Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine
Edebiyat (Hikaye-Öykü) tarafından Sosyal Bilimler'de yazılan bir grup blogu
  • Konu

    172
  • Comment

    1
  • görüntüleme

    12.157

Bu bloğa katkıda bulunanlar

Bu Blog Hakkında

Edebiyat eseri, bir dil ürünü olan yazılı ve sözlü eserlerin tümü. Edebiyat (Hikaye-Öykü); Beğendiğiniz yada kendinizin yazmış olduğu kısa hikayelerinizi ekleyebilirsiniz. Yaşanmış ya da yaşanabilecek şekilde tasarlanmış olayları kişilere bağlı olarak belli bir yer ve zaman içinde anlatan eserlere hikaye denir.

Entries in this blog

Delikanlı yiyecek bir şeyler almak Burger King standına yaklaşınca, standın arkasındaki bir kız dikkatini çekti. Siyah saçlı,beyaz tenli genç kız, müşterilerine siparişlerini verirken daima güleryüzlü, sıcacık bir şekilde hizmet veriyordu. Nur yüzlüydü. Delikanlı bu kızdan çok etkilenmişti. Neredeyse ilk bakışta aşık olunabilecek bir kızdı. Yaşı olsa olsa 17-18 idi. Siparişleri yetiştirebilmek için bir o yana, bir bu yana koşuşturuyordu. Bu arada yüzündeki gülücükler hiç eksik olmuyordu.

Delikanlı standa iyice yaklaştı. Özellikle de genç kızın olduğu standa gelmişti. Genç kız ona siparişini sorduğunda, elindeki kağıdı ona doğru uzattı.Kağıda ne almak istediğini yazmıştı:

- "Bir Tavuk Burger menü, Sprite, bir ketçap ve bir acı sos istiyorum, lütfen." Genç kız delikanlıya biraz buruk ama yüzündeki gülümsemeyi hiç kaybetmeden"

- "Hemen efendim" dedi. Ardından da " 150.000TL fark ödeyerek büyük seçim ister misiniz?" diye sordu.

Delikanlı ise "Hayır" anlamında başını salladı. Kredi kartını uzatıp hesabını ödedi.

Siparişlerini alıp uzaklaşırken "Teşekkür ederim" misali bir gülücük attı kıza.

Tavuk Burgerini alıp masasına giderken, arkasına baktığında, genç kızın tatlı bir gülümsemeyle arkasından bakmakta olduğunu farketti. Belli ki kendisi sıradan bir müşteri olmamıştı. O gün yemeğini yerken,genç kızla bir iki defa göz göze geldi. Her ikisi de bundan gayet hoşnut olmalıydı ki, birbirlerine bakarlarken, yüzlerindeki gülümseme hiç eksik olmamıştı.

Delikanlı akşam eve döndüğünde aklı genç kızda kalmıştı. Göğsündeki plakadan kızın adının Selma olduğunu öğrenmişti. Aslında delikanlı konuşabiliyordu,ama neden böyle bir şey yaptığını da anlamamıştı. Yine de hiç renk vermemiş, bu oyun hoşuna gitmişti. Sanırım Selma'dan hoşlanmıştı.

Aradan iki gün geçmişti. Tekrar Bakırköy - Galleria'ya gitmiş ve yine elinde bir kağıtla doğruca Burger King'e gitmişti. Bu sefer kağıdın başına "Merhaba Selma" demeyi unutmamıştı. Selma'nın olduğu kasaya gitti ve gülümseyerek kağıdı ona uzattı.

Genç kız onu gördüğünde hayli sevinmiş bir halde kağıdı aldı;"Merhaba, hoş geldiniz" diyerek siparişini hazırlamaya koyuldu. İki gün önceki durumu arkadaşlarına anlatmış olacaktı ki, herkes onlara bakıyordu. Siparişi hazır olunca, tekrar kredi kartını uzattı ve hesabı ödedi. Selam vererek oradan ayrılıp, masalardan birine oturdu. Bu durumun gün geçtikçe hoşuna gitmeye başladığını farketti. Gerçi daha önce aynı yerden alışveriş yapmıştı ama Allah'tan kimse bunun farkına varmamıştı.

Bir yandan sevinirken,diğer yandan genç kıza karşı dürüst olmadığını üzülmüştü. Aslında kötü bir niyeti yoktu. "Bakalım nereye kadar sürecek" diyerek bunu devam ettirmeye karar verdi. Galleria evine yakın olduğu için sürekli oraya gidiyordu.

Bu durum iki hafta bu şekilde sürdü. Ama artık sipariş için kağıt uzatmasına gerek kalmamıştı. Selma'yı gördüğünde, doğrudan onun yanına gidiyordu. Selma da sanki onu beklermiş gibi, karşısında onu görünce birden gözleri parlıyor, hemen "Hoş geldin" diyordu. Delikanlının kağıdı uzatmasına fırsat vermeden ;

"Bir tavuk Burger menü, normal seçim, sprite, ketçap ve acı sos...; hemen hazırlıyorum." Bu durumdan her ikisi de çok memnun görünüyordu. Delikanlı kısa zamanda Burger King'de tanınan biri haline gelmişti.

O gün siparişini aldığında genç kıza bir kağıt uzattı ve oradan ayrıldı. Masalardan birine oturduğunda, Selma'nın küçük not kağıdını okuduğunu gördü:

"Özür dilerim Selma. Beni lütfen yanlış anlama. Eğer yemek paydosun varsa, biraz beraber oturabilir miyiz? Bu teklifimi kabul edersen çok mutlu olurum."

Selma notu okuduktan sonra Emre'ye bakarak "Evet" anlamında başını salladı. Eliyle de "Yarım saat sonra" diye işaret yaptı. Bunu gören Emre çok sevinmişti. Kısa bir süre sonra da Selma'nın kendisine doğru geldiğini görünce, eli ayağının birbirine dolandığını hissetti. Çok heyecanlanmıştı. Nasıl davranacağını bilemiyordu. Her ne kadar bu oyunu kendisi başlattıysa da, işin buralara varabileceğini tahmin etmemişti. "Acaba nasıl davransam" diye düşündü. Selma o kadar tatlı, o kadar sıcakkanlı biriydi ki, onu kesinlikle kırmak, üzmek istemiyordu. Yine de şimdilik hiçbir şey açıklamamaya karar verdi. Selma gelip de yanına oturduğunda, 'ağzımdan bir şey kaçırırım' diye çok korkuyordu. Umarım kendisini tanıyan biri çıkmazdı. Bu arada selma gelmeden cep telefonunu da kapatmış ve saklamıştı.

Fazla zamanı yoktu genç kızın. Şefinden ancak yarım saat için izin alabilmişti. Masanın üzerine kağıt kalem koymuştu Emre. Genç kız konuşarak biraz kendisinden bahsetti. 18 yaşına yeni girmişti. Üniversite sınavına hazırlanıyordu. Dersane parasını ödeyebilmek ve ailesine yük olmamak için de burada çalışıyordu. Fındıkzade'de oturuyordu. O da delikanlı gibi sigara içiyordu. Birer sigara yaktılar. Delikanlı kağıdı, kalemi alıp kendisiyle ilgili bir şeyler yazmaya başladı. 25 yaşındaydı, üniversiteden mezun olalı birkaç yıl olmuştu. Genç kızın üniversiteye hazırlandığını öğrenince, belki yardımcı olabilirim diye düşündü. Ancak daha sonra bunu açıklamaktan vazgeçti. Öyle ya, konuşamıyordu. Ona nasıl yardımcı olabilirdi ki! Bu yüzden üniversite mezunu olduğundan bahsetmedi. Yazdığına göre herhangi bir yerde çalışmıyordu.

Bu şekilde yaklaşık yarım saat konuştuktan sonra, Selma kalkması gerektiğini söyledi. İki gün sonra Pazar günü tekrar buluşmak üzere ayrıldılar.Aslında bir işi vardı ve o gece de işe gidecekti. Birkaç yıldır turistik bir otelde çalışıyordu.

Pazar günü buluştuklarında delikanlı durumu açıklamaya karar verdi. Günden güne ondan hoşlanmaya başlamıştı ve bu yüzden onun duygularıyla oynamak istemiyordu. Çünkü bu durum ileride daha kötü sonuçlar doğurabilirdi. Hem daha ne kadar saklayabilirdi ki! Ya da neden saklama gereği duysun. Artık arkadaş olmuş,çıkıyorlardı. Ayrıca kendisi henüz söyleyemeden, Selma bu durumu başkasından öğrense; işte o zaman çok kötü olurdu.

Kışın en soğuk günleri yaşanıyordu. Delikanlı arabasına binip, Selma'yla buluşacağı yere erkenden gitti. Bu soğukta onu bekletmek istemiyordu. Oraya vardıktan kısa bir süre sonra Selma da geldi. İlk defa biniyordu Emre'nin arabasına. Kağıt kalem her zamanki gibi hazır duruyordu. Sinemaya gitmeye karar vermişlerdi. Sinemada "Meet Joe Black" isminde, Brad Pitt'in oynadığı bir film gösterimdeydi. Filmi izlerken Emre genç kızın ellerinden tuttu. Selma da başını Emre'nin omuzuna koymuş,bu şekilde filmi izliyorlardı. Tam üç saat sürmüştü film. Sinemadan çıkarlarken hava biraz kararmıştı. Saat henüz dörttü ama günler o kadar kısaydı ki! Çok duygusal ve güzel bir filmdi. Her ikisi de filmi çok beğenmişlerdi. Filmin etkisiyle öyle mutlu görünüyorlardı ki, eve dönene kadar hiçbir şey konuşmadılar, yazmadılar.

Emre de bu güzel anı bozarım korkusuyla yine hiçbir şey açıklayamamıştı. Tam o sırada delikanlının cep telefonu mesaj sinyali verince, yüzü sapsarı olmuştu. Onu arabanın torpido gözünde unutmuştu. Neyse ki sadece mesaj gelmişti. "Ya telefon çalsaydı" diye düşündü. Selma Emre'nin telefonunu görünce, o da çantasından bir telefon çıkardı. Telefon ablasına aitti. Artık eve varmışlardı. Birbirlerine telefon numaralarını verdiler. Mesaj göndereceklerdi. Vedalaşıp ayrıldılar. Daha arabadayken ilk mesaj gelmişti: "Seni özledim." Dışarıdaki buz gibi havayı ısıtan sıcacık bir mesajdı bu.

Tarih 14 Şubat 1998; yani Sevgililer Günü. Emre ve Selma tanışalı iki buçuk ay olmuştu. Ve genç kız hala onun konuşabildiğini bilmiyordu. Bu şekilde tam iki buçuk ay geride kalmış, birbirlerine öyle bağlanmışlardı ki! Kah cep telefonuyla birbirlerine mesaj yolluyorlar, kah ellerinde kağıt kalem anlaşıyorlardı.

İki buçuk ay önce, belki de bir muziplik olarak başlayan oyun sayesinde, bugün birbirlerini çok seven ve her ne olursa olsun ayrılmamaya karar veren iki sevgili olmuşlardı. Ve delikanlı bu süre içerisinde, bu oyunu biraz da 'Selma'yı kaybederim ' korkusuyla açıklamaya korkmuş, bugünlere kadar gelmişlerdi.

O gün sevgililer günüydü. Her sevgili gibi onlar için de çok önem taşıyordu. Kış olmasına rağmen hava o gün çok güzeldi. Kendilerini hemen şehrin gürültüsünden uzak, kırlarda bir ağacın altına attılar. Güneş ara sıra bulutların arasından parlayarak ortaya çıkıyor, sanki onları ısıtmak istercesine çabalıyordu. Ancak onlar zaten birbirlerine sarılarak ısınıyorlardı. Her ikisi de Sevgililer Günü için hediye almışlardı. Selma üzerinde "Seni Seviyorum" yazılı, kalp şeklinde kırmızı bir yastık almıştı. Arabasına koymasını istemişti. Emre ise, camdan yapılmış şeffaf, içinde kurutulmuş kırmızı bir gül bulunan kalp şeklinde bir biblo almıştı. Yanına da duygularını ifade eden bir mektup koymuştu:

"Sevgilim,

Şu anda o kadar mutluyum ki, bunu ifade edebilmem mümkün değil. Aslında bir o kadar da endişeliyim. Bu mutluluğu bozacağımdan korkuyorum. Sana nasıl anlatacağımı bilemiyorum.(Mektubu okudukça genç kızın yüzünde gittikçe şaşkınlaşan bir ifade beliriyordu.) Öncelikle senden özür dilemek istiyorum. Umarım beni anlarsın. Ne olursa olsun, benim için ne kadar değerli olduğunu bilmeni istiyorum. Seni işyerinde ilk kez gördüğüm gün, öylesine tatlı duygular içerisine girmiştim ki, o gün ne yapacağımı şaşırmıştım. Sanırım ne olduysa bu şaşkınlığım yüzünden oldu. Belki hayatım boyunca normal bir şekilde yapamayacağım bir şeyi, sırf sana yakın olabilmek için bu yolla yapma cesaretine girdim. Şu anda, bu okuduklarından bir şey anlamamış bir şekilde yüzüme şaşkın şaşkın baktığını tahmin edebiliyorum. Ama inan ki hiçbir kötü niyetim yoktu. Amacım ne seninle oyun oynamaktı, ne de duygularını incitmek. Her geçen gün sana ne kadar yakınlaştıysam, sana ne kadar bağlandıysam, içimde de o kadar yoğunlaşan bir korku oluştu. Çünkü seni gerçekten kaybetmekten korktum. Ama artık benim için de, senin için de böyle bir haksızlığa dayanamıyorum. Bana o kadar sevgi dolu yaklaştın ki, hep bu sevgine layık olmaya çalıştım. Senden her ayrılışımda, her tarafta gülümseyen yüzünü, gülen gözlerini gördüm. İşte ben de bu gülen gözlerde ve seven kalbinde kaybettim kendimi. Şimdi kendimi bulabilmem için lütfen yüzüme bak."

Selma, okuduğu mektuptan bir şeyler anlamaya çalışırcasına Emre'nin yüzüne baktı. Emre Selma'nın ellerini avuçlarına alıp, tüm cesaretini toplayarak genç kıza:

"Seni seviyorum Selma, seni çok seviyorum. Sevgililer Günün kutlu olsun." der. Az önceki şaşkınlığı iki kat artan Selma, ne yapacağını, ne diyeceğini bilmez bir halde Emre'nin yüzüne bakakalır. Emre konuşabilmektedir. Bir an ellerini Emre'nin avuçlarından çekmek istese de bunu başaramaz. Tam ağzını açıp bir şey söylemeye yeltenir ki, Emre parmağıyla onun dudağına dokunup, bir şey söylemesini engeller. Ancak, genç kızın, o her zaman gülen gözlerinden iki damla gözyaşının akmasına engel olamaz; şaşkınlığın, mutluluğun, sevginin gözyaşlarına... Birbirlerine sımsıkı sarılarak arabaya doğru yönelirler.

Vaktiyle bir kış ortası... Kar taneleri gökten yere tüyler gibi dökülürken, kraliçenin biri, siyah abanoz çerçeveli bir pencerenin önüne oturmuş, dikiş dikiyormuş. Bu aralık pencereden dışarı bakarken parmağına iğne batmış. Üç damla kan karlar üzerine damlamış. Beyaz kar üstünde bu al renk pek hoş göründüğü için kraliçe aklından şunları geçirmiş: "Ah böyle kar gibi ak, kan gibi al, çerçevedeki tahta gibi kara bir çocuğum olsaydı!" demiş. Aradan çok geçmemiş; kraliçe bir kız doğurmuş. Bu kız kar gibi ak, kan gibi al renkli, abanoz gibi kara saçlıymış. Bunun için adını "Pamuk Prenses" koymuşlar.

Çocuk doğar doğmaz kraliçe ölmüş. Bir yıl geçince kral başka biriyle evlenmiş. Bu kadın güzelmiş ama pek kendini beğenmiş bir şeymiş. Kimsenin kendinden daha güzel olmasına dayanamazmış. Kadının sihirli bir aynası varmış. Karşısına geçip de içine bakarak: - Küçük ayna, söyle bakayım, ülkenin en güzel . kadını kim? diye sorunca ayna yanıt verirmiş: - Bu ülkenin en güzel kadını sizsiniz kraliçe hazretleri! Bunun üzerine kadının içi rahat edermiş. Çünkü aynanın doğruyu söylediğini bilirmiş.

Gel zaman, git zaman... Pamuk Prenses büyüyüp gelişiyor; gitgide daha güzel bir kız oluyormuş. Yedi yaşına girdiği sırada kraliçeden bile güzel, ayın on dördü gibi bir kız olmuş. Kadın günün birinde yine aynasına sormuş: - Küçük ayna, söyle bakayım, ülkenin en güzel kadını kim? Ayna dile gelmiş: - Buranın en güzel kadını sizsiniz kraliçe hazretleri, ama Pamuk Prenses sizden bin kat daha güzel! Kadın bunu duyunca irkilmiş; kıskançlığından yüzü sapsarı, yemyeşil olmuş. O saatten sonra nerede Pamuk Prensesi görse içi burkulurmuş. Kızdan o kadar tiksinmeye başlamış. Kıskançlıkla, kendini beğenmişlik, bir yabanıl ot gibi yüreğinde büyümüş, büyümüş... Artık ne gece, ne gündüz kadında iç rahatlığı kalmamış. Bunun üzerine bir avcı çağırtmış:

- Çocuğu al, ormana götür, demiş. Artık gözüm görmesin. Onu öldüreceksin... Ciğerlerini de bana getireceksin. Avcı:

- Peki! demiş, kızı alıp götürmüş. Pamuk Prensesin suçsuz yüreğini oyup çıkarmak için bıçağını eline alınca kızcağız ağlamaya başlamış:

- Kuzum avcı, canım avcı... Ne olursun kıyma bana... Canımı bağışla... Şu ıssız ormanda dolaşırım, bir daha eve dönmem! diye yalvarmış. Avcı kızın güzelliğine dayanamamış... Ona acımış:

- Haydi öyleyse git zavallı çocuk! demiş. "Az sonra yabanıl hayvanlar nasıl olsa seni yerler" diye düşünmüş ama sanki bağrındaki taş da düşmüş. Kızı öldürmeye gerek kalmadığı için rahat bir soluk almış. Tam bu . sırada oradan geçen bir hayvan yavrusunu tutup kesmiş; ciğerlerini çıkarmış.

Kraliçeye bunları götürmüş. Kraliçe aşçısına onları tuzlatıp pişirtmiş, yemiş. Pamuk Prensesin ciğerlerini yedim sanmış. Çocukcağız koskoca ormanın içinde yapayalnız kalmış. İçine bir korku girmiş. Sanki ağaçların bütün yaprakları kendisini seyrediyorlar sanıyormuş. Ne yapacağını da bilmiyormuş. Koşmaya başlamış. Sivri taşlar üzerinden, dikenler arasından geçip giderken, birçok yabanıl hayvan önünden geçiyormuş ama ona bir şey yapmıyorlarmış. Çocuk ayaklarının olanca gücüyle akşama kadar koşmuş. Sonunda mini mini bir ev görmüş; dinlenmek için içeri girmiş. Bu evde her şey o kadar küçük, o kadar cici bici, o kadar temizmiş ki dille anlatılamazmış. Ortada apak örtülü, yedi tabaklı bir sofra duruyormuş. Her tabağın yanında minicik kaşıklar, yedi küçük bıçakla çatal, yedi tane de ufacık bardak. Duvarın önünde yanyana dizili yedi karyolacık varmış. Örtüleri kar gibi akmış. Pamuk Prenses hem çok aç, hem de susuz olduğu için her tabaktan bir parça sebzeyle ekmek yemiş; her bardaktan birer yudum şarap içmiş. Bir kişinin bütün yiyeceğini yiyip bitirmek istemiyormuş. Kızcağız pek yorgun olduğundan karyolacıklardan birine uzanmak istemiş. Gel gelelim, hiçbiri boyuna uymuyormuş. Biri pek uzun, biri pek kısa geliyormuş. Sonunda yedinciyi uygun bulmuş. İçine girip yatmış, duasını etmiş, uykuya dalmış.

Ortalık iyiden iyiye kararınca ev sahipleri gelmişler. Bunlar yedi cücelermiş. Dağlardan maden çıkarırlarmış. Hepsi lambalarını yakmışlar. Küçük evin içi aydınlanınca, içeriye birinin girdiğini anlamışlar. Çünkü her şey bıraktıkları düzende durmuyormuş.

Birinci: - Sandalyeme kim oturmuş?

İkinci: - Tabağımdan kim yemiş?

Üçüncü: - Ekmeğimden kim koparmış?

Dördüncü: - Sebzemden kim yemiş?

Beşinci: - Çatalımı kim kullanmış?

Altıncı: - Bıçağımla kim kesmiş?

Yedinci: - Bardağımdan kim içmiş?

Sonra birinci cüce çevresine bakınmış. Yatağında hafif bir çukurluk görmüş:

- Yatağıma kim girmiş? diye seslenmiş.

Öbürleri koşarak gelmişler. Altısı birden:

- Benim yatağımda da biri yatmış! diye bağrışmışlar.

Yedinci cüce ise yatağına bakınca, içinde yatıp uyuyan Pamuk Prensesi görmüş. Öbürlerini çağırmış. Hepsi gelmişler; şaşırarak bağırmışlar:

- Aman Tanrım, ne güzel çocuk bu!.. O kadar hoşlarına gitmiş ki, çocuğu uyandırmaya kıyamamışlar. Yedinci cüce her arkadaşının koynunda bir saat uyuyarak sabahı etmiş.

Ertesi sabah Pamuk Prenses uyanmış. Yedi cüceleri görünce birdenbire korkmuş, ama cüceler ona güler yüz göstermişler:

- Adın ne senin? diye sormuşlar; Kız:

- Benim adım Pamuk Prenses! demiş.

- Nasıl oldu da bizim eve geldin? Kız üvey annenin kendisini öldürtmek istediğini, avcının ona canını bağışladığını, küçücük evlerini buluncaya kadar bütün gün koştuğunu bir bir anlatmış. Cüceler:

- Bizim evin işlerini görürsen, yemek pişirirsen, yatakları yaparsan, çamaşır yıkarsan, dikiş dikersen, yama yaparsan, sonra her şeyi derli toplu, tertemiz tutarsan bizim yanımızda kalabilirsin. Sana bir şeyden sıkıntı çektirmeyiz! demişler. Pamuk Prenses:

- Peki, hepsini seve seve yapacağım! demiş, orada kalmış.

Evin işlerini düzene koymuş. Sabah oldu mu cüceler dağlara gider, madende altın ararlarmış. Akşam olunca eve dönerlermiş. O zaman yemekleri hazır olmalıymış. Kız bütün gün evde tek başına otururmuş. Bunun için iyi yürekli cüceler ona şöyle öğüt verirlermiş:

- Üvey annenden kendini koru... Senin burada olduğunu, nasıl olsa, yakında öğrenir. Kimseyi içeri alma sakın! derlermiş.

Kraliçe, Pamuk Prensesin ciğerlerini yedim sandıktan sonra, en güzel kadının yine kendisi olduğunu düşünür; başka bir şey aklına getirmezmiş. Bir gün aynasının karşısına geçip:

- Küçük ayna, söyle bakayım, ülkenin en güzel kadını kim? diye sormuş. Ayna dile gelmiş:

- Buranın en güzel kadını sizsiniz kraliçe hazretleri, ama dağlar başında, yedi cücelerin yanındaki Pamuk Prenses sizden bin kat daha güzel! demiş.

Kadın bunu duyunca irkilmiş. Çünkü aynanın asılsız bir şey söylemediğini biliyormuş. O zaman avcının kendisini aldattığını, Pamuk Prensesin sağ olduğunu anlamış. Kızı öldürmek için yeni bir çare düşünmeye başlamış. Çünkü bu kız ülkenin en güzeli kaldıkça kıskançlıktan rahat edemeyeceğini biliyormuş. Sonunda aklına bir çare gelmiş: Yüzünü boyamış, yaşlı bir satıcı kadın kılığına girmiş; tanınmaz bir hale gelmiş. Bu kılıkta yedi dağlara, . yedi cücelerin bulunduğu yere gitmiş; kapıyı çalmış:

- Güzel şeyler satarım! diye bağırmış. Pamuk Prenses pencereden bakmış:

- Günaydın kadınım, demiş, neler satıyorsun bakayım? Kadın:

- İyi şeyler, güzel şeyler! Her renkten kuşaklarım var! demiş. Alaca renkli ipeklerden örülmüş bir kuşak çıkarmış. Pamuk Prenses: Bu saf kadıncağızı içeri alabilirim! diye düşünmüş, kapının sürgüsünü çekmiş: o güzel kuşağı satın almış. Kocakarı:

- Aman ne güzel şeymişsin sen yavrum! demiş;

- Dur da şu kuşağı beline güzelce ben sarıvereyim. Pamuk Prensesin aklına bir kötülük gelmemiş. Kadının önüne durmuş, yeni kuşağı beline sardırmış. Kocakarı o kadar çabuk, o kadar sıkı dolamış ki, Pamuk Prenses soluk alamaz olmuş... Ölü gibi yere yuvarlanmış. Kadın: - Haydi bakalım... Bir zamanlar ülkenin en güzeli olmuştun! demiş, kaçıp gitmiş.

Aradan çok geçmeden, akşam vakti, yedi cüceler . eve dönmüşler, ama sevgili Pamuk Prenseslerini yerde serili görünce akılları başlarından gitmiş. Kız sanki ölmüş gibi kıpırdamıyormuş bile. Kızı ayağa kaldırmışlar... Kuşağın sımsıkı bağlanmış olduğunu görünce bunu ortasından kesip açmışlar. Kız yavaş yavaş soluk almaya başlamış... Gitgide vücuduna can gelmiş. Cüceler o gün olup bitenleri öğrenince:

- O yaşlı satıcı kadın, alçak kraliçeden başka biri değildi, demişler. Biz evde yokken sakın bir daha hiç kimseyi içeri alma! Kötü yürekli kadın eve döner dönmez aynanın önüne gitmiş:

- Küçük ayna, söyle bakayım, ülkenin en güzel kadını kim? diye sormuş. Ayna her zamanki gibi:

- Buranın en güzel kadını sizsiniz kraliçe hazretleri, ama dağlar başında, yedi cücelerin yanındaki Pamuk Prenses sizden bin kat daha güzel! demiş. Kadın bu sözleri duyunca o kadar kötü olmuş ki, bütün kanı beynine sıçramış. Çünkü Pamuk Prensesin yine dirildiğini anlamış; kendi kendine:

- Alacağın olsun, demiş, öyle bir şey bulayım ki, seni yok etsin de bak gör! Bildiği büyücülük yardımıyla zehirli bir tarak yapmış. Sonra başka bir kocakarı kılığına girmiş.

Böylece yedi dağlara, yedi cücelerin bulunduğu yere gitmiş. Kapıyı çalmış:

- İyi şeyler satarım! diye bağırmış Pamuk Prenses dışarı bakmış: - Haydi yolunuza gidin, demiş, kimseyi içeri alamam.

Kocakarı:

- Bakman da yasak değil ya? diye zehirli tarağı çıkarıp kıza uzatmış. Tarak çocuğun o kadar hoşuna gitmiş ki, her şeyi unutarak kapıyı açmış. Pazarlıkta uzlaşınca kocakarı:

- Gel şu saçlarını güzelce tarayayım! demiş. Zavallı Pamuk Prensesin aklına bir kötülük gelmemiş, kocakarıya güvenmiş. Kadın daha tarağı saçlarına değdirir değdirmez zehir etkisini göstermiş; kız kendinden geçerek yere yuvarlanmış. Kötü yürekli karı:

- Ey güzellik örneği, bu kez işin tamam! demiş, sıvışıp gitmiş. Bereket versin, yedi cücelerin eve dönme zamanı yaklaşmışmış. Pamuk Prensesi ölü gibi yerde yatar görünce, ilk akıllarına gelen şey üvey anne olmuş. Araya taraya zehirli tarağı bulmuşlar. Saçlarının arasından çıkarır çıkarmaz Pamuk Prenses kendine gelivermiş. O gün olup bitenleri bir bir anlatmış. Cüceler, kendini sakınması, kimseye kapıyı açmaması için onu bir daha uyarmışlar.

Kraliçe evde aynanın karşısına geçmiş:

- Küçük ayna, söyle bakayım, ülkenin en güzel kadını kim? diye sormuş. Ayna yine önceki gibi:

- Buranın en güzel kadını sizsiniz kraliçe hazretleri, ama dağlar başında, yedi cücelerin yanındaki Pamuk Prenses sizden bin kat daha . güzel! demiş. Kadın aynanın böyle söylediğini duyunca hırsından zangır zangır titremiş, ter ter tepinmiş:

- Yaşamım pahasına da olsa Pamuk Prenses kesinlikle ölmelidir! diye bağırmış. Bunun üzerine kimsenin uğramayacağı gizli, uzak bir yerde bir odaya kapanmış. Orada zehirli, pek zehirli bir elma yapmış. Bu elma görünüşte çok güzelmiş. Kabuğunun bir yanı kırmızı, bir yanı akmış. Bu elmayı kim görse hemen alıp yemek istermiş. Fakat ondan bir lokma ısıran kesin ölürmüş.

Elma tamam olunca kadın yüzünü boyamış; bir köylü kadını kılığına girmiş. Yedi dağlara, yedi cücelerin bulunduğu yere gitmiş. Kapıyı çalmış. Pamuk Prenses başını pencereden çıkarmış:

- Kimseyi içeri alamam... Yedi cüceler böyle tembih etti! demiş. Köylü karısı:

- Peki, öyle olsun ama şu elmaları elden çıkarmak istiyorum. Al işte bir tanesini de sana vereyim demiş. Pamuk Prenses: - Hayır, hiçbir şey kabul edemem! demiş. Kocakarı:

- Zehirden mi korkuyorsun yoksa? diye sormuş. Bak işte ortasından kesiyorum. Kırmızı yanını sen ye... Ben de beyaz yanını yiyeyim.

Elma öyle ustalıklı yapılmış ki, yalnızca kırmızı yanı zehirliymiş. Pamuk Prenses elmaya imrenmiş. Köylü kadının da bir parçasını yediğini görünce daha fazla dayanamamış; elini . dışarı uzatıp zehirli parçayı almış. Gel gelelim, daha ilk ısırdığı parça ağzındayken ölü gibi yere yıkılıvermiş. Kraliçe bu durumu yırtıcı bakışlarıyla seyretmiş. Sonra bir kahkaha atmış:

- Kar gibi ak, kan gibi al, abanoz ağacı gibi kara ha?.. Bu sefer cüceler seni yeniden diriltemeyecekler! demiş. Kadın eve döner dönmez aynaya sormuş:

- Küçük ayna, söyle bakayım, bu ülkenin en güzel kadını kim? Ayna dile gelmiş:

- Bu ülkenin en güzel kadını sizsiniz kraliçe hazretleri! demiş. Bunun üzerine kadının kıskanç yüreğine su serpilmiş ama kıskançlar ne kadar rahat edebilirlerse o kadar... Akşam olup cüceler eve döndükleri zaman Pamuk Prensesi yerde serili görmüşler. Kızcağızın soluğu çıkmıyormuş, ölmüşmüş. Onu yerden kaldırmışlar. Zehirli bir şey bulur muyuz? diye çevreyi araştırmışlar kızın kuşağını çözmüşler, saçlarını taramışlar, onu suyla, şarapla yıkamışlar. Gel gelelim, hiçbirinin yararı olmamış, yavrucak dirilmemiş.

Cüceler kızı bir tabuta koymuşlar. Yedisi de çevresine oturmuşlar. Üç gün üç gece göz yaşı dökmüşler, ağlamışlar. Kızı gömmek istiyorlarmış ama kız hâlâ canlı bir insana benziyormuş. Yanaklarının al al rengi solmamışmış:

- Bunu kara topraklara bırakamayız! demişler.

Camdan bir tabut yaptırmışlar. Nereden bakılsa içerisi görünüyormuş. Kızı içine yatırmışlar; üzerine altın harflerle hem adını, hem de bir prenses olduğunu yazmışlar. Sonra tabutu dışarı çıkarıp dağın üzerine koymuşlar. Sürekli içlerinden biri tabutun yanında kalarak nöbet beklemeye başlamış. Hayvanlar da gelir, Pamuk Prenses için göz yaşı dökerlermiş. Önce bir baykuş gelmiş, sonra bir karga, en sonra da mini mini bir güvercin... Pamuk Prenses uzun, çok uzun zaman böyle tabutun içinde yatmış ama çürüyüp dağılmamış... Görenler uyuyor sanırlarmış. Çünkü hâlâ kar gibi ak, kan gibi al renkli, abanoz gibi kara saçlı duruyormuş.

Gel zaman, git zaman... Günün birinde bir prensin yolu bu ormana düşmüş. Geceyi . geçirmek için cücelerin evine gelmiş. Dağın üzerindeki tabutu, içinde yatan güzel Pamuk Prensesi görmüş. Altın harflerle üzerine yazılı yazıyı okumuş. Cücelere:

- Ne isterseniz vereyim... Bu tabutu bana bırakın! demiş; fakat cüceler:

- Dünyanın bütün altınlarını verseler yine onu vermeyiz! demişler. Oğlan: - Öyleyse bunu bana bağışlayın... Pamuk Prensesi görmeden yaşayamayacağım. Onun değerini bileceğim... Ona dünyada en çok sevdiğim şey gözüyle bakacağım! diye yalvarmış.

Oğlan böyle deyince iyi yürekli cüceler ona acımışlar; tabutu kendisine vermişler. Prens tabutu uşaklarının omuzuna verip yola çıkmış. Olacak ya, uşakların ayağı bir çalıya takılmış, sendelemişler. . Pamuk Prensesin ısırdığı zehirli elma parçası bu sarsıntıyla boğazından fırlamış. Aradan çok geçmeden de kız dirilmiş, gözlerini açmış, tabutun kapağını kaldırmış, yerinde doğrulmuş:

- Allah Allah, ben neredeyim? diye seslenmiş. Prens sevinçle:

- Yanımdasın! demiş. Olup bitenleri kıza anlattıktan sonra:

- Seni dünyada her şeyden fazla seviyorum... Gel, babamın sarayına gidelim... Benim eşim ol! demiş.

Pamuk Prenses razı olmuş, onunla birlikte gitmiş. Onlar ermiş muradına...

 

Bir zamanlar ne kadar çok sevdiklerim vardı etrafımda har yanımda sevdiklerim vardı. Şimdi bakıyorumda kimsem kalmamış yapayalnız kalmışım sadece kendimle içimden sürekli ağlamak geliyor bağırmak, haykırmak kimse yokmu ? neredesiniz sevdiklerim neden gittiniz ben dayanamıyorum bu kimsesizliğe.Hayatın kuralımı bu tek başına kalmak eğer öyleyse ben buna dayanamıyorum .Herkes hayatıma giriyor ve sonunda bişeyler alıp yüreğimden bilinmezliğe doğru gidiyorlar.

Yüreğimde yeni bir sayfa açıldı birden gelen, haber vermeden beni bağımlısı yapan onunla kendimi güvende hissettiğim huzuru bulduğum heran yanında olmak istediğim onsuzken kendimi sokaklarda kimsesiz hissettiğim, sözlerinde umudu bulduğum sıcaklığında kendimi çöllerde hissettiğim yüreğimi titreten çok duygulu çok tatlı benim diyebileceğim biri.

Şimdi ise tek korkum onunda hayatımdan bilinmezlere doğru yol alması ama bu sefer aynı şeyi yaşarsam kalbimi sonsuza kadar kapatıcam hayata sevgiye umuda. Ne olur beni bırakma senden mahrum etme ben çok narinim duygusalım bunu kaldıramam hayatımı sana verdim ve senin yaşatmanı istiyorum..

Sen varken hayat ne kadar kolay dünya daha bir güzel daha bir yaşanılır herşey ne kadarda olumlu senin gülümsemen benim gülümsemem senin gözündeki tek damla göz yaşına dayanamam sen hep yanımda ol beni sar sarmala kalbine al yüreğine tenine al ,senin sıcak yüreğinde ısınmak istiyorum ve sana sarılarak uyumak hiç uyanmamak.

Benim hayalimde hep sen varsın seni yaşatıyorum soğuk gecelerime çağırıyorum seni boş kalan kollarıma alıyorum nefesini hissediyorum her yanımda güzel kokunu duyuyorum bana huzur veren gözlerine dalıyorum güzel sözlerinde coşuyorum kendimden geçiyorum sana seni nekadar sevdiğimi anlatıyorum sende bana senin anlatmana gerek yok ki sen benim yüreğimsin ne hissettiğini biliyorum diyorsun. Sabahlara kadar konuşuyoruz en olmadık şeyler bile bizim cümlelerimizde anlam kazanıyor sevgiyle seçilmiş en özel cümlelerle anlatıyoruz sevgimizi ne kadar çok olduğunu..

Senin her anını bilmek neler yaptığını en önemsiz bulduğun ayrıntıları bile, seni ne kadar çok kıskanıyorum herkesten herşeyden yalnız benim ol benim gözlerime bak istiyorum.

En olmadık anda aklıma gelen kötü düşünceleri senin varlığınla kovuyorum çünkü biliyorum ki senin varlığın onların hepsini ezer. Endişelerimi alır bana yaşama sevinci verir.

Sen hep yanımda ol ışığım ol beni karanlıklardan kurtar canım ol benim ol yalnız bana ait ben seninim ve hep öyle kalacak.. Artık benim geçmişim yok hep geleceğim var seninle hayatım seninle başladı seninle bitecek..

Bir zamanlar yoksul ve dul bir kadın varmış. Oğlu çok tembel bir delikanlı olduğu için paraları yok denecek kadar azmış. Bir gün o kadar zor bir duruma düşmüşler ki, kadıncağız ellerinde kalan tek mal varlığını, Süt Beyazı isimli ineklerini satmaya karar vermiş. Oğluna ineği pazara götürüp satabileceğini ve en iyi fiyata satmasını söylemiş.

Delikanlı pazara giderken yolda tuhaf bir yaşlı adama rastlamış. Yaşlı adam ineğe bir göz atmış ve delikanlıya, “Bak çocuğum, bana bu ineği verirsen karşılığında sana çok değerli şeyler veririm,” demiş. Sonra cebinden beş fasulye tanesi çıkarmış.

“Fasulye tanesi mi?” demiş delikanlı tereddütle.”

“Ama bunlar sihirli,” demiş yaşlı adam.

Adam öyle deyince bu iş delikanlının aklına yatmış ve fasulyeler karşılığında Süt Beyazını yaşlı adama vererek yaptığı değiş tokuştan memnun, eve dönmüş.

“Anne! Bak elimde ne var!” diye seslenip olanları anlatmış delikanlı eve dönünce. Ama annesi ona çok kızmış. Fasulye tanelerini dışarı, eline geçirdiği tavayı da delikanlıya fırlatmış. Sonra da ceza olsun diye onu odasına yollamış ve ona yemek vermemiş.

Sabah olunca delikanlı gözlerine inanamamış. Yatak odasının penceresinden, dışarıda bir bitkinin hızla büyüdüğünü görmüş. Bu ne bir ağaç, ne de dev bir ayçiçeğiymiş; göğe doğru büyümüş sihirli bir sırık fasulyesiymiş. Delikanlı hemen pencereden sarkıp sihirli fasulyeye tutunmuş ve tırmanmaya başlamış.

Yarım saat sonra kendini, her şeyin normalden daha büyük olduğu garip bir ülkede bulmuş. Tarlaların ötesinde çok büyük bir ev varmış. Delikanlı evin yanına gidip kapıyı çalmış. Kapıyı bir kadın açmış.

“Yiyecek bir şeyiniz var mı?” diye sormuş delikanlı.

“Var,” demiş kadın. “Ama dev kocam gelince ortadan kaybolman gerek. Çünkü çocuklara hiç dayanamaz, onları hemen yer.”

Delikanlı tam bir şeyler yemek üzere sofraya otururken dışarıdan birinin gür bir sesle şunları söylediğini duymuş:

“Fee-fi-fo-fum, İşte bir çocuk kokusu duydum. Ölü de olsa, diri de olsa güzeldir onları yemek. Kemiklerini öğütür, yaparım kendime ekmek.”

“Fırına saklan. Hemen!” demiş kadın delikanlıya. Sonra da kocasına, “Ne çocuğu hayatım, dün kediye verdiğim et parçalarının kokusunu aldın herhalde,” diye seslenmiş.

Yemekten sonra dev kese kese altınlarını saymaya başlamış. Kısa bir süre sonra altın saymaktan yorulup uykuya dalmış. Delikanlı saklandığı yerden çıkıp bir kese altın almış. Keseyi sihirli fasulyesinden aşağıya atmış, ardından fasulyenin sırığına tutuna tutuna aşağıya inmiş. Annesi artık şanslarının döndüğüne bir türlü inanamamış.

Ama birkaç ay sonra ellerindeki tüm altınlar bitmiş. Delikanlı tekrar sihirli fasulyesine tırmanarak devin yaşadığı ülkeye gitmiş. Devin karısı bu kez ona kuşkucu bir şekilde davranıyormuş.

“Geçen gelişinde bir kese altınımız kayboldu,” diye iğnelemiş onu. Ama yine de delikanlıyı içeri almış.

Çok geçmeden dev çıkagelmiş. “Fee-fi-fo-fum,” diye aynı şarkıyı söylüyormuş. Bunu duyan delikanlı hemen yine fırına saklanmış.

“Ne çocuğu, hayatım,” demiş devin karısı. “Dün yediğin piliç haşlamanın kokusunu duydun herhalde. Sen etli böreğini yemene bak!”

Yemeğini bitirdikten sonra dev, karısına, “Kadın, bana tavuğumu getir,” demiş. Karısı hemen tavuğu getirmiş. “Yumurtla!” diye emretmiş dev ve delikanlının hayret dolu bakışları altında tavuk altın bir yumurta yumurtlamış. Tabii delikanlı tavuğu da alıp evine götürmüş.

Delikanlı ile annesi böylece zengin olmuşlar. Ama bir yıl sonra çocuk şansını bir kez daha denemeye karar vermiş ve tekrar sihirli fasulyesine tırmanmış. Bu sefer eve, devin karısına görünmeden girip, bir bakır tencerenin içine saklanmış.

Dev girmiş içeri. “Fee-fi-fo-fum,” diye başlamış yine tekerlemesine.

“Eğer bu yine o lanet olası çocuksa, fırına bak hayatım, kesin oradadır,” demiş karısı.

Delikanlı orada değilmiş tabii ki.

“Buralarda bir yerde, eminim,” diye gürlemiş dev, ama karısıyla birlikte evin altını üstüne getirmelerine rağmen onu bulamamışlar.

Bu sefer dev yemekten sonra altın bir harp çıkarmış ortaya. “Söyle!” diye emretmiş ve harp ninniler söyleyip onu uyutmuş. O an delikanlı bu harpı her şeyden çok istediğini anlamış. Horlamakta olan devin dizine tırmanmış, masaya atlamış ve harpı kapmış.

“İmdat!” diye bağırmış harp. Delikanlı, sırtında harp, masadan aşağıya atlamış. Dev peşine takılmış. Delikanlı sihirli fasulyesini yarıladığında harp, “İmdat!” diye bağırmış yine. Dev delikanlının peşinden sırık fasulyesine atlamış.

Delikanlı aşağıya ulaşınca, “Anne! Çabuk bir balta getir,” diye bağırmış, ikisi birlikte sihirli fasulyeyi baltayla kesmeye başlamışlar. Bir süre sonra sihirli fasulyeyle birlikte dev de yere düşmüş ve anında ölmüş.

“Üf!” demiş çocuk. “Az kalsın gidiyorduk!”

O günden sora delikanlıyla annesi zenginler gibi yaşamışlar. Onlar söyledikçe tavuk altın yumurta yumurtluyormuş. İnsanlar altın harpı dinlemek için onlara para ödüyorlarmış. Delikanlının güzel bir prensesle evlendiği de söyleniyor. Kim bilir belki de gerçekten evlenmiştir.

 

KAYBETMEK

Sevdiğimiz insanların değerini kaybettiğimizde anlıyoruz. Onlara sahipken bunu anlamıyoruz her zaman yanımızda olacaklarını düşünüyoruz ama bir gün geliyor onların gitmesi gerekiyor ve biz o gün anlıyoruz onların yaşamımızdaki önemini.

Söylemek isteyip te söylemediklerimiz nasıl olsa zaman çok bir gün söylerim deyip ertelediğimiz sözcükler ne kadar çoktur aslında. Gelecek olan zaman nedense hiçbir zaman gelmiyor.

Her zaman içimizde yaşıyoruz sevgi sözcüklerini paylaşmıyoruz sevdiklerimizle. Oysa içimizdekileri paylaşsak yaşayacağımız sevgi kat kat artacak bunu biliriz ama içimizdeki sesi hiçbir zaman dinlemeyiz.

Derya. Deniz.

19.03.2006

Ah! Ne güzel kurşun askerler diye mırıldandı küçük çocuk. Doğum yıldönümünde kendisine verilen armağanları gözden geçiriyordu. En çok, kurşun askerleri beğenmişti. Onları, kutularından çıkararak, masanın üzerine bir bir sıraladı. Düzgün tüfekleri ve kırmızı şapkaları ile hepsi de çok güzel duruyordu.

Fakat o da ne? Kurşun askerler arasında bir tanesi, arkadaşlarına benzemiyordu. Çocuk, bu askeri eline aldı ve öbür kurşun askerlerin sırasından ayırdı. Çünkü, bu kurşun askerin tek bacağı vardı. Öbür bacağı, her halde, usta tarafından yapılırken unutulmuştu. Çocuğun, başka oyuncakları da vardı. Kartondan yapılmış bir saray, ağaçlarla dolu bahçesi ve içinde kuğuların yüzdüğü gölü ile güzel bir görünüm yaratıyordu. Gölün yanında da dans eden bir kız duruyordu. Dans eden kız, ayaklarından birini havaya kaldırmıştı.

Tek ayaklı asker, bulunduğu yerden, dans eden kızı gördü:

-İşte benim gibi tek ayaklı biri daha, diye düşündü. Ne güzel! Benim sevgilim olabilir.

Tek ayaklı asker, bu güzel kızı daha iyi görebilmek için, bir şeker kutusunun arkasına gizlendi. Hayranlıkla kızı seyrederken, şeker kutusunun kapağı birden açıldı. İçinden kara bir oyuncak çıktı. Bu oyuncak şeytana benziyordu. Gözlerini kırpmadan, dans eden kıza bakıyordu.

Ertesi gün çocuk, erkenden kalktı. Oyuncaklarıyla oynamaya devam etti. Tek ayaklı askerle oynarken, onu pencereden bahçeye düşürdü. Koşa koşa bahçeye çıktı. Tek ayaklı askeri her yerde aradı. Fakat bir türlü bulamadı. Ağlayarak içeriye girdi.

Tek ayaklı askeri, o sırada sokaktan geçen iki çocuk görmüştü. Bunlar, tek ayaklı askeri alarak oradan uzaklaşmışlardı. Bir süre onunla oynadılar. Sonra, kâğıttan bir kayık yaparak, tek ayaklı askeri, kayığın içine yerleştirdiler. Kayığı nehire bıraktılar.

Tek ayaklı asker, kâğıttan kayığın içinde, nehrin akıntısına kapılarak, gözden kayboldu. Bir süre sonra da tek ayaklı askeri, kâğıttan kayıkla birlikte, kocaman bir balık yutuverdi. Zavallı tek ayaklı asker, balığın midesinde, başına gelen bu felaketin geçmesini sabırla bekledi.

Günün birinde, balığın çırpındığını duydu. Balığı bir avcı yakalamış ve bir kadına satmıştı. Kadın, balığı alıp mutfağa götürdü. Balığın karnını açınca, tek ayaklı asker, gün ışığına kavuşmuştu. Balığın karnından çıkan tek ayaklı askeri gören kadın:

-Aaaa! Tek ayaklı bir kurşun asker, diye mırıldandı.

Raslantıya bakın ki, bu kadın, tek ayaklı askerin sahibi olan çocuğun annesiydi. Tek ayaklı askeri, çocuğunun odasına götürdü. Masanın üzerine koydu.

Tek ayaklı asker, bulunduğu yeri tanıdı. Etrafına bakındı. Dans eden güzel kızın hala yerinde durduğunu görerek sevindi. Geç kız da onu görmüştü ve sevindiğini belli etmişti.

Bu sırada odaya çocuk girdi. Tek ayaklı askeri masanın üzerinde gördü. Hemen alarak, ocakta yanmakta olan ateşe attı.

Zavallı kursun asker, ateşte tamamen eriyinceye kadar, gözlerini güzel kızdan ayırmadı. Fakat tam bu sırada, beklenmedik bir şey oldu. Kapı ve pencerenin açık olmasından, odada hava akımı oldu. Bu hava akımına kapılan genç kız, ocakta yanmakta olan tek ayaklı askerin yanına kadar uçtu. Her ikisi de birlikte yandılar kül oldular.

Ertesi sabah, evin hanımı, ocağın küllerini temizlerken, tamamen sönmüş küllerin arasında, yanmaya devam eden ve güneş gibi parıldayan kurşundan bir kalp buldu..

 

 

SUSKUN

Her şey gibi insanlarında sonu gelir bir bakmışsın varsın bir bakmışsın yoksun ama bezende yaşarken bile ölürsün.

Kendi duygularınla kendini öldürürsün. Bilerek lades dersin mutsuzluklara. Boş bir yaşamı yaşamak kadar zor bir iş yoktur herhalde. Ama yapacak bir şey yok ki ne yapacaksın doluya koysan olmaz boşa koysan olmaz. Çok mutsuzdur sun bunu kimseye söylemezsin yalnızca kendinle paylaşırsın patlayacak duruma gelirsin ama yapacak bir şey yoktur. İmkânsızlıklar imkânsızdır.

Yolda yürürsün ayakların yere basmaz hayaller aleminde yaşarsın dünyayı görmezsin kendi kendinle paylaşırsın kendince yorumlar yaparsın insanlar hakkında yorumlar yaparsın kimse farkında olmadan gülersin içinden kahkahalarla bezende ağlarsın hıçkırarak kimse anlamaz yaşadıklarını her zamanki gibi sadece sen bilirsin ..

Artık bütün umutların bitmiştir ve kendini alıştırmış tırsın yaşayacaklarını çünkü her yıl aynı şeyleri yaşıyorsun zaten değişiklik neden olsun ki açıkçası çokta ilgilendirmiyor artık.. Sadece şu acıma duygusu geçsin başka bir şey istemiyorum.

Bazen mutluluklara düşman acılara dost oluyorum elimde olmadan sebebini bilmeden kendimi tanımıyorum beynimde benim bile anlayamadığım düşünceler geçiyor ve bu benmiyim diye hayretlere düşüyorum. şu hayattan tek bir şey öğrendim insan çocukken çok hayalci oluyor ve kendine güveni oluyor ama aradan yıllar geçtikçe bu düşünceler değişiyor bunların sadece bir hayal olduğunu anlıyorsun ve gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalıyorsun ve bunu her zaman başarmak mümkün değil bakıyorsun yapacak hiç bir şey yok artık görmüyorsun , duymuyorsun ve konuşmuyorsun artık kendini bilinmezliklerin kollarına bırakıyorsun zaman ilerliyor birde bakmışsın yıllar senden yaşama umudunu hayallerini ve gülümsemelerini almış eskiden hiç susmayan sen şimdi konuşmaz olmuşsun ...suskun......

12.03.2006

Çalıların içinde bir ördek kuluçkaya oturmuş yumurtalarını bekliyormuş. Uzun süredir tek başına oturmaktan sıkıldığı için yumurtaları çatlar çatlamaz sevinçle vaklayarak üzerlerinden kalkmış.

Artık çiftliğe dönüp oradakilere yeni ailemi gösterebilirim! diye düşünmüş. Hepsi tam mı diye, cik cik öten yavrularını saymaya başlamış. “Yooo, olamaz!” demiş yumurtalardan birinin henüz çatlamamış olduğunu görünce.

O sırada oradan geçen bir ördek, “Yuvanda hâlâ çatlamamış iri bir yumurta var,” demiş. “Bahse girerim bir hindi yumurtasıdır.”

“Hindi yumurtasıymış, höh! O benim yumurtam,” demiş anne ördek ters ters. İç çekerek yumurtanın üstüne oturmuş.

Bu son yumurta da çatlayınca içinden iri, çirkin bir ördek yavrusu çıkmış. Anne ördek bu yavruyu görünce onun çirkinliğinden biraz utanç duymuş.

 “Neyse ki diğer yavrularım güzel,” diye düşünmüş ve artık daha fazla vakit kaybetmeden çiftliğe gitmek istediği için yavrularını peşine takarak suya girmiş.

 “Çirkin olanı hiç olmazsa iyi yüzüyor,” demiş anne ördek kendi kendine. “Öyleyse hindi olamaz. Çünkü hindiler yüzemez. Belki büyüdükçe güzelleşir. Belki bir süre sonra da büyümesi durur.”

Ne yazık ki tam tersi olmuş. Çirkin Ördek giderek daha da büyümüş ve diğer ördeklerden daha da farklılaşmış. Çevresindeki hayvanlar onu hiç rahat bırakmıyor, onunla hep “Çirkin Ördek” diyerek alay ediyormuş. Kardeşleri bile vak vak edip başının etini yiyor, “Seni bir kedi kapsa da senden kurtulsak,” diyorlarmış. Tavuklar onu kovalıyor, onlara yem veren kız da ayağıyla onu ittirerek yemlerin yanından uzaklaştırıyormuş.

Çirkin Ördek bütün bunlara daha fazla dayanamamış. Çitlerin üzerinden uçarak atlamış ve çiftliği iyice geride bırakıp yaban ördeklerinin yaşadığı yere gelene kadar hiç durmadan yürümüş. Fakat yaban ördekleri de onun çirkin olduğunu düşünmüşler ve onunla dostluk kurmak istememişler.

Çirkin Ördek yapayalnız ortada kalmış. Ağaç dallarıyla çitlerdeki küçük kuşlar bile onu görünce kaçışıyorlarmış. “Çirkin olduğum için kaçıyorlar,” demiş kendi kendine.

Tek başına oradan oraya dolaşmış durmuş. Bir ara, iki yaban kazıyla dost olmuş, fakat onlar da avcıları görünce uçup gitmişler. Bir seferinde de yaşlı bir kadın onu tutup evine götürmüş, ama kadının kedisiyle tavuğu, “Hem suyu seven, hem de yumurtlamayan kuş mu olur?” diyerek onunla alay edince dayanamayıp oradan da kaçmış.

Sonra mevsim değişmiş. Ağaç yaprakları sararıp solmaya başlamış. Bir akşam üzeri, güneş batarken bembeyaz tüylü, büyük ve güzel kuşlardan oluşan bir kuş sürüsü Çirkin Ördeğin tam önünden, çalıların arasından havalanmış. Uçarken dalgalanıyormuş gibi hareket eden çok zarif, uzun boyunlu kuşlarmış bunlar.

“Bekleyin beni!” diye seslenmiş Çirkin Ördek, ama kuşlar kocaman kanatlarını açar açmaz gökyüzünün derinliklerinde kaybolmuşlar. Çirkin Ördek sevincinden suyun içinde bir fırıldak gibi dönmeye başlamış, sonra hızını alamayıp suyun dibine dalıp çıkmış. Boğazından çıkan garip sesler onu bile korkutmuş. O beyaz tüylü kuşları bir türlü aklından çıkaramıyormuş. Ne cins kuşlarsa onlar, onları çok sevmiş.

Kış pek uzun ve sert geçmiş. Çirkin Ördek birkaç kez ölümden dönmüş. Bir seferinde buzun üstünde az kalsın donuyormuş. Neyse ki oradan geçmekte olan bir çiftçi onu görmüş de kurtarmış. Sonunda kış bitmiş bahar gelmiş ve Çirkin Ördek uçabildiğini keşfetmiş, öyle suyun üstünde değil çok daha yüksekte, gökyüzünde.

Bir gün kanatlarının gücünü denerken aşağıda, bir derede daha önce gördüğü o beyaz tüylü kuşlardan birçoğunun yüzdüğünü görmüş. Bir an bile düşünmeden, “Aşağı iniyorum,” diye kararını vermiş. “Çirkin de olsam onların yanlarına gideceğim.” Böylece dereye, suyun üzerine inmiş.

Kıyıda iki çocuk beyaz kuşlara ekmek kırıntısı atıyormuş. Çirkin Ördeği görünce hemen annelerine, “Anne bak!” demişler. “Bir kuğu daha var orada! Bu kuğu diğerlerinden daha güzel hem de!”

Çirkin Ördek çocukların ne demek istediğini anlamamış. Beyaz kuşlar arkalarına dönüp ona bakınca utancından boynunu bükmüş. “İsterseniz siz de Çirkin Ördek diye alay edin. Umurumda değil artık!” demiş içinden.

Sonra, başını kaldırırken suda ilk kez kendini görmüş. Upuzun bir boynu, bembeyaz, harika tüyleri varmış.

 “Merhaba!” demişler diğer kuğular. “Hoş geldin.” Sonra hepsi suyun üstünde ona doğru süzülmüşler. Hiçbiri çiftlikteki kuşlar gibi ona alay ederek bakmıyorlarmış. Boyunlarını zarifçe eğerek, “Ne kadar güzelsin,” diyorlarmış sanki.

Çirkin Ördek, “Demek ben Çirkin Ördek değilmişim. Bir kuğuymuşum!” diyerek sevinçle çırpmaya başlamış kanatlarını.

 

 

 

 

 

 

YALNIZLIK

14.03.2006

insanın dünyada en zor katlanabileceği şey yalnızlık ve sevgisiz kalmaktır. Her şeye katlanabilirsiniz aklınıza gelebilecek tüm acılara ama bir acı var ki onu çekmeyen bilemez .. bir bakışa bir gülüşe .. sen değerlisin sen özelsin benim için her şeysin diyecek ve en önemlisi o iki cümleyi söyleyecek "seni seviyorum" bu cümleler her şeye değerdi umutlarını kaybetmek istemezsin ama bakarsın ki bir adım bile atamamışsın hiç bir değişiklik yok nerde kaldıysan ordan devam edersin. Herşey bitti artık ben böyleyim bir daha değişmem dersin kendinden bile gizlediğin bir yanın sana yinede umut verir bunu kendinden bile saklarsın.. en kötüsü de bu üzüntülerini sıkıntılarını herkezden saklarsın kimseye anlatmazsın içinde büyüdükçe büyür seni melankolik bir hale sokar. sen bir şekilde kendine oyuncaklar bulursun saçma sapan onlarla zaman geçirirsin kendi kendine onların haberi bile olmaz. sen yalnızca sen yaşarsın duygularını tek kişilik habersiz ve kayıtsızca.. bir süre kendini oyalarsın ama bir an gelir bütün gerçekler hiç olmadık bir anda karşına dikiliverir. İşte o an kendini ölmüş gibi hissedersin bedenin titrer hıçkırarak ağlamak istersin ve dakikaların böylece geçer ve hayat koşuşturmacasında bir süreliğine bu duyguları ertelersin ama en olmadık zamanda o gelip seni bulur.....mutluluğa giden bir yol yoktur mutluluk o yolun kendisidir...

Bir zamanlar, üç oğlu olan bir değirmenci varmış. Değirmenci ölünce büyük oğluna değirmen, ortanca oğluna eşek, küçük oğluna da kedi miras kalmış. Küçük oğlu bu duruma çok üzülmüş.

“Kedi ne işine yarar ki insanın?” diye yakınmış. “Pişirip yiyemezsin bile.” Kedi bunu duymuş ve hemen cevap vermiş. “Kötü bir mirasa sahip olmadığınızı göreceksiniz efendim. Bana boş bir çuval ve bir çift de çizme verirseniz, neye yarayacağımı görürsünüz.”

 Şaşkınlıktan ağzı bir karış açık kalan çocuk, kedinin istediklerini yapmış. Kedi çizmeleri giyince ayna karşısına geçmiş ve kendini pek beğenmiş. Sonra kilerden, taze bir marulla güzel bir havuç seçip ormanın yolunu tutmuş. Ormanda çuvalın ağzını açmış, marulla havucu çuvalın içine yerleştirip bir ağacın arkasına saklanmış. Çok geçmeden taze sebzelerin kokusunu alan küçük bir tavşan çuvalın yanına gelmiş, zıplayıp içine atlamış. Kedi saklandığı yerden çıkıp çuvalın ağzını sıkı sıkı bağlamış.

 Ancak Çizmeli Kedi tavşanı efendisine götürmek yerine doğruca saraya gidip Kralla görüşmek istediğini söylemiş. Kral’ın huzuruna çıktığında yere eğilerek, “Yüce Efendimiz, size Efendim Markiden bir hediye getirdim,” demiş. Bu hediye Kral’ın çok hoşuna gitmiş.

 Üç ay boyunca Çizmeli Kedi saraya o kadar çok hediye götürmüş ki, Kral artık onun yolunu gözler olmuş. Derken Çizmeli Kedinin dört gözle beklediği gün nihayet gelmiş çatmış. “Bana sakın neden diye sormayın ve bu sabah ırmağa gidip yıkanın,” demiş sahibine. Çizmeli Kedi, o sabah Kral’ın Prensesle, yani kızıyla birlikte ırmağın kenarından geçeceğini biliyormuş.

 O sabah, Kral’ın faytonu ırmağın yakınından geçerken Çizmeli Kedi telaşla yanlarına yaklaşmış. “Yardım edin! Yardım edin!” diye bağırmış. “Efendim Marki boğuluyor!” Kral hemen bir alay askerini ırmağa yollamış.

 Fakat Çizmeli Kedi bununla da kalmamış. Krala, efendisi ırmakta yüzerken hırsızların onun elbiselerini çaldıklarını söylemiş. (Oysa Çizmeli Kedi, efendisinin elbiselerini çalıların arkasına kendisi gizlemiş!) Kral, hiç gecikmeden Markiye bir takım elbise yollamış. Tahmin edeceğiniz gibi Çizmeli Kedinin sahibi, kendisine Marki denmesine çok şaşırmış, ama akıllılık edip hiç sesini çıkarmamış.

 Marki güzelce giydirildikten sonra Kral onu gideceği yere götürmek için faytonuna davet etmiş ve kızıyla tanıştırmış. Prenses, iki dirhem bir çekirdek giyinmiş olan Markiye bir bakışta âşık olmuş.

 O sırada Çizmeli Kedi koşa koşa oradan uzaklaşmış. Çok geçmeden büyük bir tarlada ot biçen insanlara rastlamış. “Beni dinleyin!” diye bağırmış. “Kral bu yöne doğru geliyor. Size bu tarlaların kime ait olduğunu sorarsa ona efendim Markiye ait olduğunu söyleyeceksiniz. Yoksa sizi dilim dilim doğrattırırım!”

 Sonra Çizmeli Kedi bir süre daha koşmuş ve büyük bir tarlada buğday biçen adamlara rastlamış. Aynı şeyi onlara da söylemiş. Sonra tekrar koşmuş ve her rasgeldiği insana aynı şeyleri tekrarlamış. Derken Devin şatosuna varmış.

 Kral’ın Faytonu Çizmeli Kedinin geçtiği yerlerden geçerken Kral her rasgeldiği insana, “Bu tarlalar kime ait?” diye soruyormuş. Her defasında da aynı cevabı alıyormuş. Kral, Markinin bu kadar çok toprağa sahip olmasına şaşırmış. (Çizmeli Kedinin sahibi de öyle!)

 O sırada Çizmeli Kedi Devin şatosunda başka bir işler çevirmekle meşgulmüş. “Dev,” demiş Çizmeli Kedi, Devin nefesinin kokusundan iğrendiğini gizlemeye çalışarak. “Senin aynı zamanda müthiş bir sihirbazlık gücünün olduğunu söylüyorlar, doğru mu?”

 “Öyle diyorlarsa, öyledir,” demiş Dev alçakgönüllülükle.

 “Örneğin, istersen hemen bir aslana dönüşebildiğini söylüyorlar,” demiş Çizmeli Kedi. Bunu söyler söylemez Dev hemen kendini bir aslana dönüştürüvermiş. Çizmeli Kedi kendini dolabın üzerine zor atmış. Dev tekrar eski haline dönünce dolaptan aşağı inmiş. “Mükemmel!” demiş Çizmeli Kedi. “Ama fare gibi küçük bir şeye dönüşmek senin gibi cüsseli biri için imkânsız olmalı!”

 “İmkânsız mı?” diye gülmüş Dev. “Benim yapamadığım şey yoktur!” Dev bir anda fareye dönüşmüş, Çizmeli Kedi de onu hemen yutmuş.

 Derken Kral, Devin şatosuna varmış. Şatonun artık kime ait olduğunu tahmin etmişsinizdir herhalde! Çizmeli Kedi Kral’ın faytonunu şatonun yolunda karşılamış. “Bu taraftan gelin,” demiş. “Sizi bir ziyafet bekliyor.” (Dev o gün birkaç arkadaşına bir ziyafet vermeyi planladığı için yemeklerle donatılmış büyük bir masa hazır bekliyormuş!”)

 O gün sonunda Çizmeli Kedinin sahibi marki Prensesle nişanlanmış. Bir hafta sonra da evlenmişler. Çizmeli Kediye ne mi olmuş? Dokuz canından dokuzunu da sefa içinde sürmüş ve bir daha da fare avlamasına gerek kalmamış. -ara sıra avlamış, o da kedi olduğunu unutmamak için.

 

 

 

 

ÇOCUK OLMAK

Her şeyi istersin benimde olsa dersin ama bilmezmisin ki bu isteklerin her zaman içinde kalacak hiçbir zaman gerçekleşmeyecek. Sonunu bildiğin bir kitabı okuyorsun defalarca okuyup bitirip tekrar başa dönüyorsun.

Herşeyi istersin benimde olsa dersin ama bilmezmisin ki bu isteklerin her zaman içinde kalacak hiçbir zaman gerçekleşmeyecek. Sonunu bildiğin bir kitabı okuyorsun defalarca okuyup bitirip tekrar başa dönüyorsun.

İçindeki denizde boğulursun çığlık atıyorsun sesini yalnızca senin duyabildiğin her hücrenle acını yaşıyorsun ve en kötüsü de bu acıyı ölürcesine yaşarken etrafına hiçbir şey belli etmemek için mutluluk oyunları oynuyorsun.

Artık hiçbir şeye inancın kalmamıştır tümüyle bitirmişsindir umutlarını karamsar yalnızlığın ve sen vardırsın umutlarının yerine. Herşeyden herkesten nefret edersin elinde olmadan onlar senin için bir hiçtir.

Bazen günlerce hiçbirşey düşünmezsin adeta kafan bomboş olur ve aslında bu iyidir seni rahatlatır en azından bir süreliğine unutursun yalancı dünyayı. Ama bir zaman gelirki acı gerçekler bir anda sarar vucudunun her yanını o an ölmek istersin kaçmak acılarından seni üzen herşeyden. Ama cesaretin yoktur en son darbeyi indirmeye .

Sevgi neydi acaba? Bunu bilmiyordum anlamını çözemiyordum birini düşünmekmiydi? kendinden çok onumu sevmekti gündüzünde gecende onumu yaşamaktı dokunmakmıydı sevgiyle yüreğinin en uç noktasına. Bilmiyordum ve anlamaya da çalışmıyordum artık sevgiyi anlamanın benim için geç olduğunu düşünüyordum… geçmişe gittiğimde her şeyin ne kadar da boş olduğunu görüyordum ve geleceğimi düşündüğümde yine anlamsız ve boş dünyama devam edeceğimi değişen hiçbişeyin olmayacağını gördüğümde bedenim sarsılıyordu düşüncem donuyordu.

Çocuk olmak vardı şimdi gamsız oyunlar peşinde koşan geçmiş gelecek kaygısı olmayan sadece oyun düşünmek ne çok isterdim. Hayattan anladığım tekşey şu oldu..;

Her zaman yalnızsın ve hep yalnız olucaksın....deniz.

                                                                                                            06.01.2007

 

 

Bir zamanlar zengin bir tüccar varmış. Üç kızı olan bu tüccarın kızlarının ikisi son derece bencilmiş. Ama üçüncüsü, yani adı Güzel olanı hem iyi hem de sevgi doluymuş.

Bir gün tüccar, gemilerinin şiddetli bir fırtınada battığı haberini almış. Zavallı adam varını yoğunu kaybetmiş, geriye bir tek kasabadaki küçük evi kalmış. Açgözlü iki kardeş bu durumdan hiç hoşlanmamışlar. Yatakta yatmak ve oflayıp puflamaktan başka bir şey yapmaz olmuşlar. Evin bütün işleri Güzel’e kalmış.

Bir zaman sonra tüccar kayıp gemilerinden birinin limana ulaştığını duymuş. Haberin doğru olup olmadığını öğrenmek için yola çıkmadan önce kızlarına, dönüşte size ne hediye getireyim, diye sormuş. Açgözlü iki kardeşin neşeleri hemen yerine gelmiş.

“Elbiseler ve mücevherler! İsteriz” demişler.

“Peki ya sen Güzel?” diye sormuş tüccar.

“Bir gül. O bana yeter,” demiş Güzel.

Birkaç gün sonra tüccar evine dönmek üzere üzgün üzgün yola koyulmuş. Yine yoksulmuş, çünkü son gemiden ona kalan paraları da dolandırıcılara kaptırmış. Akşam karanlığı bastırırken bir ormana varmış. Orman hem karanlık hem de soğukmuş. Şimşekler çakıyor, rüzgâr yerden karları havalandırıyormuş. Uzaklardan kurtların uluma sesleri geliyormuş.

Tüccar nereye gittiğini bilmeden atıyla birlikte karların üzerinde bata çıka saatlerce yol almış, derken birden ileride pencerelerinden dışarı parlak ışıklar sızan son derece güzel bir şato görmüş. Ama bu çok garip bir şatoymuş, çünkü şöminelerinde harıl harıl ateş yanmasına, bütün odaları gün gibi aydınlık olmasına rağmen ortada kimsecikler yokmuş. Tüccar seslenmiş, seslenmiş, cevap veren olmamış. Sonunda, beklemenin bir anlamı olmadığını anlayınca, atını ahıra bağlamış ve salondaki uzun masanın üzerinde hazır bekleyen yemeği yemiş. Sonra bir yatağa yatıp uyumuş.

Sabah uyandığında onun için bırakılmış yeni giysiler bulmuş yanı başında. Aşağıda da güzel bir kahvaltı onu bekliyormuş.

“Bu şato, bana acıyan iyi kalpli bir periye ait herhalde,” demiş tüccar.

“Ona bir teşekkür edebilseydim keşke.”

Tüccar şatodan ayrılırken, bahçedeki gülleri fark etmiş. “Hiç yoksa Güzel’e verdiğim sözü yerine getireyim,” demiş içinden. Güllerden birini koparmış. Ama koparır koparmaz müthiş bir kükremeyle inlemiş her yan. Çalıların arkasından korkunç görünüşlü bir canavar çıkmış. Öylesine korkunçmuş ki, tüccar neredeyse korkusundan bayılacakmış.

“Seni değer bilmez adam!” diye kükremiş Canavar. “Hayatını kurtardım! Seni besledim, giydirdim! Sen kalkmış güzel güllerimi çalıyorsun. Hemen ölmeyi hak ettin!”

Tüccar Canavar’ın karşısında diz çökmüş. “Gülü kızlarımdan birine götürecektim efendim,” demiş.

“Ben efendi falan değilim, bir Canavarım,” diye hırlamış yaratık. Sonra tüccarın tepesine dikilmiş. “O değerli kızlarına gelince... Git, sor bakalım onlara, hayatına karşılık içlerinden biri gelip benimle birlikte yaşar mı? Bu teklifimi kabul eden olmazsa, üç ay içinde öleceksin.”

Tüccar gün ışığıyla aydınlanmış ormanın içinden, üzgün bir şekilde atını sürüp evine dönmüş. Evde iki bencil kız kardeş babalarının başından geçen korkunç maceraları dinlerken kıllarını bile kıpırdatmamışlar. Babaları onlara giysi ve mücevher getirmedi diye küplere binmişler. Ama Güzel onlar gibi yapmamış.

“Baba, izin ver ben gideyim,” demiş hiç tereddüt etmeden.

“Tabii sen gideceksin, suç senin,” demiş kardeşleri. “Gül isterim diye tutturmasaydın, Canavar babamızı öldürmeyi düşünmeyecekti.”

Üç ay geçince tüccar şatoya Güzelle birlikte gitmiş. Her şey orayı ilk gördüğü gibiymiş: etrafta yine kimsecikler yokmuş, sofra hazırmış. Yemeklerini yemeyi bitirdiklerinde Canavar ortaya çıkmış. Güzel korkusundan tir tir titremeye başlamış, çünkü Canavar babasının anlattığı kadar korkunçmuş, hatta daha da korkunç!

“Buraya kendi isteğinle mi geldin?” diye sormuş Canavar.

“Evet,” demiş Güzel.

“O zaman baban sabah olunca buradan gidecek ve bir daha buraya hiç gelmeyecek.”

Sabah olup da babası gidince Güzel tek başına kalmış. Önce bir süre ağlamış, ama sonra gördüğü rüyayı hatırlayıp biraz olsun rahatlamış. Rüyasında bir peri, “Üzülme, babanın hayatını kurtarmak için gösterdiğin bu cesaret karşılıksız kalmayacak,” demiş ona.

“Belki de bu yaşama alışırım,” diye düşünmüş, neşesi yerine gelmiş azıcık. Bahçede dolaşmış, güllere bakarken içi hüzünle dolmuş. Sonra şatonun içini gezmiş. Oda kapılarından birinin üzerinde adının yazılı olduğunu görünce çok şaşırmış. Kapıyı açıp içeri bakmış. Oda tam istediği gibi döşeliymiş, kitaplarla, müzik aletleriyle doluymuş.

“Canavar beni burada rahat ettirmeye çalıştığına göre, bana zarar vermez herhalde,” diye düşünmüş Güzel.

Sonra bir kitap almış eline. Kitabın üzerinde altın yaldızla, “Sevgili Kraliçem. Her isteğin emirdir benim için,” diye yazıyormuş.

 “Şu anda babamı görebilseydim keşke!” demiş Güzel yüksek sesle Bunu der demez odanın öte ucundaki aynada babasının görüntüsü belirmiş. Böylece Güzelin yalnızlık duygusu ve ev hasreti biraz olsun geçmiş.

O gece yemekte Canavar ortaya çıkmış. “Seni izlememe izin verir misin Güzel?” diye sormuş.

 “Buranın sahibi sizsiniz,” demiş Güzel.

 “Hayır,” demiş Canavar. “Şatom senin emrindedir. İstersen hemen giderim.” Canavar bir an duraksamış. “Yalnız bir şey soracağım. Beni çok mu çirkin buluyorsun?”

Güzel ne diyeceğini bilmemiş önce. Sonra başını kaldırıp Canavara bakmış. “Bunu söylemek istemezdim, ama doğruyu söylemem gerek. Evet, çirkin buluyorum,” demiş.

Güzel, yemeğini bitirince Canavar, “Benimle evlenir misin?” diye sormuş.

 “Hayır Canavar, asla,” demiş Güzel.

Canavar derin bir iç geçirirken çıkardığı ses, tüm şatoda yankılanmış.

Her gece saat dokuzda Canavar konuşmak için Güzelin yanına geliyormuş. Güzel, gün geçtikçe Canavara alışmaya başladığını fark etmiş. Hatta geç kaldığında onu merak bile ediyormuş. “Keşke,” diyormuş, bu kadar çirkin olmasaydı! Keşke ikide birde bana evlenme teklif etmeseydi! Çünkü Güzel, Canavarın, evlilik teklifini geri çevirdiğinde çıkardığı o sesten çok korkuyormuş.

Canavar bir gün, “Beni sevmeyebilirsin ama, beni bırakıp gitmemeye söz vermelisin,” demiş. Her günü birbirine benzeyerek üç ay böyle geçmiş.

Derken bir gün Güzel aynada babasının hasta olduğunu görmüş. Hemen Canavara babasına bakmak için eve gitmek istediğini söylemiş.

 “Gidebilirsin, Güzel,” demiş Canavar. “Ama geri dönmezsen kederimden öleceğimi biliyorsun, değil mi? Korkarım ki, babanın yanında kalmak isteyeceksin ve dönmeyeceksin. Ama eğer fikrini değiştirir de dönmek istersen, yüzüğünü yatağının yanındaki sehpaya koyman yeterli. Sabah olduğunda şatomda açacaksın gözlerini.”

“Bir hafta sonra döneceğim, söz,” demiş Güzel.

Ertesi sabah güzel, babasının evinde, kendi yatağında açmış gözlerini. Babası onu karşısında görünce çok sevinmiş, kendini daha iyi hissetmiş. O gün öğleden sonra, kısa süre önce evlenmiş olan kız kardeşleri babalarını ziyarete gelmişler. Eve geldiklerinde babalarının biricik kızını karşılarında görünce kıskançlıktan ve öfkeden çatır çatır çatlamışlar.

“Dinle!” demiş iki kardeşten biri. “Ona bir oyun oynayalım. Burada bir hafta daha kalmasını sağlayalım. O zaman Canavar gelip onu öldürür.” Bağırıp çağırıp onu kötülemek yerine, iki kardeş gözlerine soğan sürüp Güzelin karşısına yaşlı gözlerle çıkmışlar ve ondan ayrılmak istemedikleri için ağladıklarını söylemişler. Güzel bir hafta daha kalmaya söz vermiş.

Çok geçmeden Güzel, Canavarı babasını özlediği kadar özlediğini fark etmiş. Bir gün rüyasında Canavarı şatonun bahçesinde kaskatı ve cansız yatarken görmüş. Uyandığında, “Benim yaptığım düpedüz acımasızlık!” diye düşünmüş. Hemen yüzüğünü parmağından çıkarıp, başucundaki sehpanın üzerine koymuş. Sabah gözlerini canavarın şatosunda açmış.

O günün akşamı canavarı beklemiş. Saat dokuz olmuş. Canavar gelmemiş. Dokuzu çeyrek geçmiş, ortalarda yok. Birden endişe içinde koşa koşa şatodan bahçeye çıkmış. Canavar bahçede boylu boyunca yatıyormuş. “Onun ölümüne neden oldum!” diye düşünmüş Güzel. Hemen ona sarılmış. Canavarın kalbi hâlâ atıyormuş!

 “Artık dönmezsin diye düşündüm. Yemeden içmeden kesilip ölmeye hazırlandım,” demiş Canavar fısıltılı bir sesle.

“Ama ben seni seviyorum Canavar!” demiş Güzel. “Seninle evlenmek istiyorum.”

O anda tuhaf bir şey olmuş. Birden sanki şato daha bir güzel, daha bir ışıltılı hale gelmiş. Güzel bir süre etrafına bakınmış, sonra tekrar canavara çevirmiş başını. Fakat Canavar yerinde yokmuş. Yattığı yerde şimdi genç ve yakışıklı bir prens duruyormuş.

 “Ben canavarı istiyorum,” diye ağlamaya başlamış Güzel. Prens bu sırada ayağa kalkmış.

 “Canavar benim,” demiş. “Kötü bir peri bana büyü yapmıştı. Beni yüzüne bakılamayacak kadar çirkin bir yaratığa dönüştürmüştü. Bana benimle evlenmek istediğini söylemeseydin, hayatımın sonuna kadar öyle kalacaktım.”

Prens Güzeli şatoya götürmüş. Şatoda Güzel, babası ve rüyasında gördüğü iyi periyle karşılaşmış.

“Gösterdiğin cesaretin ödülünü aldın,” demiş iyi peri güzele.

Peri sihirli değneğini sallamış. Birden şatodaki herkes Prensin topraklarında bulmuş kendini. Orada halk coşku ve alkışlarla karşılamış Prensi. Çok geçmeden Güzel ve Canavar evlenmişler. Dünyanın gelmiş geçmiş en mutlu Prens ve Prensesi olmuşlar.

 

 

 

Endgame öncesi dönem, Marvel Sinematik Evreni‘nin kuşkusuz en iyi dönemiydi. 22 filmde ilmek ilmek işlenen olay örgüsü, ayrıntılı şekilde tüm motivasyonları ve dönüşümleri anlatılan karakterleri ve zincirin halkası gibi birbirini tamamlayan güçlü filmleriyle tarihin en büyük sinema olaylarından biriydi. Toplamda 32 milyar dolar hasılat yapan filmlerin her biri izleyiciler tarafından çok sevildi. Endgame ile biten dönem, üç faza ayrılıyor. Üçüncü fazda yer alan Avengers: Infinity War filmiyse çoğu otorite ve izleyiciler tarafından ilk dönem ve üç fazın en iyi filmi olarak kabul ediliyor. 8,4/10’luk IMDb puanı da bunu ispatlıyor.

Infinity War öncesi hikâye iyice dağılmış durumdaydı. Avengers ekibi Civil War filmiyle birbirine düşman kesilmiş, Thor ve Hulk uzayda kaybolmuş, Spider-man ve Black Panther olayları dallandırmış ve üstüne dönemin ‘Final Boss’u diyebileceğimiz Thanos da artık evrene doğrudan dâhil olmuştu. Bu kadar dağınık olayların ve karakterlerin nasıl toplanacağı merak konusuydu. Ancak Captain America: Winter Soldier ve Captain America: Civil War filmleriyle çok başarılı işler çıkaran Russo Kardeşler, Infinity War’da evreni çok basit ama ustaca bir hamle ile topladı ve her biri başrol olan onca karakteri hiçbiri eğreti durmayacak şekilde bir araya getirdi. Olayın merkezine ise kötü adam Thanos’u koydu. Onu evrende bir yolculuğa çıkardı ve her gittiği yerde farklı bir Marvel kahramanı ile kapıştırdı. Finali ise Vakanda’da yaptı. Bu basit ama dâhiyane matematik, filmin onca dağınık olay ve karaktere rağmen derli toplu bir kurguyla gösterime çıkmasını sağladı.

thanos-marvel-2.jpg

Filmin merkezinde kötü adam Thanos’un olması başka ve belki de beklenmedik bir durumu da kendiliğinden yarattı. Filmde en çok empati kurulan karakter Thanos oldu. Thanos’un motivasyonu, felsefesi ve amacı insanlar tarafından tartışıldı ve hatta bazılarınca benimsendi. Peki neydi Thanos’un amacı? “Kaynaklar sınırlı, nüfus sürekli artıyor. Bu yüzden evrendeki canlıların yarısını yok edersem kalanlar bolluk içinde yaşar.” Bunun için de evrendeki tüm gücü içeren sonsuzluk taşlarını topluyordu. Tabii bu bakış açısı hemen tartışmaya açıldı. Hatta iktisat profesörleri bile bu konuda demeçler verdi. İlginç bir şekilde Marvel’in kendi sosyal medyasında yaptığı ankette bile Thanos’u haklı bulanların oranı daha yüksekti.

Peki, Thanos’un planı ne kadar doğruydu? Haydi gelin parmaklarımızı şıklatıp Thanos’un planını mercek altına alalım.

Thanos’un düşüncesi aslında Malthusçu bir argüman. 18. yüzyılda iktisatçı ve filozof Thomas Malthus da şöyle diyordu: “Nüfus geometrik artar, kaynaklar aritmetik. Sonuç: kıtlık, savaş, açlık ve kitlesel ölümlerdir.” Ne var ki Malthus’un bu hipotezi 20. yüzyılda yanlışlandı. Çünkü nüfusun artması, yalnızca tüketimin değil, üretimin de artması demek. Örneğin bugün ABD’nin yıllık toplam üretimi, Sanayi Devrimi öncesi dönemdeki tüm devletlerin toplam üretiminden fazla. Dünya tarihinde en çok gıda, giyim ve barınma gibi temel ihtiyaçlara yönelik üretim yapılan dönem bu dönem. Üstelik, yine Sanayi Devrimi öncesi dünyada lüks olarak görülen gömlek, ceket; peynir ve ekmek gibi en basit ürünler bile bugün hemen herkese ulaşabiliyor.

thanos-marvel-3.jpg

Diyelim ki Thanos parmaklarını şıklattı ve nüfusun yarısını sildi. Doğum oranı kaldığı yerden devam eder. Yani bir süre sonra nüfus yeniden eski seviyeye ulaşır. Bu durumda ya Thanos her 50 ila 100 yılda bir parmak şıklatmalı ya da nüfus artışının ve bilinçli tüketim eksikliğinin refah, eğitim düzeyi, doğum kontrolü gibi temel nedenlerini çözmelidir. Çünkü birdenbire %50’lik bir nüfus kaybı, tüm üretim zincirini çökertir. Tarımda çiftçilerin yarısı yok olursa gıda üretimi azalır. Pilotlar, makinistler, şoförler yok olursa ulaşım ve nakliye ortadan kalkar. Sağlıkta doktorlar ve hemşireler yarıya iner. Enerji, su, iletişim sistemleri aksar veya çöker. Yani Thanos’un planı aslında refahı arttıramaz, sadece kaos yaratır.

Dünyada şu anda 8 milyar insan yaşıyor. Diyelim ki Thanos insanlığı bolluk bereket içinde yaşatmak düşüncesiyle parmaklarını şıklattı ve insan nüfusu 4 milyara düştü. Peki, insan nüfusu hangi yılda 4 milyardı? 1975’te. Evet, yalnızca 50 yıl öncesinin nüfus oranına döndük. 50 yıl önce dünya bolluk bereket içinde miydi? Afrika’da kronikleşmiş bir açlık ve susuzluk, bunların yanı sıra da iç savaşlar vardı. Uzak Asya ülkelerine kaos ve kıtlık hâkimdi. Soğuk Savaş en hareketli günlerindeydi. Vietnam Savaşı yeni bitmiş, ülkemiz ise soykırıma uğrayan soydaşlarımızı kurtarmak amacıyla Kıbrıs Barış Harekatını yeni yapmıştı. Sağ – Sol olayları yüzünden her gün insanlarımız çatışıyor, ölümler meydana geliyordu. Dünyadaki gelir adaletsizliği, ırkçılık ve toplumsal gerilim ise günümüzdekinden çok daha beterdi…

thanos-marvel-4.jpg

Demek ki sorun kaç kişinin yaşadığından ziyade nasıl yaşadığı. 8 milyar insan adil, sürdürülebilir şekilde beslenebilir. Ancak şu an dünya gıdasının %30’u çöpe gidiyor. Kaynaklar adil dağılmıyor. 8 milyarın %10’u, servetin %90’ını elinde tutuyor. Thanos ise sistemin bu adaletsizliğine değil, nüfusun varlığına savaş açıyor. Dünyadaki adaletsizliğin bedelini bunda suçu olmayanlara ödetmeye çalışıyor. Ayrıca, kitlesel yok oluşlardan sonra insanlığın üreme hızının arttığı da tarihsel ve istatistiksel bir gerçek. Büyük veba salgını döneminde dünya nüfusu 475 milyon dolayındaydı. Yüz yılda dünya nüfusu 350 milyona kadar geriledi. Peki yeniden 475 milyona çıkması ne kadar sürdü dersiniz? 100 yıldan daha az. Nüfusun -hem de o günün kötü yaşam koşullarında- 150 milyon artması için normalde yüzlerce yıl gerekiyordu. İnsanlık, büyük vebadan yüz yıl sonra eski nüfusuna hızla ulaştı.

Buradan yola çıkarak, bir anda 4 milyara inecek nüfusun yeniden 8 milyar olması bu kez 50 yıl bile sürmeyebilir. Eğer 4 milyar insanla daha iyi bir dünya mümkün olsaydı, 1975’te cenneti yaşardık. Evet, Thanos’un kaygıları gerçek. Bilinçsiz ve aşırı nüfus artışı ciddi bir sorun. Kıt kaynakların adaletsiz ve bilinçsiz kullanımı ve ekosistemin çöküşü de öyle. Ne var ki Thanos’un buna bulduğu çözüm bilimsel, etik ve sürdürülebilir değil…

YORGUNUM

08.02.2006

Mevsimler su gibi akıp geçiyordu hayatımızdan bir gün daha eksiliyor düşünüyorum da ne kazandım ne kaybettim?

Belki sağlıklı olmama şükretmeliyim çünkü sağlık yaşamın en önemli özelliği. Bunu biliyorum şükrediyorum da ama yinede bilinçaltımda beni rahatsız eden bir dürtü var. Bunun sebebini bulamıyorum aslında şöyle bir bakıldığında normal bir hayat sürüyorum acaba benim hayattan beklentilerim her zaman çokmu fazla şeyler oldu? ASLINDA DEĞİL SADECE SIĞINACAĞIM BİR LİMAN OMUZUNDA AĞLIYABİLECEĞİM BİR DOST, YADA BENİMLE İLGİLENEN YÜREKLER.. Bilemiyorum hayatın gerçekleri çok zor ve bunu yaşamak bana ağır geliyor beni üzse de ben yinede yaşamaya devam ediyorum.. Ümitlerimde önceki kadar canlı değil artık puslu bir dağın ardında kaldı adeta.. Eski beni düşünü yorumda nekadar umutluydu yaşama karşı çocukça hayaller kurar ve gerçekleşeçeğini düşünürdüm... hımmm şimdi anlıyorum içimi yakan o gerçekleri meğer yaşam her zaman azla yetinmekmiş... ulaşamayacağın meyvelere uzanmamakmış çünkü o meyvenin dalı ulaşamayacağın kadar yükseklerdeymiş ben o ağacın dibine oturmuşum yıllarca meyvenin düşmesini beklemiştim... yazık çok yazık...

şimdi ruhumda esen fırtınaları ne ben nede o hayaller dindirebilir... artık senaryosu önceden yazılmış bir filmi defalarca oynuyorum ve garip olanda kendi filmimde başrol oynamıyorum sadece oynuyormuş gibi gözüküyorum ama sadece basit bir figürandan ibaretim.. hep bir gün gelecek o büyük başrolü ben kapacağım diye düşündüm....ama bugün belki figüran bile olamadım ne gariptir ki bu filim benim ama ben yokum aslında..

sanki kabul etmişim bu gidişi ,sanki her şey olup biterde insan bir boşlukta kalır, sanki izlediğin bir film biterde düşünmeye dalarsın aklında kalan sahneleri işte bende böyleyim hayatın yaşanmışlığının yorgunluğu var üzerimde.. bazen kendimi günlerin akışına bırakıyorum ....hiç düşünmeden... Ama bazen olmadık zamanlarda aniden o gerçeklerle irkiliyorum adeta kafamda şimşekler çakıyor... o an içimden bişeyler kopup gidiyor... dalıyorum ..dalıyorum ve sonra yine sahte hayatıma devam ediyorum........ ( yorgun bir günün ardından hissettiklerim.....derya deniz....)

RAPUNZEL

Bir zamanlar bir kadınla kocasının çocukları yokmuş ve çocuk sahibi olmayı çok istiyorlarmış. Gel zaman git zaman kadın sonunda bir bebek beklediğini fark etmiş.

Bir gün pencereden komşu evin bahçesindeki güzel çiçekleri ve sebzeleri seyrederken, kadının gözleri sıra sıra ekilmiş özel bir tür marula takılmış. O anda sanki büyülenmiş ve o marullardan başka şey düşünemez olmuş.

“Ya bu marullardan yerim ya da ölürüm” demiş kendi kendine. Yemeden içmeden kesilmiş, zayıfladıkça zayıflamış.

Sonunda kocası kadının bu durumundan öylesine endişelenmiş, öylesine endişelenmiş ki, tüm cesaretini toplayıp yandaki evin bahçe duvarına tırmanmış, bahçeye girmiş ve bir avuç marul yaprağı toplamış. Ancak, o bahçeye girmek büyük cesaret istiyormuş, çünkü orası güçlü bir cadıya aitmiş.

Kadın kocasının getirdiği marulları afiyetle yemiş ama bir avuç yaprak ona yetmemiş. Kocası ertesi günün akşamı çaresiz tekrar bahçeye girmiş... Fakat bu sefer cadı pusuya yatmış, onu bekliyormuş.

 “Bahçeme girip benim marullarımı çalmaya nasıl cesaret edersin sen!” diye ciyaklamış cadı. “Bunun hesabını vereceksin!”

Kadının kocası kendisini affetmesi için yalvarmış cadıya. Karısının bahçedeki marulları nasıl canının çektiğini, onlar yüzünden nasıl yemeden içmeden kesildiğini bir bir anlatmış.

 “O zaman,” demiş cadı sesini biraz daha alçaltarak, “alabilirsin, canı ne kadar çekiyorsa alabilirsin. Ama bir şartım var, bebeğiniz doğar doğmaz onu bana vereceksiniz.” Kadının kocası cadının korkusundan bu şartı hemen kabul etmiş.

Birkaç hafta sonra bebek doğmuş. Daha hemen o gün cadı gelip yeni doğan bebeği almış. Bebeğe Rapunzel adını vermiş. Çünkü annesinin ne yapıp edip yemek istediği bahçedeki marul türünün adı da Rapunzelmiş.

Cadı küçük kıza çok iyi bakmış. Rapunzel oniki yaşına gelince, dünyalar güzeli bir çocuk olmuş. Cadı bir ormanın göbeğinde, yüksek bir kuleye yerleştirmiş onu. Bu kulenin hiç merdiveni yokmuş, sadece en tepesinde küçük bir penceresi varmış.

Cadı onu ziyarete geldiğinde, aşağıdan “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını!” diye seslenirmiş. Rapunzel uzun örgülü saçlarını pencereden uzatır, cadı da onun saçlarına tutuna tutuna yukarı tırmanırmış.

Bu yıllarca böyle sürüp gitmiş. Bir gün bir kralın oğlu avlanmak için ormana girmiş. Daha çok uzaktayken güzel sesli birinin söylediği şarkıyı duymuş. Ormanda atını oradan oraya sürmüş ve kuleye varmış sonunda. Fakat sağa bakmış, sola bakmış, ne merdiven görmüş ne de yukarıya çıkılacak başka bir şey.

Bu güzel sesin büyüsüne kapılan Prens, cadının kuleye nasıl çıktığını görüp öğrenene kadar hergün oraya uğrar olmuş. Ertesi gün hava kararırken, alçak bir sesle “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını!” diye seslenirmiş. Sonrada kızın saçlarına tutunup bir çırpıda yukarı tırmanmış.

Rapunzel önce biraz korkmuş, çünkü o güne kadar cadıdan başkası gelmemiş ziyaretine. Fakat prens onu şarkı söylerken dinlediğini, sesine âşık olduğunu anlatınca korkusu yatışmış. Prens Rapunzel’e evlenme teklif etmiş, Rapunzel’de kabul etmiş, yüzü hafifçe kızararak.

Ama Rapunzel’in bu yüksek kuleden kaçmasına imkân yokmuş. Akıllı kızın parlak bir fikri varmış. Prens her gelişinde yanında bir ipek çilesi getirirse, Rapunzel’de bunları birbirine ekleyerek bir merdiven yapabilirmiş.

Her şey yolunda gitmiş ve cadı olanları hiç fark etmemiş. Fakat bir gün Rapunzel boş bulunup da. “Anne, Prens neden senden daha hızlı tırmanıyor saçlarıma?” diye sorunca her şey ortaya çıkmış.

 “Seni rezil kız! Beni nasıl da aldattın! Ben seni dünyanın kötülüklerinden korumaya çalışıyordum!” diye bağırmaya başlamış cadı öfkeyle. Rapunzel’i tuttuğu gibi saçlarını kesmiş ve sonrada onu çok uzaklara bir çöle göndermiş.

O gece cadı kalede kalıp Prensi beklemiş. Prens, “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını!” diye seslenince cadı Rapunzel’den kestiği saç örgüsünü uzatmış aşağıya. Prens başına neler geleceğini bilmeden yukarıya tırmanmış.

Prens kederinden kendini pencereden atmış. Fakat yere düşünce ölmemiş, yalnız kulenin dibindeki dikenler gözlerine batmış. Yıllarca gözleri kör bir halde yitirdiği Rapunzel’e gözyaşları dökerek ormanda dolaşıp durmuş ve sadece bitki kökü ve yabani yemiş yiyerek yaşamış.

Derken bir gün Rapunzel’in yaşadığı çöle varmış. Uzaklardan şarkı söyleyen tatlı bir ses gelmiş kulaklarına.

 “Rapunzel! Rapunzel!” diye seslenmiş. Rapunzel, prensini görünce sevinçten bir çığlık atmış ve Rapunzel’in iki damla mutluluk göz yaşı Prensin gözlerine akmış. Birden bir mucize olmuş, Prensin gözleri açılmış ve Prens görmeye başlamış.

Birlikte mutlu bir şekilde Prensin ülkesine gitmişler. Orada halk onları sevinçle karşılamış. Mutlulukları ömür boyu hiç bozulmamış.

 

 

 

 

VAZGEÇTİĞİN TOPRAKLAR SENİNDİR.Bu kadar büyük fedakarlığı kim yapar?

içimde sana ait duygular varken o duyguları susturmak ve bir daha konuşturmamak ama sen bilmezmisin ki o duyguları içinden asla söküp atamazsın .

Belki farklı dünyaların insanıyızdır imkansızlıklar içinde bulmuşuzdur birbirimizi sen hiç birzaman yaşamasanda o gizli güçlü duyguları ben senin adına yaşadım.

Şimdi susma zamanı herşey bitti artık geriye dönüş yok sen beni hissetmesende ben seni herzaman hissedeceğim .Belki sana dokunabilecek kadar yakınım , ama gerçekte yıldızlar kadar uzaksın bana.

Yine sensiz bir gün daha bitti ve akşam oldu ben yine senin aşkınla yanıp tutuşuyorum seni görememenin acısını hissediyorum yüreğimin en derin köşesinde bile ve bakışların geliyor yine aklıma o bakışlar ki beni benden alan alev alev yakıp kül eden.

Öyle bir derde düşmüşüm ki ne çaresi var nede bir çözüm yolu sensizliğin acısını taşıyorum hasretinle yaşıyorum ve düşünüyorumda bu kadar hasretin sonu ne olur? ben şu an seni hissedip seni yaşıyorum ama senin dünyanda ne oluyor kim bilir belki şu an yemek yedin yada televizyon izliyosun belkide sevgilinin kollarındasın yok yok buna dayanamam bu benim için çok ağır bir yük .Herşeye dayanırım sensizliğe ebedi yalnızlığa acı çekmeye ama seni bir başkasıyla asla paylaşamam daha buna hazır değil acılı yüreğim.

Seni düşünüyorum şimdi gözlerim yine doldu hıçkırarak ağlamak istiyorum kimsenin bilmediği yalnız benim bildiğim bu aşk çilesinden kurtulmak içimi boşaltmak .TEK İSTEĞİM eğer sen hiçbir zaman benim olmayacaksan seni görmeyeyim hayat yolunda ikimizde farlı dünyalara gidelim ..tesadüfende olsa karşılaşmayalım çünkü seninle her karşılaşmamız beni bitiriyor ölüp ölüp diriliyorum kendimi tükenmiş hissediyorum ayakların altında param parça ezilmiş kalp sancısıyla baş edemiyorum .

Eğer seni görmezsem belki daha az kalbim ağrır.en zoruda güzel gözlüm ne biliyormusun sen bana o kadar yakınsın ki tutabileceğim uzanabileceğim kadar söyle ben nasıl dayanayım şimdi uğrunda gecelerce uyumadığım adını her tarafa en önemliside kalbime kazıdığım canım yanımda duruyor ve ben ona sadece bir yabancı gibi davranamak zorundayım .şu an sana o kadar yakınım ki hemen yanı başımdasın kendimi zor tutuyorum inan kapını çalmamak için of bunu düşünmek bile beni ne kadar çok heycanlandırdı .Acaba ne yapardın beni görünce o güzel gözlerin gülümsermiydi bana yoksa kaşlarını mı çatardın bu ne dercesine..

Seni unutmak için neler yaptığımı bir bilsen inanamazdın aslında başarmak üzereydim ama o bakışın o anı ben nasıl unutayım hayatımın en güzel dakikalarını hiç bitmesin dediğim senin yanında dizlerimin çözüldüğü an.Yine en başa döndüm ve unutma çabalarım sonuçsuz kaldı ve ellerim yine bomboş en başa döndüm.Birazda sen anlasan güzel gözlüm benim kim olduğumu senin için deliye dönen bu yaralı ve suskun yüreği ben ozaman ne yapardım.Ama bu hiçbir zaman olmayacak sen kendi dünyanda yaşamaya devam edeceksin.Ben senin dünyandan bir çıkabilsem eski dünyama dönebilsem .Önceden yalnız ama huzurlu günlerim vardı ya şimdi hem yalnız hem acılı kırık kalp taşıyan biri oldum.

Sen ve sensizlik şimdi ben bu iki acı düşünceyle savaşıyorum . deniz.

Aralık 2009 

… BALERİNİM’E…

 

Sessizce söz vermiştim sana…

 

BİR İSTANBUL MASALI

 

7 Mayıs 2010 / İstanbul Devlet Opera ve Balesi

 

Sahneye atılan çiçeklerin arasında, beni en çok etkileyen, bale ayakkabılarımın önüne düşen beyaz bir güldü. Eğildim, gülü alıp kokladım. Üzerindeki kartta “Rose”a” yazıyordu. Yazanları okudum. Başımla “Evet” işareti yaparken ben gülümsüyordum, operanın kırmızı perdeleriyse, yine yavaşça kapanıyordu…

 

Sürprizlerle doluydu bu şehir… Hava, su, toprak, ateş… Göklerden gelen ilahi gücü anlatan, geleneklerin ve dönüşümün temsilcisi olan, kent ve denizin en güzel bütünlüğünü yansıtan, ve geleceği hiç beklemediğin anlarda işte böyle şekillendiriveren mucizeler şehrim… Seviyorum seni İstanbul…

 

-------

Onu tanıdığımda, bundan tam üç sene önceydi. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nın öğrencileri, her yılın ilk günü baş koreograf Sinan Ersoy’un odasına gidip, geldiklerini bildirirlerdi ona… Sinan hoca, yaptığı lirik ve mesaj veren koreografilerle pek çok ülkede tanınır hale gelmiş koreograflardandı. Tüm balerinler gibi ben de ondan hem korkar, hem de hayranlık duyardım.

 

Siyah saçlı ve yeşil gözlüydü Sinan hoca… Hayatı bir balet gibi yaşardı hep. Çok güçlü görünürdü; insanın karşısında nefes almaya korkacağı tuhaf bir korku hissettirecek kadar güçlü… Ama bütün balerinlerini de çok severdi. Onunla konuşmak, tüm sert duruşuna rağmen, okula yeni gelen minik balerinlere hep umut verirdi. Ve her yılın ilk günü, odasına gelen her balerine aynı cümleleri tekrarlardı.  Bense, bu cümleleri hala hatırlıyorum, her kelimesini hem de…

 

            “Rose Can… Dans etmek çok güzeldir, ama kesinlikle kolay değildir, unutma. Burası hayatin olacak senin ve dans etmek olacak tek aşkın. Düşeceksin, canın acıyacak, korkacaksın bazen; ama ayağa kalkacaksın yine, ve devam edeceksin dans etmeye. Çünkü sen balerinlere ait bir hayat seçtin Rose; ve artik bale için nefes alacaksın. Ve biliyorum ki, başaracaksın…”

 

------

 

7 Ekim 2009’da, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’ndaki altıncı yılıma başlarken, ses tonunu hala hatırlıyordum. Sert, ama sevgi dolu… “Sinan Ersoy” yazan beyaz kapıyı açıp içeriye girdiğimde, telefonla konuşuyordu. O her zamanki otoriter ses tonu, bu kez bir gösteri için hayal ettiği dekorları nasıl çizeceğini anlatıyordu telefondaki kişiye.  Tam karşısında, yüzünü görmediğim genç biri oturuyordu. Beyaz giymişti, her şeyi beyazdı; şapkası da… Evet, bir denizciydi bu; o küçüklüğümden beri çok sevdiğim denizlere ait biri… İlk kez, beyaz rengi çok sevmiştim; bu genç denizci beyazı kesinlikle çok güzel taşıyordu. Odayı ve genç denizciyi incelerken, Sinan hoca telefonu kapatmıştı.

 

-                      “Hoş geldin Rose! Yeniden hoş geldin. Umarım dans etmeyi özlemişsindir; çünkü bu sene bir “pas de deux” yapacaksın; ve inan, bu hiç kolay değildir! Çok çalışman gerekecek.” 

 

Tanrım! Bir “pas de deux”… Bu, bir balerinin yapmayı hayal edebileceği en güzel şeydi. Bir baletle, o kocaman sahnede yalnız dans etmek! Birbiri ardına eklenen dönüşler, zıplamalar, adımlar, ve selam… En güzeli de sahneye atılan çiçekler olurdu zaten. İnanamıyordum! İnanamıyordum ama konuşmak zorundaydım o anda.

 

-                      “Merhaba hocam. Gerçekten dans etmeyi çok özledim ve inanın, en iyisini yapmaya çalışacağım.”

 

-                      “Biliyorum Rose, eminim, çünkü seni tanıyorum, seni tanıyor ve sana güveniyorum.”

 

-----

 

Bana bundan sonra ne söyleyeceğini bilmiyordum.  Odama gidip eşyalarımı yerleştirmeliydim; ama gözlerim hala beyaz üniformalı denizcideydi. Sanırım, nedenini bilemesem de, Sinan hocanın bizi tanıştırmasını istiyordum. Siyah saçlı, mavi gözlüydü genç denizci ve o deniz gözler, o anda kesinlikle beni izliyordu. Sinan hoca, düşüncelerimi anlamış gibi söze başladı.

 

-                      “Sizi tanıştırmalıyım Rose. Bu Bay Emre Erten. 24 yaşında bir denizci kendisi. Benim çocukluk arkadaşım olmasına rağmen, artık en yakın dostu deniz oldu onun ve onu üç aydan önce gördüğümde, inan seviniyorum!”

 

-                      Emre, bu da Rose Can… Bu okulda tanıdığım en zarif, en mükemmel balerindir. Bu yıl, bir “prima balerin” olacak. Çok genç daha; ama gerçekten güzel dans ediyor. Onu bir kez izlemelisin! Bu yıl, İstanbul Kültür Başkenti etkinliklerinin bahar teması için Opera ve Bale binasında düzenleyeceğimiz prömiyerde de bir “pas de deux” yapacak. Burada olmaya çalış!”

 

Farklı kültürlerde bile olsa, bazı duygular ortaktı galiba… Birbirimize bakıp gülümsedik genç denizciyle. Emre… Sevmiştim bu ismi. Sanırım, genç denizciyi sevmiştim aslında. İkisine de gülümseyip, odadan çıkarken, duyduğum cümleler Emre Erten’e aitti.

 

-                      “Geleceğim Sinan! Operadaki gösteride kesinlikle burada olacağım…”

 

 

10 Ekim 2009/ İstanbul’da bir Yunan Kızı

 

Bu odayı seviyorum! Kesinlikle seviyorum… Yatağım boğaza bakan pencerenin yanında duruyor. En büyük karmaşaya ve derinliğe inat sessiz, mavi bir huzur var sanki o sularda… Hele ki o köprü… Geceleri yakılan ışıklarıyla insanı alıp bambaşka dünyalara götürüyor sanki… Çocukluğumda babamın başucuma oturup ben uyuyana dek anlattığı Peter Pan masalındaki Tinkerbell karakterinin büyüsü gibi… Tek fark, burada her şey gerçekti… Uzanıp dokunuvereceğin kadar gerçek…

 

Başucumdaki masanın üzerinde, en yakın arkadaşımla çekilen fotoğrafımız var. Eleni… Dokuz sene önce İstanbul’a geldiğim gün, onu Atina’da bıraktım; Ege’ye komşu ve farklılıkların içinde bir ahenk taşıyan o ülkede… Onu ve tüm hayatimi… Annemin, küçüklüğümden beri hayalini kurduğum balerinliği, babamın ülkesinde gerçeğe dönüştürmemi istemesiyle birlikte, ilköğretimi bitirince Türkiye’ye, babaannemin yanına yerleşmiş, bir sene boyunca Opera Bale’nin kurslarına devam ettikten sonra, girdiğim sınavı en yüksek notla kazanmıştım. Lisede başlamıştım konservatuara, ve bugün İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı üniversite üçüncü sınıf öğrencisiydim.  Okula kabul edildikten sonra, babaannemin yanından ayrılıp yurda yerleşmiştim. Şehrin büyüklüğünü öyle güzel ispatlıyordu ki yollar… İki yaka arasında bir ömür geçiyordu sanki sabah trafiğinde… Yıllar geçtikçe alışsa da insan o trafiğe, köprülerin etrafındaki o eşsiz manzaraya dalıp gitmektense, yarım saatlik tatlı bir uykunun kucağına yuvarlanmayı tercih ediyordu genellikle çalışanlar… Farklı bir yaşam vardı bu şehirde… Daha ilk geldiğim gün anlamıştım aslında beni burada çok güzel şeyler beklediğini… Hani derler ya “Taşı toprağı altın şehir” diye… Öyle işte…

 

Dört elementin kentiydi burası… Hava, su, toprak, ateş… Boşuna kazanmamıştı 2010 Avrupa Kültür Başkenti olabilme gururunu bu şehir. İnsana dört mevsimi yaşatan bir hava, kuraklığın en büyük tehdit haline gelmeye başladığı yıllarda insanın içini ferahlatacak bir su cenneti, dünyadaki en büyük ekonomik krize rağmen bereketini damla damla da olsa koruyacak, Türklere ait, en büyük özveriyle ve en güzel mücadeleyle alınmış topraklar, ve her şeyi yakıp küle çevirebilecek, tarihte en derin izi bırakabilecek gücüyle ateş…

 

Küçükken babamın hep anlattığı gibi, baktı mı bir daha bakası geliyordu insanın bu şehre… İlk gördüğünde seni yutuverecekmiş gibi gelen kalabalığa ve yaşamın akıp giden hızına rağmen, zaman geçtikçe bir parçası oluyordu bu şehrin insan… Ona gelenleri içine alan, kucaklayan bir karakteri vardı İstanbul’un… Farklı kültürlerin, medeniyetlerin kenti unvanına sahip olması boşuna değildi…

 

Yatağımın yanındaki duvarda, sevdiğim herkesin resmi asılıydı. Annem, babam, büyükannem, ağabeyim, bale öğretmenlerim ve tüm arkadaşlarım… Bu odaya geldikten üç gün sonra yapıştırmıştım onları duvara; bu odada yaşamayı üç gün sonra kabullenebilmiştim çünkü… Öylesine yalnız hissetmiştim ki burada kendimi ilk başta. Sevdiğim her şey, sevdiğim herkes çok uzaktaydı ve ben ulaşamıyordum onlara özlediğim her an… Korkuyordum; yalnızlıktan küçüklüğümden beri korkuyordum ben. Öyle zordu ki doğduğun topraklardan ayrılmak, yılların sana bağladığı alışkanlıklardan sıyrılmak ve adapte olmayı öğrenmek bambaşka bir şehre, bambaşka bir ülkeye ve kültüre… Babamın bir Yunan kızına âşık olmasıyla başlamıştı bu kültür ahengi bizim ailede… Stella… Hayatının en deli çağlarını Ege’nin iki yakasında yaşanan bir aşkla geçirmişti babam, ve o aşkın meyvesi olmuştum ben… Annem gülleri çok sevdiğinden, ve onların birbirleriyle iletişim kurmalarını sağlayan ilk dil İngilizce olduğundan, benim adımı bu dilde gül anlamına gelen Rose koymuşlardı… Yunanistan’da yaşamayı seçmişlerdi annemle babam, ve yapılan bu tercihle birlikte orada doğmama rağmen, Türkçe de anadilim gibi olmuştu benim…  Beyaz tenli, mavi gözlü, melek sesli bir annenin Yunanca ninnileriyle uyurken, Türk olduğunu yüreğindeki o kor saçan aşka rağmen hiç unutmayan, gün geçtikçe onu daha çok yaşatan bir babanın masallarıyla büyüyen bir bebek, iki kültürü de taşıyordu yüreğinde. 

 

Bir süre bocalamıştım bu şehre adapte olabilmek için. Sonra, yüreğimdeki tüm özlemlere ve tüm korkulara rağmen, artık hayatımın “dans etmek” olduğunu kabullendim Sinan hoca’nın o müthiş sözleriyle. Ve resimlerim, uzakta kalan eski hayatıma beni yakınlaştıran en özel şeyler oldular o gün. Resimlerim ve kalbimdeki hatıralarım…

 

-                      “Selam Rose! Bak, sana beyaz güller getirdim; senin sevdiklerinden…”

 

İçeri giren Melek’ti. Benden bir sınıf altta okuyordu ve aynı odayı paylaşıyorduk. Ailesi Selanik göçmeni olan Melek, Türkiye’de doğmuştu. Bembeyaz, bebek saflığını andıran yüzünde çocukluğumun en temiz dostluklarını, hayallerimi buluyordum sanki. Gülüyordum onunla olduğum zamanlarda, tatlı, hoş bir huzur veriyordu insana. Ders saatleri dışında neredeyse tüm zamanımızı birlikte geçiriyorduk zaten. Giyim tarzlarımız, gülüşümüz, konuşmalarımız, hatta adım atarken bize seslenenlere cevap vermek için yaptığımız bale figürlerini andıran ani dönüşlerimiz ve ayakuçlarımız dışa dönük olarak attığımız ördek misali adımlarımız bile benzemeye başlamıştı gün geçtikçe. Öyle ki, Sinan hoca bir gün “ikizler” demişti bizi gördüğünde…

 

-                      “Selam Melek! Tanrım, bu güller çok güzel kokuyor, çok teşekkür ederim.”

 

Gülleri alıp beyaz porselen vazomun içine koydum ve yatağımın karşısında duran küçük ahşap masanın üzerine yerleştirdim; ağabeyimin armağan ettiği balerin tablosunun asılı olduğu duvarın tam altındakine. Ufak şeylerle hayatıma yaklaşmayı, özlediklerime yaklaşmayı seviyordum. Ve altı yıl sonra, bu odayı da kesinlikle seviyordum ben. Melek ile kendime iki bardak bergamut aromalı çay hazırladım; ve pencerenin önündeki denize bakan koltuklara geçip konuşmaya başladık yine. Dışarıda esen hafif rüzgâr camlara vuruyor ve derinden gelen melodik, ıslığa benzer bir ses eşlik ediyordu konuşmamıza.

 

-                      “Biliyor musun Melek? Bu yıl 7 Mayıs günü Kültür Başkenti Projesi için yapılacak ilk gösteride bir “pas de deux” yapacağım. Odasına gittiğimde Sinan hoca söyledi! Ve bir denizciyle tanıştım onun odasında; öyle tatlı gülümsüyordu ki Melek… Biliyor musun? Sanırım o da gelecek galaya! Emre Erten…”

 

-                      Rose… İnanmıyorum! Her iki haber de süper! Önce, bu Emre Erten kim? Ve sonra; çalışmalar ne zaman başlıyor?”

 

………….

 

Bildiğim her şeyi anlattım ona bu gece; genç denizci Emre Erten'i, ve çalışmaların Kasım ayının ilk günü başlayacağını... Gece yarısından çok sonra, sabaha karşı dörtte, gün İstanbul şehrine günaydın demeye hazırlanırken yattığımızda, sanırım Melek de ben de, Emre adlı o genç denizcinin beni etkilediğini biliyorduk. Bilmediğimiz tek şeyse, o genç denizcinin hissettikleriydi… Ve bunu öğrenmemiz için kesinlikle çok beklememiz gerekmeyecekti…

 

 

8 Kasım 2009/Dostluk Saklı Bu Şehrin Kanatları Altında…

 

-                      “Omuzların Rose! Omuzların!  Daha dikkatli olmak zorundasın!”

 

Biliyordum, biliyordum ama dengede kalmayı unutmuştum galiba! Bu uzun dönüşü yaparken dik durmayı hiç başaramıyordum ki… Bir haftadır dans ediyordum ama hala Sinan hocanın istediği kadar iyi değildim. Zor bir hareketti bu; arka arkaya dört dönüş yapıp zıplamam ve aynı dengeyle yere inmem gerekiyordu. Dik durmalıydım dengede kalmak için, ama bir türlü yapamıyordum ki… Benim solo dansımın bir hareketiydi bu. Ve benden sonra Defne, Lena, Kerem ve Siena Leyla’nın dansları vardı. Defne’yi çok seviyordum. Kıvırcık siyah saçları, bir balerin olduğunu yansıtan zarif ve incecik boynu, ışık saçan kahverengi gözleri vardı. Bu okula kabul edildiğim ilk senenin ikinci döneminde tanışmış ve bir daha da ayrılmamıştık zaten… Çok farklıydık aslında Defne’yle; ama ona ne zaman ihtiyacım olsa, bir yerlerde buluyordum onu.

 

Esmer, yeşil gözlü Kerem’le birlikte dans eden Lena, kesinlikle çok özeldi benim için. Onu tanıdığımdan beri, dördüncü sınıf öğrencilerinden Güney Amerikalı Paul ile birliktelerdi. Öyle güzel bir çiftti ki onlar… Hep hayalini kurduğum “farklı kültürlerin aşkı” onlarda hayat bulmuş, aşkın kültür farklılığı tanımadığının en güzel ispatı olmuşlardı benim için bu şehirde. Bir Amerikan ailesinin yaşamak için Türkiye’yi seçmiş olması çok şaşırtmıştı önceleri beni. Öyle ya, herkes yurt dışına gitmek için ölüp bitmiyor muydu son yıllarda? Ancak Paul’ün ailesinin kökeninin Beyrut taraflarına dek uzandığını ve yalnızca zorunlu bir Amerika seyahatiyle orada doğmuş ve büyümüş olduğunu öğrenince, yıllar sonra bu öze dönüş beni yalnızca mutlu etmişti. Amerika’da okurken buraya geri dönmeye karar veren ailesinin ısrarlarına engel olamamış, konservatuardaki kaydını sildirip burada yeniden sınavlara girmek ve yeniden birinci sınıftan başlamak zorunda kalmıştı. Yeni bir ülkeye adapte olma sürecinde aşk ona yardımcı olmuş, onu kucaklayan bu şehirde sevgilisine ulaşmak için Türkçeyi daha büyük bir hevesle öğrenir olmuştu. Yarım yamalak kurduğu bazı cümlelere rağmen çok kısa sürede çok yol almıştı ama. Lena ise sarışındı ve çoğu balerin gibi uzun saçlıydı. Aynı sınıfta olduğumuz ders saatleri dışında az görüşebiliyorduk onunla. Ama biliyordum ki, onu her aradığımda o telefonu açacaktı. Aynı şeyleri düşünüyorduk, aynı şeyleri hissediyorduk onunla çoğu zaman ve biliyordum ki, beni çok iyi anlıyordu.

 

Siena Leyla’yla çok şey paylaşmıştım bu okulda, ve tüm dans hareketlerini birlikte çalışırdık ilk günden beri. Tıpkı benim gibi kültürlerarası bir aşkın ürünüydü Leyla. Kendisinin Türk olduğunu üzerine basarak söylese ve buna inansa da, çok yakışıklı bir İtalyan gencin güzeller güzeli bir Türk kızına âşık olmasıyla başlayan ve Türkiye’de evlenip bu ülkeye yerleşmeleriyle devam eden bu hikaye, Siena Leyla’nın doğumuyla daha da özel bir hal almıştı. Uzun, simsiyah ve dümdüz saçları, bembeyaz pamuk gibi teniyle, İtalyan güzellerine ait yanını da tüm açıklığıyla gösteriyordu aslında. Kendine ait bir hayati vardı Leyla’nın, kendi arkadaşları vardı tıpkı benim olduğu gibi. Ama biz, beraber olmayı seviyorduk onunla.  Bu şehir toplamıştı bizi bir araya sanki. Dostluk vardı bu şehrin kanatları altında… En zor, en güzel anları paylaşmamızı, ve bizden sonra geleceklere izler bırakmamızı sağlayan bir dostluk…

 

Defne, Lena, Kerem ve Siena Leyla dışında birçok dansçı vardı salonda. Hepsini tanıyordum ve hepsi de beni tanıyordu. Birkaçı gelip, hep benim gibi dans etmek istediklerini söylemişti birkaç kez. Onlara gülümsemiş, “Dans ederek yaşıyorum; sadece bu yüzden böyle görüyorsunuz beni!” demiştim bir gün onlara… Doğruydu bu; dansla yaşıyordum ben, dansla nefes alıyordum…


Tüm bunları düşünürken, Lena ve Kerem’in dansı bitti ve Sinan hoca yarın saat dokuzda burada olacağını söyledi bizlere. Her zamanki gibi, saat sekizde burada olup bir saat egzersiz yapacak ve saat dokuzda büyük koreograf geldiğinde hazır olacaktık. Bale ayakkabılarımı ve bale eteğimi elime alıp çıktım salondan. Ayaklarım su toplamıştı ve canım çok acıyordu. Koridorda asılı olan o çok sevdiğim balerin resimlerine bile bakmadan odama gitmek için hızlı hızlı yürürken, Madamme Suzanne’in sesini duydum.

 

-                      “Selam Rose, nasılsın?”

 

-                      “Merhaba Bayan Suzanne. Uzgunum ama hic iyi degilim. Bu sene bir “pas de deux” yapmam gerekiyor; ama ayaklarım çok acıyor. Sanırım dans edemeyeceğim artik!”

 

-                      “Hayır! Dans edeceksin. Bunu başarabilirsin sen. Biz görmek istiyoruz o sahnede seni. Tamam?”

 

-                      “Peki Bayan Suzanne. Teşekkür ederim.”

 

Bayan Suzanne, konservatuarın hocalarındandı. Henüz onun öğrencisi olmamıştım, ama Sinan hoca beni onunla tanıştırdığından beri benim psikologum olmuştu sanki. İngiliz Kraliyet Balesi’nin en eski dansçılarındandı. Orada tanıştığı bir Türk dansçıyla yaptığı evlilik sonucunda hayatı Türk topraklarına dokunmuştu. Daha bu ülkeye ve bu şehre ayak bastığı ilk gün bu şehrin doğallığına hayran kaldığını dile getirirdi her fırsatta yarım yamalak Türkçesiyle…  İstanbul Devlet Konservatuarı ile yaptığı antlaşma sonucunda her ayın bir haftasını bizim okulda bizlere ders vererek geçiriyordu. Ne zaman başaramayacağımı hissetsem, bir yerlerde karşıma çıkar ve ben onun yanından ayrılırken hep devam etmeyi seçmiş olurdum.  Farklı bir enerjisi vardı onun, sanki bir melek dokunmuş gibi hissettiren, insana her vazgeçtiğinde “Dur, sakın vazgeçme, devam et” duygusu hissettiren tuhaf bir yanı… İnsan hakikaten hayatına bir meleğin dokunduğunu hissediyordu. Eski İstanbul’a ait, İstanbul’un daha Osmanlı’ya ait olduğu dönemlerde haremin en masum kızını anımsatan bir zerafeti vardı kadının… Güç veriyordu bana o; ve kesinlikle çok özeldi.

 

Kaldığımız yurdun koridorunun sonundaki odamın kapısını açtığımda, yerde beyaz bir zarf buldum. Kimden geldiğini bilmiyordum. Melek odada değildi, derste olmalıydı. Zarfın ona olacağını düşünüp yüzümü yıkamak için duşlara yönelirken, zarfın yanına konmuş küçük kağıdı gördüm. Üzerinde

 

 “Rose bu mektup sana aitmiş. Sinan Ersoy” yazıyordu.

 

Bir mektup mu? Bana mı? Sinan hocadan mı? 

 

Yatağımın üzerine,  balerin olduğumu anlatan bir şekilde oturdum yine. Sessizce, ama büyük bir merakla zarfı açtım. Çok düzenli ama hiç tanımadığım bir el yazısıydı içindekiler. Okumaya başladım:

 

“Sevgili Rose,

 

Bir denizci gibi yazacağım sana. Ne yazacağımı bilmiyorum ama yazacağım. Denizcilerin hayati denizlerdir hep. Sonsuza kadar denizlerdir. Bir balerinin hayatıysa sahne… Hayatımda ilk kez, bir balerinin hayatı beni bu kadar etkiledi… Sanırım, bir balerin beni bu kadar etkiledi. Sinan çocukluk arkadaşım benim. Ve o gün beni seninle tanıştırdığı için ona teşekkür ettim. O odaya, o gün girmemi sağladığı için Tanrı’ya, ve seni bana en ummadığım anda, en ummadığım mekanda getirdiği için bu güzel İstanbul şehrine de… Saçlarını bir balerin gibi toplamıştın o gün; yüzünün bütün masumluğunu görebilmiştim gülümsemende. Ve eminim, saçların toplu olmasaydı da görebilirdim. Sen odadan çıktıktan sonra, Sinan’a, bir balerinin bir denizciyi sevip sevemeyeceğini sordum. Bana, buna sadece bir balerinin cevap verebileceğini söyledi.  Senin gülleri ve melekleri sevdiğini, denizi de sevebileceğini söyledi bana. Zarif şeyleri severmişsin… Rose; ben bir denizciyim. Sevdiğim insanlara istediğim kadar yakin yaşayamıyorum hiç; onlara uzak olmayı ama hep onları çok sevmeyi öğrendim hayatta. Bugün, bu denizi bir balerinle paylaşmak istiyorum ilk kez. Bilmeni istiyorum; buralarda fırtına olacak bazen, yağmur yağacak, ya da kar… O zamanlarda yanına gelemeyeceğim belki; İstanbul çok uzak olacak bana… Ama bil ki kalbimde olacaksın sonsuza kadar… Ve güneş yine doğduğunda, hemen bu şehre, yanına geleceğim. Çünkü seni seviyorum. Ve biliyorum ki, balerinler güçlü olurlar. Bu yüzden sana soruyorum şimdi Rose; bir denizcinin balerini olmak ister misin sen? Ve bana, sana “balerinim” diyebilmem için izin verir misin acaba?
                                                                                             

Emre Erten”

 

----

 

Mektubu anlamak için ikinci kez okumak zorunda kaldım; doğru anladığıma emin olmak için. Emre Erten’e, etkilendiğim o genç denizciye ait ilk mektuptu bu.  Ve benim ona yazacağım cevaptan sonra, kesinlikle diğerleri olacaktı. Emre, mektubun içine, ona nasıl ulaşacağımı bilemeyeceğimi düşündüğü için mail adresini de eklemişti. Bilgisayarın başına geçip oturdum ve aklıma gelen ilk cümleyle yazmaya başladım.

 

“Sevgili Emre,

 

Sinan hocanın dediği gibi, buna ancak bir balerin cevap verebilirmiş. Ve o haklı; gülleri ve melekleri seviyorum ben. Bir balerinim çünkü.  Ve güllerle melekler balerinlere ait gibi geliyor bana. Ve ben, denizi hep severdim; minik bir balerinken bile… Bir balerin gibi yaşamayı seviyorum ben. Gülümsemeyi seviyorum; dans etmek gibi çünkü. Ve biliyorum ki, denizlerde fırtınalar olacaktır. Bu şehir elini uzatsan dokunamayacağın kadar uzağında kalacaktır bazen. Özletecektir bana sevdiğimi… Ama ben bir balerinim; ve balerinler düşmekten korksalar bile dans ederler. Düşseler bile, yine kalkıp devam ederler dansa. Taa ki, bir daha dans edemeyecekleri güne kadar. Ve o günü düşünüp vazgeçmezler dans etmekten asla.

 

Denizlerde fırtınalar olduğunda yanımda olamayabilirsin; ihtiyacım olan tek şey kalbinde olduğumu bilmek olacaktır. Yanımda, bu şehirde olmasan da, yanında, olduğun şehirde olduğumu hissetmek...  Çünkü tıpkı dediğin gibi, ben bir balerinim ve bir balerin gibi güçlü olmalıyım eğer sen uzaktaysan.  Ve sanırım, yapabilirim… Sinan hocaya çok saygı duyuyorum; ve ona benim için de teşekkür etmeni isterdim genç denizcim… Bana seni getirdiği için Tanrı’ya ve bizi buluşturan bu görkemli şehre de tabii ki…

 

Bana denizleri anlat,  olur mu?

                                                                                              Balerinin”

 

Hayat, pamuk ipliğine bağlı yaşarken pamuk helva tadında sürprizler sunardı insanlara işte… Ben Emre’nin fırsat buldukça maillerini kontrol edeceğini ve bana cevap yazacağını düşünürken, o beni her seferinde şaşırtacak ve zamana ayak uydurup gün geçtikçe modernleşen bu şehirde, geleneklerin en güzelini yaşatmaya devam ederek benim her mailime bir mektupla yanıt verecekti…

 

Bu koca İstanbul şehri, ilk kez yalnızlığımı hiç beklenmedik bir şekilde benden çekip almış, bana aşkın en güzel haliyle göz kırpmaya başlamıştı…

 

4 Aralık 2009/Sevgi Yumuşatır Kalpleri…

 

Yazdığım bu mailin üzerinden bir aydan fazla zaman geçmişti. Bütün bir günü dans ederek geçiriyordum; akşamlarıysa Melek’le zaman geçiriyordum genelde. Sinan hoca, Emre’yle olan ilginç ilişkimi öğrenmişti. Tam bir hafta önce beni odasına çağırmış, bana Emre’den gelen beyaz bir gül vermişti…

 

-                      “Emre bu gülün sana benzediğini söylememi istedi. Bir tane de onda varmış, ve ona seni hatırlatıyormuş”

 

Gülümsüyordu bunları bana söylerken.  Derslerdeki o sert adam, böyle yumuşacık gülümsüyordu.  Sevgi böyle bir şey olmalıydı galiba; en sert şeyleri bile yumuşatabilen… Güle tutturulmuş bir not vardı Emre’nin yazdığı:

 

“Denizlere ait bir güle, gülümse balerinim. Seni seviyorum”

 

Odadan çıkarken gülümsüyordum…

 

 

 

31 Aralık 2009/İstanbul’da Değişim Rüzgarları Eserken…

 

Yılın son günü… Yarın, yeni bir yıl olacak. Son hızla değişmeye başladı bu şehir. 2010 için müthiş bir hazırlık devam ediyor. Yeni bir yıla girecek olmanın da ayrı bir heyecan kattığı bu kentte, ilk kez bu kadar büyük bir organizasyonun yapılacak olmasının getirdiği “Her şey mükemmel olmalı, burası İstanbul, medeniyetlerin beşiği” düşüncesi yediden yetmişe herkesin içine işlemiş durumda sanki… Işıklar gecenin karanlığını öyle güzel aydınlatıyor ki… Sokaklar olmadığı kadar temiz tutulmaya çalışılıyor. Gerçekleştirilecek proje ve organizasyonların hazırlıkları büyük bir özenle sürdürülürken, şehir tüm hızıyla Avrupa Kültür Başkenti olmaya hazırlanıyor. İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nde konservatuar öğrencilerinin 7 Mayıs’ta sergileyeceği gösteri için çok sıkı çalışıyoruz.

 

Öyle çok dans ediyorum ki, uyumayı unutuyorum bazen. Sinan hoca mükemmel bir koreograf, ve “mükemmel” olmasını istiyor her hareketimizin. Kızıyor, bağırıyor bazen bana; ama biliyorum ki en iyisini istiyor benim için. Sabah dokuzdan öğle yemeğine kadar dans ediyorum. Bir saat ara verdikten sonra saat altıya kadar yine dans… Bale salonundaki her resmi, piyanonun üzerindeki çiçekleri, yerdeki taşları bile ezberledim artik. Bugün kostüm provamız vardı. Beyaz bir bale kıyafeti yapılmıştı benim için; bir prensesin gelinliğine benziyordu sanki. Birlikte dans ettiğim Kerem’e ise, siyah bir takım hazırlanmıştı. Öyle güzeldi ki kıyafetler, rüya gibiydi sanki.

 

Emre’den sadece bir kart alabildim. Denizlerden gelen mektuplar iki ayda ancak ulaşıyordu zaten. Bana İngiltere sahillerinden yazmıştı o kartı. Bir balıkçının hayatini kurtarmışlar; teknesi batmak üzereymiş genç adamın. “Hayat kurtarmak güzel, ve onu kurtardığımdaki gülümsemesi bana seni hatırlattı balerinim” yazmış.

 

Sanırım, genç denizcimi çok özledim ben…

 

 

1 Ocak 2010/Yeni Bir Güne Uyandı İstanbul Şehri

 

“Balerinim;

 

Yılın ilk günü bugün, ve bence umudun da ilk günü. Bugün rüzgarlı bu deniz ve ben yanında olamıyorum. Ama bazen hayat, sabretmemizi istiyor bizden. Umut etmemizi istiyor. Dört yıldır bu denizlerin bana öğrettiği tek şey var balerinim. Hayat, karşılaştığımız fırtınalarla değil, gemiyi limana ulaştırıp ulaştıramadığımızla ilgileniyor bizim. Ve ben, seviyorum sabretmeyi; çünkü sonunda hep sevdiğim insanlar oluyor beni bekleyen.  Sen varsın şimdi… Ve unutma Rose, sen bir balerinsin; balerinlerse güçlü olmalıdırlar. En zor hareketleri düşmeden yapabilmek için güçlü olmalıdırlar. Nefes aldığın sürece dengede kalmayı unutma balerinim; unuttuğun zamansa, odanın denize bakan penceresine gidip gökyüzüne bak. Hava açık olduğu günlerde umudu göreceksin orada; ve sana güven yollayacağım denizden esen rüzgarla. Senden tek istediğim gülümsemen balerinim; çünkü ben senin en çok gülümsemeni özlüyorum buralarda.

 

Dansının neredeyse bitmek üzere olduğunu yazmışsın bana. Biliyor musun; seni, mavi gözlü o zarif balerinimi sahnede görmek istiyorum. Eğer dün gece seni yıldızların arasından izlediğim gibiysen, sadece mükemmel olabilirsin. Ve eminim, öylesin balerinim…

 

Bugün yeni yılın ilk günü, ve bence umudun da… Gözyaşlarını durdurup, özlemlerini kalbine sakla sevgilim, unutma; özlediklerine ne kadar uzak olursan,  onlar sana o kadar yakındadırlar. Çünkü kalbin, sana çok yakındadır balerinim. Tıpkı senin şu anda benim bu kadar yakınımda, bu kadar kalbimde olduğun gibi.

 

Mutlu yıllar balerinim; gözlerini kapat, sana umudu yolluyorum bugün…

 

                                                                                              Emre”

 

Gözlerimi açtığımda, Melek’in başucuma bıraktığı zarfı bulmuştum. Yeni bir güne uyanmanın en güzel yanı, sevdiğin birinin bir yerlerde nefes alıyor olduğunu bilmekmiş, anladım bu sabah… İstanbul şehri tüm ihtişamıyla yeni bir yıla, yeni bir güne uyandı. Denizin rengi daha bir mavi, gökyüzü daha aydınlık, yeşiller daha bir yeşil bu sabah bu şehirde. İstanbul kendini tanıtıyor Avrupa’ya. Yıllardır süren hükmünün ihtişamını duyurmaya başlıyor bugün. Kız Kulesi daha bir gizemli… Fransız Sokağı daha hareketli ve Haliç’in eşsiz bir panaromasını sunan Galata Kulesi daha bir kalabalık sanki… Boğaziçi köprüsü can acıtan olaylara değil, sevgiye şahitlik ediyor bu sabah… Köprü altı çocuklarının bile dillerinde tanıdık melodiler… Yeditepe en görkemli yeşilliğiyle göz kırpıyor orada oturmuş simit peynir yiyen, yeni tanıştıkları her hallerinden belli olan bir çift sevgiliye… Bağdat Caddesi alışılmıştan bile daha kalabalık… Topkapı sarayı en özenli kıyafetini kuşanmış selam veriyor onu ziyarete gelen turistlere… Çırağan Sarayı yılın ilk düğününe hazırlanıyor pür telaş… İstanbul, yeni bir güne “günaydın” diyor kısacası, yepyeni bir coşkuyla bu defa…

 

 

4 Mart 2010/İstanbul’dan Çok Uzakta Bir Yerde…

 

- “Rose!  Rose! Telefona çağırıyorlar seni…”

 

Bale kıyafetlerimi hazırlarken bana seslenen Melek’ti.

 

Bir telefon? Yoksa arayan Emre olabilir miydi? İki aydır sadece bir kez yazabilmiştim ona, o kadar sıkı çalışıyordum ki; akşamları odaya geldiğim gibi uyuyordum. Koşarak telefonların olduğu odaya gittim.

 

- “Alo?”


- “Rose! Benim Eleni. Beni unuttuğunu düşünmeye başlamıştım artık!”

 

- “Tanrım Eleni! Seni nasıl unuturum; ama bu aralar öyle çok dans ediyorum ki, Emre’ye bile sadece bir kez yazabildim ”

 

- “Emre? … Rose, o da kim? Neler oluyor?”

 

Eleni en yakın dostumdu benim. İnsanı büyüleyen, hayatına yepyeni bir renk katan bu şehre yaptığım ilk yolculukta, İstanbul’dan çok uzakta bir yerde, Yunanistan’da bıraktığım hayatıma ait en özel insandı. Ve böylesi bir dostluk, bir insanın sahip olabileceği en güzel şeydi. Beş dakika konuştuk onunla telefonda; düşünceleri ve olayları nasıl o kadar özetleyebildiğime sonradan şaşıracağım bir hızda her şeyi anlattım ona. Ve telefonu kapatırken, operada 7 Mayıs’ta sergilenecek olan gösteriye çağırdım onu da.  En yakın dostumdu… Ve tıpkı ailem gibi, o gün orada olmayı hak ediyordu. Kesinlikle hak ediyordu.

 

 

10 Nisan 2010/ Dolunayda İstanbul Şehri …

 

Elimdeki dört uçak biletini postaya verdikten sonra, okula geri döndüm. Biletler, annem, babam, ağabeyim ve Eleni içindi. Bir hafta içinde onlara ulaşırdı sanırım. Biletlerini yollarken, o gün burada olmalarının onlar için iki ayrı mutluluk olacağını henüz bilmiyordum. Bu şehrin, hayatıma böylesi bir sürpriz hazırlayacağını hayal bile edemezdim…

 

Gösteriye bir aydan çok daha az zaman kalmıştı. Kostümlerimizin son provaları yapılıyor, her gün sabahtan akşama kadar sekiz saat dans ediyorduk. Sinan hoca yine çok iyi bir iş çıkarmıştı, kesinlikle büyüleyici bir koreografiydi 7 Mayıs’ta sergilenecek olan. Emre’den gelen mektupları odamdaki sandıkta saklıyordum ve ne zaman onu özlesem birini alıp yeniden okuyordum. Bugün de öyle yaptım ve altı saat dans ettikten sonra, odama gidip bir hafta önce elime ulaşan son mektubunu açıp okumaya başladım.

 

 “Balerinim” diye başlıyordu yine; her mektubunda olduğu gibi.

 

“Şimdi gece buralarda… Denizin ortasında yıldızlarla konuşuyorum, çünkü burada sevgiyi paylaşacak kimse yok. Ve ben seni yine çok özledim. Yıldızlardan birinin üzerine oturup, seni görebilmek ve seni ne kadar çok sevdiğimi söyleyebilmek isterdim.

 

Biliyor musun? Ben küçükken, babam bir gece ben uyumadan önce bana, “sevdiğin insanlara bunu göstermek için yarını bekleme; çünkü yarın bugünkü kadar yanında olamayabilirler” demişti.  İşte bu yüzden, sana seni ne kadar çok sevdiğimi her gün söylemek isterdim.  Çünkü bunu babama yapabilme şansım pek olmamıştı balerinim… Ve bunu bana daha önce söylemiş olmasını dilerdim onun; meleklerin arasına karışmadan önce…

 

Dün çok yakın iki arkadaşım kavga ettiler; sadece birbirlerini yanlış anladıkları için hem de... Bense fark ettim ki, insan en çok en yakınındakileri kırdığını fark etmiyor. Tıpkı benim gibi… Küçükken, babamın bana uyumadan önce bir tek kez sarılmasını isterdim. Ya da içten bir gülümseme, hiç beklemediğim bir anda. Ama o, bunları yapmak için hep özel bir günü beklerdi. Ve hiç anlamazdı bunun beni ne kadar üzdüğünü… Bense, beni sevmediğini sanar ve korkardım. Onun beni aslında ne kadar çok sevdiğini sadece iki yıl önce, resmimizin arkasına yazdığı yazıyı bulduğumda öğrenebildim ben.

 

“Sen kalbimsin oğlum; ve insan kendi kalbine sevgisini çok gösteremez”.

 

Bu satırlar ağlatmıştı beni o gün. Ve o günden beri, sevdiklerim ağlamasın diye her gün söylüyorum onlara sevgimi. Sen de öyle yap balerinim; çünkü sevgi, yarına ertelenmeyi hak etmiyor.

 

Haydi; gökyüzüne bak simdi; yıldızlar seni ne kadar özlediğimi söyleyecekler sana.

 

Tatlı rüyalar balerinim…

                                                                                              Emre”

 

Mektubu yastığımın altına yerleştirip, camdan gökyüzüne baktım. Karanlık bir savaş meydanını andırıyordu İstanbul şehri dolunayda… Yüzyıllardır ne savaşlara şahitlik etmişti kimbilir bu topraklar… Güç uğruna, hırs uğruna, yurt arama mücadelesi uğruna ne sürgünler yaşanmış, ne canlar acımış, ne antlaşmalar yapılmış, ne imzalar atılmıştı bu şehir üzerine… Ama bu gece, asırlar sonra, gecenin en koyu karanlığında, en büyük savaşlar bitmiş, bize ait bu şehir, dile gelmiş en güzel cümleleri kuruyordu sanki bana…

 

“İstanbul, dünyanın neresinde olursam olayım, rüyamda gördüğüm şehir”… Ne güzel söylemişti yazar… Rüya şehrim bana en güzel hediyelerini sunuyordu birer birer… Ve başımı yasladığım camdan baktığım gökyüzünde, benim görebildiğim sadece bir yıldız vardı o anda…

 

 

2 Mayıs 2010/ “İstanbul’u Dinliyorum Gözlerim Kapalı”…

 

Bugün özel bir gün benim için… Eleni’nin doğum günü çünkü. Bu şehrin mesafeleri yakınlaştıran bir büyüsü var sanki. En özlediklerim hep en yakınımdaymış gibi hissettiren bir büyü… Ülke sınırlarının kalpleri ayıramayacağı gerçeğini öğreneli çok oldu… Her özlemde bir nefes İstanbul çekip içine, kapatıp gözlerini yanına gitmek en sevdiğinin… Yıllarca medeniyetlerin ve imparatorlukların kaynaşma noktası olmuş bu kent, nasıl olur da uzaklaştırır ki insanları birbirinden… Özel bir gün her şehirde özeldir zaten… 

 

İlk kez vaktim var bugün… Üsküdar vapuruna binip martılara simit atmak istedi canım… Fırladığım gibi yurttan, kulağımda en sevdiğim klasik müzikler, başladım yol almaya bu şehirde… İstanbul’u dinledim ben de bugün… Orhan Veli, sen ne güzel anlatmışsın bu şehri dinlemeyi…

 

“ İstanbulu’u dinliyorum gözlerim kapalı

  Serin serin Kapalıçarşı

  Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa

  Güvercin dolu avlular

  Çekiç sesleri geliyor doklardan

  Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları

  İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı

 

  İstanbulu’u dinliyorum gözlerim kapalı

  Kuşlar geçiyor, derken,

  Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık

  Ağlar çekiliyor dalyanlarda

  Bir kadının suya değiyor ayakları  

  İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı”

……..

 

Gezip dolaştığım her mekânda ayrı bir hayat buluyorum sanki… Geçmişten izler taşıyor bu şehir… En derin tarihi, en güzel yaşanmışlıkları saklıyor içinde… Her bir Arnavut kaldırımında ayrı bir ayak izi var… Ayrı bir kültür izi sanki… Yıllarca ayak basılmış bu taşlar, bu topraklar, dile gelmeyi bekliyor yüzyıllardır… Tıpkı Ayşe Kulin’in dile getirdiği gibi… Ben küçükken “mavi bir masaldı bu şehir”… Ben büyüdüm, o hala masal… Masallar tükenmez, tüketilemez ki…

 

7 Mayıs’a sadece beş gün kaldı. Eleni’ye aldığım hediye masamda duruyor, beş gün sonra ailemle birlikte buraya geldiğinde vereceğim ona.  Emre’den bir kart aldım, burada olacağını yazmış. Mutluyum; çünkü operanın kırmızı perdeleri “İstanbul Kanatlarımın Altında” adlı gösteri ile açılacağı gün, sevdiğim herkes burada olacak.  Başka ne isteyebilirim ki?…

 

7 Mayıs 2010/ “İstanbul: Dört Elementin Kenti”: Ve Perde…

 

İstanbul… Şarkılar söyleyen, gülen, ağlayan, dil, din, mezhep, ırk ayırımı yapmayan, yaptırtmayan şehir… Yüzyıllar boyu Rusya, Fransa, Kırım, Kafkasya, Romanya, Prusya ve daha unutulan pek çok ülkeden gelen gönülsüz sürgünlerin torunlarının tükenmişliklerine inat yeniden varoldukları, hayat buldukları şehir…

 

M.S. 4. yüzyılda İmparator Constantin tarafından yeniden inşa edilip, başkent yapılmış; o günden sonra da yaklaşık 16 asır boyunca Roma ve Bizans dönemlerinde başkentlik sıfatını sürdürmüş bu şehir, 1453’te Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedildikten sonra bu ülkenin ayrılmaz bir parçası, kültür mozaiği haline gelmişti. Çok eski dönemlerde, henüz Roma İmparatorluğu’nun başkenti iken, sonradan Bizans İmparatorluğu haline gelen Doğu Roma’nın yönetim merkezi olarak seçilmiş olması ise, bu şehrin dünyanın tüm imparatorluklarının gözdesi olabilecek güzellikte ve önemde bir şehir olduğunun en güzel kanıtıydı belki de… 1204 yılında Haçlıların eline geçip harabeye dönüştükten sonra bile, bu şehir kendini yeniden inşa etmeyi, adeta küllerinden doğmayı başarmış, kutsallığını kanıtlamıştı sanki tüm dünyaya…

 

İlk kuşatmalar çok daha eskiye dayansa da, 1453 yılında yapılan Osmanlı kuşatmasıyla şehir, yüzyıllar boyu süren yolculuğunda yeni bir döneme geçiş yapmıştı. Fetihten sonra, Bizans İmparatorluğu’na ait olduğu son dönemlerde görkemini yitirmiş olan kentte, eskiden kalma binalar ve surlar onarılırken, Bizans altyapıları üzerinde Osmanlı'nın temel kurumlarının binaları yükselmeye başlamış, Osmanlı kimliğine uygun bir gelişme gösteren İstanbul artık bu imparatorluğun başkenti olmuştu.

 

Bugün hala Türkiye’nin en güzel kenti sayılabilecek bu şehir, dört elementin kentiydi aslında. Hava, su, toprak, ateş… Ne kadar ironik değil mi? Türkiye’nin Avrupalı olup olmadığına dair onlarca yorumun yapıldığı, Türkiye’nin yıllar boyu Batı kültürleriyle olan o kopmaz bağının göz ardı edildiği günlerde, belki de en güzel cevaptı bu şehrin Avrupa Kültür Başkenti seçilmesi…

 

Avrupa Kültür Başkenti olma yolundaki temel koşul, aday şehrin Avrupa'nın kültürel zenginliğini ve çeşitliliğini içinde barındırmasıydı. İlk kez benim doğduğum ülkenin, Yunanistan’ın Kültür Bakanı tarafından ortaya atılan fikir, 2000 yılında uygulanmaya başlanmış, ve dokuz yıl sonra, benim diğer ülkemin en güzel şehri bu ünvana en yakışır şehir seçilmişti işte… İçinde 3000 yıllık bir tarihi barındırıyordu bu büyülü şehir… Pek çok medeniyete beşiklik etmiş olması, ve Asya ile Avrupa'nın kesişme noktasında yer alması gibi özelliklerin ona kazandırdığı avantajlarla Kiev'in önüne geçme şansı yakalamış, bu alanda kendini en güzel şekilde tanıtabilmesi için çok yönlü bir hazırlık sürecine girmişti İstanbul. Ana teması İstanbul'un tarihi, toplumsal ve siyasi açıdan özel bir kent olmasıydı, ve tüm projeler bu destansı hikayeyi anlatacaklardı.

 

“Toprak'ın “Gelenekler ve Dönüşüm”, Hava'nın “Göklerden Gelen”, Su'yun “Kent ve Deniz”, Ateş'in “Geleceği Şekillendirmek” anlamlarını simgelediği projede, İstanbul'un da yaşadığı çok kültürlü bir zaman yolculuğu anlatılmaktaydı. Simya ilmine göre, bu dört elementin bulacağı mükemmel uyumun insanlığa altın sağlayacağı vaat edilmekteydi.  Proje de, yıllar boyu ona göç edenlere “taşı toprağı altın” olarak tanıtılan, yüzyıllar boyunca pek çok devlete başkentlik yapmış, içinde sayısız toplumsal kültür katmanı barındırmış İstanbul'un, mükemmel uyumun formülünü bulduğu, ve başından geçen tüm olaylara rağmen dört elementin simgesel rehberliğinde, özünde varolan gizli formülü yeniden kurgulayıp, kültür ve sanat alanında dünyaya altın değerinde bir kültür başkenti olarak sunacağı anlatılmaktaydı. 21 Mart - 21 Haziran dönemi, hava elementinin temsil edildiği ve baharın gelişini müjdeleyen dönemdi. Devam eden etkinlikler süresince, kentin ruhani ve kültürel zenginliğini anlatan, üç semavi dinin değerlerine ve kutsal mekânlarına sahip çıkmış Anadolu toprağı üzerinde “Birlikte Yaşamak” kavramının gözler önüne serileceği bir dizi etkinlik gerçekleştirilecekti. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı öğrencileri olarak, bu toprakların tarihini anlatan bir gösteri düzenleme onuru bize aitti bu sene. Bu topraklar üzerindeki yüzyıllar boyu süren savaşları, perde arkası aşkları, mücadeleleri, dostluğu, ve bugüne dek anlatılamayan gizli kalmış satır aralarını anlatacaktık bizi tanımak isteyenlere. Öyle mükemmel bir koreografiydi ki… Kostümler en ince detayına kadar dikkat edilerek, konsepti en güzel yansıtacak şekilde hazırlanmış, müzik seçimi her sahneye göre öyle güzel yapılmış ve biz öyle çok çalışmıştık ki… İstanbul’u anlatıyor, İstanbul için dans ediyorduk… İstanbul, kendi koreografisini sergiliyordu şimdi…

 

7 Mayıs 2010… İstanbul Devlet Opera ve Balesi… Ve perde açıldı…

 

Duyduğum tek şey, çılgınca gelen alkış sesleriydi. Nasıl dans etmeye başladım, Kerem beni nasıl havaya kaldırıp döndürdü, yere tekrar nasıl indim ve dengede kaldım, ve nasıl selam verdik hiç hatırlamıyorum. Her şey, sadece mükemmeldi o anda.  Onlarca fotoğraf çekiliyordu aynı anda, ve onlarca çiçek atılıyordu sahneye.  Annemi, babamı, ağabeyimi, ve Eleni'yi gördüm en ön sırada. Tam yanlarında, Emre duruyordu, ve yine bembeyazdı.  Bale ayakkabılarımın tam önüne, beyaz bir gül düştü o anda. Sahneye atılan çiçeklerin arasında beni en çok etkileyen de bu olmuştu.  Eğildim, gülü alıp, kokladım. Üzerindeki beyaz kartta, bildiğim bir el yazısıyla “Rose’a” yazıyordu.  Yazanları okudum...

           

“En büyük hayalinin Mayıs gülleri açarken evlenmek olduğunu yazmıştın bana. Benimle evlenir misin balerinim?

                                                                                              Emre”

 

--------

Bu, hayal edebileceğimden çok daha güzeldi. Başımla “evet” işareti yaparken ben gülümsüyordum; operanın kırmızı perdeleriyse yine kapanıyordu.

 

---------

 

Emre, evet diyeceğimi hissetmişti sanırım. Her şeyi hazırlatmıştı evlenebilmemiz için.  Bir düğüne ait her şeyi... Hayal edebileceğim en güzel düğündü bu; gelinliğim beyaz bale kıyafetim, gelin çiçeğimse sahneye attığı tek beyaz güldü.  Daha fazlasını istemiyordum ki zaten…

 

Sinan hoca ve Eleni nikah şahitlerimizdi bizim. O gece için yazabileceğim tek cümle “Gülümsemek mükemmel bir şey” olabilirdi. Çünkü mutluydum; mutluyum… Ve en güzeli, sevdiğim herkes bunu görecek kadar yanımda bugün.  Sağol Tanrım… Balerin olmak çok güzel… Ve ben, artık denizlere ait bir balerinim aynı zamanda…

 

İstanbul… Mucizeler şehrim… Hayatımın en güzel sürprizini yapmıştı bana…

 

10 Ekim 2010/İstanbul’u Özlemek…

 

Son üç ayım denizlerde dans etmekle geçti.  Bütün bir yazı, Emre’yle birlikte bir gemide geçirdim. Bana seslendiği yıldızlarla birlikte konuştuk; beyaz dalgaları birlikte izledik geceleri. Yanaştığımız sahillerden birlikte kart attık sevdiklerimize…

 

                        “Sizleri özledik… Rose & Emre Erten”

 

İstanbul’u özledik sonra… Bize birbirimizi armağan eden bu dua gibi şehri birlikte özledik… Nasıl da garip bir bağımlılık yaratıyordu bu şehir insanda… Kucak açıp öyle bir sarılıyordu ki sana, dünyanın neresine gidersen git, özletiyordu kendini… Ne güzel seslendirmiş şarkıda Levent Yüksel…

 

“Dua gibi, büyü gibi

  Ezberledim hasretini yârim İstanbul

  Gel öpeyim gerdanından”…

 

Kadın gibiydi bu şehir… Yaz mevsiminde edalı, kış mevsiminde hırçın, sonbaharda buğulu gözleri ve bazen dökülen gözyaşlarıyla hüzünlü, ilkbaharda masum bir genç kadın… Kızdığında fırtınalar estirecek kadar güçlü, ama en hassas anında aldığı ilk darbede gözyaşlarını salıverecek kadar narin bu şehir, ona her geleni kendisine benzetiyordu. Güçlüydü İstanbul beyefendileri… Ve de soylu çoğu zaman… Geçmişe mazi dedirtmezlerdi, sahip çıkarlardı sevdalarına, kadınlarına çoğu kez… Hani o Sezen’in dile getirdiği “uzun uzun konuşuruz bir gün son İstanbul beyi” dediği gibi… Severlerdi dile gelmeyi destanlarda… Ve kadınlar… Mağrur, gururlu, yüreği sevgi dolu kadınlar… Bir kez sevip açtılar mıydı kalplerini, yozlaşan zamana ve değişen ilişkilere inat sahip çıkarlardı erkeklerine… Tutar yüreğinden sıkıca, bir ömür boyu yol arkadaşı olurlardı sevdiklerine… Yarı yolda bırakmak yazmazdı kitaplarında… Hayat gibiydi bu şehir, insan gibiydi… İnsanı hayata bağlayan, hayatı biraz daha insanlaştıran…

 

Dört ay sonra yeniden döndüm akademiye ve bu sene mezun olacağım buradan. Operanın bu yıl ki galası 1 Mayıs’ta olacakmış. Her mezun olan sınıf gibi, bu yıl da mezuniyet dansımız olacak, galada.  Emre dün ayrıldı buradan, ve ben onu şimdiden özledim. Şimdi yine dans etmeye gideceğim. Bu yıl dersler daha erken başladı.

 

Mezun olmak güzel şey galiba…

 

 

14 Aralık 2010/Fransız Sokağı’nda Aşk Kokusu Var…

 

Kış geldi buralara; hava çok soğuk. Emre’yi özledim; ve sevdiğim herkesi de. Sinan hoca bizi çok zorluyor bu sene; en iyisi olmalıymışız. Emre’den gelen mektupları okuyup, Melek’le sohbet ederek vakit geçiriyorum boş zamanlarımda… Geçen gün ders sırasında düşüp, bileğimi incittim. İki gündür dans etmiyorum, Sinan hoca ancak yarın başlayabileceğimi söyledi. Dans etmeyi özledim…

 

Dün gece Melek’in ısrarıyla dışarıya çıktık biraz.  Eski Cezayir Sokağı… Nam-ı diyar Fransız Sokağı… Buranın da kendine özgü anlatılmayı bekleyen bir hikayesi var… İstanbul’da hangi semtin yok ki aslında… Beyoğlu'nda Galatasaray Lisesi'nin arka tarafında metruk halde bulunan sokaklardan birisiydi Cezayir Sokağı... "Fransız Sokağı" projesiyle kentsel dönüşümü sağlanan semtte, yüzyılların değişimine tanıklık etmiş, farklı hayatların yaşandığı birkaç nesille birlikte yıpranmış binalar restore edilmiş, pembe ve sarı renklere boyanmış, tentelerle donatılmıştı. Kaldırım taşları yenilenmiş, ve bölgenin tamamı için özel bir müzik sistemi kurulmuştu. Öyle bir projeydi ki bu,  Fransız Sokağı'nı süsleyen 100 yıllık sokak lambalarını Paris Belediyesi göndermiş, yer taşları Paris'ten gelen mimarlarla çalışılarak düzenlenmişti. Beyoğlu'ndaki ilk kahvehaneler, ilk oteller, ilk sinema ve tiyatrolar, 19. yüzyılda Fransızlar tarafından kurulmuş olduğundan, sokağa adını veren Fransızların ayrı bir önemi ve izi vardı bu semtte. Fransız kültürünü yansıtmayı hedefleyen sokak, değişik tatlar sunan kafeteryaları, restoranları ve sanat merkezleriyle, bu görevini yerine o kadar iyi getiriyordu ki…

 

“La Vie”… Hayat anlamına gelen bu kafe, yanındaki gizli bahçesi ve üst kattaki üç bölümüyle bizim seçimimiz oldu dün gece… Yüzyıllar boyu ne medeniyetlerin, ne kültürlerin, ne yüreklerin mekanı olmuş, ne dertler dinlemiş, ve ne kahkahalara eşlik etmişti bu kaldırımlar ve duvarlar… Dün gece, bizim hayatımızı dinledi o. Bizim hayallerimize, bizim umutlarımıza, bizim dualarımıza şahitlik etti… Ve belki de, o duaları iletti Tanrı’ya bizim yerimize… Bir gün, bizden sonrakilerin oturup, “Acaba burada ne dilekler dilendi, ne ayrılıklar ne gözyaşları akıttı, ve ne aşklar asla unutulmayacak mutluluklar yaşattı?” diye düşüneceği bu Fransız sokağı, dün bize dost oldu.

 

Bu iki güne ait en güzel sey ise, Emre’den gelen karttı. Üzerinde gemi resmi olan bir kart… Şubat ayının ilk günü burada olacağını ve bir ay kalacağını yazmış bana. Balerinini özlemiş, öyle yazıyor…

 

2 Mart 2011/ İstiklal Caddesi, Kız Kulesi, ve Pierre Lotti…

 

Kışın nasıl geçtiğini anlamadım bu kez. Soğuktu burası yine; ama Emre yanımdayken güvendeydim ve üşümüyordum. Dans ettiğim saatler dışında İstanbul’u geziyorduk onunla. En sevdiğimiz mekânlar, İstiklal Caddesi, Pierre Lotti ve Kız Kulesi’ydi ama…

Pierre Lotti… Mistik bir huzur vardı bu yerde… İnsana kendini huzurlu hissettiren tuhaf bir enerjiyle kaplı… Aşk gibi… Eyüp Sultan Camii’nin yanından yukarı tırmanan merdivenler, insana eşsiz bir manzara sunmakla kalmıyor, yolun sonunda eşi bulunmaz güzellikte bir kafeye ulaştırıyordu sizi… Tarihi Pierre Lotti Kafesi... Yıllardır aşıkların, şehirden kaçarak spritüel bir huzur bulmak isteyenlerin durağı olan bu kafe, 19. yüzyılın sonlarına kadar Rabia Kadın Kafesi olarak bilinirmiş. Ama “aşk şehri” ya İstanbul… Ünlü Fransız yazar ve deniz subayı Pierre Lotti’yi de bu tutkunun içine sürüklemeden bırakmamış işte... Yıllarca dilden dile aktarılan bir efsaneye göre, Pierre Loti'yi bu kafeye çeken özel bir unsur, Aziyade ismindeki evli bir Osmanlı hanımıymış. Pierre Loti'yi oraya çeken bir diğer unsur da Aziyade ismindeki evli bir Osmanlı hanımıymış. Kendisinin de Fransa'da evli olduğu söylenen Pierre Loti ile Aziyade arasında büyük bir aşk olduğu yıllarca efsane gibi dilden dile aktarılmış.

İstiklal Caddesi… Şenlikli, reklam arası hayatlar saklı bu caddede sanki… Lale devrindan kalma ışıkları yansıtıyor kaldırım üzerinde yürümekte olan onlarca insana… Tramvay demirlerinin üzerinde yürüyen insanlar ancak yaklaşmakta olan tramvayın sesiyle ayrılıyor yollarından… Caddeyle birleşen sokakların her biri, adeta “beni seç” dercesine gülümsüyor insanlara… Birini seçip oturuyor, izlemeye başlıyorsun akıp giden hayatı. Arnavut kaldırımlarının yaşattığı anılar saklı yerlerde sanki… Gecesi de gündüzü kadar kalabalık… Cesaretle yürümek gerek bu yolda, başın dik, yüreğin temiz. Bir yazıda okumuştum. “Burası İstiklal Caddesi, buranın girişinde merhametler, öğrenilen tüm değerler bırakılır. Cesaretle yürünür cadde boyu, var olması mümkün olmayan şaşalı hayatında.” Bir nefes çekip içine, hayata kısa bir süre mola vermek için güzel yer burası…

, sıkıntılar, gecenin yollarında bir yerlerde unutulur.

Kız Kulesi sonra… İstanbul’un imzası, onun yıllarca kavuşamadığı aşığı gibi diyorlar… 2500 yıllık bir tarihe tanıklık etmiş bu kulenin asli görevi deniz fenerliği yapmak… İnsanlara, gemilere, ama en çok da düşlere yol gösteriyor denizin orta yerine saklanmış bu kule… Alımlı, sevdalı, ve denizin ortasında bir başına… Ne efsanelere konu olmuş bu kule… Ancak beni en çok etkileyen, bu şehre ilk geldiğimde anlatılan ve kaderin tüm gerçekliğinin adeta bir kanıtı olan efsaneydi… Kleopatra'nın sonuna benzer bir sonun anlatıldığı yılan hikayesi... Efsaneye göre kralın birine, çok sevdiği kızı onsekiz yaşına geldiğinde bir yılan tarafından sokularak öleceği söylenmişti. Bunun üzerine kral denizin ortasındaki bu kuleyi onararak kızını bu talihsizlikten korumak için onu buraya yerleştirmiş, ancak, kaderin kaçınılmazlığını kanıtlarcasına, kuleye gönderilen üzüm sepetinden çıkan bir yılan, prensesi zehirlemişti. Kader vardı ve biz ne yaparsak yapalım, değişime ne kadar direnmeye çalışırsak çalışalım, olacak olan oluyordu hayatta… Tanrı, biz planlar yaparken bakıp gülümsüyor olmalıydı yukarılardan bir yerlerden…

 

Gündüzleri kafe, geceleri restoran olan bu kule de oturup, bir kadeh beyaz şarap eşliğinde hava-i fişekleri izlemek... Emre’yle en çok sevdiğimiz şey buydu bu şehirde… Son gelişinde, beraber bir dilek tuttuk. İkimize ait bir dilek… Tuttuğumuz bu dileğin bundan dokuz ay sonra gerçekleşeceğini, o zaman bilmiyordum.

 

Emre dün yine gitti, ve bu kez ayrılık biraz daha zor oldu. Daha farklıydı sanki… Nedeniniyse, bilmiyordum… Bildiğim tek şey, ona çok alıştığımdı…

 

 

30 Mart 2011/Sona Yaklaşırken…

 

Yarın 1 Nisan... Bahar gelmeli artık buralara. Ama alışkın olmadığım bir soğuk var hala, kış bitemedi.  Gittiğinden beri Emre’den bir tek kart bile alamadım.  Bense, ona sadece bir kez yazabildim. Öyle çok dans ediyoruz ki… Mezuniyet dansımız için açık mavi bir kıyafet hazırlamış Sinan hoca bize. Bu kez tek başıma dans etmeyeceğim. Kural böyle; mezun olan tüm balerinler birlikte dans ederler ve gösteriden sonra, diplomalarını baş koreograf Sinan Ersoy verir onlara o sahnede. Bu okuldaki her balerinin en büyük hayali bu... Ve hissediyorum ki, çok güzel olacak… Defne, Lena, Kerem ve Siena Leyla da mezun oluyorlar benimle birlikte. Melek, şimdiden odamızda yalnız kalmaya nasıl alışacağını hiç bilmediğini söyleyip ağlıyor bazen.  Tanrım, inanmıyorum; bu okula ilk girdiğim günü hatırlıyorum da… Sinan hocayla ilk tanışmamda, ondan korkarken düşündüğüm tek şey, “bu okul bitmez” cümlesiydi.  Oysa bir ay sonra mezun oluyorum...

 

 

14 Nisan 2011/İstanbul… Korkutma Beni…

 

Çok özledim… Genç denizcimi kesinlikle çok özledim ben…

 

-                      “Rose, dans ediyorsun! Lütfen daha dikkatli ol! İki hafta sonra denizde değil, bu sahnede dans edeceksin!”

 

Haklıydı, Sinan hoca... Bu kez haklıydı; ama Emre’den ilk kez, bir buçuk aydır tek bir haber bile alamamıştım. Ve bu kadar korkarken dans etmeyi bile sevemiyordum… Ama Sinan hoca, bu okula girdiğim günden beri bana hep yardım etmiş, çok şey başarmamı sağlamıştı. Şimdi, onu yüzüstü bırakamazdım. Şimdi, ben onun yine en iyisini başarmasına yardım etmeliydim. Geri kalan iki saat boyunca, sadece yaptığım hareketleri düşünmeye çalıştım. Dersten sonra odaya gidip kapıyı açtığımda, yerde beyaz bir zarf duruyordu. Büyük bir umutla zarfı alıp açtım; ama mektup Emre’den değil, abimden geliyordu bu kez… Üzülmemiştim; ama mutlu da olamamıştım o an… Emre nerede? Genç denizcim, bana ne zaman yazacak yine eskisi gibi?

 

Mutluyum; ama korkuyorum ben… İstanbul… Hayal şehrim… Korkutma beni, ne olur…

 

 

27 Nisan 2011/”Ağlıyor İstanbul, Ağlıyor Kalbim” …

 

Evet! …   Sonunda geldi, sonunda Emre’den bir mektup aldım… İki uzun ve geçmeyen ay sonunda, sevgilim geri geldi. Mezuniyet dansımı yapacağım galaya sadece üç gün var. Bale ayakkabılarım ve mavi kıyafetim masamda hazır duruyor.  Öyle güzel görünüyorlar ki… Beyaz zarfı açıp, denize bakarak okumaya başlıyorum. Bu el yazısı tanıdık; biliyorum ve bana güven veriyor…

 

-                      “Sevgilim; balerinim;

 

Burada hava çok soğuk, ve bir aydır büyük bir fırtına var bu denizde. Gemiyi yönlendirmekte zorlanıyoruz; ve her şeyin düzgün devam etmesi için çok fazla çalışmamız gerekiyor. Seni o kadar çok özledim ki… Ve biliyorum ki, bu kadar uzaktayken yapabileceğim tek şey de yanımdaymışsın gibi yaşamak... Hayatla oyun oynamak yani… Bazen hayat, bizden bunu yapmamızı istiyor çünkü balerinim… Mutluymuş gibi yapıp, mutlu olmamızı, gülümsemeyi unutmamamızı istiyor.  O bizlerle oyun oynarken kimi zaman, ona hiç soru sormadan, isyan etmeden ortak olmamızı istiyor… Çünkü her uyandığımız yeni günde, iki seçeneğimiz oluyor; mutlu olmak veya üzülmek… Hayat, ona ortak olup, mutlu olmayı seçmemizi istiyor bizden. Gözyaşlarına inat kahkaha atmamızı istiyor… Çünkü hayat, gülümseyince güzel olurmuş…

 

Uzun suredir yazamadığım için üzgünüm balerinim; ama inan, nefes aldığım her an aklımda ve kalbimdesin. Mezuniyet dansına yetişebilir miyim bilmiyorum; ama  sana söz veriyorum, deneyeceğim! Senden tek istediğim, ben o gün orada olamasam da, gülümsemen… Ben oradaymışım gibi gülümsemen… Çünkü ben seni gülerken tanıdım sevgilim; ve senin gülümsemeni sevdim. Gülümsemeni özledim seni özlerken ve gülümsemen ısıttı kalbimi ben üşürken…

 

Sana söz veriyorum balerinim, yanında olamadığım her an kalbinde nefes alacağım… Onun için, nefes almayı hiç bırakma olur mu?

 

Akıttığın her damla gözyaşını öpüyorum bugün; çünkü sana sadece gülmek yakışıyor.  Tıpkı, hayatıma girdiğin gün olduğu gibi…

 

Ve ne olursa olsun, asla unutma balerinim:

 

“Balerinler canları ne kadar acırsa acısın asla belli etmezler. Balerinler hep gülümserler!”

 

Seni seviyorum…                                                 

 

Emre”

 

----------------

Gözyaşlarım istemsizce yanaklarımdan süzülüyordu bu İstanbul akşamında… Tanrım, nasıl bir genç adama aşık olmuştum ben… Yüreği ne güzel, ne büyük bir adamdı o… Ve arka fonda, Melek’in derse giderken açık unuttuğu radyoda çalan şarkı duyuluyordu…

 

“Ağlıyor İstanbul ağlıyor kalbim

 Ağlıyoruz ben sessiz, İstanbul sessiz

 Ağlıyor İstanbul ağlıyor kalbim

 Ağlıyoruz ben sensiz, İstanbul sensiz” …

 

 

5 Kasım 2011/Hoş geldin güzel kızım…

 

Bu Emre’den aldığım son mektuptu... Bundan sonra bir daha ne ondan, ne o gemiden haber alabildim. Bildiğim tek şey, gülümsememi istediğiydi.  Ben de, öyle yaptım… Zor oldu, ama yaptım… Çünkü sevgi, zor şeyleri başarmamı sağlayan tek şeydi galiba. Ve ben, bana bugün seni armağan eden bu genç denizciyi çok seviyordum güzel kızım… Sevmeye en çok yakışan çocuktu o benim hayatımda…

 

“Güzel yüzlü meleğim…

 

Hayat asla çözemediğimiz bir bulmaca gibi… Sen bu dünyaya gözlerini, bana babanın en güzel emaneti olarak açtın… İstanbul gibi, mucizem oldun en beklemediğim anda… Hayalim, inandıklarım, gücüm, umudum oldun… Seni içimde hissettiğim gün, sessizce söz verdim sana… Ne olursa olsun yalnız bırakmayacağım seni, tutacağım minicik ellerinden, ve o boncuk gözlerinin her daim gülümsemesini izleyeceğim. Bileceksin, tanıyacaksın babanı her zerresine kadar… Yabancın olmayacak o senin… Hissetmeyeceksin yokluğunu hiç… Gülümsemek herkesten daha çok yakışacak sana… Güldün mü, dünya duracak… Sevgi, sana ait en güzel değer olacak… Söz veriyorum sana güzel kızım, bitanem olacaksın benim…

 

Ve büyüyeceksin bir gün… Adım atışlarını izleyecek, ilk sözcüklerini duyacağım… ‘Baba’ olacak ilk sözcüğün… Düşeceksin… Canın acıyacak… Kanayan yerlerini tek tek öperek iyileştireceğim senin… Gözyaşı olmayacak güzel yüzünde… İlk kitabını birlikte okuyacak, ilk oyuncağını birlikte seçeceğiz… Sen uykuya dalana dek masallar anlatacağım sana… Bir İstanbul masalıyla süsleyeceğim rüyalarını bazen… Masmavi denizler göreceksin düşlerinde… Uyurken izleyeceğim seni, ve şükredeceğim Tanrı’ya bana seni gönderdiği için… Ve bu mucizler şehrine de…

 

Aşık olacaksın sonra… Canın acıyacak belki karşılıksız bir aşk yüzünden… Çok özleyeceksin sevdiğini… Unutmaktan korkacaksın yaşadıklarını… Ama anlayacaksın ki, özlemek de hatırlamak aslında hayatta… Önce ağlayarak hatırlayacaksın… Sonra bir gün gülerek… Zaten gülerek hatırlamaya başladığında, büyümüş olacaksın meleğim…

 

Hayatın, önem ve anlam yüklediğin her şeyi kayıtsızca önemsiz ve anlamsızlaştırdığını hissedeceksin bazen… Sen hayal kuracaksın, hayat kıracak… Sen bir daha kuracaksın, hayat bir daha kıracak… Bazıları buna yaşamak diyecek seni rahatlatmak için… Kucağıma yatırıp saçlarını okşayacağım senin o zaman… Gözyaşlarını öpeceğim… Geçecek sonra acın… Hafifleyecek… Büyümeyi öğreneceksin sen de… Ve gözyaşlarına inat gülümseyebilmeyi…

 

Hayat bir oyun sahnesi… Oyuncularız hepimiz… Üzerimize düşen rolü yapıp, bir gün rolü bitince selam verip çekilen… Hayat sana en güzel rolleri sunsun, yanaklarındaki gamzeler melek saflığındaki yüzünü aydınlatsın hep… Hayatın boyu, düşün büyüsüne kaptırıp kendini, yüreğinin götürdüğü yere git meleğim… Ve unutma, hiçbirimiz bir başkasıyla aynı düşü görmüyoruz… Sen kendi düşünü, kendi sahnende en güzel şekliyle yaşa… Seni çok seviyorum… Hayatıma, dünyama hoş geldin, ve iyi ki geldin güzel kızım…

 

                                                                                Annen Rose”

 

18 Haziran 2035/Ey İstanbul! Ne Hayatlar Saklı Sende…

 

Dalya Erten, annesinin onun doğduğu gün yazdığı, ve ona bir hafta önce verdiği günlüğü kapattı. 24 yaşındaydı ve tıpkı annesi gibi bir balerindi. Bugün, onun düğün günüydü; ve şimdi beyaz güllerin annesi için anlamını çok daha iyi anlıyordu.  Gözyaşları yanağından akarken, Rose odanın kapısını açtı ve içeri girdi…

 

- “Dalya sen daha hazır değil misin? Aşağıda herkes beyaz bir prenses bekliyor…”

 

Kızının akan gözyaşlarını ve elindeki kendi günlüğünü gördüğünde, onun yanına gidip yanaklarına değen gözyaşlarını öptü. O anda, odada hissedilen tek şey sevgiydi…

 

- “Unutma prensesim, ne olursa olsun, sonuçta sen de bir balerinsin.  Bunu asla unutma…”

 

Rose kızının odasından çıkarken, iki balerin de gözyaşlarıyla gülümsüyorlardı…

 

Çırağan Sarayı… Yıllardır ne aşkların birbirlerine söz verişlerine şahitlik etmiş, ne düğünlere ev sahipliği yapmış bu görkemli saray, aşkın en saf halini yaşatıyordu sanki… Her taraf beyaz ve pembe güllerle süslenmiş, masalara konan nikah şekerlerinin üzerinde bir balerin ayakkabısı ve bir denizci çapası iç içe geçmişti… Yılların ve modernleşen zamanın bile değiştiremeyeceği şeyler vardı işte hayatta… Ey İstanbul! Ne yaşanmışlıklar saklıydı sende… Aşk… Yılların eskitemediği en büyük tutku… Sevgi… Zamanın silemediği en saf yaşanmışlık… Dostluklar… Nice senelerin koparmaya gücünün yetmediği bağlar… Savaş… Can acıtan, yıkan, kıran, kaybettiren mücadeleler… Barış… Beyaz bir güvercinin ağzında gelen zeytin dalları… Deprem… Gözyaşının en can yakan şekli… Kültür Başkenti… Dünyanın sesini duyup yüzüne sana döndüğü yıllar… Masal… Değişmeyen, değiştirilemeyen, ve hiç bitmeyen… Bir peri masalıydı İstanbul… Değişen dünyaya inat, hiç değişmeyen, tükenmeyen ve tüketilemeyen…

 

Dalya beyaz gelinliğini giyip, beyaz güllerden oluşan gelin buketini eline aldı.  Simsiyah, dalgalı saçları, babasının olduğu her halinden belli olan gür kirpikleri, vişne rengi dudakları ve bembeyaz teniyle,  gecenin karanlığında sihirli gibi görünüyordu genç kız… Hafifçe tıklatılan kapıyı açıp, onu bekleyen, ve tıpkı babası gibi bir deniz subayı olan nişanlısının ona gülümseyen yüzüne baktı sevgiyle… O yemyeşil gözlerdeki gülümseme, ona o kadar tanıdık gelmişti ki o anda… Hani derler ya… “Sevdiklerimizin ve seveceklerimizin adları ta başından yazılıdır kalbimize… Ve onları bulana dek savaşırız bu karmaşık tutkular çemberinde… Seni ilk kez görüyorum ama, sanki bir yerlerden hatırlıyorum…” Dalya, ona aşkla, sevginin en güzeliyle bakan bu güzel gözleri bir yerlerden hatırlıyordu… Nişanlısının koluna girip, bahçeye açılan merdivenlerden aşağıya doğru bir balerin gibi yürürken, çalan şarkıda şu sözler duyuluyordu:

 

                      “Kimdin neydin bilmem,

                        Ve bir gün geldin aniden

                        Sevdim düşünmeden

                        Ama bir şeyden eminim halen

                        Ben aşkı yalnız sana yakıştığı için severim

                        Bana da yaşattığın için sevgilim

                        Çok teşekkür ederim” …

 

 

 

 

 

Tüm kötülüğümle iyilik nedir dediğim bir zamandı. Bütün vakitlerimde bu soruyu soruyordum evet ben kötüyüm ama iyi nedir? Muhabir bana kayıt cihazı uzattı ve bunu neden yaptınız diye sordu? Ben onu duyacak gibi değildim bir kaç defa aynı soruyu yöneltti. Tüm merakıyla soruyordu... Atatürk ü ve savaşları görmüş bir çocuktu Cem. Tüm abileri savaşta ölmüştü ve hepsi atatürk ü görmüştü. Cem, ülkemizi kurtaran ulu atamızı bende görmek istiyorum anneciğim diyor annesi ise, oğlum ata çok yoğun çalışıyor, ülkemizin ferahı için meclis kurdu, cumhuriyet i ilan etti bizler için sağlığından da oldu diyordu.

Çocukluğunun verdiği saflıkla herşeyi güzel görüyordu. Oldukça zeki, akıllı, konuşması güzel ve saygılı bir çocuktu Cem. Hep iyi şeyler yapacağım anneciğim, seni hep gururlandıp mutlu edeceğim seni çok seviyorum. Cem büyümeye başladıkça ne kadar iyi olabileceğini ve tam tersi ne kadar kötü olabileceğini söylüyor.

Ama ben hep iyiyim Atatürk gibi olma hırsıyla büyüdüm ve daha da önemlisi ülkem için yaşamak ve faydalı şeyler yapmak istiyorum ben nasıl kötü olabilirim ki diyordu. Lise yıllarında öğretmenleri tarafından takdir edilmiş, geleceğinin çok iyi olduğu söylenen Cem için iyi fırsatlar ayarlanması ve kaliteli bir eğitim alması gerektiğini söylüyorlardı. Cem ailesinden ve toplumdan aldığı eğitimle aslında hiç bir eğitime ihtiyaç duymuyordu. Daha önce yazılmış olan kitaplar ona sadece bilgi verebilirdi ya da yeniden yazılacak olan kitaplar onun hayatı olabilirdi. Toplumu düşünüyordu hep. Günü yaşadığı yeri ve ordan gelip geçen insanları gözlemleyerek geçiyordu. O Üsküdar ın en güzel evlerinden birinde büyüdüğü için kendini çok şanslı hissediyordu. Üsküdar ın en iyi lisesinde okuyordu. Üsküdar Amerikan Lisesi yaşadığı zamanının en iyi eğitim veren liselerindendi. Bir yastık alır ve ağaca tırmanır sahilden gelip geçenleri izler düşünür düşünür... Tırmandıkça insanlar küçülüyordu ve gördüğü bir çok şey küçükken o denize bakıyordu.

Herşey yüksekten küçük gözüktüğü halde genişliği ölçülemiyecek deniz hep aynı gibi geliyordu. O buna Kedi bakışı diyordu. Kedilerin uzağı çok net görebildiği halde gözlerinin göremeyeceği kadar geniş bir açıya baktıklarında görmeleri zorlaşıyordu. Ve o hep aynı uzaklıkta kalmış oluyordu. Yükseldikçe gördüklerinin küçüldüğünü bilsede düşünceleri büyüyordu. Denize, gökyüzüne ve birde geçen arabalara bakıyor.

Peki arabalara ve insanlara bakmanın gereği ne diyordu. Neden atatürk öldükten sonra kendilerini değiştirme girişimlerinde bulunan ama bunu geleceğimizi gören ata nın dediği gibi yapamayan onlara bakıyorum. Onları dinliyorum bu çok da zevkli oluyor ama hep kendilerini ve kötülüklerini anlatan bu insanlar beni dinlemeliydi. Arabalar ve insanlar o kadar hızlı gelip geçiyordu ki çocukken o kedi bakışı ağcının üstünde hep denize bakacağına göremeyeceğim şeyleri görmeye çalışmayacağına dair kendine söz vererek büyümüştü. Zamanının en iyi liselerinden birinde Üsküdar Amerikan Lisesinde okumuştu ve çocukken söz verdiği gibi annesini gururlandırıyordu. Okulu bitirince mesleğini düşünüyordu.

Üniversiteye gitmeli ama hangi bölümü düşünmeli diyordu Cem. İnsanlar birbirlerine ağacın dibinden bakıyor ve hep aynı şekilde görüyor birbirlerine koydukları kurallar, devletin onlara koyduğu kuralllar arasında güçsüzleşen ve değişen ülkem için ben hukuk u seçmeliyim diyordu. İstanbul Üniversitesinin Hukuk bölümünü kazanmış ve annesine verdiği sözü tutmuştu. Hep iyi şeyler yapıyordu ve annesi onunla gurur duyuyordu. Üniversitenin ilk yılını birincilikle bitirmişti. Üniversite de herkes Cem i tanıyor. Güzel konuşmasını, insanlara olan saygısını, sevgisini ve ona özel olan konuşma tarzıyla Cem i dinlemeyi seviyorlardı. Cem, üniversitenin ikinci yılında sınıflarına yeni kayıt olan kıza aşık olmuştu. Sürekli onu düşünüyordu.

Üniversiteye yeni gelen Zeynep in bu durumdan haberi yoktu. Nereye gitse Cem den bahsediyorlardı ama bir türlü Cem le konuşma fırsatı bulamadığı için çok üzgündü. Cem hep geleceğini denizi, gökyüzünü ve annesini düşündüğü için hayatında aşk a yer vermiyordu. Ama artık bu duyguyu engelliyemiyordu bununla mücadele etmek yerine ona olan aşkını anlatmaya karar verdi. İlk konuşmanın etkileyici olması gerektiğini düşünüyordu. O gün ki ders çıkışı için çok iyi bir plan yapmıştı. Ders çıkışı Zeynep in masasına sınıf arkadaşları tarafından kağıtlar bırakıldı.

Bunlardan biride Cem in kağıdıydı. Her bir kağıtda başka bir şey yazıyordu. Zeynep şaşkınlıkla kağıtları açıyor okuyordu. "Zeynep senin çok zeki olduğunu düşünüyorum", " Zeynep sen çok güzelsin", " Zeynep gözlerinin bir okyanus gibi olduğunu düşünüyorum bana her baktığında nefesim kesiliyor ve boğuluyorum", " Zeynep konuştuğunda dudaklarına bakıyorum aynı annemin dudakları gibiler samimi, içten, nazik ve bir anne gibi seven." bir çok kağıt vardı Zeynep bir kaçını okuduktan sonra devamını yürürken okumaya karar vermişti.

Zeynep in eve gidiş yolunu bilen Cem yol üzerine de bazı mesajlar bırakmıştı. Zeynep okudu bir kağıtda " Seninle evlenmek istiyorum sen aşık olabileceğim tek kişisin" yazısını gördü ve bir anda elinde ki diğer kağıtları düşürdü. Okuyamadığı bir çok kağıt vardı ve rüzgarla birlikte hepsi uçmuştu. Arkadan bir ses ısrarla Zeynep diye bağırıyordu. Zeynep dönüp baktığında ona seslenen kişiye yaşadığı duygusallıkla birlikte aşık olmuştu. Zeynep, her düşüncesiyle Cem gibiydi. O uzağa bakar ve uzaktaki güzelliği görmeye çalışır. Uzakta ki denizin dibine dalar ve boğulmamaya çalışırdı.

Gördüğü yakışıklı kişi sınıf arkadaşı umutdu. Umut yanına gelip Zeynep e, "Ders çıkışı ağlamaklı gibi oldun seni merak ettim iyi misin ?." dedi. Zeynep ilk bakışta hoşlandığı adamın onunla ilgilenmesi karşısında çok heyecanlandı ve konuşamadı. Umut, "Seninle yürüyebilir miyim?" diye sordu. Zeynep onaylarmışçasına kafa salladı ve evine kadar beraber yürüdüler.

Bu sırada Cem hazırlıklarını tamamlamış bir şekilde çay bahçesinde bekliyordu. Ancak Zeynep kağıtları okuyamamıştı ve Cem in planladığı gibi yol üzerinde ki yazılarda görmemişti. Gece sonuna kadar Zeynep i beklerken ona olan aşkının bu bekleyişle daha da arttığını düşünüyordu. Eve dönerken kağıtları ve mesajları görmediğini düşünerek içinde ki aşkı daha da ateşliyordu....