Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine
Edebiyat (Hikaye-Öykü) tarafından Sosyal Bilimler'de yazılan bir grup blogu
  • Konu

    172
  • Comment

    1
  • görüntüleme

    10.260

Bu bloğa katkıda bulunanlar

Bu Blog Hakkında

Edebiyat eseri, bir dil ürünü olan yazılı ve sözlü eserlerin tümü. Edebiyat (Hikaye-Öykü); Beğendiğiniz yada kendinizin yazmış olduğu kısa hikayelerinizi ekleyebilirsiniz. Yaşanmış ya da yaşanabilecek şekilde tasarlanmış olayları kişilere bağlı olarak belli bir yer ve zaman içinde anlatan eserlere hikaye denir.

Entries in this blog

Dünya benim için âdeta bir girdap gibiydi. Renk renk genişleyen bir sessizlikti. Her sabah uyandığımda, pencere perdesinin arasından sızan ışık sadece bir günün başlangıcını değil, yeni bir çağın doğuşunu getiriyordu bana. Diğerleri için “perşembe” diye tanımlanan şey, benim için yüz yıl süren bir kaosa denk düşüyordu. Bir bakışımla geçen haftayı hatırlayabilirdim ki rengi hâlâ yeşildi, biraz da toprak kokardı; çünkü o hafta, zihnimde çamura benzer bir yoğunlukta geçmişti.

Bazen adımı hatırlamıyordum; çünkü isimler zamana bağlıydı, zaman ise benim içimde çözülmüş, parçalanmış bir kavramdı. İnsanlar bana, “Sen zamanı kaybediyorsun,” diyordu. Oysa tam tersiydi. Ben, zamanın her zerresini, her rengini tutuyordum. Bir dakikalık an, kulağımda üç farklı frekansa bölünüyor; her biri farklı bir enstrüman gibi yankılanıyordu beynimde. Bu yüzden konserlere gidemezdim, çünkü zaman orada kontrolden çıkıyordu. Bir saatlik performans, beynimde bir opera üçlemesine dönüşüyordu, duygusal olarak beni parçalara ayırıyordu.

Psikologlar benimle konuşurken, “Disosiyatif değil,” demişlerdi. Nörologlar, beyin taramalarımda olağandışı bir şey bulamamıştı. Doktorlar, “Evet, nöronlar arasında biraz fazla sayıda bağlantı var ama bu bir bozukluk değil, sadece bir tür farklılık,” diye yorumlamışlardı. Bazıları bana sinestet dedi, bazıları ise zaman yolcusu. Ama kendimi ne bir tanıya ne de bir kategoriye ait hissediyordum. Ben sadece yaşıyordum ve yaşamak, benim için herkesin zannettiğinden çok daha ağır, çok daha detaylı bir şeydi. Bir hafta sonu tatili benim için dört yıl demekti. Dört yıl boyunca yalnız kalmak, sessizlikle konuşmak, düşüncelerimin rengini izlemek: İşte kutsal olan buydu…

Bir gün bir psikolog, “Zamanın senin için nasıl geçtiğini anlatır mısın?” diye sordu. Gülümsedim ve şöyle yanıtladım:

“Zaman, herkesin içine doğduğu su gibi. Kimi geçip gider, kimi yüzer, kimi fark etmeden boğulur. Ben ise o suya her baktığımda onun bir kaos bulamacı olduğunu görüyorum. Ve her damlası başka bir hikâye anlatıyor.”

Her sabah aynı ışıkla uyanırdım. Pencerenin ucundan sızan sarı çizgi, duvarda ağır ağır yürür, griye çalardı. Ama benim için bu basit sabah ışığı değil, bir çağın başlangıcıydı. Bugün Perşembe miydi? Olabilir. Ama ne önemi var ki? Çünkü dünkü gün hâlâ sürüyordu. Rengi hâlâ mordu; koyu ve yoğun. Hissiyatı ise bir taşın altında unutulmuş nemli kâğıt gibiydi, dokunduğumda dağılıyordu.

“Zaman neden herkes için bu kadar kolay?” diye geçirdim içimden. Onlar geç kalıyordu; ben ise hep fazlaydım. Onlar günleri kovalarken, ben günlerin içinde ağır ağır yürüyordum. Benim kulaklarıma değen sözler zamana yayılıyor, genişliyor ve yankılanıyordu.

“Toplantı üçte, unutma.”

Üçte… O saat geldiğinde bir ömür geçmiş gibi hissedecektim. O ana dek yüzlerce içsel diyaloğa, binlerce görsel çağrışıma maruz kalacaktım. Zihnim hiçbir zaman sessiz kalmazdı; tek bir kelime dahi zihnimde bir tabloya dönüşüyordu. “Toplantı” kelimesi sarının koyu tonlarıydı, yumuşak kenarlıydı, sol üst köşesinden sızan bir ses vardı. Üç sayısı ise kırmızı ve mora çalan bir mavinin keskin, sıcak gülümsemesiydi. Sivri köşeleri vardı. İnsanlar zamanla yarışırdı. Bense onunla birlikte sürüklenirdim. Benim dünyamda zaman hızlı akmazdı. Zaman, bir dağın eteğinden dökülen toz taneleri gibi ilerliyordu; ağır, yapışkan, savrulan ve kaçınılmaz.

“Şimdi” diye düşündüm. “Şimdi” nedir?
Bir an mı?
Bir saniye mi?
Hayır, “Şimdi” benim için bir kıta büyüklüğündeydi. İçinde yürünmesi gereken, dolaşılması gereken uçsuz bucaksız, tehlikeli bir coğrafyaydı.

“İnsanlar zaman kavramı ile neden bu kadar barışık? Neden onlar da benim gibi yaralanmıyorlar? Neden onların zaman hakkındaki sahte endişelenmelerini deneyimleyemiyorum?”

Zihnimin içinde yankılanan bu ses çoğu kere bana ait değildi. Çocukluğumdan kalma bir yankıydı; bir öğretmenin sesi, bir arkadaşın kahkahası, bir eski sevgilinin bakışı… Zaman beni tutsak etmişti. Geçmiş denilen o kuyu benim içimde hâlâ yaşıyordu. Bir kelime, bir renk, bir biçim yaşanmış tüm o anıları geri getiriyordu. Hepsi oradaydı ve zamanlarının gelmesini bekliyorlardı.

“Belki zaman bende birikiyor,” diye düşündüm.

“Belki insanlar zamanı tüketiyor, ben ise onu saklıyorum.”

Günün sonunda insanlar yalnızca yorgun oluyorlardı. Bense bitiyordum ama fiziksel değil, zihinsel bir bitkinlikti bu. Çünkü bir günde deneyimlediğim tüm o yaşantılar diğerleri için en az yüz yıllık bir tekamüle denk geliyordu. O gün yine binlerce ses işitmiş, binlerce renk görmüş ve geçmişle binlerce anlam kurmuştum. Hepsi burada, ruhumda konaklamış, derin izler bırakmıştı.

Televizyonu açmadım. Telefonuma bakmadım. Arınma ve hizalanma yapmalıydım. Yatağa uzandığımda gözlerimi kapattım ve karanlık değil, yeşile yakın bir mavilik ile buluştum. “Bugün” adı verilen bu sonsuzluğu geride bırakmaya çalışıyordum.

Derken bir fısıltı gelip buldu beni:

“Yarın, başka bir çağ seni bekliyor. Hazır mısın?”

Beni sıradan zannediyorlardı. Oysa sıradanlık, diğerlerinin içine doğduğu bir hastalıktı. Saatler, göz kapaklarımın iç yüzeyine kazınmış grafikler gibi ilerliyordu. Renkler, sesler, sezgisel dünyalar… Salılar genellikle nane yeşiliydi. Biraz serin, biraz yabancı. Ama bu sabah… Bu sabah tuhaf bir renkteydi: kobalt mavisi. Bu, kötüye işaretti. Kobalt mavisi, zihnimde ayrılıkla kodluydu. Ve ayrılıklar bazen bir şeyin ellerinden alınması değil, zihninden sökülmesiydi. Hafıza, sesli bir boşluk demekti benim için.

Altı yaşındayken, “Harfler şarkı söylüyor,” demiştim. Annem gülmüştü. Babam ise dik dik bakmıştı bana. O an benim için endişe ettiklerini büyüdüğümde anlamıştım. Ancak o gece uyuyamamıştım. Çünkü “4” rakamı sürekli uğuldamıştı kulağında. Derin bir tonda, neredeyse bir ağıt gibi. “3” ise inatçı ve kızgındı. “7”, tanımlanamaz bir yeşildi, keskin ve metalikti. Bu rakamlar benim için sadece sembolden ibaret değillerdi. Onlar birer karakterdi, her biri bilinmeyen dünyalara ait canlıların ruhunu taşıyorlardı. Onlar sezgiseldiler ve sanki dışarıdan değil, içeriden doğmuşlardı. İlkokulda öğretmenime, “Sesiniz ne kadar da turuncu, çok güzelmiş,” dediğimde tüm sınıf kahkahaya boğulmuştu.

“Turuncu mu? Ne demek istiyorsun kuzum, iyi misin sen?”

Çok utanmıştım. Ama nasıl anlatılırdı ki bu? Sesi turuncuydu çünkü. Gözlerimi kapadığımda başka türlüsünü göremiyordum. Hatta bu rengin kokusu bile vardı ama bunu kimseye anlatamazdım.

On yaşıma bastığımda ilk doktor randevusu gelip çatmıştı. Doktor, gri takım elbiseli bir adamdı. Konuşurken gözlerini kaçırmazdı, bu yüzden onu hiç sevmemiştim. Çünkü gözlerinde bir şey eksikti. Duygu değildi eksik olan, doktor kendi zamanını tüketmiş gibiydi. Aslında o çoktan ölmüştü. Hevesi kaçmış bir makineye dönüşmüştü.

“Sana birkaç soru soracağım,” demişti boğazını temizlemeden önce. “Rakamların rengi olur mu?”

“Evet.”

“Neden?”

“Çünkü öyle doğdular.”

“Bu normal değil, biliyorsun değil mi?”

“Normalin ne olduğunu bilmiyorum.”

O an ilk kez kendimi “bozuk” hissetmiştim. İyileştireceği düşünülen doktor beni hasta etmişti. Çalışmayan bir saat gibi bozulmuştum. Geriye dönemeyen, ayarlanamayan bir şeye dönüştürüldüm. O gün eve dönerken annem sessizdi. Babam ağlayabilse hıçkırıklara boğulurdu. Oysa onların sessizliği bile bir cezaydı benim için. Babamın hırıltılı sesi tuğla rengindeydi. Bu bastırılmış bir hayal kırıklığı gibi boğuyordu beni. Tonlarca ağırlığındaki kuru yapraklar arasında eziliyordum ona baktıkça.

Ergenliğe geldiğinde sinestezim artık kontrolden çıkmıştı. Duyduğum konuşmalar çatırdayarak zihnimde parçalanıyor, insanlar eriyip şekil değiştiriyordu. Bir öğretmen konuştuğunda, sesi tırtıklı bir halka gibi havada yayılarak gözlerimin önünde yere düşüp parçalanıyordu.

İnsanlardan uzaklaştım. Aşka hiç inanmadım. Çünkü insanların varlığı bende yankı yaratıyordu. Bir öpücük, bazen bir yıldız çarpması kadar gürültülü olabiliyordu. Kimseye anlatamadım çünkü anlatacak uygun bir dil yoktu. Bu deneyim kelimelerin ötesindeydi. Tanı koyamadıkları için doktor raporları bana Atipik Psikoz’u layık gördü. Ancak bu kelime yaşadığım gerçekliğin ağırlığı altında ezilen bilincime yardım eli uzatmıyordu. Gerçeklikle bağım zayıf ve ince bir iplikle bağlıydı. Dünya bana göre bir yer değildi.

On sekiz yaşıma geldiğimde zaman parçalanmaya başladı. Artık günler sadece uzun değildi, bölünüyordu da. Öğleden sonralar sabahlara karışıyor, geçmişten sahneler aniden şimdiki zamana sızıyordu. Ve tuhaf olan şu ki bunları hissedebiliyor, koklayabiliyor ve hatta bazen tadabiliyordum.

Günün birinde bir kafede otururken garsonun, “Çay ister misiniz?” sorusu, zihnimde çocukluğumun mutfağına ait anıları çağırdı. Saniyeler içinde oradaydım, annemin ütü yaptığı, yumuşatıcı kokan perdelerin kokusunun limon sarısı olduğu bir an. Ses, koku, ışık, dokular. Tümü oradaydı. Bir tür zaman atlaması mıydı bu? Yoksa zamanın çokluğu muydu tanık olduğum?

İnsanlar için zaman, geçmiş-şimdi-gelecek hattında bir çizgiydi. Ama benim için zaman bir küme gibiydi. Üzerine basıldığında içe çöken, farklı katmanlara ayrılan mucizevi bir dokuydu. Korkmuyordum. Ama yorgundum. Çünkü her bir an, içimdeki milyonlarca başka an’larla çarpışıyordu. Yirmili yaşlarımın başında kendime dair tüm tanımlamaları terk ettim. Ne doktorlar ne ilaçlar ne terapistler ne de tıbbi kitaplar beni anlayabildi. Her biri kendi kurallarını dayatıyor ve beni normun içine sıkıştırmaya çalışıyordu.

Bir keresinde psikiyatrist, sinestezinin sadece bir algı sapması olduğunu söylemişti.

“Algı, zaten bir sapma değil mi? Gerçeklik dediğimiz şeyin üzerine konmuş kolektif bir mutabakat,” demiştim.

Sınırlardan çıktım. Sosyal kalıplardan koptum. Şehirden uzaklaştım ve ıssız bir bölgede tek odalı bir ev inşa edip orada yaşamaya başladım. Bana ait olan saf zamanla baş başa kaldım. Ve şimdi, belki de ilk kez, zamanın gerçekten ne olduğunu dinlemeye başlamıştım. Günlerden bir gün, sabah 6:32’de, pencereden gelen ışığın sesini duydum. Gerçek anlamda bir temastı bu. Uzun, inceltilmiş bir telli çalgının tek bir notasının nazlı nazlı gülümsemesine benziyordu. Ve şöyle dedim.

“Işık bir sestir ve ses de bir biçimdir. Biçimse zamanın durağan hâlidir.”

O an şunu fark ettim: Belki de zaman bir akış değil, bir dizi ya da bir izdi. Ve bu dizinin tüm kareleri aynı anda var olabiliyordu. İnsan beyni yalnızca sırayla okuyor. Ama benim beynim, sayfaların hepsini aynı anda açıyordu. Geleceği değil, şimdiye ait başka olasılıkları görmeye başlamıştım.

Bu farkındalık beni delirtmedi. Aksine rahatlatıcıydı.

“Ben hasta değilim, ben bu dünyaya dair pek çok şeye fazlayım,” diye iç geçirdim.

Bir süre sonra zamanı ölçmeyi bırakmıştım. Takvim kullanmıyordum. Bir işte çalışmıyor, bir role bürünmüyordum. Ama hâlâ görüyordum: İnsanların yüzlerinin arkasındaki ışığı, sözlerin içindeki şekilleri, an’ların gerisindeki yankıları… Yalnızdım, evet. Ama yalnızlığın içinde tüm olasılıkların sesini duyabilir olmuştum. Ve bir gece, not defterime şu cümleyi yazdım:

“Zaman tekil bir tanrı değildir. Sadece yanlış çevrilmiş bir renktir. O, Kadir-i Mutlak bir varlıktır! Anlayana…”

Zaman, çoktandır mutlak bir çizgi olmaktan çıkmıştı. Ancak o sabah, ilk defa kendime benzeyen başka birini göreceğimi bilmiyordum. İhtiyaçlarım için şehre gitmem gerekiyordu. Eşikte bekleyip derin bir nefes aldım ve “Gücümü toplamalıyım ve geri dönmeliyim,” dedikten sonra yola koyuldum

Onu metro istasyonu girişinde gördüm.

Kadın sessizce bekliyordu. Ama benim için o sessizlik, çınlayan bir kilise çanına benziyordu. Kadının etrafında mavi-yeşil bir aura halkası vardı. Sakinlik ve içsel karmaşa birbirine karışmıştı. İçinde saklı kalan bir çocuk yaşatıyordu. Benim için zamanın frekansı bir anda değişmişti.

Duraksadım. Yutkundum. Çünkü zihnim bana bir şey söylüyordu: O da senin gibi.

Yanına yaklaştım. Sözcükler gereksizdi ama yine de bir cümle çıkıverdi ağzımdan.

Derin bir nefse alıp heyecanla sordum:

“Pazartesiler… Sizce de sarı mı?”

Kadın başını yavaşça çevirdi. Gözlerinde yorgun ama bilge bir parıltı vardı. Hafifçe tebessüm etti, sanki çok uzun zamandır bu soruyu bekliyormuş gibiydi.

“Sarı mı?” diye tekrar etti, hayretler içindeydi. “Hayır. Benim için açık menekşe. Yumuşak ama uyarıcı. Pazartesiler hep öyle olur. Ama Salılar… Onlar kesinlikle sarı. Sarının keskinliği gibi bir acele hâli… Bilirsiniz işte.”

Zihnimde bir kilit daha açıldı. Renklerle konuşmak… Ve en sonunda sesim kendi yankısını bulmuştu.

Bir anda içimde kırk yıl boyunca büyüttüğüm yalnızlık kuleleri yıkılmaya başladı. Adı Eylem’di ve bu kelime yeşilin türlü tonlarına bir parça kızıllık serpilmiş gibiydi. Bilgisayar programcısıydı ve kalabalığa karışmamak için her daim evden çalışıyordu. Onun zamanı da benimkisine benzer şekilde kırıklı, dalgalı ve çok boyutluydu.

Eylem, sinestezisini bir tür “yaşam algoritması” gibi kullanıyordu. Her olayın bir tonu, her kelimenin bir hareketi, her anın bir dokusu vardı onun için. Onunla birlikteyken artık tek bir zihinden ibarettik. Ortak bir bilinç alanında yüzer olmuştuk.

Eylem’in bir de teorisi vardı.

“Zaman bir dışsal yapı değil, bizim bilinçte ‘süre’ olarak var olur. Yani Bergson’un dediği gibi, saat zamanın bir yanılsamasıdır. Gerçek zaman, içsel bir akıştır.”

Bu fikre önce direnmiştim. Çünkü yıllardır zamanı düşman bellemiştim. Ama Bergson’un durée kavramı, bize bambaşka bir olasılık sunmuştu: Zaman akmaz, yaşanır ve herkesin süresi farklıdır.

Birlikte eski saat kulelerine, terk edilmiş sinyal merkezlerine, manyetik alan çarpışmalarının yaşandığı yerlere giderek araştırmalar yapmaya başladık. Amacımız, zamanı nesnelleştirmek değil; öznel zaman algılarımızı birleştirerek ortak bir “süre” alanı yaratmaktı.

Bir keresinde Eylem şöyle dedi:

“Süre, geçmişi içinde taşıyan şimdidir. Bizim için zaman sadece ileri gitmez. Geri de çağırır, içeri de çöker. Kadir-i Mutlak Zaman’ın içinde hareket etmeyi öğrenirsen işte o an zamanın kendisi olursun. Yani her şey ve hiçbir şey, yokluk ve varlık seni öğüterek kendisine katar.”

Bir süre sustum ve bekledim. Çünkü zihnimde o ana kadar tanık olduğum tüm gün batımları aynı anda patladı. Süre, geçmişin hâlâ yaşanabilir olmasıydı.

Araştırmalarımız ve deneylerimiz ardı arkasına sürerken yapay zekâ destekli bilgisayarlar aracılığı ile ilginç bir şey denedik. Her ikimizin Sinestezik Zaman Harita’larını üst üste bindirdik. Ve o anda bir şey oldu. Zamanın çizgisel akışı kırıldı. Başarmıştık.

Daha önce hiç deneyimlemediğimiz bir tür bileşik süre alanına girmiştik. Çocukluğum ile Eylem’in geleceği, aynı an’ın içine doğru bükülmüştü. Zihinlerimizde bir tür kozmik kapı aralandı. Evrenin tınısını dokularla, renklerle, notalarla, kokularla bir bütün olarak algılıyorduk. Bu eksperyonist an, bizi biz olmaktan çıkarmıştı. Kabuklarımızı kırmıştık. İnsanların “şimdi” dediği şey, bize bir hologram gibi görünüyordu. Bir süreliğine zamanın tamamen dışına çıkmayı da başarmıştık. İşte Kadir-i Mutlak Zaman denilen o an’daydık. Burada olmak ya da olmamak bilinci yoktu. Burada bir niyetin varlığı yoktu. Olsa olsa burada niyet olduğundan habersiz bir Niyetin Titreşimi vardı.

İşte en sonunda anlamıştım.

“Zaman, bir koordinat değildir. O bir bilinçtir.”

Ortak bilinç deneylerimiz birkaç hafta boyunca sürdü. Her deney sonrası zamanın çarptırılmış bir “zihin ürünü” olduğunu daha fazla kavrıyorduk. Şimdi tek amacımız ona hükmetmekti. Ama fark etmediğimiz şey, bu çabalarımızın çevremizde bozulmalara yol açmasıydı.

Bazı olaylar gözle görülmez ama birçokları tarafından hissedilebilir. Hakikât gerçektir ancak beden yine de şahit olmak ister!

Bir istasyon saati ileri gitmeye başlar.
Bir çocuk rüyasında geçmişte yaşanmamış bir anıyı görür.
Bir kadın, yıllar önce ölmüş akrabasının sesini duymaya başlar.
İnsanlar gelecekten gelen görüntüleri görürler ve çığlıklar atarak uyanırlar.
Çevremizdeki insanlar yavaş yavaş delirdiklerini düşünürler.

Zaman, kırılmaya başlamıştı. Ve bu durum, ZPT’nin (Zamansal Psiko-Teknik Kurulu) dikkatinden kaçmadı. O güne dek varlığından habersiz olduğumuz bu oluşumun en büyük düşmanları olmuştuk.

ZPT, devlet destekli bir önlem birimiydi. Görevleri ise Zamansal Algı Sapmalarını izlemek ve kontrol altında tutmaktı. Resmi olarak yoktular. Eskilerin “Derin Devlet” diye tabir ettikleri o gizli-saklı oluşumun güncel hâliydiler. Ve bu nedenle biz, yok edilmesi gerekenler listesinde yerimizi çoktan almıştık.

Bir gece, Eylem’le bir rüyayı paylaştık.

Aynı rüya.
Aynı anda.
Aynı renkte.
Aynı dokuda.
Aynı kokuda.
Aynı notada.
Aynı tatta.
Aynı tende.

Rüyada bir koridor vardı. Elektrik mavisi renklerin baskın olduğu yumuşak, kadifemsi bir duvarın önündeydik. Koridorun sonunda ise bizi izleyen gözler vardı. Ve tek bir cümle duyuldu.

“Süre bireysel kalmalı!”

Uyandığımda o talihsiz manzara ile karşılaştım… Kapılar zorlanmamış ama eşyalar değişmişti. Aslında her şey değişmişti. Evin her yerinde Yeniden Yazılan Zaman izleri mevcuttu. Eylem yoktu. Hiçbir iz, hiçbir sinyal, hiçbir renk bırakmadan kaybolmuştu. Yok edilmişti. Buharlaştırılmıştı.

Algıladığım zaman, küçük sürelere bölünerek parçalanmaya başlamıştı. Her seferinde daha da küçük parçalara ayrılıyorlardı. Hız kesmeden günlere yayılan bir yok oluşu izlemiştim. Eylem’e dair hislerim, umutlarım, özlemlerim, korkularım parçalanan sürelerle birlikte un ufak oluyordu. En sonunda gözlerimi açabildiğimde yerimden kalktım ve kendime, ne pahasına olursa olsun Eylem’i bulacağıma dair sözler verdim. Birlikte kurduğumuz yapay zekâ destekli sistemi yeniden kurup Zamanın Olası Koordinatlarını çıkardım. Burada, sadece anılarımız değil, ihtimallerimiz de yazılıydı. Bir tür kuantum günlüğü de denilebilirdi. Her canlının tüm potansiyel zamanları burada tutuluyordu, burası evrenin, yaradılışın Akaşik Kayıtlarının tutulduğu gizli bir mabetti.

Çabam günlerce sürdü. Yapay zekâ destekli bu sistem her ne kadar kuantum işlemcilere sahip olsa da Akaşik Kayıtların çıkarılması konusunda hâlâ yetersizdi. Sistemi hızlandırmak için kendi bilincimi ve sinestetik duyularımı bilgisayarın kullanımına açtım.

Ve bir gün nihayet işe yaramıştı, Eylem oradaydı. Onu görebiliyordum. Tutuklanmıştı ve zamandan yalıtılmış bir odada tutuluyordu. Bilinci, hiç yaşanmamış bir gelecek anında tutulduğu için bulanıktı. Onun hakkında henüz nihai karar verilmemişti.

ZPT’nin Psiko-Zaman Mühendislerinin iz sürücüleri tarafından Eylem’e ulaştığım görüldü. Beni yakalayan mühendisin sesi laboratuvarımın steril havasında yankılandı. Gözlüklerini burnunun ucuna itip donuk bir bakışla bana döndü ve “Sizler süreyi ortaklaştırarak gerçekliği kolektifleştirdiniz. Bunun ne anlama geldiğini biliyor musun?”

Boğazım kurumuştu, sesimde titrek ama dirençli bir tını vardı.

“Evet, farkındayım. Bizim gibi kendi gerçekliklerine hapsolmuş bireyleri uyandırmak demek bu. Zamanın tek bir akış olmadığını keşfederek yaşamanın ne anlama geldiğini anlamak…”

Mühendis, dudaklarını büzdü. “Bu tehlikeli,” dedi. “Zamanın öznel kalması düzenin temelidir. Birey zamana hükmederse, toplum çöker. Sana bir şans vermiştik, zamanı zorlamasaydın, Eylem’i hatırlamayacak ve kaldığın yerden devam edecektin. Yolun sonuna geldin ama bu nedenle bizi suçlayamazsın. Bizler gerekeni yapanlarız!”

Soğuk ve durgun bir sesle yanıtladım. Sesimde bir kasırganın taşıdığı öfke ve kaotik renkler vardı.

“Toplumun zamanı sabitlemesi, geçmişi fosilleştirmektir. Süre değişirse, gelecek de kurtulabilir. Niceleriniz gibi bizim yaşamamız da elzemdir.”

Mühendis, alay eden bir kahkahanın ardından “Yanılıyorsun.” dedi.

ZPT’nin kararı netti. Benim zihnim de tıpkı Eylem’e yaptıkları gibi Yeniden Kalibre edilecek ve sinestezim baskılanacaktı. Tüm Süre Belleği’m silinecekti.

Bu esnada başıma gelecekleri anlamıştım. Acele etmeliydim. Eylem ile yaşadığım süre boyunca keşfettiğimiz yeni edinimlerimi kullanmalıydım. Önce kendimi sonra da Eylem’i kurtarıp başka bir zaman sınırına sığınmalıydık.

“Süreye hükmetmek değil, onunla uyumlanmak.”

Ulaşmak istediğim yegâne hedef burasıydı: Uyumlanmak.

Zamanın küçük gedikleri arasında bir yolculuğa çıktım. Ve nihayet Akaşik Kayıtlar’dan elde ettiğim bir geçmişin varyantına sığındım.

Şimdi hem geçmişte hem gelecekte aynı anda var olabiliyordum. Aslında bu bir çeşit Güncel Zaman Hizalaması’ndan kaçıştı. ZPT’nin henüz kurulmadığı bir zamanda soluklanıyordum ve ZPT’ye ait sistemlerin beni bulması neredeyse imkansızdı. Ama er ya da geç bu varyantı da keşfedeceklerdi ve buraya geleceklerdi. Ve o güne kadar, insanlara zamana hükmetmeyi öğretmem gerekecekti. Bu, zamanın sonsuz varyantlarında yaşanacak bir tür gerilla savaşının ilk kıvılcımı olacaktı.

Bu başkaldırıya “Duréalistler” ismini verdim. Duréalisme katılanlar zamanı bükebilecekler ve onu bir deneyim olarak yaşamayı öğreneceklerdi. Zaman içinde yapılan bu gezintiler toplumun belleğinde yeni çatlaklar açacak ve en sonunda mevcut sistemi paramparça edecekti. Duréalistler, ZPT içinde başıboş gezinen ölümcül virüsler olacaktı.

Eylem’le son bağlantımda aklımdan geçen cümle şu olmuştu.

“Zamanı sabitleyenler, özgürlüğü zincirleyenlerdir. Rüyada başlayan her şey, süreyle gerçeğe dönüşür.”

Adım attığım her zaman varyantını bir üs gibi kullanıyor ve onu geleceğin ZPT’sine saldırı için hazırlıyordum. Kısa süre içeresinde uyanışlar başlamıştı. ZPT’nin varlığından ve kendi potansiyelinden haberdar olan uyanmış her bilinç Duréalisme katıldı. Zamanın içinde çok sayıda gerilla üsleri kuruldu. “Anılar” üzerinden ulaşılabilen bilinçli mekânlar, rüya otobanları, unutulmuş bakışlar, ilk kalp atışları… Her biri, bir üs, bir süre alanıydı. Ve bu alanlarda ZPT’nin gözü kör, kulağı sağırdı, şimdilik.

Duréalism virüs gibi çoğalıyordu. Ona katılanların tamamı birer sinestet değildi. Ama her biri zamandaki ayrışmaları hissetmeye başlamıştı. ZPT’nin sabit gerçekliğindeki çatlaklar büyüyordu. Bu çatlaklar Duréalismin en büyük propaganda aracını yaratıyordu: Uyanış. Çünkü insanlar, sistemin dayattığı zamana göre değil sinestezik algıya göre yaşamaya başlamışlardı. Ve bu otorite için bir felaket demekti.

Günün birinde Duréalistler ZPT karargâhında bulunan mühendislerin zaman algılarını kırmayı başardılar. Kimisi çocukluk dönemlerinde agularken kimisi alternatif geleceklerinde başlarından geçenleri korkuyla deneyimliyorlardı. Ben ve arkadaşlarım başarmıştık, ZPT’yi alt etmiştik. Eylem’e ulaşıp onu güvenli bir yere götürdükten sonra ona dayatılan zaman algısını değiştirmeye koyulduk. İlk birkaç gün yorgun ya da şaşkın diye tanımlayabileceğim gri/bulanık bir haldeydi. Günler geçti ve belirtiler en sonunda gün yüzüne çıkmıştı. Eylem değişmişti. Onun beynine her ne yaptılarsa onu mahvetmişlerdi. ZPT’nin Süre Kapsülünde tutulduğu günler boyunca sahte anılar üretilmiş ve bu anılar yeniden sıralanmıştı. Onun zihni yankılı bir vadi gibiydi. O, sahte bir zaman algısı içinde boğuluyordu.

Güçlükle nefes alarak bana baktı ve şöyle dedi.

“Ben kimdim? Hangi varyantım sendeki bendim? Aklım öylesine karışık ki n’olur bırak beni ya da öldür. Dayanamıyorum artık. Kendimi tanımıyorum. Bu bedeni tanımıyorum. Lütfen yardım et bana.”

Gözyaşlarıma engel olamıyordum. Beni durgun bakışlarla izleyen Eylem ise bu halime bir anlam veremiyordu.

“Bu sorunun tek bir çözümü var,” dedim. “Birlikte yeni bir Eylem yaratacağız. Benim hatıralarıma tanıklık edeceksin. Onları seninle paylaşarak değil sende yeniden oluşturarak tedavi edeceğiz seni.”

Bu esnada ZPT de boş durmamıştı. Çekirdek Zaman dediğimiz sistemi sıfırlayarak her şeyi sil baştan kurguladılar. Gafil avlanmıştık. Bu kadar ileriye gideceklerini tahmin edememiştim. Sadece ben değil, sisteme dair ne varsa sıfırlanmış, zaman yeniden nesnel koşullarda akmaya başlamıştı. Böylece, toplumun zaman algısı eşzamanlı hale gelerek, tek bir kolektif “şimdi” yaratılacaktı. Bunun anlamı şuydu:

Hiç kimse artık geçmiş ya da gelecekle duygusal bağ kuramayacaktı. Zaman duygusu, sadece anlık bilgiye indirgenecekti. ZPT, tam kontrol istiyordu.

Az sayıda kalan Duréalistler ile birlikte harekete geçtim. Ama bunu savaşla değil, bir tür zaman dalgalanmasıyla yaptık. Eylem, bilincini tamamen kaybetmişti. ZPT’yi yok etmeden Eylem’i kurtaramayacağımı anlamıştım. Zaman Dalgaları aracılığı ile durmaksızın şiir, şarkı, anı zinciri ürettik. İnsanlardan çocukluk anılarını paylaşmalarını, unutulmuş sevgileri hatırlamalarını, rüyalarını yazmalarını, konuşmalarını, paylaşmalarını istedik.

Zafere olan inancımız güçlenmişken o büyük darbe bir kez daha geldi ve o anda her şey yok oldu. İnsanlar yaratılan sahte süre içerisinde kaybolmuştu. Anılar önemini yitirmişti. Zaman Sabitleyiciler onların bilinciyle adeta oyun oynuyordu. Duréalism devre dışı kalmıştı.

O anda son defa gökyüzüne baktım. Gökyüzü, şimdi herkesin gördüğü gibiydi. Sinestezim adeta yok olmuştu, derinlerde bir yerde iniltisini duyuyordum ancak ona ulaşamıyordum. İlk kez normal insanlar gibi algılıyordum zamanı. Durgun, basit, renksiz, şekilsiz, tatsız, kokusuz.

Gelecek, artık bir an değil, yakınlık hissiydi.

İnsanlara gerçek anlamda ilk kez yakınlaşmıştım. Eylem’in yorgun sesini işitince anladım hâlâ hayatta olduğumu. Fısıltıyla konuştu.

“Sence bu kurak günler kaç yıl sürer?”

“Belki bir ömür. Belki bir saniye, bilemeyiz, onların vicdanına kaldık,” dedim.

“Ama fark ettin mi artık kimse zamanı ölçmüyor. Herkes zombi oldu.”

Ve böylece Zamanın Rengi Mutlak Gerçeklikten, Öznel Süreye yapılan uzun bir yolculukla son buldu. Ama zamanın doğası gereği, bu son aslında yeni bir başlangıçtı. ZPT’nin beni ve Eylem’i yerlerde sürükleyerek götürdükleri an anlamıştım o kötücül başlangıcın çok yakınında olduğumu.

Gece, karanlığın en koyu saatindeydi. Yanımda ismini hatırlayamadığım bir kadınla hızlı adımlarla taş duvarlı eski bir eve girdik. İçeride onlarca kadın, titreyerek namaz kılıyordu, secdedeydiler. Bizi fark ettiklerinde korku dolu gözlerle başlarını kaldırdılar. Bu korku, onlara ait değildi, odaya sinmiş ölümün kokusuydu. “Burada değil,” dedim sessizce. Sesim duvarlara çarpmadan yok oldu.

Oradan çıkıp diğer odalara yöneldik. Yürürken yanımdaki kadına döndüm.

“İyi bir sinestet olursan,” dedim, “Günün birinde gerçek bir empat olursun. Olanı ve olacak olanı da görürsün.”

Cümlemi bitirmemle birlikte zemin ayaklarımın altımdan kaymaya başladı. Bedenim bana ait değildi, kontrolsüzdü. Ellerimi hissettim; yabancı, ağır ve eskiydiler. Sinestezi, dedim içimden. Duyularım birbirine karışıyordu. Belki de zamanı kokluyor, mekânı duyuyordum. Ancak yapmam gerekeni biliyordum. Gözlerimi kapattım, sessizliğe sarıldım. Sakin, durgun bir göl gibi oluş içinde nefes almaya başladım. İşe yaramıştı. Korku dolu gözlerle bana bakmakta olan çocuğun saçına dokundum ve “Sana bu ataklarla başa çıkmayı da öğreteceğim, endişelenme ufaklık,” dedim.

Sonunda başka bir odaya vardık. Burada yalnızca yaşlı bir kadın vardı. Öfke dolu gözlerle bana baktı. Sanki geleceğimizi biliyor gibiydi. Bu bakışta nefret, korku ve derin bir kabulleniş de vardı.

“Demek buradasın,” dedim.

Yavaşça yaşlı kadının önünde diz çöktüm. Bileklerinden tuttum. İçimde yükselen eski bir mantranın sözlerini anımsadım ve dudaklarım usulca mırıldanmaya başladı.

“İn nomine magni dei nostri Duréalism.”

Sözlerim odayı dolduracak kadar ağırlaştı. Bana eşlik eden ismini ve kim olduğunu bilmediğim kadın beni kaygıyla izliyordu. Ona bakıp kibirle gülümsedim. Bu gizemli olaya ilk kez tanık oluyordu. Yaşlı kadının bedeni titremeye, başladı. Gözleri yerinden fırlayacak gibiydi, anlam veremediğim sözcükleri ağzından köpükler taşarken üstümüze salıyordu. Bileklerini tüm gücümle tutmaya devam ediyordum.

Tam o anda haykırdı.

“Tüm bunları gerçek mi sanıyorsun?”

Sözleri yıldırım gibi ezip geçti bizi. Zaman durdu. Renkler gitti. Kokular terk etti beni. Müzik sustu. Ellerime baktım. Bu eller… Onlar yabancıydı, benim ellerim değillerdi. Tenim, kaslarım, parmaklarım… Hepsi başka bir insana aitti. Zaman tamamen çözüldü. Evren yok oldu.

Ben kimim, kimdim?

Burası neresi?

Yaşlı kadının titremesi son bulmuştu. Ağzından akan tükürükleri koluna sildi ve sürünerek odanın köşesine doğru çekildi, ardından cenin pozisyonunda kıvrıldı. Ve işte o anda sis perdesi dağıldı. Gümüş renginde ışık parçacıkları odayı dolduruyordu. Yaşlı kadın bana baktı ve sakince tısladı.

“Teşekkür ederim. Ave Duréalism.”

O korkunç şey kayboldu. Yaşlı kadından geriye kalan boş bir kabuk gibi yere yığıldı. Ben ise ellerimle, bedenimle, şüphe duyduğum evrenimle baş başa kaldım. Kimi kurtardım, kimi zincirledim, bilmiyordum. Boğazımda bir düğümle, karanlığın içinden uyanıverdim. Kırık zamanın sonsuzluk aynasında uyandım.Uyandığımda bedenim hâlâ bana ait değildi. Kendimi yatağımda sanıyordum fakat havası, kokusu farklıydı. Metal ve küf. Gözlerimi açtım; tavanda dev bir ayna vardı. Ama yansımam bana ait değildi.

Aynadaki ben, başka bir yaştaydı. Yavaşça kalktım. Ayaklarım çıplaktı. Zemin, solgun mozaik taşlarla kaplıydı. Taşların arasında örümcekler ilerliyordu, örümcekler gri dumanlar gibiydi. İçgüdüsel olarak sağa döndüm. Dar bir koridora çıktım. Duvarlarda eski saatler asılıydı. Hepsi farklı zamanları gösteriyordu. Bir adım daha attım. Saatlerden biri çığlık attı.

Yankıda şunu duydum.

“Burada zaman da kimlik de kırılır.”

İçimde bir ürperti gezindi. Yeni bir sinestezi atağı yaşıyordum. Sesin tadı vardı, paslı demir gibi. İstemsizce öğürdüm. İlerlemeye devam ettim. Koridorun sonunda kapısı yarı açık bir oda vardı. İçeride genç bir kız, yere çömelmiş, aynalı bir kutuyla oynuyordu. Her nedense kızın adını bilmiyordum.

Kutunun her yüzeyinden başka bir dünya yansıyordu. Bazen yanan şehirler, bazen göğe doğru yükselen siyah kuleler, bazen de gözyaşları içinde dua eden bir adam. Genç kız, başını kaldırdı ve bana baktı. Gözleri yoktu. Göz yuvalarında dönen birer küçük kum saati vardı.

“Geç kaldın,” dedi. Sesi kırılgan ve çocuksuydu. Ancak bende bıraktığı his farklıydı. Yaşlı bir kadının, sonsuzluktan gelen sesi gibiydi.

“Neye geç kaldım?” diye sordum.

Genç kız, kutuyu bana uzattı. “İçine bak,” dedi.

Baktım.

Kutunun içinde kendimi gördüm. Yüzümde sonsuz sefil bir yalnızlık, ellerimde zincirler, sırtımda ise kanat benzeri yanık izleri.

“Buradan kurtulmanın tek yolu,” dedi kız, “kendi zamanını yaratmak.”

O an, her şeyin yeniden çözülmeye başladığını hissettim. Saatler birer birer duvarlardan düştüler. Koridor sonsuzluğa, spiral bir boşluğa evrildi.

“Kendi zamanımı mı yaratacaktım? Nasıl? Ve neden?”

O sırada bir fısıltı daha yükseldi.

“Yaratmazsan yok olursun!”

Ve dünyam bir kez daha kaymaya başladı.

Kutunun içindeki görüntüme bakarken, içimde iki ses çarpıştı. Biri, sabırlı ve ağır.

” Zamanı çal ya da kendi zamanını yarat.”

Diğeri, nefes nefese ve korku dolu.

“Kaç. Şimdi!”

Sahne başa sardı. Genç kızın elleri bilek hizasından kesilmişti. Zemine düşen kan damlaları beni hipnoz ediyordu. Elleri olmayan kız bana kutuyu uzattı. Gözlerindeki saatlerde kum hızla akıyordu.

“Zamanı olan, zamanı olmayana dönüşecek. Ve o gün herkes acı içinde kıvranacak!”

Kulaklarımı sağır edercesine sesler yükselmeye başladı.

Tik tak… Tik tak…

Kan damlaları aklımla oynuyordu.

Tik tak… Tik tak…

Kararımı vermiştim. Bir elime kutuyu aldım. Diğer elimi kapıya uzattım.

O anda koridor, bir canlı gibi kasıldı. Taşlar çatırdadı, duvarlardan dumanlar sızdı. Saatler yeniden çıldırdı. Birer birer çatlamaya, patlamaya başladılar. Oradan oraya savrulan parçalar, bedenime saplandı, zamanı ısıran oklar gibi beni soluksuz bıraktılar.

Koştum. Koştum.

Koridor uzadıkça uzadı. Ayaklarım yorgundu ama duramazdım.

Elimde tuttuğum kutunun içinden bir fısıltı daha yükseldi.

“Dikkat etmezsen zamanın dışına düşersin. Bunu istemezsin değil mi?”

Ve düştüm.

Gözlerimi açtığımda, başka bir yerdeydim. Gökyüzü demir rengiydi. Yerde ince çatlaklar vardı, sanki dünya bile kendi ağırlığını taşıyamıyordu. Önümde kasvetli terk edilmiş bir şehir yükseliyordu. Binalar tersine dönmüştü, yukarıya değil, yere doğru uzanıyorlardı. İnsanlar değil, gölge kopyalar yürüyordu sokaklarda. Her biri başıboş, isimsiz ve amaçsız… Hiçbiri tam değildi; bir kolu, bir yüzü, bir zamanı eksikti.

Kutu hâlâ elimdeydi. Şimdi daha da ağırdı. İçinden yükselen ses benimdi. Çığlığımın yankısını duyuyordum. Kendi zamanımı bir kâbus gibi ellerimde taşıyordum.

Bir kadın gölgesi bana doğru yaklaştı. Bana benzeyen bir maskesi vardı. Eğildi ve şöyle dedi.

“Burada zamanı yaratamazsın. Burada zaman yalnızca öldürür. Ve sen de öleceksin!”

Sarsıldım. Bu evren de korkunçtu. Burası Kırık Zaman evreniydi, her şey sonsuza dek geçmişe akıyordu, hiçbir gelecek yoktu. Durmaksızın geçmişe evrilen bir döngüydü burası. Çaresizdim.

Ve o sırada, gökyüzünde devasa bir yarık açıldı. Yarığın içinden, başka bir ben bana baktı. Bu olası başka bir evrende hayat bulmuş kadın halimdi. Gözlerinde keder yerine karanlık vardı.

“Yanlış yaptın,” dedi.

“Direnerek her şeyi daha da bozuyorsun. Hâlâ anlamadın mı?”

Yarık giderek büyüdü. Sanki bütün bu dünya çökecek, bütün benliklerim birbirine karışacaktı. O an önüme yine iki seçenek çıktı. Ya kutuyu kırıp bu evreni terk edecektim ya da burada kalıp kendi zamanımı yeniden inşa ederek bana dayatılan bu döngüyü sona erdirecektim. Kutuya bir kez daha baktım. Adeta yaralı bir kuş gibi nefes alıyordu. O da benim gibi çaresizdi. İçinde yankılanan çığlığım, kulaklarımı sağır edecek gibiydi. Gözlerim, gökyüzündeki yarıktan bana bakan öteki beni yakaladı. Onda da hiçbir umut yoktu. Sadece sessiz bir uyarı vardı.

“Geç kalma.”

Hiç düşünmeden kutuyu yere çarptım. Zaman kutusu, tuzla buz oldu. Gökyüzü içeriye doğru çöktü. Yer dalgalar halinde kırılarak yükseldi ve ben savrularak derin bir boşluğa düştüm. Düşüş sonsuzdu. Zaman artık sıvıydı; bazen yoğunlaşıyor, bazen parmaklarımın arasından akıp gidiyordu. Düşerken doğumumu gördüm. Sonra ölümümü. Sonra doğmadığım ve hiç ölmeyeceğim diğer olasılıkları gördüm. Her şey aynı anda yaşanıyordu. Ölümüm, çocukluğum, yaşlılığım, başka hayatlarım. Olmadığım hayatların akışında tatlar renklere dönüşüyor, sesler dokunulabiliyordu. Acı, limon sarısıydı. Öfke, pütürlü bir kumaş gibiydi.

Sinestezinin girdabında sürüklenirken en sonunda bir zemine çarptım. Gözlerimi açtım. Burası bir şehir değildi. Burası bir düşünce haritasıydı. Yollar, caddeler yoktu; onun yerine hatıralardan ve unutulmuş rüyalardan yapılmış sokaklar vardı. Hepsi sahteydi. Her adım attığımda, bir şey hatırlıyor veya kaybediyordum. İsimler hafızamdan çıkıp yok oluyorlardı. Yüzler siliniyordu.

Bir meydanın ortasına vardım. Meydanda tek bir yapı vardı. Yıkık dökük bir saat kulesi. Saatin kolları ileri geri oynuyor, hiçbir zamana sabitlenmiyordu. Kulenin dibinde birisi vardı. Çocuk muydu, yaşlı mıydı, çözemiyordum. Ama gözlerinden zift renginde karanlık dökülüyordu. Yaklaştım. O korkunç insan bana doğru döndü ve bir anahtar uzattı. Anahtar, eski ve paslıydı. Üzerinde küçücük bir yazı vardı.

“Kırılan kutular, yeni evrenler doğurur. Unuttun mu yoksa?”

Başımı kaldırdım. Gökyüzünde yeni yarıklar açılıyordu. Her yarıktan başka bir dünya, başka bir olasılık parlıyordu. Fısıltılar yeniden yükseldi.

“Hangi dünyayı seçeceksin Sinestet?”

Elimde paslı anahtarla duruyordum. İstediğim bir evreni seçip oraya girebilir miydim? Yoksa anahtar, bir tuzaktan mı ibaretti?

Bilmiyordum.

Hissettiğim tek şey şuydu: Artık hiçbir şey, hiçbir zaman, benim olmayacaktı.

Paslı anahtarı kavradım. Gökyüzündeki yarıklara baktım. Her birinden başka bir evrenin yankısı dökülüyordu. Birinde sonsuz bir şehir parlıyordu… Diğerinde sessiz bir deniz kıyısı… Bir başkasında hiç doğmamış yıldızlar arasında sürüklenen bir dünya…

Rastgele birisini seçtim. Bilinçli bir seçim değildi, bir dürtüydü sadece. Anahtarı havaya doğru kaldırdım. Seçtiğim yarığa doğru çevirdim. O an, dünya yine titredi ve yarık kapandı.

Toprak yarıldı. Zemin çöktü. Ve ben… Yer altına doğru hızla çekildim. Boşluğa düştüm.

Gözlerimi açtım. Burası çok soğuktu. Çok soğuk. Etrafımda onlarca, yüzlerce, belki binlerce kapı vardı. Her kapının üstünde bir yüz. Her yüzde olası ben’ler… Çocukken asla büyümemiş hâlim, hiç doğmamış hâlim, cinayet işlemiş hâlim, melek olmuş hâlim, ihanete uğramış halim, küflenmiş hâlim, tanrı halim, köle halim… Kapıların eşiklerinde ise hüzünlü müzikler çalıyordu, sanki her biri yok olmuş ben için ağıt yakıyordu.

“Burası Öz Beden Mahzeni,” dedi bilge bir kadın sesi. Sesin geldiği yeri aradım ancak bulamadım.

“Bütün olasılıkların, bütün yaşanmamış hayatların burada. Ve şimdi bir seçim yapman gerek,” dedi. Bu ses, yapmak zorunda olduğum bir şeyi hatırlatıyordu.

Ses yankılanmaya devam etti.

“Yeni bir evren istiyorsan, eski benliklerinden vazgeçmelisin.”

Ama nasıl?

Bir kapı açıldı. İçinden yaralı bir ben çıktı. Gözleri deşilmiş, elleri kanlı. Bana doğru yürüdü.

Pis kokulu soluğu yüzüme çarpana kadar yürüdü ve fısıldadı.

“Beni bırakmadan, yeni bir evrene geçemezsin.”

O bunları söylerken ruhumdan bir şeyler çekilir gibi oldu. Anılarım birer birer silinmeye başladı. Ve çok geçmeden anlamaya başladım.

Yeni bir evren seçmek, yalnızca bir yolculuk değildi, bir kurban ayiniydi. Kendi kendimin kurbanı.

“Hangilerinden vazgeçmeliyim? Hangilerini bırakmak, ruhumdan bir parça koparmak olacaktı?” bilmiyordum. Gökyüzünde yarıklar yeniden açılmaya başladı. Zamanım tükeniyordu. Anahtar elimdeydi. Kapılar önümdeydi.

Hepsi ben’dim. Hiçbiri ben değildim.

Elimdeki anahtar artık bana ağır geliyordu. Pas, avuçlarıma sinmişti. Ama bırakmak mümkün değildi. Çünkü bırakmak, yok olmak demekti. Gökyüzü ağırlaştı. Yarıklar birbirine dolandı. Sonsuz olasılıklar, boğulmuş karanlıkta çırpındı.

Ve sonra… Zemin çatladı. Yukarıdan ağır bir cisim indi. Üzerinde Kader Mührü yazıyordu. Hiçbir şey seçmeden öylece kıvrılıp uyumak istiyordum, tükenmiştim ve umutsuzdum. Öylesine yorgun ve ümitsizdim ki hiç yaşamamış olmayı diliyordum.

Ses, bir fırtınanın habercisi gibi aceleyle konuştu.

“Kaderini seçmeyeceksin. Kim olduğunu seçeceksin. Acele et!”

Mühre dokundum ve bir kapı açıldı.

İlk kayıp: Sinestet çocuk.

İçinden umut dolu, parlak gözlü bir çocuk çıktı. Bana baktı. Bir şey söylemedi. Sadece ellerini açtı. Ve geri çekildi. Kapı kapandı. Artık, olası tüm evrenlerden silinmişti. Ben hayal etmeyi unutan bir zaman yolcusu olmuştum. Dokunduğum tüm güzellikleri yok ediyordum. Ben Keder Getiren’dim.

İkinci kayıp: İhanet eden sinestet.

Bu benlik, gözlerinde sinsi bir bakışla bana doğru yaklaştı ve şöyle fısıldadı.

“Hiçbir zaman kendi yolunu bulamayacaksın. Sonsuza dek bu kabusta hapsedileceksin.”

Sonra gülerek kapının arkasına çekildi. Artık, kendimi tanımıyordum. Yabancılaştım kendime. Bilinçaltım, sonsuz bir kara delik gibi beni içine çekiyordu.

Üçüncü kayıp: Ölümsüz olmayan sinestet.

Bu benlik, yaşlıydı. Bedeninde hayata dair hiçbir iz kalmamıştı. Yalnızca gözlerinde hafif bir ışık vardı. Sanki bana şükreder gibi dokundu. O an kalbimde ince bir sızı hissettim.

“Her zaman sonunu bileceksin. Ne başlatırsan başlat, hep ölüme varacaksın. Hiçbir zaman kimi aradığını hatırlamayacaksın!” dedi ve gitti.

Artık burada sonsuzluk yoktu. Her şey, doğar doğmaz ölmeye mahkumdu ve ben kimi aradığımı bilmiyordum.

Karanlık çöktü. Geriye birkaç kapı kalmıştı. Onları elimde tutabiliyordum, en azından şimdilik. Onlarla yoluma devam edecektim. Ama artık, kalbimde kapanmayan boşluklar, kapanmayan kapılar vardı. Gökyüzündeki yarıklar hızla birleşiyorlardı.

Anahtarı kaldırdım. Son bir kez, geçmişe baktım. Kaybettiklerime. Kaybedemediklerime. Sonra adımımı attım. Yeni bir dünyaya. Ve orada beni kim ya da ne bekliyordu, bilmiyordum.

Bütün zamanlarım kırılmıştı. Ve ben, onların keskin camlarına yalınayak basa basa yürümüştüm.

Yarık üzerime doğru kapandı ve bir yıldız tozu gibi savrulmaya başladım. Gözlerimi açtığımda ışıksız bir varoluşun sancısı ile uyandığımı fark ettim. Sadece boşluk vardı. Sonsuz, kör, dokusuz bir boşluk. Sesler, fısıltılar… Sonra çığlıklar. Sonra yine sessizlik. Gözlerimi kapattım ve yeniden düştüm. Anlayamıyordum. Bu yarıkları görmezsem ve kapıların farkına varmazsam beni bekleyen sonuçlar değişiyordu? Onları yok sayamıyordum. Onlar var ve ben onlarla etkileşim içindeydim. Ve sonuçlar değişiyordu. Değişmese ne olacaktı? Başka ben’lerle mi buluşacaktım yoksa mutlak kaderle mi karşılaşacaktım? Bilemiyordum. Aklım karışmış, gözlerim görmez olmuştu. Yarıklar benim varlığımı hissediyorlardı. Sadece ve sadece var olduğum için sonuçları çarpıtıyorlardı.

Yeniden bir koridordayım. Taş duvarlar soğuk ve küflü. Zemin ıslak. Adımlarım yankılanıyor. Yanımda yine aynı kadın. Adını hatırlamıyorum.

Onunla birlikte ilerliyorum. Konuşmuyoruz. Bir kapının önünde duruyoruz. Kapı kendiliğinden aralanıyor. İçeride çok sayıda kadın namaz kılıyor.

Bizi görünce korkuyorlar.

“Burada değil,” diyorum. “Burada değil…”

Başka odalara bakıyoruz.

Adını hatırlamadığım kadına dönüyorum.

“İyi bir sinestet olursan, bir gün gerçek bir empat olursun, olanı ve olacak olanı da rahatlıkla görürsün.”

Cümlem biter bitmez zemin kaymaya başladı. Bedenim oyun hamuru gibi esniyor. Ellerim başkasının elleri oluyor. Odadaki yaşlı kadınla göz göze geliyorum.

Yaşlı kadının önünde diz çöküyorum ve bileklerden tutuyorum.

“İn nomine magni dei nostri Duréalism.” diye bağırıyorum kibirle. Ardından adını hatırlamadığım kadına bakıyorum.

Bileklerinden tuttuğum yaşlı kadın benden kurtulmak istercesine çırpınırken haykırıyor.

“Tüm bunlar gerçek mi sanıyorsun?”

Ellerime bakıyorum. Bunlar benim ellerim değil.

Ben, ben değilim.

Yaşlı kadın ellerimden kurtuluyor. Bir köşeye siniyor. Cenin pozisyonunda titriyor. Ruhundan kurtulan öz bana bakıyor.

“Teşekkür ederim. Ave Duréalism.”

Sonra…

Zemin tekrar kayıyor.

Ve her şey en başa dönüyor.

Bir koridor. Taş duvarlar. Islak zemin. Adımlarım yankılanıyor. Yanımda aynı kadın. İsmini hatırlamıyorum. Aynı kapılar. Aynı kadınlar. Aynı korku. Aynı cümleler. Aynı mantralar. Aynı çöküşler. Aynı yarıklar. Aynı parçalanmalar. Aynı ben.

Tekrar tekrar kayboluyorum bu döngüde.

Ve nihayet gözyaşlarım ıslak zemine düşerken farkına varıyorum.

Bu bir evren değil.

Bu bir rüya değil.

Bu, benim kendi zihnimdeki bir hapishane.

Adını unuttuğum kadına bakıyorum.

“Eylem, seni arıyordum. Nihayet hatırladım seni.” diyorum sevinçle.

Bu ani farkındalık saniyeler içinde yok olup gidiyor. Ona anlamsız gözlerle bakıyorum ve zihnim onu “İsmini bilmediğim kadın,” olarak çağırmaya kaldığı yerden devam ediyor.

Ve her döngü, beynimin bir başka sinapsında takılı kalan eski bir anımın yankısını yok ediyor. Ben… Kendi bilincinde hapsedilenim. Her şey sonsuz ve her şey kaçışsız.

Gökyüzü yok. Zaman yok. Sadece ben, kendi parçalarımın ezgisi içinde dönen bir sonsuzluk yumağıyım. Her seferinde unutup başa dönüyorum. Yeni kapılar açılıyor, yeni kabuslara yürüyorum ancak aynı sona düşüyorum. Her seferinde biraz daha silinen, her seferinde biraz daha yabancılaşan ve her seferinde biraz daha az “ben” olan bir döngünün esiriyim. Benliğim siliniyor ve biliyorum ki bir an gelecek; ismini bilmediğim o kadını unutacağım, ardından da yok olacağım.

12345.webp

ZAMANI DURDUR

Eğer bir alıcı çıksaydı, bir şeytan mesela, ne karşılığında satardınız ruhunuzu, ne karşılığında cehennemlerde yanmaya razı olurdunuz?

Bir volkan gibi, içi çağıldayan çılgın alevlerle dolu olduğu halde aynı zamanda bir selvi ağacı kadar da huzurlu olan bir aşkı, böyle bir mucizeyi, bir tek gün zerdali çiçeklerinin döküldüğü gizli bir bahçede, bir sevgiliyle yaşamak karşılığında satar mıydınız ruhunuzu?

Parlak beyaz duvarları floresan lambalarının sert ışıklarıyla aydınlanmış bir laboratuvarda bir geceyarısı kan çanağına dönmüş gözlerinizle mikroskobunuza bakarken, kanserin çaresini keşfetmek karşılığında atar mıydınız ruhunuzu ateşlere?

Bir sabaha karşı, askerlerin dipçiklerle kapıları kırıp evlere girerek insanları taradığı bir darbenin liderliğini yapan, insanları darağaçlarına, zindanlara sürükleyip korkutan, herkesin karşısında titreyerek selam durduğu bir general olma karşılığında vazgeçer miydiniz ruhunuzdan?

Bütün dünyanın soluk soluğa seyrettiği bir film çekebilme yeteneğinin size bağışlanması, ruhunuza biçtiğiniz fiyatı karşılar mıydı?

Yoksa ruhunuzu hiç bir bedel karşılığında satmaz mısınız, sakin bedeninizin içindeki sakin ruhunuzla, hiçbir değiş tokuşa razı gelmeden mi sürdürmek istersiniz ömrünüzü?

Ruhunuzu, hiçbir bedel karşılığında satılmayacak kadar kıymetli mi buluyorsunuz?

Yoksa ruhunuzu satmaya razısınız da, korkularınız mı buna engel oluyor?

Goethe, kimine göre gelmiş geçmiş en zeki insan, Faust'u 'ruhunu satmak' üzerine yazmıştı.

Doktor Faust şeytanla yaptığı pazarlıkta, 'şimdi zaman dursun' diyecek kadar mutlu olup, 'zaman dursun' dediğinde ruhunu şeytana satacaktı.

Siz, nasıl bir anda 'zaman dursun' derdiniz?

Sizi, geriye kalan ömrünüzü aynı anın içinde geçirmeye razı edecek kadar mutlu edebilecek olay nedir?

Hayatınızın filmini hangi karede dondurmak isterdiniz?

Hangi kareyi dondurmak için ruhunuzu satardınız?

Geçmişinizde var mı böyle bir an?

Yoksa böyle bir anın sizi gelecekte beklediğini mi hayal ediyorsunuz?

Ruhunuzu satmak için şeytanla pazarlık eder miydiniz?

Ya şeytan, o kötü melek, sizin ruhunuzu satın alınacak kadar değerli bulur muydu?

Ülkenizi, darbeci generallerden korkmayacak kadar güçlü bir ülke yapmak için satar mısınız ruhunuzu, ya da insanların birbirini öldürmediği bir ülke yapmak için?

Bir kadınla seviştiğiniz anı mı sonsuza kadar uzatmak istersiniz, yoksa sevgilinizin size yaslanıp 'seni seviyorum' dediği anı mı?

Doktor Faust 'şimdi zaman dursun' diyecek kadar mutlu olmadı hiç, ama şeytan gene de onu oyuna getirip ruhunu aldı.

Zamanın durmasını istememizi sağlayacak kadar mutlu olduğumuz anlar var mıdır?

En mutlu olduğunuz an bile, 'gelecekte belki daha da mutlu olacağım bir an olur' ümidiyle zamanın akmasını ister miydiniz?

Ruhunuzu, sonsuza dek sürecek mutlu bir an karşılığında satar mıydınız?

Goethe mi, Faust mu yoksa şeytan mı olmak isterdiniz?

Herkesin ruhunu satın alabilecek bir şeytan olma karşılığında satar mıydınız ruhunuzu?

Mutluluklar karşılığında ruhumuzu almak için böyle kötü bir melek neden var acaba?

Niye mutlulukla kötülük ya da mutlulukla şeytan arasında hep bir ilişiki var gibi?

Neden iyilik melekleri bize huzuru, kötülük melekleri mutluluğu sunuyor?

Neden huzur ve mutluluk, mutluluk ve iyilik bir araya pek gelmiyor?

Neden dalgalı bir okyanustaki yalnız bir deniz feneri gibi, mutluluk, huzursuzluklarla kötülüklerin arasında çakıyor?

Neden mutsuzluğa ulaşmak için muhakkak şeytanın pelerinine sürtünmek gerekiyor? Ve neden şeytan bir mutlu an karşılığında hemen ruhumuzu almak istiyor?

Neden Tanrı, melekleriyle birlikte şeytanı da gönderdi bize?

Şeytanın dokunmadığı bir mutluluk, günahın değmediği bir aşk var mı?

Ne karşılığında satarsınız ruhunuzu?

Kim olmak ve ne olmak için?

Sezar'ın Kleopatra'yla yattığı ilk gece karşılığında mı, Lenin'in Moskova'ya girdiği an karşılığında mı, Arşimed'in 'Evraka' diye bağırdığı an karşılığında mı, Joyce'un 'Ulysses' romanının son satırını da düzeltip kalemini bıraktığı an karşılığında mı, Mark Spitz'in olimpiyatlarda yedinci altınını da boynuna taktığı an karşılığında mı?

Yoksa Karındeşen Jack olmak karşılığında mı? Tarihe geçen o ünlü katil gibi hiç yakalanmadan yedi cinayet işleyip yedi insan öldürebilmek karşılığında satar mısınız ruhunuzu?

Peki Einstain olmak karşılığında?

Ruhunuza biçtiğiniz bedel ne?

Mutluluk mu, şöhret mi, başarı mı, yaratabilme yeteneği mi, insanlara ayrdımcı olabilme gücü mü, yakalanmadan cinayet işleme şansı mı?

Yoksa para mı istersiniz?

Ruhunu milyarlar karşılığında satan, geçmişi günahla dolu o büyük zenginlerden biri olmak karşılığında vazgeçer misiniz ruhunuzdan?

Güney Afrika'da Zencileri kırbaçlayarak öldürten bir elmas madeni sahibi, işçilerin üzerine benzin sıktırıp yaktıran bir dolar milyarderi olmak fiyatınızı karşılar mı?

Paralarınızla çeşit çeşit hayatlar alırsınız. İnsan hayatları.

Küçük oyuncaklar gibi oynarsınız onlarla, isterseniz kırıp atabilirsiniz, isterseniz bir biblo gibi odanızın bir köşesine koyabilirsiniz.

Kadınlar için ayrı bedeller de var tabii.

Bir kraliçe olmak mı ruhunuzu alabilir, yoksa erdemini hiç kaybetmeyen Roma'nın kutsal orospusu olmak mı?

Her gece bir yaveriyle yatıp ertesi sabah yattığı adamı idam ettiren bir imporatoriçe olmak mı yoksa Nobel'i alan ve hayatı laboratuvarlarda geçen bir Madam Curie olmak mı?

Yoksa sadece bir evliliğe mi satarsınız ruhunuzu?

Güvence mi istersiniz, çılgınlık mı?

Kadınlar, ah onlar erkeklerden akıllıdır, güvenceli bir çılgınlık isterler.

Şeytanın bile veremeyeceğinin peşindedir onlar.

Şeytan da, onun için, onların peşinde.

İmkansızı isteyeni kandırmak ister o.

Ve şeytan çok şanssızdır, imkansızı isteyeni kandırmak için elinde erkekler gibi beceriksiz aletler vardır. Zaten o yüzden, parayı, mücevheri, şöhreti pazarlığa ekler.

Kadınlar kim olmak karşılığında satar ruhunu?

Bütün bir ülkeyi ayaklandırıp sonra yağlı kütüklerin üzerinde yakılan Jeanne D'Arc mı, yüzünde hep büyülü bir ışıkla dolaşan Greta Garbo mu, Evita Peron mu?

'Zaman dursun' diyeceğiniz kadar mutlu bir an için satar mısınız ruhunuzu?

Şeytanla ne karşılığında pazarlığa oturursunuz?

Hiç yalan söylemeden yaşayabilmek mesela.

Yoksa söylediğiniz her yalana insanların inanması mı?

Korkularınızdan kurtulacağınızı söylese şeytan, verir misiniz ruhunuzu? Bir daha hiç bir şeyden, hiçbir şekilde korkmamak. Ailenizden, sevgililerinizden, dostlarınızdan, düşmanlarınızdan, polislerden, katillerden, hırsızlardan, size doğru yolu göstermek isteyenlerden, size yardım edenlerden, size kızanlardan ve sizi sevenlerden korkmadan yaşayabilmek için vazgeçer misiniz ruhunuzdan?

Hiç endişesiz yaşayabilmek, nasıl bir fiyat?

Bir ülkeyi ya da bir insanı kurtarmak için satar mısınız ruhunuzu?

Goethe, Faust'u neden yazdı acaba?

Şeytanla pazarlık fikrini ona kim verdi?

Gördüğü insanlar mı?

Acaba herkes sürekli şeytanla pazarlık mı ediyor, sürekli satılıyor mu ruhlar, satmayanlar fiyatı beğenmeyenler mi yalnızca, yoksa korkaklar mı ya da çok cesur olanlar mı?

Ruhunuzu satar mısınız?

Yoksa daha önceden sattınız mı?

Nedir fiyatınız?

Zerdali ağaçları mı, laboratuvarlar mı, emrinize amade ordular mı, lüks kerhaneler mi, saraylar mı, yazı masaları mı, yaldızlı yataklar mı, yakalanmayan cinayetler mi?

Zamanın durmasını isteyeceğiniz kadar mutlu bir an oldu mu hayatınızda?

Her mutlu anda şeytanla pazarlık mı var acaba?

Tanrı, şeytanı niye yarattı?

Goethe niye yazdı Faust'u?

Siz ruhunuzu satmaktan mı, yoksa ucuza satmaktan mı pişmansınız?

Yoksa hiç satmamaktan mı?

Zamanı durdurmak ister misiniz?

Yoksa zaman mı sizi durdursun istersiniz?

Bir kadını tanımak...

Bütün gel-gitleri, kaprisleri, küçük şımarıklıkları, korkuları,

şaşkınlıkları, hercailikleri, hayal kırıklıkları, aşkları, terkedilişleri, başarıları, başarısızlıkları, kurnazlıkları, saflıkları, çocuk ağızları, şirinlikleri, küçük yalanları, büyük itirafları, kocaman yürekleri ile kendi olmaya çalışan kadınları tanımak...

> Bir kadını sevmekle başlar, her şey ama, bir kadını tanımakla varılır hayatın sırrına.

>Bir kadını tanımaya soyunmak zor ama keyifli bir yolculuğa çıkmaktır.

>Dört mevsimi bir yürekte buluşturur, bu yüzden de sürekli şaşırtırlar.

>Sürprizlerin ardı arkası kesilmez. Zordur anlamak onları.

Benzemek gerekir, anlayabilmek için belki de!

>Kendi zekâsını hatırlatanları sever, sevgisini göstermekten ürkmeyenleri, sürprizlere hazırlıklı olanları bir de. Muson yağmurları gibi yağarken, Sahra'da çöl fırtınası koparıp ardından güneş olup ısıtabilirler.

Dedim ya bir dünyadır kadınlar, yürekleriyle konuşan, gözleriyle gülen....

Bir kadını sevmekle başlar her şey ama, bir kadını tanımakla anlaşılır, hayatin sırrına ancak askla varılacağına. Sevgi arsızıdır kadın.

Verdiğinden daha fazlasını isteme bencilliğini gösterecek kadar sevgi arsızı...

>Bu yanını doyurunca şımaracağından korkanlar, birlikte çoğalacaklarını bilmeyenlerdir. Bir kadını sevmekle başlar her şey ama, bir kadını tanımakla kanat çırpılır özgürlüğün bütün maviliklerine. Kendine inananlara, aşka inananlara koşar. Hem yaman bir aşk avcısı hem de engebeli yollarda koşmaktan bitap aşk yorgunudur kadın.

Bir kadını sevmekle başlar her şey ama, bir kadını tanımakla çıkılır keyifli serüvenlere...

Hayatla dalga geçmesini bilir kadın, tıpkı kendiyle dalga geçmesini bildiği gibi. Ağız dolusu gülüşlere teslim olur.

Bir kadını sevmekle başlar her şey, ama bir kadını tanımakla tanık olunur tutkuların gücüne.

Göze alandır kadın. Çekip gitmeyi, sahip olduklarından vazgeçmeyi, karşılık beklememeyi... Mücadele eder, kızar, bağırır ama hep sever. Dedim ya bir dünyadır kadınlar, yürekleriyle konuşan, gözleriyle gülen... Yüreğini sevgiye açan ve sevmekten korkmayan bütün kadınlar gibi...

Şimdi bir düşünün, kaç kadını değil bir kadını tanıyabildiniz mi bugüne değin???

Tanrı, kadınlara geçmişi ve geleceği, erkeklere ise yaşadığı günü armağan etti, kadınlar geniş bir zamana yayıldıkları için huzursuz, erkekler daracık bir zamana sıkıştırdıkları için anlayışsız olurlar....

AHMET ALTAN

içimde umudun umudu kaldı bekliyorum

ellerim kollarım baglı

karşılıksızca...

yoruldum diyemiyorum dersem

biliyorumki; aşkımdan ugruna canımı vereceğim

dediğim aşkımdan vazgecmiş olacağım

ama bilmiyorumki senden vazgeçişim

topragın bedenimi sardığında olacak

karanlıklar yine bana kaldı

gittin ya sen senle beraber bu candaki

bende gittim yok oluşum bilki senin bitişindir.

.......................................................................

Çok geç oldu saat gitmeliyim..

merak etme sen beni.. ben böyle iyiyim..

sakın aklına gelmeyeyim, arama beni olur mu? sakın arama.. üzülürüm arasan.. üzülmemi istemezsin değil mi? kıramazsın sen beni.... arama..

bakma boynum bükük durduğuma sadece yaşananların anısına üzgünüm... kendim için değil senin için savaşım.. sen mutlu ol tamam mı?

hadi söz ver.... aramayacağım,.. unutacağım de!!

YORGUNUM

08.02.2006

Mevsimler su gibi akıp geçiyordu hayatımızdan bir gün daha eksiliyor düşünüyorum da ne kazandım ne kaybettim?

Belki sağlıklı olmama şükretmeliyim çünkü sağlık yaşamın en önemli özelliği. Bunu biliyorum şükrediyorum da ama yinede bilinçaltımda beni rahatsız eden bir dürtü var. Bunun sebebini bulamıyorum aslında şöyle bir bakıldığında normal bir hayat sürüyorum acaba benim hayattan beklentilerim her zaman çokmu fazla şeyler oldu? ASLINDA DEĞİL SADECE SIĞINACAĞIM BİR LİMAN OMUZUNDA AĞLIYABİLECEĞİM BİR DOST, YADA BENİMLE İLGİLENEN YÜREKLER.. Bilemiyorum hayatın gerçekleri çok zor ve bunu yaşamak bana ağır geliyor beni üzse de ben yinede yaşamaya devam ediyorum.. Ümitlerimde önceki kadar canlı değil artık puslu bir dağın ardında kaldı adeta.. Eski beni düşünü yorumda nekadar umutluydu yaşama karşı çocukça hayaller kurar ve gerçekleşeçeğini düşünürdüm... hımmm şimdi anlıyorum içimi yakan o gerçekleri meğer yaşam her zaman azla yetinmekmiş... ulaşamayacağın meyvelere uzanmamakmış çünkü o meyvenin dalı ulaşamayacağın kadar yükseklerdeymiş ben o ağacın dibine oturmuşum yıllarca meyvenin düşmesini beklemiştim... yazık çok yazık...

şimdi ruhumda esen fırtınaları ne ben nede o hayaller dindirebilir... artık senaryosu önceden yazılmış bir filmi defalarca oynuyorum ve garip olanda kendi filmimde başrol oynamıyorum sadece oynuyormuş gibi gözüküyorum ama sadece basit bir figürandan ibaretim.. hep bir gün gelecek o büyük başrolü ben kapacağım diye düşündüm....ama bugün belki figüran bile olamadım ne gariptir ki bu filim benim ama ben yokum aslında..

sanki kabul etmişim bu gidişi ,sanki her şey olup biterde insan bir boşlukta kalır, sanki izlediğin bir film biterde düşünmeye dalarsın aklında kalan sahneleri işte bende böyleyim hayatın yaşanmışlığının yorgunluğu var üzerimde.. bazen kendimi günlerin akışına bırakıyorum ....hiç düşünmeden... Ama bazen olmadık zamanlarda aniden o gerçeklerle irkiliyorum adeta kafamda şimşekler çakıyor... o an içimden bişeyler kopup gidiyor... dalıyorum ..dalıyorum ve sonra yine sahte hayatıma devam ediyorum........ ( yorgun bir günün ardından hissettiklerim.....derya deniz....)

Anne rahmine düşen ikiz kardeşler önceleri her şeyden habersizmiş. Haftalar birbirini izledikçe onlar da gelişmişler. Elleri, ayakları, iç organları oluşmaya başlamış. Bu arada, etraflarında olup biteni fark etmeye başlamışlar. Bulundukları rahat, güvenli yeri tanıdıkça mutlulukları artmış. Birbirlerine hep aynı şeyi söylüyorlarmış:

'Anne rahmine düşmemiz, burada yaşamamız ne harika değil mi? Hayat ne güzel şey be kardeşim!'

Büyüdükçe, içinde yaşadıkları dünyayı keşfe koyulmuşlar. Öyle ya, hayatın kaynağı neymiş? İşte bunu araştırırken, karşılarına anneleriyle onları birbirine bağlayan kordon çıkmış. Bu kordon sayesinde, hiçbir zahmet çekmeden, güven içinde beslenip büyütüldüklerini tesbit etmişler. 'Annemizin şefkati ne kadar büyük! Bize bu kordonla ihtiyacımız olan her şeyi gönderiyor.'

Artık aylar birbiri ardınca geçiyor, ikizler hızla büyüyor, diğer bir deyişle 'yolun sonu'na yaklaşıyorlarmış. Bu değişiklikleri hayretle gözlemlerken, bir gün gelip bu güzelim dünyayı terk edeceklerinin işaretlerini almaya başlamışlar.

Dokuzuncu aya yaklaştıklarında, bu işaretleri daha kuvvetli hissetmeye başlamışlar. Durumdan telaşlanan ikizlerden birisi diğerine sormuş:

'Neler oluyor? Bütün bunların anlamı nedir'

Öteki daha sakin ve aklı başındaymış. Üstelik, bulundukları bu dünya çoğu zaman ona yetmiyor; duyguları daha geniş bir âlemi arzuluyormuş. O cevap vermiş:

'Bütün bunlar, bu dünyada daha fazla kalamayacağız anlamına geliyor.' Ve eklemiş: 'Buradaki hayatımızın sonuna yaklaşıyoruz.'

'Ama ben gitmek istemiyorum' diye haykırmış kardeşi. 'Hep burada kalmak istiyorum.'

'Elimizden gelen bir şey yok. Hem, belki doğumdan sonra hayat vardır.'

'Bize hayat sağlayan kordon kesildikten sonra bu nasıl mümkün olabilir ki?' diye cevaplamış öteki. 'Bize hayat veren kordon kesilirse nasıl hayatta kalabiliriz, söyler misin bana? Hem, bak bizden önce başkaları da buraya gelmiş ve sonra da gitmişler. Hiçbirisi geri gelmemiş ki bize doğumdan sonra hayat olduğunu söylesin. Hayır, bu her şeyin sonu olacak.'

Bütün bunları söyledikten sonra eklemiş:

'Hem, belki de anne diye birşey de yok!'

'Olmak zorunda' diye itiraz etmiş kardeşi. 'Buraya başka türlü nasıl gelmiş olabiliriz, nasıl hayatta kalabiliriz ki?'

'Sen hiç anneni gördün mü?' diye üstelemiş öteki. 'O belki de sadece zihinlerimizde var. Bir annemiz olduğu düşüncesi bizi rahatlattığı için onu belki de biz uydurduk.'

Böylece, anne rahmindeki son günleri derin sorgulamalar ve tartışmalarla geçmiş.

Sonunda doğum anı gelmiş çatmış. İkizler dünyalarını terk ettiklerinde gözlerini başka bir dünyaya açmışlar ve sevinçten ağlamaya başlamışlar.

Çünkü gördükleri manzara hayallerinin bile ötesindeymiş.

YAŞAYALIM Kİ

Seninle yaşlanmak istiyorum. Seneler geçsin, sen beni bil, ben seni bileyım istiyorum. Benim olduğu kadar dostlarının, dostlarının olduğu kadar benim ol istiyorum. Nice sıkıntı ve zorluk yaşayıp anlatalım.

Yaşayalım kı, öğrenelim hayatı ve destek çıkmayı. Birbirimizin omuzlarında ağlamalıyız. Sen çok dertlenip, içip, arkadaşlarınla eve gelmelisin. Paylaşmalı ve beraber sıkılmalıyız. Öyle ki, yalnız sıkılmak sıkmalı bizi.

Yaşayalım ki, paramız olunca sevinelim. Güzel günlerimizi, evimizde, bır şişe şarap ve pijamalarımızla kutlamalıyız. Ya da bazen dostlarla ucuz biralar içerek... Böylece yaşamalıyız işte.

Sonra çocuğumuz olmalı, düşünsene, senin ve benim olan bir canlı. Geceleri ağladıkça sırayla susturmalıyız. Sen arada mızıkçılık yapmalısın. Ve ben söylenerek sıranı almalıyım. Yorgun olduğum için yemek yapmamalıyım, söylenerek yumurta kırmalısın. Hava soğukken birbirimize sıkıca sarılıp yatmalıyız.

Zaman su gibi akıp giderken, herşey yaşanmış bir hayatımız olmalı. Herşeye rağmen hiç bıkmamalıyız birbirimizden. Mutlu da olsa, kötü de olsa, yaşadığımız günler bizim günlerimiz olmalı. Saçlara düşünce aklar ya da gidince aklar, çocukları güvence altına alıp gitmeli bu şehırden.

Kavgasız, her sabah gürültüyle uyanılmayan, sessiz bir yere gitmeliyiz. Geceleri balkonda denizi seyredip, sandalyelerimizde sallanmalıyız. Eve gelip, benden kahve istemelisin. Çocuklar gelmeli zıyaretimize, geçmışteki hareketli günlerimizi anımsamalıyız...

Öyle sevmelisin ki beni, bu yazdıklarım korkutmamalı seni. Tebessümler açtırmalı yüzünde. Bir gün bu hayatı bırakıp giderken, sadece mutluluk olmalı yüzümüzde, birbirimizi sevmenin gururu olmalı "herşeyde".

Rüzgar hızla yüzüne vururken hissetti denizin koyu mavi yosun kokularını. Yağmursuz bir günde, rüzgarla tanışmış olmanın mutluluğuyla denize doğru yol alıyordu. Kendini bile vurduran kokuyu tüm ciğerlerine çekti. Bir nefes bile olsa, rüzgara aşık olacağını hiç tahmin etmezdi. Uçmanın bile tadı bir ayrıydı buruşturulmuş yaşamda..

Kollarını iki yana açtı. Son ayrılığında da açmıştı kollarını, son elveda hatırasına. Bir resim çekmiş ve asmıştı hatıraların en güzel duvarına. Yasaksız ve baskısız bir sevdanın ardından, aldatılmıştı en kötü şarkılarda. Bir kere bile olsa yanmıştı ya yüreği pulbiberin halt ettiği aşk acısıyla. Sonu ayrılık bile olsa gam yemezdi artık. Bir damla çıktı gözlerinden, alel acele yukarıya kaçtı..

Bacaklarını kapattı. Adı konulmamış hedefe daha hızlı ulaşmalıydı. Bir gülü dalından koparırken duyulan heyecan gibi olmalıydı. Hızlı ve ürkek.. Kar yağmamış sevdaya hediye edilen bir beyaz gülün dramı geldi gözlerinin önüne. Yaşamın neresinde olduğunu bilinmeyen bir yaşta, gökyüzünde batmalıydı son diken. Gül koparılacaksa eğer, bir damla kan feda edilmeliydi ki, borç bırakılmamalıydı alev kırmızısı yaşama..

Sırtını denize verdi. Gökyüzünü ilk defa böylesine güzel seyrediyordu. Dertlere ferman olmuş yıldızlara gülümsedi. Çoktan tükenmiş bir kalemle yazılmış yaşam kağıdının son satırlarındaydı. Sınavda olsa sıfır alırdı, çünkü kağıt bomboştu. Yarıda kalmış uykulara vurdu boğazın ışıklarını, sarı bir sancı vurmuştu gözlerine. Bir çocuk gibi hissetti yaşlanmış yüreğini, biri kalk parka gidelim dese, saatlerce sallanmalıydı semaya ulaşan yorgun salıncaklarda..

Gözlerini kapattı. Sadece iki kağıdın var olduğu bir mekan düşledi. Sonradan akla gelmemeliydi pişmanlıklar ve kanamamalıydı gözler sabaha kadar. Adresi belirsiz bir trene binmiş yaralı kalpleri, destursuz şimşeklerin korkutamadığı bir mekan. Korku olmamalıydı kimsede ve haykırmalıydı tüm cefakarlar pasaklı yaşama, kirletilmemeliydi artık yakınındaki karanlık martılar..

İçine çektiği nefesi bıraktı. Yalnız verilen bir nefesin, kötü kokmuş artıklarıydı saçılanlar. Tüm bu yıldızlara rağmen, bu kadar ağır mı olmalıydı yaşananlar ? Açık seçik paramparça olmuştu tüm evren. Satırlar bitti, imza çoktan atılmıştı boş yaşama kağıdına. verdi kendini kan kokmamış denize. Boğaz köprüsünden bedenini emanet etmişti boşluğa ve isyan bayrağını çoktan çekmişti, yüzyıllardır hicranını kaybetmiş yaşama..

YALNIZLIK

14.03.2006

insanın dünyada en zor katlanabileceği şey yalnızlık ve sevgisiz kalmaktır. Her şeye katlanabilirsiniz aklınıza gelebilecek tüm acılara ama bir acı var ki onu çekmeyen bilemez .. bir bakışa bir gülüşe .. sen değerlisin sen özelsin benim için her şeysin diyecek ve en önemlisi o iki cümleyi söyleyecek "seni seviyorum" bu cümleler her şeye değerdi umutlarını kaybetmek istemezsin ama bakarsın ki bir adım bile atamamışsın hiç bir değişiklik yok nerde kaldıysan ordan devam edersin. Herşey bitti artık ben böyleyim bir daha değişmem dersin kendinden bile gizlediğin bir yanın sana yinede umut verir bunu kendinden bile saklarsın.. en kötüsü de bu üzüntülerini sıkıntılarını herkezden saklarsın kimseye anlatmazsın içinde büyüdükçe büyür seni melankolik bir hale sokar. sen bir şekilde kendine oyuncaklar bulursun saçma sapan onlarla zaman geçirirsin kendi kendine onların haberi bile olmaz. sen yalnızca sen yaşarsın duygularını tek kişilik habersiz ve kayıtsızca.. bir süre kendini oyalarsın ama bir an gelir bütün gerçekler hiç olmadık bir anda karşına dikiliverir. İşte o an kendini ölmüş gibi hissedersin bedenin titrer hıçkırarak ağlamak istersin ve dakikaların böylece geçer ve hayat koşuşturmacasında bir süreliğine bu duyguları ertelersin ama en olmadık zamanda o gelip seni bulur.....mutluluğa giden bir yol yoktur mutluluk o yolun kendisidir...

Bir zamanlar ne kadar çok sevdiklerim vardı etrafımda har yanımda sevdiklerim vardı. Şimdi bakıyorumda kimsem kalmamış yapayalnız kalmışım sadece kendimle içimden sürekli ağlamak geliyor bağırmak, haykırmak kimse yokmu ? neredesiniz sevdiklerim neden gittiniz ben dayanamıyorum bu kimsesizliğe.Hayatın kuralımı bu tek başına kalmak eğer öyleyse ben buna dayanamıyorum .Herkes hayatıma giriyor ve sonunda bişeyler alıp yüreğimden bilinmezliğe doğru gidiyorlar.

Yüreğimde yeni bir sayfa açıldı birden gelen, haber vermeden beni bağımlısı yapan onunla kendimi güvende hissettiğim huzuru bulduğum heran yanında olmak istediğim onsuzken kendimi sokaklarda kimsesiz hissettiğim, sözlerinde umudu bulduğum sıcaklığında kendimi çöllerde hissettiğim yüreğimi titreten çok duygulu çok tatlı benim diyebileceğim biri.

Şimdi ise tek korkum onunda hayatımdan bilinmezlere doğru yol alması ama bu sefer aynı şeyi yaşarsam kalbimi sonsuza kadar kapatıcam hayata sevgiye umuda. Ne olur beni bırakma senden mahrum etme ben çok narinim duygusalım bunu kaldıramam hayatımı sana verdim ve senin yaşatmanı istiyorum..

Sen varken hayat ne kadar kolay dünya daha bir güzel daha bir yaşanılır herşey ne kadarda olumlu senin gülümsemen benim gülümsemem senin gözündeki tek damla göz yaşına dayanamam sen hep yanımda ol beni sar sarmala kalbine al yüreğine tenine al ,senin sıcak yüreğinde ısınmak istiyorum ve sana sarılarak uyumak hiç uyanmamak.

Benim hayalimde hep sen varsın seni yaşatıyorum soğuk gecelerime çağırıyorum seni boş kalan kollarıma alıyorum nefesini hissediyorum her yanımda güzel kokunu duyuyorum bana huzur veren gözlerine dalıyorum güzel sözlerinde coşuyorum kendimden geçiyorum sana seni nekadar sevdiğimi anlatıyorum sende bana senin anlatmana gerek yok ki sen benim yüreğimsin ne hissettiğini biliyorum diyorsun. Sabahlara kadar konuşuyoruz en olmadık şeyler bile bizim cümlelerimizde anlam kazanıyor sevgiyle seçilmiş en özel cümlelerle anlatıyoruz sevgimizi ne kadar çok olduğunu..

Senin her anını bilmek neler yaptığını en önemsiz bulduğun ayrıntıları bile, seni ne kadar çok kıskanıyorum herkesten herşeyden yalnız benim ol benim gözlerime bak istiyorum.

En olmadık anda aklıma gelen kötü düşünceleri senin varlığınla kovuyorum çünkü biliyorum ki senin varlığın onların hepsini ezer. Endişelerimi alır bana yaşama sevinci verir.

Sen hep yanımda ol ışığım ol beni karanlıklardan kurtar canım ol benim ol yalnız bana ait ben seninim ve hep öyle kalacak.. Artık benim geçmişim yok hep geleceğim var seninle hayatım seninle başladı seninle bitecek..

Yine havaya bulut çöktü, yağmur yağacak, herkes eve kapanacaktı. Yağmur başladığında herkes eve girerdi. Damlalar yere düştüğünde kızgın tavaya değmişçesine bir “tısss” sesi çıkarırdı. Sarıyer’de deniz hâlâ vardı, ama suyun içindekiler çoktan değişmişti. Ufuktan gelen martı çığlıkları yükselirken, çocuklar sahilden kulübelerine doğru koşuyorlardı. Yağmurdan önceki son kuru dakikalar… Küçük kız kardeşinin elini tutan çocuk, hızla kulübeye yöneldi. Kapı hızlıca açıldı, çamurlu ayakkabılarla içeri daldılar. Küçük kız titriyordu, saçları alnına yapışmıştı.

Dede, sandalyesinde doğrulup çocuklara baktı. Gözleri yumuşadı ve konuşmaya başladı: “Hoş geldin oğlum,” dedi. “Kardeşini de iyi koşturmuşsun, terlemiş kız. Ama yağmur size yetişememiş bu sefer.” Çocuk başıyla selamladı, kız kardeşi ise dedesinin yanına gidip battaniyenin ucuna kıvrıldı. Kulübenin içi yosun, midye tozu ve is kokuyordu. Mutfakta babaları, ezilmiş midye kabuklarından yaptığı hamuru yoğuruyordu. O günkü yemek buydu: kabuk unundan ekmek.

Zehirli midyelerin içini alıp dışlarındaki mineral kabuğu kullanıyorlardı artık. Tezgâhın kenarındaki kaptan sarımsı, sümüksü bir midye içi aldı. Eliyle pencereyi araladı, dışarıdaki paslı tabla üzerine bıraktı. Cıvık bir “şlap” sesi duyuldu. “Martılar için,” dedi. “Koku yayıldı mı, birkaçı iner mutlaka. Bu gece şanslıysak, biri tuzağa girer.”

Sonra oğluna döndü, elindeki hamuru karıştırmaya devam ederken: “Şu böceklerden on tane getiriver, irice olanlardan,” dedi. Çocuk başını salladı. Odanın köşesine yürüdü, kalın camla kapatılmış, nemli yosunlarla dolu uzun bir teraryumun kapağını araladı. İçeride, yosun katmanlarının arasında zırhlı gibi parlak küçük böcekler kımıldıyordu. Siyah ve koyu yeşil renklerdeydiler, hareket ettikçe yüzeyde ince izler bırakıyorlardı.

“Tirbitleri seviyorum,” dedi kız kardeşi, yere çömelmiş, teraryumu izliyordu. “Çok sessizler.”

“Yok,” dedi çocuk. “Gece olunca ses çıkarıyorlar. Sürekli tıkır tıkır…”

Durdu, bir an düşündü.

“Bazen uyuyamıyorum bile. Gerçi teraryuma yakın yatıyorum diye de olabilir.”

Kız kardeşi gülümsedi. “Ben duymuyorum,” dedi. “Ben dedemin horlamasını duyuyorum sadece.” Dede sandalyesinde hışırdayarak döndü. Gülerek, “Seni eşek!” dedi çatlak sesiyle.

Sert gibi görünmelerine karşın böceklerin kabukları yumuşaktı. Oğlan onları yakaladı, minik bir kapta biriktirip babasına götürdü.

Babası başıyla onayladı. “İyi… iri olanları seçmişsin.”

Elini hamurdan çekmeden ekledi:

“Daha ne kadar kaldı? Bazılarını üreme için damızlık ayırmamız lazım. Geçen yıl sonunda sayımız düşmüştü. Bu sefer dikkatli olacağız.”

Hamuru yoğurmaya devam ederken, bir yandan tezgâhın altındaki çuvala göz attı.

“Hazır ayaktayken,” dedi. “Şu köşedeki çuvaldan biraz kuru yosun da getiriver. Zaten yarın yine toplamaya gideceğiz.”

Çocuk köşedeki yırtık çuvalın arkasına geçti. Kıyıya yakın kayalıklardan toplanmış yosunlar, kurutulmuş hâlde çuvallarda duruyordu. Bazıları hâlâ yosun gibi kokuyordu, tazeydi, ama bazıları neredeyse taşlaşmıştı. Çocuk çuvalın ağzını araladı. En üstteki katman kuru ve kırılgandı. Biraz daha altlara indi. Hafif nemli, koyu yeşil bir tabaka buldu. Bir tutam aldı, geri dönerken, “Söylediğin gibi çok kalmamış,” dedi. Babası başını çevirmeden konuştu.

“Biliyorum. Bu mevsimde bulmak zor. Şehirden de pek getirmiyorlar artık… Hoş, onların zaten ne olduğu belli değil. Burada topladıklarımız en azından yosun.”

Çocuk, elindeki tutamı tezgâhın yanına bıraktı. Kıyısından birkaç lif çekip tirbitlerin teraryumuna uzattı. Böcekler derhâl harekete geçti. Hemen yosundan parça koparmaya başladılar. Tıkırtılar duyuldu. Hafif ama belirgindi.

“Bak,” dedi çocuk. “Başladılar bile…”

Yağmur şiddetini artırmıştı. Asit, plastiği eritmediği için tavandan “tık tık” sesleri geliyordu.

Bir an durup yukarı baktı.

“Dede…” dedi sessizce. “Neden asit yağıyor artık?”

Dede gözlerini tirbitlerden ayırmadan, bıkkın bir ses ile cevap verdi:

“Çünkü Dünya bizden sıkıldı.”

Sonra bir an sustu, elini sandalyesinin koluna koyup pencereye çevrildi.

“Eskiden böyle değildi değil mi?” dedi kız.

“Değildi,” dedi dede. “Yağmurda normal giysilerimizle yürüyebilirdik.”

Başını biraz geriye yasladı.

“Hatta benim babam… yağmurda balığa çıkardı. Palamut hafif yağmurda yüzeye daha yakın olurmuş. Ondan hiç kaçırmazdı, sırılsıklam olurduk ama eve elimiz boş dönmezdik.”

Kız, “Üşümez miydiniz?” diye sordu.

Dede omzunu silkti.

“Üşürdük ama derimiz yanmazdı.” Yağmurun tıslayan sesi sürüyordu. İçerisi hâlâ sıcaktı, loştu, ve… yaşanılandı.

“Yemek hazır,” dedi babaları, sesi tezgâhın arkasından geldi. “Masaya gelin.”

Çocuk camdan geri çekildi, tirbitlerin tıkırtıları eşliğinde kız kardeşiyle birlikte küçük masaya yöneldi. Baba, hamurdan yaptığı gri ekmekleri küçük bir tahtanın üzerine dizmişti. Yanında bir tabakta haşlanmış yosun ve kızarmış tirbit vardı.

“Bugün midye tozu biraz daha iyi tuttu,” dedi, çatalı ekmeğe bastırırken. “Sert ama, idare edin”

Dede sandalyesini gıcırdatarak yanaştı.

“Eskiden ekmek buğday unundan yapılırdı,” dedi. “Şu köşede bir fırın vardı. Sabahları taze ekmek kokusu dolardı içeri.”

Babası hafifçe gülümsedi.

“Eskiden midyeler bu kadar zehirli değildi, buğday unu da çok üretiliyordu herhâlde,” dedi.

Kısa bir sessizlik oldu. Hafif ağız şapırtıları arasında herkes yemeğe odaklandı. Kız kardeş yosunlardan bir parça alıp ağzına attı, sonra bir an durdu.

“Baba,” dedi, “balıklar neden gelmiyor artık?”

Babası göz ucuyla çocuklara baktı, sonra başını çevirdi.

“Çünkü,” dedi yavaşça, “artık onları kandıramıyoruz.”

Babası devam etti: “Eskiden sürüydüler… ama dağınıklardı. Şimdi başka bir şey oldular. Sanki… bir şey onları birleştirdi.”

Çocuk merakla yaklaştı.

“Bir lider mi?”

Babası başını iki yana salladı.

“Hayır. Daha çok… bir akıl. Paylaştıkları bir düşünce gibi. Sürü zekâsı, dedikleri şey var ya… onun gibi.

Dede nihayet başını kaldırdı, gözleri boşluğa değil de sanki kırk yıl evvelki sabahın serinliğine dalıp gidiyordu. “Evladım,” dedi, sesi ne yüksekti ne de alçak. “Şu masada yediğimiz şeye ‘ekmek’ diyoruz ama… Allah affetsin çimen gibi tadı var. Eskiden nar gibi ekmek olurdu, yanında da balık.”

Çocuk bir şey diyemedi. Dede devam etti: “Ben çocukken istavrit öyle boldu ki, denize taş atsak sürü dağılırdı. Çinekop, hamsi, uskumru… Tabii siz o balıkları da görmediniz… Balık tutmak bayram gibiydi. Motorlar sabah erkenden kalkar, kıyıda bekleyenlerle selamlaşılır, çocuklar kovalarla koşardı peşimizden.”

Dede bir an başını pencereye çevirdi.

“Şimdi bakıyorum da,” dedi, kaşlarını çatarak, “bu mahlûklar artık bizim bildiğimiz balık değil. Ağ suya düşmeden sürü yön değiştiriyor. Ne zaman çeksek ağ boş. Balık gene orada, ama ağa takılmıyor. Bile isteye. İşin garibi oltaya da gelmiyorlar artık”

Çocuk kımıldamadan dedeye bakıyordu.

“Bizim mahalleden Yavuz geçenlerde ağ attı,” dedi. “Ne getirdi? İki parça yosun. Balıklar nerede? Hiç. Ama bak, ağı attığında denizin üstü şöyle bir kıpırdamış. Hepsi aynı anda dönüp gitmişler. Sanki biri düdük çalmış da ‘dağılın!’ demiş.”

Kız kardeşi şaşkınlıkla sordu: “Yani balıklar… düşünmeye mi başladı?”

Dede, bir parça ekmeği elinde ufalayarak baktı kıza.

“Belki de başladı,” dedi. “Belki de biz ne yaptıysak, şimdi onlar da aynısını yapıyorlar: öğreniyorlar.”

Dede, ellerindeki ekmek kırıntılarını birbirine sürterek temizledi.  Sonra gözlerini çocuklardan kaçırarak tekrar konuştu.

“Eskiden…” dedi, ama sözcükler sanki dilinde boğuluyordu. “Denize ağ atmadan önce radara bakardık. Karaltı görünsün diye gözümüzü ekrana diker, sonra motorun yönünü çevirirdik. Teknede sonar vardı, balık sürülerini gösterirdi. Şimdi?” Başını salladı. “Hiçbiri kalmadı.”

Bir an için gözleri uzaklara dalmıştı, geçmişi hatırlıyordu sanki.

“İlk roket düştüğünde her yer toz duman oldu. Ama asıl kıyamet ondan sonra koptu… Sular… o sular var ya…”

Sanki hâlâ o anın içindeymiş gibi. Duru bir şekilde anlatmaya devam etti:

“Bir gece… gökyüzü mora çaldı, sonra deniz homurdanmaya başladı… Dalgalar bir kalktı, evladım… Öyle bir kalktı ki… Sular öyle yükseldi ki, biz var ya…”

Elini kaldırıp pencerenin ötesinde bir yeri gösterdi, uzak bir yamacı.

“Ta şuradaki tepeye kaçtık. Sabaha kadar orada bekledik. Sabaha karşı bir patlama daha oldu…” Çocukları ürkütmemek istercesine sustu. Başını ağır ağır çevirdi, pencerenin ötesine bakarak parmağıyla gösterdi.

“Bir zamanlar bir meydan vardı şurada… Şurada dediğim, şimdi su altında kaldı. Oradaki banklara oturur, martıların cilveleşmelerini, kavga etmelerini izlerdik, suyu izlerdik evladım…”

Odanın içinde tirbitlerin cılız tıkırtıları ve yağmurun aralıksız tavanı dövmesi dışında bir ses yoktu. Çocuk, konuyu değiştirmek istercesine kısık bir sesle sordu: “Radarlar… hiç mi çalışmıyor?” Dede omuz silkti: “Boşuna bekleme,” dedi. “Radar, sonar, telsiz, telefon… Hepsi sustu. Geriye sadece göz kaldı, kulak kaldı. Ama evladım… göz kulak dediğin de kolay aldanır.”

Küçük kız, dedesinin anlattıklarından etkilenmiş bir biçimde sordu: “Dede… martılar saldırmıyor muydu size?”

Dede kaşlarını kaldırdı, bir an durdu.

“Yok ya! Martı saldırır mı hiç? Martı dediğin çöpten ekmek seçer, balığın artığını kapar. İnsan gördü mü kenara çekilir. Bizim eski martılar zararsızdı. Hevesliydi, uyanıktı ama haddi hududu bilirdi.”

Gözlerini hafif kısıp pencereye doğru baktı.

“Ne olduysa o roketlerden sonra oldu,” dedi.

“Önce sular yükseldi, sonra hava değişti. Gökyüzü garip bir renge büründü… Sonra yağmurlar başladı. Zehirliymiş dediler, kimyasal birikimmiş… Yetmedi kimi insan hastalığa tutuldu. Ciltleri kabardı, gözleri görmez oldu. Kimi de başka türlü bozuldu…”

İnsana bir şey olduğu yerde hayvan durur mu? Bu kuşcağızların da tüyleri uzadı, kabardı. Gözleri büyüdü. Hareketleri değişti. Artık neye saldıracaklarına onlar bile karar veremez oldu.”

Başını yavaşça iki yana salladı.

“Martı dediğin, bizim simgemizdi. İstanbul’un imzasıydı! Şehir hâlâ şehirken… vapurlar vardı. Bildiğin gemi gibi… buradan biner, karşıya geçerdin. Güvertede turistler olurdu; elinde simit, martıya fırlatır, neşeyle bağırır, gülüşürlerdi. Bir de şimdiye bak. Martı mı? Allah selamet versin, gözünün akını seçse, içine dalar. Artık, elini cebinden çıkarırken bile dikkat edeceksin. Yoksa sabah kahvaltı eder gibi gelip parmağını alıverip götürüyorlar.”

Küçük kız esnedi, derken baba Sabri söze girdi: “Geçenlerde limana yakın bir yerde, çocuklar kıyıda oynuyormuş. Hani o eskiden battı mı battı mı diye konuşulan, yan yatmış kayık var ya… Onun üstüne üç martı konmuş.” Bir parça ekmeği koparıp ağzına attı, çiğnemeden konuşmaya devam etti: “O sırada çocuklardan biri yere çömelmiş, neyle oynuyorsa artık… Martılar da birden çocuğa saldırmışlar.” “Çocuğu epey hırpalamışlar, kulağını koparıvermişler.” “Neyse…” diye devam etti, sesi biraz daha kısıldı. “Allahtan mahalleli görmüş de bir tanesini haklamışlar. Sapanla mı taşla mı, artık ne buldularsa. Çocuk da şimdi hastanedeymiş. Bir kulağı eksik ama canı sağ.”

Dede homurdandı. ”Canı sağsa şükür. Martılar da milletin kulağına kaldıysa… biz yine kendimizi iyi doyuruyoruz.”

Yine sessizlik çöktü. Yağmur dindi. Akşam geç olmuştu. Sohbet kesildi, dede ve kız uykuya gitti. Sofrada sadece Sabri ile oğlu kalmıştı. Sabri, son lokmasını uzunca çiğnedikten sonra başını oğluna çevirdi.

“Sabah sakın dışarıya tek başına çıkayım deme,” dedi. “Gün ağarsın birlikte gideriz yosun toplamaya”

Çocuk cevap vermedi. Bir süre öyle oturdular. Sonra sesi kısık ama net çıktı.

“Annem… gerçekten yağmurda mı öldü?”

Baba çatalını bıraktı. Gözleri başka tarafa kaydı.

“Evet,” dedi. “Yağmur.”

“Bizim için yağmur o gün… su ya da asit değildi.”

Bir süre dudaklarını araladı, konuşacak gibi oldu. Ama sesi gelmedi. Daha fazla söyleyemedi. O cümle orada durdu. Eksik ama yeterliydi. Çocuk bir daha sormadı. Ama anladı: o gün gökten inen, yağmur değildi. Çocuk başını eğdi. Baba devam etmedi. Bazı yerler anlatılmazdı. Bir süre daha sustular. Sonra çocuk sordu: “Eskiden… ormana girer miydiniz?”

Baba başını salladı.

“Girerdik, şu karşı kıyı alabildiğine ormandı,” dedi. “Ayakkabıyı çıkarır, toprağa basardık. Karınca yuvalarını izlerdik. O kadar severdik ki…”

Çocuk gözlerini kaldırmadan mırıldandı:

“Ben ağaçlara dokunmadım hiç. Yani gördüm. Uzaktan. Kuru dallar, çitle çevrilmiş bir bahçe… Ama hiç yaslanmadım. Toprak kokusunu da bilmiyorum. Karıncayı sadece çizimde gördüm.”

Baba derin bir nefes aldı. Ne diyeceğini bilemedi. Doğanın öldüğü bir çağda, tabiatı anlatmak boşa safsataydı. Çocuk fısıldadı:

“Doğa bizi hatırlıyor mudur, baba?”

Baba başını hafifçe salladı, uzun bir iç çekti.

“Doğanın bilinci yok, oğlum,” dedi. “Bizi ne affeder ne unutur. Sadece… yerimizi doldurur.”

Oğlan başını usulca salladı. Gözleri hâlâ pencerenin kenarındaydı. Suyun arkasında ne olduğunu sormuyordu. Zaten cevabı sofradaydı. O gece herkes uyudu. Ya da uyur gibi yaptı. Çocuk ise yatağında, gözlerini karanlığa dikti. Sessizce kalktı. Sedirin altına uzandı, dedesinin yıllar önce balığa giderken kullandığı eski çantayı çekti. İçinden yalnızca bir dürbün aldı. Plastiğe sarındı. Sessizce kapıyı açtı. Dışarısı siyahtı ama beklenmedik biçimde durgundu. Eski iskele taşlarının ucunda bir siluet duruyordu. Karanlığın içinden çıkmış gibi hareketsizdi. Bir baykuştu bu. Tüyleri kabarmıştı, başı hafif yana dönüktü. Ama gözleri… gözleri açıktı. 

Çocuk adım attı. Baykuş başını çevirdi. Göz göze geldiler. İlk defa korkmadı. Sadece baktı. Ve bir adım daha attı. Baykuş ona bakmayı sürdürdü, başını bir yana eğerek. İki canlı. İki zihin. Ne düşman ne dost. Sadece… birbirini anlamaya çalışan iki varlık. Belki seneler önce ilk insan da bir hayvanla böyle karşı karşıya durmuştu. Ve sonra her şey başlamıştı. İlk defa korkmadı. Sadece baktı. Ve düşündü: Acaba başka kuşlar da var mıydı eskiden?

Ona hiç anlatılmamıştı. Kırlangıç, keklik, leylek… yalnız masal kitaplarında vardı. Gerçekten yaşamışlar mıydı? Şimdi tek tanıdığı kuş, martıydı. Bir de, belki… bu. Ama bu kuşun adı yoktu. Sadece bir çizimde görmüştü. Eski bir kitapta. Gözleri hep keskin bakardı. Tıpkı şimdiki gibi. Yıllar sonra çocuk büyüdüğünde bu anı anlatacaktı:

“Bir baykuşla göz göze geldim,” diyecekti. “Ve o bana karşılık verdi.”

Belki kimse inanmayacaktı. Belki o zamana kadar baykuşlar bile unutulmuş olacaktı. Adları yalnızca paslı tabelalarda, masallarda kalacaktı. Çocuklar ‘baykuş’ kelimesini duyunca, bir çeşit hastalık mı, yoksa bir cihaz mı sanacaktı? Belki kimse ona inanmayacaktı ya da artık asit yağmayacaktı. Eski dünyadan kalan son hikâyeydi bu. Yeni dünyanın ilk masalı oldu…

Birçok dönemeçte kaderimize 'buradan sap' diye bağırmak isterken ağzımızı bile açmadan, sesimizi çıkarmadan, geçip gitmişizdir. O dönemeçte karar verebilirsek nereye gidecektik hiç bilemeden ve bunu hep merak ederek başka bir menzile, başka bir geleceğe, başka bir hayata doğru sessizce yolumuza devam ederiz. Nedir bizi sessiz bırakan peki? Nedir isteğimize rağmen karar vermemizi engelleyen?

Bazen düşünürüm de, kader bana tuhaf huylu bir arabacı gibi gözükür, sanki sizi hangi şehre götüreceğini seyahatin başından belirlemiştir de, şehre vardıktan sonra bazı dönemeçlerde dönüp adresi size sorar.

Hangi semtte, hangi sokakta, hangi evde yaşayacağınızı kendiniz belirlersiniz.

O dönemeçlerde kararınız ya da kararsızlığınız çizer yolunu.

Kararsız kalırsanız eğer, arabacı o dönemeci geçip devam eder yoluna.

Acaba hayatımızın kaç dönemecinde kendimiz karar veririz ne yana sapacağımıza ve acaba hayatımızın kaç dönemecinde kararsızlığımız yüzünden bir dönemeci kaçırırız.

Ve, o dönemeçlerde kararımızı ya da kararsızlığımızı belirleyen nedir?

Geleceğimizin rotasını kararlarımız mı yoksa kararsızlıklarımız mı çizer?

Birçok dönemeçte kaderimize 'buradan sap' diye bağırmak isterken ağzımızı bile açmadan, sesimizi çıkarmadan, geçip gitmişizdir.

O dönemeçte karar verebilirsek nereye gidecektik hiç bilemeden ve bunu hep merak ederek başka bir menzile, başka bir geleceğe, başka bir hayata doğru sessizce yolumuza devam ederiz.

Nedir bizi sessiz bırakan peki?

Nedir isteğimize rağmen karar vermemizi engelleyen?

İsteklerimizden daha güçlü nasıl bir duygu var içimizde?

Istvan Szabo'nun, neredeyse sanata düşman olan 'sanatçılarla' Paris'te Wagner'in bir operasını sahneye koymaya çalışan Macar bir orkestra şefiyle, onun aşık olduğu Amerikalı bir sopranoyu anlattığı harika bir filmi vardır, 'Venüs'le Buluşma.'

Genç orkestra şefi bin türlü engelin, entrikanın, kaprisin arasında istediği gibi bir müzik çalabilmek için kıvranırken, dünyanın en güzel seslerinden birine sahip olan, zeki, güzel, şımarık ve gençliğini ardında bıraktığından kaygılı sopranoya aşık olur.

Soprano da bu çocuksu, yetenekli ve çaresiz şefe tutulur.

Macar şef evlidir.

Güzel soprano ise, artık efsane olmuş çok ünlü bir başka Macar şefle bir zamanlar bir aşk yaşamıştır.

Genç şef, sevdiği kadın, karısı ve hayran olduğu eski şefin korkutucu efsanesi arasında sıkışır, bir yandan da orkestradaki çeşitli sorunların üstesinden gelmeye uğraşır.

Bütün bunlara rağmen birbirlerine aşklarından sözetmeyi ve birlikte olmayı başarırlar, harika sevişirler, kadınların seviştikten sonra 'bu bir mucize' dedikleri o olağanüstü sevişmelerden.

Bir seferinde prova yapılırken gene orkestrayla şefin arasında sorun çıkar, şef provayı izleyen sopranonun yanına gelir, 'bunları azdıramıyorum' der 'ne yapacağım.'

- Azdırırsın, der soprano, beni azdırdığına göre onları da azdırırsın.

Bu bir tek cümle bile şefe ihtiyacı olan gücü vermeye yeter.

Ama hayat her zaman bu kadar güzel değildir şef için.

Sopranoya aşık olduğunu anlayan karısı onu evden kovar, soprano şefin evliliğini bozmak istemediğinden telefonlarına cevap vermez.

Bütün bu karmaşaya rağmen yeniden biraraya gelirler.

Soprano şefe, 'hiç kimseye böyle aşık olmadım' der.

Şef de olağanüstü güzellikte sesi olan bu huysuz kadına aşıktır.

Ve, o dönemeç gelir.

Bir sevişmeden sonra yatağın üstünde çırılçıplak birbirlerine sarılmış vaziyette kucak kucağa otururlarken, soprano 'Paris'ten sonra ne yapacağımızı düşünüyorum' der gülümseyerek.

Gelecekle ilgili bir söz bekler şeften.

Şef sesini çıkarmadan bakar kadının yüzüne.

Tek kelime etmez.

Hayatının belki de en önemli dönemeçlerinden birinde, kadere 'buradan sap' diye bağırmak isterken sessizce durur.

Soprano anlar.

Şef, kadere 'buradan sap' diyememiştir.

Operanın ve hayatının 'venüsüyle' buluşamayacaktır.

Aşkına ve isteğine rağmen karar verecek cesareti gösterememiş, hayatını bir başka geleceğe döndürememiştir.

Kimbilir, belki karısının çok üzüleceğini düşünmek, belki sopranonun kendisinden bıkacağından çekinmek, belki eski ve ünlü şefin hayali altında ezileceğini sanmak, belki de sopranonun kaprislerinin kendi geleceğini boğacağından korkmak.

Nedeni ne olursa olsun şef kararını verememiştir.

Henüz varolmayan 'gelecekle' ilgili korkular, varolan 'an'ı ve o andaki o olağanüstü isteği hayata geçirmeye engel olmuştur.

Kararsız kalmış, kader yoluna devam etmiştir.

Peki, gelecek nasıl olur da 'an'ı böylesine önemsiz ve güçsüz kılabilir?

Neden insan elindeki 'an'ı yaşamak yerine, geleceğiyle ilgili hesaplara takılıp kararsız ve sessiz kalır bir dönemeçte.

Gelecek belirsiz ve karanlık olduğu için mi, aydınlık ve belirgin olan 'an'ı böylesine yenilgiye uğratır.

Bilinmeyenden duyduğumuz korku, bilinenin aydınlığı içinde duran istekten kuvvetli midir?

Belirsiz olan belirli olandan güçlü müdür hep?

O yüzden mi, en önemli dönemeçlerde bazen böyle kararsız ve sessiz kalır da, çok sapmak istediğimiz yollara özlemle bakarak dümdüz devam ederiz?

Hayatımızın en önemli zaman parçası, henüz gelmemiş olan ve 'gelecek' denilen zaman parçası mıdır?

Böyle zamanlarda kaderimizi belirleyen 'dün' ya da 'bugün' değil de 'yarın' mıdır?

Yarın, bu korkunç gücünü bilinmez olmasına mı borçludur?

Geleceğin belirsiz karanlığına saklanan korku, bugünün apaçık isteğini neden bir sessizliğe mahkum eder?

Şef, o sessizlik anında bile, o güzel sopranoyu hayatı boyunca seveceğini ve özleyeceğini bilir, o kadın olmadan geçecek olan hayatının solgunlaşacağını keskin bir şekilde hisseder.

Yaşadığı acıyı sessizliğiyle kabullenir.

Gelecekten korktuğu için geleceği istediği gibi yaşayamaz.

Karar veremediği için hayatının yolunu kararsızlığı çizer.

Hayatlarımızı kararlarımız mı kararsızlıklarımız mı belirler?

'An'ın isteklerini 'geleceğin' endişelerine kurban edenler mi daha mutlu yaşar yoksa geleceğin acılarını kabul edecek kadar güçlü bir şekilde 'an'ın isteğine sarılanlar mı?

Kaç dönemeçten 'Venüs'le buluşamadan' geçtik acaba?

Ve acaba kaçımız gelecek korkusu yüzünden geleceğimizi kaybettik?

Bir zamanlar Afrika´´daki bir ülkede hüküm süren

bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte

büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde

götürürdü.

Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. İster kendi başına gelsin

ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep aynı

şeyi söylerdi:

"Bunda da bir hayır var!"

Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri

dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı muhtemelen

tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken

tüfeği geriye doğru patladı ve kralın başparmağı koptu. Durumu gören

arkadaşı her zamanki sözünü söyledi:

"Bunda da bir hayır var!"

Kral acı ve öfkeyle bağırdı:

"Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu?"

Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı.

Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak

durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. Yamyamlar

onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. Ellerini, ayaklarını

bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına

diktikleri direklere bağladılar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki,

kralın başparmağının olmadığını farkettiler. Bu kabile, batıl inançları

nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insanı

yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı. Bu

korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip

yediler.

Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini

anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman

oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından

geçenleri bir bir anlattı.

"Haklıymışsın!" dedi.

"Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İşte bu yüzden, seni

bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum.Yaptığım çok haksız

ve kötü bir şeydi."

"Hayır" diye karşılık verdi arkadaşı.

"Bunda da bir hayır var."

"Ne diyorsun Allah aşkına?" diye hayretle bağırdı kral.

"Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir."

"Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil

mi? Ve sonrasını düşünsene!!!..."

Kaç gece yalnızlığımda, uykusuz yastığımda,

Kitap okudum, ışıkları söndürdüm; uyuyamadım.

Düşümde görmek için dualar okudum.

Gözüm yaşardı, ismini saya saya uyumak istedim;

Uzandı elim telefona....

Karanlığı sevmediğin aklıma geldi,

Vazgeçtim!

Sevgi güneşinden çiçek yaptım,

Dostlara gönderdim,

Yazmak istedim sana da. Sadece;'Günaydın''

İlk söyleyen ben olmayacağım aklıma geldi;

Vazgeçtim!

Yollarda gezdim, yağmurun incitemediği şarkıda,

Boynumdaki inciler döküldü,

İnci tanelerinde saklıydı mügelerimiz!

Armağanlarımı çöpe attığını duydum;

Toplayamadım;

Vazgeçtim!

Özleyince seni, yüreğim daraldı.

Gülemez oldum insanlara; güldürttüm herkesi üstüme.

Arayıp sormadığın aklıma geldi.

Kalbim gelmek istedi ,ayaklarım yola çıktı.

Vazgeçtim!

El açtım, Tanrı ya!

Dua ettim kaç gece senin için;

Elini tutmak, gözüne bakmak için.

Önemsemediğin aklıma geldi ;

Vazgeçtim!

Sevmek için neden aradığında kızdım sana!

Buz rengi kelimelerinle alındım sana..

Beddua etmek geldi içimden, açtım ellerimi;

Vazgeçtim!

Acılarla dolu hüzün bırakmıştın bana..

Acıdan keyif alıyordum!

Gözün aydın! sayende mazohistte olmuştum!

Ağlaya ağlaya sana gelmeyi düşündüm.

Suskunluğun, kayboluşun aklıma geldi ;

Vazgeçtim!

Gururu içimdeki yılanın başını öldürdüm.

Sana gelmek istedim. Belleğimden sildim ;nefreti kini!

Sevdiğin çiçekleri topladım, yabani otların arasından.

Kıtaları atladım; okyanusun suyunu şişeye doldurdum.

(Sarhoş etmeliydi sevgimizi)

Bırakmıştım artık! Her şeyi, başta gururu!

Onurum incinmiyordu; Yılan da ölmüştü.

Unutmadan sevdiğin kitapları, sepya renkli parfümüde bıraktım çantama.

Yola çıktım, direksiyon oynuyordu elimde; son hızla!

Sana geleceğim yollar açıktı. Yoktu hiçbir barıkat!

Yüreğim patinaj yaptı!

Saçlarımı yoldum, elimdeki herşeyi fırlattım yollara..

Dağıttıklarımı toplayamadım!

Telefonu, numaranıda..

Başkasına ait olduğun aklıma geldi;

Vazgeçtim!!

Üsteğmen Zahid’in ailesine gönderdiği vasiyetini de içeren son mektubu:

Bu günlerde her zamankinden daha önemli muharebelere gireceğiz. Bilirsin, her muharebeye giren ölmez. Fakat ben ölürsem sakın gam yeme. Beni ve seni yaratan Allah bizi nasıl dünyada birbirimize nasip etti ise, benden şehitlik rütbesini esirgemediği taktirde, elbette ruhlarımızı da birbirine kavuşturur. Vatan yolunda şehit olursam bana ne mutlu. Ancak, sana bir vasiyetim var:

Birincisi benim için katiyen ağlama…

İkincisi, eşyamın listesi ilişikte. Bunları sat, ele geçecek paradan mihr-i muaccel ve mihr-i müeccelini al, üst tarafı ile bana bir mevlit okut. Eğer bunlar sana borcumu ödemezse hakkını helal et ve ilk gece aramızda geçen sözü unutma…

Ayrıca mektubun içinden kırmızı kurdeleye bağlı bir de saç demeti çıkar. Saçın tazeliği bunun mini mini bir yavrunun başından kesilmiş olduğunu göstermektedir.

İşte o zaman herkes Zahid’in evli olduğunu ve Nadide isminde de bir yavrusunun varlığını öğrenir. Çünkü Zahid Üsteğmen cepheye gelirken arkasında evladü iyal düşüncesini de bırakmıştır. Ve savaş boyunca ne izin isteyerek evine gitmeyi düşünmüş ne de o konuda iki çift laf etmiştir.

Zahid, 9 Ocak 1916’da şehit olur.

Gümüşhane’nin Şiran ilçesinden Üsteğmen Zahid, Aziziye ilçesinin Kılıç Mehmet Bey köyünden Ahmet Efendi’nin kızı, eşi Hanife Hanım’a yazdığı ve vasiyetini bildirdiği mektubunu şu cümle ile bitirir:

Bu vasiyetimi aldığınız zaman yüksek sesle ağlamanıza razı değilim...

Vazgeçemeyeceğim kadar kıymetli değil benim hayatım, ben şanslı olanlardanım, hayatımdan daha kıymetli bir şeylerim var benim, öyle altı imzalı boş mukaveleler taşımıyorum koynumda, hayatım karşılığında anlaşmalar yapmıyorum.

Çıplak ayaklarının altında keskin pürtüklükayalıkları, her seferinde 'belki de bu son'diyerek hissedip kendini bir uçurumdan aşağıya, bir avuç gözüken denize bırakan Amazonlar'ın o yabani çocukları gibi korkudan ürpererek bırakırım kendimi uçurumlara.

Siz bir sonsuza doğru düşmeyi bilmiyorsunuz, sonuncu kez olup olmadığını bilmeden ciğerlerinize doldurduğunuz geniş bir solukla, gözleriniz serin bir rüzgarla yanarken, dimdik korkuyla ve şehvetle titreyerek bir uçuruma uçmayı bilmiyorsunuz siz.

Hayatınız kıymetli, hayatınızdan daha kıymetli bir şeyiniz yok çünkü.

Koynunuzda altı imzalı boş mukaveleler taşıyorsunuz, küçük bir kumarbazın işaretli kağıtları dağıttığı gibi dağıtıyorsunuz onları ve her seferinde kaybediyorsunuz bütün küçük kumarbazlar gibi.

Siz o filmi gördünüz mü?

Hayatından geleceğinden, ailesinden ve aklından vazgeçmek pahasına o 'üç numaralı konçerto'yu çalan piyanistin filmini gördünüzmü siz?

Rachmaninov'un 'üç numaralı piyano konçertosunu' Rachmaninov'un önünde çalıp o ünlü Rus kompozitöre, 'çalarken ruhuma dokundunuz'dedirten ve sol kolunu bir felce kaptırıp sakat kalan hocasının, 'piyano bir canavardır, onu denetleyemezsen yutar seni' dediği genç piyanistin, bir canavar tarafından yutulmayı göze alarak 'üç numaralı konçertoyu' çalmak için ihtirasla titremesini seyrettiniz mi?

Hazırlıksız ve kırılgan bir ruhun taşıyamayacağı kadar büyük bir duygusal coşku gerektiren bu parçayı çalarken, yanlış sevgilerle örselenmiş ruhunu ortaya koyan o piyanistin, dünyanın en zor piyano parçası denilen konçertoyu çalabilmek için sağlığını, geleceğini ve bütün hatını tehlikeye atmasını aptalca bulmadan önce, bir insan neden hayatını bir piyano parçası çalmak için tehlikeye atar diye sordunuz mu? Gizlilerde bir yerde böyle bir soru saklıyor musunuz; bir gün lazım olur da belki sorarım diye, hayatınızn bir bölümünde böyle bir soru hazırlayıp koydunuz mu bir yanınıza?

Siyah smokini, bağlı olduğu baştan bağımsız ayrı bir canlı gibi kıvır kıvır uçuşan saçları ve kalın gözlükleriyle piyanonun başına gelip parçayı çalmadan önce gözlüklerini çıkartarak keskin bir bıçak gibi simsiyah parıldayan piyanonun üstüne koyan genç çocuğun, dokunduğu her notayla geleceğinden ve hayatından bir parçayı tuşlara bıraktığı o konserde, olağanüstü bir duyarlılıkla çaldığı parçanın bitiminde kendisini ayakta alkışlayan kalabalığın önünde selam verirken yıkılıp kalıvermesini görmelisiniz.

Bir insanın hayatından kıymetli ne var ki, onun uğruna, bir piyano parçası için hayatını veriyor diye sormalısınız.

Ruhunda ve aklında ne varsa, hepsini son katresine kadar 'üç numaralı konçertonun'ışıltılı tınılarına terk eden çocuğun zaten kırılgan olan iç dünyasının, bir zümrüdüanka yumurtası gibi çatlayıp kendi içindeki büyülü kuşun üstüne çökmesini ve çocuğun o parçayı çaldıktan sonra on yedi yılını akıl hastanelerinde geçirmesini anlamak zor, eğer hayatınızda daha kıymetli birşey yoksa.

Sizin hayatınızda çalmak için uğruna hayatınızı vereceğiniz bir 'konçerto'yok mu?

'İşte bunun için yakarım geleceğimi' dediğiniz bir parça bulunmuyor mu repertuarınızda?

Yoksa eğer bu, hayatınızda hayatınızdan daha kıymetli bir şey bulunmuyor demektir.

Kolay anlaşmalar yaparsınız o zaman.Budalalar karşısında susar, zorbalar karşısında eğilirsiniz.

Koşumları yalandan, kırbacı çıkarcılıktan yapılmış arabalara koşulursunuz siz de.

'Hayır'demeyi unutursunuz.

Herkese dağıtısınız o lanet olasıca boş mukavelelerinizi.

Katiller efendiniz olur, sahtekarlar padişahlık taslar size, kulaklarınız artık hiçbir müziği duymaz, ruhunuz kayalara çarpıp terk edilmiş eski bir gemi gibi yosunlanıp çürümeye koyulur ve ortak bayağılıkların içinde atarsınız kulaçlarınızı.

Ve inanın, hayat, içi boşaldıkça ağırlaşır.Taşınması zor bir yük olur.

O boşluğu saklamak için siz de başlarsınız yalanlara, ne kadar boşalırsa hayatınız o kadar çok yalan söyler, cakalanırsınız ve boş bir hayatı taşımanın aslında nasılda büyük bir akıllılık olduğunu anlatmaya koyulursunuz.

Biliyormusunuz, romantiklerin sonuncu büyüğü denilen Rachmaninov, besteciliğinin yanı sıra çok da önemli bir piyano virtüözüydü, çocuk yaşında saraylarda konserler vermeye başlamıştı.Dokuz yaşındayken gittiği bir asilzade konağında çaldığı bir parçanın orta yerinde daha etkileyici olmak için esas çarpıcı akoru basmadan önce ellerini tuşların üstünden kaldırıp biran beklemişti ve o sırada müzikten pek de anlamayan yaşlı bir kontes çocuğun parçayı unuttuğunu sanıp şefkatli bir sesle, 'istersen daha iyi bildiğin birşey çal' demişti.

Daha iyi bildiğiniz birşey çalmak istermisiniz yaşlı konteslerin şefkatine sığınıp? Yoksa müzikten anlamayanların şefkatini reddedebilecek misiniz?

Uğruna geleceğinizi mahvedeceğiniz, akıl hastanelerine, hapishanelere, sefaletlere düşeceğiniz bir 'üç numaralı konçertonuz' var mı?

'Ben bunu çalacağım'dediğiniz bir parça.'Bunu çalacağım ve başka da birşey çalmayacağım'dediğiniz bir konçerto için kamaşıyor mu yüreğiniz, parmaklarınız kıpır kıpır oynaşıyormu içinizde?

'Hayat bir canavardır, onu denetleyemezsen yutar seni' deyip vuruyormusunuz hayatın akorlarına, konçertonun bir ucundan girip öbür ucundan ter içinde ve çıldırarak çıkıyor musunuz?

Vazgeçemeyeceğim kadar kıymetli değil benim hayatım, ben şanslı olanlardanım, hayatımdan daha kıymetli bir şeylerim var benim.

Bir yazı, bir aşk, bir isyan.

Belkide bu son kez diyerek Amazon'un o yabanıl çocukları gibi her yanımda kayaların keskin pürtüklerini hissederek bırakacağım kendimi bir uçurumun dibinde küçücük gözüken denize, gözlerim rüzgardan yanacak ve şehvetle titreyecek içim.Suya çarptığımda ince bir ok gibisaplanacağım derinlerine ve eğer çıkabilirsem yeniden suyun üstüne, ıslak sakallarımla gülümseyeceğim ve edepsiz bir oğlan çocuğu gibi övüneceğim size 'hayatımda daha kıymetli şeylerim var' diye.

Şayet sizde gülümserseniz, çırılçıplak ve baştan aşağıya ıslak tutacağım ellerinizi, 'çalın'diyeceğim, 'çalın şu üç numaralı konçertoyu'.

Bir uçurumdan uçarak basacaksınız tuşlara.Ter içinde ve çıldırmanın kenarında dolaşarak, sevişir gibi hayatı yakıp bir hayatı doğuracaksınız.

Bütün mukaveleleriniz parça parça olup kuş tüyleri gibi savrulacak havaya.

Hayatla yaptığınız bütün anlaşmaları yırttığınızda ve 'başka birşey çalmayı'reddettiğiniz de, işte o zaman anlayacaksınız belki de hayatın ne olduğunu.

Ve piyanistin, bir canavarı yutup çıldıran o çocuğun, niye o 'üç numaralı konçertoyu'çaldığını.

Endgame öncesi dönem, Marvel Sinematik Evreni‘nin kuşkusuz en iyi dönemiydi. 22 filmde ilmek ilmek işlenen olay örgüsü, ayrıntılı şekilde tüm motivasyonları ve dönüşümleri anlatılan karakterleri ve zincirin halkası gibi birbirini tamamlayan güçlü filmleriyle tarihin en büyük sinema olaylarından biriydi. Toplamda 32 milyar dolar hasılat yapan filmlerin her biri izleyiciler tarafından çok sevildi. Endgame ile biten dönem, üç faza ayrılıyor. Üçüncü fazda yer alan Avengers: Infinity War filmiyse çoğu otorite ve izleyiciler tarafından ilk dönem ve üç fazın en iyi filmi olarak kabul ediliyor. 8,4/10’luk IMDb puanı da bunu ispatlıyor.

Infinity War öncesi hikâye iyice dağılmış durumdaydı. Avengers ekibi Civil War filmiyle birbirine düşman kesilmiş, Thor ve Hulk uzayda kaybolmuş, Spider-man ve Black Panther olayları dallandırmış ve üstüne dönemin ‘Final Boss’u diyebileceğimiz Thanos da artık evrene doğrudan dâhil olmuştu. Bu kadar dağınık olayların ve karakterlerin nasıl toplanacağı merak konusuydu. Ancak Captain America: Winter Soldier ve Captain America: Civil War filmleriyle çok başarılı işler çıkaran Russo Kardeşler, Infinity War’da evreni çok basit ama ustaca bir hamle ile topladı ve her biri başrol olan onca karakteri hiçbiri eğreti durmayacak şekilde bir araya getirdi. Olayın merkezine ise kötü adam Thanos’u koydu. Onu evrende bir yolculuğa çıkardı ve her gittiği yerde farklı bir Marvel kahramanı ile kapıştırdı. Finali ise Vakanda’da yaptı. Bu basit ama dâhiyane matematik, filmin onca dağınık olay ve karaktere rağmen derli toplu bir kurguyla gösterime çıkmasını sağladı.

thanos-marvel-2.jpg

Filmin merkezinde kötü adam Thanos’un olması başka ve belki de beklenmedik bir durumu da kendiliğinden yarattı. Filmde en çok empati kurulan karakter Thanos oldu. Thanos’un motivasyonu, felsefesi ve amacı insanlar tarafından tartışıldı ve hatta bazılarınca benimsendi. Peki neydi Thanos’un amacı? “Kaynaklar sınırlı, nüfus sürekli artıyor. Bu yüzden evrendeki canlıların yarısını yok edersem kalanlar bolluk içinde yaşar.” Bunun için de evrendeki tüm gücü içeren sonsuzluk taşlarını topluyordu. Tabii bu bakış açısı hemen tartışmaya açıldı. Hatta iktisat profesörleri bile bu konuda demeçler verdi. İlginç bir şekilde Marvel’in kendi sosyal medyasında yaptığı ankette bile Thanos’u haklı bulanların oranı daha yüksekti.

Peki, Thanos’un planı ne kadar doğruydu? Haydi gelin parmaklarımızı şıklatıp Thanos’un planını mercek altına alalım.

Thanos’un düşüncesi aslında Malthusçu bir argüman. 18. yüzyılda iktisatçı ve filozof Thomas Malthus da şöyle diyordu: “Nüfus geometrik artar, kaynaklar aritmetik. Sonuç: kıtlık, savaş, açlık ve kitlesel ölümlerdir.” Ne var ki Malthus’un bu hipotezi 20. yüzyılda yanlışlandı. Çünkü nüfusun artması, yalnızca tüketimin değil, üretimin de artması demek. Örneğin bugün ABD’nin yıllık toplam üretimi, Sanayi Devrimi öncesi dönemdeki tüm devletlerin toplam üretiminden fazla. Dünya tarihinde en çok gıda, giyim ve barınma gibi temel ihtiyaçlara yönelik üretim yapılan dönem bu dönem. Üstelik, yine Sanayi Devrimi öncesi dünyada lüks olarak görülen gömlek, ceket; peynir ve ekmek gibi en basit ürünler bile bugün hemen herkese ulaşabiliyor.

thanos-marvel-3.jpg

Diyelim ki Thanos parmaklarını şıklattı ve nüfusun yarısını sildi. Doğum oranı kaldığı yerden devam eder. Yani bir süre sonra nüfus yeniden eski seviyeye ulaşır. Bu durumda ya Thanos her 50 ila 100 yılda bir parmak şıklatmalı ya da nüfus artışının ve bilinçli tüketim eksikliğinin refah, eğitim düzeyi, doğum kontrolü gibi temel nedenlerini çözmelidir. Çünkü birdenbire %50’lik bir nüfus kaybı, tüm üretim zincirini çökertir. Tarımda çiftçilerin yarısı yok olursa gıda üretimi azalır. Pilotlar, makinistler, şoförler yok olursa ulaşım ve nakliye ortadan kalkar. Sağlıkta doktorlar ve hemşireler yarıya iner. Enerji, su, iletişim sistemleri aksar veya çöker. Yani Thanos’un planı aslında refahı arttıramaz, sadece kaos yaratır.

Dünyada şu anda 8 milyar insan yaşıyor. Diyelim ki Thanos insanlığı bolluk bereket içinde yaşatmak düşüncesiyle parmaklarını şıklattı ve insan nüfusu 4 milyara düştü. Peki, insan nüfusu hangi yılda 4 milyardı? 1975’te. Evet, yalnızca 50 yıl öncesinin nüfus oranına döndük. 50 yıl önce dünya bolluk bereket içinde miydi? Afrika’da kronikleşmiş bir açlık ve susuzluk, bunların yanı sıra da iç savaşlar vardı. Uzak Asya ülkelerine kaos ve kıtlık hâkimdi. Soğuk Savaş en hareketli günlerindeydi. Vietnam Savaşı yeni bitmiş, ülkemiz ise soykırıma uğrayan soydaşlarımızı kurtarmak amacıyla Kıbrıs Barış Harekatını yeni yapmıştı. Sağ – Sol olayları yüzünden her gün insanlarımız çatışıyor, ölümler meydana geliyordu. Dünyadaki gelir adaletsizliği, ırkçılık ve toplumsal gerilim ise günümüzdekinden çok daha beterdi…

thanos-marvel-4.jpg

Demek ki sorun kaç kişinin yaşadığından ziyade nasıl yaşadığı. 8 milyar insan adil, sürdürülebilir şekilde beslenebilir. Ancak şu an dünya gıdasının %30’u çöpe gidiyor. Kaynaklar adil dağılmıyor. 8 milyarın %10’u, servetin %90’ını elinde tutuyor. Thanos ise sistemin bu adaletsizliğine değil, nüfusun varlığına savaş açıyor. Dünyadaki adaletsizliğin bedelini bunda suçu olmayanlara ödetmeye çalışıyor. Ayrıca, kitlesel yok oluşlardan sonra insanlığın üreme hızının arttığı da tarihsel ve istatistiksel bir gerçek. Büyük veba salgını döneminde dünya nüfusu 475 milyon dolayındaydı. Yüz yılda dünya nüfusu 350 milyona kadar geriledi. Peki yeniden 475 milyona çıkması ne kadar sürdü dersiniz? 100 yıldan daha az. Nüfusun -hem de o günün kötü yaşam koşullarında- 150 milyon artması için normalde yüzlerce yıl gerekiyordu. İnsanlık, büyük vebadan yüz yıl sonra eski nüfusuna hızla ulaştı.

Buradan yola çıkarak, bir anda 4 milyara inecek nüfusun yeniden 8 milyar olması bu kez 50 yıl bile sürmeyebilir. Eğer 4 milyar insanla daha iyi bir dünya mümkün olsaydı, 1975’te cenneti yaşardık. Evet, Thanos’un kaygıları gerçek. Bilinçsiz ve aşırı nüfus artışı ciddi bir sorun. Kıt kaynakların adaletsiz ve bilinçsiz kullanımı ve ekosistemin çöküşü de öyle. Ne var ki Thanos’un buna bulduğu çözüm bilimsel, etik ve sürdürülebilir değil…

Sevme kapasitesi sadece bencillikleriyle sınırlı olanlar, kendilerini sevebilen insanların onlara yüreklerinde ayırdıkları yer kadar büyüyebilirler.

Kimileri "seviyorum" der terkeder, kimileri sever ama "şartlar gereği" istemeden terkeder; kimileri hiç sevmeden terkeder, kimileri mekan değiştirmeden terkeder, kimileri de Tanri nın ilahi bir kararıyla terkeder. Sonuçta, terkedilenler yürekten sevenlerdir, bu terkedilişin acısını hissedenlerdir. Onun için yalnızlık çekerler. Bununla beraber, aynı çatı altında yaşayıp, çocukları bile olduğu halde birbirini sevmeyen, sevmesini bilemeyen ya da tek taraflı seven insanların dramıyla doludur terkedilmiş hayatlar. Onlar kendilerini sevenleri mekan olarak terketmeksizin gönülden terkederek onlara manevi bir sürgün hayatı yaşatırlar.

Doğruyu söylemek gerekirse, mekan ya da gönül değiştirerek terkedenleri önemli, anlamlı, sevgili, unutulmaz yapan, "onsuz olmaz" yapan hep kendi yüreğimizdir. Bizim gönlümüzde, bu insanlar bizim arzumuz ve sevgimizin gücüyle "büyük" olurlar. Peki, bu insanlar gerçekten bu sevgiye ve ilgiye layık mıdırlar? Onları bizim hayatımızda büyüten, onların üstün insanlık ve kişilik özellikleri midir, yoksa bizim sevgiye, sevgiliye olan özlemimiz ve yalnızlıktan korkumuz, ya da sevdiğimize inandığımız insana bahsettiğimiz ama kendi kendimize yarattığımız bir hava kabarcığının içindeki kelebek ömrü misali yaşanan bir düş dünyası mıdır? Bu insanlar bizim için gerçekten gönüldaş mıdırlar ya da hayatın karmaşasında yolda kazara çarpıştığımız, aynı asansörde beraber mahsur kaldığımız, ya da aynı otobüste beraber yolculuk ettiğimiz, aynı güzergahta binmiş ama bizimkinden farklı bir istasyonda inecek insanlar mıdır? Bizim yaşamdaki görevimizle onlarınki aynı mıdır? Acaba bu insanlar hayatımızdan çıkarken farkında olmadan ya da istemeyerek --- çünkü onlar kendilerini bizim devleştirdiğimizi unuturlar ya da fark etmezler... bize iyilik mi ederler? Önemli olan bu soruları sorabilecek kadar gerçekleri görebilmektir. Tanrı nın insanoğlunun yaşamına "kader" adını verdiğimiz alın yazısını çizerken "adaletsizlik" yaptığını düşünürüz çoğunlukla.. Ama aslında o, bizim hayatımızda, kapasitesi ve özel görevi nedeniyle sadece belli bir zamanda bulunması gereken ve kendisinin kaldıramayacağı bu görevi layıkıyla yapabilecek bir başkasına devretmesi gerektiği ve ötesini hak etmediği gerçeğini bize haykıran, o ilahi bir adalet degil de nedir?

Sevenler ve sevmesini bilenler, sevilmeseler dahi büyümeğe devam ederler. Sevme kapasitesi sadece menfaatleri ve bencillikleriyle sınırlı olanlar, kendilerini sevebilen insanların onlara yüreklerinde ayırdıkları yer kadar büyüyebilirler. Seven insan, sevdikçe İNSANLIK katında yüceleşir, verdikçe büyür, Tanrı katında melekleşir. İşte böyle bir hayat tecrübesi sayesinde DOSTLUK kavramının yüceliğinin ve içindeki sevginin anlamının fark edilmesi fırsatı doğar. İşte o an, insanın iç dünyasındaki Rönesans uyanışıdır. Devrimlerim en anlamlısı, özgürlüğe açılan bayrakların en güzelidir. Dostluk sıradan bir kavram gibi görünmekle beraber, evrenin düzeninde ve yaşamımızda varoluş kadar bir öneme sahiptir. Karşımızdaki insanı olduğu gibi sevebilmemiz için, önce onunla ve inandığı değerlerle dost olmamız gerekiyor. Evrende de bütün cisimler arasında bir kütlesel çekim gücü vardır. Aşkta, karşımızdaki insanı olduğu gibi sevmeyiz aslında, olduğu şekilde göremeyiz çünkü bizim gözümüzde olması gerektiği şekilde görürüz her şeyi; ona olduğu gibi değil, kendi hayal dünyamızda olması gerektiği gibi bakarız. Tıpkı çölde susuzluktan ölüme mahkumken bir vaha görmemiz gibi

Dostlar terk etmez. Ama, aşıklar terkeder. Çünkü aşk, bir sinema filmi gibidir. O filmde oynadığınız rol, film süresince vardır. Bir başka filmde farklı bir rolde olacağınız için, bir önceki rolünüzle ilginiz kalmaz. Dostluk üzerine bir aşk kurabilirsiniz. Ama aşk üzerine dostluk milyonda birdir. O tür bir aşkın temelinde az oranda bulunan başka duygularla karışmış olmakla beraber, dostluk duygusu baskın miktardadır mutlaka. Aşk, sevgi başta olmak üzere her türlü duygunun karışık bir şekilde bir araya geldiği bir manevi yoğunluk olarak çıkar karşınıza. Bu yüzden, aşkın barometresindeki ibrenin sevgiyle nefret, coşkuyla öfke, iyiyle kötü, ruhla beden arasında gidip gelmesine hiç şaşmamak gerekir. Size "Bu insana neden aşıksınız?" diye sorulsa, genellikle vereceğiniz cevaba kendinizden başka kimse anlam veremeyecektir. Hatta sizin bile çoğunlukla kendi cevabınıza anlam vermekte zorluk çekme olasılığınız çok yüksektir. Çünkü böylesine karmaşık yapılı bir duygunun sizce anlamı ya da derinliği değil, sadece varolması, bir morfin gibi sizi yalnızlık denen başka bir karmaşık duygunun zindanından mümkün olduğu kadar uzun bir süre için almasıdır önemli olan. Oysa ki, çok derin bir dostlukla bağlandığınız bir insana olan sevginizi anlatmak için fazla zorlanmazsınız. Davranış ve tavırlarınızla anlatırsınız sevginizi, ona verdiğiniz değeri Söylenecek çok şey vardır, ama sözlerin yerini bakışlar, davranışlar ve sadece sizin ikinizin konuşabildiği bir dil alır. Yıllar sonra bile, yine o kaldığınız yerden başlayabilirsiniz sohbetinize. Aşktaysa, insanlar birbiriyle bir daha o ayni dili konuşamazlar; ne kaldıkları yeri hatırlarlar ne de ne söyleyeceklerini. Çünkü aşk dinamik bir yapıdır, belli bir yoğunluk derecesinde ve etkileşim kıvamında olmak zorundadır. Duygunun olumlu ya da olumsuz olmasına bakmaksızın yoğunluk açısından üst düzeyde olması gerekir. Hangi insanoğlu nasıl bir insanüstü enerjiyle böyle bir duyguyu sürekli aynı düzeyde tutabilir ki?

Dostlukta, sevilmemek ya da kaybetmek korkusuyla karşınızdaki tarafından bir anda terkedilmeniz söz konusu değildir. Aksine, onu siz terk ettiğinizde, o da sizi zamanla terkedecektir; bazen de hic terketmeyecek ama hafızasının ve kalbinin derinliklerinde bir yere gömecektir. Onu kolayca bulamazsınız ama kolayca kaybedemezsiniz de. Aşka gelince, o, hizla girer hayatınıza ve ayrılması da o kadar anlıktır. Ama insan olarak hayatınız o hızla değişen duygu yoğunluk ibresine ayak uyduramadığı için sizi hazırlıksız yakalar ve hasta eder. İşte, o yüzden aşk virüsünün bulaştığı beden hastalığın ilerlemesiyle normal işleyişinin dışına çıkar. Beyinle kalp arasındaki kan dolaşımı ve sinir iletişim ağı farklı bir şekilde çalışmaya başlar, haberleşme ve ulaşım yavaşlar; hatta, işlemez hale gelir. Duygulu ve duyarlı bir insansanız çabuk etkilenir, çabuk yenik düşersiniz. Ancak güçlü bir irade ve sağlam bir kişilik sahibiyseniz, gerekli iyi beslenme ve bakımla kendinize gelir, bir daha da kolay kolay hastalanmayabilirsiniz. Çünkü artık bağışıklık kazanmış olursunuz. Dostluk, aslında aşk denen virüsün yatağa düşürdüğü insanı ayağa kaldıracak tek ve en güçlü serumdur. Ne tıp ilmi, ne de diğer ilimler, etkisi daha güçlü alternatif bir ilacı henüz bulabilmiş değildirler.

Dostlukta fiziki bir beraberlik ya da belli bir mekan olması gerekmez. Buna rağmen, çok yoğun bir birliktelik sözkonusudur... Gönül ve düşünce birliği dostları asktan öte bir duygu boyutunda yasatır birlikteliği. Ortak olan o kadar çok şey vardır ki... Belki aynı sokakta beraber yürümezsiniz, ama aynı ruh hali ve düşünceyle adımlarınızı beraber atarsınız. Yalnız olmadığınızı bilir, kendinizden emin olarak korkusuzca yürürsünüz o, yürümeğe çekindiğiniz yolları.

Dostluk, gecelerin en alaca olduğu karanlıklarda bile bazen bir Ay ışığı, bazen de bir Kutup Yıldız'ının parıltısı olarak çıkar karşınıza. Bilirsiniz ki gökyüzünün en acımasız olduğu, karanlığın hiç gitmek istemediği zamanlarda bile bir yolunu bulup çıkar gelir bulutlar arasından. Bilirsiniz ki, o muhakkak gelecektir ve size umut verecektir, yola devam etmeniz için. Oysa, aşk, bir Kuyruklu Yıldız gibidir. Gelip geçiverir gözünüzün önünden. Dilek tutmağa bile fırsatınız olmaz. Kırk yılda bir gelir. Ne zaman ne amaçla geldiği de belli olmaz. Onu Kutup Yıldız'ından ya da Ay'dan daha çok arzularsınız, çünkü hiç sizin olmamıştır. Aslında, Kuyruklu Yıldız sadece sizin hayal dünyanızda yaşayan bir cansız oluşum. Gökyüzünde hayatınızın atmosferinden geçerken aşırı ısınmayla ateş topu haline gelmiş bir Göktaşıyla Kuyruklu Yıldız arasında hiç bir fark yoktur temelde. Kuyruklu Yıldız, sevmediği için terkeder; Göktaşıysa başka çaresi kalmadığı ve zayıf karakterli olduğu için düşer hayatınıza. Küçük olanları, küçük bir yarayla atlatırsınız ama kütlece büyük olanların hasarı daha fazla olur. Dostluk, sabahları Güneş, geceleri de ya Ay ya da Kutup Yıldızı olarak dünyanızı aydınlatır Sizi karanlıklardan ve kışın acımasız soğuğundan koruyan hep odur Farkına bile varmazsınız onsuz yaşamın ne kadar zor ve cehennem azabı olduğunu.

Öyleyse, milyon yılda bir gelip şöyle bir yanınızdan geçecek diye beklediğiniz Kuyruklu Yıldız'a ümit bağlamak ve yaşamınızı karanlığa gömmek yerine, gecelerinizin güneşi yanı başınızdaki Ay'ı, en karanlık ormanda bile size doğru yolu gösteren, bilge Kutup Yıldızını ve varlığıyla sizin ve çevrenizdeki bütün güzelliklerin yaşam kaynağı olan ve etrafında sizin gibi nicelerinin deli divane olduğu Güneş'e neden gönül vermediğinizi merak ediyorum. Elinize, teleskopla gökyüzüne bakma fırsatı geçtiğinde, zamanınızı ve emeğinizi Halley Kuyruklu Yıldızını beklemeğe ya da kovalamağa harcamak yerine, yaşamınızda bu kadar önemli yeri olan Güneş'e, Ay'a ve Kutup Yıldız'ına ayırsanız, hem kendi yaşamınıza, hem de size yüreklerini açanlara haksızlık etmemiş olacaksınız. Tanrı'nın bir mucizevi lütfu olan dostluk, bir insanın kendisine ve insanlığa sunabileceği en anlamlı ve eşsiz bir armağandır. Sizi gönülden seven ve değer veren bir insan, böyle bir armağandan başka ne isteyebilir ki? Öyleyse, yeni bir yıla başlarken sevdiklerinize vereceğiniz en güzel armağanın parayla satılmadığını anlamışsınızdır ve zengin olmanıza de gerek yoktur... Yeterki kalbinizin sesini dinleyin

Ah! Ne güzel kurşun askerler diye mırıldandı küçük çocuk. Doğum yıldönümünde kendisine verilen armağanları gözden geçiriyordu. En çok, kurşun askerleri beğenmişti. Onları, kutularından çıkararak, masanın üzerine bir bir sıraladı. Düzgün tüfekleri ve kırmızı şapkaları ile hepsi de çok güzel duruyordu.

Fakat o da ne? Kurşun askerler arasında bir tanesi, arkadaşlarına benzemiyordu. Çocuk, bu askeri eline aldı ve öbür kurşun askerlerin sırasından ayırdı. Çünkü, bu kurşun askerin tek bacağı vardı. Öbür bacağı, her halde, usta tarafından yapılırken unutulmuştu. Çocuğun, başka oyuncakları da vardı. Kartondan yapılmış bir saray, ağaçlarla dolu bahçesi ve içinde kuğuların yüzdüğü gölü ile güzel bir görünüm yaratıyordu. Gölün yanında da dans eden bir kız duruyordu. Dans eden kız, ayaklarından birini havaya kaldırmıştı.

Tek ayaklı asker, bulunduğu yerden, dans eden kızı gördü:

-İşte benim gibi tek ayaklı biri daha, diye düşündü. Ne güzel! Benim sevgilim olabilir.

Tek ayaklı asker, bu güzel kızı daha iyi görebilmek için, bir şeker kutusunun arkasına gizlendi. Hayranlıkla kızı seyrederken, şeker kutusunun kapağı birden açıldı. İçinden kara bir oyuncak çıktı. Bu oyuncak şeytana benziyordu. Gözlerini kırpmadan, dans eden kıza bakıyordu.

Ertesi gün çocuk, erkenden kalktı. Oyuncaklarıyla oynamaya devam etti. Tek ayaklı askerle oynarken, onu pencereden bahçeye düşürdü. Koşa koşa bahçeye çıktı. Tek ayaklı askeri her yerde aradı. Fakat bir türlü bulamadı. Ağlayarak içeriye girdi.

Tek ayaklı askeri, o sırada sokaktan geçen iki çocuk görmüştü. Bunlar, tek ayaklı askeri alarak oradan uzaklaşmışlardı. Bir süre onunla oynadılar. Sonra, kâğıttan bir kayık yaparak, tek ayaklı askeri, kayığın içine yerleştirdiler. Kayığı nehire bıraktılar.

Tek ayaklı asker, kâğıttan kayığın içinde, nehrin akıntısına kapılarak, gözden kayboldu. Bir süre sonra da tek ayaklı askeri, kâğıttan kayıkla birlikte, kocaman bir balık yutuverdi. Zavallı tek ayaklı asker, balığın midesinde, başına gelen bu felaketin geçmesini sabırla bekledi.

Günün birinde, balığın çırpındığını duydu. Balığı bir avcı yakalamış ve bir kadına satmıştı. Kadın, balığı alıp mutfağa götürdü. Balığın karnını açınca, tek ayaklı asker, gün ışığına kavuşmuştu. Balığın karnından çıkan tek ayaklı askeri gören kadın:

-Aaaa! Tek ayaklı bir kurşun asker, diye mırıldandı.

Raslantıya bakın ki, bu kadın, tek ayaklı askerin sahibi olan çocuğun annesiydi. Tek ayaklı askeri, çocuğunun odasına götürdü. Masanın üzerine koydu.

Tek ayaklı asker, bulunduğu yeri tanıdı. Etrafına bakındı. Dans eden güzel kızın hala yerinde durduğunu görerek sevindi. Geç kız da onu görmüştü ve sevindiğini belli etmişti.

Bu sırada odaya çocuk girdi. Tek ayaklı askeri masanın üzerinde gördü. Hemen alarak, ocakta yanmakta olan ateşe attı.

Zavallı kursun asker, ateşte tamamen eriyinceye kadar, gözlerini güzel kızdan ayırmadı. Fakat tam bu sırada, beklenmedik bir şey oldu. Kapı ve pencerenin açık olmasından, odada hava akımı oldu. Bu hava akımına kapılan genç kız, ocakta yanmakta olan tek ayaklı askerin yanına kadar uçtu. Her ikisi de birlikte yandılar kül oldular.

Ertesi sabah, evin hanımı, ocağın küllerini temizlerken, tamamen sönmüş küllerin arasında, yanmaya devam eden ve güneş gibi parıldayan kurşundan bir kalp buldu..

 

 

Susmayı öğreniyor bu yürek

Yine bir gece ve yine baş başayım kendimle, işte yine seni bulup

kaybettiğim yerdeyim.

İnsanın bir şeylere karar vermesi ne kadar zor; ya seni içime gömmeli ya da artık içimden söküp atmalıyım. Ama her ne olursa olsun susmalıyım. Hangisi daha zor, hangisi daha acı? Gerçekten gitmeli miydin, yoksa yanımda kalıp savaşmalı mıydın?...

Bir yol arıyorum kendime, bulduğum tüm yollarsa sana çıkıyor

Kapanmalı artık gözlerim. Sonsuz bir karanlıkta tek başıma yürümeye devam etmeliyim uçsuz bucaksız yollarda...

Yürümeliyim ardıma bile bakmadan, yürümeliyim parçalayarak uğrunda ölebileceğim değerleri ve sevgileri, yok ederek yaşadığım tüm zamanları...

Nasılda acımasız zaman. Nasıl da yüceltmiştim seni gözümde. Tutup kendi

ellerimle koymuştum en yükseğe, sonra keyifle izlemiştim yüceliğini. Ama

yine ben bitirmeliyim. Tutup kollarından indirmeliyim olduğun yerden. Ya da seni ölene kadar yaşatmalıyım taş kalpli dediğin yüreğimde.....

Ne kadar zor bir karar Hiç bu kadar zorlanmamıştı zonkluyan beynim..

Bir yanım: "Bir daha kimse, hiç kimse onun kadar çok sevilmeyecek", derken, bir yanım sakin, sessiz...

Zaman geçiyor, yüreğim acıyor. Kapanmıyor yaralarım..

Tükenirken ben, aklımda bir tek sen varsın...

Görüyor musun, yine konuşuyorum ama sessizce....

Susmayı öğreniyor yüreğim..

Ama ben kararımı verdim...

Seninle olduğum zamanları düşünmek bile bana mutlulukların en büyüğünü yaşatıyor..

Seni ne çok seviyormuşum... Söküp atamıyorum düşünlerimden...

SUSKUN

Her şey gibi insanlarında sonu gelir bir bakmışsın varsın bir bakmışsın yoksun ama bezende yaşarken bile ölürsün.

Kendi duygularınla kendini öldürürsün. Bilerek lades dersin mutsuzluklara. Boş bir yaşamı yaşamak kadar zor bir iş yoktur herhalde. Ama yapacak bir şey yok ki ne yapacaksın doluya koysan olmaz boşa koysan olmaz. Çok mutsuzdur sun bunu kimseye söylemezsin yalnızca kendinle paylaşırsın patlayacak duruma gelirsin ama yapacak bir şey yoktur. İmkânsızlıklar imkânsızdır.

Yolda yürürsün ayakların yere basmaz hayaller aleminde yaşarsın dünyayı görmezsin kendi kendinle paylaşırsın kendince yorumlar yaparsın insanlar hakkında yorumlar yaparsın kimse farkında olmadan gülersin içinden kahkahalarla bezende ağlarsın hıçkırarak kimse anlamaz yaşadıklarını her zamanki gibi sadece sen bilirsin ..

Artık bütün umutların bitmiştir ve kendini alıştırmış tırsın yaşayacaklarını çünkü her yıl aynı şeyleri yaşıyorsun zaten değişiklik neden olsun ki açıkçası çokta ilgilendirmiyor artık.. Sadece şu acıma duygusu geçsin başka bir şey istemiyorum.

Bazen mutluluklara düşman acılara dost oluyorum elimde olmadan sebebini bilmeden kendimi tanımıyorum beynimde benim bile anlayamadığım düşünceler geçiyor ve bu benmiyim diye hayretlere düşüyorum. şu hayattan tek bir şey öğrendim insan çocukken çok hayalci oluyor ve kendine güveni oluyor ama aradan yıllar geçtikçe bu düşünceler değişiyor bunların sadece bir hayal olduğunu anlıyorsun ve gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalıyorsun ve bunu her zaman başarmak mümkün değil bakıyorsun yapacak hiç bir şey yok artık görmüyorsun , duymuyorsun ve konuşmuyorsun artık kendini bilinmezliklerin kollarına bırakıyorsun zaman ilerliyor birde bakmışsın yıllar senden yaşama umudunu hayallerini ve gülümsemelerini almış eskiden hiç susmayan sen şimdi konuşmaz olmuşsun ...suskun......

12.03.2006

Söylenmemiş Bir Aşkın Hikayesi

Daha henüz 18 yaşındaydı, ama hayatının sonundaydı. Tedavisi mümkün olmayan ölümcül bir kansere yakalanmıştı. Kahır içinde eve kapamıştı kendini. Sokağa çıkmıyordu. Annesi, birde kendisi.. O kadardı bütün hayatı. Bir gün fena halde sıkıldı, dayanamadı, attı kendini sokağa…

Bir yığın vitrinin önünden geçti. Tam bir CD satan dükkânı da geride bırakmıştı ki, bir an durdu. Geri döndü, kapıdan içeri, gözüne hayal meyal takılan genç kıza bir daha baktı. Kendi yaşlarında harika bir genç kızdı tezgahtar...

Hani ilk bakışta aşk derler ya, öyle takılıp kalmıştı işte... İçeri girdi.. Kız gülümseyerek koştu ona.. “Size nasıl yardım edebilirim” diye... Nasıl bir gülümsemeydi o... Hemen oracıkta sarılıp öpmek istedi kızı. Kekeledi, geveledi, sonra “Evet” diyebildi. Rastgele bir plağı işaret ederek... “Evet.. şu CD’yi bana sarar mısınız?..” Kız CD’yi aldı, içeri gitti. Az sonra elinde paket edilmiş olarak geri geldi. Aldı paketi çıktı dükkandan, evine döndü, açmadan dolabına attı.

Ertesi sabah gene gitti aynı dükkana. Gene bir CD gösterdi kıza, sardırdı, aldı eve getirdi, attı paketi dolaba, gene açmadan... Günler hep alınıp sardırılan CD’lerle geçti..

Kıza açılmaya bir türlü cesaret edemiyordu. Annesine açıldı sonunda.. Annesi “Git konuş oğlum, ne var bunda” dedi.. Ertesi sabah bütün cesaretini topladı. Erkenden dükkana gitti. Bir CD seçti. Kız gülerek aldı plağı, arkaya gitti, paketlemeye. Kız içerdeyken bir kağıda “Sizinle arkadaş olabilir miyiz” diye yazdı, altına telefon numarasını ekledi, notu kasanın yanına koydu gizlice.. Sonra paketini alıp kaçtı gene dükkandan...

İki gün sonra evin telefonu çaldı... Anne açtı telefonu... CD dükkanındaki tezgahtar kızdı arayan... Delikanlıyı istedi... Notunu yeni bulmuştu da... Anne ağlıyordu.. “Duymadınız mı?” dedi.. “Dün kaybettik oğlumu..”

Cenazeden birkaç gün sonra, anne oğlunun odasına girebildi sonunda… Ortalığa çeki düzen vermeliydi. Dolabı açtı, oraya atılmış bir yığın açılmamış paket gördü… Paketleri aldı, oğlunun yatağına oturdu ve bir tanesini açtı.. İçinde bir CD vardı, bir de minik not.. “Merhaba, Sizi öyle tatlı buldum ki.. Daha yakından tanımak istiyorum.. Bir akşam birlikte çıkalım mı?.. Sevgiler.. Jacelyn!.” Anne bir paketi daha açtı.. Onda da bir CD ve bir not vardı.. “Siz gerçekten çok tatlı birisiniz, hadi beni bu gece davet edin, artık.. Sevgiler.. Jacelyn!..

SON ŞARKI

Hiç inanmamıştım aşkım, hem de hiçbir zaman inanmamıştım. Beni kendime düşman edip kalbimin bir yarsını söküp alıp gideceğine... Benden başka herkes biliyordu oysa, senin günün birinde beni yarı yolda bırakıp gideceğini.

Şu kahrolası dünyada bir ben vardım zaten sana inanan, güvenen, seven ve her zaman her şartta destek olan. Ama sen sana inanmayanları haklı çıkardın ve beni terk ettin.

Seninle birlikte kurduğum dünyayı yerle bir edip gitmene ne sebep oldu bilmiyorum. Ben yalnızca sana aşık değildim sen benim en iyi dostumdun. Neler yapacaksam danışırdık birbirimize, hayatımızı paylaşırdık. Ağlamaktan korkmazdım. Biliyordum ki ağladığımda sen yanımda olup göz yaşlarımı silerdin. Artık ağlamıyorum bile. Seninle ilgili her hatıra acıtıyor yüreğimi. Gecen gün markette senin o çok sevdiğin acı biberlerden alacaktım . birden aklıma geldin ve ben boğulacağımı sandım. Tıkandım. Nefes alamadım. Ağlayamadım. Patates böreği yemiyorum. Ebru Gündeş'i dinlemiyorum. Bütün resimlerimizi kaldırdım. Kimsenin senin hakkında konuşmasına izin vermiyorum. Ve günde bir paket sigara içiyorum. Hayatta en nefret ettiğin şeyi yapıyorum yani. Artık uzun yıllar yaşamanın pek anlamı yok öyle değil mi?Ne için yaşayacağım ki!

Seninle birlikte hayallerimi de kaybettim ben. Tek katlı bahçeli ve bahçesinde köpekleri olan bir evim olmayacak artık. Domates, biber, sebze yetiştirmeyi de öğrenemeyeceğim. salonumuzun tavanını balıkçı ağıyla süsleyemeyeceğiz. Sana sürpriz yapacaktım, yatak odamızın duvarlarını sana yazdığım aşk mektuplarıyla ve en güzel fotoğraflarımızla süsleyecektim. Bütün hayallerime evime çocuklarımıza, mutlu geleceğimize emin olduğum geleceğimize veda etmek kolay mı olacak sanıyorsun. Seni aramıyorum diye, bu kez peşinden gelmedim diye unuttuğumu zannetme. Her zamankinden daha çok seviyorum seni. Şu an şu saniye uğrunda ölebilecek kadar çok seviyorum. Öfkem de aşkımda dinmek bilmiyor.

Senden sonra ben nasıl yaşarım bilmiyorum, ama senin hep mutlu olmanı isterim. Birlikte geçirdiğimiz yıllar içinde seninle yaşadığım her an özeldi, her anı doyasıya yaşadım. Beni çok mutlu ettin. Zaman içinde kızgınlığım geçince seni hep o güzel günlerimizdeki hatıralarla anacağım. Yıllar sonra ben eğer aklına gelirsem bil ki pencerenin önünde en sevdiğin şarkıyı mırıldanıyorumdur yıldızlara Dün akşam yine benim yollarıma bakmışsın

Bir zamanlar yoksul ve dul bir kadın varmış. Oğlu çok tembel bir delikanlı olduğu için paraları yok denecek kadar azmış. Bir gün o kadar zor bir duruma düşmüşler ki, kadıncağız ellerinde kalan tek mal varlığını, Süt Beyazı isimli ineklerini satmaya karar vermiş. Oğluna ineği pazara götürüp satabileceğini ve en iyi fiyata satmasını söylemiş.

Delikanlı pazara giderken yolda tuhaf bir yaşlı adama rastlamış. Yaşlı adam ineğe bir göz atmış ve delikanlıya, “Bak çocuğum, bana bu ineği verirsen karşılığında sana çok değerli şeyler veririm,” demiş. Sonra cebinden beş fasulye tanesi çıkarmış.

“Fasulye tanesi mi?” demiş delikanlı tereddütle.”

“Ama bunlar sihirli,” demiş yaşlı adam.

Adam öyle deyince bu iş delikanlının aklına yatmış ve fasulyeler karşılığında Süt Beyazını yaşlı adama vererek yaptığı değiş tokuştan memnun, eve dönmüş.

“Anne! Bak elimde ne var!” diye seslenip olanları anlatmış delikanlı eve dönünce. Ama annesi ona çok kızmış. Fasulye tanelerini dışarı, eline geçirdiği tavayı da delikanlıya fırlatmış. Sonra da ceza olsun diye onu odasına yollamış ve ona yemek vermemiş.

Sabah olunca delikanlı gözlerine inanamamış. Yatak odasının penceresinden, dışarıda bir bitkinin hızla büyüdüğünü görmüş. Bu ne bir ağaç, ne de dev bir ayçiçeğiymiş; göğe doğru büyümüş sihirli bir sırık fasulyesiymiş. Delikanlı hemen pencereden sarkıp sihirli fasulyeye tutunmuş ve tırmanmaya başlamış.

Yarım saat sonra kendini, her şeyin normalden daha büyük olduğu garip bir ülkede bulmuş. Tarlaların ötesinde çok büyük bir ev varmış. Delikanlı evin yanına gidip kapıyı çalmış. Kapıyı bir kadın açmış.

“Yiyecek bir şeyiniz var mı?” diye sormuş delikanlı.

“Var,” demiş kadın. “Ama dev kocam gelince ortadan kaybolman gerek. Çünkü çocuklara hiç dayanamaz, onları hemen yer.”

Delikanlı tam bir şeyler yemek üzere sofraya otururken dışarıdan birinin gür bir sesle şunları söylediğini duymuş:

“Fee-fi-fo-fum, İşte bir çocuk kokusu duydum. Ölü de olsa, diri de olsa güzeldir onları yemek. Kemiklerini öğütür, yaparım kendime ekmek.”

“Fırına saklan. Hemen!” demiş kadın delikanlıya. Sonra da kocasına, “Ne çocuğu hayatım, dün kediye verdiğim et parçalarının kokusunu aldın herhalde,” diye seslenmiş.

Yemekten sonra dev kese kese altınlarını saymaya başlamış. Kısa bir süre sonra altın saymaktan yorulup uykuya dalmış. Delikanlı saklandığı yerden çıkıp bir kese altın almış. Keseyi sihirli fasulyesinden aşağıya atmış, ardından fasulyenin sırığına tutuna tutuna aşağıya inmiş. Annesi artık şanslarının döndüğüne bir türlü inanamamış.

Ama birkaç ay sonra ellerindeki tüm altınlar bitmiş. Delikanlı tekrar sihirli fasulyesine tırmanarak devin yaşadığı ülkeye gitmiş. Devin karısı bu kez ona kuşkucu bir şekilde davranıyormuş.

“Geçen gelişinde bir kese altınımız kayboldu,” diye iğnelemiş onu. Ama yine de delikanlıyı içeri almış.

Çok geçmeden dev çıkagelmiş. “Fee-fi-fo-fum,” diye aynı şarkıyı söylüyormuş. Bunu duyan delikanlı hemen yine fırına saklanmış.

“Ne çocuğu, hayatım,” demiş devin karısı. “Dün yediğin piliç haşlamanın kokusunu duydun herhalde. Sen etli böreğini yemene bak!”

Yemeğini bitirdikten sonra dev, karısına, “Kadın, bana tavuğumu getir,” demiş. Karısı hemen tavuğu getirmiş. “Yumurtla!” diye emretmiş dev ve delikanlının hayret dolu bakışları altında tavuk altın bir yumurta yumurtlamış. Tabii delikanlı tavuğu da alıp evine götürmüş.

Delikanlı ile annesi böylece zengin olmuşlar. Ama bir yıl sonra çocuk şansını bir kez daha denemeye karar vermiş ve tekrar sihirli fasulyesine tırmanmış. Bu sefer eve, devin karısına görünmeden girip, bir bakır tencerenin içine saklanmış.

Dev girmiş içeri. “Fee-fi-fo-fum,” diye başlamış yine tekerlemesine.

“Eğer bu yine o lanet olası çocuksa, fırına bak hayatım, kesin oradadır,” demiş karısı.

Delikanlı orada değilmiş tabii ki.

“Buralarda bir yerde, eminim,” diye gürlemiş dev, ama karısıyla birlikte evin altını üstüne getirmelerine rağmen onu bulamamışlar.

Bu sefer dev yemekten sonra altın bir harp çıkarmış ortaya. “Söyle!” diye emretmiş ve harp ninniler söyleyip onu uyutmuş. O an delikanlı bu harpı her şeyden çok istediğini anlamış. Horlamakta olan devin dizine tırmanmış, masaya atlamış ve harpı kapmış.

“İmdat!” diye bağırmış harp. Delikanlı, sırtında harp, masadan aşağıya atlamış. Dev peşine takılmış. Delikanlı sihirli fasulyesini yarıladığında harp, “İmdat!” diye bağırmış yine. Dev delikanlının peşinden sırık fasulyesine atlamış.

Delikanlı aşağıya ulaşınca, “Anne! Çabuk bir balta getir,” diye bağırmış, ikisi birlikte sihirli fasulyeyi baltayla kesmeye başlamışlar. Bir süre sonra sihirli fasulyeyle birlikte dev de yere düşmüş ve anında ölmüş.

“Üf!” demiş çocuk. “Az kalsın gidiyorduk!”

O günden sora delikanlıyla annesi zenginler gibi yaşamışlar. Onlar söyledikçe tavuk altın yumurta yumurtluyormuş. İnsanlar altın harpı dinlemek için onlara para ödüyorlarmış. Delikanlının güzel bir prensesle evlendiği de söyleniyor. Kim bilir belki de gerçekten evlenmiştir.