-
HAYATA DAİR
Hayata hiç isyan etmeyin. Öncelikle şunu kabul edin, hayat adil değil. Hiçbirimiz, hiçbir canlı eşit yaratılmadı. Başımıza gelenler de eşit değil. Önce hayatın adil olmadığını kabul etmelisiniz. İşine akıl erdirebildiğiniz bir Tanrı, Tanrı değildir. "Guguk Kuşu" filminde Jack Nicholson akıl hastanesinde çok ağır bir mermer havuzu kaldırabileceğine dair diğer hastalarla iddiaya girer. Yüklenir ve havuzu kaldırmaya çalışır, kaldıramaz. Diğer hastalar onunla alay ederken bir şey söyler: "Ben en azından denedim". Siz gerçekten denediniz mi? Yoksa pencereden hayatı mı seyrediyorsunuz? Hayata Windows 98'den, Sony 72 ekrandan mı bakıyorsunuz? Oysa hayat hepimizin avuçlarının içinde, Kiminin nasır tutmuş parmaklarında Kiminin boyalanmış ellerinde, Kiminin gömleğinde ki ter kokusunda , Ama hayat her zaman avuçlarımızın içinde. Nasıl istersek, neye karar verirsek hayat orada var. Güneş, her sabah yeniden doğuyor, Gün, her şafakta nice umutlara gebe şekilde ağarıyor ve siz, Eğer isterseniz hayatı bir ucundan yakalama şansına sahipsiniz. Yeter ki gülümseyin Yeter ki bu gün benim günüm diyerek kalkın yatağınızdan... Bu iletiyi içinizdeki çocuktan uzak tutunuz. Zira, siz bu iletiyi okuduktan sonra içinizdeki çocuk, özgürlüğüne kavuşmak isteyip başınıza dert açabilir. Bu iletiyi yazan ve/veya size gönderen kişiyi, mümkünse kalbinizin derinliklerinde bir yerde muhafaza ediniz. Bu dünyadaki varlığınızın, dostlarınızın var olmasına bağlı olduğunu, Bazen bir çiçek yada küçük bir tatlı sözle bile kirik bir kalp tamirinin mümkün olduğunu, Özür dilemenin, teşekkür etmenin ve şükretmenin "ERDEM" olduğunu, Bu iletiyi yazan ve gönderen kişinin, hiç tanışmıyor olsanız bile sizi çok sevdiğini, ASLA UNUTMAYINIZ. Ve Her sabah uyandığınızda "BUGÜN YINE ÇOK GÜZELSIN HAYAT HER ŞEYE RAĞMEN..." demeyi ihmal etmeyiniz...
-
PEKİ O NE
Duygularımız değişiyor, düşüncelerimiz değişiyor, zevklerimiz, isteklerimiz değişiyor, beklentilerimiz değişiyor. Ama değişmeyen bir şey var. Galiba hayatla kurabileceğimiz en güvenli ilişki de o soruda saklı. Değişmeyen ne? Sende ne değişmiyor? On üç yaşımda öğrendiğim Valery'nin "Ben sürekli değişiyorum, ben kimim" sorusunun cevabını galiba öğrendim. Sende ne değişmiyorsa, sen o'sun... Biraz tuhaf, tutkulu bir çocuktum ben. Büyüklerin her duyguyu kendilerine ait sanarak "Çocuktur, çabuk unutur" diye küçümsedikleri o talihsiz dönemlerde bir daha hiç unutmayacağım, içimi yakan aşklar yaşamıştım. Uzun süren, beni ketumlaştıran ve yalnızlaştıran aşklar. Kimseye anlatmazdım duygularımı. Kendi başıma sever, kitaplar okur ve hayaller kurardım. Şehrin bir ucundan diğer ucuna tek başıma yürür, yollarda, okuduğum romanlara benzer maceraları sevdiğim kızla aklımdan yaşardım. Ortaokulu bitireceğim yıl kapıcının kızına aşık oldum. Kapıcı da ailesi de biraz garipti. Adam akşamları kafayı çeker, "tabancam tespihim, darağacı salıncağım" diye hiç duymadığım acayip şarkılar söylerdi, ailenin büyük kızını geceleri son model büyük arabalar gelip kapıdan alırdı, benim aşık olduğum küçük kızları ise sadece kendi ailesine değil bütün dünyaya yabancı gibiydi. Apartmanın kapısında yan yana oturur konuşurduk. Bazı geceler onlar ailece "açık hava" sinemasına giderlerdi, annem benim gitmeme izin vermezdi. O zaman dördüncü katın mutfak balkonundan su borularına tutunarak iner, onlarla sinemaya gittikten sonra gene aynı yolla eve dönerdim. Bu yaptığım bana çok normal gözükürdü. İstediklerimi yapmama engel olmalarından hoşlanmazdım. O yıl beni yatılı okula gönderdiler. Dünyanın en güzel okullarından birine gidiyordum, hocalar ders saatleri dışında öğrencilerle kantinde çay içip ahbaplık ederler, insan ilişkilerinde bizim çok da alışkın olmadığımız bir özgürlüğün ferahlığını yaşamamızı sağlarlardı, haftanın belli günlerinde harika filmler oynardı okulda, hafta sonları konserler olur, Arnavutköy'deki kız okulunun öğrencileriyle partiler düzenlenirdi. Bunların hiçbiri benim umurumda değildi. Sevdiğim kızı düşünürdüm ben. Derslerde, derslerden sonra yapılan etüdlerde kitaplarımın kenarlarına durmadan sevdiğim kızın adını yazardım. O ismi yazabilmek o sırada sahip olduğum tek mutlu özgürlüktü, onun isminin beş harfinin yan yana dizilişi her seferinde aynı heyecanı ve acıyı hissettirirdi bana. Yatma saatinden önce bize verilen yarım saatlik boş zamanda, Boğaziçi'nin karanlık sularında biriken, kıçlarında lüks lambaları yanan balıkçı sandallarını seyrederek sevdiğim kızı düşünürdüm. Aylarca, aylarca her gün, her saat aynı ismi yazdım kitaplarıma. Hep aynı heyecanı duydum. Pazar akşamı okula girdiğim andan itibaren haftasonuna, o kızı görmeme kaç saat kaldığını, kaç saatinin uykuda geçeceğini hesap ederdim. Onun isminin yanına kalan saatleri yazardım. Bir gün, hiç unutmadığım şaşırtıcı bir şey oldu. O ismi yazdım. Ve, bir heyecan hissetmedim. Neredeyse bir dehşete kapıldığımı hatırlıyorum. Bir daha yazdım. Hayır, hiçbir şey hissetmiyordum. Ne olduğunu bilmediğim bir şey kaybolmuştu. Tuhaf bir hafifleme, ağır bir şaşkınlık ve bir sızıyı andıran bir ihanete uğramışlık duygusu belirmişti içimde. O kızı sevdiğim ve onu göremediğim için çok acı çekiyordum ama onu sevmekten vazgeçmeyi hiç istememiştim, bir tek gün bile bu aklıma gelmemişti, böyle bir şeyin olabileceğini dahi düşünmemiştim. Kendi iradem ve isteğim dışında duygularımın değiştiğini görmek beni çok şaşırtmıştı. Daha dün delice sevdiğim kızı bugün sevmiyordum. Ben bendim. Sevdiğim kız, sevdiğim kızdı. Ama onun ismini yazmak artık beni heyecanlandırmıyordu. İnsanın değiştiğini ilk kez böylesine açık bir biçimde o gün öğrendim. Ve, binlerce yıldan beri insanların ilgisini çeken "değişim" benim de ilgimi çekti. Neyin değiştiğini merak ettim. Ne değişiyordu, niye değişiyordu, nasıl değişiyordu? Uzun zaman bunu düşündüm. Kendime ve insanlara olan güvenim epeyce sarsıldı, şu andaki duygularımı bilsem de yarın ne hissedeceğimi bilmiyordum, kendi duygularım benim denetimimde değildi, bana haber vermeden değişebiliyorlar, ben duygularımın değiştiğini bir ismi yazarken öğreniyordum. Değiştiğimi bile fark edemiyordum. Sanırım, Valery'nin "Ben sürekli değişiyorum, peki ben kimim" sorusunu o günlerde ezberledim. Duyguları sürekli değişen milyarlarca insanın o kıpırtılı belirsizlik içinde mutluluğu nasıl yakalayabileceklerini merak etmek beni mutluluktan bile kuşkulandırır hale getirdi. Herkes değişiyordu. Yıllarca, "Ne değişiyor" sorusunu aklımda taşıyarak yaşadım. "Kimse aynı nehirde iki kere yıkanamıyordu", bütün duygular ruhumuzun eninde sonunda bizi terk edecek misafirleriydi, kendimizi tanıyamıyorduk, bunları anlamıştım. Ama bütün bu değişimlere, gelip giden duygulara, ruhumuzun öngörülemez salıntılarına rağmen gene de kendimiz olarak kalıyorduk. Bizi biz yapan bu değişen duygular değildi, o zaman bizi biz yapan neydi? Değişmeyen bir şey olmalıydı. Yeni ve cevabı belki de daha zor bir soru buldum. Bende değişmeyen nedir? İnsanlara da öyle bakmaya başladım. Sende değişmeyen nedir? Bütün duyguların değiştiğinde, bugün sevdiğini yarın sevmediğinde, bugün ilgisiz olduğuna yarın tutulabildiğinde sende ne "değişmez" olarak kalıyor? Bütün bu değişimleri her şeye rağmen senin parçan olarak tutan o değişmeyen şey ne? Değişimlerimiz hepimizi birbirimize benzer kılıyor. Farklılığı sağlayan, sanırım o değişmeyen parça. Hepimizde, parmak izi gibi bizi diğerlerinden ayıran değişmez bir özellik var, ne değişirse değişsin o değişmiyor. Ve, bizim kendimizi tanıyabilmemiz için içimizdeki o değişmez özü bulmamız, onu görmemiz, onun adını koymamız gerekiyor. Kendimizi kendimizle yüz yüze bırakacak soru bu galiba. "Bende ne değişmiyor?" Tanımak istediğimiz birine soracağımız soru da bu herhalde. "Sende ne değişmez?" Hepimizi kendi irademiz dışında güvenilmez kılan bu korkunç değişim depreminde sarılabileceğimiz, güvenebileceğimiz "büyük direk", depreme dayanıklı olan o parçamız. Ama o "direğin" çevresinde öylesine kalabalık bir hareket, öylesine büyük bir değişim kasırgası var ki, gözlerimizi karartan bir kum fırtınası gibi bizi kendimize karşı körleştiren o hareketin içinde değişmeyeni görmek o kadar kolay değil. Üstelik hepimiz biraz öfkeyle, biraz şaşkınlıkla sadece kendimizdeki ve karşımızdaki değişimleri takip ederken, birden durup "değişmeyene" bakma, onu yakalama alışanlığımız da pek yok. Aradığımızı, sandığımız kadar kolay bulamayacağız. Duygularımız değişiyor, düşüncelerimiz değişiyor, zevklerimiz, isteklerimiz değişiyor, beklentilerimiz değişiyor. Ama değişmeyen bir şey var. Galiba hayatla kurabileceğimiz en güvenli ilişki de o soruda saklı. Değişmeyen ne? Sende ne değişmiyor? On üç yaşımda öğrendiğim Valery'nin "Ben sürekli değişiyorum, ben kimim" sorusunun cevabını galiba öğrendim. Sende ne değişmiyorsa, sen o'sun... AHMET ALTAN
-
O KADININ KOKUSU
Bir daha dönmeyecek olanı özlemek başka hiçbir özleme benzemez, her özlem içinde minicik de olsa bir umut barındırırken, özlemin böylesi içine bir damla ışık sızmayan zifiri karanlık bir oda gibidir, karanlıktan başka hiçbir şey yoktur. Hiçbir şey. Sadece karanlık. İşgal İstanbul'u kendi karmaşasıyla çalkalanırken, şehrin ortasındaki Sultanahmet Cezaevi de kirli sarı duvarlarının içindeki korkunç başıbozukluk ve hercümerçle bir gayya kuyusu gibi kaynamaktadır... O cehennemdeki kaybolmuş insanları anlatan Kemal Tahir'in "Esir Şehrin Mahpusu" isimli romanında şöyle bir görünüp geçen bir katil vardır. Elinde, öldürdüğü kadının parfümünü damlattığı bir mendille dolaşır, sık sık o mendili koklar. Görünürde o da diğerleri gibi günlük hayatını sürdürür, kahve sohbetleri yapar, hapishane dedikodularına katılır, koğuştan koğuşa ziyaretlere gider, rüşvet verir ama geceleri el ayak çekildiğinde görünmeyen bir dünyaya geçer. Öldürdüğü kadınla başbaşa kalır. Hálá delice bir tutkuyla sevdiği kadınla konuşur, tartışır, onunla sevişir. Ölü kadının varlığını hálá sürdürdüğü bu gizli dünyanın kilidi sanki katilin mendiline damlattığı o parfümdür, o koku öldürdüğü kadını hayallerinde hep canlı tutar. Arada bir gündüz vakti de o mendili koklarken hülyalara dalar. Yanmış soğan, ter ve kenevir dumanı kokan, kurumuş tahtakurularıyla lekelenmiş kalın duvarlarına mahkumların isimlerini kazıdıkları o karanlık ve rutubetli binada kendine öldürdüğü kadının kokusundan oluşturduğu mor gölgeli bir hayal alemi yaratır. O kadının mendile damlatılan parfümü sanki adamın içinde yaşadığı zamanı bölmekte, bir parçası o kokuyla birlikte geçmişin içinde kalmakta, diğer parçası ise görünür günlük hayatı ve anı yaşamaktadır. Bu küçük hikayenin gerisinde yatan trajedi ise insanoğlunun esrarengiz sorunlarını ve cevapsız sırlarını barındırır. Sevmek ve yok etmeyi istemek gibi birbiriyle çelişen iki duygusal hareket bir arada ortaya çıkınca, insanın varlığı kaçınılmaz olarak depremli bir toprak gibi yarılır, içinde iyi ve kötü ne varsa yeraltı yaratıkları gibi ortaya çıkar. Bütün bu duyguların, bir mera yangınından kaçan çıldırmış küheylanlar gibi üstümüze saldırdığını gördüğümüzde daha bir an önce çok sakin görünen hayatın nasıl değiştiğini, seven bir insanın bir canavara nasıl dönüştüğünü anlamaya çalışırız. Ne olmuştur? Bazen şefkatle bazen şehvetle dokunan o eller nasıl olmuştur da o beyaz ve dolgun boynu, üstünde koyu izler bırakarak sıkmış, onu soluğunun kesilişini, çırpınışını, hayattan koparken yalvaran bakışını seyrederek cansız bir bedene dönüştürmüştür? Bizi en şaşırtacak olanı ise adamın öldürürken bile o kadını hálá delice sevmeye devam etmesidir. Sevgi hangi dolambaçlı yollardan, hangi karanlık vadilerden geçmiş de böylesine vahşileşmiş, düşmanlaşmış, hem sevgi olarak kalırken hem de aynı anda bir nefret biçimine girmiştir. Şefkat, koruma gibi istekleri içinde barındıran sevgi hayatın hangi anında uğursuz bir kristalden geçerek kırılıp vahşi ve belirsiz bir düşmanlığa dönüşmüştür. O masum, sevecen, güvenilir "sevgi" ne zaman içinde bir katilin donuk bakışlarını beslemeye başlamıştır. Bizi sevenlere, bizi sevdikleri için güvenmeli miyiz? Bizi sevenlerden, bizi sevdikleri için kuşkulanmalı mıyız? Tehlikeli bir duygu mu sevgi? Sandığımız kadar masum değil mi? Sevgiden yok etmeye doğru giden bu korkunç yolculuk herhalde sevginin bir zaman sonra kaçınılmaz bir biçimde kendi içinde filizlendirdiği o ürkütücü sahip olma isteğiyle başlıyor. Sevdiğin insana en küçük bir kuşku çatlağı bile bulunmayan bir güvenle sahip olmak, yıldızlarla dolu bir gökyüzünü avuçlarının içine alabilmek gibi tanrısal bir güç ve güven veriyor insana. Ama ne yazık ki insanlara tanrısal güçler bağışlanmamış, onun için hem aşkı hem böylesine kesin bir güveni aynı anda kucağında taşıyabilen kimse yok. Sahip olmak isteyen herkes yeterince sahip olamadığından, kendisine yeterince bağlayamadığından, sevdiğinin hayalinden başka gölgelerin geçtiğinden kuşku da duyuyor. Ve, sevgi kuşkuyla birleştiğinde kora sokulmuş bir neştere dönüp yakarak kesiyor insanın içini. Eğer karşındaki insan bu anda usulca, yatıştırıcı bir dokunuşla seni tutarsa kendi yanıklarından bir mutluluk yaratabiliyorsun, bütün insanların aradığı o mutluluğa kavuşuyorsun, içinde tuhaf bir sızı taşıyan bir mutluluk etini ve ruhunu bir süreliğine de olsa huzura kavuşturabiliyor. Ama eğer karşındaki senin kuşkularını kışkırtırsa, yaralarından içini parçalayarak iki başlı korkunç bir yaratık çıkıyor, karşındakine duyduğun sevgiyle kendine duyduğun sevgi birbirinden nefret eden Siyamlı ikizler gibi aynı vücudu paylaşıyor. Karşındakine duyduğun sevgi ve kuşku arttıkça kendine duyduğun sevgi acıyla, aşağılanmışlıkla kıvranıyor. Ve kurtulmak istiyorsun. Yok etmeyi arzuluyorsun. Aslında yok etmek istediğin içindeki o korkunç ikiz. Birçok insan bu yoketme isteğini duyduğunda, çektiği azap dayanılmaz hale geldiğinde kaçmaya, hayatın başka köşelerinde bir teselli aramaya çabalıyor. Uzaklaşıyor. Arkasına bakarak, kaçtığı insanın ona sevgiyle yetişeceğini umarak uzaklaşıyor. Kalanlar, kaçamayacak kadar sevenler, kaçtığında kendine olan sevgisini de yaralanmış hissedenler kalıyor. O andan itibaren kuralları ve sınırları belirsiz bir alana giriyorlar. Oraya girenlerin bir daha oradan nasıl çıkacağını kimse bilmiyor. Bir kısmı bir mucizeyi gerçekleştirerek, kararlılığı sonucu sevdiğiyle bir mutluluğu yakalamayı başararak çıkıyor oradan, bazıları hayatı boyunca iyileşmeyecek yaralar taşıyarak, bazıları da Kemal Tahir'in anlattığı gibi bir katil olarak. İçindeki Siyam ikizini öldürmeye uğraşırken sevdiğini öldürüyor. Ve, sonra hep aynı kokuyu damlattığı mendili, yavrusu ölen bir köpeğin bir battaniyeyi yavrusu sanarak taşıması gibi, sevgilisi sanarak koklayan bir adama dönüyor. Sevdiğini öldürüyor ama sevgisini öldüremiyor. Ama artık umutları da yok. Sevilmeyi umut edemez, sevilmekle ilgili hayaller kuramaz, kendisini sevip sevmediğini soramaz, içini biraz olsun rahatlatacak bir cevap bile bekleyemez. Hiçbir umut besleyemeden sevmenin korkunç acısını çekecektir artık. Hatıralarına sığınacak, gerçek dünyanın ortasında gerçek olmayan bir dünya kuracaktır. Kendine sorular soracaktır. İçindeki duyguları, o acıyı öldürmeye çalışırken sevdiğini nasıl öldürmüş olduğunu anlamaya uğraşacaktır. Sevdiği insanı öldürürken aslında hayatı öldürmüş olduğunu, kendisinin de yaşamadığını, yaşayan hiçbir şey de kalmadığını kavrayacaktır. Gelecek bitmiştir. O geçmişin içine hapistir artık. Şimdi en büyük korku o geçmişi de kaybetmektir, artık yokolanı hatırlayamamak, onla yaşananları yeniden, yeniden aklında canlandıramamaktır. Onu da kaybettiğinde, kaybedecek hiçbir şeyi kalmayacak, tutunacak bir yer bulamayacaktır. Geçmişiyle ilişki kurabilmek için parfüm damlatılmış mendil gibi kutsallaşmış işaretlerin garip bir büyüyle kaybolmuş sesleri, görüntüleri yeniden yaratmasını bekleyecektir. Bir hapishanenin içinde, avucunda kadın parfümüne bulanmış bir mendille dolaşacaktır. O adamın vicdan azabı, suçluluk, günah korkusu duyacağını sanmam. Öylesine bir özlem duyuyordur ki başka hiçbir duyguya yer kalmıyordur ruhunda. Bir daha dönmeyecek olanı özlemek başka hiçbir özleme benzemez, her özlem içinde minicik de olsa bir umut barındırırken, özlemin böylesi içine bir damla ışık sızmayan zifiri karanlık bir oda gibidir, karanlıktan başka hiçbir şey yoktur. Hiçbir şey. Sadece karanlık. Belki de o yüzden koku her şeyden önemlidir. Bir resme bakmaktan, geçmişten kalan bir eşyaya dokunmaktan çok daha berrak bir biçimde hissedilecek olan o karanlıkta sadece kokudur. Sevdiği kadını, geçmişini, özlemini koklar hep. O kokuyu ondan alsanız yaşamaya devam edebilir mi bilmiyorum. Hayat onun için sadece bir kokuya dönmüştür çünkü. Bir parfüme. Artık var olmayan bir kadının parfümüne. Çaresizce özlemenin bütün duyguların en kahredicisi olduğunu, ruhu bir kokunun salıntılı dalgasında karanlığa batarken öğrenecektir. AHMET ALTAN
-
SU İÇMENİN FAYDALARI
Beslenme ve Diyet Uzmanı Müge Aksu, sağlığın korunması ve canlılığın sürdürülebilmesi için gerekli bir numaralı maddenin su olduğunu belirterek, özellikle yaz aylarında alınan su miktarının artırılması gerektiğini söyledi. Vücudun hissedilenden çok daha fazla su ihtiyacı olduğunu kaydeden Müge Aksu, her gün 10-12 bardak suyun güne dağıtılarak içilmesini tavsiye etti. Aksu, metabolizmanın düzenlenmesinde ve vücudumuzdaki tüm reaksiyonlarda görevli olun suyun günde 2 lt içilmesi halinde enerjiyi artıracağını ve zayıflamaya yardımcı olacağını anlattı. Suyun, besin maddeleri ve oksijeni taşıyarak organ ve dokuları koruduğunun altını çizen Aksu, aç karnına içilen suyun, organizmayı zararlı toksinlerden arındıracağını hatırlattı. İmmün sisteminin görevini yapabilmesi için suya ihtiyacı olduğunu ifade eden Aksu, suyun bu özelliği ile zinde ve dinç kalınmasına yardımcı olacağını dile getirdi. Aksu, su hakkında şu bilgileri verdi: "Cildimizin, nem ve elastikiyetinin düzenlenmesinde su rol oynar. Günümüzde bayanların korkulu rüyası haline gelen selülit oluşmasının önlenmesinde de su yine ilk sırayı alır. Emzikli kadınlarda, süt üretimini artıran en önemli sıvı sudur. Özellikle kalori oranları yüksek hazır meyve suları, gaz yapan asitli içecekler yerine su tercih edilmelidir. Hamilelikte, suyun önemi daha da artar. Bebeğin içinde bulunduğu amnion sıvısı her üç saatte bir kendini yeniler. Yetersiz sıvı alımı ile amnion miktarı azalacağından, suya ihtiyaç artar. Sıcak havalarda su, vücut sıcaklığını düzenleyici olarak çalışır. Dikkat edeceğimiz nokta, yazın içtiğimiz su miktarını artırmaktır. Bedenimiz ısındıkça terler ve su kaybeder. Vücut, suyu aktif olarak kullanır, depolayamaz. Bu sebeple susuzluğa dayanamayız. Vücudumuzun hiç su içmeden dayanabileceği asgari süre en uygun şartlarda 7 gündür ve su vücudun yüzde 55-75'lik kısmını oluşturur". Sporcularda su kaybeden vücudun yeterli sıvıyı yerine koyamaması halinde, buna tepki göstererek metabolizmayı yavaşlatacağını bildiren Aksu, bu sefer vücudun suyun atılmasını engellemeye çalışacağını, bunun da vücut açısından zararlı olacağını belirtti. Özellikle spor sonrası, terle atılan suyun yerine gelmesi için egzersiz ve yarıştan 15 dakika önce 1-1.5 bardak, egzersiz ve yarış sırasında her 10-15 dakikada bir yarım bardak su içilmesi gerektiğini aktaran Müge Aksu, her şeyin fazlası zararlı olduğu gibi, aşırı su içtiğimizde de bedenin atmakta zorlanıp ödemler oluşabileceğine dikkat çekti. Çok fazla su içilmesi ile böbreklerin zarar görebileceği uyarısında bulunan Aksu, "10-12 bardak suyu, gün içine dağıtarak için. Su içmek için susamayı beklemeyin. Unutmayın, vücudumuzun, hissettiğimizden çok daha fazla suya ihtiyacı var. Her öğünden 15 dakika önce 1-2 bardak su için ki, 20 dakikada doygunluk mesajı alan beynimizde, bu hissin oluşmasını hızlandırın. Hiçbir sıvı içeceğin suyun yerini tam anlamıyla tutmaz" dedi
-
HEPATİT'E DOĞADAN MUCİZE
Hepatit'e doğadan mucize Herbalist Tarkan Güveloğlu, çok özel bitki özlerini ve bazı bitkileri Hepatit B ve C hastalığının tedavisi için kullanıyor. Güveloğlu, Şu an tıpta doğrudan hepatit virüslerini öldürecek, yok edecek bir ilaç yok. Fakat insan vücudu, bağışıklık sistemi bu virüsü bazı bitki özleri, bitkiler ve besin takviyeleri ile yenebiliyor diyor. Hepatit B ve C, tüm dünyada birçok kişiyi ilgilendiren çok önemli hastalıklar oluşturan virüsler... Bu virüsler kişilere bulaştıktan sonra maalesef klasik yöntemlerle, ilaçlarla vücuttan atılamıyor. Tedavisi için her yıl dünya çapında milyon dolarlar harcanıyor. Yani şu an dünyada bu virüsleri öldürecek bir ilaç henüz yok. Kullanılan ilaçlar ancak virüsün karaciğere verdiği hasarları azaltan ilaçlar. Dolayısıyla bitkisel tedavi, bu tip hastaların bu alanda en çok başvurduğu yöntemlerden biri. Herbalist Tarkan Güveloğlu, Hepatit B ve Cnin tedavisinde kullanılmasını önerdiği bazı bitkiler, saf bitki özleri ve bitkisel besinlerin önemine değiniyor: Bu bitkisel maddeler arasında en etkilisi damla halinde içilerek kullanılan saf bitki özleridir. Her zaman belirttiğim gibi, bu tip önemli rahatsızlıkların tedavisinde sadece bitki çayı veya macunlar falan işe yaramaz. Bahsettiğim saf bitki özleri, bitkilerin yoğunlaşmış olanlarıdır. Bunlar hastalığa karşı ciddi etki yapıyor diyor herbalist. Bu saf bitki özleri hepatit virüslerine nasıl etki yapıyor? Şu an dünyada doğrudan hepatit virüslerini öldürecek, yok edecek bir ilaç yok. Fakat insan vücudundaki güçlendirilen bağışıklık sistemi, bu virüsle savaşabiliyor. Bazı bitki özleri, bitkiler ve besin takviyeleri ile hastalık yenilebiliyor. Hepatit virüsü, vücuda girdiğinde, karaciğere yerleşip harabiyet yaratmaya başlıyor. Karaciğer enzimleri yükseliyor. Ama bazı kişilerde uzun yıllar hiçbir belirti vermeden sadece taşıyıcı olarak kalabilir. Fakat bu kişilerde bile herhangi bir sebepten dolayı (başka bir rahatsızlık, ağır bir grip vakası bile, yoğun üzüntülü dönem) bağışıklık sistemi zayıfladığı zaman, bu virüs aktif hale geçip karaciğerde harabiyeti hızlandırıyor diyor Tarkan Güveloğlu. Bahsettiği saf bitki özleri damlası, 5-6 cins bitki ve bazı besinlerle birlikte uygulanıyor. Birkaç aylık uygulamanın ardından, Hepatit virüsünün direnci azaltıyor. Aynı zamanda bağışıklık sistemini güçlendiren ve karaciğerin çalışmasını artıran bu bitkiler ve besinler sayesinde de vücutta, yüz güldürücü sonuçlar ortaya çıkabiliyor. Tarkan Güveloğlu bu konuda şunları söylüyor: Bu çok özel bitki özleri ve bitkileri belirli bir düzen içerisinde kullanarak SGOT, SGPT gibi enzimler yükselmişse bile, bu bitkisel tedavi sonrasında, (ilk 2 aydan itibaren) seviyesi normale inmeye başlıyor. Kişi, 2 ay sonraki durumuna göre bitkisel terkipte, bazı değişiklikler yapıp, 2 ay daha kullanmaya devam ettiğinde, çok olumlu neticelerle karşılaşabiliyor. Bazı ihtimaller de değiniyor Güveloğlu... 4 veya en fazla 6 ayın sonunda, vücudun hepatit virüsünü yenme ihtimali vardır. Fakat kesin değildir. Ama antikor kazanmasa (yani negatif çıkmaz ise) bile virüsün direnci azalıp, karaciğerin çalışması düzenlenebiliyor. Bağışıklık sistemi güçlendiği için, bu virüs vücuda zarar vermeyecek hale gelebiliyor." Not: Bu arada, Herbalist Tarkan Güveloğlu bu konuda ve bitkisel tedavi ile ilgili bir çok konuda, sorularınıza bu bölümde yanıt verecek.
-
KÜÇÜK ÇOÇUK VE AYAKKABI SATICISI
Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu seyrediyordu. Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar çok sayılmazdı ama küçük bir dükkán için yeterliydi. Ayakkabıların en güzelini ön tarafa koyunca, çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneğine dayanıyordu. Hem de güçlükle. Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı, dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu. Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti. Bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam dükkándan dışarı fırlayıp, "Küçüüük!" diye seslendi. "Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki modeller bir harika!" Çocuk, ona dönerek, "Gerçekten çok güzeller" diye tebessüm etti, "Ama benim bir bacağım doğuştan eksik." "Bence önemli değil" diye atıldı satıcı. "Bu dünyada her şeyiyle tam olan kimse yok ki! Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de aklı veya vicdanı." Küçük çocuk bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü: "Keşke vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsaydı." Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp, "Anlayamadım" dedi. "Neden öyle olsun ki?" "Çok basit!" dedi, adam. "Eğer vicdanımız yoksa cennete giremeyiz. Ama ayaklarımız yoksa problem değil. Zaten orada tüm eksikler tamamlanacak. Hatta sakat insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükâfat görecekler. " Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar hafiflemiş gibiydi. Adam, vitrini işaret ederek "Baktığın ayakkabı sana yakışır" dedi. "Denemek ister misin?" Çocuk, başını eğip, "Üzerinde 30 lira yazıyor" dedi. "Almam mümkün değil ki!" "İndirim sezonunu senin için biraz öne alırım" dedi adam. "Bu durumda 20 lira olur. Zaten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder." Çocuk hâlâ düşünceliydi. "Ayakkabının diğer teki işe yaramaz ki!" dedi, "Onu kim alacak?" "Amma yaptın ha" diye güldü adam. "Onu da, sağ ayağı eksik olan bir çocuğa satarım." Küçük çocuğun aklı yatmıştı. Adam, devam ederek "Öğrencisin değil mi?" diye sordu. "İkiye gidiyorum" diye atıldı çocuk. "Tamam işte" dedi adam. "5 lira da öğrenci indirimi yapsak, geriye kalır 5 lira. O da zaten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım gitti!" Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkâna girdi. Raflar, çocuğun beğendiği model ayakkabılarla doluydu. Ama satıcı vitrindekini çıkarttı. Bir tabure aldı, çocuğu oturtup yeni ayakkabısını giydirdi. Ayağından çıkarttığı eskiyi göstererek "Benim satış işlemim bitti" dedi, "Sen de bana bunu satarsan memnun olurum." "Şaka mı yapıyorsunuz?" diye kekeledi çocuk, "Onun tabanı delinmek üzere. Eski bir ayakkabı, para eder mi?" "Sen çok cahil kalmışsın be arkadaş" dedi adam, "Antika eşyalardan haberin yok herhalde. Bir antika ne kadar eski ise, o kadar para tutar. Bu yüzden ayakkabın bence en az 30-40 lira eder." Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları üzerinden atabilmiş değildi. Bir rüyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rüya. Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kağıt paralara göz gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek "Bana göre 20 lira yeterli" dedi. "İndirim mevsimini başlattınız ya!" Adam onu kıramayıp parayı aldı. İçi içine sığmıyordu. Bütün mallarını bir günde satsa bile böyle bir mutluluğu bulamazdı. Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür edip, "Babam haklıymış" dedi. "Sakat olduğum için üzülmeme gerek yokmuş!" HÜRRİYET GAZETESİ GÜZİN ABLADAN ALINMIŞTIR.
-
HEP SENSİN KARŞIMDA Kİ
HEP SENSİN her şeyi terk ettim / ne aşk ne şehvet sarışın başladığım esmer bitiyor anlaşılmaz yüzü koyu gölgeli dudakları keskin kırmızı jilet bir belaya çattık / nasıl bitirmeli gitar kımıldadı mı zaman deliniyor kimi sevsem sensin / hayret kapıların kapalı girilemiyor * * * kimi sevsem sensin / senden ibaret hepsini senin adınla çağırıyorum arkamdan şımarık gülüşüyorlar getirdikleri yağmur / sende unuttuğum hani o sımsıcak iri çekirdekli senin gibi vahşi öpüşüyorlar kimi sevsem sensin / hayret in misin cin misin anlamıyorum
-
ÖYLE BAKMA
Bana öyle bakma, eskisi gibi.... Hani demiştim ya,ölürüm o bakışlara...Öldüm bittim ben, yeniden geldim Dünya'ya... Canıma susadım, cansız kalınca...Aşkına ağladım, aşksız kalınca...Söylesene güzelim sen ağladın mı bana ? Bir kere olsun,susadın mı bana ? Bana öyle bakma, seviyormuş gibi...Şeytan var gözlerinde görüyorum artık... Gözlerime ilk baktığın o kafe var ya, orda tanıştım ben o şeytanla...Hani ilk ıslandığımız o yağmurda, bir gül bırakmıştım ellerine... Hani sen bana bakmıştın ya...Helal olsun güzelim,aldanmıştım o bakışlara... Bana her aşkım!dediğinde...Aşkından eriyip, bittiğimi gördüğünde...Yinede seviyordum seni... Oysa sen anladın mı sevgimin değerini, anlasaydın bir tanem...Severdin sen beni! Sen şimdi,başka birine bakıyorsun o gözlerle...Belki sevgi dolu,belki şeytanimsi, ben çözemedikten sonra omu çözecek ki? Güzelliğe aldanır o da sever seni...Oda bilmiyor ki güzelliğin gelip geçici...Eline yine takarsın en son attığın yüzüğü... Ve dilerim sende aldanırsın, bir yalan bakışa...Aldatamazsın bir daha yalan bakışlarınla... Kimsenin senelerini, mutluluğunu, yüzündeki tebessümü çalamazsın... Yıllar sonra dışarıda olurda görürsen, iyi bak parmaklarıma...iyi...Ben hala sana vermiş olduğum sözü tutuyor olacağım...Bir başkasını değil... Seni sensizde olsa, seni şeytan gözlerin olmadan olsa da...Seviyor olacağım... Ve bir gün mutlaka o gözlerin gururdan değil, aşktan ağladığını görüp...Sana, Aşka,Yalnızlığa veda edeceğim... Bilmelisin güzelim, sevmiştim delice...Gidiyorum artık, dönmem geriye, elveda bir tanem elveda...Bu dizeler benden sana hediye..!
-
HEP BENLE BERABER
Hep Benle Beraber... Penceremden içeri giren rüzgar taşıyor okşayışlarını saçlarımı ellerinle.. beyaz tül aralanıyor gülüşlerini taşıyan rüzgarla.. ihaneti getirdi ellerime sözlerin.. düşer dilimden sevgi sözleri açılmış toprağın içine.. karışmak için ölülere.. sonra da yeniden doğmak için başka bedenlerde.. başka yüzlerde.. yüzüne karışmış ellerde.. her dokunuşunda rüzgarın gözyaşlarıma buğulanacak gözlerim.. her yağdığında yağmur ben çıkacağım ve gideceğim ayrı kalmanın cinnetiyle buralardan... acılarımı alacağım yüreğimle beraber.. belki de seni göreceğim bir başkasıyla.. yüreğimdeki son durağın gecikmiş otobüsündeki camdan bakarken geçmişime hüzünlü bir bahar sabahı uyanacağım yeniden.. koparılmış duygularımdan dilenenlere tüm nefretimi sunacağım içtiğim aşk kadehimden.. bunun sorumlusu olarak da seni göstereceğim soranlara.. ve yanındakini.. yanındaki farklı yüzleri.. geç gelmiş bahar güneşi taşıyacak senden aldığım acılarımı.. sonsuz bir uyku isteyecek gözlerim ve sonsuz bir düş.. asla kabusu olmayan bir düş.. bitmeyecek bir düş.. cennetteki meleklerin yüzlerinde göreceği masum düşü isteyecek.. gecelerden korunacak bir barınak ararken yüreğim belki de bir fırtınada kaybolmuş bir ada olacak yitik düşlerim.. yeniden keşfedilmeyi bekleyen... her kanadında yüzüne karışmış başka yüzler taşıyan kara kuşlarımı beslediğim umutsuzluklarım uyandıracak beni hüzünlü bir bahar sabahına.. kim bilir kaç bahar geçmiş olacak ihanetinden.. kim bilir kaç yüze karışmış olacak ellerin.. kim bilir kaç kere daha girmiş olacaksın başkalarının düşlerine.. kaç ayrılığı tatmış olacaksın.. sayısını ya da yüzlerini hatırlayacak mısın.. bir şarkı fısıldıyor duvarlar.. acının türküsünü yakıyor boş kaldırımlar.. dışarıda çarpışan bulutlar taşıyor duyulmayan sözlerimi.. sana getiriyor bütün gözyaşlarımı.. ay merhaba diyor kavga eden bulutların arasından gözleriyle yüreğime... hayat vermiyor bana düşlerimdeki mutluluğu.. hep bende bulamadıklarım... gözlerimde saklıyorum.. dilimde dolanan şarkıda saklı bulamadıklarım....
batuhan
Üye
-
Katıldı
-
Son Giriş
Jump to content