DOĞAMIZ SANAT
Çağımızın ve yaşadığımız ortamın sanatı, orospudan farksız. Bu benzetme en küçük ayrıntısına kadar doğrudur. Sanat da tıpkı onun gibi, zamanda sınır tanımıyor; her zaman süslü, satılık, baştan çıkarıcı ve zararlı.
Sanat, kendi dilini oluşturmuştur. Sanatı anlamak salt görme, işitme ya da dokunma duyusunun ötesine geçmiştir. Oluşumu yüzyıllar süren dil, tamamıyla bir birikim ve özveri istemiştir. Sınırları öyle genişlemiştir ki, aynı anda bir çok farklı şeyler sanat çatısı altında toplanır olmuştur.
Kuralların gölgesi altında yapılan Rönesans resimleri de sanat kavramı içerisindedir, kuralların doğruluğunu sorgulayan J. Beuys'un performansları da...
Sonuç nasıl olursa olsun, nasıl uygulanırsa uygulansın önemli değildi aslında, takılı kalmamalıydık bu kısımda, amaç önemliydi. Sanatta hedef, olması gerekeni vurgulamaktı. Olan ne kadar doğruydu.
Hedef ya da sonuç ne olursa olsun, gerçek olan, sanatın, mükemmellikle işleyen bir döngü olan doğadan çıkmasıdır. Bütün diğer şeyler gibi... Bunu kimse inkar edemez. Dillerin kaynağı doğadır.
İnsanoğlu bu kusursuz işleyen döngüden korktu ve bu güç karşısında tapındı. Güneş'e, Ay'a, Suya taptı. Onları temsil etmek için üretti ve ürettiği şeyde bu gücü aradı ve bu güce ulaşmak için yarattığı şeyi kullandı.
Önceleri bu güç karşısında saygılarını göstermek için kullandıkları nesneler, sonra salt güç oldular ve tapınan güçten çok, insan üretimi olan nesneler oldular.
Zaman, sanatta bulduğumuz, hissettiğimiz gücün kaynağını derinliklerine gizledi ve bizimle paylaşmadı.
Sonra da, zaman ve mekan kavramlarını arkasına alarak insanoğlu kendi için doğadan koptu. Artık doğadan korkmuyordu ve dünyanın yönetim gücünü doğanın elinden almıştı. Doğa artık Monet'in peyzajlarıydı ve insan için vardı.
İnsan önce doğaya ihanet etti, sonra da kendine. Sanat için yıktığı kuralların üzerinde duramıyordu, artık sanatçı. Baba sanatçıdan, oğul sanatçıya geçen; eskiyi yıkıp kendi akımını getirme saltanatı, sanatın sonunu hazırlıyordu. Sanat, çöküş dönemine girmişti.
Sanat için her şeyin kabul olabileceği bir durumda , sanatın özü adına kesin bir şey söylemek mümkün değildir. O, her şeyi içinde bulundurabilecek bir sıfırdır artık. Zamanın etkisiyle ya geçmişini unutmuştur ya da geçmişinde takılı kalmıştır, geleceği göremiyordur ve asla şimdide olamayacaktır.
Günümüz sanatçısı, doğadan kopmuştur. Doğa, onun için bir manzara ya da bir piknik alanıdır. İnsan için vardır ve insan istediği sürece varolacaktır. Sanatçı tamamıyla, doğadan kopmuş olan insanı konu almaya başlamıştır. Sanatın konusu, insanın, diğer insanlarla olan ilişkileri sonucu oluşan sistemi eleştirmeye dönüşmüştür. Yapay bir sistemin eleştirisidir. Böylelikle insan, kendini dünyadan soyutlamıştır ve dünya, sadece koca bir mekandır. Hatta evrende küçük bir mekandır. Mağaralarda başlayan bu mekan kavramı tüm dünyayı sarmıştır.
Oysa ki her şey, Adem'in yasak elmayı yemesiyle başlamıştı. Yasak üzerine kurulu bir geçmişten ne beklenebilirdi ki? Şimdi insan, kendi sonunu hazırlıyor ve sanat, insanoğlunun eleştirisi olmaktan ileriye gidemiyor.
KAYNAKÇA
AFŞAR, Timuçin: Estetik, İnsancıl Yayınları, İstanbul, 1998
HEIDEGGER, Martin: Nietzsche'nin Tanrı Öldü Sözü ve Dünya Resimleri Çağı, Asa Kitabevi, Bursa, 2001.
KUTSİYE, Bozoklar: Sanat ve Mücadele, Ceylan Yayıncılık, İstanbul, 1999.
MENGÜŞOĞLU, Takiyettin: Felsefeye Giriş, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2000
ÖZTOPÇU, H. Avni: Doksanbeş Doksanaltı Notları, H62, İstanbul, 2002.
Jump to content
Önerilen Yorumlar