Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine
Edebiyat (Hikaye-Öykü) tarafından Sosyal Bilimler'de yazılan bir grup blogu
  • Konu

    172
  • Comment

    1
  • görüntüleme

    9.507

Bu bloğa katkıda bulunanlar

Bu Blog Hakkında

Edebiyat eseri, bir dil ürünü olan yazılı ve sözlü eserlerin tümü. Edebiyat (Hikaye-Öykü); Beğendiğiniz yada kendinizin yazmış olduğu kısa hikayelerinizi ekleyebilirsiniz. Yaşanmış ya da yaşanabilecek şekilde tasarlanmış olayları kişilere bağlı olarak belli bir yer ve zaman içinde anlatan eserlere hikaye denir.

Entries in this blog

1974 Kıbrıs çıkarmasına katılan bir asker anlatıyor:

Çok şiddetli bir taarruz vardı. Mermiler kulağımızın dibinden geçiyordu. Siperde daha önce hiç görmediğim bir asker yanıma yaklaştı. Belli ki bizim birlikten değildi. Bir zarf çıkardı ve:

- Memlekete dönünce bu zarfı, üzerindeki adrese bırakır mısın?

- İkimiz de döneriz inşallah, dedim.

Israrla kendisinin dönemeyeceğini, benim ise memleketime ve aileme kavuşacağımı söylüyordu. Biraz isteksiz de olsa zarfı aldım. Ancak o çatışma sırasında birbirimizi kaybettik. Taarruz bitip memlekete döndüğümden bir-iki yıl sonra eski eşyaları karıştırırken o zarfı buldum. Unuttuğum görevi geçte olsa yerine getirmek için İstanbul’a gittim. Üzerindeki adres, Aksaray’da eski bir eve götürdü beni. Kapıyı yaşlı bir amca açtı.

- Merhaba amca. Ben Kıbrıs’ta savaşan oğlunuzdan bir mektup getirdim. Belki kendisi de gelmiştir."

- Bizim Kıbrıs a savaşan bir oğlumuz yoktu, dedi amca...

Beni içeri davet ettiler. Eşi, bir fotoğraf albümü ile geldi. Fotoğrafları gösterip:

- Sana zarfı bu genç mi verdi?

- Evet. Çok iyi hatırlıyorum, buydu…

İşte o an beni şok eden ve hala aklımı başımdan alan şu cevabı verdi:

- Bu çocuk benim oğlumdu. Fakat onu 15 sene önce Kore harbinde şehit verdik...

 

 

 

 

Yalnızlığımı kitaplarda gezindiğim çıkmaz sokaklarda gideriyorum Uzun yıllardır içimde ne niçin, nasıl, niye, nerede sorularının yanıtları içimde birikmiş.

Şimdi onlarla hesaplaşma zamanının geldiğine inanıyorum. Kendime kalacağım burada. Günlük sıkıntılara dönüşüyor, giderek sıkıntılarım. Çok sığ bir yerdeyim. Her yanım çırıl çıplak yalın, karlı kış aylarında gibiyim. Aymazlarım ayıyor bu soğuk aylarda.

Ne yana baksam, bir başka yere gidiyorum.

İçimdekiler, içime sığmıyor. Ben de bu yere sığamıyorum.

Büyüttüklerim, korkularım beni yalınlaştırıp giyindiklerimden soyunduruyor.

Kendimle yenişemiyorum içimde ki ben ile ben arasında bir savaş açmak istiyorum. Bu savası ancak böyle soyunarak kazanabileceğine inanıyorum.

Bir yaprak gibi boşluğa düşüyorum. Hem boşluğa düşüp hem de aşağıda ayaklarım yere basmış kendi (iz) düşüşü(mü) izliyorum...

Uzun süre boşluğa düşmek ya da düşmeyi düşünmek bile zor geliyordu. Ama insan bir yerinden çatlıyor işte.

Bedenim son demlerini yaşıyor. Onu çok zorladığımı biliyorum. Beni biraz daha böyle taşımasını istiyorum. "Onu daha iyi kullanacağım."

Soylu aileden gelmiyorum. Dedem; "Tiflis'te tutsak olduğu sırada ceza evi yıkılmış ve orada ölmüş." Paşa çocuğu değilim. Özel ders almadım, ülkenin en iyi okullarından birini bitiremedim. Boş zamanlarımda Beyoğlu'nda Sarıyer de aylak aylak dolanıp vitrinleri gezemedim. Parayı ancak babama, tekelin ürettiği tütün paketlerini satın alırken gördüm. Sarayburnu sefalarım olmadı . Özel ders alamadım paşababam ve onun çevresinden ötürü insan kümeleri arasındaki erk olan birileri ile tanışma olanağım olamadı. Benim için özel oda düzenlenmedi, hizmetçilerim olmadı.

Düzenli olarak sağlık kontrolüne, özel Psikiyatrlara gidemedim. Kendi 'tin'imi kendim terbiye etmeye çalıştım. . Terbiyesizliklerimi kendi savaşımla çözümlediğimi düşündüm. Başka ırk, dil, dinden insanlarla tanışma olanağım olmadı. On yedi yaşımda ilk turisti gördüm. Onların duygularını ve nasıl yaşadıklarını okumamın dışında başka yerlerden, dostluk ve düşmanlıklardan öğrenemedim. Boş zamanım olamadı. Olduğunda da kitap okuyamadım. Kelli, felli, etkili, yetkili dostlar edinemedim. Ortak dille konuştuğum insanlar benim gibi, benim sınıfımdan.

Gezilerimi, seyirlerimi Ardahan'ın dağlarında koyun, kuzu güderken yaptım. Gençliğim ülkem askeri cuntaların elinde iken geçti. Kavgadan anladığım hep "ekmek kavgası" oldu.

Özgürlük kavramını çocukluğumda kırlarda at koştururken duyumsamıştım, başkaca da bilmem tadı nasıldır.

Kendimi dingin saydığım anlar karnımın yeterince doyduğu, gazete okumadığım televizyon izlemediğim zamanlardır.

At koşturmak istediğim alan da bu olamadıklarımın arenası. Şimdi bu 'Bağ'a yeni geldim diyorum. Amacım kovmak değil.

Bütün bu yoklukları iyi bir seçkiyle yaşamımın varsıl haline dönüştürmeyi düşünüyorum

Size anlatacaklarım sizin yaşadıklarınızın bir başka dille anlatımıdır. Saraylardan, Paris' ten Viyana'daki yazın dünyasından veya oralarda yaşadıklarımdan değil.

Oraları o dünyayı bilmeyi çok isterdim. Onlarında olacağını umuyorum. Yoklarımın bir gün varlıklarım haline geleceğini umuyorum.

Her mevsim ürün için çabalayan yorgun, güneş fukarası kırlar gibiyim.( Her mevsim?)

Sakat bir çocuk gibi hiç büyümüyor içim.

Her yanım boş.Bu boşluk her gün biraz daha korkusunu artırıyor içimde İçimde demişken bu güne değin içimde büyüyenlerin sayısız olduğu kanısındayım.

Bunların içinde biri var ki, çocukluğumun geçtiği yerlerde, çocuk olmadan yaşamak.

Yasamak neresinden ne kadar yakalayabildiysek, o kadar işte. Rüzgarla birlikte dipten dibe savrulup gidiyorum. Bir yerde kök salmak istiyorum. Her kök salacağımı düşündüğüm yer öleceğim yer olacağı oturuyor içime. Bu yüzden kalıcı mülk edinmek içime sığmıyor.

Açılan yaraların kapandığını sanıyorum. Her yara gördüğümde yeniden acıdıklarını duyumsuyorum.

İlkokuldan başlayarak kırk üç yaşıma kadar beslemiştim onları. Kendi ellerimle boğdum düşlerimi. Artık kimseye diyecek bir şey kalmadı. Bu ülkede doğmamalıymış ya da bu kadar içten ve duygusal olmamalıymışım. İnsanları seviyorum onlara güvenmekten başka bir şey düşünemiyorum. Tabi bu da beni sayısız yengilere uğrattı

Bunca üç kağıtçı, dolandırıcı, fırsatçı, iki yüzlü ,batakçı, aldatıcı, kovcu, karacı gibilerinin yaşamayı becermesi içimi kavuruyor.

Bütün bu becerisizlikleri görüp gözlerimi kapatmak yakıyor içimi. Bir yandan da bozulmamış oksijen dökülüyor üzerime Divlit Dağı'ndan. Bir zamanlar ateş püskürtmüş insanlara bu dağ. Şimdi bu alışık olmadığım temiz hava sık sık yağan yağmurlarla içime dolup dolup boşalıyor . Boğduklarımı yeniden et kemiğe büründürmeyi düşünüyorum. Et kemik evet yaşamın tamda bittiği yerde yeniden ete kemiğe büründürmek geliyor, oturuyor içime.

Bir yanım Gaziantep'te kaldı bir yanım Ş.Koçhisar'da. Bir yanım Torosların soğuk pınarlarının kaynadığı tepelerinde ateşlenip kül oldu. Bir yanım Kahramanmaraş'ta, Bir yanım Ardahan ovasında hala yanıp durur.

Bir yanım Ankara'nın kaldırımlarında elimden sökülüp alındı. Şimdi bu parçaların başına oturmuş kaldığım yerlerden toplamaya çalışıyorum. Onları istiyorum. Yeniden bezeyeceğim alındığı yerlerine koyacağım. Mektuplar yazıp dostlarıma buralarda kardelenlerin açtığını bensiz boyun büktüklerini görüyorum diyeceğim. Yakında iğde ağaçlarının ilk yazın kokularının yatak odama gelişlerini şimdiden duyumsuyorum diyeceğim. O binlerce doğadan gelen kokulardan duygularımın da değiştiğini anlatacağım .

Gözlerimi bağlayıp atsalar Gaziantep'in içine, on beş yıl oldu geleli oralardan. gene bilirim Düllük Baba'dan gelen kebap kokularının başında yapılan dostların söyleşmelerini. Son yaz da bağlasalar gözümü bıraksalar bağ bozumunda Ş Koçhisar'a gurbetçilerin içindeki çığlıklardan, pazar yerlerinde pazarlık bozdururken, biçer döverlerin tarlada kaldırdığı toz duman arasında, Avrupa'dan izine gelmiş gurbetçilerin çığlıkları yirmi yıldır içime aslılı durur. Torosların tepelerinden Çukurova'da çeltik, pamuk toplayan işçilerin Çukurova'nın geceleri sıcağından bunalıp çıkardıkları ses hala kulaklarımda durur.

Son yaz da elleri çeltik, pamuk kınası. Çocukların gözlerinde harman sonu ışık hala gözlerimin ferinde saklılar.

Ankara! Ah Ankara bulvarları, ve geride, gerilerde bıraktığım İstanbul gecekondularına harç koyup gençlik terlerimle suladığım kent sokakları. Silahtarağa, Alibeyköy, Eyüp ve Berec orada kaldı umutlarım. Gecekondular yıkılırken yetmişli yıllarda oralarda kaldı

Şimdi gençliğimin geride kaldığı uzun seneleri mahpuslukları geri topluyorum Divlit Dağı'nın üflediği oksijenle birlikte.

Hala inatla

Buralarda hiç mevsim değişmiyor. Hep üşüyorum yaz son yaz yok. Kar yağdı, toprak ilk yaza binlerce canla geldi gitti beni görmeden.

Divlit: Manisa da sönmüş bir yanardağın adı.

Yazan : Turgay DELİBALTA

Çanakkale Savaşı Anıları

Üsteğmen Faruk, cepheye yeni gelen askerleri denetlerken, bir yandan da onlarla sohbet ediyor, “Nerelisin?” gibi sorular soruyordu. Gözleri bir ara, saçının ortası sararmış bir delikanlıya takıldı. Yanına çağırdı ve merakla sordu:

-Adın ne senin evladım?

-Ali, komutanım.

-Nerelisin?

-Tokatlıyım, komutanım, Tokat’ın Zile kazasındanım

-Peki evladım, bu kafanın hali ne? Saçlarının ortası neden kırmızı boyalı böyle?

-Cepheye gelmeden önce, anam saçıma kına yaktı komutanım. Neden yaktığını da bilmiyorum.

-Peki dedi üsteğmen. Gidebilirisin Kınalı Ali.

O günden sonra Ali’nin adı, Kınalı Ali oldu. Cephede tüm arkadaşları Kınalı Ali demekle yetinmiyor, saçındaki kınayı da alay konusu yapıyorlardı. Kınalı Ali, arkadaşlarına karşı sevecen ve dürüst tutumu sayesinde, kısa sürede hepsinin sevgisini kazandı. Bir gün memleketine mektup göndermek için arkadaşlarından yardım istedi.

-Anama, babama burada iyi olduğumu bildirmek istiyorum. Ama okumam yazmam yok. Biriniz yardım edebilir misiniz?

Biri değil, birçok arkadaşı yardıma geldi.

-Sen söyle biz yazalım dediler.

Kınalı Ali söylüyor, bir arkadaşı yazıyor, diğeri de söylenenlerin doğru yazılıp yazılmadığını denetliyordu.

Sevgili anacığım, babacığım hasretle ellerinizden öperim. Ben burada çok iyiyim, beni sakın merak etmeyin. Kız kardeşini, kendinden küçük erkek kardeşinin sağlığını ve hatırını sorduktan sonra, köydeki herkesin burnunda tüttüğünü ve kimsenin kendisini merak etmemesini söyledikten sonra, Biz burada var oldukça bilesiniz ki düşman bir adım bile ilerleyemeyecektir… cümlesi ile bitiriyordu.

Tam zarf kapatılırken, Ali İki üç satır daha ekleteceğini söyleyerek, mektubun sonuna şunları yazdırdı: “Anacığım, beni buraya gönderirken kafama kına yaktın ama, burada komutanlarım da, arkadaşlarım da benle hep dalga geçiyorlar. Cepheye gitmek sırası yakında inşallah kardeşim Ahmet’e gelecek, Onu gönderirken sakın kına yakma saçına. Burada onunla da dalga geçmesinler. Tekrar ellerinden öperim anacığım.”

Gelibolu’da savaş giderek şiddetleniyordu. İngilizler, kesin sonuç almak için tüm güçleriyle yükleniyorlardı. Cephede savaşan askerlerimiz önceleri birer, birer, sonraları beşer, beşer, onar, onar şehit oluyorlardı. Gelibolu düşmek üzereydi. Kınalı Ali’nin komutanı, bu durum karşısında çaresizdi. Kendi bölüğü henüz sıcak temasa hazır değildi. Genç erlerine insan bedeninin süngü ve mermilerle orak gibi biçildiği bu cepheye göndermek zorunda kalmaması için Allah’a dua ediyordu.

Komutanlarını düşünceli ve sıkıntılı gören Kınalı Ali ve arkadaşları, komutanlarına gidip, ondan kendilerini cepheye göndermesini istediler. Askerlerinin ısrarları üzerine komutanları daha fazla direnemedi ve ölüme gönderdiğini bile bile bu isteklerini kabul etmek zorunda kaldı. Kınalı Ali ve arkadaşları, sevinç çığlıkları atarak cepheye, bile bile ölüme gidiyorlardı. O gün güle oynaya Gelibolu cephesinde ölümle buluşacakları yere koşan Kınalı Ali’nin bölüğünden tek kişi geri dönmedi. Gidenlerin tümü şehit olmuştu.

 

KİM BU KIZ

Ayağında yaklaşık yüz yirmi milyon parasal değeri olan spor ayakkabı ve de ona giydiğinde çok yakışan bir iki model pantolon, etek giyerken hiç görmedim onu, zaten giyse de yakışmaz neden mi çünkü çok hoş giyiniyor yakışacak olursa kendisi giyerdi. Neyse üzerinde hemen hemen her gün farklı giydiği ve de mutlaka marka olan tşortler, işin açıkçası giyinmesini biliyor. Aksesuar olaraktan; onu hiç çantasız görmedim. İki çeşit çantası var sanırım ya da ben sadece o ikisini gördüm. Kolunda bir iki parça deriden yapılmış takılar ve de saati, üzerinde Arapça yazıların bulunduğu bir kolye, yüzük yok hiç görmedim, devamlı kapalı duran bir cep telefonu, küpe onu da hiç görmedim takmaması da iyi, çünkü zeki olduğunu kanıtlayan küçücük kulakları var, üzerinde de kullanıma terk edilmiş minicik küpe delikleri, sadece öylesine duruyorlar. Saçlarını saldığında çok hoş oluyor, birde walkmanı var kulaklarına müzik veren kulaklıklarıyla birlikte, Ruh haline gelince; çok tatlı biri ama halen çözemedim onu, bana karşı ne düşünür bilmiyorum. Çok zeki ama tanımsız. Dedim ya halen çözemedim onu, arkadaşlığı zor biri, ben onun ikizler burcu olduğunu düşünüyorum ama kova burcuymuş. Çift ruhlu iyi güzel hoş ama bazen de çok ters biri olup çıkıyor. Onu kızdırmayı seviyorum. İnternet üzerinde çok hızlı muhabbet eder, inanır mısınız nickini bile hızlan biraz yapmış, ama yüz yüze geldiğinizde hiç konuşmaz, dudakları günde , anca bir iki kez gülme eylemi için yüzünde yol alır, hâlbuki bilse gülmenin ona ne kadar yakıştığını, bakımlı bir kız, eğlencelide ama huysuzluk yapmayı çok seven bir tip. Daha büyüyecek olgunlaşacak.

Yüz ifadesi çok sevimli küçücük ve de ince bir burnu var üzerinde ona ayrı bir güzellik katan gözlükler ve de cehresine dağılmış sarı çiller, yuvarlak çenesiyle bağanmış kafa şekli. Ah birde kendini sevebilse, o sadece kendine kızar, ölmek ister, dünyanın tüm dertlerinin onda olduğunu zanneder ama bilmiyor ki onun yerinde olmak isteyen milyonların olduğunu. Asla yalan söyleyemez sanal alemde olsa bile, karşısındaki kişiyi kıramaz, en güzel zannettiği huyu bana kızmak ama olsun onun bu halini de çok tatlı buluyorum. Onunla yürümeyi asla reddetmem hatta kulağında kulaklığı koşar vaziyette konuşmadan yürüse bile. Bazen çok tatlı sevimli olur ama bu bazenler çok nadiren olur. O halinde yemede yanında yat , bir içim su gibi tabirlerle bile anlatamazsınız onu. Keşke her zaman böyle olsa diyemem çünkü bu kadar tat iyi olmayabilir. Zayıfça biri, biraz kilo almalı fazla bir şey yemez yese de yediklerini detaylı bir şekilde inceler. Aldığı her nesnenin son kullanma tarihine kadar bakar. Unutmadan nefes alan nabzı atan her varlıktan korkar. Karınca, arı, sinek ve de sayamadığım bir sürü varlık. 1.60 1.65 civarında boyu var, 45 50 kilo kadarda kilosu var. İşte böyle ....

Sizce kim bu kız?

KAYBETMEK

Sevdiğimiz insanların değerini kaybettiğimizde anlıyoruz. Onlara sahipken bunu anlamıyoruz her zaman yanımızda olacaklarını düşünüyoruz ama bir gün geliyor onların gitmesi gerekiyor ve biz o gün anlıyoruz onların yaşamımızdaki önemini.

Söylemek isteyip te söylemediklerimiz nasıl olsa zaman çok bir gün söylerim deyip ertelediğimiz sözcükler ne kadar çoktur aslında. Gelecek olan zaman nedense hiçbir zaman gelmiyor.

Her zaman içimizde yaşıyoruz sevgi sözcüklerini paylaşmıyoruz sevdiklerimizle. Oysa içimizdekileri paylaşsak yaşayacağımız sevgi kat kat artacak bunu biliriz ama içimizdeki sesi hiçbir zaman dinlemeyiz.

Derya. Deniz.

19.03.2006

Neden mutlu olmak varken mutsuzluğu seçelim.

Neden huzura kavuşmak varken huzursuzluğun peşinden koşalım.

içindeki duyguları artık hayata geçirmenin zamanı geldi diye şöyle bir söylen kendi kendine...

istediğini yaşa, hayata, kendine sinir koyma. Duygularını yasamak için zamanı bekleme, onları hapsetme yüreğine, içinden geldiği gibi yaşa...

Bazı şeyleri yapmak için bekleme, belki gecikebilirsin.

Mutlu olmak için mücadele et, mutsuzluğun hayatına girmesine izin verme. ondan her zaman uzak dur, sakın yaklaşma!

Eğer bir şeyler yapmak istiyorsanız, karsınızdaki insandan ya da yapmak istediğiniz şeyin sizi kötü karşılamasından korkuyorsanız size diyebileceğim tek şey korkma yaşa ve gör! yasamadan ve yaşatmadan hiçbir şeye karar verme. Dediğim gibi her şey için çok geç olabilir.

Ve fazla vakit geçirmeden her şeyi olduğu gibi kabullenmeye hazırsan bekleme hemen hayata geçir düşüncelerini.

Hadi!.. ne bekliyorsunuz, belki sizin telefonunuzu bekleyen birileri vardır. Ya da yapmak istediğiniz şeylerin zamanı gelmiştir. Çabuk ol!..

KAYBEDEN KİM?

Güzeldi kız

Kocaman yeşil gözleri vardı. Delikanlı kız derlerdi. Sertti, umarsızdı, aşka inanırdı ama güvenmezdi aşığına.

Aşığına dedim ya asıl mesele burada.

Birde genç vardı, severdi deli gibi. Yeşil gözlüm derdi, yeşil gülüm ve söylerdi sevdiğini cesurdu, yürekliydi. Kız gülerdi ona güler geçerdi. Çünkü yalan derdi güvenmezdi.

Genç sabaha kadar bekçilerin inadına kız yurdunun bahçesinde tam yeşil gülünün penceresinin dibinde beklerdi bir ihtimal camdan bakarda yüzünü görürüm diye. Oysa gündüz çok rahat görebiliyordu yeşil gülünü aynı koridordaydı sınıfları. Nedendi geceleri cam diplerinde sabahlamalar? Gülerdi kız.

Bir gün okulun merdivenlerinde önüne geçti kızın hiç konuşmadı elindeki mektubu verdi yalvarır gözlerle baktı ve uzaklaştı. Önce sinirlendi kız ama bir şey söylemedi. Çünkü o da emin değildi kendinden. Açtı ve okudu. Yeşil gülüm diye başlamıştı mektup. Kısa ama bir kitap kadar dolu.

Yeşil Gülüm

Hani gecenin karanlığında ölümün nefesi ensende bir deniz kıyısında oturursun ya, her şey anlamsızdır. Gece, hayat, yaşamak hiç umut yoktur hayata dair.

Ve aniden, ölümü beklerken bir gemi geçer ışıl ışıl, umut umut ve aydınlatır her yeri.

İşte öyle bir şeysin sen.

Seni tanıdığımdan beri her gün bir gemi geçiyor içimden.

Sev beni yeşil gözlüm ne olur.

Seni seviyorum

Kız; durdu, düşündü uzaklara daldı gözleri bir an. Kendini sorguladı. Neden? Dedi.

Neden sevemiyorum? Ne güzelde yazmış dedi. Seviyorum yazmış dedi. Sevindi, güldü. Öfkelendi sonra aniden. Ne sevmesi be hangi sevgi yalan bunlar dedi. Sevdim de ne oldu? İnandım güvendim de ne oldu? Ne aşıklar gördüm ne mektuplar okudum hani neredeler? Dedi. Bana bunları düşündürenler utansın, aşk aşk diyerek çekip gidenler utansın dedi. Ve apar topar katladı yeşil, duygu dolu sayfayı. Ama atamadı cebine koydu. Kaçar gibi

Ve yine bir gün bir öğrenci evi partisinde bir araya geldiler. Genç hiç gözlerini ayırmadı kızdan. Ne yanına gidip konuşabildi ne de mektubunu sorabildi. Kırılmaktan korkuyordu çünkü. Parti bitti ve kız uyudu sabah uyandığında yorganını kadırmasıyla küçük kağıtların yere serilmesi bir oldu. Genç sabaha kadar aşkını yazmıştı minik ve yeşil kağıtlara.

Birkaç tanesini eline aldı okudu.

- Sana dokunamasam da yanında olmak bile her şeye değer.

- Bir bakışın dünyaya bedel.

- Seninle bir gece yanımda ama ayrı kıtalarda.

- Yeşil gülüm.

- Yeşil gözlüm.

- Seni seviyorum.

Ve daha nice güzel sözler. Kalktı ve evdekilere baktı gözleri onu aradı ama yoktu, gitmişti.

Kim bilir ne kadar acı çekiyordur dedi. Acıdı ona güldü ama yine.

Düşündü. Hep aynı soru. Neden sevemiyorum? Neden korkuyorum? Belki çok iyi olacak her şey ya gerçekten seviyorsa inanmalımıydı ona?????? Binlerce soru

Ama öyle kırgındı ki eski aşklarına çok ağlamış çok gözyaşı dökmüştü bir vurgun daha kaldıramaz bu riski alamazdı.

Genç hergün yeni bir şeyler yaptı ona. Her gün bir başka gösterdi sevgisini. Kız defalarca okul dergisinde okudu gencin ona yazdığı şiirleri. Ama nafile karşısında korkak, ürkek güvensiz biri vardı. Duyguları yoktu adeta. İçten içe kendine kızsa da yeşil gözlü kız hep alay etti gülüp geçti.

Bir gün arkadaşı geldi yanına kızın. Hani sana aşık mavi gözlü yakışıklı çocuk varya okulu bırakıyor sanırım arkadaşlarıyla konuşuyordu az önce okulun cafesinde. Birde senin pencerenin karşısına kocaman bir yazı yazmış. Kesinlikle senin için. Sen nasıl bir insansın?

Neden yalnızlığı tercih ediyorsun? Dedi.

Bu sefer öylesine kızdı ki kendine güzel kız. Bir tufan koptu adeta duygusuz yüreğinde. Hiddetle baktı aynaya ne sanıyorsun sen kendini dedi ve odasının camına gitti ürkek adımlarla okudu ve öylece dondu kaldı bir zaman. İşte bunlar yazıyordu duvarda kocaman ve yeşil bir boyayla

UNUTMA YEŞİL GÜLÜM!

SEVEN DEĞİL SEVEMEYEN KAYBEDER.

Koşarak indi merdivenleri duvarın dibinde durdu ve yazıya dokundu önce işte aradığı buydu, aradığı silgi buydu tüm korkuları uçup gitmişti adeta. Ve anladı ki kaybettiğini sandıklarının hiçbir değeri yokmuş aslında. Çünkü onlar hiç sevmemişler. Ama mavi gözlü cesur genç seviyordu emindi artık buna. Tutamadı kendini yalnız geçirdiği günleri düşündü ve duvarın dibine çöküp ağlamaya başladı.

Genç ise elinde valizi terk ediyordu okulu yanından geçerken kalabalığın içinde ağlayan yeşil gözlüsünü gördü. Valizini fırlattı ve yanına koştu. Gülümmm dedi kocaman yürek dolusu yeşil gülüm sakın ağlama kıyamam ben sana sakın dedi ve gözyaşlarını sildi kızın elini tuttu korkarak.

Kız başını kaldırdı ve şöyle dedi.

- KAYBETMEK İSTEMİYORUM

Genç

- SENİ SEVİYORUM.

Öylesine bir gündü, yeni değil de sanki geçmiş günlerden biriydi, öyle gibiydi...

Kaç gece beklemiştim seni. Kaç gece koynuma hasretini alıp uyumuştum. Kaç gece yalnızlık sancısıyla kıvranıp durmuştum. Öyle acımasızdı ki geceler, gökteki yıldızlar yüreğime atılan birer taş gibi gelmişti bana. Yine de her şeye değerdi bekleyişim.

Bütün yollar sana çıkıyordu ama ben asıl senin yolunun benimkiyle kesişmesini bekliyordum.

Aylar geçmişti hep vardın ama bir tek o an yanımdaydın. Biraz yabancıydın bana, biraz da tanıdık. Şaşkındık, şaşkınlığımız çok fazla yansıyordu yüzümüze. Göz göze gelmek hiç bu kadar zor olmamıştı. Bir bakıştan bin anlam çıkarmak buna denirdi işte. Yüzümüzde birbirimize ait izler arıyorduk bakarken.

Ne çok duymuştum sesini ama sanki sen ilk kez konuşuyordun. İlk kez söylediğin cümleler sahibiyle bütünleşiyordu.

Düştükçe gülüşün yüzüne, sessiz olan her şey konuşmuştu içimde. Yine de sözler bir türlü çıkmıyordu ağzımdan. Oysa boynuna sarılıp "Sen aylardır beklenen, sen yıllardır özlenensin" demek istiyordum. Hava serin değildi ama ben titriyordum.

Kelimeler hiç bu kadar zor olmamıştı bana. Ne zaman bir şey söylemeye kalksam, her seferinde bir şey oluyordu, sözcükler ağzımda donuyordu.

Sıcaktın, dokunmasan da yansıtıyordun. Biraz önce titreyen ben artık terliyordum. Aşktı bu biliyordum ama bunu kendime bile itiraf edemiyordum.

Farkında değildin belki, belki ben belli etmiyordum ama yıllardır koruduğum, yıllardır kimseye açmadığım topraklarımı çoktan teslim almıştın bile. Sınırlarımdan içeri girmiştin bir kere. Yüreğimin en gizli, en kuytu köşelerinde sen vardın artık.

İtirazsızdım, belli ki mutluydum. Belli ki beni şaşırtan mutluluğun ta kendisiydi. Harfleri tükenmez bir kavuşmanın alfabesindeydim. Ve ben okumayı sanki yeniden öğreniyordum.

Şimdi bu sevdayı bana yaşattığın için kendimi şanslı hissediyorum. "Ya sen olmasaydın" diye düşünmüyorum çünkü sen varsın. Çünkü sen içimdesin. Çünkü sen benim hayat kaynağımsın.

Biliyor musun, çölde bulabildiğim bir avuç su olsan, bitmeyesin diye içmem seni. Nerede olursan ol benimle kal. Ben, bu yürek attığı sürece seninleyim.

Çoban Ali, bütün gün dağlarda, bayırlarda koyunlarını otlatır, onlara kaval çalarak vakit geçirirmiş. Çoban Ali doğanın ortasında koyunlarıyla başbaşa olduğu için pek konuşmazmış. Kiminle konuşsun ki? Konuşmaya gereksinim duyduğunda kavalını çıkarır, ona düşüncelerini üflermiş yanık yanık.

Bir gün, durgun bir su kenarında koyunlarını otlatıyormuş. Sırtını çimlerin kenarındaki ağacın gövdesine dayamışken, kavalını çıkarıp üflemeye başlamış. Önce hafiften, sonra uzun uzun çıkıp çevreye yayılmış ezgilerin duygusallığı. Çimler, bu gizemli dizeme uyup uzun boyunlarını sağa sola sallamaya başlamışlar. Rüzgar hafiften esince yardım etmiş onlara. Otlar, çimler, sazlar salınmışlar bir o yana bir bu yana. Papatyalar ve diğer kır çiçekler de katılmışlar onlara. Büyüleyici kavalın sesine uyarak çimler, otlar, sazlar, papatyalar ve diğer çiçekler bir dansdır tutturmuşlar. Bir sağa, bir sola, salınarak, öne ve arkaya yaylanarak.

Çoban Ali, önce hafiften üflediği kavalına biraz canlılık katıp, daha derinden, ta yüreğinin derinliklerinden bir nefes vermiş. Daha yanık, daha duygulu. İşte o zaman kavalın ezgisi daha gür çıkmış. Dizem daha bir gizem ve etkileyicilik kazanmış. Yayılmış tüm doğaya dalga dalga. Ezginin dizemi yayıldıkça uzun uzun, rüzgar gücünü arttırmış, otları, sazları, çiçekleri yalayarak. Bitkiler boyunlarını bükerken rüzgarın okşayışıyla bir o yana, bir bu yana. Rüzgar da keyiflenmiş bu salınmadan. Coştukça coşmuş Çoban Ali'nin büyüleyici ezgisiyle. Sanki Çoban Ali çalıyor, doğa da geçmiş karşısına dans ediyormuş.

Kavalın sesi küçük su birikintisinden de duyulmuş. Önceleri yumuşak uzun dizemler olarak; sonraları coşan, çağlayan duygular olarak. Sudaki yuvasına gizlenmiş uyuklayan küçük bir balık, birden dikkat kesilmiş bu hoş ezgiye. Önce dinlemiş gözlerini yumarak. Sonra coştukça kavalın sesi, duramamış yerinde, dolanmış suyun içinde bir o yana bir bu yana. Kuyruğunu sallamış ezginin dizemi ile. Kuyruğu açıldıkça tül tül suyun içinde, bedenini kıvırdıkça suda ilerlemek, dönmek, dans etmek için, kavalın sesine hayran kalmış.

"Kimdir bu kadar güzel çalan acaba?" diye zıplamış suyun içinden. Kıyıdaki ağaca, sırtını dayamış Çoban Ali'yi görünce, uzaktan kıyıya doğru yaklaşmış süzülerek.

Çoban Ali, kavalına düşüncelerini üflerken, farkına bile varmamış kıyıda çırpınan, zıplayan güzel balığın. Bir an, suya birşey düşmüş gibi ses çıkınca, kavalını üflemeyi durdurup bakmış kıyıya doğru. Olur a, kendi kuzularından biri, su içmek isterken ayağı kayıp yuvarlanmıştır belki suya. İlk bakışta korktuğu gibi bir olay olmadığını görünce merakla su kenarına doğru emeklemiş.

İşte bu anda, sudan fırlayıp havada çırpınan güzel kırmızı balığı görmüş. Küçük balıkmış sesi çıkaran, suya düşerken "cup" diye. Kaval susunca bir an için, rüzgar çiçekleri, otları, sazları okşamayı durdurmuş.

Ezginin dizemiyle dans eden çiçekler, otlar, sazlar durmuşlar birden.

Sessizce beklemişler, "Ne olacak?" diye.

Çoban Ali, elleri üzerinde suya doğru eğilince, içinde bir oyana, bir bu yana çırpınan, kıvrak hareketle dolanan, kırmızı balığı görmüş. Kuyruğunu yayarak tül tül, kıvrılırken suyun içinde, tüm güzelliğini sergilemeye çalışıyormuş küçük balık. Çoban Ali bakmış ki küçük balık sevgi ile çırpınıyor suyun içinde, hemen bağdaş kurup kıyıya, kavalını çalmaya başlamış. Her zamanki gibi önce incecikten yavaş yavaş, sonra coşarak, yüreğindeki sevgiyi yansıtarak üflemiş. Kavalın sesi coştukça, çimler, otlar, çiçekler ve sazlar da başlamışlar salınmaya. Ezginin dizemine, gizemine ve coşkusuna uygun olarak, önce ağır ağır, sonra hızlanarak, dalga dalga.

Bir yanda suyun içindeki balığın kıvraklığı, bir yanda bitkilerin salınımı, bir yanda Çoban Ali'nin kavalından çıkan ezginin büyüleyici duygusallığı, yayılmış doğaya perde perde...

Kuşlar gelmişler cıvıldaşarak ağacın dallarına. Kuzular melemişler arada ezginin dizemine uyarak. Tüm doğa ezginin duygusallığını yaşayarak çalkalanmış kıvrıla kıvrıla...

Çoban Ali bakmış ki doğa dans ediyor kavalını çalarken; O da kendini kaptırmış bu dansa ve daha canlı, daha içten üflemiş kavalını...

Günler haftaları, haftalar ayları kovalamış. Çoban Ali ve sürüsü gelirken su kenarına, koyunların çıngırakları ile kuzuların meleyişleri duyulunca uzaktan, çimler, otlar, çiçekler, sazlar kucaklaşırmışlar sevinçten. Kuşlar doluşurmuş ağacın dallarına. Doğa hazırlanınca büyük şölene, suyun kenarına bağdaş kurup kavalını çıkarırmış Çoban Ali. Daha ilk ezgi süzülürken kavalın deliklerinden suda bir kıpırdanma başlar, küçük kırmızı balık fırlayarak suyun içinden, "Ben de hazırım" dermiş. Çoban Ali çalmaya başlayınca kavalını; gözlerini kapar, içinin güzelliğini üflermiş derinden...

Bir gün bakmış ki küçük balık kırmızı yüzünü sudan çıkarmış, kara gözleri ile öylece hareketsiz bakıyor. Dayanamamış onun bakışlarına. Çoban Ali belki de aylardır ilk kez dudaklarını kıpırdatıp:

- Çok mu seviyorsun?

- Evet aşığım.

- Ümitsiz bir aşk o zaman seninki.

- Olsun ama çok güzel.

- Nasıl anlıyorsun geldiğimi?

- Çimler hışırdıyor, çiçekler fısıldaşıyor, kuşlar cıvıldıyor, bir hareket geliyor doğaya. Toprak ve su bile etkileniyor. Ben de yuvamdan çıkıp yanına kadar geliyorum ezginin eşliğinde, dans ederek.

- Çok güzel yüzüyorsun.

- Fark ettin demek.

- Hele kuyruğunu açınca, gelin duvağı gibi oluyor.

- Kuyruğum çok güzeldir.

- Aslında her şey çok güzel. Kara gözlü kıvırcık tüylü kuzular, ağaçlarda kıpırdayan küçük kuşlar, salınan, dalgalanan çimler, çiçekler, fısıldaşan sazlar, çimenlerin arasında serpişmiş beyaz papatyalar, şu içinde yüzdüğün duru su, karşıdaki dağlar, ıssız tepeler... Hepsi çok güzel.

- Doğa katıksız olunca çok güzeldir.

- Görmek isteyene.

- Evet.

- Ben de bu güzelliğin içinde çalıyorum kavalımı.

- En güzel sevgiyi yansıtarak.

- Gözlerimi yumup içimden geldiği gibi.

- Yalnız içinden geldiği gibi değil bence. Ben o ezgilerde duygularını, sevecenliğini de duyuyorum. Sanırım diğerleri de benim gibi.

- Çok mu seviyorsunuz benim ezgilerimi?

- Evet. "İşte doğanın aşkı" diyoruz sen gelirken.

- Herkes, herşey aşık mı sence?

- Evet.

- Ben de aşığım. Doğaya. Onun katıksız güzelliğine...

Çoban Ali, kavalı yine dudaklarına götürüp yavaştan üflemeye başlamış. O güzelliği anlatmak istercesine, nefesini öyle kullanmış, öyle güzel ezgiler çıkmış ki kavaldan, tüm doğa büyülenmiş, karşısına geçip dans edip oynamışlar hep birlikte.

Küçük balık kah başını suyun yüzünde tutarak, kah sağa sola kıvrılıp, kuyruğunu sallayarak, eşlik etmiş ezginin dizemiyle dans eden doğaya. Onun çırpınırken ürettiği kıpırtılar, yavaş yavaş sevgisini ve aşkını yaymışlar suyun üstüne. Halka halka, dalga dalga...

Çoban Ali her gün, koyunları otlamaları için yayınca, suya eğilir, balıkla konuşur dururmuş. Bu konuşmalar çok uzun sürdüğü için eskisi kadar çok çıkmaz olmuş kavalın sesi. Ne yapsın Çoban Ali, hem konuşup hem de kaval çalamaz ki. Sabırla kavaldan çıkacak ezgiyi bekleyen doğa, kaval sesinin gecikmesine tepki gösteriyormuş. Rüzgar hızla eserken, ağacın yaprakları arasında soğuk ıslık çalıyor, çiçekler ve çimler yerlere kadar eğilip onun hırçınlığından kaçıyormuş. Çoban Ali aldırmadan çevrenin tepkisine, sevgisini konuşurmuş küçük balıkla. Mutluluk içinde...

Küçük balık sevildiğini gördükçe daha neşeli, daha kıvrak çırpınırmış suyun içinde. Balık yorulunca konuşmaktan, Çoban Ali'den kavalını çalmasını istermiş. O zaman Çoban Ali, suyun kenarına bağdaş kurup üflermiş kavalını. Sevgi konuşmaları ile mutluluğu yaşamış olan Çoban Ali, çalınca kavalını, tüm doğa, yine dans ederek katılırmış ezgiye. Eskisinden daha canlı, daha içten. Buralara hiç kış gelmiyor, doğa hep yeşil ve neşe dolu yaşıyormuş tüm coşkusuyla...

Bir gün, koyunları ile su başına doğru ilerlerken Çoban Ali, karşı yönden patikadan, kendine doğru gelen bir adam görüvermiş. Keskin gözleri, adamın niçin buralarda olduğunu hemen anlamış.

Daha uzaktan omuzunda asılı duran oltası ile bu adamın bir balıkçı olduğunu görmüş. Balıkçı, sabahın erken saatlerinde buralara gelmiş, balık avlamak için. Çoban Ali'den de erken...

Balıkçı omzuna dayadığı oltası ile ıslık çalarak, sallana sallana gelirken kendine doğru, ürkerek bakmış Çoban Ali. Balıkçı yanından geçerken yüreği hoplamış birden. Göz ucuyla korkarak baktığında, oltanın ucunda sesizce süzülüp duran, kendisinin çok iyi tanıdığı, sevgisini paylaştığı küçük kırmızı balığı görmüş. Küçük balık, yakalandığı otlanın ucunda, açık ağzından asılmış, çırpınmadan, sesizce uzanıyormuş. Hareketsiz tül gibi uzayıp giden kuyruğu, kocaman açılmış, bağıramayan, çığlık atamayan ağzı, donuk gözleri ile ölümün, bitmiş bir yaşamın sessizliğini yayıyormuş çevreye.

Ama balıkçı mutlu, yakaladığı avın keyfi ile dudaklarını büzmüş, gönlünce ıslık çalıp duruyormuş. Çoban Ali'nin gözleri doluvermiş birden. Yanaklarından aşağıya süzülüvermiş yüreğinin acısı, sicim gibi... Gözleri buğulu, hızlı adımlarla, koşarcasına yürümüş suyun başına doğru, bir umutla. Ola ki, balıkçı bir başka balığı tutsun. Kendi sevgi dolu balığı yaşıyor olsun. Suyun kıyısına gelince, hemen çömelip suya doğru, gözleri ile küçük balığını aranmış...

Rüzgar hafiften esiyor, çimler, çiçekler, ağaçlardaki yapraklar bile kıpırdamadan sessizce bekleşiyormuşlar. Kuşlar gelmeye başlamış sessizce. Fazla gürültü, patırtı yapmadan. Küçük kanat çırpıntısı ile dallara konup bekleşmişler. Çoban Ali, ağlamaklı bir sesle, suya doğru seslenmiş, sevgisini dile getirmiş,

"Belki küçük balık duyar da çıkar" diye. Oltanın ucundaki bir başka balık olsun, kendi küçük balığı sudan çıksın,

"Korkma ben buradayım" desin diye, beklemiş. Gözlerinden yaşlar akarken, suyun yüzeyi öylece durgun ve sesiz kalmış. Ne bir kıpırdanma, ne bir dalgalanma...

Çoban Ali kavalına sarılmış hemen. "Belki, duymadı geldiğimi" diyerek en yanık, en içten ezgiyi üflemeye başlamış ağır, ağır. Yalnızca doğa, rüzgarın da etkisiyle sızlanmış yavaşça. Yanık kaval sesi, dalga dalga yayılırken doğaya, çimlerin, çiçeklerin arasından dolana dolana dolaşırken dağları bayırları, küçük balığı, onun sevgisini fısıldamış ağlayarak. Doğa da sızıyla dinlemiş kavalın acı dolu ezgisini...

Çoban Ali unutuvermiş koyunlarını. Aşkam olunca koyunlar, hüzünlü çobanı dağda bırakıp kendiliklerinden dönmüşler köye, ses çıkartmadan. Çoban Ali, su başında öylece kalmış

Dizleri üzerinde, ağzında kavalı, susmadan üflemiş yüreğinin tüm acısını. Onun ezgileri yankılanmış gecenin karanlığında...

Yıllar sonra buralara gelen insanlar, sessiz doğanın güzelliğini görüp, su başındaki ağaca sırtlarını dayayarak oturduklarında, gözlerini kapayınca ağacın yapraklarının birbirine sürterken çıkarttığı sesi, bir ezgiye benzetmişler. Çimler, çiçekler, suyun kenarındaki sazlar bu sese ayak uydurup salınarak dans edermişler. Kuşlar da bir başka öter, yanık yanık ezgilerle Çoban Ali'nin sevgisini yansıtırmış durmadan. Su kenarında, daha önce hiç görmedikleri bir kırmızı çiçek salınırmış bir o yana, bir bu yana...

Bu çiçek, insanlara çok değişik gelirmiş. Kimse onun gibi bir çiçek görmemiş o güne kadar. Yapraklarının uçlarında püsküller varmış. Tül tül uzanan, rüzgarla dalgalanan kıvrılan püsküller. Çiçek, uzun ince bir boruyu andırıyormuş. Üzerinde siyah noktalar varmış dizi dizi. Çiçeğe şöyle bir dikkatle bakınca kavala benziyormuş. Rüzgar estikçe çiçek kıvrılıyor, sallanıyor, çevreye bir ezgi yayılıyormuş kaval sesini andıran.

İnsanlar bu çiçeğe "Kaval Çiçeği" demişler. Kaval çiçeği, yalnız bu su başında bulunurmuş. Nereye götürseler, nerede yetiştirmeye çalışsalar olmamış. Yalnız bu su başında, kendi kendine yetişmiş, büyümüş. Kışın yaprakları dökülür, çiçeği kurur, bir çalı gibi dururmuş suyun kenarında. Bahar gelince, doğa uyanırken, o da uzun kış uykusundan silkinir, renklenip çiçek açar, bol yeşil püsküllü yapraklarıyla Çoban Ali'nin ezgilerini çalarmış, doğa dans etsin, baharı kutlasın diye...

Bir duygu düşünün; Çok kutsal olsun. Ona saygınız ve sevginiz sonsuz olsun. Birden karşınıza çıkan bir olanak, size herşeyi unutturabilir. Onun peşinde gidiverirsiniz. Bu tuzağa yakalanırsınız. Ne kaybersiniz? Çok. Belki de herşeyinizi...

Balıklar öğrendiklerini en çok 14 saniye saklayabilirmiş. Sonra her şeyi unuturmuşlar. Bazen biz de öyle yapmıyor muyuz?

Herşeyi unutup bir şeyin peşine takılıp gitmiyor muyuz? Bu durumda bıraktıklarımız nelerdir? Sonunda elimizde kalan çoğunlukla, o kutsal duygunun izleridir. Bu anılar sonsuza değin sürüp gider. O duygu kaybolmaz. Biz ise yok olup gitmişizdir.

Acaba hep böyle mi olmalı? Bizler yanılgının bedelini hep yaşamla mı ödemeliyiz? Bana kalırsa en az bir kez daha şans tanınmalı. Ama, ee yazık ki, gerçek böyle değil işte.

KARDELEN MASALI

Bir varmış bir yokmuş, uzak ülkelerin birinde, dağların doruklarında güzeller güzeli Dağ Fulyası yaşarmış. Baharın ilk belirtileriyle uzun kar uykusundan uyanır, güneş sıcaklığını iyice hissettirmeye başladığı günlerde tomurcuklanır, yaz boyunca da çiçekleriyle çevresine bin bir renkler saçar, kokusu ile, güzelliği ile, güzelliğinden çok o mahcup saf duruşu ile herkesi kendine hayran bırakırmış.

Doğa ananın da en sevgili yavrusu, her şeylerden sakınıp gözettiği en nadide çiçeği imiş bu Dağ Fulyası... En yakın arkadaşı Nergis'le sıcak yaz günleri boyunca gülüşürler, oynaşırlar, bütün doğayı neşeyle donatırlarmış...

Fulyacık Nergis'ini çok sever bir dediğini iki etmezmiş. Elinden gelse tüm dünyasını Nergis'le paylaşmak istermiş. Nergis'te çok güzelmiş ama Fulya'nin saflığına karşı son derece kurnaz, işveli, cilveli, bir kızmış. Fulya'yı çok sever, onunla arkadaşlığını sürdürmek için kendini ona benzetmeye çalışır, ama içten içe de Fulya'nın herkes tarafından sevilmesine tahammül edemez, herkes kendini daha çok sevsin istermiş. Fulya'nın tüm çiçekleri sabırla dinleyip, hepsine yardım etmek istemesine, herkese çözüm getirmeye çalışmasına hayret edermiş. Çünkü, Nergis çiçek için doğadaki en önemli şey kendisiymiş, kendi duyguları kendi düşünceleri, herkesin, her şeyin üstündeymiş. Fakat Fulya'ya özel bir değer verir, onun hayranı olduğu saflığını korumak için olası tüm kötülüklerden sakınmak istermiş...

Fulya ise hep tebessümle karşılarmış Nergis'i zira, Doğa annesinin de aynı koruyucu kollayıcı davranışlarına alışık olduğu için Nergis'e ayrıca çok güvenir, inanırmış.

Bu arada aşağılarda , dağların, vadilerin ötesindeki ovalarda ise Bahar Rüzgârı yaşarmış...

Bu rüzgârın en sevdiği iş, ovanın tüm çiçeklerine gezip gördüğü yerleri anlatarak onlara yeni heyecanlar, yeni ufuklar göstermek ve onların hayranlığını, sevgisini kazanmakmış. Birbirinden değişik ilginç öykülerle çiçeklerin gönlünü çelip en masum görüntüsünü takınırken hoş sesiyle onlara birbirinden güzel şarkılar söyler, eğlendirirmiş.

Çiçekler kendilerinden geçip, hayranlıkla onu dinlerken, o fark ettirmeden çiçek tozlarını alıp koynunda gizlediği kutusuna atarmış. Bahar Rüzgârı, bu çiçek tozlarını karıştırıp bir gün kendine en güzel kokulu, en güzel renkli çiçeğini oluşturacağını hayal eder, yüreği bu hoş beklentiyle çarparmış. Fakat aldığı her çiçek tozundan sonra yine bir eksiklik hissedip daha güzel, daha ışışltılı, bin bir renkli, çok daha güzel kokulu çiçekler aramaya çıkarmış...

Rüzgâr, bir gün yine bu amaçla ovadan ayrılıp vadiye doğru yola çıkmış. Vadiye geldiğinde birden çok farklı bir çiçek kokusu hissetmiş, etrafına bakınmış ama görememiş. Çünkü koku yukarılardan geliyormuş. Başını kaldırıp dağa doğru bakmış. Tepelere yaklaştıkça kokular daha da yoğunlaşırken içlerinden ayırt edici bir koku tatlı tatlı başını döndürüyor, onu daha yukarılara çekiyormuş. Sonunda onu görmüş. İlk önce heyecandan yanına yaklaşamayıp uzaktan seyre dalmış...

Fulya çiçek olacaklardan habersiz pervasızca çevresindeki arkadaşlarıyla şakalaşıyor, çocuklar gibi neşeli kahkahalar atıyor, gülerken gözlerinin içi gülüyormuş. Rüzgâr nasıl olup da bugüne kadar çevresine eşsiz ışıltılıar saçan bu çiçeğin varlığından habersiz yaşadığına hayret etmiş...

Hemen harekete geçmeye karar verip hafif hafif Fulya'nın etrafında esmeye başlamış. Bir yandan da bildiği en güzel şarkıları söylüyormuş. Fulya bu beklenmedik hoş esintiyi heyecanla karşılamış, kendine yeni ve çok farklı bir arkadaş edineceğini hissetmiş. Çünkü arkadaşı Dağ Rüzgârının keskin esintisine karşı Bahar Rüzgârı tatlı bir meltem edasıyla yapraklarını okşuyor, yıpratmadan dinlendiriyormuş. Güzeller güzeli çiçek, rüzgârın coşkulu, tutkulu heyecanlı sesini büyük bir hoşnutlukla dinlemeye koyulmuş...

Rüzgar, Fulya'ya ovadaki güzellikleri, gezip gördüğü yerlerde duyup işittiği ve yaşadığı ilginç hikayelerini anlatırken onun da başını döndürüp çiçek tozlarını alacağı anı hayal ediyor ve yüreği bu anın heyecanı ile deli gibi çarpıyormuş. Fakat kendindeki bu yeni duygulara kendide şaşırıyor, Fulya çiçeğin tüm dünyasını merak ediyor, daha yakından tanımak için çırpınıyormuş. Bu nedenle çiçek tozlarını almak için biraz daha sabredip Fulya ile arkadaş olmaya karar vermiş...

Rüzgâr, Fulya çiçeğin dünyasına girdikçe hayranlığı daha da büyümüş, onunla konuşmak, onun fikirlerini duymak, kendini dinlerken hüzünlü hikayelerde hemen buğulanıveren gözlerine dalıp gitmek, neşeli hikayelerde kahkahalarına karşılık vermek Rüzgarda tutkuya dönüşmüş...

Fulya'nın kokusu renklerindeki saflık, konuşmalarında kendini hissettiren bilgeliğini, çocuksu ifade tarzı, hele sesindeki o içine işleyen ince tını bugüne kadar hiçbir çiçekte rastlayamadığı özelliklermiş...

Fulya ise dinlediği o harika hikayelerle, kendini dünyanın her yerine götürdüğüne inandığı bu yeni arkadaşı yüzünden tüm arkadaşlarını ihmal etmeye başlamış. Zamanını hep Rüzgarla beraber geçirmek istiyormuş...

Zira Rüzgâr öyle güzel konuşuyor ve o kadar çok şey biliyormuş ki, Fulya'nın dünyası yepyeni renklerle bezeniyormuş. Günler geceler boyu birlikte konuşmuşlar, gülmüşler, ağlamışlar. Bahar Rüzgârı Fulya'nın bütün güvenini kazanmış. Fulya bu arada Nergis'i ihmal etmemeye çalışıyor ona da Rüzgâr'ın anlattıklarını anlatıyor ve ikisini tanıştırırsa birlikte harika bir dünya kuracaklarını çok eğleneceklerini söylüyormuş...

Nergis, Fulya'yı ilk kez bu kadar heyecanlı görüyor ve onu bu kadar etkileyen birini çok merak ediyormuş. Rüzgâr ise çiçek tozlarını aldığı takdirde Fulya'nin arkadaşlığını kaybedeceğini bildiğinden bu çok istediği, beklediği anı sürekli erteliyormuş. Fakat aklında da yaratacağı o muhteşem çiçek olduğundan dağdaki diğer çiçeklerle arkadaşlık kurup, onlara da aynı hikayeleri, aynı şarkıları anlatarak başlarını döndürüyor ve çiçek tozlarını alıp saklıyormuş...

Bir gün Fulya, Rüzgâr'ın tüm yaptıklarını görmüş. Fakat çiçek tozlarını saklamasını anlayamamış. Zira çiçek tozları, çiçekler için hayati önem taşıyormuş.Tüm çiçek arkadaşlarının ertesi baharlarda yeniden canlanıp gün ışığına kavuşmaları için bu tozların yeniden toprağa düşmesi gerekiyormuş. Oysa rüzgâr onları kendine saklayarak çiçeklerin ömürlerini sona erdiriyormuş. Fulya çok üzülmüş, onun derin düşünceli hali Doğa annesini de endişelendirmiş. Bu arada Fulya, istemeyerek Bahar Rüzgârı'nı Nergis'lede tanıştırmış. Ama Nergis'in çok akıllı olduğunu ve Rüzgâr'ın büyüsüne kapılmayacağını düşünüyormuş. Oysa Rüzgâr, Nergis'in ışıltılı renklerini öyle bir övgülerle anlatmaya başlamış ki.. Hele Rüzgâr'ın şarkılarında ki, o heyecanlı sesi duyunca Nergis de tüm diğer çiçekler gibi büyülenmiş ve çiçek tozlarının gittiğinin farkına bile varmamış...

Fulya büyük bir korku ve üzüntü ile olanları izliyormuş. Hemen evine dönüp Rüzgâr'a, evinin tüm kapı ve pencerelerini sıkı sıkıya kapatmış. Rüzgâr, Fulya'nın olanları gördüğünden habersiz, kendinden emin bir şekilde büyük bir kibir ve iki yüzlülükle Fulya'nın evinin önüne gelmiş. Her zamanki gibi ona ne eşsiz bir çiçek olduğunu, kokusuyla onu büyülediğini, çok uzaklardan bu koku ile kendisini çekip getirdiğini en etkileyici sesi ile söylemeye başlamış...

Fulya çok büyük üzüntüler içinde perdenin arkasından sessizce Rüzgâr'ın anlattıklarını dinliyormuş. Rüzgâr, kapıların açılmayışına anlam verememiş. Tekrar Fulya'ya ne kadar çok değer verdiğini söyleyip en hüzünlü sesiyle ona şarkılar söylemeye devam etmiş...

Fulya, gözyaşları içinde kapılarını açmadan Rüzgara her şeyi gördüğünü ve yaptıklarını çok yanlış bulduğunu, çiçeklerin yaşamlarının sürekliliği içine tozlara ihtiyacı varken kendisinin büyük bir duyarsızlıkla, her şeyi önceden planlayarak tozları çaldığını söylemiş...

Rüzgâr, Fulya'nın tepkisini çocukça ve anlamsız bulmuş. O tozlara kendi mükemmel çiçeğini yaratmak için ihtiyacı olduğunu Fulya'ya anlatmaya çalışmış ama Fulya onun yaptıklarını asla anlayamayarak bencillikle suçlayınca büyük bir kızgınlıkla oradan uzaklaşmış...

Nergis ise olanlardan habersiz Rüzgârla arkadaşlığına devam ediyormuş. Rüzgâr kendi mükemmel çiçeği için sakladığı tozları arasında Fulya'nın eksikliğini içinde duyarak, kutusunu açmış, bir daha ki bahara kendi muhteşem çiçeğini oluşturmak amacıyla çiçek tozlarını toprağa serpmek istediğinde birde ne görsün tozların hepsi kutunun içinde günlerce havasız kalmaktan bozulup küflenmiş...

Rüzgâr, her çiçek tozunun kendi doğal ortamı içinde sadece ait olduğu çiçek olarak yaşayabileceğini çok geç anlamış. Yinede büyük bir kibirle doğanın kanunlarına karşı geldiğini binlerce çiçeğe sonbaharı yaşattığını görmezden geliyor, diğer yandan içinde Fulya'nın yokluğundan kaynaklanan büyük bir boşlukla tüm hedef ve amaçları tükenmiş bir şekilde avare esip duruyormuş...

Fulya, gördüklerine yaşadıklarına dayanamıyor büyük acılar çekiyormuş. Hele bir dahaki baharda hiçbir arkadaşının olamayacağını düşündükçe, Nergis'inin bile Rüzgâra kapılıp gittiğini görmek, onu kaybettiğini bilmek Fulya'nin büyük üzüntülerle hastalanmasına neden olmuş.

O incecik zarif boynu bükülmüş, günden güne sararıp solmuş. Doğa anne üzüntüsünden ne yapacağını bilemiyor en değerli yavrusunun gözünün önünde eriyip gitmesini, hastalıktan ölecek hale gelmesini önleyecek çareler arıyormuş. En sonunda aklına çok güzel bir fikir gelmiş. Hemen Dağ Fulyasının yanına gelerek, onun vaktinden çok önce uyumaya başlaması gerektiğini söylemiş. Fulya çiçek derin üzüntülerle minicik yüreği çok yorgun olduğundan henüz daha bahar aylarında olmasına rağmen annesinin kollarında kolayca uyumuş...

Günler haftalar aylar boyunca hiç uyanmamış..

Böylece tüm yaz ve sonbahar aylarını uykuda geçiren Fulya bir gün kulağında Doğa annesinin tatlı mırıltılarını duyarak gözlerini açmış. Yüreğinin nedenini henüz bilemediği büyük bir huzur ve mutluluk ile dolu olduğunu hissediyormuş. Gördüklerini anlamaya çalışıyor, muazzam bir beyazlığın ortasında gözleri kamaşıyormuş. Adeta tüm evren, bu güzel ve cesur çiçeğin yüreğini huzurla doldurmak istercesine büyük bir sessizlik içindeymiş...

Karların Prensi ise büyük bir şaşkınlıkla kardan pelerinin altından adeta yüreğini delip çıkan bu çiçek karşısında nefesi tutulmuş, gözlerine inanamayarak bu güzel çiçeğin yaşama yeniden gülümsemesini izliyormuş...

Hayatında ilk kez böylesine güzel bir çiçekle karşılaşmış. Zaten zavallıcık hayatı boyunca hiç çiçek bile göremiyormuş ki, kış boyunca doğadaki tüm canlılar kış uykusuna yatar, her yer derin bir sessizliğe gömülürmüş...

Fulya da doğaya böylesine muazzam güzellikler veren ve büyük bir huzur içinde uyumasını sağlayan karlar prensine mutlulukla gülümsüyormuş.

Tüm ruhu ve incecik zarif gövdesi ile sadece karlar prensine yönelmiş, gözleri sadece onu görsün, yüreği sadece onu duysun istemiş...

İşte; o günden beri tüm doğa, Dağ Fulyasına KARDELEN demeye başlamış.

Zira, karları delip yeryüzüne çıkabilen tek çiçek Kardelen olmuş.

Karların ve Karlar Prensi'nin tek çiçeği ...

Kardelenle Karlar prensi birbirlerine hiç beklemedikleri bir anda kavuşmanın sevinci ile sonsuza dek büyük bir mutlulukla yaşamışlar..

Heyecanla sahibi olan ufak çocuğa doğru koştu Pufy. Onun kendisini her çağırışına büyük bir heyecanla gitmek, göreviydi sanki. Annesi, babası, kardeşi, arkadaşı... her şeyiydi ufak çocuk onun için. Bir kerecik sevse, sevinçten çıldırır, sırf kendini bir kez daha sevdirebilmek adına, her türlü cambazlığı yapmaya çalışırdı. Yeter ki, sevsin...

Ölmüş annesini hala emmeye çalışırken tanışmıştı sahibi olan ufak çocukla. Süt gelmeyen memeleri zorlarken, arkasından yumuşacık iki minik el sarılmış, onun "annemden ayrılmam" diye feryatlarına kulak asmadan kucağına almıştı. Gözlerine bakıp, "bundan sonra birlikteyiz ufaklık, isminde 'Pufy' olsun olur mu ?" demişti. Minicik bir köpek, minicik bir çocuk... Sevgi ve dostluğun başlangıcının adıydı Pufy... Böyle başlamıştı yaşamın yeni tadı.

Tombiş vücudunu minik ayakları zor taşır, ufak çocuğun arkasından koşarken çoğu zaman hemen yorulur, beni de bekle anlamında "Hev Hev" diye kendini ifade ederdi. Ufaklıkta geri döner, Pufy'nin yanına oturur ve Pufy dinleninceye kadar onunla sohbet ederdi. Birbirlerini hiç gözden kaybetmemeye çalışırlardı. Pufy bir an onu gözden kaybetse bu korkunç dünyada kaybolacak zannederdi. Henüz 2 aylıktı, yaşama dair her şeyi çocuktan öğreniyordu. Oyun oynayalım diye attığı ufak ısırıklardan birinde, çocuğun ayağı kanayınca, çok utanmış, üzüntüsünden köşe bir yere gidip ağlamıştı. Onlar iki kardeş gibiydiler. Çimlerde alt alta, üst üste yuvarlanmaları, yemek yemek için olan yarışları, çeşmeye kim önce gidecek müsabakaları. Hepsi hayatın öğrenimiydi Pufy için.

Geceleri hava biraz serin olurdu. Büyük büyük köpekler gelir, etrafta sinirli sinirli gezerlerdi. Pufy her akşam kerpiç bir duvarın arkasında uykuya dalar, sabaha kadar uyanmazdı. Kim bilir belki uyanırsa büyük köpeklerden biri onu yerdi ? Ya da karanlık onu boğardı. Üstelik ufak çocukta yoktu. Onu kim korurdu ?

Günler hızla geçiyor, her gün Pufy yeni bir şeyler öğreniyor, her gün ufak çocuğa daha çok bağlanıyordu. Doğum tüyleri dökülmeye başlamış, kısa ve gri yeni tüyleri onu daha tombul ve güzel göstermeye başlamıştı. Evet, yakışıklı bir delikanlı olacaktı. Hatta kocaman olup, ufak çocuğu hep koruyacak, ona kimsenin zarar vermesine izin vermeyecekti. Hele çimlere bastıkları için çocuğa bağıran kapıcıyı çoktan gözüne kestirmişti. Büyüyünce ufak bir paça alacak, çocuğa bir daha bağırmaması gerektiğini anlatacaktı. Sanırım insanlar iyi canlılardı. Ufakları bile böylesine sevgi dolu ise, büyükler daha anlayışlı, daha koruyucu olmalıydı. Evet, evet.. Yaşam çok güzeldi...

"Haydi Pufy, saatimi getir" yine büyük bir heyecanla koştu. Saati çimlerin içinden alıp, hızla geri çocuğa döndü. Saati bırakınca, sevgi dolu ufak eller boynuna dolandı. Ah, hep sevseydi keşke. Yumuşacık ellerin ilettiği sevginin karşılığını o minik elleri yalamakla verdi. Tekrar ayağa kalktı çocuk ve saati fırlattı. "Haydi pufy, getir bebeğim". İşte yine saati getirecek ve yine sevilecekti. Heyecanla koştu, saati ağzına aldı. Kalbi küt küt çarpıyordu. Dönmek için hamle yaptığında arkasında biri engel oldu. Bacağıyla onu itelemişti. Minicik başını kaldırıp, gözlerini yukarıya dikti. Kocaman bir insan duruyordu. "Acaba saati bu amcaya versem, oda beni sever mi" diye düşündü. Adam elindeki küreği havaya kaldırdı, sanırım atıp getirmesini isteyecekti. Ama o kürek çok büyüktü, getiremez di ki... Beklediği olmadı. Kürek büyük bir hızla başına indi...

"Demek bahçeme pislersin ha!!!" acıdan ne söylediğini anlayamamıştı bu büyük insanın. Öyle çok canı yanmıştı ki, avazı çıktığı kadar bağırmak istemiş, fakat ağzına dolan kırmızı sıvı sesinin çıkmasını engelleyerek, ufak bir mırıltı halini almıştı. Kulakları duymaz oldu, gözleri kararmıştı. Neden vurmuştu o amca ona ? Ufak çocuk nerdeydi ? Neden korumamıştı Pufy'sini. Kürek bir kez daha kalkıp vücuduna indi. Yine tarifsiz bir acı kapladı vücudunu. Bir hüzün perdesi kapatmıştı gözlerini. Artık hareket edemiyordu, küt küt atan kalbinden başka hiç bir yerini hissetmiyordu çünkü. Minicik gözlerini kaldırıp ufaklığı aradı. İlerde belli belirsiz bir gölge. Evet oydu, kokusunu buradan bile almıştı. Tıpkı oda kendisi gibi hareketsiz, korku dolu gözlerle bakıyordu. Acaba ona da mı vurmuşlardı ? Neden donup kalmıştı ? Neden gelip kendisini bu canını yakan adamdan hala kurtarmıyordu... Nedenler ile doldu beyni. Saati hızlıca alıp gelemediği için mi böylesine acı bir ceza verilmişti ona !

?

Kürek bir kez daha kalktı... Pufy her şeyi anlamıştı. Bir kaç saniye sonra, annesi gibi hareketsiz olacaktı. Annesi gibi toprak olacak, gözleri güneşin doğuşunu hiç göremeyecek, yeni bir gün başlıyor sevincini, yüreğinde hiç hissedemeyecekti. Bir daha kalkıp oynamayacak, kafasını küçük çocuğun kollarının arasına sokamayacaktı. Her şeyden önemlisi, büyüyüp onu koruyamayacaktı. Kılıçların kınına girerken çıkardıkları ses gibi bir ses çıktı boğazından. Yaşamasına niçin izin verilmiyordu ? Soru işaretleriyle dolu minik gözlerini, ufaklığın gözlerine dikti. Son yargılamasını yapmıştı, insanlar ufaldıkça sevgi doluyor, büyüdükçe kin ve nefrete dönüşüyorlardı.

Kürek indi...

Yaşam bitti...

Pufy' den arda kalan, minicik ağzından bırakmadığı kanlı bir saatti

Kendinden büyük üç kardeşe sahip olmak çok avantajlı görünüyor değil mi? Hep kıskanılan küçük kardeşsinizdir. Ama aslında bu tamamen yalandır. Eğer duruma küçük kardeş cephesinden bakarsanız ne demek istediğimi anlarsınız.

Küçük kız henüz 5 yaşındaydı. Ağabeylerinin ve ablasının sahip olduğu pek çok ayrıcalığa ve niteliğe henüz sahip değildi. Mesela onlar, kitaplarını kendileri okuyabiliyorlar, istedikleri satırların altlarını, istedikleri kalemle çizebiliyorlar, ezberledikleri şiiri babalarına okumadan önce üzerinde tartışabiliyorlar, sayıları ve yazıları sadece okumakla kalmayıp aynılarını yazabiliyorlardı. Hatta annesi kendi kalemlerini açmaları için onlara izin bile veriyordu. Sanırım en imrendiği özellikleri de buydu. Oysa annesi ne zaman kendini yorgun hissetmesse o zaman ona kitap okuyabiliyor, kitapları çizmesine asla izin verilmiyor, sadece ismini yazabiliyor ama hiçbir şey okuyamıyor, babası kardeşlerinin yaptıklarıyla daha çok ilgileniyordu. Ayrıca ne zaman annesinden kalemtıraşı kullanmak için izin istese "hayır" yanıtı alıyordu. "Tehlikeli ve oyuncak değil" diyordu annesi.

Yaz tatili gelmişti. Kardeşlerinin okuldaki başarıları, babası ve birçok aile büyüğü tarafından, hem övgü dolu sözlerle hem de çeşitli hediyelerle ödüllendirilirken, küçük kız sürekli aynı şeyi duyuyordu. "Bu da büyüyünce aynı kardeşleri gibi olacak" " çok akıllı, çok zeki maşallah". Oysa küçük kız akıl, zeka istemiyordu. Ne olduklarını ve ne işe yaradıklarını bile bilmiyordu. Tek istediği büyümekti.

Sıcak bir yaz gecesiydi. Kardeşleri, yaptıkları yaramazlıklarla anne ve babasını çok üzmüşler ve sonunda televizyon yasağı ile sabaha kadar oda hapsi cezasına layık görülmüşlerdi. Babasının iki kaşının ortasında oluşan çizgiye bakarak, onun çok sinirli olduğunu hissetmişti. Usulca yanaşıp, en sevimli ifadesiyle "babacım ne okuyorsun?" dedi. Babası bulmaca çözüyordu ve kaşları arasındaki çizgi sinirden değil, düşünmekten oluşmuştu. Bulmacanın ne olduğunu öğrenmek istediğinde, babası onu kucağına oturttu ve anlatmaya başladı. Yandaki soruların cevaplarını buluyorsun sonra bulduğun cevapları siyah beyaz kutucuklardan beyaz olanın içine sığdırmaya çalışıyorsun. Kolay gibi görünüyordu. Babası her sorunun cevabını bildiğine göre, bulmacada tek zorlanacağı yer cevapları bu kutulara sığdırmak olacaktı. Bunu babasına söylediğinde onun yüzünde oluşan tebessüm, anlatmaya çalıştığı şey için küçük kızı umutlandırmıştı. "Babacım, ben ne zaman büyüyeceğim? ve ne zaman okula gideceğim?" diye sordu. "Daha çok zaman var" yanıtı onu gerçekten üzmüştü. Sonu gelmez itirazların babasını ikna etmeyeceğini çok iyi bildiğinden farklı bir yol denemeyi tercih etti. "Babacım, şu beyaz kutuya yazdığın -engerek- var ya, bu hangi sorunun cevabı?" dedikten sonra babasının gözlerin içine baktı. Onu da tıpkı kardeşleri gibi takdir etmesini bekliyordu çünkü okuduğunu babasına göstermişti. Babası "bir yılan türü" dedi. Hemen fark edememişti ama küçük kızı orda yazan kelimeyi hatasız okumuştu. Olabilir miydi? Yoksa tesadüf mü?. Kısa bir testin ardından küçük kızının okuyabildiğini ancak henüz yazamadığını anladı ve tıpkı diğer çocuklarına yaptığı gibi ona da övgü dolu sözler söyleyip çok gururlandığını anlattı. Küçük kız gurur nedir bilmiyordu ve babasını ağlattığına göre iyi bir şey mi kötü bir şey mi karar verememişti.

Ertesi gün babası ve küçük kız mahallenin ilk okuluna gittiler. Babası okul müdürüne durumu anlattı. Okulun müdürü, yaptığı testten sonra küçük kızın okula başlayabileceğini söylemişti. Bu güzel haber küçük kızı çok sevindirdi. Artık oda siyah önlük giyip beyaz yakalık takabilecek, hatta tıpkı ablası gibi onunda başının üzerini kocaman beyaz bir kurdele süsleyecekti.

Okulun ilk günü gelmişti. Heyecan doruktaydı. Onu sınıfına getiren annesiydi. Öğretmen boyunun diğer çocuklardan daha kısa olması nedeniyle onun en ön sıraya oturması gerektiğini söylemişti.. Etrafındaki çocukların hemen hepsi annelerinin gitmemesi için ağlayıp bağrışırken, küçük kız annesinin bir an önce gitmesini istiyor ve onu uzaklaştırmaya çalışıyordu. Okulun ilk gününün bile kardeşlerinin sıradan bir okul günüden farklı olmasını istemiyor gibiydi. Sınıftaki çocuklar içinde beden olarak küçük olduğunu biliyor ama yinede kendini oldukça büyük hissediyordu. Diğer çocuklar gibi ağlamıyordu ve tıpkı ablası gibi başının üzerinde kocaman beyaz bir kurdele taşıyordu. Nihayet öğretmenin "veliler dışarı çıksın" uyarısı ile annesi gitmişti. Oda öğretmenini, sıra ve sınıf arkadaşlarını inceleme fırsatı bulmuştu. Pek çoğunun gözleri ağlamaktan şişmişti. Yanında oturan çocuk da tıpkı onun gibi kısa boyluydu. "Sen de mi 5 yaşındasın?" diye sordu yanındakine. "Hayır 7.." cevabı oldukça sinirli gelmişti. Sıra arkadaşı güzel pembe çantasından defterini ve kalemliğini çıkararak sıranın üzerine tıpkı öğretmenin tarif ettiği gibi yerleştirdi. Küçük kız, arkadaşının neler yaptığını dikkatlice inceledikten sonra, hiç kimsenin yardımı olmadan ağabeyinden kalma siyah çantasını yerden aldı. İçindeki kalemliği ve defterini çıkararak tıpkı arkadaşı gibi sıranın üzerine yerleştirdi. Öğretmen henüz açılmamış olan kurşun kalemleri açmalarını söylediğinde içini bir korku sardı. O güne kadar hiç kalemtıraş kullanmasına izin verilmemişti. Yapacağı şeyin doğru olup olmadığını düşünecek zamanı bile yoktu. Öğretmenine doğru yapıp yapmadığını sordu. "Dene, göreceksin" dedi öğretmeni. Kalemi çevirmeye başladığında parlak metal kısmın üzerinde kaleme ait parçalar belirmişti. Çok eğlenceliydi. Kalem gitgide küçülüyordu. Buna son vermek için kalemi kalemtıraşın içinden çıkardı. Gördüğü şey onu gerçekten şaşırtmıştı. Artık kalemin ucunda yazabileceği sivri bir kısım oluşmuştu. Çok heyecan vericiydi. Defterinin ilk sayfasını açtı ve nasıl yazıldığını bildiği tek şey olan ismini kocaman harflerle yazdı. Kalemtıraşı kullanırken çıkan kalem parçalarını annesine göstermek için dikkatlice kalemliğine yerleştirdi. Artık annesi de kalemtıraş kullanabildiği için onunla gurur duyacak ve tıpkı babası gibi ağlayacaktı.

"Tanrı kuşları sevdi ağaçları yarattı

İnsan kuşları sevdi kafesleri yarattı"

Jacgues Deval

Bir varmış bir yokmuş, adı sanı bilinen zamanın birinde, dağlardan kopup gelen çağlayanların arasında şirin mi şirin küçük bir köy varmış. Her bahar geldiğinde bir başka güzel olurmuş buralar. Doğaya binbir canlılık gelir, bir başka güzel akarmış dereler. Arılar, kadife kanatlı kelebekler çiçek çiçek gezer, daldan dala uçuşurmuş türkü gözlü kuşlar Bir efsaneye göre güneş en güzel orada gülermiş çocuklara, oraya dökermiş ışığının en güzel renklerini. Yeryüzünün en güzel bitkileri, çiçekleri, hayvanları da oralıymış. Gökyüzünde her gece yıldızların düğünü olur, her sabah bir sevincin şöleni başlarmış. Düş mü? gerçek mi? pek ayırt edilemezmiş, etrafını çevreleyen dağlar öylesine görkemli dururmuş ki, doruklarında gökyüzü hep mavi ve engin bir denizi andırırmış. Eteklerindeki derin vadiler boy boy hayvanlar barındırır, onlara analık eder ve bütün kötülüklerden korurmuş En vahşi hayvandan, en sessiz böceğe kadar tüm canlılar kardeşce geçinirmiş. Bir yeşil halı gibi yerleri kaplayan çimenler, nereden çıkıp, nerede tükendiği bilinmeyen pırıl pırıl sular, rengarenk çiçekler ve türlü boyalı kuşlarla bu eşsiz yer, bir başka yaşama sevinci verirmiş insanlara.

İşte bu yörede zeki mi zeki, akıllı mı akıllı küçük bir çocuk yaşarmış. Deniz adındaki bu sevimli çocuk insanları, hayvanları, kuşları, çiçekleri, ağaçları yani doğadaki güzel olan her şeyi ve bir de herkesin masal anası ismini verdiği bilge ninesini çok severmiş. O bu sevgisini lafta bırakmaz, gereğini her fırsatta yerine getirir, insanların, hayvanların, canlı cansız, doğadaki tüm varlıkların haksız saldırılara hedef olmaları karşısında, içinde sınırsız bir öfke ve acı duyarmış. Bu yüzden hep güçsüz ve haklıdan yana çıkarmış. Çünkü Deniz ninesinden hep emeği, yardımseverliği, merhametli olmayı, sevgiyi, iyiliği, dürüstlüğü, doğruluğu, temizliği, ahlaklı ve adil olmayı öğrenmiş.

Deniz gün boyu çiçeklerle söyleşir, kelebeklerle uçuşur, bilge ninesinin ardında koşuşup dururmuş kırlarda. Onun geçtiği yerlerde güller gülümser, sümbüller pembeleşir, kuşlar şarkı söyler, dağlar taşlar dillenirmiş. Hafif hafif esen rüzgarlarla ağaçlar eğilip eğilip birbirini selamlarmış. Deniz nerede solmuş sararmış bir çiçek görse, koşar su getirir, koklayıp okşayıp yeşertirmiş. Her şey öylesine ona alışıkmış ki, bir gün ortalıkta görünmese, çevreden iniltiler duyulur uzun narin kavaklar bile boynu bükük bakarmış. Öyle ki, çiçekler üzülüp büzülür, kelebekler uçmaz, kuşlar türkülerini söylemez, sular hışırtısız akarmış. Deniz sadece kuşlarla konuşmazmış. Köylülerin söylediklerine göre, o bütün hayvanların dillerinden de anlarmış. Onlarla saatlerce söyleşir. Birbirileriyle iyi geçinmelerini öğütlermış.

İşte Deniz, bu gizemli doğanın koynunda doğmuş, orada büyümüş orada tanımış çiçekleri. Kuşlarla dostluğu, arkadaşlığı da orada başlamış. Küçücük yüreği dünyayı içine alacak kadar geniş, sevgisi dünyayı ısıtacak kadar sıcakmış. Bu güzel çocuk yaşamına renk veren, anlam katan sevgisinin sesini de orada bulmuş. Hiç bir canlının başka bir canlıya haksızlık etmesine gönlü razı olmazmış. Onun bu sesini duyan her canlı bütün kötülükleri unutur, sadece iyilik düşünürmüş.

Ve bir gün Deniz bu güzelim köyünden ayrılmak zorunda kalmış. Kuşların ötüşü, serin suların çağlayışı kulakları okşayıp yüreklere dökülürken, çiçekler solumalarını sıklaştırmış. Bütün köylüler gediğin tepesini aşıp, Deniz'i uğurlamışlar; iyi yolculuklar dilemişler. Ninesi o kadar çok üzülmüş ki, sözcükler onun ayrılık acısını anlatmaya yetmemiş. Hiçbir canlının başka bir canlıya veremeyeceği ve hiç bir canlının anlayamayacağı bir şefkat ve sevgiyle basmış bağrına. İçi ılık ılık duygularla dolup kabarmış, o yaşlı yüreğine ince ince çağlayanlar akmış da, yangınını söndürememiş. Torunu uzaklaşıncaya dek çırpınan yaralı bir kuş kanadı gibi, yaşlı gözlerle el sallamış ardından, dualar mırıldamış. Deniz uzaklaşır uzaklaşmaz hemen bütün köylüler onu özlemeye başlamışlar. Bu sevginin kaynağı neredeymiş, neymiş kimse akıl erdirememiş.

Deniz şehirler geçmiş, trenler, otobüsler, vapurlar, otomobiller ve uçaklar görmüş: görünce de ağzı bir karış açık kalmış, zira köyünü çevreleyen dağların ötesini hiç mi hiç bilmezmiş.

Deniz uygarlığın teknolojik nimetlerinden uzak, fakat bozulmamış, kirlenmemiş, temiz ve bakir bir doğa ortamında yaşarken, babası onu alıp uzak bir ülkeye götürmüş. Bu ülkenin renk renk lale bahçeleri, yel değirmenleri, altın saçlı gökgözlü güzel çocukları varmış. Ancak getirildiği kent beton yığınları ile kaplı, soluk alamayacak derecede kalabalık, gürültülü ve telaşlıymış. Doğup büyüdüğü yerlere hiç benzemediği gibi, her akşam kocaman fabrika bacalarından çıkan, kirli kara bir duman abanırmış kentin üstüne. Kent soluk alamazmış. O zaman gökyüzü ışığını yitirir, sokak lambaları bile zar-zor ışıldarmış. Burada insanlar kendilerini kalın beton duvarlar arkasına, kuşları kafeslere, çiçekleri özgür doğadan koparıp saksılara koymuşlar. Kafesteki kuşlar aç değilmiş ama özgürlükleri yokmuş. Saksıdaki çiçekler susuz değilmiş ama doğal güzellikleri kalmamış. içeklerin renkleri ve kokuları, kuşların ötüşleri yapaymış. İnsanların neşeleri gülüşleri ve ağlayışları da.

Okula başlamış Deniz. Sınıflar çocuk doluymuş, ancak Deniz yalnızmış, bir türlü alışamamış kalabalıklara, kent yaşamına Yitirdiklerini ararmış Deniz, gözünde tütermiş insiz köyü, yemyeşil dağlar, serin pınarlar, kuşlar, yeleleri rüzgarda savrulan atlar, koyunlar, kuzular, bir de dünya tatlısı nineciği.

Onca kalabalığın orta yerinde yapayalnız kalmış; ne o anlatabilmiş kendini başkalarına, ne de başkaları onu anlamak istemiş. Bir tren geçermiş Deniz'in özlemlerinde, bir kuş ötermiş, o kuytu bir köşeye çekilip ağlarmış. Kimi zaman özlemi dayanılmaz bir hal alırmış, yakıp tutuştururmuş yüreğini. Deniz'in bu durumuna öğretmeni çok üzülürmüş. Sen zeki ve yetenekli bir çocuksun bu günler çabuk geçer buraya da alışırsın diyerek Deniz i teselli etmeye çalışırmış. Ama o dalgınmış, bilincini yitirmişçesine boş boş bakarmış etrafına. Artık düşüncelerinin içinde öyle eriyip yitmiş ki, bu ona sonsuz derece acı verirmiş.

Bir de Deniz in kafasını sürekli yoran bazı sorular varmış. Neden kuşların, çiçeklerin özgürlüklerini kısıtlayıp, kafeslerde ve saksılarda tutsak olarak yaşatırlar? Kuşlar ve çiçekler evlerdeki saksılar ve kafesler için yaratılmamıştır ki? Acaba bütün bu haksızlıklar ve acımasızlıklar geçici ve basit bir doyum duygusu için miydi? Peki, kocaman adamların bu tutumuna karşı, ya çocuklar niçin kayıtsız kalıyordu? Onlar, kuşların ve çiçeklerin özgürlüğü için neden bir çaba harcamıyordu?

Deniz bu sorunları günlerce düşünmüş; çiçeklerin saksılara, kuşların kafeslere konulmasına bir anlam yüklemeye çalışmış, ama becerememiş. Gün geçtikçe suskunlaşmış, konuşmaz gülmez olmuş ve yemeden içmeden kesilmiş. Sanki uzak diyarlarda dilsiz, kolsuz, kanatsız kalmış. Gitgide içine kapanmış, yapılan bu haksızlıklara öfkelenmiş, ancak bağırıp çağırmamış, suskunlukla direnmiş.

Derken bir gece hastalanmış Deniz. Günlerce ateşler içinde yatmış, yatarken de köyünü sayıklamış, uyanıkken Perihan ninesini hayal etmiş. Ninesi yine ona öğütler vermiş, destek olmuş yalnızlığında, yol göstermiş. Ninesi Deniz'e Konuş Deniz'im, yine göz kırp yıldızlara, çiçeklere gülümse, gülücükler dağıt, göster sevgi dolu yüreğini herkese. İyi olmalısın sen, hastalanırsan üzülürüz. Yaşlı yüreğim dayanamaz acına. Sonra bütün kuşlar da üzülür; dağlar, taşlar başlar ağlamaya. Yerin kulağı duyar olup biteni, bütün ormanlar yas tutar. Menekşeler sulara döker kirpiklerini, sular acı keser, acı yolları dermiş. Sonra bir an duraksar, yorgun ciğerlerini soluklandırır ardından Denizin saçını okşar, konuşmasını yine sürdürürmüş.

Ama Deniz onun söylediklerinin çoğunu duymaz, atların kişnemeleri, kuzuların melemeleri arasında rüyalara dalarmış. Köyünde iken her akşam yatmadan önce, ninesi Denize kuşlar, çocuklar ve çiçeklerle ilgili masallar anlatırmış. Sonra. o yıldız senin, bu yıldız benim diye ninesiyle yarışır, gökyüzünün sonsuz ışıltısına bakar, uyurlarmış. Oysa Deniz bu kente geleli bir yıldız bile görememiş.

Günler sel gibi haftalar yel gibi geçip gitmiş. Deniz iyileşip eski sağlığına kavuşmuş, ama özlemi hiç mi hiç dinmemiş. Nereye gitse özlemini de oraya götürmüş. Zaman zaman özlemi içinde onulmaz bir sızı olur depreşir. Ne yapsa ne etse önüne geçemezmiş.

Deniz zeki, enerjik, başarılı ve itinalı bir çocukmuş. Öğretmenleri onun bu niteliklerini yararlı bilgi ve sağlıklı bir çevre bilinciyle dengede tutmak için yoğun bir çaba içine girmişler. Deniz de yavaş yavaş okul yaşamına alışmış. Bu nedenle öğretmenleri iyi bir şey başarmış olduklarını düşünerek gönenmişler, kıvanç duymuşlar. Çünkü Deniz en zor meseleler üzerinde bile inanılmaz ölçüde düşünceler üretir, günlük ders ve ödevlerini büyük bir istekle hazırlar, olumlu taraflarını eleştirmeye çalışırmış.

Deniz her zaman sevimli, duygulu, insanları kırmamaya özen gösteren, herkesin yardımına koşan bir çocuk olduğunu göstermiş. Onun doğa sevgisi ve bilgisi de herkesin dikkatini çeker ve bu güzel nitelikleri çevresinde sevilmesini sağlarmış. Hatta, onun bu özelliklerini öğretmenleri diğer çocuklara anlatıp, örnek gösterirmiş. Anne ve babası da Deniz i bu meziyetleri nedeniyle dünyanın en akıllı çocuğu olarak görürlermiş.

Deniz bir yandan çevresine uyum sağlamaya diğer yandan da kendine yeni uğraşlar edinmeye çalışıyormuş. İşte o günlerde, evlerinin önündeki küçük bahçeyi düzenlemek aklına gelmiş ve şimdiye kadar bunu düşünemediği için de kendine kızmış. O günden sonra en büyük uğraşı bahçesi olmuş. Oraya çeşitli bitkiler dikip, çiçekler ekmiş. Bahçesindekiler de boy verip renklenince bütün boş zamanlarını onlara bakmakla geçirir olmuş.

Çiçeklerin yanında mutlu olurmuş ya yine de içten içe hüzünlenirmiş. Çünkü, Deniz bu insanları anlamıyormuş. Onlar, kendilerini doğadan uzak, beton duvarlar arkasına kapattıkları yetmiyormuş gibi kuşları da kafeslere tıkmışlar

Her şey bir yana da ya o büyük kentlerin meydanlarında gördüğü sürü sürü tembel güvercinlere, kirli kanal sularında nazlı nazlı yüzen kuğulara ne demeliydi? Böylesine kanatları olur da, kentlerin o pis havasında, suyunda nasıl dururlardı? Uğuldayan iş makineleri, göğü kirleten fabrika bacaları, araba sesleri, eksoz dumanları, müzik diye zangır zangır bağıran hoparlörler ve estetikten uzak, çirkin apartmanların arasında nasıl yaşanır? Deniz bu soruları durmadan sormuş kendine, ama yanıt bulamamış. Çocuk aklı anlamaya, yanıtlamaya yetmemiş bu soruları.

Ve günün birinde öfkesi öylesine büyümüş ki, gidip babasının onarım işlerinde kullandığı keskin mi keskin testereyi alıp, fırlamış sokağa. Kafes gördüğü ilk eve dalmış ve buradaki kafesi kesmiş. Ve o günden sonra, her gece evlere girip, kafeslerin çubuklarını keserek kuşlara özgürlüklerini vermeye başlamış. Deniz in bu yaptıkları kafes sahiplerini çılgına çevirmiş tabiî. Günlerce gazetelere ilanlar verilip, duvarlara afişler asılmış. Radyo ve televizyonlarda duyurular yayınlanmış. Bu yayınlarda, Korkunç ve affedilemez suçu işleyen canavar hakkında bilgi verenlerin ödüllendirileceği açıklanıyormuş. Ancak Deniz yılmamış. Yine her fırsat bulduğunda evlere, bahçelere girip kafesleri kesmeye devam etmiş. O ülkeyi yönetenler çok kızmışlar bu işe, kentin bütün polisleri bu kafes canavarını yakalamak için yarışa girişmiş, günlerce pusu kurup beklemişler. Ama bu bir sonuç vermemiş. Bir defa polis, asker bütün ülke düşmüş bu kafes canavarının peşine. Yine günler, haftalar, aylar geçmiş ama yakalayamamışlar.

Deniz, bir akşam yine elinde testeresiyle büyükçe bir eve girmeye çalıştığı sırada pusu kuranlar tarafından yakalanmış. Ve bu haber ülkenin her yanında bomba gibi patlamış. Gazeteler Denizin boy boy fotoğraflarını basmış, televizyonlar çeşitli görüntüleri getirmiş ekranlarına, radyolar ise her haberinde duyurmuşlar. İlgililer ise bu canavarın yakalanışına müthiş sevinmişler. Günlerce süren şölenler düzenlenmiş, bayram gibi kutlamışlar bu başarılarını.

Ama bu sevince katılmayanlar da varmış: ülkenin altın saçlı, gökgözlü, güzel çocukları Denizin yakalanışını üzülerek karşılamışlar. Topluca göşteriler düzenleyip yönetimi protesto etmişler. Özgürlük istemişler. Deniz özgür olsun demişler.

Ancak çocukların bu çığlıklarını sağır yürekler duymamış. Mahkemeler kurulmuş, kurullar toplanmış, dünyanın dört bir yanından pedagoglar, psikologlar, bilim adamları çağrılmış. Herkes Denizin işlediği suçun nedenini araştırmaya koyulmuş.

İlk gece, polis merkezinde, üşüyüp ağlayan Denizin gözünü uyku tutmamış. Yaptıklarını ve kendisine yapılanları düşünmüş. Kendince suç kavramını sorgulamış ve kim suçlu? sorusuna yanıtlar aramış. Kafeslerini kırdığı ev sahiplerini düşünmüş, özgür kalınca kanatlarını sevinçle çırpan minik kuşları

Sonra arkadaşlarını, öğretmenlerini, anasını ve babasını, ninesini düşünmüş. Yüreği sızlamış Denizin hepsini de özlediğini anlamış. Ertesi gün ziyaretçileri olmuş Denizin. Öğretmenleri ve okul arkadaşları gelmiş, renk renk çiçekler, çeşitli hediyeler verip onu teselli etmeye çalışmışlar. Ziyaret saati bitince de boynu bükük gitmişler. Ardından bütün ülkenin sarı saçlı, gökgözlü çocukları Denize üzüntülerini belirten kartlar, mektuplar göndermişler. Ama kurulan mahkeme çok acımasızmış. Çocukların protestosunu da hiç önemsemiyormuş. Denizi diğer çocuklara da kötü örnek olmasın diye cezalandırmak istiyormuş yargıçlar.

Deniz, uykusuz geçirdiği bir gecenin verdiği yorgunlukla hemen uykuya dalmış ve dalar dalmaz da başlamış rüyalar görmeye. Rüyada yaşlı bir ninecik oturmuş bir pınarın başına, Denize körler ülkesi masalını anlatıyormuş, ama bu bilge ninesi değilmiş. Rüyadaki ninenin anlattığı masal şöyleymiş;

Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, dünyanın bir yerinde, bir baba ile oğul varmış, bunların fazlaca bir dertleri yokmuş; işleri, aşları onları kimseye muhtaç etmezmiş. Ama babanın bir sorunu varmış; oğlunun eğitimsizliği ve cehaleti. O devirlerde ne oğlunu gönderebileceği bir okul ne de ders verebilecek öğretmenler varmış. Okul ve öğretmenler yokmuş ama çocuk dünyayı tanımalı ve bilmeliymiş. Çünkü babanın inancı, Alimler gözlüdür, Cahiller ise kör biçimindeymiş. Sonuçta baba karar vermiş; oğlunun gözü açılmalı, dünyayı görüp tanımalıymış. Baba ile biricik oğlu bilinmeyen ülkelere doğru yola çıkmışlar. Az gitmişler uz gitmişler, sonunda bir de bakmışlar ki, körler ülkesi diye bir yere gelmişler. Olacak bu ya, tam körler ülkesine geldiklerinde, çocuk bir hastalığa yakalanmış. Eli ayağı tutmaz olmuş. Baba şaşkın, çocuk bitkin uçan kuştan medet ummuşlar. Tam o anda "korkma" diye yüreklendirmişler. Babanın etrafına toplananlar. Ve, siz buranın körler ülkesi dendiğine bakmayın, buranın öyle becerikli bir hekimi var ki kime dokunsa hastalığından iz kalmaz demişler. Böylece baba yatıştırılmış ve çocuk tezelden hekime kavuşturulmuş. Hekimbaşı usta parmakları ile hastasını tepeden tınağa bir güzel yoklamış. Hemencecik de illetin nedenini bulmuş; sorun çocuğun gözlerinde imiş. Burnun ile alnın birleştiği noktanın sağında ve solunda bulunan çukurlara gömülü, bıngıl bıngıl devinen oval iki cisimcik. Açılıp kapanan birer deri kapakla örtülü.

İşte hepimizin bildiği insan gözü, illetin nedeniymiş. Hekim böyle söylemiş, teşhisi böyle koymuş. Operasyon kısa sürede bitmiş, dışarıya çıkarmışlar çocuğu. Baba bir de ne görsün, çocuğun dünyayı görüp tanıyacağı gözlerinin ikisi de yerlerinden çıkarılmış. Çünkü körler ülkesinde herkeste göz düşmanlığı varmış. Körler bilginin, ışığın, aydınlanmanın en önemli aracı olan göze düşmanmış. Daha o çağlarda aydınlık ile karanlığın, bilgi ile cehaletin savaşı varmış. Ancak baba ve oğul geç anlamışlar bu gerçeği ve ağır ödemişler bedelini. Ve bu sonuç karşısında sanki dünya bir anda başlarına yıkılmış baba ile oğulun. Yaşam zindan olmuş, ama ne acı duyacak halleri kalmış, ne de acıya dayanacak güçleri. Acıyı acıyla bastırmışlar boynu bükük...

Deniz gördüğü düşün etkisiyle ter içinde uyanmış. Bir korku sıkıca sarılmış boğazına. Kendini o hekimin elinde imiş gibi hissetmiş. Sevdiği onca yüzü düşünmüş, ama hiç birisini anımsayamamış, sisler arasında yalnız kalmış. Bir yerlerden ince bir ezgi çarpmış kulaklarına, çoğalan, delirten bir ezgi. Usuna babasının üzgün, perişan yüzü gelmiş, bir güvercin uçuvermiş yüreğinden, acıyla ürpermiş. Denizin ağzından "Baba" diye bir inilti çıkmış. Sonra gördüğünün korkulu bir düş olduğunu fark edince derin bir oh çekip rahatlamış.

Derken duruşma günü gelmiş binlerce çocuk yığılmış mahkemenin önüne, onlarca polis otosu eşliğinde Deniz mahkemeye getirilmiş. Yargıçlar sertçe bakmışlar Denize. Savcı iddianamesini okumuş, yargıçların en yaşlısı korkutucu bir sesle "bütün bunları neden yaptın?" diye sorular yöneltmiş. Yargıçların bütün sorularına Deniz susarak yanıt vermiş. Yargıç öfkelenmiş dağlar kadar. Denizi azarlamış. "Sende hiç acıma duygusu yok mu, kalp yok mu?" demiş. Deniz ise "Ben kalbimi kuşlara verdim." Diyerek ilk ve son yanıtını vermiş. Yargıçlar kendi aralarında fısıldaşıp, konuşmuşlar. Sonuçta Denizin bir kuş gibi, demirden bir kafese konulup uzak ve ıssız bir ormana bırakılmasına karar verilmiş. Bu haber dünyadaki bütün kuşlara yıldırım hızıyla yayılmış. Bir çok kuş toplanıp, kanat çırpmışlar, dönmüşler gökyüzünde, sonra da hep birlikte saldırmışlar kafese, günlerce gagalamışlar ama nazlı gagaları parmaklıkları kırmaya yetmemiş. Kafesi parçalayamamışlar. Parçalayıp da Denizi özgürlüğüne kavuşturamamışlar.

Günlerce düşünmüşler ve sonuçta hepsi gücünü birleştirerek. Denizi köyünün güzel ormanına götürmeye karar vermişler. Bütün kuşlar kanat açıp, kırk gün kırk gece, dağ demeden deniz demeden uçmuşlar. Denizin o güzelim köyünün ormanına ulaşmışlar. Yağmur yağdığında hepsi birden kanatlarını kafesin üstüne gerip korumuşlar. Güneş açtığında sevinmişler. Dünyanın her yerinde türlü türlü yiyecek ve çeşit çeşit kitap taşımışlar. Kuşlar her akşam kafesin etrafında toplanıp ötüşerek Denizi teselli etmişler. Cıvıltılarla uyutmuşlar, her sabah yeniden en güzel sesleriyle uyandırmışlar. Beraberce gülüp, oynayıp, şarkı söylemişler. Deniz onlara şiirler okumuş, bilge ninesinden öğrendiği masalları anlatmış, kuşlar Denizi anlarmış Deniz de kuşları..

İşte o gün bu gündür dünyanın bütün kuşları yavrularına kuşlara kalbini veren çocuğun masallarını anlatırlarmış. Ve onun içindir ki, dünyanın her yerinde kuşların yalnız bir sabah bir de akşam öttüğü söylenir...

Kalbim Seninle

Genç kız feci bir hastalığın pençesinde kıvranıyordu. Yaralı kalbi artık bu dünyaya daha fazla dayanamamaya başlamıştı. Çok zengin olan ailesi tüm gazetelere, kalp nakli için ilan vermişlerdi.  Canını feda edecek birini arıyorlardı.  Genç kız ise her gün hastane odasında biraz daha solmaktaydı.

Yine yalnızdı odasında, gözü yaşlı, boynu bükük ölümü bekliyordu.  Gözlerini kapadı, bu küçük odada gözyaşı dökmekten bıkmıştı. Yine de engel olamadı pınar gibi çağlayan gözyaşlarına. Sevdiği geldi aklına, fakir ama onu seven sevgilisi.  Her gün aynı şeyleri düşünüyor, anıları bir film şeridi gibi gözünün önünden geçiyordu. Param yok ama sana verebileceğim sevgi dolu bir kalbim var demişti delikanlı.  Genç kızda zaten başka birşey istemiyordu. Sevgiye muhtaç biri, sevdiğinin sevgisinden başka ne isteyebilirdi ki.  Ama olmamıştı işte, dünyalar kadar olan sevgilerinin arasına, o lanet olasıca para girmeyi bilmiş, onları ayırmıştı. İşte paranın geçmediği zamanlara gelmişlerdi. Ne önemi vardı artık? Şu son günlerinde, sevdiği yanında olsa yeterdi.

Ayrılıklarından bu yana 5 bitmeyen, çile dolu yıl geçmişti. Her günü zehir, her günü hüsran.. Ama genç kız hep sevgisini yüreğinde taşımış, kalbini kimseyle paylaşmamıştı. Sevdiğini düşündü işte o an.. Acaba o neler yapmıştı bu kadar sene boyunca. Kimbilir kiminle evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştı.

Gözlerinden bir damla yaş daha damladı kurumuş, bitmiş ellerine. Ellerine baktı, bir zamanlar ellerinin, ellerini tuttuğunu hayal edip, her gün saatlerce ellerini seyrederdi.  En çokta saçlarının dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdiği öpmüş, koklamıştı onları. Her bir tanesi koptuğunda, kalbine bir ok daha saplanıyordu. Kalbi yine sızlamaya başlamıştı. Belki sevdiği yanında olsa, kalbi bu kadar yorulup, veda etmezdi yaşama.  

Zaten artık ölüm umurunda değildi genç kızın. Sevdiğinden ayrı yaşamanın ölümden ne farkı vardı ki.. Tekrar o geldi aklına.  Keşke keşke yanımda olsa dedi. Son bir kez elini tutsa yeterdi. Gözlerini son bir kez öpse, rahatça ebediyen gözlerini kapatabilirdi artık.  Gözleri pınar gibi çağlamaya başladı. Sevdiğini son bir kez göremeden ölmek istemiyordu. Ufakta olsa ondan bir hatırasını almadan bu dünyadan göçmek istemiyordu.  Oysa sevdiği, kimbilir kiminle beraberdi.  Kendi sevgi dolu kalbinin kimseyle paylaşmayı düşünmemişti bile, ama acaba o paylaşmış mıydı ? Onun sevgisini silmiş atmış mıydı acaba kalbinden ? İçi birden nefretle doldu. Üstüne büyük bir ağırlık çöktü.

Onu düşündükçe her dakikasının zehir olması artık çok daha ağır geliyordu genç kıza.  Ölmek istedi, artık yaşamak istemiyordu bu dünyada. Ama sevdiğinden bir hatıra almadan ölmeyeceğine and içmişti. Tekrar gözlerini açtı. Kim bilir belkide sevdiği onu unutmuştu. Bu düşünceler içinde derinliğe daldı.  

Birden babası girdi odaya, kızına kalp nakli için bir gönüllü bulduklarını müjdeleyecekti. Fakat genç kız çoktan uykuya dalmıştı. Bir meleği andıran masum yüzü, sevdiğinin özleminden sırılsıklamdı.  O gece biri gözlerini dünyaya kapadı, genç kız ameliyata alındı. Tekleyen ve görevini yerine getirmeyen kalbi değiştirilmişti. 1 hafta sonra tekrar gözlerini açtı dünyaya genç kız. Ama dünya daha farklı geldi ona. Sanki birşeyler eksikti.

Aradan aylar geçmiş genç kız artık iyice iyileşmişti. Ama içindeki burukluğu bir türlü atamıyordu. Sevdiği aklına gelince kalbi eskisinden daha çok sızlıyordu.. Bir kere, bir kere görebilsem diye mırıldandı.  Kalbi yine sızlamaya başlamıştı. Yeni kalbi onu iyileştirmişti ama nedense her gece aniden hızlanıyor, onu uykusundan uyandırıyor ve sanki yerinden çıkacakmış gibi atmaya başlıyordu.  

Genç kız bir anlam veremediği bu durumu doktora anlamış, ama ameliyat kolay değil, bir aydan geçer demişti doktor. Aylar geçmişti ama hala aynıydı durum. Çiçeklerinin yanına gitti. Hergün onlarla saatlerce dertleşiyor, zaman zaman ağlıyordu onlarla. En çokta kan kırmızısı gülünü seviyordu. Çünkü kırmızı gülün onun için yeri apayrı idi. Oda genç kızla beraber gülüyor, onunla beraber ağlıyordu. Onu sevdiği gibi görüyordu genç kız. Ve gülünü sevdiğini ilk gördüğünde ona hediye edeceğine dair yemin etmişti. Başka türlü paylaşamazdı gülünü kimseyle.  

Kapı çaldı aniden. Kapıyı açtı ama kimse yoktu. Gözü yerdeki beyaz zarfa ilişti. Yavasça eğilip zarfı yerden aldı. Birden kalbi deli gibi atmaya başladı. Ne olduğunu anlayamıyordu. Zarfın üzerinde ne bir isim, ne bir adres vardı. Zarfı açtı, içinden beyaz bir kağıda yazılmış bir mektup çıktı. Kalbi daha hızlı atmaya başladı. Onun kokusu vardı kağıtta. Evet, onun kokusu vardı. Yılar yılı özlemini çektiği, yanında olabilmek için canını bile verebileceği sevdiğinin kokusu vardı mektupta..

Başı dönmeye başladı. Koltuğuna geçip oturdu yavasça. Kağıdı açtı. Ve elleri titreyerek okumaya başladı. Sevgilim, senden ayrıldıktan sonra, bir kalbe 2 sevginin sığmayacağını bildiğimden dolayı, ne bir kimseyi sevebildim, nede kimseye bakabildim.  Her günüm diğerinden daha zor geçti, çünkü her gün özlemin dahada artıyordu.. Sana kitapları dolduracak kadar şiirler yazdım. Her biri diğerinden dahada hüzünlüydü. Yazdım, okudum, ağladım.  Hergün yazdım, her gün okudum, senelerce ağladım.  Her gece seni düşündüm sabahlara kadar, her gece senin yanında olmayı istedim. Ve her gece sensizliğe lanet ettim, uykuları haram ettim kendime, sensiz olmanın acısını gözlerimden çıkardım.  

Ve bir gün herşeyi değiştirecek bir fırsat çıktı önüme. Bu fırsatı değerlendirmeyip, kendime haksızlık edemezdim.  Ve değerlendirdim.  Senden çok uzaklara gittim, belki seni unuturum diye..Ama tam tersi oldu. Seni daha çok özlüyorum artık.  Senden çok uzaklardayım belki, ama yinede seni görmek için uzaklardan gelebiliyorum. Hemde her gece.  

Seni seviyor, seyrediyor ve eğilip sen uyurken yanağına bir öpücük konduruyorum.. Bazen gözlerini açıp bakıyorsun, geldiğimi bildiğimi sanıyorum ama yine o tatlı uykuna geri dönüyorsun. Yarın birbirimizi sevmemizin 6. senesi.  .

Hep ben geldim şimdiye kadar senin yanına, yarında sen gel olur mu sevgilim.. Ha, unutmadan, sana hep sözünü ettiğim, kalbime iyi bak olur mu ? Çünkü gözyaşlarımla, adını yazdım ona.  Seni senden bile çok seven bir sevgi var kalbinin içinde.  Unutma, kırmızı gülüde unutma olur mu ??.  Seni Seviyorum, Yanıma Gelinceye Kadarda Seveceğim.  Sevgilin.

 

Herkesin, kendisi olmaktan sıkıldığı zamanlar vardır.

Dertlerinin, sıkıntılarının, kederlerinin kendi küçük hayatının havuzuna sığmadığı zamanlar.

Geçmişini, gününü hatta geleceğini unutmak, bütün varlığını ıslak bir palto gibi bir portmantoya asıp yürümek istediği zamanlar.

Hemen hemen herkes bilir bu duyguyu.

Bu kendinden kaçma isteğini.

Sanırım, bayramlar bunun için icat edilmiştir.

Herkes kendi küçük havuzunun suyunu, büyük kalabalıkların denizine boşaltabilsin, bir zamanlığına da olsa kendini unutabilsin diye.

Herkesin bir araya gelip oluşturduğu ama kendisini oluşturan herkesten daha başka bir şey olan kalabalıklar iyi sığınaklardır.

İnsanların acıları ne kadar artarsa, kalabalıklara olan tutkusu da o kadar artar.

Ezilen, acı çeken, hayatın sıkıntılarıyla bunalan insanların, parçası oldukları kalabalıklara, aşiretlerine, dinlerine, milletlerine olan düşkünlüklerinin fazlalaşması, içine akacakları, kendilerini unutacakları bir denize duydukları ihtiyacın güçlenmesindendir.

Bazen, insanlar ortak öfkelerinde buluşup, kalabalıklara karışarak, bir düşmana karşı kinlerini bileyerek unuturlar kendilerini.

Bu tür kalabalıkların içinde acılarını unutanlar, kısa süre sonra daha büyük, daha ortak ve daha unutulmaz acılarla karşılaşırlar.

Savaşlar, kıyımlar, kanlı saldırılar, bu tür kalabalıklara karışan insanların aktığı karanlık denizlerdir.

Böyle zamanlarda, kalabalıkları uyarmak henüz kendini ve aklını kaybetmemiş olanlara düşer.

Öyle zamanlarda durun diye bağırmaya uğraşırsınız.

Bir de bayramlar, ortak sevinçler vardır.

Bence, öyle zamanlarda, o kalabalığın içine akmamış olanlar da susmak nezaketini göstermelidir.

Gerçekleri unutmak isteyenlerle birlikte birkaç günlüğüne siz de gerçekleri unutabilirsiniz.

Hatta o kalabalıklara karışabilir, bir süreliğine, başkaları gibi siz de kendinizden kurtulmayı deneyebilirsiniz.

Genç bir çocuğun vurduğu topun kaleye girmesiyle birlikte gol diye bağırabilir, bunu hayatınızın en sevinçli anlarından biri haline getirebilir, coşabilir, sevinebilir, sizi kucaklayıp, size kendinizi unutma imkanını verecek kalabalıklara karışabilirsiniz.

Bir çiçek tarhının içine yatar gibi çocuksu bir neşeyle kalabalıklara bırakabilirsiniz kendinizi.

Çiçekten bir spalto gibi sarınırsınız kalabalığı

O, sizi kucaklar

Sizi ısıtır.

Size, kendinizden başka bir şey olma olanağını bağışlar.

Bayramlar bunun içindir.

Kendisi olmaktan sıkılanların, yeniden kendileri olmadan önce durup, rahat bir soluk alarak, güç toplayacakları mola yerleridir onlar.

Bugünlerde bize böyle bir bayram bağışlandı.

Ait olduğumuz kalabalığın renklerini taşıyan genç çocuklar futbol denilen tuhaf ve eğlenceli oyunda mucizeyi andıran başarılar gösteriyorlar.

İnsanın kendisi olmasının, bir kalabalığın parçası olmaktan daha önemli olduğunu bilebilirsiniz, kendinizi kalabalıklara bırakıp gerçekleri unuttuktan sonra yeniden kendinize döndüğünüzde gerçeklerin orada duruyor olacağını unutmayabilirsiniz.

Ama her zaman kendiniz ve her zaman akıllı olmak zorunda değilsiniz.

İnsan bazen kendinden başka biri olmak ister.

Kalabalıklara karışmak ister.

Bayramlar bunun içindir.

Kapınızı çalan bir bayramı bence, cevapsız bırakmayın.

Açın kapıyı, kendinizden ve aklınızdan çıkıp yürüyün.

Korkmayın.

Döndüğünüzde sizi bekleyen gerçekleri ve kendinizi bıraktığınız yerde bulacaksınız.

İYİ Kİ YAPTIM

Küçük bir kasabanın 4 ayrı mahallesi varmış.

Birinci mahallede''EVET AMA'' lar yasıyormuş. Evet ama'lar her zaman ne yapılması gerektiğini bildiklerini düşünürlermiş. Yapma zamanı geldiğinde ise''evet ama'' diye yanıtlarlarmış.Yanıtları hep yanlış olurmuş. Suçu'da başkalarına atmakta ustaymışlar.

İkinci mahallede''YAPACAĞIM'' lar yasarmış. Ne yapacaklarını bilirlermiş. Kendilerini yapacakları şeye adim hazırlarlarmış ama yapacakları sırada şanslarını kaçırdıklarının farkına varırlarmış. Bu mahallede insanların dizleri dövülmekten yara bere içindeymiş. Yasamı ertelememek için verdikleri kararı bile ertelerlermiş.

Üçüncü mahallede yasayan ''KEŞKE'' çilerin hayati algılama güçleri mükemmelmiş. Neyin yapılması gerektiğini daima en iyi şekilde bilirlermiş ama... maalesef her şey olup bittikten sonra.''Keşke'' cilerin de basları hep kanarmış, duvara vurmaktan !..

Kasabanın en yeşil bölgesinde, en güzel evlerin olduğu mahallede ise''IYI Kİ YAPTIM''lar otururmuş. ''Keşke''ciler bu mahallede yürüyüşe çıkar, etrafa hayranlıkla bakarlarmış. ''Yapacağım''lar ''Keşke''ciler ile birlikte bu mahallede yürüyüşe çıkmak ister ama bir türlü fırsat bulamazlarmış.''Evet ama''lar ise mahallenin güzelliğini görmek yerine, ağaçların gölgelerinin yeterince geniş olmadığından,günesin erken saatte dogması gerektiğinden şikayet ederlermiş.

''İyi ki yaptım'' mahallesinde ki insanların kusuru da beyinlerinde mazeret üretme merkezlerinin olmamasıymış.Bu yüzden yasadıkları ortam her zaman güzel, düzenli ve huzurluymuş.

Bu hafta hep beraber ''İyi ki yaptım'' mahallesine taşınmaya ne dersiniz ?

İTFAİYECİ

Annesi, lösemiyle savaşan altı yaşındaki oğluna bakarken dalıp gitmişti. Kalbi, acı içinde olmasına rağmen, kararlılık duygusunun da etkisini hissediyordu. Her ebeveyn gibi o da oğlunun büyümesini ve umutlarını gerçekleştirmesini istemişti. Ama bu, artık mümkün değildi. Löseminin buna fırsat tanıması olası değildi. Oysa o oğlunun hayallerini gerçekleştirmesini istiyordu.

- "Bob! Büyüyünce ne olmak istediğini hiç düşündün mü? Hayatında neler olmasını dilediğin ve hayal ettiğin oldu mu?" diye sordu. Bob, beklemeden cevap verdi;

- "Anneciğim, ben büyüyünce hep itfaiyeci olmak istedim". Anne de gülümsedi ve;

- ''Dileğini gerçekleştirebilecek miyiz bir bakalım'' dedi. Daha sonra, Arizona'daki itfaiye müdürlüğüne gitti ve orada yüreği en az Arizona kadar büyük itfaiyeciler ile tanıştı. Onlara oğlunun son isteğinden söz etti ve oğlunun itfaiye arabasına binip şehirde küçük bir tur atmasının mümkün olup olmadığını sordu.

- ''Bundan daha iyisini de yapabiliriz" dedi itfaiyecilerden biri, "eğer oğlunuzu çarşamba sabahı saat yedide hazır ederseniz, onu o gün şeref konuğu yapar, itfaiyeci kimliğine büründürürüz. Bizimle itfaiye müdürlüğüne gelir, bizimle yemek yer, yangın söndürmeye gelir. Hatta bize ölçülerini verirsen, ona üzerinde Arizona itfaiyecilerinin sarı renk üzerine işlenmiş ambleminin olduğu gerçek bir itfaiyeci kostümü diktirir, lastik botları ısmarlarız. Hepsi Arizona'da üretiliyor.'' Üç gün sonra, itfaiyeci Bob'u aldı, ona elbisesini giydirdi ve hasta yatağından itfaiye arabasına kadar eşlik etti. Bob, itfaiye arabasına kuruldu ve müdürlüğe doğru yol almaya başladı. Kendini çok mutlu hissediyordu.

O gün Arizona'da tam üç yangın ihbarı olmuştu. Değişik itfaiye arabalarına, hatta itfaiye müdürünün özel arabasına da binmişti. Yerel televizyonlar da onu izleyip, çekmişlerdi. Hayallerinin gerçek olması, gösterilen sevgi ve ilgi, Bob'u o kadar etkilemişti ki, doktorların söylediğinden tam üç ay daha fazla yaşamıştı. Bir gece bütün yaşam belirtileri dramatik bir şekilde yok olmaya başlayınca, hiç kimsenin yalnız ölmemesi gerektiğine inanan başhemşire, aile bireylerini hastaneye çağırdı. Daha sonra Bob'un itfaiyede geçirdiği günü hatırladı ve itfaiye müdürlüğüne telefon açıp Bob'un bu dünyaya veda ederken yanında, özel kıyafetleri içinde bir itfaiyecinin bulundurulmasının mümkün olup olamayacağını sordu. İtfaiye Müdürü;

- ''Bundan daha iyisini de yapabiliriz, beş dakika içinde ordayız. Yalnız, acaba bize bir iyilik yapar mısınız? Sirenlerin çaldığını duyduğunuzda, yangın olmadığı anonsunu yaptırabilir misiniz? Sadece itfaiyecilerin önemli bir meslektaşlarını ziyarete geldiklerini söyleyiniz ve lütfen onun odasının penceresini açınız'' diye yanıtladı.

Yaklaşık beş dakika sonra hastaneye çengel ve merdiven taşıyan kamyonet ulaştı. Merdiveni açtı ve Bob'un 3.kattaki odasına doğru yaklaştı. Tam on dört itfaiyeci Bob'un odasına tırmandılar. Annesinin izniyle onu kucakladılar ve ona onu ne kadar sevdiklerini söylediler. Ölümle pençeleşen Bob itfaiye müdürüne baktı ve;

- ''Efendim ben şimdi gerçekten itfaiyeci miyim?'' diye sordu.

- ''Bundan şüphen mi var Bob?'' diye yanıtladı müdür. Bu kelimelerden sonra Bob gülümsedi ve gözlerini sonsuza dek kapattı.

Belki unuttunuz, belki hatırlamıyorsunuz, belki de çok duygusuz, çok katı oldunuz; ama bilin ki "HAYAT; SEVGi VE UMUT SAÇMAKTIR." Eğer bunu okuyunca gözleriniz dolmuyorsa sizin için yapılacak bir şey kalmamış demektir... Yok eğer doluyorsa o zaman sevdiklerinizin kıymetini bilin ve gerçek sevginizi ortaya koyun, lütfen.

 

IŞIK

Uzaklarda küçük bir kasabada genç bir adam kendi işini kurdu bu, iki caddenin köşesinde bir perakendeciydi Adam dürüst ve dost canlısıydı, insanlar onu seviyorlardı. Ondan alış veriş yapıyorlar ve arkadaşlarına tavsiye ediyorlardı. Adam kısa süre içinde bir dükkandan , Amerika'nın bir ucundan diğerine uzanan bir zincir yarattı.

Bir gün hastalanıp hastaneye kaldırıldı. Doktorlar az zamanı kalmış olabileceğinden endişe ediyorlardı..

Üç yetişkin çocuğunu yanına çağırdı ve onlara bir görev verdi: içinizden biri yıllar boyu uğraşarak kurduğum şirketimin başına geçecek. Hanginizin bunu hak etiğine karar vermek için, her birinize birer dolar vereceğim

Şimdi gidip bu birer dolarla ne alabiliyorsanız alacaksınız, ama bu akşam geri döndüğünüzde paranızla aldığınız şey hastane odamı bir uçtan bir uca doldurmalı.; Çocuklar bu başarılı şirketi yönetme fırsatı karşısında heyecana kapıldılar. Üçü de şehre gidip parasını harcadı.

Akşam geri döndüklerinde babaları sordu:

"Birinci, çocuğum ,bir dolarla ne yaptın ?"

Çocuk cevap verdi "Arkadaşımın çiftliğine gittim, bir dolarımı verdim ve iki balya saman aldım. Sonra odadan dışarı çıktı ,saman balyalarını getirdi ,açtı ve havaya savurmaya başladı. Oda bir anda samanlarla dolmuştu.

Ama biraz sonra samanların tamamı yere indi ancak babanın söylediği gibi odayı bir uçtan öbür uca dolduramadı.

Adam sordu: "Peki ikinci çocuğum ,sen paranla ne yaptın?."

Yorgancıya gittim .İki tane yastık aldım ." Bunu söyleyen çocuk ,yastıkları içeri getirdi ,açtı ve tüyleri bütün odaya dağıttı. Zaman içinde bütün tüyler yere düştü, böylece oda yine dolmamıştı.

"Sen üçüncü çocuğum, sen paranı ne yaptın?." diye sordu adam .

Dolarımı cebime koyup senin yıllar önceki dükkanın gibi bir dükkana gittim. Dükkanın sahibine parayı verdim ve bozmasını istedim .Dolarımın 90 centini şehrimizdeki iki yardım kurumuna bağışladım. Böylece bir onluğum kaldı. Bununla iki şey aldım."

Çocuk elini cebine atıp bir kibrit kutusu ve bir mum çıkardı. Işığı kapatıp mumu yakınca oda mumun yaydığı ışıkla dolmuştu. Oda samanla veya tüyle değil, bir uçtan öbür uca ışıkla dolmuştu.

Baba memnundu "Çok iyi oğlum .Bu şirketin başına sen geçeceksin, çünkü yaşam hakkında çok önemli bir şeyi , ışığını yaymayı biliyorsun. Bu çok güzel

Yıllardır internet ile uğraşmama rağmen ilk kez evimde chat (sohbet) yapmak için kanala girdim. Nickim (rumuz) Bebek19. Tabii bir anda erkeklerden yüzlerce mesajla karşılaştım.

İnternetten çıkmaya karar veriyorum ama birden biri benim ona cevap vermemi sağlıyordu. Konuşma ilerledikçe biz hala klavyeyle boğuşuyor ve birbirimizi tanımak için elimizden geleni yapıyorduk. Aynı şehirdeydik.

Daha yeni tanıştığım bu kişi bana ev adresini okulunu ve hatta cep telefonunun numarasını bile vermekte bir an tereddüt etmemişti. Ben de ona web sitemdeki fotoğraflarıma bakması için adresimi verdim. Bunu izleyen günlerde mail ve chat dostluğumuz sürdü. İkimiz de birbirimize farklı şeyler hissediyor ama bunun yanlış anlaşılmasından korktuğumuz için hep arkadaşlık temennilerini yeniliyorduk. Sonunda ben de onun fotoğrafını gördüm.

Artık ilerleyen güven ve dostluğumuz ardından ben yine bir chat gecesinde, Daha fazla beklemenin bir anlamı yok artık tanışalım... dememin üzerine buluşma günümüz kararlaştırıldı.

Buluşma yeri sinemanın önüydü. Oraya gittiğimde sinemaya girmek için bekleyen bir sürü insanla karşılaşınca bir an şok oldum ve üstelik aksi gibi hepsi bana bakıyordu. Kendimi topladım ve telefonunu çaldırmayı akıl ettim. O kadar kişinin arasında sonunda beklenen kişinin melodisi çalmaya başlamıştı. O yöne baktığımda kitapçı vitrininin önünde duranın o olduğunu fark ettim. Arkasını döndü ve hayatımın bundan sonraki kısmında büyük yer kaplayacak o tatlı gülümsemesiyle yanıma doğru yaklaştı.

"Merhaba" dedi. Bense "Sen o olmayabilirsin. Bu yüzden bir soru soracağım. En sevdiğim çizgi film kahramanı hangisi?" dedim. Birkaç yanlış cevaptan sonra sonunda doğru olanı buldu. Sinemaya girdik. Oysa birbirimizin yüzünü sadece 5 dakika görebilmiştik.

Gittiğimiz ilk film ortama pek uygun değildi. Hatta berbat bir seçimdi. Filmin adı "Şeytan" dı. Onun bir suçu yoktu ki, ben seçmiştim...

Filmden sonra gerilen sinirlerimizi ancak buz gibi bir dondurma geçirebilirdi. Dondurma yerken bol bol konuştuk.

İkinci buluşmamız için 10 gün daha beklemeliydik çünkü İstanbul' a gitmişti. O İstanbul'dayken birbirimizi düşünecek çok zamanımız oldu. Döndükten sonra çok şey değişmişti. Bu kısa süreli ayrılıkta ikimizde birbirimizden hoşlandığımızı anlamıştık.

Onu takip eden zamanlarda sevgimiz katlanarak devam etti. Aşkın ne zaman, nerde ve hangi şartlarda size gülümseyeceği hiç belli olmaz. Biz o zor anı sanal alemde yakaladık. Şimdi 6 aydır her gün tanrıya bizi birbirimize armağan ettiği için dua ediyoruz. Ya o gece chate girmeseydik...

Kıskançlıklarla, kuşkularla, hesaplaşmalarla süren sancılı bir aşkın orta yerindeki bir sevişmeden sonra adam seviştikleri odadan çıktığında başlayan bir hava bombardımanında ev isabet alıyor ve adamın biraz önce geçtiği bölüm çöküyor.

Daha iki dakika önce koynunuzda olan birinin yok olduğunu görüyorsunuz.

O korkunç anda kadın yaşadığı çaresizlik karşısında, aslında pek de inanmadığı Tanrı ya sığınıyor.

Dizlerinin üstüne çöküp yalvarıyor.

"İnandır beni" diyor, "o yaşarsa sana inanacağım. Ona bir fırsat tanı. Bırak mutluluğuna sahip olsun. Bunu yap, inanacağım sana."

Ve Tanrı'yla bir pazarlığa oturup en çok sevdiğini geri alabilmenin karşılığında Tanrı'ya en çok sevdiğini vermeyi öneriyor.

Eğer biraz önce o kapıdan çıkan erkek yeniden o kapıdan sağ olarak dönerse, o erkeği bir daha hiç görmeyeceğine söz veriyor Tanrı'ya.

"İNSANLAR BİRBİRLERİNİ GÖRMEDEN DE SEVEBİLİRLER, değil mi" diyor, seni hayatlarında bir kere bile görmeden seviyorlar.

Graham Greene, Zor Tercih isimli romanında, erkeğin dönüşünü gören kadının duygularını yalın bir dille anlatıyor.

O anda Maurice girdi içeri. Yaşıyordu. İşte şimdi onsuz olmanın ıstırabı başlıyor diye düşündüm ve yine kapının ardında ölmüş yatıyor olmasını istedim.'

Kadın, sevdiği erkeğe kavuşmuş ve onu kaybetmişti.

Ve onun yaşadığını gördüğü anda, biraz önceki pazarlığın ağırlığını fark edip, keşke ölseydi diyordu.

Bundan sonra, bir insanı görmeden de sevmenin mümkün olup olmadığını öğrenecekti.

Romandan yapılan filmde, Tanrı'yı görmeden seven insanların birbirlerini de görmeden sevip sevemeyeceklerini, iki sevgili unutulması zor cümlelerle tartışıyordu.

- İNSAN SEVDİĞİNİ GÖRMEDİĞİNDE AŞK BİTER Mİ?

- Düşünsene, Tanrı'yı bir kez bile görmedik ama onu seviyoruz.

- Ama benimki o tür bir sevgi değil, Sarah.

- Belki de başka bir tür sevgi yok, Maurice.

Aşk, bir insanı Tanrı'yı sever gibi sevmek mi, onu görmeden ama onu hissederek onun varlığına bağlı kalmak mı?

Bir dokunuşa, bir bakışa, bir sese, bir işarete muhtaç olmadan, onu besleyecek bir bedene, bir vaade, bir ümide ihtiyaç duymadan, tek başına da sürebilecek kadar güçlü bir sevgi mi aşk?

Sevmeye devam edebilmek için onu görmeliyim demeyecek kadar büyük bir iman, büyük bir bağlanma mı?

Bir ruhun bir başka ruha sarılması ve bu sarılışı bir bedene gerek duymadan da sürdürebilme mi?

Tanrı'yı sevdiğim kadar severim seni diyebilmek, böylesine korkunç bir bağlılığa rıza göstermek mi aşk?

Peygamberler bile Tanrı ya bir kere yüzünü göstermesi için yalvarırken, hiç görmeden de ruhunu bir başka ruha adamak mı?

Hayatın içinde, insanların sevmek için görmeye ihtiyaç duyduğuna şahit oluyoruz; kaybedişler unutuşları da getiriyor; bir bedenin aracılığı olmadan bir ruha bağlılığımızı da çok sürdüremiyoruz. Tanrı'mız olmuyor sevdiğimiz; imanımızı çabuk kaybetmeye, bütün inançsızlar gibi sevgimizin sürmesi için bir kanıt görmek istemeye çok yatkınız.

Belki de sevmenin başka türü yoktur diyen birilerinin romanların, filmlerin arasında dolaşması ve bizim o insanları hayatta da bulacağımıza dair ümidimiz, bizi aşka doğru çeken.

Böyle bir ümidimiz olduğu için şiirler, romanlar yazıyor, böyle bir ümidimiz olduğu için şiirler, romanlar okuyoruz.

Neredeyse bütün hayatını kendi inancıyla dövüşerek geçiren Graham Greene'in Tanrı'yı görmeden seviyorlar, ben de onu görmeden severim diyen bir satırı yazması, bize aşkın çekiciliğini yaşatan.

Bu satırı okumak, bunun gerçek olabileceğine inanmak, bu hayali benimsemek, bizim sıradan hayatımızı, bizim yaşadığımızdan daha renkli, daha çekici, daha heyecanlı kılan.

Hiç rastlamasanız da bir insanı sevmenin bir Tanrı'yı sevmek gibi bir şey olduğunu yazan birinin varlığı, sizi, bunu söyleyebilecek birinin varlığına da inandırır ve o inançtır ki, bence, sizin hayatınıza mana katan.

Aynen, Tanrı'yı görmeden sevmek gibi siz de bir insanın başka bir insanı hiç görmeden sevebileceğine, o insana hiç rastlamadan inandığınızda, romanların size itaat ettiği o kutsal topraklara girmek için, o toprakların sınırlarında içiniz ürpererek dolaşmaya başlarsınız.

Birisi tarafından öyle sevilmek istersiniz.

Ve birisini öyle sevmek.

Ancak o zaman, gerçek bir mümin gibi, çekilecek olan acıları değil, bir tanrısı olan bir kainatta yaşamanın mucizesinin fark edersiniz.

Acı dolu, isyan dolu bir mucize.

Keşke inanmasaydım dedirtecek, keşke onu böyle sevmeseydim dedirtecek bir mucize.

Ama bütün acısına, bütün kederine, bütün yalnızlığına rağmen vazgeçilmeyecek bir mucize.

O mucizeyi görenlerin ondan kolay kolay kopabileceklerini sanmam.

İnsanların bütün nankörlüklerine, alaylarına, hor görmelerine, inanmamalarına karşın tek başına kendi inancıyla yaşayan, kendi inancının yüceliğinde diğer insanların zavallılığını, yetersizliğini, aşksızlığını görüp, onlar için üzülen ve kendi sevgisine sıkı sıkıya tutunan bir ahir zaman peygamberi gibi, başkalarına bomboş gözüken bir çölde, o çölün boş olmadığını hissederek yürürsünüz.

Sizin bu yürüyüşünüz, bir gün bir romanda ya da bir yazıda bir satıra dönüştüğünde, sizinle alay eden nice insanın çorak ve loş hayatına sizin hayatınızdan bir ümit ve ışık sızar.

Büyük bir ödülün ve büyük bir cezanın sahibisinizdir.

Bir insanı bir tanrıyı sever gibi sevebilecek bir güçle ödüllendirilmiş.....

Bir insanı bir tanrıyı sever gibi sevebilecek kadar güçlü olduğunuz için de cezalandırılmışsınızdır.

İnsanlar Tanrı'yı görmeden seviyorlar.

Ama Tanrı'ya inananların çoğu, bir insanın bir başka insanı hiç görmeden sevmeyi sürdürebileceğine inanmıyor.

Ben, Tanrı'yı inanan Graham Greene'e inanıyorum, bir insan başka bir insanı hiç görmeden de sevmeyi sürdürür.

Benim inancımı paylaşanlar, bir gün öyle sevmeyi ve öyle sevilmeyi bekleyecekler, bu inanç, onların içinde kapatıldıkları küçük hayatların sınırlarını yıkıp onları vaat edilmiş hayallere taşıyacak.

Bir gün biri onlara diyecek ki:

- Belki de başka tür bir sevgi yok, Maurice.

İMKANSIZ AŞK

Güzel bir kız varmış yalnızlığına ağlayan... bir de yakışıklı bir erkek varmış çok sevipte unutamayan... bunlar başkaları için ağlarlarmış sürekli... ama bir gün karşılaşmışlar bir yerde... sürekli aynı ortamlarda bulunmuşlar... kader bu ya, kız bu yakışıklıya aşık olmuş, çok sevmiş onu. sevgisi günden güne arttıkça daha çok acı çekmiş kız, daha çok bağlanmış yakışıklıya. Bir gün söylemeye karar vermiş. Âmâ çok iyi arkadaş oldukları için korkmuş. Çünkü yakışıklı onu reddederse arkadaşlığının biteceğini sanmış, onu kaybetmeyi göze alamamış. Oysa ikisinin de yaşadıkları aynıydı. İlk aşkları peşini bırakmıyordu ikisininde, kız ilk aşkını çoktan boşvermiş ama yakışıklı unutamamış. Sanki her gün daha çok bağlanmıştı, ilk aşkına bu yakışıklı... ama ilk aşkı başkasını seviyordu... bunu düşünerek yavaş yavaş yok etmeye başlamıştı sevgisini...

Güzel kızın artık dayanacak gücü kalmamış ve sevgisini açıklamaya karar vermiş. Yanına gitmiş hevesle ve seni seviyorum demiş tüm içtenliğiyle. Âmâ yakışıklı içindeki ilk aşkının getirdiği sevgisini tam olarak silemediği için reddetmiş güzel kızı. Kız üzülmüş, ağlamış, ama yapacak bir şey olmadığını anlamış... Kızın sevgisi gerçekmiş ve ilk aşkından daha çok sevmiş yakışıklıyı...ama yakışıklı ilk aşkını tamamen unutmasına rağmen yine de güzel kızı sevmek istememiş... biraz korkmuş bağlanmaktan... bağlandıktan, sevdikten sonra kızın terk edeceğinden korkmuş, oysa kızın böyle bir düşüncesi yoktur. Ama bunu anlatamamış yakışıklıya, sonra yeniden arkadaş olmaya karar vermişler. Çünkü yakışıklı kızı kaybetmek istememiş ve ilerde kızı seveceğini düşünerek yollarına devam etmişler birlikte.

Aradan 3 sene geçmiş, ama kız hala unutamamış yakışıklıyı... muhteşem bir karaktere sahipmiş yakışıklı... güzel kız asla dış güzelliğini önemsememiş.

Kız her geçen gün daha çok bağlanıyormuş yakışıklıya .yakışıklı kıza iyi davrandığı zaman kız mutlu oluyor, soğuk davrandığı zaman çok üzülüyormuş.

Güzel kız dayanamayacağını anlamış ve bu dünyadan gitmeye karar vermiş, yani intihar edecekmiş. Her şeyi planladığı bir anda inancı gelmiş aklına. Allaha olan inancı, bağlılığı engel olmuş intihar etmesine, kader diyerek boyun eğmiş, hayatına devam etmiş... her günü çileyle, üzüntüyle geçiyormuş kızın... içindeki karşılıksız sevgi daha çok acı vermiş kıza... oysa tek istediği ufakta olsa bir sevgiymiş kızın... sevgilim diyebilmekmiş her ihtiyacı olduğunda yakışıklıya... sevgilisinin gözleri gözlerinde SENİ SEVİYORUM diyebilmekmiş bir çırpıda, ama yakışıklı sevgisini, kalbini bu güzel kızla paylaşmak istememiş... yalnız kalmayı ve kızı da yalnız bırakmayı tercih etmiş.

Hep rüyasında yakışıklıyı görmüş kız, elini tutup sevdiğini söylemeyi,.. sevildiğini duymayı hayal etmiş her zaman. Kim bilir belki birgün bu hayali gerçek olur, belkide karanlıkta yalnız bırakılır yakışıklı tarafından.

Bir gün yakışıklı ufak bir ümit vermiş kıza... demişki ilerde belki sevgili olabiliriz. Kızın içinde biraz sevinç, birazda korku oluşmuş. Çünkü yakışıklının ona döneceğine hiç ümit vermiyormuş nedense. Âmâ yinede sevgisi tükenmeden, yılmadan beklemeye başlamış yakışıklıyı. Gelecek günlerin hayalini kurmaya başlamış. İlerde olabileceğini düşünerek beklemeye başlamış yakışıklıyı. Âmâ yakışıklı korkuyormuş sevmekten bağlanmaktan...

Kız hep beklemiş ama yakışıklı hiçbir zaman kıza geri dönmemiş. Kızı yalnız bırakmayı tercih etmiş.

Sen bu yüreğimdeki sevgiyi hiçbir zaman haketmedin. Ama ben seni hakketmeyeceğin kadar çok sevdim......

Daha yaş yirmi bile değil...Ne işim var, diyorum, böyle gece yarıları, harflerin sözcüklerin karşısında? Bak dışarıda gürül gürül hayat, üstelik asıl hayat işte bu saatlerde başlıyor şimdi. Eskiler, diyorum, zamanında demişler ya "İçiyorsak, bir sebebi var!" diye, bana "Cehaletin hakim olduğu yerde alimlik deliliktir." diyen büyüklerime de bunu söyleyesim geliyor: Böyle, akreple yelkovanın Tanrıdan çekinmeseler yorgunluktan uyuyup kalacakları bir saatte yazıyorsam eskimiş şehirlerin toprağa karışmış delileri gibi, e bir sebebi vardır tabi...

Daha yaş yirmi bile değil. Ne zaman başladım hatırlamıyorum sevdaları hatmetmeye. Bu görünmeyen bir düğmeden sessizliği ve karanlığı gittikçe daha sessiz ve karanlık bir hale getirilen gecelerden kim bilir kaçıncı? Sevdikçe artıyor uykusuz geceler, hayal kurdukça ince bir nehir gibi kollara ayrılıp kim bilir hangi denizlere karışıyor. Hayallerim, sevgilerim okyanus olmaya her an hazır çömez nehirler gibi.

Daha yaş yirmi bile değil. Çocukken sevdiğim ilk çocukluk aşkım dün gibi aklımda. Hem de öyle hayal meyal değil, yeni kaynamış sütün aklığı gibi dipdiri... Evlendi, çoluğa çocuğa karıştı. Şimdi belki de adını bilmediğim kasabalarda. İlk çıktığım kız, artık ilk çıktığım kız değil. Sevdiğim hiçbir kız belki de o sevdiğim kız değil artık. Ama hayalleri, dedim ya, dün gibi aklımda. Aynada kendimi görür gibi hatırlıyorum olup bitenleri. Başıma gelenler, yalan yanlış söylenenler hala aklımda. Dişlerim her an sıkılı, çünkü ölünün başındaki akbaba sanki hatırladıklarım. Yazmıyorum boşuna, hatırladıklarım ben ölünce cesedimi didikleyecekler. Ama işte bu satırlar mezar taşım yerine geçsin, gözüm yok süslü püslüsünde.

Daha yaş yirmi bile değil. Küçükken, baba ocağında geçen sert kış gecelerinde yağmur camlara saatin saniye sesleri gibi tık tık vururken hayal kurardım. Bir gün kendi evim olunca, sabaha kadar mum ışığında misafirlerime kurduğum kent masallarını anlatacağım, diye... İşte büyüdük, boyumuz posumuz o kadar olmasa da içimizdekiler büyüdü. Ne kurgusu, ne masalı? Her şey bire bir gözümün gönlümün içinde. Her şeyi birebir yaşıyorum, kurguya zaman mı kalıyor? İşte şehir işte masal:

Yıllar boyunca böyle bir sevdanın hayalini kurmuşum, tamam oldu bu sefer, aman bunu bozmayım, diyerek yaşıyorum aşkımı. Gelecek planları, alış veriş listeleri... Her gün saatlerce beraberiz, akşam oluyor, arkadaşlar evde, aileler evde, birbirimize doymuyoruz. Derken geçiyor günler böyle, saatlerin en üşengeci bile durmaz, her çağda, her zamanda akıp gider. İnsanlar da saatten farksız, şehirlerimiz ayrılıyor sonunda. İşte, diyorum, işte sana fırsat, ayrılığı yaz, ayrılığı anlat... Sevgilinle arandaki mesafe sana acı veriyorsa, acının rengini sayfalara yay, sayfalar acı koksun senin gibi.

Ama hep derler ya, ben de dedim: Hiçbir şey düşlendiği gibi gitmiyor. Yeni şehrimde bir kız gördüm. Beğenmemek insanlık değil, beğenince de insanlıktan çıkıyorsun. Ben edebiyatçıyım, yeri geldiğinde abartırım ama hayır, onu görünce ne romantizm, ne nihilizm; gerçeğe aykırı bütün akımlar iflas ediyor. Salınıp kapıdan girişi, selam verirken ki gülümsemesi... İşte, dedim, yüzyıllardır bozulmayan güzellik bu olmalı; Leyla mısın, Zühre misin, Kleopatra mısın nesin sen? Ben seni abartmamalıyım, bu kadar da olmamalısın, sevdiğim var güzel kız, yapma!

O bir şey yapmadı, zaten dünyadan haberi yoktu kızcağızın. Sonbahar bitmek üzere, bizim iklim çoktan soğumaya başladı. İşte yine kış havası, yine yağmurlar yolda. Yağmur atmosferin kapısından girince, uykuya, yatağın sıcağına dönüş yok artık. Kimseye aşık değilsen bile, aynada geçmişin var. İlla ki eski sevgililerinden birini özlüyorsun zaten, sana en büyük kalleşliği de yapsa özlüyorsun. Ah bu yağmurlar!

Sevdiğim kızın şehrindeydim mevsim dönmeye başladığında. Birkaç gün kalıp dönecektim. Ne olduysa o gece oldu. Sabaha az bir şey kala uykum bölündü. Uykuyu ya çiş böler ya susuzluk, ya da kabus... Kafamı yastığımdan kaldırdım, nedir dedim uykumu bölen, hangi ses, hangi ihtiyaç? Kafamı çevirdim, yanımda kız arkadaşım olmalıydı. Adım gibi eminim, orda uyuyor olmalıydı. Ama hayır, işte o güzel kız yanımda boylu boyunca uzanmış, kundaktaki bebeğin kokusuyla mışıl mışıl uyuyor. Açmasını istiyorum gözlerini, sen bebeksen bu yaşlarda başının etrafında uçan meleklere gülümsemelisin. İşte ben, masum olmasa da bir melek; aç gözünü bak bana! Sen o musun, ihtiyacım mısın, kabusum mu? Sevdiğim kız mısın, yoksa yeni yeni aklıma düşen mi? Aç gözünü n'olur, bak gittikçe ona benziyorsun. Bu işin şakası da yok dönüşü de... O gözünü açmadıkça zaman uzadı o gece ve artık dönüş yollarında geldiğim yere aynı yollardan dönerken ben, birkaç gün önce giden ben değildim. Artık kabusun ta kendisi başlıyordu ki en hakiki kabus, uykusuzluğun ta kendisidir.

Artık içeri girmeleri bekleyemiyorum, koridorlardayım. O karşıdan yaklaştıkça her şey ve herkes kayboluyor, Münkirle Nekir mezar taşlarında sorguyu suali, Mikail göğü yeri bırakıp geliyor. O kızı gördükçe Allah'a binlerce kez daha secde ediyorlar. Daha fazla bekleme İsrafil, kıyamet işte burada kopuyor. Adım adım yürüyor her şey mahşere, ah sen ne güzel kızsın? Ah bu ben, bu inançsız, bir işe yaramaz mahlukat, seni görüp nasıl inanmam Tanrıya, sen böyle kendi kendine var olamazsın. O nasıl bir Tanrıdır ki işte böylesini yaratmaya gücü yeter? O nasıl cömert ki kıskanmadan, alınmadan bir tanrıça gibi sanki, seni alır buralara, bu itin çakalın ortasına koyar. Yalvarırım dön o geldiğin saraya, bak bu dünya artık çok kirli, insanlar sahtekar. Senin o güzel, siyahın asıl sahibi iri gözlerine girmeye layık değiliz biz, saçların beni bile korkudan yorgan altına sokan şimşekler gibi, gökyüzünün gümbürtüsüyle birken, savurma işte, harcama.

Nasıl geçti bilmiyorum o günler. Yeni bir hayat kurmaya çalışırken, bu tuzla buz olmuş zaman nasıl geçti? Yeni bir hayat, diyorum. Basit bir şey değil ki. Yan odada annemin babamın varlığıyla huzur içinde uyumak yok artık. Evim buz gibi, ben yapayalnızım. Hem de öyle herhangi bir başkasıyla aynı evde değil, sahiden ben ve kendim vardım artık, yapayalnızdım. Artık her şey geride kalmıştı; eski hayatım, dostlarım, sevdiğim kız... Hafızamda kurduğum yıllanmış konfor tarihe karıştı. Artık yeniden dünyaya gelsem bile o düzeni kuramayacağım.

Hayalini kurduğum yaşlara ermiştim. Geceleri dostlarıma yağmurlu gecelerde, dışardaki soğuğun kapının, pencerenin altından sızdığı evimin solgun ışığının altında kurmaca falan değil, içimdekinin ta kendisini anlatıyordum. Anlatmakla olmaz ya, karşılarında günden güne yaşıyordum. Gün be gün takip ediyorum gözlerimin yeni çıkan kırışıklarını. Ruhum yeni bir aşk için çocuklar gibi oyun parklarına koşardı aslında ama nerde? Bu hayaller, asla ve asla anlatılamaz herkese, anlatılsa da yaşanamaz. İmkansızın hayali güzeldir, ama asla olmayacağını bile bile düşlemek... bir çocuğun boyundan uzun dala zıplaması kadar rezil rüsva, ve meyveyi yakalaması kadar uzak. Yine de onu görmeden duramıyordum. Evime gelsin diye, doğrudan çağırmaya cüret edemediğimden, bir sürü insanla birlikte davet ediyorum. O iki dakikalığına girdiği mutfağa nasıl yakışıyordu? Ona layık olamayan bir şeyi sahiplenişi... Gülümsemesi, oturuşu, bakışı...

Ve o günler... İçimdeki hayaller soğuk bir iklimin yağmurlarıyla büyür. O yağmurlar ki bazen kendi gerçek varlıklarıyla bizim hayallerimizi sularlar. Hayaller büyür büyür ve artık otuzuna gelmiş bir yetişkin gibi kendilerinin farkına varırlar. Nedirler ve ne değildirler... Artık bazı şeylere gücünün yetemeyeceğini kabullenince de, kendilerini akıp giden hayatın olmaz olası gerçeklerine salıverirler. Benimki de böyleydi işte, o yağmur sesinde hayal kurmak ve hemen arkasından iskambilden kuleye üflercesine unutmak hepsini.

Günler geçtikçe, düşlerimdeki hastalık çoğaldı. O güzel kızla ilgili bütün her şeye bu acımasız, bu vebalı hücreler yayılıyordu. O, gözümün önünde durdukça, bir yandan küçücük ihtimaller, bir yandan kız arkadaşımın varlığı mengenem olup araya kıstırıyorlardı beni.

Böyle olmadığını, olamayacağını anladığımda hastaya durumu itiraf etmeye karar verdim. Ne kendime dürüst davranıyordum, ne ona, ne de kız arkadaşıma... Bir yerden olabildiğince temizlemek lazımdı. Ve bahardan çalıntı bir kış sabahı, aklımda karşımdaki denizde yüzen tekneler gibi sözcüklerle oturdum yanına, anlattım ne varsa... Gelsin benim olsun diye değil, ne olduğumu göstermek için. Ben anlattıkça düşlerime yağmur yağdı, düşlerim büyüdü ve her şeyi anlamaya başladı: Olmayacak olanı düşünmek gerçekle yalan arasında sıkışmış bir varlık gibiydi ve ne gerçek ne de yalan olamadıkça yerde ve gökte bir kütleye sahip değildi. Ben anlattıkça bitiyordu her şey. Sanki bir ressam çizdiği resmi aynen başa alıyordu. Tual bomboş kalmıştı işte, bu itiraf onun da beklediği bir şeydi ama sonrası hiç de beklediğim gibi olmadı. Zaman geçtikçe ve ben saçmaladıkça aramızdaki mesafe bin yıldır sırt sırta veremeyen tepelere dönüyordu.

Artık bir kız arkadaşım da yoktu. Artık ne o ne bu... Ben ovanın ortasında ellerini açıp gökteki yaratandan bir damla su istemekten aciz bir zavallı. İçimi yakan tarafı, o kızcağız da beni seviyordu hala. Benim boğazımda hep bir düğüm, ben o sevdiğin adam değilim aslında, demeye hazır. Ama olmuyor bir türlü, boğazımda denize gömülmüş korsanların gemici düğümleri, açılmak bilmedi aylarca. O kızı sevdiğimi herkes bildi, o da bilsin, madem sessizce yaşayamadım bilmeyen kalmasın istedim, bir türlü olmadı. İçimde bir dilenci kılığıyla duruyor bu sır. Üstü başı kir pas içinde, leş gibi kokan, kapkara bir dilenci; ben anlatmadıkça üstü başı eskiyor, daha da kirleniyor. Arada bir dürtüyor beni, Önümüz kış, ben böyle üşürüm, çare bul... Ben çare bulacak halde olsam...

Bir gün geldi. Bana hala güvendiğini, kimsenin benim gibi olamayacağını söyledi. İçimdeki dilenciyi giydirmenin zamanıydı galiba. O kanserli hücreleri tamamen temizlemenin zamanı... Ben o değilim. dedim, O dürüst, sadık adam değilim... Yer gök susmuştu artık, hastalıklı hücreler susmuştu. Dilencinin keyfi yerinde. Sevdiğim kız...o da susmuştu. Ama çok derinlerden bir yerden bir sızı hissetmiştim sanki. Kuyruk acısı desem yerinde midir bilmem ki! Adını çağırınca uyanacak lanetli ruhun beklediği olmuş gibi, gözünün içine bakamadığım sevgim uyanır gibi oldu.

Çingene gibi bağırıp çağıran yer gök! İçimdeki arsız, yüzsüz dilenci! Beni hala sevdiğini söyleyen kız! Siz sustunuz ama ya içimdeki her an uyanmaya hazır bu lanet n'olacak? Din değil ki bu sevda, kitabını hatmedeyim, ibadetini yerine getireyim.

Aylarca sustum, ama köpek gibi sevdim. Boğaz'daki martılar, Boğaza düşen yağmurlar şahidim işte, köpek gibi sevdim. Sır tutmanın sabrı dişlerimi kanattı sıkmaktan. Önce ona anlattım. Susayım, bari öbürü bilmesin, dedim, olmadı; oturdum, anlattım işte... Ben, dedim, köpek gibi sevdiysem, böyle de bir köpeğim işte.

Okuyan, dinleyen sonuç bekler. Ben de yeni fark ettim, aşkım öfkemden büyük, bir sonuç bulamadım ki yazayım. Ne başı belli, ne sonu... Neresini anlatayım; seviştiğin insanın yüzünde kimi görürsen asıl sevdiğin odur işte. Bu da tıpkı şu öyküyü yazan adam gibi, yani köpek gibi sevenlerin yerlere çalınası gerçeğidir...

Ben ta çocukluğumda istemiştim kurup yazayım, anlatayım bir şeyler diye ama ne mümkün? Bu hakikatler, hayallerimi yazmaya zaman bırakmıyor. Ve insan ne kadar uğraşırsa uğraşsın, hayaller çoğu zaman kurulduğu yerde çakılı kalıyor. Edebiyatçı olacağım diyorum, bu çakılı kalan hayalleri ne yapayım, nereye yazayım? İşte yaz bitecek yine, sonbahar ve kış bizi bekliyor. Gök gürültüsünün çatırtıları, camlara vuran yağmurlar yine başlayacak. İşte mevsim, işte gerçekler. Gerçek dediğimiz şey ya insanı açlıktan kurutuyor, ya küçücük bebelerin uykusuna bomba diye atılıyor, ya da işte sadakat kavramını yerle bir edip köpek gibi aşık ediyor bizi. Önümde sonbahar kış, kim bilir kaç tane daha gelecek? Ey hiçbir kusurunu bulamadığım, ey beni deli gibi kendine aşık eden güzel kız, seni yaratanı en iyi sen bilirsin. Söyle yeri, göğü ve seni yaratana, artık gerçekleri yazmayı istemiyoruz. Bütün bu acı gerçekler için güzel düşlerimiz var, biz yazalım ki gerçek olsun.

Daha yaş yirmi bile değil. İçimdeki dilenciler, hayallerimin mikroplu kalıntıları; onlardan bir sürü var, atamadım hala. Ah bu yağmur, işte bu yağmur!.. bana bıkmadan dilenciler doğurur...

HOŞÇAKAL

Ben veda etmeyi pek beceremem. Duygularımı da pek açığa vuramam zaten, hele bu veda çok daha zor geliyor. Aslında hiç böyle bir son görüşmeye gerek yoktu. Ama insanın kanı durmuyor işte., ne varsa bu son anlarda.?

Senden hatırlamanı bile istemiyorum., sadece temizliği ve saflığı yaşatalım bu aşkı kalbimizin bir kuytu köşesinde!...

Ne güzel başlamıştı. İkimizde gençtik deli doluyduk, coşkunluğumuzun son safhasında kanımızın kaynadığı bir anda gördük birbirimizi, sevdalandık.

Geceler boyu uykusuz kaldık birbirimizi düşünmekten, en güzel heyecanları, en güzel bakışları yaşadık. Hemen aşkı yaşadık, zamanı durdurup utançları ve sitemleri yaşadık. Kavgaların en güzellerini de biz yaptık. Çünkü barışmakta ayrı bir zevk veriyordu bize.

Sevdik, sevildik, doruğuna vardık kutsal duyguların. Aşk yeminleri ettik tutamayacağımızı bile bile. Günlerce aylarca yalnız ikimiz varmış gibi yaşadık. Ne alaylı bakan gözlere, ne karşı çıkan büyüklere, ne de dost sözüne aldandık. Kendi ateşimizde yandık, en önemlisi bir birimizi anladık.

Romantik şarkıları serin aksam üstleri yaşadık seninle. En güzel çiçekleri verdin bana. Rüyalarda bile hep ikimiz vardık. Gerçek aşkı tattık bunu sende biliyorsun.

Öyleyse hep aynı duygularla kalmalı değil mi? Biz birlikte olmasak da... güzel başlayan çok güzel yaşanan bu aşkı aynı temiz duygularla bitirmeliyiz. Şimdi de ayrılığın en güzelini en acısını yine biz yaşıyoruz...

Ne dersin bu da Allah'ın bir lütfu değil mi bize? Lütfen ağlama. Neden benimkilerle yarışıyor göz yaşların? Sen benim güçlü kocaman sevgilim değil misin? Güçlüsündür sen... seni hep böyle hatırlamak istiyorum, haydi sil gözyaşlarını. Hava da kararmak üzere, zaman bize hep acımasızdı zaten. Yine öyle çabuk olmamızı istiyor herhalde.

Sana bir şey söylemek istiyorum. Mavi gömleğin sana çok yakışıyor bir daha kız tavlamaya niyetlenirsen bu sözlerim aklında bulunsun. Bir de küçük bir istek arkana dönüp bakma tamam mı her şey burada bitsin, hoşça kal...

HAYATA DAİR

Hayata hiç isyan etmeyin.

Öncelikle şunu kabul edin, hayat adil değil.

Hiçbirimiz, hiçbir canlı eşit yaratılmadı.

Başımıza gelenler de eşit değil.

Önce hayatın adil olmadığını kabul etmelisiniz.

İşine akıl erdirebildiğiniz bir Tanrı, Tanrı değildir.

"Guguk Kuşu" filminde Jack Nicholson akıl hastanesinde çok ağır bir mermer havuzu kaldırabileceğine dair diğer hastalarla iddiaya girer.

Yüklenir ve havuzu kaldırmaya çalışır, kaldıramaz.

Diğer hastalar onunla alay ederken bir şey söyler:

"Ben en azından denedim".

Siz gerçekten denediniz mi?

Yoksa pencereden hayatı mı seyrediyorsunuz?

Hayata Windows 98'den, Sony 72 ekrandan mı bakıyorsunuz?

Oysa hayat hepimizin avuçlarının içinde,

Kiminin nasır tutmuş parmaklarında

Kiminin boyalanmış ellerinde,

Kiminin gömleğinde ki ter kokusunda ,

Ama hayat her zaman avuçlarımızın içinde.

Nasıl istersek, neye karar verirsek hayat orada var.

Güneş, her sabah yeniden doğuyor,

Gün, her şafakta nice umutlara gebe şekilde ağarıyor ve siz,

Eğer isterseniz hayatı bir ucundan yakalama şansına sahipsiniz.

Yeter ki gülümseyin

Yeter ki bu gün benim günüm diyerek kalkın yatağınızdan...

Bu iletiyi içinizdeki çocuktan uzak tutunuz.

Zira, siz bu iletiyi okuduktan sonra içinizdeki çocuk, özgürlüğüne kavuşmak isteyip başınıza dert açabilir.

Bu iletiyi yazan ve/veya size gönderen kişiyi, mümkünse kalbinizin derinliklerinde bir yerde muhafaza ediniz.

Bu dünyadaki varlığınızın, dostlarınızın var olmasına bağlı olduğunu,

Bazen bir çiçek yada küçük bir tatlı sözle bile kirik bir kalp tamirinin mümkün olduğunu,

Özür dilemenin, teşekkür etmenin ve şükretmenin "ERDEM" olduğunu, Bu iletiyi yazan ve gönderen kişinin, hiç tanışmıyor olsanız bile sizi çok sevdiğini, ASLA UNUTMAYINIZ.

Ve Her sabah uyandığınızda "BUGÜN YINE ÇOK GÜZELSIN HAYAT HER ŞEYE RAĞMEN..." demeyi ihmal etmeyiniz...

HAYAT

HAYAT ;

Bir yaşam öyküsüne katlanılamayacak kadar uzun!

Bir gülümseyişe, bir kıpırdanışa, bir dokunuşa

Vakit ayıramayacak kadar kısa!

HAYAT ;

Her anını sonuna kadar yaşamaya çalışmak için,

Nefes nefese koşturmayı göze alacak kadar dolu,

Bütün yaşadıklarının sadece bir hayal olduklarını

Hissettirecek kadar boş!

HAYAT ;

Gerçekleri sırtlayıp taşıyamayacak kadar ağır.

Bir kuşun kanadına konupta ona biile hissettirmeden

Uçabilecek kadar hafif !

HAYAT ;

Gerçek yaşam öykülerine katlanmaya değecek kadar

"Yaşanmaya değer "

HAYAT;

Onu kısıtlamanın haksızlık olduğunu anlatacak kadar

Öğretici,

Bir daha bulunmayacak, yaşanmayacak kadar "tek "...

HAYAT ;

Kendini oluşturan her büyüyü,

Her cazibeyi, her rengi,

Yürekleri hoplatacak,

Kanlarımızı kaynatacak kadar

Parlak ve güzel !

Gözlerimizi acılarla, hüzünlerle,

Ayrılıklarla, ölümlerle buluşturduğumuzda,

Sadece iki renk !

Gri ve siyah !

HAYAT ;

Gerçek yaşam öykülerine katlanabilecek gücü bulup,

Bulaştırıp, daha da büyüğünü oluşturabilecek kadar

Heybetli ve zor,

Her şeyden vazgeçip

"yaşamaya veda etmeyi isteyecek "

kadar da güçsüz ve zayıf !

HAYAT ;

Sevmeyi bilecek, bilmiyorsa öğrenecek tadacak,

Sunacak,paylaşacak....ve böyle sevgileri

Çoğaltabilecek kadar anlamlı...

Nefreti seçip, sıçratmak, sıçrattıkça da o pisliğe bulaşacak kadar anlamsız...