Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine
Edebiyat (Hikaye-Öykü) tarafından Sosyal Bilimler'de yazılan bir grup blogu
  • Konu

    172
  • Comment

    1
  • görüntüleme

    10.276

Bu bloğa katkıda bulunanlar

Bu Blog Hakkında

Edebiyat eseri, bir dil ürünü olan yazılı ve sözlü eserlerin tümü. Edebiyat (Hikaye-Öykü); Beğendiğiniz yada kendinizin yazmış olduğu kısa hikayelerinizi ekleyebilirsiniz. Yaşanmış ya da yaşanabilecek şekilde tasarlanmış olayları kişilere bağlı olarak belli bir yer ve zaman içinde anlatan eserlere hikaye denir.

Entries in this blog

Delikanlı yiyecek bir şeyler almak Burger King standına yaklaşınca, standın arkasındaki bir kız dikkatini çekti. Siyah saçlı,beyaz tenli genç kız, müşterilerine siparişlerini verirken daima güleryüzlü, sıcacık bir şekilde hizmet veriyordu. Nur yüzlüydü. Delikanlı bu kızdan çok etkilenmişti. Neredeyse ilk bakışta aşık olunabilecek bir kızdı. Yaşı olsa olsa 17-18 idi. Siparişleri yetiştirebilmek için bir o yana, bir bu yana koşuşturuyordu. Bu arada yüzündeki gülücükler hiç eksik olmuyordu.

Delikanlı standa iyice yaklaştı. Özellikle de genç kızın olduğu standa gelmişti. Genç kız ona siparişini sorduğunda, elindeki kağıdı ona doğru uzattı.Kağıda ne almak istediğini yazmıştı:

- "Bir Tavuk Burger menü, Sprite, bir ketçap ve bir acı sos istiyorum, lütfen." Genç kız delikanlıya biraz buruk ama yüzündeki gülümsemeyi hiç kaybetmeden"

- "Hemen efendim" dedi. Ardından da " 150.000TL fark ödeyerek büyük seçim ister misiniz?" diye sordu.

Delikanlı ise "Hayır" anlamında başını salladı. Kredi kartını uzatıp hesabını ödedi.

Siparişlerini alıp uzaklaşırken "Teşekkür ederim" misali bir gülücük attı kıza.

Tavuk Burgerini alıp masasına giderken, arkasına baktığında, genç kızın tatlı bir gülümsemeyle arkasından bakmakta olduğunu farketti. Belli ki kendisi sıradan bir müşteri olmamıştı. O gün yemeğini yerken,genç kızla bir iki defa göz göze geldi. Her ikisi de bundan gayet hoşnut olmalıydı ki, birbirlerine bakarlarken, yüzlerindeki gülümseme hiç eksik olmamıştı.

Delikanlı akşam eve döndüğünde aklı genç kızda kalmıştı. Göğsündeki plakadan kızın adının Selma olduğunu öğrenmişti. Aslında delikanlı konuşabiliyordu,ama neden böyle bir şey yaptığını da anlamamıştı. Yine de hiç renk vermemiş, bu oyun hoşuna gitmişti. Sanırım Selma'dan hoşlanmıştı.

Aradan iki gün geçmişti. Tekrar Bakırköy - Galleria'ya gitmiş ve yine elinde bir kağıtla doğruca Burger King'e gitmişti. Bu sefer kağıdın başına "Merhaba Selma" demeyi unutmamıştı. Selma'nın olduğu kasaya gitti ve gülümseyerek kağıdı ona uzattı.

Genç kız onu gördüğünde hayli sevinmiş bir halde kağıdı aldı;"Merhaba, hoş geldiniz" diyerek siparişini hazırlamaya koyuldu. İki gün önceki durumu arkadaşlarına anlatmış olacaktı ki, herkes onlara bakıyordu. Siparişi hazır olunca, tekrar kredi kartını uzattı ve hesabı ödedi. Selam vererek oradan ayrılıp, masalardan birine oturdu. Bu durumun gün geçtikçe hoşuna gitmeye başladığını farketti. Gerçi daha önce aynı yerden alışveriş yapmıştı ama Allah'tan kimse bunun farkına varmamıştı.

Bir yandan sevinirken,diğer yandan genç kıza karşı dürüst olmadığını üzülmüştü. Aslında kötü bir niyeti yoktu. "Bakalım nereye kadar sürecek" diyerek bunu devam ettirmeye karar verdi. Galleria evine yakın olduğu için sürekli oraya gidiyordu.

Bu durum iki hafta bu şekilde sürdü. Ama artık sipariş için kağıt uzatmasına gerek kalmamıştı. Selma'yı gördüğünde, doğrudan onun yanına gidiyordu. Selma da sanki onu beklermiş gibi, karşısında onu görünce birden gözleri parlıyor, hemen "Hoş geldin" diyordu. Delikanlının kağıdı uzatmasına fırsat vermeden ;

"Bir tavuk Burger menü, normal seçim, sprite, ketçap ve acı sos...; hemen hazırlıyorum." Bu durumdan her ikisi de çok memnun görünüyordu. Delikanlı kısa zamanda Burger King'de tanınan biri haline gelmişti.

O gün siparişini aldığında genç kıza bir kağıt uzattı ve oradan ayrıldı. Masalardan birine oturduğunda, Selma'nın küçük not kağıdını okuduğunu gördü:

"Özür dilerim Selma. Beni lütfen yanlış anlama. Eğer yemek paydosun varsa, biraz beraber oturabilir miyiz? Bu teklifimi kabul edersen çok mutlu olurum."

Selma notu okuduktan sonra Emre'ye bakarak "Evet" anlamında başını salladı. Eliyle de "Yarım saat sonra" diye işaret yaptı. Bunu gören Emre çok sevinmişti. Kısa bir süre sonra da Selma'nın kendisine doğru geldiğini görünce, eli ayağının birbirine dolandığını hissetti. Çok heyecanlanmıştı. Nasıl davranacağını bilemiyordu. Her ne kadar bu oyunu kendisi başlattıysa da, işin buralara varabileceğini tahmin etmemişti. "Acaba nasıl davransam" diye düşündü. Selma o kadar tatlı, o kadar sıcakkanlı biriydi ki, onu kesinlikle kırmak, üzmek istemiyordu. Yine de şimdilik hiçbir şey açıklamamaya karar verdi. Selma gelip de yanına oturduğunda, 'ağzımdan bir şey kaçırırım' diye çok korkuyordu. Umarım kendisini tanıyan biri çıkmazdı. Bu arada selma gelmeden cep telefonunu da kapatmış ve saklamıştı.

Fazla zamanı yoktu genç kızın. Şefinden ancak yarım saat için izin alabilmişti. Masanın üzerine kağıt kalem koymuştu Emre. Genç kız konuşarak biraz kendisinden bahsetti. 18 yaşına yeni girmişti. Üniversite sınavına hazırlanıyordu. Dersane parasını ödeyebilmek ve ailesine yük olmamak için de burada çalışıyordu. Fındıkzade'de oturuyordu. O da delikanlı gibi sigara içiyordu. Birer sigara yaktılar. Delikanlı kağıdı, kalemi alıp kendisiyle ilgili bir şeyler yazmaya başladı. 25 yaşındaydı, üniversiteden mezun olalı birkaç yıl olmuştu. Genç kızın üniversiteye hazırlandığını öğrenince, belki yardımcı olabilirim diye düşündü. Ancak daha sonra bunu açıklamaktan vazgeçti. Öyle ya, konuşamıyordu. Ona nasıl yardımcı olabilirdi ki! Bu yüzden üniversite mezunu olduğundan bahsetmedi. Yazdığına göre herhangi bir yerde çalışmıyordu.

Bu şekilde yaklaşık yarım saat konuştuktan sonra, Selma kalkması gerektiğini söyledi. İki gün sonra Pazar günü tekrar buluşmak üzere ayrıldılar.Aslında bir işi vardı ve o gece de işe gidecekti. Birkaç yıldır turistik bir otelde çalışıyordu.

Pazar günü buluştuklarında delikanlı durumu açıklamaya karar verdi. Günden güne ondan hoşlanmaya başlamıştı ve bu yüzden onun duygularıyla oynamak istemiyordu. Çünkü bu durum ileride daha kötü sonuçlar doğurabilirdi. Hem daha ne kadar saklayabilirdi ki! Ya da neden saklama gereği duysun. Artık arkadaş olmuş,çıkıyorlardı. Ayrıca kendisi henüz söyleyemeden, Selma bu durumu başkasından öğrense; işte o zaman çok kötü olurdu.

Kışın en soğuk günleri yaşanıyordu. Delikanlı arabasına binip, Selma'yla buluşacağı yere erkenden gitti. Bu soğukta onu bekletmek istemiyordu. Oraya vardıktan kısa bir süre sonra Selma da geldi. İlk defa biniyordu Emre'nin arabasına. Kağıt kalem her zamanki gibi hazır duruyordu. Sinemaya gitmeye karar vermişlerdi. Sinemada "Meet Joe Black" isminde, Brad Pitt'in oynadığı bir film gösterimdeydi. Filmi izlerken Emre genç kızın ellerinden tuttu. Selma da başını Emre'nin omuzuna koymuş,bu şekilde filmi izliyorlardı. Tam üç saat sürmüştü film. Sinemadan çıkarlarken hava biraz kararmıştı. Saat henüz dörttü ama günler o kadar kısaydı ki! Çok duygusal ve güzel bir filmdi. Her ikisi de filmi çok beğenmişlerdi. Filmin etkisiyle öyle mutlu görünüyorlardı ki, eve dönene kadar hiçbir şey konuşmadılar, yazmadılar.

Emre de bu güzel anı bozarım korkusuyla yine hiçbir şey açıklayamamıştı. Tam o sırada delikanlının cep telefonu mesaj sinyali verince, yüzü sapsarı olmuştu. Onu arabanın torpido gözünde unutmuştu. Neyse ki sadece mesaj gelmişti. "Ya telefon çalsaydı" diye düşündü. Selma Emre'nin telefonunu görünce, o da çantasından bir telefon çıkardı. Telefon ablasına aitti. Artık eve varmışlardı. Birbirlerine telefon numaralarını verdiler. Mesaj göndereceklerdi. Vedalaşıp ayrıldılar. Daha arabadayken ilk mesaj gelmişti: "Seni özledim." Dışarıdaki buz gibi havayı ısıtan sıcacık bir mesajdı bu.

Tarih 14 Şubat 1998; yani Sevgililer Günü. Emre ve Selma tanışalı iki buçuk ay olmuştu. Ve genç kız hala onun konuşabildiğini bilmiyordu. Bu şekilde tam iki buçuk ay geride kalmış, birbirlerine öyle bağlanmışlardı ki! Kah cep telefonuyla birbirlerine mesaj yolluyorlar, kah ellerinde kağıt kalem anlaşıyorlardı.

İki buçuk ay önce, belki de bir muziplik olarak başlayan oyun sayesinde, bugün birbirlerini çok seven ve her ne olursa olsun ayrılmamaya karar veren iki sevgili olmuşlardı. Ve delikanlı bu süre içerisinde, bu oyunu biraz da 'Selma'yı kaybederim ' korkusuyla açıklamaya korkmuş, bugünlere kadar gelmişlerdi.

O gün sevgililer günüydü. Her sevgili gibi onlar için de çok önem taşıyordu. Kış olmasına rağmen hava o gün çok güzeldi. Kendilerini hemen şehrin gürültüsünden uzak, kırlarda bir ağacın altına attılar. Güneş ara sıra bulutların arasından parlayarak ortaya çıkıyor, sanki onları ısıtmak istercesine çabalıyordu. Ancak onlar zaten birbirlerine sarılarak ısınıyorlardı. Her ikisi de Sevgililer Günü için hediye almışlardı. Selma üzerinde "Seni Seviyorum" yazılı, kalp şeklinde kırmızı bir yastık almıştı. Arabasına koymasını istemişti. Emre ise, camdan yapılmış şeffaf, içinde kurutulmuş kırmızı bir gül bulunan kalp şeklinde bir biblo almıştı. Yanına da duygularını ifade eden bir mektup koymuştu:

"Sevgilim,

Şu anda o kadar mutluyum ki, bunu ifade edebilmem mümkün değil. Aslında bir o kadar da endişeliyim. Bu mutluluğu bozacağımdan korkuyorum. Sana nasıl anlatacağımı bilemiyorum.(Mektubu okudukça genç kızın yüzünde gittikçe şaşkınlaşan bir ifade beliriyordu.) Öncelikle senden özür dilemek istiyorum. Umarım beni anlarsın. Ne olursa olsun, benim için ne kadar değerli olduğunu bilmeni istiyorum. Seni işyerinde ilk kez gördüğüm gün, öylesine tatlı duygular içerisine girmiştim ki, o gün ne yapacağımı şaşırmıştım. Sanırım ne olduysa bu şaşkınlığım yüzünden oldu. Belki hayatım boyunca normal bir şekilde yapamayacağım bir şeyi, sırf sana yakın olabilmek için bu yolla yapma cesaretine girdim. Şu anda, bu okuduklarından bir şey anlamamış bir şekilde yüzüme şaşkın şaşkın baktığını tahmin edebiliyorum. Ama inan ki hiçbir kötü niyetim yoktu. Amacım ne seninle oyun oynamaktı, ne de duygularını incitmek. Her geçen gün sana ne kadar yakınlaştıysam, sana ne kadar bağlandıysam, içimde de o kadar yoğunlaşan bir korku oluştu. Çünkü seni gerçekten kaybetmekten korktum. Ama artık benim için de, senin için de böyle bir haksızlığa dayanamıyorum. Bana o kadar sevgi dolu yaklaştın ki, hep bu sevgine layık olmaya çalıştım. Senden her ayrılışımda, her tarafta gülümseyen yüzünü, gülen gözlerini gördüm. İşte ben de bu gülen gözlerde ve seven kalbinde kaybettim kendimi. Şimdi kendimi bulabilmem için lütfen yüzüme bak."

Selma, okuduğu mektuptan bir şeyler anlamaya çalışırcasına Emre'nin yüzüne baktı. Emre Selma'nın ellerini avuçlarına alıp, tüm cesaretini toplayarak genç kıza:

"Seni seviyorum Selma, seni çok seviyorum. Sevgililer Günün kutlu olsun." der. Az önceki şaşkınlığı iki kat artan Selma, ne yapacağını, ne diyeceğini bilmez bir halde Emre'nin yüzüne bakakalır. Emre konuşabilmektedir. Bir an ellerini Emre'nin avuçlarından çekmek istese de bunu başaramaz. Tam ağzını açıp bir şey söylemeye yeltenir ki, Emre parmağıyla onun dudağına dokunup, bir şey söylemesini engeller. Ancak, genç kızın, o her zaman gülen gözlerinden iki damla gözyaşının akmasına engel olamaz; şaşkınlığın, mutluluğun, sevginin gözyaşlarına... Birbirlerine sımsıkı sarılarak arabaya doğru yönelirler.

Vaktiyle bir kış ortası... Kar taneleri gökten yere tüyler gibi dökülürken, kraliçenin biri, siyah abanoz çerçeveli bir pencerenin önüne oturmuş, dikiş dikiyormuş. Bu aralık pencereden dışarı bakarken parmağına iğne batmış. Üç damla kan karlar üzerine damlamış. Beyaz kar üstünde bu al renk pek hoş göründüğü için kraliçe aklından şunları geçirmiş: "Ah böyle kar gibi ak, kan gibi al, çerçevedeki tahta gibi kara bir çocuğum olsaydı!" demiş. Aradan çok geçmemiş; kraliçe bir kız doğurmuş. Bu kız kar gibi ak, kan gibi al renkli, abanoz gibi kara saçlıymış. Bunun için adını "Pamuk Prenses" koymuşlar.

Çocuk doğar doğmaz kraliçe ölmüş. Bir yıl geçince kral başka biriyle evlenmiş. Bu kadın güzelmiş ama pek kendini beğenmiş bir şeymiş. Kimsenin kendinden daha güzel olmasına dayanamazmış. Kadının sihirli bir aynası varmış. Karşısına geçip de içine bakarak: - Küçük ayna, söyle bakayım, ülkenin en güzel . kadını kim? diye sorunca ayna yanıt verirmiş: - Bu ülkenin en güzel kadını sizsiniz kraliçe hazretleri! Bunun üzerine kadının içi rahat edermiş. Çünkü aynanın doğruyu söylediğini bilirmiş.

Gel zaman, git zaman... Pamuk Prenses büyüyüp gelişiyor; gitgide daha güzel bir kız oluyormuş. Yedi yaşına girdiği sırada kraliçeden bile güzel, ayın on dördü gibi bir kız olmuş. Kadın günün birinde yine aynasına sormuş: - Küçük ayna, söyle bakayım, ülkenin en güzel kadını kim? Ayna dile gelmiş: - Buranın en güzel kadını sizsiniz kraliçe hazretleri, ama Pamuk Prenses sizden bin kat daha güzel! Kadın bunu duyunca irkilmiş; kıskançlığından yüzü sapsarı, yemyeşil olmuş. O saatten sonra nerede Pamuk Prensesi görse içi burkulurmuş. Kızdan o kadar tiksinmeye başlamış. Kıskançlıkla, kendini beğenmişlik, bir yabanıl ot gibi yüreğinde büyümüş, büyümüş... Artık ne gece, ne gündüz kadında iç rahatlığı kalmamış. Bunun üzerine bir avcı çağırtmış:

- Çocuğu al, ormana götür, demiş. Artık gözüm görmesin. Onu öldüreceksin... Ciğerlerini de bana getireceksin. Avcı:

- Peki! demiş, kızı alıp götürmüş. Pamuk Prensesin suçsuz yüreğini oyup çıkarmak için bıçağını eline alınca kızcağız ağlamaya başlamış:

- Kuzum avcı, canım avcı... Ne olursun kıyma bana... Canımı bağışla... Şu ıssız ormanda dolaşırım, bir daha eve dönmem! diye yalvarmış. Avcı kızın güzelliğine dayanamamış... Ona acımış:

- Haydi öyleyse git zavallı çocuk! demiş. "Az sonra yabanıl hayvanlar nasıl olsa seni yerler" diye düşünmüş ama sanki bağrındaki taş da düşmüş. Kızı öldürmeye gerek kalmadığı için rahat bir soluk almış. Tam bu . sırada oradan geçen bir hayvan yavrusunu tutup kesmiş; ciğerlerini çıkarmış.

Kraliçeye bunları götürmüş. Kraliçe aşçısına onları tuzlatıp pişirtmiş, yemiş. Pamuk Prensesin ciğerlerini yedim sanmış. Çocukcağız koskoca ormanın içinde yapayalnız kalmış. İçine bir korku girmiş. Sanki ağaçların bütün yaprakları kendisini seyrediyorlar sanıyormuş. Ne yapacağını da bilmiyormuş. Koşmaya başlamış. Sivri taşlar üzerinden, dikenler arasından geçip giderken, birçok yabanıl hayvan önünden geçiyormuş ama ona bir şey yapmıyorlarmış. Çocuk ayaklarının olanca gücüyle akşama kadar koşmuş. Sonunda mini mini bir ev görmüş; dinlenmek için içeri girmiş. Bu evde her şey o kadar küçük, o kadar cici bici, o kadar temizmiş ki dille anlatılamazmış. Ortada apak örtülü, yedi tabaklı bir sofra duruyormuş. Her tabağın yanında minicik kaşıklar, yedi küçük bıçakla çatal, yedi tane de ufacık bardak. Duvarın önünde yanyana dizili yedi karyolacık varmış. Örtüleri kar gibi akmış. Pamuk Prenses hem çok aç, hem de susuz olduğu için her tabaktan bir parça sebzeyle ekmek yemiş; her bardaktan birer yudum şarap içmiş. Bir kişinin bütün yiyeceğini yiyip bitirmek istemiyormuş. Kızcağız pek yorgun olduğundan karyolacıklardan birine uzanmak istemiş. Gel gelelim, hiçbiri boyuna uymuyormuş. Biri pek uzun, biri pek kısa geliyormuş. Sonunda yedinciyi uygun bulmuş. İçine girip yatmış, duasını etmiş, uykuya dalmış.

Ortalık iyiden iyiye kararınca ev sahipleri gelmişler. Bunlar yedi cücelermiş. Dağlardan maden çıkarırlarmış. Hepsi lambalarını yakmışlar. Küçük evin içi aydınlanınca, içeriye birinin girdiğini anlamışlar. Çünkü her şey bıraktıkları düzende durmuyormuş.

Birinci: - Sandalyeme kim oturmuş?

İkinci: - Tabağımdan kim yemiş?

Üçüncü: - Ekmeğimden kim koparmış?

Dördüncü: - Sebzemden kim yemiş?

Beşinci: - Çatalımı kim kullanmış?

Altıncı: - Bıçağımla kim kesmiş?

Yedinci: - Bardağımdan kim içmiş?

Sonra birinci cüce çevresine bakınmış. Yatağında hafif bir çukurluk görmüş:

- Yatağıma kim girmiş? diye seslenmiş.

Öbürleri koşarak gelmişler. Altısı birden:

- Benim yatağımda da biri yatmış! diye bağrışmışlar.

Yedinci cüce ise yatağına bakınca, içinde yatıp uyuyan Pamuk Prensesi görmüş. Öbürlerini çağırmış. Hepsi gelmişler; şaşırarak bağırmışlar:

- Aman Tanrım, ne güzel çocuk bu!.. O kadar hoşlarına gitmiş ki, çocuğu uyandırmaya kıyamamışlar. Yedinci cüce her arkadaşının koynunda bir saat uyuyarak sabahı etmiş.

Ertesi sabah Pamuk Prenses uyanmış. Yedi cüceleri görünce birdenbire korkmuş, ama cüceler ona güler yüz göstermişler:

- Adın ne senin? diye sormuşlar; Kız:

- Benim adım Pamuk Prenses! demiş.

- Nasıl oldu da bizim eve geldin? Kız üvey annenin kendisini öldürtmek istediğini, avcının ona canını bağışladığını, küçücük evlerini buluncaya kadar bütün gün koştuğunu bir bir anlatmış. Cüceler:

- Bizim evin işlerini görürsen, yemek pişirirsen, yatakları yaparsan, çamaşır yıkarsan, dikiş dikersen, yama yaparsan, sonra her şeyi derli toplu, tertemiz tutarsan bizim yanımızda kalabilirsin. Sana bir şeyden sıkıntı çektirmeyiz! demişler. Pamuk Prenses:

- Peki, hepsini seve seve yapacağım! demiş, orada kalmış.

Evin işlerini düzene koymuş. Sabah oldu mu cüceler dağlara gider, madende altın ararlarmış. Akşam olunca eve dönerlermiş. O zaman yemekleri hazır olmalıymış. Kız bütün gün evde tek başına otururmuş. Bunun için iyi yürekli cüceler ona şöyle öğüt verirlermiş:

- Üvey annenden kendini koru... Senin burada olduğunu, nasıl olsa, yakında öğrenir. Kimseyi içeri alma sakın! derlermiş.

Kraliçe, Pamuk Prensesin ciğerlerini yedim sandıktan sonra, en güzel kadının yine kendisi olduğunu düşünür; başka bir şey aklına getirmezmiş. Bir gün aynasının karşısına geçip:

- Küçük ayna, söyle bakayım, ülkenin en güzel kadını kim? diye sormuş. Ayna dile gelmiş:

- Buranın en güzel kadını sizsiniz kraliçe hazretleri, ama dağlar başında, yedi cücelerin yanındaki Pamuk Prenses sizden bin kat daha güzel! demiş.

Kadın bunu duyunca irkilmiş. Çünkü aynanın asılsız bir şey söylemediğini biliyormuş. O zaman avcının kendisini aldattığını, Pamuk Prensesin sağ olduğunu anlamış. Kızı öldürmek için yeni bir çare düşünmeye başlamış. Çünkü bu kız ülkenin en güzeli kaldıkça kıskançlıktan rahat edemeyeceğini biliyormuş. Sonunda aklına bir çare gelmiş: Yüzünü boyamış, yaşlı bir satıcı kadın kılığına girmiş; tanınmaz bir hale gelmiş. Bu kılıkta yedi dağlara, . yedi cücelerin bulunduğu yere gitmiş; kapıyı çalmış:

- Güzel şeyler satarım! diye bağırmış. Pamuk Prenses pencereden bakmış:

- Günaydın kadınım, demiş, neler satıyorsun bakayım? Kadın:

- İyi şeyler, güzel şeyler! Her renkten kuşaklarım var! demiş. Alaca renkli ipeklerden örülmüş bir kuşak çıkarmış. Pamuk Prenses: Bu saf kadıncağızı içeri alabilirim! diye düşünmüş, kapının sürgüsünü çekmiş: o güzel kuşağı satın almış. Kocakarı:

- Aman ne güzel şeymişsin sen yavrum! demiş;

- Dur da şu kuşağı beline güzelce ben sarıvereyim. Pamuk Prensesin aklına bir kötülük gelmemiş. Kadının önüne durmuş, yeni kuşağı beline sardırmış. Kocakarı o kadar çabuk, o kadar sıkı dolamış ki, Pamuk Prenses soluk alamaz olmuş... Ölü gibi yere yuvarlanmış. Kadın: - Haydi bakalım... Bir zamanlar ülkenin en güzeli olmuştun! demiş, kaçıp gitmiş.

Aradan çok geçmeden, akşam vakti, yedi cüceler . eve dönmüşler, ama sevgili Pamuk Prenseslerini yerde serili görünce akılları başlarından gitmiş. Kız sanki ölmüş gibi kıpırdamıyormuş bile. Kızı ayağa kaldırmışlar... Kuşağın sımsıkı bağlanmış olduğunu görünce bunu ortasından kesip açmışlar. Kız yavaş yavaş soluk almaya başlamış... Gitgide vücuduna can gelmiş. Cüceler o gün olup bitenleri öğrenince:

- O yaşlı satıcı kadın, alçak kraliçeden başka biri değildi, demişler. Biz evde yokken sakın bir daha hiç kimseyi içeri alma! Kötü yürekli kadın eve döner dönmez aynanın önüne gitmiş:

- Küçük ayna, söyle bakayım, ülkenin en güzel kadını kim? diye sormuş. Ayna her zamanki gibi:

- Buranın en güzel kadını sizsiniz kraliçe hazretleri, ama dağlar başında, yedi cücelerin yanındaki Pamuk Prenses sizden bin kat daha güzel! demiş. Kadın bu sözleri duyunca o kadar kötü olmuş ki, bütün kanı beynine sıçramış. Çünkü Pamuk Prensesin yine dirildiğini anlamış; kendi kendine:

- Alacağın olsun, demiş, öyle bir şey bulayım ki, seni yok etsin de bak gör! Bildiği büyücülük yardımıyla zehirli bir tarak yapmış. Sonra başka bir kocakarı kılığına girmiş.

Böylece yedi dağlara, yedi cücelerin bulunduğu yere gitmiş. Kapıyı çalmış:

- İyi şeyler satarım! diye bağırmış Pamuk Prenses dışarı bakmış: - Haydi yolunuza gidin, demiş, kimseyi içeri alamam.

Kocakarı:

- Bakman da yasak değil ya? diye zehirli tarağı çıkarıp kıza uzatmış. Tarak çocuğun o kadar hoşuna gitmiş ki, her şeyi unutarak kapıyı açmış. Pazarlıkta uzlaşınca kocakarı:

- Gel şu saçlarını güzelce tarayayım! demiş. Zavallı Pamuk Prensesin aklına bir kötülük gelmemiş, kocakarıya güvenmiş. Kadın daha tarağı saçlarına değdirir değdirmez zehir etkisini göstermiş; kız kendinden geçerek yere yuvarlanmış. Kötü yürekli karı:

- Ey güzellik örneği, bu kez işin tamam! demiş, sıvışıp gitmiş. Bereket versin, yedi cücelerin eve dönme zamanı yaklaşmışmış. Pamuk Prensesi ölü gibi yerde yatar görünce, ilk akıllarına gelen şey üvey anne olmuş. Araya taraya zehirli tarağı bulmuşlar. Saçlarının arasından çıkarır çıkarmaz Pamuk Prenses kendine gelivermiş. O gün olup bitenleri bir bir anlatmış. Cüceler, kendini sakınması, kimseye kapıyı açmaması için onu bir daha uyarmışlar.

Kraliçe evde aynanın karşısına geçmiş:

- Küçük ayna, söyle bakayım, ülkenin en güzel kadını kim? diye sormuş. Ayna yine önceki gibi:

- Buranın en güzel kadını sizsiniz kraliçe hazretleri, ama dağlar başında, yedi cücelerin yanındaki Pamuk Prenses sizden bin kat daha . güzel! demiş. Kadın aynanın böyle söylediğini duyunca hırsından zangır zangır titremiş, ter ter tepinmiş:

- Yaşamım pahasına da olsa Pamuk Prenses kesinlikle ölmelidir! diye bağırmış. Bunun üzerine kimsenin uğramayacağı gizli, uzak bir yerde bir odaya kapanmış. Orada zehirli, pek zehirli bir elma yapmış. Bu elma görünüşte çok güzelmiş. Kabuğunun bir yanı kırmızı, bir yanı akmış. Bu elmayı kim görse hemen alıp yemek istermiş. Fakat ondan bir lokma ısıran kesin ölürmüş.

Elma tamam olunca kadın yüzünü boyamış; bir köylü kadını kılığına girmiş. Yedi dağlara, yedi cücelerin bulunduğu yere gitmiş. Kapıyı çalmış. Pamuk Prenses başını pencereden çıkarmış:

- Kimseyi içeri alamam... Yedi cüceler böyle tembih etti! demiş. Köylü karısı:

- Peki, öyle olsun ama şu elmaları elden çıkarmak istiyorum. Al işte bir tanesini de sana vereyim demiş. Pamuk Prenses: - Hayır, hiçbir şey kabul edemem! demiş. Kocakarı:

- Zehirden mi korkuyorsun yoksa? diye sormuş. Bak işte ortasından kesiyorum. Kırmızı yanını sen ye... Ben de beyaz yanını yiyeyim.

Elma öyle ustalıklı yapılmış ki, yalnızca kırmızı yanı zehirliymiş. Pamuk Prenses elmaya imrenmiş. Köylü kadının da bir parçasını yediğini görünce daha fazla dayanamamış; elini . dışarı uzatıp zehirli parçayı almış. Gel gelelim, daha ilk ısırdığı parça ağzındayken ölü gibi yere yıkılıvermiş. Kraliçe bu durumu yırtıcı bakışlarıyla seyretmiş. Sonra bir kahkaha atmış:

- Kar gibi ak, kan gibi al, abanoz ağacı gibi kara ha?.. Bu sefer cüceler seni yeniden diriltemeyecekler! demiş. Kadın eve döner dönmez aynaya sormuş:

- Küçük ayna, söyle bakayım, bu ülkenin en güzel kadını kim? Ayna dile gelmiş:

- Bu ülkenin en güzel kadını sizsiniz kraliçe hazretleri! demiş. Bunun üzerine kadının kıskanç yüreğine su serpilmiş ama kıskançlar ne kadar rahat edebilirlerse o kadar... Akşam olup cüceler eve döndükleri zaman Pamuk Prensesi yerde serili görmüşler. Kızcağızın soluğu çıkmıyormuş, ölmüşmüş. Onu yerden kaldırmışlar. Zehirli bir şey bulur muyuz? diye çevreyi araştırmışlar kızın kuşağını çözmüşler, saçlarını taramışlar, onu suyla, şarapla yıkamışlar. Gel gelelim, hiçbirinin yararı olmamış, yavrucak dirilmemiş.

Cüceler kızı bir tabuta koymuşlar. Yedisi de çevresine oturmuşlar. Üç gün üç gece göz yaşı dökmüşler, ağlamışlar. Kızı gömmek istiyorlarmış ama kız hâlâ canlı bir insana benziyormuş. Yanaklarının al al rengi solmamışmış:

- Bunu kara topraklara bırakamayız! demişler.

Camdan bir tabut yaptırmışlar. Nereden bakılsa içerisi görünüyormuş. Kızı içine yatırmışlar; üzerine altın harflerle hem adını, hem de bir prenses olduğunu yazmışlar. Sonra tabutu dışarı çıkarıp dağın üzerine koymuşlar. Sürekli içlerinden biri tabutun yanında kalarak nöbet beklemeye başlamış. Hayvanlar da gelir, Pamuk Prenses için göz yaşı dökerlermiş. Önce bir baykuş gelmiş, sonra bir karga, en sonra da mini mini bir güvercin... Pamuk Prenses uzun, çok uzun zaman böyle tabutun içinde yatmış ama çürüyüp dağılmamış... Görenler uyuyor sanırlarmış. Çünkü hâlâ kar gibi ak, kan gibi al renkli, abanoz gibi kara saçlı duruyormuş.

Gel zaman, git zaman... Günün birinde bir prensin yolu bu ormana düşmüş. Geceyi . geçirmek için cücelerin evine gelmiş. Dağın üzerindeki tabutu, içinde yatan güzel Pamuk Prensesi görmüş. Altın harflerle üzerine yazılı yazıyı okumuş. Cücelere:

- Ne isterseniz vereyim... Bu tabutu bana bırakın! demiş; fakat cüceler:

- Dünyanın bütün altınlarını verseler yine onu vermeyiz! demişler. Oğlan: - Öyleyse bunu bana bağışlayın... Pamuk Prensesi görmeden yaşayamayacağım. Onun değerini bileceğim... Ona dünyada en çok sevdiğim şey gözüyle bakacağım! diye yalvarmış.

Oğlan böyle deyince iyi yürekli cüceler ona acımışlar; tabutu kendisine vermişler. Prens tabutu uşaklarının omuzuna verip yola çıkmış. Olacak ya, uşakların ayağı bir çalıya takılmış, sendelemişler. . Pamuk Prensesin ısırdığı zehirli elma parçası bu sarsıntıyla boğazından fırlamış. Aradan çok geçmeden de kız dirilmiş, gözlerini açmış, tabutun kapağını kaldırmış, yerinde doğrulmuş:

- Allah Allah, ben neredeyim? diye seslenmiş. Prens sevinçle:

- Yanımdasın! demiş. Olup bitenleri kıza anlattıktan sonra:

- Seni dünyada her şeyden fazla seviyorum... Gel, babamın sarayına gidelim... Benim eşim ol! demiş.

Pamuk Prenses razı olmuş, onunla birlikte gitmiş. Onlar ermiş muradına...

 

Bir zamanlar ne kadar çok sevdiklerim vardı etrafımda har yanımda sevdiklerim vardı. Şimdi bakıyorumda kimsem kalmamış yapayalnız kalmışım sadece kendimle içimden sürekli ağlamak geliyor bağırmak, haykırmak kimse yokmu ? neredesiniz sevdiklerim neden gittiniz ben dayanamıyorum bu kimsesizliğe.Hayatın kuralımı bu tek başına kalmak eğer öyleyse ben buna dayanamıyorum .Herkes hayatıma giriyor ve sonunda bişeyler alıp yüreğimden bilinmezliğe doğru gidiyorlar.

Yüreğimde yeni bir sayfa açıldı birden gelen, haber vermeden beni bağımlısı yapan onunla kendimi güvende hissettiğim huzuru bulduğum heran yanında olmak istediğim onsuzken kendimi sokaklarda kimsesiz hissettiğim, sözlerinde umudu bulduğum sıcaklığında kendimi çöllerde hissettiğim yüreğimi titreten çok duygulu çok tatlı benim diyebileceğim biri.

Şimdi ise tek korkum onunda hayatımdan bilinmezlere doğru yol alması ama bu sefer aynı şeyi yaşarsam kalbimi sonsuza kadar kapatıcam hayata sevgiye umuda. Ne olur beni bırakma senden mahrum etme ben çok narinim duygusalım bunu kaldıramam hayatımı sana verdim ve senin yaşatmanı istiyorum..

Sen varken hayat ne kadar kolay dünya daha bir güzel daha bir yaşanılır herşey ne kadarda olumlu senin gülümsemen benim gülümsemem senin gözündeki tek damla göz yaşına dayanamam sen hep yanımda ol beni sar sarmala kalbine al yüreğine tenine al ,senin sıcak yüreğinde ısınmak istiyorum ve sana sarılarak uyumak hiç uyanmamak.

Benim hayalimde hep sen varsın seni yaşatıyorum soğuk gecelerime çağırıyorum seni boş kalan kollarıma alıyorum nefesini hissediyorum her yanımda güzel kokunu duyuyorum bana huzur veren gözlerine dalıyorum güzel sözlerinde coşuyorum kendimden geçiyorum sana seni nekadar sevdiğimi anlatıyorum sende bana senin anlatmana gerek yok ki sen benim yüreğimsin ne hissettiğini biliyorum diyorsun. Sabahlara kadar konuşuyoruz en olmadık şeyler bile bizim cümlelerimizde anlam kazanıyor sevgiyle seçilmiş en özel cümlelerle anlatıyoruz sevgimizi ne kadar çok olduğunu..

Senin her anını bilmek neler yaptığını en önemsiz bulduğun ayrıntıları bile, seni ne kadar çok kıskanıyorum herkesten herşeyden yalnız benim ol benim gözlerime bak istiyorum.

En olmadık anda aklıma gelen kötü düşünceleri senin varlığınla kovuyorum çünkü biliyorum ki senin varlığın onların hepsini ezer. Endişelerimi alır bana yaşama sevinci verir.

Sen hep yanımda ol ışığım ol beni karanlıklardan kurtar canım ol benim ol yalnız bana ait ben seninim ve hep öyle kalacak.. Artık benim geçmişim yok hep geleceğim var seninle hayatım seninle başladı seninle bitecek..

Bir zamanlar yoksul ve dul bir kadın varmış. Oğlu çok tembel bir delikanlı olduğu için paraları yok denecek kadar azmış. Bir gün o kadar zor bir duruma düşmüşler ki, kadıncağız ellerinde kalan tek mal varlığını, Süt Beyazı isimli ineklerini satmaya karar vermiş. Oğluna ineği pazara götürüp satabileceğini ve en iyi fiyata satmasını söylemiş.

Delikanlı pazara giderken yolda tuhaf bir yaşlı adama rastlamış. Yaşlı adam ineğe bir göz atmış ve delikanlıya, “Bak çocuğum, bana bu ineği verirsen karşılığında sana çok değerli şeyler veririm,” demiş. Sonra cebinden beş fasulye tanesi çıkarmış.

“Fasulye tanesi mi?” demiş delikanlı tereddütle.”

“Ama bunlar sihirli,” demiş yaşlı adam.

Adam öyle deyince bu iş delikanlının aklına yatmış ve fasulyeler karşılığında Süt Beyazını yaşlı adama vererek yaptığı değiş tokuştan memnun, eve dönmüş.

“Anne! Bak elimde ne var!” diye seslenip olanları anlatmış delikanlı eve dönünce. Ama annesi ona çok kızmış. Fasulye tanelerini dışarı, eline geçirdiği tavayı da delikanlıya fırlatmış. Sonra da ceza olsun diye onu odasına yollamış ve ona yemek vermemiş.

Sabah olunca delikanlı gözlerine inanamamış. Yatak odasının penceresinden, dışarıda bir bitkinin hızla büyüdüğünü görmüş. Bu ne bir ağaç, ne de dev bir ayçiçeğiymiş; göğe doğru büyümüş sihirli bir sırık fasulyesiymiş. Delikanlı hemen pencereden sarkıp sihirli fasulyeye tutunmuş ve tırmanmaya başlamış.

Yarım saat sonra kendini, her şeyin normalden daha büyük olduğu garip bir ülkede bulmuş. Tarlaların ötesinde çok büyük bir ev varmış. Delikanlı evin yanına gidip kapıyı çalmış. Kapıyı bir kadın açmış.

“Yiyecek bir şeyiniz var mı?” diye sormuş delikanlı.

“Var,” demiş kadın. “Ama dev kocam gelince ortadan kaybolman gerek. Çünkü çocuklara hiç dayanamaz, onları hemen yer.”

Delikanlı tam bir şeyler yemek üzere sofraya otururken dışarıdan birinin gür bir sesle şunları söylediğini duymuş:

“Fee-fi-fo-fum, İşte bir çocuk kokusu duydum. Ölü de olsa, diri de olsa güzeldir onları yemek. Kemiklerini öğütür, yaparım kendime ekmek.”

“Fırına saklan. Hemen!” demiş kadın delikanlıya. Sonra da kocasına, “Ne çocuğu hayatım, dün kediye verdiğim et parçalarının kokusunu aldın herhalde,” diye seslenmiş.

Yemekten sonra dev kese kese altınlarını saymaya başlamış. Kısa bir süre sonra altın saymaktan yorulup uykuya dalmış. Delikanlı saklandığı yerden çıkıp bir kese altın almış. Keseyi sihirli fasulyesinden aşağıya atmış, ardından fasulyenin sırığına tutuna tutuna aşağıya inmiş. Annesi artık şanslarının döndüğüne bir türlü inanamamış.

Ama birkaç ay sonra ellerindeki tüm altınlar bitmiş. Delikanlı tekrar sihirli fasulyesine tırmanarak devin yaşadığı ülkeye gitmiş. Devin karısı bu kez ona kuşkucu bir şekilde davranıyormuş.

“Geçen gelişinde bir kese altınımız kayboldu,” diye iğnelemiş onu. Ama yine de delikanlıyı içeri almış.

Çok geçmeden dev çıkagelmiş. “Fee-fi-fo-fum,” diye aynı şarkıyı söylüyormuş. Bunu duyan delikanlı hemen yine fırına saklanmış.

“Ne çocuğu, hayatım,” demiş devin karısı. “Dün yediğin piliç haşlamanın kokusunu duydun herhalde. Sen etli böreğini yemene bak!”

Yemeğini bitirdikten sonra dev, karısına, “Kadın, bana tavuğumu getir,” demiş. Karısı hemen tavuğu getirmiş. “Yumurtla!” diye emretmiş dev ve delikanlının hayret dolu bakışları altında tavuk altın bir yumurta yumurtlamış. Tabii delikanlı tavuğu da alıp evine götürmüş.

Delikanlı ile annesi böylece zengin olmuşlar. Ama bir yıl sonra çocuk şansını bir kez daha denemeye karar vermiş ve tekrar sihirli fasulyesine tırmanmış. Bu sefer eve, devin karısına görünmeden girip, bir bakır tencerenin içine saklanmış.

Dev girmiş içeri. “Fee-fi-fo-fum,” diye başlamış yine tekerlemesine.

“Eğer bu yine o lanet olası çocuksa, fırına bak hayatım, kesin oradadır,” demiş karısı.

Delikanlı orada değilmiş tabii ki.

“Buralarda bir yerde, eminim,” diye gürlemiş dev, ama karısıyla birlikte evin altını üstüne getirmelerine rağmen onu bulamamışlar.

Bu sefer dev yemekten sonra altın bir harp çıkarmış ortaya. “Söyle!” diye emretmiş ve harp ninniler söyleyip onu uyutmuş. O an delikanlı bu harpı her şeyden çok istediğini anlamış. Horlamakta olan devin dizine tırmanmış, masaya atlamış ve harpı kapmış.

“İmdat!” diye bağırmış harp. Delikanlı, sırtında harp, masadan aşağıya atlamış. Dev peşine takılmış. Delikanlı sihirli fasulyesini yarıladığında harp, “İmdat!” diye bağırmış yine. Dev delikanlının peşinden sırık fasulyesine atlamış.

Delikanlı aşağıya ulaşınca, “Anne! Çabuk bir balta getir,” diye bağırmış, ikisi birlikte sihirli fasulyeyi baltayla kesmeye başlamışlar. Bir süre sonra sihirli fasulyeyle birlikte dev de yere düşmüş ve anında ölmüş.

“Üf!” demiş çocuk. “Az kalsın gidiyorduk!”

O günden sora delikanlıyla annesi zenginler gibi yaşamışlar. Onlar söyledikçe tavuk altın yumurta yumurtluyormuş. İnsanlar altın harpı dinlemek için onlara para ödüyorlarmış. Delikanlının güzel bir prensesle evlendiği de söyleniyor. Kim bilir belki de gerçekten evlenmiştir.

 

KAYBETMEK

Sevdiğimiz insanların değerini kaybettiğimizde anlıyoruz. Onlara sahipken bunu anlamıyoruz her zaman yanımızda olacaklarını düşünüyoruz ama bir gün geliyor onların gitmesi gerekiyor ve biz o gün anlıyoruz onların yaşamımızdaki önemini.

Söylemek isteyip te söylemediklerimiz nasıl olsa zaman çok bir gün söylerim deyip ertelediğimiz sözcükler ne kadar çoktur aslında. Gelecek olan zaman nedense hiçbir zaman gelmiyor.

Her zaman içimizde yaşıyoruz sevgi sözcüklerini paylaşmıyoruz sevdiklerimizle. Oysa içimizdekileri paylaşsak yaşayacağımız sevgi kat kat artacak bunu biliriz ama içimizdeki sesi hiçbir zaman dinlemeyiz.

Derya. Deniz.

19.03.2006

Ah! Ne güzel kurşun askerler diye mırıldandı küçük çocuk. Doğum yıldönümünde kendisine verilen armağanları gözden geçiriyordu. En çok, kurşun askerleri beğenmişti. Onları, kutularından çıkararak, masanın üzerine bir bir sıraladı. Düzgün tüfekleri ve kırmızı şapkaları ile hepsi de çok güzel duruyordu.

Fakat o da ne? Kurşun askerler arasında bir tanesi, arkadaşlarına benzemiyordu. Çocuk, bu askeri eline aldı ve öbür kurşun askerlerin sırasından ayırdı. Çünkü, bu kurşun askerin tek bacağı vardı. Öbür bacağı, her halde, usta tarafından yapılırken unutulmuştu. Çocuğun, başka oyuncakları da vardı. Kartondan yapılmış bir saray, ağaçlarla dolu bahçesi ve içinde kuğuların yüzdüğü gölü ile güzel bir görünüm yaratıyordu. Gölün yanında da dans eden bir kız duruyordu. Dans eden kız, ayaklarından birini havaya kaldırmıştı.

Tek ayaklı asker, bulunduğu yerden, dans eden kızı gördü:

-İşte benim gibi tek ayaklı biri daha, diye düşündü. Ne güzel! Benim sevgilim olabilir.

Tek ayaklı asker, bu güzel kızı daha iyi görebilmek için, bir şeker kutusunun arkasına gizlendi. Hayranlıkla kızı seyrederken, şeker kutusunun kapağı birden açıldı. İçinden kara bir oyuncak çıktı. Bu oyuncak şeytana benziyordu. Gözlerini kırpmadan, dans eden kıza bakıyordu.

Ertesi gün çocuk, erkenden kalktı. Oyuncaklarıyla oynamaya devam etti. Tek ayaklı askerle oynarken, onu pencereden bahçeye düşürdü. Koşa koşa bahçeye çıktı. Tek ayaklı askeri her yerde aradı. Fakat bir türlü bulamadı. Ağlayarak içeriye girdi.

Tek ayaklı askeri, o sırada sokaktan geçen iki çocuk görmüştü. Bunlar, tek ayaklı askeri alarak oradan uzaklaşmışlardı. Bir süre onunla oynadılar. Sonra, kâğıttan bir kayık yaparak, tek ayaklı askeri, kayığın içine yerleştirdiler. Kayığı nehire bıraktılar.

Tek ayaklı asker, kâğıttan kayığın içinde, nehrin akıntısına kapılarak, gözden kayboldu. Bir süre sonra da tek ayaklı askeri, kâğıttan kayıkla birlikte, kocaman bir balık yutuverdi. Zavallı tek ayaklı asker, balığın midesinde, başına gelen bu felaketin geçmesini sabırla bekledi.

Günün birinde, balığın çırpındığını duydu. Balığı bir avcı yakalamış ve bir kadına satmıştı. Kadın, balığı alıp mutfağa götürdü. Balığın karnını açınca, tek ayaklı asker, gün ışığına kavuşmuştu. Balığın karnından çıkan tek ayaklı askeri gören kadın:

-Aaaa! Tek ayaklı bir kurşun asker, diye mırıldandı.

Raslantıya bakın ki, bu kadın, tek ayaklı askerin sahibi olan çocuğun annesiydi. Tek ayaklı askeri, çocuğunun odasına götürdü. Masanın üzerine koydu.

Tek ayaklı asker, bulunduğu yeri tanıdı. Etrafına bakındı. Dans eden güzel kızın hala yerinde durduğunu görerek sevindi. Geç kız da onu görmüştü ve sevindiğini belli etmişti.

Bu sırada odaya çocuk girdi. Tek ayaklı askeri masanın üzerinde gördü. Hemen alarak, ocakta yanmakta olan ateşe attı.

Zavallı kursun asker, ateşte tamamen eriyinceye kadar, gözlerini güzel kızdan ayırmadı. Fakat tam bu sırada, beklenmedik bir şey oldu. Kapı ve pencerenin açık olmasından, odada hava akımı oldu. Bu hava akımına kapılan genç kız, ocakta yanmakta olan tek ayaklı askerin yanına kadar uçtu. Her ikisi de birlikte yandılar kül oldular.

Ertesi sabah, evin hanımı, ocağın küllerini temizlerken, tamamen sönmüş küllerin arasında, yanmaya devam eden ve güneş gibi parıldayan kurşundan bir kalp buldu..

 

 

SUSKUN

Her şey gibi insanlarında sonu gelir bir bakmışsın varsın bir bakmışsın yoksun ama bezende yaşarken bile ölürsün.

Kendi duygularınla kendini öldürürsün. Bilerek lades dersin mutsuzluklara. Boş bir yaşamı yaşamak kadar zor bir iş yoktur herhalde. Ama yapacak bir şey yok ki ne yapacaksın doluya koysan olmaz boşa koysan olmaz. Çok mutsuzdur sun bunu kimseye söylemezsin yalnızca kendinle paylaşırsın patlayacak duruma gelirsin ama yapacak bir şey yoktur. İmkânsızlıklar imkânsızdır.

Yolda yürürsün ayakların yere basmaz hayaller aleminde yaşarsın dünyayı görmezsin kendi kendinle paylaşırsın kendince yorumlar yaparsın insanlar hakkında yorumlar yaparsın kimse farkında olmadan gülersin içinden kahkahalarla bezende ağlarsın hıçkırarak kimse anlamaz yaşadıklarını her zamanki gibi sadece sen bilirsin ..

Artık bütün umutların bitmiştir ve kendini alıştırmış tırsın yaşayacaklarını çünkü her yıl aynı şeyleri yaşıyorsun zaten değişiklik neden olsun ki açıkçası çokta ilgilendirmiyor artık.. Sadece şu acıma duygusu geçsin başka bir şey istemiyorum.

Bazen mutluluklara düşman acılara dost oluyorum elimde olmadan sebebini bilmeden kendimi tanımıyorum beynimde benim bile anlayamadığım düşünceler geçiyor ve bu benmiyim diye hayretlere düşüyorum. şu hayattan tek bir şey öğrendim insan çocukken çok hayalci oluyor ve kendine güveni oluyor ama aradan yıllar geçtikçe bu düşünceler değişiyor bunların sadece bir hayal olduğunu anlıyorsun ve gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalıyorsun ve bunu her zaman başarmak mümkün değil bakıyorsun yapacak hiç bir şey yok artık görmüyorsun , duymuyorsun ve konuşmuyorsun artık kendini bilinmezliklerin kollarına bırakıyorsun zaman ilerliyor birde bakmışsın yıllar senden yaşama umudunu hayallerini ve gülümsemelerini almış eskiden hiç susmayan sen şimdi konuşmaz olmuşsun ...suskun......

12.03.2006

Çalıların içinde bir ördek kuluçkaya oturmuş yumurtalarını bekliyormuş. Uzun süredir tek başına oturmaktan sıkıldığı için yumurtaları çatlar çatlamaz sevinçle vaklayarak üzerlerinden kalkmış.

Artık çiftliğe dönüp oradakilere yeni ailemi gösterebilirim! diye düşünmüş. Hepsi tam mı diye, cik cik öten yavrularını saymaya başlamış. “Yooo, olamaz!” demiş yumurtalardan birinin henüz çatlamamış olduğunu görünce.

O sırada oradan geçen bir ördek, “Yuvanda hâlâ çatlamamış iri bir yumurta var,” demiş. “Bahse girerim bir hindi yumurtasıdır.”

“Hindi yumurtasıymış, höh! O benim yumurtam,” demiş anne ördek ters ters. İç çekerek yumurtanın üstüne oturmuş.

Bu son yumurta da çatlayınca içinden iri, çirkin bir ördek yavrusu çıkmış. Anne ördek bu yavruyu görünce onun çirkinliğinden biraz utanç duymuş.

 “Neyse ki diğer yavrularım güzel,” diye düşünmüş ve artık daha fazla vakit kaybetmeden çiftliğe gitmek istediği için yavrularını peşine takarak suya girmiş.

 “Çirkin olanı hiç olmazsa iyi yüzüyor,” demiş anne ördek kendi kendine. “Öyleyse hindi olamaz. Çünkü hindiler yüzemez. Belki büyüdükçe güzelleşir. Belki bir süre sonra da büyümesi durur.”

Ne yazık ki tam tersi olmuş. Çirkin Ördek giderek daha da büyümüş ve diğer ördeklerden daha da farklılaşmış. Çevresindeki hayvanlar onu hiç rahat bırakmıyor, onunla hep “Çirkin Ördek” diyerek alay ediyormuş. Kardeşleri bile vak vak edip başının etini yiyor, “Seni bir kedi kapsa da senden kurtulsak,” diyorlarmış. Tavuklar onu kovalıyor, onlara yem veren kız da ayağıyla onu ittirerek yemlerin yanından uzaklaştırıyormuş.

Çirkin Ördek bütün bunlara daha fazla dayanamamış. Çitlerin üzerinden uçarak atlamış ve çiftliği iyice geride bırakıp yaban ördeklerinin yaşadığı yere gelene kadar hiç durmadan yürümüş. Fakat yaban ördekleri de onun çirkin olduğunu düşünmüşler ve onunla dostluk kurmak istememişler.

Çirkin Ördek yapayalnız ortada kalmış. Ağaç dallarıyla çitlerdeki küçük kuşlar bile onu görünce kaçışıyorlarmış. “Çirkin olduğum için kaçıyorlar,” demiş kendi kendine.

Tek başına oradan oraya dolaşmış durmuş. Bir ara, iki yaban kazıyla dost olmuş, fakat onlar da avcıları görünce uçup gitmişler. Bir seferinde de yaşlı bir kadın onu tutup evine götürmüş, ama kadının kedisiyle tavuğu, “Hem suyu seven, hem de yumurtlamayan kuş mu olur?” diyerek onunla alay edince dayanamayıp oradan da kaçmış.

Sonra mevsim değişmiş. Ağaç yaprakları sararıp solmaya başlamış. Bir akşam üzeri, güneş batarken bembeyaz tüylü, büyük ve güzel kuşlardan oluşan bir kuş sürüsü Çirkin Ördeğin tam önünden, çalıların arasından havalanmış. Uçarken dalgalanıyormuş gibi hareket eden çok zarif, uzun boyunlu kuşlarmış bunlar.

“Bekleyin beni!” diye seslenmiş Çirkin Ördek, ama kuşlar kocaman kanatlarını açar açmaz gökyüzünün derinliklerinde kaybolmuşlar. Çirkin Ördek sevincinden suyun içinde bir fırıldak gibi dönmeye başlamış, sonra hızını alamayıp suyun dibine dalıp çıkmış. Boğazından çıkan garip sesler onu bile korkutmuş. O beyaz tüylü kuşları bir türlü aklından çıkaramıyormuş. Ne cins kuşlarsa onlar, onları çok sevmiş.

Kış pek uzun ve sert geçmiş. Çirkin Ördek birkaç kez ölümden dönmüş. Bir seferinde buzun üstünde az kalsın donuyormuş. Neyse ki oradan geçmekte olan bir çiftçi onu görmüş de kurtarmış. Sonunda kış bitmiş bahar gelmiş ve Çirkin Ördek uçabildiğini keşfetmiş, öyle suyun üstünde değil çok daha yüksekte, gökyüzünde.

Bir gün kanatlarının gücünü denerken aşağıda, bir derede daha önce gördüğü o beyaz tüylü kuşlardan birçoğunun yüzdüğünü görmüş. Bir an bile düşünmeden, “Aşağı iniyorum,” diye kararını vermiş. “Çirkin de olsam onların yanlarına gideceğim.” Böylece dereye, suyun üzerine inmiş.

Kıyıda iki çocuk beyaz kuşlara ekmek kırıntısı atıyormuş. Çirkin Ördeği görünce hemen annelerine, “Anne bak!” demişler. “Bir kuğu daha var orada! Bu kuğu diğerlerinden daha güzel hem de!”

Çirkin Ördek çocukların ne demek istediğini anlamamış. Beyaz kuşlar arkalarına dönüp ona bakınca utancından boynunu bükmüş. “İsterseniz siz de Çirkin Ördek diye alay edin. Umurumda değil artık!” demiş içinden.

Sonra, başını kaldırırken suda ilk kez kendini görmüş. Upuzun bir boynu, bembeyaz, harika tüyleri varmış.

 “Merhaba!” demişler diğer kuğular. “Hoş geldin.” Sonra hepsi suyun üstünde ona doğru süzülmüşler. Hiçbiri çiftlikteki kuşlar gibi ona alay ederek bakmıyorlarmış. Boyunlarını zarifçe eğerek, “Ne kadar güzelsin,” diyorlarmış sanki.

Çirkin Ördek, “Demek ben Çirkin Ördek değilmişim. Bir kuğuymuşum!” diyerek sevinçle çırpmaya başlamış kanatlarını.

 

 

 

 

 

 

YALNIZLIK

14.03.2006

insanın dünyada en zor katlanabileceği şey yalnızlık ve sevgisiz kalmaktır. Her şeye katlanabilirsiniz aklınıza gelebilecek tüm acılara ama bir acı var ki onu çekmeyen bilemez .. bir bakışa bir gülüşe .. sen değerlisin sen özelsin benim için her şeysin diyecek ve en önemlisi o iki cümleyi söyleyecek "seni seviyorum" bu cümleler her şeye değerdi umutlarını kaybetmek istemezsin ama bakarsın ki bir adım bile atamamışsın hiç bir değişiklik yok nerde kaldıysan ordan devam edersin. Herşey bitti artık ben böyleyim bir daha değişmem dersin kendinden bile gizlediğin bir yanın sana yinede umut verir bunu kendinden bile saklarsın.. en kötüsü de bu üzüntülerini sıkıntılarını herkezden saklarsın kimseye anlatmazsın içinde büyüdükçe büyür seni melankolik bir hale sokar. sen bir şekilde kendine oyuncaklar bulursun saçma sapan onlarla zaman geçirirsin kendi kendine onların haberi bile olmaz. sen yalnızca sen yaşarsın duygularını tek kişilik habersiz ve kayıtsızca.. bir süre kendini oyalarsın ama bir an gelir bütün gerçekler hiç olmadık bir anda karşına dikiliverir. İşte o an kendini ölmüş gibi hissedersin bedenin titrer hıçkırarak ağlamak istersin ve dakikaların böylece geçer ve hayat koşuşturmacasında bir süreliğine bu duyguları ertelersin ama en olmadık zamanda o gelip seni bulur.....mutluluğa giden bir yol yoktur mutluluk o yolun kendisidir...

Bir zamanlar, üç oğlu olan bir değirmenci varmış. Değirmenci ölünce büyük oğluna değirmen, ortanca oğluna eşek, küçük oğluna da kedi miras kalmış. Küçük oğlu bu duruma çok üzülmüş.

“Kedi ne işine yarar ki insanın?” diye yakınmış. “Pişirip yiyemezsin bile.” Kedi bunu duymuş ve hemen cevap vermiş. “Kötü bir mirasa sahip olmadığınızı göreceksiniz efendim. Bana boş bir çuval ve bir çift de çizme verirseniz, neye yarayacağımı görürsünüz.”

 Şaşkınlıktan ağzı bir karış açık kalan çocuk, kedinin istediklerini yapmış. Kedi çizmeleri giyince ayna karşısına geçmiş ve kendini pek beğenmiş. Sonra kilerden, taze bir marulla güzel bir havuç seçip ormanın yolunu tutmuş. Ormanda çuvalın ağzını açmış, marulla havucu çuvalın içine yerleştirip bir ağacın arkasına saklanmış. Çok geçmeden taze sebzelerin kokusunu alan küçük bir tavşan çuvalın yanına gelmiş, zıplayıp içine atlamış. Kedi saklandığı yerden çıkıp çuvalın ağzını sıkı sıkı bağlamış.

 Ancak Çizmeli Kedi tavşanı efendisine götürmek yerine doğruca saraya gidip Kralla görüşmek istediğini söylemiş. Kral’ın huzuruna çıktığında yere eğilerek, “Yüce Efendimiz, size Efendim Markiden bir hediye getirdim,” demiş. Bu hediye Kral’ın çok hoşuna gitmiş.

 Üç ay boyunca Çizmeli Kedi saraya o kadar çok hediye götürmüş ki, Kral artık onun yolunu gözler olmuş. Derken Çizmeli Kedinin dört gözle beklediği gün nihayet gelmiş çatmış. “Bana sakın neden diye sormayın ve bu sabah ırmağa gidip yıkanın,” demiş sahibine. Çizmeli Kedi, o sabah Kral’ın Prensesle, yani kızıyla birlikte ırmağın kenarından geçeceğini biliyormuş.

 O sabah, Kral’ın faytonu ırmağın yakınından geçerken Çizmeli Kedi telaşla yanlarına yaklaşmış. “Yardım edin! Yardım edin!” diye bağırmış. “Efendim Marki boğuluyor!” Kral hemen bir alay askerini ırmağa yollamış.

 Fakat Çizmeli Kedi bununla da kalmamış. Krala, efendisi ırmakta yüzerken hırsızların onun elbiselerini çaldıklarını söylemiş. (Oysa Çizmeli Kedi, efendisinin elbiselerini çalıların arkasına kendisi gizlemiş!) Kral, hiç gecikmeden Markiye bir takım elbise yollamış. Tahmin edeceğiniz gibi Çizmeli Kedinin sahibi, kendisine Marki denmesine çok şaşırmış, ama akıllılık edip hiç sesini çıkarmamış.

 Marki güzelce giydirildikten sonra Kral onu gideceği yere götürmek için faytonuna davet etmiş ve kızıyla tanıştırmış. Prenses, iki dirhem bir çekirdek giyinmiş olan Markiye bir bakışta âşık olmuş.

 O sırada Çizmeli Kedi koşa koşa oradan uzaklaşmış. Çok geçmeden büyük bir tarlada ot biçen insanlara rastlamış. “Beni dinleyin!” diye bağırmış. “Kral bu yöne doğru geliyor. Size bu tarlaların kime ait olduğunu sorarsa ona efendim Markiye ait olduğunu söyleyeceksiniz. Yoksa sizi dilim dilim doğrattırırım!”

 Sonra Çizmeli Kedi bir süre daha koşmuş ve büyük bir tarlada buğday biçen adamlara rastlamış. Aynı şeyi onlara da söylemiş. Sonra tekrar koşmuş ve her rasgeldiği insana aynı şeyleri tekrarlamış. Derken Devin şatosuna varmış.

 Kral’ın Faytonu Çizmeli Kedinin geçtiği yerlerden geçerken Kral her rasgeldiği insana, “Bu tarlalar kime ait?” diye soruyormuş. Her defasında da aynı cevabı alıyormuş. Kral, Markinin bu kadar çok toprağa sahip olmasına şaşırmış. (Çizmeli Kedinin sahibi de öyle!)

 O sırada Çizmeli Kedi Devin şatosunda başka bir işler çevirmekle meşgulmüş. “Dev,” demiş Çizmeli Kedi, Devin nefesinin kokusundan iğrendiğini gizlemeye çalışarak. “Senin aynı zamanda müthiş bir sihirbazlık gücünün olduğunu söylüyorlar, doğru mu?”

 “Öyle diyorlarsa, öyledir,” demiş Dev alçakgönüllülükle.

 “Örneğin, istersen hemen bir aslana dönüşebildiğini söylüyorlar,” demiş Çizmeli Kedi. Bunu söyler söylemez Dev hemen kendini bir aslana dönüştürüvermiş. Çizmeli Kedi kendini dolabın üzerine zor atmış. Dev tekrar eski haline dönünce dolaptan aşağı inmiş. “Mükemmel!” demiş Çizmeli Kedi. “Ama fare gibi küçük bir şeye dönüşmek senin gibi cüsseli biri için imkânsız olmalı!”

 “İmkânsız mı?” diye gülmüş Dev. “Benim yapamadığım şey yoktur!” Dev bir anda fareye dönüşmüş, Çizmeli Kedi de onu hemen yutmuş.

 Derken Kral, Devin şatosuna varmış. Şatonun artık kime ait olduğunu tahmin etmişsinizdir herhalde! Çizmeli Kedi Kral’ın faytonunu şatonun yolunda karşılamış. “Bu taraftan gelin,” demiş. “Sizi bir ziyafet bekliyor.” (Dev o gün birkaç arkadaşına bir ziyafet vermeyi planladığı için yemeklerle donatılmış büyük bir masa hazır bekliyormuş!”)

 O gün sonunda Çizmeli Kedinin sahibi marki Prensesle nişanlanmış. Bir hafta sonra da evlenmişler. Çizmeli Kediye ne mi olmuş? Dokuz canından dokuzunu da sefa içinde sürmüş ve bir daha da fare avlamasına gerek kalmamış. -ara sıra avlamış, o da kedi olduğunu unutmamak için.

 

 

 

 

ÇOCUK OLMAK

Her şeyi istersin benimde olsa dersin ama bilmezmisin ki bu isteklerin her zaman içinde kalacak hiçbir zaman gerçekleşmeyecek. Sonunu bildiğin bir kitabı okuyorsun defalarca okuyup bitirip tekrar başa dönüyorsun.

Herşeyi istersin benimde olsa dersin ama bilmezmisin ki bu isteklerin her zaman içinde kalacak hiçbir zaman gerçekleşmeyecek. Sonunu bildiğin bir kitabı okuyorsun defalarca okuyup bitirip tekrar başa dönüyorsun.

İçindeki denizde boğulursun çığlık atıyorsun sesini yalnızca senin duyabildiğin her hücrenle acını yaşıyorsun ve en kötüsü de bu acıyı ölürcesine yaşarken etrafına hiçbir şey belli etmemek için mutluluk oyunları oynuyorsun.

Artık hiçbir şeye inancın kalmamıştır tümüyle bitirmişsindir umutlarını karamsar yalnızlığın ve sen vardırsın umutlarının yerine. Herşeyden herkesten nefret edersin elinde olmadan onlar senin için bir hiçtir.

Bazen günlerce hiçbirşey düşünmezsin adeta kafan bomboş olur ve aslında bu iyidir seni rahatlatır en azından bir süreliğine unutursun yalancı dünyayı. Ama bir zaman gelirki acı gerçekler bir anda sarar vucudunun her yanını o an ölmek istersin kaçmak acılarından seni üzen herşeyden. Ama cesaretin yoktur en son darbeyi indirmeye .

Sevgi neydi acaba? Bunu bilmiyordum anlamını çözemiyordum birini düşünmekmiydi? kendinden çok onumu sevmekti gündüzünde gecende onumu yaşamaktı dokunmakmıydı sevgiyle yüreğinin en uç noktasına. Bilmiyordum ve anlamaya da çalışmıyordum artık sevgiyi anlamanın benim için geç olduğunu düşünüyordum… geçmişe gittiğimde her şeyin ne kadar da boş olduğunu görüyordum ve geleceğimi düşündüğümde yine anlamsız ve boş dünyama devam edeceğimi değişen hiçbişeyin olmayacağını gördüğümde bedenim sarsılıyordu düşüncem donuyordu.

Çocuk olmak vardı şimdi gamsız oyunlar peşinde koşan geçmiş gelecek kaygısı olmayan sadece oyun düşünmek ne çok isterdim. Hayattan anladığım tekşey şu oldu..;

Her zaman yalnızsın ve hep yalnız olucaksın....deniz.

                                                                                                            06.01.2007

 

 

Bir zamanlar zengin bir tüccar varmış. Üç kızı olan bu tüccarın kızlarının ikisi son derece bencilmiş. Ama üçüncüsü, yani adı Güzel olanı hem iyi hem de sevgi doluymuş.

Bir gün tüccar, gemilerinin şiddetli bir fırtınada battığı haberini almış. Zavallı adam varını yoğunu kaybetmiş, geriye bir tek kasabadaki küçük evi kalmış. Açgözlü iki kardeş bu durumdan hiç hoşlanmamışlar. Yatakta yatmak ve oflayıp puflamaktan başka bir şey yapmaz olmuşlar. Evin bütün işleri Güzel’e kalmış.

Bir zaman sonra tüccar kayıp gemilerinden birinin limana ulaştığını duymuş. Haberin doğru olup olmadığını öğrenmek için yola çıkmadan önce kızlarına, dönüşte size ne hediye getireyim, diye sormuş. Açgözlü iki kardeşin neşeleri hemen yerine gelmiş.

“Elbiseler ve mücevherler! İsteriz” demişler.

“Peki ya sen Güzel?” diye sormuş tüccar.

“Bir gül. O bana yeter,” demiş Güzel.

Birkaç gün sonra tüccar evine dönmek üzere üzgün üzgün yola koyulmuş. Yine yoksulmuş, çünkü son gemiden ona kalan paraları da dolandırıcılara kaptırmış. Akşam karanlığı bastırırken bir ormana varmış. Orman hem karanlık hem de soğukmuş. Şimşekler çakıyor, rüzgâr yerden karları havalandırıyormuş. Uzaklardan kurtların uluma sesleri geliyormuş.

Tüccar nereye gittiğini bilmeden atıyla birlikte karların üzerinde bata çıka saatlerce yol almış, derken birden ileride pencerelerinden dışarı parlak ışıklar sızan son derece güzel bir şato görmüş. Ama bu çok garip bir şatoymuş, çünkü şöminelerinde harıl harıl ateş yanmasına, bütün odaları gün gibi aydınlık olmasına rağmen ortada kimsecikler yokmuş. Tüccar seslenmiş, seslenmiş, cevap veren olmamış. Sonunda, beklemenin bir anlamı olmadığını anlayınca, atını ahıra bağlamış ve salondaki uzun masanın üzerinde hazır bekleyen yemeği yemiş. Sonra bir yatağa yatıp uyumuş.

Sabah uyandığında onun için bırakılmış yeni giysiler bulmuş yanı başında. Aşağıda da güzel bir kahvaltı onu bekliyormuş.

“Bu şato, bana acıyan iyi kalpli bir periye ait herhalde,” demiş tüccar.

“Ona bir teşekkür edebilseydim keşke.”

Tüccar şatodan ayrılırken, bahçedeki gülleri fark etmiş. “Hiç yoksa Güzel’e verdiğim sözü yerine getireyim,” demiş içinden. Güllerden birini koparmış. Ama koparır koparmaz müthiş bir kükremeyle inlemiş her yan. Çalıların arkasından korkunç görünüşlü bir canavar çıkmış. Öylesine korkunçmuş ki, tüccar neredeyse korkusundan bayılacakmış.

“Seni değer bilmez adam!” diye kükremiş Canavar. “Hayatını kurtardım! Seni besledim, giydirdim! Sen kalkmış güzel güllerimi çalıyorsun. Hemen ölmeyi hak ettin!”

Tüccar Canavar’ın karşısında diz çökmüş. “Gülü kızlarımdan birine götürecektim efendim,” demiş.

“Ben efendi falan değilim, bir Canavarım,” diye hırlamış yaratık. Sonra tüccarın tepesine dikilmiş. “O değerli kızlarına gelince... Git, sor bakalım onlara, hayatına karşılık içlerinden biri gelip benimle birlikte yaşar mı? Bu teklifimi kabul eden olmazsa, üç ay içinde öleceksin.”

Tüccar gün ışığıyla aydınlanmış ormanın içinden, üzgün bir şekilde atını sürüp evine dönmüş. Evde iki bencil kız kardeş babalarının başından geçen korkunç maceraları dinlerken kıllarını bile kıpırdatmamışlar. Babaları onlara giysi ve mücevher getirmedi diye küplere binmişler. Ama Güzel onlar gibi yapmamış.

“Baba, izin ver ben gideyim,” demiş hiç tereddüt etmeden.

“Tabii sen gideceksin, suç senin,” demiş kardeşleri. “Gül isterim diye tutturmasaydın, Canavar babamızı öldürmeyi düşünmeyecekti.”

Üç ay geçince tüccar şatoya Güzelle birlikte gitmiş. Her şey orayı ilk gördüğü gibiymiş: etrafta yine kimsecikler yokmuş, sofra hazırmış. Yemeklerini yemeyi bitirdiklerinde Canavar ortaya çıkmış. Güzel korkusundan tir tir titremeye başlamış, çünkü Canavar babasının anlattığı kadar korkunçmuş, hatta daha da korkunç!

“Buraya kendi isteğinle mi geldin?” diye sormuş Canavar.

“Evet,” demiş Güzel.

“O zaman baban sabah olunca buradan gidecek ve bir daha buraya hiç gelmeyecek.”

Sabah olup da babası gidince Güzel tek başına kalmış. Önce bir süre ağlamış, ama sonra gördüğü rüyayı hatırlayıp biraz olsun rahatlamış. Rüyasında bir peri, “Üzülme, babanın hayatını kurtarmak için gösterdiğin bu cesaret karşılıksız kalmayacak,” demiş ona.

“Belki de bu yaşama alışırım,” diye düşünmüş, neşesi yerine gelmiş azıcık. Bahçede dolaşmış, güllere bakarken içi hüzünle dolmuş. Sonra şatonun içini gezmiş. Oda kapılarından birinin üzerinde adının yazılı olduğunu görünce çok şaşırmış. Kapıyı açıp içeri bakmış. Oda tam istediği gibi döşeliymiş, kitaplarla, müzik aletleriyle doluymuş.

“Canavar beni burada rahat ettirmeye çalıştığına göre, bana zarar vermez herhalde,” diye düşünmüş Güzel.

Sonra bir kitap almış eline. Kitabın üzerinde altın yaldızla, “Sevgili Kraliçem. Her isteğin emirdir benim için,” diye yazıyormuş.

 “Şu anda babamı görebilseydim keşke!” demiş Güzel yüksek sesle Bunu der demez odanın öte ucundaki aynada babasının görüntüsü belirmiş. Böylece Güzelin yalnızlık duygusu ve ev hasreti biraz olsun geçmiş.

O gece yemekte Canavar ortaya çıkmış. “Seni izlememe izin verir misin Güzel?” diye sormuş.

 “Buranın sahibi sizsiniz,” demiş Güzel.

 “Hayır,” demiş Canavar. “Şatom senin emrindedir. İstersen hemen giderim.” Canavar bir an duraksamış. “Yalnız bir şey soracağım. Beni çok mu çirkin buluyorsun?”

Güzel ne diyeceğini bilmemiş önce. Sonra başını kaldırıp Canavara bakmış. “Bunu söylemek istemezdim, ama doğruyu söylemem gerek. Evet, çirkin buluyorum,” demiş.

Güzel, yemeğini bitirince Canavar, “Benimle evlenir misin?” diye sormuş.

 “Hayır Canavar, asla,” demiş Güzel.

Canavar derin bir iç geçirirken çıkardığı ses, tüm şatoda yankılanmış.

Her gece saat dokuzda Canavar konuşmak için Güzelin yanına geliyormuş. Güzel, gün geçtikçe Canavara alışmaya başladığını fark etmiş. Hatta geç kaldığında onu merak bile ediyormuş. “Keşke,” diyormuş, bu kadar çirkin olmasaydı! Keşke ikide birde bana evlenme teklif etmeseydi! Çünkü Güzel, Canavarın, evlilik teklifini geri çevirdiğinde çıkardığı o sesten çok korkuyormuş.

Canavar bir gün, “Beni sevmeyebilirsin ama, beni bırakıp gitmemeye söz vermelisin,” demiş. Her günü birbirine benzeyerek üç ay böyle geçmiş.

Derken bir gün Güzel aynada babasının hasta olduğunu görmüş. Hemen Canavara babasına bakmak için eve gitmek istediğini söylemiş.

 “Gidebilirsin, Güzel,” demiş Canavar. “Ama geri dönmezsen kederimden öleceğimi biliyorsun, değil mi? Korkarım ki, babanın yanında kalmak isteyeceksin ve dönmeyeceksin. Ama eğer fikrini değiştirir de dönmek istersen, yüzüğünü yatağının yanındaki sehpaya koyman yeterli. Sabah olduğunda şatomda açacaksın gözlerini.”

“Bir hafta sonra döneceğim, söz,” demiş Güzel.

Ertesi sabah güzel, babasının evinde, kendi yatağında açmış gözlerini. Babası onu karşısında görünce çok sevinmiş, kendini daha iyi hissetmiş. O gün öğleden sonra, kısa süre önce evlenmiş olan kız kardeşleri babalarını ziyarete gelmişler. Eve geldiklerinde babalarının biricik kızını karşılarında görünce kıskançlıktan ve öfkeden çatır çatır çatlamışlar.

“Dinle!” demiş iki kardeşten biri. “Ona bir oyun oynayalım. Burada bir hafta daha kalmasını sağlayalım. O zaman Canavar gelip onu öldürür.” Bağırıp çağırıp onu kötülemek yerine, iki kardeş gözlerine soğan sürüp Güzelin karşısına yaşlı gözlerle çıkmışlar ve ondan ayrılmak istemedikleri için ağladıklarını söylemişler. Güzel bir hafta daha kalmaya söz vermiş.

Çok geçmeden Güzel, Canavarı babasını özlediği kadar özlediğini fark etmiş. Bir gün rüyasında Canavarı şatonun bahçesinde kaskatı ve cansız yatarken görmüş. Uyandığında, “Benim yaptığım düpedüz acımasızlık!” diye düşünmüş. Hemen yüzüğünü parmağından çıkarıp, başucundaki sehpanın üzerine koymuş. Sabah gözlerini canavarın şatosunda açmış.

O günün akşamı canavarı beklemiş. Saat dokuz olmuş. Canavar gelmemiş. Dokuzu çeyrek geçmiş, ortalarda yok. Birden endişe içinde koşa koşa şatodan bahçeye çıkmış. Canavar bahçede boylu boyunca yatıyormuş. “Onun ölümüne neden oldum!” diye düşünmüş Güzel. Hemen ona sarılmış. Canavarın kalbi hâlâ atıyormuş!

 “Artık dönmezsin diye düşündüm. Yemeden içmeden kesilip ölmeye hazırlandım,” demiş Canavar fısıltılı bir sesle.

“Ama ben seni seviyorum Canavar!” demiş Güzel. “Seninle evlenmek istiyorum.”

O anda tuhaf bir şey olmuş. Birden sanki şato daha bir güzel, daha bir ışıltılı hale gelmiş. Güzel bir süre etrafına bakınmış, sonra tekrar canavara çevirmiş başını. Fakat Canavar yerinde yokmuş. Yattığı yerde şimdi genç ve yakışıklı bir prens duruyormuş.

 “Ben canavarı istiyorum,” diye ağlamaya başlamış Güzel. Prens bu sırada ayağa kalkmış.

 “Canavar benim,” demiş. “Kötü bir peri bana büyü yapmıştı. Beni yüzüne bakılamayacak kadar çirkin bir yaratığa dönüştürmüştü. Bana benimle evlenmek istediğini söylemeseydin, hayatımın sonuna kadar öyle kalacaktım.”

Prens Güzeli şatoya götürmüş. Şatoda Güzel, babası ve rüyasında gördüğü iyi periyle karşılaşmış.

“Gösterdiğin cesaretin ödülünü aldın,” demiş iyi peri güzele.

Peri sihirli değneğini sallamış. Birden şatodaki herkes Prensin topraklarında bulmuş kendini. Orada halk coşku ve alkışlarla karşılamış Prensi. Çok geçmeden Güzel ve Canavar evlenmişler. Dünyanın gelmiş geçmiş en mutlu Prens ve Prensesi olmuşlar.

 

 

 

Endgame öncesi dönem, Marvel Sinematik Evreni‘nin kuşkusuz en iyi dönemiydi. 22 filmde ilmek ilmek işlenen olay örgüsü, ayrıntılı şekilde tüm motivasyonları ve dönüşümleri anlatılan karakterleri ve zincirin halkası gibi birbirini tamamlayan güçlü filmleriyle tarihin en büyük sinema olaylarından biriydi. Toplamda 32 milyar dolar hasılat yapan filmlerin her biri izleyiciler tarafından çok sevildi. Endgame ile biten dönem, üç faza ayrılıyor. Üçüncü fazda yer alan Avengers: Infinity War filmiyse çoğu otorite ve izleyiciler tarafından ilk dönem ve üç fazın en iyi filmi olarak kabul ediliyor. 8,4/10’luk IMDb puanı da bunu ispatlıyor.

Infinity War öncesi hikâye iyice dağılmış durumdaydı. Avengers ekibi Civil War filmiyle birbirine düşman kesilmiş, Thor ve Hulk uzayda kaybolmuş, Spider-man ve Black Panther olayları dallandırmış ve üstüne dönemin ‘Final Boss’u diyebileceğimiz Thanos da artık evrene doğrudan dâhil olmuştu. Bu kadar dağınık olayların ve karakterlerin nasıl toplanacağı merak konusuydu. Ancak Captain America: Winter Soldier ve Captain America: Civil War filmleriyle çok başarılı işler çıkaran Russo Kardeşler, Infinity War’da evreni çok basit ama ustaca bir hamle ile topladı ve her biri başrol olan onca karakteri hiçbiri eğreti durmayacak şekilde bir araya getirdi. Olayın merkezine ise kötü adam Thanos’u koydu. Onu evrende bir yolculuğa çıkardı ve her gittiği yerde farklı bir Marvel kahramanı ile kapıştırdı. Finali ise Vakanda’da yaptı. Bu basit ama dâhiyane matematik, filmin onca dağınık olay ve karaktere rağmen derli toplu bir kurguyla gösterime çıkmasını sağladı.

thanos-marvel-2.jpg

Filmin merkezinde kötü adam Thanos’un olması başka ve belki de beklenmedik bir durumu da kendiliğinden yarattı. Filmde en çok empati kurulan karakter Thanos oldu. Thanos’un motivasyonu, felsefesi ve amacı insanlar tarafından tartışıldı ve hatta bazılarınca benimsendi. Peki neydi Thanos’un amacı? “Kaynaklar sınırlı, nüfus sürekli artıyor. Bu yüzden evrendeki canlıların yarısını yok edersem kalanlar bolluk içinde yaşar.” Bunun için de evrendeki tüm gücü içeren sonsuzluk taşlarını topluyordu. Tabii bu bakış açısı hemen tartışmaya açıldı. Hatta iktisat profesörleri bile bu konuda demeçler verdi. İlginç bir şekilde Marvel’in kendi sosyal medyasında yaptığı ankette bile Thanos’u haklı bulanların oranı daha yüksekti.

Peki, Thanos’un planı ne kadar doğruydu? Haydi gelin parmaklarımızı şıklatıp Thanos’un planını mercek altına alalım.

Thanos’un düşüncesi aslında Malthusçu bir argüman. 18. yüzyılda iktisatçı ve filozof Thomas Malthus da şöyle diyordu: “Nüfus geometrik artar, kaynaklar aritmetik. Sonuç: kıtlık, savaş, açlık ve kitlesel ölümlerdir.” Ne var ki Malthus’un bu hipotezi 20. yüzyılda yanlışlandı. Çünkü nüfusun artması, yalnızca tüketimin değil, üretimin de artması demek. Örneğin bugün ABD’nin yıllık toplam üretimi, Sanayi Devrimi öncesi dönemdeki tüm devletlerin toplam üretiminden fazla. Dünya tarihinde en çok gıda, giyim ve barınma gibi temel ihtiyaçlara yönelik üretim yapılan dönem bu dönem. Üstelik, yine Sanayi Devrimi öncesi dünyada lüks olarak görülen gömlek, ceket; peynir ve ekmek gibi en basit ürünler bile bugün hemen herkese ulaşabiliyor.

thanos-marvel-3.jpg

Diyelim ki Thanos parmaklarını şıklattı ve nüfusun yarısını sildi. Doğum oranı kaldığı yerden devam eder. Yani bir süre sonra nüfus yeniden eski seviyeye ulaşır. Bu durumda ya Thanos her 50 ila 100 yılda bir parmak şıklatmalı ya da nüfus artışının ve bilinçli tüketim eksikliğinin refah, eğitim düzeyi, doğum kontrolü gibi temel nedenlerini çözmelidir. Çünkü birdenbire %50’lik bir nüfus kaybı, tüm üretim zincirini çökertir. Tarımda çiftçilerin yarısı yok olursa gıda üretimi azalır. Pilotlar, makinistler, şoförler yok olursa ulaşım ve nakliye ortadan kalkar. Sağlıkta doktorlar ve hemşireler yarıya iner. Enerji, su, iletişim sistemleri aksar veya çöker. Yani Thanos’un planı aslında refahı arttıramaz, sadece kaos yaratır.

Dünyada şu anda 8 milyar insan yaşıyor. Diyelim ki Thanos insanlığı bolluk bereket içinde yaşatmak düşüncesiyle parmaklarını şıklattı ve insan nüfusu 4 milyara düştü. Peki, insan nüfusu hangi yılda 4 milyardı? 1975’te. Evet, yalnızca 50 yıl öncesinin nüfus oranına döndük. 50 yıl önce dünya bolluk bereket içinde miydi? Afrika’da kronikleşmiş bir açlık ve susuzluk, bunların yanı sıra da iç savaşlar vardı. Uzak Asya ülkelerine kaos ve kıtlık hâkimdi. Soğuk Savaş en hareketli günlerindeydi. Vietnam Savaşı yeni bitmiş, ülkemiz ise soykırıma uğrayan soydaşlarımızı kurtarmak amacıyla Kıbrıs Barış Harekatını yeni yapmıştı. Sağ – Sol olayları yüzünden her gün insanlarımız çatışıyor, ölümler meydana geliyordu. Dünyadaki gelir adaletsizliği, ırkçılık ve toplumsal gerilim ise günümüzdekinden çok daha beterdi…

thanos-marvel-4.jpg

Demek ki sorun kaç kişinin yaşadığından ziyade nasıl yaşadığı. 8 milyar insan adil, sürdürülebilir şekilde beslenebilir. Ancak şu an dünya gıdasının %30’u çöpe gidiyor. Kaynaklar adil dağılmıyor. 8 milyarın %10’u, servetin %90’ını elinde tutuyor. Thanos ise sistemin bu adaletsizliğine değil, nüfusun varlığına savaş açıyor. Dünyadaki adaletsizliğin bedelini bunda suçu olmayanlara ödetmeye çalışıyor. Ayrıca, kitlesel yok oluşlardan sonra insanlığın üreme hızının arttığı da tarihsel ve istatistiksel bir gerçek. Büyük veba salgını döneminde dünya nüfusu 475 milyon dolayındaydı. Yüz yılda dünya nüfusu 350 milyona kadar geriledi. Peki yeniden 475 milyona çıkması ne kadar sürdü dersiniz? 100 yıldan daha az. Nüfusun -hem de o günün kötü yaşam koşullarında- 150 milyon artması için normalde yüzlerce yıl gerekiyordu. İnsanlık, büyük vebadan yüz yıl sonra eski nüfusuna hızla ulaştı.

Buradan yola çıkarak, bir anda 4 milyara inecek nüfusun yeniden 8 milyar olması bu kez 50 yıl bile sürmeyebilir. Eğer 4 milyar insanla daha iyi bir dünya mümkün olsaydı, 1975’te cenneti yaşardık. Evet, Thanos’un kaygıları gerçek. Bilinçsiz ve aşırı nüfus artışı ciddi bir sorun. Kıt kaynakların adaletsiz ve bilinçsiz kullanımı ve ekosistemin çöküşü de öyle. Ne var ki Thanos’un buna bulduğu çözüm bilimsel, etik ve sürdürülebilir değil…

YORGUNUM

08.02.2006

Mevsimler su gibi akıp geçiyordu hayatımızdan bir gün daha eksiliyor düşünüyorum da ne kazandım ne kaybettim?

Belki sağlıklı olmama şükretmeliyim çünkü sağlık yaşamın en önemli özelliği. Bunu biliyorum şükrediyorum da ama yinede bilinçaltımda beni rahatsız eden bir dürtü var. Bunun sebebini bulamıyorum aslında şöyle bir bakıldığında normal bir hayat sürüyorum acaba benim hayattan beklentilerim her zaman çokmu fazla şeyler oldu? ASLINDA DEĞİL SADECE SIĞINACAĞIM BİR LİMAN OMUZUNDA AĞLIYABİLECEĞİM BİR DOST, YADA BENİMLE İLGİLENEN YÜREKLER.. Bilemiyorum hayatın gerçekleri çok zor ve bunu yaşamak bana ağır geliyor beni üzse de ben yinede yaşamaya devam ediyorum.. Ümitlerimde önceki kadar canlı değil artık puslu bir dağın ardında kaldı adeta.. Eski beni düşünü yorumda nekadar umutluydu yaşama karşı çocukça hayaller kurar ve gerçekleşeçeğini düşünürdüm... hımmm şimdi anlıyorum içimi yakan o gerçekleri meğer yaşam her zaman azla yetinmekmiş... ulaşamayacağın meyvelere uzanmamakmış çünkü o meyvenin dalı ulaşamayacağın kadar yükseklerdeymiş ben o ağacın dibine oturmuşum yıllarca meyvenin düşmesini beklemiştim... yazık çok yazık...

şimdi ruhumda esen fırtınaları ne ben nede o hayaller dindirebilir... artık senaryosu önceden yazılmış bir filmi defalarca oynuyorum ve garip olanda kendi filmimde başrol oynamıyorum sadece oynuyormuş gibi gözüküyorum ama sadece basit bir figürandan ibaretim.. hep bir gün gelecek o büyük başrolü ben kapacağım diye düşündüm....ama bugün belki figüran bile olamadım ne gariptir ki bu filim benim ama ben yokum aslında..

sanki kabul etmişim bu gidişi ,sanki her şey olup biterde insan bir boşlukta kalır, sanki izlediğin bir film biterde düşünmeye dalarsın aklında kalan sahneleri işte bende böyleyim hayatın yaşanmışlığının yorgunluğu var üzerimde.. bazen kendimi günlerin akışına bırakıyorum ....hiç düşünmeden... Ama bazen olmadık zamanlarda aniden o gerçeklerle irkiliyorum adeta kafamda şimşekler çakıyor... o an içimden bişeyler kopup gidiyor... dalıyorum ..dalıyorum ve sonra yine sahte hayatıma devam ediyorum........ ( yorgun bir günün ardından hissettiklerim.....derya deniz....)

RAPUNZEL

Bir zamanlar bir kadınla kocasının çocukları yokmuş ve çocuk sahibi olmayı çok istiyorlarmış. Gel zaman git zaman kadın sonunda bir bebek beklediğini fark etmiş.

Bir gün pencereden komşu evin bahçesindeki güzel çiçekleri ve sebzeleri seyrederken, kadının gözleri sıra sıra ekilmiş özel bir tür marula takılmış. O anda sanki büyülenmiş ve o marullardan başka şey düşünemez olmuş.

“Ya bu marullardan yerim ya da ölürüm” demiş kendi kendine. Yemeden içmeden kesilmiş, zayıfladıkça zayıflamış.

Sonunda kocası kadının bu durumundan öylesine endişelenmiş, öylesine endişelenmiş ki, tüm cesaretini toplayıp yandaki evin bahçe duvarına tırmanmış, bahçeye girmiş ve bir avuç marul yaprağı toplamış. Ancak, o bahçeye girmek büyük cesaret istiyormuş, çünkü orası güçlü bir cadıya aitmiş.

Kadın kocasının getirdiği marulları afiyetle yemiş ama bir avuç yaprak ona yetmemiş. Kocası ertesi günün akşamı çaresiz tekrar bahçeye girmiş... Fakat bu sefer cadı pusuya yatmış, onu bekliyormuş.

 “Bahçeme girip benim marullarımı çalmaya nasıl cesaret edersin sen!” diye ciyaklamış cadı. “Bunun hesabını vereceksin!”

Kadının kocası kendisini affetmesi için yalvarmış cadıya. Karısının bahçedeki marulları nasıl canının çektiğini, onlar yüzünden nasıl yemeden içmeden kesildiğini bir bir anlatmış.

 “O zaman,” demiş cadı sesini biraz daha alçaltarak, “alabilirsin, canı ne kadar çekiyorsa alabilirsin. Ama bir şartım var, bebeğiniz doğar doğmaz onu bana vereceksiniz.” Kadının kocası cadının korkusundan bu şartı hemen kabul etmiş.

Birkaç hafta sonra bebek doğmuş. Daha hemen o gün cadı gelip yeni doğan bebeği almış. Bebeğe Rapunzel adını vermiş. Çünkü annesinin ne yapıp edip yemek istediği bahçedeki marul türünün adı da Rapunzelmiş.

Cadı küçük kıza çok iyi bakmış. Rapunzel oniki yaşına gelince, dünyalar güzeli bir çocuk olmuş. Cadı bir ormanın göbeğinde, yüksek bir kuleye yerleştirmiş onu. Bu kulenin hiç merdiveni yokmuş, sadece en tepesinde küçük bir penceresi varmış.

Cadı onu ziyarete geldiğinde, aşağıdan “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını!” diye seslenirmiş. Rapunzel uzun örgülü saçlarını pencereden uzatır, cadı da onun saçlarına tutuna tutuna yukarı tırmanırmış.

Bu yıllarca böyle sürüp gitmiş. Bir gün bir kralın oğlu avlanmak için ormana girmiş. Daha çok uzaktayken güzel sesli birinin söylediği şarkıyı duymuş. Ormanda atını oradan oraya sürmüş ve kuleye varmış sonunda. Fakat sağa bakmış, sola bakmış, ne merdiven görmüş ne de yukarıya çıkılacak başka bir şey.

Bu güzel sesin büyüsüne kapılan Prens, cadının kuleye nasıl çıktığını görüp öğrenene kadar hergün oraya uğrar olmuş. Ertesi gün hava kararırken, alçak bir sesle “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını!” diye seslenirmiş. Sonrada kızın saçlarına tutunup bir çırpıda yukarı tırmanmış.

Rapunzel önce biraz korkmuş, çünkü o güne kadar cadıdan başkası gelmemiş ziyaretine. Fakat prens onu şarkı söylerken dinlediğini, sesine âşık olduğunu anlatınca korkusu yatışmış. Prens Rapunzel’e evlenme teklif etmiş, Rapunzel’de kabul etmiş, yüzü hafifçe kızararak.

Ama Rapunzel’in bu yüksek kuleden kaçmasına imkân yokmuş. Akıllı kızın parlak bir fikri varmış. Prens her gelişinde yanında bir ipek çilesi getirirse, Rapunzel’de bunları birbirine ekleyerek bir merdiven yapabilirmiş.

Her şey yolunda gitmiş ve cadı olanları hiç fark etmemiş. Fakat bir gün Rapunzel boş bulunup da. “Anne, Prens neden senden daha hızlı tırmanıyor saçlarıma?” diye sorunca her şey ortaya çıkmış.

 “Seni rezil kız! Beni nasıl da aldattın! Ben seni dünyanın kötülüklerinden korumaya çalışıyordum!” diye bağırmaya başlamış cadı öfkeyle. Rapunzel’i tuttuğu gibi saçlarını kesmiş ve sonrada onu çok uzaklara bir çöle göndermiş.

O gece cadı kalede kalıp Prensi beklemiş. Prens, “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını!” diye seslenince cadı Rapunzel’den kestiği saç örgüsünü uzatmış aşağıya. Prens başına neler geleceğini bilmeden yukarıya tırmanmış.

Prens kederinden kendini pencereden atmış. Fakat yere düşünce ölmemiş, yalnız kulenin dibindeki dikenler gözlerine batmış. Yıllarca gözleri kör bir halde yitirdiği Rapunzel’e gözyaşları dökerek ormanda dolaşıp durmuş ve sadece bitki kökü ve yabani yemiş yiyerek yaşamış.

Derken bir gün Rapunzel’in yaşadığı çöle varmış. Uzaklardan şarkı söyleyen tatlı bir ses gelmiş kulaklarına.

 “Rapunzel! Rapunzel!” diye seslenmiş. Rapunzel, prensini görünce sevinçten bir çığlık atmış ve Rapunzel’in iki damla mutluluk göz yaşı Prensin gözlerine akmış. Birden bir mucize olmuş, Prensin gözleri açılmış ve Prens görmeye başlamış.

Birlikte mutlu bir şekilde Prensin ülkesine gitmişler. Orada halk onları sevinçle karşılamış. Mutlulukları ömür boyu hiç bozulmamış.

 

 

 

 

Dünya benim için âdeta bir girdap gibiydi. Renk renk genişleyen bir sessizlikti. Her sabah uyandığımda, pencere perdesinin arasından sızan ışık sadece bir günün başlangıcını değil, yeni bir çağın doğuşunu getiriyordu bana. Diğerleri için “perşembe” diye tanımlanan şey, benim için yüz yıl süren bir kaosa denk düşüyordu. Bir bakışımla geçen haftayı hatırlayabilirdim ki rengi hâlâ yeşildi, biraz da toprak kokardı; çünkü o hafta, zihnimde çamura benzer bir yoğunlukta geçmişti.

Bazen adımı hatırlamıyordum; çünkü isimler zamana bağlıydı, zaman ise benim içimde çözülmüş, parçalanmış bir kavramdı. İnsanlar bana, “Sen zamanı kaybediyorsun,” diyordu. Oysa tam tersiydi. Ben, zamanın her zerresini, her rengini tutuyordum. Bir dakikalık an, kulağımda üç farklı frekansa bölünüyor; her biri farklı bir enstrüman gibi yankılanıyordu beynimde. Bu yüzden konserlere gidemezdim, çünkü zaman orada kontrolden çıkıyordu. Bir saatlik performans, beynimde bir opera üçlemesine dönüşüyordu, duygusal olarak beni parçalara ayırıyordu.

Psikologlar benimle konuşurken, “Disosiyatif değil,” demişlerdi. Nörologlar, beyin taramalarımda olağandışı bir şey bulamamıştı. Doktorlar, “Evet, nöronlar arasında biraz fazla sayıda bağlantı var ama bu bir bozukluk değil, sadece bir tür farklılık,” diye yorumlamışlardı. Bazıları bana sinestet dedi, bazıları ise zaman yolcusu. Ama kendimi ne bir tanıya ne de bir kategoriye ait hissediyordum. Ben sadece yaşıyordum ve yaşamak, benim için herkesin zannettiğinden çok daha ağır, çok daha detaylı bir şeydi. Bir hafta sonu tatili benim için dört yıl demekti. Dört yıl boyunca yalnız kalmak, sessizlikle konuşmak, düşüncelerimin rengini izlemek: İşte kutsal olan buydu…

Bir gün bir psikolog, “Zamanın senin için nasıl geçtiğini anlatır mısın?” diye sordu. Gülümsedim ve şöyle yanıtladım:

“Zaman, herkesin içine doğduğu su gibi. Kimi geçip gider, kimi yüzer, kimi fark etmeden boğulur. Ben ise o suya her baktığımda onun bir kaos bulamacı olduğunu görüyorum. Ve her damlası başka bir hikâye anlatıyor.”

Her sabah aynı ışıkla uyanırdım. Pencerenin ucundan sızan sarı çizgi, duvarda ağır ağır yürür, griye çalardı. Ama benim için bu basit sabah ışığı değil, bir çağın başlangıcıydı. Bugün Perşembe miydi? Olabilir. Ama ne önemi var ki? Çünkü dünkü gün hâlâ sürüyordu. Rengi hâlâ mordu; koyu ve yoğun. Hissiyatı ise bir taşın altında unutulmuş nemli kâğıt gibiydi, dokunduğumda dağılıyordu.

“Zaman neden herkes için bu kadar kolay?” diye geçirdim içimden. Onlar geç kalıyordu; ben ise hep fazlaydım. Onlar günleri kovalarken, ben günlerin içinde ağır ağır yürüyordum. Benim kulaklarıma değen sözler zamana yayılıyor, genişliyor ve yankılanıyordu.

“Toplantı üçte, unutma.”

Üçte… O saat geldiğinde bir ömür geçmiş gibi hissedecektim. O ana dek yüzlerce içsel diyaloğa, binlerce görsel çağrışıma maruz kalacaktım. Zihnim hiçbir zaman sessiz kalmazdı; tek bir kelime dahi zihnimde bir tabloya dönüşüyordu. “Toplantı” kelimesi sarının koyu tonlarıydı, yumuşak kenarlıydı, sol üst köşesinden sızan bir ses vardı. Üç sayısı ise kırmızı ve mora çalan bir mavinin keskin, sıcak gülümsemesiydi. Sivri köşeleri vardı. İnsanlar zamanla yarışırdı. Bense onunla birlikte sürüklenirdim. Benim dünyamda zaman hızlı akmazdı. Zaman, bir dağın eteğinden dökülen toz taneleri gibi ilerliyordu; ağır, yapışkan, savrulan ve kaçınılmaz.

“Şimdi” diye düşündüm. “Şimdi” nedir?
Bir an mı?
Bir saniye mi?
Hayır, “Şimdi” benim için bir kıta büyüklüğündeydi. İçinde yürünmesi gereken, dolaşılması gereken uçsuz bucaksız, tehlikeli bir coğrafyaydı.

“İnsanlar zaman kavramı ile neden bu kadar barışık? Neden onlar da benim gibi yaralanmıyorlar? Neden onların zaman hakkındaki sahte endişelenmelerini deneyimleyemiyorum?”

Zihnimin içinde yankılanan bu ses çoğu kere bana ait değildi. Çocukluğumdan kalma bir yankıydı; bir öğretmenin sesi, bir arkadaşın kahkahası, bir eski sevgilinin bakışı… Zaman beni tutsak etmişti. Geçmiş denilen o kuyu benim içimde hâlâ yaşıyordu. Bir kelime, bir renk, bir biçim yaşanmış tüm o anıları geri getiriyordu. Hepsi oradaydı ve zamanlarının gelmesini bekliyorlardı.

“Belki zaman bende birikiyor,” diye düşündüm.

“Belki insanlar zamanı tüketiyor, ben ise onu saklıyorum.”

Günün sonunda insanlar yalnızca yorgun oluyorlardı. Bense bitiyordum ama fiziksel değil, zihinsel bir bitkinlikti bu. Çünkü bir günde deneyimlediğim tüm o yaşantılar diğerleri için en az yüz yıllık bir tekamüle denk geliyordu. O gün yine binlerce ses işitmiş, binlerce renk görmüş ve geçmişle binlerce anlam kurmuştum. Hepsi burada, ruhumda konaklamış, derin izler bırakmıştı.

Televizyonu açmadım. Telefonuma bakmadım. Arınma ve hizalanma yapmalıydım. Yatağa uzandığımda gözlerimi kapattım ve karanlık değil, yeşile yakın bir mavilik ile buluştum. “Bugün” adı verilen bu sonsuzluğu geride bırakmaya çalışıyordum.

Derken bir fısıltı gelip buldu beni:

“Yarın, başka bir çağ seni bekliyor. Hazır mısın?”

Beni sıradan zannediyorlardı. Oysa sıradanlık, diğerlerinin içine doğduğu bir hastalıktı. Saatler, göz kapaklarımın iç yüzeyine kazınmış grafikler gibi ilerliyordu. Renkler, sesler, sezgisel dünyalar… Salılar genellikle nane yeşiliydi. Biraz serin, biraz yabancı. Ama bu sabah… Bu sabah tuhaf bir renkteydi: kobalt mavisi. Bu, kötüye işaretti. Kobalt mavisi, zihnimde ayrılıkla kodluydu. Ve ayrılıklar bazen bir şeyin ellerinden alınması değil, zihninden sökülmesiydi. Hafıza, sesli bir boşluk demekti benim için.

Altı yaşındayken, “Harfler şarkı söylüyor,” demiştim. Annem gülmüştü. Babam ise dik dik bakmıştı bana. O an benim için endişe ettiklerini büyüdüğümde anlamıştım. Ancak o gece uyuyamamıştım. Çünkü “4” rakamı sürekli uğuldamıştı kulağında. Derin bir tonda, neredeyse bir ağıt gibi. “3” ise inatçı ve kızgındı. “7”, tanımlanamaz bir yeşildi, keskin ve metalikti. Bu rakamlar benim için sadece sembolden ibaret değillerdi. Onlar birer karakterdi, her biri bilinmeyen dünyalara ait canlıların ruhunu taşıyorlardı. Onlar sezgiseldiler ve sanki dışarıdan değil, içeriden doğmuşlardı. İlkokulda öğretmenime, “Sesiniz ne kadar da turuncu, çok güzelmiş,” dediğimde tüm sınıf kahkahaya boğulmuştu.

“Turuncu mu? Ne demek istiyorsun kuzum, iyi misin sen?”

Çok utanmıştım. Ama nasıl anlatılırdı ki bu? Sesi turuncuydu çünkü. Gözlerimi kapadığımda başka türlüsünü göremiyordum. Hatta bu rengin kokusu bile vardı ama bunu kimseye anlatamazdım.

On yaşıma bastığımda ilk doktor randevusu gelip çatmıştı. Doktor, gri takım elbiseli bir adamdı. Konuşurken gözlerini kaçırmazdı, bu yüzden onu hiç sevmemiştim. Çünkü gözlerinde bir şey eksikti. Duygu değildi eksik olan, doktor kendi zamanını tüketmiş gibiydi. Aslında o çoktan ölmüştü. Hevesi kaçmış bir makineye dönüşmüştü.

“Sana birkaç soru soracağım,” demişti boğazını temizlemeden önce. “Rakamların rengi olur mu?”

“Evet.”

“Neden?”

“Çünkü öyle doğdular.”

“Bu normal değil, biliyorsun değil mi?”

“Normalin ne olduğunu bilmiyorum.”

O an ilk kez kendimi “bozuk” hissetmiştim. İyileştireceği düşünülen doktor beni hasta etmişti. Çalışmayan bir saat gibi bozulmuştum. Geriye dönemeyen, ayarlanamayan bir şeye dönüştürüldüm. O gün eve dönerken annem sessizdi. Babam ağlayabilse hıçkırıklara boğulurdu. Oysa onların sessizliği bile bir cezaydı benim için. Babamın hırıltılı sesi tuğla rengindeydi. Bu bastırılmış bir hayal kırıklığı gibi boğuyordu beni. Tonlarca ağırlığındaki kuru yapraklar arasında eziliyordum ona baktıkça.

Ergenliğe geldiğinde sinestezim artık kontrolden çıkmıştı. Duyduğum konuşmalar çatırdayarak zihnimde parçalanıyor, insanlar eriyip şekil değiştiriyordu. Bir öğretmen konuştuğunda, sesi tırtıklı bir halka gibi havada yayılarak gözlerimin önünde yere düşüp parçalanıyordu.

İnsanlardan uzaklaştım. Aşka hiç inanmadım. Çünkü insanların varlığı bende yankı yaratıyordu. Bir öpücük, bazen bir yıldız çarpması kadar gürültülü olabiliyordu. Kimseye anlatamadım çünkü anlatacak uygun bir dil yoktu. Bu deneyim kelimelerin ötesindeydi. Tanı koyamadıkları için doktor raporları bana Atipik Psikoz’u layık gördü. Ancak bu kelime yaşadığım gerçekliğin ağırlığı altında ezilen bilincime yardım eli uzatmıyordu. Gerçeklikle bağım zayıf ve ince bir iplikle bağlıydı. Dünya bana göre bir yer değildi.

On sekiz yaşıma geldiğimde zaman parçalanmaya başladı. Artık günler sadece uzun değildi, bölünüyordu da. Öğleden sonralar sabahlara karışıyor, geçmişten sahneler aniden şimdiki zamana sızıyordu. Ve tuhaf olan şu ki bunları hissedebiliyor, koklayabiliyor ve hatta bazen tadabiliyordum.

Günün birinde bir kafede otururken garsonun, “Çay ister misiniz?” sorusu, zihnimde çocukluğumun mutfağına ait anıları çağırdı. Saniyeler içinde oradaydım, annemin ütü yaptığı, yumuşatıcı kokan perdelerin kokusunun limon sarısı olduğu bir an. Ses, koku, ışık, dokular. Tümü oradaydı. Bir tür zaman atlaması mıydı bu? Yoksa zamanın çokluğu muydu tanık olduğum?

İnsanlar için zaman, geçmiş-şimdi-gelecek hattında bir çizgiydi. Ama benim için zaman bir küme gibiydi. Üzerine basıldığında içe çöken, farklı katmanlara ayrılan mucizevi bir dokuydu. Korkmuyordum. Ama yorgundum. Çünkü her bir an, içimdeki milyonlarca başka an’larla çarpışıyordu. Yirmili yaşlarımın başında kendime dair tüm tanımlamaları terk ettim. Ne doktorlar ne ilaçlar ne terapistler ne de tıbbi kitaplar beni anlayabildi. Her biri kendi kurallarını dayatıyor ve beni normun içine sıkıştırmaya çalışıyordu.

Bir keresinde psikiyatrist, sinestezinin sadece bir algı sapması olduğunu söylemişti.

“Algı, zaten bir sapma değil mi? Gerçeklik dediğimiz şeyin üzerine konmuş kolektif bir mutabakat,” demiştim.

Sınırlardan çıktım. Sosyal kalıplardan koptum. Şehirden uzaklaştım ve ıssız bir bölgede tek odalı bir ev inşa edip orada yaşamaya başladım. Bana ait olan saf zamanla baş başa kaldım. Ve şimdi, belki de ilk kez, zamanın gerçekten ne olduğunu dinlemeye başlamıştım. Günlerden bir gün, sabah 6:32’de, pencereden gelen ışığın sesini duydum. Gerçek anlamda bir temastı bu. Uzun, inceltilmiş bir telli çalgının tek bir notasının nazlı nazlı gülümsemesine benziyordu. Ve şöyle dedim.

“Işık bir sestir ve ses de bir biçimdir. Biçimse zamanın durağan hâlidir.”

O an şunu fark ettim: Belki de zaman bir akış değil, bir dizi ya da bir izdi. Ve bu dizinin tüm kareleri aynı anda var olabiliyordu. İnsan beyni yalnızca sırayla okuyor. Ama benim beynim, sayfaların hepsini aynı anda açıyordu. Geleceği değil, şimdiye ait başka olasılıkları görmeye başlamıştım.

Bu farkındalık beni delirtmedi. Aksine rahatlatıcıydı.

“Ben hasta değilim, ben bu dünyaya dair pek çok şeye fazlayım,” diye iç geçirdim.

Bir süre sonra zamanı ölçmeyi bırakmıştım. Takvim kullanmıyordum. Bir işte çalışmıyor, bir role bürünmüyordum. Ama hâlâ görüyordum: İnsanların yüzlerinin arkasındaki ışığı, sözlerin içindeki şekilleri, an’ların gerisindeki yankıları… Yalnızdım, evet. Ama yalnızlığın içinde tüm olasılıkların sesini duyabilir olmuştum. Ve bir gece, not defterime şu cümleyi yazdım:

“Zaman tekil bir tanrı değildir. Sadece yanlış çevrilmiş bir renktir. O, Kadir-i Mutlak bir varlıktır! Anlayana…”

Zaman, çoktandır mutlak bir çizgi olmaktan çıkmıştı. Ancak o sabah, ilk defa kendime benzeyen başka birini göreceğimi bilmiyordum. İhtiyaçlarım için şehre gitmem gerekiyordu. Eşikte bekleyip derin bir nefes aldım ve “Gücümü toplamalıyım ve geri dönmeliyim,” dedikten sonra yola koyuldum

Onu metro istasyonu girişinde gördüm.

Kadın sessizce bekliyordu. Ama benim için o sessizlik, çınlayan bir kilise çanına benziyordu. Kadının etrafında mavi-yeşil bir aura halkası vardı. Sakinlik ve içsel karmaşa birbirine karışmıştı. İçinde saklı kalan bir çocuk yaşatıyordu. Benim için zamanın frekansı bir anda değişmişti.

Duraksadım. Yutkundum. Çünkü zihnim bana bir şey söylüyordu: O da senin gibi.

Yanına yaklaştım. Sözcükler gereksizdi ama yine de bir cümle çıkıverdi ağzımdan.

Derin bir nefse alıp heyecanla sordum:

“Pazartesiler… Sizce de sarı mı?”

Kadın başını yavaşça çevirdi. Gözlerinde yorgun ama bilge bir parıltı vardı. Hafifçe tebessüm etti, sanki çok uzun zamandır bu soruyu bekliyormuş gibiydi.

“Sarı mı?” diye tekrar etti, hayretler içindeydi. “Hayır. Benim için açık menekşe. Yumuşak ama uyarıcı. Pazartesiler hep öyle olur. Ama Salılar… Onlar kesinlikle sarı. Sarının keskinliği gibi bir acele hâli… Bilirsiniz işte.”

Zihnimde bir kilit daha açıldı. Renklerle konuşmak… Ve en sonunda sesim kendi yankısını bulmuştu.

Bir anda içimde kırk yıl boyunca büyüttüğüm yalnızlık kuleleri yıkılmaya başladı. Adı Eylem’di ve bu kelime yeşilin türlü tonlarına bir parça kızıllık serpilmiş gibiydi. Bilgisayar programcısıydı ve kalabalığa karışmamak için her daim evden çalışıyordu. Onun zamanı da benimkisine benzer şekilde kırıklı, dalgalı ve çok boyutluydu.

Eylem, sinestezisini bir tür “yaşam algoritması” gibi kullanıyordu. Her olayın bir tonu, her kelimenin bir hareketi, her anın bir dokusu vardı onun için. Onunla birlikteyken artık tek bir zihinden ibarettik. Ortak bir bilinç alanında yüzer olmuştuk.

Eylem’in bir de teorisi vardı.

“Zaman bir dışsal yapı değil, bizim bilinçte ‘süre’ olarak var olur. Yani Bergson’un dediği gibi, saat zamanın bir yanılsamasıdır. Gerçek zaman, içsel bir akıştır.”

Bu fikre önce direnmiştim. Çünkü yıllardır zamanı düşman bellemiştim. Ama Bergson’un durée kavramı, bize bambaşka bir olasılık sunmuştu: Zaman akmaz, yaşanır ve herkesin süresi farklıdır.

Birlikte eski saat kulelerine, terk edilmiş sinyal merkezlerine, manyetik alan çarpışmalarının yaşandığı yerlere giderek araştırmalar yapmaya başladık. Amacımız, zamanı nesnelleştirmek değil; öznel zaman algılarımızı birleştirerek ortak bir “süre” alanı yaratmaktı.

Bir keresinde Eylem şöyle dedi:

“Süre, geçmişi içinde taşıyan şimdidir. Bizim için zaman sadece ileri gitmez. Geri de çağırır, içeri de çöker. Kadir-i Mutlak Zaman’ın içinde hareket etmeyi öğrenirsen işte o an zamanın kendisi olursun. Yani her şey ve hiçbir şey, yokluk ve varlık seni öğüterek kendisine katar.”

Bir süre sustum ve bekledim. Çünkü zihnimde o ana kadar tanık olduğum tüm gün batımları aynı anda patladı. Süre, geçmişin hâlâ yaşanabilir olmasıydı.

Araştırmalarımız ve deneylerimiz ardı arkasına sürerken yapay zekâ destekli bilgisayarlar aracılığı ile ilginç bir şey denedik. Her ikimizin Sinestezik Zaman Harita’larını üst üste bindirdik. Ve o anda bir şey oldu. Zamanın çizgisel akışı kırıldı. Başarmıştık.

Daha önce hiç deneyimlemediğimiz bir tür bileşik süre alanına girmiştik. Çocukluğum ile Eylem’in geleceği, aynı an’ın içine doğru bükülmüştü. Zihinlerimizde bir tür kozmik kapı aralandı. Evrenin tınısını dokularla, renklerle, notalarla, kokularla bir bütün olarak algılıyorduk. Bu eksperyonist an, bizi biz olmaktan çıkarmıştı. Kabuklarımızı kırmıştık. İnsanların “şimdi” dediği şey, bize bir hologram gibi görünüyordu. Bir süreliğine zamanın tamamen dışına çıkmayı da başarmıştık. İşte Kadir-i Mutlak Zaman denilen o an’daydık. Burada olmak ya da olmamak bilinci yoktu. Burada bir niyetin varlığı yoktu. Olsa olsa burada niyet olduğundan habersiz bir Niyetin Titreşimi vardı.

İşte en sonunda anlamıştım.

“Zaman, bir koordinat değildir. O bir bilinçtir.”

Ortak bilinç deneylerimiz birkaç hafta boyunca sürdü. Her deney sonrası zamanın çarptırılmış bir “zihin ürünü” olduğunu daha fazla kavrıyorduk. Şimdi tek amacımız ona hükmetmekti. Ama fark etmediğimiz şey, bu çabalarımızın çevremizde bozulmalara yol açmasıydı.

Bazı olaylar gözle görülmez ama birçokları tarafından hissedilebilir. Hakikât gerçektir ancak beden yine de şahit olmak ister!

Bir istasyon saati ileri gitmeye başlar.
Bir çocuk rüyasında geçmişte yaşanmamış bir anıyı görür.
Bir kadın, yıllar önce ölmüş akrabasının sesini duymaya başlar.
İnsanlar gelecekten gelen görüntüleri görürler ve çığlıklar atarak uyanırlar.
Çevremizdeki insanlar yavaş yavaş delirdiklerini düşünürler.

Zaman, kırılmaya başlamıştı. Ve bu durum, ZPT’nin (Zamansal Psiko-Teknik Kurulu) dikkatinden kaçmadı. O güne dek varlığından habersiz olduğumuz bu oluşumun en büyük düşmanları olmuştuk.

ZPT, devlet destekli bir önlem birimiydi. Görevleri ise Zamansal Algı Sapmalarını izlemek ve kontrol altında tutmaktı. Resmi olarak yoktular. Eskilerin “Derin Devlet” diye tabir ettikleri o gizli-saklı oluşumun güncel hâliydiler. Ve bu nedenle biz, yok edilmesi gerekenler listesinde yerimizi çoktan almıştık.

Bir gece, Eylem’le bir rüyayı paylaştık.

Aynı rüya.
Aynı anda.
Aynı renkte.
Aynı dokuda.
Aynı kokuda.
Aynı notada.
Aynı tatta.
Aynı tende.

Rüyada bir koridor vardı. Elektrik mavisi renklerin baskın olduğu yumuşak, kadifemsi bir duvarın önündeydik. Koridorun sonunda ise bizi izleyen gözler vardı. Ve tek bir cümle duyuldu.

“Süre bireysel kalmalı!”

Uyandığımda o talihsiz manzara ile karşılaştım… Kapılar zorlanmamış ama eşyalar değişmişti. Aslında her şey değişmişti. Evin her yerinde Yeniden Yazılan Zaman izleri mevcuttu. Eylem yoktu. Hiçbir iz, hiçbir sinyal, hiçbir renk bırakmadan kaybolmuştu. Yok edilmişti. Buharlaştırılmıştı.

Algıladığım zaman, küçük sürelere bölünerek parçalanmaya başlamıştı. Her seferinde daha da küçük parçalara ayrılıyorlardı. Hız kesmeden günlere yayılan bir yok oluşu izlemiştim. Eylem’e dair hislerim, umutlarım, özlemlerim, korkularım parçalanan sürelerle birlikte un ufak oluyordu. En sonunda gözlerimi açabildiğimde yerimden kalktım ve kendime, ne pahasına olursa olsun Eylem’i bulacağıma dair sözler verdim. Birlikte kurduğumuz yapay zekâ destekli sistemi yeniden kurup Zamanın Olası Koordinatlarını çıkardım. Burada, sadece anılarımız değil, ihtimallerimiz de yazılıydı. Bir tür kuantum günlüğü de denilebilirdi. Her canlının tüm potansiyel zamanları burada tutuluyordu, burası evrenin, yaradılışın Akaşik Kayıtlarının tutulduğu gizli bir mabetti.

Çabam günlerce sürdü. Yapay zekâ destekli bu sistem her ne kadar kuantum işlemcilere sahip olsa da Akaşik Kayıtların çıkarılması konusunda hâlâ yetersizdi. Sistemi hızlandırmak için kendi bilincimi ve sinestetik duyularımı bilgisayarın kullanımına açtım.

Ve bir gün nihayet işe yaramıştı, Eylem oradaydı. Onu görebiliyordum. Tutuklanmıştı ve zamandan yalıtılmış bir odada tutuluyordu. Bilinci, hiç yaşanmamış bir gelecek anında tutulduğu için bulanıktı. Onun hakkında henüz nihai karar verilmemişti.

ZPT’nin Psiko-Zaman Mühendislerinin iz sürücüleri tarafından Eylem’e ulaştığım görüldü. Beni yakalayan mühendisin sesi laboratuvarımın steril havasında yankılandı. Gözlüklerini burnunun ucuna itip donuk bir bakışla bana döndü ve “Sizler süreyi ortaklaştırarak gerçekliği kolektifleştirdiniz. Bunun ne anlama geldiğini biliyor musun?”

Boğazım kurumuştu, sesimde titrek ama dirençli bir tını vardı.

“Evet, farkındayım. Bizim gibi kendi gerçekliklerine hapsolmuş bireyleri uyandırmak demek bu. Zamanın tek bir akış olmadığını keşfederek yaşamanın ne anlama geldiğini anlamak…”

Mühendis, dudaklarını büzdü. “Bu tehlikeli,” dedi. “Zamanın öznel kalması düzenin temelidir. Birey zamana hükmederse, toplum çöker. Sana bir şans vermiştik, zamanı zorlamasaydın, Eylem’i hatırlamayacak ve kaldığın yerden devam edecektin. Yolun sonuna geldin ama bu nedenle bizi suçlayamazsın. Bizler gerekeni yapanlarız!”

Soğuk ve durgun bir sesle yanıtladım. Sesimde bir kasırganın taşıdığı öfke ve kaotik renkler vardı.

“Toplumun zamanı sabitlemesi, geçmişi fosilleştirmektir. Süre değişirse, gelecek de kurtulabilir. Niceleriniz gibi bizim yaşamamız da elzemdir.”

Mühendis, alay eden bir kahkahanın ardından “Yanılıyorsun.” dedi.

ZPT’nin kararı netti. Benim zihnim de tıpkı Eylem’e yaptıkları gibi Yeniden Kalibre edilecek ve sinestezim baskılanacaktı. Tüm Süre Belleği’m silinecekti.

Bu esnada başıma gelecekleri anlamıştım. Acele etmeliydim. Eylem ile yaşadığım süre boyunca keşfettiğimiz yeni edinimlerimi kullanmalıydım. Önce kendimi sonra da Eylem’i kurtarıp başka bir zaman sınırına sığınmalıydık.

“Süreye hükmetmek değil, onunla uyumlanmak.”

Ulaşmak istediğim yegâne hedef burasıydı: Uyumlanmak.

Zamanın küçük gedikleri arasında bir yolculuğa çıktım. Ve nihayet Akaşik Kayıtlar’dan elde ettiğim bir geçmişin varyantına sığındım.

Şimdi hem geçmişte hem gelecekte aynı anda var olabiliyordum. Aslında bu bir çeşit Güncel Zaman Hizalaması’ndan kaçıştı. ZPT’nin henüz kurulmadığı bir zamanda soluklanıyordum ve ZPT’ye ait sistemlerin beni bulması neredeyse imkansızdı. Ama er ya da geç bu varyantı da keşfedeceklerdi ve buraya geleceklerdi. Ve o güne kadar, insanlara zamana hükmetmeyi öğretmem gerekecekti. Bu, zamanın sonsuz varyantlarında yaşanacak bir tür gerilla savaşının ilk kıvılcımı olacaktı.

Bu başkaldırıya “Duréalistler” ismini verdim. Duréalisme katılanlar zamanı bükebilecekler ve onu bir deneyim olarak yaşamayı öğreneceklerdi. Zaman içinde yapılan bu gezintiler toplumun belleğinde yeni çatlaklar açacak ve en sonunda mevcut sistemi paramparça edecekti. Duréalistler, ZPT içinde başıboş gezinen ölümcül virüsler olacaktı.

Eylem’le son bağlantımda aklımdan geçen cümle şu olmuştu.

“Zamanı sabitleyenler, özgürlüğü zincirleyenlerdir. Rüyada başlayan her şey, süreyle gerçeğe dönüşür.”

Adım attığım her zaman varyantını bir üs gibi kullanıyor ve onu geleceğin ZPT’sine saldırı için hazırlıyordum. Kısa süre içeresinde uyanışlar başlamıştı. ZPT’nin varlığından ve kendi potansiyelinden haberdar olan uyanmış her bilinç Duréalisme katıldı. Zamanın içinde çok sayıda gerilla üsleri kuruldu. “Anılar” üzerinden ulaşılabilen bilinçli mekânlar, rüya otobanları, unutulmuş bakışlar, ilk kalp atışları… Her biri, bir üs, bir süre alanıydı. Ve bu alanlarda ZPT’nin gözü kör, kulağı sağırdı, şimdilik.

Duréalism virüs gibi çoğalıyordu. Ona katılanların tamamı birer sinestet değildi. Ama her biri zamandaki ayrışmaları hissetmeye başlamıştı. ZPT’nin sabit gerçekliğindeki çatlaklar büyüyordu. Bu çatlaklar Duréalismin en büyük propaganda aracını yaratıyordu: Uyanış. Çünkü insanlar, sistemin dayattığı zamana göre değil sinestezik algıya göre yaşamaya başlamışlardı. Ve bu otorite için bir felaket demekti.

Günün birinde Duréalistler ZPT karargâhında bulunan mühendislerin zaman algılarını kırmayı başardılar. Kimisi çocukluk dönemlerinde agularken kimisi alternatif geleceklerinde başlarından geçenleri korkuyla deneyimliyorlardı. Ben ve arkadaşlarım başarmıştık, ZPT’yi alt etmiştik. Eylem’e ulaşıp onu güvenli bir yere götürdükten sonra ona dayatılan zaman algısını değiştirmeye koyulduk. İlk birkaç gün yorgun ya da şaşkın diye tanımlayabileceğim gri/bulanık bir haldeydi. Günler geçti ve belirtiler en sonunda gün yüzüne çıkmıştı. Eylem değişmişti. Onun beynine her ne yaptılarsa onu mahvetmişlerdi. ZPT’nin Süre Kapsülünde tutulduğu günler boyunca sahte anılar üretilmiş ve bu anılar yeniden sıralanmıştı. Onun zihni yankılı bir vadi gibiydi. O, sahte bir zaman algısı içinde boğuluyordu.

Güçlükle nefes alarak bana baktı ve şöyle dedi.

“Ben kimdim? Hangi varyantım sendeki bendim? Aklım öylesine karışık ki n’olur bırak beni ya da öldür. Dayanamıyorum artık. Kendimi tanımıyorum. Bu bedeni tanımıyorum. Lütfen yardım et bana.”

Gözyaşlarıma engel olamıyordum. Beni durgun bakışlarla izleyen Eylem ise bu halime bir anlam veremiyordu.

“Bu sorunun tek bir çözümü var,” dedim. “Birlikte yeni bir Eylem yaratacağız. Benim hatıralarıma tanıklık edeceksin. Onları seninle paylaşarak değil sende yeniden oluşturarak tedavi edeceğiz seni.”

Bu esnada ZPT de boş durmamıştı. Çekirdek Zaman dediğimiz sistemi sıfırlayarak her şeyi sil baştan kurguladılar. Gafil avlanmıştık. Bu kadar ileriye gideceklerini tahmin edememiştim. Sadece ben değil, sisteme dair ne varsa sıfırlanmış, zaman yeniden nesnel koşullarda akmaya başlamıştı. Böylece, toplumun zaman algısı eşzamanlı hale gelerek, tek bir kolektif “şimdi” yaratılacaktı. Bunun anlamı şuydu:

Hiç kimse artık geçmiş ya da gelecekle duygusal bağ kuramayacaktı. Zaman duygusu, sadece anlık bilgiye indirgenecekti. ZPT, tam kontrol istiyordu.

Az sayıda kalan Duréalistler ile birlikte harekete geçtim. Ama bunu savaşla değil, bir tür zaman dalgalanmasıyla yaptık. Eylem, bilincini tamamen kaybetmişti. ZPT’yi yok etmeden Eylem’i kurtaramayacağımı anlamıştım. Zaman Dalgaları aracılığı ile durmaksızın şiir, şarkı, anı zinciri ürettik. İnsanlardan çocukluk anılarını paylaşmalarını, unutulmuş sevgileri hatırlamalarını, rüyalarını yazmalarını, konuşmalarını, paylaşmalarını istedik.

Zafere olan inancımız güçlenmişken o büyük darbe bir kez daha geldi ve o anda her şey yok oldu. İnsanlar yaratılan sahte süre içerisinde kaybolmuştu. Anılar önemini yitirmişti. Zaman Sabitleyiciler onların bilinciyle adeta oyun oynuyordu. Duréalism devre dışı kalmıştı.

O anda son defa gökyüzüne baktım. Gökyüzü, şimdi herkesin gördüğü gibiydi. Sinestezim adeta yok olmuştu, derinlerde bir yerde iniltisini duyuyordum ancak ona ulaşamıyordum. İlk kez normal insanlar gibi algılıyordum zamanı. Durgun, basit, renksiz, şekilsiz, tatsız, kokusuz.

Gelecek, artık bir an değil, yakınlık hissiydi.

İnsanlara gerçek anlamda ilk kez yakınlaşmıştım. Eylem’in yorgun sesini işitince anladım hâlâ hayatta olduğumu. Fısıltıyla konuştu.

“Sence bu kurak günler kaç yıl sürer?”

“Belki bir ömür. Belki bir saniye, bilemeyiz, onların vicdanına kaldık,” dedim.

“Ama fark ettin mi artık kimse zamanı ölçmüyor. Herkes zombi oldu.”

Ve böylece Zamanın Rengi Mutlak Gerçeklikten, Öznel Süreye yapılan uzun bir yolculukla son buldu. Ama zamanın doğası gereği, bu son aslında yeni bir başlangıçtı. ZPT’nin beni ve Eylem’i yerlerde sürükleyerek götürdükleri an anlamıştım o kötücül başlangıcın çok yakınında olduğumu.

Gece, karanlığın en koyu saatindeydi. Yanımda ismini hatırlayamadığım bir kadınla hızlı adımlarla taş duvarlı eski bir eve girdik. İçeride onlarca kadın, titreyerek namaz kılıyordu, secdedeydiler. Bizi fark ettiklerinde korku dolu gözlerle başlarını kaldırdılar. Bu korku, onlara ait değildi, odaya sinmiş ölümün kokusuydu. “Burada değil,” dedim sessizce. Sesim duvarlara çarpmadan yok oldu.

Oradan çıkıp diğer odalara yöneldik. Yürürken yanımdaki kadına döndüm.

“İyi bir sinestet olursan,” dedim, “Günün birinde gerçek bir empat olursun. Olanı ve olacak olanı da görürsün.”

Cümlemi bitirmemle birlikte zemin ayaklarımın altımdan kaymaya başladı. Bedenim bana ait değildi, kontrolsüzdü. Ellerimi hissettim; yabancı, ağır ve eskiydiler. Sinestezi, dedim içimden. Duyularım birbirine karışıyordu. Belki de zamanı kokluyor, mekânı duyuyordum. Ancak yapmam gerekeni biliyordum. Gözlerimi kapattım, sessizliğe sarıldım. Sakin, durgun bir göl gibi oluş içinde nefes almaya başladım. İşe yaramıştı. Korku dolu gözlerle bana bakmakta olan çocuğun saçına dokundum ve “Sana bu ataklarla başa çıkmayı da öğreteceğim, endişelenme ufaklık,” dedim.

Sonunda başka bir odaya vardık. Burada yalnızca yaşlı bir kadın vardı. Öfke dolu gözlerle bana baktı. Sanki geleceğimizi biliyor gibiydi. Bu bakışta nefret, korku ve derin bir kabulleniş de vardı.

“Demek buradasın,” dedim.

Yavaşça yaşlı kadının önünde diz çöktüm. Bileklerinden tuttum. İçimde yükselen eski bir mantranın sözlerini anımsadım ve dudaklarım usulca mırıldanmaya başladı.

“İn nomine magni dei nostri Duréalism.”

Sözlerim odayı dolduracak kadar ağırlaştı. Bana eşlik eden ismini ve kim olduğunu bilmediğim kadın beni kaygıyla izliyordu. Ona bakıp kibirle gülümsedim. Bu gizemli olaya ilk kez tanık oluyordu. Yaşlı kadının bedeni titremeye, başladı. Gözleri yerinden fırlayacak gibiydi, anlam veremediğim sözcükleri ağzından köpükler taşarken üstümüze salıyordu. Bileklerini tüm gücümle tutmaya devam ediyordum.

Tam o anda haykırdı.

“Tüm bunları gerçek mi sanıyorsun?”

Sözleri yıldırım gibi ezip geçti bizi. Zaman durdu. Renkler gitti. Kokular terk etti beni. Müzik sustu. Ellerime baktım. Bu eller… Onlar yabancıydı, benim ellerim değillerdi. Tenim, kaslarım, parmaklarım… Hepsi başka bir insana aitti. Zaman tamamen çözüldü. Evren yok oldu.

Ben kimim, kimdim?

Burası neresi?

Yaşlı kadının titremesi son bulmuştu. Ağzından akan tükürükleri koluna sildi ve sürünerek odanın köşesine doğru çekildi, ardından cenin pozisyonunda kıvrıldı. Ve işte o anda sis perdesi dağıldı. Gümüş renginde ışık parçacıkları odayı dolduruyordu. Yaşlı kadın bana baktı ve sakince tısladı.

“Teşekkür ederim. Ave Duréalism.”

O korkunç şey kayboldu. Yaşlı kadından geriye kalan boş bir kabuk gibi yere yığıldı. Ben ise ellerimle, bedenimle, şüphe duyduğum evrenimle baş başa kaldım. Kimi kurtardım, kimi zincirledim, bilmiyordum. Boğazımda bir düğümle, karanlığın içinden uyanıverdim. Kırık zamanın sonsuzluk aynasında uyandım.Uyandığımda bedenim hâlâ bana ait değildi. Kendimi yatağımda sanıyordum fakat havası, kokusu farklıydı. Metal ve küf. Gözlerimi açtım; tavanda dev bir ayna vardı. Ama yansımam bana ait değildi.

Aynadaki ben, başka bir yaştaydı. Yavaşça kalktım. Ayaklarım çıplaktı. Zemin, solgun mozaik taşlarla kaplıydı. Taşların arasında örümcekler ilerliyordu, örümcekler gri dumanlar gibiydi. İçgüdüsel olarak sağa döndüm. Dar bir koridora çıktım. Duvarlarda eski saatler asılıydı. Hepsi farklı zamanları gösteriyordu. Bir adım daha attım. Saatlerden biri çığlık attı.

Yankıda şunu duydum.

“Burada zaman da kimlik de kırılır.”

İçimde bir ürperti gezindi. Yeni bir sinestezi atağı yaşıyordum. Sesin tadı vardı, paslı demir gibi. İstemsizce öğürdüm. İlerlemeye devam ettim. Koridorun sonunda kapısı yarı açık bir oda vardı. İçeride genç bir kız, yere çömelmiş, aynalı bir kutuyla oynuyordu. Her nedense kızın adını bilmiyordum.

Kutunun her yüzeyinden başka bir dünya yansıyordu. Bazen yanan şehirler, bazen göğe doğru yükselen siyah kuleler, bazen de gözyaşları içinde dua eden bir adam. Genç kız, başını kaldırdı ve bana baktı. Gözleri yoktu. Göz yuvalarında dönen birer küçük kum saati vardı.

“Geç kaldın,” dedi. Sesi kırılgan ve çocuksuydu. Ancak bende bıraktığı his farklıydı. Yaşlı bir kadının, sonsuzluktan gelen sesi gibiydi.

“Neye geç kaldım?” diye sordum.

Genç kız, kutuyu bana uzattı. “İçine bak,” dedi.

Baktım.

Kutunun içinde kendimi gördüm. Yüzümde sonsuz sefil bir yalnızlık, ellerimde zincirler, sırtımda ise kanat benzeri yanık izleri.

“Buradan kurtulmanın tek yolu,” dedi kız, “kendi zamanını yaratmak.”

O an, her şeyin yeniden çözülmeye başladığını hissettim. Saatler birer birer duvarlardan düştüler. Koridor sonsuzluğa, spiral bir boşluğa evrildi.

“Kendi zamanımı mı yaratacaktım? Nasıl? Ve neden?”

O sırada bir fısıltı daha yükseldi.

“Yaratmazsan yok olursun!”

Ve dünyam bir kez daha kaymaya başladı.

Kutunun içindeki görüntüme bakarken, içimde iki ses çarpıştı. Biri, sabırlı ve ağır.

” Zamanı çal ya da kendi zamanını yarat.”

Diğeri, nefes nefese ve korku dolu.

“Kaç. Şimdi!”

Sahne başa sardı. Genç kızın elleri bilek hizasından kesilmişti. Zemine düşen kan damlaları beni hipnoz ediyordu. Elleri olmayan kız bana kutuyu uzattı. Gözlerindeki saatlerde kum hızla akıyordu.

“Zamanı olan, zamanı olmayana dönüşecek. Ve o gün herkes acı içinde kıvranacak!”

Kulaklarımı sağır edercesine sesler yükselmeye başladı.

Tik tak… Tik tak…

Kan damlaları aklımla oynuyordu.

Tik tak… Tik tak…

Kararımı vermiştim. Bir elime kutuyu aldım. Diğer elimi kapıya uzattım.

O anda koridor, bir canlı gibi kasıldı. Taşlar çatırdadı, duvarlardan dumanlar sızdı. Saatler yeniden çıldırdı. Birer birer çatlamaya, patlamaya başladılar. Oradan oraya savrulan parçalar, bedenime saplandı, zamanı ısıran oklar gibi beni soluksuz bıraktılar.

Koştum. Koştum.

Koridor uzadıkça uzadı. Ayaklarım yorgundu ama duramazdım.

Elimde tuttuğum kutunun içinden bir fısıltı daha yükseldi.

“Dikkat etmezsen zamanın dışına düşersin. Bunu istemezsin değil mi?”

Ve düştüm.

Gözlerimi açtığımda, başka bir yerdeydim. Gökyüzü demir rengiydi. Yerde ince çatlaklar vardı, sanki dünya bile kendi ağırlığını taşıyamıyordu. Önümde kasvetli terk edilmiş bir şehir yükseliyordu. Binalar tersine dönmüştü, yukarıya değil, yere doğru uzanıyorlardı. İnsanlar değil, gölge kopyalar yürüyordu sokaklarda. Her biri başıboş, isimsiz ve amaçsız… Hiçbiri tam değildi; bir kolu, bir yüzü, bir zamanı eksikti.

Kutu hâlâ elimdeydi. Şimdi daha da ağırdı. İçinden yükselen ses benimdi. Çığlığımın yankısını duyuyordum. Kendi zamanımı bir kâbus gibi ellerimde taşıyordum.

Bir kadın gölgesi bana doğru yaklaştı. Bana benzeyen bir maskesi vardı. Eğildi ve şöyle dedi.

“Burada zamanı yaratamazsın. Burada zaman yalnızca öldürür. Ve sen de öleceksin!”

Sarsıldım. Bu evren de korkunçtu. Burası Kırık Zaman evreniydi, her şey sonsuza dek geçmişe akıyordu, hiçbir gelecek yoktu. Durmaksızın geçmişe evrilen bir döngüydü burası. Çaresizdim.

Ve o sırada, gökyüzünde devasa bir yarık açıldı. Yarığın içinden, başka bir ben bana baktı. Bu olası başka bir evrende hayat bulmuş kadın halimdi. Gözlerinde keder yerine karanlık vardı.

“Yanlış yaptın,” dedi.

“Direnerek her şeyi daha da bozuyorsun. Hâlâ anlamadın mı?”

Yarık giderek büyüdü. Sanki bütün bu dünya çökecek, bütün benliklerim birbirine karışacaktı. O an önüme yine iki seçenek çıktı. Ya kutuyu kırıp bu evreni terk edecektim ya da burada kalıp kendi zamanımı yeniden inşa ederek bana dayatılan bu döngüyü sona erdirecektim. Kutuya bir kez daha baktım. Adeta yaralı bir kuş gibi nefes alıyordu. O da benim gibi çaresizdi. İçinde yankılanan çığlığım, kulaklarımı sağır edecek gibiydi. Gözlerim, gökyüzündeki yarıktan bana bakan öteki beni yakaladı. Onda da hiçbir umut yoktu. Sadece sessiz bir uyarı vardı.

“Geç kalma.”

Hiç düşünmeden kutuyu yere çarptım. Zaman kutusu, tuzla buz oldu. Gökyüzü içeriye doğru çöktü. Yer dalgalar halinde kırılarak yükseldi ve ben savrularak derin bir boşluğa düştüm. Düşüş sonsuzdu. Zaman artık sıvıydı; bazen yoğunlaşıyor, bazen parmaklarımın arasından akıp gidiyordu. Düşerken doğumumu gördüm. Sonra ölümümü. Sonra doğmadığım ve hiç ölmeyeceğim diğer olasılıkları gördüm. Her şey aynı anda yaşanıyordu. Ölümüm, çocukluğum, yaşlılığım, başka hayatlarım. Olmadığım hayatların akışında tatlar renklere dönüşüyor, sesler dokunulabiliyordu. Acı, limon sarısıydı. Öfke, pütürlü bir kumaş gibiydi.

Sinestezinin girdabında sürüklenirken en sonunda bir zemine çarptım. Gözlerimi açtım. Burası bir şehir değildi. Burası bir düşünce haritasıydı. Yollar, caddeler yoktu; onun yerine hatıralardan ve unutulmuş rüyalardan yapılmış sokaklar vardı. Hepsi sahteydi. Her adım attığımda, bir şey hatırlıyor veya kaybediyordum. İsimler hafızamdan çıkıp yok oluyorlardı. Yüzler siliniyordu.

Bir meydanın ortasına vardım. Meydanda tek bir yapı vardı. Yıkık dökük bir saat kulesi. Saatin kolları ileri geri oynuyor, hiçbir zamana sabitlenmiyordu. Kulenin dibinde birisi vardı. Çocuk muydu, yaşlı mıydı, çözemiyordum. Ama gözlerinden zift renginde karanlık dökülüyordu. Yaklaştım. O korkunç insan bana doğru döndü ve bir anahtar uzattı. Anahtar, eski ve paslıydı. Üzerinde küçücük bir yazı vardı.

“Kırılan kutular, yeni evrenler doğurur. Unuttun mu yoksa?”

Başımı kaldırdım. Gökyüzünde yeni yarıklar açılıyordu. Her yarıktan başka bir dünya, başka bir olasılık parlıyordu. Fısıltılar yeniden yükseldi.

“Hangi dünyayı seçeceksin Sinestet?”

Elimde paslı anahtarla duruyordum. İstediğim bir evreni seçip oraya girebilir miydim? Yoksa anahtar, bir tuzaktan mı ibaretti?

Bilmiyordum.

Hissettiğim tek şey şuydu: Artık hiçbir şey, hiçbir zaman, benim olmayacaktı.

Paslı anahtarı kavradım. Gökyüzündeki yarıklara baktım. Her birinden başka bir evrenin yankısı dökülüyordu. Birinde sonsuz bir şehir parlıyordu… Diğerinde sessiz bir deniz kıyısı… Bir başkasında hiç doğmamış yıldızlar arasında sürüklenen bir dünya…

Rastgele birisini seçtim. Bilinçli bir seçim değildi, bir dürtüydü sadece. Anahtarı havaya doğru kaldırdım. Seçtiğim yarığa doğru çevirdim. O an, dünya yine titredi ve yarık kapandı.

Toprak yarıldı. Zemin çöktü. Ve ben… Yer altına doğru hızla çekildim. Boşluğa düştüm.

Gözlerimi açtım. Burası çok soğuktu. Çok soğuk. Etrafımda onlarca, yüzlerce, belki binlerce kapı vardı. Her kapının üstünde bir yüz. Her yüzde olası ben’ler… Çocukken asla büyümemiş hâlim, hiç doğmamış hâlim, cinayet işlemiş hâlim, melek olmuş hâlim, ihanete uğramış halim, küflenmiş hâlim, tanrı halim, köle halim… Kapıların eşiklerinde ise hüzünlü müzikler çalıyordu, sanki her biri yok olmuş ben için ağıt yakıyordu.

“Burası Öz Beden Mahzeni,” dedi bilge bir kadın sesi. Sesin geldiği yeri aradım ancak bulamadım.

“Bütün olasılıkların, bütün yaşanmamış hayatların burada. Ve şimdi bir seçim yapman gerek,” dedi. Bu ses, yapmak zorunda olduğum bir şeyi hatırlatıyordu.

Ses yankılanmaya devam etti.

“Yeni bir evren istiyorsan, eski benliklerinden vazgeçmelisin.”

Ama nasıl?

Bir kapı açıldı. İçinden yaralı bir ben çıktı. Gözleri deşilmiş, elleri kanlı. Bana doğru yürüdü.

Pis kokulu soluğu yüzüme çarpana kadar yürüdü ve fısıldadı.

“Beni bırakmadan, yeni bir evrene geçemezsin.”

O bunları söylerken ruhumdan bir şeyler çekilir gibi oldu. Anılarım birer birer silinmeye başladı. Ve çok geçmeden anlamaya başladım.

Yeni bir evren seçmek, yalnızca bir yolculuk değildi, bir kurban ayiniydi. Kendi kendimin kurbanı.

“Hangilerinden vazgeçmeliyim? Hangilerini bırakmak, ruhumdan bir parça koparmak olacaktı?” bilmiyordum. Gökyüzünde yarıklar yeniden açılmaya başladı. Zamanım tükeniyordu. Anahtar elimdeydi. Kapılar önümdeydi.

Hepsi ben’dim. Hiçbiri ben değildim.

Elimdeki anahtar artık bana ağır geliyordu. Pas, avuçlarıma sinmişti. Ama bırakmak mümkün değildi. Çünkü bırakmak, yok olmak demekti. Gökyüzü ağırlaştı. Yarıklar birbirine dolandı. Sonsuz olasılıklar, boğulmuş karanlıkta çırpındı.

Ve sonra… Zemin çatladı. Yukarıdan ağır bir cisim indi. Üzerinde Kader Mührü yazıyordu. Hiçbir şey seçmeden öylece kıvrılıp uyumak istiyordum, tükenmiştim ve umutsuzdum. Öylesine yorgun ve ümitsizdim ki hiç yaşamamış olmayı diliyordum.

Ses, bir fırtınanın habercisi gibi aceleyle konuştu.

“Kaderini seçmeyeceksin. Kim olduğunu seçeceksin. Acele et!”

Mühre dokundum ve bir kapı açıldı.

İlk kayıp: Sinestet çocuk.

İçinden umut dolu, parlak gözlü bir çocuk çıktı. Bana baktı. Bir şey söylemedi. Sadece ellerini açtı. Ve geri çekildi. Kapı kapandı. Artık, olası tüm evrenlerden silinmişti. Ben hayal etmeyi unutan bir zaman yolcusu olmuştum. Dokunduğum tüm güzellikleri yok ediyordum. Ben Keder Getiren’dim.

İkinci kayıp: İhanet eden sinestet.

Bu benlik, gözlerinde sinsi bir bakışla bana doğru yaklaştı ve şöyle fısıldadı.

“Hiçbir zaman kendi yolunu bulamayacaksın. Sonsuza dek bu kabusta hapsedileceksin.”

Sonra gülerek kapının arkasına çekildi. Artık, kendimi tanımıyordum. Yabancılaştım kendime. Bilinçaltım, sonsuz bir kara delik gibi beni içine çekiyordu.

Üçüncü kayıp: Ölümsüz olmayan sinestet.

Bu benlik, yaşlıydı. Bedeninde hayata dair hiçbir iz kalmamıştı. Yalnızca gözlerinde hafif bir ışık vardı. Sanki bana şükreder gibi dokundu. O an kalbimde ince bir sızı hissettim.

“Her zaman sonunu bileceksin. Ne başlatırsan başlat, hep ölüme varacaksın. Hiçbir zaman kimi aradığını hatırlamayacaksın!” dedi ve gitti.

Artık burada sonsuzluk yoktu. Her şey, doğar doğmaz ölmeye mahkumdu ve ben kimi aradığımı bilmiyordum.

Karanlık çöktü. Geriye birkaç kapı kalmıştı. Onları elimde tutabiliyordum, en azından şimdilik. Onlarla yoluma devam edecektim. Ama artık, kalbimde kapanmayan boşluklar, kapanmayan kapılar vardı. Gökyüzündeki yarıklar hızla birleşiyorlardı.

Anahtarı kaldırdım. Son bir kez, geçmişe baktım. Kaybettiklerime. Kaybedemediklerime. Sonra adımımı attım. Yeni bir dünyaya. Ve orada beni kim ya da ne bekliyordu, bilmiyordum.

Bütün zamanlarım kırılmıştı. Ve ben, onların keskin camlarına yalınayak basa basa yürümüştüm.

Yarık üzerime doğru kapandı ve bir yıldız tozu gibi savrulmaya başladım. Gözlerimi açtığımda ışıksız bir varoluşun sancısı ile uyandığımı fark ettim. Sadece boşluk vardı. Sonsuz, kör, dokusuz bir boşluk. Sesler, fısıltılar… Sonra çığlıklar. Sonra yine sessizlik. Gözlerimi kapattım ve yeniden düştüm. Anlayamıyordum. Bu yarıkları görmezsem ve kapıların farkına varmazsam beni bekleyen sonuçlar değişiyordu? Onları yok sayamıyordum. Onlar var ve ben onlarla etkileşim içindeydim. Ve sonuçlar değişiyordu. Değişmese ne olacaktı? Başka ben’lerle mi buluşacaktım yoksa mutlak kaderle mi karşılaşacaktım? Bilemiyordum. Aklım karışmış, gözlerim görmez olmuştu. Yarıklar benim varlığımı hissediyorlardı. Sadece ve sadece var olduğum için sonuçları çarpıtıyorlardı.

Yeniden bir koridordayım. Taş duvarlar soğuk ve küflü. Zemin ıslak. Adımlarım yankılanıyor. Yanımda yine aynı kadın. Adını hatırlamıyorum.

Onunla birlikte ilerliyorum. Konuşmuyoruz. Bir kapının önünde duruyoruz. Kapı kendiliğinden aralanıyor. İçeride çok sayıda kadın namaz kılıyor.

Bizi görünce korkuyorlar.

“Burada değil,” diyorum. “Burada değil…”

Başka odalara bakıyoruz.

Adını hatırlamadığım kadına dönüyorum.

“İyi bir sinestet olursan, bir gün gerçek bir empat olursun, olanı ve olacak olanı da rahatlıkla görürsün.”

Cümlem biter bitmez zemin kaymaya başladı. Bedenim oyun hamuru gibi esniyor. Ellerim başkasının elleri oluyor. Odadaki yaşlı kadınla göz göze geliyorum.

Yaşlı kadının önünde diz çöküyorum ve bileklerden tutuyorum.

“İn nomine magni dei nostri Duréalism.” diye bağırıyorum kibirle. Ardından adını hatırlamadığım kadına bakıyorum.

Bileklerinden tuttuğum yaşlı kadın benden kurtulmak istercesine çırpınırken haykırıyor.

“Tüm bunlar gerçek mi sanıyorsun?”

Ellerime bakıyorum. Bunlar benim ellerim değil.

Ben, ben değilim.

Yaşlı kadın ellerimden kurtuluyor. Bir köşeye siniyor. Cenin pozisyonunda titriyor. Ruhundan kurtulan öz bana bakıyor.

“Teşekkür ederim. Ave Duréalism.”

Sonra…

Zemin tekrar kayıyor.

Ve her şey en başa dönüyor.

Bir koridor. Taş duvarlar. Islak zemin. Adımlarım yankılanıyor. Yanımda aynı kadın. İsmini hatırlamıyorum. Aynı kapılar. Aynı kadınlar. Aynı korku. Aynı cümleler. Aynı mantralar. Aynı çöküşler. Aynı yarıklar. Aynı parçalanmalar. Aynı ben.

Tekrar tekrar kayboluyorum bu döngüde.

Ve nihayet gözyaşlarım ıslak zemine düşerken farkına varıyorum.

Bu bir evren değil.

Bu bir rüya değil.

Bu, benim kendi zihnimdeki bir hapishane.

Adını unuttuğum kadına bakıyorum.

“Eylem, seni arıyordum. Nihayet hatırladım seni.” diyorum sevinçle.

Bu ani farkındalık saniyeler içinde yok olup gidiyor. Ona anlamsız gözlerle bakıyorum ve zihnim onu “İsmini bilmediğim kadın,” olarak çağırmaya kaldığı yerden devam ediyor.

Ve her döngü, beynimin bir başka sinapsında takılı kalan eski bir anımın yankısını yok ediyor. Ben… Kendi bilincinde hapsedilenim. Her şey sonsuz ve her şey kaçışsız.

Gökyüzü yok. Zaman yok. Sadece ben, kendi parçalarımın ezgisi içinde dönen bir sonsuzluk yumağıyım. Her seferinde unutup başa dönüyorum. Yeni kapılar açılıyor, yeni kabuslara yürüyorum ancak aynı sona düşüyorum. Her seferinde biraz daha silinen, her seferinde biraz daha yabancılaşan ve her seferinde biraz daha az “ben” olan bir döngünün esiriyim. Benliğim siliniyor ve biliyorum ki bir an gelecek; ismini bilmediğim o kadını unutacağım, ardından da yok olacağım.

12345.webp

VAZGEÇTİĞİN TOPRAKLAR SENİNDİR.Bu kadar büyük fedakarlığı kim yapar?

içimde sana ait duygular varken o duyguları susturmak ve bir daha konuşturmamak ama sen bilmezmisin ki o duyguları içinden asla söküp atamazsın .

Belki farklı dünyaların insanıyızdır imkansızlıklar içinde bulmuşuzdur birbirimizi sen hiç birzaman yaşamasanda o gizli güçlü duyguları ben senin adına yaşadım.

Şimdi susma zamanı herşey bitti artık geriye dönüş yok sen beni hissetmesende ben seni herzaman hissedeceğim .Belki sana dokunabilecek kadar yakınım , ama gerçekte yıldızlar kadar uzaksın bana.

Yine sensiz bir gün daha bitti ve akşam oldu ben yine senin aşkınla yanıp tutuşuyorum seni görememenin acısını hissediyorum yüreğimin en derin köşesinde bile ve bakışların geliyor yine aklıma o bakışlar ki beni benden alan alev alev yakıp kül eden.

Öyle bir derde düşmüşüm ki ne çaresi var nede bir çözüm yolu sensizliğin acısını taşıyorum hasretinle yaşıyorum ve düşünüyorumda bu kadar hasretin sonu ne olur? ben şu an seni hissedip seni yaşıyorum ama senin dünyanda ne oluyor kim bilir belki şu an yemek yedin yada televizyon izliyosun belkide sevgilinin kollarındasın yok yok buna dayanamam bu benim için çok ağır bir yük .Herşeye dayanırım sensizliğe ebedi yalnızlığa acı çekmeye ama seni bir başkasıyla asla paylaşamam daha buna hazır değil acılı yüreğim.

Seni düşünüyorum şimdi gözlerim yine doldu hıçkırarak ağlamak istiyorum kimsenin bilmediği yalnız benim bildiğim bu aşk çilesinden kurtulmak içimi boşaltmak .TEK İSTEĞİM eğer sen hiçbir zaman benim olmayacaksan seni görmeyeyim hayat yolunda ikimizde farlı dünyalara gidelim ..tesadüfende olsa karşılaşmayalım çünkü seninle her karşılaşmamız beni bitiriyor ölüp ölüp diriliyorum kendimi tükenmiş hissediyorum ayakların altında param parça ezilmiş kalp sancısıyla baş edemiyorum .

Eğer seni görmezsem belki daha az kalbim ağrır.en zoruda güzel gözlüm ne biliyormusun sen bana o kadar yakınsın ki tutabileceğim uzanabileceğim kadar söyle ben nasıl dayanayım şimdi uğrunda gecelerce uyumadığım adını her tarafa en önemliside kalbime kazıdığım canım yanımda duruyor ve ben ona sadece bir yabancı gibi davranamak zorundayım .şu an sana o kadar yakınım ki hemen yanı başımdasın kendimi zor tutuyorum inan kapını çalmamak için of bunu düşünmek bile beni ne kadar çok heycanlandırdı .Acaba ne yapardın beni görünce o güzel gözlerin gülümsermiydi bana yoksa kaşlarını mı çatardın bu ne dercesine..

Seni unutmak için neler yaptığımı bir bilsen inanamazdın aslında başarmak üzereydim ama o bakışın o anı ben nasıl unutayım hayatımın en güzel dakikalarını hiç bitmesin dediğim senin yanında dizlerimin çözüldüğü an.Yine en başa döndüm ve unutma çabalarım sonuçsuz kaldı ve ellerim yine bomboş en başa döndüm.Birazda sen anlasan güzel gözlüm benim kim olduğumu senin için deliye dönen bu yaralı ve suskun yüreği ben ozaman ne yapardım.Ama bu hiçbir zaman olmayacak sen kendi dünyanda yaşamaya devam edeceksin.Ben senin dünyandan bir çıkabilsem eski dünyama dönebilsem .Önceden yalnız ama huzurlu günlerim vardı ya şimdi hem yalnız hem acılı kırık kalp taşıyan biri oldum.

Sen ve sensizlik şimdi ben bu iki acı düşünceyle savaşıyorum . deniz.

Yine havaya bulut çöktü, yağmur yağacak, herkes eve kapanacaktı. Yağmur başladığında herkes eve girerdi. Damlalar yere düştüğünde kızgın tavaya değmişçesine bir “tısss” sesi çıkarırdı. Sarıyer’de deniz hâlâ vardı, ama suyun içindekiler çoktan değişmişti. Ufuktan gelen martı çığlıkları yükselirken, çocuklar sahilden kulübelerine doğru koşuyorlardı. Yağmurdan önceki son kuru dakikalar… Küçük kız kardeşinin elini tutan çocuk, hızla kulübeye yöneldi. Kapı hızlıca açıldı, çamurlu ayakkabılarla içeri daldılar. Küçük kız titriyordu, saçları alnına yapışmıştı.

Dede, sandalyesinde doğrulup çocuklara baktı. Gözleri yumuşadı ve konuşmaya başladı: “Hoş geldin oğlum,” dedi. “Kardeşini de iyi koşturmuşsun, terlemiş kız. Ama yağmur size yetişememiş bu sefer.” Çocuk başıyla selamladı, kız kardeşi ise dedesinin yanına gidip battaniyenin ucuna kıvrıldı. Kulübenin içi yosun, midye tozu ve is kokuyordu. Mutfakta babaları, ezilmiş midye kabuklarından yaptığı hamuru yoğuruyordu. O günkü yemek buydu: kabuk unundan ekmek.

Zehirli midyelerin içini alıp dışlarındaki mineral kabuğu kullanıyorlardı artık. Tezgâhın kenarındaki kaptan sarımsı, sümüksü bir midye içi aldı. Eliyle pencereyi araladı, dışarıdaki paslı tabla üzerine bıraktı. Cıvık bir “şlap” sesi duyuldu. “Martılar için,” dedi. “Koku yayıldı mı, birkaçı iner mutlaka. Bu gece şanslıysak, biri tuzağa girer.”

Sonra oğluna döndü, elindeki hamuru karıştırmaya devam ederken: “Şu böceklerden on tane getiriver, irice olanlardan,” dedi. Çocuk başını salladı. Odanın köşesine yürüdü, kalın camla kapatılmış, nemli yosunlarla dolu uzun bir teraryumun kapağını araladı. İçeride, yosun katmanlarının arasında zırhlı gibi parlak küçük böcekler kımıldıyordu. Siyah ve koyu yeşil renklerdeydiler, hareket ettikçe yüzeyde ince izler bırakıyorlardı.

“Tirbitleri seviyorum,” dedi kız kardeşi, yere çömelmiş, teraryumu izliyordu. “Çok sessizler.”

“Yok,” dedi çocuk. “Gece olunca ses çıkarıyorlar. Sürekli tıkır tıkır…”

Durdu, bir an düşündü.

“Bazen uyuyamıyorum bile. Gerçi teraryuma yakın yatıyorum diye de olabilir.”

Kız kardeşi gülümsedi. “Ben duymuyorum,” dedi. “Ben dedemin horlamasını duyuyorum sadece.” Dede sandalyesinde hışırdayarak döndü. Gülerek, “Seni eşek!” dedi çatlak sesiyle.

Sert gibi görünmelerine karşın böceklerin kabukları yumuşaktı. Oğlan onları yakaladı, minik bir kapta biriktirip babasına götürdü.

Babası başıyla onayladı. “İyi… iri olanları seçmişsin.”

Elini hamurdan çekmeden ekledi:

“Daha ne kadar kaldı? Bazılarını üreme için damızlık ayırmamız lazım. Geçen yıl sonunda sayımız düşmüştü. Bu sefer dikkatli olacağız.”

Hamuru yoğurmaya devam ederken, bir yandan tezgâhın altındaki çuvala göz attı.

“Hazır ayaktayken,” dedi. “Şu köşedeki çuvaldan biraz kuru yosun da getiriver. Zaten yarın yine toplamaya gideceğiz.”

Çocuk köşedeki yırtık çuvalın arkasına geçti. Kıyıya yakın kayalıklardan toplanmış yosunlar, kurutulmuş hâlde çuvallarda duruyordu. Bazıları hâlâ yosun gibi kokuyordu, tazeydi, ama bazıları neredeyse taşlaşmıştı. Çocuk çuvalın ağzını araladı. En üstteki katman kuru ve kırılgandı. Biraz daha altlara indi. Hafif nemli, koyu yeşil bir tabaka buldu. Bir tutam aldı, geri dönerken, “Söylediğin gibi çok kalmamış,” dedi. Babası başını çevirmeden konuştu.

“Biliyorum. Bu mevsimde bulmak zor. Şehirden de pek getirmiyorlar artık… Hoş, onların zaten ne olduğu belli değil. Burada topladıklarımız en azından yosun.”

Çocuk, elindeki tutamı tezgâhın yanına bıraktı. Kıyısından birkaç lif çekip tirbitlerin teraryumuna uzattı. Böcekler derhâl harekete geçti. Hemen yosundan parça koparmaya başladılar. Tıkırtılar duyuldu. Hafif ama belirgindi.

“Bak,” dedi çocuk. “Başladılar bile…”

Yağmur şiddetini artırmıştı. Asit, plastiği eritmediği için tavandan “tık tık” sesleri geliyordu.

Bir an durup yukarı baktı.

“Dede…” dedi sessizce. “Neden asit yağıyor artık?”

Dede gözlerini tirbitlerden ayırmadan, bıkkın bir ses ile cevap verdi:

“Çünkü Dünya bizden sıkıldı.”

Sonra bir an sustu, elini sandalyesinin koluna koyup pencereye çevrildi.

“Eskiden böyle değildi değil mi?” dedi kız.

“Değildi,” dedi dede. “Yağmurda normal giysilerimizle yürüyebilirdik.”

Başını biraz geriye yasladı.

“Hatta benim babam… yağmurda balığa çıkardı. Palamut hafif yağmurda yüzeye daha yakın olurmuş. Ondan hiç kaçırmazdı, sırılsıklam olurduk ama eve elimiz boş dönmezdik.”

Kız, “Üşümez miydiniz?” diye sordu.

Dede omzunu silkti.

“Üşürdük ama derimiz yanmazdı.” Yağmurun tıslayan sesi sürüyordu. İçerisi hâlâ sıcaktı, loştu, ve… yaşanılandı.

“Yemek hazır,” dedi babaları, sesi tezgâhın arkasından geldi. “Masaya gelin.”

Çocuk camdan geri çekildi, tirbitlerin tıkırtıları eşliğinde kız kardeşiyle birlikte küçük masaya yöneldi. Baba, hamurdan yaptığı gri ekmekleri küçük bir tahtanın üzerine dizmişti. Yanında bir tabakta haşlanmış yosun ve kızarmış tirbit vardı.

“Bugün midye tozu biraz daha iyi tuttu,” dedi, çatalı ekmeğe bastırırken. “Sert ama, idare edin”

Dede sandalyesini gıcırdatarak yanaştı.

“Eskiden ekmek buğday unundan yapılırdı,” dedi. “Şu köşede bir fırın vardı. Sabahları taze ekmek kokusu dolardı içeri.”

Babası hafifçe gülümsedi.

“Eskiden midyeler bu kadar zehirli değildi, buğday unu da çok üretiliyordu herhâlde,” dedi.

Kısa bir sessizlik oldu. Hafif ağız şapırtıları arasında herkes yemeğe odaklandı. Kız kardeş yosunlardan bir parça alıp ağzına attı, sonra bir an durdu.

“Baba,” dedi, “balıklar neden gelmiyor artık?”

Babası göz ucuyla çocuklara baktı, sonra başını çevirdi.

“Çünkü,” dedi yavaşça, “artık onları kandıramıyoruz.”

Babası devam etti: “Eskiden sürüydüler… ama dağınıklardı. Şimdi başka bir şey oldular. Sanki… bir şey onları birleştirdi.”

Çocuk merakla yaklaştı.

“Bir lider mi?”

Babası başını iki yana salladı.

“Hayır. Daha çok… bir akıl. Paylaştıkları bir düşünce gibi. Sürü zekâsı, dedikleri şey var ya… onun gibi.

Dede nihayet başını kaldırdı, gözleri boşluğa değil de sanki kırk yıl evvelki sabahın serinliğine dalıp gidiyordu. “Evladım,” dedi, sesi ne yüksekti ne de alçak. “Şu masada yediğimiz şeye ‘ekmek’ diyoruz ama… Allah affetsin çimen gibi tadı var. Eskiden nar gibi ekmek olurdu, yanında da balık.”

Çocuk bir şey diyemedi. Dede devam etti: “Ben çocukken istavrit öyle boldu ki, denize taş atsak sürü dağılırdı. Çinekop, hamsi, uskumru… Tabii siz o balıkları da görmediniz… Balık tutmak bayram gibiydi. Motorlar sabah erkenden kalkar, kıyıda bekleyenlerle selamlaşılır, çocuklar kovalarla koşardı peşimizden.”

Dede bir an başını pencereye çevirdi.

“Şimdi bakıyorum da,” dedi, kaşlarını çatarak, “bu mahlûklar artık bizim bildiğimiz balık değil. Ağ suya düşmeden sürü yön değiştiriyor. Ne zaman çeksek ağ boş. Balık gene orada, ama ağa takılmıyor. Bile isteye. İşin garibi oltaya da gelmiyorlar artık”

Çocuk kımıldamadan dedeye bakıyordu.

“Bizim mahalleden Yavuz geçenlerde ağ attı,” dedi. “Ne getirdi? İki parça yosun. Balıklar nerede? Hiç. Ama bak, ağı attığında denizin üstü şöyle bir kıpırdamış. Hepsi aynı anda dönüp gitmişler. Sanki biri düdük çalmış da ‘dağılın!’ demiş.”

Kız kardeşi şaşkınlıkla sordu: “Yani balıklar… düşünmeye mi başladı?”

Dede, bir parça ekmeği elinde ufalayarak baktı kıza.

“Belki de başladı,” dedi. “Belki de biz ne yaptıysak, şimdi onlar da aynısını yapıyorlar: öğreniyorlar.”

Dede, ellerindeki ekmek kırıntılarını birbirine sürterek temizledi.  Sonra gözlerini çocuklardan kaçırarak tekrar konuştu.

“Eskiden…” dedi, ama sözcükler sanki dilinde boğuluyordu. “Denize ağ atmadan önce radara bakardık. Karaltı görünsün diye gözümüzü ekrana diker, sonra motorun yönünü çevirirdik. Teknede sonar vardı, balık sürülerini gösterirdi. Şimdi?” Başını salladı. “Hiçbiri kalmadı.”

Bir an için gözleri uzaklara dalmıştı, geçmişi hatırlıyordu sanki.

“İlk roket düştüğünde her yer toz duman oldu. Ama asıl kıyamet ondan sonra koptu… Sular… o sular var ya…”

Sanki hâlâ o anın içindeymiş gibi. Duru bir şekilde anlatmaya devam etti:

“Bir gece… gökyüzü mora çaldı, sonra deniz homurdanmaya başladı… Dalgalar bir kalktı, evladım… Öyle bir kalktı ki… Sular öyle yükseldi ki, biz var ya…”

Elini kaldırıp pencerenin ötesinde bir yeri gösterdi, uzak bir yamacı.

“Ta şuradaki tepeye kaçtık. Sabaha kadar orada bekledik. Sabaha karşı bir patlama daha oldu…” Çocukları ürkütmemek istercesine sustu. Başını ağır ağır çevirdi, pencerenin ötesine bakarak parmağıyla gösterdi.

“Bir zamanlar bir meydan vardı şurada… Şurada dediğim, şimdi su altında kaldı. Oradaki banklara oturur, martıların cilveleşmelerini, kavga etmelerini izlerdik, suyu izlerdik evladım…”

Odanın içinde tirbitlerin cılız tıkırtıları ve yağmurun aralıksız tavanı dövmesi dışında bir ses yoktu. Çocuk, konuyu değiştirmek istercesine kısık bir sesle sordu: “Radarlar… hiç mi çalışmıyor?” Dede omuz silkti: “Boşuna bekleme,” dedi. “Radar, sonar, telsiz, telefon… Hepsi sustu. Geriye sadece göz kaldı, kulak kaldı. Ama evladım… göz kulak dediğin de kolay aldanır.”

Küçük kız, dedesinin anlattıklarından etkilenmiş bir biçimde sordu: “Dede… martılar saldırmıyor muydu size?”

Dede kaşlarını kaldırdı, bir an durdu.

“Yok ya! Martı saldırır mı hiç? Martı dediğin çöpten ekmek seçer, balığın artığını kapar. İnsan gördü mü kenara çekilir. Bizim eski martılar zararsızdı. Hevesliydi, uyanıktı ama haddi hududu bilirdi.”

Gözlerini hafif kısıp pencereye doğru baktı.

“Ne olduysa o roketlerden sonra oldu,” dedi.

“Önce sular yükseldi, sonra hava değişti. Gökyüzü garip bir renge büründü… Sonra yağmurlar başladı. Zehirliymiş dediler, kimyasal birikimmiş… Yetmedi kimi insan hastalığa tutuldu. Ciltleri kabardı, gözleri görmez oldu. Kimi de başka türlü bozuldu…”

İnsana bir şey olduğu yerde hayvan durur mu? Bu kuşcağızların da tüyleri uzadı, kabardı. Gözleri büyüdü. Hareketleri değişti. Artık neye saldıracaklarına onlar bile karar veremez oldu.”

Başını yavaşça iki yana salladı.

“Martı dediğin, bizim simgemizdi. İstanbul’un imzasıydı! Şehir hâlâ şehirken… vapurlar vardı. Bildiğin gemi gibi… buradan biner, karşıya geçerdin. Güvertede turistler olurdu; elinde simit, martıya fırlatır, neşeyle bağırır, gülüşürlerdi. Bir de şimdiye bak. Martı mı? Allah selamet versin, gözünün akını seçse, içine dalar. Artık, elini cebinden çıkarırken bile dikkat edeceksin. Yoksa sabah kahvaltı eder gibi gelip parmağını alıverip götürüyorlar.”

Küçük kız esnedi, derken baba Sabri söze girdi: “Geçenlerde limana yakın bir yerde, çocuklar kıyıda oynuyormuş. Hani o eskiden battı mı battı mı diye konuşulan, yan yatmış kayık var ya… Onun üstüne üç martı konmuş.” Bir parça ekmeği koparıp ağzına attı, çiğnemeden konuşmaya devam etti: “O sırada çocuklardan biri yere çömelmiş, neyle oynuyorsa artık… Martılar da birden çocuğa saldırmışlar.” “Çocuğu epey hırpalamışlar, kulağını koparıvermişler.” “Neyse…” diye devam etti, sesi biraz daha kısıldı. “Allahtan mahalleli görmüş de bir tanesini haklamışlar. Sapanla mı taşla mı, artık ne buldularsa. Çocuk da şimdi hastanedeymiş. Bir kulağı eksik ama canı sağ.”

Dede homurdandı. ”Canı sağsa şükür. Martılar da milletin kulağına kaldıysa… biz yine kendimizi iyi doyuruyoruz.”

Yine sessizlik çöktü. Yağmur dindi. Akşam geç olmuştu. Sohbet kesildi, dede ve kız uykuya gitti. Sofrada sadece Sabri ile oğlu kalmıştı. Sabri, son lokmasını uzunca çiğnedikten sonra başını oğluna çevirdi.

“Sabah sakın dışarıya tek başına çıkayım deme,” dedi. “Gün ağarsın birlikte gideriz yosun toplamaya”

Çocuk cevap vermedi. Bir süre öyle oturdular. Sonra sesi kısık ama net çıktı.

“Annem… gerçekten yağmurda mı öldü?”

Baba çatalını bıraktı. Gözleri başka tarafa kaydı.

“Evet,” dedi. “Yağmur.”

“Bizim için yağmur o gün… su ya da asit değildi.”

Bir süre dudaklarını araladı, konuşacak gibi oldu. Ama sesi gelmedi. Daha fazla söyleyemedi. O cümle orada durdu. Eksik ama yeterliydi. Çocuk bir daha sormadı. Ama anladı: o gün gökten inen, yağmur değildi. Çocuk başını eğdi. Baba devam etmedi. Bazı yerler anlatılmazdı. Bir süre daha sustular. Sonra çocuk sordu: “Eskiden… ormana girer miydiniz?”

Baba başını salladı.

“Girerdik, şu karşı kıyı alabildiğine ormandı,” dedi. “Ayakkabıyı çıkarır, toprağa basardık. Karınca yuvalarını izlerdik. O kadar severdik ki…”

Çocuk gözlerini kaldırmadan mırıldandı:

“Ben ağaçlara dokunmadım hiç. Yani gördüm. Uzaktan. Kuru dallar, çitle çevrilmiş bir bahçe… Ama hiç yaslanmadım. Toprak kokusunu da bilmiyorum. Karıncayı sadece çizimde gördüm.”

Baba derin bir nefes aldı. Ne diyeceğini bilemedi. Doğanın öldüğü bir çağda, tabiatı anlatmak boşa safsataydı. Çocuk fısıldadı:

“Doğa bizi hatırlıyor mudur, baba?”

Baba başını hafifçe salladı, uzun bir iç çekti.

“Doğanın bilinci yok, oğlum,” dedi. “Bizi ne affeder ne unutur. Sadece… yerimizi doldurur.”

Oğlan başını usulca salladı. Gözleri hâlâ pencerenin kenarındaydı. Suyun arkasında ne olduğunu sormuyordu. Zaten cevabı sofradaydı. O gece herkes uyudu. Ya da uyur gibi yaptı. Çocuk ise yatağında, gözlerini karanlığa dikti. Sessizce kalktı. Sedirin altına uzandı, dedesinin yıllar önce balığa giderken kullandığı eski çantayı çekti. İçinden yalnızca bir dürbün aldı. Plastiğe sarındı. Sessizce kapıyı açtı. Dışarısı siyahtı ama beklenmedik biçimde durgundu. Eski iskele taşlarının ucunda bir siluet duruyordu. Karanlığın içinden çıkmış gibi hareketsizdi. Bir baykuştu bu. Tüyleri kabarmıştı, başı hafif yana dönüktü. Ama gözleri… gözleri açıktı. 

Çocuk adım attı. Baykuş başını çevirdi. Göz göze geldiler. İlk defa korkmadı. Sadece baktı. Ve bir adım daha attı. Baykuş ona bakmayı sürdürdü, başını bir yana eğerek. İki canlı. İki zihin. Ne düşman ne dost. Sadece… birbirini anlamaya çalışan iki varlık. Belki seneler önce ilk insan da bir hayvanla böyle karşı karşıya durmuştu. Ve sonra her şey başlamıştı. İlk defa korkmadı. Sadece baktı. Ve düşündü: Acaba başka kuşlar da var mıydı eskiden?

Ona hiç anlatılmamıştı. Kırlangıç, keklik, leylek… yalnız masal kitaplarında vardı. Gerçekten yaşamışlar mıydı? Şimdi tek tanıdığı kuş, martıydı. Bir de, belki… bu. Ama bu kuşun adı yoktu. Sadece bir çizimde görmüştü. Eski bir kitapta. Gözleri hep keskin bakardı. Tıpkı şimdiki gibi. Yıllar sonra çocuk büyüdüğünde bu anı anlatacaktı:

“Bir baykuşla göz göze geldim,” diyecekti. “Ve o bana karşılık verdi.”

Belki kimse inanmayacaktı. Belki o zamana kadar baykuşlar bile unutulmuş olacaktı. Adları yalnızca paslı tabelalarda, masallarda kalacaktı. Çocuklar ‘baykuş’ kelimesini duyunca, bir çeşit hastalık mı, yoksa bir cihaz mı sanacaktı? Belki kimse ona inanmayacaktı ya da artık asit yağmayacaktı. Eski dünyadan kalan son hikâyeydi bu. Yeni dünyanın ilk masalı oldu…

Aralık 2009 

… BALERİNİM’E…

 

Sessizce söz vermiştim sana…

 

BİR İSTANBUL MASALI

 

7 Mayıs 2010 / İstanbul Devlet Opera ve Balesi

 

Sahneye atılan çiçeklerin arasında, beni en çok etkileyen, bale ayakkabılarımın önüne düşen beyaz bir güldü. Eğildim, gülü alıp kokladım. Üzerindeki kartta “Rose”a” yazıyordu. Yazanları okudum. Başımla “Evet” işareti yaparken ben gülümsüyordum, operanın kırmızı perdeleriyse, yine yavaşça kapanıyordu…

 

Sürprizlerle doluydu bu şehir… Hava, su, toprak, ateş… Göklerden gelen ilahi gücü anlatan, geleneklerin ve dönüşümün temsilcisi olan, kent ve denizin en güzel bütünlüğünü yansıtan, ve geleceği hiç beklemediğin anlarda işte böyle şekillendiriveren mucizeler şehrim… Seviyorum seni İstanbul…

 

-------

Onu tanıdığımda, bundan tam üç sene önceydi. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nın öğrencileri, her yılın ilk günü baş koreograf Sinan Ersoy’un odasına gidip, geldiklerini bildirirlerdi ona… Sinan hoca, yaptığı lirik ve mesaj veren koreografilerle pek çok ülkede tanınır hale gelmiş koreograflardandı. Tüm balerinler gibi ben de ondan hem korkar, hem de hayranlık duyardım.

 

Siyah saçlı ve yeşil gözlüydü Sinan hoca… Hayatı bir balet gibi yaşardı hep. Çok güçlü görünürdü; insanın karşısında nefes almaya korkacağı tuhaf bir korku hissettirecek kadar güçlü… Ama bütün balerinlerini de çok severdi. Onunla konuşmak, tüm sert duruşuna rağmen, okula yeni gelen minik balerinlere hep umut verirdi. Ve her yılın ilk günü, odasına gelen her balerine aynı cümleleri tekrarlardı.  Bense, bu cümleleri hala hatırlıyorum, her kelimesini hem de…

 

            “Rose Can… Dans etmek çok güzeldir, ama kesinlikle kolay değildir, unutma. Burası hayatin olacak senin ve dans etmek olacak tek aşkın. Düşeceksin, canın acıyacak, korkacaksın bazen; ama ayağa kalkacaksın yine, ve devam edeceksin dans etmeye. Çünkü sen balerinlere ait bir hayat seçtin Rose; ve artik bale için nefes alacaksın. Ve biliyorum ki, başaracaksın…”

 

------

 

7 Ekim 2009’da, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’ndaki altıncı yılıma başlarken, ses tonunu hala hatırlıyordum. Sert, ama sevgi dolu… “Sinan Ersoy” yazan beyaz kapıyı açıp içeriye girdiğimde, telefonla konuşuyordu. O her zamanki otoriter ses tonu, bu kez bir gösteri için hayal ettiği dekorları nasıl çizeceğini anlatıyordu telefondaki kişiye.  Tam karşısında, yüzünü görmediğim genç biri oturuyordu. Beyaz giymişti, her şeyi beyazdı; şapkası da… Evet, bir denizciydi bu; o küçüklüğümden beri çok sevdiğim denizlere ait biri… İlk kez, beyaz rengi çok sevmiştim; bu genç denizci beyazı kesinlikle çok güzel taşıyordu. Odayı ve genç denizciyi incelerken, Sinan hoca telefonu kapatmıştı.

 

-                      “Hoş geldin Rose! Yeniden hoş geldin. Umarım dans etmeyi özlemişsindir; çünkü bu sene bir “pas de deux” yapacaksın; ve inan, bu hiç kolay değildir! Çok çalışman gerekecek.” 

 

Tanrım! Bir “pas de deux”… Bu, bir balerinin yapmayı hayal edebileceği en güzel şeydi. Bir baletle, o kocaman sahnede yalnız dans etmek! Birbiri ardına eklenen dönüşler, zıplamalar, adımlar, ve selam… En güzeli de sahneye atılan çiçekler olurdu zaten. İnanamıyordum! İnanamıyordum ama konuşmak zorundaydım o anda.

 

-                      “Merhaba hocam. Gerçekten dans etmeyi çok özledim ve inanın, en iyisini yapmaya çalışacağım.”

 

-                      “Biliyorum Rose, eminim, çünkü seni tanıyorum, seni tanıyor ve sana güveniyorum.”

 

-----

 

Bana bundan sonra ne söyleyeceğini bilmiyordum.  Odama gidip eşyalarımı yerleştirmeliydim; ama gözlerim hala beyaz üniformalı denizcideydi. Sanırım, nedenini bilemesem de, Sinan hocanın bizi tanıştırmasını istiyordum. Siyah saçlı, mavi gözlüydü genç denizci ve o deniz gözler, o anda kesinlikle beni izliyordu. Sinan hoca, düşüncelerimi anlamış gibi söze başladı.

 

-                      “Sizi tanıştırmalıyım Rose. Bu Bay Emre Erten. 24 yaşında bir denizci kendisi. Benim çocukluk arkadaşım olmasına rağmen, artık en yakın dostu deniz oldu onun ve onu üç aydan önce gördüğümde, inan seviniyorum!”

 

-                      Emre, bu da Rose Can… Bu okulda tanıdığım en zarif, en mükemmel balerindir. Bu yıl, bir “prima balerin” olacak. Çok genç daha; ama gerçekten güzel dans ediyor. Onu bir kez izlemelisin! Bu yıl, İstanbul Kültür Başkenti etkinliklerinin bahar teması için Opera ve Bale binasında düzenleyeceğimiz prömiyerde de bir “pas de deux” yapacak. Burada olmaya çalış!”

 

Farklı kültürlerde bile olsa, bazı duygular ortaktı galiba… Birbirimize bakıp gülümsedik genç denizciyle. Emre… Sevmiştim bu ismi. Sanırım, genç denizciyi sevmiştim aslında. İkisine de gülümseyip, odadan çıkarken, duyduğum cümleler Emre Erten’e aitti.

 

-                      “Geleceğim Sinan! Operadaki gösteride kesinlikle burada olacağım…”

 

 

10 Ekim 2009/ İstanbul’da bir Yunan Kızı

 

Bu odayı seviyorum! Kesinlikle seviyorum… Yatağım boğaza bakan pencerenin yanında duruyor. En büyük karmaşaya ve derinliğe inat sessiz, mavi bir huzur var sanki o sularda… Hele ki o köprü… Geceleri yakılan ışıklarıyla insanı alıp bambaşka dünyalara götürüyor sanki… Çocukluğumda babamın başucuma oturup ben uyuyana dek anlattığı Peter Pan masalındaki Tinkerbell karakterinin büyüsü gibi… Tek fark, burada her şey gerçekti… Uzanıp dokunuvereceğin kadar gerçek…

 

Başucumdaki masanın üzerinde, en yakın arkadaşımla çekilen fotoğrafımız var. Eleni… Dokuz sene önce İstanbul’a geldiğim gün, onu Atina’da bıraktım; Ege’ye komşu ve farklılıkların içinde bir ahenk taşıyan o ülkede… Onu ve tüm hayatimi… Annemin, küçüklüğümden beri hayalini kurduğum balerinliği, babamın ülkesinde gerçeğe dönüştürmemi istemesiyle birlikte, ilköğretimi bitirince Türkiye’ye, babaannemin yanına yerleşmiş, bir sene boyunca Opera Bale’nin kurslarına devam ettikten sonra, girdiğim sınavı en yüksek notla kazanmıştım. Lisede başlamıştım konservatuara, ve bugün İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı üniversite üçüncü sınıf öğrencisiydim.  Okula kabul edildikten sonra, babaannemin yanından ayrılıp yurda yerleşmiştim. Şehrin büyüklüğünü öyle güzel ispatlıyordu ki yollar… İki yaka arasında bir ömür geçiyordu sanki sabah trafiğinde… Yıllar geçtikçe alışsa da insan o trafiğe, köprülerin etrafındaki o eşsiz manzaraya dalıp gitmektense, yarım saatlik tatlı bir uykunun kucağına yuvarlanmayı tercih ediyordu genellikle çalışanlar… Farklı bir yaşam vardı bu şehirde… Daha ilk geldiğim gün anlamıştım aslında beni burada çok güzel şeyler beklediğini… Hani derler ya “Taşı toprağı altın şehir” diye… Öyle işte…

 

Dört elementin kentiydi burası… Hava, su, toprak, ateş… Boşuna kazanmamıştı 2010 Avrupa Kültür Başkenti olabilme gururunu bu şehir. İnsana dört mevsimi yaşatan bir hava, kuraklığın en büyük tehdit haline gelmeye başladığı yıllarda insanın içini ferahlatacak bir su cenneti, dünyadaki en büyük ekonomik krize rağmen bereketini damla damla da olsa koruyacak, Türklere ait, en büyük özveriyle ve en güzel mücadeleyle alınmış topraklar, ve her şeyi yakıp küle çevirebilecek, tarihte en derin izi bırakabilecek gücüyle ateş…

 

Küçükken babamın hep anlattığı gibi, baktı mı bir daha bakası geliyordu insanın bu şehre… İlk gördüğünde seni yutuverecekmiş gibi gelen kalabalığa ve yaşamın akıp giden hızına rağmen, zaman geçtikçe bir parçası oluyordu bu şehrin insan… Ona gelenleri içine alan, kucaklayan bir karakteri vardı İstanbul’un… Farklı kültürlerin, medeniyetlerin kenti unvanına sahip olması boşuna değildi…

 

Yatağımın yanındaki duvarda, sevdiğim herkesin resmi asılıydı. Annem, babam, büyükannem, ağabeyim, bale öğretmenlerim ve tüm arkadaşlarım… Bu odaya geldikten üç gün sonra yapıştırmıştım onları duvara; bu odada yaşamayı üç gün sonra kabullenebilmiştim çünkü… Öylesine yalnız hissetmiştim ki burada kendimi ilk başta. Sevdiğim her şey, sevdiğim herkes çok uzaktaydı ve ben ulaşamıyordum onlara özlediğim her an… Korkuyordum; yalnızlıktan küçüklüğümden beri korkuyordum ben. Öyle zordu ki doğduğun topraklardan ayrılmak, yılların sana bağladığı alışkanlıklardan sıyrılmak ve adapte olmayı öğrenmek bambaşka bir şehre, bambaşka bir ülkeye ve kültüre… Babamın bir Yunan kızına âşık olmasıyla başlamıştı bu kültür ahengi bizim ailede… Stella… Hayatının en deli çağlarını Ege’nin iki yakasında yaşanan bir aşkla geçirmişti babam, ve o aşkın meyvesi olmuştum ben… Annem gülleri çok sevdiğinden, ve onların birbirleriyle iletişim kurmalarını sağlayan ilk dil İngilizce olduğundan, benim adımı bu dilde gül anlamına gelen Rose koymuşlardı… Yunanistan’da yaşamayı seçmişlerdi annemle babam, ve yapılan bu tercihle birlikte orada doğmama rağmen, Türkçe de anadilim gibi olmuştu benim…  Beyaz tenli, mavi gözlü, melek sesli bir annenin Yunanca ninnileriyle uyurken, Türk olduğunu yüreğindeki o kor saçan aşka rağmen hiç unutmayan, gün geçtikçe onu daha çok yaşatan bir babanın masallarıyla büyüyen bir bebek, iki kültürü de taşıyordu yüreğinde. 

 

Bir süre bocalamıştım bu şehre adapte olabilmek için. Sonra, yüreğimdeki tüm özlemlere ve tüm korkulara rağmen, artık hayatımın “dans etmek” olduğunu kabullendim Sinan hoca’nın o müthiş sözleriyle. Ve resimlerim, uzakta kalan eski hayatıma beni yakınlaştıran en özel şeyler oldular o gün. Resimlerim ve kalbimdeki hatıralarım…

 

-                      “Selam Rose! Bak, sana beyaz güller getirdim; senin sevdiklerinden…”

 

İçeri giren Melek’ti. Benden bir sınıf altta okuyordu ve aynı odayı paylaşıyorduk. Ailesi Selanik göçmeni olan Melek, Türkiye’de doğmuştu. Bembeyaz, bebek saflığını andıran yüzünde çocukluğumun en temiz dostluklarını, hayallerimi buluyordum sanki. Gülüyordum onunla olduğum zamanlarda, tatlı, hoş bir huzur veriyordu insana. Ders saatleri dışında neredeyse tüm zamanımızı birlikte geçiriyorduk zaten. Giyim tarzlarımız, gülüşümüz, konuşmalarımız, hatta adım atarken bize seslenenlere cevap vermek için yaptığımız bale figürlerini andıran ani dönüşlerimiz ve ayakuçlarımız dışa dönük olarak attığımız ördek misali adımlarımız bile benzemeye başlamıştı gün geçtikçe. Öyle ki, Sinan hoca bir gün “ikizler” demişti bizi gördüğünde…

 

-                      “Selam Melek! Tanrım, bu güller çok güzel kokuyor, çok teşekkür ederim.”

 

Gülleri alıp beyaz porselen vazomun içine koydum ve yatağımın karşısında duran küçük ahşap masanın üzerine yerleştirdim; ağabeyimin armağan ettiği balerin tablosunun asılı olduğu duvarın tam altındakine. Ufak şeylerle hayatıma yaklaşmayı, özlediklerime yaklaşmayı seviyordum. Ve altı yıl sonra, bu odayı da kesinlikle seviyordum ben. Melek ile kendime iki bardak bergamut aromalı çay hazırladım; ve pencerenin önündeki denize bakan koltuklara geçip konuşmaya başladık yine. Dışarıda esen hafif rüzgâr camlara vuruyor ve derinden gelen melodik, ıslığa benzer bir ses eşlik ediyordu konuşmamıza.

 

-                      “Biliyor musun Melek? Bu yıl 7 Mayıs günü Kültür Başkenti Projesi için yapılacak ilk gösteride bir “pas de deux” yapacağım. Odasına gittiğimde Sinan hoca söyledi! Ve bir denizciyle tanıştım onun odasında; öyle tatlı gülümsüyordu ki Melek… Biliyor musun? Sanırım o da gelecek galaya! Emre Erten…”

 

-                      Rose… İnanmıyorum! Her iki haber de süper! Önce, bu Emre Erten kim? Ve sonra; çalışmalar ne zaman başlıyor?”

 

………….

 

Bildiğim her şeyi anlattım ona bu gece; genç denizci Emre Erten'i, ve çalışmaların Kasım ayının ilk günü başlayacağını... Gece yarısından çok sonra, sabaha karşı dörtte, gün İstanbul şehrine günaydın demeye hazırlanırken yattığımızda, sanırım Melek de ben de, Emre adlı o genç denizcinin beni etkilediğini biliyorduk. Bilmediğimiz tek şeyse, o genç denizcinin hissettikleriydi… Ve bunu öğrenmemiz için kesinlikle çok beklememiz gerekmeyecekti…

 

 

8 Kasım 2009/Dostluk Saklı Bu Şehrin Kanatları Altında…

 

-                      “Omuzların Rose! Omuzların!  Daha dikkatli olmak zorundasın!”

 

Biliyordum, biliyordum ama dengede kalmayı unutmuştum galiba! Bu uzun dönüşü yaparken dik durmayı hiç başaramıyordum ki… Bir haftadır dans ediyordum ama hala Sinan hocanın istediği kadar iyi değildim. Zor bir hareketti bu; arka arkaya dört dönüş yapıp zıplamam ve aynı dengeyle yere inmem gerekiyordu. Dik durmalıydım dengede kalmak için, ama bir türlü yapamıyordum ki… Benim solo dansımın bir hareketiydi bu. Ve benden sonra Defne, Lena, Kerem ve Siena Leyla’nın dansları vardı. Defne’yi çok seviyordum. Kıvırcık siyah saçları, bir balerin olduğunu yansıtan zarif ve incecik boynu, ışık saçan kahverengi gözleri vardı. Bu okula kabul edildiğim ilk senenin ikinci döneminde tanışmış ve bir daha da ayrılmamıştık zaten… Çok farklıydık aslında Defne’yle; ama ona ne zaman ihtiyacım olsa, bir yerlerde buluyordum onu.

 

Esmer, yeşil gözlü Kerem’le birlikte dans eden Lena, kesinlikle çok özeldi benim için. Onu tanıdığımdan beri, dördüncü sınıf öğrencilerinden Güney Amerikalı Paul ile birliktelerdi. Öyle güzel bir çiftti ki onlar… Hep hayalini kurduğum “farklı kültürlerin aşkı” onlarda hayat bulmuş, aşkın kültür farklılığı tanımadığının en güzel ispatı olmuşlardı benim için bu şehirde. Bir Amerikan ailesinin yaşamak için Türkiye’yi seçmiş olması çok şaşırtmıştı önceleri beni. Öyle ya, herkes yurt dışına gitmek için ölüp bitmiyor muydu son yıllarda? Ancak Paul’ün ailesinin kökeninin Beyrut taraflarına dek uzandığını ve yalnızca zorunlu bir Amerika seyahatiyle orada doğmuş ve büyümüş olduğunu öğrenince, yıllar sonra bu öze dönüş beni yalnızca mutlu etmişti. Amerika’da okurken buraya geri dönmeye karar veren ailesinin ısrarlarına engel olamamış, konservatuardaki kaydını sildirip burada yeniden sınavlara girmek ve yeniden birinci sınıftan başlamak zorunda kalmıştı. Yeni bir ülkeye adapte olma sürecinde aşk ona yardımcı olmuş, onu kucaklayan bu şehirde sevgilisine ulaşmak için Türkçeyi daha büyük bir hevesle öğrenir olmuştu. Yarım yamalak kurduğu bazı cümlelere rağmen çok kısa sürede çok yol almıştı ama. Lena ise sarışındı ve çoğu balerin gibi uzun saçlıydı. Aynı sınıfta olduğumuz ders saatleri dışında az görüşebiliyorduk onunla. Ama biliyordum ki, onu her aradığımda o telefonu açacaktı. Aynı şeyleri düşünüyorduk, aynı şeyleri hissediyorduk onunla çoğu zaman ve biliyordum ki, beni çok iyi anlıyordu.

 

Siena Leyla’yla çok şey paylaşmıştım bu okulda, ve tüm dans hareketlerini birlikte çalışırdık ilk günden beri. Tıpkı benim gibi kültürlerarası bir aşkın ürünüydü Leyla. Kendisinin Türk olduğunu üzerine basarak söylese ve buna inansa da, çok yakışıklı bir İtalyan gencin güzeller güzeli bir Türk kızına âşık olmasıyla başlayan ve Türkiye’de evlenip bu ülkeye yerleşmeleriyle devam eden bu hikaye, Siena Leyla’nın doğumuyla daha da özel bir hal almıştı. Uzun, simsiyah ve dümdüz saçları, bembeyaz pamuk gibi teniyle, İtalyan güzellerine ait yanını da tüm açıklığıyla gösteriyordu aslında. Kendine ait bir hayati vardı Leyla’nın, kendi arkadaşları vardı tıpkı benim olduğu gibi. Ama biz, beraber olmayı seviyorduk onunla.  Bu şehir toplamıştı bizi bir araya sanki. Dostluk vardı bu şehrin kanatları altında… En zor, en güzel anları paylaşmamızı, ve bizden sonra geleceklere izler bırakmamızı sağlayan bir dostluk…

 

Defne, Lena, Kerem ve Siena Leyla dışında birçok dansçı vardı salonda. Hepsini tanıyordum ve hepsi de beni tanıyordu. Birkaçı gelip, hep benim gibi dans etmek istediklerini söylemişti birkaç kez. Onlara gülümsemiş, “Dans ederek yaşıyorum; sadece bu yüzden böyle görüyorsunuz beni!” demiştim bir gün onlara… Doğruydu bu; dansla yaşıyordum ben, dansla nefes alıyordum…


Tüm bunları düşünürken, Lena ve Kerem’in dansı bitti ve Sinan hoca yarın saat dokuzda burada olacağını söyledi bizlere. Her zamanki gibi, saat sekizde burada olup bir saat egzersiz yapacak ve saat dokuzda büyük koreograf geldiğinde hazır olacaktık. Bale ayakkabılarımı ve bale eteğimi elime alıp çıktım salondan. Ayaklarım su toplamıştı ve canım çok acıyordu. Koridorda asılı olan o çok sevdiğim balerin resimlerine bile bakmadan odama gitmek için hızlı hızlı yürürken, Madamme Suzanne’in sesini duydum.

 

-                      “Selam Rose, nasılsın?”

 

-                      “Merhaba Bayan Suzanne. Uzgunum ama hic iyi degilim. Bu sene bir “pas de deux” yapmam gerekiyor; ama ayaklarım çok acıyor. Sanırım dans edemeyeceğim artik!”

 

-                      “Hayır! Dans edeceksin. Bunu başarabilirsin sen. Biz görmek istiyoruz o sahnede seni. Tamam?”

 

-                      “Peki Bayan Suzanne. Teşekkür ederim.”

 

Bayan Suzanne, konservatuarın hocalarındandı. Henüz onun öğrencisi olmamıştım, ama Sinan hoca beni onunla tanıştırdığından beri benim psikologum olmuştu sanki. İngiliz Kraliyet Balesi’nin en eski dansçılarındandı. Orada tanıştığı bir Türk dansçıyla yaptığı evlilik sonucunda hayatı Türk topraklarına dokunmuştu. Daha bu ülkeye ve bu şehre ayak bastığı ilk gün bu şehrin doğallığına hayran kaldığını dile getirirdi her fırsatta yarım yamalak Türkçesiyle…  İstanbul Devlet Konservatuarı ile yaptığı antlaşma sonucunda her ayın bir haftasını bizim okulda bizlere ders vererek geçiriyordu. Ne zaman başaramayacağımı hissetsem, bir yerlerde karşıma çıkar ve ben onun yanından ayrılırken hep devam etmeyi seçmiş olurdum.  Farklı bir enerjisi vardı onun, sanki bir melek dokunmuş gibi hissettiren, insana her vazgeçtiğinde “Dur, sakın vazgeçme, devam et” duygusu hissettiren tuhaf bir yanı… İnsan hakikaten hayatına bir meleğin dokunduğunu hissediyordu. Eski İstanbul’a ait, İstanbul’un daha Osmanlı’ya ait olduğu dönemlerde haremin en masum kızını anımsatan bir zerafeti vardı kadının… Güç veriyordu bana o; ve kesinlikle çok özeldi.

 

Kaldığımız yurdun koridorunun sonundaki odamın kapısını açtığımda, yerde beyaz bir zarf buldum. Kimden geldiğini bilmiyordum. Melek odada değildi, derste olmalıydı. Zarfın ona olacağını düşünüp yüzümü yıkamak için duşlara yönelirken, zarfın yanına konmuş küçük kağıdı gördüm. Üzerinde

 

 “Rose bu mektup sana aitmiş. Sinan Ersoy” yazıyordu.

 

Bir mektup mu? Bana mı? Sinan hocadan mı? 

 

Yatağımın üzerine,  balerin olduğumu anlatan bir şekilde oturdum yine. Sessizce, ama büyük bir merakla zarfı açtım. Çok düzenli ama hiç tanımadığım bir el yazısıydı içindekiler. Okumaya başladım:

 

“Sevgili Rose,

 

Bir denizci gibi yazacağım sana. Ne yazacağımı bilmiyorum ama yazacağım. Denizcilerin hayati denizlerdir hep. Sonsuza kadar denizlerdir. Bir balerinin hayatıysa sahne… Hayatımda ilk kez, bir balerinin hayatı beni bu kadar etkiledi… Sanırım, bir balerin beni bu kadar etkiledi. Sinan çocukluk arkadaşım benim. Ve o gün beni seninle tanıştırdığı için ona teşekkür ettim. O odaya, o gün girmemi sağladığı için Tanrı’ya, ve seni bana en ummadığım anda, en ummadığım mekanda getirdiği için bu güzel İstanbul şehrine de… Saçlarını bir balerin gibi toplamıştın o gün; yüzünün bütün masumluğunu görebilmiştim gülümsemende. Ve eminim, saçların toplu olmasaydı da görebilirdim. Sen odadan çıktıktan sonra, Sinan’a, bir balerinin bir denizciyi sevip sevemeyeceğini sordum. Bana, buna sadece bir balerinin cevap verebileceğini söyledi.  Senin gülleri ve melekleri sevdiğini, denizi de sevebileceğini söyledi bana. Zarif şeyleri severmişsin… Rose; ben bir denizciyim. Sevdiğim insanlara istediğim kadar yakin yaşayamıyorum hiç; onlara uzak olmayı ama hep onları çok sevmeyi öğrendim hayatta. Bugün, bu denizi bir balerinle paylaşmak istiyorum ilk kez. Bilmeni istiyorum; buralarda fırtına olacak bazen, yağmur yağacak, ya da kar… O zamanlarda yanına gelemeyeceğim belki; İstanbul çok uzak olacak bana… Ama bil ki kalbimde olacaksın sonsuza kadar… Ve güneş yine doğduğunda, hemen bu şehre, yanına geleceğim. Çünkü seni seviyorum. Ve biliyorum ki, balerinler güçlü olurlar. Bu yüzden sana soruyorum şimdi Rose; bir denizcinin balerini olmak ister misin sen? Ve bana, sana “balerinim” diyebilmem için izin verir misin acaba?
                                                                                             

Emre Erten”

 

----

 

Mektubu anlamak için ikinci kez okumak zorunda kaldım; doğru anladığıma emin olmak için. Emre Erten’e, etkilendiğim o genç denizciye ait ilk mektuptu bu.  Ve benim ona yazacağım cevaptan sonra, kesinlikle diğerleri olacaktı. Emre, mektubun içine, ona nasıl ulaşacağımı bilemeyeceğimi düşündüğü için mail adresini de eklemişti. Bilgisayarın başına geçip oturdum ve aklıma gelen ilk cümleyle yazmaya başladım.

 

“Sevgili Emre,

 

Sinan hocanın dediği gibi, buna ancak bir balerin cevap verebilirmiş. Ve o haklı; gülleri ve melekleri seviyorum ben. Bir balerinim çünkü.  Ve güllerle melekler balerinlere ait gibi geliyor bana. Ve ben, denizi hep severdim; minik bir balerinken bile… Bir balerin gibi yaşamayı seviyorum ben. Gülümsemeyi seviyorum; dans etmek gibi çünkü. Ve biliyorum ki, denizlerde fırtınalar olacaktır. Bu şehir elini uzatsan dokunamayacağın kadar uzağında kalacaktır bazen. Özletecektir bana sevdiğimi… Ama ben bir balerinim; ve balerinler düşmekten korksalar bile dans ederler. Düşseler bile, yine kalkıp devam ederler dansa. Taa ki, bir daha dans edemeyecekleri güne kadar. Ve o günü düşünüp vazgeçmezler dans etmekten asla.

 

Denizlerde fırtınalar olduğunda yanımda olamayabilirsin; ihtiyacım olan tek şey kalbinde olduğumu bilmek olacaktır. Yanımda, bu şehirde olmasan da, yanında, olduğun şehirde olduğumu hissetmek...  Çünkü tıpkı dediğin gibi, ben bir balerinim ve bir balerin gibi güçlü olmalıyım eğer sen uzaktaysan.  Ve sanırım, yapabilirim… Sinan hocaya çok saygı duyuyorum; ve ona benim için de teşekkür etmeni isterdim genç denizcim… Bana seni getirdiği için Tanrı’ya ve bizi buluşturan bu görkemli şehre de tabii ki…

 

Bana denizleri anlat,  olur mu?

                                                                                              Balerinin”

 

Hayat, pamuk ipliğine bağlı yaşarken pamuk helva tadında sürprizler sunardı insanlara işte… Ben Emre’nin fırsat buldukça maillerini kontrol edeceğini ve bana cevap yazacağını düşünürken, o beni her seferinde şaşırtacak ve zamana ayak uydurup gün geçtikçe modernleşen bu şehirde, geleneklerin en güzelini yaşatmaya devam ederek benim her mailime bir mektupla yanıt verecekti…

 

Bu koca İstanbul şehri, ilk kez yalnızlığımı hiç beklenmedik bir şekilde benden çekip almış, bana aşkın en güzel haliyle göz kırpmaya başlamıştı…

 

4 Aralık 2009/Sevgi Yumuşatır Kalpleri…

 

Yazdığım bu mailin üzerinden bir aydan fazla zaman geçmişti. Bütün bir günü dans ederek geçiriyordum; akşamlarıysa Melek’le zaman geçiriyordum genelde. Sinan hoca, Emre’yle olan ilginç ilişkimi öğrenmişti. Tam bir hafta önce beni odasına çağırmış, bana Emre’den gelen beyaz bir gül vermişti…

 

-                      “Emre bu gülün sana benzediğini söylememi istedi. Bir tane de onda varmış, ve ona seni hatırlatıyormuş”

 

Gülümsüyordu bunları bana söylerken.  Derslerdeki o sert adam, böyle yumuşacık gülümsüyordu.  Sevgi böyle bir şey olmalıydı galiba; en sert şeyleri bile yumuşatabilen… Güle tutturulmuş bir not vardı Emre’nin yazdığı:

 

“Denizlere ait bir güle, gülümse balerinim. Seni seviyorum”

 

Odadan çıkarken gülümsüyordum…

 

 

 

31 Aralık 2009/İstanbul’da Değişim Rüzgarları Eserken…

 

Yılın son günü… Yarın, yeni bir yıl olacak. Son hızla değişmeye başladı bu şehir. 2010 için müthiş bir hazırlık devam ediyor. Yeni bir yıla girecek olmanın da ayrı bir heyecan kattığı bu kentte, ilk kez bu kadar büyük bir organizasyonun yapılacak olmasının getirdiği “Her şey mükemmel olmalı, burası İstanbul, medeniyetlerin beşiği” düşüncesi yediden yetmişe herkesin içine işlemiş durumda sanki… Işıklar gecenin karanlığını öyle güzel aydınlatıyor ki… Sokaklar olmadığı kadar temiz tutulmaya çalışılıyor. Gerçekleştirilecek proje ve organizasyonların hazırlıkları büyük bir özenle sürdürülürken, şehir tüm hızıyla Avrupa Kültür Başkenti olmaya hazırlanıyor. İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nde konservatuar öğrencilerinin 7 Mayıs’ta sergileyeceği gösteri için çok sıkı çalışıyoruz.

 

Öyle çok dans ediyorum ki, uyumayı unutuyorum bazen. Sinan hoca mükemmel bir koreograf, ve “mükemmel” olmasını istiyor her hareketimizin. Kızıyor, bağırıyor bazen bana; ama biliyorum ki en iyisini istiyor benim için. Sabah dokuzdan öğle yemeğine kadar dans ediyorum. Bir saat ara verdikten sonra saat altıya kadar yine dans… Bale salonundaki her resmi, piyanonun üzerindeki çiçekleri, yerdeki taşları bile ezberledim artik. Bugün kostüm provamız vardı. Beyaz bir bale kıyafeti yapılmıştı benim için; bir prensesin gelinliğine benziyordu sanki. Birlikte dans ettiğim Kerem’e ise, siyah bir takım hazırlanmıştı. Öyle güzeldi ki kıyafetler, rüya gibiydi sanki.

 

Emre’den sadece bir kart alabildim. Denizlerden gelen mektuplar iki ayda ancak ulaşıyordu zaten. Bana İngiltere sahillerinden yazmıştı o kartı. Bir balıkçının hayatini kurtarmışlar; teknesi batmak üzereymiş genç adamın. “Hayat kurtarmak güzel, ve onu kurtardığımdaki gülümsemesi bana seni hatırlattı balerinim” yazmış.

 

Sanırım, genç denizcimi çok özledim ben…

 

 

1 Ocak 2010/Yeni Bir Güne Uyandı İstanbul Şehri

 

“Balerinim;

 

Yılın ilk günü bugün, ve bence umudun da ilk günü. Bugün rüzgarlı bu deniz ve ben yanında olamıyorum. Ama bazen hayat, sabretmemizi istiyor bizden. Umut etmemizi istiyor. Dört yıldır bu denizlerin bana öğrettiği tek şey var balerinim. Hayat, karşılaştığımız fırtınalarla değil, gemiyi limana ulaştırıp ulaştıramadığımızla ilgileniyor bizim. Ve ben, seviyorum sabretmeyi; çünkü sonunda hep sevdiğim insanlar oluyor beni bekleyen.  Sen varsın şimdi… Ve unutma Rose, sen bir balerinsin; balerinlerse güçlü olmalıdırlar. En zor hareketleri düşmeden yapabilmek için güçlü olmalıdırlar. Nefes aldığın sürece dengede kalmayı unutma balerinim; unuttuğun zamansa, odanın denize bakan penceresine gidip gökyüzüne bak. Hava açık olduğu günlerde umudu göreceksin orada; ve sana güven yollayacağım denizden esen rüzgarla. Senden tek istediğim gülümsemen balerinim; çünkü ben senin en çok gülümsemeni özlüyorum buralarda.

 

Dansının neredeyse bitmek üzere olduğunu yazmışsın bana. Biliyor musun; seni, mavi gözlü o zarif balerinimi sahnede görmek istiyorum. Eğer dün gece seni yıldızların arasından izlediğim gibiysen, sadece mükemmel olabilirsin. Ve eminim, öylesin balerinim…

 

Bugün yeni yılın ilk günü, ve bence umudun da… Gözyaşlarını durdurup, özlemlerini kalbine sakla sevgilim, unutma; özlediklerine ne kadar uzak olursan,  onlar sana o kadar yakındadırlar. Çünkü kalbin, sana çok yakındadır balerinim. Tıpkı senin şu anda benim bu kadar yakınımda, bu kadar kalbimde olduğun gibi.

 

Mutlu yıllar balerinim; gözlerini kapat, sana umudu yolluyorum bugün…

 

                                                                                              Emre”

 

Gözlerimi açtığımda, Melek’in başucuma bıraktığı zarfı bulmuştum. Yeni bir güne uyanmanın en güzel yanı, sevdiğin birinin bir yerlerde nefes alıyor olduğunu bilmekmiş, anladım bu sabah… İstanbul şehri tüm ihtişamıyla yeni bir yıla, yeni bir güne uyandı. Denizin rengi daha bir mavi, gökyüzü daha aydınlık, yeşiller daha bir yeşil bu sabah bu şehirde. İstanbul kendini tanıtıyor Avrupa’ya. Yıllardır süren hükmünün ihtişamını duyurmaya başlıyor bugün. Kız Kulesi daha bir gizemli… Fransız Sokağı daha hareketli ve Haliç’in eşsiz bir panaromasını sunan Galata Kulesi daha bir kalabalık sanki… Boğaziçi köprüsü can acıtan olaylara değil, sevgiye şahitlik ediyor bu sabah… Köprü altı çocuklarının bile dillerinde tanıdık melodiler… Yeditepe en görkemli yeşilliğiyle göz kırpıyor orada oturmuş simit peynir yiyen, yeni tanıştıkları her hallerinden belli olan bir çift sevgiliye… Bağdat Caddesi alışılmıştan bile daha kalabalık… Topkapı sarayı en özenli kıyafetini kuşanmış selam veriyor onu ziyarete gelen turistlere… Çırağan Sarayı yılın ilk düğününe hazırlanıyor pür telaş… İstanbul, yeni bir güne “günaydın” diyor kısacası, yepyeni bir coşkuyla bu defa…

 

 

4 Mart 2010/İstanbul’dan Çok Uzakta Bir Yerde…

 

- “Rose!  Rose! Telefona çağırıyorlar seni…”

 

Bale kıyafetlerimi hazırlarken bana seslenen Melek’ti.

 

Bir telefon? Yoksa arayan Emre olabilir miydi? İki aydır sadece bir kez yazabilmiştim ona, o kadar sıkı çalışıyordum ki; akşamları odaya geldiğim gibi uyuyordum. Koşarak telefonların olduğu odaya gittim.

 

- “Alo?”


- “Rose! Benim Eleni. Beni unuttuğunu düşünmeye başlamıştım artık!”

 

- “Tanrım Eleni! Seni nasıl unuturum; ama bu aralar öyle çok dans ediyorum ki, Emre’ye bile sadece bir kez yazabildim ”

 

- “Emre? … Rose, o da kim? Neler oluyor?”

 

Eleni en yakın dostumdu benim. İnsanı büyüleyen, hayatına yepyeni bir renk katan bu şehre yaptığım ilk yolculukta, İstanbul’dan çok uzakta bir yerde, Yunanistan’da bıraktığım hayatıma ait en özel insandı. Ve böylesi bir dostluk, bir insanın sahip olabileceği en güzel şeydi. Beş dakika konuştuk onunla telefonda; düşünceleri ve olayları nasıl o kadar özetleyebildiğime sonradan şaşıracağım bir hızda her şeyi anlattım ona. Ve telefonu kapatırken, operada 7 Mayıs’ta sergilenecek olan gösteriye çağırdım onu da.  En yakın dostumdu… Ve tıpkı ailem gibi, o gün orada olmayı hak ediyordu. Kesinlikle hak ediyordu.

 

 

10 Nisan 2010/ Dolunayda İstanbul Şehri …

 

Elimdeki dört uçak biletini postaya verdikten sonra, okula geri döndüm. Biletler, annem, babam, ağabeyim ve Eleni içindi. Bir hafta içinde onlara ulaşırdı sanırım. Biletlerini yollarken, o gün burada olmalarının onlar için iki ayrı mutluluk olacağını henüz bilmiyordum. Bu şehrin, hayatıma böylesi bir sürpriz hazırlayacağını hayal bile edemezdim…

 

Gösteriye bir aydan çok daha az zaman kalmıştı. Kostümlerimizin son provaları yapılıyor, her gün sabahtan akşama kadar sekiz saat dans ediyorduk. Sinan hoca yine çok iyi bir iş çıkarmıştı, kesinlikle büyüleyici bir koreografiydi 7 Mayıs’ta sergilenecek olan. Emre’den gelen mektupları odamdaki sandıkta saklıyordum ve ne zaman onu özlesem birini alıp yeniden okuyordum. Bugün de öyle yaptım ve altı saat dans ettikten sonra, odama gidip bir hafta önce elime ulaşan son mektubunu açıp okumaya başladım.

 

 “Balerinim” diye başlıyordu yine; her mektubunda olduğu gibi.

 

“Şimdi gece buralarda… Denizin ortasında yıldızlarla konuşuyorum, çünkü burada sevgiyi paylaşacak kimse yok. Ve ben seni yine çok özledim. Yıldızlardan birinin üzerine oturup, seni görebilmek ve seni ne kadar çok sevdiğimi söyleyebilmek isterdim.

 

Biliyor musun? Ben küçükken, babam bir gece ben uyumadan önce bana, “sevdiğin insanlara bunu göstermek için yarını bekleme; çünkü yarın bugünkü kadar yanında olamayabilirler” demişti.  İşte bu yüzden, sana seni ne kadar çok sevdiğimi her gün söylemek isterdim.  Çünkü bunu babama yapabilme şansım pek olmamıştı balerinim… Ve bunu bana daha önce söylemiş olmasını dilerdim onun; meleklerin arasına karışmadan önce…

 

Dün çok yakın iki arkadaşım kavga ettiler; sadece birbirlerini yanlış anladıkları için hem de... Bense fark ettim ki, insan en çok en yakınındakileri kırdığını fark etmiyor. Tıpkı benim gibi… Küçükken, babamın bana uyumadan önce bir tek kez sarılmasını isterdim. Ya da içten bir gülümseme, hiç beklemediğim bir anda. Ama o, bunları yapmak için hep özel bir günü beklerdi. Ve hiç anlamazdı bunun beni ne kadar üzdüğünü… Bense, beni sevmediğini sanar ve korkardım. Onun beni aslında ne kadar çok sevdiğini sadece iki yıl önce, resmimizin arkasına yazdığı yazıyı bulduğumda öğrenebildim ben.

 

“Sen kalbimsin oğlum; ve insan kendi kalbine sevgisini çok gösteremez”.

 

Bu satırlar ağlatmıştı beni o gün. Ve o günden beri, sevdiklerim ağlamasın diye her gün söylüyorum onlara sevgimi. Sen de öyle yap balerinim; çünkü sevgi, yarına ertelenmeyi hak etmiyor.

 

Haydi; gökyüzüne bak simdi; yıldızlar seni ne kadar özlediğimi söyleyecekler sana.

 

Tatlı rüyalar balerinim…

                                                                                              Emre”

 

Mektubu yastığımın altına yerleştirip, camdan gökyüzüne baktım. Karanlık bir savaş meydanını andırıyordu İstanbul şehri dolunayda… Yüzyıllardır ne savaşlara şahitlik etmişti kimbilir bu topraklar… Güç uğruna, hırs uğruna, yurt arama mücadelesi uğruna ne sürgünler yaşanmış, ne canlar acımış, ne antlaşmalar yapılmış, ne imzalar atılmıştı bu şehir üzerine… Ama bu gece, asırlar sonra, gecenin en koyu karanlığında, en büyük savaşlar bitmiş, bize ait bu şehir, dile gelmiş en güzel cümleleri kuruyordu sanki bana…

 

“İstanbul, dünyanın neresinde olursam olayım, rüyamda gördüğüm şehir”… Ne güzel söylemişti yazar… Rüya şehrim bana en güzel hediyelerini sunuyordu birer birer… Ve başımı yasladığım camdan baktığım gökyüzünde, benim görebildiğim sadece bir yıldız vardı o anda…

 

 

2 Mayıs 2010/ “İstanbul’u Dinliyorum Gözlerim Kapalı”…

 

Bugün özel bir gün benim için… Eleni’nin doğum günü çünkü. Bu şehrin mesafeleri yakınlaştıran bir büyüsü var sanki. En özlediklerim hep en yakınımdaymış gibi hissettiren bir büyü… Ülke sınırlarının kalpleri ayıramayacağı gerçeğini öğreneli çok oldu… Her özlemde bir nefes İstanbul çekip içine, kapatıp gözlerini yanına gitmek en sevdiğinin… Yıllarca medeniyetlerin ve imparatorlukların kaynaşma noktası olmuş bu kent, nasıl olur da uzaklaştırır ki insanları birbirinden… Özel bir gün her şehirde özeldir zaten… 

 

İlk kez vaktim var bugün… Üsküdar vapuruna binip martılara simit atmak istedi canım… Fırladığım gibi yurttan, kulağımda en sevdiğim klasik müzikler, başladım yol almaya bu şehirde… İstanbul’u dinledim ben de bugün… Orhan Veli, sen ne güzel anlatmışsın bu şehri dinlemeyi…

 

“ İstanbulu’u dinliyorum gözlerim kapalı

  Serin serin Kapalıçarşı

  Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa

  Güvercin dolu avlular

  Çekiç sesleri geliyor doklardan

  Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları

  İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı

 

  İstanbulu’u dinliyorum gözlerim kapalı

  Kuşlar geçiyor, derken,

  Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık

  Ağlar çekiliyor dalyanlarda

  Bir kadının suya değiyor ayakları  

  İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı”

……..

 

Gezip dolaştığım her mekânda ayrı bir hayat buluyorum sanki… Geçmişten izler taşıyor bu şehir… En derin tarihi, en güzel yaşanmışlıkları saklıyor içinde… Her bir Arnavut kaldırımında ayrı bir ayak izi var… Ayrı bir kültür izi sanki… Yıllarca ayak basılmış bu taşlar, bu topraklar, dile gelmeyi bekliyor yüzyıllardır… Tıpkı Ayşe Kulin’in dile getirdiği gibi… Ben küçükken “mavi bir masaldı bu şehir”… Ben büyüdüm, o hala masal… Masallar tükenmez, tüketilemez ki…

 

7 Mayıs’a sadece beş gün kaldı. Eleni’ye aldığım hediye masamda duruyor, beş gün sonra ailemle birlikte buraya geldiğinde vereceğim ona.  Emre’den bir kart aldım, burada olacağını yazmış. Mutluyum; çünkü operanın kırmızı perdeleri “İstanbul Kanatlarımın Altında” adlı gösteri ile açılacağı gün, sevdiğim herkes burada olacak.  Başka ne isteyebilirim ki?…

 

7 Mayıs 2010/ “İstanbul: Dört Elementin Kenti”: Ve Perde…

 

İstanbul… Şarkılar söyleyen, gülen, ağlayan, dil, din, mezhep, ırk ayırımı yapmayan, yaptırtmayan şehir… Yüzyıllar boyu Rusya, Fransa, Kırım, Kafkasya, Romanya, Prusya ve daha unutulan pek çok ülkeden gelen gönülsüz sürgünlerin torunlarının tükenmişliklerine inat yeniden varoldukları, hayat buldukları şehir…

 

M.S. 4. yüzyılda İmparator Constantin tarafından yeniden inşa edilip, başkent yapılmış; o günden sonra da yaklaşık 16 asır boyunca Roma ve Bizans dönemlerinde başkentlik sıfatını sürdürmüş bu şehir, 1453’te Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedildikten sonra bu ülkenin ayrılmaz bir parçası, kültür mozaiği haline gelmişti. Çok eski dönemlerde, henüz Roma İmparatorluğu’nun başkenti iken, sonradan Bizans İmparatorluğu haline gelen Doğu Roma’nın yönetim merkezi olarak seçilmiş olması ise, bu şehrin dünyanın tüm imparatorluklarının gözdesi olabilecek güzellikte ve önemde bir şehir olduğunun en güzel kanıtıydı belki de… 1204 yılında Haçlıların eline geçip harabeye dönüştükten sonra bile, bu şehir kendini yeniden inşa etmeyi, adeta küllerinden doğmayı başarmış, kutsallığını kanıtlamıştı sanki tüm dünyaya…

 

İlk kuşatmalar çok daha eskiye dayansa da, 1453 yılında yapılan Osmanlı kuşatmasıyla şehir, yüzyıllar boyu süren yolculuğunda yeni bir döneme geçiş yapmıştı. Fetihten sonra, Bizans İmparatorluğu’na ait olduğu son dönemlerde görkemini yitirmiş olan kentte, eskiden kalma binalar ve surlar onarılırken, Bizans altyapıları üzerinde Osmanlı'nın temel kurumlarının binaları yükselmeye başlamış, Osmanlı kimliğine uygun bir gelişme gösteren İstanbul artık bu imparatorluğun başkenti olmuştu.

 

Bugün hala Türkiye’nin en güzel kenti sayılabilecek bu şehir, dört elementin kentiydi aslında. Hava, su, toprak, ateş… Ne kadar ironik değil mi? Türkiye’nin Avrupalı olup olmadığına dair onlarca yorumun yapıldığı, Türkiye’nin yıllar boyu Batı kültürleriyle olan o kopmaz bağının göz ardı edildiği günlerde, belki de en güzel cevaptı bu şehrin Avrupa Kültür Başkenti seçilmesi…

 

Avrupa Kültür Başkenti olma yolundaki temel koşul, aday şehrin Avrupa'nın kültürel zenginliğini ve çeşitliliğini içinde barındırmasıydı. İlk kez benim doğduğum ülkenin, Yunanistan’ın Kültür Bakanı tarafından ortaya atılan fikir, 2000 yılında uygulanmaya başlanmış, ve dokuz yıl sonra, benim diğer ülkemin en güzel şehri bu ünvana en yakışır şehir seçilmişti işte… İçinde 3000 yıllık bir tarihi barındırıyordu bu büyülü şehir… Pek çok medeniyete beşiklik etmiş olması, ve Asya ile Avrupa'nın kesişme noktasında yer alması gibi özelliklerin ona kazandırdığı avantajlarla Kiev'in önüne geçme şansı yakalamış, bu alanda kendini en güzel şekilde tanıtabilmesi için çok yönlü bir hazırlık sürecine girmişti İstanbul. Ana teması İstanbul'un tarihi, toplumsal ve siyasi açıdan özel bir kent olmasıydı, ve tüm projeler bu destansı hikayeyi anlatacaklardı.

 

“Toprak'ın “Gelenekler ve Dönüşüm”, Hava'nın “Göklerden Gelen”, Su'yun “Kent ve Deniz”, Ateş'in “Geleceği Şekillendirmek” anlamlarını simgelediği projede, İstanbul'un da yaşadığı çok kültürlü bir zaman yolculuğu anlatılmaktaydı. Simya ilmine göre, bu dört elementin bulacağı mükemmel uyumun insanlığa altın sağlayacağı vaat edilmekteydi.  Proje de, yıllar boyu ona göç edenlere “taşı toprağı altın” olarak tanıtılan, yüzyıllar boyunca pek çok devlete başkentlik yapmış, içinde sayısız toplumsal kültür katmanı barındırmış İstanbul'un, mükemmel uyumun formülünü bulduğu, ve başından geçen tüm olaylara rağmen dört elementin simgesel rehberliğinde, özünde varolan gizli formülü yeniden kurgulayıp, kültür ve sanat alanında dünyaya altın değerinde bir kültür başkenti olarak sunacağı anlatılmaktaydı. 21 Mart - 21 Haziran dönemi, hava elementinin temsil edildiği ve baharın gelişini müjdeleyen dönemdi. Devam eden etkinlikler süresince, kentin ruhani ve kültürel zenginliğini anlatan, üç semavi dinin değerlerine ve kutsal mekânlarına sahip çıkmış Anadolu toprağı üzerinde “Birlikte Yaşamak” kavramının gözler önüne serileceği bir dizi etkinlik gerçekleştirilecekti. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı öğrencileri olarak, bu toprakların tarihini anlatan bir gösteri düzenleme onuru bize aitti bu sene. Bu topraklar üzerindeki yüzyıllar boyu süren savaşları, perde arkası aşkları, mücadeleleri, dostluğu, ve bugüne dek anlatılamayan gizli kalmış satır aralarını anlatacaktık bizi tanımak isteyenlere. Öyle mükemmel bir koreografiydi ki… Kostümler en ince detayına kadar dikkat edilerek, konsepti en güzel yansıtacak şekilde hazırlanmış, müzik seçimi her sahneye göre öyle güzel yapılmış ve biz öyle çok çalışmıştık ki… İstanbul’u anlatıyor, İstanbul için dans ediyorduk… İstanbul, kendi koreografisini sergiliyordu şimdi…

 

7 Mayıs 2010… İstanbul Devlet Opera ve Balesi… Ve perde açıldı…

 

Duyduğum tek şey, çılgınca gelen alkış sesleriydi. Nasıl dans etmeye başladım, Kerem beni nasıl havaya kaldırıp döndürdü, yere tekrar nasıl indim ve dengede kaldım, ve nasıl selam verdik hiç hatırlamıyorum. Her şey, sadece mükemmeldi o anda.  Onlarca fotoğraf çekiliyordu aynı anda, ve onlarca çiçek atılıyordu sahneye.  Annemi, babamı, ağabeyimi, ve Eleni'yi gördüm en ön sırada. Tam yanlarında, Emre duruyordu, ve yine bembeyazdı.  Bale ayakkabılarımın tam önüne, beyaz bir gül düştü o anda. Sahneye atılan çiçeklerin arasında beni en çok etkileyen de bu olmuştu.  Eğildim, gülü alıp, kokladım. Üzerindeki beyaz kartta, bildiğim bir el yazısıyla “Rose’a” yazıyordu.  Yazanları okudum...

           

“En büyük hayalinin Mayıs gülleri açarken evlenmek olduğunu yazmıştın bana. Benimle evlenir misin balerinim?

                                                                                              Emre”

 

--------

Bu, hayal edebileceğimden çok daha güzeldi. Başımla “evet” işareti yaparken ben gülümsüyordum; operanın kırmızı perdeleriyse yine kapanıyordu.

 

---------

 

Emre, evet diyeceğimi hissetmişti sanırım. Her şeyi hazırlatmıştı evlenebilmemiz için.  Bir düğüne ait her şeyi... Hayal edebileceğim en güzel düğündü bu; gelinliğim beyaz bale kıyafetim, gelin çiçeğimse sahneye attığı tek beyaz güldü.  Daha fazlasını istemiyordum ki zaten…

 

Sinan hoca ve Eleni nikah şahitlerimizdi bizim. O gece için yazabileceğim tek cümle “Gülümsemek mükemmel bir şey” olabilirdi. Çünkü mutluydum; mutluyum… Ve en güzeli, sevdiğim herkes bunu görecek kadar yanımda bugün.  Sağol Tanrım… Balerin olmak çok güzel… Ve ben, artık denizlere ait bir balerinim aynı zamanda…

 

İstanbul… Mucizeler şehrim… Hayatımın en güzel sürprizini yapmıştı bana…

 

10 Ekim 2010/İstanbul’u Özlemek…

 

Son üç ayım denizlerde dans etmekle geçti.  Bütün bir yazı, Emre’yle birlikte bir gemide geçirdim. Bana seslendiği yıldızlarla birlikte konuştuk; beyaz dalgaları birlikte izledik geceleri. Yanaştığımız sahillerden birlikte kart attık sevdiklerimize…

 

                        “Sizleri özledik… Rose & Emre Erten”

 

İstanbul’u özledik sonra… Bize birbirimizi armağan eden bu dua gibi şehri birlikte özledik… Nasıl da garip bir bağımlılık yaratıyordu bu şehir insanda… Kucak açıp öyle bir sarılıyordu ki sana, dünyanın neresine gidersen git, özletiyordu kendini… Ne güzel seslendirmiş şarkıda Levent Yüksel…

 

“Dua gibi, büyü gibi

  Ezberledim hasretini yârim İstanbul

  Gel öpeyim gerdanından”…

 

Kadın gibiydi bu şehir… Yaz mevsiminde edalı, kış mevsiminde hırçın, sonbaharda buğulu gözleri ve bazen dökülen gözyaşlarıyla hüzünlü, ilkbaharda masum bir genç kadın… Kızdığında fırtınalar estirecek kadar güçlü, ama en hassas anında aldığı ilk darbede gözyaşlarını salıverecek kadar narin bu şehir, ona her geleni kendisine benzetiyordu. Güçlüydü İstanbul beyefendileri… Ve de soylu çoğu zaman… Geçmişe mazi dedirtmezlerdi, sahip çıkarlardı sevdalarına, kadınlarına çoğu kez… Hani o Sezen’in dile getirdiği “uzun uzun konuşuruz bir gün son İstanbul beyi” dediği gibi… Severlerdi dile gelmeyi destanlarda… Ve kadınlar… Mağrur, gururlu, yüreği sevgi dolu kadınlar… Bir kez sevip açtılar mıydı kalplerini, yozlaşan zamana ve değişen ilişkilere inat sahip çıkarlardı erkeklerine… Tutar yüreğinden sıkıca, bir ömür boyu yol arkadaşı olurlardı sevdiklerine… Yarı yolda bırakmak yazmazdı kitaplarında… Hayat gibiydi bu şehir, insan gibiydi… İnsanı hayata bağlayan, hayatı biraz daha insanlaştıran…

 

Dört ay sonra yeniden döndüm akademiye ve bu sene mezun olacağım buradan. Operanın bu yıl ki galası 1 Mayıs’ta olacakmış. Her mezun olan sınıf gibi, bu yıl da mezuniyet dansımız olacak, galada.  Emre dün ayrıldı buradan, ve ben onu şimdiden özledim. Şimdi yine dans etmeye gideceğim. Bu yıl dersler daha erken başladı.

 

Mezun olmak güzel şey galiba…

 

 

14 Aralık 2010/Fransız Sokağı’nda Aşk Kokusu Var…

 

Kış geldi buralara; hava çok soğuk. Emre’yi özledim; ve sevdiğim herkesi de. Sinan hoca bizi çok zorluyor bu sene; en iyisi olmalıymışız. Emre’den gelen mektupları okuyup, Melek’le sohbet ederek vakit geçiriyorum boş zamanlarımda… Geçen gün ders sırasında düşüp, bileğimi incittim. İki gündür dans etmiyorum, Sinan hoca ancak yarın başlayabileceğimi söyledi. Dans etmeyi özledim…

 

Dün gece Melek’in ısrarıyla dışarıya çıktık biraz.  Eski Cezayir Sokağı… Nam-ı diyar Fransız Sokağı… Buranın da kendine özgü anlatılmayı bekleyen bir hikayesi var… İstanbul’da hangi semtin yok ki aslında… Beyoğlu'nda Galatasaray Lisesi'nin arka tarafında metruk halde bulunan sokaklardan birisiydi Cezayir Sokağı... "Fransız Sokağı" projesiyle kentsel dönüşümü sağlanan semtte, yüzyılların değişimine tanıklık etmiş, farklı hayatların yaşandığı birkaç nesille birlikte yıpranmış binalar restore edilmiş, pembe ve sarı renklere boyanmış, tentelerle donatılmıştı. Kaldırım taşları yenilenmiş, ve bölgenin tamamı için özel bir müzik sistemi kurulmuştu. Öyle bir projeydi ki bu,  Fransız Sokağı'nı süsleyen 100 yıllık sokak lambalarını Paris Belediyesi göndermiş, yer taşları Paris'ten gelen mimarlarla çalışılarak düzenlenmişti. Beyoğlu'ndaki ilk kahvehaneler, ilk oteller, ilk sinema ve tiyatrolar, 19. yüzyılda Fransızlar tarafından kurulmuş olduğundan, sokağa adını veren Fransızların ayrı bir önemi ve izi vardı bu semtte. Fransız kültürünü yansıtmayı hedefleyen sokak, değişik tatlar sunan kafeteryaları, restoranları ve sanat merkezleriyle, bu görevini yerine o kadar iyi getiriyordu ki…

 

“La Vie”… Hayat anlamına gelen bu kafe, yanındaki gizli bahçesi ve üst kattaki üç bölümüyle bizim seçimimiz oldu dün gece… Yüzyıllar boyu ne medeniyetlerin, ne kültürlerin, ne yüreklerin mekanı olmuş, ne dertler dinlemiş, ve ne kahkahalara eşlik etmişti bu kaldırımlar ve duvarlar… Dün gece, bizim hayatımızı dinledi o. Bizim hayallerimize, bizim umutlarımıza, bizim dualarımıza şahitlik etti… Ve belki de, o duaları iletti Tanrı’ya bizim yerimize… Bir gün, bizden sonrakilerin oturup, “Acaba burada ne dilekler dilendi, ne ayrılıklar ne gözyaşları akıttı, ve ne aşklar asla unutulmayacak mutluluklar yaşattı?” diye düşüneceği bu Fransız sokağı, dün bize dost oldu.

 

Bu iki güne ait en güzel sey ise, Emre’den gelen karttı. Üzerinde gemi resmi olan bir kart… Şubat ayının ilk günü burada olacağını ve bir ay kalacağını yazmış bana. Balerinini özlemiş, öyle yazıyor…

 

2 Mart 2011/ İstiklal Caddesi, Kız Kulesi, ve Pierre Lotti…

 

Kışın nasıl geçtiğini anlamadım bu kez. Soğuktu burası yine; ama Emre yanımdayken güvendeydim ve üşümüyordum. Dans ettiğim saatler dışında İstanbul’u geziyorduk onunla. En sevdiğimiz mekânlar, İstiklal Caddesi, Pierre Lotti ve Kız Kulesi’ydi ama…

Pierre Lotti… Mistik bir huzur vardı bu yerde… İnsana kendini huzurlu hissettiren tuhaf bir enerjiyle kaplı… Aşk gibi… Eyüp Sultan Camii’nin yanından yukarı tırmanan merdivenler, insana eşsiz bir manzara sunmakla kalmıyor, yolun sonunda eşi bulunmaz güzellikte bir kafeye ulaştırıyordu sizi… Tarihi Pierre Lotti Kafesi... Yıllardır aşıkların, şehirden kaçarak spritüel bir huzur bulmak isteyenlerin durağı olan bu kafe, 19. yüzyılın sonlarına kadar Rabia Kadın Kafesi olarak bilinirmiş. Ama “aşk şehri” ya İstanbul… Ünlü Fransız yazar ve deniz subayı Pierre Lotti’yi de bu tutkunun içine sürüklemeden bırakmamış işte... Yıllarca dilden dile aktarılan bir efsaneye göre, Pierre Loti'yi bu kafeye çeken özel bir unsur, Aziyade ismindeki evli bir Osmanlı hanımıymış. Pierre Loti'yi oraya çeken bir diğer unsur da Aziyade ismindeki evli bir Osmanlı hanımıymış. Kendisinin de Fransa'da evli olduğu söylenen Pierre Loti ile Aziyade arasında büyük bir aşk olduğu yıllarca efsane gibi dilden dile aktarılmış.

İstiklal Caddesi… Şenlikli, reklam arası hayatlar saklı bu caddede sanki… Lale devrindan kalma ışıkları yansıtıyor kaldırım üzerinde yürümekte olan onlarca insana… Tramvay demirlerinin üzerinde yürüyen insanlar ancak yaklaşmakta olan tramvayın sesiyle ayrılıyor yollarından… Caddeyle birleşen sokakların her biri, adeta “beni seç” dercesine gülümsüyor insanlara… Birini seçip oturuyor, izlemeye başlıyorsun akıp giden hayatı. Arnavut kaldırımlarının yaşattığı anılar saklı yerlerde sanki… Gecesi de gündüzü kadar kalabalık… Cesaretle yürümek gerek bu yolda, başın dik, yüreğin temiz. Bir yazıda okumuştum. “Burası İstiklal Caddesi, buranın girişinde merhametler, öğrenilen tüm değerler bırakılır. Cesaretle yürünür cadde boyu, var olması mümkün olmayan şaşalı hayatında.” Bir nefes çekip içine, hayata kısa bir süre mola vermek için güzel yer burası…

, sıkıntılar, gecenin yollarında bir yerlerde unutulur.

Kız Kulesi sonra… İstanbul’un imzası, onun yıllarca kavuşamadığı aşığı gibi diyorlar… 2500 yıllık bir tarihe tanıklık etmiş bu kulenin asli görevi deniz fenerliği yapmak… İnsanlara, gemilere, ama en çok da düşlere yol gösteriyor denizin orta yerine saklanmış bu kule… Alımlı, sevdalı, ve denizin ortasında bir başına… Ne efsanelere konu olmuş bu kule… Ancak beni en çok etkileyen, bu şehre ilk geldiğimde anlatılan ve kaderin tüm gerçekliğinin adeta bir kanıtı olan efsaneydi… Kleopatra'nın sonuna benzer bir sonun anlatıldığı yılan hikayesi... Efsaneye göre kralın birine, çok sevdiği kızı onsekiz yaşına geldiğinde bir yılan tarafından sokularak öleceği söylenmişti. Bunun üzerine kral denizin ortasındaki bu kuleyi onararak kızını bu talihsizlikten korumak için onu buraya yerleştirmiş, ancak, kaderin kaçınılmazlığını kanıtlarcasına, kuleye gönderilen üzüm sepetinden çıkan bir yılan, prensesi zehirlemişti. Kader vardı ve biz ne yaparsak yapalım, değişime ne kadar direnmeye çalışırsak çalışalım, olacak olan oluyordu hayatta… Tanrı, biz planlar yaparken bakıp gülümsüyor olmalıydı yukarılardan bir yerlerden…

 

Gündüzleri kafe, geceleri restoran olan bu kule de oturup, bir kadeh beyaz şarap eşliğinde hava-i fişekleri izlemek... Emre’yle en çok sevdiğimiz şey buydu bu şehirde… Son gelişinde, beraber bir dilek tuttuk. İkimize ait bir dilek… Tuttuğumuz bu dileğin bundan dokuz ay sonra gerçekleşeceğini, o zaman bilmiyordum.

 

Emre dün yine gitti, ve bu kez ayrılık biraz daha zor oldu. Daha farklıydı sanki… Nedeniniyse, bilmiyordum… Bildiğim tek şey, ona çok alıştığımdı…

 

 

30 Mart 2011/Sona Yaklaşırken…

 

Yarın 1 Nisan... Bahar gelmeli artık buralara. Ama alışkın olmadığım bir soğuk var hala, kış bitemedi.  Gittiğinden beri Emre’den bir tek kart bile alamadım.  Bense, ona sadece bir kez yazabildim. Öyle çok dans ediyoruz ki… Mezuniyet dansımız için açık mavi bir kıyafet hazırlamış Sinan hoca bize. Bu kez tek başıma dans etmeyeceğim. Kural böyle; mezun olan tüm balerinler birlikte dans ederler ve gösteriden sonra, diplomalarını baş koreograf Sinan Ersoy verir onlara o sahnede. Bu okuldaki her balerinin en büyük hayali bu... Ve hissediyorum ki, çok güzel olacak… Defne, Lena, Kerem ve Siena Leyla da mezun oluyorlar benimle birlikte. Melek, şimdiden odamızda yalnız kalmaya nasıl alışacağını hiç bilmediğini söyleyip ağlıyor bazen.  Tanrım, inanmıyorum; bu okula ilk girdiğim günü hatırlıyorum da… Sinan hocayla ilk tanışmamda, ondan korkarken düşündüğüm tek şey, “bu okul bitmez” cümlesiydi.  Oysa bir ay sonra mezun oluyorum...

 

 

14 Nisan 2011/İstanbul… Korkutma Beni…

 

Çok özledim… Genç denizcimi kesinlikle çok özledim ben…

 

-                      “Rose, dans ediyorsun! Lütfen daha dikkatli ol! İki hafta sonra denizde değil, bu sahnede dans edeceksin!”

 

Haklıydı, Sinan hoca... Bu kez haklıydı; ama Emre’den ilk kez, bir buçuk aydır tek bir haber bile alamamıştım. Ve bu kadar korkarken dans etmeyi bile sevemiyordum… Ama Sinan hoca, bu okula girdiğim günden beri bana hep yardım etmiş, çok şey başarmamı sağlamıştı. Şimdi, onu yüzüstü bırakamazdım. Şimdi, ben onun yine en iyisini başarmasına yardım etmeliydim. Geri kalan iki saat boyunca, sadece yaptığım hareketleri düşünmeye çalıştım. Dersten sonra odaya gidip kapıyı açtığımda, yerde beyaz bir zarf duruyordu. Büyük bir umutla zarfı alıp açtım; ama mektup Emre’den değil, abimden geliyordu bu kez… Üzülmemiştim; ama mutlu da olamamıştım o an… Emre nerede? Genç denizcim, bana ne zaman yazacak yine eskisi gibi?

 

Mutluyum; ama korkuyorum ben… İstanbul… Hayal şehrim… Korkutma beni, ne olur…

 

 

27 Nisan 2011/”Ağlıyor İstanbul, Ağlıyor Kalbim” …

 

Evet! …   Sonunda geldi, sonunda Emre’den bir mektup aldım… İki uzun ve geçmeyen ay sonunda, sevgilim geri geldi. Mezuniyet dansımı yapacağım galaya sadece üç gün var. Bale ayakkabılarım ve mavi kıyafetim masamda hazır duruyor.  Öyle güzel görünüyorlar ki… Beyaz zarfı açıp, denize bakarak okumaya başlıyorum. Bu el yazısı tanıdık; biliyorum ve bana güven veriyor…

 

-                      “Sevgilim; balerinim;

 

Burada hava çok soğuk, ve bir aydır büyük bir fırtına var bu denizde. Gemiyi yönlendirmekte zorlanıyoruz; ve her şeyin düzgün devam etmesi için çok fazla çalışmamız gerekiyor. Seni o kadar çok özledim ki… Ve biliyorum ki, bu kadar uzaktayken yapabileceğim tek şey de yanımdaymışsın gibi yaşamak... Hayatla oyun oynamak yani… Bazen hayat, bizden bunu yapmamızı istiyor çünkü balerinim… Mutluymuş gibi yapıp, mutlu olmamızı, gülümsemeyi unutmamamızı istiyor.  O bizlerle oyun oynarken kimi zaman, ona hiç soru sormadan, isyan etmeden ortak olmamızı istiyor… Çünkü her uyandığımız yeni günde, iki seçeneğimiz oluyor; mutlu olmak veya üzülmek… Hayat, ona ortak olup, mutlu olmayı seçmemizi istiyor bizden. Gözyaşlarına inat kahkaha atmamızı istiyor… Çünkü hayat, gülümseyince güzel olurmuş…

 

Uzun suredir yazamadığım için üzgünüm balerinim; ama inan, nefes aldığım her an aklımda ve kalbimdesin. Mezuniyet dansına yetişebilir miyim bilmiyorum; ama  sana söz veriyorum, deneyeceğim! Senden tek istediğim, ben o gün orada olamasam da, gülümsemen… Ben oradaymışım gibi gülümsemen… Çünkü ben seni gülerken tanıdım sevgilim; ve senin gülümsemeni sevdim. Gülümsemeni özledim seni özlerken ve gülümsemen ısıttı kalbimi ben üşürken…

 

Sana söz veriyorum balerinim, yanında olamadığım her an kalbinde nefes alacağım… Onun için, nefes almayı hiç bırakma olur mu?

 

Akıttığın her damla gözyaşını öpüyorum bugün; çünkü sana sadece gülmek yakışıyor.  Tıpkı, hayatıma girdiğin gün olduğu gibi…

 

Ve ne olursa olsun, asla unutma balerinim:

 

“Balerinler canları ne kadar acırsa acısın asla belli etmezler. Balerinler hep gülümserler!”

 

Seni seviyorum…                                                 

 

Emre”

 

----------------

Gözyaşlarım istemsizce yanaklarımdan süzülüyordu bu İstanbul akşamında… Tanrım, nasıl bir genç adama aşık olmuştum ben… Yüreği ne güzel, ne büyük bir adamdı o… Ve arka fonda, Melek’in derse giderken açık unuttuğu radyoda çalan şarkı duyuluyordu…

 

“Ağlıyor İstanbul ağlıyor kalbim

 Ağlıyoruz ben sessiz, İstanbul sessiz

 Ağlıyor İstanbul ağlıyor kalbim

 Ağlıyoruz ben sensiz, İstanbul sensiz” …

 

 

5 Kasım 2011/Hoş geldin güzel kızım…

 

Bu Emre’den aldığım son mektuptu... Bundan sonra bir daha ne ondan, ne o gemiden haber alabildim. Bildiğim tek şey, gülümsememi istediğiydi.  Ben de, öyle yaptım… Zor oldu, ama yaptım… Çünkü sevgi, zor şeyleri başarmamı sağlayan tek şeydi galiba. Ve ben, bana bugün seni armağan eden bu genç denizciyi çok seviyordum güzel kızım… Sevmeye en çok yakışan çocuktu o benim hayatımda…

 

“Güzel yüzlü meleğim…

 

Hayat asla çözemediğimiz bir bulmaca gibi… Sen bu dünyaya gözlerini, bana babanın en güzel emaneti olarak açtın… İstanbul gibi, mucizem oldun en beklemediğim anda… Hayalim, inandıklarım, gücüm, umudum oldun… Seni içimde hissettiğim gün, sessizce söz verdim sana… Ne olursa olsun yalnız bırakmayacağım seni, tutacağım minicik ellerinden, ve o boncuk gözlerinin her daim gülümsemesini izleyeceğim. Bileceksin, tanıyacaksın babanı her zerresine kadar… Yabancın olmayacak o senin… Hissetmeyeceksin yokluğunu hiç… Gülümsemek herkesten daha çok yakışacak sana… Güldün mü, dünya duracak… Sevgi, sana ait en güzel değer olacak… Söz veriyorum sana güzel kızım, bitanem olacaksın benim…

 

Ve büyüyeceksin bir gün… Adım atışlarını izleyecek, ilk sözcüklerini duyacağım… ‘Baba’ olacak ilk sözcüğün… Düşeceksin… Canın acıyacak… Kanayan yerlerini tek tek öperek iyileştireceğim senin… Gözyaşı olmayacak güzel yüzünde… İlk kitabını birlikte okuyacak, ilk oyuncağını birlikte seçeceğiz… Sen uykuya dalana dek masallar anlatacağım sana… Bir İstanbul masalıyla süsleyeceğim rüyalarını bazen… Masmavi denizler göreceksin düşlerinde… Uyurken izleyeceğim seni, ve şükredeceğim Tanrı’ya bana seni gönderdiği için… Ve bu mucizler şehrine de…

 

Aşık olacaksın sonra… Canın acıyacak belki karşılıksız bir aşk yüzünden… Çok özleyeceksin sevdiğini… Unutmaktan korkacaksın yaşadıklarını… Ama anlayacaksın ki, özlemek de hatırlamak aslında hayatta… Önce ağlayarak hatırlayacaksın… Sonra bir gün gülerek… Zaten gülerek hatırlamaya başladığında, büyümüş olacaksın meleğim…

 

Hayatın, önem ve anlam yüklediğin her şeyi kayıtsızca önemsiz ve anlamsızlaştırdığını hissedeceksin bazen… Sen hayal kuracaksın, hayat kıracak… Sen bir daha kuracaksın, hayat bir daha kıracak… Bazıları buna yaşamak diyecek seni rahatlatmak için… Kucağıma yatırıp saçlarını okşayacağım senin o zaman… Gözyaşlarını öpeceğim… Geçecek sonra acın… Hafifleyecek… Büyümeyi öğreneceksin sen de… Ve gözyaşlarına inat gülümseyebilmeyi…

 

Hayat bir oyun sahnesi… Oyuncularız hepimiz… Üzerimize düşen rolü yapıp, bir gün rolü bitince selam verip çekilen… Hayat sana en güzel rolleri sunsun, yanaklarındaki gamzeler melek saflığındaki yüzünü aydınlatsın hep… Hayatın boyu, düşün büyüsüne kaptırıp kendini, yüreğinin götürdüğü yere git meleğim… Ve unutma, hiçbirimiz bir başkasıyla aynı düşü görmüyoruz… Sen kendi düşünü, kendi sahnende en güzel şekliyle yaşa… Seni çok seviyorum… Hayatıma, dünyama hoş geldin, ve iyi ki geldin güzel kızım…

 

                                                                                Annen Rose”

 

18 Haziran 2035/Ey İstanbul! Ne Hayatlar Saklı Sende…

 

Dalya Erten, annesinin onun doğduğu gün yazdığı, ve ona bir hafta önce verdiği günlüğü kapattı. 24 yaşındaydı ve tıpkı annesi gibi bir balerindi. Bugün, onun düğün günüydü; ve şimdi beyaz güllerin annesi için anlamını çok daha iyi anlıyordu.  Gözyaşları yanağından akarken, Rose odanın kapısını açtı ve içeri girdi…

 

- “Dalya sen daha hazır değil misin? Aşağıda herkes beyaz bir prenses bekliyor…”

 

Kızının akan gözyaşlarını ve elindeki kendi günlüğünü gördüğünde, onun yanına gidip yanaklarına değen gözyaşlarını öptü. O anda, odada hissedilen tek şey sevgiydi…

 

- “Unutma prensesim, ne olursa olsun, sonuçta sen de bir balerinsin.  Bunu asla unutma…”

 

Rose kızının odasından çıkarken, iki balerin de gözyaşlarıyla gülümsüyorlardı…

 

Çırağan Sarayı… Yıllardır ne aşkların birbirlerine söz verişlerine şahitlik etmiş, ne düğünlere ev sahipliği yapmış bu görkemli saray, aşkın en saf halini yaşatıyordu sanki… Her taraf beyaz ve pembe güllerle süslenmiş, masalara konan nikah şekerlerinin üzerinde bir balerin ayakkabısı ve bir denizci çapası iç içe geçmişti… Yılların ve modernleşen zamanın bile değiştiremeyeceği şeyler vardı işte hayatta… Ey İstanbul! Ne yaşanmışlıklar saklıydı sende… Aşk… Yılların eskitemediği en büyük tutku… Sevgi… Zamanın silemediği en saf yaşanmışlık… Dostluklar… Nice senelerin koparmaya gücünün yetmediği bağlar… Savaş… Can acıtan, yıkan, kıran, kaybettiren mücadeleler… Barış… Beyaz bir güvercinin ağzında gelen zeytin dalları… Deprem… Gözyaşının en can yakan şekli… Kültür Başkenti… Dünyanın sesini duyup yüzüne sana döndüğü yıllar… Masal… Değişmeyen, değiştirilemeyen, ve hiç bitmeyen… Bir peri masalıydı İstanbul… Değişen dünyaya inat, hiç değişmeyen, tükenmeyen ve tüketilemeyen…

 

Dalya beyaz gelinliğini giyip, beyaz güllerden oluşan gelin buketini eline aldı.  Simsiyah, dalgalı saçları, babasının olduğu her halinden belli olan gür kirpikleri, vişne rengi dudakları ve bembeyaz teniyle,  gecenin karanlığında sihirli gibi görünüyordu genç kız… Hafifçe tıklatılan kapıyı açıp, onu bekleyen, ve tıpkı babası gibi bir deniz subayı olan nişanlısının ona gülümseyen yüzüne baktı sevgiyle… O yemyeşil gözlerdeki gülümseme, ona o kadar tanıdık gelmişti ki o anda… Hani derler ya… “Sevdiklerimizin ve seveceklerimizin adları ta başından yazılıdır kalbimize… Ve onları bulana dek savaşırız bu karmaşık tutkular çemberinde… Seni ilk kez görüyorum ama, sanki bir yerlerden hatırlıyorum…” Dalya, ona aşkla, sevginin en güzeliyle bakan bu güzel gözleri bir yerlerden hatırlıyordu… Nişanlısının koluna girip, bahçeye açılan merdivenlerden aşağıya doğru bir balerin gibi yürürken, çalan şarkıda şu sözler duyuluyordu:

 

                      “Kimdin neydin bilmem,

                        Ve bir gün geldin aniden

                        Sevdim düşünmeden

                        Ama bir şeyden eminim halen

                        Ben aşkı yalnız sana yakıştığı için severim

                        Bana da yaşattığın için sevgilim

                        Çok teşekkür ederim” …

 

 

 

 

 

Tüm kötülüğümle iyilik nedir dediğim bir zamandı. Bütün vakitlerimde bu soruyu soruyordum evet ben kötüyüm ama iyi nedir? Muhabir bana kayıt cihazı uzattı ve bunu neden yaptınız diye sordu? Ben onu duyacak gibi değildim bir kaç defa aynı soruyu yöneltti. Tüm merakıyla soruyordu... Atatürk ü ve savaşları görmüş bir çocuktu Cem. Tüm abileri savaşta ölmüştü ve hepsi atatürk ü görmüştü. Cem, ülkemizi kurtaran ulu atamızı bende görmek istiyorum anneciğim diyor annesi ise, oğlum ata çok yoğun çalışıyor, ülkemizin ferahı için meclis kurdu, cumhuriyet i ilan etti bizler için sağlığından da oldu diyordu.

Çocukluğunun verdiği saflıkla herşeyi güzel görüyordu. Oldukça zeki, akıllı, konuşması güzel ve saygılı bir çocuktu Cem. Hep iyi şeyler yapacağım anneciğim, seni hep gururlandıp mutlu edeceğim seni çok seviyorum. Cem büyümeye başladıkça ne kadar iyi olabileceğini ve tam tersi ne kadar kötü olabileceğini söylüyor.

Ama ben hep iyiyim Atatürk gibi olma hırsıyla büyüdüm ve daha da önemlisi ülkem için yaşamak ve faydalı şeyler yapmak istiyorum ben nasıl kötü olabilirim ki diyordu. Lise yıllarında öğretmenleri tarafından takdir edilmiş, geleceğinin çok iyi olduğu söylenen Cem için iyi fırsatlar ayarlanması ve kaliteli bir eğitim alması gerektiğini söylüyorlardı. Cem ailesinden ve toplumdan aldığı eğitimle aslında hiç bir eğitime ihtiyaç duymuyordu. Daha önce yazılmış olan kitaplar ona sadece bilgi verebilirdi ya da yeniden yazılacak olan kitaplar onun hayatı olabilirdi. Toplumu düşünüyordu hep. Günü yaşadığı yeri ve ordan gelip geçen insanları gözlemleyerek geçiyordu. O Üsküdar ın en güzel evlerinden birinde büyüdüğü için kendini çok şanslı hissediyordu. Üsküdar ın en iyi lisesinde okuyordu. Üsküdar Amerikan Lisesi yaşadığı zamanının en iyi eğitim veren liselerindendi. Bir yastık alır ve ağaca tırmanır sahilden gelip geçenleri izler düşünür düşünür... Tırmandıkça insanlar küçülüyordu ve gördüğü bir çok şey küçükken o denize bakıyordu.

Herşey yüksekten küçük gözüktüğü halde genişliği ölçülemiyecek deniz hep aynı gibi geliyordu. O buna Kedi bakışı diyordu. Kedilerin uzağı çok net görebildiği halde gözlerinin göremeyeceği kadar geniş bir açıya baktıklarında görmeleri zorlaşıyordu. Ve o hep aynı uzaklıkta kalmış oluyordu. Yükseldikçe gördüklerinin küçüldüğünü bilsede düşünceleri büyüyordu. Denize, gökyüzüne ve birde geçen arabalara bakıyor.

Peki arabalara ve insanlara bakmanın gereği ne diyordu. Neden atatürk öldükten sonra kendilerini değiştirme girişimlerinde bulunan ama bunu geleceğimizi gören ata nın dediği gibi yapamayan onlara bakıyorum. Onları dinliyorum bu çok da zevkli oluyor ama hep kendilerini ve kötülüklerini anlatan bu insanlar beni dinlemeliydi. Arabalar ve insanlar o kadar hızlı gelip geçiyordu ki çocukken o kedi bakışı ağcının üstünde hep denize bakacağına göremeyeceğim şeyleri görmeye çalışmayacağına dair kendine söz vererek büyümüştü. Zamanının en iyi liselerinden birinde Üsküdar Amerikan Lisesinde okumuştu ve çocukken söz verdiği gibi annesini gururlandırıyordu. Okulu bitirince mesleğini düşünüyordu.

Üniversiteye gitmeli ama hangi bölümü düşünmeli diyordu Cem. İnsanlar birbirlerine ağacın dibinden bakıyor ve hep aynı şekilde görüyor birbirlerine koydukları kurallar, devletin onlara koyduğu kuralllar arasında güçsüzleşen ve değişen ülkem için ben hukuk u seçmeliyim diyordu. İstanbul Üniversitesinin Hukuk bölümünü kazanmış ve annesine verdiği sözü tutmuştu. Hep iyi şeyler yapıyordu ve annesi onunla gurur duyuyordu. Üniversitenin ilk yılını birincilikle bitirmişti. Üniversite de herkes Cem i tanıyor. Güzel konuşmasını, insanlara olan saygısını, sevgisini ve ona özel olan konuşma tarzıyla Cem i dinlemeyi seviyorlardı. Cem, üniversitenin ikinci yılında sınıflarına yeni kayıt olan kıza aşık olmuştu. Sürekli onu düşünüyordu.

Üniversiteye yeni gelen Zeynep in bu durumdan haberi yoktu. Nereye gitse Cem den bahsediyorlardı ama bir türlü Cem le konuşma fırsatı bulamadığı için çok üzgündü. Cem hep geleceğini denizi, gökyüzünü ve annesini düşündüğü için hayatında aşk a yer vermiyordu. Ama artık bu duyguyu engelliyemiyordu bununla mücadele etmek yerine ona olan aşkını anlatmaya karar verdi. İlk konuşmanın etkileyici olması gerektiğini düşünüyordu. O gün ki ders çıkışı için çok iyi bir plan yapmıştı. Ders çıkışı Zeynep in masasına sınıf arkadaşları tarafından kağıtlar bırakıldı.

Bunlardan biride Cem in kağıdıydı. Her bir kağıtda başka bir şey yazıyordu. Zeynep şaşkınlıkla kağıtları açıyor okuyordu. "Zeynep senin çok zeki olduğunu düşünüyorum", " Zeynep sen çok güzelsin", " Zeynep gözlerinin bir okyanus gibi olduğunu düşünüyorum bana her baktığında nefesim kesiliyor ve boğuluyorum", " Zeynep konuştuğunda dudaklarına bakıyorum aynı annemin dudakları gibiler samimi, içten, nazik ve bir anne gibi seven." bir çok kağıt vardı Zeynep bir kaçını okuduktan sonra devamını yürürken okumaya karar vermişti.

Zeynep in eve gidiş yolunu bilen Cem yol üzerine de bazı mesajlar bırakmıştı. Zeynep okudu bir kağıtda " Seninle evlenmek istiyorum sen aşık olabileceğim tek kişisin" yazısını gördü ve bir anda elinde ki diğer kağıtları düşürdü. Okuyamadığı bir çok kağıt vardı ve rüzgarla birlikte hepsi uçmuştu. Arkadan bir ses ısrarla Zeynep diye bağırıyordu. Zeynep dönüp baktığında ona seslenen kişiye yaşadığı duygusallıkla birlikte aşık olmuştu. Zeynep, her düşüncesiyle Cem gibiydi. O uzağa bakar ve uzaktaki güzelliği görmeye çalışır. Uzakta ki denizin dibine dalar ve boğulmamaya çalışırdı.

Gördüğü yakışıklı kişi sınıf arkadaşı umutdu. Umut yanına gelip Zeynep e, "Ders çıkışı ağlamaklı gibi oldun seni merak ettim iyi misin ?." dedi. Zeynep ilk bakışta hoşlandığı adamın onunla ilgilenmesi karşısında çok heyecanlandı ve konuşamadı. Umut, "Seninle yürüyebilir miyim?" diye sordu. Zeynep onaylarmışçasına kafa salladı ve evine kadar beraber yürüdüler.

Bu sırada Cem hazırlıklarını tamamlamış bir şekilde çay bahçesinde bekliyordu. Ancak Zeynep kağıtları okuyamamıştı ve Cem in planladığı gibi yol üzerinde ki yazılarda görmemişti. Gece sonuna kadar Zeynep i beklerken ona olan aşkının bu bekleyişle daha da arttığını düşünüyordu. Eve dönerken kağıtları ve mesajları görmediğini düşünerek içinde ki aşkı daha da ateşliyordu....

Konularına Göre Şiir Türleri

1. Lirik Şiir

Duygu ve düşüncelerin coşkulu bir dille anlatan şiire lirik şiir denir. Eski Yunan edebiyatında şairler şiirlerini Lyra (lir) denilen bir sazla söyledikleri için bu tür şiirlere lirik denilmiştir. Lirik şiir, dünya edebiyatında en çok işlenen ve sevilen şiir türüdür. Lirik şiirler insan yüreğine seslenen, okunduğunda insanı duygulandıran, coşkulandıran şiirlerdir. Batı edebiyatında Rönesans devrim şairlerinin (Petrerca, Ronsard) daha sonra da ilke olarak içe dönüklüğü benimseyen romantik şairlerin (Lamartine, Hugo, Goethe, Schiller) duygusal ve öznel bir nitelik gösteren şiirlerin bu türün başarılı örnekleridir.

Ne zaman seni düşünsem

Bir ceylan su içmeye iner

Çayırları büyürken görürüm

Her akşam seninle

Yeşil bir zeytin tanesi

Bir parça mavi deniz

Alır beni

Seni düşündükçe

Gül dikiyorum elimin değdiği yere

Atlara su veriyorum

Daha bir seviyorum dağları (İlhan BERK)

Açılan bir gülsün sen yaprak yaprak,

Ben aşkımla bahar getirdim sana;

Tozlu yollarından geçtiğim uzak

İklimden şarkılar getirdim sana. Ahmet Muhip Dıranas

Kara dutum, çatal karam, çingenem

Nar tanem, nur tanem, bir tanem,

Ağaç isem dalımsın salkım saçak

Petek isem balımsın oğulum

Günahımsın vebalimsin.

Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan

Yoluna bir can koyduğum,

Gökte ararken yerde bulduğum

Karadutum, çatal karam çingenem

Daha nem olacaktın bir tanem? (Bedri Rahmi EYÜBOĞLU)

ENDÜLÜSTE RAKS

Zil, şal ve gül. Bu bahcede raksın bütün hızı…

Şevk akşamında endülüs üc defa kırmızı.

Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir

İspanya neş'esi ile bu akşam bu zildedir.

Yelpaze çevrilir gibi birden dönüşleri,

İşveyle devriliş, örtünüşleri…

Her rengi istemez, gözümüz şimdi aldadır.

İspanya dalga dalga bu akşam bu şaldadır..

Alnında halka halka aşüfte kakülü

Gögsünde yosma gırnatanın en güzel gülü…

Yahya Kemal BEYATLI

**************************************

Gönül gurbet ele çıkma

Ya gelinir ya gelinmez

Her dilbere meyil verme

Ya sevilir ya sevilmez Erzurumlu Emrah

Hani, o bırakıp giderken seni

Bu öksüz tavrını takmayacaktın

Alnına koyarken veda buseni

Yüzüme bu türlü bakmayacaktın

Orhan Seyfi Orhon

***********************************

2. Pastoral Şiir

Çoban ve kır yaşamını, doğa güzelliklerini anlatan şiirlere pastoral şiir denir. Pastoral şiirlerin her türlü süsten, yapmacıktan, gösteriş ve söz oyunlarından uzak bir yapısı vardır. Bunlara bukolik şiir (çoban şiiri) de denir.

Pastoral şiirin iki biçimi vardır:

İDİL: Bir ozanın ya da çobanın ağzından yazılıp kır yaşamının çekiciliğini, güzelliğini anlatan çobanın aşkı yansıtan kısa şiirlere denir.

EGLOG: BİR kaç çobanın karşılıklı konuşmaları yoluyla oluşturulan, aşk, kır yaşamı üzerine duygu ve düşüncelerini yansıtan pastoral şiirlere denir.

Avludan geçtiğini gördü gelinin

Suya gidiyordu öğle güneşinde

Ardında bebesi yalınayak

Geride Karabaş

Tozlu yoldan

Söğütlerin oradaki çeşmeye

Yalağında bulutlar yıkanan çeşmeye

Oktay RIFAT

**************************************

Gümüş bir dumanla kapandı her yer

Yer ve gök bu akşam yayla dumanı

Sürüler, çeşmeler, sarı çiçekler

Beyaz kar, yeşil çam, yayla dumanı

Ömer Bedrettin UŞAKLI

******************************************

BİNGÖL ÇOBANLARI

Daha deniz görmemiş bir çoban çocuğuyum.

Bu dağların eskiden aşinasıdır soyum.

Bekçileri gibiyiz ebenced buraların,

Bu tenha derelerin, bu vahşi kayaların

Şehrin uğultusundan usanmış ruhumuzun

Nadir duyabildiği taze bir heyecanla,

Karıştım o gün bugün bu zavallı çobanla

Bingöl yaylalarının mavi dumanlarına,

Gönlümü yayla yaptım Bingöl çobanlarına.

Kemalettin Kamu

************************************

ÇOBAN ÇEŞMESİ

Derinden derine ırmaklar ağlar,

Uzaktan uzağa çoban çeşmesi,

Ey suyun sesinden anlıyan bağlar,

Ne söyler su dağa çoban çeşmesi.

Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi,

Ne şair yaş döker, ne aşık ağlar,

Tarihe karıştı eski sevdalar.

Beyhude seslenir, beyhude çağlar,

Bir sola, bir sağa çoban çeşmesi…

Faruk Nafiz ÇAMLIBEL

********************************************

3. Epik Şiir

Epik sözcüğü, Yunancada destan anlamındaki epope den gelmektedir. Yazının bulunuşundan önceki dönemlerde ulusların hayatında derin izler bırakan tarihsel olayları dile getiren destanlar epik şiir sayılır. Epik şiirlerde yiğitlik, kahramanlık, savaş. temaları işlenir. Her epope ( destan) ya da epik şiirlerde tarihsel bir gerçek vardır. Epik şiir bu gerçekten kaynaklanır. Epik şiirlerin çoğu, okuyucuyu coşkulandırdığı için lirik özellikler de taşır.

Durduk, süngü takmış kafir ayakta

Bizde süngü yok

Bir hayret kızıllığı akardı üstümüzden

Dehşetten daha çok

Durduk, süngüsü düşmanın pırıl pırıl,

Önümüze çıktı bir gündüz,bir gece

Korku değil haşa

Bir büyük düşünce.

F.Hüsnü DAĞLARCA

*************************************************

Kalktı göç eyledi Avşar elleri,

Ağır ağır giden eller bizimdir.

Arap atlar yakın eder ırağı,

Yüce dağdan aşan yollar bizimdir.

Belimizde kılıcımız Kirmani,

Taşı deler mızrağımın temreni.

Hakkımızda devlet etmiş fermanı,

Ferman padişahın, dağlar bizimdir.

Dadaloğlu'm bir gün kavga kurulur,

Öter tüfek davlumbazlar vurulur.

Nice Koçyiğitler yere serilir,

Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir.

Dadaloğlu

*******************************************

4. Didaktik Şiir

Belli bir düşünceyi aşılamak ya da belli bir konuda öğüt, bilgi vermek, ahlaki bir ders çıkarmak amacıyla öğretici nitelikte yazılan, duygu yönü zayıf şiir türüdür. Eski çağlarda ozanların eğitici öğretici bir kişi olduğu kabul ediliyordu. Eski Yunan edebiyatında Hesiodos bu türün ilk örneklerini vermiştir. Türk edebiyatında "ta'limî" terimi de aynı anlamda kullanılmıştır. Manzum hikâyeler ve fabllar da bu gruba girer.

 

KARGA İLE TİLKİ

Bir dala konmuştu karga cenapları;

Ağzında bir parça peynir vardı.

Sayın tilki kokuyu almış olmalı;

Ona nağme yapmaya başladı:

"Ooooo! Karga cenapları, merhaba!

"Ne kadar güzelsiniz; ne kadar şirinsiniz

"Gözüm kör olsun yalanım varsa

"Tüyleriniz gibiyse sesiniz

"Sultanı sayılırsınız bütün bu ormanın."

Keyfinden aklı başından gitti bay karganın;

Göstermek için güzel sesini

Açınca ağzını düşürdü nevâlesini.

Tilki kapıp onu dedi ki: "Efendiciğim,

Size küçük bir ders vereceğim;

Alıklar olmasa iş kalmaz açık gözlere;

Böyle bir ders de değer sanırım bir peynire"

Karga şaşkın, mahcup biraz da geç ama,

Yemin etti gayrı faka basmayacağına.

Çev: Orhan Veli

******************************************

Şunlar ki çoktur malları

Gör nice oldu halleri

Sonucu bir gömlek imiş

Anında yoktur yenleri

Yunus EMRE

**************************************

Tembellikten vazgeçelim,

Okumayı yol seçelim,

Okumak, bilmektir derim,

Daha çok okumak gerek…

Bülent Özcan

***************************************

Kitap en iyi arkadaş

Bana neyi sorsam söyler.

Ne anlatsa en sonunda

Çalış, iyi, doğru ol der Fazıl Hüsnü Dağlarca

Güzel dil, Türkçe bize,

Başka dil, gece bize.

İstanbul konuşması

En saf, en ince bize

Ziya Gökalp

******************************************

5. Satirik Şiir

Eleştirici bir anlatımı olan şiirlerdir. Bir kişi, olay, durum, iğneleyici sözlerle, alaylı ifadelerle eleştirilir. Bunlarda didaktik özellikler de görüldüğünden, didaktik şiir içinde de incelenebilir. Ancak açık bir eleştiri olduğundan ayrı bir sınıfa alınması daha doğru olur. Bu tür şiirlere Divan edebiyatında hiciv, Halk edebiyatında taşlama, yeni edebiyatımızda ise yergi verilir.

KUYRUKLU ŞİİR

Uyuşamayız, yollarımız ayrı;

Sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi;

Senin yiyeceğin kalaylı kapta;

Benimki arslan ağzında,

Sen aşk rüyası görürsün, bense kemik.

Ama seninki de kolay değil kardeşim,

Kolay değil hani,

Böyle kuyruk sallamak Tanrının günü.

Orhan Veli KANIK

********************************

Pek rengine aldanma felek eski felektir

Zira feleğin meşreb-i nâ-sâzı dönektir

Allaha sığın şahs-ı halimin gazabından

Zira yumuşak huylu atın çiftesi pektir

Yaktı nice canlar o nezaketle tebessüm

Şirin dahi kasdetmesi cana gülerektir

Bed asla necabet mi verir hiç üniforma

Zerdüz palan ursan eşek yine eşektir

Bed mâye olan anlaşılır meclis-i meyde

İşret, güher-i âdemi temyize mihenktir

Nush ile yola gelmeyeni etmeli tektir

Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir

Nâdânlar eder sohbet-i nâdânla telezzüz

Divânelerin hemdemi divâne gerektir

Aff ile mübeşşer midir eshâb-ı meratip

Kanun-i ceza âcize mi hâs demektir

Milyonla çalan mesned-i izzetde serefrâz

Bir kaç kuruşu mürtekibin câyı kürektir

İman ile din, akçadır erbâb-ı gınâda

Namus ü hamiyyet sözü kaldı fukarada (Ziya Paşa)

Benim bu gidişe aklım ermiyor

Fukara halini kimse sormuyor

Padişah sikkesi selam vermiyor

Kefensiz kalacak ölümüz bizim

6. Dramatik Şiir

Tiyatroda kullanılan şiir türüdür. Eski Yunan edebiyatında oyuncuların sahnede söyleyecekleri sözler şiir haline getirilir ve onlara ezberletilirdi. Bu durum dram tiyatro türünün (19. yy.) çıkışına kadar sürer. Bundan sonra tiyatro metinleri düz yazıyla yazılmaya başlanır.

Dramatik şiir harekete çevrilebilen şiir türüdür. Başlangıçta trajedi ve komedi olmak üzere iki tür olan bu şiir türü dramın eklenmesiyle üç kere çıkmıştır.

Bizde dramatik şiir türüne örnek verilmemiştir. Çünkü bizim Batı'ya açıldığımız dönemde (Tanzimat) Batı'da da bu tür şiirler yazılmıyordu; nesir kullanılıyordu. Bizim tiyatrocularımız da tiyatro eserlerini bundan dolayı nesirle yazmışlardır. Ancak nadirde olsa nazımla tiyatro yazan da olmuştur. Abdülhak Hamit Tarhan gibi…

Batı edebiyatında Corneille, Racine, Shakespeare;Türk edebiyatında Namık Kemal, Abdülhak Hamit Tarhan, Faruk Nafiz Çamlıbel dramatik şiirin en güzel örneklerini vermişlerdir.

Halketsem esirlerle leşker,

Mahveylesem ordularla asker,

Olsa bana hep mülûk çâker;

Cinsince o iktidar münker,

Fevkimde uçar tuyûr-u kemter!

Âvâze-i dehr iken tanînim,

Gördüm ana değmiyor enînim;

Milletlere karşı âhenînim;

Bir âfete karşı nazenînim.

Afetse de ey ilâh göster!

Bilmem bana ân mı, şân mı lâzım?

Gülbün mü ya kehkeşân mı lâzım?

Âguuş-u vefâ-nişân mı lâzım?

Bir pençe-i hun-feşân mı lâzım?

Canan mı güzel, cihan mı hoş-ter?

Abdülhak Hâmit TARHAN