süt üretiminden temizlik ve taşıma hizmetlerine kadar) kamunun yapmaya "kalkışması" dır.

"Doğru sistem kuramamak" gibi başka nedenler varsa da ilk iki sebep zaten yeterlidir.

Mevcut siyaset anlayışımız ve buna dayalı örgütlenme (ki hepsine birden yanlış siyaset anlayışı denilebilir), ücretlerin, teknik bir hesaplama işi olmaktan çıkıp, "birilerinin birilerine haksız çıkar sağlama yarışı" na dönüşmesine yol açmıştır.

Örneğin sözleşmeli personel uygulamasının dejenere edilerek, kollanmak istenilen personele bol keseden dağıtılması, işini dürüstçe yapan insanların dolaylı olarak cezalandırılmasına yol açmıştır.

Her ne şekilde olursa olsun bir defa alınan ücretin derhal müktesep hak haline gelmesi, sorunu içinden çıkılamaz hale getirmiştir.

Belirli sektörlerdeki gereksiz korumacılık, o sektörlerdeki ücretlerin olması gerekenin üstüne çıkmasına ve onun da başka sektörler için "belirleyici" olmasına yol açmıştır.

Belirli sektörler, işçi ücretlerini bir manivela olarak kullanmakta ve ürettikleri malların fiyatlarına bu yolla aşırı zam yapmaktadırlar.

Ürün maliyeti içindeki işçilik payı örneğin %10 olan bir malı üreten özel sektör kuruluşu, işçisine toplu sözleşmede %150 zam yapmakta, ondan sonra da bunu bahane ederek ürün fiyatına yüksek oranda zam yapabilmektedir.

Piyasa ücret yapısını bozan bu uygulama son derece yaygındır.

Tazminat, ek ödeme, yan ödeme vs gibi adlar altında ödenen ve güya belirli bir kesimin diğerlerine göre mağduriyetini önleyeceği sanılan acayiplikler tek sonuç vermektedir: Genel ücret yapısının daha da bozulması!

Hemen herkesin ağzında (özellikle de en çok çiğneyenlerin ağzında) slogan olmuş "eşit işe eşit ücret" in ne demek olduğunda büyük bir kavram kargaşası vardır.

Bir kesim (çoğunluk), "eşit iş" derken, gerçekten birbirinin aynı olan işleri anlarken, çok küçük bir azınlık ise "iş değerlemesi yöntemi uygulanarak bulunan ağırlık puanlarının eşit olduğu işler" i anlayabilmektedir.

"Söke söke alırız" inancı, ücret yapısı deformasyonunun önemli bir nedenidir.

Toplu pazarlıklarda ücret zammını gerçekten "söke söke" alanların cebinden, enflasyonun "usulca" geriye aldığı zamlar, daha az "sökme" (her ne demekse) gücüne gücüne sahip olanları mağdur etmektedir.

Toplu pazarlığın bir ilkesi serbest pazarlık ise, onun ayrılmaz ikizi de serbest rekabet olmalıdır. Çoğu tekel durumunda olan kamu kuruluşlarının ürettikleri mal ve hizmetlerdeki tekelcilik, bu "sökme" işini, tek taraflı bir eylem haline getirmektedir.

Bu genel gerçeklerin dışında, "genel ücret yapısı" ndaki sorunlar şu özel nedenlerden de beslenmektedir:

657 sayılı Devlet Personel Yasası, toplumumuzun uygulayamadığı bazı ilkelerinden dolayı, kamu personeli ücretlerini bir haksızlıklar manzumesine dönüştürmüştür.

Adına, "Başarı Değerlemesi" (Merit Rating) denilen ve ölçülmesi güç işlere (çoğu kamu hizmetleri böyledir) uygulanan metodun, kamu yöneticilerinin çoğunluğunca bilinmeyişi veya uygulanmayışı ya da uygulanamayışı ve bunun yerine bambaşka ölçülerin kullanılması, kamu personeli ücret yapısını önemli ölçüde bozan etkenlerden birisidir.

657 sayılı yasanın öngördüğü ücret modelinde ücretin, ancak "yüksek ünvan" ile mümkün olabilmesi, zorlamayla birçok anlamsız ünvanın ve dolayısıyla da ücret bileşeninin doğmasına neden olmuştur.

Kamu personelinin yapmakla yükümlü oldukları işlere uygun nitelikler edinmelerini sağlayabilecek bir "Beceri Kazandırma Sistemi"nin yokluğu, ücretlerin nitelik ve liyakata değil, amirine yaranma, iktidar partilerine yakın olma (veya görünme) gibi unsurlarca etkilenmesine ve sonuçta da ücret yapısının bozulmasına yol açmıştır.

Başlangıçta, ancak çok az sayıdaki üst düzey görevlisine "teminindeki güçlük" ücretini verebilmek amacıyla çıkarılan sözleşmeli personel uygulamasının kısa sürede dejenere edilip yaygınlaştırılması, müdüründen çok maaş alan sekreter ve şoförleri yaratmıştır.

Aynı kuruluş içinde, benzer görevleri yapan kişilerin bir bölümünün sendikalı bir bölümünün sendikasız oluşu önemli bir çelişkidir.

Tanım itibariyle serbest pazarlık, serbest rekabete açık işler için uygulanabilir. Rekabeti olmayan işlerde (örneğin köy hizmetleri, sağlık hizmetleri ya da belediyelerin temizlik işlerinde), bir kısım personelin serbest pazarlık imkanına sahip olmasının, sonuçta farklı ücret alan "eşit işler(!)" yaratması kaçınılmazdır.

Bunun sebebi de bu tür hizmetlerin, "hizmet satınalma" yoluyla değil "kamu görevlisi" eliyle yapılmasıdır.

Bu tablonun çıkış yolu var mıdır?

Tabii ki vardır: Bunlardan en kolayı, tüm kamu görevlilerinin ücretlerini mesela 20 milyon TL'den başlatmaktır. Böyle bir çözüm aslında işsizlik meselesine de büyük katkıda bulunacaktır. Her kamu görevlisi asgari bir kişi tutup işini (yapılacak bir iş varsa) ona yaptıracak, kendisi de bilgi ve becerisini kullanabileceği daha yararlı hizmetler üretecektir.

Böyle bir çözümün uygulandığı ilk pazartesi günü işe gelen olursa bu çözüm pekala yürütülebilir.

Ancak bu çözümün uygulanmasında bazı pratik güçlükler vardır. Örneğin T.C. bütçesinin 900 trilyon kadar olması gereği filan gibi!

Başka çözüm var mıdır?

Pek hoş görünmese ve kısa sürede şikayetleri dindiremese de çözüm, yukarıda başlıcaları sayılan yanlışları ortadan kaldıracak bir "paket"in uygulanmasıdır.

Yapılmaması gereken ise birçok şey olabilir. Ama bunlar içinde bir tanesinden özenle kaçınmak gerekir: O da sistemin orasına burasına yama yapmaktır. Yani, en fazla bağıran kesime yeni bir ad altında (tazminat vs gibi) bir ödeme yapmak, daha sonra en fazla bağıran kesime aynı hakkı tanımak ve bu yolla vakit geçirip, sorunu daha da büyüterek ileriye taşımak!

Tabii bir başka (ve belki de en etkili) çözüm de, işlerin güçlüğü ile ücretlerini tam ters orantılı hale getirmeye devam etmek ve sonuçta herkesin birer trilyonluk maaşlarıyla ekmek alamayacak hale gelmesini görmek ve ancak ondan sonra yukarıdaki "paket" çözümü uygulamaya mecbur kalmaktır.

YENİ BİR ÜCRET SİSTEMİ

Kamu kuruluşlarında uygulanan çeşitli ücret statüleri, çeşitli nedenlerle dejenere olmuş ve bugün, ne çalışanlar ne çalıştıranlar ne de hizmet alanları memnun edemeyen, memnun etmek bir yana her kesimi ayrı ayrı çileden çıkaran bir duruma gelmiş dayanmıştır.

Artık "iyi bir ücret sistemi" ne sahip olmak, "olursa iyi olur ama olmazsa da böyle idare eder" çizgisinin ötesine geçmiştir.

Ancak, "iyi bir ücret sistemi" ni gerçekleştirmek bir yana tanımlamak dahi pek kolay değildir. "İyi bir ücret sistemi":

Çalışanlara en yüksek ücreti veren sistem midir?

İşlerin güçlüğünü ücretlere yansıtan sistem midir?

Çalışanların performanslarını dikkate alan sistem midir?

Piyasa ücret yapısına uyan sistem midir?

Arz-talebe göre şekillenen sistem midir?

"Yalnız talep" e göre belirlenen sistem midir?

"Yalnız arz" a göre oluşan sistem midir?

Yoksa bunların karmakarışık bir bileşimi midir?

Halen yürürlükte bulunan kamu çalışanları ücret sistem(ler)i, en çok bu sonuncusuna uymaktadır. İçinde, yukarıdaki parçaların herbirisinden renkler bulunmaktadır.

Bu ücret yapısı bu hale nasıl gelmiştir? Bu, ayrıca irdelenmesi gereken bir konudur*.

Bu irdeleme yapıldığında varılacak ilk sonuç şudur: Kurulacak yeni sistem, büyük ölçüde eski "bozucu etkiler" in etkisinde kalmaya devam edecektir.

Gerek 657 sayılı Devlet Personel Yasası, gerek Sözleşmeli Personel statüsü ve gerekse daha dar ve özel ücret sistemlerinde (istisna akdi vbg) göz atıldığında görülen ortak yan, herbirinin bazı "duyarlık alanları" içerdiğidir. Bunların başında, "amirin takdiri" gelmektedir.

Bu "duyarlık alanı" , bizim insan niteliği dokumuz ile çok kolay dejenere edilebilecek bir alandır.

İkinci bir "duyarlık alanı", "eğitim" olup dejenere edilmesi oldukça güçtür. Bir diğeri "kıdem" dir ve o da çok güç dejenere edilebilir.

Dejenere edilmeye çok yatkın bir alan "görevin gereği"dir. Bazı görevlerin kişilere göre tanımlandığı, gereklerinin kişilere göre "ayarlandığı" çok görülmüştür.

O halde yeni sistem, bu gibi "duyarlık alanları" nı olabildiğince az içermelidir. Bu, yeni ücret sisteminin son derece basit bir sistem olacağı anlamına gelir. Bu acıdır ama bir gerçektir.

Madem ki dejenere edilemeyen birkaç alan vardır, o halde yeni sistem bu birkaç alana dayalı olmalıdır. Bunlar, "kişilerin eğitim düzeyi" ve "kıdemi" dir.

Kişilerin "eğitim" ve "kıdem"inden başka faktörü dikkate almayan bir ücret sistemi uygulansa acaba nasıl sonuçlar ortaya çıkar? Başlıca ikisi şunlar olabilir:

Kamu çalışanları arasındaki eğitim düzeyi dağılımında düşük eğitim düzeyliler ve kıdemi az olanlar çoğunlukta olduğu için büyük çoğunluk, oldukça düşük düzeyde bir ücret alabileceklerdir.

"Ünvan" ile "ücret" arasında doğrudan bir ilişki kalmayacağı için, yapay ünvan ihdası garabeti oldukça azalacaktır.

Ayrıca, yüksek ücretin ön şartı durumuna gelmiş olan "ünvan"lara erişmek için siyasi baskı kullanma alışkanlığı zayıflayacaktır. Bu çok önemli bir avantajdır.

Çalışanları rencide eden, "siyasi yardımla ünvan edinme" eğilimlerinin zayıflamasının, birçok ahlaki sorunu da ortadan kaldırabileceği beklenmelidir.

Yeni sistemde alınması gereken bir önlem, bir yanda işsiz insanlar varken herhangi bir kamu görevine kapağı atabilmenin bir piyango çarpma şansı olmaktan çıkarılmasıdır.

İşsizlik varoldukça "iş"in değeri azalmayıp artacaktır. Ama ilginç olan, "iş"in değil "kamuda iş"in değerli sayılmasıdır. Bunun açık sebebi, kamu işlerinin rahatlığı ve güvencesidir.

Bir ilke olarak, hangi ücret sistemi getirilirse getirilsin, kamu işleri işsizliğe karşı bir önlem olarak kullanıldığı sürece, çalışanların, çalıştıranların ve hizmet alanların mutlu olmalarına imkan yoktur.

O halde yeni ücret sisteminin vazgeçilmez önşartlarından birisi, yeni iş yaratma teknolojileri nin kullanılıp, kamu işlerine olan talebin azaltılmasıdır.

Bir diğer ön koşul, kamu işlerinin "rahat iş" olmaktan çıkarılmasıdır. Bu ise kamu işleri için iki genel ilkenin benimsenmesiyle yapılabilir:

İlke 1- Kamunun görevi, işlerin yapılabileceği ortamları hazırlamak ve onları korumaktır. Kamu, özel kişi ve/ya kuruluşların yapabileceği hiç bir iş yapamaz.

Bu ilkenin benimsenmesiyle, mevcut personel emekli olana kadar, bu ilkeye aykırı düşen işlere yeni eleman alınmayacaktır.

İlke 2- Kamu görevleri, ancak yüksek öğrenim görmüş elemanlar eliyle yapılabilir.

Bu ilke ile de kamu görevlerine karşı mevcut bulunan aşırı talep azalmış olacaktır.

Bu iki ilke, yeni ücret sistemi dolayısıyla doğacak olan "düşük ücret" sorununu ortadan kaldıracaktır.

Sonuç olarak; mevcut ücret kargaşasının "yama"larla ortadan kalkması mümkün değildir.

Bir ücret sistemini çağdaş hale getirebilmek için bulunması gerekli "duyarlık alanları" ne yazık ki bir süre daha kullanılabilir görünmemektedir.

Her bilim dalında çok sayıda formül bulunur. Ancak, bu formüller genellikle çok az sayıdaki ana denklemler den türetilir.

Bu az sayıdaki denklem yerine çok sayıda formülün kullanılması pratik zorunluklar nedeniyledir. Örneğin, tüm fiziksel hareketlerin ana denklemi olan (kuvvet eşittir kütle çarpı ivme) bağıntısı, yüzlerce değişik form altında kullanılır ve herbiri ayrı bir formülle ifade edilir.

Bir alanda yeni bir formül türetmenin koşulu, türetilecek formülün, o alanın ana denklemlerine uygun olması, onlarla çelişmemesidir.

Toplum yaşamının da benzer ana denklemleri vardır. Örneğin, maddenin sakınımı prensibi diye bilinen, hiçbir madde yok olmaz, ya da yoktan varolmaz, ancak yer veya şekil değiştirir kuralının aynısı ekonomi ve sosyal yaşam için de doğrudur.

İşte bu ana denklemlerden birisi, (toplumun ortalama refahı eşittir ortalama nitelik düzeyi bölü toplumun yaşam düzeyi beklentisi çarpı nüfus) şeklinde ifade edilebilir. Burada nitelik düzeyi deyimiyle, zeka-bilgi beceri-ahlak-ruh sağlığı dörtlüsü kastedilmektedir.

Bu basit denklem, birçok sorunun açıklanmasına yaradığı gibi, sorunlara önerilen çözümlerin geçerliğini de test etmeye yarar.

Bu denkleme göre, toplumumuzun nitelik düzeyi değişmediği takdirde, nüfus arttıkça refah düşer.

Yine aynı denkleme göre, refah beklentileri pompalanan ama nitelik düzeyi ona paralel olarak artırılamayan toplumların refah düzeyi azalır. Beklentileri ile gerçek refahı arasındaki fark artan bir toplumdaki bu tatmin olmamış fark, çeşitli tepkilerin kaynağını oluşturur ve o toplumu yönetmek giderek güçleşir. O halde toplumların beklentilerini artırırken son derece bilinçle davranmak gerekir.

Ya da örneğin, refahı artırmak için onlara devlet eliyle yardım yapmanın yararı olamaz. Çünkü denklemde böyle bir parametre yoktur.

Toplumları yönetenler ve de onlara yön verenler, toplum yaşamının ana denklemlerini bilmek ve ürettikleri görüşlerin bu denklemlere uygunluğunu sürekli olarak kontrol etmek zorundadırlar.

Benzer şekilde, bu denklemlerin uygun dillerle toplum kesimlerine de anlatılıp, nitelik düzeyi yükseltilemeyen bir topluma hiç kimse veya hiçbir devletin ilave bir hak, refah vs veremeyeceği bilinci yerleştirilmelidir. Böylelikle, refahını daima kendi dışından bekleme alışkanlıkları içine girmiş bulunan kitlelere yalan söylenmemiş olur.

Topluma yapılabilecek en büyük hizmet, onlara birkaç ana denklemi açıklamaktır

Gazetelerde sık sık Türkiye'deki işçilik ücretlerinin düşük olduğuna ilişkin haberler yer alır. Geçtiğimiz haftalarda bir haber, OECD ortalamalarına göre çok düşük işçiliğimizden bahsediyordu. Bu haber hem doğru hem yanlıştır. Ancak bundan evvel iki farklı kavramı açıklığa kavuşturmak gerekir. Şöyle ki;

İşçi Ücreti bir kişiye ödenen ücreti; işçilik maliyeti ise, işçi ücretinin verimlilikle normalize edilmiş miktarını gösterir.

Saat ücreti $2.00 olan bir Japon işçisi belirli bir üründen 1 saattte 10 adet üretiyorsa:

işçi ücreti = 2.00 $/saat işçilik maliyeti = 0.20 $/adet

demektir. Türkiye'de ise saat ücreti örneğin $1.00 olan bir işçimiz aynı üründen saattte 4 adet üretebiliyorsa:

işçi ücreti = 1.00 $/saat işçilik maliyeti = 0.25 $/adet

olur. Böylece, Türkiye'mizde işçi ücreti daha düşük, ama işçilik maliyeti daha yüksek olur.

OECD içindeki en düşük işçi ücretlerinin ve de en yüksek işçilik maliyetlerinin nasıl olup da Türkiye'mizde bulunduğu kolayca anlaşılır.

Ancak dikkat edilmesi gereken bir ince nokta vardır: İşçilik sözcüğü her ne kadar hemen işçiyi çağrıştırıyorsa da, işçiliğin yüksek oluşunun nedeni genellikle sadece işçi değil, onu çevreleyen sistem (yönetim, sendikacılık anlayışı, teknoloji üretimi vbg) dir.

Nitekim yabancı ülkelerde daha iyi yönetilen, daha çağdaş sendikacılık anlayışına sahip sendikalara dahil işçilerimiz daha yüksek işçi ücretlerine rağmen, daha düşük işçilik maliyetlerine konu olabilmektedirler.

İşçi ücretlerimiz, işçilerimizin verimlilikleri ve yönetim becerilerimizin kalitesi düşük, işçilik maliyetlerimiz ise yüksektir. Rekabet gücümüzü düşüren faktörlerden birisi de budur.

Kavramları yerli yerinde kullanıp, kafaları karıştırmamalıyız.

***

İşçi ücretlerimiz, işçilerimizin verimlilikleri ve yönetim becerilerimizin kalitesi düşük, işçilik maliyetlerimiz ise yüksektir. Rekabet gücümüzü düşüren faktörlerden birisi de budur.

Kavramları yerli yerinde kullanıp, kafaları karıştırmamalıyız.

SERMAYE PİYASASI KURULU (SPK)

Türkiye'de sermaye piyasasını düzenleyen ve 30 Temmuz 1981 tarihinde yürürlüğe giren 2499 sayılı "Sermaye Piyasası Kanunu"nun getirdiği bir kamu tüzel kişisidir. Yetkilerini kendi sorumluluğu altında bağımsız olarak kullanan bu kurulun merkezi Ankara'dadır. Ancak kurulun gerekli gördüğü yerlerde büro açma yetkisi vardır.

Kurul biri başkan, biri başkan vekili olmak üzere yedi üyeden oluşur. Kurul üyeleri Maliye Bakanlığı'nca gösterilen altı aday arasından üç, Adalet Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı, Merkez Bankası ve Bankalar Birliği'nce gösterilecek ikişer adaydan birer kişi olarak Bakanlar Kurulu tarafından seçilir.

Bütün üyeler üç yıl için kararnameyle atanır. Herhangi bir nedenle boşalan yerlere esas hükümlere göre atama yapılır. Atanma koşullarını kaybeden, yasaya aykırı davranışları görülen ya da kusur ve ihmalleri belirlenen üyeler süreleri dolmadan Bakanlar Kurulu'nca görevden alınır.

Kurulun başkan ve diğer üyeleri özel bir kanuna da yanmadıkça resmi veya özel hiçbir görev alamaz ticaretle uğraşamaz, ortaklıklarda pay sahibi olamazlar. Maliye Bakanlığı kurulun yıllık hesaplarını, her türlü işlemlerini denetlemeye ve gerekli gördüğü önlemleri almaya yetkilidir. Ayrıca kurulun işlemleri ve faaliyetleri hakkında Bakanlar Kurulu'na rapor sunmakla görevlidir.

Kurul günlük çalışmalarını kuruluş yasasının 29. maddesince öngörülen ve Bakanlar Kurulu tarafından hazırlanmış olan "Sermaye Piyasası Kurulu Teşkilat, Görev ve Çalışma Esasları Yönetmeliği"ne göre yürütmektedir. 24 Haziran 1982 tarihinde yürürlüğe giren bu yönetmeliğe göre, kurulun "faaliyetlerinin yönetimine ilişkin ana teşkilatı" Başkanlık, Genel Sekreterlik ve Hizmet Birimleri'nden oluşmaktadır.

Sermaye Piyasası Kurul'un görev ve yetkileri 2499 sayılı yasanın 22. maddesinde ve anılan yönetmeliğin 9. maddesinde ayrıntılı olarak belirlenmiştir. Bunları sekiz başlık altında toplamak mümkündür:

Denetleme: Menkul kıymetleri halka arz edilen ve sermaye piyasasında faaliyet gösteren kuruluşlar nezdinde ya da bu kuruluşlardan gelen periyodik bildirimler üzerinden merkezde, bu kuruluşların faaliyetlerini mevzuat ve mali bünye açısından denetlemek, denetim kuruluşlarına ilişkin kuruluş şartlarını ve çalışma esaslarını belirlemek.

İzleme: Sermaye piyasasında izinli ya da izinsiz faaliyet gösteren kuruluşları, bu piyasada işlem gören menkul değerleri ve sermaye piyasasını ilgilendiren her türlü yayın, duyuru ve reklamları izlemek, bu amaçla arşiv oluşturmak.

Kayıt tutma: Sermaye Piyasası Kanunu'na tabi kuruluşların ve halka arz edilen her türlü menkul değerlerin kaydını tutmak.

Araştırma yapma: Yurt ve dünya ekonomisinin gidişi ve eğilimlerinin sermaye piyasası üzerine etkileri, sermaye piyasası uygulamasında ortaya çıkan sorunlar ve Maliye Bakanlığı'nca istenecek diğer konularda araştırma yaparak, alınması gereken ekonomik ve mali önlemler ile mevzuatta yapılması gereken değişiklikler konusunda Maliye Bakanlığı'na öneride bulunmak.

İnceleme: Kurula yapılan başvuruları incelemek, izin vermek, başvuruyu reddetmek, özel kural ve koşullar koymak, ek bilgi ve belgeler istemek, süre vermek, süre uzatmak.

Değerlendirme: Alınan, derlenen ve kendisine tevdi edilen bilgi ve belgelerden, denetim ve izlemelerden elde edilen sonuçları inceleyip değerlendirmek, yapılacak işlemleri, alınacak önlemleri kararlaştırmak, halka izinsiz arz ve satışı durdurmak, yanıltıcı ilan ve reklamları yasaklamak, daha önce verilmiş izin ve belgeleri iptal etmek, finansman durumu zayıflayan ortaklıkları uyarmak, bu konularda yetkili mercilere yapılacak önerileri saptamak ve özel idari nitelikli bu tür kararlarını ilgililere, yetkili kamu kuruluşlarına, gerekirse yargı organlarına ve kamuya duyurmak.

Menkul kıymetlerin halka arz ve satışını düzenlemek, denetlemek ve yönlendirmek amacıyla; menkul kıymetleri halka arz olunan anonim ortaklıkların ve aracı kuruluşların uyacakları esasları, bunların kurula başvurularının ve bildirimlerinin kural, yöntem, biçim ve koşullarını belirlemek,

Kamunun aydınlatılmasını sağlamak amacıyla; Sermaye Piyasası Kanunu'na tabi kuruluşlar tarafından halka açıklanacak bilanço, kâr ve zarar tablosu, yıllık rapor, denetim raporu ve diğer bilgiler için standart tablolar saptamak, kamuya yapılacak her türlü davet ve duyuruların biçim, kapsam ve içeriğini belirlemek.

5 NİSAN KARARLARI

1994 yılının başına gelindiğinde, Cumhuriyet tarihinin en büyük cari açığı ve kamu açığı makroekonomik dengesizliklerin boyutu görmek açısından yeterlidir. Orta-uzun dönemde sürdürülemeyecek olan bu yapı ve politikalar 1994 yılı Nisan ayında içine düşülen ağır iktisadi krizin oluşumundaki nedenlerdir.

Diğer yandan kriz sinyallerinin alınmaya başlandığı 1993 yılının son ayları ile 1994 yılının Nisan ayı arasında geçen sürenin incelenmesi krizin yönetimi açısından da oldukça yanlış uygulamalara başvurulduğunu göstermektedir. Aşırı spekülatif sermaye girişinin ekonomik dengeler üzerindeki olumsuz etkilerini Türkiye kadar ağır yaşamış olan bazı gelişmekte olan ülkelerde krizin ortaya çıkmasıyla birlikte alınan önlemler ile krizin daha hafif atlatılması mümkün olmuştur. Ancak Türkiye'de başvurulan uygulamalar ve iktisadi kararlar krizin boyutunu artırıcı etki yaratmıştır denilebilir.

Bir başka deyişle, 1993 sonu ve 1994 başını kapsayan dönemde Türkiye, kriz yönetiminde de başarısız olmuştur. 1993 yılının ortalarında siyasi otorite kamunun faiz yükünün çok yüksek olduğunu ve kısa dönemde uygulanacak politikaların faiz oranlarını düşürme amacı taşıyacağını açıklamaya başladı. Bu aşamada ekonomiye likidite enjekte edilmeye başlandı ancak yüksek likidite ve düşmesi beklenen döviz talebini hızla artırmaya başladı. Diğer yandan yüksek cari açık da devalüasyon beklentilerini kamçılamakta ve döviz talebini artırıcı işlev görmekteydi.

Siyasi otorite dövize olan talebi yüksek döviz rezervlerini satarak sınırlamanın mümkün olacağı, bu şekilde piyasada dolaşan paranın İMKB'ye yönlendirilebileceği varsayımı ile hareket etmekteydi. Bu varsayımlar iki nedenle geçerli olmadı. Bunlardan birincisi büyük bankalar yüksek bir devalüasyon olacağı bilgisi ile hareket etmekteydiler. Dolayısıyla piyasaya sürülen döviz talebi kırma işlevini yerine getirmekten uzak kalmakta ve piyasaya sürülen döviz giderek artan fiyatta alıcı bulmaktaydı.

Diğer yandan İMKB, o dönem için 52 milyon dolar gibi dar bir işlem hacmine sahipti ve piyasada dolaşan spekülatif sermayeyi mas etme kapasitesine sahip olmaktan çok uzaktı. Sonuç olarak Ocak 1994'te döviz kuru 19 000 TL/$ Merkez Bankası rezervleri 7 milyar dolar iken Nisan 1994'te döviz kuru 38 00 TL/$'a çıkarken, uluslararası rezervler 3 milyar dolara düştü.

5 Nisan 1994'te hükümet dengeleri yeniden kurmak amacıyla yeni kararlılık önlemleri paketini ilan etti. Dövize olan akını kesmek ve kısa dönemli kamu borçlarını ödeyebilmek için Mayıs 1994 tarihinde %400 faizli borçlanma kağıtlarını piyasaya sürmek zorunda kaldı. Dengeleri düzeltmeden yapay yolla faiz oranlarını düşürme çabası faiz oranlarında çok daha yüksek oranda bir sıçramaya neden olmuştur. Sonuç, ücretlerin düşürülmesi, işsizlikte artış, yüksek bir devalüasyon ve üç basamaklı enflasyon döneminin açılması olarak kendini gösterdi.

Uygulamanın İçeriği

İstikrar programı, enflasyon oranını azaltma, TL'ye kazandırma, dışsatımı artırma ve bunları gerçekleştirerek, 'sürdürülebilir'bir ekonomik ve toplumsal gelişme sürecini elde etmeyi amaçlamaktadır. Bu amaçlara ulaşılması, başta kamu kesimi açıklarının azaltılması ve bir dizi yapısal yeni düzenlemelerle gerçekleştirilecektir.

Yaklaşım 'temel ilke'olarak 'üretim yapan, sübvansiyon dağıtan bir devlet yapısından, ekonomide piyasa mekanizmasının tüm kurum ve kurallarıyla işlemesini sağlayan ve sosyal dengeleri gözeten bir devlet yapısına geçmeyi'almaktadır.

Uygulama programı, ek olarak, döviz kurunun fiyat artışıyla uyumlu kılınmasını, TCMB'nin giderek 'özerk bir yapıya'kavuşturulmasını sağlıklı bir para politikası düzenlenmesi, sermaye piyasasında spekülatif işlemlerin sınırlandırılmasını ve dışsatımın ve yabancı sermaye girişlerinin artırılmasını öngörmekteydi.