Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine
Edebiyat (Hikaye-Öykü) tarafından Sosyal Bilimler'de yazılan bir grup blogu
  • Konu

    172
  • Comment

    1
  • görüntüleme

    10.291

Bu bloğa katkıda bulunanlar

Bu Blog Hakkında

Edebiyat eseri, bir dil ürünü olan yazılı ve sözlü eserlerin tümü. Edebiyat (Hikaye-Öykü); Beğendiğiniz yada kendinizin yazmış olduğu kısa hikayelerinizi ekleyebilirsiniz. Yaşanmış ya da yaşanabilecek şekilde tasarlanmış olayları kişilere bağlı olarak belli bir yer ve zaman içinde anlatan eserlere hikaye denir.

Entries in this blog

Aslında denizler mavidir bilir misin ya da biraz yeşil... Griye bulanmış sulara , siyaha bulaşmış derinliklere deniz demeye dilim varmıyor benim. Varnalının kızıyım ben. Geldiğim yer Suyun öte yakası. Kanım ayak uyduramıyor kasvetine Anadolu'nun. Hüzün kokusu alıyorum buram buram dağlarda uçuşan martılardan. Düşlerimdeki bembeyaz martılar; dünya barışının beyaz güvercinlerine inat, huzurla yüzerlerdi bir zamanlar, maviliğinde içimin denizlerinin... Artık içimi temelli terk ettiklerini keşfetmiş bulunuyorum.Zaten çoktan, çağdaş resimden çıkarılıp atıldı bulutların kenarına iliştirilen martı siluetleri.

Şimdi tuvallerden siyah kargalar sarkıyor salkım saçak. Sebebini merak ettim bir süre ve sonunda çözdüm. Entelin biri açıklayıverdi sıvazlayarak keçi sakalını. "Martılar çöplüklerde uçmaya alıştılar denizi terk ettiler.ve onlar artık çevre kirliliğinin bir simgesi" dedi ve asla resme giremezlermiş kirlenmiş beyaz giysileri ile. Nasıl mantık ama! Tüm yaşamım boyunca; bu tür keskin ve zeka ürünü tanımlamalar yapabilmeye özenmişimdir. Oysa ki fazla zeki biri değilim. Bu yüzden içim sızlayarak martıların giysilerini temizleyebilmeyi düşlüyorum. Hala! Denizimin kokusu.. denizimin kıyısı mavisi.. biraz da yeşili... nerede şimdi ? Hışırtısını dinleyemediğim dev dalgaların. Yüzümde serpintisi dolaşamadığında tuzlu rüzgarın ve başlıyorum usuldan. Yaşam bu mu ya da başka bir deyişle bu yaşamak mi, diye. Hem bilir misin ki balıkların sesi çok neşelidir aslında. Ağız dolusu seslenirler birbirlerine kaygan derilerine tutunmuş yaşamlarının gücü yettiğince.

Denize düşme talihsizliğine uğramış bir simit parçasını paylaşmaya çağırırlar birbirlerini. Ve bu seslenişle bilirler ki her boyda balık gövdesi icabet edecek bu çağrıya. Ve yine bilirler ki büyük balık küçük balığı yutar. Ama seslenişleri donmaz dudaklarında. Islak gövdelerindeki kıpırdaşma; yaşam kavgasının erdemine dönüşüp yüzgeçlerinde soluklanır ve belki de; son bir kuyruk darbesine takılır kalır. Ama ne gam. Sudaki yaşamda gam yoktur bilir misin? Yeter ki suyun içinde olmaması gereken bir nesneye tutunmasın yazgıları. Bir olta iğnesine kanmak ve çırpınmak, gergin misinayı sallayarak. Yazgıları değildir aslında. Ya da olmamalı. Şimdi kirli ve pis bir kentteyim. Sevda, paslı iğnesine takmış zokayı Misina gergin. Yazgım bu değil aslında. Ya da olmamalı.

Bana ait olmayan havalarda soluk almayı bilmiyorum. Ben Rahimdeki suyun usta dalgıcıydım. Şimdi ise; yüreğimdeki cenin, yüzgeçlerine sevdalı bir pirhena gibi, akciğer solunumuna geçmeyi reddediyor. Çok net olarak görüyorum ki; kıyılarımda sarı çizmeleriyle suya girmiş adamlar var. Ellerinde; kirli soluk ışıklarıyla göz kırpan gemici fenerleri ve ağırlaşmış ağlar, çığlıklar atıyorlar.

O Sarı çizmeli adamlar var ya Varnalının kızı;işte o adamlarBüyük balık küçük balığı yutar kuralını bile bozdular.Şimdi ise eğri büğrü gövdeleri ve kirli elleriyle ördükleri ağlarını topluyorlar. Ağlar gergin ve ağır. Yarı bellerine kadar suya girmiş adamlar sarı çizmeli.Ağlarında ise ; balıklar var. Sana, asla yanıtlamak zorunda olmadığın son bir soru daha sevdiğim. Balıklar da ağlar. Bilir misin?

Tüm kötülüğümle iyilik nedir dediğim bir zamandı. Bütün vakitlerimde bu soruyu soruyordum evet ben kötüyüm ama iyi nedir? Muhabir bana kayıt cihazı uzattı ve bunu neden yaptınız diye sordu? Ben onu duyacak gibi değildim bir kaç defa aynı soruyu yöneltti. Tüm merakıyla soruyordu... Atatürk ü ve savaşları görmüş bir çocuktu Cem. Tüm abileri savaşta ölmüştü ve hepsi atatürk ü görmüştü. Cem, ülkemizi kurtaran ulu atamızı bende görmek istiyorum anneciğim diyor annesi ise, oğlum ata çok yoğun çalışıyor, ülkemizin ferahı için meclis kurdu, cumhuriyet i ilan etti bizler için sağlığından da oldu diyordu.

Çocukluğunun verdiği saflıkla herşeyi güzel görüyordu. Oldukça zeki, akıllı, konuşması güzel ve saygılı bir çocuktu Cem. Hep iyi şeyler yapacağım anneciğim, seni hep gururlandıp mutlu edeceğim seni çok seviyorum. Cem büyümeye başladıkça ne kadar iyi olabileceğini ve tam tersi ne kadar kötü olabileceğini söylüyor.

Ama ben hep iyiyim Atatürk gibi olma hırsıyla büyüdüm ve daha da önemlisi ülkem için yaşamak ve faydalı şeyler yapmak istiyorum ben nasıl kötü olabilirim ki diyordu. Lise yıllarında öğretmenleri tarafından takdir edilmiş, geleceğinin çok iyi olduğu söylenen Cem için iyi fırsatlar ayarlanması ve kaliteli bir eğitim alması gerektiğini söylüyorlardı. Cem ailesinden ve toplumdan aldığı eğitimle aslında hiç bir eğitime ihtiyaç duymuyordu. Daha önce yazılmış olan kitaplar ona sadece bilgi verebilirdi ya da yeniden yazılacak olan kitaplar onun hayatı olabilirdi. Toplumu düşünüyordu hep. Günü yaşadığı yeri ve ordan gelip geçen insanları gözlemleyerek geçiyordu. O Üsküdar ın en güzel evlerinden birinde büyüdüğü için kendini çok şanslı hissediyordu. Üsküdar ın en iyi lisesinde okuyordu. Üsküdar Amerikan Lisesi yaşadığı zamanının en iyi eğitim veren liselerindendi. Bir yastık alır ve ağaca tırmanır sahilden gelip geçenleri izler düşünür düşünür... Tırmandıkça insanlar küçülüyordu ve gördüğü bir çok şey küçükken o denize bakıyordu.

Herşey yüksekten küçük gözüktüğü halde genişliği ölçülemiyecek deniz hep aynı gibi geliyordu. O buna Kedi bakışı diyordu. Kedilerin uzağı çok net görebildiği halde gözlerinin göremeyeceği kadar geniş bir açıya baktıklarında görmeleri zorlaşıyordu. Ve o hep aynı uzaklıkta kalmış oluyordu. Yükseldikçe gördüklerinin küçüldüğünü bilsede düşünceleri büyüyordu. Denize, gökyüzüne ve birde geçen arabalara bakıyor.

Peki arabalara ve insanlara bakmanın gereği ne diyordu. Neden atatürk öldükten sonra kendilerini değiştirme girişimlerinde bulunan ama bunu geleceğimizi gören ata nın dediği gibi yapamayan onlara bakıyorum. Onları dinliyorum bu çok da zevkli oluyor ama hep kendilerini ve kötülüklerini anlatan bu insanlar beni dinlemeliydi. Arabalar ve insanlar o kadar hızlı gelip geçiyordu ki çocukken o kedi bakışı ağcının üstünde hep denize bakacağına göremeyeceğim şeyleri görmeye çalışmayacağına dair kendine söz vererek büyümüştü. Zamanının en iyi liselerinden birinde Üsküdar Amerikan Lisesinde okumuştu ve çocukken söz verdiği gibi annesini gururlandırıyordu. Okulu bitirince mesleğini düşünüyordu.

Üniversiteye gitmeli ama hangi bölümü düşünmeli diyordu Cem. İnsanlar birbirlerine ağacın dibinden bakıyor ve hep aynı şekilde görüyor birbirlerine koydukları kurallar, devletin onlara koyduğu kuralllar arasında güçsüzleşen ve değişen ülkem için ben hukuk u seçmeliyim diyordu. İstanbul Üniversitesinin Hukuk bölümünü kazanmış ve annesine verdiği sözü tutmuştu. Hep iyi şeyler yapıyordu ve annesi onunla gurur duyuyordu. Üniversitenin ilk yılını birincilikle bitirmişti. Üniversite de herkes Cem i tanıyor. Güzel konuşmasını, insanlara olan saygısını, sevgisini ve ona özel olan konuşma tarzıyla Cem i dinlemeyi seviyorlardı. Cem, üniversitenin ikinci yılında sınıflarına yeni kayıt olan kıza aşık olmuştu. Sürekli onu düşünüyordu.

Üniversiteye yeni gelen Zeynep in bu durumdan haberi yoktu. Nereye gitse Cem den bahsediyorlardı ama bir türlü Cem le konuşma fırsatı bulamadığı için çok üzgündü. Cem hep geleceğini denizi, gökyüzünü ve annesini düşündüğü için hayatında aşk a yer vermiyordu. Ama artık bu duyguyu engelliyemiyordu bununla mücadele etmek yerine ona olan aşkını anlatmaya karar verdi. İlk konuşmanın etkileyici olması gerektiğini düşünüyordu. O gün ki ders çıkışı için çok iyi bir plan yapmıştı. Ders çıkışı Zeynep in masasına sınıf arkadaşları tarafından kağıtlar bırakıldı.

Bunlardan biride Cem in kağıdıydı. Her bir kağıtda başka bir şey yazıyordu. Zeynep şaşkınlıkla kağıtları açıyor okuyordu. "Zeynep senin çok zeki olduğunu düşünüyorum", " Zeynep sen çok güzelsin", " Zeynep gözlerinin bir okyanus gibi olduğunu düşünüyorum bana her baktığında nefesim kesiliyor ve boğuluyorum", " Zeynep konuştuğunda dudaklarına bakıyorum aynı annemin dudakları gibiler samimi, içten, nazik ve bir anne gibi seven." bir çok kağıt vardı Zeynep bir kaçını okuduktan sonra devamını yürürken okumaya karar vermişti.

Zeynep in eve gidiş yolunu bilen Cem yol üzerine de bazı mesajlar bırakmıştı. Zeynep okudu bir kağıtda " Seninle evlenmek istiyorum sen aşık olabileceğim tek kişisin" yazısını gördü ve bir anda elinde ki diğer kağıtları düşürdü. Okuyamadığı bir çok kağıt vardı ve rüzgarla birlikte hepsi uçmuştu. Arkadan bir ses ısrarla Zeynep diye bağırıyordu. Zeynep dönüp baktığında ona seslenen kişiye yaşadığı duygusallıkla birlikte aşık olmuştu. Zeynep, her düşüncesiyle Cem gibiydi. O uzağa bakar ve uzaktaki güzelliği görmeye çalışır. Uzakta ki denizin dibine dalar ve boğulmamaya çalışırdı.

Gördüğü yakışıklı kişi sınıf arkadaşı umutdu. Umut yanına gelip Zeynep e, "Ders çıkışı ağlamaklı gibi oldun seni merak ettim iyi misin ?." dedi. Zeynep ilk bakışta hoşlandığı adamın onunla ilgilenmesi karşısında çok heyecanlandı ve konuşamadı. Umut, "Seninle yürüyebilir miyim?" diye sordu. Zeynep onaylarmışçasına kafa salladı ve evine kadar beraber yürüdüler.

Bu sırada Cem hazırlıklarını tamamlamış bir şekilde çay bahçesinde bekliyordu. Ancak Zeynep kağıtları okuyamamıştı ve Cem in planladığı gibi yol üzerinde ki yazılarda görmemişti. Gece sonuna kadar Zeynep i beklerken ona olan aşkının bu bekleyişle daha da arttığını düşünüyordu. Eve dönerken kağıtları ve mesajları görmediğini düşünerek içinde ki aşkı daha da ateşliyordu....

VAZGEÇTİĞİN TOPRAKLAR SENİNDİR.Bu kadar büyük fedakarlığı kim yapar?

içimde sana ait duygular varken o duyguları susturmak ve bir daha konuşturmamak ama sen bilmezmisin ki o duyguları içinden asla söküp atamazsın .

Belki farklı dünyaların insanıyızdır imkansızlıklar içinde bulmuşuzdur birbirimizi sen hiç birzaman yaşamasanda o gizli güçlü duyguları ben senin adına yaşadım.

Şimdi susma zamanı herşey bitti artık geriye dönüş yok sen beni hissetmesende ben seni herzaman hissedeceğim .Belki sana dokunabilecek kadar yakınım , ama gerçekte yıldızlar kadar uzaksın bana.

Yine sensiz bir gün daha bitti ve akşam oldu ben yine senin aşkınla yanıp tutuşuyorum seni görememenin acısını hissediyorum yüreğimin en derin köşesinde bile ve bakışların geliyor yine aklıma o bakışlar ki beni benden alan alev alev yakıp kül eden.

Öyle bir derde düşmüşüm ki ne çaresi var nede bir çözüm yolu sensizliğin acısını taşıyorum hasretinle yaşıyorum ve düşünüyorumda bu kadar hasretin sonu ne olur? ben şu an seni hissedip seni yaşıyorum ama senin dünyanda ne oluyor kim bilir belki şu an yemek yedin yada televizyon izliyosun belkide sevgilinin kollarındasın yok yok buna dayanamam bu benim için çok ağır bir yük .Herşeye dayanırım sensizliğe ebedi yalnızlığa acı çekmeye ama seni bir başkasıyla asla paylaşamam daha buna hazır değil acılı yüreğim.

Seni düşünüyorum şimdi gözlerim yine doldu hıçkırarak ağlamak istiyorum kimsenin bilmediği yalnız benim bildiğim bu aşk çilesinden kurtulmak içimi boşaltmak .TEK İSTEĞİM eğer sen hiçbir zaman benim olmayacaksan seni görmeyeyim hayat yolunda ikimizde farlı dünyalara gidelim ..tesadüfende olsa karşılaşmayalım çünkü seninle her karşılaşmamız beni bitiriyor ölüp ölüp diriliyorum kendimi tükenmiş hissediyorum ayakların altında param parça ezilmiş kalp sancısıyla baş edemiyorum .

Eğer seni görmezsem belki daha az kalbim ağrır.en zoruda güzel gözlüm ne biliyormusun sen bana o kadar yakınsın ki tutabileceğim uzanabileceğim kadar söyle ben nasıl dayanayım şimdi uğrunda gecelerce uyumadığım adını her tarafa en önemliside kalbime kazıdığım canım yanımda duruyor ve ben ona sadece bir yabancı gibi davranamak zorundayım .şu an sana o kadar yakınım ki hemen yanı başımdasın kendimi zor tutuyorum inan kapını çalmamak için of bunu düşünmek bile beni ne kadar çok heycanlandırdı .Acaba ne yapardın beni görünce o güzel gözlerin gülümsermiydi bana yoksa kaşlarını mı çatardın bu ne dercesine..

Seni unutmak için neler yaptığımı bir bilsen inanamazdın aslında başarmak üzereydim ama o bakışın o anı ben nasıl unutayım hayatımın en güzel dakikalarını hiç bitmesin dediğim senin yanında dizlerimin çözüldüğü an.Yine en başa döndüm ve unutma çabalarım sonuçsuz kaldı ve ellerim yine bomboş en başa döndüm.Birazda sen anlasan güzel gözlüm benim kim olduğumu senin için deliye dönen bu yaralı ve suskun yüreği ben ozaman ne yapardım.Ama bu hiçbir zaman olmayacak sen kendi dünyanda yaşamaya devam edeceksin.Ben senin dünyandan bir çıkabilsem eski dünyama dönebilsem .Önceden yalnız ama huzurlu günlerim vardı ya şimdi hem yalnız hem acılı kırık kalp taşıyan biri oldum.

Sen ve sensizlik şimdi ben bu iki acı düşünceyle savaşıyorum . deniz.

YORGUNUM

08.02.2006

Mevsimler su gibi akıp geçiyordu hayatımızdan bir gün daha eksiliyor düşünüyorum da ne kazandım ne kaybettim?

Belki sağlıklı olmama şükretmeliyim çünkü sağlık yaşamın en önemli özelliği. Bunu biliyorum şükrediyorum da ama yinede bilinçaltımda beni rahatsız eden bir dürtü var. Bunun sebebini bulamıyorum aslında şöyle bir bakıldığında normal bir hayat sürüyorum acaba benim hayattan beklentilerim her zaman çokmu fazla şeyler oldu? ASLINDA DEĞİL SADECE SIĞINACAĞIM BİR LİMAN OMUZUNDA AĞLIYABİLECEĞİM BİR DOST, YADA BENİMLE İLGİLENEN YÜREKLER.. Bilemiyorum hayatın gerçekleri çok zor ve bunu yaşamak bana ağır geliyor beni üzse de ben yinede yaşamaya devam ediyorum.. Ümitlerimde önceki kadar canlı değil artık puslu bir dağın ardında kaldı adeta.. Eski beni düşünü yorumda nekadar umutluydu yaşama karşı çocukça hayaller kurar ve gerçekleşeçeğini düşünürdüm... hımmm şimdi anlıyorum içimi yakan o gerçekleri meğer yaşam her zaman azla yetinmekmiş... ulaşamayacağın meyvelere uzanmamakmış çünkü o meyvenin dalı ulaşamayacağın kadar yükseklerdeymiş ben o ağacın dibine oturmuşum yıllarca meyvenin düşmesini beklemiştim... yazık çok yazık...

şimdi ruhumda esen fırtınaları ne ben nede o hayaller dindirebilir... artık senaryosu önceden yazılmış bir filmi defalarca oynuyorum ve garip olanda kendi filmimde başrol oynamıyorum sadece oynuyormuş gibi gözüküyorum ama sadece basit bir figürandan ibaretim.. hep bir gün gelecek o büyük başrolü ben kapacağım diye düşündüm....ama bugün belki figüran bile olamadım ne gariptir ki bu filim benim ama ben yokum aslında..

sanki kabul etmişim bu gidişi ,sanki her şey olup biterde insan bir boşlukta kalır, sanki izlediğin bir film biterde düşünmeye dalarsın aklında kalan sahneleri işte bende böyleyim hayatın yaşanmışlığının yorgunluğu var üzerimde.. bazen kendimi günlerin akışına bırakıyorum ....hiç düşünmeden... Ama bazen olmadık zamanlarda aniden o gerçeklerle irkiliyorum adeta kafamda şimşekler çakıyor... o an içimden bişeyler kopup gidiyor... dalıyorum ..dalıyorum ve sonra yine sahte hayatıma devam ediyorum........ ( yorgun bir günün ardından hissettiklerim.....derya deniz....)

ÇOCUK OLMAK

Her şeyi istersin benimde olsa dersin ama bilmezmisin ki bu isteklerin her zaman içinde kalacak hiçbir zaman gerçekleşmeyecek. Sonunu bildiğin bir kitabı okuyorsun defalarca okuyup bitirip tekrar başa dönüyorsun.
Herşeyi istersin benimde olsa dersin ama bilmezmisin ki bu isteklerin her zaman içinde kalacak hiçbir zaman gerçekleşmeyecek. Sonunu bildiğin bir kitabı okuyorsun defalarca okuyup bitirip tekrar başa dönüyorsun.
İçindeki denizde boğulursun çığlık atıyorsun sesini yalnızca senin duyabildiğin her hücrenle acını yaşıyorsun ve en kötüsü de bu acıyı ölürcesine yaşarken etrafına hiçbir şey belli etmemek için mutluluk oyunları oynuyorsun.
Artık hiçbir şeye inancın kalmamıştır tümüyle bitirmişsindir umutlarını karamsar yalnızlığın ve sen vardırsın umutlarının yerine. Herşeyden herkesten nefret edersin elinde olmadan onlar senin için bir hiçtir.
Bazen günlerce hiçbirşey düşünmezsin adeta kafan bomboş olur ve aslında bu iyidir seni rahatlatır en azından bir süreliğine unutursun yalancı dünyayı. Ama bir zaman gelirki acı gerçekler bir anda sarar vucudunun her yanını o an ölmek istersin kaçmak acılarından seni üzen herşeyden. Ama cesaretin yoktur en son darbeyi indirmeye .
Sevgi neydi acaba? Bunu bilmiyordum anlamını çözemiyordum birini düşünmekmiydi? kendinden çok onumu sevmekti gündüzünde gecende onumu yaşamaktı dokunmakmıydı sevgiyle yüreğinin en uç noktasına. Bilmiyordum ve anlamaya da çalışmıyordum artık sevgiyi anlamanın benim için geç olduğunu düşünüyordum… geçmişe gittiğimde her şeyin ne kadar da boş olduğunu görüyordum ve geleceğimi düşündüğümde yine anlamsız ve boş dünyama devam edeceğimi değişen hiçbişeyin olmayacağını gördüğümde bedenim sarsılıyordu düşüncem donuyordu.
Çocuk olmak vardı şimdi gamsız oyunlar peşinde koşan geçmiş gelecek kaygısı olmayan sadece oyun düşünmek ne çok isterdim. Hayattan anladığım tekşey şu oldu..;
Her zaman yalnızsın ve hep yalnız olucaksın....deniz.
                                                                                                            06.01.2007
 
 

SUSKUN

Her şey gibi insanlarında sonu gelir bir bakmışsın varsın bir bakmışsın yoksun ama bezende yaşarken bile ölürsün.
Kendi duygularınla kendini öldürürsün. Bilerek lades dersin mutsuzluklara. Boş bir yaşamı yaşamak kadar zor bir iş yoktur herhalde. Ama yapacak bir şey yok ki ne yapacaksın doluya koysan olmaz boşa koysan olmaz. Çok mutsuzdur sun bunu kimseye söylemezsin yalnızca kendinle paylaşırsın patlayacak duruma gelirsin ama yapacak bir şey yoktur. İmkânsızlıklar imkânsızdır.
Yolda yürürsün ayakların yere basmaz hayaller aleminde yaşarsın dünyayı görmezsin kendi kendinle paylaşırsın kendince yorumlar yaparsın insanlar hakkında yorumlar yaparsın kimse farkında olmadan gülersin içinden kahkahalarla bezende ağlarsın hıçkırarak kimse anlamaz yaşadıklarını her zamanki gibi sadece sen bilirsin ..
Artık bütün umutların bitmiştir ve kendini alıştırmış tırsın yaşayacaklarını çünkü her yıl aynı şeyleri yaşıyorsun zaten değişiklik neden olsun ki açıkçası çokta ilgilendirmiyor artık.. Sadece şu acıma duygusu geçsin başka bir şey istemiyorum.
Bazen mutluluklara düşman acılara dost oluyorum elimde olmadan sebebini bilmeden kendimi tanımıyorum beynimde benim bile anlayamadığım düşünceler geçiyor ve bu benmiyim diye hayretlere düşüyorum. şu hayattan tek bir şey öğrendim insan çocukken çok hayalci oluyor ve kendine güveni oluyor ama aradan yıllar geçtikçe bu düşünceler değişiyor bunların sadece bir hayal olduğunu anlıyorsun ve gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalıyorsun ve bunu her zaman başarmak mümkün değil bakıyorsun yapacak hiç bir şey yok artık görmüyorsun , duymuyorsun ve konuşmuyorsun artık kendini bilinmezliklerin kollarına bırakıyorsun zaman ilerliyor birde bakmışsın yıllar senden yaşama umudunu hayallerini ve gülümsemelerini almış eskiden hiç susmayan sen şimdi konuşmaz olmuşsun ...suskun......
12.03.2006

YALNIZLIĞIM VE SEN

Bir zamanlar ne kadar çok sevdiklerim vardı etrafımda har yanımda sevdiklerim vardı. Şimdi bakıyorumda kimsem kalmamış yapayalnız kalmışım sadece kendimle içimden sürekli ağlamak geliyor bağırmak, haykırmak kimse yokmu ? neredesiniz sevdiklerim neden gittiniz ben dayanamıyorum bu kimsesizliğe.Hayatın kuralımı bu tek başına kalmak eğer öyleyse ben buna dayanamıyorum .Herkes hayatıma giriyor ve sonunda bişeyler alıp yüreğimden bilinmezliğe doğru gidiyorlar.
Yüreğimde yeni bir sayfa açıldı birden gelen, haber vermeden beni bağımlısı yapan onunla kendimi güvende hissettiğim huzuru bulduğum heran yanında olmak istediğim onsuzken kendimi sokaklarda kimsesiz hissettiğim, sözlerinde umudu bulduğum sıcaklığında kendimi çöllerde hissettiğim yüreğimi titreten çok duygulu çok tatlı benim diyebileceğim biri.
Şimdi ise tek korkum onunda hayatımdan bilinmezlere doğru yol alması ama bu sefer aynı şeyi yaşarsam kalbimi sonsuza kadar kapatıcam hayata sevgiye umuda. Ne olur beni bırakma senden mahrum etme ben çok narinim duygusalım bunu kaldıramam hayatımı sana verdim ve senin yaşatmanı istiyorum..
Sen varken hayat ne kadar kolay dünya daha bir güzel daha bir yaşanılır herşey ne kadarda olumlu senin gülümsemen benim gülümsemem senin gözündeki tek damla göz yaşına dayanamam sen hep yanımda ol beni sar sarmala kalbine al yüreğine tenine al ,senin sıcak yüreğinde ısınmak istiyorum ve sana sarılarak uyumak hiç uyanmamak.
Benim hayalimde hep sen varsın seni yaşatıyorum soğuk gecelerime çağırıyorum seni boş kalan kollarıma alıyorum nefesini hissediyorum her yanımda güzel kokunu duyuyorum bana huzur veren gözlerine dalıyorum güzel sözlerinde coşuyorum kendimden geçiyorum sana seni nekadar sevdiğimi anlatıyorum sende bana senin anlatmana gerek yok ki sen benim yüreğimsin ne hissettiğini biliyorum diyorsun. Sabahlara kadar konuşuyoruz en olmadık şeyler bile bizim cümlelerimizde anlam kazanıyor sevgiyle seçilmiş en özel cümlelerle anlatıyoruz sevgimizi ne kadar çok olduğunu..
Senin her anını bilmek neler yaptığını en önemsiz bulduğun ayrıntıları bile, seni ne kadar çok kıskanıyorum herkesten herşeyden yalnız benim ol benim gözlerime bak istiyorum.
En olmadık anda aklıma gelen kötü düşünceleri senin varlığınla kovuyorum çünkü biliyorum ki senin varlığın onların hepsini ezer. Endişelerimi alır bana yaşama sevinci verir.
Sen hep yanımda ol ışığım ol beni karanlıklardan kurtar canım ol benim ol yalnız bana ait ben seninim ve hep öyle kalacak.. Artık benim geçmişim yok hep geleceğim var seninle hayatım seninle başladı seninle bitecek..

SEVGİ AĞACI

Bir zamanlar, uçsuz bucaksız bir kum çölünün ortasında, yemyeşil yaprakları ile dibine gölge ve serinlik veren bir ağaç varmış. Çölün kavurucu ve acımasız sıcağı, kumları kızdırır ama bu ağacın yeşil yapraklarını kurutamazmış. Kızgın güneş ne yaparsa yapsın, yapraklar hep yeşil ve parlak olurmuş.
Güneşin sıcağından bunalıp kaçan tüm hayvanlar, bu ağacın gölgesinde dinlenir, esen rüzgarın tüylerini okşayışına kendilerini kaptırıp, uyuklarmışlar kaygısızca. Ağacın dalları arasına yuva yapmış olan kuşlar, yaprakların gölgesinde güneşten korunup, kanat çırparak daldan dala uçuşur, şarkılar söylermişler mutluluk içinde...
Çölün ortasında, kızgın kumlarla çevrili bu ağacın nasıl beslendiğini mi merak ediyorsunuz? Söyleyeyim: Sevgi ve mutlulukla beslenirmiş bu ağaç. Diğer ağaçlar gibi topraktaki suyu ve besinleri çölde bulamadığı için, sevgi ve mutluluktan sağlarmış gereksinimini. Bu ağacın sevgiden oluşan besini, diğer tüm ağaçlardan ayrı bir özellik katarmış ona. Yaprakları daha canlı, gölgesi daha serin, gövdesi daha güçlüymüş. Ona "Sevgi Ağacı" derlermiş.
Gölgesinde barınan havyanların sevgisi, dallarında ötüşen kuşların neşesi, ağacı sevindirirmiş. Bu uçsuz bucaksız çölde işe yaradığını anlayıp, daha çok sevgi ve mutluluk yaymak için yaşarmış.
Güneş bile, o kavurucu sıcağını tüm çöle yayan, suyu buharlaştıran, toprağı kurutan acımasız güneş bile, ona sevgi ile eğilir, ışınlarını ağacın üstüne yansıtmamaya çalışırmış. Ağaç, dibindeki hayvanların sevgisi çoğaldıkça büyür, büyüdükçe dallarını açar, yapraklarını kabartır, daha çok gölge yapmaya çalışırmış.
Rüzgar da onu pek severmiş. Çölde köşe bucak dolaşıp, kumları öfkeyle bir yerden ötekine savurup duran rüzgar bile, ağacın çevresine gelince yumuşar, gölgesinde uyuklayan hayvanları serinletmeye çalışırmış. Hafif hafif estikçe, ağaç da yapraklarını sallar, çöl sıcağını uzaklaştırırlarmış el birliğiyle...
Çöl ortasındaki Sevgi Ağacı, gölgesinde yaşayan hayvanların sevgi ve mutluluğu ile beslenip büyürken, gölgesindeki hayvanları da mutlulukla doyururmuş. Ağacın gölgesinde kedi ile fare kucak kucağa uyurken, köpekler kedilerin tüylerini yalarmış. Ağacın gölgesi büyüdükçe, altında daha çok hayvan barınır olmuş. Ağacın yaprakları büyüdükçe kalp biçimini alıyor, sevgi ile çarpıyormuş "pıt, pıt" diye...
Bir gün, tüm havyanlar Sevgi Ağacı'nın gölgesinde mutluluk içinde yaşayıp giderken, uzaktan bir tilkinin kumlar üzerinde sürünerek ağaca doğru geldiğini görmüşler. Hepsi birden el etmişler tilkiye, "Çabuk yürüsün, ağacın gölgesine sığınsın" diye. Tilki tam ağaca yaklaşacağı sırada, sıcak çöl güneşi onun tüm gücünü emivermiş. Zavallı tilki, bitkin bir durumda kumlar üzerinde serilip kalmış boylu boyunca...
Hemen üç küçük çöl faresi, kumların arasında yuvarlana yuvarlana, ölmek üzere olan tilkiye koşmuşlar. Kuyruğundan ve ayaklarından çekiştire çekiştire, ağacın gölgesine taşımışlar onu bin bir güçlükle...
Tilki kendinden geçmiş bir durumda, ağacın gölgesinde hareketsiz yatarken, tüm hayvanlar sevinç çığlıkları atmışlar: "Yaşasın tilkicik kurtuldu" diye. Hepsi de Sevgi Ağacı'nın gölgesinin tilkiyi iyi edeceğini, bitkin ve baygın yatan tilkinin bir süre sonra kendine geleceğini biliyorlarmış...
Sevgi Ağacı, çevresindeki havyanların düşündüklerini doğrularcasına, kalp biçimindeki yapraklarını eğmiş tilkinin üzerine. Dallarını ve yapraklarını sallamış, serinletmiş sıcaktan bitkin düşen tilkiyi. Sonra rüzgar yardıma gelmiş. En yumuşak okşayışı ile serin serin üflemiş tüylerini. Diğer hayvanlar sevinç gösterisini sürdürmüşler, "Ağaç daha çok beslensin, tilkiyi kurtarsın" diye. Kuşlar cıvıl cıvıl ötüşmüşler, "Yapraklara renk gelsin, pıt pıt kalp gibi çarpsın" diye...
Sevgi ve mutluluk ilacını alan tilki, yavaş yavaş kendine gelmeye başlamış. Önce soluk almış derinden. Ciğerlerine sevgi ve mutluluğu çekmiş bir nefeste. Kanı ısınmış. Kuyruğunu sallamış mutlulukla. Ayaklarını oynatmış yavaşça. Kendine gelip gözlerini açınca, çevresinde oynaşan, mutluluk çığlıkları atan havyanlara bakmış gülümseyerek.
Sevgi Ağacı onu iyileştirip, eski gücüne yeniden kavuşunca, kendine gelmiş ve birden ayağa kalkmış. Şöyle bir gerindikten sonra silkinmiş. Tüylerine yapışmış çöl kumlarını temizlemiş daha güzel görünmek ve rahatlamak için. Kumlardan arındıktan, Sevgi Ağacı'nın gölgesinde mutluluğu kana kana içip, kendine geldikten sonra, tüm hayvanlara teşekkür etmiş, yardımlarını esirgemeyip, kendisini hayata döndürdükleri için...
Ama tilki bu rahat durur mu? Hayvanların arasında dolaştıkça sinsi sinsi, birinden aldığını diğerine, bire bin yalan katıp, aktarmaya başlamış. Hayvancıklar eskisi gibi birbirlerini sevgi ile okşayacaklarına, birbirlerine hırlamaya başlamışlar. Dişlerini gösterip, bir diğerini kovalamışlar düşmanca. Onların birbirlerine kızıp hırlamaları tilkiyi pek sevindirmiş. Sinsice gülmüş: "Yaşasın, aralarındaki dostluğu yıktım" diye.
Dosluk ve sevgi yıkılıp, hayvanlar birbirlerine düşünce, birlikteliklerinden doğan güçleri kalmayacak, tilki de bir yolunu bulup, tek tek tuzağa düşürüp yiyecekmiş havyanları. Kurgusunu sinsice uygularken düşünememiş Sevgi Ağacı'na zarar verdiğini. Havyanların birbirlerine olan sevgisi ve güveni azalınca, ağaç beslenemez olmuş. Önce yaprakları küçülmüş, mutluluk suyunu içemediği için. Sonra güneşin yakıcı ışınlarına engel olamamış. Küçülen yaprakların arasından sızan ışınlar, gölgesini azaltmış. Barış yok olmuş. Barışın yerini korku ve kuşku almış. Kuşlar dallar arasında kaçışıp durmuşlar, tilkinin tuzağından kurtulmak için. İçlerine bir korkudur girmiş. Korkan kuş ötebilir mi? Susmuşlar hepsi de...
Sevgi olmayınca güçsüz kalan ağacın dalları zayıflamış, yaprakları dökülmüş süzülerek. Rüzgar da yardım edemez olmuş ağaca. Sıcak kumlar üflemiş gölgesine. Tüm hayvanlar, kum fırtınalarından korunmak için kovuklara sinmişler, birbirlerinden uzak. Kaçışan, kovalanan hayvanlar varmış ağacın tükenmek üzere olan gölgesinde...
Bu duygusal yıkımı gören üç küçük fare bir kenara çekilip, aralarında bir plan yapmışlar, diğer hayvanlar görmeden, kimse ne yapmak istediklerini bilmeden, tilki duymadan. Bir gün tilki sıcakta uyuklarken miskin miskin, yanına yaklaşmışlar sessizce. Zayıflamış gölgeden sürükleyerek, kızgın çöl kumunun üzerine taşımışlar tilkiyi uyandırmadan. Sıcak çöl güneşi durur mu? Hemen atılmış tilkinin üzerine. Daha önce yarım kalan işini bitirmiş. Almış tilkinin tüm gücünü. Sıcak çöl güneşi tilkinin gücü ile doyarken, üç küçük fare, zayıflamış gölgenin altında duran diğer hayvanlara seslenmişler. Aralarındaki kavgaya son vermelerini, yoksa sevgi ağacının tümüyle güçsüz kalacağını, kendi sonlarının da tilkininkinden pek farklı olmayacağını anlatmışlar dilleri döndüğünce...
Önce hayvanlar homurdanmış ve farelerin sözlerine kulak asmak istememişler, ama her an gücü tükenen Sevgi Ağacı'nın acı dolu yakarışları ve ağlayarak dökülen yapraklarını görünce çaresiz boyun eğmişler söylenenlere. Birbirlerine sarılıp özür dilemişler. Eskisi gibi barış, sevgi ve mutluluk içinde yaşamak istediklerini dile getirmişler ağlayarak. Utanç gözyaşları oluk oluk aktıkça, birbirlerine duydukları kini temizlemiş kalplerinden. Sonra, kıpır kıpır çarpıntılarla sevgi yeniden filizlenmiş. Çiçekler açmaya başlamış kalplerde. Gülmüşler olanlara, kurnaz tilkinin yaptıklarını düşünüp. Kuşlar da ötmeye başlamışlar mutluluğu müjdeleyerek. Aralarındaki sevgi yeniden yeşerince, Sevgi Ağacı da susadığı mutluluktan içmiş kana kana. Böylece Sevgi Ağacı yeniden canlanıp büyümeye başlamış. Hem de eskisinden daha güçlü ve daha görkemli olmuş...
Yaşamları eski günleri aratmayıp daha da iyi olunca tüm hayvanlar bir araya gelmişler. Bir tanecik Sevgi Ağacı'nı korumak istemişler. Onu her yere yaymak için kuşlar görevlendirilmiş. Kuşlar sevgi ağacının tohumlarını uçurup, her gittikleri yere dikeceklermiş. Böylece, Sevgi Ağacı bir yerde solup, yok olmaya yüz tutsa da, bir başka yerde büyümeye devam edebilecekmiş. Sevgi Ağacı'nı olası tehlikelerden uzak tutmak ve onu daha güvenle büyütmek için, görünmez yapmaya karar vermişler. Kuşlar, görünmeyen Sevgi Ağacı tohumlarını, dünyanın her yerine yaymışlar...
Zamanla her yerde Sevgi Ağaç'ları büyümüş, kocaman yaprakları, upuzun dallarıyla birbirlerini kucaklamışlar, "Tüm sevgiler ve mutluluklar birleşsin, birbirlerinin gücüne güç katsın" diye...
Dünya üzerinde bir yerlerde, kuyruğunu sallayan köpeğe sevgi ile yaklaşıp, onun tüylerini okşayan birisini görürseniz, bilin ki oralarda Sevgi Ağacı vardır. Dallarını eğmiş, kalp biçimdeki yapraklarıyla sevgi pınarından içiyordur.
Sevgi Ağacı'nı, el ele gezen, birbirlerini seven, kucaklayıp öpen insanların arasında da görebilirsiniz. Onların sevgisi ile beslenip, mutluluk gölgesi altında onları koruyordur.
Sevgi Ağacı'nı göremezseniz, hemen utanç gözyaşları ile kalbinizdeki kini ve kötülükleri yıkayın. Kalbinizde sevgi filizleri açılsın. İnsanları, hayvanları ve doğayı sevin. O zaman her yerde yemyeşil Sevgi Ağaç'larını görürsünüz. Sizi yakıcı güneşten, tilkinin sinsi kurnazlıklarından korumaya çalışır. Size sevgi ve mutluluğun gölgesini, serinliğini sunar. Onun gölgesinde, doğal sevginin mutluluğu ile yaşarsınız sonsuza değin.

KARDELEN MASALI

Bir varmış bir yokmuş, uzak ülkelerin birinde, dağların doruklarında güzeller güzeli Dağ Fulyası yaşarmış. Baharın ilk belirtileriyle uzun kar uykusundan uyanır, güneş sıcaklığını iyice hissettirmeye başladığı günlerde tomurcuklanır, yaz boyunca da çiçekleriyle çevresine bin bir renkler saçar, kokusu ile, güzelliği ile, güzelliğinden çok o mahcup saf duruşu ile herkesi kendine hayran bırakırmış.
Doğa ananın da en sevgili yavrusu, her şeylerden sakınıp gözettiği en nadide çiçeği imiş bu Dağ Fulyası... En yakın arkadaşı Nergis'le sıcak yaz günleri boyunca gülüşürler, oynaşırlar, bütün doğayı neşeyle donatırlarmış...
Fulyacık Nergis'ini çok sever bir dediğini iki etmezmiş. Elinden gelse tüm dünyasını Nergis'le paylaşmak istermiş. Nergis'te çok güzelmiş ama Fulya'nin saflığına karşı son derece kurnaz, işveli, cilveli, bir kızmış. Fulya'yı çok sever, onunla arkadaşlığını sürdürmek için kendini ona benzetmeye çalışır, ama içten içe de Fulya'nın herkes tarafından sevilmesine tahammül edemez, herkes kendini daha çok sevsin istermiş. Fulya'nın tüm çiçekleri sabırla dinleyip, hepsine yardım etmek istemesine, herkese çözüm getirmeye çalışmasına hayret edermiş. Çünkü, Nergis çiçek için doğadaki en önemli şey kendisiymiş, kendi duyguları kendi düşünceleri, herkesin, her şeyin üstündeymiş. Fakat Fulya'ya özel bir değer verir, onun hayranı olduğu saflığını korumak için olası tüm kötülüklerden sakınmak istermiş...
Fulya ise hep tebessümle karşılarmış Nergis'i zira, Doğa annesinin de aynı koruyucu kollayıcı davranışlarına alışık olduğu için Nergis'e ayrıca çok güvenir, inanırmış.
Bu arada aşağılarda , dağların, vadilerin ötesindeki ovalarda ise Bahar Rüzgârı yaşarmış...
Bu rüzgârın en sevdiği iş, ovanın tüm çiçeklerine gezip gördüğü yerleri anlatarak onlara yeni heyecanlar, yeni ufuklar göstermek ve onların hayranlığını, sevgisini kazanmakmış. Birbirinden değişik ilginç öykülerle çiçeklerin gönlünü çelip en masum görüntüsünü takınırken hoş sesiyle onlara birbirinden güzel şarkılar söyler, eğlendirirmiş.
Çiçekler kendilerinden geçip, hayranlıkla onu dinlerken, o fark ettirmeden çiçek tozlarını alıp koynunda gizlediği kutusuna atarmış. Bahar Rüzgârı, bu çiçek tozlarını karıştırıp bir gün kendine en güzel kokulu, en güzel renkli çiçeğini oluşturacağını hayal eder, yüreği bu hoş beklentiyle çarparmış. Fakat aldığı her çiçek tozundan sonra yine bir eksiklik hissedip daha güzel, daha ışışltılı, bin bir renkli, çok daha güzel kokulu çiçekler aramaya çıkarmış...
Rüzgâr, bir gün yine bu amaçla ovadan ayrılıp vadiye doğru yola çıkmış. Vadiye geldiğinde birden çok farklı bir çiçek kokusu hissetmiş, etrafına bakınmış ama görememiş. Çünkü koku yukarılardan geliyormuş. Başını kaldırıp dağa doğru bakmış. Tepelere yaklaştıkça kokular daha da yoğunlaşırken içlerinden ayırt edici bir koku tatlı tatlı başını döndürüyor, onu daha yukarılara çekiyormuş. Sonunda onu görmüş. İlk önce heyecandan yanına yaklaşamayıp uzaktan seyre dalmış...
Fulya çiçek olacaklardan habersiz pervasızca çevresindeki arkadaşlarıyla şakalaşıyor, çocuklar gibi neşeli kahkahalar atıyor, gülerken gözlerinin içi gülüyormuş. Rüzgâr nasıl olup da bugüne kadar çevresine eşsiz ışıltılıar saçan bu çiçeğin varlığından habersiz yaşadığına hayret etmiş...
Hemen harekete geçmeye karar verip hafif hafif Fulya'nın etrafında esmeye başlamış. Bir yandan da bildiği en güzel şarkıları söylüyormuş. Fulya bu beklenmedik hoş esintiyi heyecanla karşılamış, kendine yeni ve çok farklı bir arkadaş edineceğini hissetmiş. Çünkü arkadaşı Dağ Rüzgârının keskin esintisine karşı Bahar Rüzgârı tatlı bir meltem edasıyla yapraklarını okşuyor, yıpratmadan dinlendiriyormuş. Güzeller güzeli çiçek, rüzgârın coşkulu, tutkulu heyecanlı sesini büyük bir hoşnutlukla dinlemeye koyulmuş...
Rüzgar, Fulya'ya ovadaki güzellikleri, gezip gördüğü yerlerde duyup işittiği ve yaşadığı ilginç hikayelerini anlatırken onun da başını döndürüp çiçek tozlarını alacağı anı hayal ediyor ve yüreği bu anın heyecanı ile deli gibi çarpıyormuş. Fakat kendindeki bu yeni duygulara kendide şaşırıyor, Fulya çiçeğin tüm dünyasını merak ediyor, daha yakından tanımak için çırpınıyormuş. Bu nedenle çiçek tozlarını almak için biraz daha sabredip Fulya ile arkadaş olmaya karar vermiş...
Rüzgâr, Fulya çiçeğin dünyasına girdikçe hayranlığı daha da büyümüş, onunla konuşmak, onun fikirlerini duymak, kendini dinlerken hüzünlü hikayelerde hemen buğulanıveren gözlerine dalıp gitmek, neşeli hikayelerde kahkahalarına karşılık vermek Rüzgarda tutkuya dönüşmüş...
Fulya'nın kokusu renklerindeki saflık, konuşmalarında kendini hissettiren bilgeliğini, çocuksu ifade tarzı, hele sesindeki o içine işleyen ince tını bugüne kadar hiçbir çiçekte rastlayamadığı özelliklermiş...
Fulya ise dinlediği o harika hikayelerle, kendini dünyanın her yerine götürdüğüne inandığı bu yeni arkadaşı yüzünden tüm arkadaşlarını ihmal etmeye başlamış. Zamanını hep Rüzgarla beraber geçirmek istiyormuş...
Zira Rüzgâr öyle güzel konuşuyor ve o kadar çok şey biliyormuş ki, Fulya'nın dünyası yepyeni renklerle bezeniyormuş. Günler geceler boyu birlikte konuşmuşlar, gülmüşler, ağlamışlar. Bahar Rüzgârı Fulya'nın bütün güvenini kazanmış. Fulya bu arada Nergis'i ihmal etmemeye çalışıyor ona da Rüzgâr'ın anlattıklarını anlatıyor ve ikisini tanıştırırsa birlikte harika bir dünya kuracaklarını çok eğleneceklerini söylüyormuş...
Nergis, Fulya'yı ilk kez bu kadar heyecanlı görüyor ve onu bu kadar etkileyen birini çok merak ediyormuş. Rüzgâr ise çiçek tozlarını aldığı takdirde Fulya'nin arkadaşlığını kaybedeceğini bildiğinden bu çok istediği, beklediği anı sürekli erteliyormuş. Fakat aklında da yaratacağı o muhteşem çiçek olduğundan dağdaki diğer çiçeklerle arkadaşlık kurup, onlara da aynı hikayeleri, aynı şarkıları anlatarak başlarını döndürüyor ve çiçek tozlarını alıp saklıyormuş...
Bir gün Fulya, Rüzgâr'ın tüm yaptıklarını görmüş. Fakat çiçek tozlarını saklamasını anlayamamış. Zira çiçek tozları, çiçekler için hayati önem taşıyormuş.Tüm çiçek arkadaşlarının ertesi baharlarda yeniden canlanıp gün ışığına kavuşmaları için bu tozların yeniden toprağa düşmesi gerekiyormuş. Oysa rüzgâr onları kendine saklayarak çiçeklerin ömürlerini sona erdiriyormuş. Fulya çok üzülmüş, onun derin düşünceli hali Doğa annesini de endişelendirmiş. Bu arada Fulya, istemeyerek Bahar Rüzgârı'nı Nergis'lede tanıştırmış. Ama Nergis'in çok akıllı olduğunu ve Rüzgâr'ın büyüsüne kapılmayacağını düşünüyormuş. Oysa Rüzgâr, Nergis'in ışıltılı renklerini öyle bir övgülerle anlatmaya başlamış ki.. Hele Rüzgâr'ın şarkılarında ki, o heyecanlı sesi duyunca Nergis de tüm diğer çiçekler gibi büyülenmiş ve çiçek tozlarının gittiğinin farkına bile varmamış...
Fulya büyük bir korku ve üzüntü ile olanları izliyormuş. Hemen evine dönüp Rüzgâr'a, evinin tüm kapı ve pencerelerini sıkı sıkıya kapatmış. Rüzgâr, Fulya'nın olanları gördüğünden habersiz, kendinden emin bir şekilde büyük bir kibir ve iki yüzlülükle Fulya'nın evinin önüne gelmiş. Her zamanki gibi ona ne eşsiz bir çiçek olduğunu, kokusuyla onu büyülediğini, çok uzaklardan bu koku ile kendisini çekip getirdiğini en etkileyici sesi ile söylemeye başlamış...
Fulya çok büyük üzüntüler içinde perdenin arkasından sessizce Rüzgâr'ın anlattıklarını dinliyormuş. Rüzgâr, kapıların açılmayışına anlam verememiş. Tekrar Fulya'ya ne kadar çok değer verdiğini söyleyip en hüzünlü sesiyle ona şarkılar söylemeye devam etmiş...
Fulya, gözyaşları içinde kapılarını açmadan Rüzgara her şeyi gördüğünü ve yaptıklarını çok yanlış bulduğunu, çiçeklerin yaşamlarının sürekliliği içine tozlara ihtiyacı varken kendisinin büyük bir duyarsızlıkla, her şeyi önceden planlayarak tozları çaldığını söylemiş...
Rüzgâr, Fulya'nın tepkisini çocukça ve anlamsız bulmuş. O tozlara kendi mükemmel çiçeğini yaratmak için ihtiyacı olduğunu Fulya'ya anlatmaya çalışmış ama Fulya onun yaptıklarını asla anlayamayarak bencillikle suçlayınca büyük bir kızgınlıkla oradan uzaklaşmış...
Nergis ise olanlardan habersiz Rüzgârla arkadaşlığına devam ediyormuş. Rüzgâr kendi mükemmel çiçeği için sakladığı tozları arasında Fulya'nın eksikliğini içinde duyarak, kutusunu açmış, bir daha ki bahara kendi muhteşem çiçeğini oluşturmak amacıyla çiçek tozlarını toprağa serpmek istediğinde birde ne görsün tozların hepsi kutunun içinde günlerce havasız kalmaktan bozulup küflenmiş...
Rüzgâr, her çiçek tozunun kendi doğal ortamı içinde sadece ait olduğu çiçek olarak yaşayabileceğini çok geç anlamış. Yinede büyük bir kibirle doğanın kanunlarına karşı geldiğini binlerce çiçeğe sonbaharı yaşattığını görmezden geliyor, diğer yandan içinde Fulya'nın yokluğundan kaynaklanan büyük bir boşlukla tüm hedef ve amaçları tükenmiş bir şekilde avare esip duruyormuş...
Fulya, gördüklerine yaşadıklarına dayanamıyor büyük acılar çekiyormuş. Hele bir dahaki baharda hiçbir arkadaşının olamayacağını düşündükçe, Nergis'inin bile Rüzgâra kapılıp gittiğini görmek, onu kaybettiğini bilmek Fulya'nin büyük üzüntülerle hastalanmasına neden olmuş.
O incecik zarif boynu bükülmüş, günden güne sararıp solmuş. Doğa anne üzüntüsünden ne yapacağını bilemiyor en değerli yavrusunun gözünün önünde eriyip gitmesini, hastalıktan ölecek hale gelmesini önleyecek çareler arıyormuş. En sonunda aklına çok güzel bir fikir gelmiş. Hemen Dağ Fulyasının yanına gelerek, onun vaktinden çok önce uyumaya başlaması gerektiğini söylemiş. Fulya çiçek derin üzüntülerle minicik yüreği çok yorgun olduğundan henüz daha bahar aylarında olmasına rağmen annesinin kollarında kolayca uyumuş...
Günler haftalar aylar boyunca hiç uyanmamış..
Böylece tüm yaz ve sonbahar aylarını uykuda geçiren Fulya bir gün kulağında Doğa annesinin tatlı mırıltılarını duyarak gözlerini açmış. Yüreğinin nedenini henüz bilemediği büyük bir huzur ve mutluluk ile dolu olduğunu hissediyormuş. Gördüklerini anlamaya çalışıyor, muazzam bir beyazlığın ortasında gözleri kamaşıyormuş. Adeta tüm evren, bu güzel ve cesur çiçeğin yüreğini huzurla doldurmak istercesine büyük bir sessizlik içindeymiş...
Karların Prensi ise büyük bir şaşkınlıkla kardan pelerinin altından adeta yüreğini delip çıkan bu çiçek karşısında nefesi tutulmuş, gözlerine inanamayarak bu güzel çiçeğin yaşama yeniden gülümsemesini izliyormuş...
Hayatında ilk kez böylesine güzel bir çiçekle karşılaşmış. Zaten zavallıcık hayatı boyunca hiç çiçek bile göremiyormuş ki, kış boyunca doğadaki tüm canlılar kış uykusuna yatar, her yer derin bir sessizliğe gömülürmüş...
Fulya da doğaya böylesine muazzam güzellikler veren ve büyük bir huzur içinde uyumasını sağlayan karlar prensine mutlulukla gülümsüyormuş.
Tüm ruhu ve incecik zarif gövdesi ile sadece karlar prensine yönelmiş, gözleri sadece onu görsün, yüreği sadece onu duysun istemiş...
İşte; o günden beri tüm doğa, Dağ Fulyasına KARDELEN demeye başlamış.
Zira, karları delip yeryüzüne çıkabilen tek çiçek Kardelen olmuş.
Karların ve Karlar Prensi'nin tek çiçeği ...
Kardelenle Karlar prensi birbirlerine hiç beklemedikleri bir anda kavuşmanın sevinci ile sonsuza dek büyük bir mutlulukla yaşamışlar..

BİR GÜLÜN HİKAYESİ

Onlarla yıllar önce tanıştım. Bir cafede yani yemekten sonra müzik dinlemeye gidilebilen bir yerde... Ben masalardan birinde, tek başıma vazonun içinde duruyordum. Canım sıkılıyordu aslında. Özel olarak bu iş için, evleri, cafeleri, restorantları ve iş yerlerini süslemek, insanlar tarafından sevdiklerine hediye edilmek üzere yetiştiriliyordum. Benim kaderimde de buraya satılmada vardı, sevdiklerimden ayrılmış, bu vazoya yerleştirilmiştim. Can sıkıntısı içinde akibetimi bekliyordum daha ne kadar yaşayacağımı bilmeden. Kimse benimle ilgilenmiyordu. O gelene kadar...
Çok güzel bir kadındı. Simsiyah saçları, düzgün vücudu, sade elbisesi ve narinliğiyle bir yıldız gibi parlıyordu. Kapıdan içeri girer girmez gözüm takıldı. Onun elinde, saçında veya yakasında olmak isteğiyle dolup taştım birden. Boş masama otursunlar diye dua ettim. Yanında birileri vardı, etrafa bakıyorlardı. Bende bakındım ve kalbim çarpmaya başladı, benden başka boş masa yoktu, demek ki bana geleceklerdi...
Yanılmamıştım. Oturur oturmaz beni fark etti. ALLAH'ım ne güzel bir kırmızı gül diyerek önce beni seyretti, sonra yapraklarıma yumuşak elleriyle dokundu, daha sonra burnuna götürdü beni. Ben onun dokunuşları ve kokusuyla ürperirken oda benim kokuma bayılmıştı. Eline alıp,uzunca bir süre tuttu beni. Arada bir kokladı,kokumu içine çekti.
Derken...
Derken o çıkageldi. Hiç beklemediğim, ummadığım bir anda masaya geldi. Kadınla ilk kez tanışıyorlardı. Küçük bir merasimden sonra kadının yanına oturdu. Ben yine onun ellerindeydim... Birden kadının kulağına eğilip, "kırmızının sana çok yakıştığını biliyor musun?" dedi. Sesi çok kibardı... Doğrusunu isterseniz, ben bile etkilenmiştim. Gözlerini kaldırıp ona gülümsediği an bakışlarının son derece çarpıcı olduğunu gördüm. Benim ki daha etkilenmişti. İkimizde dikkatlice incelemeye başladık adamı. Kendini beğenmiş bir havası vardı. Yakışıklıydı Allah için, şık ve iyi giyimli, ağzı laf yapan biriydi. Sık sık kulağına bir şeyler söylüyor, oda çapkına gülümsüyordu. Meğer oda benim gibi kapıdan içeri girdiği andan itibaren güzel kadını izlemiş...
Birkaç dakika sonra iş işten geçmişti. Tahmin ettiğim şey gerçekleşti. O andan itibaren yalnızca ikisi vardı orada. Birlikte sohbet ettiler, konuştular... Bende mutluydum ama birazdan onların gideceğini düşünmek acı veriyordu. Daha goncaydım, en azından bir haftalık ömrüm vardı, ama bundan sonraki günlerimi burada, bu karanlık yerde geçirmek istemiyordum. Beni alırmıydı giderken? Yanında götürürmüydü?
Ben bu duygularla doluyken kalkmakta olduklarını fark ettim. Aman Allah'ım gidiyordu! Gidiyorlardı. Adam geldikten sonra benimle hiç ilgilenmemişti. Beni unutmuştu. Ayağa kalktı, çantasını aldı, ceketini omuzlarına attı ve yavaş yavaş uzaklaştı masadan. Beni bırakarak... Kahrolmuştum. Bütün ümitlerim sona ermişti. Ona son bir kez veda etmek üzereyken, genç adamın masaya döndüğünü gördüm. Bir şey unutmuştu herhalde. Geldi bana uzandı...
Yoksa...
Beni aldı, önce kokladı, kokumu onun yaptığı gibi içine çekti ve onun yanına gitti... Gözlerinin içine bakarak "Bütün bir gece çok hoş bir ikiliydiniz, onu yalnız mı bırakacaksın" diyerek beni uzattı. Daha önce biraz kıskanmıştım, ama o anda çok sevdim bu adamı. Sarılıp öpmek geldi içimden. O gece ve sonrası onlarla birlikte aşkı, mutluluğu, tutkuyu, ihtirası yaşadım. Çok büyük bir aşka tanık oldum. Ama korkuyordum. Hislerim bu aşkın uzun sürmeyeceğini söylüyordu. Evet çok seviyorlardı birbirlerini ama başka dünyaların insanıydılar...
Her şeyleri farklıydı. Bu ilişki onları tüketecekti... Beni bir hafta boyunca vazoda baktı. Her gün suyumu değiştirdi, uzun yaşamam için vitaminlerle besledi beni. Her sabah yataktan kalkınca okşadı, sevdi, kokladı. Her akşam eve geldiğinde benimle ilgilendi. Yapraklarımın dökülmekte olduğunu fark edince kurumamamı, yapraklarımın dökülmemesini sağladı. Ömrümü uzattı. Aradan yıllar geçmesine rağmen hala yaşıyordum. Hala onunla beraberim. Onun yatağının başucundayım. Ben onunlayım ama buluşmamızı sağlayan bizimle değil artık. Korktuğum başıma geldi. Bir yıl sürdü ilişkileri. Aşk dolu geceler yerini kavgalara bıraktı. Hiç istememe rağmen birbirlerini kırmalarına şahit oldum. Onunla birlikte bende ağladım. Her kavga, daha tutkulu bir barışmayla sonuçlanıyordu. Ama sonra bir gün gitti ve bir daha hiç aramadı...
Ama o günden sonra her gün bir arkadaşım geldi evimize. Her gün kırmızı bir gül getirdi çiçekçiler. Kimden geldiğine dair hiçbir not olmadı güllerin üzerinde. Ama oda bende kimin gönderdiğini biliyorduk.
Aradan yıllar geçti, başkaları geldi gitti eve. Ama o hiç gelmedi. Gülü hep geldi. O da güllerin hiçbirini atmaya kıyamadı. Hepsini yaprakları dökülmeye başladıktan sonra kuruttu, yaprakları ufaladı, banyoda, odalarda sakladı. Saklamaya devam ediyor...
Bu güzel kokulu evde ben öldüm bir gün ve... benimle birlikte o güzel kadın da öldü. Ama ev hala onun kokusuyla doluydu..

EĞER

Eğer ;
O'nu hatırladıkta başı göğe ermişçesine ya da asansör boşluğuna düşmüşçesine ürperiyorsa yüreğiniz... ömrü saatlere sıkışmış bir kelebek telaşıyla O hüzünden bu neşeye konup kalkıyorsanız gün boyu nedensiz... ve her konduğunuzda diğerini iple çekiyorsanız bu hislerin... O'nunlayken pervaneleşen yelkovanlar, O'nsuz mıhlanıp kalıyorsa yerine, bir akrep kadar hain...
Sınıfta, büroda, yolda, yatakta içiniz içinize sığmıyor, O'ndan söz edilince yüzünüz, sizden habersiz, mis kokulu bir ekmek dilimi gibi kızarıyor, mahcup somurtuyor veya muzip sırıtıyorsa,
ve O, her durduğunuz yerde duruyor,
her baktığınız yerden size bakıyor, siz keyiflendikçe gülüp,
hüzünlendikçe ağlıyorsa...
dünyanın en güzel yeri O'nun yaşadığı yer, en güzel kokusu
bedenindeki ter, en dayanılmaz duygusu gözlerindeki kederse...
hayat O'nunla güzel ve onsuz müptezelse... elmalar pembe, kiremitler pembe, gökyüzü, yeryüzü,
O'nun yüzü pembeyse, kışlar ilkbaharsa, yazlar ilkbahar, güzler ilkbahar...
her şiirde anlatılan O'ysa... her filmin kahramanı O...
her roman O'ndan söz ediyor, her çiçek O'nu açıyorsa...
bir anlık ayrılık, bir ömür gibi geliyor ve gider gitmez
özlem saç diplerinizden çekiştirip beyninizi acıtıyorsa,
iştahınız kapanıyor, iştahınız açılıyor, iştahınız şaşırıyorsa...
iştahınız, hasret acısında bile karşı konulmaz bir tat buluyorsa...
eliniz telefonda yaşıyor, işaret parmağınızla ha bire O'nu tuşluyor, dara düştüğünüzde kapıyı çalanın
O olduğunu adınız gibi biliyorsanız... mütemadi bir sarhoşluk halinde, her çalan telefona O diye atlıyor, vitrindeki her giysiyi O'na yakıştırıyor, konuşan birini dinlerken "keşke O anlatsa" diye iç geçiriyorsanız...
kokusu burnunuzdan, sureti gözünüzden, sesi kulağınızdan, teni aklınızdan silinmiyorsa bir türlü...
özlemi, sol memenizin altında tek nüsha bir yasak yayın gibi taşıyorsanız gün boyu...
hem kimseler duymasın, hem cümle alem bilsin istiyorsanız...
O'nsuz geceler ıssız, sokaklar öksüzse... ayrılık ölüme,
vuslat sehere denkse...
gamze gamze tebessüm de onun içinse, alev alev öfke de;
bunca tavır, onca sabır ve nihayetsiz kahır hep O'nun yüzü suyu hürmetine...
uğruna ödenmeyecek bedel, gidilmeyecek yol, vazgeçilmeyecek konfor yoksa...
dışarıda yer yerinden oynuyor ve "içeri"de bu sizi zerrece ilgilendirmiyorsa, nedensiz küsüyor, sebepsiz affediyorsanız ve bütün bu hallerinize siz bile akıl erdiremiyorsanız kaybetme korkusu, kavuşma sevincinden ağır basıyorsa ve aşk, gurura baskın çıkıyorsa bu yüzden her daim... gece yarısı kadim bir dost gibi kucaklayan tanıdık bir şarkı,
bütün acı sözleri unutturmaya yetiyorsa...
Her gidişte ayaklarınız "Geri dön" diye yalpalıyorsa ve siz kendinize rağmen dönüyorsanız,
sınırsız, sabırsız, doyumsuz bir tutkuyla...
...o halde bugün sizin gününüz!..
"Çok yaşa"yın ve de "siz de görün"üz.

KALBİNİ KUŞLARA VEREN ÇOCUK

"Tanrı kuşları sevdi ağaçları yarattı
İnsan kuşları sevdi kafesleri yarattı"
Jacgues Deval
Bir varmış bir yokmuş, adı sanı bilinen zamanın birinde, dağlardan kopup gelen çağlayanların arasında şirin mi şirin küçük bir köy varmış. Her bahar geldiğinde bir başka güzel olurmuş buralar. Doğaya binbir canlılık gelir, bir başka güzel akarmış dereler. Arılar, kadife kanatlı kelebekler çiçek çiçek gezer, daldan dala uçuşurmuş türkü gözlü kuşlar Bir efsaneye göre güneş en güzel orada gülermiş çocuklara, oraya dökermiş ışığının en güzel renklerini. Yeryüzünün en güzel bitkileri, çiçekleri, hayvanları da oralıymış. Gökyüzünde her gece yıldızların düğünü olur, her sabah bir sevincin şöleni başlarmış. Düş mü? gerçek mi? pek ayırt edilemezmiş, etrafını çevreleyen dağlar öylesine görkemli dururmuş ki, doruklarında gökyüzü hep mavi ve engin bir denizi andırırmış. Eteklerindeki derin vadiler boy boy hayvanlar barındırır, onlara analık eder ve bütün kötülüklerden korurmuş En vahşi hayvandan, en sessiz böceğe kadar tüm canlılar kardeşce geçinirmiş. Bir yeşil halı gibi yerleri kaplayan çimenler, nereden çıkıp, nerede tükendiği bilinmeyen pırıl pırıl sular, rengarenk çiçekler ve türlü boyalı kuşlarla bu eşsiz yer, bir başka yaşama sevinci verirmiş insanlara.
İşte bu yörede zeki mi zeki, akıllı mı akıllı küçük bir çocuk yaşarmış. Deniz adındaki bu sevimli çocuk insanları, hayvanları, kuşları, çiçekleri, ağaçları yani doğadaki güzel olan her şeyi ve bir de herkesin masal anası ismini verdiği bilge ninesini çok severmiş. O bu sevgisini lafta bırakmaz, gereğini her fırsatta yerine getirir, insanların, hayvanların, canlı cansız, doğadaki tüm varlıkların haksız saldırılara hedef olmaları karşısında, içinde sınırsız bir öfke ve acı duyarmış. Bu yüzden hep güçsüz ve haklıdan yana çıkarmış. Çünkü Deniz ninesinden hep emeği, yardımseverliği, merhametli olmayı, sevgiyi, iyiliği, dürüstlüğü, doğruluğu, temizliği, ahlaklı ve adil olmayı öğrenmiş.
Deniz gün boyu çiçeklerle söyleşir, kelebeklerle uçuşur, bilge ninesinin ardında koşuşup dururmuş kırlarda. Onun geçtiği yerlerde güller gülümser, sümbüller pembeleşir, kuşlar şarkı söyler, dağlar taşlar dillenirmiş. Hafif hafif esen rüzgarlarla ağaçlar eğilip eğilip birbirini selamlarmış. Deniz nerede solmuş sararmış bir çiçek görse, koşar su getirir, koklayıp okşayıp yeşertirmiş. Her şey öylesine ona alışıkmış ki, bir gün ortalıkta görünmese, çevreden iniltiler duyulur uzun narin kavaklar bile boynu bükük bakarmış. Öyle ki, çiçekler üzülüp büzülür, kelebekler uçmaz, kuşlar türkülerini söylemez, sular hışırtısız akarmış. Deniz sadece kuşlarla konuşmazmış. Köylülerin söylediklerine göre, o bütün hayvanların dillerinden de anlarmış. Onlarla saatlerce söyleşir. Birbirileriyle iyi geçinmelerini öğütlermış.
İşte Deniz, bu gizemli doğanın koynunda doğmuş, orada büyümüş orada tanımış çiçekleri. Kuşlarla dostluğu, arkadaşlığı da orada başlamış. Küçücük yüreği dünyayı içine alacak kadar geniş, sevgisi dünyayı ısıtacak kadar sıcakmış. Bu güzel çocuk yaşamına renk veren, anlam katan sevgisinin sesini de orada bulmuş. Hiç bir canlının başka bir canlıya haksızlık etmesine gönlü razı olmazmış. Onun bu sesini duyan her canlı bütün kötülükleri unutur, sadece iyilik düşünürmüş.
Ve bir gün Deniz bu güzelim köyünden ayrılmak zorunda kalmış. Kuşların ötüşü, serin suların çağlayışı kulakları okşayıp yüreklere dökülürken, çiçekler solumalarını sıklaştırmış. Bütün köylüler gediğin tepesini aşıp, Deniz'i uğurlamışlar; iyi yolculuklar dilemişler. Ninesi o kadar çok üzülmüş ki, sözcükler onun ayrılık acısını anlatmaya yetmemiş. Hiçbir canlının başka bir canlıya veremeyeceği ve hiç bir canlının anlayamayacağı bir şefkat ve sevgiyle basmış bağrına. İçi ılık ılık duygularla dolup kabarmış, o yaşlı yüreğine ince ince çağlayanlar akmış da, yangınını söndürememiş. Torunu uzaklaşıncaya dek çırpınan yaralı bir kuş kanadı gibi, yaşlı gözlerle el sallamış ardından, dualar mırıldamış. Deniz uzaklaşır uzaklaşmaz hemen bütün köylüler onu özlemeye başlamışlar. Bu sevginin kaynağı neredeymiş, neymiş kimse akıl erdirememiş.
Deniz şehirler geçmiş, trenler, otobüsler, vapurlar, otomobiller ve uçaklar görmüş: görünce de ağzı bir karış açık kalmış, zira köyünü çevreleyen dağların ötesini hiç mi hiç bilmezmiş.
Deniz uygarlığın teknolojik nimetlerinden uzak, fakat bozulmamış, kirlenmemiş, temiz ve bakir bir doğa ortamında yaşarken, babası onu alıp uzak bir ülkeye götürmüş. Bu ülkenin renk renk lale bahçeleri, yel değirmenleri, altın saçlı gökgözlü güzel çocukları varmış. Ancak getirildiği kent beton yığınları ile kaplı, soluk alamayacak derecede kalabalık, gürültülü ve telaşlıymış. Doğup büyüdüğü yerlere hiç benzemediği gibi, her akşam kocaman fabrika bacalarından çıkan, kirli kara bir duman abanırmış kentin üstüne. Kent soluk alamazmış. O zaman gökyüzü ışığını yitirir, sokak lambaları bile zar-zor ışıldarmış. Burada insanlar kendilerini kalın beton duvarlar arkasına, kuşları kafeslere, çiçekleri özgür doğadan koparıp saksılara koymuşlar. Kafesteki kuşlar aç değilmiş ama özgürlükleri yokmuş. Saksıdaki çiçekler susuz değilmiş ama doğal güzellikleri kalmamış. içeklerin renkleri ve kokuları, kuşların ötüşleri yapaymış. İnsanların neşeleri gülüşleri ve ağlayışları da.
Okula başlamış Deniz. Sınıflar çocuk doluymuş, ancak Deniz yalnızmış, bir türlü alışamamış kalabalıklara, kent yaşamına Yitirdiklerini ararmış Deniz, gözünde tütermiş insiz köyü, yemyeşil dağlar, serin pınarlar, kuşlar, yeleleri rüzgarda savrulan atlar, koyunlar, kuzular, bir de dünya tatlısı nineciği.
Onca kalabalığın orta yerinde yapayalnız kalmış; ne o anlatabilmiş kendini başkalarına, ne de başkaları onu anlamak istemiş. Bir tren geçermiş Deniz'in özlemlerinde, bir kuş ötermiş, o kuytu bir köşeye çekilip ağlarmış. Kimi zaman özlemi dayanılmaz bir hal alırmış, yakıp tutuştururmuş yüreğini. Deniz'in bu durumuna öğretmeni çok üzülürmüş. Sen zeki ve yetenekli bir çocuksun bu günler çabuk geçer buraya da alışırsın diyerek Deniz i teselli etmeye çalışırmış. Ama o dalgınmış, bilincini yitirmişçesine boş boş bakarmış etrafına. Artık düşüncelerinin içinde öyle eriyip yitmiş ki, bu ona sonsuz derece acı verirmiş.
Bir de Deniz in kafasını sürekli yoran bazı sorular varmış. Neden kuşların, çiçeklerin özgürlüklerini kısıtlayıp, kafeslerde ve saksılarda tutsak olarak yaşatırlar? Kuşlar ve çiçekler evlerdeki saksılar ve kafesler için yaratılmamıştır ki? Acaba bütün bu haksızlıklar ve acımasızlıklar geçici ve basit bir doyum duygusu için miydi? Peki, kocaman adamların bu tutumuna karşı, ya çocuklar niçin kayıtsız kalıyordu? Onlar, kuşların ve çiçeklerin özgürlüğü için neden bir çaba harcamıyordu?
Deniz bu sorunları günlerce düşünmüş; çiçeklerin saksılara, kuşların kafeslere konulmasına bir anlam yüklemeye çalışmış, ama becerememiş. Gün geçtikçe suskunlaşmış, konuşmaz gülmez olmuş ve yemeden içmeden kesilmiş. Sanki uzak diyarlarda dilsiz, kolsuz, kanatsız kalmış. Gitgide içine kapanmış, yapılan bu haksızlıklara öfkelenmiş, ancak bağırıp çağırmamış, suskunlukla direnmiş.
Derken bir gece hastalanmış Deniz. Günlerce ateşler içinde yatmış, yatarken de köyünü sayıklamış, uyanıkken Perihan ninesini hayal etmiş. Ninesi yine ona öğütler vermiş, destek olmuş yalnızlığında, yol göstermiş. Ninesi Deniz'e Konuş Deniz'im, yine göz kırp yıldızlara, çiçeklere gülümse, gülücükler dağıt, göster sevgi dolu yüreğini herkese. İyi olmalısın sen, hastalanırsan üzülürüz. Yaşlı yüreğim dayanamaz acına. Sonra bütün kuşlar da üzülür; dağlar, taşlar başlar ağlamaya. Yerin kulağı duyar olup biteni, bütün ormanlar yas tutar. Menekşeler sulara döker kirpiklerini, sular acı keser, acı yolları dermiş. Sonra bir an duraksar, yorgun ciğerlerini soluklandırır ardından Denizin saçını okşar, konuşmasını yine sürdürürmüş.
Ama Deniz onun söylediklerinin çoğunu duymaz, atların kişnemeleri, kuzuların melemeleri arasında rüyalara dalarmış. Köyünde iken her akşam yatmadan önce, ninesi Denize kuşlar, çocuklar ve çiçeklerle ilgili masallar anlatırmış. Sonra. o yıldız senin, bu yıldız benim diye ninesiyle yarışır, gökyüzünün sonsuz ışıltısına bakar, uyurlarmış. Oysa Deniz bu kente geleli bir yıldız bile görememiş.
Günler sel gibi haftalar yel gibi geçip gitmiş. Deniz iyileşip eski sağlığına kavuşmuş, ama özlemi hiç mi hiç dinmemiş. Nereye gitse özlemini de oraya götürmüş. Zaman zaman özlemi içinde onulmaz bir sızı olur depreşir. Ne yapsa ne etse önüne geçemezmiş.
Deniz zeki, enerjik, başarılı ve itinalı bir çocukmuş. Öğretmenleri onun bu niteliklerini yararlı bilgi ve sağlıklı bir çevre bilinciyle dengede tutmak için yoğun bir çaba içine girmişler. Deniz de yavaş yavaş okul yaşamına alışmış. Bu nedenle öğretmenleri iyi bir şey başarmış olduklarını düşünerek gönenmişler, kıvanç duymuşlar. Çünkü Deniz en zor meseleler üzerinde bile inanılmaz ölçüde düşünceler üretir, günlük ders ve ödevlerini büyük bir istekle hazırlar, olumlu taraflarını eleştirmeye çalışırmış.
Deniz her zaman sevimli, duygulu, insanları kırmamaya özen gösteren, herkesin yardımına koşan bir çocuk olduğunu göstermiş. Onun doğa sevgisi ve bilgisi de herkesin dikkatini çeker ve bu güzel nitelikleri çevresinde sevilmesini sağlarmış. Hatta, onun bu özelliklerini öğretmenleri diğer çocuklara anlatıp, örnek gösterirmiş. Anne ve babası da Deniz i bu meziyetleri nedeniyle dünyanın en akıllı çocuğu olarak görürlermiş.
Deniz bir yandan çevresine uyum sağlamaya diğer yandan da kendine yeni uğraşlar edinmeye çalışıyormuş. İşte o günlerde, evlerinin önündeki küçük bahçeyi düzenlemek aklına gelmiş ve şimdiye kadar bunu düşünemediği için de kendine kızmış. O günden sonra en büyük uğraşı bahçesi olmuş. Oraya çeşitli bitkiler dikip, çiçekler ekmiş. Bahçesindekiler de boy verip renklenince bütün boş zamanlarını onlara bakmakla geçirir olmuş.
Çiçeklerin yanında mutlu olurmuş ya yine de içten içe hüzünlenirmiş. Çünkü, Deniz bu insanları anlamıyormuş. Onlar, kendilerini doğadan uzak, beton duvarlar arkasına kapattıkları yetmiyormuş gibi kuşları da kafeslere tıkmışlar
Her şey bir yana da ya o büyük kentlerin meydanlarında gördüğü sürü sürü tembel güvercinlere, kirli kanal sularında nazlı nazlı yüzen kuğulara ne demeliydi? Böylesine kanatları olur da, kentlerin o pis havasında, suyunda nasıl dururlardı? Uğuldayan iş makineleri, göğü kirleten fabrika bacaları, araba sesleri, eksoz dumanları, müzik diye zangır zangır bağıran hoparlörler ve estetikten uzak, çirkin apartmanların arasında nasıl yaşanır? Deniz bu soruları durmadan sormuş kendine, ama yanıt bulamamış. Çocuk aklı anlamaya, yanıtlamaya yetmemiş bu soruları.
Ve günün birinde öfkesi öylesine büyümüş ki, gidip babasının onarım işlerinde kullandığı keskin mi keskin testereyi alıp, fırlamış sokağa. Kafes gördüğü ilk eve dalmış ve buradaki kafesi kesmiş. Ve o günden sonra, her gece evlere girip, kafeslerin çubuklarını keserek kuşlara özgürlüklerini vermeye başlamış. Deniz in bu yaptıkları kafes sahiplerini çılgına çevirmiş tabiî. Günlerce gazetelere ilanlar verilip, duvarlara afişler asılmış. Radyo ve televizyonlarda duyurular yayınlanmış. Bu yayınlarda, Korkunç ve affedilemez suçu işleyen canavar hakkında bilgi verenlerin ödüllendirileceği açıklanıyormuş. Ancak Deniz yılmamış. Yine her fırsat bulduğunda evlere, bahçelere girip kafesleri kesmeye devam etmiş. O ülkeyi yönetenler çok kızmışlar bu işe, kentin bütün polisleri bu kafes canavarını yakalamak için yarışa girişmiş, günlerce pusu kurup beklemişler. Ama bu bir sonuç vermemiş. Bir defa polis, asker bütün ülke düşmüş bu kafes canavarının peşine. Yine günler, haftalar, aylar geçmiş ama yakalayamamışlar.
Deniz, bir akşam yine elinde testeresiyle büyükçe bir eve girmeye çalıştığı sırada pusu kuranlar tarafından yakalanmış. Ve bu haber ülkenin her yanında bomba gibi patlamış. Gazeteler Denizin boy boy fotoğraflarını basmış, televizyonlar çeşitli görüntüleri getirmiş ekranlarına, radyolar ise her haberinde duyurmuşlar. İlgililer ise bu canavarın yakalanışına müthiş sevinmişler. Günlerce süren şölenler düzenlenmiş, bayram gibi kutlamışlar bu başarılarını.
Ama bu sevince katılmayanlar da varmış: ülkenin altın saçlı, gökgözlü, güzel çocukları Denizin yakalanışını üzülerek karşılamışlar. Topluca göşteriler düzenleyip yönetimi protesto etmişler. Özgürlük istemişler. Deniz özgür olsun demişler.
Ancak çocukların bu çığlıklarını sağır yürekler duymamış. Mahkemeler kurulmuş, kurullar toplanmış, dünyanın dört bir yanından pedagoglar, psikologlar, bilim adamları çağrılmış. Herkes Denizin işlediği suçun nedenini araştırmaya koyulmuş.
İlk gece, polis merkezinde, üşüyüp ağlayan Denizin gözünü uyku tutmamış. Yaptıklarını ve kendisine yapılanları düşünmüş. Kendince suç kavramını sorgulamış ve kim suçlu? sorusuna yanıtlar aramış. Kafeslerini kırdığı ev sahiplerini düşünmüş, özgür kalınca kanatlarını sevinçle çırpan minik kuşları
Sonra arkadaşlarını, öğretmenlerini, anasını ve babasını, ninesini düşünmüş. Yüreği sızlamış Denizin hepsini de özlediğini anlamış. Ertesi gün ziyaretçileri olmuş Denizin. Öğretmenleri ve okul arkadaşları gelmiş, renk renk çiçekler, çeşitli hediyeler verip onu teselli etmeye çalışmışlar. Ziyaret saati bitince de boynu bükük gitmişler. Ardından bütün ülkenin sarı saçlı, gökgözlü çocukları Denize üzüntülerini belirten kartlar, mektuplar göndermişler. Ama kurulan mahkeme çok acımasızmış. Çocukların protestosunu da hiç önemsemiyormuş. Denizi diğer çocuklara da kötü örnek olmasın diye cezalandırmak istiyormuş yargıçlar.
Deniz, uykusuz geçirdiği bir gecenin verdiği yorgunlukla hemen uykuya dalmış ve dalar dalmaz da başlamış rüyalar görmeye. Rüyada yaşlı bir ninecik oturmuş bir pınarın başına, Denize körler ülkesi masalını anlatıyormuş, ama bu bilge ninesi değilmiş. Rüyadaki ninenin anlattığı masal şöyleymiş;
Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, dünyanın bir yerinde, bir baba ile oğul varmış, bunların fazlaca bir dertleri yokmuş; işleri, aşları onları kimseye muhtaç etmezmiş. Ama babanın bir sorunu varmış; oğlunun eğitimsizliği ve cehaleti. O devirlerde ne oğlunu gönderebileceği bir okul ne de ders verebilecek öğretmenler varmış. Okul ve öğretmenler yokmuş ama çocuk dünyayı tanımalı ve bilmeliymiş. Çünkü babanın inancı, Alimler gözlüdür, Cahiller ise kör biçimindeymiş. Sonuçta baba karar vermiş; oğlunun gözü açılmalı, dünyayı görüp tanımalıymış. Baba ile biricik oğlu bilinmeyen ülkelere doğru yola çıkmışlar. Az gitmişler uz gitmişler, sonunda bir de bakmışlar ki, körler ülkesi diye bir yere gelmişler. Olacak bu ya, tam körler ülkesine geldiklerinde, çocuk bir hastalığa yakalanmış. Eli ayağı tutmaz olmuş. Baba şaşkın, çocuk bitkin uçan kuştan medet ummuşlar. Tam o anda "korkma" diye yüreklendirmişler. Babanın etrafına toplananlar. Ve, siz buranın körler ülkesi dendiğine bakmayın, buranın öyle becerikli bir hekimi var ki kime dokunsa hastalığından iz kalmaz demişler. Böylece baba yatıştırılmış ve çocuk tezelden hekime kavuşturulmuş. Hekimbaşı usta parmakları ile hastasını tepeden tınağa bir güzel yoklamış. Hemencecik de illetin nedenini bulmuş; sorun çocuğun gözlerinde imiş. Burnun ile alnın birleştiği noktanın sağında ve solunda bulunan çukurlara gömülü, bıngıl bıngıl devinen oval iki cisimcik. Açılıp kapanan birer deri kapakla örtülü.
İşte hepimizin bildiği insan gözü, illetin nedeniymiş. Hekim böyle söylemiş, teşhisi böyle koymuş. Operasyon kısa sürede bitmiş, dışarıya çıkarmışlar çocuğu. Baba bir de ne görsün, çocuğun dünyayı görüp tanıyacağı gözlerinin ikisi de yerlerinden çıkarılmış. Çünkü körler ülkesinde herkeste göz düşmanlığı varmış. Körler bilginin, ışığın, aydınlanmanın en önemli aracı olan göze düşmanmış. Daha o çağlarda aydınlık ile karanlığın, bilgi ile cehaletin savaşı varmış. Ancak baba ve oğul geç anlamışlar bu gerçeği ve ağır ödemişler bedelini. Ve bu sonuç karşısında sanki dünya bir anda başlarına yıkılmış baba ile oğulun. Yaşam zindan olmuş, ama ne acı duyacak halleri kalmış, ne de acıya dayanacak güçleri. Acıyı acıyla bastırmışlar boynu bükük...
Deniz gördüğü düşün etkisiyle ter içinde uyanmış. Bir korku sıkıca sarılmış boğazına. Kendini o hekimin elinde imiş gibi hissetmiş. Sevdiği onca yüzü düşünmüş, ama hiç birisini anımsayamamış, sisler arasında yalnız kalmış. Bir yerlerden ince bir ezgi çarpmış kulaklarına, çoğalan, delirten bir ezgi. Usuna babasının üzgün, perişan yüzü gelmiş, bir güvercin uçuvermiş yüreğinden, acıyla ürpermiş. Denizin ağzından "Baba" diye bir inilti çıkmış. Sonra gördüğünün korkulu bir düş olduğunu fark edince derin bir oh çekip rahatlamış.
Derken duruşma günü gelmiş binlerce çocuk yığılmış mahkemenin önüne, onlarca polis otosu eşliğinde Deniz mahkemeye getirilmiş. Yargıçlar sertçe bakmışlar Denize. Savcı iddianamesini okumuş, yargıçların en yaşlısı korkutucu bir sesle "bütün bunları neden yaptın?" diye sorular yöneltmiş. Yargıçların bütün sorularına Deniz susarak yanıt vermiş. Yargıç öfkelenmiş dağlar kadar. Denizi azarlamış. "Sende hiç acıma duygusu yok mu, kalp yok mu?" demiş. Deniz ise "Ben kalbimi kuşlara verdim." Diyerek ilk ve son yanıtını vermiş. Yargıçlar kendi aralarında fısıldaşıp, konuşmuşlar. Sonuçta Denizin bir kuş gibi, demirden bir kafese konulup uzak ve ıssız bir ormana bırakılmasına karar verilmiş. Bu haber dünyadaki bütün kuşlara yıldırım hızıyla yayılmış. Bir çok kuş toplanıp, kanat çırpmışlar, dönmüşler gökyüzünde, sonra da hep birlikte saldırmışlar kafese, günlerce gagalamışlar ama nazlı gagaları parmaklıkları kırmaya yetmemiş. Kafesi parçalayamamışlar. Parçalayıp da Denizi özgürlüğüne kavuşturamamışlar.
Günlerce düşünmüşler ve sonuçta hepsi gücünü birleştirerek. Denizi köyünün güzel ormanına götürmeye karar vermişler. Bütün kuşlar kanat açıp, kırk gün kırk gece, dağ demeden deniz demeden uçmuşlar. Denizin o güzelim köyünün ormanına ulaşmışlar. Yağmur yağdığında hepsi birden kanatlarını kafesin üstüne gerip korumuşlar. Güneş açtığında sevinmişler. Dünyanın her yerinde türlü türlü yiyecek ve çeşit çeşit kitap taşımışlar. Kuşlar her akşam kafesin etrafında toplanıp ötüşerek Denizi teselli etmişler. Cıvıltılarla uyutmuşlar, her sabah yeniden en güzel sesleriyle uyandırmışlar. Beraberce gülüp, oynayıp, şarkı söylemişler. Deniz onlara şiirler okumuş, bilge ninesinden öğrendiği masalları anlatmış, kuşlar Denizi anlarmış Deniz de kuşları..
İşte o gün bu gündür dünyanın bütün kuşları yavrularına kuşlara kalbini veren çocuğun masallarını anlatırlarmış. Ve onun içindir ki, dünyanın her yerinde kuşların yalnız bir sabah bir de akşam öttüğü söylenir...

BENİM HİKAYEM

Üniversiteli delikanlı Kolejli kıza bir voleybol maçında rastladı. Okul salonundaydı maç. Tribünsüz minik bir salon.. Seyircilerle, oyuncular arasında, sahanın çizgisi vardı sadece.. O kadar yakındılar..
Delikanlı, bu tatlı, bu güzel, bu dünyalar şirini kızı ilk defa görüyordu takımda.. Hoşlandığını, fena halde hoşlandığını hissetti. Az sonra bir şeyi daha hissetti. Uzun zamandan beri maçı değil, o güzel kızı izlediğini.. Kız servis atarken hemen önünden geçti. Göz göze geldiler.. Kız gülümsedi..
Delikanlı, çok popülerdi o yıllarda.. Kız onu tanımış olmalıydı. Kim bilir, belki kız da ondan hoşlanmıştı.. Belki de delikanlı öyle olmasını istediği için ona öyle gelmişti.. Set değişip, takım karşıya gidince, delikanlı da yerini değiştirdi, o da karşıya gitti.. Üçüncü sette tekrar eski yerine döndü.. Kız da gidiş gelişleri fark etmişti galiba.. Bir defa daha gülümsedi. Manidar.. "anladım" der gibi bir gülümseyişti bu...
Delikanlı o hafta boyu hep bu dünyalar şirini kızı düşündü.. Pazar günü, sabahın köründe kalktı, erkenden oynanacak maçı, ne maçı canım, o dünyalar şirini kızı görmek için..
Delikanlı artık kızın hiçbir maçını kaçırmıyordu.. Dahası.. Ankara Koleji'nin her dağılış saatinde, okul civarında oluyordu, onu bir kez daha görmek için.. Karşılaştıklarında, hafif çok hafif bir gülümseme, çok minik bir baş eğmesi ile selamlaşır olmuşlardı.. Bir defasında, yaptığına sonra kendisi de günlerce güldü.. O gün gene tesadüfmüş gibi, okul dağılışı kızın karşısına çıkmış, gülümseyerek selamlamış, sonra arka sokaklara dalıp, yıldırım gibi koşarak, bir blok ötede gene karşısına çıkmıştı. Kız bu defa, iyice gülmüştü.. Karşısında, sözüm ona ağır ağır yürüyen, ama nefes nefese delikanlıyı görünce..
Delikanlı, voleybol takımının kaptanını iyi tanıyordu. Arkadaştılar. Sonunda bütün cesaretini topladı, kaptana açıldı.. O kızdan fena halde hoşlanıyordu. Galiba kız da ona karşı boş değildi. Bir yerde, bir şekilde tanışmaları gerekiyordu.. O zamanlar, bu işler böyle oluyordu çünkü.. Kaptan "tabi" dedi.. "bu hafta sonu güzel bir konser var. Biz onunla gitmeye karar vermiştik zaten. Sen de gel. Hem konseri birlikte izleriz, hem de tanışırsınız.."
"Mutluluk işte bu olmalı" diye düşündü delikanlı.. "Mutluluk işte bu!.."
Ve konser gününe kadar geceleri hiç uyuyamadı.. Konser gününü de hiç ama hiç unutmadı.. O ne heyecandı öyle.. Konserin verildiği sinemanın kapısında tanıştılar.. El sıkıştılar.. O güzel ele dokunduğu anı da hiç unutmadı delikanlı.. Kaptan, salona girdiklerinde, ustaca bir manevra daha yaptı. Delikanlı ile dünyalar şirini kız yanyana düştüler. İnanamıyordu delikanlı.. Onunla nihayet yanyana oturduğuna, onun sıcaklığını hissettiğine, onun nefesini duyduğuna inanamıyordu.. Biraz önce tanışırken tuttuğu el, bir karış ötesinde öylesine duruyor, delikanlı, sahnede dünyanın en romantik şarkısı söylenirken o an dünyanın bütün şarkıları dünyanın en romantik şarkısıydı ya- o eli tutmak için öylesine büyük bir arzu duyuyordu ki içinde.. Ama uzatamıyordu işte elini.. Her şey böyle iyi giderken, yanlış bir hareketle, onu ürkütebileceğinden, incitebileceğinden öylesine korkuyordu ki..
Sonunda dayanamadı, sanki kolu uyuşmuş gibi, uzandı.. Kolunu kızın koltuğunun arkasına koydu.. Kızın omzuna değil.. Koltuğun üzerine.. Sonra kız arkaya yaslandı.. Bir kaç saç teli, delikanlının elinin üzerine dokundu.. Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu artık genç adamın.. Dünyalar şirini kızın saçları eline dokunuyordu çünkü.. Konserden çıkarken, kız, şakalaştı.. "Sizi her maçımızda görüyoruz. Alıştık nerdeyse.. Yarın Adana'da da maçımız var.. Gözlerimiz sizi arayacak.."
Hayır, aramayacaktı. Delikanlı o anda kararını vermişti çünkü.. Cebinde onu otobüsle Adana'ya götürüp getirecek, hatta öğle yemeğinde bir de Adana kebap yedirecek kadar para vardı.. Gece yarısı kalkan otobüse bindi.. Sabah erkenden Adana'ya indi. Maç saatine kadar başı boş dolaştı. Salona erkenden girdi, en ön sıraya tam servis köşesine en yakın yere oturdu.. Takımlar sahaya çıkarken, salondaki en heyecanlı seyirci oydu. Maç falan değildi sebep tabii.. İlk sette kız farkında bile değildi onun.. Nerden olsundu ki.. İkinci sette öbür tarafa gittiler.. Döndüklerinde, üçüncü sette kız fark etti delikanlıyı.. Yüzünde çok ama çok şaşkın bir ifade, biraz mutluluk, biraz da gurur vardı sanki.. Ankara'nın hele Kolejde çok popüler bu delikanlısının onun için ta oralara geldiğini bilmenin gururu..
Maç bitti. Kız soyunma odasına, delikanlı garaja gitti. Tek kelime konuşmadan.. Konuşmaya gelmemişti ki.. Kız "keşke orada olsaydın" demişti. O da olmuştu işte.. Hepsi o.. Ona o kadar çok şey söylemek istiyordu ki aslında..
Bir gün üniversite kantininde gazete okurken, iç sayfalarda bir şiire rastladı. Daha doğrusu bir şiirden alınmış bir dörtlüğe.. Söylemek istediği her şey bu dört satırda vardı sanki.. Bembeyaz bir karta yazdı o dört satırı.. Öğleden sonrayı zor etti, Kolejin önüne gitmek için.. Kızın karşıdan geldiğini gördü. Koşarak yanına gitti. "Bu sana" diye kartı eline tutuşturdu ve kayboldu ortadan.. Kız, Necip Fazıl'ın dört satırını okurken..
"Ne hasta bekler sabahı
Ne taze ölüyü mezar...
Ne de şeytan bir günahı
Seni beklediğim kadar!.."
Ertesi gün öğleden sonra, tarif edilemez heyecanlar içinde Kolejin önündeydi gene.. Kız karşıdan geliyordu.. Bu defa yanında arkadaşları yoktu. Yalnızdı.. Yaklaştığında işaret etti delikanlıya.. Gözlerine inanamadı genç adam.. Onu yanına mı çağırıyordu yoksa.. Evet, çağırıyordu işte.. Kalbinin duracağını sandı yaklaşırken.. "Sana bir şeyler söylemek istiyorum" dedi kız.. O da heyecanlıydı, belli.. "Bak iyi dinle.. Dünkü satırlar için çok teşekkürler.. Herhalde hissettin, ben de senden hoşlanıyorum. Ama senden evvel tanıdığım birisi daha var. Ondan da hoşlanıyorum ve henüz karar veremedim, hanginizden daha çok hoşlandığıma.. Ve de şu anda, onu terk etmem için bir sebep yok.."
"O zaman karar verdiğinde ve de eğer seçtiğin ben olursam, hayatında başka kimse olmazsa, ara beni!" dedi, delikanlı ikiletmeden.. Ayrıldı kızın yanından.. Bir daha voleybol maçına gitmeden, bir daha okul yolunda önüne çıkmadan.. Bir daha onu hiç görmeden..
Yıllarca sonra Levent Yüksel'in söyleyeceği şarkıdaki Sezen Aksu'nun sözlerini o zaman biliyordu sanki. Aşk "onurlu" olmalıydı.. Günlerce, haftalarca, aylarca bekledi.. Tıpkı, kıza verdiği o dörtlükteki gibi bekledi.. Hastanın sabahı, şeytanın günahı beklediği gibi bekledi.. Heyecanla bekledi. Hırsla, arzuyla bekledi. Umutla, umutsuzlukla bekledi. Bazen öfkeyle bekledi.. Ama bekledi.. Başka hiç kimseye bakmadan, başka hiç kimseyi bulmadan bekledi. Bir gün bir şiir antolojisinde şiirin tamamını buldu.. İki dörtlüktü şiir.. İlki kıza verdiğiydi.. Bir ikinci dörtlük daha vardı orada.. O dörtlüğü de bir kartın arkasına dikkatle yazdı.. Cebine koydu..
Bekleyiş sürüyor, sürüyordu.. Okullar kapandı, açıldı.. Aylar, aylar geçti.. Bir gün delikanlı kızı aniden karşısında gördü.. "Günlerdir seni arıyorum" dedi kız. "Günlerdir seni arıyorum. İşte sana haber.. Artık hayatımda hiç kimse yok!.."
"Yaa" dedi delikanlı.. "Yaa" dedi sadece.. Kalbi heyecandan ölesiye çarparken, aylardır ölesiye beklediği an gelip çatmışken, ağzından sadece bu ses çıkmıştı: "Yaaa!.."
Cebindeki artık iyice eskimiş kartı uzattı kıza.. "Sana bir şiirin ilk dörtlüğünü vermiştim ya bir gün.." dedi. "Bu da sonu onun..."
Sonra yürüdü gitti, arkasına bile bakmadan.. Kız ikinci dörtlüğü oracıkta okurken..
"Geçti istemem gelmeni
Yokluğunda buldum seni.
Bırak vehmimde gölgeni
Gelme artık neye yarar!.."
Aradan yıllar, çok ama çok uzun yıllar geçti. Delikanlı bugün hala düşünüyor.. O uzun, çok uzun bekleyiş mi öldürmüştü aşkını? Ya da beklerken, ölesiye beklerken hayalinde öylesine bir sevgili yaratmıştı ki, artık yaşayan hiç kimse bu hayali dolduramazdı.. O sevgilinin kendisi bile.. Hayalindekini canlı tutmak için mi, canlısını silmişti yani?.. Ya da.. Ya da.. Bir şiirin romantizmine mi kapılmış, bir delikanlılık jesti uğruna, mutluluğunun üzerinden öylece yürüyüp mü gitmişti acaba?
Delikanlı bu soruların cevabını bugün hala bilmiyor.. Bilmediğini de en iyi ben biliyorum.. Çünkü, o delikanlı, bendim!...

SAKIN ELİMİ BIRAKMA

Ilık rüzgarla gelen bir müzik sesiyle dalıverdim uzaklara; "Aşık olmak günahsa ben bir günahkarım, pişman değilim tanrım" diyordu yumuşak bir ses bir sızı saplandı ilk önce kalbime sensizlik yüreğimi yakıyordu, sana hasrettim sarı kurumuş yapraklar arasında yürürken rüzgarın yüzüme vurmasıyla kokunu duydum sanki yalnızdım mutsuzdum, sen yoktun ebediyen gitmiştin...
Şimdi yanımda olsaydın kollarınla beni sarar, yüzüme dağılan saçlarımı parmaklarınla düzeltirdin.. iki taraftan kulaklarımın arkasına sıkıştırır, "Böyle daha güzel aşkım" derdin... yüzüme düşen saçlarıma tuzlu gözyaşlarım karışıyor şimdi. "Sakın ha ağlama, seni birgün bile ağlarken görmek istemiyorum" derdin bana.. şimdi bir yerlerden bakıyorsa gözlerin üzülüyorsundur.. ama gözyaşlarıma söz geçiremiyorum sevgilim...
Hani biz sonsuza kadar mutlu olacaktık? Hani birbirimizi terletmeyecektik? Neden beni tek başıma bırakıp gittin aşkım.? Kaza haberin geldiğinde inanamadım, evimizden nasıl çıktığımı bile hatırlamıyorum hastanede seni öyle kanların içinde baygın bir şekilde görünce dünya başıma yıkıldı.. elini tuttum ve sen gözlerini açtın "Sakın ha! Sakın elimi bırakma" dediğin zaman bile "Gözlerindeki ormanda yağmur yağmasın" dedin... yanaklarımdan süzülen sicim gibi yaşlar yüzüne döküldüğünün farkında bile değildim.. ameliyathanenin kapısına kadar elini hiç bırakmadım ve mecburen elini ayırdılar benden, saatlerce o odada kaldın... çıktığın zaman komadaydın... doktorlar ümitsizce gözlerime bakıyordu.. seni odana götürdüler.. neydi, neden o makinaları vücuduna bağlamışlardı.? Sen yaşayacaktın.. beni bırakmayacaktın yemin etmiştin... yavaşça elimi elinin üzerine koydum.. hiç kıpırdamıyordun... günlerce başucunda bekledim... farkında bile değildin... hep uyuyordun... yanında seni beklerken; geçirdiğimiz günler bir film şeridi gibi gözlerimden geçti... beni kızdırmaların, sinirlendirmelerin ve ondan sonra gönlümü almak için bütün evi ben yokken çiçek bahçesine çevirmen... doğum günlerimizde birbirimize aldığımız müzik kutuları... hani son doğum gününde sana mavi bir kazak almıştım da hemen giyip mankenlik yapmıştın ya ve ben seninle dalga geçmiştim sen de pastayı alıp yüzüme yapıştırmıştın ve sonra da bütün evi pastayla alt üst etmiştik... ne kadar deliymişiz, ne kadar aşıkmışız... mavi kazağını son gördüğümde kanlar içindeydi.. kaza günü onu giyiyormuşsun meğer... çok sinirlendirdin beni, nasıl çıkacak şimdi kazaktaki kan lekeleri?
Olmadı şimdi, iyileşir iyileşmez kazağını sen yıkayacaksın.. onu sana ben aldım atmak olmaz ki... Hala uyanmadın bir hafta geçti hiç bir kıpırtı yok.. doktorların biri gidiyor biri geliyor.. söyledikleri hiçbir şeyi artık anlamıyorum.. bu arada o yağmurlu gün geldi aklıma.. bisikletlerle yarış yaptığımız o gün.. hani ani bir yağmur başlamıştı da eve zor yetişmiştik.. balkonda durup yağmuru izlerken bir gün bebeğimiz olursa ismini Yağmur koyalım demiştik... bizim yağmurumuz yaz yağmuru olsun demiştik... Ve bir gün daha geçti işte, yanında sen o yatakta hareketsiz yatarken bir gün daha geçti... elim elinde.. ve başım yatağın yanında, kendimden geçmişim.. ve aniden elin elimde kıpırdadı.. aniden kırmızı, şiş gözlerimi sana çevirdim... ve gözlerini açtın.
O halinle bile gülümsüyordun bana... dudaklarına küçücük bir öpücük kondururken sessizce gözlerimden yine bilinçsizce tuzlu gözyaşlarım dudaklarına düştü, kızar gibi yine baktın bana "Tamam" dedim "Ağlamayacağım" Gözlerime baktın buğulu, hiç beklemediğim bir anda dudakların kıpırdamaya başladı "Affet beni" dedin, "Birbirimizi terk etmeyecektik, hala daha da seni terk etmedim ama." dedin ve gerisini duymak bile istemiyordum, parmaklarımla dudaklarını kapattım, "Konuşma, yorulma, sonra konuşuruz" dedim ama başınla "Şimdi" dercesine işaret ettin "Şehre inmiştim, yıldönümümüz için beğendiğin tek taşlı pırlanta yüzüğü alacaktım, aldım da yanında 25 tane gül vardı, arabanın torpido gözünde yüzüğün, koltukta da güllerin vardı" dedin... ve devam ettin.
"Hayatımda geçirdiğim en güzel yılları seninle paylaştım, gözlerim, kalbim hep yanında olacak, arabadan emanetlerini almayı unutma" dedin bana.. gözlerimdeki yaşları artık durduramıyordum "Bir dahaki sonbahara yürüdüğümüz yolda yalnız yürüyeceksin ve çok güçlü olacaksın, beni affet aşkım seni bensiz bırakıyorum, seni canımdan çok seviyorum, son bir öpücük ver bana" dedin ve bir elim elinde bir elimle alnını okşarken istediğini yaptım dudakların sıcaktı ve aniden makineden ince bir ses geldi, elin elimden kopuverdi. Gözlerin yavaşça kapandı....
Doktorlar koşup geldiler öylece orda kalıverdim hareketsiz kaldım, donmuştum, sen yoktun artık, doktorlar seni götürdüler... artık sen yoktun, yalnızdım.. Ve şimdi sensiz geçen ilk sonbahardayım, yürüdüğümüz yolda kurumuş yaprakların arasında tek başınayım.
Arabadan bana getirdikleri emanetlerimin biri evde diğeri parmağımda, yüzüğünü yaşadığımı sürece parmağımdan, güllerini yatağımın yanından hiç ayırmayacağım... mavi kazağını yıkadım, temizledim... yastığının üzerinde duruyor.. Hazan mevsimi, hüzün mevsimi aşk mevsimi.. ayrılık mevsimi... Kulağımda bana söylediğin şarkıyla yürüyorum tek başıma söz verdiğimiz gibi sarı yapraklı yolda....
"SANA RÜYA DİYEMEM, SENDEN UYANAMAM Kİ
NEREDE OLURSAN OL, SENİNLEYİM BEN SANKİ
BULUTLU GÜNEŞİMSİN, SEVGİLİMSİN BENİMSİN
YAZ YAĞMURUM, KIŞ GÜLÜM, NEŞEMSİN KEDERİMSİN
SENİNLE DOLU DÜNYAM, GÜNDÜZÜM GECEM SENSİN
ÖLSEMDE AYRILAMAM, BENLİĞİM RUHUM SENSİN..."
Biliyorum her an her saniye benimlesin, beni izliyorsun. İyi ki şarkılar var ve şiirler. Sen sözünü tutmadın, beni bırakıp gittin. Belki bir gün aşkım... Bu yağmurlar diner ve biz yine birlikte oluruz hiç ayrılmamacasına.
"HER YERDE HATIRAN VAR, HERŞEY SENİNLE DOLU
HERŞEYDE SENİN İZİN, BU YOL AŞKININ YOLU
ALAMAZ BİN SEVGİLİ KALBİMDEKİ YERİNİ
SANKİ İÇİMDE AÇAR BU SARMAŞIK GÜLLERİ.... "
İyi ki şarkılar var...

BEBEK

Genç kadın, bebeğin güzelliği karşısında büyülenmiş gibiydi. Kıvırcık sarı saçları, iri mavi gözleri, kalkık bir burun ve küçük kırmızı dudaklarıyla bir kartpostalı andıran bebek, kadının şimdiye kadar gördüğü en cana yakın kız çocuğuydu. Onun ipek yanaklarını daya doya öpmek ve Cennet kokusunu içine çekmek için eğildiğinde:
- 'Dokunma bana...' diye bir ses duydu. 'Beni okşamaya hakkın yok senin.'
Kadın korkuyla irkilip etrafına bakındı. Bebekle kendisinden başka içerde kimse yoktu. Aynı sesi tekrar duyduğunda bebeğe döndü. Aman Allahım!.. Yeni doğmuş gibi görünmesine rağmen konuşan oydu.
- 'Bana yaklaşmanı istemiyorum' diye devam etti. 'Hemen uzaklaş benden.' Kadın, biraz olsun kendini toplayarak:
- 'Çocuklarımız hep erkek oluyor' dedi. 'Onlar da güzel ama kız çocukları başka. Bu yüzden seni öpmek istedim.'
- 'Beni öpemezsin' diye ağlamaya başladı bebek. 'Benim de seni öpemeyeceğim gibi.'
- 'Neden?' diye sordu kadın. 'Neden öpemezsin ki?' Bebek, hıçkırıklara boğulurken:
- 'Bunun sebebini bilmen gerekir' dedi. 'Düşünürsen mutlaka bulacaksın.'
Kadın, neler olup bittiğini hatırlamak üzereyken kendine geldi. Özel bir hastanenin en lüks odasında yatıyor ve narkozun tesirinden midesi bulanıyordu. Aile dostları olan tanınmış doktor, odayı dolduran çiçeklerden bir tanesini vazodan çıkartıp kadına uzatırken:
- 'Geçmiş olsun hanımefendi' dedi. 'Başarılı bir kürtajdı doğrusu. Ha..! Sahî, 'kız'mış aldırdığınız.

YALNIZLIK

14.03.2006
insanın dünyada en zor katlanabileceği şey yalnızlık ve sevgisiz kalmaktır. Her şeye katlanabilirsiniz aklınıza gelebilecek tüm acılara ama bir acı var ki onu çekmeyen bilemez .. bir bakışa bir gülüşe .. sen değerlisin sen özelsin benim için her şeysin diyecek ve en önemlisi o iki cümleyi söyleyecek "seni seviyorum" bu cümleler her şeye değerdi umutlarını kaybetmek istemezsin ama bakarsın ki bir adım bile atamamışsın hiç bir değişiklik yok nerde kaldıysan ordan devam edersin. Herşey bitti artık ben böyleyim bir daha değişmem dersin kendinden bile gizlediğin bir yanın sana yinede umut verir bunu kendinden bile saklarsın.. en kötüsü de bu üzüntülerini sıkıntılarını herkezden saklarsın kimseye anlatmazsın içinde büyüdükçe büyür seni melankolik bir hale sokar. sen bir şekilde kendine oyuncaklar bulursun saçma sapan onlarla zaman geçirirsin kendi kendine onların haberi bile olmaz. sen yalnızca sen yaşarsın duygularını tek kişilik habersiz ve kayıtsızca.. bir süre kendini oyalarsın ama bir an gelir bütün gerçekler hiç olmadık bir anda karşına dikiliverir. İşte o an kendini ölmüş gibi hissedersin bedenin titrer hıçkırarak ağlamak istersin ve dakikaların böylece geçer ve hayat koşuşturmacasında bir süreliğine bu duyguları ertelersin ama en olmadık zamanda o gelip seni bulur.....mutluluğa giden bir yol yoktur mutluluk o yolun kendisidir...

KAYBETMEK

Sevdiğimiz insanların değerini kaybettiğimizde anlıyoruz. Onlara sahipken bunu anlamıyoruz her zaman yanımızda olacaklarını düşünüyoruz ama bir gün geliyor onların gitmesi gerekiyor ve biz o gün anlıyoruz onların yaşamımızdaki önemini.
Söylemek isteyip te söylemediklerimiz nasıl olsa zaman çok bir gün söylerim deyip ertelediğimiz sözcükler ne kadar çoktur aslında. Gelecek olan zaman nedense hiçbir zaman gelmiyor.
Her zaman içimizde yaşıyoruz sevgi sözcüklerini paylaşmıyoruz sevdiklerimizle. Oysa içimizdekileri paylaşsak yaşayacağımız sevgi kat kat artacak bunu biliriz ama içimizdeki sesi hiçbir zaman dinlemeyiz.
Derya. Deniz.
19.03.2006

SEVGİNİN GÖZYAŞLARI HİKAYESİ

Delikanlı yiyecek bir şeyler almak Burger King standına yaklaşınca, standın arkasındaki bir kız dikkatini çekti. Siyah saçlı,beyaz tenli genç kız, müşterilerine siparişlerini verirken daima güleryüzlü, sıcacık bir şekilde hizmet veriyordu. Nur yüzlüydü. Delikanlı bu kızdan çok etkilenmişti. Neredeyse ilk bakışta aşık olunabilecek bir kızdı. Yaşı olsa olsa 17-18 idi. Siparişleri yetiştirebilmek için bir o yana, bir bu yana koşuşturuyordu. Bu arada yüzündeki gülücükler hiç eksik olmuyordu.
Delikanlı standa iyice yaklaştı. Özellikle de genç kızın olduğu standa gelmişti. Genç kız ona siparişini sorduğunda, elindeki kağıdı ona doğru uzattı.Kağıda ne almak istediğini yazmıştı:
- "Bir Tavuk Burger menü, Sprite, bir ketçap ve bir acı sos istiyorum, lütfen." Genç kız delikanlıya biraz buruk ama yüzündeki gülümsemeyi hiç kaybetmeden"
- "Hemen efendim" dedi. Ardından da " 150.000TL fark ödeyerek büyük seçim ister misiniz?" diye sordu.
Delikanlı ise "Hayır" anlamında başını salladı. Kredi kartını uzatıp hesabını ödedi.
Siparişlerini alıp uzaklaşırken "Teşekkür ederim" misali bir gülücük attı kıza.
Tavuk Burgerini alıp masasına giderken, arkasına baktığında, genç kızın tatlı bir gülümsemeyle arkasından bakmakta olduğunu farketti. Belli ki kendisi sıradan bir müşteri olmamıştı. O gün yemeğini yerken,genç kızla bir iki defa göz göze geldi. Her ikisi de bundan gayet hoşnut olmalıydı ki, birbirlerine bakarlarken, yüzlerindeki gülümseme hiç eksik olmamıştı.
Delikanlı akşam eve döndüğünde aklı genç kızda kalmıştı. Göğsündeki plakadan kızın adının Selma olduğunu öğrenmişti. Aslında delikanlı konuşabiliyordu,ama neden böyle bir şey yaptığını da anlamamıştı. Yine de hiç renk vermemiş, bu oyun hoşuna gitmişti. Sanırım Selma'dan hoşlanmıştı.
Aradan iki gün geçmişti. Tekrar Bakırköy - Galleria'ya gitmiş ve yine elinde bir kağıtla doğruca Burger King'e gitmişti. Bu sefer kağıdın başına "Merhaba Selma" demeyi unutmamıştı. Selma'nın olduğu kasaya gitti ve gülümseyerek kağıdı ona uzattı.
Genç kız onu gördüğünde hayli sevinmiş bir halde kağıdı aldı;"Merhaba, hoş geldiniz" diyerek siparişini hazırlamaya koyuldu. İki gün önceki durumu arkadaşlarına anlatmış olacaktı ki, herkes onlara bakıyordu. Siparişi hazır olunca, tekrar kredi kartını uzattı ve hesabı ödedi. Selam vererek oradan ayrılıp, masalardan birine oturdu. Bu durumun gün geçtikçe hoşuna gitmeye başladığını farketti. Gerçi daha önce aynı yerden alışveriş yapmıştı ama Allah'tan kimse bunun farkına varmamıştı.
Bir yandan sevinirken,diğer yandan genç kıza karşı dürüst olmadığını üzülmüştü. Aslında kötü bir niyeti yoktu. "Bakalım nereye kadar sürecek" diyerek bunu devam ettirmeye karar verdi. Galleria evine yakın olduğu için sürekli oraya gidiyordu.
Bu durum iki hafta bu şekilde sürdü. Ama artık sipariş için kağıt uzatmasına gerek kalmamıştı. Selma'yı gördüğünde, doğrudan onun yanına gidiyordu. Selma da sanki onu beklermiş gibi, karşısında onu görünce birden gözleri parlıyor, hemen "Hoş geldin" diyordu. Delikanlının kağıdı uzatmasına fırsat vermeden ;
"Bir tavuk Burger menü, normal seçim, sprite, ketçap ve acı sos...; hemen hazırlıyorum." Bu durumdan her ikisi de çok memnun görünüyordu. Delikanlı kısa zamanda Burger King'de tanınan biri haline gelmişti.
O gün siparişini aldığında genç kıza bir kağıt uzattı ve oradan ayrıldı. Masalardan birine oturduğunda, Selma'nın küçük not kağıdını okuduğunu gördü:
"Özür dilerim Selma. Beni lütfen yanlış anlama. Eğer yemek paydosun varsa, biraz beraber oturabilir miyiz? Bu teklifimi kabul edersen çok mutlu olurum."
Selma notu okuduktan sonra Emre'ye bakarak "Evet" anlamında başını salladı. Eliyle de "Yarım saat sonra" diye işaret yaptı. Bunu gören Emre çok sevinmişti. Kısa bir süre sonra da Selma'nın kendisine doğru geldiğini görünce, eli ayağının birbirine dolandığını hissetti. Çok heyecanlanmıştı. Nasıl davranacağını bilemiyordu. Her ne kadar bu oyunu kendisi başlattıysa da, işin buralara varabileceğini tahmin etmemişti. "Acaba nasıl davransam" diye düşündü. Selma o kadar tatlı, o kadar sıcakkanlı biriydi ki, onu kesinlikle kırmak, üzmek istemiyordu. Yine de şimdilik hiçbir şey açıklamamaya karar verdi. Selma gelip de yanına oturduğunda, 'ağzımdan bir şey kaçırırım' diye çok korkuyordu. Umarım kendisini tanıyan biri çıkmazdı. Bu arada selma gelmeden cep telefonunu da kapatmış ve saklamıştı.
Fazla zamanı yoktu genç kızın. Şefinden ancak yarım saat için izin alabilmişti. Masanın üzerine kağıt kalem koymuştu Emre. Genç kız konuşarak biraz kendisinden bahsetti. 18 yaşına yeni girmişti. Üniversite sınavına hazırlanıyordu. Dersane parasını ödeyebilmek ve ailesine yük olmamak için de burada çalışıyordu. Fındıkzade'de oturuyordu. O da delikanlı gibi sigara içiyordu. Birer sigara yaktılar. Delikanlı kağıdı, kalemi alıp kendisiyle ilgili bir şeyler yazmaya başladı. 25 yaşındaydı, üniversiteden mezun olalı birkaç yıl olmuştu. Genç kızın üniversiteye hazırlandığını öğrenince, belki yardımcı olabilirim diye düşündü. Ancak daha sonra bunu açıklamaktan vazgeçti. Öyle ya, konuşamıyordu. Ona nasıl yardımcı olabilirdi ki! Bu yüzden üniversite mezunu olduğundan bahsetmedi. Yazdığına göre herhangi bir yerde çalışmıyordu.
Bu şekilde yaklaşık yarım saat konuştuktan sonra, Selma kalkması gerektiğini söyledi. İki gün sonra Pazar günü tekrar buluşmak üzere ayrıldılar.Aslında bir işi vardı ve o gece de işe gidecekti. Birkaç yıldır turistik bir otelde çalışıyordu.
Pazar günü buluştuklarında delikanlı durumu açıklamaya karar verdi. Günden güne ondan hoşlanmaya başlamıştı ve bu yüzden onun duygularıyla oynamak istemiyordu. Çünkü bu durum ileride daha kötü sonuçlar doğurabilirdi. Hem daha ne kadar saklayabilirdi ki! Ya da neden saklama gereği duysun. Artık arkadaş olmuş,çıkıyorlardı. Ayrıca kendisi henüz söyleyemeden, Selma bu durumu başkasından öğrense; işte o zaman çok kötü olurdu.
Kışın en soğuk günleri yaşanıyordu. Delikanlı arabasına binip, Selma'yla buluşacağı yere erkenden gitti. Bu soğukta onu bekletmek istemiyordu. Oraya vardıktan kısa bir süre sonra Selma da geldi. İlk defa biniyordu Emre'nin arabasına. Kağıt kalem her zamanki gibi hazır duruyordu. Sinemaya gitmeye karar vermişlerdi. Sinemada "Meet Joe Black" isminde, Brad Pitt'in oynadığı bir film gösterimdeydi. Filmi izlerken Emre genç kızın ellerinden tuttu. Selma da başını Emre'nin omuzuna koymuş,bu şekilde filmi izliyorlardı. Tam üç saat sürmüştü film. Sinemadan çıkarlarken hava biraz kararmıştı. Saat henüz dörttü ama günler o kadar kısaydı ki! Çok duygusal ve güzel bir filmdi. Her ikisi de filmi çok beğenmişlerdi. Filmin etkisiyle öyle mutlu görünüyorlardı ki, eve dönene kadar hiçbir şey konuşmadılar, yazmadılar.
Emre de bu güzel anı bozarım korkusuyla yine hiçbir şey açıklayamamıştı. Tam o sırada delikanlının cep telefonu mesaj sinyali verince, yüzü sapsarı olmuştu. Onu arabanın torpido gözünde unutmuştu. Neyse ki sadece mesaj gelmişti. "Ya telefon çalsaydı" diye düşündü. Selma Emre'nin telefonunu görünce, o da çantasından bir telefon çıkardı. Telefon ablasına aitti. Artık eve varmışlardı. Birbirlerine telefon numaralarını verdiler. Mesaj göndereceklerdi. Vedalaşıp ayrıldılar. Daha arabadayken ilk mesaj gelmişti: "Seni özledim." Dışarıdaki buz gibi havayı ısıtan sıcacık bir mesajdı bu.
Tarih 14 Şubat 1998; yani Sevgililer Günü. Emre ve Selma tanışalı iki buçuk ay olmuştu. Ve genç kız hala onun konuşabildiğini bilmiyordu. Bu şekilde tam iki buçuk ay geride kalmış, birbirlerine öyle bağlanmışlardı ki! Kah cep telefonuyla birbirlerine mesaj yolluyorlar, kah ellerinde kağıt kalem anlaşıyorlardı.
İki buçuk ay önce, belki de bir muziplik olarak başlayan oyun sayesinde, bugün birbirlerini çok seven ve her ne olursa olsun ayrılmamaya karar veren iki sevgili olmuşlardı. Ve delikanlı bu süre içerisinde, bu oyunu biraz da 'Selma'yı kaybederim ' korkusuyla açıklamaya korkmuş, bugünlere kadar gelmişlerdi.
O gün sevgililer günüydü. Her sevgili gibi onlar için de çok önem taşıyordu. Kış olmasına rağmen hava o gün çok güzeldi. Kendilerini hemen şehrin gürültüsünden uzak, kırlarda bir ağacın altına attılar. Güneş ara sıra bulutların arasından parlayarak ortaya çıkıyor, sanki onları ısıtmak istercesine çabalıyordu. Ancak onlar zaten birbirlerine sarılarak ısınıyorlardı. Her ikisi de Sevgililer Günü için hediye almışlardı. Selma üzerinde "Seni Seviyorum" yazılı, kalp şeklinde kırmızı bir yastık almıştı. Arabasına koymasını istemişti. Emre ise, camdan yapılmış şeffaf, içinde kurutulmuş kırmızı bir gül bulunan kalp şeklinde bir biblo almıştı. Yanına da duygularını ifade eden bir mektup koymuştu:
"Sevgilim,
Şu anda o kadar mutluyum ki, bunu ifade edebilmem mümkün değil. Aslında bir o kadar da endişeliyim. Bu mutluluğu bozacağımdan korkuyorum. Sana nasıl anlatacağımı bilemiyorum.(Mektubu okudukça genç kızın yüzünde gittikçe şaşkınlaşan bir ifade beliriyordu.) Öncelikle senden özür dilemek istiyorum. Umarım beni anlarsın. Ne olursa olsun, benim için ne kadar değerli olduğunu bilmeni istiyorum. Seni işyerinde ilk kez gördüğüm gün, öylesine tatlı duygular içerisine girmiştim ki, o gün ne yapacağımı şaşırmıştım. Sanırım ne olduysa bu şaşkınlığım yüzünden oldu. Belki hayatım boyunca normal bir şekilde yapamayacağım bir şeyi, sırf sana yakın olabilmek için bu yolla yapma cesaretine girdim. Şu anda, bu okuduklarından bir şey anlamamış bir şekilde yüzüme şaşkın şaşkın baktığını tahmin edebiliyorum. Ama inan ki hiçbir kötü niyetim yoktu. Amacım ne seninle oyun oynamaktı, ne de duygularını incitmek. Her geçen gün sana ne kadar yakınlaştıysam, sana ne kadar bağlandıysam, içimde de o kadar yoğunlaşan bir korku oluştu. Çünkü seni gerçekten kaybetmekten korktum. Ama artık benim için de, senin için de böyle bir haksızlığa dayanamıyorum. Bana o kadar sevgi dolu yaklaştın ki, hep bu sevgine layık olmaya çalıştım. Senden her ayrılışımda, her tarafta gülümseyen yüzünü, gülen gözlerini gördüm. İşte ben de bu gülen gözlerde ve seven kalbinde kaybettim kendimi. Şimdi kendimi bulabilmem için lütfen yüzüme bak."
Selma, okuduğu mektuptan bir şeyler anlamaya çalışırcasına Emre'nin yüzüne baktı. Emre Selma'nın ellerini avuçlarına alıp, tüm cesaretini toplayarak genç kıza:
"Seni seviyorum Selma, seni çok seviyorum. Sevgililer Günün kutlu olsun." der. Az önceki şaşkınlığı iki kat artan Selma, ne yapacağını, ne diyeceğini bilmez bir halde Emre'nin yüzüne bakakalır. Emre konuşabilmektedir. Bir an ellerini Emre'nin avuçlarından çekmek istese de bunu başaramaz. Tam ağzını açıp bir şey söylemeye yeltenir ki, Emre parmağıyla onun dudağına dokunup, bir şey söylemesini engeller. Ancak, genç kızın, o her zaman gülen gözlerinden iki damla gözyaşının akmasına engel olamaz; şaşkınlığın, mutluluğun, sevginin gözyaşlarına... Birbirlerine sımsıkı sarılarak arabaya doğru yönelirler.

PAPATYANIN HİKAYESİ

Koskoca bir bahçede harikulada çiçekler içinde bir papatya.. Ve papatya aşık olmuş, yanmış tutuşmuş ak sakallı bahçıvana..
Bir ümit bekliyormuş. Yüzlerce çiçeğin arasından.. Onunla, sadece onunla saatlerce ilgilensin.. Buz gibi suyunu sadece ona döksün istiyormuş.. Sadece ona değsin makası, Sadece ona gülsün dudakları.. Kıskanıyormuş bahçıvanı, Kırmızı güllerden, Sarı lalelerden, Mor menekşelerden.... Zambaklardan... Papatya, sadece bahçıvan için açıyormuş, Bembeyaz yapraklarını..
Bir gün, Aşkı öyle büyümüşki... Papatya yapraklarını taşıyamaz olmuş.. Eğilivermiş boynu.. Toprağa bakıyormuş artık.. Bahçıvanın sadece sesini duyuyormuş.. Ayaklarını görüyormuş.. Bunada şükür diyormuş.. Yetiyormuş ona, bahçıvanın varlığını hissetmek...
Zaman akıp gidiyormuş.. Papatya bahçıvanın yüzünü görmeyeli çok olmuş.. Ne var sanki boynumu kaldırsa Bir kerecik daha görsem yüzünü diyormuş.. Ve işte bir gün..
Bahçıvan papatyaya doğru yaklaşmış.. İncecik bedenini ellerinin arasına almış.. Elindeki sopayı, köklerinin yanına, toprağa sokmuş bir iple papatyanın gövdesini bağlayıvermiş sopaya.. Papatya o an daha çok sevmiş bahçıvanı.. Hala göremiyormuş onu, ama bedeni kurtulmuş...
Uzun bir müddet sonra, Bahçıvan uğramaz olmuş bahçeye.. Gelen giden yokmuş.. Kahrından ölecekmiş papatya.. Ama işte bir sabah...
Hortumdan akan suyun sesiyle uyanmış.. Derin bir oh çekmiş.. Çılgıncasına sevdiği bahçıvan geri gelmiş.. Birden, kendisine doğru gelen iki ayak görmüş.. Bu onun delicesine sevdiği bahçıvan değilmiş.. Başka birisiymiş.. Adamın elinde bir de makas varmış.. Papatyanın kafasını kaldırmış yukarıya doğru..
Ne güzel açmışsın sen öyle demiş.. Bu gencecik, yakışıklı bir delikanlıymış.. Gözleri gök mavisi, saçları güneş sarıymış.. Ama gövden seni taşımıyor demiş. Elindeki makası papatyanın boynuna doğru uzatmış.. Ve bir hamlede bağını gövdesinden ayırmış.. Papatya yere düşerken hatırlamış sevdiğini.. O ak saçlı, ak sakallı, yaşlımı yaşlı bahçıvanı hatırlamış.. Birde o gencecik, yakışıklı delikanlıyı düşünmüş.. Ve o an anlamış, neden o yaşlı bahçıvanı sevdiğini.. O her şeye rağmen, papatyaya emek vermiş.. Ona hiç bir zaman güzel olduğunu söylememiş, ama onu aslında hep sevmiş...
Papatya anlamış artık..
Sevgi, emek istermiş...
Yere düştüğünde son bir kez düşünmüş sevdiğini.. Teşekkür etmiş ona içinden.. Son yaprağı da kuruduğunda, biliyormuş artık..
* Gerçek sevginin, söylemeden, yaşamadan ve asla kavuşmadan varolabileceğini...

BULUT İLE YILDIZ

Bir zamanlar gökyüzünde birbirlerini gerçekten çok seven bir bulutla yıldız varmış...Bulut bulut gökyüzünün en şeker, en pembe bulutu, yıldızsa; en parlak, umudu en çok yansıtan yıldızıymış...
Gökyüzündeki her varlık onların sevgisi kıskanırmış. Tatlu bir kıskkançlıkmış tabii ki onların ki... Ama biri varmış ki, bulut ve yıldızın ayrılmalarını yürekten istiyormuş. Hem de yıldızın en yakın arkadaşı olmasına rağmen...
Bulut biraz safmış, kimseyi kıramazmış... Yıldızsa 'bulut' u için elinden gelen herşeyi yapabilir, herkese meydan okuyabilirmiş... Zaten onun için bir bulutu bir de çok sevdiği dostu peri varmış... Nereden bilebilirdi ki, perinin bir gün bunların hepsini yıldızla bulutun ayrılmaları için kullanacağını?...
Bir gün nazar değmiş, buluyla yıldıza... Hiç yoktan bir sebepten tartışmışlar. Bulut, çekip gitmiş, hatalı olmasına rağmen...Yıldızsa "Nasılsa bulutum beni seviyor, dönecektir." diye düşünmüş. Fakat hiç bir şey beklediği gibi gitmemiş. Ve bulut dönmemiş...Kim bilir, belki de cesaret edememiştir dönmeye bilinmez. Ama tek bir gerçek vardı ki : O da ikisinin de çok üzgün olduklarıydı...
Gökyüzündeki iyilik mekekleri bile ağlamışlar onların durumlarına ama ne fayda...
Ertesi gün yıldız olanları en yakın dostu periye anlatmış. Periyse göstermelik bir hüzne bürünmüş... Çünkü eline büyük bir fırsat geçmişti. Artık hayatı boyunca kıskandığı kişiye karşı kozları vardı elinde... O kişi, en yakın dostu yıldız olmasına rağmen kullanacaktı kozlarını... Hem de büyük bir zevkle...
Bulutun yanına gitti ve yıldızın artık onu sevmediğini söyledi. Bulutsa üzüldü, boynunu bıraktı, ama elinden hiç bir şey gelmeyeceğini düşündü... Çünkü yıldız inatçıydı...Bir kere olmaz dediyse, bir daha olur demezdi. Peri de bulutun bu üzgün durumundan yararlanıp, ona olan sevgisini itiraf etti... Bulut da kimseyi kıramadığı için perinin, yıldızın yerine geçmesine izin verdi...
Yıldız, günlerce bulutun dönmesini, ondan af dilemesini bekledi. Ama bulut gelmedi. Bir gün yıldız, bulutun yanına gidip, konuşmaya karar verdi. Gece yola çıktı...
Bulut, dostu, sandığı periyle birlikte ayda eleleydi... Melekler dayanamayıp, tüm olan biteni anlattılar yıldıza... Yıldız, çok üzüldü ve çaresiz döndü arkasına ve gitti... Ve yavaş yavaş sönmeye başladı.
O günden sonra yıldız söndü, ışık veremez oldu... Bulutsa artık ne o kadar pembe, ne de o kadar kadifeydi...
Yıldız, ilk zamanlar her şeyden vazgeçti, hayata küstü... Ama kolay pes etmedi...Kısa bir süre sonra hayatıyla ilgili o önemli kararı verdi...
O güne kadar hiç görmediği güneşin yanına gidecekti ve biraz daha ışık isteyecekti ondan... Çok geçmeden daha önce hiç görmediği güneşin yanına gitti... Ondan yansıtması için biraz daha ışık istedi... Güneş ışık yerine sevgisini verdi yıldıza...
O gün bu gündür yıldız, dünyaya güneşin sevgisini yansıtır... Bulutsa; hep gözyaşlarını akıtır dünyaya... Bir de yüreğinde kopan fırtınaları...

GİDEN Mİ KALAN MI YALNIZDIR

Giden mi kalan mı yalnızdır bilinmez demiştin, gözlerimi gözlerinden ayırmak istemediğim o hüzün dolu ayrılık akşamında...
Bu ayrılık diğer ayrılıklara benzemiyordu. Sen bunu benden önce fark ettin.
Bense, hissettiğim halde görmezden geldim...
Dünyanın neresine, yaşamın hangi ücra köşesine gidersem gideyim, sensizlik bana en dayanılmaz acıları, en çekilmez hüzünleri yaşatacak ve bunları bile bile yaşamak zorunda kaldığım için, senden uzak kalmak uğruna yangına körükle gittiğim için artık alışmıştım bu iç çekişlere, bu sonsuz yalnızlığa, kabus sensizliğe...
Gözlerimin içine bakıyordun, yeni başlayan ve sanki hiç bitmeyecek olan bir özlemle...
İçimdeki fırtınaları dindirmek istiyorum gözlerinde... diye yazmıştın...
O akşam kelimeler, içindekiler, kalbine sığdırmaya uğraştığın onca yoğun duygular, bana söylemek istediğin halde bir türlü söyleyemediğin, gözlerimin içine bakarak o anlamlı bakışlarınla anlatmaya çalıştığın o kaos içinde çırpınan tüm kelimeler artık isyan ediyordu...
Senin ruhundan benim kalbime doğru hücum ediyordu hepsi, ve ben, ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilmeyen, baskı altında olan insanların yaptığı gibi kıpırdayamıyor, konuşamıyor, ne olacağını düşünemiyordum...
Adeta kilitlenmiştik o anda, ve biliyorum, ikimizde aynı şeyi düşünüyor ve aklımıza takılan bu zor soruya cevap bulmaya çalışıyorduk...
Giden mi yalnızdır kalan mı?
Bu sorunun cevabını her gün, her an düşündüm sevdiğim...
Senden uzak kaldığım o işkence dolu günlerde, o uykusuz saatlerde, seni düşündüğüm, yüzünü hayal ettiğim zamanlar hep bu soru hançer gibi saplanıyordu yüreğime...
Senden çok uzaktaydım artık, günlerdir konuşmuyorduk...
Seni, benliğini o kadar özlemiştim ki, sanki baktığım her tarafta senin o vazgeçilmez yüzünü, o benliğinin açıkça yansıdığı o eşsiz yüz ifadeni görüyordum...
Ama içimden gelen alışkın olduğum o his, bana yalnız olduğunu ve bana sorduğun o sorunu cevabını senin çoktan bulduğunu, kalanın yalnız olduğunu kabullendiğini ve bedeli ne olursa olsun senin yanında olmamdan başka bir şey istemediğini söylüyordu... Ama bilirsin, içimden gelen o seslere inanmayı sevmem ben...
O hisleri yaşamımda karşılaştığım yapmacık insanlara benzetirim.
Ne olduklarını ve neler yapabileceklerini bilirim, ama asla inanmam ve güvenmem onlara...güvenmek istemem...
Sanki ben istediğim, ben düşündüğüm için iyi görünürler gözüme, ama gerçekle hiçbir alakaları yoktur...
İşte bu yüzden inanmak istemiyordum yalnız kaldığına, acı çektiğine, beni özlediğine ve ne olursa olsun beni bekleyeceğine...
Acı çektirmeyi sevmem ben, bilirsin.
Acı çekmek, yalnız kalmak ve o sessiz yalnızlıklarda içimden ismini sayıklamak, yanımda olman için umutsuzca yalvarmak bana göre...
Beni buna sen alıştırdın, ben yıllardır buna alıştım, acı çekmek artık yandaşım...
Ben bunları yaşarken aynılarını senin de yaşamanı kaldıramam.
Yalnızlığı ben yaşamalıyım, sensizliğin acılarını, isyanlarını ben çekmeliyim, tek başıma...
Sen ne kadar anlamaya çalışsan da, sensizken yaşadıklarımı asla yaşayamazsın, hissedemezsin.
Kalan değil, gidendir yalnız kalan sevdiğim...
Giden yalnızlık için, acı çekmek için, isyan etmek için bırakır gider, kalan aynılarını yaşamak zorunda kalmasın diye...
Yalnızım işte...bunu yaşayacağımı bile bile kalmadım, kalamadım yanında...
Yalnız kalmaya, sensiz olmaya, acı çekmeye ve buna ne kadar dayanabileceğimi görmeye ihtiyacım vardı.
Sensiz kalmak bana çok şey öğretti...
İlk öğrendiğim, son dakikalarımızda bana sorduğun o sorunun cevabı oldu...
Gidendir yalnız kalan sevdiğim...
Yalnız değilsin, biliyorum.
Yalnızım, görüyorsun...
İkinci öğrendiğim şey ise ben burada sensizken, mutsuzken, içimde hayata karşı hiçbir istek, hiçbir beklenti ve yaşama hırsı yokken, senin orda yalnız olmadığını ve seni düşündüğüm, seni yaşadığım kadar beni yaşamadığını çok iyi biliyorum...
Senden uzaklaşmak, sensiz yapıp yapamayacağımı görebilmek, bu korkunç yalnızlığa ne kadar tahammül edebileceğimi görmek içindi seni orda bir başına bırakıp, bu sürgün yaşamda yalnızlığı, sensizliği seçmem...
Bir gün mutlaka döneceğim, biliyorum...
Çünkü bu ölümcül yalnızlığa daha fazla dayanamayacağımın farkına vardım.
Ben burada yalnız olsam da, senin orda yalnız olmadığının ve sırf tek başına olmamak için en olmadık, sana ve ruhuna en yabancı ve bilinmez insanlarla birlikte olduğunun farkındayım.
Bütün bunlarla yüz yüze geleceğini bilerek terk ettim seni ve yola çıktım kendi yalnızlığımla...
Yalnızlığımı yaşadıkça, sensiz olduğumu hissettikçe aklıma sorduğun soru geldi, sorunun cevabını bulmaya çalıştıkça aklıma sen geldin, ve sen aklımda oldukça bu yaşadığım hayat, bu hissettiğim yalnızlık, durmadan duymazdan geldiğim o içimdeki sesler ve yalnız olanın ben olduğumu kabullenişim çığrından çıktı içimdeki fırtınalarda...
Seni, bile bile en olmadık zamanda, çok bildik bir mekanda ve ruhuna en yabancı olan insancıklarla bir başına bırakıp terk ettim...
Döneceğim seni bıraktığım o yerlere, giden ve gittiği gibi geri dönen olacağım, biliyorum...
Oysa biliyorum, kalan değil, gidendir yalnız olan...
Oysa özlediğim, biliyorsun, giden değil kalandır terk eden...
Bir de gör beni, giderken bana yazdığın yazıda, kendi gözünden ve kendi kalbinden:
Karanlığıma gömerken seni sessiz çığlıklarım vardı içimde...korkularım, yine bana kalan yalnızlığım vardı. Zormuş; bu kadar yakın olupta uzak durmak,bu kadar uzak olupta seninle dolmak...yazmanın en iyi şey olduğunu söylerdin hep bana inan ki o bile durduramıyor içimde sana doğru akan seli...iki düşünüp bir yazıyorum her zamanki gibi öyle alışmışım ki kendimi sınırlandırmaya. gidiyorsun artık çok uzaklara,.varlığını ilk defa bu kadar derinlerde hissedip,kendimi sana açmışken gidiyorsun işte... içimdeki yerini zor fark etti benliğim, yokluğunla daha da yorulacak, belki de darmadağın olacak... gözlerimdir konuşan sadece. isyanlarımı, korkularımı, daralan zamanımı, yalnızlığımı anlattı herkese hiç kimsenin onları hiç kimsenin anlayamayacağını bildiği halde, belki de buydu onu rahatlatan... inan ki içimdeki dünyam, içinde bulunduğum dünyadan daha büyük... en büyük farkları; içimdeki... benim dünyamda herkes olması gereken yerde, hakkettiği gibi...
Gidişini düşünmek bile korkutuyor beni... Tarifi olmayan duygularımla sana uyanıyorum her sabah, Varlığınla çoğalıp yokluğunla eksiliyorum...
Mine BAHADIR

ÖYLESİNE BİR MEKTUP

Öyle içimdesin ki. Yanağımda dolaşan rüzgardan daha gerçek dokunuşların. Küçük, ürkek, kesik dokunuşlarınla, belki de her zamankinden daha yanımdasın. Yani öylesine, o kadar bensin ki. Ah nasıl anlatsam. Boşuna bu çabalarım, doğru kelimeleri aramalarım. Ne kitaplar yazıyor, ne de sözlüklerde karşılığı var. Yalnızca hissediyor insan, yaşıyor. Kelimeler eksik, kelimeler yaralı. Kelimeler cılız.
Taşımıyor, anlatmıyor, tanımlamıyor bu duyguyu. Ben de. Çok başka bir şey. Sevginin ortasında, derin acılar hisseder mi insan? Aydınlık gülümsemelerin içine, hüznü yerleştirir mi durup dururken? Gözlerine buğu,diline sitem, yüreğine burukluk, çöreklenir kalır mı asırlarca?
Gelmeyeceğini bildiği mektup için, posta kutusunu hep aynı heyecanla açar mı? Dedim ya, başka bir şey bu. Ne kadar yalnızsam, o kadar seninleyim şu günlerde. Belki de en başta, tutup seni en derinlere koydum diye oldu bunlar. Kimseler ulaşmasın diye, kimselerin bilmediği, bulamayacağı yollara götürdüm seni. En derinlerde tuttum. Bana sakladım. Derine, hep daha derine.
Seni yapayalnız, bir tek bana bıraktım. Paylaşamadım yanlış yaptım. Sana ulaşan yolları kaybettim diye bütün bu şaşkınlıklar. Kendimi oradan oraya vurmam. Sağımda, solumda, ne zaman dikildiğini bilmediğim duvarlara çarpmam, hiç görmediğim çukurlarla boğuşmam. Denizlerin, gürültüyle gelip vurduğu dehlizlerin, acılı duvarları gibiyim.
Duvarlarım yosunlu, duvarlarım kaygan, duvarlarımdan hiç tükenmeyen sular sızıyor. Tutunamıyorum. Renklerim, gün içinde değişiyor. Soluyorum, soğuyorum. Güneş ulaşmıyor içerilerime. Küfleniyorum, yaşlanıyorum. Yalnızlıklar peşimde. Dokunduğum her ıslak duvardan, pis kokulu bir yalnızlık bulaşıyor üstüme. Yapış yapış, vıcık vıcık bir yalnızlık bu. Biliyorum, bütün bunlar, hep benim suçum.
Seni sakladığım yere ulaşamaz oldum. Yollar, gitgide uzadı ve karıştı. Ümidimi ısıtacak, parlatacak, kımıldatacak bir şeylere ihtiyacım var. Ah onun ne olduğunu biliyorum. Sonu sana geliyor her cümlenin. Her şeyin başı içinde ve sonundasın. Bu değişmiyor. Öyle içimdesin ki. Birden aklıma geldi, tuttum sana bir mektup yazdım dün.
Çok mutluydum. Gün içinde neler yaptığımı, nelere kızıp, nelerle mutlu olduğumu, tek tek anlattım. Mevsimlerin ve insanların nasıl karışık ve beklenmedik olduklarını yazdım.
"Yine zamansız yağmurlar" dedim, "Daha önce, hiç bu kadar zayıf değildi güneş ışınları" dedim, "Gerçekten buradaki şarkıları hiç öğrenmeyecek, bilmeyecek, söylemeyecek misin?" dedim. Çok uzun bir mektup oldu. Başından sonuna kadar okudum da.
Neler yazmışım diye merakımdan.
Sonra çekmecemden bir zarf çıkarıp, adını yazdım. Büyük harflerle, yalnızca adını. Adresini bilsem gönderir miydim, bilmiyorum. Mektup cebimde. Cebim yüreğime yakın. Yüreğim sende. Sen yüreğime yakın. Öyleyse mektup sende.

ÇOK ÖZEL BİR HİKAYE

Kendini bildi bileli mor menekşeyi çok severdi. Çocukluğunun geçtiği iki katlı evin bahçesinde bahar geldiğinde mor mor açar, mis gibi kokarlardı.. Annesi mor menekşeleri hep duvar kenarına dikerdi..
gölgeyi sever menekşeler derdi.. Oysa öğretmeni bitkilerin güneş ışınları ile fotosentez yaptığını anlatmıştı onlara .Bitkiler güneş ışığına muhtaçtı. Mor menekşeler ne tuhaf bitkilerdi , her bitki güneşi severken, onlar neden gölgeyi tercih ediyorlar diye düşündü durdu Hande...Küçük, ufacık aklı ile aslında menekşelerin diğer çiçeklerden farklı olduğunu keşfetmişti, işte belki de menekşeler
bu yüzden bu kadar güzeldi. Herkesten farklı olursan, bu hayatta değerli olursun yargısına varmıştı. Daha o yıllarda farklı olmak için uğraş vermeye başladı. ilk olarak, okulda kimsenin yanına oturmak istemediği Hacer'in yanına oturmak istiyorum öğretmenim diyerek başladı farklılıklarla süren hayatı. Hacer bile şaşırmış şaşkın şaşkın bakıyordu onun yüzüne. Hacer çok dağınık, biraz anlama zorlukları olan problemli bir ailenin kızı idi. Hande ise mühendis Kamil Beyin biricik kızı. Öğretmen pek oturtmak istemedi önce Hacer'in yanına Hande' yi. Daha sonra bir tatsızlık çıkmasın
diye öğretmen Hande'nin annesini çağırdı.
Annesi eve geldiklerinde Hande'ye sordu :
- Neden yavrum Hacer in yanına oturmak istiyorsun?
Hande cevap verdi :
- Geçen baharda menekşeler ekiyorduk hani anne, o gün sen bana menekşeler
güneşi sevmez demiştin, oysa her bitki güneşi sever. Menekşeler farklı, belki de
bu yüzden bu kadar güzeller. Hacer'in yanına kimse oturmak istemiyor. Ben farklı olmak istiyorum. Belki Hacer de güzeldir, onu fark etmek istiyorum, dedi.
Annesinin ağzı açık kalmıştı. İlkokul 4.sınıf öğrencisi kızının olgunluğuna hayran kalarak
- peki kızım kimin yanında istersen oturabilirsin, " dedi.
Pazartesi Hande Hacer'in yanında oturmaya başladı. Hem Hande tedirgindi, hem Hacer. Birbirleri ile hiç konuşmuyorlardı. Diğer kızlarda soğumuştu Hande'den. Nasıl Hacer gibi dağınık, bir şeyi, iki kere anlatınca anlayan fakir bir kızın yanına oturmayı istemişti. En çok alınan doktor Cemal Beyin kızı Esin'di. Anne babaları her hafta sonu görüşüyorlar,
Hande ve Esin birlikte oynuyorlardı. Nasıl olur da kendi yerine Hacer'i seçerdi. Çok gururu kırılmıştı Esin'in. Hande ile konuşmuyordu. Birgün Hande ve ailesi Esinlerle dağ köylerinden birinde gerçekleştirilecek bir panayıra katılmak için sözleştiler. Hande gene Esin'in somurtacağını bildiği için gitmek istemiyordu. İçin için de Hacer'e kızmaya başlamıştı arkadaşları ile arasının bozulmasına sebep olmuştu. Neden sanki bu kadar dağınıktı, neden her şeyi iki kerede anlıyordu? Yoksa aptal mıydı?Sonra menekşeleri hatırladı hemen düşüncelerinden utandı. Hacer farklı diye yargılamaması gerekiyordu. Hacer'in, kimsenin bilmediği güzelliklerini keşfedecekti. Buna tüm gücü ile inandı. Panayıra gittiklerinde Esin somurtarak karşısında oturuyordu, Hande ile konuşmuyordu.
Hande canı sıkıldığından biraz dolaşmak için annesinden izin aldı. Köy yolunda yürümeye başladı. Hava iyice soğumuş ve ayaz iyice artmıştı, kar atıştırmaya başlamıştı. Hande karı çok seviyordu, yürüdü, yürüdü. Köye gelmişti. Bir evin önünde durdu. Evin penceresinde ki saksıya gözü
ilişti. Gözlerine inanamıyordu, bunlar mor menekşelerdi. Ama kıştı ve menekşeler soğuğu hiç
sevmezlerdi eve doğru bir adım attı. Kapıda beliren gölgeyi çok sonra fark etti bu Hacerdi.
Hande'ye gülümsüyordu.
- Hoşgeldin Hande buyurmaz mısın?, dedi.
Biraz ürkek, şaşkınlıkla kapıya doğru ilerledi Hande ve içeri girdi. Oda sıcacıktı odun sobası
her yeri ısıtmıştı. Menekşeler diyebildi sadece Hande...
- Bu soğukta ?
Hacer gülümsedi ;
- Onlar annem için, annem onları çok sever.
Sonra yatakta yatan kadını fark etti Hande.
"Annen hasta mı?" dedi.
"Evet 2 sene önce felç oldu ona ben bakıyorum, bizim kimsemiz yok, birtek ineğimiz var onunla
geçiniyoruz. Ama tüm işler bana baktığı için derslere çalışacak pek vaktim olmuyor, dedi Hacer
utanarak. Bir de bizim köyden şehre araç yok, bu yolu her gün yürüyorum o yüzden de çok yorgun
okula geliyorum dersleri anlamakta güçlük çekiyorum. Hande'nin gözleri dolmuştu. Dışarıdan gelen ses ile kendine geldi. Annesi onu arıyordu. Çok merak etmiş olmalıydı. Dışarıya koştu ve annesine sarıldı, ağlıyordu. Bir müddet sonra anne bu Hacer diye tanıştırdı sıra arkadaşını. Hacer'in yaptığı sıcak çorbadan içtiler birlikte. Hande annesine anlattı Hacer'in hayatını, ağlayarak.
"Bir şeyler yapalım anne" dedi.
O hafta annesi ve Hande, Hacerlere gidip annesi ve Hacer'i kendi evlerine taşıdılar. Hacer artık Handeler den okula gidip geliyordu, ne dağınıktı, ne de aptal. Sınıfın en iyi öğrencisi olmuştu. Seneler geçti Hacer ve Hande bir arkadaş değil, iki kız kardeşlerdi artık. Mor menekşeler Hande'ye Hacer'i armağan etmişti. Hacer'e ise hem Hande'yi, hem hayatı. Seneler sonra ikisi de evlendi. Hacer şimdi bir doktor. Hande'den vicdanın ne kadar önemli olduğunu öğrendi, hastalarına vicdanıyla birlikte şifa dağıtıyor. Hande ise bir öğretmen. Çocuklara farklı olan şeyleri sevmeyi de öğretiyor. Bir kızı var
adı, Hacer Menekşe. Hayatta en çok sevdiği iki şeye birini daha ekledi Hande.
LÜTFEN SEVGiNiZE ÖNYARGI KOYMAYIN.
HERŞEY SEVİNCEYE KADAR FARKLIDIR
SEVDİKTEN SONRA İSE SEVGİNİN DİLİ HEP AYNIDIR

BİR ANNENİN KIZINA NASİHATLARI

Kızım.
Akrabalarından, dost veya arkadaşlarından her kim olursa olsun, ona karşı kocanı övme. Sakın onu şikayet de etme. Aile içinde kalması gereken mahrem veya bildik şeyler de olsa anlatma.
Derler ki, Söyleme sırrını dostuna, dostunun da dostu vardır o da gider söyler dostuna. Bir ağızdan çıkan söz, sır olmaktan çıkar. Sırrın ucunu ele veren arkasını getiremez. İlla biriyle paylaşman gerekiyorsa bir günlük tut. Mümkünse onlarında bu tür sana anlatacaklarına fırsat verme. Bu tür söylenen veya anlatılanlar fitneye, dedikodulara ve ailelerin yıkılmasına fırsat ve zemin hazırlar. Her ne kadar sıkılır veya daralsan dahi; anne ve babana bile anlatma. Çözemediklerini akıllı ve kendinden emin olduklarınla istişare ederek çözmeye çalış.
Aile hayatının karşılıklı sevgi, saygı ve merhametle yürütülmesi temel ilkedir. Dinimiz aile reisliği vazifesini erkeğe vermiştir. Erkek ise; fizik gücüne, kuvvetine sahip, cesur ve mücadelecidir. Fizyolojik bakımdan daha zayıf olan kadınları kavvâm; gözetip kollayıcıdırlar. Ailenin dış düşmanlardan korunması, geçim ve ekonomik giderlerin temini öncelikli olarak erkeğe ait olduğundan mallarından bol bol harcamaktadırlar. Kadının; erkekte bulunmayan anneliğin verdiği yüce bir görev olan çocuğun doğumu ve bakımı ile öncelikli olarak; çocukların terbiye edilerek yetiştirilmesi, yuvada huzur ve sükûnun temininde duygusal gayret, aileye içten bağlılık gibi daha birçok üstünlükleri bulunmaktadır.
Eşinin eve geleceği saati iyi belle. Mümkün mertebe onu kapıda karşılamaya çalış. Kapıda karşılaman onu; ziyadesiyle memnun edecektir. Adamı sakın kapıda bekletme. İçeri girer girmez elindeki eşyaları al. Velev ki; sıkıntı ve moralsiz olsan bile; yumuşak ve tatlı konuş. Söylemen gerekenleri kocana söyle. Anlayamadıklarını ve meselelerini konuşma yoluyla hallet. Konuşma mesellerin yüzde doksan dokuzunu çözer. Konuşurken onun konuşmalarını kesme. Bazı konularda farklı düşünüyor olabilirsiniz. Farklı bile düşünseniz uzlaşmayı tercih et. İçinden seni seviyorum demekle olmaz. Sevgini ona mutlaka o istediği için değil, kendi tarzınla ona hissettir. Zaman zaman onun penceresinden bakmayı dene. Sizin olmayan hayatlara dalıp hayatınızı karartma. Bakış tarzın en kötü gününde bile olumlu olsun. Göz yaşlarını asla silah olarak kullanama, bu kadının zayıflığını gösterir. Bilirsin ki, evlilikte dürüstlük esastır. Zaman zaman espri yap; iyi bir espri zor günlerinizi kolay atlatmanızı sağlar. İlişkinizi kuvvetlendirmek için elinden geleni en iyi şekilde yap. Evini temiz tut. Çocuklarının yeme içmeleri, sağlıklarıyla dersleriyle yekinen alakalan.
Görevlerini bil ve yaptıklarından dolayı asla şikayet etme. Eşinin gelen eş dost ve akrabalarına güler yüz, tatlı dille hüsnü muamelelerde ve izzeti ikramlarda bulun. Eşin eve geldiğinde sakın üstün pis ve pas içinde yani çamaşır ve bulaşık kokusu olmasın. Evin içindeyken mümkün mertebe mutfakta ve banyoda, bulaşık, çamaşır gibi şeylerle oyalanma. Yapacaklarını ya onun gelmesinden önce yada mümkünü olanları tehir et. Daima yanında olmaya çalış. Hal ve hatırını sor. Onun anlattıklarını dinliyormuş gibi yapma. Onu canı gönülden dinle. Onun derdiyle dertlen, sevincine ortak ol. Sevdiklerini sev, değer verdiklerine değer ver.
Eve getirdiklerini yerinde değerlendir, çöpe atma. Ondan izinsiz oraya buraya dağıtma. Neyi sevip, neyi sevmediğini bil. Bilmiyorsan uygun şekilde sorarak öğren. Sevdiklerini yap, sevmediklerinden kaçınmaya çalış. Canı neyi çekiyorsa, onları getirip ikram et. Bazen elma armut gibi meyveleri dilimleyip bizzat ağzına koy. Çocuklarının yanında onları ona şikayet etme.
Özürlü olmadığın sürece yatarken de abdest al. Okuyacağın şeyleri biliyorsun, bilmediklerin varsa en kısa zamanda öğren. Okuyarak eksik olduğun yönlerini tamamla. Onun sıkıntılı günlerinde sözle, tatlıkla yardımcı ol. Böylesi anlarda zaruri olmayan isteklerini ertele. Yatağı yatacağı zamana doğru hazır et. Yatınca da lambayı hemen söndür. Eşinin yatakta beklemesi onu huzursuz eder. İkide bir hastayım deme. Halinden şikayetçi olma. Sürekli canlı ve dinamik ol. Sabahleyin mutlaka ondan önce kalk.. Namazdan sonra yatmayın. Onu da yatırma. Buna alışın. Özürlü bile olsan abdest al. Özürlü değilsen kuşluk namazını sakın ihmal etme. Her namazın arkında yaptığın dualarına mutlaka kocanı da ekle.
Eşine kahvaltısını erken hazırla. Onun yemesi için sende iştahla ye. Ve yine tatlı sözlerle onu görevine yolla. Eşinin bütün istek ve arzularını ima etmesine gerek kalmadan yerine getir. Onu çok sevip saydığını söyle ve hem uygula. Her fırsatta süslenip öyle çık karşısına. Cuma, bayram, mübarek geceler ve evlilik yıl dönümlerinizde mutlaka özel bir hazırlık yap. Her şeyinle adamın gözünü de gönlünü de doldur.

RUMUZ GONCAGÜL

'Evliliğimin dördüncü yılında eşimle ilişkimiz tek düze bir hâl almıştı. Heyecansız ve sıradan. Severek evlenmiştik hâlbuki...
Bir gece evde İnternette dolaşırken, bir erişim sisteminde, bir yerde o 'Tanışma Hattı' na rastladım. Geceler boyu bilgisayar başındaydım artık. Bıraktığım mesaja her gece bakıyordum. Beş gün sonra cevap geldi. 'Vefâsız' diye rumuz kullanmıştım. Gelen cevabın rumuzu, bir Türk filminden mülhem 'Goncagül' kelimesiydi. Gerçekten oraya da mesaj geçince, artık özel yazışmalarımız başlamıştı. Tek problemimiz, o gündüz ben gece yazabiliyorduk.
Buluşma teklifimi kabul ettiğini öğrendiğim gece uyuyamadım. Heyecanımı eşime belli etmemek için, büyük çaba harcıyordum ama nâfile... Sabah ne giyeceğini akşamdan hazırlamaya kalkan, ikide bir dişlerini, saçlarını kontrol eden, yatakta sağa sola dönüp duran bir adam ne kadar saklayabilir ki heyecanını?.. 'Aşk insanı silâhsız bırakır.' diye boşuna dememişler.
Buluşma yerimiz Dolmabahçe'ydi Öğleye kadar kulüpte bekledim. 'Bekledim' sözü, de ne demek, saate baka baka saatlerce volta attım. Akrep niye bu kadar ağır ilerliyor? Yelkovan gibi hızlı olamaz mı? 'Ne çıkacak, nasıl bir tip?' gibi merakla karışık korku soruları da kafamda fink atıyor.
Parolamız, bir günlük gazeteydi. Belirlediğimiz bankta gazeteyi okuyordu. Arkasından korkarak yaklaştım: 'Merhaba Goncagül!'
Yavaş ve kendinden emin hareketlerle ayağa kalkıp, yüzünü bana döndüğünde, sendeledim!.. Düşmemek için banka yapıştım. 'Merhabâ vefâsız!' dedi... Eşimdi!..