Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine
Edebiyat (Hikaye-Öykü) tarafından Sosyal Bilimler'de yazılan bir grup blogu
  • Konu

    172
  • Comment

    1
  • görüntüleme

    13.494

Bu bloğa katkıda bulunanlar

Bu Blog Hakkında

Edebiyat eseri, bir dil ürünü olan yazılı ve sözlü eserlerin tümü. Edebiyat (Hikaye-Öykü); Beğendiğiniz yada kendinizin yazmış olduğu kısa hikayelerinizi ekleyebilirsiniz. Yaşanmış ya da yaşanabilecek şekilde tasarlanmış olayları kişilere bağlı olarak belli bir yer ve zaman içinde anlatan eserlere hikaye denir.

Entries in this blog

1974 Kıbrıs çıkarmasına katılan bir asker anlatıyor:

Çok şiddetli bir taarruz vardı. Mermiler kulağımızın dibinden geçiyordu. Siperde daha önce hiç görmediğim bir asker yanıma yaklaştı. Belli ki bizim birlikten değildi. Bir zarf çıkardı ve:

- Memlekete dönünce bu zarfı, üzerindeki adrese bırakır mısın?

- İkimiz de döneriz inşallah, dedim.

Israrla kendisinin dönemeyeceğini, benim ise memleketime ve aileme kavuşacağımı söylüyordu. Biraz isteksiz de olsa zarfı aldım. Ancak o çatışma sırasında birbirimizi kaybettik. Taarruz bitip memlekete döndüğümden bir-iki yıl sonra eski eşyaları karıştırırken o zarfı buldum. Unuttuğum görevi geçte olsa yerine getirmek için İstanbul’a gittim. Üzerindeki adres, Aksaray’da eski bir eve götürdü beni. Kapıyı yaşlı bir amca açtı.

- Merhaba amca. Ben Kıbrıs’ta savaşan oğlunuzdan bir mektup getirdim. Belki kendisi de gelmiştir."

- Bizim Kıbrıs a savaşan bir oğlumuz yoktu, dedi amca...

Beni içeri davet ettiler. Eşi, bir fotoğraf albümü ile geldi. Fotoğrafları gösterip:

- Sana zarfı bu genç mi verdi?

- Evet. Çok iyi hatırlıyorum, buydu…

İşte o an beni şok eden ve hala aklımı başımdan alan şu cevabı verdi:

- Bu çocuk benim oğlumdu. Fakat onu 15 sene önce Kore harbinde şehit verdik...

 

 

 

 

Yüreğime umut diye ektim seni can, diye koydum seni canımın en güzel yerine biliyorum sen sonum olmalısın ve ben seninle aşkta sonsuzluğu tatmalıyım. İnanır mısın, güne başlamaktan dahi korkmuyorum artık ve yaşamak bile zor gelmiyor bana, gece olduğunda umutsuzum diye uykusuzluk da çekmiyorum. Dedim ya umut oldun bana, dedim ya canıma can kattın bu dünyada...

Hani bazen; anlat diyorsun ya bana ve ben öylece susup kalıyorum karşında... Anlatamıyorum. İşte o an gözlerinin içinde kaybolup gidiyorum; damla damla, adım adım yok oluyorum gözlerinin derinliklerinde, sonra susuyorum sen hâlâ beni anlamıyorsun bense, hâlâ sana anlatamıyorum. Çünkü dünyada anlatmaya değer tek şey varsa o da sende evet sende ; 4 mevsim çimenlere inat yemyeşil açan o güzel gözlerinde...

Seni Seviyorum Bi'tanem.

Senin keyif aldıklarından benim her zaman keyif almam gerekmediği ihtimalini düşünerek sev beni...

Kışları, seni kışın sevmeye başladığım için sevdiğimi anlayarak kışın gelmesine öfkelenmeden sev beni.

En beğendiğin yemeği yaptıktan sonra, onu yerken erkeğinin beğenisini kazanmış kadının zaferini hissederek ye, sana yaptığım yemeği.

Kötüde olsalar, sırf birlikte geçirdiğimiz için oralardan sev birlikte yürüdüğümüz yolları.

Kalabalıkları da sev. Hatırla birlikte o kalabalıkların içinde trafikte sıkıştığımızı. Kimseyi fark etmediğimiz günleri. O günden sonra kalabalıkları sevdiğimi düşünerek sev beni.

Söyleyeceğimi zannettiğin sözcükleri söyleyerek söyleyeceklerimi ipotek altına almadan sev beni.

Her daim güvenerek, âmâ hiç gitmeyeceğimi sanarak değil her an gidecekmişim gibi sev beni.

İyi olduğuma emin olsan bile nasıl olduğumu merak ederek sev beni.

Nazlandığımı anlasan da şımart beni. Senden başkasına şımarmayacağımı bilerek nazlandır beni.

Zorlandıklarımı benim için kolaylaştırmadan, âmâ omuz vererek sev beni.

Aşkı sende yaşadığımı, senle birlikteyken anlayarak sev beni.

Gittiğimde artık sadece önümdekileri yaşayabileceğimi düşünerek seni geride bırakmak istemediğimi anlamaya çalışarak sev beni.

Sorgulamadan, şüpheye düşmeden, sınırlar koymadan, özgürlüğümü kısıtlamadan sev beni.

Kırgınlıklardan sonra beyaz bir sayfa açtığımı, ama başka beyaz sayfalar açmak istemediğimi hissederek sev beni.

Soğukta üşüyecek, sıcakta terleyecek kadar...

Seninle gittiğimiz yerlere bensiz gittiğinde "yanımda olsaydın keşke" diyecek kadar.

Meyve tabağındaki meyvelerin kötüsünü yiyip iyisini bana bırakacak kadar sev beni.

Çok sevdiğim çikolatayı sadece seninle paylaştığımı anlayacak kadar çok sev beni.

Yapmak istediklerim sana ters gelsede sırf ben çok istiyorum diye yüreklendirecek kadar çok sev beni.

Yanlış anlatsam da, doğrusunu anlayacak ve yüzüme vurmayacak kadar sev beni.

Dahası; kimseyi sevmediğim kadar sevdiğimi bilerek sev beni...

DERYADENİZ79

SEVGİ AĞACI

Bir zamanlar, uçsuz bucaksız bir kum çölünün ortasında, yemyeşil yaprakları ile dibine gölge ve serinlik veren bir ağaç varmış. Çölün kavurucu ve acımasız sıcağı, kumları kızdırır ama bu ağacın yeşil yapraklarını kurutamazmış. Kızgın güneş ne yaparsa yapsın, yapraklar hep yeşil ve parlak olurmuş.

Güneşin sıcağından bunalıp kaçan tüm hayvanlar, bu ağacın gölgesinde dinlenir, esen rüzgarın tüylerini okşayışına kendilerini kaptırıp, uyuklarmışlar kaygısızca. Ağacın dalları arasına yuva yapmış olan kuşlar, yaprakların gölgesinde güneşten korunup, kanat çırparak daldan dala uçuşur, şarkılar söylermişler mutluluk içinde...

Çölün ortasında, kızgın kumlarla çevrili bu ağacın nasıl beslendiğini mi merak ediyorsunuz? Söyleyeyim: Sevgi ve mutlulukla beslenirmiş bu ağaç. Diğer ağaçlar gibi topraktaki suyu ve besinleri çölde bulamadığı için, sevgi ve mutluluktan sağlarmış gereksinimini. Bu ağacın sevgiden oluşan besini, diğer tüm ağaçlardan ayrı bir özellik katarmış ona. Yaprakları daha canlı, gölgesi daha serin, gövdesi daha güçlüymüş. Ona "Sevgi Ağacı" derlermiş.

Gölgesinde barınan havyanların sevgisi, dallarında ötüşen kuşların neşesi, ağacı sevindirirmiş. Bu uçsuz bucaksız çölde işe yaradığını anlayıp, daha çok sevgi ve mutluluk yaymak için yaşarmış.

Güneş bile, o kavurucu sıcağını tüm çöle yayan, suyu buharlaştıran, toprağı kurutan acımasız güneş bile, ona sevgi ile eğilir, ışınlarını ağacın üstüne yansıtmamaya çalışırmış. Ağaç, dibindeki hayvanların sevgisi çoğaldıkça büyür, büyüdükçe dallarını açar, yapraklarını kabartır, daha çok gölge yapmaya çalışırmış.

Rüzgar da onu pek severmiş. Çölde köşe bucak dolaşıp, kumları öfkeyle bir yerden ötekine savurup duran rüzgar bile, ağacın çevresine gelince yumuşar, gölgesinde uyuklayan hayvanları serinletmeye çalışırmış. Hafif hafif estikçe, ağaç da yapraklarını sallar, çöl sıcağını uzaklaştırırlarmış el birliğiyle...

Çöl ortasındaki Sevgi Ağacı, gölgesinde yaşayan hayvanların sevgi ve mutluluğu ile beslenip büyürken, gölgesindeki hayvanları da mutlulukla doyururmuş. Ağacın gölgesinde kedi ile fare kucak kucağa uyurken, köpekler kedilerin tüylerini yalarmış. Ağacın gölgesi büyüdükçe, altında daha çok hayvan barınır olmuş. Ağacın yaprakları büyüdükçe kalp biçimini alıyor, sevgi ile çarpıyormuş "pıt, pıt" diye...

Bir gün, tüm havyanlar Sevgi Ağacı'nın gölgesinde mutluluk içinde yaşayıp giderken, uzaktan bir tilkinin kumlar üzerinde sürünerek ağaca doğru geldiğini görmüşler. Hepsi birden el etmişler tilkiye, "Çabuk yürüsün, ağacın gölgesine sığınsın" diye. Tilki tam ağaca yaklaşacağı sırada, sıcak çöl güneşi onun tüm gücünü emivermiş. Zavallı tilki, bitkin bir durumda kumlar üzerinde serilip kalmış boylu boyunca...

Hemen üç küçük çöl faresi, kumların arasında yuvarlana yuvarlana, ölmek üzere olan tilkiye koşmuşlar. Kuyruğundan ve ayaklarından çekiştire çekiştire, ağacın gölgesine taşımışlar onu bin bir güçlükle...

Tilki kendinden geçmiş bir durumda, ağacın gölgesinde hareketsiz yatarken, tüm hayvanlar sevinç çığlıkları atmışlar: "Yaşasın tilkicik kurtuldu" diye. Hepsi de Sevgi Ağacı'nın gölgesinin tilkiyi iyi edeceğini, bitkin ve baygın yatan tilkinin bir süre sonra kendine geleceğini biliyorlarmış...

Sevgi Ağacı, çevresindeki havyanların düşündüklerini doğrularcasına, kalp biçimindeki yapraklarını eğmiş tilkinin üzerine. Dallarını ve yapraklarını sallamış, serinletmiş sıcaktan bitkin düşen tilkiyi. Sonra rüzgar yardıma gelmiş. En yumuşak okşayışı ile serin serin üflemiş tüylerini. Diğer hayvanlar sevinç gösterisini sürdürmüşler, "Ağaç daha çok beslensin, tilkiyi kurtarsın" diye. Kuşlar cıvıl cıvıl ötüşmüşler, "Yapraklara renk gelsin, pıt pıt kalp gibi çarpsın" diye...

Sevgi ve mutluluk ilacını alan tilki, yavaş yavaş kendine gelmeye başlamış. Önce soluk almış derinden. Ciğerlerine sevgi ve mutluluğu çekmiş bir nefeste. Kanı ısınmış. Kuyruğunu sallamış mutlulukla. Ayaklarını oynatmış yavaşça. Kendine gelip gözlerini açınca, çevresinde oynaşan, mutluluk çığlıkları atan havyanlara bakmış gülümseyerek.

Sevgi Ağacı onu iyileştirip, eski gücüne yeniden kavuşunca, kendine gelmiş ve birden ayağa kalkmış. Şöyle bir gerindikten sonra silkinmiş. Tüylerine yapışmış çöl kumlarını temizlemiş daha güzel görünmek ve rahatlamak için. Kumlardan arındıktan, Sevgi Ağacı'nın gölgesinde mutluluğu kana kana içip, kendine geldikten sonra, tüm hayvanlara teşekkür etmiş, yardımlarını esirgemeyip, kendisini hayata döndürdükleri için...

Ama tilki bu rahat durur mu? Hayvanların arasında dolaştıkça sinsi sinsi, birinden aldığını diğerine, bire bin yalan katıp, aktarmaya başlamış. Hayvancıklar eskisi gibi birbirlerini sevgi ile okşayacaklarına, birbirlerine hırlamaya başlamışlar. Dişlerini gösterip, bir diğerini kovalamışlar düşmanca. Onların birbirlerine kızıp hırlamaları tilkiyi pek sevindirmiş. Sinsice gülmüş: "Yaşasın, aralarındaki dostluğu yıktım" diye.

Dosluk ve sevgi yıkılıp, hayvanlar birbirlerine düşünce, birlikteliklerinden doğan güçleri kalmayacak, tilki de bir yolunu bulup, tek tek tuzağa düşürüp yiyecekmiş havyanları. Kurgusunu sinsice uygularken düşünememiş Sevgi Ağacı'na zarar verdiğini. Havyanların birbirlerine olan sevgisi ve güveni azalınca, ağaç beslenemez olmuş. Önce yaprakları küçülmüş, mutluluk suyunu içemediği için. Sonra güneşin yakıcı ışınlarına engel olamamış. Küçülen yaprakların arasından sızan ışınlar, gölgesini azaltmış. Barış yok olmuş. Barışın yerini korku ve kuşku almış. Kuşlar dallar arasında kaçışıp durmuşlar, tilkinin tuzağından kurtulmak için. İçlerine bir korkudur girmiş. Korkan kuş ötebilir mi? Susmuşlar hepsi de...

Sevgi olmayınca güçsüz kalan ağacın dalları zayıflamış, yaprakları dökülmüş süzülerek. Rüzgar da yardım edemez olmuş ağaca. Sıcak kumlar üflemiş gölgesine. Tüm hayvanlar, kum fırtınalarından korunmak için kovuklara sinmişler, birbirlerinden uzak. Kaçışan, kovalanan hayvanlar varmış ağacın tükenmek üzere olan gölgesinde...

Bu duygusal yıkımı gören üç küçük fare bir kenara çekilip, aralarında bir plan yapmışlar, diğer hayvanlar görmeden, kimse ne yapmak istediklerini bilmeden, tilki duymadan. Bir gün tilki sıcakta uyuklarken miskin miskin, yanına yaklaşmışlar sessizce. Zayıflamış gölgeden sürükleyerek, kızgın çöl kumunun üzerine taşımışlar tilkiyi uyandırmadan. Sıcak çöl güneşi durur mu? Hemen atılmış tilkinin üzerine. Daha önce yarım kalan işini bitirmiş. Almış tilkinin tüm gücünü. Sıcak çöl güneşi tilkinin gücü ile doyarken, üç küçük fare, zayıflamış gölgenin altında duran diğer hayvanlara seslenmişler. Aralarındaki kavgaya son vermelerini, yoksa sevgi ağacının tümüyle güçsüz kalacağını, kendi sonlarının da tilkininkinden pek farklı olmayacağını anlatmışlar dilleri döndüğünce...

Önce hayvanlar homurdanmış ve farelerin sözlerine kulak asmak istememişler, ama her an gücü tükenen Sevgi Ağacı'nın acı dolu yakarışları ve ağlayarak dökülen yapraklarını görünce çaresiz boyun eğmişler söylenenlere. Birbirlerine sarılıp özür dilemişler. Eskisi gibi barış, sevgi ve mutluluk içinde yaşamak istediklerini dile getirmişler ağlayarak. Utanç gözyaşları oluk oluk aktıkça, birbirlerine duydukları kini temizlemiş kalplerinden. Sonra, kıpır kıpır çarpıntılarla sevgi yeniden filizlenmiş. Çiçekler açmaya başlamış kalplerde. Gülmüşler olanlara, kurnaz tilkinin yaptıklarını düşünüp. Kuşlar da ötmeye başlamışlar mutluluğu müjdeleyerek. Aralarındaki sevgi yeniden yeşerince, Sevgi Ağacı da susadığı mutluluktan içmiş kana kana. Böylece Sevgi Ağacı yeniden canlanıp büyümeye başlamış. Hem de eskisinden daha güçlü ve daha görkemli olmuş...

Yaşamları eski günleri aratmayıp daha da iyi olunca tüm hayvanlar bir araya gelmişler. Bir tanecik Sevgi Ağacı'nı korumak istemişler. Onu her yere yaymak için kuşlar görevlendirilmiş. Kuşlar sevgi ağacının tohumlarını uçurup, her gittikleri yere dikeceklermiş. Böylece, Sevgi Ağacı bir yerde solup, yok olmaya yüz tutsa da, bir başka yerde büyümeye devam edebilecekmiş. Sevgi Ağacı'nı olası tehlikelerden uzak tutmak ve onu daha güvenle büyütmek için, görünmez yapmaya karar vermişler. Kuşlar, görünmeyen Sevgi Ağacı tohumlarını, dünyanın her yerine yaymışlar...

Zamanla her yerde Sevgi Ağaç'ları büyümüş, kocaman yaprakları, upuzun dallarıyla birbirlerini kucaklamışlar, "Tüm sevgiler ve mutluluklar birleşsin, birbirlerinin gücüne güç katsın" diye...

Dünya üzerinde bir yerlerde, kuyruğunu sallayan köpeğe sevgi ile yaklaşıp, onun tüylerini okşayan birisini görürseniz, bilin ki oralarda Sevgi Ağacı vardır. Dallarını eğmiş, kalp biçimdeki yapraklarıyla sevgi pınarından içiyordur.

Sevgi Ağacı'nı, el ele gezen, birbirlerini seven, kucaklayıp öpen insanların arasında da görebilirsiniz. Onların sevgisi ile beslenip, mutluluk gölgesi altında onları koruyordur.

Sevgi Ağacı'nı göremezseniz, hemen utanç gözyaşları ile kalbinizdeki kini ve kötülükleri yıkayın. Kalbinizde sevgi filizleri açılsın. İnsanları, hayvanları ve doğayı sevin. O zaman her yerde yemyeşil Sevgi Ağaç'larını görürsünüz. Sizi yakıcı güneşten, tilkinin sinsi kurnazlıklarından korumaya çalışır. Size sevgi ve mutluluğun gölgesini, serinliğini sunar. Onun gölgesinde, doğal sevginin mutluluğu ile yaşarsınız sonsuza değin.

KİM BU KIZ

Ayağında yaklaşık yüz yirmi milyon parasal değeri olan spor ayakkabı ve de ona giydiğinde çok yakışan bir iki model pantolon, etek giyerken hiç görmedim onu, zaten giyse de yakışmaz neden mi çünkü çok hoş giyiniyor yakışacak olursa kendisi giyerdi. Neyse üzerinde hemen hemen her gün farklı giydiği ve de mutlaka marka olan tşortler, işin açıkçası giyinmesini biliyor. Aksesuar olaraktan; onu hiç çantasız görmedim. İki çeşit çantası var sanırım ya da ben sadece o ikisini gördüm. Kolunda bir iki parça deriden yapılmış takılar ve de saati, üzerinde Arapça yazıların bulunduğu bir kolye, yüzük yok hiç görmedim, devamlı kapalı duran bir cep telefonu, küpe onu da hiç görmedim takmaması da iyi, çünkü zeki olduğunu kanıtlayan küçücük kulakları var, üzerinde de kullanıma terk edilmiş minicik küpe delikleri, sadece öylesine duruyorlar. Saçlarını saldığında çok hoş oluyor, birde walkmanı var kulaklarına müzik veren kulaklıklarıyla birlikte, Ruh haline gelince; çok tatlı biri ama halen çözemedim onu, bana karşı ne düşünür bilmiyorum. Çok zeki ama tanımsız. Dedim ya halen çözemedim onu, arkadaşlığı zor biri, ben onun ikizler burcu olduğunu düşünüyorum ama kova burcuymuş. Çift ruhlu iyi güzel hoş ama bazen de çok ters biri olup çıkıyor. Onu kızdırmayı seviyorum. İnternet üzerinde çok hızlı muhabbet eder, inanır mısınız nickini bile hızlan biraz yapmış, ama yüz yüze geldiğinizde hiç konuşmaz, dudakları günde , anca bir iki kez gülme eylemi için yüzünde yol alır, hâlbuki bilse gülmenin ona ne kadar yakıştığını, bakımlı bir kız, eğlencelide ama huysuzluk yapmayı çok seven bir tip. Daha büyüyecek olgunlaşacak.

Yüz ifadesi çok sevimli küçücük ve de ince bir burnu var üzerinde ona ayrı bir güzellik katan gözlükler ve de cehresine dağılmış sarı çiller, yuvarlak çenesiyle bağanmış kafa şekli. Ah birde kendini sevebilse, o sadece kendine kızar, ölmek ister, dünyanın tüm dertlerinin onda olduğunu zanneder ama bilmiyor ki onun yerinde olmak isteyen milyonların olduğunu. Asla yalan söyleyemez sanal alemde olsa bile, karşısındaki kişiyi kıramaz, en güzel zannettiği huyu bana kızmak ama olsun onun bu halini de çok tatlı buluyorum. Onunla yürümeyi asla reddetmem hatta kulağında kulaklığı koşar vaziyette konuşmadan yürüse bile. Bazen çok tatlı sevimli olur ama bu bazenler çok nadiren olur. O halinde yemede yanında yat , bir içim su gibi tabirlerle bile anlatamazsınız onu. Keşke her zaman böyle olsa diyemem çünkü bu kadar tat iyi olmayabilir. Zayıfça biri, biraz kilo almalı fazla bir şey yemez yese de yediklerini detaylı bir şekilde inceler. Aldığı her nesnenin son kullanma tarihine kadar bakar. Unutmadan nefes alan nabzı atan her varlıktan korkar. Karınca, arı, sinek ve de sayamadığım bir sürü varlık. 1.60 1.65 civarında boyu var, 45 50 kilo kadarda kilosu var. İşte böyle ....

Sizce kim bu kız?

Ben senli kalabalıklar içindeydim.Deniz ülkesinden, güneş ışığının pırıltısıyla dost yapraklara koşan rüzgarla arkadaş olduk. Çok yorgunmuş. Çünkü yüz binlerce yıldır biz insanoğlunun sevda yükünü taşımaktan yıpranmış.

'Gel' dedi, seni yaşlı dizime oturtayım. Ama önce gökyüzünden izin almalıyım. Bana bir parça bulut versin.' Böyle dedi ve gök anaya yöneldi. Bir kaç saniye sonra bana döndü. Gidip dönüşünde içimde bir serinlik esti, çiçek kokularını duydum. Çünkü erguvan mevsimiydi.

'Şimdi bu buluttan sana bir minder yapacağım.' Bulutu iki eliyle tuttu. Annemin sabahları yastıkları şişirmesi gibi bulutu indirdi, kaldırdı. İyice oturmaya hazır kılınca, 'Şimdi oturabilirsin sevgili misafirim' dedi. Ben bu misafirlikten memnun gülümsedim. Önce ben başladım.

'Zor değil mi dedim? Bunca yıldır rüzgarsınız. Bu mesleği isteyerek mi seçtiniz? Zor olmuyor mu? Bunca yıldır çabalayıp duruyorsunuz. Kimi zaman koşup fırtına oluyorsunuz gemiler batırıyorsunuz, kimi vakit de bir meltem inceliği ile yürekler okşuyorsunuz, kimi vakit şairlerin ilhamı oluyorsunuz?'

'Beni insanların mantığına hapsetme. Bugün seni başka bir boyuta taşıdım, beni daha iyi anla diye. Bırak senin dünyanın ölçütlerini. Rüzgar olmakla başlayalım, ben nasıl rüzgar oldum bilmiyorum. Sizin dünyanızda sıcak ve soğuk havanın yer değişimi diye adlandırılıyorum. Siz her şeyi nasıl böyle düz görürsünüz bilmem. Kızarımda bu yüzden size. Hep böyle düşündüğünüz için zaten, yaprağın yeşilinin şarkısını, yağmurun kokusunu, böceklerin dallardaki dansını hissedemezsiniz gerçekten. Bu yüzden işte hala birbirinizle savaşırsınız, kısacık ömrünüzde. Karun kadar zengin hazineler yığmak istersiniz. Hala bu yüzden birbirinize acı çektirirsiniz.

Rüzgarın hem kulak çeker gibi hem derin bir hüzün taşıyan haykırışları beni kıpkırmızı yaptı. İnsan olduğum için utandım.Devam ediyordu ben bu hal içinde yüzerken.

'Rüzgar olmayı ben seçmedim. Nasıl siz insan olmayı ve var olmayı seçmediyseniz. Var oldum ve estim. İçimden aldığım ilham beni ülkeden ülkeye sürdü. Denizleri kabarttım, uygarlıklar batırdım, yeldeğirmenleri çevirdim. Küçük çocuklarla yarıştım bayır aşağı koşarlarken. Benim hikayem uzun böyle. Sen niye durgunsun. Seni bulduğum sahilde sezsizce oturuyor ve denize bakıyordun yorgun gözlerle.'

'Rüzgar kardeş ben birini özlüyorum, yanımda olmasını istiyorum ama o beni sevmiyor.'Ağlamaya başladım, hıçkırıklarla. Sonra başımı bir an aşağıya çevirdim. Gözyaşlarım yağmura dönüşüyor, kurak dünya topraklarına karışıyordu. Köylülerin sevincini hissettim. Bulunduğum yerde her duygu hissedilebiliyordu çünkü akıl okur gibi. Evler, insanlar da dikkatimi çekti. Çünkü buradan her şey küçücük görünüyordu. Ama hiç korku hissetmedim. Çünkü rüzgar dostumun arkadaşlığı bana güven veriyordu. Tüm bunlar aklımdan geçerken rüzgar yüzüme doğru üfürmüştü. O zaman baygınlık geçiren insanlara koklatılan kolanya kokusunun ferahlığını hissettim. Ardından rüzgar saçlarımı okşadı şefkatli elleriyle.

'Üzme kendini. Kaç binlerce yıl ben, bu şarkıyı dinledim. Bilirim sizin derinlerinizde açan bu çiçeği. Kokusu hayata hayat katar ama kokusu yalnız yaşanırsa yakar kavurur. Omzuma kaç baş dayandı bu yüzden bir bilsen.'

O zaman rüzgarın yürek açan ferahlığına rağmen, biraz kasvet hissettim içimde. Benim daha da durgunlaştığımı gören rüzgar elimi tuttu. Daha o konuşmadan ben girdim araya.

'Ey rüzgar bu derdin bir ilacı var mıdır? Söyle ne olur! Tüm ömrümce dua ederim sana. Sen kaç mevsim, kaç ülke, kaç hayat gördün? Lütfen yardım et bana!'

'Ey çocuğum, insanoğlu hep çocuktur zaten, büyüse de, şimdi sana bir hikaye anlatacağım. Sen kendine bir çoşku alacaksın ondan.

'Vaktiyle bir kral yaşardı, bu kralın güzeller güzeli bir kızı varmış. Öyle güzelmiş ki adına hikayeler uydurulmuş. Gözleri öyle derinmiş ki bakan içinde kaybolurmuş. Saçları altın sarısıymış, beline kadar inermiş. Endamı öyle büyülü, hayat doluymuş ki her adımında dallar çiçek açarmış. Ben mıştı diyorum çünkü o yüzyılda işler yoğundu. Dünya işleri hiç bitmez zaten. Ama benim daha bir esip gürlediğim sıralardı. O yüzden de bu hatunu görme fırsatı buladım.Benim arkadaşım çobanda bu güzeller güzeline aşık oldu. O'nu hiç görmediği halde günden güne aşkı arttı. Her gün bana gelir kavalını çalardı. Ben çok severdim O'nun kaval çalışını. İçliydi. İçim O'nu dinlerken binlerce rüzgara bölünürdü. Böyle zamanlarda ben de insan olsaydım da, aşık olabilseydim derdim.'

Bir gün kral bir ferman çıkarttı: 'Kim ki ülkeyi düşmandan kurtarır, kızımı almaya hak kazanır.' Arkadaşım bu fermanı duyar duymaz, koşa koşa geldi, beni buldu. Yeşil tepelerde konuşmaya başladık.

'Dosttum yardım et bana! Nihayet sevdiceğime kavuşabileceğim. Kral ferman çıkardı. Her kim düşman ordusunu dize getirirse kızını alacak.' Dostumun bu çoşkun hali hoşuma gitti. Üstelik o gün iyi günümdeydim. Çok esip gürlememiştim.

Çok zor olmadı düşman ordusunu devirmek. Bir gürleyişimde talan oldular. Arkadaşıma kızı vereceklerdi artık. Arkadaşım yanık kavalıyla teşekkür etti bana. Üç gün üç gece hiç uyumadan bana hüzünlü nağmeler çaldı. Koyunlar uslu uslu eşlik ettiler O'na.

Evlendiler, kırk gün kırk gece düğünleri oldu. Artık arkadaşımı göremiyordum. Çünkü ülke sorunlarıyla çok meşguldü. Bir gece serin çayırlarda dolaşırken O'nu gördüm. Kaçmıştı.

'Ah rüzgar, ah can dostum hiç mutlu değilim. Seni, çayırlarımı özledim. Üstelik karımı da sevmiyorum.'

'Sen ki ülkenin en önemli yerindesin, dünyalar güzeli bir eşin var. Neden mutlu değilsin dostum?'

'Karımı sevmiyorum. Her şey güzellik değil biliyorsun. Hem yanmam, aşık bir çoban olmam yüreğimin işiymiş meğer. Prensesle hiç ilgisi yokmuş. Kaçıp gitmek istiyorum çayırlarıma. Ama korkuyorum kraldan.'

'Ben korurum seni, yüreğini ferah tut.'dedim.

Eski yaşamına yeniden başladı. Birkaç yıl sonra köyden bir kızı sevdi. O'nunla evlendi. Ama O'nunla da işler yolunda gitmedi. Çoban aldı başını ülke ülke dolaşmaya başladı. Bu arada hayatına bir sürü kadın girdi. Hepsinde aşkı aradı. Ama elinde sadece yıpranmış hüzünler kaldı. Ama bir gün ülkenin birinde bir kız gördü. Kızın çekimi öyle büyüledi ki bizim çobanı bunca yaşanmışlıktan sonra aşık oldu yeniden. Ve sonra hayatının sonuna kadar bu ülkede yaşadı. Hayatının sonunda yanındaydım. Mutlu gidiyorum diyordu. 'Ben de değiştim, karımı da sevdim çünkü.'

'Güzel bir hikaye' dedim. 'Ders alabildin mi, peki?' diye sordu.

'Evet, ama öyle çok seviyorum ki, şimdi yüreğim dur dinlemeyecek kadar dört nala! İnanmak istiyorum hikayelere ama yüreğim çok sevdalı. Üstelik yorgunum. Ne yapmalıyım?'

'Sen seni arayacaksın! Nice duruşlar, kalkışlar olacak. Nice yolculuklara varacaksın! Sonra kendine döneceksin. Aşk bir yolculuktur seni kendine götüren.

Şimdi gitmeliyim. İçimdeki ilham coştu. Esip durmalıyım. Beni Arjantin köyleri çağırıyor. Gene görüşürüz.Seni yeryüzüne indireyim.'

Birkaç saniye sonra yeryüzündeydim.

'Hey, seni ne zaman görürüm bir daha?'

'Yüreğin beni çağırdığında açıklıklara gel. Ben seni bulurum. Hadi kal sağlıcakla.'

Böyle dedi ve ardından baka kaldım.

Ben yine senli kalabalıklar içindeydim. Yüzüm denize dönüktü. Yeryüzü telaşına karıştım. Ama içimde rüzgarın bana anlattığı çobanın hikayesi de vardı bu defa.

S E V G İ

Bazen bir şarkıya dalar hüzünleniriz. Bazen eski bir anıya.

Bazen tatlı bir gülümseme gelir aklımıza bazen tatlı bir buse...

Hepsinde sevginin izleri vardır, geçmişte kalan ama hala yaşanan...

Şimdi herşeyi bir kenara bırakın!

Ve geçmişte kalan tatlı bir anınızı düşünün.

Düşünün hadi..

Tamam..

Şimdi o anınıza geri dönün ve yine aynı şeyleri yaşamaya çalışın..

Mutlu oluyorsunuz, değil mi?

İşte bunun sebebi, içinizdeki o sevgi pınarıdır.

Bazen geçmişte yaşanan acı olaylar gelir aklımıza.

Düşünürüz!

Acı ile dolar yüreğimiz.

Ama yine de mutlu olmaya çalışırız.

Çünkü yüreğimizde hala sevgi kıpırtıları vardır.

İşte, bu sevgi yener geçmişte yaşadığımız acı izleri.

Çoğu zaman haksızlıklarla karşılaşırız, kötülüklerle, yalanlarla, acılarla..

Ve bir an içimizdeki o sevgi bile zaptedemez bizi.

Karşılık vermek isteriz yapılan haksızlığa, kötülüğe.

Bu dünyada,arkamızdan övgüyle söz edilecek bir olay varsa, o da sevgi adına yaptığımız bir olay olacaktır.

Çünkü herşey bu dünyada kalır.

Hiç kimse çok sevdiği bir şeyi beraberinde götüremez.

Ancak, yaptığı ve yapacağı kalıcı şeyler, ona çok şey kazandırır.

Sevgi adına yapılan kalıcı şeyler ne olabilir?

Bu soruya aslında bir çok cevap verilebilir.

İnsanları sevmek,onlarla iyi geçinmek, sevgiye inanarak yaşamak bile, sevgi adına yapılmış kalıcı şeylerdir.

Tabi sevgiyi, sadece hissetmek yerine, bunu uygulamaya geçirmek daha kalıcı olur.

Sevgiyi uygulamaya geçirmek, sevgiyi hissederek yaşamaktır.

Sevgiyi yoğun olarak yaşayan biri, zaten sevgi adına iyi birşeyler yapıyor demektir.

Elimizden geldiğince sevgiyi doya doya yaşayalım!

Sevgiyi yaşadıkça, yaşam daha da renklenir.

Kişinin mutlu olabileceği bir kozu olur elinde.

Sevgi bir umuttur, sevgi mutluluktur...

Sevgiyi ifade etmek çok basittir.

Annemize sarılmak bile bir sevgidir...

Sıcak bir gülümseme, bir sevgi ifadesidir.

Bunları yapmak çok mu zor?

Sevgiye inanan için hiç te zor değil.

Sevgide ayıp olmaz.

Bırakın çıksın içinizdeki duygular.

Göstersin kendini insanlara.

Onlar da mutlu olsun, sizin mutlu olduğunuz gibi.

Unutmayın ki;

Sevgi öğrenilmez..

Sevgi öğretilmez...

O, zaten insanın içinde var olan bir duygudur.

Ama o duyguların dışa vurulabilmesi için yardımcı olunur.

O duyguların herkese aşılanması için...

Bazen bir çocuk görürüz..

Yapayalnız, soğukta, aç ve çaresiz...

Hüzünleniriz, gitmek isteriz yanına, kucaklamak, okşamak gelir içimizden çocuğu.

Yardım etmek isteriz ona.

Kimsesizdir, sevgiye muhtaçtır diye..

Ama çoğu zaman gidemeyiz yanına.

Bir şey engeller bizi.

İçimizde ona karşı yoğun duygular hissederiz ama bunu harekete geçiremeyiz.

Sanki "mutlaka başka biri yardım eder" düşüncesine kapılırız.

Ama o an düşünemeyiz, o "başka biri" nin biz olmamız gerektiğini.

Sevgiyi uygulamaya geçirmek , "başka biri" nin yapacağı şeyi, bizim yapmamızdır.

Sevgi, bu şekilde aşılanır..

Sevgi ancak o "başka biri" nin yapacağı şeyi, kendimizin yapmasıyla gerçekleşir, "başka biri" ni beklemeyin...

Çünkü "başka biri "de, "bir başka biri" ni bekleyecektir..

Ve o çocuk, hep "birilerinin" sevgisine hasret yaşamaya mahkum olacaktır..

Sevginizi göstermek için geç kalmayın...

Unutmayın !

Sevgi öğrenilmez...

Sevgi öğretilmez...

Sevginizi paylaşın...

Herkes ortak olsun sevginize...

Sevgi paylaşılınca kutsallaşır...

Her gün aynıydı kız için mutsuz ve hüzün dolu... Ta ki onu tanıyıncaya kadar. Sevilmenin keyfine varıp olabildiğince sevinceye kadar. Hayatta olan her şeyin yaşamak için bir amacı olduğunu bunların en yücesininse sevgi olduğunu anlayıncaya kadar...

Sonunda ömrü boyunca aradığı şeyi bulmuştu ; sonunda güvenecek inanacak birisini bulmuştu . Kıza sadece mutluluğu yaşatacak kişiyi bulmuştu. Sanki onunla doğmuş, hayatta ki tüm güzellikleri onunla keşfetmeye başlamıştı. Mutluydu ve mutlu olmaya devam edeceğini sanıyordu. Her geçen gün kızın sevgisini daha da artırıyordu daha çok bağlanmaya başlamıştı, çocuğa, her saniyesini onu düşünerek değerlendiriyordu. Kızın sevgisi ne kadar arttıysa çocuğun ilgisi ise bir o kadar azalıyordu. Halbuki çocuk hiç aklında yoktu kızın hiç düşünmemişti onu sevip onun için canını bile feda etmeyi göze alacağını ama olmuştu işte bunun tek açıklaması vardı o da KADER'di. Kader karşılaştırmıştı onları ve Tanrı istemişti birbirlerini sevmelerini. Onlar ise çaresiz boyun eğmişlerdi bu isteğe ve mutluydular. Ta ki çocuk bu Aşk'a karşı koymaya başlayıncaya kadar

Kız hayatı yeni yeni öğrenmeye başlıyordu. İnsanları yeni yeni tanıyor ve yaşamın acımasızlığını yeni keşfediyordu. Ve tüm bu karmaşanın içinde bulmuştu onu... Sevmişti de hem de sonsuz. Çocuk onun için hayatın karmaşasından kurtulmak için sığınacağı bir liman gibiydi. Onu sonsuza kadar koruyabilecek, en acımasız dalgalara sırf onu koruyabilmek için gözünü kırpmadan göğüs gerebilecekti. Hayat gibi AŞK'ın da acımasız olduğunu bilmiyordu aslında biliyordu ama inanamıyordu bir türlü buna. Birlikte geçirdikleri her dakika kız için hayatının en mutlu zamanlarıydı. Çocuğun yanından ayrılası gelmiyordu. Elini tutması, sarılması , saçlarını karıştırması, kulağına seni çok seviyorum diye fısıldaması kız için tüm Dünya'ya bedeldi.

Halbuki çok çabuk kaptırmıştı kendini çok çabuk kanmıştı yapmamalıydı. Karşısındaki canın ta içi bile olsa bu kadar gözü kapalı güvenmemeliydi. Her şey gibi Aşk'ta büyüsünü yitirirdi çünkü, geride sadece sevgi kalırdı ve oda hiç var olmamışsa bu duygudan geriye sadece anılar kalırdı ve onlarda çok çabuk unutulurdu elbet. Kız sevmişti hem de çok, çocuk ise aşıktı beklide çok, ama anlaşılan sevmemişti çünkü bir kalemde silmişti kızı. Anılarda unutulacaktı er ya da geç, kızın boşalan yerini bir yenisi dolduracak ve kolayca unutturacaktı onu. Ama kız unutamazdı ona bu AŞK"tan miras kalan bir tek anılar değildi SONSUZ SEVGİSİNE birde SONSUZ ÖZLEM eklenmişti artık. Bir başkasına "aşkım" demek "seni çok seviyorum" demek imkansızdı onun için. Artık hayat anılarda anlam kazanıyordu.

Yıllar sonra bir gün karşılaştılar. Çocuğun eli başka bir kadının beline dolanmıştı yanlarında ise küçük bir çocuk BABA diyerek onun paçalarını çekiştiriyordu. Çocuk mutluydu yani öyle gözüküyordu. Kızın tüm umutları sönmüştü. Belki hatasını anlarda geri gelir diye beklediği o, artık başkasına aitti. Biran duraksadı ve düşündü sadık sevgisiyle bağlandığı hayatı birlikte aşacağını onu hep koruyup kollayacağını düşündüğü insan GÜVENDİĞİ İNANDIĞI insan O'muydu. Olamazdı bir yerlerde bir yanlışlık vardı. Çünkü kızın sevdiği çocuk o değildi kız aslında hayattan korkmuş hatıralara sığınmış ve sadece beklemişti Artık gücü kalmamıştı bekleyemezdi. Beklememeliydi zaten anılarda can bulmak istiyordu yaşamının en mutlu dakikalarını bir ömür boyu yaşamak istiyordu. Elini sol göğsünün üstüne YÜREĞİN ATTIĞI YER'e götürdü. Hiç bir şey duyumsamadı. Daha sıkıca bastırdı ve dinledi fakat orada olmasını umduğu yürek başka bir can da atıyordu; çocuğun yüreğinin içinde...

Bu yıllardır böyleydi zaten ne zaman kalp atışlarını dinlemek istese elleri boşlukta kalır duyumsadığı tek şey ise acı olurdu. Bugünden sonra artık dayanamazdı geri dönmek istiyordu anılarına geri dönmek ve düşündü. Gerçekten sevmiş miydi yoksa sadece hayata karşı bir korkumuydu bu bir kere incinen yüreğini bir daha incinir korkusuyla ondan başka kimseye açmamıştı. Ama olsundu hayatında sadece bir kere sevmişti hem de SONSUZ sevmişti. Anılarını düşündü her bir yenisi hatırladıkça yüzünde hafif bir tebessüm oluşuyordu.

Ve o günü hatırladı; terk edildiği o günü yüzündeki tebessümü gözlerindeki yaşlar siliverdi yüreğindeki bir damla mutluluğu ise kıskanç hüzün boğdu, hiçbir şey eskisi gibi değildi OLAMAYACAKTIDA.... Ama kız anılarında mutluydu. Deniz kenarına gitti eskiden korkarak baktığı azgın dalgalar onu ürkütmüyordu artık. Yükselen her bir dalga anılarını getiriyordu kıza.

Esen rüzgar sevdiğinin nefesini, batan güneş ise yitirdiği AŞK'ını hatırlatıyordu. Anılarına kavuşmak istiyordu, denize doğru ilerledi attığı her adımda içine bir sevinç doğuyordu azıcık kalmıştı şu son adımla birlikte mutluluk onu karşılayacaktı. Son adımı da attığı anda çocuk kızın elinden kavradı, sarıldılar yine el ele tutuştular kız ağlıyordu çocuğun ise gözleri dolmuştu sahil boyunca yürüdüler çocuk "Ben de seni bekliyordum AŞKIM nerelerde kaldın" dedi. Kız konuşmadı sadece tebessüm etti ve mutluydu çünkü ANILARINA KAVUŞMUŞTU...

Anne rahmine düşen ikiz kardeşler önceleri her şeyden habersizmiş. Haftalar birbirini izledikçe onlar da gelişmişler. Elleri, ayakları, iç organları oluşmaya başlamış. Bu arada, etraflarında olup biteni fark etmeye başlamışlar. Bulundukları rahat, güvenli yeri tanıdıkça mutlulukları artmış. Birbirlerine hep aynı şeyi söylüyorlarmış:

'Anne rahmine düşmemiz, burada yaşamamız ne harika değil mi? Hayat ne güzel şey be kardeşim!'

Büyüdükçe, içinde yaşadıkları dünyayı keşfe koyulmuşlar. Öyle ya, hayatın kaynağı neymiş? İşte bunu araştırırken, karşılarına anneleriyle onları birbirine bağlayan kordon çıkmış. Bu kordon sayesinde, hiçbir zahmet çekmeden, güven içinde beslenip büyütüldüklerini tesbit etmişler. 'Annemizin şefkati ne kadar büyük! Bize bu kordonla ihtiyacımız olan her şeyi gönderiyor.'

Artık aylar birbiri ardınca geçiyor, ikizler hızla büyüyor, diğer bir deyişle 'yolun sonu'na yaklaşıyorlarmış. Bu değişiklikleri hayretle gözlemlerken, bir gün gelip bu güzelim dünyayı terk edeceklerinin işaretlerini almaya başlamışlar.

Dokuzuncu aya yaklaştıklarında, bu işaretleri daha kuvvetli hissetmeye başlamışlar. Durumdan telaşlanan ikizlerden birisi diğerine sormuş:

'Neler oluyor? Bütün bunların anlamı nedir'

Öteki daha sakin ve aklı başındaymış. Üstelik, bulundukları bu dünya çoğu zaman ona yetmiyor; duyguları daha geniş bir âlemi arzuluyormuş. O cevap vermiş:

'Bütün bunlar, bu dünyada daha fazla kalamayacağız anlamına geliyor.' Ve eklemiş: 'Buradaki hayatımızın sonuna yaklaşıyoruz.'

'Ama ben gitmek istemiyorum' diye haykırmış kardeşi. 'Hep burada kalmak istiyorum.'

'Elimizden gelen bir şey yok. Hem, belki doğumdan sonra hayat vardır.'

'Bize hayat sağlayan kordon kesildikten sonra bu nasıl mümkün olabilir ki?' diye cevaplamış öteki. 'Bize hayat veren kordon kesilirse nasıl hayatta kalabiliriz, söyler misin bana? Hem, bak bizden önce başkaları da buraya gelmiş ve sonra da gitmişler. Hiçbirisi geri gelmemiş ki bize doğumdan sonra hayat olduğunu söylesin. Hayır, bu her şeyin sonu olacak.'

Bütün bunları söyledikten sonra eklemiş:

'Hem, belki de anne diye birşey de yok!'

'Olmak zorunda' diye itiraz etmiş kardeşi. 'Buraya başka türlü nasıl gelmiş olabiliriz, nasıl hayatta kalabiliriz ki?'

'Sen hiç anneni gördün mü?' diye üstelemiş öteki. 'O belki de sadece zihinlerimizde var. Bir annemiz olduğu düşüncesi bizi rahatlattığı için onu belki de biz uydurduk.'

Böylece, anne rahmindeki son günleri derin sorgulamalar ve tartışmalarla geçmiş.

Sonunda doğum anı gelmiş çatmış. İkizler dünyalarını terk ettiklerinde gözlerini başka bir dünyaya açmışlar ve sevinçten ağlamaya başlamışlar.

Çünkü gördükleri manzara hayallerinin bile ötesindeymiş.

içimde umudun umudu kaldı bekliyorum

ellerim kollarım baglı

karşılıksızca...

yoruldum diyemiyorum dersem

biliyorumki; aşkımdan ugruna canımı vereceğim

dediğim aşkımdan vazgecmiş olacağım

ama bilmiyorumki senden vazgeçişim

topragın bedenimi sardığında olacak

karanlıklar yine bana kaldı

gittin ya sen senle beraber bu candaki

bende gittim yok oluşum bilki senin bitişindir.

.......................................................................

Çok geç oldu saat gitmeliyim..

merak etme sen beni.. ben böyle iyiyim..

sakın aklına gelmeyeyim, arama beni olur mu? sakın arama.. üzülürüm arasan.. üzülmemi istemezsin değil mi? kıramazsın sen beni.... arama..

bakma boynum bükük durduğuma sadece yaşananların anısına üzgünüm... kendim için değil senin için savaşım.. sen mutlu ol tamam mı?

hadi söz ver.... aramayacağım,.. unutacağım de!!

...Br insanı bir başka insana kuvvetle bağlayan bağ nedir? İbrişim görünümlü çelik bir yumak gibi insanı ilk bakışta görüp anlayabilirmiyiz

...Neye bağlandığımızı biliyormuyduk

bize birisine niye bağlandığımızı sorduklarında, 'çünkü güzel' diyorduk, 'yakışıklı, zeki, güçlü, yetenekli'; bir insanın sevilmesi için geçerli olduğunu kabul ettiğimiz nedenleri sıralıyorduk.

Ama belkide güçsüzlüklere, zayıflıklara, çarpıklıklara bağlanıyorduk.

Biz 'bağlanmayı' hep zirvelere doğru bir uçuş olarak anlatmaya çalışırken belki de bağlılık, ölümün, deliliğin, kuşkunun, bencilliğin, bozulmanın karanlık uçurumlarına doğru bir kendini bırakıştı.

Bağlandıklarımızda, her zaman başkalarının görmediği bir 'acınacak' yan bulmuyor muyduk, bize en çok acı çektirenlere bile daima bizde şefkat uyandıracak bir kırılganlığı görmüyormuyduk?

Bağlandığımız insanlar, başkalarına ne kadar güçlü, akıllı, güzel, yetenekli görünürlerse görünsünler, biz onların başlarına saflıklarından, çocukluklarından, güçsüzlüklerinden dolayı kötü bir şey geleceğinden tedirgin olup onları korumaya çalışmıyor muyduk?

Bir insana bağlanmak bizi ne kadar zayıf ve çaresiz kılarsa kılsın

canımızı ne kadar yakarsa yaksın, biz genede bağlandığımız insana kendimizinkinden daha zayıf ve çaresiz bir yan sezmiyormuyduk?

Genellikle bu sezdiklerimiz doğru değil miydi?

Sanırım kuvvetli bağları, bağlandıklarımızdaki büyük zayıflıklar güçlendiriyor.

Büyük aşkların, büyük bağlılıkların içinde daima biraz acımada bulunuyor, bizi üzdüklerinde, bize ihanet ettiklerinde bile bu yaptıklarının onların zayıflığından kaynaklandığını düşünüp içinde çırpındığımız derin kedere rağmen onlar için endişe ediyoruz. kendimize dahi açıklamadan onların öleceğinden yalnız kalacağından hastalanacağından bizi çeken o karanlık zayıflıklarının içinde bizsiz yok olacaklarından korkuyoruz.

Başkaları onların en parlak yablarını görürken biz en karanlık yanlarını görüyoruz.

O parıltıyla, o zifiri karanlığın birlikte oluşturduğu tuhaf girdap çekiyor bizi içine; PARILTILARINA GELİYOR YALNIZLIKLARINDA KAYBOLUYORUZ.

...Birine bağlanmadan önce' bağlandığımda

acı çekermiyim' diye korkarken

bağlandıktan sonra 'acaba o acı çekecek mi'diye korkmaya başlarız; kendi acılarımız bize tahamül edilebilir gözükürken, kendimiz her acıya dayanabilecek gibi hissederken onların hiçbir acıyı taşıyamayacaklarından kendi acılarının altında ezileceklerinden çekiniriz.

...Bir insan bir insana neden bağlanır?

Niye bağlandığımızı kendimiz bilirmiyiz?

Akıllı nedenler buluruz duygularımıza, ama asıl neden aklın sızmadığı kutuluklarda gizlidir.

O gizli kutuluklarda ki zayıflıklar niye çeker bizi?

kendi zayıflığımızdan mı? yoksa bağlanan, kendi bağlandığından daha sağlam mı görür, kendi çektiklerine bağlandığı insanın dayanamayacağına mı inanır; bağlanmak bir güçsüzlük gibi görünürken acaba bağlanan kendi gücünü mü hisseder bu bağlılıkta?

Güzel güçlü bir zayıflık Karanlığı ışıklı bir siyahlıktan oluşan bir uçurum gibi çeker bizi, bir kere eğilip baktıktan sonra gözlerinizi almak kolay değildir.

Karanlıklara bağlanırız ama parlak ve alevli olanlara.

böylesine parlak karanlıklar ise ancak ölümde, derinlikte, ihanette, yalnızlıkta bulunur.

Ve başkaları onların parlaklığına hayran olurken biz karanlığa acır ve esir düşeriz.

Onun için bağlanmak ayırır bizi diğer insanlardan.

diğerlerinin meyveleri toplayıp yediği bir bahçede, o meyvelerin bozulmasından elde edilmiş lezzetli ve yakıcı içkileri içmenin sarhoşluğuna, o içkiyi keşfetmiş olmanın ve kalabalıklardan ayrılmanın hazzıyla bırakırız kendimizi.

'niye bağlanırız bir insana' diye sorulduğunda' içkileri meyvelerden çok sevdiğimiz için' deriz.

Sevmek dediğimiz...

Sevmek, yalnızca sevgiden oluşmuyor.

Bir altın madeninin duvarından kopardığımız bir parçanın içinde altınla birlikte nasıl taş, çakıl, çamur buluyorsanız, sevmek dediğinizde de sevginin yanında sevgiye benzemeyen birçok duyguyu buluyorsunuz.

Sevmek, yalnızca sevgiden ibaret olsaydı, sevdiğimizin mutluluğunu ister, onun mutluluğundan mutlu olurduk ama biz sevdiğimizin mutlu olmasını değil, bizimle mutlu olmasını istiyoruz.

"Bizimle" sözcüğü altının yanındaki çakıl işte.

Sevdiğimiz kadın bir başkasıyla mutlu olduğunda bu bizi mutsuz ediyor, sevdiğimiz bir başkasıyla güldüğünde bu bizi ağlatıyor, sevdiğimiz bir başkasıyla seviştiğinde bu bizi yaralıyor.

Sevmek, sevdiğimiz bizimle mutlu olduğunda, bizi başkalarına tercih ettiğinde sevgiye benziyor ama sevdiğimiz bir başkasıyla mutlu olmayı tercih ettiğinde, bizi terk ettiğinde sevmek sevgisizliği hatta düşmanlığı andırıyor.

Sevmek, ancak bizimle şartı gerçekleştiğinde sevgiyse eğer, o zaman, sevmek karşımızdakine mi yoksa kendimize mi sevgi duymamızdan kaynaklanıyor? Hem seven hem sevilen biziz de, sevdiğimizi sandığımız kişi, kendimize duyduğumuz sevgiyi yansıtan bir ayna mı; sevdiğimizi kaybettiğimizde bizi ve sevgimizi yansıtan aynayı kaybettiğimiz için mi o kadar mutsuz oluyoruz?

Peki ama eğer sevmek böyle bir şeyse, niye herhangi birini değil de özel olarak seçtiğimiz birini seviyoruz, niye ancak bir kişi bizim aynamız olabiliyor?

Sevmek, yalnızca sevgiden ibaret değil, daha karmaşık, daha anlaşılmaz, daha tehlikeli bir şey.

Sevdiğimiz insan uğruna öldüğümüz öldürdüğümüz de oluyor.

Bir kadını sevdiğimizde benim olsun diyoruz.

Bir erkeği sevdiğimizde benim olsun diyoruz.

Sevmek, yalnızca sevgiyi değil sahiplenmeyi de getiriyor.

Bir de vatanı sevenler var.

Peki onlar ne diyor?

Vatan mutlu olsun mu diyorlar? Yoksa vatan benimle mutlu olsun mu diyorlar?

Vatanı sevdiği için darbe yapanlar, çete kuranlar, faili meçhul cinayetler işleyenler, siyasete hile karıştıranlar, hukuku çarpıtanlar, vatan mutlu olsun diye mi yapıyorlar bunları yoksa vatan onlarla mutlu olsun diye mi?

Vatan, onlarsız daha mutlu olursa, bu, onları sevindirecek mi yoksa üzecek mi?

Vatanı sevdikleri için hak etmedikleri iktidarlardan vazgeçmeyenler acaba vatanı mı seviyorlar yoksa kendilerini mi, vatan onların kendilerine duydukları sevginin bir aynası mı, o aynayı kaybetmekten mi korkuyorlar, biz olmazsak parçalanır dedikleri vatan mı yoksa kendi varlıklarını yansıtan ayna mı?

Sevmek, yalnızca sevgiden ibaret değil.

Sevdiğimiz mutlu olsun değil, sevdiğimiz bizimle mutlu olsun istiyoruz.

Sevdiğimiz başkasıyla mutlu olduğunda, sevmek, sevgiden çok düşmanlığa benziyor.

Kızıyor, kıskanıyor, öfkeleniyor hatta öldürüyoruz.

Sevdiğimiz vatan bizden başkasıyla mutlu olduğunda, bizim iktidarımızı istemediğinde ne yapıyoruz?

Kızıyor, kıskanıyor, öfkeleniyor hatta öldürüyor muyuz?

Sevmek, karmaşık, anlaşılmaz hatta tehlikeli bir şey.

Seven öldürebiliyor da...

Öldürülen bazen bir insan oluyor bazen de bir vatan...

VAZGEÇTİĞİN TOPRAKLAR SENİNDİR.Bu kadar büyük fedakarlığı kim yapar?

içimde sana ait duygular varken o duyguları susturmak ve bir daha konuşturmamak ama sen bilmezmisin ki o duyguları içinden asla söküp atamazsın .

Belki farklı dünyaların insanıyızdır imkansızlıklar içinde bulmuşuzdur birbirimizi sen hiç birzaman yaşamasanda o gizli güçlü duyguları ben senin adına yaşadım.

Şimdi susma zamanı herşey bitti artık geriye dönüş yok sen beni hissetmesende ben seni herzaman hissedeceğim .Belki sana dokunabilecek kadar yakınım , ama gerçekte yıldızlar kadar uzaksın bana.

Yine sensiz bir gün daha bitti ve akşam oldu ben yine senin aşkınla yanıp tutuşuyorum seni görememenin acısını hissediyorum yüreğimin en derin köşesinde bile ve bakışların geliyor yine aklıma o bakışlar ki beni benden alan alev alev yakıp kül eden.

Öyle bir derde düşmüşüm ki ne çaresi var nede bir çözüm yolu sensizliğin acısını taşıyorum hasretinle yaşıyorum ve düşünüyorumda bu kadar hasretin sonu ne olur? ben şu an seni hissedip seni yaşıyorum ama senin dünyanda ne oluyor kim bilir belki şu an yemek yedin yada televizyon izliyosun belkide sevgilinin kollarındasın yok yok buna dayanamam bu benim için çok ağır bir yük .Herşeye dayanırım sensizliğe ebedi yalnızlığa acı çekmeye ama seni bir başkasıyla asla paylaşamam daha buna hazır değil acılı yüreğim.

Seni düşünüyorum şimdi gözlerim yine doldu hıçkırarak ağlamak istiyorum kimsenin bilmediği yalnız benim bildiğim bu aşk çilesinden kurtulmak içimi boşaltmak .TEK İSTEĞİM eğer sen hiçbir zaman benim olmayacaksan seni görmeyeyim hayat yolunda ikimizde farlı dünyalara gidelim ..tesadüfende olsa karşılaşmayalım çünkü seninle her karşılaşmamız beni bitiriyor ölüp ölüp diriliyorum kendimi tükenmiş hissediyorum ayakların altında param parça ezilmiş kalp sancısıyla baş edemiyorum .

Eğer seni görmezsem belki daha az kalbim ağrır.en zoruda güzel gözlüm ne biliyormusun sen bana o kadar yakınsın ki tutabileceğim uzanabileceğim kadar söyle ben nasıl dayanayım şimdi uğrunda gecelerce uyumadığım adını her tarafa en önemliside kalbime kazıdığım canım yanımda duruyor ve ben ona sadece bir yabancı gibi davranamak zorundayım .şu an sana o kadar yakınım ki hemen yanı başımdasın kendimi zor tutuyorum inan kapını çalmamak için of bunu düşünmek bile beni ne kadar çok heycanlandırdı .Acaba ne yapardın beni görünce o güzel gözlerin gülümsermiydi bana yoksa kaşlarını mı çatardın bu ne dercesine..

Seni unutmak için neler yaptığımı bir bilsen inanamazdın aslında başarmak üzereydim ama o bakışın o anı ben nasıl unutayım hayatımın en güzel dakikalarını hiç bitmesin dediğim senin yanında dizlerimin çözüldüğü an.Yine en başa döndüm ve unutma çabalarım sonuçsuz kaldı ve ellerim yine bomboş en başa döndüm.Birazda sen anlasan güzel gözlüm benim kim olduğumu senin için deliye dönen bu yaralı ve suskun yüreği ben ozaman ne yapardım.Ama bu hiçbir zaman olmayacak sen kendi dünyanda yaşamaya devam edeceksin.Ben senin dünyandan bir çıkabilsem eski dünyama dönebilsem .Önceden yalnız ama huzurlu günlerim vardı ya şimdi hem yalnız hem acılı kırık kalp taşıyan biri oldum.

Sen ve sensizlik şimdi ben bu iki acı düşünceyle savaşıyorum . deniz.

Çoban Ali, bütün gün dağlarda, bayırlarda koyunlarını otlatır, onlara kaval çalarak vakit geçirirmiş. Çoban Ali doğanın ortasında koyunlarıyla başbaşa olduğu için pek konuşmazmış. Kiminle konuşsun ki? Konuşmaya gereksinim duyduğunda kavalını çıkarır, ona düşüncelerini üflermiş yanık yanık.

Bir gün, durgun bir su kenarında koyunlarını otlatıyormuş. Sırtını çimlerin kenarındaki ağacın gövdesine dayamışken, kavalını çıkarıp üflemeye başlamış. Önce hafiften, sonra uzun uzun çıkıp çevreye yayılmış ezgilerin duygusallığı. Çimler, bu gizemli dizeme uyup uzun boyunlarını sağa sola sallamaya başlamışlar. Rüzgar hafiften esince yardım etmiş onlara. Otlar, çimler, sazlar salınmışlar bir o yana bir bu yana. Papatyalar ve diğer kır çiçekler de katılmışlar onlara. Büyüleyici kavalın sesine uyarak çimler, otlar, sazlar, papatyalar ve diğer çiçekler bir dansdır tutturmuşlar. Bir sağa, bir sola, salınarak, öne ve arkaya yaylanarak.

Çoban Ali, önce hafiften üflediği kavalına biraz canlılık katıp, daha derinden, ta yüreğinin derinliklerinden bir nefes vermiş. Daha yanık, daha duygulu. İşte o zaman kavalın ezgisi daha gür çıkmış. Dizem daha bir gizem ve etkileyicilik kazanmış. Yayılmış tüm doğaya dalga dalga. Ezginin dizemi yayıldıkça uzun uzun, rüzgar gücünü arttırmış, otları, sazları, çiçekleri yalayarak. Bitkiler boyunlarını bükerken rüzgarın okşayışıyla bir o yana, bir bu yana. Rüzgar da keyiflenmiş bu salınmadan. Coştukça coşmuş Çoban Ali'nin büyüleyici ezgisiyle. Sanki Çoban Ali çalıyor, doğa da geçmiş karşısına dans ediyormuş.

Kavalın sesi küçük su birikintisinden de duyulmuş. Önceleri yumuşak uzun dizemler olarak; sonraları coşan, çağlayan duygular olarak. Sudaki yuvasına gizlenmiş uyuklayan küçük bir balık, birden dikkat kesilmiş bu hoş ezgiye. Önce dinlemiş gözlerini yumarak. Sonra coştukça kavalın sesi, duramamış yerinde, dolanmış suyun içinde bir o yana bir bu yana. Kuyruğunu sallamış ezginin dizemi ile. Kuyruğu açıldıkça tül tül suyun içinde, bedenini kıvırdıkça suda ilerlemek, dönmek, dans etmek için, kavalın sesine hayran kalmış.

"Kimdir bu kadar güzel çalan acaba?" diye zıplamış suyun içinden. Kıyıdaki ağaca, sırtını dayamış Çoban Ali'yi görünce, uzaktan kıyıya doğru yaklaşmış süzülerek.

Çoban Ali, kavalına düşüncelerini üflerken, farkına bile varmamış kıyıda çırpınan, zıplayan güzel balığın. Bir an, suya birşey düşmüş gibi ses çıkınca, kavalını üflemeyi durdurup bakmış kıyıya doğru. Olur a, kendi kuzularından biri, su içmek isterken ayağı kayıp yuvarlanmıştır belki suya. İlk bakışta korktuğu gibi bir olay olmadığını görünce merakla su kenarına doğru emeklemiş.

İşte bu anda, sudan fırlayıp havada çırpınan güzel kırmızı balığı görmüş. Küçük balıkmış sesi çıkaran, suya düşerken "cup" diye. Kaval susunca bir an için, rüzgar çiçekleri, otları, sazları okşamayı durdurmuş.

Ezginin dizemiyle dans eden çiçekler, otlar, sazlar durmuşlar birden.

Sessizce beklemişler, "Ne olacak?" diye.

Çoban Ali, elleri üzerinde suya doğru eğilince, içinde bir oyana, bir bu yana çırpınan, kıvrak hareketle dolanan, kırmızı balığı görmüş. Kuyruğunu yayarak tül tül, kıvrılırken suyun içinde, tüm güzelliğini sergilemeye çalışıyormuş küçük balık. Çoban Ali bakmış ki küçük balık sevgi ile çırpınıyor suyun içinde, hemen bağdaş kurup kıyıya, kavalını çalmaya başlamış. Her zamanki gibi önce incecikten yavaş yavaş, sonra coşarak, yüreğindeki sevgiyi yansıtarak üflemiş. Kavalın sesi coştukça, çimler, otlar, çiçekler ve sazlar da başlamışlar salınmaya. Ezginin dizemine, gizemine ve coşkusuna uygun olarak, önce ağır ağır, sonra hızlanarak, dalga dalga.

Bir yanda suyun içindeki balığın kıvraklığı, bir yanda bitkilerin salınımı, bir yanda Çoban Ali'nin kavalından çıkan ezginin büyüleyici duygusallığı, yayılmış doğaya perde perde...

Kuşlar gelmişler cıvıldaşarak ağacın dallarına. Kuzular melemişler arada ezginin dizemine uyarak. Tüm doğa ezginin duygusallığını yaşayarak çalkalanmış kıvrıla kıvrıla...

Çoban Ali bakmış ki doğa dans ediyor kavalını çalarken; O da kendini kaptırmış bu dansa ve daha canlı, daha içten üflemiş kavalını...

Günler haftaları, haftalar ayları kovalamış. Çoban Ali ve sürüsü gelirken su kenarına, koyunların çıngırakları ile kuzuların meleyişleri duyulunca uzaktan, çimler, otlar, çiçekler, sazlar kucaklaşırmışlar sevinçten. Kuşlar doluşurmuş ağacın dallarına. Doğa hazırlanınca büyük şölene, suyun kenarına bağdaş kurup kavalını çıkarırmış Çoban Ali. Daha ilk ezgi süzülürken kavalın deliklerinden suda bir kıpırdanma başlar, küçük kırmızı balık fırlayarak suyun içinden, "Ben de hazırım" dermiş. Çoban Ali çalmaya başlayınca kavalını; gözlerini kapar, içinin güzelliğini üflermiş derinden...

Bir gün bakmış ki küçük balık kırmızı yüzünü sudan çıkarmış, kara gözleri ile öylece hareketsiz bakıyor. Dayanamamış onun bakışlarına. Çoban Ali belki de aylardır ilk kez dudaklarını kıpırdatıp:

- Çok mu seviyorsun?

- Evet aşığım.

- Ümitsiz bir aşk o zaman seninki.

- Olsun ama çok güzel.

- Nasıl anlıyorsun geldiğimi?

- Çimler hışırdıyor, çiçekler fısıldaşıyor, kuşlar cıvıldıyor, bir hareket geliyor doğaya. Toprak ve su bile etkileniyor. Ben de yuvamdan çıkıp yanına kadar geliyorum ezginin eşliğinde, dans ederek.

- Çok güzel yüzüyorsun.

- Fark ettin demek.

- Hele kuyruğunu açınca, gelin duvağı gibi oluyor.

- Kuyruğum çok güzeldir.

- Aslında her şey çok güzel. Kara gözlü kıvırcık tüylü kuzular, ağaçlarda kıpırdayan küçük kuşlar, salınan, dalgalanan çimler, çiçekler, fısıldaşan sazlar, çimenlerin arasında serpişmiş beyaz papatyalar, şu içinde yüzdüğün duru su, karşıdaki dağlar, ıssız tepeler... Hepsi çok güzel.

- Doğa katıksız olunca çok güzeldir.

- Görmek isteyene.

- Evet.

- Ben de bu güzelliğin içinde çalıyorum kavalımı.

- En güzel sevgiyi yansıtarak.

- Gözlerimi yumup içimden geldiği gibi.

- Yalnız içinden geldiği gibi değil bence. Ben o ezgilerde duygularını, sevecenliğini de duyuyorum. Sanırım diğerleri de benim gibi.

- Çok mu seviyorsunuz benim ezgilerimi?

- Evet. "İşte doğanın aşkı" diyoruz sen gelirken.

- Herkes, herşey aşık mı sence?

- Evet.

- Ben de aşığım. Doğaya. Onun katıksız güzelliğine...

Çoban Ali, kavalı yine dudaklarına götürüp yavaştan üflemeye başlamış. O güzelliği anlatmak istercesine, nefesini öyle kullanmış, öyle güzel ezgiler çıkmış ki kavaldan, tüm doğa büyülenmiş, karşısına geçip dans edip oynamışlar hep birlikte.

Küçük balık kah başını suyun yüzünde tutarak, kah sağa sola kıvrılıp, kuyruğunu sallayarak, eşlik etmiş ezginin dizemiyle dans eden doğaya. Onun çırpınırken ürettiği kıpırtılar, yavaş yavaş sevgisini ve aşkını yaymışlar suyun üstüne. Halka halka, dalga dalga...

Çoban Ali her gün, koyunları otlamaları için yayınca, suya eğilir, balıkla konuşur dururmuş. Bu konuşmalar çok uzun sürdüğü için eskisi kadar çok çıkmaz olmuş kavalın sesi. Ne yapsın Çoban Ali, hem konuşup hem de kaval çalamaz ki. Sabırla kavaldan çıkacak ezgiyi bekleyen doğa, kaval sesinin gecikmesine tepki gösteriyormuş. Rüzgar hızla eserken, ağacın yaprakları arasında soğuk ıslık çalıyor, çiçekler ve çimler yerlere kadar eğilip onun hırçınlığından kaçıyormuş. Çoban Ali aldırmadan çevrenin tepkisine, sevgisini konuşurmuş küçük balıkla. Mutluluk içinde...

Küçük balık sevildiğini gördükçe daha neşeli, daha kıvrak çırpınırmış suyun içinde. Balık yorulunca konuşmaktan, Çoban Ali'den kavalını çalmasını istermiş. O zaman Çoban Ali, suyun kenarına bağdaş kurup üflermiş kavalını. Sevgi konuşmaları ile mutluluğu yaşamış olan Çoban Ali, çalınca kavalını, tüm doğa, yine dans ederek katılırmış ezgiye. Eskisinden daha canlı, daha içten. Buralara hiç kış gelmiyor, doğa hep yeşil ve neşe dolu yaşıyormuş tüm coşkusuyla...

Bir gün, koyunları ile su başına doğru ilerlerken Çoban Ali, karşı yönden patikadan, kendine doğru gelen bir adam görüvermiş. Keskin gözleri, adamın niçin buralarda olduğunu hemen anlamış.

Daha uzaktan omuzunda asılı duran oltası ile bu adamın bir balıkçı olduğunu görmüş. Balıkçı, sabahın erken saatlerinde buralara gelmiş, balık avlamak için. Çoban Ali'den de erken...

Balıkçı omzuna dayadığı oltası ile ıslık çalarak, sallana sallana gelirken kendine doğru, ürkerek bakmış Çoban Ali. Balıkçı yanından geçerken yüreği hoplamış birden. Göz ucuyla korkarak baktığında, oltanın ucunda sesizce süzülüp duran, kendisinin çok iyi tanıdığı, sevgisini paylaştığı küçük kırmızı balığı görmüş. Küçük balık, yakalandığı otlanın ucunda, açık ağzından asılmış, çırpınmadan, sesizce uzanıyormuş. Hareketsiz tül gibi uzayıp giden kuyruğu, kocaman açılmış, bağıramayan, çığlık atamayan ağzı, donuk gözleri ile ölümün, bitmiş bir yaşamın sessizliğini yayıyormuş çevreye.

Ama balıkçı mutlu, yakaladığı avın keyfi ile dudaklarını büzmüş, gönlünce ıslık çalıp duruyormuş. Çoban Ali'nin gözleri doluvermiş birden. Yanaklarından aşağıya süzülüvermiş yüreğinin acısı, sicim gibi... Gözleri buğulu, hızlı adımlarla, koşarcasına yürümüş suyun başına doğru, bir umutla. Ola ki, balıkçı bir başka balığı tutsun. Kendi sevgi dolu balığı yaşıyor olsun. Suyun kıyısına gelince, hemen çömelip suya doğru, gözleri ile küçük balığını aranmış...

Rüzgar hafiften esiyor, çimler, çiçekler, ağaçlardaki yapraklar bile kıpırdamadan sessizce bekleşiyormuşlar. Kuşlar gelmeye başlamış sessizce. Fazla gürültü, patırtı yapmadan. Küçük kanat çırpıntısı ile dallara konup bekleşmişler. Çoban Ali, ağlamaklı bir sesle, suya doğru seslenmiş, sevgisini dile getirmiş,

"Belki küçük balık duyar da çıkar" diye. Oltanın ucundaki bir başka balık olsun, kendi küçük balığı sudan çıksın,

"Korkma ben buradayım" desin diye, beklemiş. Gözlerinden yaşlar akarken, suyun yüzeyi öylece durgun ve sesiz kalmış. Ne bir kıpırdanma, ne bir dalgalanma...

Çoban Ali kavalına sarılmış hemen. "Belki, duymadı geldiğimi" diyerek en yanık, en içten ezgiyi üflemeye başlamış ağır, ağır. Yalnızca doğa, rüzgarın da etkisiyle sızlanmış yavaşça. Yanık kaval sesi, dalga dalga yayılırken doğaya, çimlerin, çiçeklerin arasından dolana dolana dolaşırken dağları bayırları, küçük balığı, onun sevgisini fısıldamış ağlayarak. Doğa da sızıyla dinlemiş kavalın acı dolu ezgisini...

Çoban Ali unutuvermiş koyunlarını. Aşkam olunca koyunlar, hüzünlü çobanı dağda bırakıp kendiliklerinden dönmüşler köye, ses çıkartmadan. Çoban Ali, su başında öylece kalmış

Dizleri üzerinde, ağzında kavalı, susmadan üflemiş yüreğinin tüm acısını. Onun ezgileri yankılanmış gecenin karanlığında...

Yıllar sonra buralara gelen insanlar, sessiz doğanın güzelliğini görüp, su başındaki ağaca sırtlarını dayayarak oturduklarında, gözlerini kapayınca ağacın yapraklarının birbirine sürterken çıkarttığı sesi, bir ezgiye benzetmişler. Çimler, çiçekler, suyun kenarındaki sazlar bu sese ayak uydurup salınarak dans edermişler. Kuşlar da bir başka öter, yanık yanık ezgilerle Çoban Ali'nin sevgisini yansıtırmış durmadan. Su kenarında, daha önce hiç görmedikleri bir kırmızı çiçek salınırmış bir o yana, bir bu yana...

Bu çiçek, insanlara çok değişik gelirmiş. Kimse onun gibi bir çiçek görmemiş o güne kadar. Yapraklarının uçlarında püsküller varmış. Tül tül uzanan, rüzgarla dalgalanan kıvrılan püsküller. Çiçek, uzun ince bir boruyu andırıyormuş. Üzerinde siyah noktalar varmış dizi dizi. Çiçeğe şöyle bir dikkatle bakınca kavala benziyormuş. Rüzgar estikçe çiçek kıvrılıyor, sallanıyor, çevreye bir ezgi yayılıyormuş kaval sesini andıran.

İnsanlar bu çiçeğe "Kaval Çiçeği" demişler. Kaval çiçeği, yalnız bu su başında bulunurmuş. Nereye götürseler, nerede yetiştirmeye çalışsalar olmamış. Yalnız bu su başında, kendi kendine yetişmiş, büyümüş. Kışın yaprakları dökülür, çiçeği kurur, bir çalı gibi dururmuş suyun kenarında. Bahar gelince, doğa uyanırken, o da uzun kış uykusundan silkinir, renklenip çiçek açar, bol yeşil püsküllü yapraklarıyla Çoban Ali'nin ezgilerini çalarmış, doğa dans etsin, baharı kutlasın diye...

Bir duygu düşünün; Çok kutsal olsun. Ona saygınız ve sevginiz sonsuz olsun. Birden karşınıza çıkan bir olanak, size herşeyi unutturabilir. Onun peşinde gidiverirsiniz. Bu tuzağa yakalanırsınız. Ne kaybersiniz? Çok. Belki de herşeyinizi...

Balıklar öğrendiklerini en çok 14 saniye saklayabilirmiş. Sonra her şeyi unuturmuşlar. Bazen biz de öyle yapmıyor muyuz?

Herşeyi unutup bir şeyin peşine takılıp gitmiyor muyuz? Bu durumda bıraktıklarımız nelerdir? Sonunda elimizde kalan çoğunlukla, o kutsal duygunun izleridir. Bu anılar sonsuza değin sürüp gider. O duygu kaybolmaz. Biz ise yok olup gitmişizdir.

Acaba hep böyle mi olmalı? Bizler yanılgının bedelini hep yaşamla mı ödemeliyiz? Bana kalırsa en az bir kez daha şans tanınmalı. Ama, ee yazık ki, gerçek böyle değil işte.

Kıskançlıklarla, kuşkularla, hesaplaşmalarla süren sancılı bir aşkın orta yerindeki bir sevişmeden sonra adam seviştikleri odadan çıktığında başlayan bir hava bombardımanında ev isabet alıyor ve adamın biraz önce geçtiği bölüm çöküyor.

Daha iki dakika önce koynunuzda olan birinin yok olduğunu görüyorsunuz.

O korkunç anda kadın yaşadığı çaresizlik karşısında, aslında pek de inanmadığı Tanrı ya sığınıyor.

Dizlerinin üstüne çöküp yalvarıyor.

"İnandır beni" diyor, "o yaşarsa sana inanacağım. Ona bir fırsat tanı. Bırak mutluluğuna sahip olsun. Bunu yap, inanacağım sana."

Ve Tanrı'yla bir pazarlığa oturup en çok sevdiğini geri alabilmenin karşılığında Tanrı'ya en çok sevdiğini vermeyi öneriyor.

Eğer biraz önce o kapıdan çıkan erkek yeniden o kapıdan sağ olarak dönerse, o erkeği bir daha hiç görmeyeceğine söz veriyor Tanrı'ya.

"İNSANLAR BİRBİRLERİNİ GÖRMEDEN DE SEVEBİLİRLER, değil mi" diyor, seni hayatlarında bir kere bile görmeden seviyorlar.

Graham Greene, Zor Tercih isimli romanında, erkeğin dönüşünü gören kadının duygularını yalın bir dille anlatıyor.

O anda Maurice girdi içeri. Yaşıyordu. İşte şimdi onsuz olmanın ıstırabı başlıyor diye düşündüm ve yine kapının ardında ölmüş yatıyor olmasını istedim.'

Kadın, sevdiği erkeğe kavuşmuş ve onu kaybetmişti.

Ve onun yaşadığını gördüğü anda, biraz önceki pazarlığın ağırlığını fark edip, keşke ölseydi diyordu.

Bundan sonra, bir insanı görmeden de sevmenin mümkün olup olmadığını öğrenecekti.

Romandan yapılan filmde, Tanrı'yı görmeden seven insanların birbirlerini de görmeden sevip sevemeyeceklerini, iki sevgili unutulması zor cümlelerle tartışıyordu.

- İNSAN SEVDİĞİNİ GÖRMEDİĞİNDE AŞK BİTER Mİ?

- Düşünsene, Tanrı'yı bir kez bile görmedik ama onu seviyoruz.

- Ama benimki o tür bir sevgi değil, Sarah.

- Belki de başka bir tür sevgi yok, Maurice.

Aşk, bir insanı Tanrı'yı sever gibi sevmek mi, onu görmeden ama onu hissederek onun varlığına bağlı kalmak mı?

Bir dokunuşa, bir bakışa, bir sese, bir işarete muhtaç olmadan, onu besleyecek bir bedene, bir vaade, bir ümide ihtiyaç duymadan, tek başına da sürebilecek kadar güçlü bir sevgi mi aşk?

Sevmeye devam edebilmek için onu görmeliyim demeyecek kadar büyük bir iman, büyük bir bağlanma mı?

Bir ruhun bir başka ruha sarılması ve bu sarılışı bir bedene gerek duymadan da sürdürebilme mi?

Tanrı'yı sevdiğim kadar severim seni diyebilmek, böylesine korkunç bir bağlılığa rıza göstermek mi aşk?

Peygamberler bile Tanrı ya bir kere yüzünü göstermesi için yalvarırken, hiç görmeden de ruhunu bir başka ruha adamak mı?

Hayatın içinde, insanların sevmek için görmeye ihtiyaç duyduğuna şahit oluyoruz; kaybedişler unutuşları da getiriyor; bir bedenin aracılığı olmadan bir ruha bağlılığımızı da çok sürdüremiyoruz. Tanrı'mız olmuyor sevdiğimiz; imanımızı çabuk kaybetmeye, bütün inançsızlar gibi sevgimizin sürmesi için bir kanıt görmek istemeye çok yatkınız.

Belki de sevmenin başka türü yoktur diyen birilerinin romanların, filmlerin arasında dolaşması ve bizim o insanları hayatta da bulacağımıza dair ümidimiz, bizi aşka doğru çeken.

Böyle bir ümidimiz olduğu için şiirler, romanlar yazıyor, böyle bir ümidimiz olduğu için şiirler, romanlar okuyoruz.

Neredeyse bütün hayatını kendi inancıyla dövüşerek geçiren Graham Greene'in Tanrı'yı görmeden seviyorlar, ben de onu görmeden severim diyen bir satırı yazması, bize aşkın çekiciliğini yaşatan.

Bu satırı okumak, bunun gerçek olabileceğine inanmak, bu hayali benimsemek, bizim sıradan hayatımızı, bizim yaşadığımızdan daha renkli, daha çekici, daha heyecanlı kılan.

Hiç rastlamasanız da bir insanı sevmenin bir Tanrı'yı sevmek gibi bir şey olduğunu yazan birinin varlığı, sizi, bunu söyleyebilecek birinin varlığına da inandırır ve o inançtır ki, bence, sizin hayatınıza mana katan.

Aynen, Tanrı'yı görmeden sevmek gibi siz de bir insanın başka bir insanı hiç görmeden sevebileceğine, o insana hiç rastlamadan inandığınızda, romanların size itaat ettiği o kutsal topraklara girmek için, o toprakların sınırlarında içiniz ürpererek dolaşmaya başlarsınız.

Birisi tarafından öyle sevilmek istersiniz.

Ve birisini öyle sevmek.

Ancak o zaman, gerçek bir mümin gibi, çekilecek olan acıları değil, bir tanrısı olan bir kainatta yaşamanın mucizesinin fark edersiniz.

Acı dolu, isyan dolu bir mucize.

Keşke inanmasaydım dedirtecek, keşke onu böyle sevmeseydim dedirtecek bir mucize.

Ama bütün acısına, bütün kederine, bütün yalnızlığına rağmen vazgeçilmeyecek bir mucize.

O mucizeyi görenlerin ondan kolay kolay kopabileceklerini sanmam.

İnsanların bütün nankörlüklerine, alaylarına, hor görmelerine, inanmamalarına karşın tek başına kendi inancıyla yaşayan, kendi inancının yüceliğinde diğer insanların zavallılığını, yetersizliğini, aşksızlığını görüp, onlar için üzülen ve kendi sevgisine sıkı sıkıya tutunan bir ahir zaman peygamberi gibi, başkalarına bomboş gözüken bir çölde, o çölün boş olmadığını hissederek yürürsünüz.

Sizin bu yürüyüşünüz, bir gün bir romanda ya da bir yazıda bir satıra dönüştüğünde, sizinle alay eden nice insanın çorak ve loş hayatına sizin hayatınızdan bir ümit ve ışık sızar.

Büyük bir ödülün ve büyük bir cezanın sahibisinizdir.

Bir insanı bir tanrıyı sever gibi sevebilecek bir güçle ödüllendirilmiş.....

Bir insanı bir tanrıyı sever gibi sevebilecek kadar güçlü olduğunuz için de cezalandırılmışsınızdır.

İnsanlar Tanrı'yı görmeden seviyorlar.

Ama Tanrı'ya inananların çoğu, bir insanın bir başka insanı hiç görmeden sevmeyi sürdürebileceğine inanmıyor.

Ben, Tanrı'yı inanan Graham Greene'e inanıyorum, bir insan başka bir insanı hiç görmeden de sevmeyi sürdürür.

Benim inancımı paylaşanlar, bir gün öyle sevmeyi ve öyle sevilmeyi bekleyecekler, bu inanç, onların içinde kapatıldıkları küçük hayatların sınırlarını yıkıp onları vaat edilmiş hayallere taşıyacak.

Bir gün biri onlara diyecek ki:

- Belki de başka tür bir sevgi yok, Maurice.

Sen sevmeyi bilirmisin?

yüreğini ısıtan o yumuşacık. seni sarmalayan sevgiyi.

hani bir çocuğun uykulu gözlerle sana kollarını açıp kucağına alman

için bakan gözlerindeki sevgiyi.

hani günler sonra gördüğün sevgilinin gözündeki ışıltıyı

sevgiyi okumayı bilirmisin

sessizce sadece gözlerden..

ya da hissetmeyi sadece teninden.

bazen kelimeler gereklidir tarifler için. bazense yetersiz.

sana bir yemek tarif etsem. her detayıyla. tadını katan nedir o

yemeğin bilir misin.

neden hiç anneninkine benzemez yediğin o yemeğin tadı.

içine kendini katmıştır da ondan.

tarif değildir bu. kelimeler yetmez onu anlatmaya.

işte bazen böyle hissedersin sevgiyi kelimeler olmadan.

yada böyle hissettirsin kelimeleri kullanmadan.

sadece kendini katarsın. bakışlarınla yaşatırsın...

teninle tattırırsın sevdiğini.

Neden hiç sordun mu kendine kimse o gibi değil. ya da kimse onun

gibi sarılmıyor sana.

kimi var uyurken dokunmamak için kaçarsın yatağın içinde bir o yana

bir bu yana. kimi var. sokulmak istersin daha da sanki bir puzzle'ın

iki parçası gibi tamam olmak onunla.

ya sevişirken hissettiklerin?

hatta sevişmeyi hayal ederken onunla hissedebildiklerin.

sırf onu görmek. onunla olmak adına yaptıklarınla

özel olduğunu anlatmak ona. ya da onun sana

sen sevmeyi bilir misin. ya da sevdiğini hissettirmeyi.

hissedebilir misin kelimeler olmadan sevgiyi..

söylendiğinde inanmadığın sevgidense. söylemese de bildiğin sevgiyi ara.

bulduğunda kaçırmamak için uğraşma. nasılsa bir gün eğer bakmazsa

sana öyle. o zaman gitmiş olur geldiği gibi kendiliğinden.

sadece hisset. yaşa ve keyfini çıkar. mutluluğunu hisset bu sevginin

Güzel bir kız varmış yalnızlığına ağlayan... bir de yakışıklı bir erkek varmış çok sevipte unutamayan... bunlar başkaları için ağlarlarmış sürekli... ama bir gün karşılaşmışlar bir yerde... sürekli aynı ortamlarda bulunmuşlar... kader bu ya, kız bu yakışıklıya aşık olmuş, çok sevmiş onu. sevgisi günden güne arttıkça daha çok acı çekmiş kız, daha çok bağlanmış yakışıklıya. Bir gün söylemeye karar vermiş. Âmâ çok iyi arkadaş oldukları için korkmuş. Çünkü yakışıklı onu reddederse arkadaşlığının biteceğini sanmış, onu kaybetmeyi göze alamamış. Oysa ikisinin de yaşadıkları aynıydı. İlk aşkları peşini bırakmıyordu ikisininde, kız ilk aşkını çoktan boşvermiş ama yakışıklı unutamamış. Sanki her gün daha çok bağlanmıştı, ilk aşkına bu yakışıklı... ama ilk aşkı başkasını seviyordu... bunu düşünerek yavaş yavaş yok etmeye başlamıştı sevgisini...

Güzel kızın artık dayanacak gücü kalmamış ve sevgisini açıklamaya karar vermiş. Yanına gitmiş hevesle ve seni seviyorum demiş tüm içtenliğiyle. Âmâ yakışıklı içindeki ilk aşkının getirdiği sevgisini tam olarak silemediği için reddetmiş güzel kızı. Kız üzülmüş, ağlamış, ama yapacak bir şey olmadığını anlamış... Kızın sevgisi gerçekmiş ve ilk aşkından daha çok sevmiş yakışıklıyı...ama yakışıklı ilk aşkını tamamen unutmasına rağmen yine de güzel kızı sevmek istememiş... biraz korkmuş bağlanmaktan... bağlandıktan, sevdikten sonra kızın terk edeceğinden korkmuş, oysa kızın böyle bir düşüncesi yoktur. Ama bunu anlatamamış yakışıklıya, sonra yeniden arkadaş olmaya karar vermişler. Çünkü yakışıklı kızı kaybetmek istememiş ve ilerde kızı seveceğini düşünerek yollarına devam etmişler birlikte.

Aradan 3 sene geçmiş, ama kız hala unutamamış yakışıklıyı... muhteşem bir karaktere sahipmiş yakışıklı... güzel kız asla dış güzelliğini önemsememiş.

Kız her geçen gün daha çok bağlanıyormuş yakışıklıya .yakışıklı kıza iyi davrandığı zaman kız mutlu oluyor, soğuk davrandığı zaman çok üzülüyormuş.

Güzel kız dayanamayacağını anlamış ve bu dünyadan gitmeye karar vermiş, yani intihar edecekmiş. Her şeyi planladığı bir anda inancı gelmiş aklına. Allaha olan inancı, bağlılığı engel olmuş intihar etmesine, kader diyerek boyun eğmiş, hayatına devam etmiş... her günü çileyle, üzüntüyle geçiyormuş kızın... içindeki karşılıksız sevgi daha çok acı vermiş kıza... oysa tek istediği ufakta olsa bir sevgiymiş kızın... sevgilim diyebilmekmiş her ihtiyacı olduğunda yakışıklıya... sevgilisinin gözleri gözlerinde SENİ SEVİYORUM diyebilmekmiş bir çırpıda, ama yakışıklı sevgisini, kalbini bu güzel kızla paylaşmak istememiş... yalnız kalmayı ve kızı da yalnız bırakmayı tercih etmiş.

Hep rüyasında yakışıklıyı görmüş kız, elini tutup sevdiğini söylemeyi,.. sevildiğini duymayı hayal etmiş her zaman. Kim bilir belki birgün bu hayali gerçek olur, belkide karanlıkta yalnız bırakılır yakışıklı tarafından.

Bir gün yakışıklı ufak bir ümit vermiş kıza... demişki ilerde belki sevgili olabiliriz. Kızın içinde biraz sevinç, birazda korku oluşmuş. Çünkü yakışıklının ona döneceğine hiç ümit vermiyormuş nedense. Âmâ yinede sevgisi tükenmeden, yılmadan beklemeye başlamış yakışıklıyı. Gelecek günlerin hayalini kurmaya başlamış. İlerde olabileceğini düşünerek beklemeye başlamış yakışıklıyı. Âmâ yakışıklı korkuyormuş sevmekten bağlanmaktan...

Kız hep beklemiş ama yakışıklı hiçbir zaman kıza geri dönmemiş. Kızı yalnız bırakmayı tercih etmiş.

Sen bu yüreğimdeki sevgiyi hiçbir zaman haketmedin. Ama ben seni hakketmeyeceğin kadar çok sevdim......

Beraber yürüyebileceğimiz yolun başlangıç noktasını bulamadık. Ortasından daldık yola, bir anlık bir mutluluk, bütün bir yaşama yetebilecek bir umut yaşadık...

Ama hayat tek bir hamleyle bizi yolun farklı taraflarına atıverdi işte. Sona ulaşamadan; ellerimiz bomboş, dudaklarımızda çocukça bir gülümseme kalakaldık yolun kenarındaki çorak topraklarda. Oysa birbirimize yağmur olabilirdik biliyorum. Çok şey olabilirdik birbirimize; daha az yıkılmış olsaydık, yolun başını bulabilmiş olsaydık...

Şimdi yanımda olsaydın; dudaklarınla silerdin gözlerimdeki yıldızları, ellerinle ay olurdun geceme biliyorum...

Ellerimiz bir daha asla birleşmeyecek, buluşamayacak bir daha gözlerimiz, aynı buruk gülümseyişle aralanamayacak dudaklarımız. Belki de seni tekrar gördüğümde gözlerinde bana ait hiç bir iz kalmamış olacak. Parmakların tenimin tadını unutmuş ve ben de iyice içime gömmüş olacağım dokunuşunun sihrini

Ayrı taraflarında olacağız yolun, dokunmak bizim gücümüzün dışında bir düş olacak. Engeller olacak aramızda; insanlardan, verilmiş sözlerden, anıların hoyratlığından oluşan engeller. Onları aşmak ya da aşmayı denemek bile acının adı olacak.

Biliyorum; birlikte pek çok şeyi aşabilirdik biz. Her şeye yeni bir yüz giydirip, sesleri müzikle bezeyebilirdik. Çünkü aramızda başka benlikler, kırık dökük başka aşklar olduğu halde dokunabilmiştik birbirimizin özüne yine de...

Bir gün geriye dönüp baktığımda tutunacak tek bir dal, dayanıp güç alabileceğim hiç bir anı göremesem de ellerinin sıcaklığı hala geziniyor olacak saçlarımda. Bir tek işte o dokunuşun büyüsü kaybolmayacak asla... Biliyorum...

Bir varmış bir yokmuş, uzak ülkelerin birinde, dağların doruklarında güzeller güzeli Dağ Fulyası yaşarmış. Baharın ilk belirtileriyle uzun kar uykusundan uyanır, güneş sıcaklığını iyice hissettirmeye başladığı günlerde tomurcuklanır, yaz boyunca da çiçekleriyle çevresine bin bir renkler saçar, kokusu ile, güzelliği ile, güzelliğinden çok o mahcup saf duruşu ile herkesi kendine hayran bırakırmış.

Doğa ananın da en sevgili yavrusu, her şeylerden sakınıp gözettiği en nadide çiçeği imiş bu Dağ Fulyası... En yakın arkadaşı Nergis'le sıcak yaz günleri boyunca gülüşürler, oynaşırlar, bütün doğayı neşeyle donatırlarmış...

Fulyacık Nergis'ini çok sever bir dediğini iki etmezmiş. Elinden gelse tüm dünyasını Nergis'le paylaşmak istermiş. Nergis'te çok güzelmiş ama Fulya'nin saflığına karşı son derece kurnaz, işveli, cilveli, bir kızmış. Fulya'yı çok sever, onunla arkadaşlığını sürdürmek için kendini ona benzetmeye çalışır, ama içten içe de Fulya'nın herkes tarafından sevilmesine tahammül edemez, herkes kendini daha çok sevsin istermiş. Fulya'nın tüm çiçekleri sabırla dinleyip, hepsine yardım etmek istemesine, herkese çözüm getirmeye çalışmasına hayret edermiş. Çünkü, Nergis çiçek için doğadaki en önemli şey kendisiymiş, kendi duyguları kendi düşünceleri, herkesin, her şeyin üstündeymiş. Fakat Fulya'ya özel bir değer verir, onun hayranı olduğu saflığını korumak için olası tüm kötülüklerden sakınmak istermiş...

Fulya ise hep tebessümle karşılarmış Nergis'i zira, Doğa annesinin de aynı koruyucu kollayıcı davranışlarına alışık olduğu için Nergis'e ayrıca çok güvenir, inanırmış.

Bu arada aşağılarda , dağların, vadilerin ötesindeki ovalarda ise Bahar Rüzgârı yaşarmış...

Bu rüzgârın en sevdiği iş, ovanın tüm çiçeklerine gezip gördüğü yerleri anlatarak onlara yeni heyecanlar, yeni ufuklar göstermek ve onların hayranlığını, sevgisini kazanmakmış. Birbirinden değişik ilginç öykülerle çiçeklerin gönlünü çelip en masum görüntüsünü takınırken hoş sesiyle onlara birbirinden güzel şarkılar söyler, eğlendirirmiş.

Çiçekler kendilerinden geçip, hayranlıkla onu dinlerken, o fark ettirmeden çiçek tozlarını alıp koynunda gizlediği kutusuna atarmış. Bahar Rüzgârı, bu çiçek tozlarını karıştırıp bir gün kendine en güzel kokulu, en güzel renkli çiçeğini oluşturacağını hayal eder, yüreği bu hoş beklentiyle çarparmış. Fakat aldığı her çiçek tozundan sonra yine bir eksiklik hissedip daha güzel, daha ışışltılı, bin bir renkli, çok daha güzel kokulu çiçekler aramaya çıkarmış...

Rüzgâr, bir gün yine bu amaçla ovadan ayrılıp vadiye doğru yola çıkmış. Vadiye geldiğinde birden çok farklı bir çiçek kokusu hissetmiş, etrafına bakınmış ama görememiş. Çünkü koku yukarılardan geliyormuş. Başını kaldırıp dağa doğru bakmış. Tepelere yaklaştıkça kokular daha da yoğunlaşırken içlerinden ayırt edici bir koku tatlı tatlı başını döndürüyor, onu daha yukarılara çekiyormuş. Sonunda onu görmüş. İlk önce heyecandan yanına yaklaşamayıp uzaktan seyre dalmış...

Fulya çiçek olacaklardan habersiz pervasızca çevresindeki arkadaşlarıyla şakalaşıyor, çocuklar gibi neşeli kahkahalar atıyor, gülerken gözlerinin içi gülüyormuş. Rüzgâr nasıl olup da bugüne kadar çevresine eşsiz ışıltılıar saçan bu çiçeğin varlığından habersiz yaşadığına hayret etmiş...

Hemen harekete geçmeye karar verip hafif hafif Fulya'nın etrafında esmeye başlamış. Bir yandan da bildiği en güzel şarkıları söylüyormuş. Fulya bu beklenmedik hoş esintiyi heyecanla karşılamış, kendine yeni ve çok farklı bir arkadaş edineceğini hissetmiş. Çünkü arkadaşı Dağ Rüzgârının keskin esintisine karşı Bahar Rüzgârı tatlı bir meltem edasıyla yapraklarını okşuyor, yıpratmadan dinlendiriyormuş. Güzeller güzeli çiçek, rüzgârın coşkulu, tutkulu heyecanlı sesini büyük bir hoşnutlukla dinlemeye koyulmuş...

Rüzgar, Fulya'ya ovadaki güzellikleri, gezip gördüğü yerlerde duyup işittiği ve yaşadığı ilginç hikayelerini anlatırken onun da başını döndürüp çiçek tozlarını alacağı anı hayal ediyor ve yüreği bu anın heyecanı ile deli gibi çarpıyormuş. Fakat kendindeki bu yeni duygulara kendide şaşırıyor, Fulya çiçeğin tüm dünyasını merak ediyor, daha yakından tanımak için çırpınıyormuş. Bu nedenle çiçek tozlarını almak için biraz daha sabredip Fulya ile arkadaş olmaya karar vermiş...

Rüzgâr, Fulya çiçeğin dünyasına girdikçe hayranlığı daha da büyümüş, onunla konuşmak, onun fikirlerini duymak, kendini dinlerken hüzünlü hikayelerde hemen buğulanıveren gözlerine dalıp gitmek, neşeli hikayelerde kahkahalarına karşılık vermek Rüzgarda tutkuya dönüşmüş...

Fulya'nın kokusu renklerindeki saflık, konuşmalarında kendini hissettiren bilgeliğini, çocuksu ifade tarzı, hele sesindeki o içine işleyen ince tını bugüne kadar hiçbir çiçekte rastlayamadığı özelliklermiş...

Fulya ise dinlediği o harika hikayelerle, kendini dünyanın her yerine götürdüğüne inandığı bu yeni arkadaşı yüzünden tüm arkadaşlarını ihmal etmeye başlamış. Zamanını hep Rüzgarla beraber geçirmek istiyormuş...

Zira Rüzgâr öyle güzel konuşuyor ve o kadar çok şey biliyormuş ki, Fulya'nın dünyası yepyeni renklerle bezeniyormuş. Günler geceler boyu birlikte konuşmuşlar, gülmüşler, ağlamışlar. Bahar Rüzgârı Fulya'nın bütün güvenini kazanmış. Fulya bu arada Nergis'i ihmal etmemeye çalışıyor ona da Rüzgâr'ın anlattıklarını anlatıyor ve ikisini tanıştırırsa birlikte harika bir dünya kuracaklarını çok eğleneceklerini söylüyormuş...

Nergis, Fulya'yı ilk kez bu kadar heyecanlı görüyor ve onu bu kadar etkileyen birini çok merak ediyormuş. Rüzgâr ise çiçek tozlarını aldığı takdirde Fulya'nin arkadaşlığını kaybedeceğini bildiğinden bu çok istediği, beklediği anı sürekli erteliyormuş. Fakat aklında da yaratacağı o muhteşem çiçek olduğundan dağdaki diğer çiçeklerle arkadaşlık kurup, onlara da aynı hikayeleri, aynı şarkıları anlatarak başlarını döndürüyor ve çiçek tozlarını alıp saklıyormuş...

Bir gün Fulya, Rüzgâr'ın tüm yaptıklarını görmüş. Fakat çiçek tozlarını saklamasını anlayamamış. Zira çiçek tozları, çiçekler için hayati önem taşıyormuş.Tüm çiçek arkadaşlarının ertesi baharlarda yeniden canlanıp gün ışığına kavuşmaları için bu tozların yeniden toprağa düşmesi gerekiyormuş. Oysa rüzgâr onları kendine saklayarak çiçeklerin ömürlerini sona erdiriyormuş. Fulya çok üzülmüş, onun derin düşünceli hali Doğa annesini de endişelendirmiş. Bu arada Fulya, istemeyerek Bahar Rüzgârı'nı Nergis'lede tanıştırmış. Ama Nergis'in çok akıllı olduğunu ve Rüzgâr'ın büyüsüne kapılmayacağını düşünüyormuş. Oysa Rüzgâr, Nergis'in ışıltılı renklerini öyle bir övgülerle anlatmaya başlamış ki.. Hele Rüzgâr'ın şarkılarında ki, o heyecanlı sesi duyunca Nergis de tüm diğer çiçekler gibi büyülenmiş ve çiçek tozlarının gittiğinin farkına bile varmamış...

Fulya büyük bir korku ve üzüntü ile olanları izliyormuş. Hemen evine dönüp Rüzgâr'a, evinin tüm kapı ve pencerelerini sıkı sıkıya kapatmış. Rüzgâr, Fulya'nın olanları gördüğünden habersiz, kendinden emin bir şekilde büyük bir kibir ve iki yüzlülükle Fulya'nın evinin önüne gelmiş. Her zamanki gibi ona ne eşsiz bir çiçek olduğunu, kokusuyla onu büyülediğini, çok uzaklardan bu koku ile kendisini çekip getirdiğini en etkileyici sesi ile söylemeye başlamış...

Fulya çok büyük üzüntüler içinde perdenin arkasından sessizce Rüzgâr'ın anlattıklarını dinliyormuş. Rüzgâr, kapıların açılmayışına anlam verememiş. Tekrar Fulya'ya ne kadar çok değer verdiğini söyleyip en hüzünlü sesiyle ona şarkılar söylemeye devam etmiş...

Fulya, gözyaşları içinde kapılarını açmadan Rüzgara her şeyi gördüğünü ve yaptıklarını çok yanlış bulduğunu, çiçeklerin yaşamlarının sürekliliği içine tozlara ihtiyacı varken kendisinin büyük bir duyarsızlıkla, her şeyi önceden planlayarak tozları çaldığını söylemiş...

Rüzgâr, Fulya'nın tepkisini çocukça ve anlamsız bulmuş. O tozlara kendi mükemmel çiçeğini yaratmak için ihtiyacı olduğunu Fulya'ya anlatmaya çalışmış ama Fulya onun yaptıklarını asla anlayamayarak bencillikle suçlayınca büyük bir kızgınlıkla oradan uzaklaşmış...

Nergis ise olanlardan habersiz Rüzgârla arkadaşlığına devam ediyormuş. Rüzgâr kendi mükemmel çiçeği için sakladığı tozları arasında Fulya'nın eksikliğini içinde duyarak, kutusunu açmış, bir daha ki bahara kendi muhteşem çiçeğini oluşturmak amacıyla çiçek tozlarını toprağa serpmek istediğinde birde ne görsün tozların hepsi kutunun içinde günlerce havasız kalmaktan bozulup küflenmiş...

Rüzgâr, her çiçek tozunun kendi doğal ortamı içinde sadece ait olduğu çiçek olarak yaşayabileceğini çok geç anlamış. Yinede büyük bir kibirle doğanın kanunlarına karşı geldiğini binlerce çiçeğe sonbaharı yaşattığını görmezden geliyor, diğer yandan içinde Fulya'nın yokluğundan kaynaklanan büyük bir boşlukla tüm hedef ve amaçları tükenmiş bir şekilde avare esip duruyormuş...

Fulya, gördüklerine yaşadıklarına dayanamıyor büyük acılar çekiyormuş. Hele bir dahaki baharda hiçbir arkadaşının olamayacağını düşündükçe, Nergis'inin bile Rüzgâra kapılıp gittiğini görmek, onu kaybettiğini bilmek Fulya'nin büyük üzüntülerle hastalanmasına neden olmuş.

O incecik zarif boynu bükülmüş, günden güne sararıp solmuş. Doğa anne üzüntüsünden ne yapacağını bilemiyor en değerli yavrusunun gözünün önünde eriyip gitmesini, hastalıktan ölecek hale gelmesini önleyecek çareler arıyormuş. En sonunda aklına çok güzel bir fikir gelmiş. Hemen Dağ Fulyasının yanına gelerek, onun vaktinden çok önce uyumaya başlaması gerektiğini söylemiş. Fulya çiçek derin üzüntülerle minicik yüreği çok yorgun olduğundan henüz daha bahar aylarında olmasına rağmen annesinin kollarında kolayca uyumuş...

Günler haftalar aylar boyunca hiç uyanmamış..

Böylece tüm yaz ve sonbahar aylarını uykuda geçiren Fulya bir gün kulağında Doğa annesinin tatlı mırıltılarını duyarak gözlerini açmış. Yüreğinin nedenini henüz bilemediği büyük bir huzur ve mutluluk ile dolu olduğunu hissediyormuş. Gördüklerini anlamaya çalışıyor, muazzam bir beyazlığın ortasında gözleri kamaşıyormuş. Adeta tüm evren, bu güzel ve cesur çiçeğin yüreğini huzurla doldurmak istercesine büyük bir sessizlik içindeymiş...

Karların Prensi ise büyük bir şaşkınlıkla kardan pelerinin altından adeta yüreğini delip çıkan bu çiçek karşısında nefesi tutulmuş, gözlerine inanamayarak bu güzel çiçeğin yaşama yeniden gülümsemesini izliyormuş...

Hayatında ilk kez böylesine güzel bir çiçekle karşılaşmış. Zaten zavallıcık hayatı boyunca hiç çiçek bile göremiyormuş ki, kış boyunca doğadaki tüm canlılar kış uykusuna yatar, her yer derin bir sessizliğe gömülürmüş...

Fulya da doğaya böylesine muazzam güzellikler veren ve büyük bir huzur içinde uyumasını sağlayan karlar prensine mutlulukla gülümsüyormuş.

Tüm ruhu ve incecik zarif gövdesi ile sadece karlar prensine yönelmiş, gözleri sadece onu görsün, yüreği sadece onu duysun istemiş...

İşte; o günden beri tüm doğa, Dağ Fulyasına KARDELEN demeye başlamış.

Zira, karları delip yeryüzüne çıkabilen tek çiçek Kardelen olmuş.

Karların ve Karlar Prensi'nin tek çiçeği ...

Kardelenle Karlar prensi birbirlerine hiç beklemedikleri bir anda kavuşmanın sevinci ile sonsuza dek büyük bir mutlulukla yaşamışlar..

Çok yavaş gel bana ! aynen bir karınca, kozasından çıkan bir tırtılın ilk yaprağa koşusu gibi

yavaş ve sessiz gel / geleceksen .

Kalbe gürültülü düşüşlerden korkarım ben . Onca ağırlığıyla düğümü gevşemiş bir salıncakta sallanıyorum. Yavaş gel bana geleceksen../ ama düşmeden daha! !

Nice yeşil gözlerde kelebek uçurmuş bu gönül ve mavisinde uçurtma. Kara gözler kaçırmış uykularımı. Kahverengisinde toprak şefkati aramış / bulamamışım. Su gibi gel geleceksen, sessiz.

Akışınla bu yüreğe serin mevsimler, bereketinle çorak yanlarıma başaklar taşı ve gelme gideceksen

uğramadan değdir kollarını kıyılarıma çek git ve gelme biteceksen! !

Karanlıklara alışığım. Hiçbir mum yolunu aydınlatmasın . Bir yıldızı arkadaş koma saçlarına

dağınık, kör, ıslak ve bitkin gel / geleceksen . Azığını yollarda gece gözlü kedilere dağıt, geçmişini bastığın her kaldırım taşına anlat. Sokakların en sahipsiz anlarında çık yola. Çocukların ayak izlerini takip et. Geç gel vakit gece yarısını biraz geçerken, üzerine giydiğin yıllanmış elbiseyi çıkarma. düşlerinle çıplak / ellerinle titrek / yüreğinle sıcak gel geleceksen! !

Hiçbir söz veremem sana. Karnın bir dilime doyar yada doymaz. Bir zeytin tanesi / tek ekmek / su veya çay bunları da bil geleceksen!

Döngü, sol yanıma pervane. Vakitsiz ötüşlerin yanılgısı değildir sana gel deyişim. Kim görmüş ki kaf dağının ardını ki kavuşmalara el uzatsın. Sen kimseyi alma yanına geleceksen. Ayak izlerini süpür kaldırımlardan. Çöpçülerin gece vardiyası düşlerinde ses ver sokak lambama. Tüm resimleri de yak ! dönmeyeceksen.

Ben işte o geldiğin saatlerde, zamanı çekiştirip yaka paça ! seni bekleyişlerimin rahmine akıtıp, yalnızlığımı, güzel yüzünün hürmetine hamile bırakmış olacağım. Namluda bekleyen yağlı kurşun misali kapımı tıklamana tetik ! eşiğe serili beyaz gömleği kaldırmayacağım.

Üzerine basışın, koca bir geçmişi ezişin olsa da, kaç adımda uzak düştüğün hasretimin avuçlarına bıraktığı mesafeyi tek bir sarılışımla kapatacağım. Yüzlerce dönüp durmuşluğumla düştüğüm

uykusuz gecelerin soğuk yatağını seninle ısıtacağım. Bir geçmiş getirme bana, unuttuğum annemi hatırlatan. Gelecek taşı ! gözlerindeki ışıltıyla bana seni anımsatan.

Belki sigarayı bırakırım dudağım dudağına değdiği anda. Kaypak bir sarhoşluktan uyanıp kadehleri kırarım ve belki ilk defa kahvaltı soframa ikinci bir çay bardağı koyarım. İki yumurta, iki zeytin, iki çatal, iki sandalye! Ve ilk kez farklı bir el dürter beni kalk diye, beni uyandırmadan gel geleceksen

yoksa gelme bir gelip iki gideceksen!

Aşım yalnızlığımla tuzlanmış biliyorum. Doğrudur yanık türkülerde aradığım seni ve rastlantı değildir saç telini doladığım parmağıma helal kılışım yüzünü. Belki de beline dolanacak kırmızı bir masumlukla perçemini kaldırıp öpmekte de geç kaldım seni. Olsun, kapansın üzerime senin girmediğin tüm kapılar ! dökülsün içimden matarası boş fakir duygular. Kim bilir ! belki bir gün beni, yüreğim değil de iyi yazılmış şiirler anlar.

sus şimdi

ve gel susmayacaksan! !

Eğer bir alıcı çıksaydı, bir şeytan mesela, ne karşılığında satardınız ruhunuzu, ne karşılığında cehennemlerde yanmaya razı olurdunuz?

Bir volkan gibi, içi çağıldayan çılgın alevlerle dolu olduğu halde aynı zamanda bir selvi ağacı kadar da huzurlu olan bir aşkı, böyle bir mucizeyi, bir tek gün zerdali çiçeklerinin döküldüğü gizli bir bahçede, bir sevgiliyle yaşamak karşılığında satar mıydınız ruhunuzu?

Parlak beyaz duvarları floresan lambalarının sert ışıklarıyla aydınlanmış bir laboratuvarda bir geceyarısı kan çanağına dönmüş gözlerinizle mikroskobunuza bakarken, kanserin çaresini keşfetmek karşılığında atar mıydınız ruhunuzu ateşlere?

Bir sabaha karşı, askerlerin dipçiklerle kapıları kırıp evlere girerek insanları taradığı bir darbenin liderliğini yapan, insanları darağaçlarına, zindanlara sürükleyip korkutan, herkesin karşısında titreyerek selam durduğu bir general olma karşılığında vazgeçer miydiniz ruhunuzdan?

Bütün dünyanın soluk soluğa seyrettiği bir film çekebilme yeteneğinin size bağışlanması, ruhunuza biçtiğiniz fiyatı karşılar mıydı?

Yoksa ruhunuzu hiç bir bedel karşılığında satmaz mısınız, sakin bedeninizin içindeki sakin ruhunuzla, hiçbir değiş tokuşa razı gelmeden mi sürdürmek istersiniz ömrünüzü?

Ruhunuzu, hiçbir bedel karşılığında satılmayacak kadar kıymetli mi buluyorsunuz?

Yoksa ruhunuzu satmaya razısınız da, korkularınız mı buna engel oluyor?

Goethe, kimine göre gelmiş geçmiş en zeki insan, Faust'u 'ruhunu satmak' üzerine yazmıştı.

Doktor Faust şeytanla yaptığı pazarlıkta, 'şimdi zaman dursun' diyecek kadar mutlu olup, 'zaman dursun' dediğinde ruhunu şeytana satacaktı.

Siz, nasıl bir anda 'zaman dursun' derdiniz?

Sizi, geriye kalan ömrünüzü aynı anın içinde geçirmeye razı edecek kadar mutlu edebilecek olay nedir?

Hayatınızın filmini hangi karede dondurmak isterdiniz?

Hangi kareyi dondurmak için ruhunuzu satardınız?

Geçmişinizde var mı böyle bir an?

Yoksa böyle bir anın sizi gelecekte beklediğini mi hayal ediyorsunuz?

Ruhunuzu satmak için şeytanla pazarlık eder miydiniz?

Ya şeytan, o kötü melek, sizin ruhunuzu satın alınacak kadar değerli bulur muydu?

Ülkenizi, darbeci generallerden korkmayacak kadar güçlü bir ülke yapmak için satar mısınız ruhunuzu, ya da insanların birbirini öldürmediği bir ülke yapmak için?

Bir kadınla seviştiğiniz anı mı sonsuza kadar uzatmak istersiniz, yoksa sevgilinizin size yaslanıp 'seni seviyorum' dediği anı mı?

Doktor Faust 'şimdi zaman dursun' diyecek kadar mutlu olmadı hiç, ama şeytan gene de onu oyuna getirip ruhunu aldı.

Zamanın durmasını istememizi sağlayacak kadar mutlu olduğumuz anlar var mıdır?

En mutlu olduğunuz an bile, 'gelecekte belki daha da mutlu olacağım bir an olur' ümidiyle zamanın akmasını ister miydiniz?

Ruhunuzu, sonsuza dek sürecek mutlu bir an karşılığında satar mıydınız?

Goethe mi, Faust mu yoksa şeytan mı olmak isterdiniz?

Herkesin ruhunu satın alabilecek bir şeytan olma karşılığında satar mıydınız ruhunuzu?

Mutluluklar karşılığında ruhumuzu almak için böyle kötü bir melek neden var acaba?

Niye mutlulukla kötülük ya da mutlulukla şeytan arasında hep bir ilişiki var gibi?

Neden iyilik melekleri bize huzuru, kötülük melekleri mutluluğu sunuyor?

Neden huzur ve mutluluk, mutluluk ve iyilik bir araya pek gelmiyor?

Neden dalgalı bir okyanustaki yalnız bir deniz feneri gibi, mutluluk, huzursuzluklarla kötülüklerin arasında çakıyor?

Neden mutsuzluğa ulaşmak için muhakkak şeytanın pelerinine sürtünmek gerekiyor? Ve neden şeytan bir mutlu an karşılığında hemen ruhumuzu almak istiyor?

Neden Tanrı, melekleriyle birlikte şeytanı da gönderdi bize?

Şeytanın dokunmadığı bir mutluluk, günahın değmediği bir aşk var mı?

Ne karşılığında satarsınız ruhunuzu?

Kim olmak ve ne olmak için?

Sezar'ın Kleopatra'yla yattığı ilk gece karşılığında mı, Lenin'in Moskova'ya girdiği an karşılığında mı, Arşimed'in 'Evraka' diye bağırdığı an karşılığında mı, Joyce'un 'Ulysses' romanının son satırını da düzeltip kalemini bıraktığı an karşılığında mı, Mark Spitz'in olimpiyatlarda yedinci altınını da boynuna taktığı an karşılığında mı?

Yoksa Karındeşen Jack olmak karşılığında mı? Tarihe geçen o ünlü katil gibi hiç yakalanmadan yedi cinayet işleyip yedi insan öldürebilmek karşılığında satar mısınız ruhunuzu?

Peki Einstain olmak karşılığında?

Ruhunuza biçtiğiniz bedel ne?

Mutluluk mu, şöhret mi, başarı mı, yaratabilme yeteneği mi, insanlara ayrdımcı olabilme gücü mü, yakalanmadan cinayet işleme şansı mı?

Yoksa para mı istersiniz?

Ruhunu milyarlar karşılığında satan, geçmişi günahla dolu o büyük zenginlerden biri olmak karşılığında vazgeçer misiniz ruhunuzdan?

Güney Afrika'da Zencileri kırbaçlayarak öldürten bir elmas madeni sahibi, işçilerin üzerine benzin sıktırıp yaktıran bir dolar milyarderi olmak fiyatınızı karşılar mı?

Paralarınızla çeşit çeşit hayatlar alırsınız. İnsan hayatları.

Küçük oyuncaklar gibi oynarsınız onlarla, isterseniz kırıp atabilirsiniz, isterseniz bir biblo gibi odanızın bir köşesine koyabilirsiniz.

Kadınlar için ayrı bedeller de var tabii.

Bir kraliçe olmak mı ruhunuzu alabilir, yoksa erdemini hiç kaybetmeyen Roma'nın kutsal orospusu olmak mı?

Her gece bir yaveriyle yatıp ertesi sabah yattığı adamı idam ettiren bir imporatoriçe olmak mı yoksa Nobel'i alan ve hayatı laboratuvarlarda geçen bir Madam Curie olmak mı?

Yoksa sadece bir evliliğe mi satarsınız ruhunuzu?

Güvence mi istersiniz, çılgınlık mı?

Kadınlar, ah onlar erkeklerden akıllıdır, güvenceli bir çılgınlık isterler.

Şeytanın bile veremeyeceğinin peşindedir onlar.

Şeytan da, onun için, onların peşinde.

İmkansızı isteyeni kandırmak ister o.

Ve şeytan çok şanssızdır, imkansızı isteyeni kandırmak için elinde erkekler gibi beceriksiz aletler vardır. Zaten o yüzden, parayı, mücevheri, şöhreti pazarlığa ekler.

Kadınlar kim olmak karşılığında satar ruhunu?

Bütün bir ülkeyi ayaklandırıp sonra yağlı kütüklerin üzerinde yakılan Jeanne D'Arc mı, yüzünde hep büyülü bir ışıkla dolaşan Greta Garbo mu, Evita Peron mu?

'Zaman dursun' diyeceğiniz kadar mutlu bir an için satar mısınız ruhunuzu?

Şeytanla ne karşılığında pazarlığa oturursunuz?

Hiç yalan söylemeden yaşayabilmek mesela.

Yoksa söylediğiniz her yalana insanların inanması mı?

Korkularınızdan kurtulacağınızı söylese şeytan, verir misiniz ruhunuzu? Bir daha hiç bir şeyden, hiçbir şekilde korkmamak. Ailenizden, sevgililerinizden, dostlarınızdan, düşmanlarınızdan, polislerden, katillerden, hırsızlardan, size doğru yolu göstermek isteyenlerden, size yardım edenlerden, size kızanlardan ve sizi sevenlerden korkmadan yaşayabilmek için vazgeçer misiniz ruhunuzdan?

Hiç endişesiz yaşayabilmek, nasıl bir fiyat?

Bir ülkeyi ya da bir insanı kurtarmak için satar mısınız ruhunuzu?

Goethe, Faust'u neden yazdı acaba?

Şeytanla pazarlık fikrini ona kim verdi?

Gördüğü insanlar mı?

Acaba herkes sürekli şeytanla pazarlık mı ediyor, sürekli satılıyor mu ruhlar, satmayanlar fiyatı beğenmeyenler mi yalnızca, yoksa korkaklar mı ya da çok cesur olanlar mı?

Ruhunuzu satar mısınız?

Yoksa daha önceden sattınız mı?

Nedir fiyatınız?

Zerdali ağaçları mı, laboratuvarlar mı, emrinize amade ordular mı, lüks kerhaneler mi, saraylar mı, yazı masaları mı, yaldızlı yataklar mı, yakalanmayan cinayetler mi?

Zamanın durmasını isteyeceğiniz kadar mutlu bir an oldu mu hayatınızda?

Her mutlu anda şeytanla pazarlık mı var acaba?

Tanrı, şeytanı niye yarattı?

Goethe niye yazdı Faust'u?

Siz ruhunuzu satmaktan mı, yoksa ucuza satmaktan mı pişmansınız?

Yoksa hiç satmamaktan mı?

Zamanı durdurmak ister misiniz?

Yoksa zaman mı sizi durdursun istersiniz?

İTFAİYECİ

Annesi, lösemiyle savaşan altı yaşındaki oğluna bakarken dalıp gitmişti. Kalbi, acı içinde olmasına rağmen, kararlılık duygusunun da etkisini hissediyordu. Her ebeveyn gibi o da oğlunun büyümesini ve umutlarını gerçekleştirmesini istemişti. Ama bu, artık mümkün değildi. Löseminin buna fırsat tanıması olası değildi. Oysa o oğlunun hayallerini gerçekleştirmesini istiyordu.

- "Bob! Büyüyünce ne olmak istediğini hiç düşündün mü? Hayatında neler olmasını dilediğin ve hayal ettiğin oldu mu?" diye sordu. Bob, beklemeden cevap verdi;

- "Anneciğim, ben büyüyünce hep itfaiyeci olmak istedim". Anne de gülümsedi ve;

- ''Dileğini gerçekleştirebilecek miyiz bir bakalım'' dedi. Daha sonra, Arizona'daki itfaiye müdürlüğüne gitti ve orada yüreği en az Arizona kadar büyük itfaiyeciler ile tanıştı. Onlara oğlunun son isteğinden söz etti ve oğlunun itfaiye arabasına binip şehirde küçük bir tur atmasının mümkün olup olmadığını sordu.

- ''Bundan daha iyisini de yapabiliriz" dedi itfaiyecilerden biri, "eğer oğlunuzu çarşamba sabahı saat yedide hazır ederseniz, onu o gün şeref konuğu yapar, itfaiyeci kimliğine büründürürüz. Bizimle itfaiye müdürlüğüne gelir, bizimle yemek yer, yangın söndürmeye gelir. Hatta bize ölçülerini verirsen, ona üzerinde Arizona itfaiyecilerinin sarı renk üzerine işlenmiş ambleminin olduğu gerçek bir itfaiyeci kostümü diktirir, lastik botları ısmarlarız. Hepsi Arizona'da üretiliyor.'' Üç gün sonra, itfaiyeci Bob'u aldı, ona elbisesini giydirdi ve hasta yatağından itfaiye arabasına kadar eşlik etti. Bob, itfaiye arabasına kuruldu ve müdürlüğe doğru yol almaya başladı. Kendini çok mutlu hissediyordu.

O gün Arizona'da tam üç yangın ihbarı olmuştu. Değişik itfaiye arabalarına, hatta itfaiye müdürünün özel arabasına da binmişti. Yerel televizyonlar da onu izleyip, çekmişlerdi. Hayallerinin gerçek olması, gösterilen sevgi ve ilgi, Bob'u o kadar etkilemişti ki, doktorların söylediğinden tam üç ay daha fazla yaşamıştı. Bir gece bütün yaşam belirtileri dramatik bir şekilde yok olmaya başlayınca, hiç kimsenin yalnız ölmemesi gerektiğine inanan başhemşire, aile bireylerini hastaneye çağırdı. Daha sonra Bob'un itfaiyede geçirdiği günü hatırladı ve itfaiye müdürlüğüne telefon açıp Bob'un bu dünyaya veda ederken yanında, özel kıyafetleri içinde bir itfaiyecinin bulundurulmasının mümkün olup olamayacağını sordu. İtfaiye Müdürü;

- ''Bundan daha iyisini de yapabiliriz, beş dakika içinde ordayız. Yalnız, acaba bize bir iyilik yapar mısınız? Sirenlerin çaldığını duyduğunuzda, yangın olmadığı anonsunu yaptırabilir misiniz? Sadece itfaiyecilerin önemli bir meslektaşlarını ziyarete geldiklerini söyleyiniz ve lütfen onun odasının penceresini açınız'' diye yanıtladı.

Yaklaşık beş dakika sonra hastaneye çengel ve merdiven taşıyan kamyonet ulaştı. Merdiveni açtı ve Bob'un 3.kattaki odasına doğru yaklaştı. Tam on dört itfaiyeci Bob'un odasına tırmandılar. Annesinin izniyle onu kucakladılar ve ona onu ne kadar sevdiklerini söylediler. Ölümle pençeleşen Bob itfaiye müdürüne baktı ve;

- ''Efendim ben şimdi gerçekten itfaiyeci miyim?'' diye sordu.

- ''Bundan şüphen mi var Bob?'' diye yanıtladı müdür. Bu kelimelerden sonra Bob gülümsedi ve gözlerini sonsuza dek kapattı.

Belki unuttunuz, belki hatırlamıyorsunuz, belki de çok duygusuz, çok katı oldunuz; ama bilin ki "HAYAT; SEVGi VE UMUT SAÇMAKTIR." Eğer bunu okuyunca gözleriniz dolmuyorsa sizin için yapılacak bir şey kalmamış demektir... Yok eğer doluyorsa o zaman sevdiklerinizin kıymetini bilin ve gerçek sevginizi ortaya koyun, lütfen.

 

İnsanlar hayatı boyunca ektiklerini biçiyorlar. Ben buna hayatımın her döneminde şahit oldum. Şimdi anlatacaklarım beni hayata dair çok güvensiz biri yaptı. Bu, belki de bana verilen en büyük cezaydı.

1992 senesinde çalıştığım tekstil firmasına iş veren büyük bir firma vardı. Bu firmadaki ihracat müdürü ile çok iyi anlaşıyorduk. Hatta daha sonra beni de yanlarına aldılar. Ben de işimde iyi ve çok çalışkandım. Hırslıydım; çünkü para kazanmam lazımdı. Asla bir ev kadını olmayı da düşünmüyordum. Bu insan evli ve iki çocuk babasıydı. Ama bu bizim sevgili olmamızı engellemedi. O dürüst, biraz içine kapanık, hayatı işten eve evden işe geçen, bense hayatın tadını çıkarmayı bilen, işimde ilerlemek zorunda olan çılgın; ama dürüst bir kızdım. (Şimdi hem evli insanla birlikte olup hem de dürüst olunur mu diyeceksiniz. Ama o ayrı bir tartışma konusu olabilir.)

İkimizde isteklerimiz bakımından birbirimizi tamamlamıştık. O bana aşıktı; ama ben sadece hoşlanıyordum. Bunu ona da söyledim. Bana bir ev tuttu. Benim onun evliliğine zarar vermeyeceğimden emindi. Çünkü, bunu asla yapmadım. Yalnız beraber olduğumuz senelerin sayısı arttıkça bana daha çok düşkünleşti ve evden çıkmaz oldu. Ben gezip tozarken, o anlaşmamız dişında eve gelip sabahlara kadar beni bekler duruma gelmişti. Ama ben O evine gittiği günler onu hiç rahatsız etmediğim gibi bu durumu yüzüne de vurmuyordum. Ama artık beşinci senenin sonuna doğru işler değişti ve evlenmeyi kabul ettim. Eşiyle konuştu, her şey yolundaydı ta ki izlendiğimizi ben farkedene kadar. Polislerin eve gelip onu araması arasında fazla gün yoktu.

Değişik işler yapmaya başlamıştı, aslında gizli telefon görüşmelerinden anlamam lazımdı; ama eşi ile konuşuyordur diye önemsemedim. Meğer insanlardan para toplar ve sadece faizlerini ödermiş, tabii tıkanana kadar işler yolundaymış. Hatta bir kaç can dostuma yardım olsun diye paralarını ona verip işletmesini istemiştim. Sonunda kaçtı gitti, yok oldu. Hayallerim, evim, arabam, senelerim vs.onunla gitti. Hepsini satarak arkadaşlarımın paralarını ödedim; ama artık ben bir hiçtim, koca bir hiç. Her şey yavaş yavaş geçiyor, sağlığıma kavuşuyorum. Ama hayatta hiçbir şeye güvenim kalmadı, bana her yaklaşana düşman muamelesi yapıyorum. Arkadaşlarımı tanıdım bu arada ve ne kadar yalnız olduğumu fark ettim. Belki ektiğimi biçmiştim, belki de haketmemiştim...

Beklemekle gelmezdi oysa Kaç kez bu söze aldanıp salmıştım sokaklara serseri vücudumu?..O aşk, ya yol kenarındaki dükkandan gelen bir türkünün sesindeydi, ya da karanlık bir caddenin köşe başında

Oysa beklemeden geldi bu kez aşkŞimdi tüm keder dolu hastalık seanslarımı, morga benzeyen alkollü sabahlarda uyandığım yatakları, içine girip yüreğime aldığım vücutları, bildiğim tüm bölük pörçük hayatları, dengesizliklerle dolu hafızamı, anlaşılmaz bir hevesle, bir sonbahar günü boş bir peynir tenekesinde yakıyor şaşkınlığım

Çoktan geldi aşk; bu bir ihtilal olmalıki yıllarca geriye döndüğüm viran haldeki bir ülke gibiBütün ilerleme, ileriye gitme çabalarım yerle bir olmuş, bilmediğim bir kuvvet gidişatıma darbe vurmuşÇocukluğumun gerçekçi sevgisine, masumiyetine ve hevesine dönmüş gibiyim

Şimdi ise Ankara var gözümdeÇünkü bu güzel sevdamın tüm kurtuluşu, özgürlüğü, doğduğum şehrin o beklenen sabahına bağlıÇünkü yıllarımı yiyen bu şehre, yıllarımı bulmaya adadığım sevdayı vermeyeceğim

Sevda

Ne umut dolu şey(?)Oysa öyle karamsar yaşıyoruz kiBu oynadığımız, uğraştığımız, kazanmaya çalıştığımız şey, en az hayat kadar yaman bir oyunKuralı zor, yasası ağır, dönüşü yok!..Dedim ya: Beklenmeden çöken bir darbe, bir ihtilal, bir devrim

Hayalleri düşünüyorum seni Ankara'yı

Aktepe'nin uçurumunda ellerim beline dolanmış, şehri izliyoruz. Ayağımızın dibinde uçurum, gözlerimizde Ankara Uçurumda ölüm var, Ankara'da hayat Her ikisini de aynı anda yaşıyoruz. Güneş yakışmıyor bu şehre, caddelerde yağmur altında dolaşıyoruz. Sonra bir akşam vakti kar bastırıyor. Siyah saçlarında beyaz tanecikler. Güneş utancından göğün dibine girmiş, tek mevsimimiz kış olmaya başlıyor.

Ankara'ya sen yakışıyorsun. Ankara sana yakışıyor.

Düşünüyorum hayalleri, Bazen öyle yakınlar ki, insan ne kadar uzak olduğunu önemsemiyor bile

Hayaller Seninle yan yana öyle güzel duruyorlar ki, sen olmasan, yüzlerine bile bakılmaz. Gelecek, biliyorum o günler... Bu içimdeki umuttan öte, zamanı dolduğunda doğacak çocuğun hayatı kadar kesin

Umutlu, ama karamsar yaşanan bir sevdadan onur duymayı sürdürüyorum. Çünkü Ankara'ya yakışıyorsun, çünkü sana yakışıyor Ankara... Çünkü uzaklığını önemsemeyecek kadar yakın. Çünkü doğacak çocuk kadar kesin

O kesinliğe kadar güzelliğini kapıdan süzülüp giden silüetinle hatırlıyorum. Ve elinden tutacağımız hayaller için, sana içimde bir çocuk büyütüyorum

Nazım Hikmetin Abidin Dino'ya dediği gibi, belki mutluluğun resmi yapılamaz ama hariıtası çizilebilir diye düşünüyorum. Biraz garip ve tutarsız da olsa, sonuçta çizilebilir.

Mutluluk bazen küçük bir hediye, bazen bir bakış, sıcak, candan bir el, çocuğumuzun aldığı diploma vs. olabilir. Mutluluk nerede, niçin ve nasıl algılandığına, kişisine, yerine ve zamanına bağlıdır.

Şuna inanıyorum ki, servet, güç yada güzellik başlıbaşına bir mutluluk sağlamaz. Mutluluk ancak eşler arası gerçek bir sevgi, diyaloğ ve güvenle yakalanabilir. Evli olup da kişinin tek başına mutluluğu söz konusu zaten olamaz.

Son yıllarda yapılan ciddi anket ve araştırmalarda, sonuçlar bilinen tekrarların aynısı. Elindekiyle yetinmesíni bilmeyen insanın, dünyayı da bağışlasan mutlu olma şansı yoktur.

Mutluluk.

Küçük ve az şeylerle yetinmek, elindekiyle mutlu olmasını bilmektir. Beklenti ve isteklerinizi abartmadan sınırlı tutmak, iç ve aile içi huzurun mutluluğu için neden sayılabilir. Dışa dönük gösteriş, moda, lüks, şan, şöhret yada salt mevki, para gücü gibi değerler mutlu olmak için yeterli bir neden sayılmaz...

Hayat bir sınavdır, sahip olmak istediklerinizle değil, elinizdekiyle mutlu ve huzurlu olmanın yollarını öğrenin. Çünkü mutluluk mutlu olmayı arzu eden ve buna gayret edenlerin hakkıdır. Evlilklerde mutluluk ancak eşlerin bir ömür el ele, yürek yüreğe vermesi ile gerçekleşir. Bir başına kimsenin soluğu buna yetmez...

Önemli olan sorumluluklarınızın bilincinde olmak. Tartışmaların, kavgaların esiri olmadan, seviyenizi ve aklınızı kullanmayı ve korumayı öğrenin. Belki, bunun açınızdan pek kolay olmadığını düşünüyorsunuz, doğru ama imkansız olduğunu söyleyemezsiniz. Dikkatlerinizi geleceğinize yönelterek planlı, programlı ve kararlı davranarak istekleriniz doğrultusunda hareket etmeyi gerçekleştirebilirseniz, mutlu olmamanız için hiç bir neden kalmaz. Çünkü emek verilmeden, çaba harcanmadan hiç bir şey kendiliğinden olmaz.

Seviyenin önemi burdandır. Sorumluluğunuz bu yüzden çok önemlidir. Birliktelikler sorumluluk gerektirir. Çünkü mutlu ve huzurlu evlilikler saygı ve yöntemlere bağlıdır. Bazen küçük bir hatanın bile büyük sorunlara dönüştüğü bir arena olabilir.

Etrafınıza bakıp bir düşünün lütfen. Bu kısa süreli yaşam için bu kadar kırıcılık, bu kadar gerilim, bu kadar sıkıntıya, inada gerek var mı?

Nedense bir çok insan anlayışın, dinleyişin, hoşgörü, saygı, sevgi ve geleceğinin yerine salt inadı koyarak yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Ve o acıyı hem kendisi çekiyor, hem de başkalarına çektiriyor. Bunun Hollanda da yabancılara yardım amaçlı sosyal bir kurumda çalıştığım süre içerisinde Türk ve faslı aileler arasında daha yoğun bir şekilde yaşandığının ayırdına vardım. Bu bir anlayış, yetişme tarzı ve kültür meselesi değil midir sizce.

Düşününki, ne kadar yaşayacağımızın belli olmadığı bir dünyada, ömrümüzü hargür içerisinde geçirmenin bir anlamı var mı?. İnsan olarak herkesin sevgiye, mutluluğa, anlaşılmaya, güvene, insan gibi yaşamaya hakkı ve ihtiyacı var. Bütün bunları hakketmek için de öncelikle kötü huylarınızdan vazgeçip, özveride bulunabilecek bir çaba içine girmelisiniz.

Mutluluk yada mutsuzluk denince nedense akla ilk gelen evlilikler oluyor. Evli ve mutsuz çiftlere öncelikle şunu söylemek isterim. Evlilik kurumunuza saygı, güven, sevgi, hoşgörü, açıklık, dürüstlük, alçak gönüllülük gibi, biribirilerini anlama, dinleme anlayışını ve içselliğini yerleştiremezseniz, bilmelisiniz ki, hiç bir tutum yada davranış sizin mutlu ve huzurlu olmanızı sağlayamaz...

Evlilik kurumu her zaman saygı duyduğum ve genel toplum düzeni açısından olması gerektiğine inandığım aile birliğidir. Ancak bizim gibi geri kalmış toplumlarda 15 20 sinde evlenen gençlerin, gelecekleri hakkında öyle bilinçli ve üzerinde uzun boylu düşünmedikleri bir gerçek. Çünkü gençliğin de tozpembe hayallerinin zamanı ve budalalık dönemleridir. Bütün bir yaşamı kurban vermek fazlaca önemli değildir o dönemlerde onlar için. Zaten akılları başlarına geldiklerinde iş işten geçmiş olur.

İstikrar, denge, içtenlik olmayan hiç bir evlilik yada ilişkide iyi ve mutlu bir gelecek beklemek hayalden öteye geçmez. Kadın yada erkek, mutlu olmak istiyorsanız. Kısır, gereksiz tartışma ve çekişmelerle yaşamınızın kararmasına izin vermeden ve karşı durarak, yuvanızda saygı, sevgi ve uzlaşma kültürünün egemen olmasını sağlamalısınız. Bu uğurda çok zor sınavlar vermek zorunda kalabilir siniz. Ancak her birey üstüne düşen görevi yerine getirerek, kendi payına düşeni yapmak için çaba verirse ortada bir sorun kalmaz...

Eğer evliliğinizde ilişkiniz her gün yara alıyorsa, bunun nedenlerini iyi düşünüp, bu yarayı tedavi etmenin yollarını bulup ortaya çıkarmazsanız. Hayatınız boyunca acı cekmek zorunda kalırsınız. Evlilik insanın hayatında önemli bir karardır. İnsanın sığınacağı bir yuvadır. Bu yuvanın kesin kes yıpratılmaması, yara almamasi gerekir.

Bazan ailevi ilişkiler arası ölçüyü kaçırmadan konuşup tartışmanın sayısız yararları var. bu gün bir çok evliliklerde zorunlu olmadıkça konuşmamayı yeğ tutuyorlar. Çünkü ilişkiler arası iletişim yok. Oysa ki psikologlar ülkemizde aile fertlerinin konuşup dertleşmedikleri için bu sebeple ailede bulunması gereken sıcak ilişkilerin doğmadığını bununda aile fertlerinde depresyon stres gibi olaylara neden olduğunun özellikle altını çiziyorlar.

Mutluluk gökte zembille inmez. Hakketmesini bilenler içindir derdi rahmetlik ninem Az ile yetinmeyi bilmek özenti ve gösterişlerden uzak, kendisi olabilmeyi başarmak, mutluluğun hala en temel belirleyicisi olarak bilinmektedir.. Paranın ve ekonomik gücün, güzelliğin, göreceli değerler olduğunu unutmamak gerek. Yalnız başına asla ve asla mutluluğun belirleyicisi değildirler.

Öyle veya böyle hayatı yaşamak, yaşamı da güzelleştirmek gerek. Mutluluk bir çabadır, bir uzlaşma kültürüdür, kendine güvendir, bir iç derinliği, iç zenginliği ve iç güzelliğidir. Mutlu olmak için her şeyi oluruna bırakmak yetmiyor, onun için çalışıp emek vermek gerekir. Her şeyini insan kendi üretmek zorundadır. Mutluluk bize bağışlanmış bir eser değildir. Yaşamı anlamlandırmak için sevgi almak, sevgi vermek gerek. Çünkü insanın varlığını, mutluluğunu hissedebileceği ve hissettirebileceği tek yer yüreğidir.

Mutlu bir yuva kurmayı, mutlu olmayı, mutlu yaşamayı herkes arzu ve hayal edebilir. Ama onun gerekliliklerini yerine getirmekse size bağlıdır. Tabi bu yaşadığınız hayata hangi açıdan baktığınız, gördüklerinizin neresinde durduğunuz, öngörülerinize göre gerçek değerlerin neler olduğuyla da ilintilidir. Bir kere evli olupta gözü dışarda olan insanların kesinlikle mutlu olma şansı yoktur diyor bir düşünür.

Oncelikle, mutluluk insanın kendisinin hak etmesi gereken bir olgudur. Bir piyango bileti ile gelse bile yinede doğru bileti almak yada seçmekle mutluluğa erişilir. Oysa acı ve mutsuzluk her zaman bir maruz kalmadır. Bir haksızlıktır, çaresizliktir. Mutsuzluk bir acı ve çile çekme halidir. Yoksa kim mutsuz ve bedbaht olmayı ister.

Araştırmalarda, doğru kişilerle, doğru evliliklere odaklanmanın önemini vurgulamadan geçemiyeceğim. Mutlak zekadan çok, sosyal zekanın ve sosyal yapının mutluluğa çok daha olumlu katkılar sağlayacağının altını özellikle çiziyor uzmanlar.

Kavgadan, kargaşalardan uzak, hayata gülerek ve gülümseyerek bakabildiğimiz saygı ve sevgi kültürümüzü pekiştirerek, yaşamı omuzlarımızda bir yükmüş gibi görmediğimiz an, yükümüz hafifleyecektir. Üstelik hayat bize çok daha renkli ve zevkli gelecektir. Yazımı yıllar önce yazdığım bir şiirle noktalamak istiyorum. Yolunuz yüreğiniz kadar aydınlık, uğurunuz açık ola