Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine
Edebiyat (Hikaye-Öykü) tarafından Sosyal Bilimler'de yazılan bir grup blogu
  • Konu

    172
  • Comment

    1
  • görüntüleme

    13.471

Bu bloğa katkıda bulunanlar

Bu Blog Hakkında

Edebiyat eseri, bir dil ürünü olan yazılı ve sözlü eserlerin tümü. Edebiyat (Hikaye-Öykü); Beğendiğiniz yada kendinizin yazmış olduğu kısa hikayelerinizi ekleyebilirsiniz. Yaşanmış ya da yaşanabilecek şekilde tasarlanmış olayları kişilere bağlı olarak belli bir yer ve zaman içinde anlatan eserlere hikaye denir.

Entries in this blog

Onlarla yıllar önce tanıştım. Bir cafede yani yemekten sonra müzik dinlemeye gidilebilen bir yerde... Ben masalardan birinde, tek başıma vazonun içinde duruyordum. Canım sıkılıyordu aslında. Özel olarak bu iş için, evleri, cafeleri, restorantları ve iş yerlerini süslemek, insanlar tarafından sevdiklerine hediye edilmek üzere yetiştiriliyordum. Benim kaderimde de buraya satılmada vardı, sevdiklerimden ayrılmış, bu vazoya yerleştirilmiştim. Can sıkıntısı içinde akibetimi bekliyordum daha ne kadar yaşayacağımı bilmeden. Kimse benimle ilgilenmiyordu. O gelene kadar...

Çok güzel bir kadındı. Simsiyah saçları, düzgün vücudu, sade elbisesi ve narinliğiyle bir yıldız gibi parlıyordu. Kapıdan içeri girer girmez gözüm takıldı. Onun elinde, saçında veya yakasında olmak isteğiyle dolup taştım birden. Boş masama otursunlar diye dua ettim. Yanında birileri vardı, etrafa bakıyorlardı. Bende bakındım ve kalbim çarpmaya başladı, benden başka boş masa yoktu, demek ki bana geleceklerdi...

Yanılmamıştım. Oturur oturmaz beni fark etti. ALLAH'ım ne güzel bir kırmızı gül diyerek önce beni seyretti, sonra yapraklarıma yumuşak elleriyle dokundu, daha sonra burnuna götürdü beni. Ben onun dokunuşları ve kokusuyla ürperirken oda benim kokuma bayılmıştı. Eline alıp,uzunca bir süre tuttu beni. Arada bir kokladı,kokumu içine çekti.

Derken...

Derken o çıkageldi. Hiç beklemediğim, ummadığım bir anda masaya geldi. Kadınla ilk kez tanışıyorlardı. Küçük bir merasimden sonra kadının yanına oturdu. Ben yine onun ellerindeydim... Birden kadının kulağına eğilip, "kırmızının sana çok yakıştığını biliyor musun?" dedi. Sesi çok kibardı... Doğrusunu isterseniz, ben bile etkilenmiştim. Gözlerini kaldırıp ona gülümsediği an bakışlarının son derece çarpıcı olduğunu gördüm. Benim ki daha etkilenmişti. İkimizde dikkatlice incelemeye başladık adamı. Kendini beğenmiş bir havası vardı. Yakışıklıydı Allah için, şık ve iyi giyimli, ağzı laf yapan biriydi. Sık sık kulağına bir şeyler söylüyor, oda çapkına gülümsüyordu. Meğer oda benim gibi kapıdan içeri girdiği andan itibaren güzel kadını izlemiş...

Birkaç dakika sonra iş işten geçmişti. Tahmin ettiğim şey gerçekleşti. O andan itibaren yalnızca ikisi vardı orada. Birlikte sohbet ettiler, konuştular... Bende mutluydum ama birazdan onların gideceğini düşünmek acı veriyordu. Daha goncaydım, en azından bir haftalık ömrüm vardı, ama bundan sonraki günlerimi burada, bu karanlık yerde geçirmek istemiyordum. Beni alırmıydı giderken? Yanında götürürmüydü?

Ben bu duygularla doluyken kalkmakta olduklarını fark ettim. Aman Allah'ım gidiyordu! Gidiyorlardı. Adam geldikten sonra benimle hiç ilgilenmemişti. Beni unutmuştu. Ayağa kalktı, çantasını aldı, ceketini omuzlarına attı ve yavaş yavaş uzaklaştı masadan. Beni bırakarak... Kahrolmuştum. Bütün ümitlerim sona ermişti. Ona son bir kez veda etmek üzereyken, genç adamın masaya döndüğünü gördüm. Bir şey unutmuştu herhalde. Geldi bana uzandı...

Yoksa...

Beni aldı, önce kokladı, kokumu onun yaptığı gibi içine çekti ve onun yanına gitti... Gözlerinin içine bakarak "Bütün bir gece çok hoş bir ikiliydiniz, onu yalnız mı bırakacaksın" diyerek beni uzattı. Daha önce biraz kıskanmıştım, ama o anda çok sevdim bu adamı. Sarılıp öpmek geldi içimden. O gece ve sonrası onlarla birlikte aşkı, mutluluğu, tutkuyu, ihtirası yaşadım. Çok büyük bir aşka tanık oldum. Ama korkuyordum. Hislerim bu aşkın uzun sürmeyeceğini söylüyordu. Evet çok seviyorlardı birbirlerini ama başka dünyaların insanıydılar...

Her şeyleri farklıydı. Bu ilişki onları tüketecekti... Beni bir hafta boyunca vazoda baktı. Her gün suyumu değiştirdi, uzun yaşamam için vitaminlerle besledi beni. Her sabah yataktan kalkınca okşadı, sevdi, kokladı. Her akşam eve geldiğinde benimle ilgilendi. Yapraklarımın dökülmekte olduğunu fark edince kurumamamı, yapraklarımın dökülmemesini sağladı. Ömrümü uzattı. Aradan yıllar geçmesine rağmen hala yaşıyordum. Hala onunla beraberim. Onun yatağının başucundayım. Ben onunlayım ama buluşmamızı sağlayan bizimle değil artık. Korktuğum başıma geldi. Bir yıl sürdü ilişkileri. Aşk dolu geceler yerini kavgalara bıraktı. Hiç istememe rağmen birbirlerini kırmalarına şahit oldum. Onunla birlikte bende ağladım. Her kavga, daha tutkulu bir barışmayla sonuçlanıyordu. Ama sonra bir gün gitti ve bir daha hiç aramadı...

Ama o günden sonra her gün bir arkadaşım geldi evimize. Her gün kırmızı bir gül getirdi çiçekçiler. Kimden geldiğine dair hiçbir not olmadı güllerin üzerinde. Ama oda bende kimin gönderdiğini biliyorduk.

Aradan yıllar geçti, başkaları geldi gitti eve. Ama o hiç gelmedi. Gülü hep geldi. O da güllerin hiçbirini atmaya kıyamadı. Hepsini yaprakları dökülmeye başladıktan sonra kuruttu, yaprakları ufaladı, banyoda, odalarda sakladı. Saklamaya devam ediyor...

Bu güzel kokulu evde ben öldüm bir gün ve... benimle birlikte o güzel kadın da öldü. Ama ev hala onun kokusuyla doluydu..

Hiç inanmamıştım aşkım, hem de hiçbir zaman inanmamıştım. Beni kendime düşman edip kalbimin bir yarsını söküp alıp gideceğine... Benden başka herkes biliyordu oysa, senin günün birinde beni yarı yolda bırakıp gideceğini.

Şu kahrolası dünyada bir ben vardım zaten sana inanan, güvenen, seven ve her zaman her şartta destek olan. Ama sen sana inanmayanları haklı çıkardın ve beni terk ettin.

Seninle birlikte kurduğum dünyayı yerle bir edip gitmene ne sebep oldu bilmiyorum. Ben yalnızca sana aşık değildim sen benim en iyi dostumdun. Neler yapacaksam danışırdık birbirimize, hayatımızı paylaşırdık. Ağlamaktan korkmazdım. Biliyordum ki ağladığımda sen yanımda olup göz yaşlarımı silerdin. Artık ağlamıyorum bile. Seninle ilgili her hatıra acıtıyor yüreğimi. Gecen gün markette senin o çok sevdiğin acı biberlerden alacaktım . birden aklıma geldin ve ben boğulacağımı sandım. Tıkandım. Nefes alamadım. Ağlayamadım. Patates böreği yemiyorum. Ebru Gündeş'i dinlemiyorum. Bütün resimlerimizi kaldırdım. Kimsenin senin hakkında konuşmasına izin vermiyorum. Ve günde bir paket sigara içiyorum. Hayatta en nefret ettiğin şeyi yapıyorum yani. Artık uzun yıllar yaşamanın pek anlamı yok öyle değil mi?Ne için yaşayacağım ki!

Seninle birlikte hayallerimi de kaybettim ben. Tek katlı bahçeli ve bahçesinde köpekleri olan bir evim olmayacak artık. Domates, biber, sebze yetiştirmeyi de öğrenemeyeceğim. salonumuzun tavanını balıkçı ağıyla süsleyemeyeceğiz. Sana sürpriz yapacaktım, yatak odamızın duvarlarını sana yazdığım aşk mektuplarıyla ve en güzel fotoğraflarımızla süsleyecektim. Bütün hayallerime evime çocuklarımıza, mutlu geleceğimize emin olduğum geleceğimize veda etmek kolay mı olacak sanıyorsun. Seni aramıyorum diye, bu kez peşinden gelmedim diye unuttuğumu zannetme. Her zamankinden daha çok seviyorum seni. Şu an şu saniye uğrunda ölebilecek kadar çok seviyorum. Öfkem de aşkımda dinmek bilmiyor.

Senden sonra ben nasıl yaşarım bilmiyorum, ama senin hep mutlu olmanı isterim. Birlikte geçirdiğimiz yıllar içinde seninle yaşadığım her an özeldi, her anı doyasıya yaşadım. Beni çok mutlu ettin. Zaman içinde kızgınlığım geçince seni hep o güzel günlerimizdeki hatıralarla anacağım. Yıllar sonra ben eğer aklına gelirsem bil ki pencerenin önünde en sevdiğin şarkıyı mırıldanıyorumdur yıldızlara Dün akşam yine benim yollarıma bakmışsın

Yalnızlığımı kitaplarda gezindiğim çıkmaz sokaklarda gideriyorum Uzun yıllardır içimde ne niçin, nasıl, niye, nerede sorularının yanıtları içimde birikmiş.

Şimdi onlarla hesaplaşma zamanının geldiğine inanıyorum. Kendime kalacağım burada. Günlük sıkıntılara dönüşüyor, giderek sıkıntılarım. Çok sığ bir yerdeyim. Her yanım çırıl çıplak yalın, karlı kış aylarında gibiyim. Aymazlarım ayıyor bu soğuk aylarda.

Ne yana baksam, bir başka yere gidiyorum.

İçimdekiler, içime sığmıyor. Ben de bu yere sığamıyorum.

Büyüttüklerim, korkularım beni yalınlaştırıp giyindiklerimden soyunduruyor.

Kendimle yenişemiyorum içimde ki ben ile ben arasında bir savaş açmak istiyorum. Bu savası ancak böyle soyunarak kazanabileceğine inanıyorum.

Bir yaprak gibi boşluğa düşüyorum. Hem boşluğa düşüp hem de aşağıda ayaklarım yere basmış kendi (iz) düşüşü(mü) izliyorum...

Uzun süre boşluğa düşmek ya da düşmeyi düşünmek bile zor geliyordu. Ama insan bir yerinden çatlıyor işte.

Bedenim son demlerini yaşıyor. Onu çok zorladığımı biliyorum. Beni biraz daha böyle taşımasını istiyorum. "Onu daha iyi kullanacağım."

Soylu aileden gelmiyorum. Dedem; "Tiflis'te tutsak olduğu sırada ceza evi yıkılmış ve orada ölmüş." Paşa çocuğu değilim. Özel ders almadım, ülkenin en iyi okullarından birini bitiremedim. Boş zamanlarımda Beyoğlu'nda Sarıyer de aylak aylak dolanıp vitrinleri gezemedim. Parayı ancak babama, tekelin ürettiği tütün paketlerini satın alırken gördüm. Sarayburnu sefalarım olmadı . Özel ders alamadım paşababam ve onun çevresinden ötürü insan kümeleri arasındaki erk olan birileri ile tanışma olanağım olamadı. Benim için özel oda düzenlenmedi, hizmetçilerim olmadı.

Düzenli olarak sağlık kontrolüne, özel Psikiyatrlara gidemedim. Kendi 'tin'imi kendim terbiye etmeye çalıştım. . Terbiyesizliklerimi kendi savaşımla çözümlediğimi düşündüm. Başka ırk, dil, dinden insanlarla tanışma olanağım olmadı. On yedi yaşımda ilk turisti gördüm. Onların duygularını ve nasıl yaşadıklarını okumamın dışında başka yerlerden, dostluk ve düşmanlıklardan öğrenemedim. Boş zamanım olamadı. Olduğunda da kitap okuyamadım. Kelli, felli, etkili, yetkili dostlar edinemedim. Ortak dille konuştuğum insanlar benim gibi, benim sınıfımdan.

Gezilerimi, seyirlerimi Ardahan'ın dağlarında koyun, kuzu güderken yaptım. Gençliğim ülkem askeri cuntaların elinde iken geçti. Kavgadan anladığım hep "ekmek kavgası" oldu.

Özgürlük kavramını çocukluğumda kırlarda at koştururken duyumsamıştım, başkaca da bilmem tadı nasıldır.

Kendimi dingin saydığım anlar karnımın yeterince doyduğu, gazete okumadığım televizyon izlemediğim zamanlardır.

At koşturmak istediğim alan da bu olamadıklarımın arenası. Şimdi bu 'Bağ'a yeni geldim diyorum. Amacım kovmak değil.

Bütün bu yoklukları iyi bir seçkiyle yaşamımın varsıl haline dönüştürmeyi düşünüyorum

Size anlatacaklarım sizin yaşadıklarınızın bir başka dille anlatımıdır. Saraylardan, Paris' ten Viyana'daki yazın dünyasından veya oralarda yaşadıklarımdan değil.

Oraları o dünyayı bilmeyi çok isterdim. Onlarında olacağını umuyorum. Yoklarımın bir gün varlıklarım haline geleceğini umuyorum.

Her mevsim ürün için çabalayan yorgun, güneş fukarası kırlar gibiyim.( Her mevsim?)

Sakat bir çocuk gibi hiç büyümüyor içim.

Her yanım boş.Bu boşluk her gün biraz daha korkusunu artırıyor içimde İçimde demişken bu güne değin içimde büyüyenlerin sayısız olduğu kanısındayım.

Bunların içinde biri var ki, çocukluğumun geçtiği yerlerde, çocuk olmadan yaşamak.

Yasamak neresinden ne kadar yakalayabildiysek, o kadar işte. Rüzgarla birlikte dipten dibe savrulup gidiyorum. Bir yerde kök salmak istiyorum. Her kök salacağımı düşündüğüm yer öleceğim yer olacağı oturuyor içime. Bu yüzden kalıcı mülk edinmek içime sığmıyor.

Açılan yaraların kapandığını sanıyorum. Her yara gördüğümde yeniden acıdıklarını duyumsuyorum.

İlkokuldan başlayarak kırk üç yaşıma kadar beslemiştim onları. Kendi ellerimle boğdum düşlerimi. Artık kimseye diyecek bir şey kalmadı. Bu ülkede doğmamalıymış ya da bu kadar içten ve duygusal olmamalıymışım. İnsanları seviyorum onlara güvenmekten başka bir şey düşünemiyorum. Tabi bu da beni sayısız yengilere uğrattı

Bunca üç kağıtçı, dolandırıcı, fırsatçı, iki yüzlü ,batakçı, aldatıcı, kovcu, karacı gibilerinin yaşamayı becermesi içimi kavuruyor.

Bütün bu becerisizlikleri görüp gözlerimi kapatmak yakıyor içimi. Bir yandan da bozulmamış oksijen dökülüyor üzerime Divlit Dağı'ndan. Bir zamanlar ateş püskürtmüş insanlara bu dağ. Şimdi bu alışık olmadığım temiz hava sık sık yağan yağmurlarla içime dolup dolup boşalıyor . Boğduklarımı yeniden et kemiğe büründürmeyi düşünüyorum. Et kemik evet yaşamın tamda bittiği yerde yeniden ete kemiğe büründürmek geliyor, oturuyor içime.

Bir yanım Gaziantep'te kaldı bir yanım Ş.Koçhisar'da. Bir yanım Torosların soğuk pınarlarının kaynadığı tepelerinde ateşlenip kül oldu. Bir yanım Kahramanmaraş'ta, Bir yanım Ardahan ovasında hala yanıp durur.

Bir yanım Ankara'nın kaldırımlarında elimden sökülüp alındı. Şimdi bu parçaların başına oturmuş kaldığım yerlerden toplamaya çalışıyorum. Onları istiyorum. Yeniden bezeyeceğim alındığı yerlerine koyacağım. Mektuplar yazıp dostlarıma buralarda kardelenlerin açtığını bensiz boyun büktüklerini görüyorum diyeceğim. Yakında iğde ağaçlarının ilk yazın kokularının yatak odama gelişlerini şimdiden duyumsuyorum diyeceğim. O binlerce doğadan gelen kokulardan duygularımın da değiştiğini anlatacağım .

Gözlerimi bağlayıp atsalar Gaziantep'in içine, on beş yıl oldu geleli oralardan. gene bilirim Düllük Baba'dan gelen kebap kokularının başında yapılan dostların söyleşmelerini. Son yaz da bağlasalar gözümü bıraksalar bağ bozumunda Ş Koçhisar'a gurbetçilerin içindeki çığlıklardan, pazar yerlerinde pazarlık bozdururken, biçer döverlerin tarlada kaldırdığı toz duman arasında, Avrupa'dan izine gelmiş gurbetçilerin çığlıkları yirmi yıldır içime aslılı durur. Torosların tepelerinden Çukurova'da çeltik, pamuk toplayan işçilerin Çukurova'nın geceleri sıcağından bunalıp çıkardıkları ses hala kulaklarımda durur.

Son yaz da elleri çeltik, pamuk kınası. Çocukların gözlerinde harman sonu ışık hala gözlerimin ferinde saklılar.

Ankara! Ah Ankara bulvarları, ve geride, gerilerde bıraktığım İstanbul gecekondularına harç koyup gençlik terlerimle suladığım kent sokakları. Silahtarağa, Alibeyköy, Eyüp ve Berec orada kaldı umutlarım. Gecekondular yıkılırken yetmişli yıllarda oralarda kaldı

Şimdi gençliğimin geride kaldığı uzun seneleri mahpuslukları geri topluyorum Divlit Dağı'nın üflediği oksijenle birlikte.

Hala inatla

Buralarda hiç mevsim değişmiyor. Hep üşüyorum yaz son yaz yok. Kar yağdı, toprak ilk yaza binlerce canla geldi gitti beni görmeden.

Divlit: Manisa da sönmüş bir yanardağın adı.

Yazan : Turgay DELİBALTA

Aralık 2009 

… BALERİNİM’E…

 

Sessizce söz vermiştim sana…

 

BİR İSTANBUL MASALI

 

7 Mayıs 2010 / İstanbul Devlet Opera ve Balesi

 

Sahneye atılan çiçeklerin arasında, beni en çok etkileyen, bale ayakkabılarımın önüne düşen beyaz bir güldü. Eğildim, gülü alıp kokladım. Üzerindeki kartta “Rose”a” yazıyordu. Yazanları okudum. Başımla “Evet” işareti yaparken ben gülümsüyordum, operanın kırmızı perdeleriyse, yine yavaşça kapanıyordu…

 

Sürprizlerle doluydu bu şehir… Hava, su, toprak, ateş… Göklerden gelen ilahi gücü anlatan, geleneklerin ve dönüşümün temsilcisi olan, kent ve denizin en güzel bütünlüğünü yansıtan, ve geleceği hiç beklemediğin anlarda işte böyle şekillendiriveren mucizeler şehrim… Seviyorum seni İstanbul…

 

-------

Onu tanıdığımda, bundan tam üç sene önceydi. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nın öğrencileri, her yılın ilk günü baş koreograf Sinan Ersoy’un odasına gidip, geldiklerini bildirirlerdi ona… Sinan hoca, yaptığı lirik ve mesaj veren koreografilerle pek çok ülkede tanınır hale gelmiş koreograflardandı. Tüm balerinler gibi ben de ondan hem korkar, hem de hayranlık duyardım.

 

Siyah saçlı ve yeşil gözlüydü Sinan hoca… Hayatı bir balet gibi yaşardı hep. Çok güçlü görünürdü; insanın karşısında nefes almaya korkacağı tuhaf bir korku hissettirecek kadar güçlü… Ama bütün balerinlerini de çok severdi. Onunla konuşmak, tüm sert duruşuna rağmen, okula yeni gelen minik balerinlere hep umut verirdi. Ve her yılın ilk günü, odasına gelen her balerine aynı cümleleri tekrarlardı.  Bense, bu cümleleri hala hatırlıyorum, her kelimesini hem de…

 

            “Rose Can… Dans etmek çok güzeldir, ama kesinlikle kolay değildir, unutma. Burası hayatin olacak senin ve dans etmek olacak tek aşkın. Düşeceksin, canın acıyacak, korkacaksın bazen; ama ayağa kalkacaksın yine, ve devam edeceksin dans etmeye. Çünkü sen balerinlere ait bir hayat seçtin Rose; ve artik bale için nefes alacaksın. Ve biliyorum ki, başaracaksın…”

 

------

 

7 Ekim 2009’da, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’ndaki altıncı yılıma başlarken, ses tonunu hala hatırlıyordum. Sert, ama sevgi dolu… “Sinan Ersoy” yazan beyaz kapıyı açıp içeriye girdiğimde, telefonla konuşuyordu. O her zamanki otoriter ses tonu, bu kez bir gösteri için hayal ettiği dekorları nasıl çizeceğini anlatıyordu telefondaki kişiye.  Tam karşısında, yüzünü görmediğim genç biri oturuyordu. Beyaz giymişti, her şeyi beyazdı; şapkası da… Evet, bir denizciydi bu; o küçüklüğümden beri çok sevdiğim denizlere ait biri… İlk kez, beyaz rengi çok sevmiştim; bu genç denizci beyazı kesinlikle çok güzel taşıyordu. Odayı ve genç denizciyi incelerken, Sinan hoca telefonu kapatmıştı.

 

-                      “Hoş geldin Rose! Yeniden hoş geldin. Umarım dans etmeyi özlemişsindir; çünkü bu sene bir “pas de deux” yapacaksın; ve inan, bu hiç kolay değildir! Çok çalışman gerekecek.” 

 

Tanrım! Bir “pas de deux”… Bu, bir balerinin yapmayı hayal edebileceği en güzel şeydi. Bir baletle, o kocaman sahnede yalnız dans etmek! Birbiri ardına eklenen dönüşler, zıplamalar, adımlar, ve selam… En güzeli de sahneye atılan çiçekler olurdu zaten. İnanamıyordum! İnanamıyordum ama konuşmak zorundaydım o anda.

 

-                      “Merhaba hocam. Gerçekten dans etmeyi çok özledim ve inanın, en iyisini yapmaya çalışacağım.”

 

-                      “Biliyorum Rose, eminim, çünkü seni tanıyorum, seni tanıyor ve sana güveniyorum.”

 

-----

 

Bana bundan sonra ne söyleyeceğini bilmiyordum.  Odama gidip eşyalarımı yerleştirmeliydim; ama gözlerim hala beyaz üniformalı denizcideydi. Sanırım, nedenini bilemesem de, Sinan hocanın bizi tanıştırmasını istiyordum. Siyah saçlı, mavi gözlüydü genç denizci ve o deniz gözler, o anda kesinlikle beni izliyordu. Sinan hoca, düşüncelerimi anlamış gibi söze başladı.

 

-                      “Sizi tanıştırmalıyım Rose. Bu Bay Emre Erten. 24 yaşında bir denizci kendisi. Benim çocukluk arkadaşım olmasına rağmen, artık en yakın dostu deniz oldu onun ve onu üç aydan önce gördüğümde, inan seviniyorum!”

 

-                      Emre, bu da Rose Can… Bu okulda tanıdığım en zarif, en mükemmel balerindir. Bu yıl, bir “prima balerin” olacak. Çok genç daha; ama gerçekten güzel dans ediyor. Onu bir kez izlemelisin! Bu yıl, İstanbul Kültür Başkenti etkinliklerinin bahar teması için Opera ve Bale binasında düzenleyeceğimiz prömiyerde de bir “pas de deux” yapacak. Burada olmaya çalış!”

 

Farklı kültürlerde bile olsa, bazı duygular ortaktı galiba… Birbirimize bakıp gülümsedik genç denizciyle. Emre… Sevmiştim bu ismi. Sanırım, genç denizciyi sevmiştim aslında. İkisine de gülümseyip, odadan çıkarken, duyduğum cümleler Emre Erten’e aitti.

 

-                      “Geleceğim Sinan! Operadaki gösteride kesinlikle burada olacağım…”

 

 

10 Ekim 2009/ İstanbul’da bir Yunan Kızı

 

Bu odayı seviyorum! Kesinlikle seviyorum… Yatağım boğaza bakan pencerenin yanında duruyor. En büyük karmaşaya ve derinliğe inat sessiz, mavi bir huzur var sanki o sularda… Hele ki o köprü… Geceleri yakılan ışıklarıyla insanı alıp bambaşka dünyalara götürüyor sanki… Çocukluğumda babamın başucuma oturup ben uyuyana dek anlattığı Peter Pan masalındaki Tinkerbell karakterinin büyüsü gibi… Tek fark, burada her şey gerçekti… Uzanıp dokunuvereceğin kadar gerçek…

 

Başucumdaki masanın üzerinde, en yakın arkadaşımla çekilen fotoğrafımız var. Eleni… Dokuz sene önce İstanbul’a geldiğim gün, onu Atina’da bıraktım; Ege’ye komşu ve farklılıkların içinde bir ahenk taşıyan o ülkede… Onu ve tüm hayatimi… Annemin, küçüklüğümden beri hayalini kurduğum balerinliği, babamın ülkesinde gerçeğe dönüştürmemi istemesiyle birlikte, ilköğretimi bitirince Türkiye’ye, babaannemin yanına yerleşmiş, bir sene boyunca Opera Bale’nin kurslarına devam ettikten sonra, girdiğim sınavı en yüksek notla kazanmıştım. Lisede başlamıştım konservatuara, ve bugün İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı üniversite üçüncü sınıf öğrencisiydim.  Okula kabul edildikten sonra, babaannemin yanından ayrılıp yurda yerleşmiştim. Şehrin büyüklüğünü öyle güzel ispatlıyordu ki yollar… İki yaka arasında bir ömür geçiyordu sanki sabah trafiğinde… Yıllar geçtikçe alışsa da insan o trafiğe, köprülerin etrafındaki o eşsiz manzaraya dalıp gitmektense, yarım saatlik tatlı bir uykunun kucağına yuvarlanmayı tercih ediyordu genellikle çalışanlar… Farklı bir yaşam vardı bu şehirde… Daha ilk geldiğim gün anlamıştım aslında beni burada çok güzel şeyler beklediğini… Hani derler ya “Taşı toprağı altın şehir” diye… Öyle işte…

 

Dört elementin kentiydi burası… Hava, su, toprak, ateş… Boşuna kazanmamıştı 2010 Avrupa Kültür Başkenti olabilme gururunu bu şehir. İnsana dört mevsimi yaşatan bir hava, kuraklığın en büyük tehdit haline gelmeye başladığı yıllarda insanın içini ferahlatacak bir su cenneti, dünyadaki en büyük ekonomik krize rağmen bereketini damla damla da olsa koruyacak, Türklere ait, en büyük özveriyle ve en güzel mücadeleyle alınmış topraklar, ve her şeyi yakıp küle çevirebilecek, tarihte en derin izi bırakabilecek gücüyle ateş…

 

Küçükken babamın hep anlattığı gibi, baktı mı bir daha bakası geliyordu insanın bu şehre… İlk gördüğünde seni yutuverecekmiş gibi gelen kalabalığa ve yaşamın akıp giden hızına rağmen, zaman geçtikçe bir parçası oluyordu bu şehrin insan… Ona gelenleri içine alan, kucaklayan bir karakteri vardı İstanbul’un… Farklı kültürlerin, medeniyetlerin kenti unvanına sahip olması boşuna değildi…

 

Yatağımın yanındaki duvarda, sevdiğim herkesin resmi asılıydı. Annem, babam, büyükannem, ağabeyim, bale öğretmenlerim ve tüm arkadaşlarım… Bu odaya geldikten üç gün sonra yapıştırmıştım onları duvara; bu odada yaşamayı üç gün sonra kabullenebilmiştim çünkü… Öylesine yalnız hissetmiştim ki burada kendimi ilk başta. Sevdiğim her şey, sevdiğim herkes çok uzaktaydı ve ben ulaşamıyordum onlara özlediğim her an… Korkuyordum; yalnızlıktan küçüklüğümden beri korkuyordum ben. Öyle zordu ki doğduğun topraklardan ayrılmak, yılların sana bağladığı alışkanlıklardan sıyrılmak ve adapte olmayı öğrenmek bambaşka bir şehre, bambaşka bir ülkeye ve kültüre… Babamın bir Yunan kızına âşık olmasıyla başlamıştı bu kültür ahengi bizim ailede… Stella… Hayatının en deli çağlarını Ege’nin iki yakasında yaşanan bir aşkla geçirmişti babam, ve o aşkın meyvesi olmuştum ben… Annem gülleri çok sevdiğinden, ve onların birbirleriyle iletişim kurmalarını sağlayan ilk dil İngilizce olduğundan, benim adımı bu dilde gül anlamına gelen Rose koymuşlardı… Yunanistan’da yaşamayı seçmişlerdi annemle babam, ve yapılan bu tercihle birlikte orada doğmama rağmen, Türkçe de anadilim gibi olmuştu benim…  Beyaz tenli, mavi gözlü, melek sesli bir annenin Yunanca ninnileriyle uyurken, Türk olduğunu yüreğindeki o kor saçan aşka rağmen hiç unutmayan, gün geçtikçe onu daha çok yaşatan bir babanın masallarıyla büyüyen bir bebek, iki kültürü de taşıyordu yüreğinde. 

 

Bir süre bocalamıştım bu şehre adapte olabilmek için. Sonra, yüreğimdeki tüm özlemlere ve tüm korkulara rağmen, artık hayatımın “dans etmek” olduğunu kabullendim Sinan hoca’nın o müthiş sözleriyle. Ve resimlerim, uzakta kalan eski hayatıma beni yakınlaştıran en özel şeyler oldular o gün. Resimlerim ve kalbimdeki hatıralarım…

 

-                      “Selam Rose! Bak, sana beyaz güller getirdim; senin sevdiklerinden…”

 

İçeri giren Melek’ti. Benden bir sınıf altta okuyordu ve aynı odayı paylaşıyorduk. Ailesi Selanik göçmeni olan Melek, Türkiye’de doğmuştu. Bembeyaz, bebek saflığını andıran yüzünde çocukluğumun en temiz dostluklarını, hayallerimi buluyordum sanki. Gülüyordum onunla olduğum zamanlarda, tatlı, hoş bir huzur veriyordu insana. Ders saatleri dışında neredeyse tüm zamanımızı birlikte geçiriyorduk zaten. Giyim tarzlarımız, gülüşümüz, konuşmalarımız, hatta adım atarken bize seslenenlere cevap vermek için yaptığımız bale figürlerini andıran ani dönüşlerimiz ve ayakuçlarımız dışa dönük olarak attığımız ördek misali adımlarımız bile benzemeye başlamıştı gün geçtikçe. Öyle ki, Sinan hoca bir gün “ikizler” demişti bizi gördüğünde…

 

-                      “Selam Melek! Tanrım, bu güller çok güzel kokuyor, çok teşekkür ederim.”

 

Gülleri alıp beyaz porselen vazomun içine koydum ve yatağımın karşısında duran küçük ahşap masanın üzerine yerleştirdim; ağabeyimin armağan ettiği balerin tablosunun asılı olduğu duvarın tam altındakine. Ufak şeylerle hayatıma yaklaşmayı, özlediklerime yaklaşmayı seviyordum. Ve altı yıl sonra, bu odayı da kesinlikle seviyordum ben. Melek ile kendime iki bardak bergamut aromalı çay hazırladım; ve pencerenin önündeki denize bakan koltuklara geçip konuşmaya başladık yine. Dışarıda esen hafif rüzgâr camlara vuruyor ve derinden gelen melodik, ıslığa benzer bir ses eşlik ediyordu konuşmamıza.

 

-                      “Biliyor musun Melek? Bu yıl 7 Mayıs günü Kültür Başkenti Projesi için yapılacak ilk gösteride bir “pas de deux” yapacağım. Odasına gittiğimde Sinan hoca söyledi! Ve bir denizciyle tanıştım onun odasında; öyle tatlı gülümsüyordu ki Melek… Biliyor musun? Sanırım o da gelecek galaya! Emre Erten…”

 

-                      Rose… İnanmıyorum! Her iki haber de süper! Önce, bu Emre Erten kim? Ve sonra; çalışmalar ne zaman başlıyor?”

 

………….

 

Bildiğim her şeyi anlattım ona bu gece; genç denizci Emre Erten'i, ve çalışmaların Kasım ayının ilk günü başlayacağını... Gece yarısından çok sonra, sabaha karşı dörtte, gün İstanbul şehrine günaydın demeye hazırlanırken yattığımızda, sanırım Melek de ben de, Emre adlı o genç denizcinin beni etkilediğini biliyorduk. Bilmediğimiz tek şeyse, o genç denizcinin hissettikleriydi… Ve bunu öğrenmemiz için kesinlikle çok beklememiz gerekmeyecekti…

 

 

8 Kasım 2009/Dostluk Saklı Bu Şehrin Kanatları Altında…

 

-                      “Omuzların Rose! Omuzların!  Daha dikkatli olmak zorundasın!”

 

Biliyordum, biliyordum ama dengede kalmayı unutmuştum galiba! Bu uzun dönüşü yaparken dik durmayı hiç başaramıyordum ki… Bir haftadır dans ediyordum ama hala Sinan hocanın istediği kadar iyi değildim. Zor bir hareketti bu; arka arkaya dört dönüş yapıp zıplamam ve aynı dengeyle yere inmem gerekiyordu. Dik durmalıydım dengede kalmak için, ama bir türlü yapamıyordum ki… Benim solo dansımın bir hareketiydi bu. Ve benden sonra Defne, Lena, Kerem ve Siena Leyla’nın dansları vardı. Defne’yi çok seviyordum. Kıvırcık siyah saçları, bir balerin olduğunu yansıtan zarif ve incecik boynu, ışık saçan kahverengi gözleri vardı. Bu okula kabul edildiğim ilk senenin ikinci döneminde tanışmış ve bir daha da ayrılmamıştık zaten… Çok farklıydık aslında Defne’yle; ama ona ne zaman ihtiyacım olsa, bir yerlerde buluyordum onu.

 

Esmer, yeşil gözlü Kerem’le birlikte dans eden Lena, kesinlikle çok özeldi benim için. Onu tanıdığımdan beri, dördüncü sınıf öğrencilerinden Güney Amerikalı Paul ile birliktelerdi. Öyle güzel bir çiftti ki onlar… Hep hayalini kurduğum “farklı kültürlerin aşkı” onlarda hayat bulmuş, aşkın kültür farklılığı tanımadığının en güzel ispatı olmuşlardı benim için bu şehirde. Bir Amerikan ailesinin yaşamak için Türkiye’yi seçmiş olması çok şaşırtmıştı önceleri beni. Öyle ya, herkes yurt dışına gitmek için ölüp bitmiyor muydu son yıllarda? Ancak Paul’ün ailesinin kökeninin Beyrut taraflarına dek uzandığını ve yalnızca zorunlu bir Amerika seyahatiyle orada doğmuş ve büyümüş olduğunu öğrenince, yıllar sonra bu öze dönüş beni yalnızca mutlu etmişti. Amerika’da okurken buraya geri dönmeye karar veren ailesinin ısrarlarına engel olamamış, konservatuardaki kaydını sildirip burada yeniden sınavlara girmek ve yeniden birinci sınıftan başlamak zorunda kalmıştı. Yeni bir ülkeye adapte olma sürecinde aşk ona yardımcı olmuş, onu kucaklayan bu şehirde sevgilisine ulaşmak için Türkçeyi daha büyük bir hevesle öğrenir olmuştu. Yarım yamalak kurduğu bazı cümlelere rağmen çok kısa sürede çok yol almıştı ama. Lena ise sarışındı ve çoğu balerin gibi uzun saçlıydı. Aynı sınıfta olduğumuz ders saatleri dışında az görüşebiliyorduk onunla. Ama biliyordum ki, onu her aradığımda o telefonu açacaktı. Aynı şeyleri düşünüyorduk, aynı şeyleri hissediyorduk onunla çoğu zaman ve biliyordum ki, beni çok iyi anlıyordu.

 

Siena Leyla’yla çok şey paylaşmıştım bu okulda, ve tüm dans hareketlerini birlikte çalışırdık ilk günden beri. Tıpkı benim gibi kültürlerarası bir aşkın ürünüydü Leyla. Kendisinin Türk olduğunu üzerine basarak söylese ve buna inansa da, çok yakışıklı bir İtalyan gencin güzeller güzeli bir Türk kızına âşık olmasıyla başlayan ve Türkiye’de evlenip bu ülkeye yerleşmeleriyle devam eden bu hikaye, Siena Leyla’nın doğumuyla daha da özel bir hal almıştı. Uzun, simsiyah ve dümdüz saçları, bembeyaz pamuk gibi teniyle, İtalyan güzellerine ait yanını da tüm açıklığıyla gösteriyordu aslında. Kendine ait bir hayati vardı Leyla’nın, kendi arkadaşları vardı tıpkı benim olduğu gibi. Ama biz, beraber olmayı seviyorduk onunla.  Bu şehir toplamıştı bizi bir araya sanki. Dostluk vardı bu şehrin kanatları altında… En zor, en güzel anları paylaşmamızı, ve bizden sonra geleceklere izler bırakmamızı sağlayan bir dostluk…

 

Defne, Lena, Kerem ve Siena Leyla dışında birçok dansçı vardı salonda. Hepsini tanıyordum ve hepsi de beni tanıyordu. Birkaçı gelip, hep benim gibi dans etmek istediklerini söylemişti birkaç kez. Onlara gülümsemiş, “Dans ederek yaşıyorum; sadece bu yüzden böyle görüyorsunuz beni!” demiştim bir gün onlara… Doğruydu bu; dansla yaşıyordum ben, dansla nefes alıyordum…


Tüm bunları düşünürken, Lena ve Kerem’in dansı bitti ve Sinan hoca yarın saat dokuzda burada olacağını söyledi bizlere. Her zamanki gibi, saat sekizde burada olup bir saat egzersiz yapacak ve saat dokuzda büyük koreograf geldiğinde hazır olacaktık. Bale ayakkabılarımı ve bale eteğimi elime alıp çıktım salondan. Ayaklarım su toplamıştı ve canım çok acıyordu. Koridorda asılı olan o çok sevdiğim balerin resimlerine bile bakmadan odama gitmek için hızlı hızlı yürürken, Madamme Suzanne’in sesini duydum.

 

-                      “Selam Rose, nasılsın?”

 

-                      “Merhaba Bayan Suzanne. Uzgunum ama hic iyi degilim. Bu sene bir “pas de deux” yapmam gerekiyor; ama ayaklarım çok acıyor. Sanırım dans edemeyeceğim artik!”

 

-                      “Hayır! Dans edeceksin. Bunu başarabilirsin sen. Biz görmek istiyoruz o sahnede seni. Tamam?”

 

-                      “Peki Bayan Suzanne. Teşekkür ederim.”

 

Bayan Suzanne, konservatuarın hocalarındandı. Henüz onun öğrencisi olmamıştım, ama Sinan hoca beni onunla tanıştırdığından beri benim psikologum olmuştu sanki. İngiliz Kraliyet Balesi’nin en eski dansçılarındandı. Orada tanıştığı bir Türk dansçıyla yaptığı evlilik sonucunda hayatı Türk topraklarına dokunmuştu. Daha bu ülkeye ve bu şehre ayak bastığı ilk gün bu şehrin doğallığına hayran kaldığını dile getirirdi her fırsatta yarım yamalak Türkçesiyle…  İstanbul Devlet Konservatuarı ile yaptığı antlaşma sonucunda her ayın bir haftasını bizim okulda bizlere ders vererek geçiriyordu. Ne zaman başaramayacağımı hissetsem, bir yerlerde karşıma çıkar ve ben onun yanından ayrılırken hep devam etmeyi seçmiş olurdum.  Farklı bir enerjisi vardı onun, sanki bir melek dokunmuş gibi hissettiren, insana her vazgeçtiğinde “Dur, sakın vazgeçme, devam et” duygusu hissettiren tuhaf bir yanı… İnsan hakikaten hayatına bir meleğin dokunduğunu hissediyordu. Eski İstanbul’a ait, İstanbul’un daha Osmanlı’ya ait olduğu dönemlerde haremin en masum kızını anımsatan bir zerafeti vardı kadının… Güç veriyordu bana o; ve kesinlikle çok özeldi.

 

Kaldığımız yurdun koridorunun sonundaki odamın kapısını açtığımda, yerde beyaz bir zarf buldum. Kimden geldiğini bilmiyordum. Melek odada değildi, derste olmalıydı. Zarfın ona olacağını düşünüp yüzümü yıkamak için duşlara yönelirken, zarfın yanına konmuş küçük kağıdı gördüm. Üzerinde

 

 “Rose bu mektup sana aitmiş. Sinan Ersoy” yazıyordu.

 

Bir mektup mu? Bana mı? Sinan hocadan mı? 

 

Yatağımın üzerine,  balerin olduğumu anlatan bir şekilde oturdum yine. Sessizce, ama büyük bir merakla zarfı açtım. Çok düzenli ama hiç tanımadığım bir el yazısıydı içindekiler. Okumaya başladım:

 

“Sevgili Rose,

 

Bir denizci gibi yazacağım sana. Ne yazacağımı bilmiyorum ama yazacağım. Denizcilerin hayati denizlerdir hep. Sonsuza kadar denizlerdir. Bir balerinin hayatıysa sahne… Hayatımda ilk kez, bir balerinin hayatı beni bu kadar etkiledi… Sanırım, bir balerin beni bu kadar etkiledi. Sinan çocukluk arkadaşım benim. Ve o gün beni seninle tanıştırdığı için ona teşekkür ettim. O odaya, o gün girmemi sağladığı için Tanrı’ya, ve seni bana en ummadığım anda, en ummadığım mekanda getirdiği için bu güzel İstanbul şehrine de… Saçlarını bir balerin gibi toplamıştın o gün; yüzünün bütün masumluğunu görebilmiştim gülümsemende. Ve eminim, saçların toplu olmasaydı da görebilirdim. Sen odadan çıktıktan sonra, Sinan’a, bir balerinin bir denizciyi sevip sevemeyeceğini sordum. Bana, buna sadece bir balerinin cevap verebileceğini söyledi.  Senin gülleri ve melekleri sevdiğini, denizi de sevebileceğini söyledi bana. Zarif şeyleri severmişsin… Rose; ben bir denizciyim. Sevdiğim insanlara istediğim kadar yakin yaşayamıyorum hiç; onlara uzak olmayı ama hep onları çok sevmeyi öğrendim hayatta. Bugün, bu denizi bir balerinle paylaşmak istiyorum ilk kez. Bilmeni istiyorum; buralarda fırtına olacak bazen, yağmur yağacak, ya da kar… O zamanlarda yanına gelemeyeceğim belki; İstanbul çok uzak olacak bana… Ama bil ki kalbimde olacaksın sonsuza kadar… Ve güneş yine doğduğunda, hemen bu şehre, yanına geleceğim. Çünkü seni seviyorum. Ve biliyorum ki, balerinler güçlü olurlar. Bu yüzden sana soruyorum şimdi Rose; bir denizcinin balerini olmak ister misin sen? Ve bana, sana “balerinim” diyebilmem için izin verir misin acaba?
                                                                                             

Emre Erten”

 

----

 

Mektubu anlamak için ikinci kez okumak zorunda kaldım; doğru anladığıma emin olmak için. Emre Erten’e, etkilendiğim o genç denizciye ait ilk mektuptu bu.  Ve benim ona yazacağım cevaptan sonra, kesinlikle diğerleri olacaktı. Emre, mektubun içine, ona nasıl ulaşacağımı bilemeyeceğimi düşündüğü için mail adresini de eklemişti. Bilgisayarın başına geçip oturdum ve aklıma gelen ilk cümleyle yazmaya başladım.

 

“Sevgili Emre,

 

Sinan hocanın dediği gibi, buna ancak bir balerin cevap verebilirmiş. Ve o haklı; gülleri ve melekleri seviyorum ben. Bir balerinim çünkü.  Ve güllerle melekler balerinlere ait gibi geliyor bana. Ve ben, denizi hep severdim; minik bir balerinken bile… Bir balerin gibi yaşamayı seviyorum ben. Gülümsemeyi seviyorum; dans etmek gibi çünkü. Ve biliyorum ki, denizlerde fırtınalar olacaktır. Bu şehir elini uzatsan dokunamayacağın kadar uzağında kalacaktır bazen. Özletecektir bana sevdiğimi… Ama ben bir balerinim; ve balerinler düşmekten korksalar bile dans ederler. Düşseler bile, yine kalkıp devam ederler dansa. Taa ki, bir daha dans edemeyecekleri güne kadar. Ve o günü düşünüp vazgeçmezler dans etmekten asla.

 

Denizlerde fırtınalar olduğunda yanımda olamayabilirsin; ihtiyacım olan tek şey kalbinde olduğumu bilmek olacaktır. Yanımda, bu şehirde olmasan da, yanında, olduğun şehirde olduğumu hissetmek...  Çünkü tıpkı dediğin gibi, ben bir balerinim ve bir balerin gibi güçlü olmalıyım eğer sen uzaktaysan.  Ve sanırım, yapabilirim… Sinan hocaya çok saygı duyuyorum; ve ona benim için de teşekkür etmeni isterdim genç denizcim… Bana seni getirdiği için Tanrı’ya ve bizi buluşturan bu görkemli şehre de tabii ki…

 

Bana denizleri anlat,  olur mu?

                                                                                              Balerinin”

 

Hayat, pamuk ipliğine bağlı yaşarken pamuk helva tadında sürprizler sunardı insanlara işte… Ben Emre’nin fırsat buldukça maillerini kontrol edeceğini ve bana cevap yazacağını düşünürken, o beni her seferinde şaşırtacak ve zamana ayak uydurup gün geçtikçe modernleşen bu şehirde, geleneklerin en güzelini yaşatmaya devam ederek benim her mailime bir mektupla yanıt verecekti…

 

Bu koca İstanbul şehri, ilk kez yalnızlığımı hiç beklenmedik bir şekilde benden çekip almış, bana aşkın en güzel haliyle göz kırpmaya başlamıştı…

 

4 Aralık 2009/Sevgi Yumuşatır Kalpleri…

 

Yazdığım bu mailin üzerinden bir aydan fazla zaman geçmişti. Bütün bir günü dans ederek geçiriyordum; akşamlarıysa Melek’le zaman geçiriyordum genelde. Sinan hoca, Emre’yle olan ilginç ilişkimi öğrenmişti. Tam bir hafta önce beni odasına çağırmış, bana Emre’den gelen beyaz bir gül vermişti…

 

-                      “Emre bu gülün sana benzediğini söylememi istedi. Bir tane de onda varmış, ve ona seni hatırlatıyormuş”

 

Gülümsüyordu bunları bana söylerken.  Derslerdeki o sert adam, böyle yumuşacık gülümsüyordu.  Sevgi böyle bir şey olmalıydı galiba; en sert şeyleri bile yumuşatabilen… Güle tutturulmuş bir not vardı Emre’nin yazdığı:

 

“Denizlere ait bir güle, gülümse balerinim. Seni seviyorum”

 

Odadan çıkarken gülümsüyordum…

 

 

 

31 Aralık 2009/İstanbul’da Değişim Rüzgarları Eserken…

 

Yılın son günü… Yarın, yeni bir yıl olacak. Son hızla değişmeye başladı bu şehir. 2010 için müthiş bir hazırlık devam ediyor. Yeni bir yıla girecek olmanın da ayrı bir heyecan kattığı bu kentte, ilk kez bu kadar büyük bir organizasyonun yapılacak olmasının getirdiği “Her şey mükemmel olmalı, burası İstanbul, medeniyetlerin beşiği” düşüncesi yediden yetmişe herkesin içine işlemiş durumda sanki… Işıklar gecenin karanlığını öyle güzel aydınlatıyor ki… Sokaklar olmadığı kadar temiz tutulmaya çalışılıyor. Gerçekleştirilecek proje ve organizasyonların hazırlıkları büyük bir özenle sürdürülürken, şehir tüm hızıyla Avrupa Kültür Başkenti olmaya hazırlanıyor. İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nde konservatuar öğrencilerinin 7 Mayıs’ta sergileyeceği gösteri için çok sıkı çalışıyoruz.

 

Öyle çok dans ediyorum ki, uyumayı unutuyorum bazen. Sinan hoca mükemmel bir koreograf, ve “mükemmel” olmasını istiyor her hareketimizin. Kızıyor, bağırıyor bazen bana; ama biliyorum ki en iyisini istiyor benim için. Sabah dokuzdan öğle yemeğine kadar dans ediyorum. Bir saat ara verdikten sonra saat altıya kadar yine dans… Bale salonundaki her resmi, piyanonun üzerindeki çiçekleri, yerdeki taşları bile ezberledim artik. Bugün kostüm provamız vardı. Beyaz bir bale kıyafeti yapılmıştı benim için; bir prensesin gelinliğine benziyordu sanki. Birlikte dans ettiğim Kerem’e ise, siyah bir takım hazırlanmıştı. Öyle güzeldi ki kıyafetler, rüya gibiydi sanki.

 

Emre’den sadece bir kart alabildim. Denizlerden gelen mektuplar iki ayda ancak ulaşıyordu zaten. Bana İngiltere sahillerinden yazmıştı o kartı. Bir balıkçının hayatini kurtarmışlar; teknesi batmak üzereymiş genç adamın. “Hayat kurtarmak güzel, ve onu kurtardığımdaki gülümsemesi bana seni hatırlattı balerinim” yazmış.

 

Sanırım, genç denizcimi çok özledim ben…

 

 

1 Ocak 2010/Yeni Bir Güne Uyandı İstanbul Şehri

 

“Balerinim;

 

Yılın ilk günü bugün, ve bence umudun da ilk günü. Bugün rüzgarlı bu deniz ve ben yanında olamıyorum. Ama bazen hayat, sabretmemizi istiyor bizden. Umut etmemizi istiyor. Dört yıldır bu denizlerin bana öğrettiği tek şey var balerinim. Hayat, karşılaştığımız fırtınalarla değil, gemiyi limana ulaştırıp ulaştıramadığımızla ilgileniyor bizim. Ve ben, seviyorum sabretmeyi; çünkü sonunda hep sevdiğim insanlar oluyor beni bekleyen.  Sen varsın şimdi… Ve unutma Rose, sen bir balerinsin; balerinlerse güçlü olmalıdırlar. En zor hareketleri düşmeden yapabilmek için güçlü olmalıdırlar. Nefes aldığın sürece dengede kalmayı unutma balerinim; unuttuğun zamansa, odanın denize bakan penceresine gidip gökyüzüne bak. Hava açık olduğu günlerde umudu göreceksin orada; ve sana güven yollayacağım denizden esen rüzgarla. Senden tek istediğim gülümsemen balerinim; çünkü ben senin en çok gülümsemeni özlüyorum buralarda.

 

Dansının neredeyse bitmek üzere olduğunu yazmışsın bana. Biliyor musun; seni, mavi gözlü o zarif balerinimi sahnede görmek istiyorum. Eğer dün gece seni yıldızların arasından izlediğim gibiysen, sadece mükemmel olabilirsin. Ve eminim, öylesin balerinim…

 

Bugün yeni yılın ilk günü, ve bence umudun da… Gözyaşlarını durdurup, özlemlerini kalbine sakla sevgilim, unutma; özlediklerine ne kadar uzak olursan,  onlar sana o kadar yakındadırlar. Çünkü kalbin, sana çok yakındadır balerinim. Tıpkı senin şu anda benim bu kadar yakınımda, bu kadar kalbimde olduğun gibi.

 

Mutlu yıllar balerinim; gözlerini kapat, sana umudu yolluyorum bugün…

 

                                                                                              Emre”

 

Gözlerimi açtığımda, Melek’in başucuma bıraktığı zarfı bulmuştum. Yeni bir güne uyanmanın en güzel yanı, sevdiğin birinin bir yerlerde nefes alıyor olduğunu bilmekmiş, anladım bu sabah… İstanbul şehri tüm ihtişamıyla yeni bir yıla, yeni bir güne uyandı. Denizin rengi daha bir mavi, gökyüzü daha aydınlık, yeşiller daha bir yeşil bu sabah bu şehirde. İstanbul kendini tanıtıyor Avrupa’ya. Yıllardır süren hükmünün ihtişamını duyurmaya başlıyor bugün. Kız Kulesi daha bir gizemli… Fransız Sokağı daha hareketli ve Haliç’in eşsiz bir panaromasını sunan Galata Kulesi daha bir kalabalık sanki… Boğaziçi köprüsü can acıtan olaylara değil, sevgiye şahitlik ediyor bu sabah… Köprü altı çocuklarının bile dillerinde tanıdık melodiler… Yeditepe en görkemli yeşilliğiyle göz kırpıyor orada oturmuş simit peynir yiyen, yeni tanıştıkları her hallerinden belli olan bir çift sevgiliye… Bağdat Caddesi alışılmıştan bile daha kalabalık… Topkapı sarayı en özenli kıyafetini kuşanmış selam veriyor onu ziyarete gelen turistlere… Çırağan Sarayı yılın ilk düğününe hazırlanıyor pür telaş… İstanbul, yeni bir güne “günaydın” diyor kısacası, yepyeni bir coşkuyla bu defa…

 

 

4 Mart 2010/İstanbul’dan Çok Uzakta Bir Yerde…

 

- “Rose!  Rose! Telefona çağırıyorlar seni…”

 

Bale kıyafetlerimi hazırlarken bana seslenen Melek’ti.

 

Bir telefon? Yoksa arayan Emre olabilir miydi? İki aydır sadece bir kez yazabilmiştim ona, o kadar sıkı çalışıyordum ki; akşamları odaya geldiğim gibi uyuyordum. Koşarak telefonların olduğu odaya gittim.

 

- “Alo?”


- “Rose! Benim Eleni. Beni unuttuğunu düşünmeye başlamıştım artık!”

 

- “Tanrım Eleni! Seni nasıl unuturum; ama bu aralar öyle çok dans ediyorum ki, Emre’ye bile sadece bir kez yazabildim ”

 

- “Emre? … Rose, o da kim? Neler oluyor?”

 

Eleni en yakın dostumdu benim. İnsanı büyüleyen, hayatına yepyeni bir renk katan bu şehre yaptığım ilk yolculukta, İstanbul’dan çok uzakta bir yerde, Yunanistan’da bıraktığım hayatıma ait en özel insandı. Ve böylesi bir dostluk, bir insanın sahip olabileceği en güzel şeydi. Beş dakika konuştuk onunla telefonda; düşünceleri ve olayları nasıl o kadar özetleyebildiğime sonradan şaşıracağım bir hızda her şeyi anlattım ona. Ve telefonu kapatırken, operada 7 Mayıs’ta sergilenecek olan gösteriye çağırdım onu da.  En yakın dostumdu… Ve tıpkı ailem gibi, o gün orada olmayı hak ediyordu. Kesinlikle hak ediyordu.

 

 

10 Nisan 2010/ Dolunayda İstanbul Şehri …

 

Elimdeki dört uçak biletini postaya verdikten sonra, okula geri döndüm. Biletler, annem, babam, ağabeyim ve Eleni içindi. Bir hafta içinde onlara ulaşırdı sanırım. Biletlerini yollarken, o gün burada olmalarının onlar için iki ayrı mutluluk olacağını henüz bilmiyordum. Bu şehrin, hayatıma böylesi bir sürpriz hazırlayacağını hayal bile edemezdim…

 

Gösteriye bir aydan çok daha az zaman kalmıştı. Kostümlerimizin son provaları yapılıyor, her gün sabahtan akşama kadar sekiz saat dans ediyorduk. Sinan hoca yine çok iyi bir iş çıkarmıştı, kesinlikle büyüleyici bir koreografiydi 7 Mayıs’ta sergilenecek olan. Emre’den gelen mektupları odamdaki sandıkta saklıyordum ve ne zaman onu özlesem birini alıp yeniden okuyordum. Bugün de öyle yaptım ve altı saat dans ettikten sonra, odama gidip bir hafta önce elime ulaşan son mektubunu açıp okumaya başladım.

 

 “Balerinim” diye başlıyordu yine; her mektubunda olduğu gibi.

 

“Şimdi gece buralarda… Denizin ortasında yıldızlarla konuşuyorum, çünkü burada sevgiyi paylaşacak kimse yok. Ve ben seni yine çok özledim. Yıldızlardan birinin üzerine oturup, seni görebilmek ve seni ne kadar çok sevdiğimi söyleyebilmek isterdim.

 

Biliyor musun? Ben küçükken, babam bir gece ben uyumadan önce bana, “sevdiğin insanlara bunu göstermek için yarını bekleme; çünkü yarın bugünkü kadar yanında olamayabilirler” demişti.  İşte bu yüzden, sana seni ne kadar çok sevdiğimi her gün söylemek isterdim.  Çünkü bunu babama yapabilme şansım pek olmamıştı balerinim… Ve bunu bana daha önce söylemiş olmasını dilerdim onun; meleklerin arasına karışmadan önce…

 

Dün çok yakın iki arkadaşım kavga ettiler; sadece birbirlerini yanlış anladıkları için hem de... Bense fark ettim ki, insan en çok en yakınındakileri kırdığını fark etmiyor. Tıpkı benim gibi… Küçükken, babamın bana uyumadan önce bir tek kez sarılmasını isterdim. Ya da içten bir gülümseme, hiç beklemediğim bir anda. Ama o, bunları yapmak için hep özel bir günü beklerdi. Ve hiç anlamazdı bunun beni ne kadar üzdüğünü… Bense, beni sevmediğini sanar ve korkardım. Onun beni aslında ne kadar çok sevdiğini sadece iki yıl önce, resmimizin arkasına yazdığı yazıyı bulduğumda öğrenebildim ben.

 

“Sen kalbimsin oğlum; ve insan kendi kalbine sevgisini çok gösteremez”.

 

Bu satırlar ağlatmıştı beni o gün. Ve o günden beri, sevdiklerim ağlamasın diye her gün söylüyorum onlara sevgimi. Sen de öyle yap balerinim; çünkü sevgi, yarına ertelenmeyi hak etmiyor.

 

Haydi; gökyüzüne bak simdi; yıldızlar seni ne kadar özlediğimi söyleyecekler sana.

 

Tatlı rüyalar balerinim…

                                                                                              Emre”

 

Mektubu yastığımın altına yerleştirip, camdan gökyüzüne baktım. Karanlık bir savaş meydanını andırıyordu İstanbul şehri dolunayda… Yüzyıllardır ne savaşlara şahitlik etmişti kimbilir bu topraklar… Güç uğruna, hırs uğruna, yurt arama mücadelesi uğruna ne sürgünler yaşanmış, ne canlar acımış, ne antlaşmalar yapılmış, ne imzalar atılmıştı bu şehir üzerine… Ama bu gece, asırlar sonra, gecenin en koyu karanlığında, en büyük savaşlar bitmiş, bize ait bu şehir, dile gelmiş en güzel cümleleri kuruyordu sanki bana…

 

“İstanbul, dünyanın neresinde olursam olayım, rüyamda gördüğüm şehir”… Ne güzel söylemişti yazar… Rüya şehrim bana en güzel hediyelerini sunuyordu birer birer… Ve başımı yasladığım camdan baktığım gökyüzünde, benim görebildiğim sadece bir yıldız vardı o anda…

 

 

2 Mayıs 2010/ “İstanbul’u Dinliyorum Gözlerim Kapalı”…

 

Bugün özel bir gün benim için… Eleni’nin doğum günü çünkü. Bu şehrin mesafeleri yakınlaştıran bir büyüsü var sanki. En özlediklerim hep en yakınımdaymış gibi hissettiren bir büyü… Ülke sınırlarının kalpleri ayıramayacağı gerçeğini öğreneli çok oldu… Her özlemde bir nefes İstanbul çekip içine, kapatıp gözlerini yanına gitmek en sevdiğinin… Yıllarca medeniyetlerin ve imparatorlukların kaynaşma noktası olmuş bu kent, nasıl olur da uzaklaştırır ki insanları birbirinden… Özel bir gün her şehirde özeldir zaten… 

 

İlk kez vaktim var bugün… Üsküdar vapuruna binip martılara simit atmak istedi canım… Fırladığım gibi yurttan, kulağımda en sevdiğim klasik müzikler, başladım yol almaya bu şehirde… İstanbul’u dinledim ben de bugün… Orhan Veli, sen ne güzel anlatmışsın bu şehri dinlemeyi…

 

“ İstanbulu’u dinliyorum gözlerim kapalı

  Serin serin Kapalıçarşı

  Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa

  Güvercin dolu avlular

  Çekiç sesleri geliyor doklardan

  Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları

  İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı

 

  İstanbulu’u dinliyorum gözlerim kapalı

  Kuşlar geçiyor, derken,

  Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık

  Ağlar çekiliyor dalyanlarda

  Bir kadının suya değiyor ayakları  

  İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı”

……..

 

Gezip dolaştığım her mekânda ayrı bir hayat buluyorum sanki… Geçmişten izler taşıyor bu şehir… En derin tarihi, en güzel yaşanmışlıkları saklıyor içinde… Her bir Arnavut kaldırımında ayrı bir ayak izi var… Ayrı bir kültür izi sanki… Yıllarca ayak basılmış bu taşlar, bu topraklar, dile gelmeyi bekliyor yüzyıllardır… Tıpkı Ayşe Kulin’in dile getirdiği gibi… Ben küçükken “mavi bir masaldı bu şehir”… Ben büyüdüm, o hala masal… Masallar tükenmez, tüketilemez ki…

 

7 Mayıs’a sadece beş gün kaldı. Eleni’ye aldığım hediye masamda duruyor, beş gün sonra ailemle birlikte buraya geldiğinde vereceğim ona.  Emre’den bir kart aldım, burada olacağını yazmış. Mutluyum; çünkü operanın kırmızı perdeleri “İstanbul Kanatlarımın Altında” adlı gösteri ile açılacağı gün, sevdiğim herkes burada olacak.  Başka ne isteyebilirim ki?…

 

7 Mayıs 2010/ “İstanbul: Dört Elementin Kenti”: Ve Perde…

 

İstanbul… Şarkılar söyleyen, gülen, ağlayan, dil, din, mezhep, ırk ayırımı yapmayan, yaptırtmayan şehir… Yüzyıllar boyu Rusya, Fransa, Kırım, Kafkasya, Romanya, Prusya ve daha unutulan pek çok ülkeden gelen gönülsüz sürgünlerin torunlarının tükenmişliklerine inat yeniden varoldukları, hayat buldukları şehir…

 

M.S. 4. yüzyılda İmparator Constantin tarafından yeniden inşa edilip, başkent yapılmış; o günden sonra da yaklaşık 16 asır boyunca Roma ve Bizans dönemlerinde başkentlik sıfatını sürdürmüş bu şehir, 1453’te Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedildikten sonra bu ülkenin ayrılmaz bir parçası, kültür mozaiği haline gelmişti. Çok eski dönemlerde, henüz Roma İmparatorluğu’nun başkenti iken, sonradan Bizans İmparatorluğu haline gelen Doğu Roma’nın yönetim merkezi olarak seçilmiş olması ise, bu şehrin dünyanın tüm imparatorluklarının gözdesi olabilecek güzellikte ve önemde bir şehir olduğunun en güzel kanıtıydı belki de… 1204 yılında Haçlıların eline geçip harabeye dönüştükten sonra bile, bu şehir kendini yeniden inşa etmeyi, adeta küllerinden doğmayı başarmış, kutsallığını kanıtlamıştı sanki tüm dünyaya…

 

İlk kuşatmalar çok daha eskiye dayansa da, 1453 yılında yapılan Osmanlı kuşatmasıyla şehir, yüzyıllar boyu süren yolculuğunda yeni bir döneme geçiş yapmıştı. Fetihten sonra, Bizans İmparatorluğu’na ait olduğu son dönemlerde görkemini yitirmiş olan kentte, eskiden kalma binalar ve surlar onarılırken, Bizans altyapıları üzerinde Osmanlı'nın temel kurumlarının binaları yükselmeye başlamış, Osmanlı kimliğine uygun bir gelişme gösteren İstanbul artık bu imparatorluğun başkenti olmuştu.

 

Bugün hala Türkiye’nin en güzel kenti sayılabilecek bu şehir, dört elementin kentiydi aslında. Hava, su, toprak, ateş… Ne kadar ironik değil mi? Türkiye’nin Avrupalı olup olmadığına dair onlarca yorumun yapıldığı, Türkiye’nin yıllar boyu Batı kültürleriyle olan o kopmaz bağının göz ardı edildiği günlerde, belki de en güzel cevaptı bu şehrin Avrupa Kültür Başkenti seçilmesi…

 

Avrupa Kültür Başkenti olma yolundaki temel koşul, aday şehrin Avrupa'nın kültürel zenginliğini ve çeşitliliğini içinde barındırmasıydı. İlk kez benim doğduğum ülkenin, Yunanistan’ın Kültür Bakanı tarafından ortaya atılan fikir, 2000 yılında uygulanmaya başlanmış, ve dokuz yıl sonra, benim diğer ülkemin en güzel şehri bu ünvana en yakışır şehir seçilmişti işte… İçinde 3000 yıllık bir tarihi barındırıyordu bu büyülü şehir… Pek çok medeniyete beşiklik etmiş olması, ve Asya ile Avrupa'nın kesişme noktasında yer alması gibi özelliklerin ona kazandırdığı avantajlarla Kiev'in önüne geçme şansı yakalamış, bu alanda kendini en güzel şekilde tanıtabilmesi için çok yönlü bir hazırlık sürecine girmişti İstanbul. Ana teması İstanbul'un tarihi, toplumsal ve siyasi açıdan özel bir kent olmasıydı, ve tüm projeler bu destansı hikayeyi anlatacaklardı.

 

“Toprak'ın “Gelenekler ve Dönüşüm”, Hava'nın “Göklerden Gelen”, Su'yun “Kent ve Deniz”, Ateş'in “Geleceği Şekillendirmek” anlamlarını simgelediği projede, İstanbul'un da yaşadığı çok kültürlü bir zaman yolculuğu anlatılmaktaydı. Simya ilmine göre, bu dört elementin bulacağı mükemmel uyumun insanlığa altın sağlayacağı vaat edilmekteydi.  Proje de, yıllar boyu ona göç edenlere “taşı toprağı altın” olarak tanıtılan, yüzyıllar boyunca pek çok devlete başkentlik yapmış, içinde sayısız toplumsal kültür katmanı barındırmış İstanbul'un, mükemmel uyumun formülünü bulduğu, ve başından geçen tüm olaylara rağmen dört elementin simgesel rehberliğinde, özünde varolan gizli formülü yeniden kurgulayıp, kültür ve sanat alanında dünyaya altın değerinde bir kültür başkenti olarak sunacağı anlatılmaktaydı. 21 Mart - 21 Haziran dönemi, hava elementinin temsil edildiği ve baharın gelişini müjdeleyen dönemdi. Devam eden etkinlikler süresince, kentin ruhani ve kültürel zenginliğini anlatan, üç semavi dinin değerlerine ve kutsal mekânlarına sahip çıkmış Anadolu toprağı üzerinde “Birlikte Yaşamak” kavramının gözler önüne serileceği bir dizi etkinlik gerçekleştirilecekti. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı öğrencileri olarak, bu toprakların tarihini anlatan bir gösteri düzenleme onuru bize aitti bu sene. Bu topraklar üzerindeki yüzyıllar boyu süren savaşları, perde arkası aşkları, mücadeleleri, dostluğu, ve bugüne dek anlatılamayan gizli kalmış satır aralarını anlatacaktık bizi tanımak isteyenlere. Öyle mükemmel bir koreografiydi ki… Kostümler en ince detayına kadar dikkat edilerek, konsepti en güzel yansıtacak şekilde hazırlanmış, müzik seçimi her sahneye göre öyle güzel yapılmış ve biz öyle çok çalışmıştık ki… İstanbul’u anlatıyor, İstanbul için dans ediyorduk… İstanbul, kendi koreografisini sergiliyordu şimdi…

 

7 Mayıs 2010… İstanbul Devlet Opera ve Balesi… Ve perde açıldı…

 

Duyduğum tek şey, çılgınca gelen alkış sesleriydi. Nasıl dans etmeye başladım, Kerem beni nasıl havaya kaldırıp döndürdü, yere tekrar nasıl indim ve dengede kaldım, ve nasıl selam verdik hiç hatırlamıyorum. Her şey, sadece mükemmeldi o anda.  Onlarca fotoğraf çekiliyordu aynı anda, ve onlarca çiçek atılıyordu sahneye.  Annemi, babamı, ağabeyimi, ve Eleni'yi gördüm en ön sırada. Tam yanlarında, Emre duruyordu, ve yine bembeyazdı.  Bale ayakkabılarımın tam önüne, beyaz bir gül düştü o anda. Sahneye atılan çiçeklerin arasında beni en çok etkileyen de bu olmuştu.  Eğildim, gülü alıp, kokladım. Üzerindeki beyaz kartta, bildiğim bir el yazısıyla “Rose’a” yazıyordu.  Yazanları okudum...

           

“En büyük hayalinin Mayıs gülleri açarken evlenmek olduğunu yazmıştın bana. Benimle evlenir misin balerinim?

                                                                                              Emre”

 

--------

Bu, hayal edebileceğimden çok daha güzeldi. Başımla “evet” işareti yaparken ben gülümsüyordum; operanın kırmızı perdeleriyse yine kapanıyordu.

 

---------

 

Emre, evet diyeceğimi hissetmişti sanırım. Her şeyi hazırlatmıştı evlenebilmemiz için.  Bir düğüne ait her şeyi... Hayal edebileceğim en güzel düğündü bu; gelinliğim beyaz bale kıyafetim, gelin çiçeğimse sahneye attığı tek beyaz güldü.  Daha fazlasını istemiyordum ki zaten…

 

Sinan hoca ve Eleni nikah şahitlerimizdi bizim. O gece için yazabileceğim tek cümle “Gülümsemek mükemmel bir şey” olabilirdi. Çünkü mutluydum; mutluyum… Ve en güzeli, sevdiğim herkes bunu görecek kadar yanımda bugün.  Sağol Tanrım… Balerin olmak çok güzel… Ve ben, artık denizlere ait bir balerinim aynı zamanda…

 

İstanbul… Mucizeler şehrim… Hayatımın en güzel sürprizini yapmıştı bana…

 

10 Ekim 2010/İstanbul’u Özlemek…

 

Son üç ayım denizlerde dans etmekle geçti.  Bütün bir yazı, Emre’yle birlikte bir gemide geçirdim. Bana seslendiği yıldızlarla birlikte konuştuk; beyaz dalgaları birlikte izledik geceleri. Yanaştığımız sahillerden birlikte kart attık sevdiklerimize…

 

                        “Sizleri özledik… Rose & Emre Erten”

 

İstanbul’u özledik sonra… Bize birbirimizi armağan eden bu dua gibi şehri birlikte özledik… Nasıl da garip bir bağımlılık yaratıyordu bu şehir insanda… Kucak açıp öyle bir sarılıyordu ki sana, dünyanın neresine gidersen git, özletiyordu kendini… Ne güzel seslendirmiş şarkıda Levent Yüksel…

 

“Dua gibi, büyü gibi

  Ezberledim hasretini yârim İstanbul

  Gel öpeyim gerdanından”…

 

Kadın gibiydi bu şehir… Yaz mevsiminde edalı, kış mevsiminde hırçın, sonbaharda buğulu gözleri ve bazen dökülen gözyaşlarıyla hüzünlü, ilkbaharda masum bir genç kadın… Kızdığında fırtınalar estirecek kadar güçlü, ama en hassas anında aldığı ilk darbede gözyaşlarını salıverecek kadar narin bu şehir, ona her geleni kendisine benzetiyordu. Güçlüydü İstanbul beyefendileri… Ve de soylu çoğu zaman… Geçmişe mazi dedirtmezlerdi, sahip çıkarlardı sevdalarına, kadınlarına çoğu kez… Hani o Sezen’in dile getirdiği “uzun uzun konuşuruz bir gün son İstanbul beyi” dediği gibi… Severlerdi dile gelmeyi destanlarda… Ve kadınlar… Mağrur, gururlu, yüreği sevgi dolu kadınlar… Bir kez sevip açtılar mıydı kalplerini, yozlaşan zamana ve değişen ilişkilere inat sahip çıkarlardı erkeklerine… Tutar yüreğinden sıkıca, bir ömür boyu yol arkadaşı olurlardı sevdiklerine… Yarı yolda bırakmak yazmazdı kitaplarında… Hayat gibiydi bu şehir, insan gibiydi… İnsanı hayata bağlayan, hayatı biraz daha insanlaştıran…

 

Dört ay sonra yeniden döndüm akademiye ve bu sene mezun olacağım buradan. Operanın bu yıl ki galası 1 Mayıs’ta olacakmış. Her mezun olan sınıf gibi, bu yıl da mezuniyet dansımız olacak, galada.  Emre dün ayrıldı buradan, ve ben onu şimdiden özledim. Şimdi yine dans etmeye gideceğim. Bu yıl dersler daha erken başladı.

 

Mezun olmak güzel şey galiba…

 

 

14 Aralık 2010/Fransız Sokağı’nda Aşk Kokusu Var…

 

Kış geldi buralara; hava çok soğuk. Emre’yi özledim; ve sevdiğim herkesi de. Sinan hoca bizi çok zorluyor bu sene; en iyisi olmalıymışız. Emre’den gelen mektupları okuyup, Melek’le sohbet ederek vakit geçiriyorum boş zamanlarımda… Geçen gün ders sırasında düşüp, bileğimi incittim. İki gündür dans etmiyorum, Sinan hoca ancak yarın başlayabileceğimi söyledi. Dans etmeyi özledim…

 

Dün gece Melek’in ısrarıyla dışarıya çıktık biraz.  Eski Cezayir Sokağı… Nam-ı diyar Fransız Sokağı… Buranın da kendine özgü anlatılmayı bekleyen bir hikayesi var… İstanbul’da hangi semtin yok ki aslında… Beyoğlu'nda Galatasaray Lisesi'nin arka tarafında metruk halde bulunan sokaklardan birisiydi Cezayir Sokağı... "Fransız Sokağı" projesiyle kentsel dönüşümü sağlanan semtte, yüzyılların değişimine tanıklık etmiş, farklı hayatların yaşandığı birkaç nesille birlikte yıpranmış binalar restore edilmiş, pembe ve sarı renklere boyanmış, tentelerle donatılmıştı. Kaldırım taşları yenilenmiş, ve bölgenin tamamı için özel bir müzik sistemi kurulmuştu. Öyle bir projeydi ki bu,  Fransız Sokağı'nı süsleyen 100 yıllık sokak lambalarını Paris Belediyesi göndermiş, yer taşları Paris'ten gelen mimarlarla çalışılarak düzenlenmişti. Beyoğlu'ndaki ilk kahvehaneler, ilk oteller, ilk sinema ve tiyatrolar, 19. yüzyılda Fransızlar tarafından kurulmuş olduğundan, sokağa adını veren Fransızların ayrı bir önemi ve izi vardı bu semtte. Fransız kültürünü yansıtmayı hedefleyen sokak, değişik tatlar sunan kafeteryaları, restoranları ve sanat merkezleriyle, bu görevini yerine o kadar iyi getiriyordu ki…

 

“La Vie”… Hayat anlamına gelen bu kafe, yanındaki gizli bahçesi ve üst kattaki üç bölümüyle bizim seçimimiz oldu dün gece… Yüzyıllar boyu ne medeniyetlerin, ne kültürlerin, ne yüreklerin mekanı olmuş, ne dertler dinlemiş, ve ne kahkahalara eşlik etmişti bu kaldırımlar ve duvarlar… Dün gece, bizim hayatımızı dinledi o. Bizim hayallerimize, bizim umutlarımıza, bizim dualarımıza şahitlik etti… Ve belki de, o duaları iletti Tanrı’ya bizim yerimize… Bir gün, bizden sonrakilerin oturup, “Acaba burada ne dilekler dilendi, ne ayrılıklar ne gözyaşları akıttı, ve ne aşklar asla unutulmayacak mutluluklar yaşattı?” diye düşüneceği bu Fransız sokağı, dün bize dost oldu.

 

Bu iki güne ait en güzel sey ise, Emre’den gelen karttı. Üzerinde gemi resmi olan bir kart… Şubat ayının ilk günü burada olacağını ve bir ay kalacağını yazmış bana. Balerinini özlemiş, öyle yazıyor…

 

2 Mart 2011/ İstiklal Caddesi, Kız Kulesi, ve Pierre Lotti…

 

Kışın nasıl geçtiğini anlamadım bu kez. Soğuktu burası yine; ama Emre yanımdayken güvendeydim ve üşümüyordum. Dans ettiğim saatler dışında İstanbul’u geziyorduk onunla. En sevdiğimiz mekânlar, İstiklal Caddesi, Pierre Lotti ve Kız Kulesi’ydi ama…

Pierre Lotti… Mistik bir huzur vardı bu yerde… İnsana kendini huzurlu hissettiren tuhaf bir enerjiyle kaplı… Aşk gibi… Eyüp Sultan Camii’nin yanından yukarı tırmanan merdivenler, insana eşsiz bir manzara sunmakla kalmıyor, yolun sonunda eşi bulunmaz güzellikte bir kafeye ulaştırıyordu sizi… Tarihi Pierre Lotti Kafesi... Yıllardır aşıkların, şehirden kaçarak spritüel bir huzur bulmak isteyenlerin durağı olan bu kafe, 19. yüzyılın sonlarına kadar Rabia Kadın Kafesi olarak bilinirmiş. Ama “aşk şehri” ya İstanbul… Ünlü Fransız yazar ve deniz subayı Pierre Lotti’yi de bu tutkunun içine sürüklemeden bırakmamış işte... Yıllarca dilden dile aktarılan bir efsaneye göre, Pierre Loti'yi bu kafeye çeken özel bir unsur, Aziyade ismindeki evli bir Osmanlı hanımıymış. Pierre Loti'yi oraya çeken bir diğer unsur da Aziyade ismindeki evli bir Osmanlı hanımıymış. Kendisinin de Fransa'da evli olduğu söylenen Pierre Loti ile Aziyade arasında büyük bir aşk olduğu yıllarca efsane gibi dilden dile aktarılmış.

İstiklal Caddesi… Şenlikli, reklam arası hayatlar saklı bu caddede sanki… Lale devrindan kalma ışıkları yansıtıyor kaldırım üzerinde yürümekte olan onlarca insana… Tramvay demirlerinin üzerinde yürüyen insanlar ancak yaklaşmakta olan tramvayın sesiyle ayrılıyor yollarından… Caddeyle birleşen sokakların her biri, adeta “beni seç” dercesine gülümsüyor insanlara… Birini seçip oturuyor, izlemeye başlıyorsun akıp giden hayatı. Arnavut kaldırımlarının yaşattığı anılar saklı yerlerde sanki… Gecesi de gündüzü kadar kalabalık… Cesaretle yürümek gerek bu yolda, başın dik, yüreğin temiz. Bir yazıda okumuştum. “Burası İstiklal Caddesi, buranın girişinde merhametler, öğrenilen tüm değerler bırakılır. Cesaretle yürünür cadde boyu, var olması mümkün olmayan şaşalı hayatında.” Bir nefes çekip içine, hayata kısa bir süre mola vermek için güzel yer burası…

, sıkıntılar, gecenin yollarında bir yerlerde unutulur.

Kız Kulesi sonra… İstanbul’un imzası, onun yıllarca kavuşamadığı aşığı gibi diyorlar… 2500 yıllık bir tarihe tanıklık etmiş bu kulenin asli görevi deniz fenerliği yapmak… İnsanlara, gemilere, ama en çok da düşlere yol gösteriyor denizin orta yerine saklanmış bu kule… Alımlı, sevdalı, ve denizin ortasında bir başına… Ne efsanelere konu olmuş bu kule… Ancak beni en çok etkileyen, bu şehre ilk geldiğimde anlatılan ve kaderin tüm gerçekliğinin adeta bir kanıtı olan efsaneydi… Kleopatra'nın sonuna benzer bir sonun anlatıldığı yılan hikayesi... Efsaneye göre kralın birine, çok sevdiği kızı onsekiz yaşına geldiğinde bir yılan tarafından sokularak öleceği söylenmişti. Bunun üzerine kral denizin ortasındaki bu kuleyi onararak kızını bu talihsizlikten korumak için onu buraya yerleştirmiş, ancak, kaderin kaçınılmazlığını kanıtlarcasına, kuleye gönderilen üzüm sepetinden çıkan bir yılan, prensesi zehirlemişti. Kader vardı ve biz ne yaparsak yapalım, değişime ne kadar direnmeye çalışırsak çalışalım, olacak olan oluyordu hayatta… Tanrı, biz planlar yaparken bakıp gülümsüyor olmalıydı yukarılardan bir yerlerden…

 

Gündüzleri kafe, geceleri restoran olan bu kule de oturup, bir kadeh beyaz şarap eşliğinde hava-i fişekleri izlemek... Emre’yle en çok sevdiğimiz şey buydu bu şehirde… Son gelişinde, beraber bir dilek tuttuk. İkimize ait bir dilek… Tuttuğumuz bu dileğin bundan dokuz ay sonra gerçekleşeceğini, o zaman bilmiyordum.

 

Emre dün yine gitti, ve bu kez ayrılık biraz daha zor oldu. Daha farklıydı sanki… Nedeniniyse, bilmiyordum… Bildiğim tek şey, ona çok alıştığımdı…

 

 

30 Mart 2011/Sona Yaklaşırken…

 

Yarın 1 Nisan... Bahar gelmeli artık buralara. Ama alışkın olmadığım bir soğuk var hala, kış bitemedi.  Gittiğinden beri Emre’den bir tek kart bile alamadım.  Bense, ona sadece bir kez yazabildim. Öyle çok dans ediyoruz ki… Mezuniyet dansımız için açık mavi bir kıyafet hazırlamış Sinan hoca bize. Bu kez tek başıma dans etmeyeceğim. Kural böyle; mezun olan tüm balerinler birlikte dans ederler ve gösteriden sonra, diplomalarını baş koreograf Sinan Ersoy verir onlara o sahnede. Bu okuldaki her balerinin en büyük hayali bu... Ve hissediyorum ki, çok güzel olacak… Defne, Lena, Kerem ve Siena Leyla da mezun oluyorlar benimle birlikte. Melek, şimdiden odamızda yalnız kalmaya nasıl alışacağını hiç bilmediğini söyleyip ağlıyor bazen.  Tanrım, inanmıyorum; bu okula ilk girdiğim günü hatırlıyorum da… Sinan hocayla ilk tanışmamda, ondan korkarken düşündüğüm tek şey, “bu okul bitmez” cümlesiydi.  Oysa bir ay sonra mezun oluyorum...

 

 

14 Nisan 2011/İstanbul… Korkutma Beni…

 

Çok özledim… Genç denizcimi kesinlikle çok özledim ben…

 

-                      “Rose, dans ediyorsun! Lütfen daha dikkatli ol! İki hafta sonra denizde değil, bu sahnede dans edeceksin!”

 

Haklıydı, Sinan hoca... Bu kez haklıydı; ama Emre’den ilk kez, bir buçuk aydır tek bir haber bile alamamıştım. Ve bu kadar korkarken dans etmeyi bile sevemiyordum… Ama Sinan hoca, bu okula girdiğim günden beri bana hep yardım etmiş, çok şey başarmamı sağlamıştı. Şimdi, onu yüzüstü bırakamazdım. Şimdi, ben onun yine en iyisini başarmasına yardım etmeliydim. Geri kalan iki saat boyunca, sadece yaptığım hareketleri düşünmeye çalıştım. Dersten sonra odaya gidip kapıyı açtığımda, yerde beyaz bir zarf duruyordu. Büyük bir umutla zarfı alıp açtım; ama mektup Emre’den değil, abimden geliyordu bu kez… Üzülmemiştim; ama mutlu da olamamıştım o an… Emre nerede? Genç denizcim, bana ne zaman yazacak yine eskisi gibi?

 

Mutluyum; ama korkuyorum ben… İstanbul… Hayal şehrim… Korkutma beni, ne olur…

 

 

27 Nisan 2011/”Ağlıyor İstanbul, Ağlıyor Kalbim” …

 

Evet! …   Sonunda geldi, sonunda Emre’den bir mektup aldım… İki uzun ve geçmeyen ay sonunda, sevgilim geri geldi. Mezuniyet dansımı yapacağım galaya sadece üç gün var. Bale ayakkabılarım ve mavi kıyafetim masamda hazır duruyor.  Öyle güzel görünüyorlar ki… Beyaz zarfı açıp, denize bakarak okumaya başlıyorum. Bu el yazısı tanıdık; biliyorum ve bana güven veriyor…

 

-                      “Sevgilim; balerinim;

 

Burada hava çok soğuk, ve bir aydır büyük bir fırtına var bu denizde. Gemiyi yönlendirmekte zorlanıyoruz; ve her şeyin düzgün devam etmesi için çok fazla çalışmamız gerekiyor. Seni o kadar çok özledim ki… Ve biliyorum ki, bu kadar uzaktayken yapabileceğim tek şey de yanımdaymışsın gibi yaşamak... Hayatla oyun oynamak yani… Bazen hayat, bizden bunu yapmamızı istiyor çünkü balerinim… Mutluymuş gibi yapıp, mutlu olmamızı, gülümsemeyi unutmamamızı istiyor.  O bizlerle oyun oynarken kimi zaman, ona hiç soru sormadan, isyan etmeden ortak olmamızı istiyor… Çünkü her uyandığımız yeni günde, iki seçeneğimiz oluyor; mutlu olmak veya üzülmek… Hayat, ona ortak olup, mutlu olmayı seçmemizi istiyor bizden. Gözyaşlarına inat kahkaha atmamızı istiyor… Çünkü hayat, gülümseyince güzel olurmuş…

 

Uzun suredir yazamadığım için üzgünüm balerinim; ama inan, nefes aldığım her an aklımda ve kalbimdesin. Mezuniyet dansına yetişebilir miyim bilmiyorum; ama  sana söz veriyorum, deneyeceğim! Senden tek istediğim, ben o gün orada olamasam da, gülümsemen… Ben oradaymışım gibi gülümsemen… Çünkü ben seni gülerken tanıdım sevgilim; ve senin gülümsemeni sevdim. Gülümsemeni özledim seni özlerken ve gülümsemen ısıttı kalbimi ben üşürken…

 

Sana söz veriyorum balerinim, yanında olamadığım her an kalbinde nefes alacağım… Onun için, nefes almayı hiç bırakma olur mu?

 

Akıttığın her damla gözyaşını öpüyorum bugün; çünkü sana sadece gülmek yakışıyor.  Tıpkı, hayatıma girdiğin gün olduğu gibi…

 

Ve ne olursa olsun, asla unutma balerinim:

 

“Balerinler canları ne kadar acırsa acısın asla belli etmezler. Balerinler hep gülümserler!”

 

Seni seviyorum…                                                 

 

Emre”

 

----------------

Gözyaşlarım istemsizce yanaklarımdan süzülüyordu bu İstanbul akşamında… Tanrım, nasıl bir genç adama aşık olmuştum ben… Yüreği ne güzel, ne büyük bir adamdı o… Ve arka fonda, Melek’in derse giderken açık unuttuğu radyoda çalan şarkı duyuluyordu…

 

“Ağlıyor İstanbul ağlıyor kalbim

 Ağlıyoruz ben sessiz, İstanbul sessiz

 Ağlıyor İstanbul ağlıyor kalbim

 Ağlıyoruz ben sensiz, İstanbul sensiz” …

 

 

5 Kasım 2011/Hoş geldin güzel kızım…

 

Bu Emre’den aldığım son mektuptu... Bundan sonra bir daha ne ondan, ne o gemiden haber alabildim. Bildiğim tek şey, gülümsememi istediğiydi.  Ben de, öyle yaptım… Zor oldu, ama yaptım… Çünkü sevgi, zor şeyleri başarmamı sağlayan tek şeydi galiba. Ve ben, bana bugün seni armağan eden bu genç denizciyi çok seviyordum güzel kızım… Sevmeye en çok yakışan çocuktu o benim hayatımda…

 

“Güzel yüzlü meleğim…

 

Hayat asla çözemediğimiz bir bulmaca gibi… Sen bu dünyaya gözlerini, bana babanın en güzel emaneti olarak açtın… İstanbul gibi, mucizem oldun en beklemediğim anda… Hayalim, inandıklarım, gücüm, umudum oldun… Seni içimde hissettiğim gün, sessizce söz verdim sana… Ne olursa olsun yalnız bırakmayacağım seni, tutacağım minicik ellerinden, ve o boncuk gözlerinin her daim gülümsemesini izleyeceğim. Bileceksin, tanıyacaksın babanı her zerresine kadar… Yabancın olmayacak o senin… Hissetmeyeceksin yokluğunu hiç… Gülümsemek herkesten daha çok yakışacak sana… Güldün mü, dünya duracak… Sevgi, sana ait en güzel değer olacak… Söz veriyorum sana güzel kızım, bitanem olacaksın benim…

 

Ve büyüyeceksin bir gün… Adım atışlarını izleyecek, ilk sözcüklerini duyacağım… ‘Baba’ olacak ilk sözcüğün… Düşeceksin… Canın acıyacak… Kanayan yerlerini tek tek öperek iyileştireceğim senin… Gözyaşı olmayacak güzel yüzünde… İlk kitabını birlikte okuyacak, ilk oyuncağını birlikte seçeceğiz… Sen uykuya dalana dek masallar anlatacağım sana… Bir İstanbul masalıyla süsleyeceğim rüyalarını bazen… Masmavi denizler göreceksin düşlerinde… Uyurken izleyeceğim seni, ve şükredeceğim Tanrı’ya bana seni gönderdiği için… Ve bu mucizler şehrine de…

 

Aşık olacaksın sonra… Canın acıyacak belki karşılıksız bir aşk yüzünden… Çok özleyeceksin sevdiğini… Unutmaktan korkacaksın yaşadıklarını… Ama anlayacaksın ki, özlemek de hatırlamak aslında hayatta… Önce ağlayarak hatırlayacaksın… Sonra bir gün gülerek… Zaten gülerek hatırlamaya başladığında, büyümüş olacaksın meleğim…

 

Hayatın, önem ve anlam yüklediğin her şeyi kayıtsızca önemsiz ve anlamsızlaştırdığını hissedeceksin bazen… Sen hayal kuracaksın, hayat kıracak… Sen bir daha kuracaksın, hayat bir daha kıracak… Bazıları buna yaşamak diyecek seni rahatlatmak için… Kucağıma yatırıp saçlarını okşayacağım senin o zaman… Gözyaşlarını öpeceğim… Geçecek sonra acın… Hafifleyecek… Büyümeyi öğreneceksin sen de… Ve gözyaşlarına inat gülümseyebilmeyi…

 

Hayat bir oyun sahnesi… Oyuncularız hepimiz… Üzerimize düşen rolü yapıp, bir gün rolü bitince selam verip çekilen… Hayat sana en güzel rolleri sunsun, yanaklarındaki gamzeler melek saflığındaki yüzünü aydınlatsın hep… Hayatın boyu, düşün büyüsüne kaptırıp kendini, yüreğinin götürdüğü yere git meleğim… Ve unutma, hiçbirimiz bir başkasıyla aynı düşü görmüyoruz… Sen kendi düşünü, kendi sahnende en güzel şekliyle yaşa… Seni çok seviyorum… Hayatıma, dünyama hoş geldin, ve iyi ki geldin güzel kızım…

 

                                                                                Annen Rose”

 

18 Haziran 2035/Ey İstanbul! Ne Hayatlar Saklı Sende…

 

Dalya Erten, annesinin onun doğduğu gün yazdığı, ve ona bir hafta önce verdiği günlüğü kapattı. 24 yaşındaydı ve tıpkı annesi gibi bir balerindi. Bugün, onun düğün günüydü; ve şimdi beyaz güllerin annesi için anlamını çok daha iyi anlıyordu.  Gözyaşları yanağından akarken, Rose odanın kapısını açtı ve içeri girdi…

 

- “Dalya sen daha hazır değil misin? Aşağıda herkes beyaz bir prenses bekliyor…”

 

Kızının akan gözyaşlarını ve elindeki kendi günlüğünü gördüğünde, onun yanına gidip yanaklarına değen gözyaşlarını öptü. O anda, odada hissedilen tek şey sevgiydi…

 

- “Unutma prensesim, ne olursa olsun, sonuçta sen de bir balerinsin.  Bunu asla unutma…”

 

Rose kızının odasından çıkarken, iki balerin de gözyaşlarıyla gülümsüyorlardı…

 

Çırağan Sarayı… Yıllardır ne aşkların birbirlerine söz verişlerine şahitlik etmiş, ne düğünlere ev sahipliği yapmış bu görkemli saray, aşkın en saf halini yaşatıyordu sanki… Her taraf beyaz ve pembe güllerle süslenmiş, masalara konan nikah şekerlerinin üzerinde bir balerin ayakkabısı ve bir denizci çapası iç içe geçmişti… Yılların ve modernleşen zamanın bile değiştiremeyeceği şeyler vardı işte hayatta… Ey İstanbul! Ne yaşanmışlıklar saklıydı sende… Aşk… Yılların eskitemediği en büyük tutku… Sevgi… Zamanın silemediği en saf yaşanmışlık… Dostluklar… Nice senelerin koparmaya gücünün yetmediği bağlar… Savaş… Can acıtan, yıkan, kıran, kaybettiren mücadeleler… Barış… Beyaz bir güvercinin ağzında gelen zeytin dalları… Deprem… Gözyaşının en can yakan şekli… Kültür Başkenti… Dünyanın sesini duyup yüzüne sana döndüğü yıllar… Masal… Değişmeyen, değiştirilemeyen, ve hiç bitmeyen… Bir peri masalıydı İstanbul… Değişen dünyaya inat, hiç değişmeyen, tükenmeyen ve tüketilemeyen…

 

Dalya beyaz gelinliğini giyip, beyaz güllerden oluşan gelin buketini eline aldı.  Simsiyah, dalgalı saçları, babasının olduğu her halinden belli olan gür kirpikleri, vişne rengi dudakları ve bembeyaz teniyle,  gecenin karanlığında sihirli gibi görünüyordu genç kız… Hafifçe tıklatılan kapıyı açıp, onu bekleyen, ve tıpkı babası gibi bir deniz subayı olan nişanlısının ona gülümseyen yüzüne baktı sevgiyle… O yemyeşil gözlerdeki gülümseme, ona o kadar tanıdık gelmişti ki o anda… Hani derler ya… “Sevdiklerimizin ve seveceklerimizin adları ta başından yazılıdır kalbimize… Ve onları bulana dek savaşırız bu karmaşık tutkular çemberinde… Seni ilk kez görüyorum ama, sanki bir yerlerden hatırlıyorum…” Dalya, ona aşkla, sevginin en güzeliyle bakan bu güzel gözleri bir yerlerden hatırlıyordu… Nişanlısının koluna girip, bahçeye açılan merdivenlerden aşağıya doğru bir balerin gibi yürürken, çalan şarkıda şu sözler duyuluyordu:

 

                      “Kimdin neydin bilmem,

                        Ve bir gün geldin aniden

                        Sevdim düşünmeden

                        Ama bir şeyden eminim halen

                        Ben aşkı yalnız sana yakıştığı için severim

                        Bana da yaşattığın için sevgilim

                        Çok teşekkür ederim” …

 

 

 

 

 

Öylesine bir gündü, yeni değil de sanki geçmiş günlerden biriydi, öyle gibiydi...

Kaç gece beklemiştim seni. Kaç gece koynuma hasretini alıp uyumuştum. Kaç gece yalnızlık sancısıyla kıvranıp durmuştum. Öyle acımasızdı ki geceler, gökteki yıldızlar yüreğime atılan birer taş gibi gelmişti bana. Yine de her şeye değerdi bekleyişim.

Bütün yollar sana çıkıyordu ama ben asıl senin yolunun benimkiyle kesişmesini bekliyordum.

Aylar geçmişti hep vardın ama bir tek o an yanımdaydın. Biraz yabancıydın bana, biraz da tanıdık. Şaşkındık, şaşkınlığımız çok fazla yansıyordu yüzümüze. Göz göze gelmek hiç bu kadar zor olmamıştı. Bir bakıştan bin anlam çıkarmak buna denirdi işte. Yüzümüzde birbirimize ait izler arıyorduk bakarken.

Ne çok duymuştum sesini ama sanki sen ilk kez konuşuyordun. İlk kez söylediğin cümleler sahibiyle bütünleşiyordu.

Düştükçe gülüşün yüzüne, sessiz olan her şey konuşmuştu içimde. Yine de sözler bir türlü çıkmıyordu ağzımdan. Oysa boynuna sarılıp "Sen aylardır beklenen, sen yıllardır özlenensin" demek istiyordum. Hava serin değildi ama ben titriyordum.

Kelimeler hiç bu kadar zor olmamıştı bana. Ne zaman bir şey söylemeye kalksam, her seferinde bir şey oluyordu, sözcükler ağzımda donuyordu.

Sıcaktın, dokunmasan da yansıtıyordun. Biraz önce titreyen ben artık terliyordum. Aşktı bu biliyordum ama bunu kendime bile itiraf edemiyordum.

Farkında değildin belki, belki ben belli etmiyordum ama yıllardır koruduğum, yıllardır kimseye açmadığım topraklarımı çoktan teslim almıştın bile. Sınırlarımdan içeri girmiştin bir kere. Yüreğimin en gizli, en kuytu köşelerinde sen vardın artık.

İtirazsızdım, belli ki mutluydum. Belli ki beni şaşırtan mutluluğun ta kendisiydi. Harfleri tükenmez bir kavuşmanın alfabesindeydim. Ve ben okumayı sanki yeniden öğreniyordum.

Şimdi bu sevdayı bana yaşattığın için kendimi şanslı hissediyorum. "Ya sen olmasaydın" diye düşünmüyorum çünkü sen varsın. Çünkü sen içimdesin. Çünkü sen benim hayat kaynağımsın.

Biliyor musun, çölde bulabildiğim bir avuç su olsan, bitmeyesin diye içmem seni. Nerede olursan ol benimle kal. Ben, bu yürek attığı sürece seninleyim.

Koskoca bir bahçede harikulada çiçekler içinde bir papatya.. Ve papatya aşık olmuş, yanmış tutuşmuş ak sakallı bahçıvana..

Bir ümit bekliyormuş. Yüzlerce çiçeğin arasından.. Onunla, sadece onunla saatlerce ilgilensin.. Buz gibi suyunu sadece ona döksün istiyormuş.. Sadece ona değsin makası, Sadece ona gülsün dudakları.. Kıskanıyormuş bahçıvanı, Kırmızı güllerden, Sarı lalelerden, Mor menekşelerden.... Zambaklardan... Papatya, sadece bahçıvan için açıyormuş, Bembeyaz yapraklarını..

Bir gün, Aşkı öyle büyümüşki... Papatya yapraklarını taşıyamaz olmuş.. Eğilivermiş boynu.. Toprağa bakıyormuş artık.. Bahçıvanın sadece sesini duyuyormuş.. Ayaklarını görüyormuş.. Bunada şükür diyormuş.. Yetiyormuş ona, bahçıvanın varlığını hissetmek...

Zaman akıp gidiyormuş.. Papatya bahçıvanın yüzünü görmeyeli çok olmuş.. Ne var sanki boynumu kaldırsa Bir kerecik daha görsem yüzünü diyormuş.. Ve işte bir gün..

Bahçıvan papatyaya doğru yaklaşmış.. İncecik bedenini ellerinin arasına almış.. Elindeki sopayı, köklerinin yanına, toprağa sokmuş bir iple papatyanın gövdesini bağlayıvermiş sopaya.. Papatya o an daha çok sevmiş bahçıvanı.. Hala göremiyormuş onu, ama bedeni kurtulmuş...

Uzun bir müddet sonra, Bahçıvan uğramaz olmuş bahçeye.. Gelen giden yokmuş.. Kahrından ölecekmiş papatya.. Ama işte bir sabah...

Hortumdan akan suyun sesiyle uyanmış.. Derin bir oh çekmiş.. Çılgıncasına sevdiği bahçıvan geri gelmiş.. Birden, kendisine doğru gelen iki ayak görmüş.. Bu onun delicesine sevdiği bahçıvan değilmiş.. Başka birisiymiş.. Adamın elinde bir de makas varmış.. Papatyanın kafasını kaldırmış yukarıya doğru..

Ne güzel açmışsın sen öyle demiş.. Bu gencecik, yakışıklı bir delikanlıymış.. Gözleri gök mavisi, saçları güneş sarıymış.. Ama gövden seni taşımıyor demiş. Elindeki makası papatyanın boynuna doğru uzatmış.. Ve bir hamlede bağını gövdesinden ayırmış.. Papatya yere düşerken hatırlamış sevdiğini.. O ak saçlı, ak sakallı, yaşlımı yaşlı bahçıvanı hatırlamış.. Birde o gencecik, yakışıklı delikanlıyı düşünmüş.. Ve o an anlamış, neden o yaşlı bahçıvanı sevdiğini.. O her şeye rağmen, papatyaya emek vermiş.. Ona hiç bir zaman güzel olduğunu söylememiş, ama onu aslında hep sevmiş...

Papatya anlamış artık..

Sevgi, emek istermiş...

Yere düştüğünde son bir kez düşünmüş sevdiğini.. Teşekkür etmiş ona içinden.. Son yaprağı da kuruduğunda, biliyormuş artık..

* Gerçek sevginin, söylemeden, yaşamadan ve asla kavuşmadan varolabileceğini...

Vaktiyle bir kış ortası... Kar taneleri gökten yere tüyler gibi dökülürken, kraliçenin biri, siyah abanoz çerçeveli bir pencerenin önüne oturmuş, dikiş dikiyormuş. Bu aralık pencereden dışarı bakarken parmağına iğne batmış. Üç damla kan karlar üzerine damlamış. Beyaz kar üstünde bu al renk pek hoş göründüğü için kraliçe aklından şunları geçirmiş: "Ah böyle kar gibi ak, kan gibi al, çerçevedeki tahta gibi kara bir çocuğum olsaydı!" demiş. Aradan çok geçmemiş; kraliçe bir kız doğurmuş. Bu kız kar gibi ak, kan gibi al renkli, abanoz gibi kara saçlıymış. Bunun için adını "Pamuk Prenses" koymuşlar.

Çocuk doğar doğmaz kraliçe ölmüş. Bir yıl geçince kral başka biriyle evlenmiş. Bu kadın güzelmiş ama pek kendini beğenmiş bir şeymiş. Kimsenin kendinden daha güzel olmasına dayanamazmış. Kadının sihirli bir aynası varmış. Karşısına geçip de içine bakarak: - Küçük ayna, söyle bakayım, ülkenin en güzel . kadını kim? diye sorunca ayna yanıt verirmiş: - Bu ülkenin en güzel kadını sizsiniz kraliçe hazretleri! Bunun üzerine kadının içi rahat edermiş. Çünkü aynanın doğruyu söylediğini bilirmiş.

Gel zaman, git zaman... Pamuk Prenses büyüyüp gelişiyor; gitgide daha güzel bir kız oluyormuş. Yedi yaşına girdiği sırada kraliçeden bile güzel, ayın on dördü gibi bir kız olmuş. Kadın günün birinde yine aynasına sormuş: - Küçük ayna, söyle bakayım, ülkenin en güzel kadını kim? Ayna dile gelmiş: - Buranın en güzel kadını sizsiniz kraliçe hazretleri, ama Pamuk Prenses sizden bin kat daha güzel! Kadın bunu duyunca irkilmiş; kıskançlığından yüzü sapsarı, yemyeşil olmuş. O saatten sonra nerede Pamuk Prensesi görse içi burkulurmuş. Kızdan o kadar tiksinmeye başlamış. Kıskançlıkla, kendini beğenmişlik, bir yabanıl ot gibi yüreğinde büyümüş, büyümüş... Artık ne gece, ne gündüz kadında iç rahatlığı kalmamış. Bunun üzerine bir avcı çağırtmış:

- Çocuğu al, ormana götür, demiş. Artık gözüm görmesin. Onu öldüreceksin... Ciğerlerini de bana getireceksin. Avcı:

- Peki! demiş, kızı alıp götürmüş. Pamuk Prensesin suçsuz yüreğini oyup çıkarmak için bıçağını eline alınca kızcağız ağlamaya başlamış:

- Kuzum avcı, canım avcı... Ne olursun kıyma bana... Canımı bağışla... Şu ıssız ormanda dolaşırım, bir daha eve dönmem! diye yalvarmış. Avcı kızın güzelliğine dayanamamış... Ona acımış:

- Haydi öyleyse git zavallı çocuk! demiş. "Az sonra yabanıl hayvanlar nasıl olsa seni yerler" diye düşünmüş ama sanki bağrındaki taş da düşmüş. Kızı öldürmeye gerek kalmadığı için rahat bir soluk almış. Tam bu . sırada oradan geçen bir hayvan yavrusunu tutup kesmiş; ciğerlerini çıkarmış.

Kraliçeye bunları götürmüş. Kraliçe aşçısına onları tuzlatıp pişirtmiş, yemiş. Pamuk Prensesin ciğerlerini yedim sanmış. Çocukcağız koskoca ormanın içinde yapayalnız kalmış. İçine bir korku girmiş. Sanki ağaçların bütün yaprakları kendisini seyrediyorlar sanıyormuş. Ne yapacağını da bilmiyormuş. Koşmaya başlamış. Sivri taşlar üzerinden, dikenler arasından geçip giderken, birçok yabanıl hayvan önünden geçiyormuş ama ona bir şey yapmıyorlarmış. Çocuk ayaklarının olanca gücüyle akşama kadar koşmuş. Sonunda mini mini bir ev görmüş; dinlenmek için içeri girmiş. Bu evde her şey o kadar küçük, o kadar cici bici, o kadar temizmiş ki dille anlatılamazmış. Ortada apak örtülü, yedi tabaklı bir sofra duruyormuş. Her tabağın yanında minicik kaşıklar, yedi küçük bıçakla çatal, yedi tane de ufacık bardak. Duvarın önünde yanyana dizili yedi karyolacık varmış. Örtüleri kar gibi akmış. Pamuk Prenses hem çok aç, hem de susuz olduğu için her tabaktan bir parça sebzeyle ekmek yemiş; her bardaktan birer yudum şarap içmiş. Bir kişinin bütün yiyeceğini yiyip bitirmek istemiyormuş. Kızcağız pek yorgun olduğundan karyolacıklardan birine uzanmak istemiş. Gel gelelim, hiçbiri boyuna uymuyormuş. Biri pek uzun, biri pek kısa geliyormuş. Sonunda yedinciyi uygun bulmuş. İçine girip yatmış, duasını etmiş, uykuya dalmış.

Ortalık iyiden iyiye kararınca ev sahipleri gelmişler. Bunlar yedi cücelermiş. Dağlardan maden çıkarırlarmış. Hepsi lambalarını yakmışlar. Küçük evin içi aydınlanınca, içeriye birinin girdiğini anlamışlar. Çünkü her şey bıraktıkları düzende durmuyormuş.

Birinci: - Sandalyeme kim oturmuş?

İkinci: - Tabağımdan kim yemiş?

Üçüncü: - Ekmeğimden kim koparmış?

Dördüncü: - Sebzemden kim yemiş?

Beşinci: - Çatalımı kim kullanmış?

Altıncı: - Bıçağımla kim kesmiş?

Yedinci: - Bardağımdan kim içmiş?

Sonra birinci cüce çevresine bakınmış. Yatağında hafif bir çukurluk görmüş:

- Yatağıma kim girmiş? diye seslenmiş.

Öbürleri koşarak gelmişler. Altısı birden:

- Benim yatağımda da biri yatmış! diye bağrışmışlar.

Yedinci cüce ise yatağına bakınca, içinde yatıp uyuyan Pamuk Prensesi görmüş. Öbürlerini çağırmış. Hepsi gelmişler; şaşırarak bağırmışlar:

- Aman Tanrım, ne güzel çocuk bu!.. O kadar hoşlarına gitmiş ki, çocuğu uyandırmaya kıyamamışlar. Yedinci cüce her arkadaşının koynunda bir saat uyuyarak sabahı etmiş.

Ertesi sabah Pamuk Prenses uyanmış. Yedi cüceleri görünce birdenbire korkmuş, ama cüceler ona güler yüz göstermişler:

- Adın ne senin? diye sormuşlar; Kız:

- Benim adım Pamuk Prenses! demiş.

- Nasıl oldu da bizim eve geldin? Kız üvey annenin kendisini öldürtmek istediğini, avcının ona canını bağışladığını, küçücük evlerini buluncaya kadar bütün gün koştuğunu bir bir anlatmış. Cüceler:

- Bizim evin işlerini görürsen, yemek pişirirsen, yatakları yaparsan, çamaşır yıkarsan, dikiş dikersen, yama yaparsan, sonra her şeyi derli toplu, tertemiz tutarsan bizim yanımızda kalabilirsin. Sana bir şeyden sıkıntı çektirmeyiz! demişler. Pamuk Prenses:

- Peki, hepsini seve seve yapacağım! demiş, orada kalmış.

Evin işlerini düzene koymuş. Sabah oldu mu cüceler dağlara gider, madende altın ararlarmış. Akşam olunca eve dönerlermiş. O zaman yemekleri hazır olmalıymış. Kız bütün gün evde tek başına otururmuş. Bunun için iyi yürekli cüceler ona şöyle öğüt verirlermiş:

- Üvey annenden kendini koru... Senin burada olduğunu, nasıl olsa, yakında öğrenir. Kimseyi içeri alma sakın! derlermiş.

Kraliçe, Pamuk Prensesin ciğerlerini yedim sandıktan sonra, en güzel kadının yine kendisi olduğunu düşünür; başka bir şey aklına getirmezmiş. Bir gün aynasının karşısına geçip:

- Küçük ayna, söyle bakayım, ülkenin en güzel kadını kim? diye sormuş. Ayna dile gelmiş:

- Buranın en güzel kadını sizsiniz kraliçe hazretleri, ama dağlar başında, yedi cücelerin yanındaki Pamuk Prenses sizden bin kat daha güzel! demiş.

Kadın bunu duyunca irkilmiş. Çünkü aynanın asılsız bir şey söylemediğini biliyormuş. O zaman avcının kendisini aldattığını, Pamuk Prensesin sağ olduğunu anlamış. Kızı öldürmek için yeni bir çare düşünmeye başlamış. Çünkü bu kız ülkenin en güzeli kaldıkça kıskançlıktan rahat edemeyeceğini biliyormuş. Sonunda aklına bir çare gelmiş: Yüzünü boyamış, yaşlı bir satıcı kadın kılığına girmiş; tanınmaz bir hale gelmiş. Bu kılıkta yedi dağlara, . yedi cücelerin bulunduğu yere gitmiş; kapıyı çalmış:

- Güzel şeyler satarım! diye bağırmış. Pamuk Prenses pencereden bakmış:

- Günaydın kadınım, demiş, neler satıyorsun bakayım? Kadın:

- İyi şeyler, güzel şeyler! Her renkten kuşaklarım var! demiş. Alaca renkli ipeklerden örülmüş bir kuşak çıkarmış. Pamuk Prenses: Bu saf kadıncağızı içeri alabilirim! diye düşünmüş, kapının sürgüsünü çekmiş: o güzel kuşağı satın almış. Kocakarı:

- Aman ne güzel şeymişsin sen yavrum! demiş;

- Dur da şu kuşağı beline güzelce ben sarıvereyim. Pamuk Prensesin aklına bir kötülük gelmemiş. Kadının önüne durmuş, yeni kuşağı beline sardırmış. Kocakarı o kadar çabuk, o kadar sıkı dolamış ki, Pamuk Prenses soluk alamaz olmuş... Ölü gibi yere yuvarlanmış. Kadın: - Haydi bakalım... Bir zamanlar ülkenin en güzeli olmuştun! demiş, kaçıp gitmiş.

Aradan çok geçmeden, akşam vakti, yedi cüceler . eve dönmüşler, ama sevgili Pamuk Prenseslerini yerde serili görünce akılları başlarından gitmiş. Kız sanki ölmüş gibi kıpırdamıyormuş bile. Kızı ayağa kaldırmışlar... Kuşağın sımsıkı bağlanmış olduğunu görünce bunu ortasından kesip açmışlar. Kız yavaş yavaş soluk almaya başlamış... Gitgide vücuduna can gelmiş. Cüceler o gün olup bitenleri öğrenince:

- O yaşlı satıcı kadın, alçak kraliçeden başka biri değildi, demişler. Biz evde yokken sakın bir daha hiç kimseyi içeri alma! Kötü yürekli kadın eve döner dönmez aynanın önüne gitmiş:

- Küçük ayna, söyle bakayım, ülkenin en güzel kadını kim? diye sormuş. Ayna her zamanki gibi:

- Buranın en güzel kadını sizsiniz kraliçe hazretleri, ama dağlar başında, yedi cücelerin yanındaki Pamuk Prenses sizden bin kat daha güzel! demiş. Kadın bu sözleri duyunca o kadar kötü olmuş ki, bütün kanı beynine sıçramış. Çünkü Pamuk Prensesin yine dirildiğini anlamış; kendi kendine:

- Alacağın olsun, demiş, öyle bir şey bulayım ki, seni yok etsin de bak gör! Bildiği büyücülük yardımıyla zehirli bir tarak yapmış. Sonra başka bir kocakarı kılığına girmiş.

Böylece yedi dağlara, yedi cücelerin bulunduğu yere gitmiş. Kapıyı çalmış:

- İyi şeyler satarım! diye bağırmış Pamuk Prenses dışarı bakmış: - Haydi yolunuza gidin, demiş, kimseyi içeri alamam.

Kocakarı:

- Bakman da yasak değil ya? diye zehirli tarağı çıkarıp kıza uzatmış. Tarak çocuğun o kadar hoşuna gitmiş ki, her şeyi unutarak kapıyı açmış. Pazarlıkta uzlaşınca kocakarı:

- Gel şu saçlarını güzelce tarayayım! demiş. Zavallı Pamuk Prensesin aklına bir kötülük gelmemiş, kocakarıya güvenmiş. Kadın daha tarağı saçlarına değdirir değdirmez zehir etkisini göstermiş; kız kendinden geçerek yere yuvarlanmış. Kötü yürekli karı:

- Ey güzellik örneği, bu kez işin tamam! demiş, sıvışıp gitmiş. Bereket versin, yedi cücelerin eve dönme zamanı yaklaşmışmış. Pamuk Prensesi ölü gibi yerde yatar görünce, ilk akıllarına gelen şey üvey anne olmuş. Araya taraya zehirli tarağı bulmuşlar. Saçlarının arasından çıkarır çıkarmaz Pamuk Prenses kendine gelivermiş. O gün olup bitenleri bir bir anlatmış. Cüceler, kendini sakınması, kimseye kapıyı açmaması için onu bir daha uyarmışlar.

Kraliçe evde aynanın karşısına geçmiş:

- Küçük ayna, söyle bakayım, ülkenin en güzel kadını kim? diye sormuş. Ayna yine önceki gibi:

- Buranın en güzel kadını sizsiniz kraliçe hazretleri, ama dağlar başında, yedi cücelerin yanındaki Pamuk Prenses sizden bin kat daha . güzel! demiş. Kadın aynanın böyle söylediğini duyunca hırsından zangır zangır titremiş, ter ter tepinmiş:

- Yaşamım pahasına da olsa Pamuk Prenses kesinlikle ölmelidir! diye bağırmış. Bunun üzerine kimsenin uğramayacağı gizli, uzak bir yerde bir odaya kapanmış. Orada zehirli, pek zehirli bir elma yapmış. Bu elma görünüşte çok güzelmiş. Kabuğunun bir yanı kırmızı, bir yanı akmış. Bu elmayı kim görse hemen alıp yemek istermiş. Fakat ondan bir lokma ısıran kesin ölürmüş.

Elma tamam olunca kadın yüzünü boyamış; bir köylü kadını kılığına girmiş. Yedi dağlara, yedi cücelerin bulunduğu yere gitmiş. Kapıyı çalmış. Pamuk Prenses başını pencereden çıkarmış:

- Kimseyi içeri alamam... Yedi cüceler böyle tembih etti! demiş. Köylü karısı:

- Peki, öyle olsun ama şu elmaları elden çıkarmak istiyorum. Al işte bir tanesini de sana vereyim demiş. Pamuk Prenses: - Hayır, hiçbir şey kabul edemem! demiş. Kocakarı:

- Zehirden mi korkuyorsun yoksa? diye sormuş. Bak işte ortasından kesiyorum. Kırmızı yanını sen ye... Ben de beyaz yanını yiyeyim.

Elma öyle ustalıklı yapılmış ki, yalnızca kırmızı yanı zehirliymiş. Pamuk Prenses elmaya imrenmiş. Köylü kadının da bir parçasını yediğini görünce daha fazla dayanamamış; elini . dışarı uzatıp zehirli parçayı almış. Gel gelelim, daha ilk ısırdığı parça ağzındayken ölü gibi yere yıkılıvermiş. Kraliçe bu durumu yırtıcı bakışlarıyla seyretmiş. Sonra bir kahkaha atmış:

- Kar gibi ak, kan gibi al, abanoz ağacı gibi kara ha?.. Bu sefer cüceler seni yeniden diriltemeyecekler! demiş. Kadın eve döner dönmez aynaya sormuş:

- Küçük ayna, söyle bakayım, bu ülkenin en güzel kadını kim? Ayna dile gelmiş:

- Bu ülkenin en güzel kadını sizsiniz kraliçe hazretleri! demiş. Bunun üzerine kadının kıskanç yüreğine su serpilmiş ama kıskançlar ne kadar rahat edebilirlerse o kadar... Akşam olup cüceler eve döndükleri zaman Pamuk Prensesi yerde serili görmüşler. Kızcağızın soluğu çıkmıyormuş, ölmüşmüş. Onu yerden kaldırmışlar. Zehirli bir şey bulur muyuz? diye çevreyi araştırmışlar kızın kuşağını çözmüşler, saçlarını taramışlar, onu suyla, şarapla yıkamışlar. Gel gelelim, hiçbirinin yararı olmamış, yavrucak dirilmemiş.

Cüceler kızı bir tabuta koymuşlar. Yedisi de çevresine oturmuşlar. Üç gün üç gece göz yaşı dökmüşler, ağlamışlar. Kızı gömmek istiyorlarmış ama kız hâlâ canlı bir insana benziyormuş. Yanaklarının al al rengi solmamışmış:

- Bunu kara topraklara bırakamayız! demişler.

Camdan bir tabut yaptırmışlar. Nereden bakılsa içerisi görünüyormuş. Kızı içine yatırmışlar; üzerine altın harflerle hem adını, hem de bir prenses olduğunu yazmışlar. Sonra tabutu dışarı çıkarıp dağın üzerine koymuşlar. Sürekli içlerinden biri tabutun yanında kalarak nöbet beklemeye başlamış. Hayvanlar da gelir, Pamuk Prenses için göz yaşı dökerlermiş. Önce bir baykuş gelmiş, sonra bir karga, en sonra da mini mini bir güvercin... Pamuk Prenses uzun, çok uzun zaman böyle tabutun içinde yatmış ama çürüyüp dağılmamış... Görenler uyuyor sanırlarmış. Çünkü hâlâ kar gibi ak, kan gibi al renkli, abanoz gibi kara saçlı duruyormuş.

Gel zaman, git zaman... Günün birinde bir prensin yolu bu ormana düşmüş. Geceyi . geçirmek için cücelerin evine gelmiş. Dağın üzerindeki tabutu, içinde yatan güzel Pamuk Prensesi görmüş. Altın harflerle üzerine yazılı yazıyı okumuş. Cücelere:

- Ne isterseniz vereyim... Bu tabutu bana bırakın! demiş; fakat cüceler:

- Dünyanın bütün altınlarını verseler yine onu vermeyiz! demişler. Oğlan: - Öyleyse bunu bana bağışlayın... Pamuk Prensesi görmeden yaşayamayacağım. Onun değerini bileceğim... Ona dünyada en çok sevdiğim şey gözüyle bakacağım! diye yalvarmış.

Oğlan böyle deyince iyi yürekli cüceler ona acımışlar; tabutu kendisine vermişler. Prens tabutu uşaklarının omuzuna verip yola çıkmış. Olacak ya, uşakların ayağı bir çalıya takılmış, sendelemişler. . Pamuk Prensesin ısırdığı zehirli elma parçası bu sarsıntıyla boğazından fırlamış. Aradan çok geçmeden de kız dirilmiş, gözlerini açmış, tabutun kapağını kaldırmış, yerinde doğrulmuş:

- Allah Allah, ben neredeyim? diye seslenmiş. Prens sevinçle:

- Yanımdasın! demiş. Olup bitenleri kıza anlattıktan sonra:

- Seni dünyada her şeyden fazla seviyorum... Gel, babamın sarayına gidelim... Benim eşim ol! demiş.

Pamuk Prenses razı olmuş, onunla birlikte gitmiş. Onlar ermiş muradına...

 

Bir zamanlar bir kadınla kocasının çocukları yokmuş ve çocuk sahibi olmayı çok istiyorlarmış. Gel zaman git zaman kadın sonunda bir bebek beklediğini fark etmiş.

Bir gün pencereden komşu evin bahçesindeki güzel çiçekleri ve sebzeleri seyrederken, kadının gözleri sıra sıra ekilmiş özel bir tür marula takılmış. O anda sanki büyülenmiş ve o marullardan başka şey düşünemez olmuş.

“Ya bu marullardan yerim ya da ölürüm” demiş kendi kendine. Yemeden içmeden kesilmiş, zayıfladıkça zayıflamış.

Sonunda kocası kadının bu durumundan öylesine endişelenmiş, öylesine endişelenmiş ki, tüm cesaretini toplayıp yandaki evin bahçe duvarına tırmanmış, bahçeye girmiş ve bir avuç marul yaprağı toplamış. Ancak, o bahçeye girmek büyük cesaret istiyormuş, çünkü orası güçlü bir cadıya aitmiş.

Kadın kocasının getirdiği marulları afiyetle yemiş ama bir avuç yaprak ona yetmemiş. Kocası ertesi günün akşamı çaresiz tekrar bahçeye girmiş... Fakat bu sefer cadı pusuya yatmış, onu bekliyormuş.

 “Bahçeme girip benim marullarımı çalmaya nasıl cesaret edersin sen!” diye ciyaklamış cadı. “Bunun hesabını vereceksin!”

Kadının kocası kendisini affetmesi için yalvarmış cadıya. Karısının bahçedeki marulları nasıl canının çektiğini, onlar yüzünden nasıl yemeden içmeden kesildiğini bir bir anlatmış.

 “O zaman,” demiş cadı sesini biraz daha alçaltarak, “alabilirsin, canı ne kadar çekiyorsa alabilirsin. Ama bir şartım var, bebeğiniz doğar doğmaz onu bana vereceksiniz.” Kadının kocası cadının korkusundan bu şartı hemen kabul etmiş.

Birkaç hafta sonra bebek doğmuş. Daha hemen o gün cadı gelip yeni doğan bebeği almış. Bebeğe Rapunzel adını vermiş. Çünkü annesinin ne yapıp edip yemek istediği bahçedeki marul türünün adı da Rapunzelmiş.

Cadı küçük kıza çok iyi bakmış. Rapunzel oniki yaşına gelince, dünyalar güzeli bir çocuk olmuş. Cadı bir ormanın göbeğinde, yüksek bir kuleye yerleştirmiş onu. Bu kulenin hiç merdiveni yokmuş, sadece en tepesinde küçük bir penceresi varmış.

Cadı onu ziyarete geldiğinde, aşağıdan “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını!” diye seslenirmiş. Rapunzel uzun örgülü saçlarını pencereden uzatır, cadı da onun saçlarına tutuna tutuna yukarı tırmanırmış.

Bu yıllarca böyle sürüp gitmiş. Bir gün bir kralın oğlu avlanmak için ormana girmiş. Daha çok uzaktayken güzel sesli birinin söylediği şarkıyı duymuş. Ormanda atını oradan oraya sürmüş ve kuleye varmış sonunda. Fakat sağa bakmış, sola bakmış, ne merdiven görmüş ne de yukarıya çıkılacak başka bir şey.

Bu güzel sesin büyüsüne kapılan Prens, cadının kuleye nasıl çıktığını görüp öğrenene kadar hergün oraya uğrar olmuş. Ertesi gün hava kararırken, alçak bir sesle “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını!” diye seslenirmiş. Sonrada kızın saçlarına tutunup bir çırpıda yukarı tırmanmış.

Rapunzel önce biraz korkmuş, çünkü o güne kadar cadıdan başkası gelmemiş ziyaretine. Fakat prens onu şarkı söylerken dinlediğini, sesine âşık olduğunu anlatınca korkusu yatışmış. Prens Rapunzel’e evlenme teklif etmiş, Rapunzel’de kabul etmiş, yüzü hafifçe kızararak.

Ama Rapunzel’in bu yüksek kuleden kaçmasına imkân yokmuş. Akıllı kızın parlak bir fikri varmış. Prens her gelişinde yanında bir ipek çilesi getirirse, Rapunzel’de bunları birbirine ekleyerek bir merdiven yapabilirmiş.

Her şey yolunda gitmiş ve cadı olanları hiç fark etmemiş. Fakat bir gün Rapunzel boş bulunup da. “Anne, Prens neden senden daha hızlı tırmanıyor saçlarıma?” diye sorunca her şey ortaya çıkmış.

 “Seni rezil kız! Beni nasıl da aldattın! Ben seni dünyanın kötülüklerinden korumaya çalışıyordum!” diye bağırmaya başlamış cadı öfkeyle. Rapunzel’i tuttuğu gibi saçlarını kesmiş ve sonrada onu çok uzaklara bir çöle göndermiş.

O gece cadı kalede kalıp Prensi beklemiş. Prens, “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını!” diye seslenince cadı Rapunzel’den kestiği saç örgüsünü uzatmış aşağıya. Prens başına neler geleceğini bilmeden yukarıya tırmanmış.

Prens kederinden kendini pencereden atmış. Fakat yere düşünce ölmemiş, yalnız kulenin dibindeki dikenler gözlerine batmış. Yıllarca gözleri kör bir halde yitirdiği Rapunzel’e gözyaşları dökerek ormanda dolaşıp durmuş ve sadece bitki kökü ve yabani yemiş yiyerek yaşamış.

Derken bir gün Rapunzel’in yaşadığı çöle varmış. Uzaklardan şarkı söyleyen tatlı bir ses gelmiş kulaklarına.

 “Rapunzel! Rapunzel!” diye seslenmiş. Rapunzel, prensini görünce sevinçten bir çığlık atmış ve Rapunzel’in iki damla mutluluk göz yaşı Prensin gözlerine akmış. Birden bir mucize olmuş, Prensin gözleri açılmış ve Prens görmeye başlamış.

Birlikte mutlu bir şekilde Prensin ülkesine gitmişler. Orada halk onları sevinçle karşılamış. Mutlulukları ömür boyu hiç bozulmamış.

 

 

 

 

Çanakkale Savaşı Anıları

Üsteğmen Faruk, cepheye yeni gelen askerleri denetlerken, bir yandan da onlarla sohbet ediyor, “Nerelisin?” gibi sorular soruyordu. Gözleri bir ara, saçının ortası sararmış bir delikanlıya takıldı. Yanına çağırdı ve merakla sordu:

-Adın ne senin evladım?

-Ali, komutanım.

-Nerelisin?

-Tokatlıyım, komutanım, Tokat’ın Zile kazasındanım

-Peki evladım, bu kafanın hali ne? Saçlarının ortası neden kırmızı boyalı böyle?

-Cepheye gelmeden önce, anam saçıma kına yaktı komutanım. Neden yaktığını da bilmiyorum.

-Peki dedi üsteğmen. Gidebilirisin Kınalı Ali.

O günden sonra Ali’nin adı, Kınalı Ali oldu. Cephede tüm arkadaşları Kınalı Ali demekle yetinmiyor, saçındaki kınayı da alay konusu yapıyorlardı. Kınalı Ali, arkadaşlarına karşı sevecen ve dürüst tutumu sayesinde, kısa sürede hepsinin sevgisini kazandı. Bir gün memleketine mektup göndermek için arkadaşlarından yardım istedi.

-Anama, babama burada iyi olduğumu bildirmek istiyorum. Ama okumam yazmam yok. Biriniz yardım edebilir misiniz?

Biri değil, birçok arkadaşı yardıma geldi.

-Sen söyle biz yazalım dediler.

Kınalı Ali söylüyor, bir arkadaşı yazıyor, diğeri de söylenenlerin doğru yazılıp yazılmadığını denetliyordu.

Sevgili anacığım, babacığım hasretle ellerinizden öperim. Ben burada çok iyiyim, beni sakın merak etmeyin. Kız kardeşini, kendinden küçük erkek kardeşinin sağlığını ve hatırını sorduktan sonra, köydeki herkesin burnunda tüttüğünü ve kimsenin kendisini merak etmemesini söyledikten sonra, Biz burada var oldukça bilesiniz ki düşman bir adım bile ilerleyemeyecektir… cümlesi ile bitiriyordu.

Tam zarf kapatılırken, Ali İki üç satır daha ekleteceğini söyleyerek, mektubun sonuna şunları yazdırdı: “Anacığım, beni buraya gönderirken kafama kına yaktın ama, burada komutanlarım da, arkadaşlarım da benle hep dalga geçiyorlar. Cepheye gitmek sırası yakında inşallah kardeşim Ahmet’e gelecek, Onu gönderirken sakın kına yakma saçına. Burada onunla da dalga geçmesinler. Tekrar ellerinden öperim anacığım.”

Gelibolu’da savaş giderek şiddetleniyordu. İngilizler, kesin sonuç almak için tüm güçleriyle yükleniyorlardı. Cephede savaşan askerlerimiz önceleri birer, birer, sonraları beşer, beşer, onar, onar şehit oluyorlardı. Gelibolu düşmek üzereydi. Kınalı Ali’nin komutanı, bu durum karşısında çaresizdi. Kendi bölüğü henüz sıcak temasa hazır değildi. Genç erlerine insan bedeninin süngü ve mermilerle orak gibi biçildiği bu cepheye göndermek zorunda kalmaması için Allah’a dua ediyordu.

Komutanlarını düşünceli ve sıkıntılı gören Kınalı Ali ve arkadaşları, komutanlarına gidip, ondan kendilerini cepheye göndermesini istediler. Askerlerinin ısrarları üzerine komutanları daha fazla direnemedi ve ölüme gönderdiğini bile bile bu isteklerini kabul etmek zorunda kaldı. Kınalı Ali ve arkadaşları, sevinç çığlıkları atarak cepheye, bile bile ölüme gidiyorlardı. O gün güle oynaya Gelibolu cephesinde ölümle buluşacakları yere koşan Kınalı Ali’nin bölüğünden tek kişi geri dönmedi. Gidenlerin tümü şehit olmuştu.

 

Bir zamanlar zengin bir tüccar varmış. Üç kızı olan bu tüccarın kızlarının ikisi son derece bencilmiş. Ama üçüncüsü, yani adı Güzel olanı hem iyi hem de sevgi doluymuş.

Bir gün tüccar, gemilerinin şiddetli bir fırtınada battığı haberini almış. Zavallı adam varını yoğunu kaybetmiş, geriye bir tek kasabadaki küçük evi kalmış. Açgözlü iki kardeş bu durumdan hiç hoşlanmamışlar. Yatakta yatmak ve oflayıp puflamaktan başka bir şey yapmaz olmuşlar. Evin bütün işleri Güzel’e kalmış.

Bir zaman sonra tüccar kayıp gemilerinden birinin limana ulaştığını duymuş. Haberin doğru olup olmadığını öğrenmek için yola çıkmadan önce kızlarına, dönüşte size ne hediye getireyim, diye sormuş. Açgözlü iki kardeşin neşeleri hemen yerine gelmiş.

“Elbiseler ve mücevherler! İsteriz” demişler.

“Peki ya sen Güzel?” diye sormuş tüccar.

“Bir gül. O bana yeter,” demiş Güzel.

Birkaç gün sonra tüccar evine dönmek üzere üzgün üzgün yola koyulmuş. Yine yoksulmuş, çünkü son gemiden ona kalan paraları da dolandırıcılara kaptırmış. Akşam karanlığı bastırırken bir ormana varmış. Orman hem karanlık hem de soğukmuş. Şimşekler çakıyor, rüzgâr yerden karları havalandırıyormuş. Uzaklardan kurtların uluma sesleri geliyormuş.

Tüccar nereye gittiğini bilmeden atıyla birlikte karların üzerinde bata çıka saatlerce yol almış, derken birden ileride pencerelerinden dışarı parlak ışıklar sızan son derece güzel bir şato görmüş. Ama bu çok garip bir şatoymuş, çünkü şöminelerinde harıl harıl ateş yanmasına, bütün odaları gün gibi aydınlık olmasına rağmen ortada kimsecikler yokmuş. Tüccar seslenmiş, seslenmiş, cevap veren olmamış. Sonunda, beklemenin bir anlamı olmadığını anlayınca, atını ahıra bağlamış ve salondaki uzun masanın üzerinde hazır bekleyen yemeği yemiş. Sonra bir yatağa yatıp uyumuş.

Sabah uyandığında onun için bırakılmış yeni giysiler bulmuş yanı başında. Aşağıda da güzel bir kahvaltı onu bekliyormuş.

“Bu şato, bana acıyan iyi kalpli bir periye ait herhalde,” demiş tüccar.

“Ona bir teşekkür edebilseydim keşke.”

Tüccar şatodan ayrılırken, bahçedeki gülleri fark etmiş. “Hiç yoksa Güzel’e verdiğim sözü yerine getireyim,” demiş içinden. Güllerden birini koparmış. Ama koparır koparmaz müthiş bir kükremeyle inlemiş her yan. Çalıların arkasından korkunç görünüşlü bir canavar çıkmış. Öylesine korkunçmuş ki, tüccar neredeyse korkusundan bayılacakmış.

“Seni değer bilmez adam!” diye kükremiş Canavar. “Hayatını kurtardım! Seni besledim, giydirdim! Sen kalkmış güzel güllerimi çalıyorsun. Hemen ölmeyi hak ettin!”

Tüccar Canavar’ın karşısında diz çökmüş. “Gülü kızlarımdan birine götürecektim efendim,” demiş.

“Ben efendi falan değilim, bir Canavarım,” diye hırlamış yaratık. Sonra tüccarın tepesine dikilmiş. “O değerli kızlarına gelince... Git, sor bakalım onlara, hayatına karşılık içlerinden biri gelip benimle birlikte yaşar mı? Bu teklifimi kabul eden olmazsa, üç ay içinde öleceksin.”

Tüccar gün ışığıyla aydınlanmış ormanın içinden, üzgün bir şekilde atını sürüp evine dönmüş. Evde iki bencil kız kardeş babalarının başından geçen korkunç maceraları dinlerken kıllarını bile kıpırdatmamışlar. Babaları onlara giysi ve mücevher getirmedi diye küplere binmişler. Ama Güzel onlar gibi yapmamış.

“Baba, izin ver ben gideyim,” demiş hiç tereddüt etmeden.

“Tabii sen gideceksin, suç senin,” demiş kardeşleri. “Gül isterim diye tutturmasaydın, Canavar babamızı öldürmeyi düşünmeyecekti.”

Üç ay geçince tüccar şatoya Güzelle birlikte gitmiş. Her şey orayı ilk gördüğü gibiymiş: etrafta yine kimsecikler yokmuş, sofra hazırmış. Yemeklerini yemeyi bitirdiklerinde Canavar ortaya çıkmış. Güzel korkusundan tir tir titremeye başlamış, çünkü Canavar babasının anlattığı kadar korkunçmuş, hatta daha da korkunç!

“Buraya kendi isteğinle mi geldin?” diye sormuş Canavar.

“Evet,” demiş Güzel.

“O zaman baban sabah olunca buradan gidecek ve bir daha buraya hiç gelmeyecek.”

Sabah olup da babası gidince Güzel tek başına kalmış. Önce bir süre ağlamış, ama sonra gördüğü rüyayı hatırlayıp biraz olsun rahatlamış. Rüyasında bir peri, “Üzülme, babanın hayatını kurtarmak için gösterdiğin bu cesaret karşılıksız kalmayacak,” demiş ona.

“Belki de bu yaşama alışırım,” diye düşünmüş, neşesi yerine gelmiş azıcık. Bahçede dolaşmış, güllere bakarken içi hüzünle dolmuş. Sonra şatonun içini gezmiş. Oda kapılarından birinin üzerinde adının yazılı olduğunu görünce çok şaşırmış. Kapıyı açıp içeri bakmış. Oda tam istediği gibi döşeliymiş, kitaplarla, müzik aletleriyle doluymuş.

“Canavar beni burada rahat ettirmeye çalıştığına göre, bana zarar vermez herhalde,” diye düşünmüş Güzel.

Sonra bir kitap almış eline. Kitabın üzerinde altın yaldızla, “Sevgili Kraliçem. Her isteğin emirdir benim için,” diye yazıyormuş.

 “Şu anda babamı görebilseydim keşke!” demiş Güzel yüksek sesle Bunu der demez odanın öte ucundaki aynada babasının görüntüsü belirmiş. Böylece Güzelin yalnızlık duygusu ve ev hasreti biraz olsun geçmiş.

O gece yemekte Canavar ortaya çıkmış. “Seni izlememe izin verir misin Güzel?” diye sormuş.

 “Buranın sahibi sizsiniz,” demiş Güzel.

 “Hayır,” demiş Canavar. “Şatom senin emrindedir. İstersen hemen giderim.” Canavar bir an duraksamış. “Yalnız bir şey soracağım. Beni çok mu çirkin buluyorsun?”

Güzel ne diyeceğini bilmemiş önce. Sonra başını kaldırıp Canavara bakmış. “Bunu söylemek istemezdim, ama doğruyu söylemem gerek. Evet, çirkin buluyorum,” demiş.

Güzel, yemeğini bitirince Canavar, “Benimle evlenir misin?” diye sormuş.

 “Hayır Canavar, asla,” demiş Güzel.

Canavar derin bir iç geçirirken çıkardığı ses, tüm şatoda yankılanmış.

Her gece saat dokuzda Canavar konuşmak için Güzelin yanına geliyormuş. Güzel, gün geçtikçe Canavara alışmaya başladığını fark etmiş. Hatta geç kaldığında onu merak bile ediyormuş. “Keşke,” diyormuş, bu kadar çirkin olmasaydı! Keşke ikide birde bana evlenme teklif etmeseydi! Çünkü Güzel, Canavarın, evlilik teklifini geri çevirdiğinde çıkardığı o sesten çok korkuyormuş.

Canavar bir gün, “Beni sevmeyebilirsin ama, beni bırakıp gitmemeye söz vermelisin,” demiş. Her günü birbirine benzeyerek üç ay böyle geçmiş.

Derken bir gün Güzel aynada babasının hasta olduğunu görmüş. Hemen Canavara babasına bakmak için eve gitmek istediğini söylemiş.

 “Gidebilirsin, Güzel,” demiş Canavar. “Ama geri dönmezsen kederimden öleceğimi biliyorsun, değil mi? Korkarım ki, babanın yanında kalmak isteyeceksin ve dönmeyeceksin. Ama eğer fikrini değiştirir de dönmek istersen, yüzüğünü yatağının yanındaki sehpaya koyman yeterli. Sabah olduğunda şatomda açacaksın gözlerini.”

“Bir hafta sonra döneceğim, söz,” demiş Güzel.

Ertesi sabah güzel, babasının evinde, kendi yatağında açmış gözlerini. Babası onu karşısında görünce çok sevinmiş, kendini daha iyi hissetmiş. O gün öğleden sonra, kısa süre önce evlenmiş olan kız kardeşleri babalarını ziyarete gelmişler. Eve geldiklerinde babalarının biricik kızını karşılarında görünce kıskançlıktan ve öfkeden çatır çatır çatlamışlar.

“Dinle!” demiş iki kardeşten biri. “Ona bir oyun oynayalım. Burada bir hafta daha kalmasını sağlayalım. O zaman Canavar gelip onu öldürür.” Bağırıp çağırıp onu kötülemek yerine, iki kardeş gözlerine soğan sürüp Güzelin karşısına yaşlı gözlerle çıkmışlar ve ondan ayrılmak istemedikleri için ağladıklarını söylemişler. Güzel bir hafta daha kalmaya söz vermiş.

Çok geçmeden Güzel, Canavarı babasını özlediği kadar özlediğini fark etmiş. Bir gün rüyasında Canavarı şatonun bahçesinde kaskatı ve cansız yatarken görmüş. Uyandığında, “Benim yaptığım düpedüz acımasızlık!” diye düşünmüş. Hemen yüzüğünü parmağından çıkarıp, başucundaki sehpanın üzerine koymuş. Sabah gözlerini canavarın şatosunda açmış.

O günün akşamı canavarı beklemiş. Saat dokuz olmuş. Canavar gelmemiş. Dokuzu çeyrek geçmiş, ortalarda yok. Birden endişe içinde koşa koşa şatodan bahçeye çıkmış. Canavar bahçede boylu boyunca yatıyormuş. “Onun ölümüne neden oldum!” diye düşünmüş Güzel. Hemen ona sarılmış. Canavarın kalbi hâlâ atıyormuş!

 “Artık dönmezsin diye düşündüm. Yemeden içmeden kesilip ölmeye hazırlandım,” demiş Canavar fısıltılı bir sesle.

“Ama ben seni seviyorum Canavar!” demiş Güzel. “Seninle evlenmek istiyorum.”

O anda tuhaf bir şey olmuş. Birden sanki şato daha bir güzel, daha bir ışıltılı hale gelmiş. Güzel bir süre etrafına bakınmış, sonra tekrar canavara çevirmiş başını. Fakat Canavar yerinde yokmuş. Yattığı yerde şimdi genç ve yakışıklı bir prens duruyormuş.

 “Ben canavarı istiyorum,” diye ağlamaya başlamış Güzel. Prens bu sırada ayağa kalkmış.

 “Canavar benim,” demiş. “Kötü bir peri bana büyü yapmıştı. Beni yüzüne bakılamayacak kadar çirkin bir yaratığa dönüştürmüştü. Bana benimle evlenmek istediğini söylemeseydin, hayatımın sonuna kadar öyle kalacaktım.”

Prens Güzeli şatoya götürmüş. Şatoda Güzel, babası ve rüyasında gördüğü iyi periyle karşılaşmış.

“Gösterdiğin cesaretin ödülünü aldın,” demiş iyi peri güzele.

Peri sihirli değneğini sallamış. Birden şatodaki herkes Prensin topraklarında bulmuş kendini. Orada halk coşku ve alkışlarla karşılamış Prensi. Çok geçmeden Güzel ve Canavar evlenmişler. Dünyanın gelmiş geçmiş en mutlu Prens ve Prensesi olmuşlar.

 

 

 

Biraz dikkatli baksaydın gülen gözlerimdeki , ağlayan beni görebilirdin. Ya da gerçekten sevseydin beni kalbimin çığlıklarını susturabilirdin. Ben senken sen ben olamadın. Istırabımın sebebi oldu sevgim.

Tükendim tükettim hıncımı almak için tekmeler attım sevgiye kendime yüreğime ..

Birçok kez hazırladım kalbimi seni unutmak için

Ne yaptıysam olmadı.

Boyun eğdim varlığınla yaşamaya

Artık özlemiyorum

Dilim söylüyor ama hissetmiyorum. Sevgiyi kandırarak ve gizlenerek yaşıyorum. Daha fazlasını kaldıramayacak kadar yorgunum yada bahaneler buluyorum.

İçim acıyor

Gücüm yetene kadar dayanıyorum. Daha dayanabilirmiyim bilmiyorum. Zamana sığındım kurtuluşum için yaralanan kalbimi sarmak

Biraz olsun hayata bağlanmak kaybettiğim kendimi bulmak için

Sen benden gittin ardında bıraktığın beni düşünmeden gittin. Belki yıkıldım sevgiye güvenimi kaybettim ama

Yürekten sevdim Şunu bilki terkedenim sen yüreğimi hiç haketmedin...

Ben 32 yaşında evlilikte altı yılını doldurmuş bir kadınım. Eşim ile 2000'in Ekim'in de çalıştığım bir klinikte karşılaştım. Onu ilk defa merdivenlerden inerken gördüm. Gözlerimi ondan alamamıştım oda bana ısrarla bakmıştı. Oysa hiç beğeneceğim bir tip değildi. Sarışındı üniversite öğrencisi idi ve benden küçüktü.

Ama ben bir anda ona kapılmıştım. Bir süre sonra odama yanını bir doktor arkadaşla geldi. Onunla tanışmak istediğimi söyledim ve tanıştım.

Tanışmamızdan sonra hemen her gün çeşitli sebeplerle kliniğe geliyordu. Bu çok hoşuma gidiyordu. 3-4 gün sonra benimle çıkmak istediğini, ve niyetinin ciddi olduğunu belirtti. Bu beni biraz korkutmuştu. Teklifini yaşı nedeniyle kabul edemeyeceğini söyledim. Ama o ısrarlıydı. Biraz düşünmemi söyledi. Yine de kabul etmeyecektim. Çünkü ondan 2,5 yaş büyüktüm ve bu benim için önemliydi.

Ama bir başka doktor arkadaşın ısrarı üzerine onunla çıkmaya karar verdim. Kendinden emin konuşması bana güven verdi. Onun yanında kendimi mutlu hissediyordum.

Tanışmamızın üzerinden 1 ay geçmişti ve artık evlilik planları yapıyorduk. Ama ailesi evlilik planımıza karşı çıktı. O bir su istasyonu işletiyordu, bende bir klinikte çalışıyordum. Ailesi bizim geçinemeyeceğimizi söylüyordu. En önemlisi ben tesettürlüydüm. Ailesinin tehditlerine rağmen biz gizli bir evlilik yaptık. O gün bizim için hem mutlu hem üzücü bir gündü. Nikahta ikimizin ailesinden kimse yoktu. Biz yine de çok mutluyduk ve hala da mutluyuz. Geçirdiğimiz maddi ve manevi zorluklara rağmen ona olan aşkım her geçen gün büyüyor. Ona her baktığımda içimde sevgi ve mutluluk doluyor ve bu 6 yılın sonunda ondan gün içindeki birkaç saatlik ayrılık bile bana zor geliyor. Onu çok özlüyorum. Emin olun onunla evlendiğim için Allah a şükrediyorum, ömrümün sonuna kadar da hislerimin aynı şekilde devam etmesini istiyorum.

Evlenmeye karar verdiğim zaman ona böyle aşık olacağımı düşünmemiştim. Sadece benim için uygun bir kişi diye düşünmüştüm. Oysa şimdi ona gerçekten aşık olduğumu ve her geçen gün aşkımın arttığını hissediyorum. Çünkü ben onu kendimden çok seviyorum. İki bedenin bir bedende olabileceğini düşünmezdim ama oluyormuş. Onu kaybetmem demek kendimi kaybetmem demek. Onsuzluğu düşünmek bile istemiyorum. Herkesin bu duyguyu hissedebilmesini istiyorum...

Çalıların içinde bir ördek kuluçkaya oturmuş yumurtalarını bekliyormuş. Uzun süredir tek başına oturmaktan sıkıldığı için yumurtaları çatlar çatlamaz sevinçle vaklayarak üzerlerinden kalkmış.

Artık çiftliğe dönüp oradakilere yeni ailemi gösterebilirim! diye düşünmüş. Hepsi tam mı diye, cik cik öten yavrularını saymaya başlamış. “Yooo, olamaz!” demiş yumurtalardan birinin henüz çatlamamış olduğunu görünce.

O sırada oradan geçen bir ördek, “Yuvanda hâlâ çatlamamış iri bir yumurta var,” demiş. “Bahse girerim bir hindi yumurtasıdır.”

“Hindi yumurtasıymış, höh! O benim yumurtam,” demiş anne ördek ters ters. İç çekerek yumurtanın üstüne oturmuş.

Bu son yumurta da çatlayınca içinden iri, çirkin bir ördek yavrusu çıkmış. Anne ördek bu yavruyu görünce onun çirkinliğinden biraz utanç duymuş.

 “Neyse ki diğer yavrularım güzel,” diye düşünmüş ve artık daha fazla vakit kaybetmeden çiftliğe gitmek istediği için yavrularını peşine takarak suya girmiş.

 “Çirkin olanı hiç olmazsa iyi yüzüyor,” demiş anne ördek kendi kendine. “Öyleyse hindi olamaz. Çünkü hindiler yüzemez. Belki büyüdükçe güzelleşir. Belki bir süre sonra da büyümesi durur.”

Ne yazık ki tam tersi olmuş. Çirkin Ördek giderek daha da büyümüş ve diğer ördeklerden daha da farklılaşmış. Çevresindeki hayvanlar onu hiç rahat bırakmıyor, onunla hep “Çirkin Ördek” diyerek alay ediyormuş. Kardeşleri bile vak vak edip başının etini yiyor, “Seni bir kedi kapsa da senden kurtulsak,” diyorlarmış. Tavuklar onu kovalıyor, onlara yem veren kız da ayağıyla onu ittirerek yemlerin yanından uzaklaştırıyormuş.

Çirkin Ördek bütün bunlara daha fazla dayanamamış. Çitlerin üzerinden uçarak atlamış ve çiftliği iyice geride bırakıp yaban ördeklerinin yaşadığı yere gelene kadar hiç durmadan yürümüş. Fakat yaban ördekleri de onun çirkin olduğunu düşünmüşler ve onunla dostluk kurmak istememişler.

Çirkin Ördek yapayalnız ortada kalmış. Ağaç dallarıyla çitlerdeki küçük kuşlar bile onu görünce kaçışıyorlarmış. “Çirkin olduğum için kaçıyorlar,” demiş kendi kendine.

Tek başına oradan oraya dolaşmış durmuş. Bir ara, iki yaban kazıyla dost olmuş, fakat onlar da avcıları görünce uçup gitmişler. Bir seferinde de yaşlı bir kadın onu tutup evine götürmüş, ama kadının kedisiyle tavuğu, “Hem suyu seven, hem de yumurtlamayan kuş mu olur?” diyerek onunla alay edince dayanamayıp oradan da kaçmış.

Sonra mevsim değişmiş. Ağaç yaprakları sararıp solmaya başlamış. Bir akşam üzeri, güneş batarken bembeyaz tüylü, büyük ve güzel kuşlardan oluşan bir kuş sürüsü Çirkin Ördeğin tam önünden, çalıların arasından havalanmış. Uçarken dalgalanıyormuş gibi hareket eden çok zarif, uzun boyunlu kuşlarmış bunlar.

“Bekleyin beni!” diye seslenmiş Çirkin Ördek, ama kuşlar kocaman kanatlarını açar açmaz gökyüzünün derinliklerinde kaybolmuşlar. Çirkin Ördek sevincinden suyun içinde bir fırıldak gibi dönmeye başlamış, sonra hızını alamayıp suyun dibine dalıp çıkmış. Boğazından çıkan garip sesler onu bile korkutmuş. O beyaz tüylü kuşları bir türlü aklından çıkaramıyormuş. Ne cins kuşlarsa onlar, onları çok sevmiş.

Kış pek uzun ve sert geçmiş. Çirkin Ördek birkaç kez ölümden dönmüş. Bir seferinde buzun üstünde az kalsın donuyormuş. Neyse ki oradan geçmekte olan bir çiftçi onu görmüş de kurtarmış. Sonunda kış bitmiş bahar gelmiş ve Çirkin Ördek uçabildiğini keşfetmiş, öyle suyun üstünde değil çok daha yüksekte, gökyüzünde.

Bir gün kanatlarının gücünü denerken aşağıda, bir derede daha önce gördüğü o beyaz tüylü kuşlardan birçoğunun yüzdüğünü görmüş. Bir an bile düşünmeden, “Aşağı iniyorum,” diye kararını vermiş. “Çirkin de olsam onların yanlarına gideceğim.” Böylece dereye, suyun üzerine inmiş.

Kıyıda iki çocuk beyaz kuşlara ekmek kırıntısı atıyormuş. Çirkin Ördeği görünce hemen annelerine, “Anne bak!” demişler. “Bir kuğu daha var orada! Bu kuğu diğerlerinden daha güzel hem de!”

Çirkin Ördek çocukların ne demek istediğini anlamamış. Beyaz kuşlar arkalarına dönüp ona bakınca utancından boynunu bükmüş. “İsterseniz siz de Çirkin Ördek diye alay edin. Umurumda değil artık!” demiş içinden.

Sonra, başını kaldırırken suda ilk kez kendini görmüş. Upuzun bir boynu, bembeyaz, harika tüyleri varmış.

 “Merhaba!” demişler diğer kuğular. “Hoş geldin.” Sonra hepsi suyun üstünde ona doğru süzülmüşler. Hiçbiri çiftlikteki kuşlar gibi ona alay ederek bakmıyorlarmış. Boyunlarını zarifçe eğerek, “Ne kadar güzelsin,” diyorlarmış sanki.

Çirkin Ördek, “Demek ben Çirkin Ördek değilmişim. Bir kuğuymuşum!” diyerek sevinçle çırpmaya başlamış kanatlarını.

 

 

 

 

 

 

....bostan dolabının yanındaki, suları bana kahverengi gözüken, o küçük ve eskimiş havuzdaki solgun ve kederli nilüferlere gidip bakardım çocukken, babam, onların kökleri olmadığını anlatmıştı bana.

Neden bu çiçekleri hep bir şeylere benzetmek için kullandıklarını ancak büyüyünce anladım. Yalnızca bu çiçekler, hep bir yerlere gidecekmiş gibi azade ve özgür oluyorlar ama küçük bir havuzun içinde bir yere gitmeden yaşıyorlardı. Hayat da böyle birşeydi benim için; hep biryerlere gidecek gibi duran, yalnız ve bir yere gitmeyen bir çiçek. Bütün bir hayatin özeti buydu. Bende bir yere bağlanmadım ve bir yere gitmedim, öyle solgun nilüfer gibi bir havuzun içinde yalnız başına durdum, köklerimi salamadım, ne, olduğum yere sağlamca yerleştim, ne, başka diyarlara kaçabildim.

Bana bakanlar, beni seyredenler, beni sevenler oldu ama kimse yakasına takmadı beni, kimse odasına koymadı, kimse beni sulayıp büyütmek için uğraşmadı.

Onlara ihtiyacım olmadığını, havuzumda tek başıma yüzebileceğimi düşündüler.

Ben de bu yüzden; kederi, yalnızlığı, kirlenmeyi öğrendim ve hayata benzedim. Ne garip başka bir şeyde olmak istemedim, beni beğenmeleri yetti bana...

Köksüz bir hayat, çaresiz yalnızlık, tuhaf keder.

Arkasına baktı yolcu. Geride bıraktıklarına Bir fotoğraf karesine sığabilecek kadar küçük şehrin, sokak lambalarının cılız ışıklarıyla bıraktığı gölgesine Zifiri karanlıktan şehre ve otobüsün camına düşen kar tanelerini fark etti sonra. Titredi. Soğuğunu hatırladı şehrin. Sokaktayken yakan, soba başındayken keyif veren soğuğunu Şaşırttı düşündükleri onu. Hayır, dedi kendi kendine. Bu şehrin, insanoğlunun ayrılık kelimesine yüklediği zafiyetleri, kullanmasına müsaade etmeyeceğim. Bana çektirdiklerini tasdik edermişçesine, adi bir gülümsemeyle veda etmeyeceğim bu şehre. Sonra bakmaktan vazgeçti buğulanmaya yüz tutmuş otobüs camından, bir fotoğraf hükmündeki yaşadıklarına. Gözlerini kapadı. Bu terk edişe yüklediği hayalleri hatırlamaya çalıştı. Hiçbir şey gelmedi aklına. Tekrar düşündü. Işıkları gördü önce. Sevindi bir an. Ama bu ışıklar hayallerinin ışıkları değildi. Tanıdık bir siluet belirmeye başladı sonra. Şehir yavaş yavaş bir gölge gibi düştü yüreğine. Açtı kapadı gözlerini. Açtı kapadı defalarca. Olmadı. Ne şehri silebildi gözlerinden ne de hafızasından gölgesini. Ne zaman başlayacak bu yolculuk diye haykırdı, otobüs şoförüne. Şoför, bir yolcu gelmedi, onu bekliyoruz dedi. Sonra gelince hemen hareket edeceğini eklemeyi de unutmadı. Her otobüs kalkışında, beklemekten sıkılan yolcuların isyanının sebebini anladı ve hak verdi onlara yolcu. Her yolculuk vaktinde başlamalıydı. Ne vaktinden önce, ne de sonra. Bu isyan kaçma ile kalma arasındaki kavgada yolcunun kaçıştan yana tavır koyuşuydu. O güne kadar küçümsediği düşmanının elinin ne kadar güçlü olduğunu fark edişin sebep olduğu işe yaramayan bir hamleydi sadece. Sanki o an otobüs hareket etse bütün bu ıstırap bitecekti.

O güne kadar galiz küfürler savurmuştu bu şehre ve yaşadıklarına. Güzel kelimesiyle nitelendirilebilecek her şey terk etmişti onu bir gün. Ya da yolcu bütün terk edilişleri o gün fark etti. Her gün bir güzellik terk ederken onu, bir rakamının nesnelerin dünyasındaki mütevazılığından olsa gerek, birlerin toplanıp bütünü oluşturduğunu bilemedi. her şeyiyle bütün bu ıstıraplarının kaynağının bu şehir olduğuna inanıyordu. Üniversiteyi kazanamamış, iyi bir iş bulamamış, hepsinden önemlisi saygın bir yer edinememişti. Ona göre yalnızlığının, başarısızlıklarının, fark edilemeyişinin, onu üzen, mutsuz eden her ne varsa sebebi bu şehirdi. Tüm bu yaşadıklarının hafızasından silinmesinin bu şehirde kaldığı sürece mümkün olmayacağını düşünüyordu. Farklı bir yerde, çok daha güzel bir hayat yaşayacağına inandırmıştı kendini. Bu terk edilişin acısı ancak bir terk edişle küllenir diye düşünmüştü. Öyleyse demişti kendi kendine, burada kalmak için hiçbir sebebim kalmadı artık. Terk edenle terk edilen aynı kaldırımları adımlayamaz, aynı havayı teneffüs edemezdi. Sevgiliyle paylaşılan ve paylaşılacak olan her şey onun acısını artıracaktı. Öyleyse bu paylaşımı bitirmenin vakti gelmişti. Ne kadar da kolay olacaktı her şey. Bunları düşünürken eskiler ne kadar da abartmış ayrılığı diye düşünmeden edememişti. Yolculuğun ilk durağında, ilk dinlenme tesisinde yeni bir hayat kollarını açacaktı ona. Bu yeni bir şehirde, yeni insanlarla yeni bir hayata başlamak demekti.

Her zaman memleket ve gurbet kelimelerine fazlaca anlam yüklendiğini düşünürdü. Ne memleket abartıldığı kadar değerli ne de gurbet o kadar ıstırap verici olmalıydı. Bu iki kavram üzerine bütün anlatılanlar, bütün yazılan hikayeler insanoğlunun abartma iştiyakının bir sonucu olmalıydı. Yıllardan beri yaşadığı memleketinde değer vereceği hiçbir şey görememişti. Hatta bazen, bu şehirde doğduğu için üzüldüğü de oluyordu. Bu şehirli olup üniversiteye giden bazı öğrencilerin, memleketlerinin ismini söylemekten utandıklarını duyduğu zaman içten içe onlara hak vermişti. Bu hav veriş şehri önemsemek demekti. Bu hak vermeler, Ah! Başka bir şehirde olsam şeklinde başlayan hayaller dünyasının kapısını açtı yolcuya.

Gözlerini kapadı yolcu. Şehre doğru baktı. Harşit boyunca attığı adımlar üzerine üzerine gelmeye başladı. Sonra gördükleriyle tanıdıklarının eşit sayıda olduğu caddeler daralmaya başladı. İyice daraldı ve yolcuyu sıkmaya başladı. O kadar sıktı ki yolcu, kemikleri kırılacak, toz olup etrafa dağılacak sandı. Avazı çıktığı kadar bağırmak istedi, sesi çıkmadı. Mahallesine giden yol göründü sonra. Çocukluğunu bütün hayallerini derininde barındıran bu tozlu yol rahatlattı yolcuyu. Yol boyunca yürüdüğünü fark etti. Bir türlü yol bitmiyor, uzadıkça uzuyordu. Mahallesine doğru baktı. Çok yakındaymış gibi görünüyordu. Ama yürümeye başlayınca yol uzuyor, mahalle uzaklaşıyordu. Bıkmadan usanmadan yürüdü. Kan ter içinde mahallesine vardı. Her zaman saatlerce oturduğu, bu yolculuğu planladığı mahalle kahvesinde oturmak, biraz dinlenmek istedi. Kahvenin kapısını açmaya çalıştı. Kapı açılmadı. Kahvenin kapalı olduğunu düşündü ve tam geri dönecekken, bu saatte hep açık olurdu diye düşündü. Camdan içeriye doğru baktı. İçerde insanların oturduğunu fark etti. Tekrar kapıyı açmaya çalıştı. Kapı açılmadı. Kahveciye işaret etti. Fark etmedi onu. Sadece kahvecinin değil hiç kimsenin onu fark etmediğini anladı sonra. Sanki içeridekilerin hepsi, bütün mahalleli, kördü. O an birisinin yaklaştığını gördü. Kenara çekildi. Yaklaşınca eski arkadaşını tanıdı ve ona doğru koştu. Ama o, yüzüne bile bakmadan yanından geçti. Seslendi ona. Duymadı. Peşinden koştu, yakalamak istedi onu, bir gölge gibi ellerinin arasından geçip gitti. Kahvenin kapısını açtı ve içeri girdi. Yolcunun gözleri yaşardı. Ama ağlamamalıyım dedi. Tuttuğunu zannetti yüreğine akan gözyaşlarını. Arkasını döndü ve evine doğru yürümeye başladı. Annesi ve babası evde olmalıydı. Eve yaklaştığında ışıkları fark etti önce. Kapıya doğru koştu. Zile bastı uzun uzun. Bir süre bekledi, kapıyı açan olmayınca, kapıyı yumruklarıyla dövmeye başladı. Hiçbir ses gelmedi içeriden. Cama koştu. İçeriye baktı. Televizyonun karşısında uyuklayan annesini fark etti önce. Sonra babası girdi salona. Cama vurdu. Neredeyse cam kırılacaktı; ama içeriden hiçbir ses gelmiyordu. O an annesinin uyandığını ve cama doğru geldiğini gördü. Heyecanla pencereyi açmasını bekledi. Annesi pencereyi açtı ve karanlığa doğru baktı. Anne ben geldim dedi yolcu. Eline uzanıp öpmek istedi. Annesinin elleri uzaklaştı ellerinden. Bir süre daha baktı karanlığa hayır ola dedi ve kapadı pencereyi. Bağırdı yolcu, haykırdı. Duyan olmadı. Takat kalmadı dizlerinde. Eğildi yere doğru. Sonra dizlerinin toprağa değdiğini fark etti. Sarsıla sarsıla ağlamaya başladı.

Gözlerini açtı yolcu. Muavinin ona seslendiğini fark etti. Bütün yolcular etrafında toplanmıştı. Muavin, neyiniz var beyefendi , su getireyim mi, hasta mısınız? diye sordu. Yok, yok bir şeyim dedi. Yanında getirdiklerinin sadece valizindekiler olmadığını anlayınca ayağa kalktı yolcu. Pardösüsünü giydi. Kapıya doğru yürümeye başladı. Şoför, delikanlı nereye gidiyorsun, kalmak üzereyiz dedi. Yolcu ben kalıyorum dedi ve aşağı indi. Karanlığa doğru yürümeye başladı. Muavinin arkasından doğru koştuğunu fark etti. Durdu, gelmesini bekledi. Muavin valizini ona uzattı. Yolcu ona burada ihtiyacım yok dedi. Her şehir, kıymetini başlamayan ya da sonu gurbete çıkan yol hikayelerinden alır dedi kendi kendine. Şehre doğru baktı. O kadar güzel göründü ki ona, yeni bir şehri keşfedecekmişçesine yürümeye devam etti.

Türk olmanın nasıl bir şey olduğunu unutanlara hatırlatmak için, Türk olmanın tadına varmak için, lütfen okuyun.

Bu hakiki hikâyeyi aktaran, sayın Dr. Ömer Musoğlu 85 yaşındadır ve halen MODA/ İstanbul’da oturmaktadır.

Anzaklı Ömer’in Hikayesi 1957 Yılında İstanbul Tıp Fakültesinden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD’ye giden doktor Ömer Muşluoğlu, görev yaptığı hastanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:

Amerika ya gittiğim ilk yıllar... New Yorkda Medical Center Hospital’da görev almıştım. Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak, elektrokardiyografi çekmek gibi işler... Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direkt olarak hasta muayenesine, tedavisine verilmiyor. Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum. Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam, tahminen yetmiş beş yaşlarında...

-Kan alacağım kolunuzu açar mısınız?" dedim.

Adamcağız kanserdi ve aynı zamanda kansızdı... Kolunu açtım, baktım pazusunda bir Türk bayrağı dövmesi var. Çok ilgimi çekti, kendisine sormadan edemedim:

-Siz Türk müsünüz?

-Kaşlarını yukarıya kaldırarak "hayır" manasına bir işaret yaptı.

-Ama ben hala merak ediyorum. "Peki bu Kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?"

-Aldırma öylesine bir şey işte, dedi.

Ben yine ısrarla:

-Fakat benim için bu çok önemli, çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım...

Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:

-Siz Türk müsünüz?

-Evet Türk’üm...."

İhtiyar gözlerime tanıdık bir göz arıyor gibi baktı… Anlatmaya başladı:

"Yıl 1915. Çanakkale diye bir yer var Türkiye’de.. Orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben, Avustralya Anzaklarındanım. İngilizler bizi toplayıp dediler ki:

-Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda... Birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir.

Biz de inandık sözlerine ve savaşmak isteyenler arasına katıldık... Beynimizi yıkayan İngilizler Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale’ye sevk ediyormuş. Bizi gemilere doldurup Mısıra getirdiler, orada birkaç ay talim gördük, sonra da bizi alıp Çanakkale’ye getirdiler.

 

Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler gibi geceyi gündüze çeviriyordu. Her taarruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar.  Meğer, bu barbarlıktan değil, kalplerindeki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş.

Biz karaya çıktık. Taarruz edeceğiz, bizi püskürtüyorlar... Tekrar taarruz ediyoruz, bizi gene püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz...

Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim. Gözlerimi açtığımda kendimi yabancı insanların arasında buldum. Nasıl korktuğumu anlatamam. İngilizler bize Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya... Ama dikkat ettim, bana hiç de öfkeli bakmıyorlar, yaralarımı sarmışlar. İyice kendime gelince bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şok olmuştum doğrusu...

Dedim ki kendi kendime:

-Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürürler, ama öldürmüyorlar... Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi... Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler... Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla “Yazıklar olsun bana” dedim. Böyle asil insanlarla ben niye savaşıyorum, niye savaşmaya gelmişim? Bu İngiliz milleti ne yalancıymış, ne kadar Türk düşmanıymış diyerek pişman oldum... Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki... Bu iyiliğe karşı ne yapsam diye düşündüm durdum günlerce... Nihayet bizi serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu Türk bayrağı dövmesini yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte..."

Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti: Talihin cilvesine bakın ki, o zaman ölmek üzere iken yaralarımı iyileştirerek, sıhhate kavuşmama çaba sarf eden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarf eden bir Türk... Ne garip değil mi? Avustralya’dan Amerika’ya gelirken bir Türk’le karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar, buna bütün kalbimle inanıyorum. Peşinden nemli gözlerle…

-Bana adınızı söyler misiniz? dedi.

"Ömer" cevabını verdim…

Merakla tekrar sordu:

-Peki niçin Ömer ismini vermişler sana?"

-Babam Müslümanların ikinci halifesinin isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş.

-Senin adın Müslüman adı mı?

Ben,

-Evet, Müslüman adı" deyince yüzüme baktı, doğrulmak istedi. Onun yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki:

-Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Josef Miller idi, şimdiden sonra "Anzaklı Ömer" olsun.

-"Olsun" dedim.

-"Peki doktor beni Müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu ?"

Şaşırdım, nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar vermişti. Meğer o bunu hep düşünüyormuş da kimseyle konuşup soramadığı için gerçekleştirememiş...

-"Tabii" dedim... "Müslüman olmak çok kolay." Sonra kendisine imanın ve İslamın şartlarını anlattım, kabul etti. Hem kelime-i şahadet getiriyor, hem de ağlıyordu… Mırıldandı:

-Siz Müslümanlar tespih çekersiniz, bana da bir tespih bulsan da ben de yattığım yerden tespih çekerek Allah’ımı ansam olur mu?

Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakkı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Hemen bir tespih bulup kendisine getirdim. Hasta yatağında tespih çekiyor, biz de tedavisiyle ilgileniyorduk. Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti.

-Beni yalnız bırakma olur mu?"

-Ne gibi Ömer amca?

-Ara sıra gel de bana İslamiyeti anlat!.. Sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor.

O günden sonra her gün yanına gittim, bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım. Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum, hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum;

"Doktor Ömer, lütfen 217 numaralı odaya gidin!”

Hemen yukarı çıktım. Ömer amca’nın odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi: Sağ elinde tespih, açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı, göğsünde imanı ile koskoca -Anzaklı Ömer- son anlarını yaşıyordu. Hemen başucuna oturdum, kendisine kelime-i şahadet söylettirdim, o şekilde kucağımda ruhunu teslim etti...

Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk. Milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu. Ne yalan söyleyeyim, ağladım..."

Üniversiteli delikanlı Kolejli kıza bir voleybol maçında rastladı. Okul salonundaydı maç. Tribünsüz, minik bir salon.. Seyircilerle, oyuncular arasında, sahanın çizgisi vardı sadece.. O kadar yakındılar..

Delikanlı, bu tatlı, bu güzel, bu dünyalar şirini kızı ilk defa görüyordu takımda.. Hoşlandığını, fena halde hoşlandığını hissetti. Az sonra bir şeyi daha hissetti. Uzun zamandan beri maçı değil, o güzel kızı izlediğini.. Kız servis atarken hemen önünden geçti. Göz göze geldiler.. Kız gülümsedi..

Delikanlı, çok popülerdi o yıllarda.. Kız onu tanımış olmalıydı. Kim bilir, belki kız da ondan hoşlanmıştı.. Belki de delikanlı öyle olmasını istediği için ona öyle gelmişti.. Set değişip, takım karşıya gidince, delikanlı da yerini değiştirdi, o da karşıya gitti.. Üçüncü sette tekrar eski yerine döndü.. Kız da gidiş gelişleri fark etmişti galiba.. Bir defa daha gülümsedi. Manidar.. "anladım" der gibi bir gülümseyişti bu...

Delikanlı o hafta boyu hep bu dünyalar şirini kızı düşündü.. Pazar günü, sabahın köründe kalktı, erkenden oynanacak maçı, ne maçı canım, o dünyalar şirini kızı görmek için..

Delikanlı artık kızın hiçbir maçını kaçırmıyordu.. Dahası.. Ankara Koleji'nin her dağılış saatinde, okul civarında oluyordu, onu bir kez daha görmek için.. Karşılaştıklarında, hafif çok hafif bir gülümseme, çok minik bir baş eğmesi ile selamlaşır olmuşlardı.. Bir defasında, yaptığına sonra kendisi de günlerce güldü.. O gün gene tesadüfmüş gibi, okul dağılışı kızın karşısına çıkmış, gülümseyerek selamlamış, sonra arka sokaklara dalıp, yıldırım gibi koşarak, bir blok ötede gene karşısına çıkmıştı. Kız bu defa, iyice gülmüştü.. Karşısında, sözüm ona ağır ağır yürüyen, ama nefes nefese delikanlıyı görünce..

Delikanlı, voleybol takımının kaptanını iyi tanıyordu. Arkadaştılar. Sonunda bütün cesaretini topladı, kaptana açıldı.. O kızdan fena halde hoşlanıyordu. Galiba kız da ona karşı boş değildi. Bir yerde, bir şekilde tanışmaları gerekiyordu.. O zamanlar, bu işler böyle oluyordu çünkü.. Kaptan "tabi" dedi.. "bu hafta sonu güzel bir konser var. Biz onunla gitmeye karar vermiştik zaten. Sen de gel. Hem konseri birlikte izleriz, hem de tanışırsınız.."

"Mutluluk işte bu olmalı" diye düşündü delikanlı.. "Mutluluk işte bu!.."

Ve konser gününe kadar geceleri hiç uyuyamadı.. Konser gününü de hiç ama hiç unutmadı.. O ne heyecandı öyle.. Konserin verildiği sinemanın kapısında tanıştılar.. El sıkıştılar.. O güzel ele dokunduğu anı da hiç unutmadı delikanlı.. Kaptan, salona girdiklerinde, ustaca bir manevra daha yaptı. Delikanlı ile dünyalar şirini kız yanyana düştüler. İnanamıyordu delikanlı.. Onunla nihayet yanyana oturduğuna, onun sıcaklığını hissettiğine, onun nefesini duyduğuna inanamıyordu.. Biraz önce tanışırken tuttuğu el, bir karış ötesinde öylesine duruyor, delikanlı, sahnede dünyanın en romantik şarkısı söylenirken o an dünyanın bütün şarkıları dünyanın en romantik şarkısıydı ya- o eli tutmak için öylesine büyük bir arzu duyuyordu ki içinde.. Ama uzatamıyordu işte elini.. Her şey böyle iyi giderken, yanlış bir hareketle, onu ürkütebileceğinden, incitebileceğinden öylesine korkuyordu ki..

Sonunda dayanamadı, sanki kolu uyuşmuş gibi, uzandı.. Kolunu kızın koltuğunun arkasına koydu.. Kızın omzuna değil.. Koltuğun üzerine.. Sonra kız arkaya yaslandı.. Bir kaç saç teli, delikanlının elinin üzerine dokundu.. Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu artık genç adamın.. Dünyalar şirini kızın saçları eline dokunuyordu çünkü.. Konserden çıkarken, kız, şakalaştı.. "Sizi her maçımızda görüyoruz. Alıştık nerdeyse.. Yarın Adana'da da maçımız var.. Gözlerimiz sizi arayacak.."

Hayır, aramayacaktı. Delikanlı o anda kararını vermişti çünkü.. Cebinde onu otobüsle Adana'ya götürüp getirecek, hatta öğle yemeğinde bir de Adana kebap yedirecek kadar para vardı.. Gece yarısı kalkan otobüse bindi.. Sabah erkenden Adana'ya indi. Maç saatine kadar başı boş dolaştı. Salona erkenden girdi, en ön sıraya tam servis köşesine en yakın yere oturdu.. Takımlar sahaya çıkarken, salondaki en heyecanlı seyirci oydu. Maç falan değildi sebep tabii.. İlk sette kız farkında bile değildi onun.. Nerden olsundu ki.. İkinci sette öbür tarafa gittiler.. Döndüklerinde, ügüncü sette kız fark etti delikanlıyı.. Yüzünde çok ama çok şaşkın bir ifade, biraz mutluluk, biraz da gurur vardı sanki.. Ankara'nın hele Kolejde çok popüler bu delikanlısının onun için ta oralara geldiğini bilmenin gururu..

Maç bitti. Kız soyunma odasına, delikanlı garaja gitti. Tek kelime konuşmadan.. Konuşmaya gelmemişti ki.. Kız "keşke orada olsaydın" demişti. O da olmuştu işte.. Hepsi o.. Ona o kadar çok şey söylemek istiyordu ki aslında..

Bir gün üniversite kantininde gazete okurken, iç sayfalarda bir şiire rastladı. Daha doğrusu bir şiirden alınmış bir dörtlüğe.. Söylemek istediği her şey bu dört satırda vardı sanki.. Bembeyaz bir karta yazdı o dört satırı.. Öğleden sonrayı zor etti, Kolejin önüne gitmek için.. Kızın karşıdan geldiğini gördü. Koşarak yanına gitti. "Bu sana" diye kartı eline tutuşturdu ve kayboldu ortadan.. Kız, Necip Fazıl'ın dört satırını okurken..

"Ne hasta bekler sabahı

Ne taze ölüyü mezar...

Ne de şeytan bir günahı

Seni beklediğim kadar!.."

Ertesi gün öğleden sonra, tarif edilemez heyecanlar içinde Kolejin önündeydi gene.. Kız karşıdan geliyordu.. Bu defa yanında arkadaşları yoktu. Yalnızdı.. Yaklaştığında işaret etti delikanlıya.. Gözlerine inanamadı genç adam.. Onu yanına mı çağırıyordu yoksa.. Evet, çağırıyordu işte.. Kalbinin duracağını sandı yaklaşırken.. "Sana bir şeyler söylemek istiyorum" dedi kız.. O da heyecanlıydı, belli.. "Bak iyi dinle.. Dünkü satırlar için çok teşekkürler.. Herhalde hissettin, ben de senden hoşlanıyorum. Ama senden evvel tanıdığım birisi daha var. Ondan da hoşlanıyorum ve henüz karar veremedim, hanginizden daha çok hoşlandığıma.. Ve de şu anda, onu terk etmem için bir sebep yok.."

"O zaman karar verdiğinde ve de eğer seçtiğin ben olursam, hayatında başka kimse olmazsa, ara beni!" dedi, delikanlı ikiletmeden.. Ayrıldı kızın yanından.. Bir daha voleybol maçına gitmeden, bir daha okul yolunda önüne çıkmadan.. Bir daha onu hiç görmeden..

Yıllarca sonra Levent Yüksel'in söyleyeceği şarkıdaki Sezen Aksu'nun sözlerini o zaman biliyordu sanki. Aşk "onurlu" olmalıydı.. Günlerce, haftalarca, aylarca bekledi.. Tıpkı, kıza verdiği o dörtlükteki gibi bekledi.. Hastanın sabahı, şeytanın günahı beklediği gibi bekledi.. Heyecanla bekledi. Hırsla, arzuyla bekledi. Umutla, umutsuzlukla bekledi. Bazen öfkeyle bekledi.. Ama bekledi.. Başka hiç kimseye bakmadan, başka hiç kimseyi bulmadan bekledi. Bir gün bir şiir antolojisinde şiirin tamamını buldu.. İki dörtlüktü şiir.. İlki kıza verdiğiydi.. Bir ikinci dörtlük daha vardı orada.. O dörtlüğü de bir kartın arkasına dikkatle yazdı.. Cebine koydu..

Bekleyiş sürüyor, sürüyordu.. Okullar kapandı, açıldı.. Aylar, aylar geçti. Bir gün delikanlı kızı aniden karşısında gördü.. "Günlerdir seni arıyorum" dedi kız. "Günlerdir seni arıyorum. İşte sana haber.. Artık hayatımda hiç kimse yok!.."

"Yaa" dedi delikanlı.. "Yaa" dedi sadece.. Kalbi heyecandan ölesiye çarparken, aylardır ölesiye beklediği an gelip çatmışken, ağzından sadece bu ses çıkmıştı: "Yaaa!.."

Cebindeki artık iyice eskimiş kartı uzattı kıza.. "Sana bir şiirin ilk dörtlüğünü vermiştim ya bir gün.." dedi. "Bu da sonu onun..."

Sonra yürüdü gitti, arkasına bile bakmadan.. Kız ikinci dörtlüğü oracıkta okurken..

"Geçti istemem gelmeni

Yokluğunda buldum seni.

Bırak vehmimde gölgeni

Gelme artık neye yarar!.."

Aradan yıllar, çok ama çok uzun yıllar geçti. Delikanlı bugün hala düşünüyor.. O uzun, çok uzun bekleyiş mi öldürmüştü aşkını? Ya da beklerken, ölesiye beklerken hayalinde öylesine bir sevgili yaratmıştı ki, artık yaşayan hiç kimse bu hayali dolduramazdı.. O sevgilinin kendisi bile.. Hayalindekini canlı tutmak için mi, canlısını silmişti yani?.. Ya da.. Ya da.. Bir şiirin romantizmine mi kapılmış, bir delikanlılık jesti uğruna, mutluluğunun üzerinden öylece yürüyüp mü gitmişti acaba?

Delikanlı bu soruların cevabını bugün hala bilmiyor.. Bilmediğini de en iyi ben biliyorum.. Çünkü, o delikanlı, bendim!...

Zengin bir iş adamının bahçesinde, yan yana dikilen iki limon ağacı vardı. Mayıs ayı sonlarında açan limon çiçekleri, bütün bahçenin havasını bir anda değiştirir ve apartmanlara hapsedilmiş insanlara baharın geldiğini müjdelerdi. Ancak limon ağaçlarından biri, diğerinden cılız ve şekilsizdi. Bu yüzden büyük ağaç her fırsatta onu küçümser ve tepeden bakardı. Ev sahibi de küçük boylu limon ağacından ümit kesmiş görünüyordu. Ona göre ağaç, bu gidişle kuruyup ölecekti. Bu yüzden de onu fazla sulamaz ve bakımını yapmayı pek istemezdi.

Günün birinde esen sert bir poyraz, karlı dağların yamaçlarındaki bir grup çiçek tohumunu iş adamının bahçesine uçurdu. Fakat bahçenin her tarafı parsellenmiş, . sadece limon ağaçlarının altında yer kalmıştı. Bir an önce filizlenmek zorunda olan tohumlar, limon ağaçlarının yanına gelerek onların altında yeşermek için izin istedi.

Büyük ağaç, iyice kasılarak:

Böyle bir şey asla mümkün olamaz, diye atıldı. Bizler kuru kalmayı pek sevmeyiz. Eğer dibimde çoğalırsanız, suyu emip beni kurutursunuz.

Aslında büyük ağacın çekindiği başka bir şey daha vardı. Çiçekler rengarenk açtıklarında, limon ağacının sarıya çalan beyaz çiçekleri sönük kalacak ve bahçe sahibinin gözündeki değeri azalabilecekti. Oysa ki ağacın, kendinden güzel olanlara hiç mi hiç tahammülü yoktu.

Küçük ağaç, uzun boylu arkadaşının tohumlara verdiği cevabı beğenmemişti. Çünkü o, kendisine hayat verenin, o hayat . için gerekli olan suyu da vereceğini çok iyi biliyordu. Bu yüzden, aklına bile gelmiyordu susuzluk.

Tohumların teklifini kabul ederken:

Sizlerle birlikte olmak, bana mutluluk verir, dedi. Böylelikle yalnızlık da çekmeyiz.

Büyük ağaç bu işten hoşlanmamıştı. Fakat küçük olanı:

Güzel yaratılanlardan kimseye zarar gelmez, diye tekrarlıyordu. Güzellerden güzellikler doğar sadece.

Küçük . limon ağacı altında filizlenen tohumlar, bir kaç hafta içinde cennet çiçekleri gibi açıp bütün bahçenin göz bebeği haline geldi. Bu arada ağaç, elinden geldiği kadar kendilerine yardımcı olmaya çalışıyor ve çiçeklerin sevdiği yarı güneşli ortamı sağlamak için, eski yapraklarını döküyordu.

Çiçekler, kısa bir süre sonra mis gibi kokular yaymaya başladı. . Bahçe sahibi, o ana kadar hiç duymadığı bu kokunun nereden geldiğini araştırdığında, davetsiz misafirleri bularak hayrete düştü. Adam, ancak rüyalarında görebildiği bu çiçeklerin güzelliğini devam ettirebilmek için sabahları artık daha erken kalkıyor ve onları en kaliteli gübrelerle besleyip bol bol suluyordu. Küçük limon ağacı, köklerinin en ince ayrıntılarına kadar ulaşan bu suları çiçeklerle birlikte içiyor ve büyük bir hızla serpilip büyüyordu.

Çiçekleri sevgiyle kucaklayan ağaç, ertesi bahara kalmadan o civarın en büyük ağacı haline geldi ve birbirinden güzel kelebeklerin ziyaret yeri oldu. Daha sonra da kendi çiçeklerini açarak bahçenin güzelliğine güzellik kattı.

Şimdi küçük ve yalnız kalmış olan limon ağacı ise, komşusuna duyduğu kıskançlıkla için için kuruyordu.

DAR KAPI

Andre Gide, Dar Kapı isimli kitabında, yaşanılanın değil yaşanılmayanın hikayesini anlatır; birbirlerini seven iki insanın bir türlü bir araya gelememesinin hikayesidir bu kitap. Ve birleşememelerinin nedeni, başkalarından ziyade kendileridir, kendi inançları, kendi korkuları önler onların aşklarının ifade edilmesini. Koca bir hayatı, istediklerini yapamayarak geçirir kitabın kahramanları.

Yaşamak istediklerimizle yaşayabildiklerimiz arasında ortaya çıkan büyük uçurumun esas sorumlusunun aslında kendimiz olduğunu anlatır kitap.

Bütün kitap boyunca okuyucu hep aynı isyanı hisseder, söyleyin artık, birleşin artık neden duygularınızı gizliyorsunuz, diye bağırmak ister. Ama, kitabın kahramanları, kendi yarattıkları o 'dar kapıdan' geçemezler bir türlü, orada sıkışıp kalırlar.

Herkesin hayatı, dar kapılarla çevrilmiştir aslında.

Rahatlıkla geçip feraha ulaşacağımız birçok kapıyı, kendi inançlarımız, korkularımız, endişelerimizle daraltıp kendimizi kendimize tutsak ettiğimizi çok geç farkederiz.

Yaptıklarımızdan ziyade yapamadıklarımızdan daha çok pişman olmamızın gizli nedeni de budur zaten, yaptıklarımızın sonuçları kötü çıksa da, çıkan sonuçlarda bizimle birlikte başkaları da sorumludur, başka birilerinin iradesi işin içine girmiştir, pişmanlığımızı ve öfkemizi başkalarının üstüne yıkabilir, pişmanlıktan kendi payımıza düşeni azaltabiliriz.

Ama yapmadıklarımızdan duyduğumuz pişmanlıkların bizden başka sorumlusu yoktur, bizden başka bir suçlu bulamayız, o pişmanlığı tek başımıza sahiplenmek zorunda kalırız.

Kendi geçmişimizden geleceğimize uzanan yolda karşımıza çıkan dar kapıları neden aşamayız, neden takılır kalırız oralarda, nedir bizi durduran, nedir bizi gelecek pişmanlıklara hazırlayan.

Neden bir türlü istediğimiz gibi yaşayamayız?

Neden ıslak bir kil parçası gibi elimizde duran hayatımızı şekillendirirken, bir yerinde takılır ve onu istemediğimiz bir biçimde şekillendiririz, kendi isteklerimizden daha önemli ne olabilir?

Korkularımız tabii.

Gide'nin romanındaki kahramanlar gibi Tanrı'dan korkabiliriz.

Çekeceğimiz acıdan korkabiliriz.

Ya da Benjamin Costant'ın 'Adolphe' romanında anlattığı gibi başkalarının acı çekmesinden korkarız.

Constant, kendi hayatından esinlenerek yazdığı romanında, kendinden daha yaşlı bir kadınla birlikte olan genç bir erkeğin o kadını neden bırakamadığını anlatır.

Kadının duyacağı acıyı düşünmek, erkeği hareketsiz kılar, bu çaresizliğine öfkelenip kızsa da bunun üstesinden gelemez.

Adolphe, ne zaman yeni bir hayata hazırlansa, yaşlı sevgilisinin gözyaşları engeller onu.

Aynı çaresizliği Daudet'in 'Sara' isimli kitabında da görürüz.

Orada da romanın kahramanı bir türlü kendini geçmiş bağlarından kurtarıp yeni bir hayat kuramaz.

Bütün bunlar, insanın kendi hayatını belirlemekte sandığı kadar özgür olmadığını gösterir.

Üstelik özgürlüğü kısıtlayan, kendi dışımızdaki dünya değildir.

Hayatımızı değiştirmemizi engelleyen polisler, hakimler, savcılar, ordular, yasaklar değildir; yasak kendi içimizdedir, kendi korkularımızdadır, kendi geçmişimizdedir.

Yaşadığımız her gün kendimize biraz daha tutsak oluruz, yaşanan her gün hayatımıza bağlanan zincirlere bir halka daha ekler ve biz yaşadığımız her gün o zincirlerden kurtulmakta biraz daha zorlanırız.

Yaşamak istediğimizi yaşamamamızın nedeni, yalnızca o isteğin yeterince güçlü olmadığı söylenerek açıklanabilir mi?

İsteğin güçsüzlüğü değildir her zaman asıl neden.

Yeni bir hayata başlarken, dar kapıları kırıp geçerken, arkamızda bırakacağımız acıların, uzun selvileri olan bir eski mezarlık gibi gölgesini geleceğin üzerine sereceğini hissederiz. Gelecek, temiz ve aydınlık bir yaz sabahı gibi aydınlık başlamayacak, aksine geçmişle lekelenmiş bir halde başlayacaktır.

En çok o gölge korkutur bizi.

Yaşamak istediğimizin de gölgelenmesinden endişe ederiz.

Çılgınca yaşamak istediğimiz yeni günlerin, bize geçmişle gölgelenmiş olarak gelmesi düşüncesine tahammül edemeyiz.

Korkaklığımız, biraz da geleceği kurtarmak endişesindendir.

Geçmişten gelen gölgelerle soluklaşan bir gelecek mi yaşamalı, yoka hiç yaşanmayan, yaşanmadığı için de gölgelenmeyen, yaşanmamış ışıklı bir hayal olarak mı saklamalı isteklerimizi.

Dar Kapı'da olduğu gibi sevdiğimizle yaşayacaklarımızı bir günahın gölgesinden mi esirgemeli, Adolphe'da olduğu gibi bir başkasının ruhumuza sinen acısından mı sakınmalı, Sara'da olduğu gibi vicdanımızı damla damla lekeleyen gözyaşlarından mı kurtarmalı?

Yaşanan ilk aşkla birlikte, geleceğe düşen gölgeler de uzamaya başlar.

Geçmiş olduğu sürece gelecek gölgeli olacak.

Yaz sabahlarının temiz ve gölgesiz aydınlığı kalmayacak geleceğimizde.

Geçmişin gölgelerini taşıyan bir gelecek mi, gölgesiz, dokunulmamış ve yaşanılmamış bir hayal mi bizi daha mutlu eder?

Ne Gide, ne Costant, ne Daudet buna bir cevap vermiyorlar.

Anlattıkları, yaşayamamanın acısı yalnızca.

Yaşamamak, kendini kendi geçmişinin gölgesinden kurtaramamak acılı bir tortu gibi birikiyor onların kahramanlarının içinde, isyan krizlerine tutulsalar da kendilerine yeni bir hayat yaratamıyorlar.

Dar kapılardan geçemiyorlar.

Çünkü yaşadıkça kalabalıklaşıyoruz.

Gide'nin kahramanlarının hiçbir kapıdan sığmayan günah korkuları var eteklerinde.

Costant'ın kahramanının yaşlı sevgilisinin acıları var kolunda.

Sara'nın kahramanı vicdan azabını taşıyor beraberinde.

Günahı, acıyı, vicdan azabını kapılardan sığdırmak kolay değil, bütün kapıları yıkmak gerekiyor, yıkıntılardan bir ışığa çıkılır mı peki?

Yaşayamadığımız için pişman olacağımızı bile bile geleceğimizi feda etmeli miyiz?

Yoksa, gölgeli de olsa o benim istediğimdir, yaşamalıyım mı demeliyiz? Geleceği yaşarken geçmişin gölgeleri zamanla solup silinir mi?

Geçmişle gelecek arasındaki o dar kapıdan geçerken, oraya buraya sürünüp örselenen ruhumuz, geleceği istediği gibi kucaklayabilecek mi?

Yaşam dar kapılarla dolu.

Yıkmalı mıyız o kapıları?

Günahı, acıyı, vicdan azabını silip atmalı mıyız?

Duyduğumuz istek, günahı, acıyı, azabı silmeye yeter mi?

Yoksa, günah korkusu, geçmiş acılar, vicdan azapları geleceği mi karartır?

Neyi seçmeli insan?

Kendi geçmişinden, hafızasından, hatıralarından, inançlarından nasıl kurtulmalı?

O dar kapılar bizi yaşamamaya mı mahkum ediyor?

Kendi geçmişiyle hüküm giymiş birer mahkum muyuz?

Hayat, kurtulamamanın hikayesi mi?

Peki, o aşk romanları ne öyleyse, anlatılan aşklar nasıl yaşanıyor?

Geçmişin bittiği, bizi sahipsiz olarak, boşlukta terk ettiği zamanlar vardır, Tanrıyı, aşkı, sevgiyi, sevgiliyi kaybettiğimiz, yalnızlıktan, inançsızlıktan kıvrandığımız dönemler vardır, lekesiz bir aşk ancak böyle bir boşluğun, yalnızlığın, böyle bir kıvranmanın içinden doğar.

Kaybetmenin acısını yaşamadan, kazanmanın lekesiz sevincini yaşamaya izin vermiyor Tanrı.

Ve böyle bir dönemde yeni bir hayatı, yeni bir aşkı kazandığımız anda da, geleceğimize giden yolda yeni bir dar kapı örmeye başlarız.

Ne yapmalıyız?

Dar kapılardan nasıl geçmeliyiz? Yaşayamamanın acısını mı, gölgeli bir geleceği kucaklamanın hüznünü mü tercih etmeliyiz?

Duyduğumuz istekler, tutkular, aşklar, geleceğin ruhumuza uzanan gölgelerini silmeye, bizi iyileştirmeye yeter mi?

Dar kapılardan geçemediğimiz, yaşayamadığımız için pişman olacağız.

Bizi bekleyenin pişmanlık olduğunu biliyoruz.

Yaşadıklarımızdan olmayacak pişmanlığımız, yaşamadıklarımızdan olacak.

Gide'e, Costant'a, Daudet'ye bir sormalıyız ne yapmamız gerektiğini.

Ama onlar bize yalnızca, yaşayamamanın acısını anlatıyorlar.

Nasıl yaşayacağımızın cevabını gene kendimiz bulacağız.

Bu dar kapılardan nasıl geçeceğimizi kendimiz öğreneceğiz.

Öğrenebilirsek eğer...

Bekleyişlere yüklemişsen aşkını, senin için en tanıdık sözcük "yarın"dır....... Aslında "o" yoktur ve senin de beklemekten başka çaren yoktur. Bu yüzden yarın senin için hiç bitmeyen bir umuttur. O olmadan geçirdiğin hiçbir gün yaşanmış sayılmaz. Yaşamadığın günler eklendikçe birbirine, yarına olan özlemin daha da artar. Her gece gözlerini "yarın olsun" diye kaparsın, her gece o günü değil yarını düşünerek uyursun. Uyuyabilirsen tabii... Gün ışığı varken daha çabuk geçer zaman. Gündüzdür, bir uğraşın vardır, "o ve yarın" yine aklındadır ama yolların, sokakların kalabalığında daha az hissedersin yalnızlığını. Ama o gece kahrolası gece.... bir çöktü mü kentin üzerine geçmek bilmez saatler de senindir artık. Ne yapsan olmaz, ne yapsan tüketemezsin dakikaları. Oysa senin istediğin bu gecenin de bir an önce bitmesi ve "yarın" olmasıdır. Bugün yoktu ya "o" belki yarın olacaktır. Günlerdir beklediğin telefon belki "yarın" gelecektir. Aylardır hasret kaldığın yüzünü belki "yarın" göreceksindir.

Kadehlere sığınarak ve kendini sarhoşluğun kollarına bırakarak bitirmek istersin geceyi. Yapamazsın çünkü içki seni uykuya değil "yarınlı" düşüncelere taşır. İki satır kitap okuyamazsın. Sözcükler çoktan anlamını yitirmiştir. Belki bir iki şarkı daha çekilir kılar geceyi dersin ama dinlediğin her şarkı yine "o" nu anlatır sana... umudun vardır ya içinde "yarın"a dair; bir tek ona sarılırsın. Yüzünde beliren gülümsemeyle kaparsın gözlerini. Zaten ne kalmıştır ki şurada "yarın" olmasına...

Sabahın ilk ışıkları yüzüne çarpar çarpmaz açarsın gözlerini. Heyecanla kalkarsın yataktan. "yarın" olmuştur ya, geceki sıkıntından eser kalmamıştır. Telefonlarını kontrol edersin, arayan, not bırakan var mı diye... Yoktur... Kapıyı dinlersin gelen var mı diye... Yoktur... yine yalnızsındır işte ve bu duygu bir bıçak gibi keser yüreğini... ince ince bir sızı hissetmeye başlarsın, tıpkı dün sabah hissettiğin gibi... "Yarın" bugün olmuştur ve senin önünde yine sadece "yarın" olmasını beklemekle geçecek bir bugün vardır. Daha kaç gün geçecektir "yarın"ı bekleyerek bilinmez...

BEKLEYİŞLERE YÜKLEMİŞSEN AŞKINI VE "YARIN"I BEKLEYEREK TÜKETİYORSAN ZAMANINI, BEKLEME ......

Çünkü; O YARIN HİÇ GELMEZ.....!!!!!!!!!!!!!!!

Çerçevenin Arkasındaki Mektup

Karımı 1998 in sonbaharında kaybettim Yedi senelik evliliğimizin iki senesini kanser tedavisi için hastanelerde geçirmiştik.

Karım, her evlilik yıldönümümüzde ikimizin fotoğrafını çerçeveler, Bunlar bizim hayatımızın gölgeleri derdi.. Öldüğünde, yedi tane resmimiz vardı.

97'nin bir gecesinde nefsime yenik düşerek bir başka kadınla ilişkim oldu. Kendimi hiç affetmeyeceğim bir hata idi yaptığım. Hayatımın hiç unutmayacağım bir pişmanlık anıydı yaşadığım. Oysa ona sürekli onu ne kadar çok sevdiğimi ve sonsuza kadar sadık kalacağımı söylerdim. Ölmeden iki hafta önce yine aynı şeyi tekrarladım.

Tuhaf bir gülümsemeyle baktı bana ve sadece: "Biliyorum" dedi.

İzmir'e kar yağdığı gün, yani bir ay önce, evdeydim. Fotoğraflarımıza bakıyordum yine Her çerçevenin altında bir harf olduğunu ilk kez o gün fark ettim. - A. - R. - K. - A. - S. - I. - N. Gerisi için yılları yetmemişti.

Ama sanırım "Arkasına bak" yazmaya filan niyetlenmişti. Hemen çerçevelerin arkasına baktım. Hiçbir şey yoktu. Sonra bir şey dürttü beni, hepsini teker teker söktüm.

İnanabiliyor musunuz, her birinin arkasından bir mektup çıktı! Geçirdiğimiz her sene için sevgi dolu sözler yazmıştı.

1997′deki resmimizin içinden çıkan zarf ise simsiyahtı. Ve içinden su sözler çıktı:

14 Mart 1997/Gözlerin bana başka birine dokunmuş gibi baktı/ Söylemene gerek yok, biliyorum...

'Ben senin her şeyin olacağım' açgözlülüğü, sevdiğin insanı kendi varlığınla sarıp dünyadan kopartarak, yalnızca kendine ait, başkalarının girmeyeceğinden emin olduğun bir kapalı bahçe haline getirme arzusunun boğuculuğu... Oysa tersine bir yolculuk var gibi. Hiçbir şeyi olmamaktan başlarsan, o geniş özgürlük meralarından 'herşeyi olmaya' ulaşabiliyorsun. Her şeyi olmaktan başlarsan, kısa zamanda gideceğin yer 'hiçbir şeyi' olmamak oluyor.

Hafızamızın bizden bağımsız bir hayat sürdürdüğünden şüpheleniyorum bazen, kaybolduğunu sandığımız nice anı, nice çehre, söz, cümle, yazı, kendi derinliğiyle bulanıklaşmış kanalların içinde varlıklarını sürdürerek yüzüp duruyor; sonra birden, neredeyse ilk günkü kadar taze ve parlak olarak beliriveriyorlar, o zamana kadar niye saklanmışlardı ve o gün ortaya niye çıktılar, bunu hiç bilemiyoruz.

Geçenlerde, her mevsimden kendinde bir şeyler taşıyan kararsız bir sabah vakti, beyaz yelkenler gibi şişen bulutlarla çocuksu bir güneşin yaşadığı saklambaçın bir yağmura mı yoksa ılık bir güne mi döneceğini kestirmeye çalışarak, uzaktan kremalı bir pasta gibi gözüken uçuk sarıya boyanmış konağa yaklaşırken, Goethe'nin Frau von Stein'a yazdığı bir ayrılık mektubundan bir satır, görünürde kendisini çağıran hiç kimse olmadığı halde çıkıp geliverdi. 'Biz birbirimizin hiçbir şeyi olmayacaktık ama herşeyi olduk' diye yazmıştı Alman şiirinin Zeus'u.

'Biz birbirimizin hiçbir şeyi olmayacaktık...'

Bu kısa mektubun tümünü okumak için duyduğum ani istekle hemen eve dönüp 'Goethe'nin Mektupları'nı çıkardım.

Kendisinden yedi yaş daha büyük olan, evli ve dört çocuk sahibi soylu kadına bu mektubu yazdığında Goethe yirmi yedi yaşındaydı, bütün hayatını geçireceği ve 'Ben Weimar'lı bir dünya vatandaşıyım' diyeceği Weimar'a geleli henüz bir yıl olmuştu.

Daha o yaşında, çok az yazara nasip olmuş olağanüstü bir şöhretin tadını çıkarıyordu, yirmi altı yaşındayken yazdığı 'Genç Werther'in Acıları' yalnızca Almanya'da değil bütün Avrupa'da büyük ilgi görmüş, kıtanın hemen hemen her yanında gençler Werther gibi giyinip Werther gibi konuşmaya, Werther gibi ölmeye başlamışlardı. Sokaklarda, Werther'in kitapta anlatılan kıyafetine bürünmüş, altın düğmeli mavi frak, sarı pantolon, fırfırlı pantolon, fırfırlı beyaz gömlek giymiş binlerce genç dolaşıyordu.

Goethe'nin bu kitabında, çok yakın bir arkadaşının sevgilisi olan Charlotte Buff'a duyduğu aşkı ve bu imkânsız aşk nedeniyle çektiği acıları çok içten anlattığı için gençleri bu kadar etkilediği söyleniyordu.

Sonunda çareyi tutkuyla sevdiği kadının yanından kaçmakta ve duygularını yazıp kurtulmakta bulmuştu.

O büyük aşkın ertesinde rastlamıştı bir başka Charlotte'a.

Charlotte von Stein zarafeti ve etkileyici kültürüyle bağlamıştı genç yazarı kendisine.

Zor bir ilişkileri vardı.

Sık sık yaptıkları kavgalardan birinde Goethe işte o mektubu yazmıştı.

'Neden sana acı çektiriyorum sevgilim? Neden hep, ya sana acı çektirmek ya da kendi kendimi aldatmakla geçiyor günler. Biz birbirimizin hiçbir şeyi olmayacaktık ama herşeyi olduk... Seni artık görmeyeceğim. Yıldızları nasıl seyrediyorsam, bundan böyle sana da öyle bakacağım demek.'

İnsana ait bütün duyguları şiirlerinde ve yazılarında anlatan Goethe, sanki anlattıklarını daha iyi bilebilsin diye tanrının kendisine bağışladığı bütün çelişkileri ruhunda barındıran bir yazardı ve elbette ki bir aşk ilişkisini tek bir mektupla bitirebilecek birisi değildi.

İlişkileri, Goethe çok daha genç ama çok daha basit bir kıza aşık olup onunla evlenene ve von Stein'ı 'Cenazemi onun evinin önünden geçirmeyin' dedirtecek ölçüde kızdırana kadar uzun yıllar sürdü.i

'Birbirlerinin hiçbir şeyi olmayacakken herşeyi olmaya' devam ettiler.

Hem çok sevdiği hem çok beğendiği biriyle 'onun hiçbir şeyi olmamak' üzere yola çıkıp onun herşeyi olmaya varmak, kabul etmeli ki, insanın ilgisini çeken bir macera.

Hele bunun 'birbirlerinin herşeyi olmak için yola çıkıp birbirlerinin hiçbir şeyi olan' insanların çoğunlukta bulunduğu bir dünyada yaşandığını düşünürseniz, daha baştan 'birbirinin hiçbir şeyi olmamaya' karar vermenin sihrinin etkisinden pek kurtulamazsınız.

'Sen benim hiçbir şeyim olmayacaksın ve ben senin hiçbir şeyin olmayacağım' deyişteki korkunç vazgeçiş, hep biraz uzakta kalıp, aradaki bağın, kararlarla, sözlerle, açıklamalarla, nikâh kağıtlarına atılan imzalarla, birbirinin sahibi olabilmek için duyulan isteklerle değil de yalnızca karşısındakine hissedilen sevgiyle sürebileceğine olan muhteşem inanç, bir aşkı bir buçuk asır sonra da hatırlanır kılıyor elbet.

'Ben senin herşeyin olacağım' açgözlülüğü, sevdiğin insanı kendi varlığınla sarıp dünyadan kopartarak, yalnızca kendine ait, başkalarının girmeyeceğinden emin olduğun bir kapalı bahçe haline getirme arzusunun boğuculuğu; kimse kimsenin 'herşeyi olamayacağından' sonunda insanı sıkıntıyla bunaltarak, karşısındakinin 'hiçbir şeyi olmama' isteğine sürüklüyor herhalde.

Tersine bir yolculuk varmış gibi gözüküyor.

Hiçbir şeyi olmamaktan başlarsan, o geniş özgürlük meralarından 'herşeyi olmaya' ulaşabiliyorsun.

Herşeyi olmaktan başlarsan, kısa zamanda gideceğin yer 'hiçbir şeyi' olmamak oluyor.

Hiçbir şeyden başlayan macera artarak, çoğalarak, genişleyerek büyüyor.

Herşeyden başlayan ise sürekli eksilmeye, azalmaya, sonunda yok olmaya mahkum gözüküyor.

'Birbirlerinin herşeyi olmak' gelip bir sınıra dayanmanın, her türlü hareketten, kıpırtıdan yoksun iki kişilik bir hapishanenin temellerini atmanın parolasına dönüyor.

Sanırım, yeryüzünde birbirini seven hiç kimse 'birbirinin hiçbir şeyi' ya da 'birbirinin herşeyi' olmayı becerememiştir, ikisi de imkânsızdır çünkü.

Birbirinizi seviyorsanız 'birbirinizin hiçbir şeyi' olarak kalamazsınız, sevgi hareket eder, yürümek, ilerlemek, 'herşeyi olmaya' doğru gitmek ister, sonunda 'herşeyi olursanız, ' ondan sonrası bir ayrılık mektubudur ya da daha fenası, bir sıkıntı ve kaçış.

Ama yine de bu uzun yürüyüşte unutulmayacak epeyce haz ve acı derlersiniz.

Herşeyi olma arzusu ise, daha sevgi başlarken onun yürüyeceği yolları keseceğinden, sıkıntı, yaşanabilecek birçok haz daha yaşanmadan gelir, vurur sizi. Goethe 'hiçbir şeyi olmamayı' ve 'herşeyi olmayı' daha yirmi yedi yaşında keşfetmiştir; daha sonra bütün hayatı aşkta ve edebiyatta hep bu iki şeyi keşfederek geçti.

Yirmi altısında parlak bir şöhretle taçlanırken kırkında onu derinden yaralayan büyük bir başarısızlığı, okuyucularının kendisini terkedişini, sekseninde ise gelmiş geçmiş en büyük şair ilan edilişini gördü.

Yirmi yedisinde sevdiği kadının 'hiçbir şeyi' olmamayı isterken, yetmiş dördünde, karısı öldükten sonra, aşık olduğu ondokuz yaşındaki bir kızın 'herşeyi' olmayı isteyerek evlenme teklif edip reddedildi.

'Biz birbirimizin hiçbir şeyiydik' diyen serazat çocuk, 'herşeyi olmak' istediği kadın tarafından reddedildiği için arabasında ağlayarak evine dönen adamın acısını da yaşadı.

Yazarken 'herşeyi' bilen bir yazardı, yaşarken 'hiçbir şey' ona mutluluğun nasıl ele geçirilebileceğini öğretemedi.

Hiçbir şey ve herşey, hepimiz gibi onun da hayatını altüst etti.

DİL YARASI

Babası oğluna bir torba çivi verir ve ona sabrını her kaybettiğinde kapağın arkasına bir çivi çakmasını söyler.

Birinci gün çocuk 37 çivi çakar. Haftalar ilerledikçe çocuk kendini kontrol etmeyi öğrenir ve daha az çivi çakmaya başlar.

Daha sonra, kendini kontrol etmesinin gidip kapağa çivi çakmaktan daha kolay olduğunun farkına varır.

Hiç çivi çakmadığı ilk günün sonunda durumu babasına bildirir. Bu defa baba, oğluna kendini kontrol ettiği her günün sonunda çivi sökmesini söyler.

Günler geçer ve en son çivi söküldüğünde çocuk yine babasına haber verir.

Babası çocuğu elinden tutup kapağın yanına götürür ve şunları söyler:

"Bak oğlum çok çalıştın, fakat kapağın üzerindeki tüm deliklere bir bak. Hiçbir zaman eskisi gibi olmayacaklar. Her sabırsızlığında karşındakilerde böyle yaralar oluşur. Birini bıçaklayıp tekrar bıçağı çıkarabilirsin, önemli değil ama ne kadar özür dilersen dile o bıçak yarası daima orada duracaktır..."

KAYBETMEK

Sevdiğimiz insanların değerini kaybettiğimizde anlıyoruz. Onlara sahipken bunu anlamıyoruz her zaman yanımızda olacaklarını düşünüyoruz ama bir gün geliyor onların gitmesi gerekiyor ve biz o gün anlıyoruz onların yaşamımızdaki önemini.

Söylemek isteyip te söylemediklerimiz nasıl olsa zaman çok bir gün söylerim deyip ertelediğimiz sözcükler ne kadar çoktur aslında. Gelecek olan zaman nedense hiçbir zaman gelmiyor.

Her zaman içimizde yaşıyoruz sevgi sözcüklerini paylaşmıyoruz sevdiklerimizle. Oysa içimizdekileri paylaşsak yaşayacağımız sevgi kat kat artacak bunu biliriz ama içimizdeki sesi hiçbir zaman dinlemeyiz.

Derya. Deniz.

19.03.2006

Bir zamanlar denizin derinliklerinde, garip bitkiler, yosunlar, irili ufaklı balıklarla birlikte altı deniz kızı yaşarmış.

İçlerinden en küçüğü ve en güzeli olan deniz kızının en büyük dileği suyun üstüne çıkabilmekmiş. Ama, bunun için on beş yaşına gelmesi gerekiyormuş. İşte o zaman mercan kayaların üstüne oturup, gemileri, ormanları, şehirleri görebilecekmiş.

Yaşını dolduran ablası, suyun üzerine çıkıyormuş. Ama hiçbiri yeryüzünü görmek için onun kadar sabırsızlanmıyormuş. Küçük deniz kızının dünyayı görmesi için daha beş yılı varmış. Ama yeryüzü hakkında söylenenler onun aklından hiç çıkmıyormuş. On beş yaşına giren ablaları suyun yüzünde rahatça dolaşabiliyorlarmış. Gördüklerini küçük deniz kızına anlatıyorlarmış. Ah! Küçük kız kardeş nasıl da onları dinliyormuş. Büyük şehirleri, ormanları, şatoları, gemileri gözünde canlandırmaya çalışıyormuş.

Kardeşlerden biri, bir gün suda oynayan çocuklara rastlamış. Onlarla oynamak istemiş. Ama çocuklar korkup, kaçmışlar.

Sonunda beklenen gün gelmiş! Küçük deniz kızı, “Hosça kalın!” demiş ve su yüzüne çıkmış. Hava serin ama deniz sakinmiş. Büyük bir yelkenli de hemen oracıktaymış. Denizciler şarkılar söylüyormuş. Rengarenk ışıklar gemiyi süslüyormuş. Küçük kız, gemiye yaklaşmış. Dalgalar onu yükseltince de yuvarlak pencerelerden içerisini görebilmiş.

İçeride güzel giyimli bir sürü insan varmış. Ama içlerinden en güzeli genç bir prensmiş. Prens, gülen gözleriyle herkesin elini sıkıyormuş. Vakit iyice geç olmuş. Küçük deniz kızı hala prensi seyrediyormuş. Birden uzaklarda şimşekler çakmaya başlamış. Gemiciler bağırıyormuş:

- Fırtına çıktı! Fırtına!..

Gemi dalgalı sularda batıp çıkmaya başlamış. Küçük deniz kızı tehlikeyi sezmiş. O anda da gemi batmış. Prens dalgalarda kaybolmuş. Hayır! Prens ölmemeli denizin derinliklerine dalmış. Prensi bulunca suyun yüzüne çıkarmış. Gemiden kopan kalaslar ve direkler azgın dalgalara karışıyor küçük deniz kızına zor anlar yaşatıyormuş.

Tahtalar çarpabilir hatta ezilebilirmiş. Âmâ bunların hiç birini düşünecek durumda değilmiş. Tek düşüncesi prensi azgın dalgalardan kurtarmakmış. Prensin yavaş yavaş bütün gücü tükeniyormuş. Kolları ve bacakları cansız gözleri kapalıymış. Eğer küçük deniz kızı onu kurtarmasa azgın sularda kaybolup gidecekmiş. Prensin başını devamlı suyun üstünde tutmaya çalışmış. Kendini onunla birlikte suyun akışına bırakmış. Epeyce bu şekilde gitmişler. Nihayet kara görünmüş. Gecenin bir vaktinde karaya çıkmışlar. Küçük deniz kızı geceyi prensin başından ayrılmadan geçirmiş.

Sonunda hava aydınlanmış. Yemyeşil kıyıların önünde büyük bir bina yükseliyormuş. Burası eski bir şatoymuş. Bahçesinde portakal ağaçlarıyla palmiyeler varmış. Deniz, küçük bir koydan içerilere uzanıyormuş. Su sakin ama derinmiş. İşte küçük deniz kızı azgın dalgalarla boğuştuğu gecenin, sonunda prensi böyle bir yere getirmeyi başarmış.

Deniz kızı, prensi kıyıya yatırmış. Prens biraz kendine gelir gibi olmuş. Ama gözleri hala kapalı, yüzü ise solgunmuş. Küçük kız onun güzel ve geniş alnını öpmüş. Birden, bir gong sesiyle birçok genç kız bahçeye çıkmış. Küçük deniz kızı, hemen kayanın arkasına saklanmış. Genç kızlar prense yaklaşmışlar. Prens etrafındaki kızlara gülümsüyor, kendisini azgın dalgalardan onların kurtardığını sanıyormuş. Onlara teşekkür etmiş. Deniz kızı, üzüntü içinde denizin derinliklerine geri dönmüş.

Artık küçük kız mutsuz ve düşünceliymiş. Sabah akşam prensi bıraktığı koya gidiyormuş. Fakat prensi göremiyor, eve üzgün dönüyormuş. Tek tesellisi, çiçekli bahçesindeki prense benzeyen mermer heykele bakmakmış. Sonunda dayanamamış. Ablalarına olanları anlatmış. Beş prenses onu prensin şatosuna götürmüşler. Artık deniz kızı, prensin nerede yaşadığını biliyormuş. Her gün onu gizlice görmeye gidiyormuş.

Bir akşam küçük bahçesinde otururken aklına deniz büyücüsüne gitmek gelmiş.

- Belki bana yardım eder, akıl verir.

Diye düşünmüş. Büyücünün yaşadığı mağaraya kadar yüzmüş. Burası korkunç bir yermiş. Suyun içinde uzun ve iri su yılanları yüzüyormuş. Büyücü onu görünce korkunç sesiyle demiş ki:

- Ne istediğini biliyorum. Balık kuyruğunu iki bacakla değiştirmek istiyorsun? Tam bir insan olabilmen için sihirli bir şurup hazırlayacağım. Onu kıyıya götürüp, gün dogmadan içeceksin. Kuyruğun eriyecek ve bacak şekline dönüşecek. Ihsan kılığına girince de tekrar deniz kızı olamayacaksın, demiş.

- Eğer prens seni sevmez, başkasıyla evlenirse parçalanıp bir köpük haline geleceksin, diye de eklemiş.

Deniz kızı yakışıklı prensi düşünerek:

- Kabul ediyorum, demiş.

- Ama bu sihrime karşılık bana güzel sesini vereceksin. Kabul ediyorsan dilini uzat, onu keseceğim, demiş.

- Kabul, demiş, deniz kızı.

Büyücüden sihirli şişeyi almış. Şişe, küçük deniz kızının elinde bir yıldız gibi parlıyormuş. Korkunç ve karanlık mağaradan hızla uzaklaşmış. Uzaklarda babasının şatosunu görmüş. Şatonun ışıkları sönükmüş. İçeriye girmeye cesaret edememiş. Oysa babasıyla vedalaşmayı çok istiyormuş, ama konuşamazmış. Bir daha görmemek üzere onlardan uzaklaşmış. Bahçelerin olduğu tarafa gitmiş. Kız kardeşlerinin bahçelerinden birer çiçek koparmış. Sonra kardeşlerine binlerce öpücük yollamış. Tüm sevdikleriyle bu şekilde sessizce vedalaşmış. Ve prensine kavuşmak için oradan ayrılmış.

Kıyıya doğru hızla yüzmüş, yüzmüş. Güneş dogmadan kıyıya çıkmış. Büyücünün verdiği sihirli şurubu bir kayanın üzerine oturarak içmiş. Kısa sürede sihirli şurup etkisini göstermeye başlamış. Vücudu bir bıçakla kesilir gibi olmuş. Her tarafında dayanılmaz ağrılar başlamış. Öyle şiddetli acı çekmeye başlamış ki dayanılır gibi değilmiş. Bu acılara daha fazla dayanamamış ve bayılmış. Uzun zaman hareketsiz kalmış. Güneş yavaş yavaş yükselmeye başlarken, küçük deniz kızı uyanmış. Hala bütün vücudunda dayanılmaz acılar duyuyormuş…

Fakat o da ne? Prens orada, yani başında kara kara gözleriyle kendisine bakıyormuş. Tam olarak ayılamadığı için balık kuyruğunun kaybolup yerine bacaklarının geldiğini fark edememiş. Prens, üşümesin diye küçük kızın üzerini peleriniyle örtmüş. Küçük deniz kızı yavaş yavaş kendine gelmeye başlamış.

Prens ona kim olduğunu, neden burada bulunduğunu sormuş. Fakat küçük deniz kızı o kederli gözleriyle konuşamadan bakmış. Prens, kızı elinden tutup sarayına kadar götürmüş. Küçük deniz kızı, yürürken acı çekiyormuş. Sanki keskin bıçaklar üzerinde yürüyor gibiymiş. Küçük kız, büyük bir sabırla bu işkenceye dayanıyormuş. Ona bu dayanma gücünü prense olan sevgisi veriyormuş. Prensin yanındaki herkes, küçük kızın uçar gibi uyumlu yürüyüşünü hayranlıkla izliyormuş. Çok acı çekse bile, bir tüy gibi hafif adımlarla dolaşıyor, merdivenleri uçar gibi çıkıyormuş.

Gittiği her yerde ondan güzeli yokmuş. Ama o, ne konuşabiliyor de şarkı söyleyebiliyormuş. Orada bulunan diğer kızlar prensin ve kral ailesinin önünde şarkı söylemişler. İçlerinden biri diğerlerinden daha güzel şarkı söylüyormuş. Prens de onu gülümseyerek alkışlıyormuş.

Küçük deniz kızının içine bir hüzün çökmüş.

- Prensin yanında olabilmek için sesimi verdim. Ah! Bunu bir bilse… diye düşünüyormuş.

Prens ise onu bir kardeş gibi seviyormuş. Onunla evlenmeyi aklına bile getirmiyormuş. O sırada, prensin komşu ülkenin kralının kızı ile evleneceği söylentileri çıkmış.

Kralın kızını istemeye gitmek için de büyük bir gemi hazırlanmış. Herkes gemiye binmiş, komşu ülkeye gitmeye hazırlanıyorlarmış. Küçük deniz kızı da prensle birlikte gemiye binmek üzere hazırlanmış.

Yolda prens ona komşu kralın kızını asla sevemeyeceğini söylemiş.

-Aslında, beni kurtaran kızı arıyorum, diyormuş.

Ertesi sabah gemi limana girmiş. Çanlar çalmış, askerler selam durmuş. Günlerce eğlenceler düzenlenmiş. Prenses bir süre sonra ortaya çıkmış. Güzel yüzlü ve zarifmiş. Cana yakın, gözleri gülümsüyormuş.

Prens heyecanla haykırmış:

- Bu sensin! Hayatımı kurtaran genç kız! Prens yanılıyormuş. Ama neye yarar! Küçük deniz kızı yüreğinin sızladığını hissetmiş. Kendisini kurtaranın küçük deniz kızı olabileceği hiç aklına gelmiyormuş.

Prens, küçük deniz kızına:

-Ne kadar mutluyum. Onu bulduğuma inanamıyorum. Benim mutluluğum seni de sevindirsin, demiş.

Bu durumda küçük deniz kızı, düğün gecesinin sabahı ölecek ve sonsuza dek köpük olarak kalacakmış.

Düğün büyük bir törenle yapılmış. Küçük deniz kızı gelinin eteğini tutuyormuş. Kulakları müziği duymuyor, hiçbir şeyi de görmüyormuş.

Sadece ölüm saatini ve kaybettiği şeyleri düşünüyormuş. Yeni evliler akşam gemiye gelmişler. Geminin ortasına altın işlemeli bir çadır kuruluymuş. Prens ve prenses burada dinlenecekmiş. Küçük deniz kızı da güvertedeymiş, düşünüyormuş. Prens için sesini, kaybetmiş, dayanılmaz acılar çekmiş. O ise bütün bunları, çektiği acıları bilmiyormuş.

Güvertenin parmaklıklarına dayanmış ağlamaya başlamış. Birden ablalarını görmüş. Ablaları saçlarını kestirmişler. Üzgün görünüyorlarmış.

- Saçlarımızı sabah olunca ölmemen için büyücüye verdik, demişler.

Büyücü, ablalarına bir hançer vermiş. ablaları hançeri küçük kıza uzatıp :

 

   - Bu hançeri güneş dogmadan prensin kalbine sapla. Kanı senin ayaklarını ıslatınca tekrar deniz kızı olabileceksin. Köpük haline gelmeden üç yüz yıl yaşayacaksın. Aman acele et! Gün dogmadan önce ikinizden birinin ölmesi gerek. Prensi öldür ve çabuk gel! demişler.

Ayrıca acele etmesi için:

- Unutma güneşin dogmasına bir kaç dakika kaldı. Acele etmelisin. Yoksa sen öleceksin! diye bağrışıyorlarmış.

Sonra iç çekerek dalgalar içinde kaybolmuşlar.

Ama küçük deniz kızı bir türlü sevdiği prense o hançeri saplayamamış. Çok seviyormuş prensi ve onu incitmeye kıyamamış. Ölümü göze almış. Köpük olmayı göze almış, denizdeki köpüklere ve köpük baloncuklara bakarak sormuş:

- Nereye gideceğim şimdi? diye sormuş, kendi kendine.

- Gök kızlarının yanına, demiş baloncuklardan biri. Gök kızlarının yanında üç yüz yıl insanlar için iyilik yapabilirsen tekrar insan olabilirsin.

Gök kızlarının yanına doğru yükselirken doya doya ağlamış. Prense son kez bakıp gülümsemiş.

Diğer baloncuklarla birlikte, geminin üstünden geçen bulutlara doğru hızla yükselmişler...