Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine
Kategori Dışı Konular tarafından Sosyal Bilimler'de yazılan bir grup blogu
  • Konu

    61
  • Yorum

    16
  • görüntüleme

    8.716

Bu bloğa katkıda bulunanlar

Bu Blog Hakkında

Kategori Dışı Konular

Entries in this blog

Sana nasıl anlatsam bilmiyorum. Ama bildiğim tek ama tek şey seni delicesine çok sevdiğim. Seninle öyle bütünleştim ki ayrılmak değil kopamıyorum senden. Ne seni bırakabiliyorum; ne de kendimi hiçe sayıyorum. Bunların ikisini de yapamıyorum. Çünkü artık düşünemiyorum. Kafama, benliğime o kadar yerleşmişsin ki; seni oradan çıkartmak olanaksız. Belki kendimi küçük düşürüyorum ama sevgide küçük düşme söz konusu olsa bile seve seve senin için her adımı atarım. Seni o kadar çok sevdim ki artık aşkım senden bile öte. Seni sevdiğimi dağlara, taşlara kısacası her yere; bütün kainata haykırmak istiyorum Seni Seviyorum!!

Bu kelime topluluklarını defalarca senin için ama yalnız senin için tekrarlayabilirim. Biliyor musun; seni sevdiğimden beri artık çevremdeki her şey gözüme daha güzel daha hoş ve de daha ümit verici gelmeye başladı çünkü onlar bana seni hatırlatıyor...

Dağlar gibi sende içimde çok büyük tutunulması zor bir yerdesin. Tepeler gibi sende içimde ulaşılması zorsun. Zirveye sadece bir kişi çıkar senin yaşamında; işte o da ben olmak istiyorum zirvede tek ben; BEN VE SEN...

Su gibi berraksın ama içimdekileri de alıp götürüyorsun,yol gibi senin de sonun yok; yani seni sevmenin sonu yok... Bu böyle nereye kadar sürer bilemem tabi. Bunu ben belirleyemem; ama şunu bil ki seninle ölüme bile varım..!

Sensiz geçen bir gün değil bir salise bile düşünemez oldum. Sen benim; benliğim, varlığım, hayatım, geleceğim, çılgınlığım, sevincim, mükemmelim, sevdiceğim, bebegim kısacası her şeyim her şeyimsin...

Sensiz bir hayatın oksijensiz yaşamdan farkı yoktur. Aldığım nefes içtiğim su yürüdüğüm yol her şeyde sen ve senden izler var.

Seni seviyorum

SENİ SEVİYORUM

Seni seviyorum diyorum sürekli, ama artık içimden.. Sessiz sessiz yapıyorum konuşmalarımı, ne sen duy ne ben duyabileyim.. Kimse bakmasın gözlerime.. Kimse konuşmasın hatta benimle çünkü kendimden çok sendeyim son günlerde.. Sessizliğim bundan.. İçinde huzursuzluk çıkartmayayım diye çabalıyorum.. Söylediğim tek cümle var, nakarat oldu; seni seviyorum..

Sen, huysuz bir ev sahibi gibisin aslında.. Sürekli atmaya çalışıyorsun beni yüreğinden.. Yada kendine bile yabancı biri.. İnsan bunca zaman emin olduğu şeylerde yanılır mı.. Bu kadar uzak, kayıtsız nasıl davranabilir ki.. Anlamadım ben seni.. Anlayamadım.. Artık ne görüyorsam kendime aldığım o.. Altında yatanlara ulaşmaya çalışmıyorum.. Hatta seninle göz göze gelmek kabusum son günlerde, nedendir ki savunduklarımı görmek istemiyorum senin gözlerinden akan..

Şimdi ben gidiyorum.. Daha doğrusu uzaklığım seni kaybetmek istemediğimden aslında.. Ama misinalar var elimde fark etmediğini sanarak yakın olmaya çalışıyorum çoğu zaman ve bu o kadar rasyonalize halde oluyor ki kendime inkarım kolaylaşıyor.. Kızıyorum sana.. Neydik ne olduk diyorum sonrasında.. Başlıyor durduramadığım göz yaşlarım ve hıçkırıklarla adını anıyorum.. Yine aynı cümle sessizliğimde aklımdan geçen ve yüreğimde avazı çıktığı kadar bağıran; seni seviyorum..

Zamansızım aslında.. İlerleyen hayat beni içine alıyor gibiyim.. Rutinler devam ediyor, biraz sen varsın aralarında o kadar.. Zaman sızım oluyor bir anlamda da.. Senden uzaklaşıyorum ve bunu kabul etmek zorluyor.. Canımı acıtan şarkılarda güçleniyorum şimdi.. Giderim diyorum.. Denedim diyorum.. Sevda yerine dokunmadım onun diyorum.. Ve ne var biliyor musun.. Değersizliği görüyorum en çok, senin duvarlarına çarptığım yerlerime bakıyorum o değersizlikle.. Sonrası boşluk.. Sonrası yalnızlık biraz.. Ve sonrası yine her şeye rağmen sessiz sedasız bir seni seviyorum..

İçimdekileri bildiğini sanırdım.. Gülümsediğinde sıcacık olurdum.. Anladıklarımı anlattığım yerde vardın diye düşünmüştüm.. Ama yoksun.. Şans mı şanssızlık mı bu yaşantılar.. Biz demeye çalışmak şimdi zor.. Senin sessizliğin benden de öte.. Duyamıyorum.. Sadece içimden düşüşünü fark ediyorum.. Sıyıra sıyıra geçiyorsun yüreğimin sen yerlerinden.. Kanıyorum.. Ve biliyor musun bu yaralar kapanmayacak.. Kendime ulaşamıyorum artık sende var olan.. Yaşatıyor musun bilmiyorum beni iç dünyanda.. Var olmasam bile son cümlelerim yine sitemle karışık; seni seviyorum..

Anlamıyorsun beni diyorsun ya hep, evet anlamıyorum.. Anlamayacağım da..Çünkü senin aşk demeye çalıştığın, ömrü en çok bir günlük kelebek.. Sen beni anlamayı denesen birbirimizi sevmek için elde olan nedenlerin sonu yok, göreceksin.. Nefes aldığım her saniyede çünkü ile bağladığım seni seviyorumlar var içimde..

Baktığın yer neresi şimdi duygulara bilmiyorum.. Her görüş ve her uzaklık eski yakınlıklarla yan yana duracak hep.. Üzüleceğim ben.. Sen ne yaşıyorsun artık bilmiyorum.. Evet yaralıyor bu da.. Gülümsemeye mecalim yok, biraz senin yüzünden aslında.. Bende kalanları istediğin zaman alabilirsin diyeceğim ama sen bana hangi duygunu bırakmıştın ki.. Sana verdiklerimi almayacağım merak etme çünkü onlar gibisi olmayacak bundan sonra sana sunulan sevgilerde.. Sakla.. Göz yaşların ıslatır bir gün.. Korkma sessiz sessiz söyleyerek cümlemi, kendine bırakıyorum kiracısı olduğum yüreğini.. Zarar ziyan yok.. Hissettiklerin için mücadele edersin sanmıştım, yanıldım.. Kendinle kal şimdi.. Avuntu sevdalarda yalnızlığınla kal.. Son kez içimdeki sen tarafıma söylüyorum ben; seni seviyorum..

AFFET BENİ

Burnu bir karış havada, gözü yükseklerdeydi ben onu sevdiğimde.

Hele hele benim aşkımı yerden yere vurup, nasıl kırmıştı kalbimi zalim.

Dudaklarından dökülen acı sözleri; öyle ki, bugün bile unutamadım.

Ne tebessümdü o, zehirden beter.

Her olayda içim paramparça, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı olurdu.

Yorgun düşerdim onsuz geçen, onunla dolu, koyu siyah gecelerden.

Pişmanlıktan kendime lanetler eder,

Sevgimi söylediğim günü düşündükçe,

Kaleme sarılıp yazardım ona nefretin aşkla kucaklaştığı o uzun mısralarımı.

Derdim ki; alın yazımdı, onbeşimin çocuksu aşkıydı.

Nasıl da gülerdi canı istedi mi...

En anlamlı bakışlarıyla önce ümitlendirir,

Ardından bir uçurumun kenarına yapayalnız bırakır giderdi.

Ben çaresiz, ben yorgun, ben bıkkın bu sevdadan.

Ah bilirdi o insafsız, diri diri yanardım o böyle yaptıkça...

Şubatın buz gibi kasvetli soğuğunda; onda ne bulduğumu bugün bile bilemem.

Ama o günlerde hayatımın amacı, varolma gibi gelirdi bana.

Çocukluk mu, yoksa gençliğimin safça tutkusu muydu bu kölesiye bağlanış,

İçten içe kopan fırtınalar, bu delice yakarış?

Kimbilir, belki de sevilmeye muhtaç bir kalbin bitmek bilmeyen kaprisi...

Ondan hiçbir şey istememiştim.

Sadece sevgi...

Evet, şimdi yıllar sonra ben, onu düşünüyorum ilk defa kucağımda resimler, hatıralarla.

Hava yine soğuk, yine kasvetli gözleri gözlerimde yine sevgi, derin yüreğimde.

Unuttum sanırdım, meğer aldanmışım, ağladım saatlerce.

Bu onun "ölüm yıldönümü"dür.

17'sinde toprakla kucaklaşan, o zalimin hikayesidir anlatılan.

Bir melodidir kırık, umutsuz...

Doldururken sensizlik o an odayı gönlüm hala boş, kafam yine dumanlı.

Bir feryat yankılanmıştı acı dolu tam 15 yıl önce bugün bomboş kırlarda.

Deli gibi koştum sınıfa, sırası boştu.

Benim kadar çaresizdi her köşe.

Kendi kendime konuşarak yaklaştım sırasına;

"Sen ölemezsin; canımsın, sevgimsin, emelimsin...

Dileğince nefret et, alay et duygularımla ..

Kızmam sana ...

Ama ne olur bir yalan olsun, acı bir şaka.

Evet, evet beni üzmek için yapıyorsun.

Herşeyini özledim...

Allahım son defa göreyim yeter bana"

Bu sensiz yakarış defalarca sürmüştü...

ta ki, ölümün o sinsi kokusunu içimde duyana kadar.

Hıçkıra hıçkıra ağladım, sıraya kazıdığın ismini öptüm.

Sonra, ona ait birşeyler bulmak için aradım her köşeyi...

Yalnızca buruşturulmuş bir sayfa, rengi solmuş.

Yazı, onun yazısı.

Bir mektuptu, özenilerek yazılmış, belki de çok emek verilmiş her satırına...

Çok şaşırdım, mektup bana hitabendi.

Korkakça, kaybolmasından korkarak,

Acıyla okudum her cümleyi kalbimde büyüyen bir özlemle...

Hele hele o ilk satırı...

Öyle ki, bugün bile unutamam, okudukça ağlarım.

"İnsan sevdiğini yerden yere vururmuş bir tanem, AFFET BENİ !!!..."

SEVEBİLİYORMUYUZ

İnsanlar sevgi kıvılcımlarından fazlaca taşısalardı, dünyanın bu karamsar yüzü kesin değişirdi. Çünkü bu dünyanın merkezi insandır. Odur sevginin tadına varan. Bütün güzel şeyler sevmeyi amaç bilen insan düşüncesinden oluşmuştur. Bütün sevgiler insan kokuşludur. Sıcağı sıcağına.

Yalnız sevgide buluruz doğruları. Bu yüzden seven kimseler daha mutludur. Sevgiden yoksun kimseler çelişkiler içinde bocalar durur. Bu bocalayışlar,hırçınlıklar yaratır ve sonra da hem kendisine hem de çevresine zarar vermekle devam eder.

Seven kimseler mutludur dedik; Yürekleri gerçek sevgiyle çarpan kimselerin gözleri,çevreye bir başka tatlılıkla bakar. Böyle tatlı bakışlarla karşılaşanların,gözlerinden gönüllerine tatlı ve ılık bir yakınlaşma duygusu yayılır. Çünkü sevgi kaynağı zengin olan kişiler ,samimi ve etkileyicidir. İnsanları içten sever,neşelidir,güler yüzlüdür,aranan kişidir o.Kendi mutluluğu yanında başkalarının da mutlu olmasını,iyiliğini yürekten ister. Gösterişten uzak,samimi duygular içinde dostluk kurar. Mutluluğa giden yolları kendisi bulduğu gibi başkalarına da gösterir. Menfaatsiz sever,karşılık beklemez,gerçek dosttur. Bu tür insanların umudu daima başının altında yastığıdır. Hayatı sevdiği gibi,sevdirir de. Karşılaştığı problemleri insanlık sevgisinde çözer,eritir. Onların yüreklerine attıkları sevgi tohumları en taze biçimde filizlenir ve çiçek, çiçek sunulur. Yaşadığı ortam ne olursa olsun bir kardelen gibi açmayı bilir,çevresiyle hep barışık kalır.

Evet,böylesine sevebiliyor muyuz? Sevginin tadına varabiliyor muyuz? O zaman bu dünyadan ,yaşamdan,yaşamaktan korkmamıza hiç gerek yok. Başarı bizimdir,mutluluklar bizim içindir.

Böylesine bir sevgiye sahip olmak da elbette kolay değildir,biliyorum. İnsan ve insanlık sevgisinin kolay, kolay kazanılmadığını da biliyorum. Kendimizden başka diğer insanların mutluluğunu yürekten istemek ve böyle bir mertebeye kolay erişilemeyeceğini de biliyorum, fakat mutlu insanları görmek ve onların arasında mutlu yaşamak isteyenler, bunlardan daha sihirli bir çare söylenebilir mi.

Bu temiz dilekler bizim en kuvvetli tarafımız olsun ve bunları yüreğimizdeki sevgi kaynağının zenginlik derecesiyle gerçekleştireceğimize inanalım. İnsanlık yolunda dostça niyetlerimizi çevremize taşırarak sergileyelim. İçimizdeki sevgi pınarımız çoraklaşmadıkça bir gün bizi anlayanlar çıkacaktır. Gerçek sevgi gözelerimiz kurumadıkça çözemediğimiz sorunlar kalmayacaktır. Mutluluğun kapıları bizlere,ancak bütün insanları derinden sevme özelliğimizle, ardına kadar açılacağına inanalım.

Tertemiz ve engin bir sevginin aydınlatamayacağı hiçbir karanlık yoktur ve bu sihirli anahtarın kolaylıkla açamayacağı bir insan yüreği de yoktur.

Unutmayalım,bizim için önemli olan zoru başarmaktır. Çünkü o zor yapılan şeyler en çok sevilenlerdir.

SENİ ÖZLEMEK

Seni ilk gördüğüm gün başka kim varsa silinip gitti hayatımdan. Tatlı anılar bir yana, hangi olay varsa zihnimden silindi. Yepyeni, tertemiz bir başlangıçtı bu. Çıplağım, karşında arınmış durumdayım. Yaşamın iki yüzlülüğünü, yalancılığını, ihanetlerini, kalleşliklerini soyunup karşına en saf, en yalın benliğimle çıktım.

Sana ait olanı yaşamak istiyorum ben. Aşksa aşk, sevinçse sevinç, hüzünse hüzün, acıysa acı... Senden gelen hiçbir şey korkutmuyor beni. Sen yanımda olduktan sonra her şeye dayanabileceğimi biliyorum. Gözlerindeki derin uçurumlarda bir dağcı edasıyla gezinmek mutlu ediyor beni. Seni her gün yeniden keşfediyorum. Bu keşifte yolumu kaybetmeme imkan yok. Pusulamda rehberimde sensin. Karanlık yollarda ışığımda sensin.

Demet demet çiçek oluyorsun. Ben o çiçek tarlasının acemi bahçıvanı, birini koklasam diğerinin hatırı kalır diye üzülüyorum. Neyse ki her gün yeniden açıyorsun. Ve ben o renk renk çiçekleri bir daha koklama şansına sahip oluyorum.

Ne desem de sevda mı anlatsam diye düşünüyorum. Bu güne kadar söylenmiş en güzel sevda sözcükleri bile sana duyduğum aşkı ifade edemeyecek diye korkuyorum. Dünyanın bütün dilleriyle Seni Seviyorum desem yetmeyecek biliyorum.

Bana dokunduğunda tatlı bir ürperti kaplıyor bedenimi. Hafif bir meltem nasıl gıdıklarsa insanın vücudunu öyle oluyorum işte. Ama senin dokunuşların bu dünyadan uzaklaştırıyor beni. Kendimi lacivert bir okyanusun ortasında buluyorum. İçimdeki sonsuzluk duygusu büyüyor. Hiç bitmesin istiyorum dokunuşların.

Nereye gidersem gideyim yanımda götürüyorum seni. Hiç yalnız değilim bu yüzden. Ne gecelerim sensiz geçiyor, ne gündüzlerim. Yaptığım her şeyde, attığım her adımda mutlaka sen de varsın.

Özlemek aşkın yaramaz çocuğu. Ben o çocuğu bile uslandırdım artık. Özlenen sensin çünkü

Sen benim için bu dünyada özlenmeye değer tek şeysin. Karşıma nasıl çıktığının önemi yok. Biz buna hayatın sürprizi diyelim.

Hani bir piyango bileti alır cüzdanında unutursun da haftalar sonra hatırlayıp listeye baktığında ikramiye kazandığını görür, sevinirsin ya...

İşte Sen Benim Hayatımın Büyük İkramiyesisin !

GİTME

Gidiyorsun yine gitme desemde

benim için kendinden vazgeçiyorsun herşeyi bir kenara koyup sonsuz çok uzaklara gidiyorsun yanlız kalacağını zannediyorsun ama şunu unutma ki ben seni tüm kalbimle sevdim bazen yüzümde gülümseme uyandırdın bazen se kalbimde bir kıpırtı

anlamalı bilmediğim daha birçok şey ...

kulağımda bir melodi oldun

gözlerimde bir ışıntı

ve en önemlisi bir daha sevmemeyi de senden öğrendim

şimdi kilit vuruyorum yüreğime

sonsuz umutları yüreğimin bir kenarına koyuyorum

belki gelirsin diye

uzaklara dalıyor gözlerim

ta o günlere....

biz umutluluğu kısa zamanda yakaladık ama

bir o kadar da mutsuzluğu da

yarım kalan bir sevgiydi bizimkisi

belkide başlamaması gereken

artık ikimizde bir mazi olduk

her seven gibi...

YAĞMURLA GELEN

Bu sabah yağmur var bu sokaklarda

Gözlerim dolu dolu oluyor bilinmezliğe.

Anne sözü dinler gibi masum,

Ağladım bu sabah, bu sokaklarda

Bu sabah yağmur var bu sokaklarda , tıpkı şarkıda söylendiği gibi. Şimdilik ince ince yağıyor yağmur. Hava bulutlu, gri ve puslu. Arabalar geçiyor, Ağaçların nazlı nazlı süzülüşlerini seyrediyorum. Karşıda, Paşa Lojmanının yeşillikler arasındaki gri silueti. Ve ıslak, nemli toprağın kokusu...İçimde garip bir huzur.

Yağmuru hep sevdim. Yağmurla birlikte garip bir hüzün ve ardından büyük bir huzur kaplar içimi, ferahlarım, hafiflerim. Bilmem Sizin için ne ifade eder yağmur. Yağmuru sever misiniz? Yoksa hiç sevmeyen, hatta nefret edenlerden misiniz?

Çocukken annenizden izin alıp, ya da bir kaçamak yapıp, yağmur şakır şakır yağarken sokağa fırladınız mı? Minicik ayaklarınızda belki naylondan kırmızı renkli bir çizme , belki de her tarafı delikli sandaletinizle, küçük göletlerin içine girip çıktınız mı? En çok sevdiğiniz arkadaşınızla birlikte, göletlere batıp çıktıkça sevinç çığlıkları atıp, çocuk şarkıları söylediniz mi?

Hiç yağmurda yürüdünüz mü ? Saçım bozuldu, ayaklarım ıslandı diye üzülmeden, sırılsıklam ıslandığınız halde içinizde çocuksu bir coşkuyla, sokaklarda kayıp gittiniz mi? Ne güzeldir yağmurda ıslanmak. İçinizde çocuk kalan yanınıza göre tabi. Eğer hiç kalmamışsa çocuk yanınız, ya da derin bir uykudaysa süresiz, yağmurda ıslanmak, hoş değildir şüphesiz.

Sevgilinizle yağmurda dolaştınız mı? Yol boyunca karşılıklı olarak dizilmiş ağaçların, dallarıyla birbirini kucakladığı geniş sokaklarda, kocaman bir şemsiyenin altında, sevgilinizle sarmaş dolaş yürümekteyken, nemli ve temiz havayı içinize çekerken, sevgilinizin kulağınıza fısıldadığı tatlı aşk sözcükleriyle sarhoş oldunuz mu? Yağmurlar içinize içinize yağdı mı?

Dışarıda yağmur bardaktan boşanırcasına yağarken, hiçbir şey yapmayıp, sadece pencerenizden yağmuru ve oradan oraya koşuşturan insanları seyrettiniz mi? Sıcacık evinizde , kömür sobasının üzerinde demlenen çayın tatlı tıkırtısı kulağınızdayken, çay bardağınızı, çay kaşığınızla çıngır çıngır karıştırıp, nefis çayınızdan kocaman bir yudum aldınız mı? Her yudumla birlikte içinizin ısındığını, yumuşadığınızı hissettiniz mi?

Yağmurlu bir günde her şeye boş verip, tüm planlarınızı erteleyip, tüm görüşmelerinizi, buluşmalarınızı iptal edip, sıcacık yatağınızda, sobanın yanında mindere kıvrılıp yatıvermiş bir kedi edasıyla, mışıl mışıl uyudunuz mu?

Yağmurda ağladınız mı? Gözyaşlarınız yağmura karışırken, ağladığınızın hiç fark edilmemiş olmasını dilediniz mi? Ya da yağmurda ağlamak yerine, gözyaşlarınızı yağmur gibi içinize akıttınız mı?

Sahi bunların tamamını ya da bir kaçını yağmurda yaptınız mı? Yoksa yağmur, kar , çamur demeden, yağmurun yağdığını bile fark etmeden ya da yağmura hiç aldırış etmeden, planlarınız gereği bir şeyleri yetiştirmek için oradan oraya koşuşturmakla mı geçti günleriniz? Eğer öyleyse, çok şey kaybettiniz.

Şimdi yavaşlayın, hatta durun. Pencerenizi açın ve yağmurun sesini dinleyin. Gözlerinizi yumun. Sadece Siz ve yağmurun sesi. Düşlere dalın, uzaklara gidin. Çocukluğunuzu yakalayın. İlk aşkınızı hatırlayın. İnanın hayal kurmak için hiç geç kalmadınız. Yağmurda çılgınlık yapmak için de. Koşun, ıslak sokaklar Sizi bekliyor...

Yağmurda huzur, yağmurda hüzün, yağmurda dans ve yağmurda aşk, hepsi Sizinle olsun...

Hadi ne duruyorsunuz

Bugün yağmur bana yağıyor

Ta içime akıyor

YETER ARTIK

Yeter artık bırak yakamı...

Sıkıldım her akşam seninle yatıp her sabah seninle uyanmaktan.

Sıkıldım artık anlıyor musun? SI-KIL-DIM...

Elimdeki elinden, dilimdeki isminden herşeyinden sıkıldım. Nedir benden istediğin? Bırak peşimi kendi hayatımı yaşayayım. Bırakta biraz hayal kurayım içinde sen olmayan. Bırak biraz hayatı kendi gözlerimle göreyim.

İlgilenme artık benimle. Lütfen sabah uyandırmak için öpme yanağımdan, okşama saçımı işe geç kaldığımı söylerken. İlikleme düğmelerimi giyinirken ve uğurlama kapıdan çıkarken. Ben giderim...

Yürüme yanımda artık. Yalnız yürümek istiyorum bu sokaklarda. Sarılma lütfen, ellerim cebimde kalsın. İkaz etme ben kendim göreyim yanımdan geçen arabaları...

Karışma artık aldığım kararlara sana danışmayacağım...

Silme artık göz yaşlarımı ben böyle mutluyum. Dokunma yanağıma...

Bakma gözlerime öyle. Bakma artık...

Sus... Sus ve söyleme artık beni sevdiğini. Sonra çekip gidiyorsun...

Dönme bana arkanı yine. Bak gidiyorsun işte beni tekrar amansız karanlık bir sabaha terkediyorsun.

Sana yeter artık diyorum. Günler, haftalar, aylar geçti beni sensiz, beni bensiz bırakalı... Sen hala her akşam bana aynı işkenceleri yapıyorsun ve her sabah dönüp arkanı aynı o günkü gibi çekip gidiyorsun...

Yeter artık bırak yakamı...

Yoksa... Yoksa ben bırak gideceğim bu hayatı...

HAYALLER

İnfaazın hacmine sığmayan kaypak bir ruh. Konuşmuyor belkide bunda bi fayda olmadığının farkında. Geç kalmış bir anlam hüznü bastırmaya çalışıyor sivri hatlarında. Canı yanmıyor artık. İnce bir tizle akan serum damlalarına bakarken anımsıyor. Camlarını imdirdiği binaları, günahlarını aldığı insanları ve elindeki en sevdiği şarap sişesini. Kafasını usulca beyaz tavana doğrultuyor. Kurudu sandığı asi gözyaşları süzülüyor uzamış sakallarının arasından. Gözyaşını saklamak için elini oynatmaya calıştığında anlıyor bedeninin artık söndüğünü. Gözlerini kapatıp dalıyor...

Çıkaramadığı bir melodi çınlıyor beyninin içinde ses yükseldikçe rüzgar azıyor. Bir asırdır tadamadığı huzur gelip oturuyor içine. Talan olmuş dudakları sütliman. Üşümüyor artık çıplak olmasına rağmen. Melodinin arkasından derin bir soluk sesi duyuyor. Ne serum izi var kollarında, nede neşterlenmek istenen bir bedeni. Bir kelebek hışmıyla aralıyor odasının kapısını. Ve arkasına bir daha asla bakamamak üzere felaketin yüreğine doğru yürürken kayboluyor hastane koridorundan.

YALNIZLIK KORKUSU

Sevdiğimiz eşyayı, dostları yada sevgiliyi.

Sonunda yürekte kalan hep ayni duygu, hüzün...

Çünkü yitirilene alışmışızdır, sevmişizdir, bizimle olan beraberliği keyiflendirmiştir. Çünkü o beraberliğe değer vermişizdir.

Ya o güzelliği yasarken; paylaşımı, keyfi, sevmeyi ve sevilmeyi birlikte hissederken...

Hep korkmaz miyiz? İçimizi en güzel anlarda bile hep sarmaz mı?

Ya biterse? Ya yok olursa bu güzellik?; endişesi..

Tabii ki bitecek. Yaşadığımız mutluluklar, hüzünler hep bitmedi mi?

Hep yerine başka başka hüzünlere, mutluluklara bırakmadı mi?

Gene ayni korkular, ayni endişeler...

Peki sahip olduğumuz güzellik için yitirme korkusuyla ağlamak niye? Kime? Ne için ? Biliyor musunuz?

Dökülen göz yaşları sadece kendimiz için..

O değere sahipken de, yitirdiğimizde de..

Çünkü bizi asil korkutan YALNIZLIK..

İçimizde hissettiğimiz o güzel duyguları uzunca bir süre tekrar yaşayamamak..

Özlemek, özlenmek, sevmek, sevilmek, sım-sıkıca sarılmak,

o bedenin canini, kanını hissetmek, sevişmek.. Hangisi kolay vazgeçilir hazlar ki?

Biten aşklarda da, biten ömürde de yanaklarımıza dökülen gözyaşları hep kendimiz için.

Çünkü merkez hep biziz, doymak bilmeyen egomuz..

Ve o egoyu doyurabilmek, hoşnut kılabilmek için ne kadar çok çırpınır dururuz.

Bizim sevdiklerimiz bizi muhakkak sevmeli, özlediklerimiz özlemeli,

doğrularımız her zaman tek doğrudur.

Ya yanımızda ki insan ? Onun egosu ? Arzuları, özlemleri veya usandıkları...

Ne kadar o sevdiğimiz insana karşı fedakarız?

Vermeden neyi ne kadar alabiliriz ki?

Bizler; hep ilişkilerimizde hesap kitap içinde değil miyiz ?

Her zaman denge.. Verdiğimiz kadar alalım, aldığımız kadar verelim hesapları yapar dururuz.

Sonuç YALNIZLIK .

Peki bu kadar yalnızlıktan korkuyor, yaşanılan güzellikleri,

paylaşımı bir daha yasayamamak endişesiyle kaybedeceğimiz

değere ağlıyorsak niye bu kadar ince hesaplar.

O değer bize mutluluk yerine hüzün, kargaşa yaşatıyorsa zaten vazgeçmeliyiz.

Yok eğer yaşamın sıkıntılarından biraz da olsa bizi alıp mutluluk veriyorsa o zaman gözyaşı yerine biraz daha akilci olmak daha doğru değil mi?

Sıkıca, hiç bitmeyecekmiş gibi o güzelliği, huzuru sonuna kadar yasamak varken neden korku??

Bilirsiniz.. Anılarımızda öylesine anlamlı, mutlu anlar vardır ki, kimi zaman onca geçen yıllara değerdir. Tabii ki bu değerler karşılık bulduğunda daha da değer kazanacaktır.

Eh iste o zaman bize biraz daha is düşüyor demektir. Daha çok özen...

Çünkü yasam içinde, ayni frekansı yakalamak o kadar zor ki...

Sevgiyi, özlemi birlikte yasamak doyumsuz bir hazdır.

Artık o sevdiğin insan kendin olmuşsundur.

Korursun, tıpkı kendini koruduğun gibi. Üzmekten, incitmekten korkarsın.

Artık hesap, kitap yapılamaz. ; Daha çok vermek vermek istersin.

Çünkü ego vererek de doyumu öğrenmiştir. Çünkü gönlünü ayna tutmuşsundur o sevgiliye. Çünkü yitirme korkusu askı ölümsüz kılar.

Çünkü ayrılmanın da bir vahşi tadı var

Öyle vahşi bir tat ki dayanılır gibi değil

Çünkü ayrılık da sevdaya dahil Çünkü

AYRILANLAR HALA SEVGILI..

MEKTUP

Yine sessiz bir kış seheri, odamın perdeleri açık, kar usul usul yağıyor şehrime. Dört tane duvar , yaylı yatağım , yatağımın baş ucunda duran ahşap sehpa ve üzerindeki içi boş vazo; geçen sene vardı içinde bir şeyler ama zamana, birazda susuzluğa yenik düştüler. Kocaman dev blokları olan dillere destan bir konağın arkasına saklanmış küçük ,ahşap bir evdeyim işte. Kimim kimsem yok, annemi hiç görmedim , babam; bir yaz akşamıydı iyi hatırlıyorum , sofada oturmuş gümüş kabzalı tabancasını temizliyordu, ben yan odada elimi kafese daldırmış babamın kanaryasını tutmaya uğraşıyordum . Babam sinirli adamdı kızdığı zaman eline ne geçerse fırlatır, yeri göğü inletirdi, bana hiç kızmamıştı belki o silah patlamasaydı bir gün bana da sinirlenecek belki bir tokat patlatacaktı yanağıma . Silah sesini duydum öyle bir irkildim ki masadaki kafes yere yığılı verdi , bir an kuşun delicesine çırpınışını gördüm, içim korkuyla dolmuştu hemen sofaya koştum babam yerde öylesine yatıyordu ki korkudan yaklaşamadım bile . küçük kanaryamda ölmüştü babam da, artık hiç kimsem yoktu. İlk başlarda böyle olmadığını sanıyordum baba tarafımdan akrabalarım vardı, iki üç yıl sonra kendimi sokaklarda buldum . Ne babam vardı ne de bir yakınım. Yirmilerimde bir kız sevdim! İşte şimdi bu küçük kasabadayım yalnızlığımda pek bir değişiklik yok ama biraz yaşlandık galiba gelecek ay elliyi devireceğim. Neyse ağır ağır çıkmak gerek rahat musalla taşından, eh şimdilik rahat tabi arkamıza cemaat gelirde Allahuekber denilince sırtımız ya rahatta olur yada azapta. Adamın çıkası da gelmiyor sıcacık yorganın altından, şimdi sen tut buz gibi havada kalk işe git olacak iş mi yahu! Tak tak , ha! sen kimsin be seher bülbülü sabahın köründe? geldim geldim ses soluk yok gitti mi acaba? Ceketim nerede yahu bulamıyorum, hay aksi , yerlerde buz kesmiş .Eee neredesin seher bülbülü? Öyle geçerken ihtiyarı yatağından kaldırayım diye mi uğradın? Yoksa yuvanı mı şaşırdın?

Buda nesi be eski toprak! Aman, aman şaka maka iyice yaşlandın eski toprak baksana yerden bir kağıdı bile alamıyorsun, tamamdır işte sabahları hep böyle olur cıvatalar soğuktan sıkılaşıyor eğilemiyorsun ,eğilirsen doğrulamıyorsun.

Sen benim kadar sevebilir misin? hah ha haaaa ne bu eski toprak? Bizim bilmediğimiz bir gizli hayranın mı var? Baksana sabahın altısında kapıya bırakılan pembe bir mektup hem isimsiz, hem aşklı meşkli. Neyse bu arada iliklerim dondu gir içeri ne demeye kapının önünde alık alık bekliyorsun sanki bırakan geri dönecekmiş gibi,! Şöyle sıcak bir çay iyi gider yediğimiz bu soğuğun üstüne, bu arada da şu alacalı bulacalı mektubu rahat rahat okuruz.

Ohhh içim ısındı ciğerlerimiz cana geldi be eski toprak. Ne diyor bizim seher bülbülü bir bakalım. Hah tamam! Bohça sarar gibi sarmış mübarek kat kat, adam mektubu açarken yoruluyor inşallah içindekiler bizi bu kadar yormaz.

Bu mektubu sana hem çok uzaklardan hem de çok yakınından yazıyorum sevdiğim!

Hep birini sevmek istemiştim, yitikte olsa yalanda olsa , yanımda olmasa da sevmeyi delicesine ve sen çıktın karşıma..

Ben Leyla isem benim sevdiğim Mecnun olsun isterim , yan yana olmasak da , beden toprağa kavuşsa da ruhlarımız hiç ayrılmasın isterim. Sen böyle sevebilir misin? Ben severim diyorum kendi kendime en az ölüm kadar gerçek. Keşke şimdi yanımda olsaydın, ama yoksun! Olsun diyorum, ben seni öylesine sevmedim ki! Ben seni sıcak tenin içinde sevmedim , ben seni ruhunla sevdim. Ben seni! Ben seni zifiri bir karanlıkta sevdim .

Sevdim mi acaba? Gerçek sevgi bu mu? İçimi cayır cayır yakan bu ateşin adı aşk mı? Yoksa ,yoksa her şeyin yapmacık olduğu şu küçücük dünyada daha da küçülen insanların adını aşk koydukları bir heyecan mı sadece? Eğer bu gerçek aşk değilse gerçeğini hayal bile etmek istemem. Şu an hissettiklerim bile beni ağır ağır boşluğa çekiyor bundan fazlasını ne hislerim ne yüreğim ne de ruhum kaldırır. Sadece bir tek cevap ver. Ben senin kalbinde hiç olmasam da artık sana sarılamasam da unutma ki bu ateş hiç sönmeyecek değil mi? Ta ki ruhum ölene dek. Sevdanın adını anan tek bir yürek kalmasa da , tüm kalplere mühür vurulsa da , seven gönülleri kor ateşle dağlasalar da, benim kalbim seni anar , benim sevdam tüm mühürleri söker , ben de dağlanacak tam bin yürek var her biri Arş kadar.

Tekrar soruyorum Sen beni böyle sevebilir misin?

Dur ! sakın söyleme, ben duyamıyor olsam da , kim bilir belki karanlık kıskanır, belki yalnızlık çekemez sevdamızı. Belki de ışıklar küser gözlerime . Bir sel olur çağlar yüreğim aşkın yıkımında . Ne olur sarmaşıklar girmesin aramıza ; zehirli sarmaşıklar. Tut elimden ne olursun beni sensiz sadece sensiz bırakma. Bir gün olurda duyarsan çekildiğini bedenimin toprağa gülmeyen bir yüzü vardı yazsınlar mezar taşıma. Sonra gelip güldür beni bir tanem. Ay ışığında gel mezarıma , bir demet papatya bırak mezarımın başucuna, ellerini üstüme yığılı toprağa sok ve hisset hayattayken sana anlatamadıklarımı. Dedimya ben zifiri karanlıkta sevdim; kuşkusuz, amaçsız, ölesiye sevdim, tabi adı sevdaysa bu çilenin.

Adına her ne diyorlarsa acı, ızdırap , keder tarifi her neyse bu duygunun ben kabulüm sen yanımdaysan.

Şu içimden geçenlerin sadece birini tutup çıkarabilsem seni sana onunla anlatabilsem ne yazmaya kalem ne de satırlarıma kağıtlar yeterdi. Çünkü sen benim içimdesin ruhumun deli sarmaşığı!

Seni seviyorum, seni seviyorum

Öylesine değil , ölümüne, bir bulmacanın karelerinde yok olmacasına!

Hatırlar mısın? hep seher bülbülüm derdin bana ben sana seni öldükten sonrada seveceğim derdim de sen hep gülerdin, hiç inanmazdın bana belki ben öyle hissederdim, sanki fersahlar vardı aramızda ben senin başucundayken. Hep boşluğa dalardı gözlerin sanki bir benim yanımdaydın bir boşluğun içindeki düşlerde. Bak işte aradan nice yıllar geçti ben toprak oldum sen Eski Toprak!

Hani papatyalarımız vardı cam vazoda sakladığımız arada bir alıp seviyor sevmiyor oynadığımız papatyalar. Şimdi boş görüyorum vazoyu aşkımız soldu mu yoksa sevdiğim?

Ben seni böyle sevdim, beşikten mezara kadar değil , ruhum yok olana kadar.

Sen beni böyle sevebilir misin?

Sensiz geçen her gün ufkuma göz yaşı yağıyor , ben zaten gözyaşı olmuşum! Hatıralarının sıcaklığı tüm ruhumu ısıtıyor aradan geçen onca yıla rağmen. Hatırlar mısın sevdiğim? Hani gözlerinde kendimi görmeye çalışırdım da sen hep ağlardın da puslu bir hayal olurdum gözlerinin içinde , ellerini tutarken, sana sarılırken yutkunurdun hep öyle ağlamaklı. Bugün ruhlar semada ölümle dans ediyorlar yırtık kefenlerinde. Bugün yıldızlar bizim için parlıyor farkında mısın?

Senden ayrılmadan; yani seni terk etmeden önce saçlarından bir tutam aldım, şimdi avuçlarımın içindeler. Hani ben ölmüştüm de sen bana sarılıp ağlamıştın da ben kıpırdayamamıştım , usul usul gel kollarıma sevdiğim kainatı kıskandırmadan gel ben seni işte böyle sevdim!

İÇİMDEKİ BEN

Hayatın anahtarı kendimi keşfetmemde sanki! Kendimi keşfetmem de hayatın ta kendisi...

İçimde dolaşıp duran harfler var.

Kelimeler ve cümleler var yakalayamadığım..

Bir türlü bir araya gelemeyen, ama var olduğunu hep bildiğim...

Olduğum bir ben var,

Olmak istediğim bir ben daha var..

Bir kıyı var, uzak mı yakın mı bilemediğim..

Huzur ve sükuneti bulurum sandığım..

Farklı pencereler, bakamadığım..

Uzak ülkeler kadar uzak bir ben var!

Aynadaki kadar yakın bir ben daha!..

Bir çocuk var yine içimde oradan oraya koşturan ve bir ihtiyar derin çizgileriyle geriye bakan..

Hiçbir şey için "Benimdir" deme

Sadece de ki; "Yanımdadır."

Çünkü ne altın, ne toprak,

Ne sevgili, ne hayat,

Ne ölüm, ne huzur, ne de keder,

Daima seninle kalmaz.

D.H. Lawrance

Saklambaç oynayan dünyalar içimde, sobeleyemediğim..

Aralayamadığım kapılar,

Bulamadığım anahtarlar,

Açamadığım kilitler var yine...

Mavi ve beyaz çoğu zaman.

Özgür ve temiz...

Biri deniz, bir beyaz bir martı.

Yağmurun ardından nefis bir toprak kokusu içime çektiğim. Hayatla ölüm arasında kısacık, incecik bir çizgi var çözemediğim. İçimde, içimi anlatan bir kilim var dilini sökemediğim...

Balonlar var rengarenk, bilerek ipini bıraktığım..

Uçurtmalar var kocaman enginlere saldığım..

Oyuncaklar sonradan bulduğum..

Ve kuşlar salıverdiğim..

Aydede var ucunda sallandığım..

Papatya tarlaları, içinde kaybolduğum..

Bir gül bahçesi var içinden geçtiğim.....

İçimde dolaşıp duran harfler var.

Kelimeler ve cümleler de...

Doğru yerde bir virgül, yanlış yerde bir nokta var..

Soru işaretlerinin yağmuru, ünlemlerin şaşkınlığı var..

Satır başları ve araları..

Yapısına uymayan, yarım kalmış cümlelerim var bir yerlerde, var olduğunu hep bildiğim...

Mektuplar var henüz yazılmamış..

Korkular var yine içimde yapışkan ve soğuk..

Olduğum bir ben var...

Olmak istediğim bir ben daha var..

Ümitlerim var gökkuşağının arkasında..

Filize dönmüş tohumlar..

Günü karşılayan, geceye karışan...

Yıldızlar kadar uzak,

Rüzgarlar kadar özgür ve dün kadar yorgun..

Manzaralar var, seyretmeye doyamadığım..

Kayıplarım var tutamadığım..

Okyanus derinliklerine dağların zirvelerine yolculuklarım,

Küçük mağaralara kaçışlarım...

İçimde dolaşıp duran harfler var..

Kelimeler ve cümleler var yakalayamadığım.. Bir türlü bir araya gelemeyen, ama var olduğunu hep bildiğim...

TERKETMEK

Sevme kapasitesi sadece bencillikleriyle sınırlı olanlar, kendilerini sevebilen insanların onlara yüreklerinde ayırdıkları yer kadar büyüyebilirler.

Kimileri "seviyorum" der terkeder, kimileri sever ama "şartlar gereği" istemeden terkeder; kimileri hiç sevmeden terkeder, kimileri mekan değiştirmeden terkeder, kimileri de Tanrinın ilahi bir kararıyla terkeder. Sonucta, terkedilenler yürekten sevenlerdir, bu terkedilişin acısını hissedenlerdir. Onun için yalnızlık çekerler. Bununla beraber, aynı çatı altında yaşayıp, çocukları bile olduğu halde birbirini sevmeyen, sevmesini bilemeyen ya da tek taraflı seven insanların dramıyla doludur terkedilmiş hayatlar. Onlar kendilerini sevenleri mekan olarak terk etmeksizin gönülden terk ederek onlara manevi bir sürgün hayatı yaşatırlar.

Doğruyu söylemek gerekirse, mekan ya da gönül değiştirerek terk edenleri önemli, anlamlı, sevgili, unutulmaz yapan, "onsuz olmaz" yapan hep kendi yüreğimizdir. Bizim gönlümüzde, bu insanlar bizim arzumuz ve sevgimizin gücüyle "büyük" olurlar. Peki, bu insanlar gerçekten bu sevgiye ve ilgiye layık mıdırlar? Onları bizim hayatımızda büyüten, onların üstün insanlık ve kişilik özellikleri midir, yoksa bizim sevgiye, sevgiliye olan özlemimiz ve yalnızlıktan korkumuz, ya da sevdiğimize inandığımız insana bahsettiğimiz ama kendi kendimize yarattığımız bir hava kabarcığının içindeki kelebek ömrü misali yaşanan bir düş dünyası mıdır? Bu insanlar bizim için gerçekten gönüldaş mıdırlar ya da hayatın karmaşasında yolda kazara çarpıştığımız, aynı asansörde beraber mahsur kaldığımız, ya da aynı otobüste beraber yolculuk ettiğimiz, aynı güzergahta binmiş ama bizimkinden farklı bir istasyonda inecek insanlar mıdır? Bizim yaşamdaki görevimizle onlarınki aynı mıdır? Acaba bu insanlar hayatımızdan çıkarken farkında olmadan ya da istemeyerek --- çünkü onlar kendilerini bizim devleştirdiğimizi unuturlar ya da fark etmezler--- bize iyilik mi ederler? Önemli olan bu soruları sorabilecek kadar gerçekleri görebilmektir. Tanrı nın insanoğlunun yaşamına "kader" adını verdiğimiz alın yazısını çizerken "adaletsizlik" yaptığını düşünürüz çoğunlukla Ama aslında o, bizim hayatımızda, kapasitesi ve özel görevi nedeniyle sadece belli bir zamanda bulunması gereken ve kendisinin kaldıramayacağı bu görevi layıkıyla yapabilecek bir başkasına devretmesi gerektiği ve ötesini hak etmediği gerçeğini bize haykıran, o ilahi bir adalet değil de nedir?

Sevenler ve sevmesini bilenler, sevilmeseler dahi büyümeğe devam ederler. Sevme kapasitesi sadece menfaatleri ve bencillikleriyle sınırlı olanlar, kendilerini sevebilen insanların onlara yüreklerinde ayırdıkları yer kadar büyüyebilirler. Seven insan, sevdikçe İNSANLIK katında yüceleşir, verdikçe büyür, Tanrı katında melekleşir. İşte böyle bir hayat tecrübesi sayesinde DOSTLUK kavramının yüceliğinin ve içindeki sevginin anlamının fark edilmesi fırsatı doğar. İşte o an, insanın iç dünyasındaki Rönesans uyanışıdır. Devrimlerim en anlamlısı, özgürlüğe açılan bayrakların en güzelidir. Dostluk sıradan bir kavram gibi görünmekle beraber, evrenin düzeninde ve yaşamımızda varoluş kadar bir öneme sahiptir. Karşımızdaki insanı olduğu gibi sevebilmemiz için, önce onunla ve inandığı değerlerle dost olmamız gerekiyor. Evrende de bütün cisimler arasında bir kütlesel çekim gücü vardır. Aşkta, karşımızdaki insanı olduğu gibi sevmeyiz aslında, olduğu şekilde göremeyiz çünkü bizim gözümüzde olması gerektiği şekilde görürüz herşeyi; ona olduğu gibi değil, kendi hayal dünyamızda olması gerektiği gibi bakarız. Tıpkı çölde susuzluktan ölüme mahkumken bir vaha görmemiz gibi

Dostlar terketmez. Ama, aşıklar terkeder. Çünkü aşk, bir sinema filmi gibidir. O filmde oynadığınız rol, film süresince vardır. Bir başka filmde farklı bir rolde olacağınız için, bir önceki rolünüzle ilginiz kalmaz. Dostluk üzerine bir aşk kurabilirsiniz. Ama aşk üzerine dostluk milyonda birdir. O tür bir aşkın temelinde az oranda bulunan başka duygularla karışmış olmakla beraber, dostluk duygusu baskın miktardadır mutlaka. Aşk, sevgi başta olmak üzere her türlü duygunun karışık bir şekilde bir araya geldiği bir manevi yoğunluk olarak çıkar karşınıza. Bu yüzden, aşkın barometresindeki ibrenin sevgiyle nefret, coşkuyla öfke, iyiyle kötü, ruhla beden arasında gidip gelmesine hiç şaşmamak gerekir. Size "Bu insana neden aşıksınız?" diye sorulsa, genellikle vereceğiniz cevaba kendinizden başka kimse anlam veremeyecektir. Hatta sizin bile çoğunlukla kendi cevabınıza anlam vermekte zorluk çekme olasılığınız çok yüksektir. Çünkü böylesine karmaşık yapılı bir duygunun sizce anlamı ya da derinliği değil, sadece var olması, bir morfin gibi sizi yalnızlık denen başka bir karmaşık duygunun zindanından mümkün olduğu kadar uzun bir süre için almasıdır önemli olan. Oysa ki, çok derin bir dostlukla bağlandığınız bir insana olan sevginizi anlatmak için fazla zorlanmazsınız. Davranış ve tavırlarınızla anlatırsınız sevginizi, ona verdiğiniz değeri Söylenecek çok şey vardır, ama sözlerin yerini bakışlar, davranışlar ve sadece sizin ikinizin konuşabildiği bir dil alır. Yıllar sonra bile, yine o kaldığınız yerden başlayabilirsiniz sohbetinize. Aşktaysa, insanlar birbiriyle bir daha o ayni dili konuşamazlar; ne kaldıkları yeri hatırlarlar ne de ne söyleyeceklerini. Çünkü aşk dinamik bir yapıdır, belli bir yoğunluk derecesinde ve etkileşim kıvamında olmak zorundadır. Duygunun olumlu ya da olumsuz olmasına bakmaksızın yoğunluk açısından üst düzeyde olması gerekir. Hangi insanoğlu nasıl bir insanüstü enerjiyle böyle bir duyguyu sürekli aynı düzeyde tutabilir ki?

Dostlukta, sevilmemek ya da kaybetmek korkusuyla karşınızdaki tarafından bir anda terkedilmeniz söz konusu değildir. Aksine, onu siz terk ettiğinizde, o da sizi zamanla terk edecektir; bazen de hiç terk etmeyecek ama hafızasının ve kalbinin derinliklerinde bir yere gömecektir. Onu kolayca bulamazsınız ama kolayca kaybedemezsiniz de. Aşka gelince, o, hızla girer hayatınıza ve ayrılması da o kadar anlıktır. Ama insan olarak hayatınız o hızla değişen duygu yoğunluk ibresine ayak uyduramadığı için sizi hazırlıksız yakalar ve hasta eder. İşte, o yüzden aşk virüsünün bulaştığı beden hastalığın ilerlemesiyle normal işleyişinin dışına çıkar. Beyinle kalp arasındaki kan dolaşımı ve sinir iletişim ağı farklı bir şekilde çalışmaya başlar, haberleşme ve ulaşım yavaşlar; hatta, işlemez hale gelir. Duygulu ve duyarlı bir insansanız çabuk etkilenir, çabuk yenik düşersiniz. Ancak güçlü bir irade ve sağlam bir kişilik sahibiyseniz, gerekli iyi beslenme ve bakımla kendinize gelir, bir daha da kolay kolay hastalanmayabilirsiniz. Çünkü artık bağışıklık kazanmış olursunuz. Dostluk, aslında aşk denen virüsün yatağa düşürdüğü insanı ayağa kaldıracak tek ve en güçlü serumdur. Ne tıp ilmi, ne de diğer ilimler, etkisi daha güçlü alternatif bir ilacı henüz bulabilmiş değildirler.

Dostlukta fiziki bir beraberlik ya da belli bir mekan olması gerekmez. Buna rağmen, çok yoğun bir birliktelik söz konusudur... Gönül ve düşünce birliği dostları asktan öte bir duygu boyutunda yasatır birlikteliği. Ortak olan o kadar çok şey vardır ki... Belki aynı sokakta beraber yürümezsiniz, ama aynı ruh hali ve düşünceyle adımlarınızı beraber atarsınız. Yalnız olmadığınızı bilir, kendinizden emin olarak korkusuzca yürürsünüz o, yürümeğe çekindiğiniz yolları.

Dostluk, gecelerin en alaca olduğu karanlıklarda bile bazen bir Ay ışığı, bazen de bir Kutup Yıldızının parıltısı olarak çıkar karşınıza. Bilirsiniz ki gökyüzünün en acımasız olduğu, karanlığın hiç gitmek istemedigi zamanlarda bile bir yolunu bulup çıkar gelir bulutlar arasından. Bilirsiniz ki, o muhakkak gelecektir ve size umut verecektir, yola devam etmeniz için. Oysa, aşk, bir Kuyruklu Yıldız gibidir. Gelip geçiverir gözünüzün önünden. Dilek tutmağa bile fırsatınız olmaz. Kırk yılda bir gelir. Ne zaman ne amaçla geldiği de belli olmaz. Onu Kutup Yıldızından ya da Ay'dan daha çok arzularsınız, çünkü hiç sizin olmamıştır. Aslında, Kuyruklu Yıldız sadece sizin hayal dünyanızda yaşayan bir cansız oluşum. Gökyüzünde hayatınızın atmosferinden geçerken aşırı ısınmayla ateş topu haline gelmiş bir Göktaşıyla Kuyruklu Yıldız arasında hiç bir fark yoktur temelde. Kuyruklu Yıldız, sevmediği için terkeder; Göktaşıysa başka çaresi kalmadığı ve zayıf karekterli olduğu için düşer hayatınıza. Küçük olanları, küçük bir yarayla atlatırsınız ama kütlece büyük olanların hasarı daha fazla olur. Dostluk, sabahları Güneş, geceleri de ya Ay ya da Kutup Yıldızı olarak dünyanızı aydınlatır Sizi karanlıklardan ve kışın acımasız soğuğundan koruyan hep odur Farkına bile varmazsınız onsuz yaşamın ne kadar zor ve cehennem azabı oldugunu.

Öyleyse, milyon yılda bir gelip şöyle bir yanınızdan geçecek diye beklediğiniz Kuyruklu Yıldıza ümit bağlamak ve yaşamınızı karanlığa gömmek yerine, gecelerinizin güneşi yanı başınızdaki Ay'ı, en karanlık ormanda bile size doğru yolu gösteren, bilge Kutup Yıldızını ve varlığıyla sizin ve çevrenizdeki bütün güzelliklerin yaşam kaynağı olan ve etrafında sizin gibi nicelerinin deli divane olduğu Güneş'e neden gönül vermediğinizi merak ediyorum. Elinize, teleskopla gökyüzüne bakma fırsatı geçtiğinde, zamanınızı ve emeğinizi Halley Kuyruklu Yıldızını beklemeğe ya da kovalamağa harcamak yerine, yaşamınızda bu kadar önemli yeri olan Güneşe, Aya ve Kutup Yıldızına ayırsanız, hem kendi yaşamınıza, hem de size yüreklerini açanlara haksızlık etmemiş olacaksınız. Tanrı'nın bir mucizevi lütfu olan dostluk, bir insanın kendisine ve insanlığa sunabileceği en anlamlı ve eşsiz bir armağandır. Sizi gönülden seven ve değer veren bir insan, böyle bir armağandan başka ne isteyebilir ki? Öyleyse, yeni bir yıla başlarken sevdiklerinize vereceğiniz en güzel armağanın parayla satılmadığını anlamışsınızdır ve zengin olmanıza de gerek yoktur. Yeterki kalbinizin sesini dinleyin.

Ve unutmayın, dostlukta terkedilmek ya da sevilmemek korkusuna yer yoktur, siz dostu ve sevgiyi terk etmediğiniz sürece

AYRILIK

Vakti geldiğinde bir uçağı seferinden alıkoyabilirim.

ama yazın daha başlarında; bir yaprağın dal ucunda erken gelen ayrılığa direnmesi, anlam sızısıdır...

Her ayrılıkta yitip giden bir parçamız var.

Her ayrılık yavaş yavaş öldüğümüzün habercisi, her ayrılık bir sonbahar...

Neredeyse hergün geçtiğim bu yolda, daha dün, neden farketmemiştim ayaklarımın altındaki bu kadar çok ayrılmışları?..

Onlarla aramdaki yakınlığı hissedebilmem için gözlerimden yanaklarıma giden yolun kaldırımdan geçmesi mi gerekiyormuş?..

Her çekip giden bunlar gibi ayaklar altında mı kalıyor?..

Öyleyse neden ben başaramıyorum dalından erken ayrılan yaprakarı topuklarımın altında ezebilmeyi?..

Her dil; ayrılığı aynı kelimelerle mi anlatır ve her düşen yaprak dünyanın her yerinde bir ağıt mıdır?..

Eğildim ve bir tanesini alıp ellerim arasında sıkıca bastırdım göğsüme. Her sızıma batsın istiyordum, diken gibi...

Olmuyordu;

vakitsiz düşen yaprak bile,

bir yürek sızısına batmak yerine,

kendisini parçalıyordu unufak...

Bir yaprak kadar olamamıştı işte aşk.

Her zerreme işlemiş

ve bir anda veda etmişti,

bütün dünyamı ayaklar altına alarak.

Hayır, bu olmamalı aşk.

Aşk,

zamanı gelmiş bir yaprak gibi kör bıçak

kesip bütün geçmişi parçalayarak

düşmemeli yere,

kökünün oralarda kaldığına ağlayarak...

Yollara düştüğümde

ve

beni sana kattığımda

nereden bilirdim

ölümün birgün gelip de

senin gözlerin olacağını?..

gözlerin kanıyor.

Bir yanımın ölmesi mi gerekiyordu,

yaşamın sesini dinleyebilmem için?.. (zor bir günün ardından)

YILDIZ GÖZLÜM

İlk önce sen bu satırları okurken ben bu dünyada olmayacağım. Ve de özür diliyorum senden " seni " karanlık ve de koyu yalnızlık deminde sevgisiz bıraktığım icin özür dilerim bahar gözlüm

İlk defa seni sevmiştim: yüreğimdeki sevda ateşini yalnız senin için yakmıştım ve ben ölsem de sen yasadıkça bu sevda ateşi hiç sönmeyecek..Belki bu satırları okurken bir masum güvercinin ürkekliğini ve de gözlerimden süzülen gözyaşlarımın ıslaklığını ; ben yazarken ki ağlayışlarıma sen okurken eşlik edeceksin

Can özüm, Beyaz kelebeğim

İlk defa sana açmıştım kalbimin kilitli olan kapılarını. Güneşe kapalı olan gönlümün perdelerini senin tatlı gülüşlerin için aralamıştım. Senin için akıttığım gözyaşlarımı ve de seni üzdüğüm gecelerde uykuların bana haram olduğunu yazmalıyım sevda kokan satırlarıma. İlk öpüştüğümüz bahar sabahı hala aklımda ve solgun dudaklarım hala dudaklarının sarhoşluğunda

Seninle mutluydum. Seninleyken Cennetteki Leyla ile Mecnun gibiydik. Yalnız ve karanlık gecelerimde üşümemek için hep senin hayallerine sarılıp uyuyordum. Sabahları hayata seninle merhaba diyebilmek için gözlerimin önüne senin tatlı tebessümlerini getiriyorum.

Sunu bil ki MELEK KALPLİM; Sensiz Cennette yasamaktansa seninle Cehennemde alev alev yanmaya razıyım ben. Son nefesimde bile ismin olacak dudaklarımda. Kalbimde senin sevgin ve de dudaklarımda ateşin olacak. Gözlerindeki gözyaşlarını sadece ben silmeliyim sadece ben ölmeliyim senin için

Dileğim ; tüm dileklerinin gerçekleşmesi, sana umutlarım kurdun tüm hayallerinin sabahına gerçeğe dönüşmesi Tek istediğim Rabbimden ben gidince gözlerinden süzülecek her gözyaşı damlası için gökyüzünden binlerce mutluluk damlası bırakması..

Ve gidiyorum iste senden uzaklara sessizce ve de seni severek gidiyorum. Gözlerimi yıldızlara , tebessümlerimi güllere kalbimi senin sıcak yüreğine emanet ediyorum.Ve de hiçbir zaman unutma beni senin gözyaşlarını ben uzaklarda olsam da hissederim. Kıyamam gözyaşlarına Sakın ağlama bahar gözlüm..

Acılarını ve de hüzünlerini sahildeki kumlara bırak ki bir rüzgar estiğinde hemen kaybolsun. Mutluluklarını ve de sevinçlerini her zaman gözlerinde sakla ve gülüşlerinde mutlu ol.. Mutluluklarında ve sevinçlerinde sevgim ve ben olacağım..

Gidiyorum ve gitmeliyim ama unutma giderken kalbimi yüreğine armağan ediyorum. Ona iyi bak Ben yıldızlar kadar uzak olsam da gerçekte bir nefes kadar yakın olacağım.

Bir gün yanıma gelirsen beni saran kara toprağın üzerinde karları temizle ve de orada bir nazeninin bir sevda tomurcuğu bulacaksın dokun ona. Ve onun yapraklarında sana yazılmış binlerce " seni seviyorum" kelimesi bulacaksın. Belki bedenim toprağın altında çürüse de unutma ruhum ve de kalbim her zaman seninle olacak. Ben senin Cennetin kapısında Leyla'sını bekleyen Mecnun misali bekliyor olacağım. ,

Elveda YILDIZ GÖZLÜM...

HAYAL

14.01.2006

HAYELLER İNSANIN EN BÜYÜK DÜŞMANIDIR.GERÇEKLERDEN UZAKLAŞTIRIR HAYATA YABANCILAŞTIRIR İNSANLARI HAYELLER ÜLKESİNE TAŞIR VE GERÇEK YAŞAMLA BÜTÜN BAĞLARINI KOPARIR.

HİÇ BİR ZAMAN GERÇEKLEŞMESE BİLE KENDİMİZİ BİR GÜN GERÇEKLEŞEŞECEĞİNE İNANDIRIRIZ VE BU DÜŞÜNCEMİZİ KİMSE YIKAMAZ. BU BÖYLECE SÜRER GİDER BİR GÜN O DERİN UYKUDAN UYANIRIZ BİRDE BAKARIZKİ HAYEL DENİLEN ŞEY BİR YALANDAN İBARETTİR .HANİ DERLERYA İNSAN HAYELLERİYLE YAŞAR BU SÖZÜN GERÇEKLE HİÇ BİR İLGİSİ YOKTUR SADECE YALANDAN İBARETTİR.

HAYAL ZATEN ADI ÜSTÜNDE ASLINDA YANİ SADECE KİŞİLERİN HİÇ BİR ZAMAN SAHİP OLAMIYACAĞI DUYGU VE DÜŞÜNCELERİDİR ZATEN GERÇEKLEŞSE HİÇ BİR ÖNEMİ KALMAZDI .

KENDİMİZİ BOŞU BOŞUNA YALANLARA İNANDIRMAYALIM VE HİÇ BİR ZAMAN GERÇEKLEŞMEYECEK HAYELLER İÇİN ELİMİZDEKİ GERÇEKLERİ YİTİRMEYELİM BELKİ HAYELLERİMİZ KADAR HEYCAN VERİCİ VE RENKLİ OLMAYABİLİR AMA EN AZINDAN GÖZLE GÖRÜLÜR ELLE TUTULUR VE YAŞANTIMIZA KATABİLECEĞİMİZ BİR GERÇEĞİMİZ OLABİLİR..

BEN HİÇ GERÇEK YAŞAMDA YAŞAMAMIŞIM HEP KENDİ KURDUĞUM HAYELLER ÜLKESİNDE YAŞAMIŞIM TAKİ O HAYELLER ÜLKESİNDEN KOVULANA KADAR.

BU GÜN GERÇEK YAŞAMDAYIM AMA BU YAŞAMA ÇOK YABANCIYIM ALIŞAMIYORUM. ŞİMDİ BENİM NE HAYEL DÜNYAM KALDI NEDE GERÇEK YAŞAMIM.

NERDE OLDUĞUMU ÇÖZEMİYORUM SANIRIM İKİ DÜNYA ARASINDA BİR YERLERDE SIKIŞIP KALDIM. GEL GÖRKİ ARTIK İŞ İŞTEN GEÇTİ ZAMANI GERİ GETİREMEM . GEÇMİŞ GELİCEĞİDE ETKİLİYOR ....

İNSANIN ELİNDE NE KADAR GERÇEĞİ VARSA O KADAR YAŞIYORDUR. NE KADAR HAYELİ VARSA O KADAR YAŞAMIYORDUR. DERYA .DENİZ

GİZLİ DÜNYAM

05.06.2006

SEN BENİM GİZLİ DÜNYAM YAŞAMA SEVİNCİM BANA KENDİMİ HİSSETTİREN BENİM VARLIĞIM HERŞEYİMSİN.SENİ UZAKTAN SEVMEK BİLE BENİ BÖYLESİNE ÇOŞTURUYORSA KİMBİLİR YAKINIMDA OLSAN NE YAPARDIM.SENİ SEVMEM İÇİN BANA NE YAPTIN? BUNU ÇOK DÜŞÜNDÜM EN SONUNDA BULDUM SENİ SEVDİM ÇÜNKÜ SEN BANA ÇOK DEĞER VERDİN HERŞEYİMİ PAYLAŞTIM SENİNLE SENİNLE GEÇEN O DAKİKALARI NE SEN UNUTABİLİRSİN NEDE BEN. ŞU AN BANA SORARSAN BENİ NEKADAR İSTİYORSUN DİYE CEVABIM SENİ SENDEN DAHA ÇOK İSTİYORUM OLURDU.

ŞU AN ODAMDAYIM AMA YALNIZ DEĞİLİM ÇÜNKÜ SEN VARSIN YANIMDA VE SENİNLE HARŞAYİMİ PAYLAŞMANIN DERİN İÇ HUZURUNU YAŞIYORUM. SENSİZ GEÇİRDİĞİM BİR KAÇ GÜNÜ SANA ANLATAMAM SANA OLAN HASRETİMİN NE KADAR BÜYÜDÜĞÜNÜ TAHMİN EDEBİLİRSİN. ASLINDA BİR YANDAN ACI ÇEKİYORUM AMA BİR YANDANDA GARİP BİRŞEKİLDE SENİ NE KADAR ÇOK İSTEDİĞİMİ DÜŞÜNÜYORUM. BU İKİ DUYGU ARASINDA GEL GİTLER YAŞASAMDA BİLDİĞİM VE EMİN OLDUĞUM TEK ŞEY BANA SENİ KİMSE UNUTTURAMAZ.SEN HERZAMAN BENİMSİN VE ÖYLE KALICAKSIN.

d.denizim..

VEDA

SENİNLE GEÇİRDİĞİMİZ ONCA GÜZEL ZAMANDAN SONRA SENDEN AYRILMAK BENİ NE KADAR ÜZÜYOR SEN BİLEMEZSİN.SANA O KADAR ALIŞMIŞIMKİ SANKİ HAYATIMIN HER ANINI SENİNLE YAŞADIM VE SENİNLE PAYLAŞTIM .BAZI GÜNLER BERABER NEŞELENDİK BAZI GÜNLER BERABER AYNI ACIYI HİSSETTİK VE SENİNLE D.DENİZİN EN GİZLİ KÖŞELERİNDE DELİCE DOLAŞTIK VE AYNI MUTLULUĞU HİSSETTİK .SANKİ BENİ HEP TANIYODUN VE HEP SENİNLE YAŞADIK HER ANIMIZI . BEN ŞİMDİ BAKIYORUMDA BANA NE KALDI SENSİZLİKTEN BAŞKA BOMBOŞ VE ACI DOLU DÜNYA. BEN SENİNLE KATLANIYORDUM HER OLUMSUZLUĞA PEKİ ŞİMDİ KİM OLUCAK YANIMDA.

ŞU AN SADECE SANA SÖYLEYEBİLECEKLERİM SENİN ÇOK MUTLU OLMAN VE HAYATINDA HİÇBİR ÜZÜNTÜNÜN OLMAMASI .EĞER SEN MUTLUYSAN BEN HİSSEDERİM VE İNAN SENİN YERİNE SEVİNİRİM.ŞİMDİ YALNIZ VE ISSIZ GÜN BATIMINDAYIM BEN ALIŞKINIM DİYORUM YALNIZ KARANLIK GÜNLERE VE TEK DİLEĞİM SENİN GÜN BATIMLARIN HEP EL ELE VE MUTLU OLSUN SEVDİĞİNLE...BELKİDE SENİ TANIDIĞIMDA ÇIKMAZLARDAYDIM UÇURUM KENARLARINDAYDIM VE SENDEN ÖĞRENDİĞİM ŞEY ŞU OLDU.İNSANLARA OLAN GÜVENİMİ KAYBETTİĞİM ANDA BULDUM SENİ VE SENİN GİBİ SEVGİ DOLU KALPLERİN OLDUĞUNU ANLADIM....ŞİMDİ İKİ DUYGUYU BİR ARDA YAŞIYORUM SENİ KAYBETMENİN ACISI VE SENİ TANIMANIN MUTLULUĞU....NE OLURSA OLSUN UNUTMAKİ SEN GERÇEKTE OLMASADA HAYELLERİMDE HEP BENİMSİN...deniz

BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ

Kağıt Parayı Kimler İcat Etti ?

Para icat edilmeden önce, deniz kabuğundan kıymetli metallere kadar çeşitli mallar değişim aracı olarak kullanılmıştır. Tarihi kayıtlara göre, M.Ö. 118 yılında Çinliler deri para kullanmışlardır. İlk kağıt para ise M.S. 806 yılında yine Çinde ortaya çıkmıştır.

Batıda kağıt paraların basılması ve kullanılması 17 nci yüzyılın sonlarına rastlamaktadır. İlk kağıt paranın 1690lı yıllarda Amerika Birleşik Devletlerinde Massachusetts Hükümeti, İngiltere'de ise "Goldsmiths" ler tarafından basıldığı ve dolaşıma çıkarıldığı, 1694 yılında İngiliz Merkez Bankası ve daha sonra diğer ülke merkez bankalarının kurulması ile de yaygınlaştığı görülmektedir.

"Kağıt icat edildi, paranın kağıt olması yüzyıllar sürdü."

Dünyanın en çok söylenen şarkısı hangisidir ?

Bu şarkı "Happy birthday to you" dur. Şarkının asıl kaynağı Amerikalı iki kız kardeşe aittir. Orijinal adı "Good Morning to All" yani "hepinize günaydın"dır. Daha sonra güftesi değiştirilerek bütün dünyaya yayılmıştır. Fakat telif hakkı kardeşlere aittir, onlardan sonra da Warner/chappel müzik şirketine geçmiştir. Müzik ticari amaçlı kullanıldığı zaman şirkete ödeme yapma zorunluluğu vardır.

Mezara niçin çiçek konulur ?

İlk olarak Mısır Firavunu Tutamkamon' nun milattan önce 1346 da öldüğünde mezarının çiçekten taçlarla kaplandığı saptanmıştır. Kuzey Avrupa da ise M.Ö 2000 yıllara kadar mezara çiçek konduğu belirlenmiştir. O zamanlarda bu çiçeklerin amacı iyi ruhları çekme, kötü ruhları kovma amacıylaydı. Sonradan ise asıl amaç cesetler çürürken çıkan kokuyu kamufle etme amacını taşır. Servi ağacı da bu nedenle mezarlıklarda kullanılır. Ağacın yaprakları rüzgarı önler, kendine özgü ferah kokusu vardır. Cenaze törenlerinde siyah giyinmenin amacı da mezarlıklarda hayaletlerden sakınmak amacı taşımaktadır.

İnsanlar saatlerini niçin sol kollarına takarlar ?

Özel bir durum veya farklı olma düşüncesi yoksa insanların çoğu saatlerini sol kola takar. Çünkü çoğunluk sağ elini kullanmaktadır ve bu kolun daha hareketli olması nedeniyle saatin bir yerlere çarpıp zarar görme olasılığı yüksektir. Zaten saatin kurma düğmesi 3 rakamının yanındadır. İnsanlar saati kurmak istedikleri zaman onu bilekten çıkarmadan sağ elle uzattıkları sol kollarındaki saati kurabilirler.

Satrançta şah niçin o kadar pasiftir ?

Çünkü şah koruma altındadır. Zaten satrançta amaç şahı almaktır. O yüzden bütün taşlar onu korumakla görevlidir. Vezir ise başkumandan gibi şaha yardım eder. İleri geri, çapraz her yöne gidebilir. Batıda vezire Kraliçe adı verilmiştir. Bununla Kraliçe'nin Kralın en büyük desteği olduğunu işaret etmektir. Satranç 6. yüzyılda Hindular tarafından oynanmaya başlanmış, oradan dünyaya yayılmıştır.

Bir hafta niçin 7 gündür ?

Babilliler 7 günlük haftayı zaman birimi olarak kullanıyorlardı. İlk çağlarda bilinen beş gezegen ile güneş ve ayın sayısının 7 oluşu bu sayıyı gizemli ve uğurlu kılıyordu. Daha sonra dinlerde göğün 7 kat oluşu ve doğadaki ana renk sayısının 7 oluşu, müzik notalarının 7 oluşu sayının önemini daha çok belirtti. Daha sonra Fransa takvim yapısını değiştirerek hafta sayısını 10 yaptı ama kabul görmedi. Rusya 5 günlük hafta uygulamasına geçti, o da tutulmadı. Sonunda yine hafta 7 gün olarak kaldı.

Niçin otellerin kapıları döner kapıdır ?

Döner kapıların tek amacı enerji ve yer tasarrufudur. Büyük binaların içerleri devamlı olarak ısıtılır. Açılan normal kapıdan içeri soğuk hava rahatlıkla girer. Eğer normal kapı kullanılırsa hava değişimi nedeniyle klimalar veya motorlar yeniden çalışacaktır. Özellikle çok kişinin girip çıktığı otel veya benzeri binalarda enerji tasarrufu için döner kapı kullanılır. Döner kanatlar sıcak havanın dışarı çıkmasına, soğuk havanın da içeri girmesini engeller. Üstelik tüm bu işlev kapı çapı kadar yer alır.

Bardaktaki buzlar niçin birbirlerine yapışırlar ?

Buzun erimesi için yalnızca sıcaklık değil basınç da önemlidir. Dağlardaki buzulların kayma nedeni de budur. Basınçla alt tabaka erir ve kayma oluşur. Bir kabın içinde ya da bir bardakta üst üste duran buzların her biri altındakine değdiği noktada bir basınç oluşturur ve bu noktada çok küçük kısım erir. Buradan hareket eden su çok az yanda iki buz küpçüğünün birleştiği noktada tekrar donar. İki buz parçası kaynak yapılmışçasına birbirlerine yapışır ve orada bir daha erime olmaz.

Neden evlilik yüzüğü yüzük parmağına takılır biliyor muydunuz ?

Evlilik yüzüğü neden hep aynı parmağımızdadır da, neden

işaret parmağı baş parmak ya da serçe parmak değil de neden yüzük

parmağı...

Evlilik yüzüğünü ilk defa eski mısır prensesi nefertiti takmıştır...o yıllardaki

Tıbbın ne kadar ilerde olduğu ayrı bir tartışma konusudur ama yüzyıllar

Sonra anlaşılmıştır ki direk kalbe giden tek damar evlilik yüzüğünü taktığımız Parmaktadır..

Başka hiç bir parmağımızdan direk kalbe giden bir damar yoktur

ÇAPKINLAR İÇİN BURÇ REHBERİ

Çapkınlar İçin Burç Rehberi

Boğa burcunu iyi bir restoran etkiler. Koçu parfümler. İşte astrolog Claire Petulengroya göre, insanı burcuna göre aşık etme yolları...

Koç Burcu: Önce güzel kokup kokmadığınıza özen gösterin. Lüks ve pahalı kokuları severler. Ucuz giyinmeyin.

Boğa Burcu: Hayatları yemek, seks ve para üzerine kurulduğundan iyi bir restoran, gece kulübünden daha etkili olur.

İkizler Burcu: Onu yeni açılmış bir yere götürün. Çok zor elde edilen rolü de oynamaya kalkmayın.

Yengeç Burcu: Biraz uzak durun. Onlar sırlarını koruyanlardan hoşlanırlar. Size güvenmesi zaman alacaktır.

Aslan Burcu: Ne kadar para kazandığınızı, başarınızın göstergesi olarak algılayacağı için kazancınızı bilmek ister.

Başak: Detaya çok dikkat ettiklerinden giyiminize ve saçınıza özen gösterin.

Terazi: Gülmeyi pek severler. Komik fıkralar ve hikayeler anlatın. Ama şarkı söylediklerinde sakın gülmeyin. Müziğe karşı kabiliyetleri olduğunu sanırlar.

Akrep: Kendiniz olun. Farklı görünmeye çalışanlardan hoşlanmazlar.

Yay: Onlarlayken alışılmış ve denenmiş metotlar kullanmayın. Yenilik severler.

Oğlak: Onun için ne kadar kazandığınız, hangi ülkeleri gördüğünüz, kimleri tanıdığınız önemlidir. iltifatı sever.

Kova: Kendilerini beğenmiş gibi görünürler ama aslında değildirler. Aptal hiç değildir. Romantiktirler.

Balık: Denizle ilgili her şeyi severler. İnsanlar hakkındaki kararlarında genelde yanılmazlar.

ZAYIFLAMA İLACI "LİDA"

Bugün can sıkıntısından, madem ki bu sene deniz meniz yok. Ben de internette sörf yapayım derken, milliyetin bloglarına kadar uzanmışım.

S.Aydın adında bir blogcunun yazıları hoşuma gitti. Bu yazısının daha fazla insana ulaşması gerekir diye burada sizlerle paylaşmayı bir borç bildim.

-İnsan canı pahasına neler yapabilir ?

-Hiç düşündünüz mü?

-Mesela çocuğu için canını verebilir mi ?

-Çok sevdiği aşkı için ölümü göze alabilir mi?

-Vatanı için canını verebilir mi ?

.-Eminim ki bu sorularıma ,içinizden gelen bir coşkuyla EVETTTT diyorsunuz.

-Başka ?

-Peki ya zayıflamak için ölümü göze alırmısınız?

-Ama bilerek, ama bilmeyerek alınıyormuş.

-Neden mi?

Gümrük kapılarında,300.000 kutu zayıflama ilacı olarak bilinen "LİDA" ilacı, kauçuk diye sokulurken yakalanmış.

Dr.Ender Saraç uyarıyor; bu ilaç yüzünden onlarca insan yaşamını yitirdi.

Şu anda bile tezgah altında bu ilacın satıldığı yolunda duyumlar alınmış.

Talep olmasa arzın da olmayacağını düşündüğümden,

"LİDA" adlı ilacı kullananların bir kez daha düşünmelerinde yarar var.

Kanada,Almanya,Hong Kong,İsviçre ve İrlanda gibi ülkelerde yasaklanan diyet ilacı "LİDA"yı T.C.Sağlık Bakanlığı Nisan 2007 de toplatmıştı.

Yakalanan LİDA kapsullerinin yanı sıra operasyonda şunlar da ele geçirilmiş;

*162 koli(7.840 adet) ABERRANCE cinsel uyarıcı hap.

*49.800 adet VİAGRA

*31.840 adet CURUSAGE cinsel uyarıcı hap.

Geçenlerde Yıldız Kenter, zayıflamak ve formunu korumak isteyenlere güzel bir yol gösterdi.

Her sabah 15 dakika ip atlama.

Ne kadar kolay değil mi ?

Hem bedava, hem de hiç riski yok

AŞK DEMEK

Bir kadına bir erkek. Yakışığı budur.

"Yalnızlık allaha mahsus." Doğru laf.

Bıraksalar gül gibi geçinip gidecek bu iki cins ama rahat vermiyorlar ki.

Örneğin, ıssız bir adada, çift başlarına yaşamaya bile kalksalar, ağacında sakin sakin öten kuşun cinsi bile aralarında tartışma konusu olur.

"Bence saksağan...."

"Bana kalırsa baykuş."

"Saçmalama baykuş puuu lar"

"Saksağan da uzun uzun ötmez." Saksağan...baykuş ...derken biri o geceyi sahilde, diğeri de kamıştan kulübede geçirir.

Dedim ya kimse rahat vermez şu ikiliye. Ne ötüyorsun şimdi durup dururken değil mi? Araya nifak sokmanın ne manası var.

Şimdi hal böyle olunca, aynı mekan dahilinde gece uykularını ayrı geçirmeye başladı mı bu ikili, ikili olma sözleşmesininim ihlali tohumları atılmaya başlanmıştır.

Çiftlerin birbirlerine en trip ceza şeklidir.

"Nnnnnevet ben bu gece salonda uyuyacağım, neredeydi ekose battaniye???"

O gece ayrı yattın mı, cezanı verdin. Artık kendine mi, O'na mı belli değil.

Gitmişsin 109 taksite bir yatak almışsın battal boy, sonra yaptığına

bak...neden şiddetli ya da şiddetsiz kavga sonraları, bir kişi kendini bu ortopedik zevkten mahrum etsin?

Hayatta etmem, etsin de istemem. Dön arkanı uyu, ya da dönme istediğin yönde yat.

Anlam yüklü bohçanın içinden şunları çıkarabiliriz :

Sana değmek istemiyorum, sana katlanamıyorum, seni çekemem, sinirime dokunuyorsun, madem eşim gibi olamıyorsun, neden yanında yatayım vs...

Yani beraber uyumak demek, aşk demek. Aşk demek, beraber uyumak demek. Bu sonuca varıyoruz en mikrodan.

Aşk demek, birbirlerinin kurallarına kayıtsız şartsız uymak demek.

Kurallara uydun mu da yanında yatmaya hak kazanırsın. İşte bu kadar!

İhlal demek, ihmal demek aşk kitabında.

Yirmi yaşına kadar oku, kırk yaşına kadar hayattan sille ye, ders almak adına; emekli olana kadar da bağkur mu, sigorta mı daha çok prim veriyor acaba endişesi ile geçsin ömrün... Ne kaldı şurada ölümüne; en iyi niyetten on-yirmi sene kalmışken de yanındaki insanın hayat arkadaşın olduğunun anca bilincine var.

Muhallebi yerken takma dişlerin kırılmaya başladığı yıllarda anlarsın aslında, kuşları seslerinden tanıyabilen tarafın bir diğerinden kişilik olarak üstün olmadığını. O zaman anlarsın ancak, saksağanlar ve baykuşlar ilahi adalet için değil, sadece çeşit olsun diye indirilmiştir yeryüzüne.

Didişmeyi taaa o zaman bırakırsın. Eşinin tansiyon-kolestrol ilacını, o zaman hatırlatmaya başlarsın. Yıllar öncesinde başının ağrısını umursamazken, şimdi, yalnız kalma korkusu ile paspası olursun O'nun.

Değer mi oysa değmeden uyumak, değmeden yaşamak, bir gün bile.

Aşk demek değmek demek.

Tenine, ruhuna, acısına, sevincine değmek demek.

İnadına, didiştiğiniz günün akşamları değin birbirinize.

Ya da daha kolay bir çözüm, işgüzarlık edip de battaniye falan almayın evinize.

AY OLMASAYDI

Ay dünyamızın tek doğal uydusu, atmosferi olmayan üzeri kraterlerle kaplı toz ve kayalarla dolu bir küre parçasıdır. Bu kürenin biz dünyada yaşayan insanlara ne gibi faydaları vardır? Ayın önemini anlayabilmek için kendimize şu soruyu sorabiliriz. Ay olmasaydı Dünya nasıl olurdu? Önce Ayı dünyamız ile karşılaştıralım. Ay dünyanın yarıçapını ¼ü kadarlık bir yarıçapa sahip, hacmi dünyanınkine göre 1/50 oranında küçük ve kütlesi ise dünyaya göre 1/80 oranındadır. Ay dünyaya göre daha az yoğun bir gök cismidir. Zaten dünyamız güneş sisteminin en yoğun gök cismidir.

Gelelim Ay olmadığı zaman Dünya üzerinde ne tür değişiklikler olacağına. En başta gel-git olayları olmaz dersek bu tamamen doğru olmayacaktır. Çünkü gel-git olaylarının 2/3üne Ay sebep olmaktadır. Eğer Ay olmasaydı, gel-git olayları 1/3 oranına düşecekti ama gene olacaktı. Bu gel-git ise Güneşin meydana getirdiği bir etkidir.

Gel-git olaylarına sebep kütle-çekim kuvvetidir. Bu kuvvet cisimlerin birbirlerini çekmesini ve bulundukları yerde tutulmasında etkilidir. Kütle-çekim kuvveti Ay tarafından dünyaya uygulandığı gibi dünya tarafından da eşit miktarda Aya uygulanmaktadır. Bu kuvvetin diğer bir etkisi ise gel-gitler sebebiyle dünya üzerinde bir sürtünme kuvveti oluşturmasıdır. Bu kuvvet olmazsa (yani ay olmazsa) sürtünme kuvveti kalkacağı için dünya daha hızlı dönmeye başlayacaktır. Böylece bir gün 24 saat değil yaklaşık 8 saat olacaktır.

Zaten bildiğimiz gibi Ay dünyadan her yıl biraz biraz uzaklaşmaktadır. Yaklaşık 400 milyon yıl önce Ayın dünyaya daha yakın olduğu zamanlarda, dünyanın şimdikinden 4 kat daha yavaş döndüğü yapılan araştırmalarda görülmüştür. Bu şu demek oluyor: Eğer Ay bir gün bizi bırakırsa yada yok olursa Dünya divane olacak ve serseri bir top gibi çok hızlı dönmeye başlayacaktır.

Hızlı dönen Dünyamız ekvatordan başlamak üzere atmosferini kaybetmeye başlayacaktır. Dünyanın ekvatordaki çizgisel hızı fazla olduğundan buradaki cisimler merkezkaç kuvvetten dolayı daha hafif oluyorlar. Dünya hızlı dönmeye başlayınca Dünyanın çekim kuvvetini aşan moleküller atmosferi bir bir terk edecekler. Ekvatorda oluşan alçak basınçtan dolayı kutuplardan buraya doğru şiddetli rüzgarlar esmeye başlayacak. Bu rüzgarlar, Dünya atmosferini tamamen kaybedinceye kadar devam edecek.

Dünya atmosferini kaybetmese dahi Dünyanın hızlı dönmesi rüzgarların hızlarını etkileyecektir. Örneğin Jüpiter bir tam dönüşünü 10 saatte tamamladığı için üzerinde yaklaşık 150 -300 km/h hızında kasırgalar gözlenmektedir. Dünyamızda da bu hızda fırtına ve kasırgalar oluşacak bu ise hayatı kötü şekilde etkileyecektir.

Diğer bir etki ise mevsimlerin oluşumunda gözlemlenecektir. Mevsimler, Dünyanın düşey ekseniyle yaptığı 23 derecelik açı sonucunda oluşmaktadır. Ay olmasaydı veya olmasa bu durumda bu açı 23o değil 90o olacaktı. Bunun sonucunda kutuplar ekvatorla yer değiştirecek ve böylece kutuplar ekvator kadar sıcak, ekvatorda kutuplar kadar soğuk olacaktı. Tabi bu sıcaklık değişimleri çok hızlı gerçekleşeceğinden bir anda dondurucu soğuklar bir anda ise 100 ºC'ye varan kavurucu, öldürücü sıcaklar insan yaşamını yada genel anlamda yaşamı olumsuz olarak ekilecekti.

Görüldüğü gibi basit bir gök cismi olarak düşündüğümüz uydumuz Ay, bir sistemin önemli bir parçasıdır. Bilim adamlarının Ay hakkında söyledikleri en veciz ifade şudur: Eğer bir gün her şeyiyle dünyanın kopyası bir gezegen bulursak ve bu gezegenin bizim uydumuz gibi bir uydusu yoksa, bu gezegen de hayat olmasına imkân yoktur. İşte sizlere dünya üzerinde hayatın olması için gerekli milyonlarca şartlardan bir tanesi.

REKREASYON VE SPOR

Çağımızın tekdüze günlük yaşamı içerisinde insanların yaşam zorunlulukları dışında kalan zamanlarını değerlendirmeleri sağlıklı kalabilmeleri için çok önemlidir. Teknolojik gelişmelere bağlı olarak çalışma saatleri giderek azalmakta ve insanların kendilerini gerçekleştirmek için sahip oldukları zaman artmaktadır.

Yabancı terminolojide bir hastalıktan sonra eski haline gelmek, tazelenmek, yorgunluğu giderek eski iş ve başarısını kazanmak anlamlarına gelen rekreasyon, zamanla eğitime de girmiş ve bir anlamda insanların boş zamanlarının değerlendirilmesini ifade etmeye başlamıştır. Rekreasyon insanın öz benliğine uygun ve yapmaktan zevk aldığı bir faaliyete katılması ile monoton modern hayat ve yaşam kavgasının sıkıcı havasından sıyrılarak kendisini bulması ve kendi duygularına ortak olacak diğer insanlarla kaynaşarak zevk içinde sosyal bir kişilik kazanmasıdır (4, 1). Boş zaman ve boş zaman değerlendirme aynı anlama gelmeyen iki kavram olup; boş zaman kişinin çalışmadığı, yaşam zorluklarının ve biçimsel görevlerinin dışında kalan ve kişinin kendi isteği yönünde harcayabileceği zamandır. Boş zamanı değerlendirme ise, boş zamanda yapılan etkinliklerle ilgilidir. Boş zamanı değerlendirme bu iki kavramın uygulamadaki karşılığı olarak geliştirilmiştir ve kullanılmaktadır (1, 7). Boş zamanları değerlendirme etkinlikleri içeriklerine ve yapıldığı mekanlara göre çok çeşitlidir. Bu etkinliklerden hangisinin tercih edileceği kişinin yapısına, cinsiyetine, eğitimine, sahip olduğu olanaklara ve yeteneklerine bağlıdır.

Eski tarih kayıtları arasında insanların boş zamanlarında müzik, resim ve çeşitli spor faaliyetlerini kullandığı görülmektedir. Ayrıca ilkel kavimlerin yaşantısında da pek zengin bir boş zaman organizasyonu olduğu belirlenmiştir. Yontma taş devrinde mağaraların duvarlarına çeşitli hayvan ve insan resimleri yapan insanlar, algılamaları ve bunların neticesinde duygularını aksettirme olanağını boş zaman uğraşıları içinde şekillendirmişlerdir (3, 6). On dokuzuncu yüzyıla kadar boş zaman değerlendirme uğraşları yeterli zamanı parası ve dinlenme hakkı olan insanlarla sınırlı kalmıştır. O zamanlar sınırlı sayıda insanın ayrıcalığı olan bu etkinlikler şimdi çoğunluk için bir hak durumundadır ve tabii bu hakkın kullanımı serbesttir (2, 355). Ancak ülkemizdeki sosyal eşitsizlik nedeniyle hala pek çok insan için bunun geçerli olmadığını kabul etmek durumundayız. Sadece spor, özellikle de spora pasif katılım sinema, tiyatro, konser, kitap okuma gibi diğer rekreatif etkinlere göre herkesin istediği takdirde ilgilenebileceği bir olanak olarak karşımıza çıkmaktadır.

Spor, rekreasyonun en kapsamlı, çeşitli ve ilgi çeken alanlarından birini oluşturmaktadır. Spor ve rekreasyon karşılıklı olarak birbirlerini etkilerler. Spor insanların rekreatif gereksinimlerini karşılamada önemli bir hareket alanı sağlarken, rekreasyon da, sporun toplumsal yaygınlaşmasında ve sportif başarılar elde edilmesinde önemli roller üstlenmiştir. Spor bu rolünü genellikle herkes için spor veya sağlık için spor gibi etkinlik rollerini yerine getirerek gerçekleştirmektedir (6, 18). Spor bir boş zaman uğraşısı olarak yani amatörce yapılan şekliyle rekreatif faaliyet özelliği taşımaktadır. Dumas'a göre spor, insanın emrinde ve hizmetinde olursa rekreasyon faaliyeti, eğer insan sporun emrine girerse o zaman da spor bir meslek özelliği taşıyarak rekreasyon faaliyeti kapsamı dışında kalmaktadır (7, 28). Kitle iletişim araçları sayesinde ülkenin hatta dünyanın hemen her yerinde gerçekleşen değişik spor aktiviteleri, evimizin içine kadar gelmektedir. Bu durumda oldukça zahmetsiz ve ucuz bir şekilde isteyen herkes sporla pasif olarak ilgilenebilmektedir.

İnsanların boş zamanlarını değerlendirme ihtiyaçlarının gündeme geldiği ilk yıllardan günümüze kadar, spor aktivitelerine seyirci olarak katılım çok yoğun bir şekilde devam etmektedir. Günümüze nazaran rekreasyon faaliyetlerine seyirci olarak katılımın daha yoğun olduğu 19. yüzyılın başlarında tiyatrolar, sirkler, sinemalar ve büyük stadların tribünlerinde çeşitli sanatsal ve sportif faaliyetleri seyredenler, evlerinde radyo dinleyenler büyük yığınları oluşturmaktaydı. Bu yüzden rekreasyonun pasif türleri gelişim göstermekteydi (5, 17). İnsanların sadece seyirci oldukları bir takım spor dallarının cazibesine kapılarak zamanla o dallardan bazılarına sporcu olarak yönlenmeleri göz önüne alındığında pasif katılımın, aktiviteye geçişi özendirici bir durum olduğu da ortaya çıkmaktadır. Spor seyircisinin bu özellikleri onu bir sinema veya tiyatro seyircisinden ayırmaktadır. Diğer yandan sporun pasif yönünün teşvik edilmesi, eğitimsizlikle beraber, öncelikle rekreasyonun ticari bir değer taşıdığı anlayışından ileri gelmektedir ki, bu yüzden sporu aktif olarak yapanların değil, sporu seyredenlerin sayılarında artış meydana gelmektedir. Ancak toplumsal, ekonomik ve teknolojik gelişmenin de etkisiyle durumun tersine çevrilmeye başladığı görülmektedir (7, 29). İnsanlar giderek, hekimlerin önerileriyle teknolojik gelişmelerin yol açtığı hareketsizlik nedeniyle ortaya çıkan sağlık sorunları karşısında spora aktif olarak katılmayı tercih etmektedirler. Sporcuların toplum içindeki statülerinin yükselmesi de ebeveynlerin çocuklarını öğrenimleri dışında spora katılmaya teşvik etmesine yol açmış, çocukların rekreatif etkinliklerinde spor ilk sıralarda yerini almıştır.

Yapılan araştırmalar, rekreasyon amaçlı sportif faaliyetleri tercih eden insanların sayısının, diğer faaliyetlere katılanların sayılarından daha fazla olduğunu göstermektedir. Örneğin Almanya'da halkın %61'ri boş zaman etkinliklerinden sporu tercih etmektedirler. Ayrıca 1987 yılında Almanya'da 6-16 yaş arasındaki 190. 000 kişi üzerinde anket yoluyla yapılan bir araştırmada gençlerin %60'ının boş zamanlarını spor yaparak geçirdikleri görülmüştür. Boş zamanlarda sportif faaliyetlere aktif katılmayı tercih etme oranının yüksek olmasındaki temel nedenler, sporun kişisel ve toplumsal özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Ayrıca sportif faaliyetlerin katılım kolaylığı, çalışma rahatlığı, her yaşın, her cinsin ve herkesin zevk ve isteklerine yanıt verebilecek tercih olanağı vardır. Sosyalleştirici, toplumsal birliği sağlayıcı, sağlık kazandırıcıdır. Sanatsal ve folklorik değeri vardır. Bütün bunların yanında rekreasyonla daha yakın ilgisi bakımından sporun çeşitlilik, değişkenlik ve hareket özelliklerinden bahsedebiliriz (7, 30). Rekreatif bir etkinlik olarak spora ilginin artması çeşitli toplumsal kurumları bu konuda organizasyonlar yapmaya yöneltmektedir. Okullar, spor kulüpleri, çeşitli dernekler ve devlet kuruluşları müsabaka niteliği taşımayan rekreatif amaçlı sportif etkinlikleri düzenlemeye başlamışlardır. Trakking, jogging, rafting gibi yeni bir takım spor branşları bu organizasyonlarla gündeme gelmeye başlamış, böylece sporun yeni çeşitlerinin tanıtılması ve yaygınlaşması da sağlanmıştır. Rekreasyon eğitimi için düzenlenen kampanyalarının artarak rağbet görmesi bir yandan sportif aktivitelerin insanların günlük yaşamının bir parçası haline gelmesine katkıda bulunurken diğer yandan da ortak ilgi ve heyecanların paylaşıldığı ortamlar yaratarak kişileri yabancılaşmaktan kurtarmakta hoşgörü, gelişmiş sosyal ilişkiler ve sosyal uyum yaratmaktadırlar.

KAYNAKLAR

1- Bucher, C. A. , Bucher, R. D. , Rekreation for Today's Society, New Jersey, 1974

2- Davis, R. J, . Bull, C. R. , Roscoe J. V. , Roscoe D. A. , Physical Education and The Study of Sport, Wolf Publishing, England, 1991

3- Dikici K. Adana ili Lise Öğrencilerinin Boş zamanlarını Değerlendirme Alışkanlıkları, Yayınlanmamış master tezi, ADANA , 1994

4- Erkan, N. , Boş Zamanı Değerlendirme, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Akademisi Ders Notları, ANKARA, 1995

5- Huntchinson, J. L. , Principles of Rekreation, New YORK, 1949 6- Karaküçük, S. , Rekreasyon, Seren Matbaacılık, ANKARA, 1995

6- Şahin, H. , Sporcuların Performans Sporunu bıraktıktan Sonraki Yaşamlarında Boş Zaman Değerlendirme İlgilerinin Araştırılması, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, ADANA. 1997

FAIR PLAY

Bu kelime ilk kez İngiliz Kolejleri'nde kullanılmaya başlandı. Ve genelde birbirine çok yakın olarak üç anlam taşır. Öncelikle iyi oyun anlamına gelecek biçimde kullanıldı. Sonra iyi oyunu ortaya koyacak ruh hali ve sporcuya yakışan davranış biçimi diye, değerlendirildi. Daha sonradan da iyi oyunu temin edebilmek için, oyuna katılanların tümünün mutlak olarak yerine getirmek zorunda oldukları davranış biçimlerinin tümü olarak değerlendirildi. Zamanla Fransa'da da hem spor alanlarında, oyun alanlarında hem de günlük yaşantıdaki tüm dürüstlüğü ifade eder biçimde kullanıldı.

Ülkemizde ise bu kavram genelde sportmenlik veya sportmence kavramı olarak kullanılıyordu. Ama Son yıllarda artık fair play kavramı da dilimize yerleşmiş oldu.

Uluslararası platformda fair play kavramı için iki ayrı belge hazırlanmıştır. 1974 yılında Uluslararası Fair Play Komisyonu tarafından hazırlanan Fair Play Deklerasyonu tüm üye ülkelere gönderildi.

Bu belgede özet olarak Kendisine ve dolayısıyla diğerlerine (rakibine, takım arkadaşlarına, hakemlere, izleyicilere ve kamuoyuna) saygıya dayanan bir hayat görüşüdür. Bu görüş her ne pahasına olursa olsun kazanmayı, başarılı olmayı reddetmektedir, yazmaktaydı.

Bu kavram sadece sporcular için değil, yöneticiler, hakemler, izleyiciler, coachlar ve yarışmalarla ilgilenen tüm medya kurumları içinde geçerliydi. Onlar da doğrudan veya dolaylı olarak yarışmaların yukarıda ifade edildiği biçimde cereyan etmeleri için çaba sarf etmeleri gerekmektedir.

Özünde fair play olgusu ahlak felsefesi üzerine kurulmuştur. Gerek ahlaklı davranışlar, gerekse olumsuz davranışlar hem Antik Çağ'daki spor olaylarında, hem de günümüzdeki modern olimpiyatlarda karşılaşılan olaylardır.

ÜZÜCÜ OLAYLAR

Milat'tan Sonra 146 yılında Romalılar , Yunanistan'ı işgal edince Roma İmparatoru Neron Olimpiyat Oyunlarında yarışmadan kendisinin şampiyon ilan edilmesini istemiştir. Buna tepki gösterilmiş, sonra Neron 5000 kişilik koruma ordusu ile birlikte olimpiyatlara gelmiş ve atlı araba yarışmalarına katılmıştır. Yarışmayı sürekli önde götüren Neron, bir dönemeci dönerken arabası devrilmiştir. Bunun üzerine diğer yarışmacılar durup, onun arabasını düzeltip, yarışa tekrar başlamasını beklemişlerdir. Neron yarışı doğal olarak birinci bitirmiştir.

Bir başka ilginç olay da Milattan Önce 322de yapılan olimpiyatlar sırasında Atinalı Kalipso adlı bir atlet, pentatlonda kendisine rakip olabilecek sporcuları satın almıştır. Kendisine rakip olacak bir sporcuya 300 Drahmi vermiş ve yarışı kazandıktan sonra bunu gururla söylemiştir.

Siteler arası rekabetin yoğun olduğu Milattan Önce 400 yılında Sykion ve Kleora siteleri Telekias adlı bir atletin kendilerine ait olduğunu ileri sürerek paylaşmamak için atleti diri diri parçalamışlardır.

GÜZEL OLAYLAR

Bu çirkin olayların üzerine spor tarihinden sizlere bazı fair play olaylarını aktarmak istiyorum.

Önce Antik Çağ'dan bir örnek. Homeros olayı şöyle anlatıyor:

Atlı Araba yarışında Nestor'un oğlu Antilos, Menelaosun çift koşumunu bir dar geçitte yarışma kurallarına aykırı geçtiğini farkedince galibiyet ödülünü Menelaosa verir. O ise Antilos'un bu dürüst davranışına öyle sevinir ki ödül olarak verilen kısrağı ona geri verir.

1964 Innsburg Kış Olimpiyatlarında Bobsleigh Çiftler yarışmasında en iyi dereceyi İtalyan Monti yapar. Sıra İngiliz Tony Nash ve eşine geldiğinde, kızağının bir parçasının kırık olduğu görülür. Monti, kendi kızağından o parçayı söker ve yarışacak olan Nash'e verir.Ve Nash, Mnoti'nin verdiği parça ile tamir ettiği kızağında olimpiyat şampiyonu olur. Monti ise yarışmadan şampiyonluğu geri çevirmiştir.

1965 de ABD'de yapılan Salon Atletizm Müsabakalarında uzun atlamada İngiliz Şampiyonu Mary Rand yerdeki çizgileri karıştırınca üçüncü hakkında elenir. Willie White ise onun haksızlığa uğradığını söylerek hakem heyetine bir şans daha verilmesi talebinde bulunur. Dördüncü atlayışında Rand daha iyi bir derece yaparak yarışmayı kazanır. Burada White, rakibinin cezalandırılması sonucu galip gelmeyi reddetmiştir.White 1965 Fair Play ödülünü aldı.

1968 Dünya Kupası özel slalom yarışında Polonyalı Andrzej Bachleda sıralamada birinci ilan edilir. O buna itiraz eder ve bir kapı atladığını açıklar. Yarışmadan diskalifiye edilir. Kazanmadığı ünvanı, kabul etmez.

1966 ABDde Toledo'da Dünya Greko Romen Şampiyonası sırasında Yugoslav Horvat müsabakada favori idi. Rakibi diskalifiye edilince o galip ilan edildi. Horvat, buna itiraz etti ve bir şans daha verilmesini istedi.İkinci denemede yine galip geldi ve Zafer kazanılmalıdır mantığı ile hareket ettiği için 1966 Fair Play ödülünü aldı.

1967 yılında Hamburg'da Uluslararası Almanya Tenis Turnuvasında Macar Gulsay, Çekoslavak Kukal ile başabaş bir maç çıkarıyordu. Bir ara Kukal bir kramp ile düştü ve devam edemeyecek hale geldi. Kurallara göre Gulsay'a puan verilmesi gerekiyordu. Ama o doktor çağrılmasını istedi. Doktor müdahalesinden sonra Kukal maça devam etti ve maçı kazandı.

2 Kasım 1969'da İspanya'da Madrid'te Bernabeu Stadyumu'nda Real Madrit-Sabadell ile şampiyonluk maçı oynuyordu. 50. dakikada durum berabere iken Sabadell forveti Pedro Zaballa top ile ilerleyip, tam rakip kaleye şut atacağı sırada, Real Madrid kalecisi ve bekinin çarpışıp bayıldığını gördü. O şutunu atmadı ve kasti bir hentbole neden oldu. Maçı Real Madrid 1-0 kazandı. Maç sonrası Sabadell Kulübü , Zaballa'ya ceza vermek amacıyla toplandı. Ama tüm İspanyol basını Zaballa'yı mükemmel bir sporcu ilan etmesi ve sonra Uluslararası Komite onu Zafer Kupası ile ödüllendirdi.

1967 yılında Fransa Atletizm Şampiyonası'nda 200 metre yarışında Sylvie Telliez altın madalyayı Cabrielle Mayer'e bıraktı. Çünkü, o yarışının bitimine çok az kala düşmüştü.

23 Agustos 1967'da Zdenka Zarubnicka paraşütle atlama yarışında paraşütü açılmayan rakibine yardımda bulundu ve onun hayatını kurtardı.

İtalya Su Kayağı yarışında Cianni Lonzi rakibinin hayatını boğulmak üzereyken kurtardı.

İsveçli oto yarışcısı Beat Fehr Casserta diğer yarışmacıların hayatını kurtarmak isterken kendi hayatını kaybetti.

Ülkemizde de ilk kez 1983 yılında Konya mahalli kümesinde, kümede kalma maçında takımın kalecisi İsmet Karababa koruduğu kaleye atılan bir gol için tartışma çıkınca, hakeme gidip golün nizami olduğunu söyledi. Bu İsmet'e o yıl Paris'te yılın Fair Play Ödülü'nü getirdi.

TÜRKİYE'DE FAİRPLAY

Türkiye'de fair play hareketi, TMOK bünyesinde Erdoğan Arıpınar'ın girişimleri ile kurulan bir komisyonla başlatıldı. Bu komisyon çeşitli etkinliklere imza attı. Ayrıca, Erdoğan Arıpınar kısa adı EFPM olan Avrupa Fair Play Hareketi 'nin kuruluşunda yer aldı ve ikinci başkanlığı görevini yürütmektedir.