Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine
Edebiyat (Hikaye-Öykü) tarafından Sosyal Bilimler'de yazılan bir grup blogu
  • Konu

    172
  • Comment

    1
  • görüntüleme

    10.252

Bu bloğa katkıda bulunanlar

Bu Blog Hakkında

Edebiyat eseri, bir dil ürünü olan yazılı ve sözlü eserlerin tümü. Edebiyat (Hikaye-Öykü); Beğendiğiniz yada kendinizin yazmış olduğu kısa hikayelerinizi ekleyebilirsiniz. Yaşanmış ya da yaşanabilecek şekilde tasarlanmış olayları kişilere bağlı olarak belli bir yer ve zaman içinde anlatan eserlere hikaye denir.

Entries in this blog

NE OLUR GİTME

Günlerden Pazartesi, genç, yakışıklı ve gizli işlerle uğraşan adam peşindekilerden kaçarken bi sokakta genç, güzel ve ağırbaşlı bir kıza çarpar kız yere düşer adam kızın canının yandığını düşünerek, kızı yerden kaldırır. Kız ile Adam göz göze gelirler ve adam koşmaya başlar. Ve o günden itibaren güzel kız hep o Adamı düşünür... Adamın aklı ise kızda kalır ve 4yıl sonra o gizli işlerle uğraşan genç artık evlenmek isteyen ağırbaşlı bir kişi olur. Babası oğluna hemen gelin bulup evlendirir. Erkek çok mutludur, Karısı ise kocasını çok seviyodur.

Genç Adam artık büyümüş ve tam 27 yaşına gelmiştir ama halen o gün çarptığı kız aklına gelir ve derin derin dalar karısı ise olanlardan habersiz hayatını sürdürmektedir. Ve artık karısı bi çoçuklarının olmasını ister ve bi kız çoçukları olur. Genç Adam artık 30 yaşına gelmiştir.

Kızı 2 yaşına gelir kızın adını Elif koyarlar. Babası Mustafa ise artık onların çok sıkıntılı günler beklediğinden kuşkulanır. Nedeni ise Mustafa'nın işten çıkmasıdır .Mustafa artık eve geceleri gelmektedir. Karısı Yasemin buna çok üzülmektedir. Elif ise hiç birşeyden habersiz büyümektedir. Ve aradan yıllar geçer elif 4 yaşına gelir. Mustafa ise karısına söyleyemediği bi şey vardır. Mustafa eve geç geldiği günlerde karısını aldatmıştır. Mustafa karısına o gece çok içmiştim arkadaşlarla bi otele gittik ve dayanamayıp bu olayı yaptım der. Karısı Yasemin Elifi alıp gider ve bi daha geri dönmez ve genç Adam 2 yıl bekler ve kendisini asar bunu duyan Yasemin hemen eve gelir ki Kocasının tabutu kaldırılıyor. İşte bu hikayede anlatılan hiç bir zaman nefsinize yenik düşmeyin...

Bekleyişlere yüklemişsen aşkını, senin için en tanıdık sözcük "yarın"dır....... Aslında "o" yoktur ve senin de beklemekten başka çaren yoktur. Bu yüzden yarın senin için hiç bitmeyen bir umuttur. O olmadan geçirdiğin hiçbir gün yaşanmış sayılmaz. Yaşamadığın günler eklendikçe birbirine, yarına olan özlemin daha da artar. Her gece gözlerini "yarın olsun" diye kaparsın, her gece o günü değil yarını düşünerek uyursun. Uyuyabilirsen tabii... Gün ışığı varken daha çabuk geçer zaman. Gündüzdür, bir uğraşın vardır, "o ve yarın" yine aklındadır ama yolların, sokakların kalabalığında daha az hissedersin yalnızlığını. Ama o gece kahrolası gece.... bir çöktü mü kentin üzerine geçmek bilmez saatler de senindir artık. Ne yapsan olmaz, ne yapsan tüketemezsin dakikaları. Oysa senin istediğin bu gecenin de bir an önce bitmesi ve "yarın" olmasıdır. Bugün yoktu ya "o" belki yarın olacaktır. Günlerdir beklediğin telefon belki "yarın" gelecektir. Aylardır hasret kaldığın yüzünü belki "yarın" göreceksindir.

Kadehlere sığınarak ve kendini sarhoşluğun kollarına bırakarak bitirmek istersin geceyi. Yapamazsın çünkü içki seni uykuya değil "yarınlı" düşüncelere taşır. İki satır kitap okuyamazsın. Sözcükler çoktan anlamını yitirmiştir. Belki bir iki şarkı daha çekilir kılar geceyi dersin ama dinlediğin her şarkı yine "o" nu anlatır sana... umudun vardır ya içinde "yarın"a dair; bir tek ona sarılırsın. Yüzünde beliren gülümsemeyle kaparsın gözlerini. Zaten ne kalmıştır ki şurada "yarın" olmasına...

Sabahın ilk ışıkları yüzüne çarpar çarpmaz açarsın gözlerini. Heyecanla kalkarsın yataktan. "yarın" olmuştur ya, geceki sıkıntından eser kalmamıştır. Telefonlarını kontrol edersin, arayan, not bırakan var mı diye... Yoktur... Kapıyı dinlersin gelen var mı diye... Yoktur... yine yalnızsındır işte ve bu duygu bir bıçak gibi keser yüreğini... ince ince bir sızı hissetmeye başlarsın, tıpkı dün sabah hissettiğin gibi... "Yarın" bugün olmuştur ve senin önünde yine sadece "yarın" olmasını beklemekle geçecek bir bugün vardır. Daha kaç gün geçecektir "yarın"ı bekleyerek bilinmez...

BEKLEYİŞLERE YÜKLEMİŞSEN AŞKINI VE "YARIN"I BEKLEYEREK TÜKETİYORSAN ZAMANINI, BEKLEME ......

Çünkü; O YARIN HİÇ GELMEZ.....!!!!!!!!!!!!!!!

ÖPÜCÜKLER

Çoğu zaman pek çok şeyi çocuklardan öğreniriz.

Bir sure önce, bir arkadaşım, 3 yasındaki kızını, bir rulo altın renkli kaplama kağıdını ziyan ettiği için cezalandırmıştı. Durumları iyi değildi ve kızının kağıtları, ağacın altına koyacağı bir kutuyu süslemeye harcaması onu çok sinirlendirmişti.

Buna rağmen, küçük kız, ertesi sabah hediyeyi babasına getirdi ve "Bu senin için babacığım" dedi. Arkadaşım, gösterdiği tepki için kendini suçlu hissetti, ama kutunun bos olduğunu görünce için için sinirlenmekten de kendini alamadı.

Kızına bağırdı:

"Birine bir hediye verdiğin zaman içinin dolu olması gerektiğini bilmiyor musun?"

Küçük kız babasına yaşlı gözlerle baktı ve şöyle dedi:

"Ama babacığım, kutu bos değil ki. Ben kutunun içine öpücüklerimi üflemiştim. Hepsi senin için babacığım."

Babanın içi paramparça olmuştu. Kızını kucakladı ve onu affetmesi için yalvardı.

Arkadaşım bu altın renkli kutuyu yatağının bas ucunda yıllarca sakladığını anlattı bana. Ne zaman cesaretini kaybetse, kutunun içinden hayali bir öpücük çıkarıyor ve onu oraya koyan çocuğunun sevgisini hatırlıyordu.

Gerçek anlamda bakmak gerekirse, her birimiz arkadaşlarımız ve ailelerimiz tarafından bize sunulan karşılıksız sevgi ve öpücüklerle dolu altın renkli kutulara sahibiz. Dünyada sahip olabileceğimiz daha değerli bir şey olamaz...

Sensizlikte fırtınalar kopuyordu yaşadığım şehirde .Ölüm ise hırçın dalgaların maskesini giymiş kıyılarıma vuruyordu. Üşüyordum.. Gözlerim gözlerini arıyordu gökyüzünde.. Ama gökyüzü kapalı.. Şehre yağmur yağıyordu .Yağmurlar ise acımasız.. Bereket dağıtan yağmur, yüreğime yalnızlığın acımasızlığını bırakıyordu damlalarında ..Korkuyordum karanlığa yenilmekten. Tüm şehri dolaşıyorum önümde seni bulma umutlarım arkamda beni kovalayan yalnızlık.. Saatler geçmek bilmiyor. Gözlerim bir an saate dalsa yelkovan cellatlığa, akrep ise karanlığa bürünüyordu. Yapamıyordum sensiz. Ayaklarım yoruluyordu su birikintilerine çarpa çarpa. Sensiz duygularım bölük pörçük.. Ölümü ensemde hisseder gibiyim. Kimsenin olmadığı sokaklara girmiyordu ayaklarım.. Korkuyordum sensizlikte ölümün kalbimi esir almasından.. Kılcaldamarlarımdan canımı çekiyorlar sanki... Üşüyorum sensizlikte.. Yağan yağmurda sığınacak sıcak yüreğini arıyordum.. Fırtınada dev dalgalara karşı sığınabileceğim sakin bir liman. Kısacası seni arıyordum...Ezan sesi, gecenin karanlığını dağıtıyorken gözlerim uykuya yenik düşecekti az daha...Koşmaya başladım güneşin ilk ısıttığı sokaklara...Güneşin sıcaklığında bulabilirdim. sesini....Soluk soluğa koşuyorum akşamdan ıslak kaldırımları. Güneşi görüp kuruyan her kaldırım gibi bende sana kavuşuyorum sanki...

Rüyadan uyandığımda ter içindeydim.. Korkularım bir anda mutluluğa dönüşürken varlığında rüyalarda bile sensizliğin acısını hissetmek kötüydü...Ne mutlu sevdiklerinin her an kıymeti bilip ölümüne sevenlere..

Nazım Hikmetin Abidin Dino'ya dediği gibi, belki mutluluğun resmi yapılamaz ama hariıtası çizilebilir diye düşünüyorum. Biraz garip ve tutarsız da olsa, sonuçta çizilebilir.

Mutluluk bazen küçük bir hediye, bazen bir bakış, sıcak, candan bir el, çocuğumuzun aldığı diploma vs. olabilir. Mutluluk nerede, niçin ve nasıl algılandığına, kişisine, yerine ve zamanına bağlıdır.

Şuna inanıyorum ki, servet, güç yada güzellik başlıbaşına bir mutluluk sağlamaz. Mutluluk ancak eşler arası gerçek bir sevgi, diyaloğ ve güvenle yakalanabilir. Evli olup da kişinin tek başına mutluluğu söz konusu zaten olamaz.

Son yıllarda yapılan ciddi anket ve araştırmalarda, sonuçlar bilinen tekrarların aynısı. Elindekiyle yetinmesíni bilmeyen insanın, dünyayı da bağışlasan mutlu olma şansı yoktur.

Mutluluk.

Küçük ve az şeylerle yetinmek, elindekiyle mutlu olmasını bilmektir. Beklenti ve isteklerinizi abartmadan sınırlı tutmak, iç ve aile içi huzurun mutluluğu için neden sayılabilir. Dışa dönük gösteriş, moda, lüks, şan, şöhret yada salt mevki, para gücü gibi değerler mutlu olmak için yeterli bir neden sayılmaz...

Hayat bir sınavdır, sahip olmak istediklerinizle değil, elinizdekiyle mutlu ve huzurlu olmanın yollarını öğrenin. Çünkü mutluluk mutlu olmayı arzu eden ve buna gayret edenlerin hakkıdır. Evlilklerde mutluluk ancak eşlerin bir ömür el ele, yürek yüreğe vermesi ile gerçekleşir. Bir başına kimsenin soluğu buna yetmez...

Önemli olan sorumluluklarınızın bilincinde olmak. Tartışmaların, kavgaların esiri olmadan, seviyenizi ve aklınızı kullanmayı ve korumayı öğrenin. Belki, bunun açınızdan pek kolay olmadığını düşünüyorsunuz, doğru ama imkansız olduğunu söyleyemezsiniz. Dikkatlerinizi geleceğinize yönelterek planlı, programlı ve kararlı davranarak istekleriniz doğrultusunda hareket etmeyi gerçekleştirebilirseniz, mutlu olmamanız için hiç bir neden kalmaz. Çünkü emek verilmeden, çaba harcanmadan hiç bir şey kendiliğinden olmaz.

Seviyenin önemi burdandır. Sorumluluğunuz bu yüzden çok önemlidir. Birliktelikler sorumluluk gerektirir. Çünkü mutlu ve huzurlu evlilikler saygı ve yöntemlere bağlıdır. Bazen küçük bir hatanın bile büyük sorunlara dönüştüğü bir arena olabilir.

Etrafınıza bakıp bir düşünün lütfen. Bu kısa süreli yaşam için bu kadar kırıcılık, bu kadar gerilim, bu kadar sıkıntıya, inada gerek var mı?

Nedense bir çok insan anlayışın, dinleyişin, hoşgörü, saygı, sevgi ve geleceğinin yerine salt inadı koyarak yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Ve o acıyı hem kendisi çekiyor, hem de başkalarına çektiriyor. Bunun Hollanda da yabancılara yardım amaçlı sosyal bir kurumda çalıştığım süre içerisinde Türk ve faslı aileler arasında daha yoğun bir şekilde yaşandığının ayırdına vardım. Bu bir anlayış, yetişme tarzı ve kültür meselesi değil midir sizce.

Düşününki, ne kadar yaşayacağımızın belli olmadığı bir dünyada, ömrümüzü hargür içerisinde geçirmenin bir anlamı var mı?. İnsan olarak herkesin sevgiye, mutluluğa, anlaşılmaya, güvene, insan gibi yaşamaya hakkı ve ihtiyacı var. Bütün bunları hakketmek için de öncelikle kötü huylarınızdan vazgeçip, özveride bulunabilecek bir çaba içine girmelisiniz.

Mutluluk yada mutsuzluk denince nedense akla ilk gelen evlilikler oluyor. Evli ve mutsuz çiftlere öncelikle şunu söylemek isterim. Evlilik kurumunuza saygı, güven, sevgi, hoşgörü, açıklık, dürüstlük, alçak gönüllülük gibi, biribirilerini anlama, dinleme anlayışını ve içselliğini yerleştiremezseniz, bilmelisiniz ki, hiç bir tutum yada davranış sizin mutlu ve huzurlu olmanızı sağlayamaz...

Evlilik kurumu her zaman saygı duyduğum ve genel toplum düzeni açısından olması gerektiğine inandığım aile birliğidir. Ancak bizim gibi geri kalmış toplumlarda 15 20 sinde evlenen gençlerin, gelecekleri hakkında öyle bilinçli ve üzerinde uzun boylu düşünmedikleri bir gerçek. Çünkü gençliğin de tozpembe hayallerinin zamanı ve budalalık dönemleridir. Bütün bir yaşamı kurban vermek fazlaca önemli değildir o dönemlerde onlar için. Zaten akılları başlarına geldiklerinde iş işten geçmiş olur.

İstikrar, denge, içtenlik olmayan hiç bir evlilik yada ilişkide iyi ve mutlu bir gelecek beklemek hayalden öteye geçmez. Kadın yada erkek, mutlu olmak istiyorsanız. Kısır, gereksiz tartışma ve çekişmelerle yaşamınızın kararmasına izin vermeden ve karşı durarak, yuvanızda saygı, sevgi ve uzlaşma kültürünün egemen olmasını sağlamalısınız. Bu uğurda çok zor sınavlar vermek zorunda kalabilir siniz. Ancak her birey üstüne düşen görevi yerine getirerek, kendi payına düşeni yapmak için çaba verirse ortada bir sorun kalmaz...

Eğer evliliğinizde ilişkiniz her gün yara alıyorsa, bunun nedenlerini iyi düşünüp, bu yarayı tedavi etmenin yollarını bulup ortaya çıkarmazsanız. Hayatınız boyunca acı cekmek zorunda kalırsınız. Evlilik insanın hayatında önemli bir karardır. İnsanın sığınacağı bir yuvadır. Bu yuvanın kesin kes yıpratılmaması, yara almamasi gerekir.

Bazan ailevi ilişkiler arası ölçüyü kaçırmadan konuşup tartışmanın sayısız yararları var. bu gün bir çok evliliklerde zorunlu olmadıkça konuşmamayı yeğ tutuyorlar. Çünkü ilişkiler arası iletişim yok. Oysa ki psikologlar ülkemizde aile fertlerinin konuşup dertleşmedikleri için bu sebeple ailede bulunması gereken sıcak ilişkilerin doğmadığını bununda aile fertlerinde depresyon stres gibi olaylara neden olduğunun özellikle altını çiziyorlar.

Mutluluk gökte zembille inmez. Hakketmesini bilenler içindir derdi rahmetlik ninem Az ile yetinmeyi bilmek özenti ve gösterişlerden uzak, kendisi olabilmeyi başarmak, mutluluğun hala en temel belirleyicisi olarak bilinmektedir.. Paranın ve ekonomik gücün, güzelliğin, göreceli değerler olduğunu unutmamak gerek. Yalnız başına asla ve asla mutluluğun belirleyicisi değildirler.

Öyle veya böyle hayatı yaşamak, yaşamı da güzelleştirmek gerek. Mutluluk bir çabadır, bir uzlaşma kültürüdür, kendine güvendir, bir iç derinliği, iç zenginliği ve iç güzelliğidir. Mutlu olmak için her şeyi oluruna bırakmak yetmiyor, onun için çalışıp emek vermek gerekir. Her şeyini insan kendi üretmek zorundadır. Mutluluk bize bağışlanmış bir eser değildir. Yaşamı anlamlandırmak için sevgi almak, sevgi vermek gerek. Çünkü insanın varlığını, mutluluğunu hissedebileceği ve hissettirebileceği tek yer yüreğidir.

Mutlu bir yuva kurmayı, mutlu olmayı, mutlu yaşamayı herkes arzu ve hayal edebilir. Ama onun gerekliliklerini yerine getirmekse size bağlıdır. Tabi bu yaşadığınız hayata hangi açıdan baktığınız, gördüklerinizin neresinde durduğunuz, öngörülerinize göre gerçek değerlerin neler olduğuyla da ilintilidir. Bir kere evli olupta gözü dışarda olan insanların kesinlikle mutlu olma şansı yoktur diyor bir düşünür.

Oncelikle, mutluluk insanın kendisinin hak etmesi gereken bir olgudur. Bir piyango bileti ile gelse bile yinede doğru bileti almak yada seçmekle mutluluğa erişilir. Oysa acı ve mutsuzluk her zaman bir maruz kalmadır. Bir haksızlıktır, çaresizliktir. Mutsuzluk bir acı ve çile çekme halidir. Yoksa kim mutsuz ve bedbaht olmayı ister.

Araştırmalarda, doğru kişilerle, doğru evliliklere odaklanmanın önemini vurgulamadan geçemiyeceğim. Mutlak zekadan çok, sosyal zekanın ve sosyal yapının mutluluğa çok daha olumlu katkılar sağlayacağının altını özellikle çiziyor uzmanlar.

Kavgadan, kargaşalardan uzak, hayata gülerek ve gülümseyerek bakabildiğimiz saygı ve sevgi kültürümüzü pekiştirerek, yaşamı omuzlarımızda bir yükmüş gibi görmediğimiz an, yükümüz hafifleyecektir. Üstelik hayat bize çok daha renkli ve zevkli gelecektir. Yazımı yıllar önce yazdığım bir şiirle noktalamak istiyorum. Yolunuz yüreğiniz kadar aydınlık, uğurunuz açık ola

Heyecanla sahibi olan ufak çocuğa doğru koştu Pufy. Onun kendisini her çağırışına büyük bir heyecanla gitmek, göreviydi sanki. Annesi, babası, kardeşi, arkadaşı... her şeyiydi ufak çocuk onun için. Bir kerecik sevse, sevinçten çıldırır, sırf kendini bir kez daha sevdirebilmek adına, her türlü cambazlığı yapmaya çalışırdı. Yeter ki, sevsin...

Ölmüş annesini hala emmeye çalışırken tanışmıştı sahibi olan ufak çocukla. Süt gelmeyen memeleri zorlarken, arkasından yumuşacık iki minik el sarılmış, onun "annemden ayrılmam" diye feryatlarına kulak asmadan kucağına almıştı. Gözlerine bakıp, "bundan sonra birlikteyiz ufaklık, isminde 'Pufy' olsun olur mu ?" demişti. Minicik bir köpek, minicik bir çocuk... Sevgi ve dostluğun başlangıcının adıydı Pufy... Böyle başlamıştı yaşamın yeni tadı.

Tombiş vücudunu minik ayakları zor taşır, ufak çocuğun arkasından koşarken çoğu zaman hemen yorulur, beni de bekle anlamında "Hev Hev" diye kendini ifade ederdi. Ufaklıkta geri döner, Pufy'nin yanına oturur ve Pufy dinleninceye kadar onunla sohbet ederdi. Birbirlerini hiç gözden kaybetmemeye çalışırlardı. Pufy bir an onu gözden kaybetse bu korkunç dünyada kaybolacak zannederdi. Henüz 2 aylıktı, yaşama dair her şeyi çocuktan öğreniyordu. Oyun oynayalım diye attığı ufak ısırıklardan birinde, çocuğun ayağı kanayınca, çok utanmış, üzüntüsünden köşe bir yere gidip ağlamıştı. Onlar iki kardeş gibiydiler. Çimlerde alt alta, üst üste yuvarlanmaları, yemek yemek için olan yarışları, çeşmeye kim önce gidecek müsabakaları. Hepsi hayatın öğrenimiydi Pufy için.

Geceleri hava biraz serin olurdu. Büyük büyük köpekler gelir, etrafta sinirli sinirli gezerlerdi. Pufy her akşam kerpiç bir duvarın arkasında uykuya dalar, sabaha kadar uyanmazdı. Kim bilir belki uyanırsa büyük köpeklerden biri onu yerdi ? Ya da karanlık onu boğardı. Üstelik ufak çocukta yoktu. Onu kim korurdu ?

Günler hızla geçiyor, her gün Pufy yeni bir şeyler öğreniyor, her gün ufak çocuğa daha çok bağlanıyordu. Doğum tüyleri dökülmeye başlamış, kısa ve gri yeni tüyleri onu daha tombul ve güzel göstermeye başlamıştı. Evet, yakışıklı bir delikanlı olacaktı. Hatta kocaman olup, ufak çocuğu hep koruyacak, ona kimsenin zarar vermesine izin vermeyecekti. Hele çimlere bastıkları için çocuğa bağıran kapıcıyı çoktan gözüne kestirmişti. Büyüyünce ufak bir paça alacak, çocuğa bir daha bağırmaması gerektiğini anlatacaktı. Sanırım insanlar iyi canlılardı. Ufakları bile böylesine sevgi dolu ise, büyükler daha anlayışlı, daha koruyucu olmalıydı. Evet, evet.. Yaşam çok güzeldi...

"Haydi Pufy, saatimi getir" yine büyük bir heyecanla koştu. Saati çimlerin içinden alıp, hızla geri çocuğa döndü. Saati bırakınca, sevgi dolu ufak eller boynuna dolandı. Ah, hep sevseydi keşke. Yumuşacık ellerin ilettiği sevginin karşılığını o minik elleri yalamakla verdi. Tekrar ayağa kalktı çocuk ve saati fırlattı. "Haydi pufy, getir bebeğim". İşte yine saati getirecek ve yine sevilecekti. Heyecanla koştu, saati ağzına aldı. Kalbi küt küt çarpıyordu. Dönmek için hamle yaptığında arkasında biri engel oldu. Bacağıyla onu itelemişti. Minicik başını kaldırıp, gözlerini yukarıya dikti. Kocaman bir insan duruyordu. "Acaba saati bu amcaya versem, oda beni sever mi" diye düşündü. Adam elindeki küreği havaya kaldırdı, sanırım atıp getirmesini isteyecekti. Ama o kürek çok büyüktü, getiremez di ki... Beklediği olmadı. Kürek büyük bir hızla başına indi...

"Demek bahçeme pislersin ha!!!" acıdan ne söylediğini anlayamamıştı bu büyük insanın. Öyle çok canı yanmıştı ki, avazı çıktığı kadar bağırmak istemiş, fakat ağzına dolan kırmızı sıvı sesinin çıkmasını engelleyerek, ufak bir mırıltı halini almıştı. Kulakları duymaz oldu, gözleri kararmıştı. Neden vurmuştu o amca ona ? Ufak çocuk nerdeydi ? Neden korumamıştı Pufy'sini. Kürek bir kez daha kalkıp vücuduna indi. Yine tarifsiz bir acı kapladı vücudunu. Bir hüzün perdesi kapatmıştı gözlerini. Artık hareket edemiyordu, küt küt atan kalbinden başka hiç bir yerini hissetmiyordu çünkü. Minicik gözlerini kaldırıp ufaklığı aradı. İlerde belli belirsiz bir gölge. Evet oydu, kokusunu buradan bile almıştı. Tıpkı oda kendisi gibi hareketsiz, korku dolu gözlerle bakıyordu. Acaba ona da mı vurmuşlardı ? Neden donup kalmıştı ? Neden gelip kendisini bu canını yakan adamdan hala kurtarmıyordu... Nedenler ile doldu beyni. Saati hızlıca alıp gelemediği için mi böylesine acı bir ceza verilmişti ona !

?

Kürek bir kez daha kalktı... Pufy her şeyi anlamıştı. Bir kaç saniye sonra, annesi gibi hareketsiz olacaktı. Annesi gibi toprak olacak, gözleri güneşin doğuşunu hiç göremeyecek, yeni bir gün başlıyor sevincini, yüreğinde hiç hissedemeyecekti. Bir daha kalkıp oynamayacak, kafasını küçük çocuğun kollarının arasına sokamayacaktı. Her şeyden önemlisi, büyüyüp onu koruyamayacaktı. Kılıçların kınına girerken çıkardıkları ses gibi bir ses çıktı boğazından. Yaşamasına niçin izin verilmiyordu ? Soru işaretleriyle dolu minik gözlerini, ufaklığın gözlerine dikti. Son yargılamasını yapmıştı, insanlar ufaldıkça sevgi doluyor, büyüdükçe kin ve nefrete dönüşüyorlardı.

Kürek indi...

Yaşam bitti...

Pufy' den arda kalan, minicik ağzından bırakmadığı kanlı bir saatti

Çoban Ali, bütün gün dağlarda, bayırlarda koyunlarını otlatır, onlara kaval çalarak vakit geçirirmiş. Çoban Ali doğanın ortasında koyunlarıyla başbaşa olduğu için pek konuşmazmış. Kiminle konuşsun ki? Konuşmaya gereksinim duyduğunda kavalını çıkarır, ona düşüncelerini üflermiş yanık yanık.

Bir gün, durgun bir su kenarında koyunlarını otlatıyormuş. Sırtını çimlerin kenarındaki ağacın gövdesine dayamışken, kavalını çıkarıp üflemeye başlamış. Önce hafiften, sonra uzun uzun çıkıp çevreye yayılmış ezgilerin duygusallığı. Çimler, bu gizemli dizeme uyup uzun boyunlarını sağa sola sallamaya başlamışlar. Rüzgar hafiften esince yardım etmiş onlara. Otlar, çimler, sazlar salınmışlar bir o yana bir bu yana. Papatyalar ve diğer kır çiçekler de katılmışlar onlara. Büyüleyici kavalın sesine uyarak çimler, otlar, sazlar, papatyalar ve diğer çiçekler bir dansdır tutturmuşlar. Bir sağa, bir sola, salınarak, öne ve arkaya yaylanarak.

Çoban Ali, önce hafiften üflediği kavalına biraz canlılık katıp, daha derinden, ta yüreğinin derinliklerinden bir nefes vermiş. Daha yanık, daha duygulu. İşte o zaman kavalın ezgisi daha gür çıkmış. Dizem daha bir gizem ve etkileyicilik kazanmış. Yayılmış tüm doğaya dalga dalga. Ezginin dizemi yayıldıkça uzun uzun, rüzgar gücünü arttırmış, otları, sazları, çiçekleri yalayarak. Bitkiler boyunlarını bükerken rüzgarın okşayışıyla bir o yana, bir bu yana. Rüzgar da keyiflenmiş bu salınmadan. Coştukça coşmuş Çoban Ali'nin büyüleyici ezgisiyle. Sanki Çoban Ali çalıyor, doğa da geçmiş karşısına dans ediyormuş.

Kavalın sesi küçük su birikintisinden de duyulmuş. Önceleri yumuşak uzun dizemler olarak; sonraları coşan, çağlayan duygular olarak. Sudaki yuvasına gizlenmiş uyuklayan küçük bir balık, birden dikkat kesilmiş bu hoş ezgiye. Önce dinlemiş gözlerini yumarak. Sonra coştukça kavalın sesi, duramamış yerinde, dolanmış suyun içinde bir o yana bir bu yana. Kuyruğunu sallamış ezginin dizemi ile. Kuyruğu açıldıkça tül tül suyun içinde, bedenini kıvırdıkça suda ilerlemek, dönmek, dans etmek için, kavalın sesine hayran kalmış.

"Kimdir bu kadar güzel çalan acaba?" diye zıplamış suyun içinden. Kıyıdaki ağaca, sırtını dayamış Çoban Ali'yi görünce, uzaktan kıyıya doğru yaklaşmış süzülerek.

Çoban Ali, kavalına düşüncelerini üflerken, farkına bile varmamış kıyıda çırpınan, zıplayan güzel balığın. Bir an, suya birşey düşmüş gibi ses çıkınca, kavalını üflemeyi durdurup bakmış kıyıya doğru. Olur a, kendi kuzularından biri, su içmek isterken ayağı kayıp yuvarlanmıştır belki suya. İlk bakışta korktuğu gibi bir olay olmadığını görünce merakla su kenarına doğru emeklemiş.

İşte bu anda, sudan fırlayıp havada çırpınan güzel kırmızı balığı görmüş. Küçük balıkmış sesi çıkaran, suya düşerken "cup" diye. Kaval susunca bir an için, rüzgar çiçekleri, otları, sazları okşamayı durdurmuş.

Ezginin dizemiyle dans eden çiçekler, otlar, sazlar durmuşlar birden.

Sessizce beklemişler, "Ne olacak?" diye.

Çoban Ali, elleri üzerinde suya doğru eğilince, içinde bir oyana, bir bu yana çırpınan, kıvrak hareketle dolanan, kırmızı balığı görmüş. Kuyruğunu yayarak tül tül, kıvrılırken suyun içinde, tüm güzelliğini sergilemeye çalışıyormuş küçük balık. Çoban Ali bakmış ki küçük balık sevgi ile çırpınıyor suyun içinde, hemen bağdaş kurup kıyıya, kavalını çalmaya başlamış. Her zamanki gibi önce incecikten yavaş yavaş, sonra coşarak, yüreğindeki sevgiyi yansıtarak üflemiş. Kavalın sesi coştukça, çimler, otlar, çiçekler ve sazlar da başlamışlar salınmaya. Ezginin dizemine, gizemine ve coşkusuna uygun olarak, önce ağır ağır, sonra hızlanarak, dalga dalga.

Bir yanda suyun içindeki balığın kıvraklığı, bir yanda bitkilerin salınımı, bir yanda Çoban Ali'nin kavalından çıkan ezginin büyüleyici duygusallığı, yayılmış doğaya perde perde...

Kuşlar gelmişler cıvıldaşarak ağacın dallarına. Kuzular melemişler arada ezginin dizemine uyarak. Tüm doğa ezginin duygusallığını yaşayarak çalkalanmış kıvrıla kıvrıla...

Çoban Ali bakmış ki doğa dans ediyor kavalını çalarken; O da kendini kaptırmış bu dansa ve daha canlı, daha içten üflemiş kavalını...

Günler haftaları, haftalar ayları kovalamış. Çoban Ali ve sürüsü gelirken su kenarına, koyunların çıngırakları ile kuzuların meleyişleri duyulunca uzaktan, çimler, otlar, çiçekler, sazlar kucaklaşırmışlar sevinçten. Kuşlar doluşurmuş ağacın dallarına. Doğa hazırlanınca büyük şölene, suyun kenarına bağdaş kurup kavalını çıkarırmış Çoban Ali. Daha ilk ezgi süzülürken kavalın deliklerinden suda bir kıpırdanma başlar, küçük kırmızı balık fırlayarak suyun içinden, "Ben de hazırım" dermiş. Çoban Ali çalmaya başlayınca kavalını; gözlerini kapar, içinin güzelliğini üflermiş derinden...

Bir gün bakmış ki küçük balık kırmızı yüzünü sudan çıkarmış, kara gözleri ile öylece hareketsiz bakıyor. Dayanamamış onun bakışlarına. Çoban Ali belki de aylardır ilk kez dudaklarını kıpırdatıp:

- Çok mu seviyorsun?

- Evet aşığım.

- Ümitsiz bir aşk o zaman seninki.

- Olsun ama çok güzel.

- Nasıl anlıyorsun geldiğimi?

- Çimler hışırdıyor, çiçekler fısıldaşıyor, kuşlar cıvıldıyor, bir hareket geliyor doğaya. Toprak ve su bile etkileniyor. Ben de yuvamdan çıkıp yanına kadar geliyorum ezginin eşliğinde, dans ederek.

- Çok güzel yüzüyorsun.

- Fark ettin demek.

- Hele kuyruğunu açınca, gelin duvağı gibi oluyor.

- Kuyruğum çok güzeldir.

- Aslında her şey çok güzel. Kara gözlü kıvırcık tüylü kuzular, ağaçlarda kıpırdayan küçük kuşlar, salınan, dalgalanan çimler, çiçekler, fısıldaşan sazlar, çimenlerin arasında serpişmiş beyaz papatyalar, şu içinde yüzdüğün duru su, karşıdaki dağlar, ıssız tepeler... Hepsi çok güzel.

- Doğa katıksız olunca çok güzeldir.

- Görmek isteyene.

- Evet.

- Ben de bu güzelliğin içinde çalıyorum kavalımı.

- En güzel sevgiyi yansıtarak.

- Gözlerimi yumup içimden geldiği gibi.

- Yalnız içinden geldiği gibi değil bence. Ben o ezgilerde duygularını, sevecenliğini de duyuyorum. Sanırım diğerleri de benim gibi.

- Çok mu seviyorsunuz benim ezgilerimi?

- Evet. "İşte doğanın aşkı" diyoruz sen gelirken.

- Herkes, herşey aşık mı sence?

- Evet.

- Ben de aşığım. Doğaya. Onun katıksız güzelliğine...

Çoban Ali, kavalı yine dudaklarına götürüp yavaştan üflemeye başlamış. O güzelliği anlatmak istercesine, nefesini öyle kullanmış, öyle güzel ezgiler çıkmış ki kavaldan, tüm doğa büyülenmiş, karşısına geçip dans edip oynamışlar hep birlikte.

Küçük balık kah başını suyun yüzünde tutarak, kah sağa sola kıvrılıp, kuyruğunu sallayarak, eşlik etmiş ezginin dizemiyle dans eden doğaya. Onun çırpınırken ürettiği kıpırtılar, yavaş yavaş sevgisini ve aşkını yaymışlar suyun üstüne. Halka halka, dalga dalga...

Çoban Ali her gün, koyunları otlamaları için yayınca, suya eğilir, balıkla konuşur dururmuş. Bu konuşmalar çok uzun sürdüğü için eskisi kadar çok çıkmaz olmuş kavalın sesi. Ne yapsın Çoban Ali, hem konuşup hem de kaval çalamaz ki. Sabırla kavaldan çıkacak ezgiyi bekleyen doğa, kaval sesinin gecikmesine tepki gösteriyormuş. Rüzgar hızla eserken, ağacın yaprakları arasında soğuk ıslık çalıyor, çiçekler ve çimler yerlere kadar eğilip onun hırçınlığından kaçıyormuş. Çoban Ali aldırmadan çevrenin tepkisine, sevgisini konuşurmuş küçük balıkla. Mutluluk içinde...

Küçük balık sevildiğini gördükçe daha neşeli, daha kıvrak çırpınırmış suyun içinde. Balık yorulunca konuşmaktan, Çoban Ali'den kavalını çalmasını istermiş. O zaman Çoban Ali, suyun kenarına bağdaş kurup üflermiş kavalını. Sevgi konuşmaları ile mutluluğu yaşamış olan Çoban Ali, çalınca kavalını, tüm doğa, yine dans ederek katılırmış ezgiye. Eskisinden daha canlı, daha içten. Buralara hiç kış gelmiyor, doğa hep yeşil ve neşe dolu yaşıyormuş tüm coşkusuyla...

Bir gün, koyunları ile su başına doğru ilerlerken Çoban Ali, karşı yönden patikadan, kendine doğru gelen bir adam görüvermiş. Keskin gözleri, adamın niçin buralarda olduğunu hemen anlamış.

Daha uzaktan omuzunda asılı duran oltası ile bu adamın bir balıkçı olduğunu görmüş. Balıkçı, sabahın erken saatlerinde buralara gelmiş, balık avlamak için. Çoban Ali'den de erken...

Balıkçı omzuna dayadığı oltası ile ıslık çalarak, sallana sallana gelirken kendine doğru, ürkerek bakmış Çoban Ali. Balıkçı yanından geçerken yüreği hoplamış birden. Göz ucuyla korkarak baktığında, oltanın ucunda sesizce süzülüp duran, kendisinin çok iyi tanıdığı, sevgisini paylaştığı küçük kırmızı balığı görmüş. Küçük balık, yakalandığı otlanın ucunda, açık ağzından asılmış, çırpınmadan, sesizce uzanıyormuş. Hareketsiz tül gibi uzayıp giden kuyruğu, kocaman açılmış, bağıramayan, çığlık atamayan ağzı, donuk gözleri ile ölümün, bitmiş bir yaşamın sessizliğini yayıyormuş çevreye.

Ama balıkçı mutlu, yakaladığı avın keyfi ile dudaklarını büzmüş, gönlünce ıslık çalıp duruyormuş. Çoban Ali'nin gözleri doluvermiş birden. Yanaklarından aşağıya süzülüvermiş yüreğinin acısı, sicim gibi... Gözleri buğulu, hızlı adımlarla, koşarcasına yürümüş suyun başına doğru, bir umutla. Ola ki, balıkçı bir başka balığı tutsun. Kendi sevgi dolu balığı yaşıyor olsun. Suyun kıyısına gelince, hemen çömelip suya doğru, gözleri ile küçük balığını aranmış...

Rüzgar hafiften esiyor, çimler, çiçekler, ağaçlardaki yapraklar bile kıpırdamadan sessizce bekleşiyormuşlar. Kuşlar gelmeye başlamış sessizce. Fazla gürültü, patırtı yapmadan. Küçük kanat çırpıntısı ile dallara konup bekleşmişler. Çoban Ali, ağlamaklı bir sesle, suya doğru seslenmiş, sevgisini dile getirmiş,

"Belki küçük balık duyar da çıkar" diye. Oltanın ucundaki bir başka balık olsun, kendi küçük balığı sudan çıksın,

"Korkma ben buradayım" desin diye, beklemiş. Gözlerinden yaşlar akarken, suyun yüzeyi öylece durgun ve sesiz kalmış. Ne bir kıpırdanma, ne bir dalgalanma...

Çoban Ali kavalına sarılmış hemen. "Belki, duymadı geldiğimi" diyerek en yanık, en içten ezgiyi üflemeye başlamış ağır, ağır. Yalnızca doğa, rüzgarın da etkisiyle sızlanmış yavaşça. Yanık kaval sesi, dalga dalga yayılırken doğaya, çimlerin, çiçeklerin arasından dolana dolana dolaşırken dağları bayırları, küçük balığı, onun sevgisini fısıldamış ağlayarak. Doğa da sızıyla dinlemiş kavalın acı dolu ezgisini...

Çoban Ali unutuvermiş koyunlarını. Aşkam olunca koyunlar, hüzünlü çobanı dağda bırakıp kendiliklerinden dönmüşler köye, ses çıkartmadan. Çoban Ali, su başında öylece kalmış

Dizleri üzerinde, ağzında kavalı, susmadan üflemiş yüreğinin tüm acısını. Onun ezgileri yankılanmış gecenin karanlığında...

Yıllar sonra buralara gelen insanlar, sessiz doğanın güzelliğini görüp, su başındaki ağaca sırtlarını dayayarak oturduklarında, gözlerini kapayınca ağacın yapraklarının birbirine sürterken çıkarttığı sesi, bir ezgiye benzetmişler. Çimler, çiçekler, suyun kenarındaki sazlar bu sese ayak uydurup salınarak dans edermişler. Kuşlar da bir başka öter, yanık yanık ezgilerle Çoban Ali'nin sevgisini yansıtırmış durmadan. Su kenarında, daha önce hiç görmedikleri bir kırmızı çiçek salınırmış bir o yana, bir bu yana...

Bu çiçek, insanlara çok değişik gelirmiş. Kimse onun gibi bir çiçek görmemiş o güne kadar. Yapraklarının uçlarında püsküller varmış. Tül tül uzanan, rüzgarla dalgalanan kıvrılan püsküller. Çiçek, uzun ince bir boruyu andırıyormuş. Üzerinde siyah noktalar varmış dizi dizi. Çiçeğe şöyle bir dikkatle bakınca kavala benziyormuş. Rüzgar estikçe çiçek kıvrılıyor, sallanıyor, çevreye bir ezgi yayılıyormuş kaval sesini andıran.

İnsanlar bu çiçeğe "Kaval Çiçeği" demişler. Kaval çiçeği, yalnız bu su başında bulunurmuş. Nereye götürseler, nerede yetiştirmeye çalışsalar olmamış. Yalnız bu su başında, kendi kendine yetişmiş, büyümüş. Kışın yaprakları dökülür, çiçeği kurur, bir çalı gibi dururmuş suyun kenarında. Bahar gelince, doğa uyanırken, o da uzun kış uykusundan silkinir, renklenip çiçek açar, bol yeşil püsküllü yapraklarıyla Çoban Ali'nin ezgilerini çalarmış, doğa dans etsin, baharı kutlasın diye...

Bir duygu düşünün; Çok kutsal olsun. Ona saygınız ve sevginiz sonsuz olsun. Birden karşınıza çıkan bir olanak, size herşeyi unutturabilir. Onun peşinde gidiverirsiniz. Bu tuzağa yakalanırsınız. Ne kaybersiniz? Çok. Belki de herşeyinizi...

Balıklar öğrendiklerini en çok 14 saniye saklayabilirmiş. Sonra her şeyi unuturmuşlar. Bazen biz de öyle yapmıyor muyuz?

Herşeyi unutup bir şeyin peşine takılıp gitmiyor muyuz? Bu durumda bıraktıklarımız nelerdir? Sonunda elimizde kalan çoğunlukla, o kutsal duygunun izleridir. Bu anılar sonsuza değin sürüp gider. O duygu kaybolmaz. Biz ise yok olup gitmişizdir.

Acaba hep böyle mi olmalı? Bizler yanılgının bedelini hep yaşamla mı ödemeliyiz? Bana kalırsa en az bir kez daha şans tanınmalı. Ama, ee yazık ki, gerçek böyle değil işte.

Neden mutlu olmak varken mutsuzluğu seçelim.

Neden huzura kavuşmak varken huzursuzluğun peşinden koşalım.

içindeki duyguları artık hayata geçirmenin zamanı geldi diye şöyle bir söylen kendi kendine...

istediğini yaşa, hayata, kendine sinir koyma. Duygularını yasamak için zamanı bekleme, onları hapsetme yüreğine, içinden geldiği gibi yaşa...

Bazı şeyleri yapmak için bekleme, belki gecikebilirsin.

Mutlu olmak için mücadele et, mutsuzluğun hayatına girmesine izin verme. ondan her zaman uzak dur, sakın yaklaşma!

Eğer bir şeyler yapmak istiyorsanız, karsınızdaki insandan ya da yapmak istediğiniz şeyin sizi kötü karşılamasından korkuyorsanız size diyebileceğim tek şey korkma yaşa ve gör! yasamadan ve yaşatmadan hiçbir şeye karar verme. Dediğim gibi her şey için çok geç olabilir.

Ve fazla vakit geçirmeden her şeyi olduğu gibi kabullenmeye hazırsan bekleme hemen hayata geçir düşüncelerini.

Hadi!.. ne bekliyorsunuz, belki sizin telefonunuzu bekleyen birileri vardır. Ya da yapmak istediğiniz şeylerin zamanı gelmiştir. Çabuk ol!..

Öylesine bir gündü, yeni değil de sanki geçmiş günlerden biriydi, öyle gibiydi...

Kaç gece beklemiştim seni. Kaç gece koynuma hasretini alıp uyumuştum. Kaç gece yalnızlık sancısıyla kıvranıp durmuştum. Öyle acımasızdı ki geceler, gökteki yıldızlar yüreğime atılan birer taş gibi gelmişti bana. Yine de her şeye değerdi bekleyişim.

Bütün yollar sana çıkıyordu ama ben asıl senin yolunun benimkiyle kesişmesini bekliyordum.

Aylar geçmişti hep vardın ama bir tek o an yanımdaydın. Biraz yabancıydın bana, biraz da tanıdık. Şaşkındık, şaşkınlığımız çok fazla yansıyordu yüzümüze. Göz göze gelmek hiç bu kadar zor olmamıştı. Bir bakıştan bin anlam çıkarmak buna denirdi işte. Yüzümüzde birbirimize ait izler arıyorduk bakarken.

Ne çok duymuştum sesini ama sanki sen ilk kez konuşuyordun. İlk kez söylediğin cümleler sahibiyle bütünleşiyordu.

Düştükçe gülüşün yüzüne, sessiz olan her şey konuşmuştu içimde. Yine de sözler bir türlü çıkmıyordu ağzımdan. Oysa boynuna sarılıp "Sen aylardır beklenen, sen yıllardır özlenensin" demek istiyordum. Hava serin değildi ama ben titriyordum.

Kelimeler hiç bu kadar zor olmamıştı bana. Ne zaman bir şey söylemeye kalksam, her seferinde bir şey oluyordu, sözcükler ağzımda donuyordu.

Sıcaktın, dokunmasan da yansıtıyordun. Biraz önce titreyen ben artık terliyordum. Aşktı bu biliyordum ama bunu kendime bile itiraf edemiyordum.

Farkında değildin belki, belki ben belli etmiyordum ama yıllardır koruduğum, yıllardır kimseye açmadığım topraklarımı çoktan teslim almıştın bile. Sınırlarımdan içeri girmiştin bir kere. Yüreğimin en gizli, en kuytu köşelerinde sen vardın artık.

İtirazsızdım, belli ki mutluydum. Belli ki beni şaşırtan mutluluğun ta kendisiydi. Harfleri tükenmez bir kavuşmanın alfabesindeydim. Ve ben okumayı sanki yeniden öğreniyordum.

Şimdi bu sevdayı bana yaşattığın için kendimi şanslı hissediyorum. "Ya sen olmasaydın" diye düşünmüyorum çünkü sen varsın. Çünkü sen içimdesin. Çünkü sen benim hayat kaynağımsın.

Biliyor musun, çölde bulabildiğim bir avuç su olsan, bitmeyesin diye içmem seni. Nerede olursan ol benimle kal. Ben, bu yürek attığı sürece seninleyim.

Baya bir rahatsızlık geçirdiğim dönemlerdi..ve bir gün baya bir kendimden geçtiğim güne saplamıştım.. Rahatsızlığımdan dolayı bayılmıştım.. hastane arabasına nasıl beni koyduklarını hatırlamıyorum bile....

Sadece DR.larin sesini duydum bir yankı gibi bir kaç saniye...Bağırıyorlardı telaştan, kaybediyoruz.... kalbi duruyor diye...ve yine yoklara karıştım... .Benim hala anlam veremediğim bir duruma girmişti ruhum...sadece karanlık bir yerde uzaktan yol gibi bir ışık görüyordum... ayaklarımdan sanki ruhumun yukarı doğru kalktığını hissediyordum...o ara aklım başıma geliyordu...ne kadar dua biliyorsam okumaya basladim...ve bu durum bir kaç kez tekrarlandı ben okudukça sanki bacaklarımdan çıkan ruh geri bedenime giriyordu...bu arada hiç bir acı hissetmiyordum...

Bir ara gözlerimi açar gibi oldum... başımda Dr.lar vardı telaşlı, fakat bir sessizlik vardı, Dr.ların konuştuklarını duyamıyordum. Bu arada yeşil gözlü genç, kumral, yüzünde bir nur vardı sanki... güler yüzüyle beyaz giyiminle onu sadece omuzlarına kadar görebiliyordum.. Dr.ların arasından yavaş ilik esen bir rüzgar gibi geçiyordu.. şu an bile bakışları gözümün önünde... Bir an kimse yoktu yattığım ambulansta, sessizdi her yer.. sol tarafımdan bu sefer yüzünü göremediğim, ama beyaz hacda giyilen ehram vardı üzerinde...Sol tarafımdan ayak ucumdan geçerek sağ tarafıma oturdu...Tok ve tatlı sesiyle bana su sözleri dedi...

Senin o kadar günahların var ki aslında cezasını çekecek olduğun fakat yaptığın iyilikler bunu karşılandığından dolayı af ediliyor...

Sadece bir günahın var ki bunun afi yoktur! dedi bana..

Bana 20 yıl önceki benim çoktan unuttuğum bir olayı hatırlattı...

Hastanede koridorda oturuyorum...bir Hintli çocuk geçiyordu annesiyle ve babasıyla birlikte...bu çocuğun başı gövdesinden büyüktü.... ve benim içimden Allah im bu çocuğu neden böyle yarattın geçmişti... elimde olmadan...

Demek ki Allaha büyük karşılık vermiştim... günah islemişim...

Simdi hala içim yanıyor... aklıma geldikçe... nerde nasıl bulurum da, ben o çocuktan af dilerim... vicdan azabı çekiyorum...

Soluğumun kesildiğini hissetim, çok yavaş nefes alıyordum... Ve var gücümle kendi kendime emir vermeye başladım beynimle... .ölmek istemiyordum, çünkü yapacak olduğum vazifelerim vardı...

Ve yavaşlayan nefesimi çoğaltmaya başladım...

Kendime bir an geldiğimde,, hastanedeydim, Dr.lara ilk sorum .. ."ben neredeyim? öldüm mü yoksa dünyada mıyım" olmuştu...

Kendimi af edemiyorum..

Allah af etsin beni...

Daha yaş yirmi bile değil...Ne işim var, diyorum, böyle gece yarıları, harflerin sözcüklerin karşısında? Bak dışarıda gürül gürül hayat, üstelik asıl hayat işte bu saatlerde başlıyor şimdi. Eskiler, diyorum, zamanında demişler ya "İçiyorsak, bir sebebi var!" diye, bana "Cehaletin hakim olduğu yerde alimlik deliliktir." diyen büyüklerime de bunu söyleyesim geliyor: Böyle, akreple yelkovanın Tanrıdan çekinmeseler yorgunluktan uyuyup kalacakları bir saatte yazıyorsam eskimiş şehirlerin toprağa karışmış delileri gibi, e bir sebebi vardır tabi...

Daha yaş yirmi bile değil. Ne zaman başladım hatırlamıyorum sevdaları hatmetmeye. Bu görünmeyen bir düğmeden sessizliği ve karanlığı gittikçe daha sessiz ve karanlık bir hale getirilen gecelerden kim bilir kaçıncı? Sevdikçe artıyor uykusuz geceler, hayal kurdukça ince bir nehir gibi kollara ayrılıp kim bilir hangi denizlere karışıyor. Hayallerim, sevgilerim okyanus olmaya her an hazır çömez nehirler gibi.

Daha yaş yirmi bile değil. Çocukken sevdiğim ilk çocukluk aşkım dün gibi aklımda. Hem de öyle hayal meyal değil, yeni kaynamış sütün aklığı gibi dipdiri... Evlendi, çoluğa çocuğa karıştı. Şimdi belki de adını bilmediğim kasabalarda. İlk çıktığım kız, artık ilk çıktığım kız değil. Sevdiğim hiçbir kız belki de o sevdiğim kız değil artık. Ama hayalleri, dedim ya, dün gibi aklımda. Aynada kendimi görür gibi hatırlıyorum olup bitenleri. Başıma gelenler, yalan yanlış söylenenler hala aklımda. Dişlerim her an sıkılı, çünkü ölünün başındaki akbaba sanki hatırladıklarım. Yazmıyorum boşuna, hatırladıklarım ben ölünce cesedimi didikleyecekler. Ama işte bu satırlar mezar taşım yerine geçsin, gözüm yok süslü püslüsünde.

Daha yaş yirmi bile değil. Küçükken, baba ocağında geçen sert kış gecelerinde yağmur camlara saatin saniye sesleri gibi tık tık vururken hayal kurardım. Bir gün kendi evim olunca, sabaha kadar mum ışığında misafirlerime kurduğum kent masallarını anlatacağım, diye... İşte büyüdük, boyumuz posumuz o kadar olmasa da içimizdekiler büyüdü. Ne kurgusu, ne masalı? Her şey bire bir gözümün gönlümün içinde. Her şeyi birebir yaşıyorum, kurguya zaman mı kalıyor? İşte şehir işte masal:

Yıllar boyunca böyle bir sevdanın hayalini kurmuşum, tamam oldu bu sefer, aman bunu bozmayım, diyerek yaşıyorum aşkımı. Gelecek planları, alış veriş listeleri... Her gün saatlerce beraberiz, akşam oluyor, arkadaşlar evde, aileler evde, birbirimize doymuyoruz. Derken geçiyor günler böyle, saatlerin en üşengeci bile durmaz, her çağda, her zamanda akıp gider. İnsanlar da saatten farksız, şehirlerimiz ayrılıyor sonunda. İşte, diyorum, işte sana fırsat, ayrılığı yaz, ayrılığı anlat... Sevgilinle arandaki mesafe sana acı veriyorsa, acının rengini sayfalara yay, sayfalar acı koksun senin gibi.

Ama hep derler ya, ben de dedim: Hiçbir şey düşlendiği gibi gitmiyor. Yeni şehrimde bir kız gördüm. Beğenmemek insanlık değil, beğenince de insanlıktan çıkıyorsun. Ben edebiyatçıyım, yeri geldiğinde abartırım ama hayır, onu görünce ne romantizm, ne nihilizm; gerçeğe aykırı bütün akımlar iflas ediyor. Salınıp kapıdan girişi, selam verirken ki gülümsemesi... İşte, dedim, yüzyıllardır bozulmayan güzellik bu olmalı; Leyla mısın, Zühre misin, Kleopatra mısın nesin sen? Ben seni abartmamalıyım, bu kadar da olmamalısın, sevdiğim var güzel kız, yapma!

O bir şey yapmadı, zaten dünyadan haberi yoktu kızcağızın. Sonbahar bitmek üzere, bizim iklim çoktan soğumaya başladı. İşte yine kış havası, yine yağmurlar yolda. Yağmur atmosferin kapısından girince, uykuya, yatağın sıcağına dönüş yok artık. Kimseye aşık değilsen bile, aynada geçmişin var. İlla ki eski sevgililerinden birini özlüyorsun zaten, sana en büyük kalleşliği de yapsa özlüyorsun. Ah bu yağmurlar!

Sevdiğim kızın şehrindeydim mevsim dönmeye başladığında. Birkaç gün kalıp dönecektim. Ne olduysa o gece oldu. Sabaha az bir şey kala uykum bölündü. Uykuyu ya çiş böler ya susuzluk, ya da kabus... Kafamı yastığımdan kaldırdım, nedir dedim uykumu bölen, hangi ses, hangi ihtiyaç? Kafamı çevirdim, yanımda kız arkadaşım olmalıydı. Adım gibi eminim, orda uyuyor olmalıydı. Ama hayır, işte o güzel kız yanımda boylu boyunca uzanmış, kundaktaki bebeğin kokusuyla mışıl mışıl uyuyor. Açmasını istiyorum gözlerini, sen bebeksen bu yaşlarda başının etrafında uçan meleklere gülümsemelisin. İşte ben, masum olmasa da bir melek; aç gözünü bak bana! Sen o musun, ihtiyacım mısın, kabusum mu? Sevdiğim kız mısın, yoksa yeni yeni aklıma düşen mi? Aç gözünü n'olur, bak gittikçe ona benziyorsun. Bu işin şakası da yok dönüşü de... O gözünü açmadıkça zaman uzadı o gece ve artık dönüş yollarında geldiğim yere aynı yollardan dönerken ben, birkaç gün önce giden ben değildim. Artık kabusun ta kendisi başlıyordu ki en hakiki kabus, uykusuzluğun ta kendisidir.

Artık içeri girmeleri bekleyemiyorum, koridorlardayım. O karşıdan yaklaştıkça her şey ve herkes kayboluyor, Münkirle Nekir mezar taşlarında sorguyu suali, Mikail göğü yeri bırakıp geliyor. O kızı gördükçe Allah'a binlerce kez daha secde ediyorlar. Daha fazla bekleme İsrafil, kıyamet işte burada kopuyor. Adım adım yürüyor her şey mahşere, ah sen ne güzel kızsın? Ah bu ben, bu inançsız, bir işe yaramaz mahlukat, seni görüp nasıl inanmam Tanrıya, sen böyle kendi kendine var olamazsın. O nasıl bir Tanrıdır ki işte böylesini yaratmaya gücü yeter? O nasıl cömert ki kıskanmadan, alınmadan bir tanrıça gibi sanki, seni alır buralara, bu itin çakalın ortasına koyar. Yalvarırım dön o geldiğin saraya, bak bu dünya artık çok kirli, insanlar sahtekar. Senin o güzel, siyahın asıl sahibi iri gözlerine girmeye layık değiliz biz, saçların beni bile korkudan yorgan altına sokan şimşekler gibi, gökyüzünün gümbürtüsüyle birken, savurma işte, harcama.

Nasıl geçti bilmiyorum o günler. Yeni bir hayat kurmaya çalışırken, bu tuzla buz olmuş zaman nasıl geçti? Yeni bir hayat, diyorum. Basit bir şey değil ki. Yan odada annemin babamın varlığıyla huzur içinde uyumak yok artık. Evim buz gibi, ben yapayalnızım. Hem de öyle herhangi bir başkasıyla aynı evde değil, sahiden ben ve kendim vardım artık, yapayalnızdım. Artık her şey geride kalmıştı; eski hayatım, dostlarım, sevdiğim kız... Hafızamda kurduğum yıllanmış konfor tarihe karıştı. Artık yeniden dünyaya gelsem bile o düzeni kuramayacağım.

Hayalini kurduğum yaşlara ermiştim. Geceleri dostlarıma yağmurlu gecelerde, dışardaki soğuğun kapının, pencerenin altından sızdığı evimin solgun ışığının altında kurmaca falan değil, içimdekinin ta kendisini anlatıyordum. Anlatmakla olmaz ya, karşılarında günden güne yaşıyordum. Gün be gün takip ediyorum gözlerimin yeni çıkan kırışıklarını. Ruhum yeni bir aşk için çocuklar gibi oyun parklarına koşardı aslında ama nerde? Bu hayaller, asla ve asla anlatılamaz herkese, anlatılsa da yaşanamaz. İmkansızın hayali güzeldir, ama asla olmayacağını bile bile düşlemek... bir çocuğun boyundan uzun dala zıplaması kadar rezil rüsva, ve meyveyi yakalaması kadar uzak. Yine de onu görmeden duramıyordum. Evime gelsin diye, doğrudan çağırmaya cüret edemediğimden, bir sürü insanla birlikte davet ediyorum. O iki dakikalığına girdiği mutfağa nasıl yakışıyordu? Ona layık olamayan bir şeyi sahiplenişi... Gülümsemesi, oturuşu, bakışı...

Ve o günler... İçimdeki hayaller soğuk bir iklimin yağmurlarıyla büyür. O yağmurlar ki bazen kendi gerçek varlıklarıyla bizim hayallerimizi sularlar. Hayaller büyür büyür ve artık otuzuna gelmiş bir yetişkin gibi kendilerinin farkına varırlar. Nedirler ve ne değildirler... Artık bazı şeylere gücünün yetemeyeceğini kabullenince de, kendilerini akıp giden hayatın olmaz olası gerçeklerine salıverirler. Benimki de böyleydi işte, o yağmur sesinde hayal kurmak ve hemen arkasından iskambilden kuleye üflercesine unutmak hepsini.

Günler geçtikçe, düşlerimdeki hastalık çoğaldı. O güzel kızla ilgili bütün her şeye bu acımasız, bu vebalı hücreler yayılıyordu. O, gözümün önünde durdukça, bir yandan küçücük ihtimaller, bir yandan kız arkadaşımın varlığı mengenem olup araya kıstırıyorlardı beni.

Böyle olmadığını, olamayacağını anladığımda hastaya durumu itiraf etmeye karar verdim. Ne kendime dürüst davranıyordum, ne ona, ne de kız arkadaşıma... Bir yerden olabildiğince temizlemek lazımdı. Ve bahardan çalıntı bir kış sabahı, aklımda karşımdaki denizde yüzen tekneler gibi sözcüklerle oturdum yanına, anlattım ne varsa... Gelsin benim olsun diye değil, ne olduğumu göstermek için. Ben anlattıkça düşlerime yağmur yağdı, düşlerim büyüdü ve her şeyi anlamaya başladı: Olmayacak olanı düşünmek gerçekle yalan arasında sıkışmış bir varlık gibiydi ve ne gerçek ne de yalan olamadıkça yerde ve gökte bir kütleye sahip değildi. Ben anlattıkça bitiyordu her şey. Sanki bir ressam çizdiği resmi aynen başa alıyordu. Tual bomboş kalmıştı işte, bu itiraf onun da beklediği bir şeydi ama sonrası hiç de beklediğim gibi olmadı. Zaman geçtikçe ve ben saçmaladıkça aramızdaki mesafe bin yıldır sırt sırta veremeyen tepelere dönüyordu.

Artık bir kız arkadaşım da yoktu. Artık ne o ne bu... Ben ovanın ortasında ellerini açıp gökteki yaratandan bir damla su istemekten aciz bir zavallı. İçimi yakan tarafı, o kızcağız da beni seviyordu hala. Benim boğazımda hep bir düğüm, ben o sevdiğin adam değilim aslında, demeye hazır. Ama olmuyor bir türlü, boğazımda denize gömülmüş korsanların gemici düğümleri, açılmak bilmedi aylarca. O kızı sevdiğimi herkes bildi, o da bilsin, madem sessizce yaşayamadım bilmeyen kalmasın istedim, bir türlü olmadı. İçimde bir dilenci kılığıyla duruyor bu sır. Üstü başı kir pas içinde, leş gibi kokan, kapkara bir dilenci; ben anlatmadıkça üstü başı eskiyor, daha da kirleniyor. Arada bir dürtüyor beni, Önümüz kış, ben böyle üşürüm, çare bul... Ben çare bulacak halde olsam...

Bir gün geldi. Bana hala güvendiğini, kimsenin benim gibi olamayacağını söyledi. İçimdeki dilenciyi giydirmenin zamanıydı galiba. O kanserli hücreleri tamamen temizlemenin zamanı... Ben o değilim. dedim, O dürüst, sadık adam değilim... Yer gök susmuştu artık, hastalıklı hücreler susmuştu. Dilencinin keyfi yerinde. Sevdiğim kız...o da susmuştu. Ama çok derinlerden bir yerden bir sızı hissetmiştim sanki. Kuyruk acısı desem yerinde midir bilmem ki! Adını çağırınca uyanacak lanetli ruhun beklediği olmuş gibi, gözünün içine bakamadığım sevgim uyanır gibi oldu.

Çingene gibi bağırıp çağıran yer gök! İçimdeki arsız, yüzsüz dilenci! Beni hala sevdiğini söyleyen kız! Siz sustunuz ama ya içimdeki her an uyanmaya hazır bu lanet n'olacak? Din değil ki bu sevda, kitabını hatmedeyim, ibadetini yerine getireyim.

Aylarca sustum, ama köpek gibi sevdim. Boğaz'daki martılar, Boğaza düşen yağmurlar şahidim işte, köpek gibi sevdim. Sır tutmanın sabrı dişlerimi kanattı sıkmaktan. Önce ona anlattım. Susayım, bari öbürü bilmesin, dedim, olmadı; oturdum, anlattım işte... Ben, dedim, köpek gibi sevdiysem, böyle de bir köpeğim işte.

Okuyan, dinleyen sonuç bekler. Ben de yeni fark ettim, aşkım öfkemden büyük, bir sonuç bulamadım ki yazayım. Ne başı belli, ne sonu... Neresini anlatayım; seviştiğin insanın yüzünde kimi görürsen asıl sevdiğin odur işte. Bu da tıpkı şu öyküyü yazan adam gibi, yani köpek gibi sevenlerin yerlere çalınası gerçeğidir...

Ben ta çocukluğumda istemiştim kurup yazayım, anlatayım bir şeyler diye ama ne mümkün? Bu hakikatler, hayallerimi yazmaya zaman bırakmıyor. Ve insan ne kadar uğraşırsa uğraşsın, hayaller çoğu zaman kurulduğu yerde çakılı kalıyor. Edebiyatçı olacağım diyorum, bu çakılı kalan hayalleri ne yapayım, nereye yazayım? İşte yaz bitecek yine, sonbahar ve kış bizi bekliyor. Gök gürültüsünün çatırtıları, camlara vuran yağmurlar yine başlayacak. İşte mevsim, işte gerçekler. Gerçek dediğimiz şey ya insanı açlıktan kurutuyor, ya küçücük bebelerin uykusuna bomba diye atılıyor, ya da işte sadakat kavramını yerle bir edip köpek gibi aşık ediyor bizi. Önümde sonbahar kış, kim bilir kaç tane daha gelecek? Ey hiçbir kusurunu bulamadığım, ey beni deli gibi kendine aşık eden güzel kız, seni yaratanı en iyi sen bilirsin. Söyle yeri, göğü ve seni yaratana, artık gerçekleri yazmayı istemiyoruz. Bütün bu acı gerçekler için güzel düşlerimiz var, biz yazalım ki gerçek olsun.

Daha yaş yirmi bile değil. İçimdeki dilenciler, hayallerimin mikroplu kalıntıları; onlardan bir sürü var, atamadım hala. Ah bu yağmur, işte bu yağmur!.. bana bıkmadan dilenciler doğurur...

(Güzel olması için hiç bir şey yapmadığım ve sadece korkumu akıttığım bir yazıdır.. can kardeşim ve beni anlatır...)

Öğretmen, bize kompozisyon yazmamızı söyleyince çok sevindim, nihayet tüm ülkeden otuz kişi de olsa düşündüğüm ve kendimce doğru olan şeyleri duyabilecekti. Yazımı tam bir aşkla bitirdim, ve beğendim.

Ama sonra Elif kompozisyonunu okudu. Ve ben kompozisyon yazmamızdaki amacı düşündüm. Amacı insanlara bir şeyler öğretme fırsatını bulmuşken sonuna kadar kullanmak mıydı yoksa kendimi ifade etmek miydi? Kendimi nasıl ifade ederdim, hangi konu benim hayatımdı?

Ben de bir zamanlar beynimdeki böceği öldürdüğüm hikayemden bahsetmek istiyorum. Bu, bir zamanlar hıçkıran bir kızla ilgili. Şimdi; dinleyin.

Ve etraf bulanıklaşır, nesnelerin sınırları, suyla dağıtılmış renk karışımına benzeyerek belirsizleşir. Günlük hayatın sesleri, uzaklaştıkça uzaklaşır ve zaman denen kara delik anın yaşandığı her yeri anda olan her şeyi yukarı çeker. Tam durmaya yakın, bir kızın hıçkırıkları duyulur kızlar tuvaletinde gerçekten ilgilenmeseler de herkes ne olduğunu sorar. Soru kalıplarını ve ünlem cümlelerini bilirsiniz:

-hadi yaaaaa

-şşş kızım.. bi'' anlat..

-nazaaar,niye ağlıyo''?

-lütfüüü;peçete veriyim mii?

Ama ben ne olduğunu gerçekten merak ediyordum. Sonunda dedikodu dalgası bana ulaşmadan öğrendim. İşte o an ,hıçkıran kızı çok sevdim. Tanrım, ne güzel bir insandı! Onu o zaman neden sevdiğimi bilmiyordum. Hıçkıran kız; fanusun dışında onu bekleyen babasını özlüyordu, yada ondan öncekiler öyle yaptığı için hıçkıran kız,aslında ağlayan kızdı. Sürekli neden ben diyordu. Karamsardı. Aklına rüyaları geliyor ve içten içe ağlamak için bahane olmuş oluyordu tüm bunlar. Ama ben, hiç karamsar değildim. Bir zamanlar yatağımda sessizce ağladığım zamanlarda, Tanrı'nın bana gizlice sunduğu ve inanmak isteyeceğim düşüncelerim aklıma geldi. Belki de Tanrı,b düşüncelerimi ona iletmem için göstermişti. Gizli bir görevdi bu, önemli bir görev. Ama aklımda bir şüphe vardı, ya ben inanmak istediğim için doğru geliyorduysa düşünceler bana? Hayal ettiysem, öyle olmasını dilediysem yada gerçekten inanmak istediysem düşüncelere? Ama Tanrının sesi, bana ya onlar zaten öyleyse dedi. Riske girmeye karar verdim. Doğru yapma ihtimalimi küçümsemek yerine, yanlış yapma ihtimalimi küçümsedim. Böyle karışık düşünceler içindeydim. Oysa hıçkıran kız, hüzünlü gözleriyle bana bakarken, riske girmeye olan korkum, kalbimden tıpkı aldatan bir sevgili gibi uçup gidiverdi. Onunla konuşmaya başladım ama amacım bir psikolog edasıyla konuşmak değildi. Belki de düşüncelerimi kendime kanıtlamak istiyordum?

Her şeye rağmen, kalbindeki ateş; benim içine attığım birkaç odun parçasıyla parlardı, ve böylece içinde bir ateş olduğunu fark ettim. Eğer o ateş büyürse; kalbini yakacaktı. Ve aynı ateş; düşmanı su gibi hayatını söndürecekti. Hayır; koşulsuz ve nedensiz sevdiğim insan asla böyle olmayacaktı, benim onu sevmem için sevebileceğim biçimde; hep var olacaktı.

Konuşmalarımızla ağladık ve göz yaşlarımızı dondurduk. Artık; ne zaman bir damla göz yaşı dökülebilecek durumda olsak; birkaç buz parçasını; sıcak bir kolanın içine atıyoruz, ve yüzümüzü bardağa doğru çevirerek sıçrayan damlalarla serinliyoruz.

Benim bir zamanlar yaşadığım yıllar; sihir gibi bir şeydi. Hiç yoktan var olan bir şeyi, zaten hep var olan bir şeyle yok etmiştik. İkimiz, beraber. Bu bizim yaşantımız olmuştu artık anılarımız beraberdi. Belki de ikimizin de ihtiyacı olan şey buydu. Şimdi; geçirdiğim onca karanlık, umutsuz nemli ve sıcak yıllardan memnunmuş gibi hissediyorum. Ve kendimi tadının en güzel zamanındaki cennet elması gibi görüyorum. Elimizde bir çok düşünce ve bir paket lezzetli bir şeker var. Onu yemekte acele etmiyoruz. Şekerlerimizin bir gün bir yağmurda eriyeceğini biliyoruz o yüzden; düşüncelerimiz bizim en kıymetli ve ölümsüz varlıklarımız. Ve ne kadar güzel olurlarsa; şekerlerimizi o kadar lezzetli kılacağımızı biliyoruz.

Hayatta her şeyin, herkes için panzehir ayrıdır. Bizimkiler aynıydı. Yazımın son satırlarına geldikçe, böyle güzel yazılarımı aslında ir zamanlar hıçkıran kıza yazdığımı anlıyorum. Bütün bu yazdıklarımı da aslında ona ithaf ettiğimi ve o olmazsa yazamayacağımı da biliyorum. Bu; mutluluğun farkına varılması için acının gerekmesi gibi bir şey. Ondan ayrı kalacak olmam yada bir gün birimizin şekerlerinin önce eriyecek olması önemli değil. Biz biliyoruz ki; bir gün mutluluğun kıymetini anlamak için acının gerek kalmadığı yerde buluşacağız. Belki birimiz fanustan biraz geç çıkacak; âmâ sonuçta en güzel meyvelerin ve masaldaki hurilerin buluştuğu yerde; -mutluluğun değerinin acı olmadan anlaşıldığı bir yerde- tüm ailemizle ve sevdiklerimizle kocaman bir masada oturup sohbet edeceğiz.

Ama şu anda fanustayken anladığım bir şey var: hıçkıran kızı; bir zamanlar ağladığı için ve şimdi hep gülümsediği için seviyorum.

O da beni seviyor.

Semanın ufkunu saran karabulutlar dağılmış, baharın rikkatini yeryüzüne yayan ışıltısı sarmıştı. Güneşin enginliğini gözlerimize yapıştırarak, güllerin rengini ve kokusunu sinemizde yatıştırarak öteler ötesinin ufuk perdesi aralanmıştı. Güneşin sıcak yüzü tenleri yıkamaya başlamış, güllerin zarif yelleri açılmaya başlamıştı.

Akşamın mehtabında sahillerin sürükleyişi hicranımı taşlamıştı. Zihnimin ince bezini yırtarak, fikrimin kalın tezini kırarak... Güllerin kanlarını yüreğimde kaçışımla ısırıyordum, günlerin tanlarını sözlerimde bakışımla ısıtıyordum. Kendimi kaybettiğim, hicranla ezildiğim yaralı ruhum. Belli belirsiz sahillin dilinde yutularak yürüyorum, karanlığın gizlediği ufuklara doğru yalnızlığa kapanıyordum... Gökyüzünün süslü perdesi yıldızlar başımda taç. Bedenimi ürperten ılık İlk baharın esen uğultusu kafamın odasında dinmişti. Ruhumu saran, kafamın odasını soran sesin yankısı ise bende sinmişti. Bir yandan bakan güller, bin andan akan düşler.

Güllerin rengi, günlerin derdi: Birinde gözlere kan akar, diğerinde izlere yan bakar. Varlık istikametinin var oluşu, karlık istirahatının yar oluşu yakalandığı an, ruhun sevincine şan takar: Gül ve günler... Güller izzet, günler ismet. Düşler ise; yüreklerin çizik izi, kafaların kırık dizi, günlerin yanık sisi.

Zihnimin günlüğü artan adımlarımla tutuşmaya başlamıştı. Fikrimin külüne, izanımın gülüne yazdığım yırtık sayfalar. Benliğimi soldurduğu, irademi doldurduğu ve yüreğimi yaslarla yoğurduğu denizin kucağında! hüzünlere gark olan gözlerime dalgalar çarpıyordu. Duygularıma vurulan balyozların hıçkırığıyla, düşüncelerime kurulan heyelanların kırıklığıyla yaslar ve yaşlar artıyordu. Aklım durmuş, ruhum donmuş, kalbim dalmış...

Düşler..! boş bir avuntu, loş bir anı esintisi olarak beyhude ömürun tozu olarak dağılıp gider. Düşler sonunda kalan ise yalnızca kafalara biriken hecelerin hamal yüküdür. Yükler idraklerin derinliğine sızarak; hayatın değişimini kavranmasını zayıflatıyor, sağlam kişilik edinmesini hayıflatıyor, toplumun zengin birikiminde kaliteli kimlik edindiremiyor. Atıl ve sıradan hayatla, bereketsiz ve verimsiz zamanla, esefsiz ve esersiz özürlülükle ömür geçiriliyor. Anlık anlar dönüyor, geleceğin bilinmez karanlığına üfleniyor. Ruhları ve kalpleri karartan vasıtasız ve gayesiz düşler. Bunun sonucunda yüzler kırışmış, dişler kırılmış, düşler hayatının çarkında sıkışmış olarak yaşamın soluğu söner.

Düşler... gerçekçilikle birleşirse, gayelerin adımı akıl nimeti ile şekillenirse; hayatın anlamı, varlığın sırrı boşluk yerine hoşluk meydana getirir. Mana yarışının dinamizmine koşarak insanlık özelliği yakalanır. Geleceğin aydınlığında akılcı adımlarla, akıcı yaklaşımlarla merdivenleri çıkarak ihsanların kapısı aralanır.

Güller; bize estetiğin ve güzelliğin resmini fısıldar, sevginin zarif tebessümünü yaslar. Kırmızılıklar gözlerin yaşlarını isletir, kırıklıklarla kan olarak yüzleri ıslatır. Güller sevdalara tılsımdır, yüreklerin yangınlarına biriken ayrılıkların yakarışıdır. Gayesiz düşlerden uzak, gayelerin derinliğine vakıf olarak, akıl izzetine akif kalarak güller varlığımda bana paye.

Düşüncelerime yığılan, duygularıma çarpan kelimelerin önüne geçemeyerek; gözlerimin buğulandığı, ruhumun boğulduğu, kalbimin kasıldığı, dimağıma kadar biriken selin yığılışıyla ve fıtratımın fırtınalı coşkusuyla İstanbul Boğazının enginliğine haykırıyorum:

Selam; yaşamın donanım işaretini sunan izler, varlığın gelişim iradesini açan güller. Adresi benliğimize ulaşan, zihinlerin duvarında buluşan, satırlara kazınan, hatıralara yazılan: Günler...

Akşamın soğuk deminde, sahillerin millerce uzunlukta ki dilinde ağır ağır süzülüyordum. Kulaklarımda dalgaların sahile vuran tokadı, üzerimde martıların acı çığlığı, önümde karanlığın alnı, özümde hecelerin yağmurları takip eder. Her yanım kuşatılmış, her anım başıma gömülmüş. Rüyaların bulanık tablosu şiirle tüten duygularımın sandığından çıkarılarak, fikrimde seyir. Seyir ki hüzün bakış. Yüreğime ok atışı gibi; bedenimi eğen, ruhumu ezen çatlamış tablo.

Zamanların akıntısında çağlarla sarılan, ruhların ufuk aşıntısında aralanan, anlık anların harabelerinden süzülen Destansı sevdaların düşleri varılan, hicranlı ayrılıklarla yazılan; Üsküdar'ın dudağına yapışmış konağı, acı aşkların yanağı olan: Kız Kulesi karşımda durur. Tarihlerin kuyusunda çalkalanan sancıların yakıcı sırdaşı... Kim bilir hangi sevdanın ayrılıklarına tanık oldu, kim bilir hangi zahmetlerin kamçısı davasına vurdu. Nice hadiselerin tanığı, nice kasidelerin sanığı olarak yorgun duvarları fısıldar. Anıların mühründe öğütlenen, asırların dişinde öğütülen: Kız Kulesi

İstanbul'un kalın ense kökünde, başıma yığılan ağırlığın közünde yürüyorum; karanlığın gizlediği ufuklara doğru. Uzaklıklar gözlerime koz, yıkıntılar gönlüme toz, hüzün taşkınlıkları artan doz... Sanki yılların çilesi ıslatmıştı. Boynuma ateş dolanmıştı. Günler; gözlerimde okunan hicranla yıkanmış, güllerin kanlarıyla dokunan isyanıyla sararmış, düşlere sokulan ıssızlıkla sıvanmıştı.

Düşüncelerime yansıyan, güllere ayna. Şu satırların yazılmasına sebep kaynak. Düşlerimde bilenen, duygularımda şekillenen güllerin kanlarını yüreğime akıtan, yosunlu kuyuların acılığını yaşatan. Rüyalarımın penceresinden akan, kafa kağıdına yazdığım eserimden bakan. Şiirlerimin ilham yazısı seslenir, gül esintisini her andan nefesi kalbimin izinde savrulan, gün esaretinin her andan ruhumun gizinde kavrulan:

İlk baharla açan güllere selam. Esaretiyle yüreğimi sürgünlere atan Gülin'e kelam...

Kalıpta donan ruhum erimiş, satırda duran özlem kalbime inmişti. Güllerin aynasında ki kanlar dökülerek, kirpiklerimi ağrıtan anılar film şeridi gibi canlanmaya başlamıştı.

Gül kokulu, şen dokulu; kafamın odasını altüst eden, fikrimin adasını işgal eden...

Anlık tozların düşlerinde solukla yürüyen. Damarlarımın ininde uğultulu seslerle gezinen. İsmin canıma mimlenmiş, cismin kanıma damgalanmış. Benliğimi ansızın sisleyerek yürüyen sen...

Sen izanımın bünyesinde, zamanlarımın bütününde gölgesin. Gölgenle izin izimi bulan varlık. Zihnimi ve fikrimi kemirip duran darlık...

Sana sürgünüm: Sevdanın işaretinde atılan oklarla bilinmezin balçıklarına iten, karanlığın kubbesinde biten sürgün yüreğim

Selamların haykırışı sesini bulsun. Satırlarım senin gözünü öpsün. Kelamlarım; kırgınlığını dindirerek, kızgınlığını sindirerek tutsun...

Yazan : Özkan KARACA

Beklemekle gelmezdi oysa Kaç kez bu söze aldanıp salmıştım sokaklara serseri vücudumu?..O aşk, ya yol kenarındaki dükkandan gelen bir türkünün sesindeydi, ya da karanlık bir caddenin köşe başında

Oysa beklemeden geldi bu kez aşkŞimdi tüm keder dolu hastalık seanslarımı, morga benzeyen alkollü sabahlarda uyandığım yatakları, içine girip yüreğime aldığım vücutları, bildiğim tüm bölük pörçük hayatları, dengesizliklerle dolu hafızamı, anlaşılmaz bir hevesle, bir sonbahar günü boş bir peynir tenekesinde yakıyor şaşkınlığım

Çoktan geldi aşk; bu bir ihtilal olmalıki yıllarca geriye döndüğüm viran haldeki bir ülke gibiBütün ilerleme, ileriye gitme çabalarım yerle bir olmuş, bilmediğim bir kuvvet gidişatıma darbe vurmuşÇocukluğumun gerçekçi sevgisine, masumiyetine ve hevesine dönmüş gibiyim

Şimdi ise Ankara var gözümdeÇünkü bu güzel sevdamın tüm kurtuluşu, özgürlüğü, doğduğum şehrin o beklenen sabahına bağlıÇünkü yıllarımı yiyen bu şehre, yıllarımı bulmaya adadığım sevdayı vermeyeceğim

Sevda

Ne umut dolu şey(?)Oysa öyle karamsar yaşıyoruz kiBu oynadığımız, uğraştığımız, kazanmaya çalıştığımız şey, en az hayat kadar yaman bir oyunKuralı zor, yasası ağır, dönüşü yok!..Dedim ya: Beklenmeden çöken bir darbe, bir ihtilal, bir devrim

Hayalleri düşünüyorum seni Ankara'yı

Aktepe'nin uçurumunda ellerim beline dolanmış, şehri izliyoruz. Ayağımızın dibinde uçurum, gözlerimizde Ankara Uçurumda ölüm var, Ankara'da hayat Her ikisini de aynı anda yaşıyoruz. Güneş yakışmıyor bu şehre, caddelerde yağmur altında dolaşıyoruz. Sonra bir akşam vakti kar bastırıyor. Siyah saçlarında beyaz tanecikler. Güneş utancından göğün dibine girmiş, tek mevsimimiz kış olmaya başlıyor.

Ankara'ya sen yakışıyorsun. Ankara sana yakışıyor.

Düşünüyorum hayalleri, Bazen öyle yakınlar ki, insan ne kadar uzak olduğunu önemsemiyor bile

Hayaller Seninle yan yana öyle güzel duruyorlar ki, sen olmasan, yüzlerine bile bakılmaz. Gelecek, biliyorum o günler... Bu içimdeki umuttan öte, zamanı dolduğunda doğacak çocuğun hayatı kadar kesin

Umutlu, ama karamsar yaşanan bir sevdadan onur duymayı sürdürüyorum. Çünkü Ankara'ya yakışıyorsun, çünkü sana yakışıyor Ankara... Çünkü uzaklığını önemsemeyecek kadar yakın. Çünkü doğacak çocuk kadar kesin

O kesinliğe kadar güzelliğini kapıdan süzülüp giden silüetinle hatırlıyorum. Ve elinden tutacağımız hayaller için, sana içimde bir çocuk büyütüyorum

KAYBEDEN KİM?

Güzeldi kız

Kocaman yeşil gözleri vardı. Delikanlı kız derlerdi. Sertti, umarsızdı, aşka inanırdı ama güvenmezdi aşığına.

Aşığına dedim ya asıl mesele burada.

Birde genç vardı, severdi deli gibi. Yeşil gözlüm derdi, yeşil gülüm ve söylerdi sevdiğini cesurdu, yürekliydi. Kız gülerdi ona güler geçerdi. Çünkü yalan derdi güvenmezdi.

Genç sabaha kadar bekçilerin inadına kız yurdunun bahçesinde tam yeşil gülünün penceresinin dibinde beklerdi bir ihtimal camdan bakarda yüzünü görürüm diye. Oysa gündüz çok rahat görebiliyordu yeşil gülünü aynı koridordaydı sınıfları. Nedendi geceleri cam diplerinde sabahlamalar? Gülerdi kız.

Bir gün okulun merdivenlerinde önüne geçti kızın hiç konuşmadı elindeki mektubu verdi yalvarır gözlerle baktı ve uzaklaştı. Önce sinirlendi kız ama bir şey söylemedi. Çünkü o da emin değildi kendinden. Açtı ve okudu. Yeşil gülüm diye başlamıştı mektup. Kısa ama bir kitap kadar dolu.

Yeşil Gülüm

Hani gecenin karanlığında ölümün nefesi ensende bir deniz kıyısında oturursun ya, her şey anlamsızdır. Gece, hayat, yaşamak hiç umut yoktur hayata dair.

Ve aniden, ölümü beklerken bir gemi geçer ışıl ışıl, umut umut ve aydınlatır her yeri.

İşte öyle bir şeysin sen.

Seni tanıdığımdan beri her gün bir gemi geçiyor içimden.

Sev beni yeşil gözlüm ne olur.

Seni seviyorum

Kız; durdu, düşündü uzaklara daldı gözleri bir an. Kendini sorguladı. Neden? Dedi.

Neden sevemiyorum? Ne güzelde yazmış dedi. Seviyorum yazmış dedi. Sevindi, güldü. Öfkelendi sonra aniden. Ne sevmesi be hangi sevgi yalan bunlar dedi. Sevdim de ne oldu? İnandım güvendim de ne oldu? Ne aşıklar gördüm ne mektuplar okudum hani neredeler? Dedi. Bana bunları düşündürenler utansın, aşk aşk diyerek çekip gidenler utansın dedi. Ve apar topar katladı yeşil, duygu dolu sayfayı. Ama atamadı cebine koydu. Kaçar gibi

Ve yine bir gün bir öğrenci evi partisinde bir araya geldiler. Genç hiç gözlerini ayırmadı kızdan. Ne yanına gidip konuşabildi ne de mektubunu sorabildi. Kırılmaktan korkuyordu çünkü. Parti bitti ve kız uyudu sabah uyandığında yorganını kadırmasıyla küçük kağıtların yere serilmesi bir oldu. Genç sabaha kadar aşkını yazmıştı minik ve yeşil kağıtlara.

Birkaç tanesini eline aldı okudu.

- Sana dokunamasam da yanında olmak bile her şeye değer.

- Bir bakışın dünyaya bedel.

- Seninle bir gece yanımda ama ayrı kıtalarda.

- Yeşil gülüm.

- Yeşil gözlüm.

- Seni seviyorum.

Ve daha nice güzel sözler. Kalktı ve evdekilere baktı gözleri onu aradı ama yoktu, gitmişti.

Kim bilir ne kadar acı çekiyordur dedi. Acıdı ona güldü ama yine.

Düşündü. Hep aynı soru. Neden sevemiyorum? Neden korkuyorum? Belki çok iyi olacak her şey ya gerçekten seviyorsa inanmalımıydı ona?????? Binlerce soru

Ama öyle kırgındı ki eski aşklarına çok ağlamış çok gözyaşı dökmüştü bir vurgun daha kaldıramaz bu riski alamazdı.

Genç hergün yeni bir şeyler yaptı ona. Her gün bir başka gösterdi sevgisini. Kız defalarca okul dergisinde okudu gencin ona yazdığı şiirleri. Ama nafile karşısında korkak, ürkek güvensiz biri vardı. Duyguları yoktu adeta. İçten içe kendine kızsa da yeşil gözlü kız hep alay etti gülüp geçti.

Bir gün arkadaşı geldi yanına kızın. Hani sana aşık mavi gözlü yakışıklı çocuk varya okulu bırakıyor sanırım arkadaşlarıyla konuşuyordu az önce okulun cafesinde. Birde senin pencerenin karşısına kocaman bir yazı yazmış. Kesinlikle senin için. Sen nasıl bir insansın?

Neden yalnızlığı tercih ediyorsun? Dedi.

Bu sefer öylesine kızdı ki kendine güzel kız. Bir tufan koptu adeta duygusuz yüreğinde. Hiddetle baktı aynaya ne sanıyorsun sen kendini dedi ve odasının camına gitti ürkek adımlarla okudu ve öylece dondu kaldı bir zaman. İşte bunlar yazıyordu duvarda kocaman ve yeşil bir boyayla

UNUTMA YEŞİL GÜLÜM!

SEVEN DEĞİL SEVEMEYEN KAYBEDER.

Koşarak indi merdivenleri duvarın dibinde durdu ve yazıya dokundu önce işte aradığı buydu, aradığı silgi buydu tüm korkuları uçup gitmişti adeta. Ve anladı ki kaybettiğini sandıklarının hiçbir değeri yokmuş aslında. Çünkü onlar hiç sevmemişler. Ama mavi gözlü cesur genç seviyordu emindi artık buna. Tutamadı kendini yalnız geçirdiği günleri düşündü ve duvarın dibine çöküp ağlamaya başladı.

Genç ise elinde valizi terk ediyordu okulu yanından geçerken kalabalığın içinde ağlayan yeşil gözlüsünü gördü. Valizini fırlattı ve yanına koştu. Gülümmm dedi kocaman yürek dolusu yeşil gülüm sakın ağlama kıyamam ben sana sakın dedi ve gözyaşlarını sildi kızın elini tuttu korkarak.

Kız başını kaldırdı ve şöyle dedi.

- KAYBETMEK İSTEMİYORUM

Genç

- SENİ SEVİYORUM.

Varlığın acı veriyor olsaydı bana;

Seni ölüme sevmez,

Gelmeyeceğini bile seni beklemezdim hala.

Ben sensizlikte bile "seni yaşıyorum" sevgili...

Mevsim, sonbahara akarken ben de sana geliyorum. Elimde yokluğun yüreğimde suskunluğunla sana geliyorum sevgili. Ilık bir Eylül gecesi kentin yorgun kaldırımlarında tanıdık kelimeler arıyorum sevdana dair. Sana dair tek bir kelime yeterdi bana. Tek bir nefes bile gülümsemem için yeterdi bana..Sensizlikte kanarken sol yanım, ben hep seni düşledim zembereği kırılmış zamanın avuçlarında. Seni aradım güneşin sıcak alnında, senin ellerini aradım yağmurun ıslak dualarında.

Sana gelirken toprak yağmur kokuyordu sokaklar ise yalnızlık... Sana çıkan tüm yollar arsız dikenlerle süslenmişti sanki. Ayaklarım kan revan..Bir yanım uçurum bir yanım sensizlik ama her şeye inat sana geliyorum. Hava puslu, etraf ise sensizlik .. Dikenlere aldırmadan yalınayak yürüdüm gecenin dar sokaklarında. Yüreğimle ezdim tüm engelleri, ayaklarımla öptüm yollarındaki ikiyüzlü dikenleri. Her şeye inat sana geliyorum bir elimde mevsimlerin koynundan çaldığım ılık bahar bir elimde bulutların saçlarından arakladığım rüzgar ile .. Bir ömür uzaktan sana geliyorum bir elimde bir avuç gülüş karakışlarda güneş bil diye bir elimde bir yudum umut zifiri karanlıklarda aydınlığa sımsıkı tutun diye. Sana geliyorum sevgili....

Unutmadan sevgili; gittin diye meteliksiz bir intiharın ayakuçlarına boynunu büken bir kukla olmadım hiçbir zaman. Gittiğin gün kansız ve acımasız bir ihtilalin demir kelepçeli zamanlarından kaçıp sen diye ipsiz uçurumlara sığındım. Yokluğunda kimi zaman bir çocuk gibi koynunda ağladım kimi zaman kirpiklerinden ıslak yağmurlara kaçtım. Sensizlikte her gece arsız fırtınalarına göğüs gerdim ve esrarkeş yangınları sen diye koynuma alıp yüreğimde közledim yalnızlığının ıslak çığlıklarını. Evet gittiğin gün sen kokan kelimelerim çıplak kaldı dudaklarımda. Yüreğim gözyaşına asılı kaldı gözkapaklarımda. Ama hiçbir zaman boynumu bükmedim yokluğuna. Pes etmedim sensizlikte kıyılarıma vuran hasret dalgalarına. Direndim, savaştım yalnızlığınla. Kan revan içinde kalsam da, bilmediğim fırtınalarda sensiz savaşsam da ben hiçbir zaman yalnızlığına yenilmedim sevgili....

Gittiğin günden beri tek bir kelime konuşmadık seninle. Giderken seninle gitti taze baharlarım. Yetim kaldım mevsimlerin koynunda. Gözlerindeki sıcaklığı aradım güneşin sınırsız coğrafyasında. Seni sordum memleketimden göçen turnalara. Ama bulamadım seni. Yüreğimin derinliklerinde. kaybetmiştim seni. Aldığım nefeste, hayata bıraktığım her gülüşte seni aradım. Bulamadım işte. Ucube binaların nemli duvarlarına dayanıp sana ağladım. Dudaklarımı kapatıp kelimelerimle yalnızlığına ağladım. Ama hiçbir zaman ne kadere ne de sana isyan ettim. Gittin diye hiçbir zaman suçlamadım seni. Varlığına küfürler edip arkandan beddualar savurmadım hiçbir zaman. Gitmiştin beni sensiz bırakarak. Gitmiştin aramızda yaşananları bir kibritle zamansız yakarak. Ama gittin diye hiçbir zaman unutmadım seni. Yokluğuna inat yaşattım seni. Gittin diye bir ikindi vakti kefensiz satırlara gömmedim seni. Varlığın bana hiçbir zaman acı vermedi ki ben seni gidişinle suskunluğuna gömeyim sevgiliSeni sen diye sevdim ben. Varlığına inat yokluğunda bile sevdim seni. Sana duyduğum sevgim bir günlük olsaydı eğer; seni sensizlikte bile yaşatmazdım sevgili. Seni hiçbir zaman acılarımın metresi diye sevmedim ki ben. Ben yüreğindeki sıcaklığı, tenindeki saklı baharları ve gözlerindeki ıslak gözyaşları sevdim. Seni hep " aldığım nefes " bildim. Yüreğime dokunduğun için, yarım bir adamı sevginle tamamladığın için sevdim seni...

Satırlarıma sonvermeden bilmen gereken bazı şeyler var sevdiğim. İyi dinle beni sevgili. Cümlelere değil kelimelere örülmüş anlamları iyi algıla sevgili.. Yokluğunda seni aradım yorgun gecenin gri sabahlarında. Yalnızlığında kanattım fakir kelimelerimi. Dilimde birikmiş ve bir kaç cümleyi geçmeyen itirafım var sana canım. İyi dinle beni şimdi. Sensizlikte "seni aldattım sevgili". Yanlış duymadın sevgili. Açık açık utanmadan sıkılmadan seni aldattığımı söylüyorum sevgili. Sensizliğin soğuk gecelerinde seni aldattım. Hem de defalarca Başucumda bu imkansız sevdanın sevapları dururken ben seni günahlarınla aldattım sevgili. Yokluğunda kanarken tövbesi yarım kalmış günahlarınla seviştim yalnızlığının buz tutmuş yatağında. Her gece bedenimi ateşlere serip günahlarınla seviştim kan ter içinde. Közlenmiş bedenimle, terkedilmiş yüreğimle tövbesi oldum en masum günahlarının. Seni sensizlikte senin günahlarınla aldattım sevgili. Sen benden uzaklarda iken bensiz zamanlarda işleyeceğin her günaha bedenimle kefil oldum. Körpe ve filizlenmemiş acılarını satın aldım ömür defterinden. Evet, tüm günahlarını ve bensiz yaşayacağın tüm acılarını satın aldım karşılığını yüreğimle ödeyerek.

Sen bu satırları benden uzaklarda okurken ben bir kelebek edasıyla baharın ince dallarından binlerce çiçeği yüreğimin eteklerine topluyor olacağım. Bir gün Cennetin taze baharlarında buluştuğumuzda giyineceğin beyaz duvağı süslemek için en parlak yıldızları çalacağım gecenin kirpiklerinden. Sen benden bir ömür uzaklıkta yaşarken sensizlikte bile sen varmışçasına sevdana nefes alıyor olacağım. Her gece günahlarınla sevişip güneşle beraber perdelerine gelip yüzüne ilk gülümseyen ben olacağım sevgili... Sen beni unutsan da ben seni yüreğimde yaşatacağım. Uzaklarda bir yerde yaşıyor ve nefes alıyor olmanı en büyük mutluluğum bilip acılarına delicesine yanacağım. Közlenmiş yüreğimle bir sonbahar gecesi ıslak saçlarına yağacağım avuçlarımda güller ile. Gözbebeklerinden yuvarlanıp ayakuçlarına serileceğim. Gülüşlerini nefesim bilip sensizlikte bile sana yaşıyor olacağım sevgili. Adını yüreğime vurulmuş bir mühür bilip dudaklarında anılan dua olarak hep seninle nefes alacağım sevgili..

Sen bana bir ömür uzakken ben sana bir nefes kadar yakınım sevgili.

Gelmeyeceğini bile bile ben hala seviyorum seni.

Gün gelecek,

Adımı unutmak zorunda kalacaksın

Puslu gecenin yorgun sabahında.

Bir kibrit çakıp yaşananlara,

Tek tek yakacasın benli hatıraları

Ömür defterinin en masum günahında.

Duvarlarında asılı takvimlerden düşen

Bir gün gibi,

Ağladığında yüreğine gömülen

Bir hüzün gibi

Yavaş yavaş eriyeceğim dudaklarında.

Ama ben sana inat,

Yokluğuna inat,

Bedenimle közleneceğim günahlarında.

Seni benden alan kadere,

Tek bir kelime etmeden

Seni içimde yaşatacağım.

Çünkü ben senin;

Bedelini yüreğimle ödediğim

En masum günahındım...

GEL BUL BENİ

Çok yavaş gel bana ! aynen bir karınca, kozasından çıkan bir tırtılın ilk yaprağa koşusu gibi

yavaş ve sessiz gel / geleceksen .

Kalbe gürültülü düşüşlerden korkarım ben . Onca ağırlığıyla düğümü gevşemiş bir salıncakta sallanıyorum. Yavaş gel bana geleceksen../ ama düşmeden daha! !

Nice yeşil gözlerde kelebek uçurmuş bu gönül ve mavisinde uçurtma. Kara gözler kaçırmış uykularımı. Kahverengisinde toprak şefkati aramış / bulamamışım. Su gibi gel geleceksen, sessiz.

Akışınla bu yüreğe serin mevsimler, bereketinle çorak yanlarıma başaklar taşı ve gelme gideceksen

uğramadan değdir kollarını kıyılarıma çek git ve gelme biteceksen! !

Karanlıklara alışığım. Hiçbir mum yolunu aydınlatmasın . Bir yıldızı arkadaş koma saçlarına

dağınık, kör, ıslak ve bitkin gel / geleceksen . Azığını yollarda gece gözlü kedilere dağıt, geçmişini bastığın her kaldırım taşına anlat. Sokakların en sahipsiz anlarında çık yola. Çocukların ayak izlerini takip et. Geç gel vakit gece yarısını biraz geçerken, üzerine giydiğin yıllanmış elbiseyi çıkarma. düşlerinle çıplak / ellerinle titrek / yüreğinle sıcak gel geleceksen! !

Hiçbir söz veremem sana. Karnın bir dilime doyar yada doymaz. Bir zeytin tanesi / tek ekmek / su veya çay bunları da bil geleceksen!

Döngü, sol yanıma pervane. Vakitsiz ötüşlerin yanılgısı değildir sana gel deyişim. Kim görmüş ki kaf dağının ardını ki kavuşmalara el uzatsın. Sen kimseyi alma yanına geleceksen. Ayak izlerini süpür kaldırımlardan. Çöpçülerin gece vardiyası düşlerinde ses ver sokak lambama. Tüm resimleri de yak ! dönmeyeceksen.

Ben işte o geldiğin saatlerde, zamanı çekiştirip yaka paça ! seni bekleyişlerimin rahmine akıtıp, yalnızlığımı, güzel yüzünün hürmetine hamile bırakmış olacağım. Namluda bekleyen yağlı kurşun misali kapımı tıklamana tetik ! eşiğe serili beyaz gömleği kaldırmayacağım.

Üzerine basışın, koca bir geçmişi ezişin olsa da, kaç adımda uzak düştüğün hasretimin avuçlarına bıraktığı mesafeyi tek bir sarılışımla kapatacağım. Yüzlerce dönüp durmuşluğumla düştüğüm

uykusuz gecelerin soğuk yatağını seninle ısıtacağım. Bir geçmiş getirme bana, unuttuğum annemi hatırlatan. Gelecek taşı ! gözlerindeki ışıltıyla bana seni anımsatan.

Belki sigarayı bırakırım dudağım dudağına değdiği anda. Kaypak bir sarhoşluktan uyanıp kadehleri kırarım ve belki ilk defa kahvaltı soframa ikinci bir çay bardağı koyarım. İki yumurta, iki zeytin, iki çatal, iki sandalye! Ve ilk kez farklı bir el dürter beni kalk diye, beni uyandırmadan gel geleceksen

yoksa gelme bir gelip iki gideceksen!

Aşım yalnızlığımla tuzlanmış biliyorum. Doğrudur yanık türkülerde aradığım seni ve rastlantı değildir saç telini doladığım parmağıma helal kılışım yüzünü. Belki de beline dolanacak kırmızı bir masumlukla perçemini kaldırıp öpmekte de geç kaldım seni. Olsun, kapansın üzerime senin girmediğin tüm kapılar ! dökülsün içimden matarası boş fakir duygular. Kim bilir ! belki bir gün beni, yüreğim değil de iyi yazılmış şiirler anlar.

sus şimdi

ve gel susmayacaksan! !

KİM BU KIZ

Ayağında yaklaşık yüz yirmi milyon parasal değeri olan spor ayakkabı ve de ona giydiğinde çok yakışan bir iki model pantolon, etek giyerken hiç görmedim onu, zaten giyse de yakışmaz neden mi çünkü çok hoş giyiniyor yakışacak olursa kendisi giyerdi. Neyse üzerinde hemen hemen her gün farklı giydiği ve de mutlaka marka olan tşortler, işin açıkçası giyinmesini biliyor. Aksesuar olaraktan; onu hiç çantasız görmedim. İki çeşit çantası var sanırım ya da ben sadece o ikisini gördüm. Kolunda bir iki parça deriden yapılmış takılar ve de saati, üzerinde Arapça yazıların bulunduğu bir kolye, yüzük yok hiç görmedim, devamlı kapalı duran bir cep telefonu, küpe onu da hiç görmedim takmaması da iyi, çünkü zeki olduğunu kanıtlayan küçücük kulakları var, üzerinde de kullanıma terk edilmiş minicik küpe delikleri, sadece öylesine duruyorlar. Saçlarını saldığında çok hoş oluyor, birde walkmanı var kulaklarına müzik veren kulaklıklarıyla birlikte, Ruh haline gelince; çok tatlı biri ama halen çözemedim onu, bana karşı ne düşünür bilmiyorum. Çok zeki ama tanımsız. Dedim ya halen çözemedim onu, arkadaşlığı zor biri, ben onun ikizler burcu olduğunu düşünüyorum ama kova burcuymuş. Çift ruhlu iyi güzel hoş ama bazen de çok ters biri olup çıkıyor. Onu kızdırmayı seviyorum. İnternet üzerinde çok hızlı muhabbet eder, inanır mısınız nickini bile hızlan biraz yapmış, ama yüz yüze geldiğinizde hiç konuşmaz, dudakları günde , anca bir iki kez gülme eylemi için yüzünde yol alır, hâlbuki bilse gülmenin ona ne kadar yakıştığını, bakımlı bir kız, eğlencelide ama huysuzluk yapmayı çok seven bir tip. Daha büyüyecek olgunlaşacak.

Yüz ifadesi çok sevimli küçücük ve de ince bir burnu var üzerinde ona ayrı bir güzellik katan gözlükler ve de cehresine dağılmış sarı çiller, yuvarlak çenesiyle bağanmış kafa şekli. Ah birde kendini sevebilse, o sadece kendine kızar, ölmek ister, dünyanın tüm dertlerinin onda olduğunu zanneder ama bilmiyor ki onun yerinde olmak isteyen milyonların olduğunu. Asla yalan söyleyemez sanal alemde olsa bile, karşısındaki kişiyi kıramaz, en güzel zannettiği huyu bana kızmak ama olsun onun bu halini de çok tatlı buluyorum. Onunla yürümeyi asla reddetmem hatta kulağında kulaklığı koşar vaziyette konuşmadan yürüse bile. Bazen çok tatlı sevimli olur ama bu bazenler çok nadiren olur. O halinde yemede yanında yat , bir içim su gibi tabirlerle bile anlatamazsınız onu. Keşke her zaman böyle olsa diyemem çünkü bu kadar tat iyi olmayabilir. Zayıfça biri, biraz kilo almalı fazla bir şey yemez yese de yediklerini detaylı bir şekilde inceler. Aldığı her nesnenin son kullanma tarihine kadar bakar. Unutmadan nefes alan nabzı atan her varlıktan korkar. Karınca, arı, sinek ve de sayamadığım bir sürü varlık. 1.60 1.65 civarında boyu var, 45 50 kilo kadarda kilosu var. İşte böyle ....

Sizce kim bu kız?

Aralık 2009 

… BALERİNİM’E…

 

Sessizce söz vermiştim sana…

 

BİR İSTANBUL MASALI

 

7 Mayıs 2010 / İstanbul Devlet Opera ve Balesi

 

Sahneye atılan çiçeklerin arasında, beni en çok etkileyen, bale ayakkabılarımın önüne düşen beyaz bir güldü. Eğildim, gülü alıp kokladım. Üzerindeki kartta “Rose”a” yazıyordu. Yazanları okudum. Başımla “Evet” işareti yaparken ben gülümsüyordum, operanın kırmızı perdeleriyse, yine yavaşça kapanıyordu…

 

Sürprizlerle doluydu bu şehir… Hava, su, toprak, ateş… Göklerden gelen ilahi gücü anlatan, geleneklerin ve dönüşümün temsilcisi olan, kent ve denizin en güzel bütünlüğünü yansıtan, ve geleceği hiç beklemediğin anlarda işte böyle şekillendiriveren mucizeler şehrim… Seviyorum seni İstanbul…

 

-------

Onu tanıdığımda, bundan tam üç sene önceydi. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nın öğrencileri, her yılın ilk günü baş koreograf Sinan Ersoy’un odasına gidip, geldiklerini bildirirlerdi ona… Sinan hoca, yaptığı lirik ve mesaj veren koreografilerle pek çok ülkede tanınır hale gelmiş koreograflardandı. Tüm balerinler gibi ben de ondan hem korkar, hem de hayranlık duyardım.

 

Siyah saçlı ve yeşil gözlüydü Sinan hoca… Hayatı bir balet gibi yaşardı hep. Çok güçlü görünürdü; insanın karşısında nefes almaya korkacağı tuhaf bir korku hissettirecek kadar güçlü… Ama bütün balerinlerini de çok severdi. Onunla konuşmak, tüm sert duruşuna rağmen, okula yeni gelen minik balerinlere hep umut verirdi. Ve her yılın ilk günü, odasına gelen her balerine aynı cümleleri tekrarlardı.  Bense, bu cümleleri hala hatırlıyorum, her kelimesini hem de…

 

            “Rose Can… Dans etmek çok güzeldir, ama kesinlikle kolay değildir, unutma. Burası hayatin olacak senin ve dans etmek olacak tek aşkın. Düşeceksin, canın acıyacak, korkacaksın bazen; ama ayağa kalkacaksın yine, ve devam edeceksin dans etmeye. Çünkü sen balerinlere ait bir hayat seçtin Rose; ve artik bale için nefes alacaksın. Ve biliyorum ki, başaracaksın…”

 

------

 

7 Ekim 2009’da, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’ndaki altıncı yılıma başlarken, ses tonunu hala hatırlıyordum. Sert, ama sevgi dolu… “Sinan Ersoy” yazan beyaz kapıyı açıp içeriye girdiğimde, telefonla konuşuyordu. O her zamanki otoriter ses tonu, bu kez bir gösteri için hayal ettiği dekorları nasıl çizeceğini anlatıyordu telefondaki kişiye.  Tam karşısında, yüzünü görmediğim genç biri oturuyordu. Beyaz giymişti, her şeyi beyazdı; şapkası da… Evet, bir denizciydi bu; o küçüklüğümden beri çok sevdiğim denizlere ait biri… İlk kez, beyaz rengi çok sevmiştim; bu genç denizci beyazı kesinlikle çok güzel taşıyordu. Odayı ve genç denizciyi incelerken, Sinan hoca telefonu kapatmıştı.

 

-                      “Hoş geldin Rose! Yeniden hoş geldin. Umarım dans etmeyi özlemişsindir; çünkü bu sene bir “pas de deux” yapacaksın; ve inan, bu hiç kolay değildir! Çok çalışman gerekecek.” 

 

Tanrım! Bir “pas de deux”… Bu, bir balerinin yapmayı hayal edebileceği en güzel şeydi. Bir baletle, o kocaman sahnede yalnız dans etmek! Birbiri ardına eklenen dönüşler, zıplamalar, adımlar, ve selam… En güzeli de sahneye atılan çiçekler olurdu zaten. İnanamıyordum! İnanamıyordum ama konuşmak zorundaydım o anda.

 

-                      “Merhaba hocam. Gerçekten dans etmeyi çok özledim ve inanın, en iyisini yapmaya çalışacağım.”

 

-                      “Biliyorum Rose, eminim, çünkü seni tanıyorum, seni tanıyor ve sana güveniyorum.”

 

-----

 

Bana bundan sonra ne söyleyeceğini bilmiyordum.  Odama gidip eşyalarımı yerleştirmeliydim; ama gözlerim hala beyaz üniformalı denizcideydi. Sanırım, nedenini bilemesem de, Sinan hocanın bizi tanıştırmasını istiyordum. Siyah saçlı, mavi gözlüydü genç denizci ve o deniz gözler, o anda kesinlikle beni izliyordu. Sinan hoca, düşüncelerimi anlamış gibi söze başladı.

 

-                      “Sizi tanıştırmalıyım Rose. Bu Bay Emre Erten. 24 yaşında bir denizci kendisi. Benim çocukluk arkadaşım olmasına rağmen, artık en yakın dostu deniz oldu onun ve onu üç aydan önce gördüğümde, inan seviniyorum!”

 

-                      Emre, bu da Rose Can… Bu okulda tanıdığım en zarif, en mükemmel balerindir. Bu yıl, bir “prima balerin” olacak. Çok genç daha; ama gerçekten güzel dans ediyor. Onu bir kez izlemelisin! Bu yıl, İstanbul Kültür Başkenti etkinliklerinin bahar teması için Opera ve Bale binasında düzenleyeceğimiz prömiyerde de bir “pas de deux” yapacak. Burada olmaya çalış!”

 

Farklı kültürlerde bile olsa, bazı duygular ortaktı galiba… Birbirimize bakıp gülümsedik genç denizciyle. Emre… Sevmiştim bu ismi. Sanırım, genç denizciyi sevmiştim aslında. İkisine de gülümseyip, odadan çıkarken, duyduğum cümleler Emre Erten’e aitti.

 

-                      “Geleceğim Sinan! Operadaki gösteride kesinlikle burada olacağım…”

 

 

10 Ekim 2009/ İstanbul’da bir Yunan Kızı

 

Bu odayı seviyorum! Kesinlikle seviyorum… Yatağım boğaza bakan pencerenin yanında duruyor. En büyük karmaşaya ve derinliğe inat sessiz, mavi bir huzur var sanki o sularda… Hele ki o köprü… Geceleri yakılan ışıklarıyla insanı alıp bambaşka dünyalara götürüyor sanki… Çocukluğumda babamın başucuma oturup ben uyuyana dek anlattığı Peter Pan masalındaki Tinkerbell karakterinin büyüsü gibi… Tek fark, burada her şey gerçekti… Uzanıp dokunuvereceğin kadar gerçek…

 

Başucumdaki masanın üzerinde, en yakın arkadaşımla çekilen fotoğrafımız var. Eleni… Dokuz sene önce İstanbul’a geldiğim gün, onu Atina’da bıraktım; Ege’ye komşu ve farklılıkların içinde bir ahenk taşıyan o ülkede… Onu ve tüm hayatimi… Annemin, küçüklüğümden beri hayalini kurduğum balerinliği, babamın ülkesinde gerçeğe dönüştürmemi istemesiyle birlikte, ilköğretimi bitirince Türkiye’ye, babaannemin yanına yerleşmiş, bir sene boyunca Opera Bale’nin kurslarına devam ettikten sonra, girdiğim sınavı en yüksek notla kazanmıştım. Lisede başlamıştım konservatuara, ve bugün İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı üniversite üçüncü sınıf öğrencisiydim.  Okula kabul edildikten sonra, babaannemin yanından ayrılıp yurda yerleşmiştim. Şehrin büyüklüğünü öyle güzel ispatlıyordu ki yollar… İki yaka arasında bir ömür geçiyordu sanki sabah trafiğinde… Yıllar geçtikçe alışsa da insan o trafiğe, köprülerin etrafındaki o eşsiz manzaraya dalıp gitmektense, yarım saatlik tatlı bir uykunun kucağına yuvarlanmayı tercih ediyordu genellikle çalışanlar… Farklı bir yaşam vardı bu şehirde… Daha ilk geldiğim gün anlamıştım aslında beni burada çok güzel şeyler beklediğini… Hani derler ya “Taşı toprağı altın şehir” diye… Öyle işte…

 

Dört elementin kentiydi burası… Hava, su, toprak, ateş… Boşuna kazanmamıştı 2010 Avrupa Kültür Başkenti olabilme gururunu bu şehir. İnsana dört mevsimi yaşatan bir hava, kuraklığın en büyük tehdit haline gelmeye başladığı yıllarda insanın içini ferahlatacak bir su cenneti, dünyadaki en büyük ekonomik krize rağmen bereketini damla damla da olsa koruyacak, Türklere ait, en büyük özveriyle ve en güzel mücadeleyle alınmış topraklar, ve her şeyi yakıp küle çevirebilecek, tarihte en derin izi bırakabilecek gücüyle ateş…

 

Küçükken babamın hep anlattığı gibi, baktı mı bir daha bakası geliyordu insanın bu şehre… İlk gördüğünde seni yutuverecekmiş gibi gelen kalabalığa ve yaşamın akıp giden hızına rağmen, zaman geçtikçe bir parçası oluyordu bu şehrin insan… Ona gelenleri içine alan, kucaklayan bir karakteri vardı İstanbul’un… Farklı kültürlerin, medeniyetlerin kenti unvanına sahip olması boşuna değildi…

 

Yatağımın yanındaki duvarda, sevdiğim herkesin resmi asılıydı. Annem, babam, büyükannem, ağabeyim, bale öğretmenlerim ve tüm arkadaşlarım… Bu odaya geldikten üç gün sonra yapıştırmıştım onları duvara; bu odada yaşamayı üç gün sonra kabullenebilmiştim çünkü… Öylesine yalnız hissetmiştim ki burada kendimi ilk başta. Sevdiğim her şey, sevdiğim herkes çok uzaktaydı ve ben ulaşamıyordum onlara özlediğim her an… Korkuyordum; yalnızlıktan küçüklüğümden beri korkuyordum ben. Öyle zordu ki doğduğun topraklardan ayrılmak, yılların sana bağladığı alışkanlıklardan sıyrılmak ve adapte olmayı öğrenmek bambaşka bir şehre, bambaşka bir ülkeye ve kültüre… Babamın bir Yunan kızına âşık olmasıyla başlamıştı bu kültür ahengi bizim ailede… Stella… Hayatının en deli çağlarını Ege’nin iki yakasında yaşanan bir aşkla geçirmişti babam, ve o aşkın meyvesi olmuştum ben… Annem gülleri çok sevdiğinden, ve onların birbirleriyle iletişim kurmalarını sağlayan ilk dil İngilizce olduğundan, benim adımı bu dilde gül anlamına gelen Rose koymuşlardı… Yunanistan’da yaşamayı seçmişlerdi annemle babam, ve yapılan bu tercihle birlikte orada doğmama rağmen, Türkçe de anadilim gibi olmuştu benim…  Beyaz tenli, mavi gözlü, melek sesli bir annenin Yunanca ninnileriyle uyurken, Türk olduğunu yüreğindeki o kor saçan aşka rağmen hiç unutmayan, gün geçtikçe onu daha çok yaşatan bir babanın masallarıyla büyüyen bir bebek, iki kültürü de taşıyordu yüreğinde. 

 

Bir süre bocalamıştım bu şehre adapte olabilmek için. Sonra, yüreğimdeki tüm özlemlere ve tüm korkulara rağmen, artık hayatımın “dans etmek” olduğunu kabullendim Sinan hoca’nın o müthiş sözleriyle. Ve resimlerim, uzakta kalan eski hayatıma beni yakınlaştıran en özel şeyler oldular o gün. Resimlerim ve kalbimdeki hatıralarım…

 

-                      “Selam Rose! Bak, sana beyaz güller getirdim; senin sevdiklerinden…”

 

İçeri giren Melek’ti. Benden bir sınıf altta okuyordu ve aynı odayı paylaşıyorduk. Ailesi Selanik göçmeni olan Melek, Türkiye’de doğmuştu. Bembeyaz, bebek saflığını andıran yüzünde çocukluğumun en temiz dostluklarını, hayallerimi buluyordum sanki. Gülüyordum onunla olduğum zamanlarda, tatlı, hoş bir huzur veriyordu insana. Ders saatleri dışında neredeyse tüm zamanımızı birlikte geçiriyorduk zaten. Giyim tarzlarımız, gülüşümüz, konuşmalarımız, hatta adım atarken bize seslenenlere cevap vermek için yaptığımız bale figürlerini andıran ani dönüşlerimiz ve ayakuçlarımız dışa dönük olarak attığımız ördek misali adımlarımız bile benzemeye başlamıştı gün geçtikçe. Öyle ki, Sinan hoca bir gün “ikizler” demişti bizi gördüğünde…

 

-                      “Selam Melek! Tanrım, bu güller çok güzel kokuyor, çok teşekkür ederim.”

 

Gülleri alıp beyaz porselen vazomun içine koydum ve yatağımın karşısında duran küçük ahşap masanın üzerine yerleştirdim; ağabeyimin armağan ettiği balerin tablosunun asılı olduğu duvarın tam altındakine. Ufak şeylerle hayatıma yaklaşmayı, özlediklerime yaklaşmayı seviyordum. Ve altı yıl sonra, bu odayı da kesinlikle seviyordum ben. Melek ile kendime iki bardak bergamut aromalı çay hazırladım; ve pencerenin önündeki denize bakan koltuklara geçip konuşmaya başladık yine. Dışarıda esen hafif rüzgâr camlara vuruyor ve derinden gelen melodik, ıslığa benzer bir ses eşlik ediyordu konuşmamıza.

 

-                      “Biliyor musun Melek? Bu yıl 7 Mayıs günü Kültür Başkenti Projesi için yapılacak ilk gösteride bir “pas de deux” yapacağım. Odasına gittiğimde Sinan hoca söyledi! Ve bir denizciyle tanıştım onun odasında; öyle tatlı gülümsüyordu ki Melek… Biliyor musun? Sanırım o da gelecek galaya! Emre Erten…”

 

-                      Rose… İnanmıyorum! Her iki haber de süper! Önce, bu Emre Erten kim? Ve sonra; çalışmalar ne zaman başlıyor?”

 

………….

 

Bildiğim her şeyi anlattım ona bu gece; genç denizci Emre Erten'i, ve çalışmaların Kasım ayının ilk günü başlayacağını... Gece yarısından çok sonra, sabaha karşı dörtte, gün İstanbul şehrine günaydın demeye hazırlanırken yattığımızda, sanırım Melek de ben de, Emre adlı o genç denizcinin beni etkilediğini biliyorduk. Bilmediğimiz tek şeyse, o genç denizcinin hissettikleriydi… Ve bunu öğrenmemiz için kesinlikle çok beklememiz gerekmeyecekti…

 

 

8 Kasım 2009/Dostluk Saklı Bu Şehrin Kanatları Altında…

 

-                      “Omuzların Rose! Omuzların!  Daha dikkatli olmak zorundasın!”

 

Biliyordum, biliyordum ama dengede kalmayı unutmuştum galiba! Bu uzun dönüşü yaparken dik durmayı hiç başaramıyordum ki… Bir haftadır dans ediyordum ama hala Sinan hocanın istediği kadar iyi değildim. Zor bir hareketti bu; arka arkaya dört dönüş yapıp zıplamam ve aynı dengeyle yere inmem gerekiyordu. Dik durmalıydım dengede kalmak için, ama bir türlü yapamıyordum ki… Benim solo dansımın bir hareketiydi bu. Ve benden sonra Defne, Lena, Kerem ve Siena Leyla’nın dansları vardı. Defne’yi çok seviyordum. Kıvırcık siyah saçları, bir balerin olduğunu yansıtan zarif ve incecik boynu, ışık saçan kahverengi gözleri vardı. Bu okula kabul edildiğim ilk senenin ikinci döneminde tanışmış ve bir daha da ayrılmamıştık zaten… Çok farklıydık aslında Defne’yle; ama ona ne zaman ihtiyacım olsa, bir yerlerde buluyordum onu.

 

Esmer, yeşil gözlü Kerem’le birlikte dans eden Lena, kesinlikle çok özeldi benim için. Onu tanıdığımdan beri, dördüncü sınıf öğrencilerinden Güney Amerikalı Paul ile birliktelerdi. Öyle güzel bir çiftti ki onlar… Hep hayalini kurduğum “farklı kültürlerin aşkı” onlarda hayat bulmuş, aşkın kültür farklılığı tanımadığının en güzel ispatı olmuşlardı benim için bu şehirde. Bir Amerikan ailesinin yaşamak için Türkiye’yi seçmiş olması çok şaşırtmıştı önceleri beni. Öyle ya, herkes yurt dışına gitmek için ölüp bitmiyor muydu son yıllarda? Ancak Paul’ün ailesinin kökeninin Beyrut taraflarına dek uzandığını ve yalnızca zorunlu bir Amerika seyahatiyle orada doğmuş ve büyümüş olduğunu öğrenince, yıllar sonra bu öze dönüş beni yalnızca mutlu etmişti. Amerika’da okurken buraya geri dönmeye karar veren ailesinin ısrarlarına engel olamamış, konservatuardaki kaydını sildirip burada yeniden sınavlara girmek ve yeniden birinci sınıftan başlamak zorunda kalmıştı. Yeni bir ülkeye adapte olma sürecinde aşk ona yardımcı olmuş, onu kucaklayan bu şehirde sevgilisine ulaşmak için Türkçeyi daha büyük bir hevesle öğrenir olmuştu. Yarım yamalak kurduğu bazı cümlelere rağmen çok kısa sürede çok yol almıştı ama. Lena ise sarışındı ve çoğu balerin gibi uzun saçlıydı. Aynı sınıfta olduğumuz ders saatleri dışında az görüşebiliyorduk onunla. Ama biliyordum ki, onu her aradığımda o telefonu açacaktı. Aynı şeyleri düşünüyorduk, aynı şeyleri hissediyorduk onunla çoğu zaman ve biliyordum ki, beni çok iyi anlıyordu.

 

Siena Leyla’yla çok şey paylaşmıştım bu okulda, ve tüm dans hareketlerini birlikte çalışırdık ilk günden beri. Tıpkı benim gibi kültürlerarası bir aşkın ürünüydü Leyla. Kendisinin Türk olduğunu üzerine basarak söylese ve buna inansa da, çok yakışıklı bir İtalyan gencin güzeller güzeli bir Türk kızına âşık olmasıyla başlayan ve Türkiye’de evlenip bu ülkeye yerleşmeleriyle devam eden bu hikaye, Siena Leyla’nın doğumuyla daha da özel bir hal almıştı. Uzun, simsiyah ve dümdüz saçları, bembeyaz pamuk gibi teniyle, İtalyan güzellerine ait yanını da tüm açıklığıyla gösteriyordu aslında. Kendine ait bir hayati vardı Leyla’nın, kendi arkadaşları vardı tıpkı benim olduğu gibi. Ama biz, beraber olmayı seviyorduk onunla.  Bu şehir toplamıştı bizi bir araya sanki. Dostluk vardı bu şehrin kanatları altında… En zor, en güzel anları paylaşmamızı, ve bizden sonra geleceklere izler bırakmamızı sağlayan bir dostluk…

 

Defne, Lena, Kerem ve Siena Leyla dışında birçok dansçı vardı salonda. Hepsini tanıyordum ve hepsi de beni tanıyordu. Birkaçı gelip, hep benim gibi dans etmek istediklerini söylemişti birkaç kez. Onlara gülümsemiş, “Dans ederek yaşıyorum; sadece bu yüzden böyle görüyorsunuz beni!” demiştim bir gün onlara… Doğruydu bu; dansla yaşıyordum ben, dansla nefes alıyordum…


Tüm bunları düşünürken, Lena ve Kerem’in dansı bitti ve Sinan hoca yarın saat dokuzda burada olacağını söyledi bizlere. Her zamanki gibi, saat sekizde burada olup bir saat egzersiz yapacak ve saat dokuzda büyük koreograf geldiğinde hazır olacaktık. Bale ayakkabılarımı ve bale eteğimi elime alıp çıktım salondan. Ayaklarım su toplamıştı ve canım çok acıyordu. Koridorda asılı olan o çok sevdiğim balerin resimlerine bile bakmadan odama gitmek için hızlı hızlı yürürken, Madamme Suzanne’in sesini duydum.

 

-                      “Selam Rose, nasılsın?”

 

-                      “Merhaba Bayan Suzanne. Uzgunum ama hic iyi degilim. Bu sene bir “pas de deux” yapmam gerekiyor; ama ayaklarım çok acıyor. Sanırım dans edemeyeceğim artik!”

 

-                      “Hayır! Dans edeceksin. Bunu başarabilirsin sen. Biz görmek istiyoruz o sahnede seni. Tamam?”

 

-                      “Peki Bayan Suzanne. Teşekkür ederim.”

 

Bayan Suzanne, konservatuarın hocalarındandı. Henüz onun öğrencisi olmamıştım, ama Sinan hoca beni onunla tanıştırdığından beri benim psikologum olmuştu sanki. İngiliz Kraliyet Balesi’nin en eski dansçılarındandı. Orada tanıştığı bir Türk dansçıyla yaptığı evlilik sonucunda hayatı Türk topraklarına dokunmuştu. Daha bu ülkeye ve bu şehre ayak bastığı ilk gün bu şehrin doğallığına hayran kaldığını dile getirirdi her fırsatta yarım yamalak Türkçesiyle…  İstanbul Devlet Konservatuarı ile yaptığı antlaşma sonucunda her ayın bir haftasını bizim okulda bizlere ders vererek geçiriyordu. Ne zaman başaramayacağımı hissetsem, bir yerlerde karşıma çıkar ve ben onun yanından ayrılırken hep devam etmeyi seçmiş olurdum.  Farklı bir enerjisi vardı onun, sanki bir melek dokunmuş gibi hissettiren, insana her vazgeçtiğinde “Dur, sakın vazgeçme, devam et” duygusu hissettiren tuhaf bir yanı… İnsan hakikaten hayatına bir meleğin dokunduğunu hissediyordu. Eski İstanbul’a ait, İstanbul’un daha Osmanlı’ya ait olduğu dönemlerde haremin en masum kızını anımsatan bir zerafeti vardı kadının… Güç veriyordu bana o; ve kesinlikle çok özeldi.

 

Kaldığımız yurdun koridorunun sonundaki odamın kapısını açtığımda, yerde beyaz bir zarf buldum. Kimden geldiğini bilmiyordum. Melek odada değildi, derste olmalıydı. Zarfın ona olacağını düşünüp yüzümü yıkamak için duşlara yönelirken, zarfın yanına konmuş küçük kağıdı gördüm. Üzerinde

 

 “Rose bu mektup sana aitmiş. Sinan Ersoy” yazıyordu.

 

Bir mektup mu? Bana mı? Sinan hocadan mı? 

 

Yatağımın üzerine,  balerin olduğumu anlatan bir şekilde oturdum yine. Sessizce, ama büyük bir merakla zarfı açtım. Çok düzenli ama hiç tanımadığım bir el yazısıydı içindekiler. Okumaya başladım:

 

“Sevgili Rose,

 

Bir denizci gibi yazacağım sana. Ne yazacağımı bilmiyorum ama yazacağım. Denizcilerin hayati denizlerdir hep. Sonsuza kadar denizlerdir. Bir balerinin hayatıysa sahne… Hayatımda ilk kez, bir balerinin hayatı beni bu kadar etkiledi… Sanırım, bir balerin beni bu kadar etkiledi. Sinan çocukluk arkadaşım benim. Ve o gün beni seninle tanıştırdığı için ona teşekkür ettim. O odaya, o gün girmemi sağladığı için Tanrı’ya, ve seni bana en ummadığım anda, en ummadığım mekanda getirdiği için bu güzel İstanbul şehrine de… Saçlarını bir balerin gibi toplamıştın o gün; yüzünün bütün masumluğunu görebilmiştim gülümsemende. Ve eminim, saçların toplu olmasaydı da görebilirdim. Sen odadan çıktıktan sonra, Sinan’a, bir balerinin bir denizciyi sevip sevemeyeceğini sordum. Bana, buna sadece bir balerinin cevap verebileceğini söyledi.  Senin gülleri ve melekleri sevdiğini, denizi de sevebileceğini söyledi bana. Zarif şeyleri severmişsin… Rose; ben bir denizciyim. Sevdiğim insanlara istediğim kadar yakin yaşayamıyorum hiç; onlara uzak olmayı ama hep onları çok sevmeyi öğrendim hayatta. Bugün, bu denizi bir balerinle paylaşmak istiyorum ilk kez. Bilmeni istiyorum; buralarda fırtına olacak bazen, yağmur yağacak, ya da kar… O zamanlarda yanına gelemeyeceğim belki; İstanbul çok uzak olacak bana… Ama bil ki kalbimde olacaksın sonsuza kadar… Ve güneş yine doğduğunda, hemen bu şehre, yanına geleceğim. Çünkü seni seviyorum. Ve biliyorum ki, balerinler güçlü olurlar. Bu yüzden sana soruyorum şimdi Rose; bir denizcinin balerini olmak ister misin sen? Ve bana, sana “balerinim” diyebilmem için izin verir misin acaba?
                                                                                             

Emre Erten”

 

----

 

Mektubu anlamak için ikinci kez okumak zorunda kaldım; doğru anladığıma emin olmak için. Emre Erten’e, etkilendiğim o genç denizciye ait ilk mektuptu bu.  Ve benim ona yazacağım cevaptan sonra, kesinlikle diğerleri olacaktı. Emre, mektubun içine, ona nasıl ulaşacağımı bilemeyeceğimi düşündüğü için mail adresini de eklemişti. Bilgisayarın başına geçip oturdum ve aklıma gelen ilk cümleyle yazmaya başladım.

 

“Sevgili Emre,

 

Sinan hocanın dediği gibi, buna ancak bir balerin cevap verebilirmiş. Ve o haklı; gülleri ve melekleri seviyorum ben. Bir balerinim çünkü.  Ve güllerle melekler balerinlere ait gibi geliyor bana. Ve ben, denizi hep severdim; minik bir balerinken bile… Bir balerin gibi yaşamayı seviyorum ben. Gülümsemeyi seviyorum; dans etmek gibi çünkü. Ve biliyorum ki, denizlerde fırtınalar olacaktır. Bu şehir elini uzatsan dokunamayacağın kadar uzağında kalacaktır bazen. Özletecektir bana sevdiğimi… Ama ben bir balerinim; ve balerinler düşmekten korksalar bile dans ederler. Düşseler bile, yine kalkıp devam ederler dansa. Taa ki, bir daha dans edemeyecekleri güne kadar. Ve o günü düşünüp vazgeçmezler dans etmekten asla.

 

Denizlerde fırtınalar olduğunda yanımda olamayabilirsin; ihtiyacım olan tek şey kalbinde olduğumu bilmek olacaktır. Yanımda, bu şehirde olmasan da, yanında, olduğun şehirde olduğumu hissetmek...  Çünkü tıpkı dediğin gibi, ben bir balerinim ve bir balerin gibi güçlü olmalıyım eğer sen uzaktaysan.  Ve sanırım, yapabilirim… Sinan hocaya çok saygı duyuyorum; ve ona benim için de teşekkür etmeni isterdim genç denizcim… Bana seni getirdiği için Tanrı’ya ve bizi buluşturan bu görkemli şehre de tabii ki…

 

Bana denizleri anlat,  olur mu?

                                                                                              Balerinin”

 

Hayat, pamuk ipliğine bağlı yaşarken pamuk helva tadında sürprizler sunardı insanlara işte… Ben Emre’nin fırsat buldukça maillerini kontrol edeceğini ve bana cevap yazacağını düşünürken, o beni her seferinde şaşırtacak ve zamana ayak uydurup gün geçtikçe modernleşen bu şehirde, geleneklerin en güzelini yaşatmaya devam ederek benim her mailime bir mektupla yanıt verecekti…

 

Bu koca İstanbul şehri, ilk kez yalnızlığımı hiç beklenmedik bir şekilde benden çekip almış, bana aşkın en güzel haliyle göz kırpmaya başlamıştı…

 

4 Aralık 2009/Sevgi Yumuşatır Kalpleri…

 

Yazdığım bu mailin üzerinden bir aydan fazla zaman geçmişti. Bütün bir günü dans ederek geçiriyordum; akşamlarıysa Melek’le zaman geçiriyordum genelde. Sinan hoca, Emre’yle olan ilginç ilişkimi öğrenmişti. Tam bir hafta önce beni odasına çağırmış, bana Emre’den gelen beyaz bir gül vermişti…

 

-                      “Emre bu gülün sana benzediğini söylememi istedi. Bir tane de onda varmış, ve ona seni hatırlatıyormuş”

 

Gülümsüyordu bunları bana söylerken.  Derslerdeki o sert adam, böyle yumuşacık gülümsüyordu.  Sevgi böyle bir şey olmalıydı galiba; en sert şeyleri bile yumuşatabilen… Güle tutturulmuş bir not vardı Emre’nin yazdığı:

 

“Denizlere ait bir güle, gülümse balerinim. Seni seviyorum”

 

Odadan çıkarken gülümsüyordum…

 

 

 

31 Aralık 2009/İstanbul’da Değişim Rüzgarları Eserken…

 

Yılın son günü… Yarın, yeni bir yıl olacak. Son hızla değişmeye başladı bu şehir. 2010 için müthiş bir hazırlık devam ediyor. Yeni bir yıla girecek olmanın da ayrı bir heyecan kattığı bu kentte, ilk kez bu kadar büyük bir organizasyonun yapılacak olmasının getirdiği “Her şey mükemmel olmalı, burası İstanbul, medeniyetlerin beşiği” düşüncesi yediden yetmişe herkesin içine işlemiş durumda sanki… Işıklar gecenin karanlığını öyle güzel aydınlatıyor ki… Sokaklar olmadığı kadar temiz tutulmaya çalışılıyor. Gerçekleştirilecek proje ve organizasyonların hazırlıkları büyük bir özenle sürdürülürken, şehir tüm hızıyla Avrupa Kültür Başkenti olmaya hazırlanıyor. İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nde konservatuar öğrencilerinin 7 Mayıs’ta sergileyeceği gösteri için çok sıkı çalışıyoruz.

 

Öyle çok dans ediyorum ki, uyumayı unutuyorum bazen. Sinan hoca mükemmel bir koreograf, ve “mükemmel” olmasını istiyor her hareketimizin. Kızıyor, bağırıyor bazen bana; ama biliyorum ki en iyisini istiyor benim için. Sabah dokuzdan öğle yemeğine kadar dans ediyorum. Bir saat ara verdikten sonra saat altıya kadar yine dans… Bale salonundaki her resmi, piyanonun üzerindeki çiçekleri, yerdeki taşları bile ezberledim artik. Bugün kostüm provamız vardı. Beyaz bir bale kıyafeti yapılmıştı benim için; bir prensesin gelinliğine benziyordu sanki. Birlikte dans ettiğim Kerem’e ise, siyah bir takım hazırlanmıştı. Öyle güzeldi ki kıyafetler, rüya gibiydi sanki.

 

Emre’den sadece bir kart alabildim. Denizlerden gelen mektuplar iki ayda ancak ulaşıyordu zaten. Bana İngiltere sahillerinden yazmıştı o kartı. Bir balıkçının hayatini kurtarmışlar; teknesi batmak üzereymiş genç adamın. “Hayat kurtarmak güzel, ve onu kurtardığımdaki gülümsemesi bana seni hatırlattı balerinim” yazmış.

 

Sanırım, genç denizcimi çok özledim ben…

 

 

1 Ocak 2010/Yeni Bir Güne Uyandı İstanbul Şehri

 

“Balerinim;

 

Yılın ilk günü bugün, ve bence umudun da ilk günü. Bugün rüzgarlı bu deniz ve ben yanında olamıyorum. Ama bazen hayat, sabretmemizi istiyor bizden. Umut etmemizi istiyor. Dört yıldır bu denizlerin bana öğrettiği tek şey var balerinim. Hayat, karşılaştığımız fırtınalarla değil, gemiyi limana ulaştırıp ulaştıramadığımızla ilgileniyor bizim. Ve ben, seviyorum sabretmeyi; çünkü sonunda hep sevdiğim insanlar oluyor beni bekleyen.  Sen varsın şimdi… Ve unutma Rose, sen bir balerinsin; balerinlerse güçlü olmalıdırlar. En zor hareketleri düşmeden yapabilmek için güçlü olmalıdırlar. Nefes aldığın sürece dengede kalmayı unutma balerinim; unuttuğun zamansa, odanın denize bakan penceresine gidip gökyüzüne bak. Hava açık olduğu günlerde umudu göreceksin orada; ve sana güven yollayacağım denizden esen rüzgarla. Senden tek istediğim gülümsemen balerinim; çünkü ben senin en çok gülümsemeni özlüyorum buralarda.

 

Dansının neredeyse bitmek üzere olduğunu yazmışsın bana. Biliyor musun; seni, mavi gözlü o zarif balerinimi sahnede görmek istiyorum. Eğer dün gece seni yıldızların arasından izlediğim gibiysen, sadece mükemmel olabilirsin. Ve eminim, öylesin balerinim…

 

Bugün yeni yılın ilk günü, ve bence umudun da… Gözyaşlarını durdurup, özlemlerini kalbine sakla sevgilim, unutma; özlediklerine ne kadar uzak olursan,  onlar sana o kadar yakındadırlar. Çünkü kalbin, sana çok yakındadır balerinim. Tıpkı senin şu anda benim bu kadar yakınımda, bu kadar kalbimde olduğun gibi.

 

Mutlu yıllar balerinim; gözlerini kapat, sana umudu yolluyorum bugün…

 

                                                                                              Emre”

 

Gözlerimi açtığımda, Melek’in başucuma bıraktığı zarfı bulmuştum. Yeni bir güne uyanmanın en güzel yanı, sevdiğin birinin bir yerlerde nefes alıyor olduğunu bilmekmiş, anladım bu sabah… İstanbul şehri tüm ihtişamıyla yeni bir yıla, yeni bir güne uyandı. Denizin rengi daha bir mavi, gökyüzü daha aydınlık, yeşiller daha bir yeşil bu sabah bu şehirde. İstanbul kendini tanıtıyor Avrupa’ya. Yıllardır süren hükmünün ihtişamını duyurmaya başlıyor bugün. Kız Kulesi daha bir gizemli… Fransız Sokağı daha hareketli ve Haliç’in eşsiz bir panaromasını sunan Galata Kulesi daha bir kalabalık sanki… Boğaziçi köprüsü can acıtan olaylara değil, sevgiye şahitlik ediyor bu sabah… Köprü altı çocuklarının bile dillerinde tanıdık melodiler… Yeditepe en görkemli yeşilliğiyle göz kırpıyor orada oturmuş simit peynir yiyen, yeni tanıştıkları her hallerinden belli olan bir çift sevgiliye… Bağdat Caddesi alışılmıştan bile daha kalabalık… Topkapı sarayı en özenli kıyafetini kuşanmış selam veriyor onu ziyarete gelen turistlere… Çırağan Sarayı yılın ilk düğününe hazırlanıyor pür telaş… İstanbul, yeni bir güne “günaydın” diyor kısacası, yepyeni bir coşkuyla bu defa…

 

 

4 Mart 2010/İstanbul’dan Çok Uzakta Bir Yerde…

 

- “Rose!  Rose! Telefona çağırıyorlar seni…”

 

Bale kıyafetlerimi hazırlarken bana seslenen Melek’ti.

 

Bir telefon? Yoksa arayan Emre olabilir miydi? İki aydır sadece bir kez yazabilmiştim ona, o kadar sıkı çalışıyordum ki; akşamları odaya geldiğim gibi uyuyordum. Koşarak telefonların olduğu odaya gittim.

 

- “Alo?”


- “Rose! Benim Eleni. Beni unuttuğunu düşünmeye başlamıştım artık!”

 

- “Tanrım Eleni! Seni nasıl unuturum; ama bu aralar öyle çok dans ediyorum ki, Emre’ye bile sadece bir kez yazabildim ”

 

- “Emre? … Rose, o da kim? Neler oluyor?”

 

Eleni en yakın dostumdu benim. İnsanı büyüleyen, hayatına yepyeni bir renk katan bu şehre yaptığım ilk yolculukta, İstanbul’dan çok uzakta bir yerde, Yunanistan’da bıraktığım hayatıma ait en özel insandı. Ve böylesi bir dostluk, bir insanın sahip olabileceği en güzel şeydi. Beş dakika konuştuk onunla telefonda; düşünceleri ve olayları nasıl o kadar özetleyebildiğime sonradan şaşıracağım bir hızda her şeyi anlattım ona. Ve telefonu kapatırken, operada 7 Mayıs’ta sergilenecek olan gösteriye çağırdım onu da.  En yakın dostumdu… Ve tıpkı ailem gibi, o gün orada olmayı hak ediyordu. Kesinlikle hak ediyordu.

 

 

10 Nisan 2010/ Dolunayda İstanbul Şehri …

 

Elimdeki dört uçak biletini postaya verdikten sonra, okula geri döndüm. Biletler, annem, babam, ağabeyim ve Eleni içindi. Bir hafta içinde onlara ulaşırdı sanırım. Biletlerini yollarken, o gün burada olmalarının onlar için iki ayrı mutluluk olacağını henüz bilmiyordum. Bu şehrin, hayatıma böylesi bir sürpriz hazırlayacağını hayal bile edemezdim…

 

Gösteriye bir aydan çok daha az zaman kalmıştı. Kostümlerimizin son provaları yapılıyor, her gün sabahtan akşama kadar sekiz saat dans ediyorduk. Sinan hoca yine çok iyi bir iş çıkarmıştı, kesinlikle büyüleyici bir koreografiydi 7 Mayıs’ta sergilenecek olan. Emre’den gelen mektupları odamdaki sandıkta saklıyordum ve ne zaman onu özlesem birini alıp yeniden okuyordum. Bugün de öyle yaptım ve altı saat dans ettikten sonra, odama gidip bir hafta önce elime ulaşan son mektubunu açıp okumaya başladım.

 

 “Balerinim” diye başlıyordu yine; her mektubunda olduğu gibi.

 

“Şimdi gece buralarda… Denizin ortasında yıldızlarla konuşuyorum, çünkü burada sevgiyi paylaşacak kimse yok. Ve ben seni yine çok özledim. Yıldızlardan birinin üzerine oturup, seni görebilmek ve seni ne kadar çok sevdiğimi söyleyebilmek isterdim.

 

Biliyor musun? Ben küçükken, babam bir gece ben uyumadan önce bana, “sevdiğin insanlara bunu göstermek için yarını bekleme; çünkü yarın bugünkü kadar yanında olamayabilirler” demişti.  İşte bu yüzden, sana seni ne kadar çok sevdiğimi her gün söylemek isterdim.  Çünkü bunu babama yapabilme şansım pek olmamıştı balerinim… Ve bunu bana daha önce söylemiş olmasını dilerdim onun; meleklerin arasına karışmadan önce…

 

Dün çok yakın iki arkadaşım kavga ettiler; sadece birbirlerini yanlış anladıkları için hem de... Bense fark ettim ki, insan en çok en yakınındakileri kırdığını fark etmiyor. Tıpkı benim gibi… Küçükken, babamın bana uyumadan önce bir tek kez sarılmasını isterdim. Ya da içten bir gülümseme, hiç beklemediğim bir anda. Ama o, bunları yapmak için hep özel bir günü beklerdi. Ve hiç anlamazdı bunun beni ne kadar üzdüğünü… Bense, beni sevmediğini sanar ve korkardım. Onun beni aslında ne kadar çok sevdiğini sadece iki yıl önce, resmimizin arkasına yazdığı yazıyı bulduğumda öğrenebildim ben.

 

“Sen kalbimsin oğlum; ve insan kendi kalbine sevgisini çok gösteremez”.

 

Bu satırlar ağlatmıştı beni o gün. Ve o günden beri, sevdiklerim ağlamasın diye her gün söylüyorum onlara sevgimi. Sen de öyle yap balerinim; çünkü sevgi, yarına ertelenmeyi hak etmiyor.

 

Haydi; gökyüzüne bak simdi; yıldızlar seni ne kadar özlediğimi söyleyecekler sana.

 

Tatlı rüyalar balerinim…

                                                                                              Emre”

 

Mektubu yastığımın altına yerleştirip, camdan gökyüzüne baktım. Karanlık bir savaş meydanını andırıyordu İstanbul şehri dolunayda… Yüzyıllardır ne savaşlara şahitlik etmişti kimbilir bu topraklar… Güç uğruna, hırs uğruna, yurt arama mücadelesi uğruna ne sürgünler yaşanmış, ne canlar acımış, ne antlaşmalar yapılmış, ne imzalar atılmıştı bu şehir üzerine… Ama bu gece, asırlar sonra, gecenin en koyu karanlığında, en büyük savaşlar bitmiş, bize ait bu şehir, dile gelmiş en güzel cümleleri kuruyordu sanki bana…

 

“İstanbul, dünyanın neresinde olursam olayım, rüyamda gördüğüm şehir”… Ne güzel söylemişti yazar… Rüya şehrim bana en güzel hediyelerini sunuyordu birer birer… Ve başımı yasladığım camdan baktığım gökyüzünde, benim görebildiğim sadece bir yıldız vardı o anda…

 

 

2 Mayıs 2010/ “İstanbul’u Dinliyorum Gözlerim Kapalı”…

 

Bugün özel bir gün benim için… Eleni’nin doğum günü çünkü. Bu şehrin mesafeleri yakınlaştıran bir büyüsü var sanki. En özlediklerim hep en yakınımdaymış gibi hissettiren bir büyü… Ülke sınırlarının kalpleri ayıramayacağı gerçeğini öğreneli çok oldu… Her özlemde bir nefes İstanbul çekip içine, kapatıp gözlerini yanına gitmek en sevdiğinin… Yıllarca medeniyetlerin ve imparatorlukların kaynaşma noktası olmuş bu kent, nasıl olur da uzaklaştırır ki insanları birbirinden… Özel bir gün her şehirde özeldir zaten… 

 

İlk kez vaktim var bugün… Üsküdar vapuruna binip martılara simit atmak istedi canım… Fırladığım gibi yurttan, kulağımda en sevdiğim klasik müzikler, başladım yol almaya bu şehirde… İstanbul’u dinledim ben de bugün… Orhan Veli, sen ne güzel anlatmışsın bu şehri dinlemeyi…

 

“ İstanbulu’u dinliyorum gözlerim kapalı

  Serin serin Kapalıçarşı

  Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa

  Güvercin dolu avlular

  Çekiç sesleri geliyor doklardan

  Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları

  İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı

 

  İstanbulu’u dinliyorum gözlerim kapalı

  Kuşlar geçiyor, derken,

  Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık

  Ağlar çekiliyor dalyanlarda

  Bir kadının suya değiyor ayakları  

  İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı”

……..

 

Gezip dolaştığım her mekânda ayrı bir hayat buluyorum sanki… Geçmişten izler taşıyor bu şehir… En derin tarihi, en güzel yaşanmışlıkları saklıyor içinde… Her bir Arnavut kaldırımında ayrı bir ayak izi var… Ayrı bir kültür izi sanki… Yıllarca ayak basılmış bu taşlar, bu topraklar, dile gelmeyi bekliyor yüzyıllardır… Tıpkı Ayşe Kulin’in dile getirdiği gibi… Ben küçükken “mavi bir masaldı bu şehir”… Ben büyüdüm, o hala masal… Masallar tükenmez, tüketilemez ki…

 

7 Mayıs’a sadece beş gün kaldı. Eleni’ye aldığım hediye masamda duruyor, beş gün sonra ailemle birlikte buraya geldiğinde vereceğim ona.  Emre’den bir kart aldım, burada olacağını yazmış. Mutluyum; çünkü operanın kırmızı perdeleri “İstanbul Kanatlarımın Altında” adlı gösteri ile açılacağı gün, sevdiğim herkes burada olacak.  Başka ne isteyebilirim ki?…

 

7 Mayıs 2010/ “İstanbul: Dört Elementin Kenti”: Ve Perde…

 

İstanbul… Şarkılar söyleyen, gülen, ağlayan, dil, din, mezhep, ırk ayırımı yapmayan, yaptırtmayan şehir… Yüzyıllar boyu Rusya, Fransa, Kırım, Kafkasya, Romanya, Prusya ve daha unutulan pek çok ülkeden gelen gönülsüz sürgünlerin torunlarının tükenmişliklerine inat yeniden varoldukları, hayat buldukları şehir…

 

M.S. 4. yüzyılda İmparator Constantin tarafından yeniden inşa edilip, başkent yapılmış; o günden sonra da yaklaşık 16 asır boyunca Roma ve Bizans dönemlerinde başkentlik sıfatını sürdürmüş bu şehir, 1453’te Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedildikten sonra bu ülkenin ayrılmaz bir parçası, kültür mozaiği haline gelmişti. Çok eski dönemlerde, henüz Roma İmparatorluğu’nun başkenti iken, sonradan Bizans İmparatorluğu haline gelen Doğu Roma’nın yönetim merkezi olarak seçilmiş olması ise, bu şehrin dünyanın tüm imparatorluklarının gözdesi olabilecek güzellikte ve önemde bir şehir olduğunun en güzel kanıtıydı belki de… 1204 yılında Haçlıların eline geçip harabeye dönüştükten sonra bile, bu şehir kendini yeniden inşa etmeyi, adeta küllerinden doğmayı başarmış, kutsallığını kanıtlamıştı sanki tüm dünyaya…

 

İlk kuşatmalar çok daha eskiye dayansa da, 1453 yılında yapılan Osmanlı kuşatmasıyla şehir, yüzyıllar boyu süren yolculuğunda yeni bir döneme geçiş yapmıştı. Fetihten sonra, Bizans İmparatorluğu’na ait olduğu son dönemlerde görkemini yitirmiş olan kentte, eskiden kalma binalar ve surlar onarılırken, Bizans altyapıları üzerinde Osmanlı'nın temel kurumlarının binaları yükselmeye başlamış, Osmanlı kimliğine uygun bir gelişme gösteren İstanbul artık bu imparatorluğun başkenti olmuştu.

 

Bugün hala Türkiye’nin en güzel kenti sayılabilecek bu şehir, dört elementin kentiydi aslında. Hava, su, toprak, ateş… Ne kadar ironik değil mi? Türkiye’nin Avrupalı olup olmadığına dair onlarca yorumun yapıldığı, Türkiye’nin yıllar boyu Batı kültürleriyle olan o kopmaz bağının göz ardı edildiği günlerde, belki de en güzel cevaptı bu şehrin Avrupa Kültür Başkenti seçilmesi…

 

Avrupa Kültür Başkenti olma yolundaki temel koşul, aday şehrin Avrupa'nın kültürel zenginliğini ve çeşitliliğini içinde barındırmasıydı. İlk kez benim doğduğum ülkenin, Yunanistan’ın Kültür Bakanı tarafından ortaya atılan fikir, 2000 yılında uygulanmaya başlanmış, ve dokuz yıl sonra, benim diğer ülkemin en güzel şehri bu ünvana en yakışır şehir seçilmişti işte… İçinde 3000 yıllık bir tarihi barındırıyordu bu büyülü şehir… Pek çok medeniyete beşiklik etmiş olması, ve Asya ile Avrupa'nın kesişme noktasında yer alması gibi özelliklerin ona kazandırdığı avantajlarla Kiev'in önüne geçme şansı yakalamış, bu alanda kendini en güzel şekilde tanıtabilmesi için çok yönlü bir hazırlık sürecine girmişti İstanbul. Ana teması İstanbul'un tarihi, toplumsal ve siyasi açıdan özel bir kent olmasıydı, ve tüm projeler bu destansı hikayeyi anlatacaklardı.

 

“Toprak'ın “Gelenekler ve Dönüşüm”, Hava'nın “Göklerden Gelen”, Su'yun “Kent ve Deniz”, Ateş'in “Geleceği Şekillendirmek” anlamlarını simgelediği projede, İstanbul'un da yaşadığı çok kültürlü bir zaman yolculuğu anlatılmaktaydı. Simya ilmine göre, bu dört elementin bulacağı mükemmel uyumun insanlığa altın sağlayacağı vaat edilmekteydi.  Proje de, yıllar boyu ona göç edenlere “taşı toprağı altın” olarak tanıtılan, yüzyıllar boyunca pek çok devlete başkentlik yapmış, içinde sayısız toplumsal kültür katmanı barındırmış İstanbul'un, mükemmel uyumun formülünü bulduğu, ve başından geçen tüm olaylara rağmen dört elementin simgesel rehberliğinde, özünde varolan gizli formülü yeniden kurgulayıp, kültür ve sanat alanında dünyaya altın değerinde bir kültür başkenti olarak sunacağı anlatılmaktaydı. 21 Mart - 21 Haziran dönemi, hava elementinin temsil edildiği ve baharın gelişini müjdeleyen dönemdi. Devam eden etkinlikler süresince, kentin ruhani ve kültürel zenginliğini anlatan, üç semavi dinin değerlerine ve kutsal mekânlarına sahip çıkmış Anadolu toprağı üzerinde “Birlikte Yaşamak” kavramının gözler önüne serileceği bir dizi etkinlik gerçekleştirilecekti. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı öğrencileri olarak, bu toprakların tarihini anlatan bir gösteri düzenleme onuru bize aitti bu sene. Bu topraklar üzerindeki yüzyıllar boyu süren savaşları, perde arkası aşkları, mücadeleleri, dostluğu, ve bugüne dek anlatılamayan gizli kalmış satır aralarını anlatacaktık bizi tanımak isteyenlere. Öyle mükemmel bir koreografiydi ki… Kostümler en ince detayına kadar dikkat edilerek, konsepti en güzel yansıtacak şekilde hazırlanmış, müzik seçimi her sahneye göre öyle güzel yapılmış ve biz öyle çok çalışmıştık ki… İstanbul’u anlatıyor, İstanbul için dans ediyorduk… İstanbul, kendi koreografisini sergiliyordu şimdi…

 

7 Mayıs 2010… İstanbul Devlet Opera ve Balesi… Ve perde açıldı…

 

Duyduğum tek şey, çılgınca gelen alkış sesleriydi. Nasıl dans etmeye başladım, Kerem beni nasıl havaya kaldırıp döndürdü, yere tekrar nasıl indim ve dengede kaldım, ve nasıl selam verdik hiç hatırlamıyorum. Her şey, sadece mükemmeldi o anda.  Onlarca fotoğraf çekiliyordu aynı anda, ve onlarca çiçek atılıyordu sahneye.  Annemi, babamı, ağabeyimi, ve Eleni'yi gördüm en ön sırada. Tam yanlarında, Emre duruyordu, ve yine bembeyazdı.  Bale ayakkabılarımın tam önüne, beyaz bir gül düştü o anda. Sahneye atılan çiçeklerin arasında beni en çok etkileyen de bu olmuştu.  Eğildim, gülü alıp, kokladım. Üzerindeki beyaz kartta, bildiğim bir el yazısıyla “Rose’a” yazıyordu.  Yazanları okudum...

           

“En büyük hayalinin Mayıs gülleri açarken evlenmek olduğunu yazmıştın bana. Benimle evlenir misin balerinim?

                                                                                              Emre”

 

--------

Bu, hayal edebileceğimden çok daha güzeldi. Başımla “evet” işareti yaparken ben gülümsüyordum; operanın kırmızı perdeleriyse yine kapanıyordu.

 

---------

 

Emre, evet diyeceğimi hissetmişti sanırım. Her şeyi hazırlatmıştı evlenebilmemiz için.  Bir düğüne ait her şeyi... Hayal edebileceğim en güzel düğündü bu; gelinliğim beyaz bale kıyafetim, gelin çiçeğimse sahneye attığı tek beyaz güldü.  Daha fazlasını istemiyordum ki zaten…

 

Sinan hoca ve Eleni nikah şahitlerimizdi bizim. O gece için yazabileceğim tek cümle “Gülümsemek mükemmel bir şey” olabilirdi. Çünkü mutluydum; mutluyum… Ve en güzeli, sevdiğim herkes bunu görecek kadar yanımda bugün.  Sağol Tanrım… Balerin olmak çok güzel… Ve ben, artık denizlere ait bir balerinim aynı zamanda…

 

İstanbul… Mucizeler şehrim… Hayatımın en güzel sürprizini yapmıştı bana…

 

10 Ekim 2010/İstanbul’u Özlemek…

 

Son üç ayım denizlerde dans etmekle geçti.  Bütün bir yazı, Emre’yle birlikte bir gemide geçirdim. Bana seslendiği yıldızlarla birlikte konuştuk; beyaz dalgaları birlikte izledik geceleri. Yanaştığımız sahillerden birlikte kart attık sevdiklerimize…

 

                        “Sizleri özledik… Rose & Emre Erten”

 

İstanbul’u özledik sonra… Bize birbirimizi armağan eden bu dua gibi şehri birlikte özledik… Nasıl da garip bir bağımlılık yaratıyordu bu şehir insanda… Kucak açıp öyle bir sarılıyordu ki sana, dünyanın neresine gidersen git, özletiyordu kendini… Ne güzel seslendirmiş şarkıda Levent Yüksel…

 

“Dua gibi, büyü gibi

  Ezberledim hasretini yârim İstanbul

  Gel öpeyim gerdanından”…

 

Kadın gibiydi bu şehir… Yaz mevsiminde edalı, kış mevsiminde hırçın, sonbaharda buğulu gözleri ve bazen dökülen gözyaşlarıyla hüzünlü, ilkbaharda masum bir genç kadın… Kızdığında fırtınalar estirecek kadar güçlü, ama en hassas anında aldığı ilk darbede gözyaşlarını salıverecek kadar narin bu şehir, ona her geleni kendisine benzetiyordu. Güçlüydü İstanbul beyefendileri… Ve de soylu çoğu zaman… Geçmişe mazi dedirtmezlerdi, sahip çıkarlardı sevdalarına, kadınlarına çoğu kez… Hani o Sezen’in dile getirdiği “uzun uzun konuşuruz bir gün son İstanbul beyi” dediği gibi… Severlerdi dile gelmeyi destanlarda… Ve kadınlar… Mağrur, gururlu, yüreği sevgi dolu kadınlar… Bir kez sevip açtılar mıydı kalplerini, yozlaşan zamana ve değişen ilişkilere inat sahip çıkarlardı erkeklerine… Tutar yüreğinden sıkıca, bir ömür boyu yol arkadaşı olurlardı sevdiklerine… Yarı yolda bırakmak yazmazdı kitaplarında… Hayat gibiydi bu şehir, insan gibiydi… İnsanı hayata bağlayan, hayatı biraz daha insanlaştıran…

 

Dört ay sonra yeniden döndüm akademiye ve bu sene mezun olacağım buradan. Operanın bu yıl ki galası 1 Mayıs’ta olacakmış. Her mezun olan sınıf gibi, bu yıl da mezuniyet dansımız olacak, galada.  Emre dün ayrıldı buradan, ve ben onu şimdiden özledim. Şimdi yine dans etmeye gideceğim. Bu yıl dersler daha erken başladı.

 

Mezun olmak güzel şey galiba…

 

 

14 Aralık 2010/Fransız Sokağı’nda Aşk Kokusu Var…

 

Kış geldi buralara; hava çok soğuk. Emre’yi özledim; ve sevdiğim herkesi de. Sinan hoca bizi çok zorluyor bu sene; en iyisi olmalıymışız. Emre’den gelen mektupları okuyup, Melek’le sohbet ederek vakit geçiriyorum boş zamanlarımda… Geçen gün ders sırasında düşüp, bileğimi incittim. İki gündür dans etmiyorum, Sinan hoca ancak yarın başlayabileceğimi söyledi. Dans etmeyi özledim…

 

Dün gece Melek’in ısrarıyla dışarıya çıktık biraz.  Eski Cezayir Sokağı… Nam-ı diyar Fransız Sokağı… Buranın da kendine özgü anlatılmayı bekleyen bir hikayesi var… İstanbul’da hangi semtin yok ki aslında… Beyoğlu'nda Galatasaray Lisesi'nin arka tarafında metruk halde bulunan sokaklardan birisiydi Cezayir Sokağı... "Fransız Sokağı" projesiyle kentsel dönüşümü sağlanan semtte, yüzyılların değişimine tanıklık etmiş, farklı hayatların yaşandığı birkaç nesille birlikte yıpranmış binalar restore edilmiş, pembe ve sarı renklere boyanmış, tentelerle donatılmıştı. Kaldırım taşları yenilenmiş, ve bölgenin tamamı için özel bir müzik sistemi kurulmuştu. Öyle bir projeydi ki bu,  Fransız Sokağı'nı süsleyen 100 yıllık sokak lambalarını Paris Belediyesi göndermiş, yer taşları Paris'ten gelen mimarlarla çalışılarak düzenlenmişti. Beyoğlu'ndaki ilk kahvehaneler, ilk oteller, ilk sinema ve tiyatrolar, 19. yüzyılda Fransızlar tarafından kurulmuş olduğundan, sokağa adını veren Fransızların ayrı bir önemi ve izi vardı bu semtte. Fransız kültürünü yansıtmayı hedefleyen sokak, değişik tatlar sunan kafeteryaları, restoranları ve sanat merkezleriyle, bu görevini yerine o kadar iyi getiriyordu ki…

 

“La Vie”… Hayat anlamına gelen bu kafe, yanındaki gizli bahçesi ve üst kattaki üç bölümüyle bizim seçimimiz oldu dün gece… Yüzyıllar boyu ne medeniyetlerin, ne kültürlerin, ne yüreklerin mekanı olmuş, ne dertler dinlemiş, ve ne kahkahalara eşlik etmişti bu kaldırımlar ve duvarlar… Dün gece, bizim hayatımızı dinledi o. Bizim hayallerimize, bizim umutlarımıza, bizim dualarımıza şahitlik etti… Ve belki de, o duaları iletti Tanrı’ya bizim yerimize… Bir gün, bizden sonrakilerin oturup, “Acaba burada ne dilekler dilendi, ne ayrılıklar ne gözyaşları akıttı, ve ne aşklar asla unutulmayacak mutluluklar yaşattı?” diye düşüneceği bu Fransız sokağı, dün bize dost oldu.

 

Bu iki güne ait en güzel sey ise, Emre’den gelen karttı. Üzerinde gemi resmi olan bir kart… Şubat ayının ilk günü burada olacağını ve bir ay kalacağını yazmış bana. Balerinini özlemiş, öyle yazıyor…

 

2 Mart 2011/ İstiklal Caddesi, Kız Kulesi, ve Pierre Lotti…

 

Kışın nasıl geçtiğini anlamadım bu kez. Soğuktu burası yine; ama Emre yanımdayken güvendeydim ve üşümüyordum. Dans ettiğim saatler dışında İstanbul’u geziyorduk onunla. En sevdiğimiz mekânlar, İstiklal Caddesi, Pierre Lotti ve Kız Kulesi’ydi ama…

Pierre Lotti… Mistik bir huzur vardı bu yerde… İnsana kendini huzurlu hissettiren tuhaf bir enerjiyle kaplı… Aşk gibi… Eyüp Sultan Camii’nin yanından yukarı tırmanan merdivenler, insana eşsiz bir manzara sunmakla kalmıyor, yolun sonunda eşi bulunmaz güzellikte bir kafeye ulaştırıyordu sizi… Tarihi Pierre Lotti Kafesi... Yıllardır aşıkların, şehirden kaçarak spritüel bir huzur bulmak isteyenlerin durağı olan bu kafe, 19. yüzyılın sonlarına kadar Rabia Kadın Kafesi olarak bilinirmiş. Ama “aşk şehri” ya İstanbul… Ünlü Fransız yazar ve deniz subayı Pierre Lotti’yi de bu tutkunun içine sürüklemeden bırakmamış işte... Yıllarca dilden dile aktarılan bir efsaneye göre, Pierre Loti'yi bu kafeye çeken özel bir unsur, Aziyade ismindeki evli bir Osmanlı hanımıymış. Pierre Loti'yi oraya çeken bir diğer unsur da Aziyade ismindeki evli bir Osmanlı hanımıymış. Kendisinin de Fransa'da evli olduğu söylenen Pierre Loti ile Aziyade arasında büyük bir aşk olduğu yıllarca efsane gibi dilden dile aktarılmış.

İstiklal Caddesi… Şenlikli, reklam arası hayatlar saklı bu caddede sanki… Lale devrindan kalma ışıkları yansıtıyor kaldırım üzerinde yürümekte olan onlarca insana… Tramvay demirlerinin üzerinde yürüyen insanlar ancak yaklaşmakta olan tramvayın sesiyle ayrılıyor yollarından… Caddeyle birleşen sokakların her biri, adeta “beni seç” dercesine gülümsüyor insanlara… Birini seçip oturuyor, izlemeye başlıyorsun akıp giden hayatı. Arnavut kaldırımlarının yaşattığı anılar saklı yerlerde sanki… Gecesi de gündüzü kadar kalabalık… Cesaretle yürümek gerek bu yolda, başın dik, yüreğin temiz. Bir yazıda okumuştum. “Burası İstiklal Caddesi, buranın girişinde merhametler, öğrenilen tüm değerler bırakılır. Cesaretle yürünür cadde boyu, var olması mümkün olmayan şaşalı hayatında.” Bir nefes çekip içine, hayata kısa bir süre mola vermek için güzel yer burası…

, sıkıntılar, gecenin yollarında bir yerlerde unutulur.

Kız Kulesi sonra… İstanbul’un imzası, onun yıllarca kavuşamadığı aşığı gibi diyorlar… 2500 yıllık bir tarihe tanıklık etmiş bu kulenin asli görevi deniz fenerliği yapmak… İnsanlara, gemilere, ama en çok da düşlere yol gösteriyor denizin orta yerine saklanmış bu kule… Alımlı, sevdalı, ve denizin ortasında bir başına… Ne efsanelere konu olmuş bu kule… Ancak beni en çok etkileyen, bu şehre ilk geldiğimde anlatılan ve kaderin tüm gerçekliğinin adeta bir kanıtı olan efsaneydi… Kleopatra'nın sonuna benzer bir sonun anlatıldığı yılan hikayesi... Efsaneye göre kralın birine, çok sevdiği kızı onsekiz yaşına geldiğinde bir yılan tarafından sokularak öleceği söylenmişti. Bunun üzerine kral denizin ortasındaki bu kuleyi onararak kızını bu talihsizlikten korumak için onu buraya yerleştirmiş, ancak, kaderin kaçınılmazlığını kanıtlarcasına, kuleye gönderilen üzüm sepetinden çıkan bir yılan, prensesi zehirlemişti. Kader vardı ve biz ne yaparsak yapalım, değişime ne kadar direnmeye çalışırsak çalışalım, olacak olan oluyordu hayatta… Tanrı, biz planlar yaparken bakıp gülümsüyor olmalıydı yukarılardan bir yerlerden…

 

Gündüzleri kafe, geceleri restoran olan bu kule de oturup, bir kadeh beyaz şarap eşliğinde hava-i fişekleri izlemek... Emre’yle en çok sevdiğimiz şey buydu bu şehirde… Son gelişinde, beraber bir dilek tuttuk. İkimize ait bir dilek… Tuttuğumuz bu dileğin bundan dokuz ay sonra gerçekleşeceğini, o zaman bilmiyordum.

 

Emre dün yine gitti, ve bu kez ayrılık biraz daha zor oldu. Daha farklıydı sanki… Nedeniniyse, bilmiyordum… Bildiğim tek şey, ona çok alıştığımdı…

 

 

30 Mart 2011/Sona Yaklaşırken…

 

Yarın 1 Nisan... Bahar gelmeli artık buralara. Ama alışkın olmadığım bir soğuk var hala, kış bitemedi.  Gittiğinden beri Emre’den bir tek kart bile alamadım.  Bense, ona sadece bir kez yazabildim. Öyle çok dans ediyoruz ki… Mezuniyet dansımız için açık mavi bir kıyafet hazırlamış Sinan hoca bize. Bu kez tek başıma dans etmeyeceğim. Kural böyle; mezun olan tüm balerinler birlikte dans ederler ve gösteriden sonra, diplomalarını baş koreograf Sinan Ersoy verir onlara o sahnede. Bu okuldaki her balerinin en büyük hayali bu... Ve hissediyorum ki, çok güzel olacak… Defne, Lena, Kerem ve Siena Leyla da mezun oluyorlar benimle birlikte. Melek, şimdiden odamızda yalnız kalmaya nasıl alışacağını hiç bilmediğini söyleyip ağlıyor bazen.  Tanrım, inanmıyorum; bu okula ilk girdiğim günü hatırlıyorum da… Sinan hocayla ilk tanışmamda, ondan korkarken düşündüğüm tek şey, “bu okul bitmez” cümlesiydi.  Oysa bir ay sonra mezun oluyorum...

 

 

14 Nisan 2011/İstanbul… Korkutma Beni…

 

Çok özledim… Genç denizcimi kesinlikle çok özledim ben…

 

-                      “Rose, dans ediyorsun! Lütfen daha dikkatli ol! İki hafta sonra denizde değil, bu sahnede dans edeceksin!”

 

Haklıydı, Sinan hoca... Bu kez haklıydı; ama Emre’den ilk kez, bir buçuk aydır tek bir haber bile alamamıştım. Ve bu kadar korkarken dans etmeyi bile sevemiyordum… Ama Sinan hoca, bu okula girdiğim günden beri bana hep yardım etmiş, çok şey başarmamı sağlamıştı. Şimdi, onu yüzüstü bırakamazdım. Şimdi, ben onun yine en iyisini başarmasına yardım etmeliydim. Geri kalan iki saat boyunca, sadece yaptığım hareketleri düşünmeye çalıştım. Dersten sonra odaya gidip kapıyı açtığımda, yerde beyaz bir zarf duruyordu. Büyük bir umutla zarfı alıp açtım; ama mektup Emre’den değil, abimden geliyordu bu kez… Üzülmemiştim; ama mutlu da olamamıştım o an… Emre nerede? Genç denizcim, bana ne zaman yazacak yine eskisi gibi?

 

Mutluyum; ama korkuyorum ben… İstanbul… Hayal şehrim… Korkutma beni, ne olur…

 

 

27 Nisan 2011/”Ağlıyor İstanbul, Ağlıyor Kalbim” …

 

Evet! …   Sonunda geldi, sonunda Emre’den bir mektup aldım… İki uzun ve geçmeyen ay sonunda, sevgilim geri geldi. Mezuniyet dansımı yapacağım galaya sadece üç gün var. Bale ayakkabılarım ve mavi kıyafetim masamda hazır duruyor.  Öyle güzel görünüyorlar ki… Beyaz zarfı açıp, denize bakarak okumaya başlıyorum. Bu el yazısı tanıdık; biliyorum ve bana güven veriyor…

 

-                      “Sevgilim; balerinim;

 

Burada hava çok soğuk, ve bir aydır büyük bir fırtına var bu denizde. Gemiyi yönlendirmekte zorlanıyoruz; ve her şeyin düzgün devam etmesi için çok fazla çalışmamız gerekiyor. Seni o kadar çok özledim ki… Ve biliyorum ki, bu kadar uzaktayken yapabileceğim tek şey de yanımdaymışsın gibi yaşamak... Hayatla oyun oynamak yani… Bazen hayat, bizden bunu yapmamızı istiyor çünkü balerinim… Mutluymuş gibi yapıp, mutlu olmamızı, gülümsemeyi unutmamamızı istiyor.  O bizlerle oyun oynarken kimi zaman, ona hiç soru sormadan, isyan etmeden ortak olmamızı istiyor… Çünkü her uyandığımız yeni günde, iki seçeneğimiz oluyor; mutlu olmak veya üzülmek… Hayat, ona ortak olup, mutlu olmayı seçmemizi istiyor bizden. Gözyaşlarına inat kahkaha atmamızı istiyor… Çünkü hayat, gülümseyince güzel olurmuş…

 

Uzun suredir yazamadığım için üzgünüm balerinim; ama inan, nefes aldığım her an aklımda ve kalbimdesin. Mezuniyet dansına yetişebilir miyim bilmiyorum; ama  sana söz veriyorum, deneyeceğim! Senden tek istediğim, ben o gün orada olamasam da, gülümsemen… Ben oradaymışım gibi gülümsemen… Çünkü ben seni gülerken tanıdım sevgilim; ve senin gülümsemeni sevdim. Gülümsemeni özledim seni özlerken ve gülümsemen ısıttı kalbimi ben üşürken…

 

Sana söz veriyorum balerinim, yanında olamadığım her an kalbinde nefes alacağım… Onun için, nefes almayı hiç bırakma olur mu?

 

Akıttığın her damla gözyaşını öpüyorum bugün; çünkü sana sadece gülmek yakışıyor.  Tıpkı, hayatıma girdiğin gün olduğu gibi…

 

Ve ne olursa olsun, asla unutma balerinim:

 

“Balerinler canları ne kadar acırsa acısın asla belli etmezler. Balerinler hep gülümserler!”

 

Seni seviyorum…                                                 

 

Emre”

 

----------------

Gözyaşlarım istemsizce yanaklarımdan süzülüyordu bu İstanbul akşamında… Tanrım, nasıl bir genç adama aşık olmuştum ben… Yüreği ne güzel, ne büyük bir adamdı o… Ve arka fonda, Melek’in derse giderken açık unuttuğu radyoda çalan şarkı duyuluyordu…

 

“Ağlıyor İstanbul ağlıyor kalbim

 Ağlıyoruz ben sessiz, İstanbul sessiz

 Ağlıyor İstanbul ağlıyor kalbim

 Ağlıyoruz ben sensiz, İstanbul sensiz” …

 

 

5 Kasım 2011/Hoş geldin güzel kızım…

 

Bu Emre’den aldığım son mektuptu... Bundan sonra bir daha ne ondan, ne o gemiden haber alabildim. Bildiğim tek şey, gülümsememi istediğiydi.  Ben de, öyle yaptım… Zor oldu, ama yaptım… Çünkü sevgi, zor şeyleri başarmamı sağlayan tek şeydi galiba. Ve ben, bana bugün seni armağan eden bu genç denizciyi çok seviyordum güzel kızım… Sevmeye en çok yakışan çocuktu o benim hayatımda…

 

“Güzel yüzlü meleğim…

 

Hayat asla çözemediğimiz bir bulmaca gibi… Sen bu dünyaya gözlerini, bana babanın en güzel emaneti olarak açtın… İstanbul gibi, mucizem oldun en beklemediğim anda… Hayalim, inandıklarım, gücüm, umudum oldun… Seni içimde hissettiğim gün, sessizce söz verdim sana… Ne olursa olsun yalnız bırakmayacağım seni, tutacağım minicik ellerinden, ve o boncuk gözlerinin her daim gülümsemesini izleyeceğim. Bileceksin, tanıyacaksın babanı her zerresine kadar… Yabancın olmayacak o senin… Hissetmeyeceksin yokluğunu hiç… Gülümsemek herkesten daha çok yakışacak sana… Güldün mü, dünya duracak… Sevgi, sana ait en güzel değer olacak… Söz veriyorum sana güzel kızım, bitanem olacaksın benim…

 

Ve büyüyeceksin bir gün… Adım atışlarını izleyecek, ilk sözcüklerini duyacağım… ‘Baba’ olacak ilk sözcüğün… Düşeceksin… Canın acıyacak… Kanayan yerlerini tek tek öperek iyileştireceğim senin… Gözyaşı olmayacak güzel yüzünde… İlk kitabını birlikte okuyacak, ilk oyuncağını birlikte seçeceğiz… Sen uykuya dalana dek masallar anlatacağım sana… Bir İstanbul masalıyla süsleyeceğim rüyalarını bazen… Masmavi denizler göreceksin düşlerinde… Uyurken izleyeceğim seni, ve şükredeceğim Tanrı’ya bana seni gönderdiği için… Ve bu mucizler şehrine de…

 

Aşık olacaksın sonra… Canın acıyacak belki karşılıksız bir aşk yüzünden… Çok özleyeceksin sevdiğini… Unutmaktan korkacaksın yaşadıklarını… Ama anlayacaksın ki, özlemek de hatırlamak aslında hayatta… Önce ağlayarak hatırlayacaksın… Sonra bir gün gülerek… Zaten gülerek hatırlamaya başladığında, büyümüş olacaksın meleğim…

 

Hayatın, önem ve anlam yüklediğin her şeyi kayıtsızca önemsiz ve anlamsızlaştırdığını hissedeceksin bazen… Sen hayal kuracaksın, hayat kıracak… Sen bir daha kuracaksın, hayat bir daha kıracak… Bazıları buna yaşamak diyecek seni rahatlatmak için… Kucağıma yatırıp saçlarını okşayacağım senin o zaman… Gözyaşlarını öpeceğim… Geçecek sonra acın… Hafifleyecek… Büyümeyi öğreneceksin sen de… Ve gözyaşlarına inat gülümseyebilmeyi…

 

Hayat bir oyun sahnesi… Oyuncularız hepimiz… Üzerimize düşen rolü yapıp, bir gün rolü bitince selam verip çekilen… Hayat sana en güzel rolleri sunsun, yanaklarındaki gamzeler melek saflığındaki yüzünü aydınlatsın hep… Hayatın boyu, düşün büyüsüne kaptırıp kendini, yüreğinin götürdüğü yere git meleğim… Ve unutma, hiçbirimiz bir başkasıyla aynı düşü görmüyoruz… Sen kendi düşünü, kendi sahnende en güzel şekliyle yaşa… Seni çok seviyorum… Hayatıma, dünyama hoş geldin, ve iyi ki geldin güzel kızım…

 

                                                                                Annen Rose”

 

18 Haziran 2035/Ey İstanbul! Ne Hayatlar Saklı Sende…

 

Dalya Erten, annesinin onun doğduğu gün yazdığı, ve ona bir hafta önce verdiği günlüğü kapattı. 24 yaşındaydı ve tıpkı annesi gibi bir balerindi. Bugün, onun düğün günüydü; ve şimdi beyaz güllerin annesi için anlamını çok daha iyi anlıyordu.  Gözyaşları yanağından akarken, Rose odanın kapısını açtı ve içeri girdi…

 

- “Dalya sen daha hazır değil misin? Aşağıda herkes beyaz bir prenses bekliyor…”

 

Kızının akan gözyaşlarını ve elindeki kendi günlüğünü gördüğünde, onun yanına gidip yanaklarına değen gözyaşlarını öptü. O anda, odada hissedilen tek şey sevgiydi…

 

- “Unutma prensesim, ne olursa olsun, sonuçta sen de bir balerinsin.  Bunu asla unutma…”

 

Rose kızının odasından çıkarken, iki balerin de gözyaşlarıyla gülümsüyorlardı…

 

Çırağan Sarayı… Yıllardır ne aşkların birbirlerine söz verişlerine şahitlik etmiş, ne düğünlere ev sahipliği yapmış bu görkemli saray, aşkın en saf halini yaşatıyordu sanki… Her taraf beyaz ve pembe güllerle süslenmiş, masalara konan nikah şekerlerinin üzerinde bir balerin ayakkabısı ve bir denizci çapası iç içe geçmişti… Yılların ve modernleşen zamanın bile değiştiremeyeceği şeyler vardı işte hayatta… Ey İstanbul! Ne yaşanmışlıklar saklıydı sende… Aşk… Yılların eskitemediği en büyük tutku… Sevgi… Zamanın silemediği en saf yaşanmışlık… Dostluklar… Nice senelerin koparmaya gücünün yetmediği bağlar… Savaş… Can acıtan, yıkan, kıran, kaybettiren mücadeleler… Barış… Beyaz bir güvercinin ağzında gelen zeytin dalları… Deprem… Gözyaşının en can yakan şekli… Kültür Başkenti… Dünyanın sesini duyup yüzüne sana döndüğü yıllar… Masal… Değişmeyen, değiştirilemeyen, ve hiç bitmeyen… Bir peri masalıydı İstanbul… Değişen dünyaya inat, hiç değişmeyen, tükenmeyen ve tüketilemeyen…

 

Dalya beyaz gelinliğini giyip, beyaz güllerden oluşan gelin buketini eline aldı.  Simsiyah, dalgalı saçları, babasının olduğu her halinden belli olan gür kirpikleri, vişne rengi dudakları ve bembeyaz teniyle,  gecenin karanlığında sihirli gibi görünüyordu genç kız… Hafifçe tıklatılan kapıyı açıp, onu bekleyen, ve tıpkı babası gibi bir deniz subayı olan nişanlısının ona gülümseyen yüzüne baktı sevgiyle… O yemyeşil gözlerdeki gülümseme, ona o kadar tanıdık gelmişti ki o anda… Hani derler ya… “Sevdiklerimizin ve seveceklerimizin adları ta başından yazılıdır kalbimize… Ve onları bulana dek savaşırız bu karmaşık tutkular çemberinde… Seni ilk kez görüyorum ama, sanki bir yerlerden hatırlıyorum…” Dalya, ona aşkla, sevginin en güzeliyle bakan bu güzel gözleri bir yerlerden hatırlıyordu… Nişanlısının koluna girip, bahçeye açılan merdivenlerden aşağıya doğru bir balerin gibi yürürken, çalan şarkıda şu sözler duyuluyordu:

 

                      “Kimdin neydin bilmem,

                        Ve bir gün geldin aniden

                        Sevdim düşünmeden

                        Ama bir şeyden eminim halen

                        Ben aşkı yalnız sana yakıştığı için severim

                        Bana da yaşattığın için sevgilim

                        Çok teşekkür ederim” …

 

 

 

 

 

Yine havaya bulut çöktü, yağmur yağacak, herkes eve kapanacaktı. Yağmur başladığında herkes eve girerdi. Damlalar yere düştüğünde kızgın tavaya değmişçesine bir “tısss” sesi çıkarırdı. Sarıyer’de deniz hâlâ vardı, ama suyun içindekiler çoktan değişmişti. Ufuktan gelen martı çığlıkları yükselirken, çocuklar sahilden kulübelerine doğru koşuyorlardı. Yağmurdan önceki son kuru dakikalar… Küçük kız kardeşinin elini tutan çocuk, hızla kulübeye yöneldi. Kapı hızlıca açıldı, çamurlu ayakkabılarla içeri daldılar. Küçük kız titriyordu, saçları alnına yapışmıştı.

Dede, sandalyesinde doğrulup çocuklara baktı. Gözleri yumuşadı ve konuşmaya başladı: “Hoş geldin oğlum,” dedi. “Kardeşini de iyi koşturmuşsun, terlemiş kız. Ama yağmur size yetişememiş bu sefer.” Çocuk başıyla selamladı, kız kardeşi ise dedesinin yanına gidip battaniyenin ucuna kıvrıldı. Kulübenin içi yosun, midye tozu ve is kokuyordu. Mutfakta babaları, ezilmiş midye kabuklarından yaptığı hamuru yoğuruyordu. O günkü yemek buydu: kabuk unundan ekmek.

Zehirli midyelerin içini alıp dışlarındaki mineral kabuğu kullanıyorlardı artık. Tezgâhın kenarındaki kaptan sarımsı, sümüksü bir midye içi aldı. Eliyle pencereyi araladı, dışarıdaki paslı tabla üzerine bıraktı. Cıvık bir “şlap” sesi duyuldu. “Martılar için,” dedi. “Koku yayıldı mı, birkaçı iner mutlaka. Bu gece şanslıysak, biri tuzağa girer.”

Sonra oğluna döndü, elindeki hamuru karıştırmaya devam ederken: “Şu böceklerden on tane getiriver, irice olanlardan,” dedi. Çocuk başını salladı. Odanın köşesine yürüdü, kalın camla kapatılmış, nemli yosunlarla dolu uzun bir teraryumun kapağını araladı. İçeride, yosun katmanlarının arasında zırhlı gibi parlak küçük böcekler kımıldıyordu. Siyah ve koyu yeşil renklerdeydiler, hareket ettikçe yüzeyde ince izler bırakıyorlardı.

“Tirbitleri seviyorum,” dedi kız kardeşi, yere çömelmiş, teraryumu izliyordu. “Çok sessizler.”

“Yok,” dedi çocuk. “Gece olunca ses çıkarıyorlar. Sürekli tıkır tıkır…”

Durdu, bir an düşündü.

“Bazen uyuyamıyorum bile. Gerçi teraryuma yakın yatıyorum diye de olabilir.”

Kız kardeşi gülümsedi. “Ben duymuyorum,” dedi. “Ben dedemin horlamasını duyuyorum sadece.” Dede sandalyesinde hışırdayarak döndü. Gülerek, “Seni eşek!” dedi çatlak sesiyle.

Sert gibi görünmelerine karşın böceklerin kabukları yumuşaktı. Oğlan onları yakaladı, minik bir kapta biriktirip babasına götürdü.

Babası başıyla onayladı. “İyi… iri olanları seçmişsin.”

Elini hamurdan çekmeden ekledi:

“Daha ne kadar kaldı? Bazılarını üreme için damızlık ayırmamız lazım. Geçen yıl sonunda sayımız düşmüştü. Bu sefer dikkatli olacağız.”

Hamuru yoğurmaya devam ederken, bir yandan tezgâhın altındaki çuvala göz attı.

“Hazır ayaktayken,” dedi. “Şu köşedeki çuvaldan biraz kuru yosun da getiriver. Zaten yarın yine toplamaya gideceğiz.”

Çocuk köşedeki yırtık çuvalın arkasına geçti. Kıyıya yakın kayalıklardan toplanmış yosunlar, kurutulmuş hâlde çuvallarda duruyordu. Bazıları hâlâ yosun gibi kokuyordu, tazeydi, ama bazıları neredeyse taşlaşmıştı. Çocuk çuvalın ağzını araladı. En üstteki katman kuru ve kırılgandı. Biraz daha altlara indi. Hafif nemli, koyu yeşil bir tabaka buldu. Bir tutam aldı, geri dönerken, “Söylediğin gibi çok kalmamış,” dedi. Babası başını çevirmeden konuştu.

“Biliyorum. Bu mevsimde bulmak zor. Şehirden de pek getirmiyorlar artık… Hoş, onların zaten ne olduğu belli değil. Burada topladıklarımız en azından yosun.”

Çocuk, elindeki tutamı tezgâhın yanına bıraktı. Kıyısından birkaç lif çekip tirbitlerin teraryumuna uzattı. Böcekler derhâl harekete geçti. Hemen yosundan parça koparmaya başladılar. Tıkırtılar duyuldu. Hafif ama belirgindi.

“Bak,” dedi çocuk. “Başladılar bile…”

Yağmur şiddetini artırmıştı. Asit, plastiği eritmediği için tavandan “tık tık” sesleri geliyordu.

Bir an durup yukarı baktı.

“Dede…” dedi sessizce. “Neden asit yağıyor artık?”

Dede gözlerini tirbitlerden ayırmadan, bıkkın bir ses ile cevap verdi:

“Çünkü Dünya bizden sıkıldı.”

Sonra bir an sustu, elini sandalyesinin koluna koyup pencereye çevrildi.

“Eskiden böyle değildi değil mi?” dedi kız.

“Değildi,” dedi dede. “Yağmurda normal giysilerimizle yürüyebilirdik.”

Başını biraz geriye yasladı.

“Hatta benim babam… yağmurda balığa çıkardı. Palamut hafif yağmurda yüzeye daha yakın olurmuş. Ondan hiç kaçırmazdı, sırılsıklam olurduk ama eve elimiz boş dönmezdik.”

Kız, “Üşümez miydiniz?” diye sordu.

Dede omzunu silkti.

“Üşürdük ama derimiz yanmazdı.” Yağmurun tıslayan sesi sürüyordu. İçerisi hâlâ sıcaktı, loştu, ve… yaşanılandı.

“Yemek hazır,” dedi babaları, sesi tezgâhın arkasından geldi. “Masaya gelin.”

Çocuk camdan geri çekildi, tirbitlerin tıkırtıları eşliğinde kız kardeşiyle birlikte küçük masaya yöneldi. Baba, hamurdan yaptığı gri ekmekleri küçük bir tahtanın üzerine dizmişti. Yanında bir tabakta haşlanmış yosun ve kızarmış tirbit vardı.

“Bugün midye tozu biraz daha iyi tuttu,” dedi, çatalı ekmeğe bastırırken. “Sert ama, idare edin”

Dede sandalyesini gıcırdatarak yanaştı.

“Eskiden ekmek buğday unundan yapılırdı,” dedi. “Şu köşede bir fırın vardı. Sabahları taze ekmek kokusu dolardı içeri.”

Babası hafifçe gülümsedi.

“Eskiden midyeler bu kadar zehirli değildi, buğday unu da çok üretiliyordu herhâlde,” dedi.

Kısa bir sessizlik oldu. Hafif ağız şapırtıları arasında herkes yemeğe odaklandı. Kız kardeş yosunlardan bir parça alıp ağzına attı, sonra bir an durdu.

“Baba,” dedi, “balıklar neden gelmiyor artık?”

Babası göz ucuyla çocuklara baktı, sonra başını çevirdi.

“Çünkü,” dedi yavaşça, “artık onları kandıramıyoruz.”

Babası devam etti: “Eskiden sürüydüler… ama dağınıklardı. Şimdi başka bir şey oldular. Sanki… bir şey onları birleştirdi.”

Çocuk merakla yaklaştı.

“Bir lider mi?”

Babası başını iki yana salladı.

“Hayır. Daha çok… bir akıl. Paylaştıkları bir düşünce gibi. Sürü zekâsı, dedikleri şey var ya… onun gibi.

Dede nihayet başını kaldırdı, gözleri boşluğa değil de sanki kırk yıl evvelki sabahın serinliğine dalıp gidiyordu. “Evladım,” dedi, sesi ne yüksekti ne de alçak. “Şu masada yediğimiz şeye ‘ekmek’ diyoruz ama… Allah affetsin çimen gibi tadı var. Eskiden nar gibi ekmek olurdu, yanında da balık.”

Çocuk bir şey diyemedi. Dede devam etti: “Ben çocukken istavrit öyle boldu ki, denize taş atsak sürü dağılırdı. Çinekop, hamsi, uskumru… Tabii siz o balıkları da görmediniz… Balık tutmak bayram gibiydi. Motorlar sabah erkenden kalkar, kıyıda bekleyenlerle selamlaşılır, çocuklar kovalarla koşardı peşimizden.”

Dede bir an başını pencereye çevirdi.

“Şimdi bakıyorum da,” dedi, kaşlarını çatarak, “bu mahlûklar artık bizim bildiğimiz balık değil. Ağ suya düşmeden sürü yön değiştiriyor. Ne zaman çeksek ağ boş. Balık gene orada, ama ağa takılmıyor. Bile isteye. İşin garibi oltaya da gelmiyorlar artık”

Çocuk kımıldamadan dedeye bakıyordu.

“Bizim mahalleden Yavuz geçenlerde ağ attı,” dedi. “Ne getirdi? İki parça yosun. Balıklar nerede? Hiç. Ama bak, ağı attığında denizin üstü şöyle bir kıpırdamış. Hepsi aynı anda dönüp gitmişler. Sanki biri düdük çalmış da ‘dağılın!’ demiş.”

Kız kardeşi şaşkınlıkla sordu: “Yani balıklar… düşünmeye mi başladı?”

Dede, bir parça ekmeği elinde ufalayarak baktı kıza.

“Belki de başladı,” dedi. “Belki de biz ne yaptıysak, şimdi onlar da aynısını yapıyorlar: öğreniyorlar.”

Dede, ellerindeki ekmek kırıntılarını birbirine sürterek temizledi.  Sonra gözlerini çocuklardan kaçırarak tekrar konuştu.

“Eskiden…” dedi, ama sözcükler sanki dilinde boğuluyordu. “Denize ağ atmadan önce radara bakardık. Karaltı görünsün diye gözümüzü ekrana diker, sonra motorun yönünü çevirirdik. Teknede sonar vardı, balık sürülerini gösterirdi. Şimdi?” Başını salladı. “Hiçbiri kalmadı.”

Bir an için gözleri uzaklara dalmıştı, geçmişi hatırlıyordu sanki.

“İlk roket düştüğünde her yer toz duman oldu. Ama asıl kıyamet ondan sonra koptu… Sular… o sular var ya…”

Sanki hâlâ o anın içindeymiş gibi. Duru bir şekilde anlatmaya devam etti:

“Bir gece… gökyüzü mora çaldı, sonra deniz homurdanmaya başladı… Dalgalar bir kalktı, evladım… Öyle bir kalktı ki… Sular öyle yükseldi ki, biz var ya…”

Elini kaldırıp pencerenin ötesinde bir yeri gösterdi, uzak bir yamacı.

“Ta şuradaki tepeye kaçtık. Sabaha kadar orada bekledik. Sabaha karşı bir patlama daha oldu…” Çocukları ürkütmemek istercesine sustu. Başını ağır ağır çevirdi, pencerenin ötesine bakarak parmağıyla gösterdi.

“Bir zamanlar bir meydan vardı şurada… Şurada dediğim, şimdi su altında kaldı. Oradaki banklara oturur, martıların cilveleşmelerini, kavga etmelerini izlerdik, suyu izlerdik evladım…”

Odanın içinde tirbitlerin cılız tıkırtıları ve yağmurun aralıksız tavanı dövmesi dışında bir ses yoktu. Çocuk, konuyu değiştirmek istercesine kısık bir sesle sordu: “Radarlar… hiç mi çalışmıyor?” Dede omuz silkti: “Boşuna bekleme,” dedi. “Radar, sonar, telsiz, telefon… Hepsi sustu. Geriye sadece göz kaldı, kulak kaldı. Ama evladım… göz kulak dediğin de kolay aldanır.”

Küçük kız, dedesinin anlattıklarından etkilenmiş bir biçimde sordu: “Dede… martılar saldırmıyor muydu size?”

Dede kaşlarını kaldırdı, bir an durdu.

“Yok ya! Martı saldırır mı hiç? Martı dediğin çöpten ekmek seçer, balığın artığını kapar. İnsan gördü mü kenara çekilir. Bizim eski martılar zararsızdı. Hevesliydi, uyanıktı ama haddi hududu bilirdi.”

Gözlerini hafif kısıp pencereye doğru baktı.

“Ne olduysa o roketlerden sonra oldu,” dedi.

“Önce sular yükseldi, sonra hava değişti. Gökyüzü garip bir renge büründü… Sonra yağmurlar başladı. Zehirliymiş dediler, kimyasal birikimmiş… Yetmedi kimi insan hastalığa tutuldu. Ciltleri kabardı, gözleri görmez oldu. Kimi de başka türlü bozuldu…”

İnsana bir şey olduğu yerde hayvan durur mu? Bu kuşcağızların da tüyleri uzadı, kabardı. Gözleri büyüdü. Hareketleri değişti. Artık neye saldıracaklarına onlar bile karar veremez oldu.”

Başını yavaşça iki yana salladı.

“Martı dediğin, bizim simgemizdi. İstanbul’un imzasıydı! Şehir hâlâ şehirken… vapurlar vardı. Bildiğin gemi gibi… buradan biner, karşıya geçerdin. Güvertede turistler olurdu; elinde simit, martıya fırlatır, neşeyle bağırır, gülüşürlerdi. Bir de şimdiye bak. Martı mı? Allah selamet versin, gözünün akını seçse, içine dalar. Artık, elini cebinden çıkarırken bile dikkat edeceksin. Yoksa sabah kahvaltı eder gibi gelip parmağını alıverip götürüyorlar.”

Küçük kız esnedi, derken baba Sabri söze girdi: “Geçenlerde limana yakın bir yerde, çocuklar kıyıda oynuyormuş. Hani o eskiden battı mı battı mı diye konuşulan, yan yatmış kayık var ya… Onun üstüne üç martı konmuş.” Bir parça ekmeği koparıp ağzına attı, çiğnemeden konuşmaya devam etti: “O sırada çocuklardan biri yere çömelmiş, neyle oynuyorsa artık… Martılar da birden çocuğa saldırmışlar.” “Çocuğu epey hırpalamışlar, kulağını koparıvermişler.” “Neyse…” diye devam etti, sesi biraz daha kısıldı. “Allahtan mahalleli görmüş de bir tanesini haklamışlar. Sapanla mı taşla mı, artık ne buldularsa. Çocuk da şimdi hastanedeymiş. Bir kulağı eksik ama canı sağ.”

Dede homurdandı. ”Canı sağsa şükür. Martılar da milletin kulağına kaldıysa… biz yine kendimizi iyi doyuruyoruz.”

Yine sessizlik çöktü. Yağmur dindi. Akşam geç olmuştu. Sohbet kesildi, dede ve kız uykuya gitti. Sofrada sadece Sabri ile oğlu kalmıştı. Sabri, son lokmasını uzunca çiğnedikten sonra başını oğluna çevirdi.

“Sabah sakın dışarıya tek başına çıkayım deme,” dedi. “Gün ağarsın birlikte gideriz yosun toplamaya”

Çocuk cevap vermedi. Bir süre öyle oturdular. Sonra sesi kısık ama net çıktı.

“Annem… gerçekten yağmurda mı öldü?”

Baba çatalını bıraktı. Gözleri başka tarafa kaydı.

“Evet,” dedi. “Yağmur.”

“Bizim için yağmur o gün… su ya da asit değildi.”

Bir süre dudaklarını araladı, konuşacak gibi oldu. Ama sesi gelmedi. Daha fazla söyleyemedi. O cümle orada durdu. Eksik ama yeterliydi. Çocuk bir daha sormadı. Ama anladı: o gün gökten inen, yağmur değildi. Çocuk başını eğdi. Baba devam etmedi. Bazı yerler anlatılmazdı. Bir süre daha sustular. Sonra çocuk sordu: “Eskiden… ormana girer miydiniz?”

Baba başını salladı.

“Girerdik, şu karşı kıyı alabildiğine ormandı,” dedi. “Ayakkabıyı çıkarır, toprağa basardık. Karınca yuvalarını izlerdik. O kadar severdik ki…”

Çocuk gözlerini kaldırmadan mırıldandı:

“Ben ağaçlara dokunmadım hiç. Yani gördüm. Uzaktan. Kuru dallar, çitle çevrilmiş bir bahçe… Ama hiç yaslanmadım. Toprak kokusunu da bilmiyorum. Karıncayı sadece çizimde gördüm.”

Baba derin bir nefes aldı. Ne diyeceğini bilemedi. Doğanın öldüğü bir çağda, tabiatı anlatmak boşa safsataydı. Çocuk fısıldadı:

“Doğa bizi hatırlıyor mudur, baba?”

Baba başını hafifçe salladı, uzun bir iç çekti.

“Doğanın bilinci yok, oğlum,” dedi. “Bizi ne affeder ne unutur. Sadece… yerimizi doldurur.”

Oğlan başını usulca salladı. Gözleri hâlâ pencerenin kenarındaydı. Suyun arkasında ne olduğunu sormuyordu. Zaten cevabı sofradaydı. O gece herkes uyudu. Ya da uyur gibi yaptı. Çocuk ise yatağında, gözlerini karanlığa dikti. Sessizce kalktı. Sedirin altına uzandı, dedesinin yıllar önce balığa giderken kullandığı eski çantayı çekti. İçinden yalnızca bir dürbün aldı. Plastiğe sarındı. Sessizce kapıyı açtı. Dışarısı siyahtı ama beklenmedik biçimde durgundu. Eski iskele taşlarının ucunda bir siluet duruyordu. Karanlığın içinden çıkmış gibi hareketsizdi. Bir baykuştu bu. Tüyleri kabarmıştı, başı hafif yana dönüktü. Ama gözleri… gözleri açıktı. 

Çocuk adım attı. Baykuş başını çevirdi. Göz göze geldiler. İlk defa korkmadı. Sadece baktı. Ve bir adım daha attı. Baykuş ona bakmayı sürdürdü, başını bir yana eğerek. İki canlı. İki zihin. Ne düşman ne dost. Sadece… birbirini anlamaya çalışan iki varlık. Belki seneler önce ilk insan da bir hayvanla böyle karşı karşıya durmuştu. Ve sonra her şey başlamıştı. İlk defa korkmadı. Sadece baktı. Ve düşündü: Acaba başka kuşlar da var mıydı eskiden?

Ona hiç anlatılmamıştı. Kırlangıç, keklik, leylek… yalnız masal kitaplarında vardı. Gerçekten yaşamışlar mıydı? Şimdi tek tanıdığı kuş, martıydı. Bir de, belki… bu. Ama bu kuşun adı yoktu. Sadece bir çizimde görmüştü. Eski bir kitapta. Gözleri hep keskin bakardı. Tıpkı şimdiki gibi. Yıllar sonra çocuk büyüdüğünde bu anı anlatacaktı:

“Bir baykuşla göz göze geldim,” diyecekti. “Ve o bana karşılık verdi.”

Belki kimse inanmayacaktı. Belki o zamana kadar baykuşlar bile unutulmuş olacaktı. Adları yalnızca paslı tabelalarda, masallarda kalacaktı. Çocuklar ‘baykuş’ kelimesini duyunca, bir çeşit hastalık mı, yoksa bir cihaz mı sanacaktı? Belki kimse ona inanmayacaktı ya da artık asit yağmayacaktı. Eski dünyadan kalan son hikâyeydi bu. Yeni dünyanın ilk masalı oldu…

Dünya benim için âdeta bir girdap gibiydi. Renk renk genişleyen bir sessizlikti. Her sabah uyandığımda, pencere perdesinin arasından sızan ışık sadece bir günün başlangıcını değil, yeni bir çağın doğuşunu getiriyordu bana. Diğerleri için “perşembe” diye tanımlanan şey, benim için yüz yıl süren bir kaosa denk düşüyordu. Bir bakışımla geçen haftayı hatırlayabilirdim ki rengi hâlâ yeşildi, biraz da toprak kokardı; çünkü o hafta, zihnimde çamura benzer bir yoğunlukta geçmişti.

Bazen adımı hatırlamıyordum; çünkü isimler zamana bağlıydı, zaman ise benim içimde çözülmüş, parçalanmış bir kavramdı. İnsanlar bana, “Sen zamanı kaybediyorsun,” diyordu. Oysa tam tersiydi. Ben, zamanın her zerresini, her rengini tutuyordum. Bir dakikalık an, kulağımda üç farklı frekansa bölünüyor; her biri farklı bir enstrüman gibi yankılanıyordu beynimde. Bu yüzden konserlere gidemezdim, çünkü zaman orada kontrolden çıkıyordu. Bir saatlik performans, beynimde bir opera üçlemesine dönüşüyordu, duygusal olarak beni parçalara ayırıyordu.

Psikologlar benimle konuşurken, “Disosiyatif değil,” demişlerdi. Nörologlar, beyin taramalarımda olağandışı bir şey bulamamıştı. Doktorlar, “Evet, nöronlar arasında biraz fazla sayıda bağlantı var ama bu bir bozukluk değil, sadece bir tür farklılık,” diye yorumlamışlardı. Bazıları bana sinestet dedi, bazıları ise zaman yolcusu. Ama kendimi ne bir tanıya ne de bir kategoriye ait hissediyordum. Ben sadece yaşıyordum ve yaşamak, benim için herkesin zannettiğinden çok daha ağır, çok daha detaylı bir şeydi. Bir hafta sonu tatili benim için dört yıl demekti. Dört yıl boyunca yalnız kalmak, sessizlikle konuşmak, düşüncelerimin rengini izlemek: İşte kutsal olan buydu…

Bir gün bir psikolog, “Zamanın senin için nasıl geçtiğini anlatır mısın?” diye sordu. Gülümsedim ve şöyle yanıtladım:

“Zaman, herkesin içine doğduğu su gibi. Kimi geçip gider, kimi yüzer, kimi fark etmeden boğulur. Ben ise o suya her baktığımda onun bir kaos bulamacı olduğunu görüyorum. Ve her damlası başka bir hikâye anlatıyor.”

Her sabah aynı ışıkla uyanırdım. Pencerenin ucundan sızan sarı çizgi, duvarda ağır ağır yürür, griye çalardı. Ama benim için bu basit sabah ışığı değil, bir çağın başlangıcıydı. Bugün Perşembe miydi? Olabilir. Ama ne önemi var ki? Çünkü dünkü gün hâlâ sürüyordu. Rengi hâlâ mordu; koyu ve yoğun. Hissiyatı ise bir taşın altında unutulmuş nemli kâğıt gibiydi, dokunduğumda dağılıyordu.

“Zaman neden herkes için bu kadar kolay?” diye geçirdim içimden. Onlar geç kalıyordu; ben ise hep fazlaydım. Onlar günleri kovalarken, ben günlerin içinde ağır ağır yürüyordum. Benim kulaklarıma değen sözler zamana yayılıyor, genişliyor ve yankılanıyordu.

“Toplantı üçte, unutma.”

Üçte… O saat geldiğinde bir ömür geçmiş gibi hissedecektim. O ana dek yüzlerce içsel diyaloğa, binlerce görsel çağrışıma maruz kalacaktım. Zihnim hiçbir zaman sessiz kalmazdı; tek bir kelime dahi zihnimde bir tabloya dönüşüyordu. “Toplantı” kelimesi sarının koyu tonlarıydı, yumuşak kenarlıydı, sol üst köşesinden sızan bir ses vardı. Üç sayısı ise kırmızı ve mora çalan bir mavinin keskin, sıcak gülümsemesiydi. Sivri köşeleri vardı. İnsanlar zamanla yarışırdı. Bense onunla birlikte sürüklenirdim. Benim dünyamda zaman hızlı akmazdı. Zaman, bir dağın eteğinden dökülen toz taneleri gibi ilerliyordu; ağır, yapışkan, savrulan ve kaçınılmaz.

“Şimdi” diye düşündüm. “Şimdi” nedir?
Bir an mı?
Bir saniye mi?
Hayır, “Şimdi” benim için bir kıta büyüklüğündeydi. İçinde yürünmesi gereken, dolaşılması gereken uçsuz bucaksız, tehlikeli bir coğrafyaydı.

“İnsanlar zaman kavramı ile neden bu kadar barışık? Neden onlar da benim gibi yaralanmıyorlar? Neden onların zaman hakkındaki sahte endişelenmelerini deneyimleyemiyorum?”

Zihnimin içinde yankılanan bu ses çoğu kere bana ait değildi. Çocukluğumdan kalma bir yankıydı; bir öğretmenin sesi, bir arkadaşın kahkahası, bir eski sevgilinin bakışı… Zaman beni tutsak etmişti. Geçmiş denilen o kuyu benim içimde hâlâ yaşıyordu. Bir kelime, bir renk, bir biçim yaşanmış tüm o anıları geri getiriyordu. Hepsi oradaydı ve zamanlarının gelmesini bekliyorlardı.

“Belki zaman bende birikiyor,” diye düşündüm.

“Belki insanlar zamanı tüketiyor, ben ise onu saklıyorum.”

Günün sonunda insanlar yalnızca yorgun oluyorlardı. Bense bitiyordum ama fiziksel değil, zihinsel bir bitkinlikti bu. Çünkü bir günde deneyimlediğim tüm o yaşantılar diğerleri için en az yüz yıllık bir tekamüle denk geliyordu. O gün yine binlerce ses işitmiş, binlerce renk görmüş ve geçmişle binlerce anlam kurmuştum. Hepsi burada, ruhumda konaklamış, derin izler bırakmıştı.

Televizyonu açmadım. Telefonuma bakmadım. Arınma ve hizalanma yapmalıydım. Yatağa uzandığımda gözlerimi kapattım ve karanlık değil, yeşile yakın bir mavilik ile buluştum. “Bugün” adı verilen bu sonsuzluğu geride bırakmaya çalışıyordum.

Derken bir fısıltı gelip buldu beni:

“Yarın, başka bir çağ seni bekliyor. Hazır mısın?”

Beni sıradan zannediyorlardı. Oysa sıradanlık, diğerlerinin içine doğduğu bir hastalıktı. Saatler, göz kapaklarımın iç yüzeyine kazınmış grafikler gibi ilerliyordu. Renkler, sesler, sezgisel dünyalar… Salılar genellikle nane yeşiliydi. Biraz serin, biraz yabancı. Ama bu sabah… Bu sabah tuhaf bir renkteydi: kobalt mavisi. Bu, kötüye işaretti. Kobalt mavisi, zihnimde ayrılıkla kodluydu. Ve ayrılıklar bazen bir şeyin ellerinden alınması değil, zihninden sökülmesiydi. Hafıza, sesli bir boşluk demekti benim için.

Altı yaşındayken, “Harfler şarkı söylüyor,” demiştim. Annem gülmüştü. Babam ise dik dik bakmıştı bana. O an benim için endişe ettiklerini büyüdüğümde anlamıştım. Ancak o gece uyuyamamıştım. Çünkü “4” rakamı sürekli uğuldamıştı kulağında. Derin bir tonda, neredeyse bir ağıt gibi. “3” ise inatçı ve kızgındı. “7”, tanımlanamaz bir yeşildi, keskin ve metalikti. Bu rakamlar benim için sadece sembolden ibaret değillerdi. Onlar birer karakterdi, her biri bilinmeyen dünyalara ait canlıların ruhunu taşıyorlardı. Onlar sezgiseldiler ve sanki dışarıdan değil, içeriden doğmuşlardı. İlkokulda öğretmenime, “Sesiniz ne kadar da turuncu, çok güzelmiş,” dediğimde tüm sınıf kahkahaya boğulmuştu.

“Turuncu mu? Ne demek istiyorsun kuzum, iyi misin sen?”

Çok utanmıştım. Ama nasıl anlatılırdı ki bu? Sesi turuncuydu çünkü. Gözlerimi kapadığımda başka türlüsünü göremiyordum. Hatta bu rengin kokusu bile vardı ama bunu kimseye anlatamazdım.

On yaşıma bastığımda ilk doktor randevusu gelip çatmıştı. Doktor, gri takım elbiseli bir adamdı. Konuşurken gözlerini kaçırmazdı, bu yüzden onu hiç sevmemiştim. Çünkü gözlerinde bir şey eksikti. Duygu değildi eksik olan, doktor kendi zamanını tüketmiş gibiydi. Aslında o çoktan ölmüştü. Hevesi kaçmış bir makineye dönüşmüştü.

“Sana birkaç soru soracağım,” demişti boğazını temizlemeden önce. “Rakamların rengi olur mu?”

“Evet.”

“Neden?”

“Çünkü öyle doğdular.”

“Bu normal değil, biliyorsun değil mi?”

“Normalin ne olduğunu bilmiyorum.”

O an ilk kez kendimi “bozuk” hissetmiştim. İyileştireceği düşünülen doktor beni hasta etmişti. Çalışmayan bir saat gibi bozulmuştum. Geriye dönemeyen, ayarlanamayan bir şeye dönüştürüldüm. O gün eve dönerken annem sessizdi. Babam ağlayabilse hıçkırıklara boğulurdu. Oysa onların sessizliği bile bir cezaydı benim için. Babamın hırıltılı sesi tuğla rengindeydi. Bu bastırılmış bir hayal kırıklığı gibi boğuyordu beni. Tonlarca ağırlığındaki kuru yapraklar arasında eziliyordum ona baktıkça.

Ergenliğe geldiğinde sinestezim artık kontrolden çıkmıştı. Duyduğum konuşmalar çatırdayarak zihnimde parçalanıyor, insanlar eriyip şekil değiştiriyordu. Bir öğretmen konuştuğunda, sesi tırtıklı bir halka gibi havada yayılarak gözlerimin önünde yere düşüp parçalanıyordu.

İnsanlardan uzaklaştım. Aşka hiç inanmadım. Çünkü insanların varlığı bende yankı yaratıyordu. Bir öpücük, bazen bir yıldız çarpması kadar gürültülü olabiliyordu. Kimseye anlatamadım çünkü anlatacak uygun bir dil yoktu. Bu deneyim kelimelerin ötesindeydi. Tanı koyamadıkları için doktor raporları bana Atipik Psikoz’u layık gördü. Ancak bu kelime yaşadığım gerçekliğin ağırlığı altında ezilen bilincime yardım eli uzatmıyordu. Gerçeklikle bağım zayıf ve ince bir iplikle bağlıydı. Dünya bana göre bir yer değildi.

On sekiz yaşıma geldiğimde zaman parçalanmaya başladı. Artık günler sadece uzun değildi, bölünüyordu da. Öğleden sonralar sabahlara karışıyor, geçmişten sahneler aniden şimdiki zamana sızıyordu. Ve tuhaf olan şu ki bunları hissedebiliyor, koklayabiliyor ve hatta bazen tadabiliyordum.

Günün birinde bir kafede otururken garsonun, “Çay ister misiniz?” sorusu, zihnimde çocukluğumun mutfağına ait anıları çağırdı. Saniyeler içinde oradaydım, annemin ütü yaptığı, yumuşatıcı kokan perdelerin kokusunun limon sarısı olduğu bir an. Ses, koku, ışık, dokular. Tümü oradaydı. Bir tür zaman atlaması mıydı bu? Yoksa zamanın çokluğu muydu tanık olduğum?

İnsanlar için zaman, geçmiş-şimdi-gelecek hattında bir çizgiydi. Ama benim için zaman bir küme gibiydi. Üzerine basıldığında içe çöken, farklı katmanlara ayrılan mucizevi bir dokuydu. Korkmuyordum. Ama yorgundum. Çünkü her bir an, içimdeki milyonlarca başka an’larla çarpışıyordu. Yirmili yaşlarımın başında kendime dair tüm tanımlamaları terk ettim. Ne doktorlar ne ilaçlar ne terapistler ne de tıbbi kitaplar beni anlayabildi. Her biri kendi kurallarını dayatıyor ve beni normun içine sıkıştırmaya çalışıyordu.

Bir keresinde psikiyatrist, sinestezinin sadece bir algı sapması olduğunu söylemişti.

“Algı, zaten bir sapma değil mi? Gerçeklik dediğimiz şeyin üzerine konmuş kolektif bir mutabakat,” demiştim.

Sınırlardan çıktım. Sosyal kalıplardan koptum. Şehirden uzaklaştım ve ıssız bir bölgede tek odalı bir ev inşa edip orada yaşamaya başladım. Bana ait olan saf zamanla baş başa kaldım. Ve şimdi, belki de ilk kez, zamanın gerçekten ne olduğunu dinlemeye başlamıştım. Günlerden bir gün, sabah 6:32’de, pencereden gelen ışığın sesini duydum. Gerçek anlamda bir temastı bu. Uzun, inceltilmiş bir telli çalgının tek bir notasının nazlı nazlı gülümsemesine benziyordu. Ve şöyle dedim.

“Işık bir sestir ve ses de bir biçimdir. Biçimse zamanın durağan hâlidir.”

O an şunu fark ettim: Belki de zaman bir akış değil, bir dizi ya da bir izdi. Ve bu dizinin tüm kareleri aynı anda var olabiliyordu. İnsan beyni yalnızca sırayla okuyor. Ama benim beynim, sayfaların hepsini aynı anda açıyordu. Geleceği değil, şimdiye ait başka olasılıkları görmeye başlamıştım.

Bu farkındalık beni delirtmedi. Aksine rahatlatıcıydı.

“Ben hasta değilim, ben bu dünyaya dair pek çok şeye fazlayım,” diye iç geçirdim.

Bir süre sonra zamanı ölçmeyi bırakmıştım. Takvim kullanmıyordum. Bir işte çalışmıyor, bir role bürünmüyordum. Ama hâlâ görüyordum: İnsanların yüzlerinin arkasındaki ışığı, sözlerin içindeki şekilleri, an’ların gerisindeki yankıları… Yalnızdım, evet. Ama yalnızlığın içinde tüm olasılıkların sesini duyabilir olmuştum. Ve bir gece, not defterime şu cümleyi yazdım:

“Zaman tekil bir tanrı değildir. Sadece yanlış çevrilmiş bir renktir. O, Kadir-i Mutlak bir varlıktır! Anlayana…”

Zaman, çoktandır mutlak bir çizgi olmaktan çıkmıştı. Ancak o sabah, ilk defa kendime benzeyen başka birini göreceğimi bilmiyordum. İhtiyaçlarım için şehre gitmem gerekiyordu. Eşikte bekleyip derin bir nefes aldım ve “Gücümü toplamalıyım ve geri dönmeliyim,” dedikten sonra yola koyuldum

Onu metro istasyonu girişinde gördüm.

Kadın sessizce bekliyordu. Ama benim için o sessizlik, çınlayan bir kilise çanına benziyordu. Kadının etrafında mavi-yeşil bir aura halkası vardı. Sakinlik ve içsel karmaşa birbirine karışmıştı. İçinde saklı kalan bir çocuk yaşatıyordu. Benim için zamanın frekansı bir anda değişmişti.

Duraksadım. Yutkundum. Çünkü zihnim bana bir şey söylüyordu: O da senin gibi.

Yanına yaklaştım. Sözcükler gereksizdi ama yine de bir cümle çıkıverdi ağzımdan.

Derin bir nefse alıp heyecanla sordum:

“Pazartesiler… Sizce de sarı mı?”

Kadın başını yavaşça çevirdi. Gözlerinde yorgun ama bilge bir parıltı vardı. Hafifçe tebessüm etti, sanki çok uzun zamandır bu soruyu bekliyormuş gibiydi.

“Sarı mı?” diye tekrar etti, hayretler içindeydi. “Hayır. Benim için açık menekşe. Yumuşak ama uyarıcı. Pazartesiler hep öyle olur. Ama Salılar… Onlar kesinlikle sarı. Sarının keskinliği gibi bir acele hâli… Bilirsiniz işte.”

Zihnimde bir kilit daha açıldı. Renklerle konuşmak… Ve en sonunda sesim kendi yankısını bulmuştu.

Bir anda içimde kırk yıl boyunca büyüttüğüm yalnızlık kuleleri yıkılmaya başladı. Adı Eylem’di ve bu kelime yeşilin türlü tonlarına bir parça kızıllık serpilmiş gibiydi. Bilgisayar programcısıydı ve kalabalığa karışmamak için her daim evden çalışıyordu. Onun zamanı da benimkisine benzer şekilde kırıklı, dalgalı ve çok boyutluydu.

Eylem, sinestezisini bir tür “yaşam algoritması” gibi kullanıyordu. Her olayın bir tonu, her kelimenin bir hareketi, her anın bir dokusu vardı onun için. Onunla birlikteyken artık tek bir zihinden ibarettik. Ortak bir bilinç alanında yüzer olmuştuk.

Eylem’in bir de teorisi vardı.

“Zaman bir dışsal yapı değil, bizim bilinçte ‘süre’ olarak var olur. Yani Bergson’un dediği gibi, saat zamanın bir yanılsamasıdır. Gerçek zaman, içsel bir akıştır.”

Bu fikre önce direnmiştim. Çünkü yıllardır zamanı düşman bellemiştim. Ama Bergson’un durée kavramı, bize bambaşka bir olasılık sunmuştu: Zaman akmaz, yaşanır ve herkesin süresi farklıdır.

Birlikte eski saat kulelerine, terk edilmiş sinyal merkezlerine, manyetik alan çarpışmalarının yaşandığı yerlere giderek araştırmalar yapmaya başladık. Amacımız, zamanı nesnelleştirmek değil; öznel zaman algılarımızı birleştirerek ortak bir “süre” alanı yaratmaktı.

Bir keresinde Eylem şöyle dedi:

“Süre, geçmişi içinde taşıyan şimdidir. Bizim için zaman sadece ileri gitmez. Geri de çağırır, içeri de çöker. Kadir-i Mutlak Zaman’ın içinde hareket etmeyi öğrenirsen işte o an zamanın kendisi olursun. Yani her şey ve hiçbir şey, yokluk ve varlık seni öğüterek kendisine katar.”

Bir süre sustum ve bekledim. Çünkü zihnimde o ana kadar tanık olduğum tüm gün batımları aynı anda patladı. Süre, geçmişin hâlâ yaşanabilir olmasıydı.

Araştırmalarımız ve deneylerimiz ardı arkasına sürerken yapay zekâ destekli bilgisayarlar aracılığı ile ilginç bir şey denedik. Her ikimizin Sinestezik Zaman Harita’larını üst üste bindirdik. Ve o anda bir şey oldu. Zamanın çizgisel akışı kırıldı. Başarmıştık.

Daha önce hiç deneyimlemediğimiz bir tür bileşik süre alanına girmiştik. Çocukluğum ile Eylem’in geleceği, aynı an’ın içine doğru bükülmüştü. Zihinlerimizde bir tür kozmik kapı aralandı. Evrenin tınısını dokularla, renklerle, notalarla, kokularla bir bütün olarak algılıyorduk. Bu eksperyonist an, bizi biz olmaktan çıkarmıştı. Kabuklarımızı kırmıştık. İnsanların “şimdi” dediği şey, bize bir hologram gibi görünüyordu. Bir süreliğine zamanın tamamen dışına çıkmayı da başarmıştık. İşte Kadir-i Mutlak Zaman denilen o an’daydık. Burada olmak ya da olmamak bilinci yoktu. Burada bir niyetin varlığı yoktu. Olsa olsa burada niyet olduğundan habersiz bir Niyetin Titreşimi vardı.

İşte en sonunda anlamıştım.

“Zaman, bir koordinat değildir. O bir bilinçtir.”

Ortak bilinç deneylerimiz birkaç hafta boyunca sürdü. Her deney sonrası zamanın çarptırılmış bir “zihin ürünü” olduğunu daha fazla kavrıyorduk. Şimdi tek amacımız ona hükmetmekti. Ama fark etmediğimiz şey, bu çabalarımızın çevremizde bozulmalara yol açmasıydı.

Bazı olaylar gözle görülmez ama birçokları tarafından hissedilebilir. Hakikât gerçektir ancak beden yine de şahit olmak ister!

Bir istasyon saati ileri gitmeye başlar.
Bir çocuk rüyasında geçmişte yaşanmamış bir anıyı görür.
Bir kadın, yıllar önce ölmüş akrabasının sesini duymaya başlar.
İnsanlar gelecekten gelen görüntüleri görürler ve çığlıklar atarak uyanırlar.
Çevremizdeki insanlar yavaş yavaş delirdiklerini düşünürler.

Zaman, kırılmaya başlamıştı. Ve bu durum, ZPT’nin (Zamansal Psiko-Teknik Kurulu) dikkatinden kaçmadı. O güne dek varlığından habersiz olduğumuz bu oluşumun en büyük düşmanları olmuştuk.

ZPT, devlet destekli bir önlem birimiydi. Görevleri ise Zamansal Algı Sapmalarını izlemek ve kontrol altında tutmaktı. Resmi olarak yoktular. Eskilerin “Derin Devlet” diye tabir ettikleri o gizli-saklı oluşumun güncel hâliydiler. Ve bu nedenle biz, yok edilmesi gerekenler listesinde yerimizi çoktan almıştık.

Bir gece, Eylem’le bir rüyayı paylaştık.

Aynı rüya.
Aynı anda.
Aynı renkte.
Aynı dokuda.
Aynı kokuda.
Aynı notada.
Aynı tatta.
Aynı tende.

Rüyada bir koridor vardı. Elektrik mavisi renklerin baskın olduğu yumuşak, kadifemsi bir duvarın önündeydik. Koridorun sonunda ise bizi izleyen gözler vardı. Ve tek bir cümle duyuldu.

“Süre bireysel kalmalı!”

Uyandığımda o talihsiz manzara ile karşılaştım… Kapılar zorlanmamış ama eşyalar değişmişti. Aslında her şey değişmişti. Evin her yerinde Yeniden Yazılan Zaman izleri mevcuttu. Eylem yoktu. Hiçbir iz, hiçbir sinyal, hiçbir renk bırakmadan kaybolmuştu. Yok edilmişti. Buharlaştırılmıştı.

Algıladığım zaman, küçük sürelere bölünerek parçalanmaya başlamıştı. Her seferinde daha da küçük parçalara ayrılıyorlardı. Hız kesmeden günlere yayılan bir yok oluşu izlemiştim. Eylem’e dair hislerim, umutlarım, özlemlerim, korkularım parçalanan sürelerle birlikte un ufak oluyordu. En sonunda gözlerimi açabildiğimde yerimden kalktım ve kendime, ne pahasına olursa olsun Eylem’i bulacağıma dair sözler verdim. Birlikte kurduğumuz yapay zekâ destekli sistemi yeniden kurup Zamanın Olası Koordinatlarını çıkardım. Burada, sadece anılarımız değil, ihtimallerimiz de yazılıydı. Bir tür kuantum günlüğü de denilebilirdi. Her canlının tüm potansiyel zamanları burada tutuluyordu, burası evrenin, yaradılışın Akaşik Kayıtlarının tutulduğu gizli bir mabetti.

Çabam günlerce sürdü. Yapay zekâ destekli bu sistem her ne kadar kuantum işlemcilere sahip olsa da Akaşik Kayıtların çıkarılması konusunda hâlâ yetersizdi. Sistemi hızlandırmak için kendi bilincimi ve sinestetik duyularımı bilgisayarın kullanımına açtım.

Ve bir gün nihayet işe yaramıştı, Eylem oradaydı. Onu görebiliyordum. Tutuklanmıştı ve zamandan yalıtılmış bir odada tutuluyordu. Bilinci, hiç yaşanmamış bir gelecek anında tutulduğu için bulanıktı. Onun hakkında henüz nihai karar verilmemişti.

ZPT’nin Psiko-Zaman Mühendislerinin iz sürücüleri tarafından Eylem’e ulaştığım görüldü. Beni yakalayan mühendisin sesi laboratuvarımın steril havasında yankılandı. Gözlüklerini burnunun ucuna itip donuk bir bakışla bana döndü ve “Sizler süreyi ortaklaştırarak gerçekliği kolektifleştirdiniz. Bunun ne anlama geldiğini biliyor musun?”

Boğazım kurumuştu, sesimde titrek ama dirençli bir tını vardı.

“Evet, farkındayım. Bizim gibi kendi gerçekliklerine hapsolmuş bireyleri uyandırmak demek bu. Zamanın tek bir akış olmadığını keşfederek yaşamanın ne anlama geldiğini anlamak…”

Mühendis, dudaklarını büzdü. “Bu tehlikeli,” dedi. “Zamanın öznel kalması düzenin temelidir. Birey zamana hükmederse, toplum çöker. Sana bir şans vermiştik, zamanı zorlamasaydın, Eylem’i hatırlamayacak ve kaldığın yerden devam edecektin. Yolun sonuna geldin ama bu nedenle bizi suçlayamazsın. Bizler gerekeni yapanlarız!”

Soğuk ve durgun bir sesle yanıtladım. Sesimde bir kasırganın taşıdığı öfke ve kaotik renkler vardı.

“Toplumun zamanı sabitlemesi, geçmişi fosilleştirmektir. Süre değişirse, gelecek de kurtulabilir. Niceleriniz gibi bizim yaşamamız da elzemdir.”

Mühendis, alay eden bir kahkahanın ardından “Yanılıyorsun.” dedi.

ZPT’nin kararı netti. Benim zihnim de tıpkı Eylem’e yaptıkları gibi Yeniden Kalibre edilecek ve sinestezim baskılanacaktı. Tüm Süre Belleği’m silinecekti.

Bu esnada başıma gelecekleri anlamıştım. Acele etmeliydim. Eylem ile yaşadığım süre boyunca keşfettiğimiz yeni edinimlerimi kullanmalıydım. Önce kendimi sonra da Eylem’i kurtarıp başka bir zaman sınırına sığınmalıydık.

“Süreye hükmetmek değil, onunla uyumlanmak.”

Ulaşmak istediğim yegâne hedef burasıydı: Uyumlanmak.

Zamanın küçük gedikleri arasında bir yolculuğa çıktım. Ve nihayet Akaşik Kayıtlar’dan elde ettiğim bir geçmişin varyantına sığındım.

Şimdi hem geçmişte hem gelecekte aynı anda var olabiliyordum. Aslında bu bir çeşit Güncel Zaman Hizalaması’ndan kaçıştı. ZPT’nin henüz kurulmadığı bir zamanda soluklanıyordum ve ZPT’ye ait sistemlerin beni bulması neredeyse imkansızdı. Ama er ya da geç bu varyantı da keşfedeceklerdi ve buraya geleceklerdi. Ve o güne kadar, insanlara zamana hükmetmeyi öğretmem gerekecekti. Bu, zamanın sonsuz varyantlarında yaşanacak bir tür gerilla savaşının ilk kıvılcımı olacaktı.

Bu başkaldırıya “Duréalistler” ismini verdim. Duréalisme katılanlar zamanı bükebilecekler ve onu bir deneyim olarak yaşamayı öğreneceklerdi. Zaman içinde yapılan bu gezintiler toplumun belleğinde yeni çatlaklar açacak ve en sonunda mevcut sistemi paramparça edecekti. Duréalistler, ZPT içinde başıboş gezinen ölümcül virüsler olacaktı.

Eylem’le son bağlantımda aklımdan geçen cümle şu olmuştu.

“Zamanı sabitleyenler, özgürlüğü zincirleyenlerdir. Rüyada başlayan her şey, süreyle gerçeğe dönüşür.”

Adım attığım her zaman varyantını bir üs gibi kullanıyor ve onu geleceğin ZPT’sine saldırı için hazırlıyordum. Kısa süre içeresinde uyanışlar başlamıştı. ZPT’nin varlığından ve kendi potansiyelinden haberdar olan uyanmış her bilinç Duréalisme katıldı. Zamanın içinde çok sayıda gerilla üsleri kuruldu. “Anılar” üzerinden ulaşılabilen bilinçli mekânlar, rüya otobanları, unutulmuş bakışlar, ilk kalp atışları… Her biri, bir üs, bir süre alanıydı. Ve bu alanlarda ZPT’nin gözü kör, kulağı sağırdı, şimdilik.

Duréalism virüs gibi çoğalıyordu. Ona katılanların tamamı birer sinestet değildi. Ama her biri zamandaki ayrışmaları hissetmeye başlamıştı. ZPT’nin sabit gerçekliğindeki çatlaklar büyüyordu. Bu çatlaklar Duréalismin en büyük propaganda aracını yaratıyordu: Uyanış. Çünkü insanlar, sistemin dayattığı zamana göre değil sinestezik algıya göre yaşamaya başlamışlardı. Ve bu otorite için bir felaket demekti.

Günün birinde Duréalistler ZPT karargâhında bulunan mühendislerin zaman algılarını kırmayı başardılar. Kimisi çocukluk dönemlerinde agularken kimisi alternatif geleceklerinde başlarından geçenleri korkuyla deneyimliyorlardı. Ben ve arkadaşlarım başarmıştık, ZPT’yi alt etmiştik. Eylem’e ulaşıp onu güvenli bir yere götürdükten sonra ona dayatılan zaman algısını değiştirmeye koyulduk. İlk birkaç gün yorgun ya da şaşkın diye tanımlayabileceğim gri/bulanık bir haldeydi. Günler geçti ve belirtiler en sonunda gün yüzüne çıkmıştı. Eylem değişmişti. Onun beynine her ne yaptılarsa onu mahvetmişlerdi. ZPT’nin Süre Kapsülünde tutulduğu günler boyunca sahte anılar üretilmiş ve bu anılar yeniden sıralanmıştı. Onun zihni yankılı bir vadi gibiydi. O, sahte bir zaman algısı içinde boğuluyordu.

Güçlükle nefes alarak bana baktı ve şöyle dedi.

“Ben kimdim? Hangi varyantım sendeki bendim? Aklım öylesine karışık ki n’olur bırak beni ya da öldür. Dayanamıyorum artık. Kendimi tanımıyorum. Bu bedeni tanımıyorum. Lütfen yardım et bana.”

Gözyaşlarıma engel olamıyordum. Beni durgun bakışlarla izleyen Eylem ise bu halime bir anlam veremiyordu.

“Bu sorunun tek bir çözümü var,” dedim. “Birlikte yeni bir Eylem yaratacağız. Benim hatıralarıma tanıklık edeceksin. Onları seninle paylaşarak değil sende yeniden oluşturarak tedavi edeceğiz seni.”

Bu esnada ZPT de boş durmamıştı. Çekirdek Zaman dediğimiz sistemi sıfırlayarak her şeyi sil baştan kurguladılar. Gafil avlanmıştık. Bu kadar ileriye gideceklerini tahmin edememiştim. Sadece ben değil, sisteme dair ne varsa sıfırlanmış, zaman yeniden nesnel koşullarda akmaya başlamıştı. Böylece, toplumun zaman algısı eşzamanlı hale gelerek, tek bir kolektif “şimdi” yaratılacaktı. Bunun anlamı şuydu:

Hiç kimse artık geçmiş ya da gelecekle duygusal bağ kuramayacaktı. Zaman duygusu, sadece anlık bilgiye indirgenecekti. ZPT, tam kontrol istiyordu.

Az sayıda kalan Duréalistler ile birlikte harekete geçtim. Ama bunu savaşla değil, bir tür zaman dalgalanmasıyla yaptık. Eylem, bilincini tamamen kaybetmişti. ZPT’yi yok etmeden Eylem’i kurtaramayacağımı anlamıştım. Zaman Dalgaları aracılığı ile durmaksızın şiir, şarkı, anı zinciri ürettik. İnsanlardan çocukluk anılarını paylaşmalarını, unutulmuş sevgileri hatırlamalarını, rüyalarını yazmalarını, konuşmalarını, paylaşmalarını istedik.

Zafere olan inancımız güçlenmişken o büyük darbe bir kez daha geldi ve o anda her şey yok oldu. İnsanlar yaratılan sahte süre içerisinde kaybolmuştu. Anılar önemini yitirmişti. Zaman Sabitleyiciler onların bilinciyle adeta oyun oynuyordu. Duréalism devre dışı kalmıştı.

O anda son defa gökyüzüne baktım. Gökyüzü, şimdi herkesin gördüğü gibiydi. Sinestezim adeta yok olmuştu, derinlerde bir yerde iniltisini duyuyordum ancak ona ulaşamıyordum. İlk kez normal insanlar gibi algılıyordum zamanı. Durgun, basit, renksiz, şekilsiz, tatsız, kokusuz.

Gelecek, artık bir an değil, yakınlık hissiydi.

İnsanlara gerçek anlamda ilk kez yakınlaşmıştım. Eylem’in yorgun sesini işitince anladım hâlâ hayatta olduğumu. Fısıltıyla konuştu.

“Sence bu kurak günler kaç yıl sürer?”

“Belki bir ömür. Belki bir saniye, bilemeyiz, onların vicdanına kaldık,” dedim.

“Ama fark ettin mi artık kimse zamanı ölçmüyor. Herkes zombi oldu.”

Ve böylece Zamanın Rengi Mutlak Gerçeklikten, Öznel Süreye yapılan uzun bir yolculukla son buldu. Ama zamanın doğası gereği, bu son aslında yeni bir başlangıçtı. ZPT’nin beni ve Eylem’i yerlerde sürükleyerek götürdükleri an anlamıştım o kötücül başlangıcın çok yakınında olduğumu.

Gece, karanlığın en koyu saatindeydi. Yanımda ismini hatırlayamadığım bir kadınla hızlı adımlarla taş duvarlı eski bir eve girdik. İçeride onlarca kadın, titreyerek namaz kılıyordu, secdedeydiler. Bizi fark ettiklerinde korku dolu gözlerle başlarını kaldırdılar. Bu korku, onlara ait değildi, odaya sinmiş ölümün kokusuydu. “Burada değil,” dedim sessizce. Sesim duvarlara çarpmadan yok oldu.

Oradan çıkıp diğer odalara yöneldik. Yürürken yanımdaki kadına döndüm.

“İyi bir sinestet olursan,” dedim, “Günün birinde gerçek bir empat olursun. Olanı ve olacak olanı da görürsün.”

Cümlemi bitirmemle birlikte zemin ayaklarımın altımdan kaymaya başladı. Bedenim bana ait değildi, kontrolsüzdü. Ellerimi hissettim; yabancı, ağır ve eskiydiler. Sinestezi, dedim içimden. Duyularım birbirine karışıyordu. Belki de zamanı kokluyor, mekânı duyuyordum. Ancak yapmam gerekeni biliyordum. Gözlerimi kapattım, sessizliğe sarıldım. Sakin, durgun bir göl gibi oluş içinde nefes almaya başladım. İşe yaramıştı. Korku dolu gözlerle bana bakmakta olan çocuğun saçına dokundum ve “Sana bu ataklarla başa çıkmayı da öğreteceğim, endişelenme ufaklık,” dedim.

Sonunda başka bir odaya vardık. Burada yalnızca yaşlı bir kadın vardı. Öfke dolu gözlerle bana baktı. Sanki geleceğimizi biliyor gibiydi. Bu bakışta nefret, korku ve derin bir kabulleniş de vardı.

“Demek buradasın,” dedim.

Yavaşça yaşlı kadının önünde diz çöktüm. Bileklerinden tuttum. İçimde yükselen eski bir mantranın sözlerini anımsadım ve dudaklarım usulca mırıldanmaya başladı.

“İn nomine magni dei nostri Duréalism.”

Sözlerim odayı dolduracak kadar ağırlaştı. Bana eşlik eden ismini ve kim olduğunu bilmediğim kadın beni kaygıyla izliyordu. Ona bakıp kibirle gülümsedim. Bu gizemli olaya ilk kez tanık oluyordu. Yaşlı kadının bedeni titremeye, başladı. Gözleri yerinden fırlayacak gibiydi, anlam veremediğim sözcükleri ağzından köpükler taşarken üstümüze salıyordu. Bileklerini tüm gücümle tutmaya devam ediyordum.

Tam o anda haykırdı.

“Tüm bunları gerçek mi sanıyorsun?”

Sözleri yıldırım gibi ezip geçti bizi. Zaman durdu. Renkler gitti. Kokular terk etti beni. Müzik sustu. Ellerime baktım. Bu eller… Onlar yabancıydı, benim ellerim değillerdi. Tenim, kaslarım, parmaklarım… Hepsi başka bir insana aitti. Zaman tamamen çözüldü. Evren yok oldu.

Ben kimim, kimdim?

Burası neresi?

Yaşlı kadının titremesi son bulmuştu. Ağzından akan tükürükleri koluna sildi ve sürünerek odanın köşesine doğru çekildi, ardından cenin pozisyonunda kıvrıldı. Ve işte o anda sis perdesi dağıldı. Gümüş renginde ışık parçacıkları odayı dolduruyordu. Yaşlı kadın bana baktı ve sakince tısladı.

“Teşekkür ederim. Ave Duréalism.”

O korkunç şey kayboldu. Yaşlı kadından geriye kalan boş bir kabuk gibi yere yığıldı. Ben ise ellerimle, bedenimle, şüphe duyduğum evrenimle baş başa kaldım. Kimi kurtardım, kimi zincirledim, bilmiyordum. Boğazımda bir düğümle, karanlığın içinden uyanıverdim. Kırık zamanın sonsuzluk aynasında uyandım.Uyandığımda bedenim hâlâ bana ait değildi. Kendimi yatağımda sanıyordum fakat havası, kokusu farklıydı. Metal ve küf. Gözlerimi açtım; tavanda dev bir ayna vardı. Ama yansımam bana ait değildi.

Aynadaki ben, başka bir yaştaydı. Yavaşça kalktım. Ayaklarım çıplaktı. Zemin, solgun mozaik taşlarla kaplıydı. Taşların arasında örümcekler ilerliyordu, örümcekler gri dumanlar gibiydi. İçgüdüsel olarak sağa döndüm. Dar bir koridora çıktım. Duvarlarda eski saatler asılıydı. Hepsi farklı zamanları gösteriyordu. Bir adım daha attım. Saatlerden biri çığlık attı.

Yankıda şunu duydum.

“Burada zaman da kimlik de kırılır.”

İçimde bir ürperti gezindi. Yeni bir sinestezi atağı yaşıyordum. Sesin tadı vardı, paslı demir gibi. İstemsizce öğürdüm. İlerlemeye devam ettim. Koridorun sonunda kapısı yarı açık bir oda vardı. İçeride genç bir kız, yere çömelmiş, aynalı bir kutuyla oynuyordu. Her nedense kızın adını bilmiyordum.

Kutunun her yüzeyinden başka bir dünya yansıyordu. Bazen yanan şehirler, bazen göğe doğru yükselen siyah kuleler, bazen de gözyaşları içinde dua eden bir adam. Genç kız, başını kaldırdı ve bana baktı. Gözleri yoktu. Göz yuvalarında dönen birer küçük kum saati vardı.

“Geç kaldın,” dedi. Sesi kırılgan ve çocuksuydu. Ancak bende bıraktığı his farklıydı. Yaşlı bir kadının, sonsuzluktan gelen sesi gibiydi.

“Neye geç kaldım?” diye sordum.

Genç kız, kutuyu bana uzattı. “İçine bak,” dedi.

Baktım.

Kutunun içinde kendimi gördüm. Yüzümde sonsuz sefil bir yalnızlık, ellerimde zincirler, sırtımda ise kanat benzeri yanık izleri.

“Buradan kurtulmanın tek yolu,” dedi kız, “kendi zamanını yaratmak.”

O an, her şeyin yeniden çözülmeye başladığını hissettim. Saatler birer birer duvarlardan düştüler. Koridor sonsuzluğa, spiral bir boşluğa evrildi.

“Kendi zamanımı mı yaratacaktım? Nasıl? Ve neden?”

O sırada bir fısıltı daha yükseldi.

“Yaratmazsan yok olursun!”

Ve dünyam bir kez daha kaymaya başladı.

Kutunun içindeki görüntüme bakarken, içimde iki ses çarpıştı. Biri, sabırlı ve ağır.

” Zamanı çal ya da kendi zamanını yarat.”

Diğeri, nefes nefese ve korku dolu.

“Kaç. Şimdi!”

Sahne başa sardı. Genç kızın elleri bilek hizasından kesilmişti. Zemine düşen kan damlaları beni hipnoz ediyordu. Elleri olmayan kız bana kutuyu uzattı. Gözlerindeki saatlerde kum hızla akıyordu.

“Zamanı olan, zamanı olmayana dönüşecek. Ve o gün herkes acı içinde kıvranacak!”

Kulaklarımı sağır edercesine sesler yükselmeye başladı.

Tik tak… Tik tak…

Kan damlaları aklımla oynuyordu.

Tik tak… Tik tak…

Kararımı vermiştim. Bir elime kutuyu aldım. Diğer elimi kapıya uzattım.

O anda koridor, bir canlı gibi kasıldı. Taşlar çatırdadı, duvarlardan dumanlar sızdı. Saatler yeniden çıldırdı. Birer birer çatlamaya, patlamaya başladılar. Oradan oraya savrulan parçalar, bedenime saplandı, zamanı ısıran oklar gibi beni soluksuz bıraktılar.

Koştum. Koştum.

Koridor uzadıkça uzadı. Ayaklarım yorgundu ama duramazdım.

Elimde tuttuğum kutunun içinden bir fısıltı daha yükseldi.

“Dikkat etmezsen zamanın dışına düşersin. Bunu istemezsin değil mi?”

Ve düştüm.

Gözlerimi açtığımda, başka bir yerdeydim. Gökyüzü demir rengiydi. Yerde ince çatlaklar vardı, sanki dünya bile kendi ağırlığını taşıyamıyordu. Önümde kasvetli terk edilmiş bir şehir yükseliyordu. Binalar tersine dönmüştü, yukarıya değil, yere doğru uzanıyorlardı. İnsanlar değil, gölge kopyalar yürüyordu sokaklarda. Her biri başıboş, isimsiz ve amaçsız… Hiçbiri tam değildi; bir kolu, bir yüzü, bir zamanı eksikti.

Kutu hâlâ elimdeydi. Şimdi daha da ağırdı. İçinden yükselen ses benimdi. Çığlığımın yankısını duyuyordum. Kendi zamanımı bir kâbus gibi ellerimde taşıyordum.

Bir kadın gölgesi bana doğru yaklaştı. Bana benzeyen bir maskesi vardı. Eğildi ve şöyle dedi.

“Burada zamanı yaratamazsın. Burada zaman yalnızca öldürür. Ve sen de öleceksin!”

Sarsıldım. Bu evren de korkunçtu. Burası Kırık Zaman evreniydi, her şey sonsuza dek geçmişe akıyordu, hiçbir gelecek yoktu. Durmaksızın geçmişe evrilen bir döngüydü burası. Çaresizdim.

Ve o sırada, gökyüzünde devasa bir yarık açıldı. Yarığın içinden, başka bir ben bana baktı. Bu olası başka bir evrende hayat bulmuş kadın halimdi. Gözlerinde keder yerine karanlık vardı.

“Yanlış yaptın,” dedi.

“Direnerek her şeyi daha da bozuyorsun. Hâlâ anlamadın mı?”

Yarık giderek büyüdü. Sanki bütün bu dünya çökecek, bütün benliklerim birbirine karışacaktı. O an önüme yine iki seçenek çıktı. Ya kutuyu kırıp bu evreni terk edecektim ya da burada kalıp kendi zamanımı yeniden inşa ederek bana dayatılan bu döngüyü sona erdirecektim. Kutuya bir kez daha baktım. Adeta yaralı bir kuş gibi nefes alıyordu. O da benim gibi çaresizdi. İçinde yankılanan çığlığım, kulaklarımı sağır edecek gibiydi. Gözlerim, gökyüzündeki yarıktan bana bakan öteki beni yakaladı. Onda da hiçbir umut yoktu. Sadece sessiz bir uyarı vardı.

“Geç kalma.”

Hiç düşünmeden kutuyu yere çarptım. Zaman kutusu, tuzla buz oldu. Gökyüzü içeriye doğru çöktü. Yer dalgalar halinde kırılarak yükseldi ve ben savrularak derin bir boşluğa düştüm. Düşüş sonsuzdu. Zaman artık sıvıydı; bazen yoğunlaşıyor, bazen parmaklarımın arasından akıp gidiyordu. Düşerken doğumumu gördüm. Sonra ölümümü. Sonra doğmadığım ve hiç ölmeyeceğim diğer olasılıkları gördüm. Her şey aynı anda yaşanıyordu. Ölümüm, çocukluğum, yaşlılığım, başka hayatlarım. Olmadığım hayatların akışında tatlar renklere dönüşüyor, sesler dokunulabiliyordu. Acı, limon sarısıydı. Öfke, pütürlü bir kumaş gibiydi.

Sinestezinin girdabında sürüklenirken en sonunda bir zemine çarptım. Gözlerimi açtım. Burası bir şehir değildi. Burası bir düşünce haritasıydı. Yollar, caddeler yoktu; onun yerine hatıralardan ve unutulmuş rüyalardan yapılmış sokaklar vardı. Hepsi sahteydi. Her adım attığımda, bir şey hatırlıyor veya kaybediyordum. İsimler hafızamdan çıkıp yok oluyorlardı. Yüzler siliniyordu.

Bir meydanın ortasına vardım. Meydanda tek bir yapı vardı. Yıkık dökük bir saat kulesi. Saatin kolları ileri geri oynuyor, hiçbir zamana sabitlenmiyordu. Kulenin dibinde birisi vardı. Çocuk muydu, yaşlı mıydı, çözemiyordum. Ama gözlerinden zift renginde karanlık dökülüyordu. Yaklaştım. O korkunç insan bana doğru döndü ve bir anahtar uzattı. Anahtar, eski ve paslıydı. Üzerinde küçücük bir yazı vardı.

“Kırılan kutular, yeni evrenler doğurur. Unuttun mu yoksa?”

Başımı kaldırdım. Gökyüzünde yeni yarıklar açılıyordu. Her yarıktan başka bir dünya, başka bir olasılık parlıyordu. Fısıltılar yeniden yükseldi.

“Hangi dünyayı seçeceksin Sinestet?”

Elimde paslı anahtarla duruyordum. İstediğim bir evreni seçip oraya girebilir miydim? Yoksa anahtar, bir tuzaktan mı ibaretti?

Bilmiyordum.

Hissettiğim tek şey şuydu: Artık hiçbir şey, hiçbir zaman, benim olmayacaktı.

Paslı anahtarı kavradım. Gökyüzündeki yarıklara baktım. Her birinden başka bir evrenin yankısı dökülüyordu. Birinde sonsuz bir şehir parlıyordu… Diğerinde sessiz bir deniz kıyısı… Bir başkasında hiç doğmamış yıldızlar arasında sürüklenen bir dünya…

Rastgele birisini seçtim. Bilinçli bir seçim değildi, bir dürtüydü sadece. Anahtarı havaya doğru kaldırdım. Seçtiğim yarığa doğru çevirdim. O an, dünya yine titredi ve yarık kapandı.

Toprak yarıldı. Zemin çöktü. Ve ben… Yer altına doğru hızla çekildim. Boşluğa düştüm.

Gözlerimi açtım. Burası çok soğuktu. Çok soğuk. Etrafımda onlarca, yüzlerce, belki binlerce kapı vardı. Her kapının üstünde bir yüz. Her yüzde olası ben’ler… Çocukken asla büyümemiş hâlim, hiç doğmamış hâlim, cinayet işlemiş hâlim, melek olmuş hâlim, ihanete uğramış halim, küflenmiş hâlim, tanrı halim, köle halim… Kapıların eşiklerinde ise hüzünlü müzikler çalıyordu, sanki her biri yok olmuş ben için ağıt yakıyordu.

“Burası Öz Beden Mahzeni,” dedi bilge bir kadın sesi. Sesin geldiği yeri aradım ancak bulamadım.

“Bütün olasılıkların, bütün yaşanmamış hayatların burada. Ve şimdi bir seçim yapman gerek,” dedi. Bu ses, yapmak zorunda olduğum bir şeyi hatırlatıyordu.

Ses yankılanmaya devam etti.

“Yeni bir evren istiyorsan, eski benliklerinden vazgeçmelisin.”

Ama nasıl?

Bir kapı açıldı. İçinden yaralı bir ben çıktı. Gözleri deşilmiş, elleri kanlı. Bana doğru yürüdü.

Pis kokulu soluğu yüzüme çarpana kadar yürüdü ve fısıldadı.

“Beni bırakmadan, yeni bir evrene geçemezsin.”

O bunları söylerken ruhumdan bir şeyler çekilir gibi oldu. Anılarım birer birer silinmeye başladı. Ve çok geçmeden anlamaya başladım.

Yeni bir evren seçmek, yalnızca bir yolculuk değildi, bir kurban ayiniydi. Kendi kendimin kurbanı.

“Hangilerinden vazgeçmeliyim? Hangilerini bırakmak, ruhumdan bir parça koparmak olacaktı?” bilmiyordum. Gökyüzünde yarıklar yeniden açılmaya başladı. Zamanım tükeniyordu. Anahtar elimdeydi. Kapılar önümdeydi.

Hepsi ben’dim. Hiçbiri ben değildim.

Elimdeki anahtar artık bana ağır geliyordu. Pas, avuçlarıma sinmişti. Ama bırakmak mümkün değildi. Çünkü bırakmak, yok olmak demekti. Gökyüzü ağırlaştı. Yarıklar birbirine dolandı. Sonsuz olasılıklar, boğulmuş karanlıkta çırpındı.

Ve sonra… Zemin çatladı. Yukarıdan ağır bir cisim indi. Üzerinde Kader Mührü yazıyordu. Hiçbir şey seçmeden öylece kıvrılıp uyumak istiyordum, tükenmiştim ve umutsuzdum. Öylesine yorgun ve ümitsizdim ki hiç yaşamamış olmayı diliyordum.

Ses, bir fırtınanın habercisi gibi aceleyle konuştu.

“Kaderini seçmeyeceksin. Kim olduğunu seçeceksin. Acele et!”

Mühre dokundum ve bir kapı açıldı.

İlk kayıp: Sinestet çocuk.

İçinden umut dolu, parlak gözlü bir çocuk çıktı. Bana baktı. Bir şey söylemedi. Sadece ellerini açtı. Ve geri çekildi. Kapı kapandı. Artık, olası tüm evrenlerden silinmişti. Ben hayal etmeyi unutan bir zaman yolcusu olmuştum. Dokunduğum tüm güzellikleri yok ediyordum. Ben Keder Getiren’dim.

İkinci kayıp: İhanet eden sinestet.

Bu benlik, gözlerinde sinsi bir bakışla bana doğru yaklaştı ve şöyle fısıldadı.

“Hiçbir zaman kendi yolunu bulamayacaksın. Sonsuza dek bu kabusta hapsedileceksin.”

Sonra gülerek kapının arkasına çekildi. Artık, kendimi tanımıyordum. Yabancılaştım kendime. Bilinçaltım, sonsuz bir kara delik gibi beni içine çekiyordu.

Üçüncü kayıp: Ölümsüz olmayan sinestet.

Bu benlik, yaşlıydı. Bedeninde hayata dair hiçbir iz kalmamıştı. Yalnızca gözlerinde hafif bir ışık vardı. Sanki bana şükreder gibi dokundu. O an kalbimde ince bir sızı hissettim.

“Her zaman sonunu bileceksin. Ne başlatırsan başlat, hep ölüme varacaksın. Hiçbir zaman kimi aradığını hatırlamayacaksın!” dedi ve gitti.

Artık burada sonsuzluk yoktu. Her şey, doğar doğmaz ölmeye mahkumdu ve ben kimi aradığımı bilmiyordum.

Karanlık çöktü. Geriye birkaç kapı kalmıştı. Onları elimde tutabiliyordum, en azından şimdilik. Onlarla yoluma devam edecektim. Ama artık, kalbimde kapanmayan boşluklar, kapanmayan kapılar vardı. Gökyüzündeki yarıklar hızla birleşiyorlardı.

Anahtarı kaldırdım. Son bir kez, geçmişe baktım. Kaybettiklerime. Kaybedemediklerime. Sonra adımımı attım. Yeni bir dünyaya. Ve orada beni kim ya da ne bekliyordu, bilmiyordum.

Bütün zamanlarım kırılmıştı. Ve ben, onların keskin camlarına yalınayak basa basa yürümüştüm.

Yarık üzerime doğru kapandı ve bir yıldız tozu gibi savrulmaya başladım. Gözlerimi açtığımda ışıksız bir varoluşun sancısı ile uyandığımı fark ettim. Sadece boşluk vardı. Sonsuz, kör, dokusuz bir boşluk. Sesler, fısıltılar… Sonra çığlıklar. Sonra yine sessizlik. Gözlerimi kapattım ve yeniden düştüm. Anlayamıyordum. Bu yarıkları görmezsem ve kapıların farkına varmazsam beni bekleyen sonuçlar değişiyordu? Onları yok sayamıyordum. Onlar var ve ben onlarla etkileşim içindeydim. Ve sonuçlar değişiyordu. Değişmese ne olacaktı? Başka ben’lerle mi buluşacaktım yoksa mutlak kaderle mi karşılaşacaktım? Bilemiyordum. Aklım karışmış, gözlerim görmez olmuştu. Yarıklar benim varlığımı hissediyorlardı. Sadece ve sadece var olduğum için sonuçları çarpıtıyorlardı.

Yeniden bir koridordayım. Taş duvarlar soğuk ve küflü. Zemin ıslak. Adımlarım yankılanıyor. Yanımda yine aynı kadın. Adını hatırlamıyorum.

Onunla birlikte ilerliyorum. Konuşmuyoruz. Bir kapının önünde duruyoruz. Kapı kendiliğinden aralanıyor. İçeride çok sayıda kadın namaz kılıyor.

Bizi görünce korkuyorlar.

“Burada değil,” diyorum. “Burada değil…”

Başka odalara bakıyoruz.

Adını hatırlamadığım kadına dönüyorum.

“İyi bir sinestet olursan, bir gün gerçek bir empat olursun, olanı ve olacak olanı da rahatlıkla görürsün.”

Cümlem biter bitmez zemin kaymaya başladı. Bedenim oyun hamuru gibi esniyor. Ellerim başkasının elleri oluyor. Odadaki yaşlı kadınla göz göze geliyorum.

Yaşlı kadının önünde diz çöküyorum ve bileklerden tutuyorum.

“İn nomine magni dei nostri Duréalism.” diye bağırıyorum kibirle. Ardından adını hatırlamadığım kadına bakıyorum.

Bileklerinden tuttuğum yaşlı kadın benden kurtulmak istercesine çırpınırken haykırıyor.

“Tüm bunlar gerçek mi sanıyorsun?”

Ellerime bakıyorum. Bunlar benim ellerim değil.

Ben, ben değilim.

Yaşlı kadın ellerimden kurtuluyor. Bir köşeye siniyor. Cenin pozisyonunda titriyor. Ruhundan kurtulan öz bana bakıyor.

“Teşekkür ederim. Ave Duréalism.”

Sonra…

Zemin tekrar kayıyor.

Ve her şey en başa dönüyor.

Bir koridor. Taş duvarlar. Islak zemin. Adımlarım yankılanıyor. Yanımda aynı kadın. İsmini hatırlamıyorum. Aynı kapılar. Aynı kadınlar. Aynı korku. Aynı cümleler. Aynı mantralar. Aynı çöküşler. Aynı yarıklar. Aynı parçalanmalar. Aynı ben.

Tekrar tekrar kayboluyorum bu döngüde.

Ve nihayet gözyaşlarım ıslak zemine düşerken farkına varıyorum.

Bu bir evren değil.

Bu bir rüya değil.

Bu, benim kendi zihnimdeki bir hapishane.

Adını unuttuğum kadına bakıyorum.

“Eylem, seni arıyordum. Nihayet hatırladım seni.” diyorum sevinçle.

Bu ani farkındalık saniyeler içinde yok olup gidiyor. Ona anlamsız gözlerle bakıyorum ve zihnim onu “İsmini bilmediğim kadın,” olarak çağırmaya kaldığı yerden devam ediyor.

Ve her döngü, beynimin bir başka sinapsında takılı kalan eski bir anımın yankısını yok ediyor. Ben… Kendi bilincinde hapsedilenim. Her şey sonsuz ve her şey kaçışsız.

Gökyüzü yok. Zaman yok. Sadece ben, kendi parçalarımın ezgisi içinde dönen bir sonsuzluk yumağıyım. Her seferinde unutup başa dönüyorum. Yeni kapılar açılıyor, yeni kabuslara yürüyorum ancak aynı sona düşüyorum. Her seferinde biraz daha silinen, her seferinde biraz daha yabancılaşan ve her seferinde biraz daha az “ben” olan bir döngünün esiriyim. Benliğim siliniyor ve biliyorum ki bir an gelecek; ismini bilmediğim o kadını unutacağım, ardından da yok olacağım.

12345.webp

Endgame öncesi dönem, Marvel Sinematik Evreni‘nin kuşkusuz en iyi dönemiydi. 22 filmde ilmek ilmek işlenen olay örgüsü, ayrıntılı şekilde tüm motivasyonları ve dönüşümleri anlatılan karakterleri ve zincirin halkası gibi birbirini tamamlayan güçlü filmleriyle tarihin en büyük sinema olaylarından biriydi. Toplamda 32 milyar dolar hasılat yapan filmlerin her biri izleyiciler tarafından çok sevildi. Endgame ile biten dönem, üç faza ayrılıyor. Üçüncü fazda yer alan Avengers: Infinity War filmiyse çoğu otorite ve izleyiciler tarafından ilk dönem ve üç fazın en iyi filmi olarak kabul ediliyor. 8,4/10’luk IMDb puanı da bunu ispatlıyor.

Infinity War öncesi hikâye iyice dağılmış durumdaydı. Avengers ekibi Civil War filmiyle birbirine düşman kesilmiş, Thor ve Hulk uzayda kaybolmuş, Spider-man ve Black Panther olayları dallandırmış ve üstüne dönemin ‘Final Boss’u diyebileceğimiz Thanos da artık evrene doğrudan dâhil olmuştu. Bu kadar dağınık olayların ve karakterlerin nasıl toplanacağı merak konusuydu. Ancak Captain America: Winter Soldier ve Captain America: Civil War filmleriyle çok başarılı işler çıkaran Russo Kardeşler, Infinity War’da evreni çok basit ama ustaca bir hamle ile topladı ve her biri başrol olan onca karakteri hiçbiri eğreti durmayacak şekilde bir araya getirdi. Olayın merkezine ise kötü adam Thanos’u koydu. Onu evrende bir yolculuğa çıkardı ve her gittiği yerde farklı bir Marvel kahramanı ile kapıştırdı. Finali ise Vakanda’da yaptı. Bu basit ama dâhiyane matematik, filmin onca dağınık olay ve karaktere rağmen derli toplu bir kurguyla gösterime çıkmasını sağladı.

thanos-marvel-2.jpg

Filmin merkezinde kötü adam Thanos’un olması başka ve belki de beklenmedik bir durumu da kendiliğinden yarattı. Filmde en çok empati kurulan karakter Thanos oldu. Thanos’un motivasyonu, felsefesi ve amacı insanlar tarafından tartışıldı ve hatta bazılarınca benimsendi. Peki neydi Thanos’un amacı? “Kaynaklar sınırlı, nüfus sürekli artıyor. Bu yüzden evrendeki canlıların yarısını yok edersem kalanlar bolluk içinde yaşar.” Bunun için de evrendeki tüm gücü içeren sonsuzluk taşlarını topluyordu. Tabii bu bakış açısı hemen tartışmaya açıldı. Hatta iktisat profesörleri bile bu konuda demeçler verdi. İlginç bir şekilde Marvel’in kendi sosyal medyasında yaptığı ankette bile Thanos’u haklı bulanların oranı daha yüksekti.

Peki, Thanos’un planı ne kadar doğruydu? Haydi gelin parmaklarımızı şıklatıp Thanos’un planını mercek altına alalım.

Thanos’un düşüncesi aslında Malthusçu bir argüman. 18. yüzyılda iktisatçı ve filozof Thomas Malthus da şöyle diyordu: “Nüfus geometrik artar, kaynaklar aritmetik. Sonuç: kıtlık, savaş, açlık ve kitlesel ölümlerdir.” Ne var ki Malthus’un bu hipotezi 20. yüzyılda yanlışlandı. Çünkü nüfusun artması, yalnızca tüketimin değil, üretimin de artması demek. Örneğin bugün ABD’nin yıllık toplam üretimi, Sanayi Devrimi öncesi dönemdeki tüm devletlerin toplam üretiminden fazla. Dünya tarihinde en çok gıda, giyim ve barınma gibi temel ihtiyaçlara yönelik üretim yapılan dönem bu dönem. Üstelik, yine Sanayi Devrimi öncesi dünyada lüks olarak görülen gömlek, ceket; peynir ve ekmek gibi en basit ürünler bile bugün hemen herkese ulaşabiliyor.

thanos-marvel-3.jpg

Diyelim ki Thanos parmaklarını şıklattı ve nüfusun yarısını sildi. Doğum oranı kaldığı yerden devam eder. Yani bir süre sonra nüfus yeniden eski seviyeye ulaşır. Bu durumda ya Thanos her 50 ila 100 yılda bir parmak şıklatmalı ya da nüfus artışının ve bilinçli tüketim eksikliğinin refah, eğitim düzeyi, doğum kontrolü gibi temel nedenlerini çözmelidir. Çünkü birdenbire %50’lik bir nüfus kaybı, tüm üretim zincirini çökertir. Tarımda çiftçilerin yarısı yok olursa gıda üretimi azalır. Pilotlar, makinistler, şoförler yok olursa ulaşım ve nakliye ortadan kalkar. Sağlıkta doktorlar ve hemşireler yarıya iner. Enerji, su, iletişim sistemleri aksar veya çöker. Yani Thanos’un planı aslında refahı arttıramaz, sadece kaos yaratır.

Dünyada şu anda 8 milyar insan yaşıyor. Diyelim ki Thanos insanlığı bolluk bereket içinde yaşatmak düşüncesiyle parmaklarını şıklattı ve insan nüfusu 4 milyara düştü. Peki, insan nüfusu hangi yılda 4 milyardı? 1975’te. Evet, yalnızca 50 yıl öncesinin nüfus oranına döndük. 50 yıl önce dünya bolluk bereket içinde miydi? Afrika’da kronikleşmiş bir açlık ve susuzluk, bunların yanı sıra da iç savaşlar vardı. Uzak Asya ülkelerine kaos ve kıtlık hâkimdi. Soğuk Savaş en hareketli günlerindeydi. Vietnam Savaşı yeni bitmiş, ülkemiz ise soykırıma uğrayan soydaşlarımızı kurtarmak amacıyla Kıbrıs Barış Harekatını yeni yapmıştı. Sağ – Sol olayları yüzünden her gün insanlarımız çatışıyor, ölümler meydana geliyordu. Dünyadaki gelir adaletsizliği, ırkçılık ve toplumsal gerilim ise günümüzdekinden çok daha beterdi…

thanos-marvel-4.jpg

Demek ki sorun kaç kişinin yaşadığından ziyade nasıl yaşadığı. 8 milyar insan adil, sürdürülebilir şekilde beslenebilir. Ancak şu an dünya gıdasının %30’u çöpe gidiyor. Kaynaklar adil dağılmıyor. 8 milyarın %10’u, servetin %90’ını elinde tutuyor. Thanos ise sistemin bu adaletsizliğine değil, nüfusun varlığına savaş açıyor. Dünyadaki adaletsizliğin bedelini bunda suçu olmayanlara ödetmeye çalışıyor. Ayrıca, kitlesel yok oluşlardan sonra insanlığın üreme hızının arttığı da tarihsel ve istatistiksel bir gerçek. Büyük veba salgını döneminde dünya nüfusu 475 milyon dolayındaydı. Yüz yılda dünya nüfusu 350 milyona kadar geriledi. Peki yeniden 475 milyona çıkması ne kadar sürdü dersiniz? 100 yıldan daha az. Nüfusun -hem de o günün kötü yaşam koşullarında- 150 milyon artması için normalde yüzlerce yıl gerekiyordu. İnsanlık, büyük vebadan yüz yıl sonra eski nüfusuna hızla ulaştı.

Buradan yola çıkarak, bir anda 4 milyara inecek nüfusun yeniden 8 milyar olması bu kez 50 yıl bile sürmeyebilir. Eğer 4 milyar insanla daha iyi bir dünya mümkün olsaydı, 1975’te cenneti yaşardık. Evet, Thanos’un kaygıları gerçek. Bilinçsiz ve aşırı nüfus artışı ciddi bir sorun. Kıt kaynakların adaletsiz ve bilinçsiz kullanımı ve ekosistemin çöküşü de öyle. Ne var ki Thanos’un buna bulduğu çözüm bilimsel, etik ve sürdürülebilir değil…