Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine
Edebiyat (Hikaye-Öykü) tarafından Sosyal Bilimler'de yazılan bir grup blogu
  • Konu

    172
  • Comment

    1
  • görüntüleme

    9.509

Bu bloğa katkıda bulunanlar

Bu Blog Hakkında

Edebiyat eseri, bir dil ürünü olan yazılı ve sözlü eserlerin tümü. Edebiyat (Hikaye-Öykü); Beğendiğiniz yada kendinizin yazmış olduğu kısa hikayelerinizi ekleyebilirsiniz. Yaşanmış ya da yaşanabilecek şekilde tasarlanmış olayları kişilere bağlı olarak belli bir yer ve zaman içinde anlatan eserlere hikaye denir.

Entries in this blog

Senin keyif aldıklarından benim her zaman keyif almam gerekmediği ihtimalini düşünerek sev beni...

Kışları, seni kışın sevmeye başladığım için sevdiğimi anlayarak kışın gelmesine öfkelenmeden sev beni.

En beğendiğin yemeği yaptıktan sonra, onu yerken erkeğinin beğenisini kazanmış kadının zaferini hissederek ye, sana yaptığım yemeği.

Kötüde olsalar, sırf birlikte geçirdiğimiz için oralardan sev birlikte yürüdüğümüz yolları.

Kalabalıkları da sev. Hatırla birlikte o kalabalıkların içinde trafikte sıkıştığımızı. Kimseyi fark etmediğimiz günleri. O günden sonra kalabalıkları sevdiğimi düşünerek sev beni.

Söyleyeceğimi zannettiğin sözcükleri söyleyerek söyleyeceklerimi ipotek altına almadan sev beni.

Her daim güvenerek, âmâ hiç gitmeyeceğimi sanarak değil her an gidecekmişim gibi sev beni.

İyi olduğuma emin olsan bile nasıl olduğumu merak ederek sev beni.

Nazlandığımı anlasan da şımart beni. Senden başkasına şımarmayacağımı bilerek nazlandır beni.

Zorlandıklarımı benim için kolaylaştırmadan, âmâ omuz vererek sev beni.

Aşkı sende yaşadığımı, senle birlikteyken anlayarak sev beni.

Gittiğimde artık sadece önümdekileri yaşayabileceğimi düşünerek seni geride bırakmak istemediğimi anlamaya çalışarak sev beni.

Sorgulamadan, şüpheye düşmeden, sınırlar koymadan, özgürlüğümü kısıtlamadan sev beni.

Kırgınlıklardan sonra beyaz bir sayfa açtığımı, ama başka beyaz sayfalar açmak istemediğimi hissederek sev beni.

Soğukta üşüyecek, sıcakta terleyecek kadar...

Seninle gittiğimiz yerlere bensiz gittiğinde "yanımda olsaydın keşke" diyecek kadar.

Meyve tabağındaki meyvelerin kötüsünü yiyip iyisini bana bırakacak kadar sev beni.

Çok sevdiğim çikolatayı sadece seninle paylaştığımı anlayacak kadar çok sev beni.

Yapmak istediklerim sana ters gelsede sırf ben çok istiyorum diye yüreklendirecek kadar çok sev beni.

Yanlış anlatsam da, doğrusunu anlayacak ve yüzüme vurmayacak kadar sev beni.

Dahası; kimseyi sevmediğim kadar sevdiğimi bilerek sev beni...

DERYADENİZ79

Varlığın acı veriyor olsaydı bana;

Seni ölüme sevmez,

Gelmeyeceğini bile seni beklemezdim hala.

Ben sensizlikte bile "seni yaşıyorum" sevgili...

Mevsim, sonbahara akarken ben de sana geliyorum. Elimde yokluğun yüreğimde suskunluğunla sana geliyorum sevgili. Ilık bir Eylül gecesi kentin yorgun kaldırımlarında tanıdık kelimeler arıyorum sevdana dair. Sana dair tek bir kelime yeterdi bana. Tek bir nefes bile gülümsemem için yeterdi bana..Sensizlikte kanarken sol yanım, ben hep seni düşledim zembereği kırılmış zamanın avuçlarında. Seni aradım güneşin sıcak alnında, senin ellerini aradım yağmurun ıslak dualarında.

Sana gelirken toprak yağmur kokuyordu sokaklar ise yalnızlık... Sana çıkan tüm yollar arsız dikenlerle süslenmişti sanki. Ayaklarım kan revan..Bir yanım uçurum bir yanım sensizlik ama her şeye inat sana geliyorum. Hava puslu, etraf ise sensizlik .. Dikenlere aldırmadan yalınayak yürüdüm gecenin dar sokaklarında. Yüreğimle ezdim tüm engelleri, ayaklarımla öptüm yollarındaki ikiyüzlü dikenleri. Her şeye inat sana geliyorum bir elimde mevsimlerin koynundan çaldığım ılık bahar bir elimde bulutların saçlarından arakladığım rüzgar ile .. Bir ömür uzaktan sana geliyorum bir elimde bir avuç gülüş karakışlarda güneş bil diye bir elimde bir yudum umut zifiri karanlıklarda aydınlığa sımsıkı tutun diye. Sana geliyorum sevgili....

Unutmadan sevgili; gittin diye meteliksiz bir intiharın ayakuçlarına boynunu büken bir kukla olmadım hiçbir zaman. Gittiğin gün kansız ve acımasız bir ihtilalin demir kelepçeli zamanlarından kaçıp sen diye ipsiz uçurumlara sığındım. Yokluğunda kimi zaman bir çocuk gibi koynunda ağladım kimi zaman kirpiklerinden ıslak yağmurlara kaçtım. Sensizlikte her gece arsız fırtınalarına göğüs gerdim ve esrarkeş yangınları sen diye koynuma alıp yüreğimde közledim yalnızlığının ıslak çığlıklarını. Evet gittiğin gün sen kokan kelimelerim çıplak kaldı dudaklarımda. Yüreğim gözyaşına asılı kaldı gözkapaklarımda. Ama hiçbir zaman boynumu bükmedim yokluğuna. Pes etmedim sensizlikte kıyılarıma vuran hasret dalgalarına. Direndim, savaştım yalnızlığınla. Kan revan içinde kalsam da, bilmediğim fırtınalarda sensiz savaşsam da ben hiçbir zaman yalnızlığına yenilmedim sevgili....

Gittiğin günden beri tek bir kelime konuşmadık seninle. Giderken seninle gitti taze baharlarım. Yetim kaldım mevsimlerin koynunda. Gözlerindeki sıcaklığı aradım güneşin sınırsız coğrafyasında. Seni sordum memleketimden göçen turnalara. Ama bulamadım seni. Yüreğimin derinliklerinde. kaybetmiştim seni. Aldığım nefeste, hayata bıraktığım her gülüşte seni aradım. Bulamadım işte. Ucube binaların nemli duvarlarına dayanıp sana ağladım. Dudaklarımı kapatıp kelimelerimle yalnızlığına ağladım. Ama hiçbir zaman ne kadere ne de sana isyan ettim. Gittin diye hiçbir zaman suçlamadım seni. Varlığına küfürler edip arkandan beddualar savurmadım hiçbir zaman. Gitmiştin beni sensiz bırakarak. Gitmiştin aramızda yaşananları bir kibritle zamansız yakarak. Ama gittin diye hiçbir zaman unutmadım seni. Yokluğuna inat yaşattım seni. Gittin diye bir ikindi vakti kefensiz satırlara gömmedim seni. Varlığın bana hiçbir zaman acı vermedi ki ben seni gidişinle suskunluğuna gömeyim sevgiliSeni sen diye sevdim ben. Varlığına inat yokluğunda bile sevdim seni. Sana duyduğum sevgim bir günlük olsaydı eğer; seni sensizlikte bile yaşatmazdım sevgili. Seni hiçbir zaman acılarımın metresi diye sevmedim ki ben. Ben yüreğindeki sıcaklığı, tenindeki saklı baharları ve gözlerindeki ıslak gözyaşları sevdim. Seni hep " aldığım nefes " bildim. Yüreğime dokunduğun için, yarım bir adamı sevginle tamamladığın için sevdim seni...

Satırlarıma sonvermeden bilmen gereken bazı şeyler var sevdiğim. İyi dinle beni sevgili. Cümlelere değil kelimelere örülmüş anlamları iyi algıla sevgili.. Yokluğunda seni aradım yorgun gecenin gri sabahlarında. Yalnızlığında kanattım fakir kelimelerimi. Dilimde birikmiş ve bir kaç cümleyi geçmeyen itirafım var sana canım. İyi dinle beni şimdi. Sensizlikte "seni aldattım sevgili". Yanlış duymadın sevgili. Açık açık utanmadan sıkılmadan seni aldattığımı söylüyorum sevgili. Sensizliğin soğuk gecelerinde seni aldattım. Hem de defalarca Başucumda bu imkansız sevdanın sevapları dururken ben seni günahlarınla aldattım sevgili. Yokluğunda kanarken tövbesi yarım kalmış günahlarınla seviştim yalnızlığının buz tutmuş yatağında. Her gece bedenimi ateşlere serip günahlarınla seviştim kan ter içinde. Közlenmiş bedenimle, terkedilmiş yüreğimle tövbesi oldum en masum günahlarının. Seni sensizlikte senin günahlarınla aldattım sevgili. Sen benden uzaklarda iken bensiz zamanlarda işleyeceğin her günaha bedenimle kefil oldum. Körpe ve filizlenmemiş acılarını satın aldım ömür defterinden. Evet, tüm günahlarını ve bensiz yaşayacağın tüm acılarını satın aldım karşılığını yüreğimle ödeyerek.

Sen bu satırları benden uzaklarda okurken ben bir kelebek edasıyla baharın ince dallarından binlerce çiçeği yüreğimin eteklerine topluyor olacağım. Bir gün Cennetin taze baharlarında buluştuğumuzda giyineceğin beyaz duvağı süslemek için en parlak yıldızları çalacağım gecenin kirpiklerinden. Sen benden bir ömür uzaklıkta yaşarken sensizlikte bile sen varmışçasına sevdana nefes alıyor olacağım. Her gece günahlarınla sevişip güneşle beraber perdelerine gelip yüzüne ilk gülümseyen ben olacağım sevgili... Sen beni unutsan da ben seni yüreğimde yaşatacağım. Uzaklarda bir yerde yaşıyor ve nefes alıyor olmanı en büyük mutluluğum bilip acılarına delicesine yanacağım. Közlenmiş yüreğimle bir sonbahar gecesi ıslak saçlarına yağacağım avuçlarımda güller ile. Gözbebeklerinden yuvarlanıp ayakuçlarına serileceğim. Gülüşlerini nefesim bilip sensizlikte bile sana yaşıyor olacağım sevgili. Adını yüreğime vurulmuş bir mühür bilip dudaklarında anılan dua olarak hep seninle nefes alacağım sevgili..

Sen bana bir ömür uzakken ben sana bir nefes kadar yakınım sevgili.

Gelmeyeceğini bile bile ben hala seviyorum seni.

Gün gelecek,

Adımı unutmak zorunda kalacaksın

Puslu gecenin yorgun sabahında.

Bir kibrit çakıp yaşananlara,

Tek tek yakacasın benli hatıraları

Ömür defterinin en masum günahında.

Duvarlarında asılı takvimlerden düşen

Bir gün gibi,

Ağladığında yüreğine gömülen

Bir hüzün gibi

Yavaş yavaş eriyeceğim dudaklarında.

Ama ben sana inat,

Yokluğuna inat,

Bedenimle közleneceğim günahlarında.

Seni benden alan kadere,

Tek bir kelime etmeden

Seni içimde yaşatacağım.

Çünkü ben senin;

Bedelini yüreğimle ödediğim

En masum günahındım...

BEBEK

Genç kadın, bebeğin güzelliği karşısında büyülenmiş gibiydi. Kıvırcık sarı saçları, iri mavi gözleri, kalkık bir burun ve küçük kırmızı dudaklarıyla bir kartpostalı andıran bebek, kadının şimdiye kadar gördüğü en cana yakın kız çocuğuydu. Onun ipek yanaklarını daya doya öpmek ve Cennet kokusunu içine çekmek için eğildiğinde:

- 'Dokunma bana...' diye bir ses duydu. 'Beni okşamaya hakkın yok senin.'

Kadın korkuyla irkilip etrafına bakındı. Bebekle kendisinden başka içerde kimse yoktu. Aynı sesi tekrar duyduğunda bebeğe döndü. Aman Allahım!.. Yeni doğmuş gibi görünmesine rağmen konuşan oydu.

- 'Bana yaklaşmanı istemiyorum' diye devam etti. 'Hemen uzaklaş benden.' Kadın, biraz olsun kendini toplayarak:

- 'Çocuklarımız hep erkek oluyor' dedi. 'Onlar da güzel ama kız çocukları başka. Bu yüzden seni öpmek istedim.'

- 'Beni öpemezsin' diye ağlamaya başladı bebek. 'Benim de seni öpemeyeceğim gibi.'

- 'Neden?' diye sordu kadın. 'Neden öpemezsin ki?' Bebek, hıçkırıklara boğulurken:

- 'Bunun sebebini bilmen gerekir' dedi. 'Düşünürsen mutlaka bulacaksın.'

Kadın, neler olup bittiğini hatırlamak üzereyken kendine geldi. Özel bir hastanenin en lüks odasında yatıyor ve narkozun tesirinden midesi bulanıyordu. Aile dostları olan tanınmış doktor, odayı dolduran çiçeklerden bir tanesini vazodan çıkartıp kadına uzatırken:

- 'Geçmiş olsun hanımefendi' dedi. 'Başarılı bir kürtajdı doğrusu. Ha..! Sahî, 'kız'mış aldırdığınız.

BASTON

Baston deyince,aklıma hep Devrek bastonu gelir.

Ahlat-Iğdır bastonu da kalitelidir.

kızılcık ağacının dallarından yapılanı pek kaliteymiş.

Hele bir de sanatını o kızılcık dalına işlersen sapına kobra, aslan başı, hatta keçi ayağı bile takabilirsen. Ustasının maharetine göre paha biçilmez hale gelir.

Aslında bastonun kalitesi, vücuduna destek verdiği dedenin, ninenin, hele hele özürlü insanın yanında ister kızılcıktan isterse kavak dalından olmasının bir hikmeti yoktur.

Benim bastonumun maddi değeri yok ama beni hayata bağlaması, vücudumu taşıması Yere sağlam basmak için üçüncü ayak olmasının çok büyük değeri vardır.

Ben ona gönülden bağlıyım, nereye gitsem benimle gelir.

Misafirliğe gitsem de baş köşeye onu koyarım.

Gece yatağımın baş ucunda yeri vardır.

Üç sene önce senden kurtulacağım artık dedim.

Mahsun mahsun bir köşeye kıvrılıp, yüzüme baktı.

Ahı tutmuş olacak ki ! ameliyat olmama rağmen yine ona muhtaç oldum.

İşte ondan sonra sevgili bastonumun değerini bir kat daha anladım.

Benim nezdimde maddi değeri değil, manevi değeri dünyalara bedeldir.

Seni çok seviyorum. Benim canım bastonum.

Ben senden ayrılamam.

Ankilosazan

Üniversiteli delikanlı Kolejli kıza bir voleybol maçında rastladı. Okul salonundaydı maç. Tribünsüz, minik bir salon.. Seyircilerle, oyuncular arasında, sahanın çizgisi vardı sadece.. O kadar yakındılar..

Delikanlı, bu tatlı, bu güzel, bu dünyalar şirini kızı ilk defa görüyordu takımda.. Hoşlandığını, fena halde hoşlandığını hissetti. Az sonra bir şeyi daha hissetti. Uzun zamandan beri maçı değil, o güzel kızı izlediğini.. Kız servis atarken hemen önünden geçti. Göz göze geldiler.. Kız gülümsedi..

Delikanlı, çok popülerdi o yıllarda.. Kız onu tanımış olmalıydı. Kim bilir, belki kız da ondan hoşlanmıştı.. Belki de delikanlı öyle olmasını istediği için ona öyle gelmişti.. Set değişip, takım karşıya gidince, delikanlı da yerini değiştirdi, o da karşıya gitti.. Üçüncü sette tekrar eski yerine döndü.. Kız da gidiş gelişleri fark etmişti galiba.. Bir defa daha gülümsedi. Manidar.. "anladım" der gibi bir gülümseyişti bu...

Delikanlı o hafta boyu hep bu dünyalar şirini kızı düşündü.. Pazar günü, sabahın köründe kalktı, erkenden oynanacak maçı, ne maçı canım, o dünyalar şirini kızı görmek için..

Delikanlı artık kızın hiçbir maçını kaçırmıyordu.. Dahası.. Ankara Koleji'nin her dağılış saatinde, okul civarında oluyordu, onu bir kez daha görmek için.. Karşılaştıklarında, hafif çok hafif bir gülümseme, çok minik bir baş eğmesi ile selamlaşır olmuşlardı.. Bir defasında, yaptığına sonra kendisi de günlerce güldü.. O gün gene tesadüfmüş gibi, okul dağılışı kızın karşısına çıkmış, gülümseyerek selamlamış, sonra arka sokaklara dalıp, yıldırım gibi koşarak, bir blok ötede gene karşısına çıkmıştı. Kız bu defa, iyice gülmüştü.. Karşısında, sözüm ona ağır ağır yürüyen, ama nefes nefese delikanlıyı görünce..

Delikanlı, voleybol takımının kaptanını iyi tanıyordu. Arkadaştılar. Sonunda bütün cesaretini topladı, kaptana açıldı.. O kızdan fena halde hoşlanıyordu. Galiba kız da ona karşı boş değildi. Bir yerde, bir şekilde tanışmaları gerekiyordu.. O zamanlar, bu işler böyle oluyordu çünkü.. Kaptan "tabi" dedi.. "bu hafta sonu güzel bir konser var. Biz onunla gitmeye karar vermiştik zaten. Sen de gel. Hem konseri birlikte izleriz, hem de tanışırsınız.."

"Mutluluk işte bu olmalı" diye düşündü delikanlı.. "Mutluluk işte bu!.."

Ve konser gününe kadar geceleri hiç uyuyamadı.. Konser gününü de hiç ama hiç unutmadı.. O ne heyecandı öyle.. Konserin verildiği sinemanın kapısında tanıştılar.. El sıkıştılar.. O güzel ele dokunduğu anı da hiç unutmadı delikanlı.. Kaptan, salona girdiklerinde, ustaca bir manevra daha yaptı. Delikanlı ile dünyalar şirini kız yanyana düştüler. İnanamıyordu delikanlı.. Onunla nihayet yanyana oturduğuna, onun sıcaklığını hissettiğine, onun nefesini duyduğuna inanamıyordu.. Biraz önce tanışırken tuttuğu el, bir karış ötesinde öylesine duruyor, delikanlı, sahnede dünyanın en romantik şarkısı söylenirken o an dünyanın bütün şarkıları dünyanın en romantik şarkısıydı ya- o eli tutmak için öylesine büyük bir arzu duyuyordu ki içinde.. Ama uzatamıyordu işte elini.. Her şey böyle iyi giderken, yanlış bir hareketle, onu ürkütebileceğinden, incitebileceğinden öylesine korkuyordu ki..

Sonunda dayanamadı, sanki kolu uyuşmuş gibi, uzandı.. Kolunu kızın koltuğunun arkasına koydu.. Kızın omzuna değil.. Koltuğun üzerine.. Sonra kız arkaya yaslandı.. Bir kaç saç teli, delikanlının elinin üzerine dokundu.. Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu artık genç adamın.. Dünyalar şirini kızın saçları eline dokunuyordu çünkü.. Konserden çıkarken, kız, şakalaştı.. "Sizi her maçımızda görüyoruz. Alıştık nerdeyse.. Yarın Adana'da da maçımız var.. Gözlerimiz sizi arayacak.."

Hayır, aramayacaktı. Delikanlı o anda kararını vermişti çünkü.. Cebinde onu otobüsle Adana'ya götürüp getirecek, hatta öğle yemeğinde bir de Adana kebap yedirecek kadar para vardı.. Gece yarısı kalkan otobüse bindi.. Sabah erkenden Adana'ya indi. Maç saatine kadar başı boş dolaştı. Salona erkenden girdi, en ön sıraya tam servis köşesine en yakın yere oturdu.. Takımlar sahaya çıkarken, salondaki en heyecanlı seyirci oydu. Maç falan değildi sebep tabii.. İlk sette kız farkında bile değildi onun.. Nerden olsundu ki.. İkinci sette öbür tarafa gittiler.. Döndüklerinde, ügüncü sette kız fark etti delikanlıyı.. Yüzünde çok ama çok şaşkın bir ifade, biraz mutluluk, biraz da gurur vardı sanki.. Ankara'nın hele Kolejde çok popüler bu delikanlısının onun için ta oralara geldiğini bilmenin gururu..

Maç bitti. Kız soyunma odasına, delikanlı garaja gitti. Tek kelime konuşmadan.. Konuşmaya gelmemişti ki.. Kız "keşke orada olsaydın" demişti. O da olmuştu işte.. Hepsi o.. Ona o kadar çok şey söylemek istiyordu ki aslında..

Bir gün üniversite kantininde gazete okurken, iç sayfalarda bir şiire rastladı. Daha doğrusu bir şiirden alınmış bir dörtlüğe.. Söylemek istediği her şey bu dört satırda vardı sanki.. Bembeyaz bir karta yazdı o dört satırı.. Öğleden sonrayı zor etti, Kolejin önüne gitmek için.. Kızın karşıdan geldiğini gördü. Koşarak yanına gitti. "Bu sana" diye kartı eline tutuşturdu ve kayboldu ortadan.. Kız, Necip Fazıl'ın dört satırını okurken..

"Ne hasta bekler sabahı

Ne taze ölüyü mezar...

Ne de şeytan bir günahı

Seni beklediğim kadar!.."

Ertesi gün öğleden sonra, tarif edilemez heyecanlar içinde Kolejin önündeydi gene.. Kız karşıdan geliyordu.. Bu defa yanında arkadaşları yoktu. Yalnızdı.. Yaklaştığında işaret etti delikanlıya.. Gözlerine inanamadı genç adam.. Onu yanına mı çağırıyordu yoksa.. Evet, çağırıyordu işte.. Kalbinin duracağını sandı yaklaşırken.. "Sana bir şeyler söylemek istiyorum" dedi kız.. O da heyecanlıydı, belli.. "Bak iyi dinle.. Dünkü satırlar için çok teşekkürler.. Herhalde hissettin, ben de senden hoşlanıyorum. Ama senden evvel tanıdığım birisi daha var. Ondan da hoşlanıyorum ve henüz karar veremedim, hanginizden daha çok hoşlandığıma.. Ve de şu anda, onu terk etmem için bir sebep yok.."

"O zaman karar verdiğinde ve de eğer seçtiğin ben olursam, hayatında başka kimse olmazsa, ara beni!" dedi, delikanlı ikiletmeden.. Ayrıldı kızın yanından.. Bir daha voleybol maçına gitmeden, bir daha okul yolunda önüne çıkmadan.. Bir daha onu hiç görmeden..

Yıllarca sonra Levent Yüksel'in söyleyeceği şarkıdaki Sezen Aksu'nun sözlerini o zaman biliyordu sanki. Aşk "onurlu" olmalıydı.. Günlerce, haftalarca, aylarca bekledi.. Tıpkı, kıza verdiği o dörtlükteki gibi bekledi.. Hastanın sabahı, şeytanın günahı beklediği gibi bekledi.. Heyecanla bekledi. Hırsla, arzuyla bekledi. Umutla, umutsuzlukla bekledi. Bazen öfkeyle bekledi.. Ama bekledi.. Başka hiç kimseye bakmadan, başka hiç kimseyi bulmadan bekledi. Bir gün bir şiir antolojisinde şiirin tamamını buldu.. İki dörtlüktü şiir.. İlki kıza verdiğiydi.. Bir ikinci dörtlük daha vardı orada.. O dörtlüğü de bir kartın arkasına dikkatle yazdı.. Cebine koydu..

Bekleyiş sürüyor, sürüyordu.. Okullar kapandı, açıldı.. Aylar, aylar geçti. Bir gün delikanlı kızı aniden karşısında gördü.. "Günlerdir seni arıyorum" dedi kız. "Günlerdir seni arıyorum. İşte sana haber.. Artık hayatımda hiç kimse yok!.."

"Yaa" dedi delikanlı.. "Yaa" dedi sadece.. Kalbi heyecandan ölesiye çarparken, aylardır ölesiye beklediği an gelip çatmışken, ağzından sadece bu ses çıkmıştı: "Yaaa!.."

Cebindeki artık iyice eskimiş kartı uzattı kıza.. "Sana bir şiirin ilk dörtlüğünü vermiştim ya bir gün.." dedi. "Bu da sonu onun..."

Sonra yürüdü gitti, arkasına bile bakmadan.. Kız ikinci dörtlüğü oracıkta okurken..

"Geçti istemem gelmeni

Yokluğunda buldum seni.

Bırak vehmimde gölgeni

Gelme artık neye yarar!.."

Aradan yıllar, çok ama çok uzun yıllar geçti. Delikanlı bugün hala düşünüyor.. O uzun, çok uzun bekleyiş mi öldürmüştü aşkını? Ya da beklerken, ölesiye beklerken hayalinde öylesine bir sevgili yaratmıştı ki, artık yaşayan hiç kimse bu hayali dolduramazdı.. O sevgilinin kendisi bile.. Hayalindekini canlı tutmak için mi, canlısını silmişti yani?.. Ya da.. Ya da.. Bir şiirin romantizmine mi kapılmış, bir delikanlılık jesti uğruna, mutluluğunun üzerinden öylece yürüyüp mü gitmişti acaba?

Delikanlı bu soruların cevabını bugün hala bilmiyor.. Bilmediğini de en iyi ben biliyorum.. Çünkü, o delikanlı, bendim!...

Beraber yürüyebileceğimiz yolun başlangıç noktasını bulamadık. Ortasından daldık yola, bir anlık bir mutluluk, bütün bir yaşama yetebilecek bir umut yaşadık...

Ama hayat tek bir hamleyle bizi yolun farklı taraflarına atıverdi işte. Sona ulaşamadan; ellerimiz bomboş, dudaklarımızda çocukça bir gülümseme kalakaldık yolun kenarındaki çorak topraklarda. Oysa birbirimize yağmur olabilirdik biliyorum. Çok şey olabilirdik birbirimize; daha az yıkılmış olsaydık, yolun başını bulabilmiş olsaydık...

Şimdi yanımda olsaydın; dudaklarınla silerdin gözlerimdeki yıldızları, ellerinle ay olurdun geceme biliyorum...

Ellerimiz bir daha asla birleşmeyecek, buluşamayacak bir daha gözlerimiz, aynı buruk gülümseyişle aralanamayacak dudaklarımız. Belki de seni tekrar gördüğümde gözlerinde bana ait hiç bir iz kalmamış olacak. Parmakların tenimin tadını unutmuş ve ben de iyice içime gömmüş olacağım dokunuşunun sihrini

Ayrı taraflarında olacağız yolun, dokunmak bizim gücümüzün dışında bir düş olacak. Engeller olacak aramızda; insanlardan, verilmiş sözlerden, anıların hoyratlığından oluşan engeller. Onları aşmak ya da aşmayı denemek bile acının adı olacak.

Biliyorum; birlikte pek çok şeyi aşabilirdik biz. Her şeye yeni bir yüz giydirip, sesleri müzikle bezeyebilirdik. Çünkü aramızda başka benlikler, kırık dökük başka aşklar olduğu halde dokunabilmiştik birbirimizin özüne yine de...

Bir gün geriye dönüp baktığımda tutunacak tek bir dal, dayanıp güç alabileceğim hiç bir anı göremesem de ellerinin sıcaklığı hala geziniyor olacak saçlarımda. Bir tek işte o dokunuşun büyüsü kaybolmayacak asla... Biliyorum...

Aslında denizler mavidir bilir misin ya da biraz yeşil... Griye bulanmış sulara , siyaha bulaşmış derinliklere deniz demeye dilim varmıyor benim. Varnalının kızıyım ben. Geldiğim yer Suyun öte yakası. Kanım ayak uyduramıyor kasvetine Anadolu'nun. Hüzün kokusu alıyorum buram buram dağlarda uçuşan martılardan. Düşlerimdeki bembeyaz martılar; dünya barışının beyaz güvercinlerine inat, huzurla yüzerlerdi bir zamanlar, maviliğinde içimin denizlerinin... Artık içimi temelli terk ettiklerini keşfetmiş bulunuyorum.Zaten çoktan, çağdaş resimden çıkarılıp atıldı bulutların kenarına iliştirilen martı siluetleri.

Şimdi tuvallerden siyah kargalar sarkıyor salkım saçak. Sebebini merak ettim bir süre ve sonunda çözdüm. Entelin biri açıklayıverdi sıvazlayarak keçi sakalını. "Martılar çöplüklerde uçmaya alıştılar denizi terk ettiler.ve onlar artık çevre kirliliğinin bir simgesi" dedi ve asla resme giremezlermiş kirlenmiş beyaz giysileri ile. Nasıl mantık ama! Tüm yaşamım boyunca; bu tür keskin ve zeka ürünü tanımlamalar yapabilmeye özenmişimdir. Oysa ki fazla zeki biri değilim. Bu yüzden içim sızlayarak martıların giysilerini temizleyebilmeyi düşlüyorum. Hala! Denizimin kokusu.. denizimin kıyısı mavisi.. biraz da yeşili... nerede şimdi ? Hışırtısını dinleyemediğim dev dalgaların. Yüzümde serpintisi dolaşamadığında tuzlu rüzgarın ve başlıyorum usuldan. Yaşam bu mu ya da başka bir deyişle bu yaşamak mi, diye. Hem bilir misin ki balıkların sesi çok neşelidir aslında. Ağız dolusu seslenirler birbirlerine kaygan derilerine tutunmuş yaşamlarının gücü yettiğince.

Denize düşme talihsizliğine uğramış bir simit parçasını paylaşmaya çağırırlar birbirlerini. Ve bu seslenişle bilirler ki her boyda balık gövdesi icabet edecek bu çağrıya. Ve yine bilirler ki büyük balık küçük balığı yutar. Ama seslenişleri donmaz dudaklarında. Islak gövdelerindeki kıpırdaşma; yaşam kavgasının erdemine dönüşüp yüzgeçlerinde soluklanır ve belki de; son bir kuyruk darbesine takılır kalır. Ama ne gam. Sudaki yaşamda gam yoktur bilir misin? Yeter ki suyun içinde olmaması gereken bir nesneye tutunmasın yazgıları. Bir olta iğnesine kanmak ve çırpınmak, gergin misinayı sallayarak. Yazgıları değildir aslında. Ya da olmamalı. Şimdi kirli ve pis bir kentteyim. Sevda, paslı iğnesine takmış zokayı Misina gergin. Yazgım bu değil aslında. Ya da olmamalı.

Bana ait olmayan havalarda soluk almayı bilmiyorum. Ben Rahimdeki suyun usta dalgıcıydım. Şimdi ise; yüreğimdeki cenin, yüzgeçlerine sevdalı bir pirhena gibi, akciğer solunumuna geçmeyi reddediyor. Çok net olarak görüyorum ki; kıyılarımda sarı çizmeleriyle suya girmiş adamlar var. Ellerinde; kirli soluk ışıklarıyla göz kırpan gemici fenerleri ve ağırlaşmış ağlar, çığlıklar atıyorlar.

O Sarı çizmeli adamlar var ya Varnalının kızı;işte o adamlarBüyük balık küçük balığı yutar kuralını bile bozdular.Şimdi ise eğri büğrü gövdeleri ve kirli elleriyle ördükleri ağlarını topluyorlar. Ağlar gergin ve ağır. Yarı bellerine kadar suya girmiş adamlar sarı çizmeli.Ağlarında ise ; balıklar var. Sana, asla yanıtlamak zorunda olmadığın son bir soru daha sevdiğim. Balıklar da ağlar. Bilir misin?

Beraber dinlediğimiz müziği dinliyorum yeniden… İnanılması güç, anlatılamayacak hüsranlar verdin bana, bu genç bedenim çok yara aldı...Bilirmisin? bu genç beden ne ölümlere, ne kayboluşlara tanık oldu...Sen hep o inanamadığım sözcüklerle geldin, inanmak istemediğim sözcüklerle...Hırpalayan, tüketen bir yaradılışın vardı. Her insan gibi ben olmanın duygusunu taşıyordun yüreğinde...( Beni anla, beni dinle, benim dediğim gibi olsun)...Kayboldum bu cümlelerin arasında bir girdabın içine girdim, bir çekmece gibi sıkışıp kaldım...Anlatmaya çalıştım bende kendimi anlamadın, kayboluyorum, sen olmaya başladım...Öyle derin ki sevgin kaybettiriyor bana kendimi ...Hiç bırakmayacaksın? Gitmeyeceksin değilmi? Öyleyse kal, hep benimle kal...

Seni dinleyeceğim kendimi yok edeceğim beynimde yeterki kal...

Artık hiçbir yere sığamıyorum, sığınamıyorum...Gittin işte, her giden gibi.. Uzun zaman oldu.. Ardından akıttığım gözyaşlarım dinmeden teselli bulamadan daha gerçek bana döndüm, kendime, en acı olan buydu zaten...Hata diye adlandıramam, pişmanlık hiç değil. O kaybolmuşluğun içinde mutluydum bir zamanlar...Bakışlarım ürkekti, sözcüklerim titrek, sevgiyle çarpıyordu kalbim tek farkla...Bu benim için en büyük farktı...Bu benim için kendimi kapatan bir farktı...İnanmadığım bir dünya kalbimin çarpıntılarıyla inandım ben...

Çocuk oldum, haylaz oldum ellerinde, bazen sevgi dilenen bir dilenci...Her şeyden önce sevgi zayıf olmak demekti beklide bunu seninle öğrendim...

Aşk...Aşk...O ilk çarpıntı, sarhoşluk hiç gitmedi benden seninleyken...Hep özeldin...Sevgimdi seni özel yapan, içimdeki aşk...Artık elma şekeri yemiyorum, oyuncak bebeklere tahammülüm yok...Gerçekler o kadar acı yüzüme vurdu ki, yanımda olsaydın görebilseydin derdim...

Aşkınla uysallaşın bu haylaz kızın şimdi ne kadar dirençli olabildiğini...Hırçınlığıyla karşısından gelen kayayı toza çevirdiğini tanık olamadın...Neden mi? Senden sonra hayatıma dostlar almaya kalkıştım...İnce hesapların ardına sığınan, hiçbir zaman sözünde güven hissedemediğim insanlara tanık oldum, Bazen bende onlar gibi oldum...Kendimi bulma sürecinde...Kabul ediyorum yenildim bir dönem belki...Kendime gelmem için şarttı bütün bu olanlar şimdi o zamanlarıma gülüyorum...Aynayı yüzüme çevirip bakmadığım günlerdi o zamanlar güzel yüzümü her sevinçten sakladığım günler... Gömülmüştüm acıların içine...Aslında sensiz hayat yoktu....Sabah ne gün ışığı giriyordu penceremden... Nede gecenin karanlığı...Sonbahar,Kış, İlkbahar, yaz işte söylenen cümleler karanlığımda ...Sıcağı, soğuğu hissetmediğim zamanlar...Ölümlere tanık oldum yokluğunda daha öncede bahsettiğim gibi yaşamanın bir insan için ne kadar mucizevi bir şey olduğunu öğrendim...İçimde babamın yavaş yavaş kaybolacağını hissettiğim gün...İyi olmalıydım...Bu kayboluşla hiç farkında olmadan sevdiklerimi kaybedecektim...

Kendim için değil başkaları için bir şeyler yapmalıydım her zamanki gibi...Babamın acısın hissettiğim gün...Öyle bir tokat indi ki yüzüme kendi yenilgimi, boşvermişliğimi öyle derinden hissettimki aynaya bak, kendine bak dedi içimdeki ses...Daha öncede tekrarlamıştı bu sözleri...Ama bu denli ağır gelmemişti...Gözyaşlarım sel oluyordu...Yine yüreğim ağlıyordu...Bu defa yaşanmamışlıkların adına hiç göstermediğim şefkati gösterdim insanlarıma, hiç inanmadığım yüzlere inandırdım içimdekini...Kötü bile iyi oluyormuş iyinin karşısında geçte olsa fark ettim...Artık hiçbir insan yenemez aşkım sen bile...Her insan ayrılığın ardından kendi oluyormuş yine...Kendimim işte...Tüm iyi niyetimle... Kaybolmamak üzere...

 

Bir zamanlar, bütün duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış:

Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve tüm diğerleri, Aşk dahil.

Bir gün, adanın batmakta olduğu, duygulara haber verilmiş. Bunun üzerine hepsi adayı terk etmek için sandallarını hazırlamışlar.

Aşk, adada en sona kalan duygu olmuş çünkü mümkün olan en son ana kadar beklemek istemiş.

Ada neredeyse battığı zaman, Aşk yardım istemeye karar vermiş. Zenginlik, çok büyük bir teknenin içinde, geçmekteymiş.

Aşk, "Zenginlik, beni de yanına alır mısın?" diye sormuş.

Zenginlik, "Hayır, alamam.Teknemde çok fazla altın ve gümüş var, senin için yer yok." demiş.

Aşk, çok güzel bir yelkenlinin içindeki Kibir'den yardım istemiş. "Kibir, lütfen bana yardım et!",

Kibir "Sana yardım edemem, Aşk. Sırılsıklamsın ve yelkenlimi mahvedebilirsin." diye cevap vermiş.

Üzüntü yakınlardaymış ve Aşk yardım istemiş: "Üzüntü, seninle geleyim."

Üzüntü "Of, Aşk, o kadar üzgünüm ki, yalnız kalmaya ihtiyacım var."

Mutluluk da Aşk'ın yanından geçmiş; ama o kadar mutluymuş ki Aşk'ın çağrısını duymamış.

Aşk, birden bir ses duymuş. "Gel Aşk! Seni yanıma alacağım..."

Bu Aşk'tan daha yaşlıca birisiymiş. Aşk o kadar şanslı ve mutlu hissetmiş ki, onu yanına alanın kim olduğunu öğrenmeyi akıl edememiş.

Yeni bir kara parçasına vardıklarında, Aşk'a yardım eden yoluna devam etmiş. Ona ne kadar borçlu olduğunu fark eden Aşk, Bilgi'ye sormuş:

"Bana yardım eden kimdi?" Bilgi "O, Zaman'dı" diye cevap vermiş.

"Zaman mı? Neden bana yardım etti ki?" diye sormuş Aşk.

Bilgi gülümsemiş:

"Çünkü sadece Zaman Aşk'ın ne kadar büyük olduğunu anlayabilir"

AŞKIN DİLİ

Hep "aşkın dili olsa da konuşsa" deriz.

İşte bir gün aşk konuşmaya başlamış ve demiş ki:

Ey insanlık hep peşimden koştunuz, bana ulaşmaya çalıştınız. Aslında bana ulaştınız ama hiç fark etmediniz. Benim için ağladığınız zaman bile size hep yalan, belki de şaka gibi geldim. Bana hep yakıştırmalar yaptınız. Size bir hikaye anlatayım. Bir gün küçük bir köpek kuyruğunu yakalamak için hep kendi etrafında dönüp duruyormuş ve büyük köpek dayanamayıp

ne yapmaya çalışıyorsun? diye sormuş.

Yavru köpek de,

bana ancak kuyruğumu yakaladığım zaman mutluluğa ulaşacağımı söylediler. Ben de onun için uğraşıyorum diye cevap vermiş.

Büyük köpek gülmüş ve

ben de küçükken senin gibiydim. Hep kendi etrafımda döner, kuyruğumu yakalamaya çalışırdım ama bir gün durdum, düşündüm ve yürümeye karar verdim işte o zaman anladım ki zaten o benim peşimden geliyordu.

İşte şimdi anladınız mı? Aşk; bir köpeğin kuyruğu gibidir ki ona ulaşmak için peşinden koşmanız gerekmez, o zaten her hareketinizde arkanızdan gelir.

AŞK=AŞK!..

AŞK!

Selâmlar! Birazda ben açmak istedim (AŞKI) şöyle ki; kelime olarak açıklayacağım ve kelimeyi hem düz ve hem de tersten yazacağım ve buyurun bir katkım olsun!

AŞK=KŞA

Şimdi AŞKI herkes bir şekilde yorumluyor ve inanın çok güzel oluyor ve çok tatlı! Bir de ben düşündüm ve dedim ki; bu AŞK kelimesinin tersinden yorumunu yapsak nasıl olur. İşte şu şekil oluyor ve ancak bu kadarını ben yapabildim size sunuyorum: AŞK=KŞA - yani K harfinin (KE) okunuşunu buldum ve anlamı da şöyle çıktı:

(KE = Gibi mânasındadır. (Arapça teşbih edâtı) Kelimenin başına getirilir.

Meselâ: (Kezâlike: Bunun gibi) * Harfin ve kelimenin sonuna gelirse sen zamiri yerindedir.

Meselâ (Kitâbü-ke: Senin kitabın)

KE = f. Farsçada küçültme edatıdır. Kelimelerin sonlarına gelir.

(Meselâ: "Merdüm: Adam; merdümek: Adamcağız" gibi.)

* * * *

Birde; ŞA'yı (AŞK tan aldığım tersine okunuşundaki, ŞA hecesi olarak bir kelime buldum ve oda şu çıktı:

ŞA - ŞA'= Yıldıramak, parıldamak. * Uzun ve yeynicek olmak.

ŞA - ŞAA= Parlama. Zahirî parlak görünüş. * (Bir şeyi birbirine katıp karıştırmak.)*

* * * *

Benim en çok dikkatimi çeken de, şu cümlesi oldu: (Bir şeyi birbirine katıp karıştırmak.) demek oluyor ki; (KE) den de alıp (ŞA) ile anlamlarından bir cümle kurar isek şunu ben ancak yapabildim en hoş olanı: ''Birbirine katıp karıştıracağız'' buda demek oluyor ki, (İki Gönülü Birbirine Katıp Karıştıracağız) ve onlarda ÂŞIK olacak ve AŞK'I yaşayacaklar!

* * * *

Selâm ve saygı dolu sevgilerimle, kabul buyurun. Ancak bunu yapabildim ve daha iyisini beklerim tüm gönlümden dileklerimle! Eğer bir nebze olsun beğenildi isem ne mutlu bana, sizlerde kalın sağlıcakla!

Yazar:

Alem-i Sır

dan, sizlere sunulur!

__________________

KALBİME!

Aşk, bir mühür basmak ise kalbe

Bende seni mühürledim kalbime.

Alem-i Sır

Uzun zaman önce dünya yaratılmadan , insanlar dünyaya ayak basmadan önce iyi ve kötü huylar ne yapacaklarını bilmez vaziyette dolanıyorlarmış . Bir gün toplanmışlar ve her zamankinden daha fazla canları sıkkın oturuyorken SAFLIK ortaya bir fikir atmış "Neden saklambaç oynamıyoruz ?" ve hepsi bu fikri beğenmiş , hemen çılgın ÇILGINLIK bağırmış "Ben ebe olmak istiyorum !" ve başka hiç kimse ÇILGINLIK'ı arayacak kadar çıldırmadığı için ÇILGINLIK bir ağaca yaslanmış ve saymaya başlamış . 1,2,3,...

ÇILGINLIK saydıkça , İYİ HUYLAR'la KÖTÜ HUYLAR saklanacak yer aramışlar . ŞEFKAT Ay'ın boynuzuna asılmış , İHANET çöp yığınının içine girmiş , SEVGİ bulutların arasına kıvrılmış , YALAN bir taşın altına saklanacağını söylemiş ama gölün dibine saklanmış . TUTKU Dünya'nın merkezine gitmiş , PARA HIRSI bir çuvalın içine girerken çuvalı yırtmış ve ÇILGINLIK saymaya devam etmiş , 79, 80, 81, 82, 83...

AŞK dışında bütün İYİ ve KÖTÜ HUYLAR o ana kadar zaten saklanmış , AŞK kararsız olduğu gibi nereye saklanacağını da bilmiyormuş ... Bu bizi şaşırtmamalı , çünkü hepimiz aşkı saklamanın ne kadar zor olduğunu biliriz . ÇILGINLIK 95, 96, 97... ye gelmiş ve 100'e vardığı anda AŞK sıçrayıp güllerin arasına girmiş ve saklanmış . Ve ÇILGINLIK bağırmış "Önüm , arkam , sağım , solum sobe , geliyorum" .

Arkasına döndüğünde ilk önce TEMBELLİK'i görmüş , o ayaktaymış çünkü saklanacak enerjisi yokmuş . Sonra ŞEFKAT'i Ay'ın boynuzunda görmüş , ve İHANET'i çöplerin arasında , SEVGİ'yi bulutların arasında , YALAN'ı gölün dibinde ve TUTKU'yu Dünya'nın merkezinde ... Hepsini birer birer bulmuş sadece biri hariç ! ÇILGINLIK umutsuzluğa kapılmış , en son saklı kişiyi bulamamış , derken HASET ÇILGINLIK'ın kulağına fısıldamış :

"Aşk'ı bulamıyorsun çünkü o güllerin arasında saklanıyor "

ÇILGINLIK çatal şeklinde tahta bir sopa almış ve güllerin arasına çılgınca saplamış , saplamış , saplamış ... Ta ki yürek burkan bir haykırma onu durdurana kadar ... Ve haykırıştan sonra , AŞK elleriyle yüzünü kapayarak ortaya çıkmış . Parmaklarının arasından sicim gibi kan akıyormuş , gözlerinden . ÇILGINLIK , Aşk'ı bulmak için , heyecandan Aşk'ın gözlerini çatal sopa ile kör etmiş ... "Ne yaptım ben ? Ne yaptım ben ?" diye bağırmış "Seni kör ettim , nasıl onarabilirim ?" AŞK cevap vermiş ; "Gözlerimi geri veremezsin ama benim için bir şey yapmak istersen benim kılavuzum olabilirsin !"

O günden beri Aşk'ın gözü kördür ve o günden beri ÇILGINLIK da her zaman onun yanındadır ...

VAZGEÇTİĞİN TOPRAKLAR SENİNDİR.Bu kadar büyük fedakarlığı kim yapar?

içimde sana ait duygular varken o duyguları susturmak ve bir daha konuşturmamak ama sen bilmezmisin ki o duyguları içinden asla söküp atamazsın .

Belki farklı dünyaların insanıyızdır imkansızlıklar içinde bulmuşuzdur birbirimizi sen hiç birzaman yaşamasanda o gizli güçlü duyguları ben senin adına yaşadım.

Şimdi susma zamanı herşey bitti artık geriye dönüş yok sen beni hissetmesende ben seni herzaman hissedeceğim .Belki sana dokunabilecek kadar yakınım , ama gerçekte yıldızlar kadar uzaksın bana.

Yine sensiz bir gün daha bitti ve akşam oldu ben yine senin aşkınla yanıp tutuşuyorum seni görememenin acısını hissediyorum yüreğimin en derin köşesinde bile ve bakışların geliyor yine aklıma o bakışlar ki beni benden alan alev alev yakıp kül eden.

Öyle bir derde düşmüşüm ki ne çaresi var nede bir çözüm yolu sensizliğin acısını taşıyorum hasretinle yaşıyorum ve düşünüyorumda bu kadar hasretin sonu ne olur? ben şu an seni hissedip seni yaşıyorum ama senin dünyanda ne oluyor kim bilir belki şu an yemek yedin yada televizyon izliyosun belkide sevgilinin kollarındasın yok yok buna dayanamam bu benim için çok ağır bir yük .Herşeye dayanırım sensizliğe ebedi yalnızlığa acı çekmeye ama seni bir başkasıyla asla paylaşamam daha buna hazır değil acılı yüreğim.

Seni düşünüyorum şimdi gözlerim yine doldu hıçkırarak ağlamak istiyorum kimsenin bilmediği yalnız benim bildiğim bu aşk çilesinden kurtulmak içimi boşaltmak .TEK İSTEĞİM eğer sen hiçbir zaman benim olmayacaksan seni görmeyeyim hayat yolunda ikimizde farlı dünyalara gidelim ..tesadüfende olsa karşılaşmayalım çünkü seninle her karşılaşmamız beni bitiriyor ölüp ölüp diriliyorum kendimi tükenmiş hissediyorum ayakların altında param parça ezilmiş kalp sancısıyla baş edemiyorum .

Eğer seni görmezsem belki daha az kalbim ağrır.en zoruda güzel gözlüm ne biliyormusun sen bana o kadar yakınsın ki tutabileceğim uzanabileceğim kadar söyle ben nasıl dayanayım şimdi uğrunda gecelerce uyumadığım adını her tarafa en önemliside kalbime kazıdığım canım yanımda duruyor ve ben ona sadece bir yabancı gibi davranamak zorundayım .şu an sana o kadar yakınım ki hemen yanı başımdasın kendimi zor tutuyorum inan kapını çalmamak için of bunu düşünmek bile beni ne kadar çok heycanlandırdı .Acaba ne yapardın beni görünce o güzel gözlerin gülümsermiydi bana yoksa kaşlarını mı çatardın bu ne dercesine..

Seni unutmak için neler yaptığımı bir bilsen inanamazdın aslında başarmak üzereydim ama o bakışın o anı ben nasıl unutayım hayatımın en güzel dakikalarını hiç bitmesin dediğim senin yanında dizlerimin çözüldüğü an.Yine en başa döndüm ve unutma çabalarım sonuçsuz kaldı ve ellerim yine bomboş en başa döndüm.Birazda sen anlasan güzel gözlüm benim kim olduğumu senin için deliye dönen bu yaralı ve suskun yüreği ben ozaman ne yapardım.Ama bu hiçbir zaman olmayacak sen kendi dünyanda yaşamaya devam edeceksin.Ben senin dünyandan bir çıkabilsem eski dünyama dönebilsem .Önceden yalnız ama huzurlu günlerim vardı ya şimdi hem yalnız hem acılı kırık kalp taşıyan biri oldum.

Sen ve sensizlik şimdi ben bu iki acı düşünceyle savaşıyorum . deniz.

Her gün aynıydı kız için mutsuz ve hüzün dolu... Ta ki onu tanıyıncaya kadar. Sevilmenin keyfine varıp olabildiğince sevinceye kadar. Hayatta olan her şeyin yaşamak için bir amacı olduğunu bunların en yücesininse sevgi olduğunu anlayıncaya kadar...

Sonunda ömrü boyunca aradığı şeyi bulmuştu ; sonunda güvenecek inanacak birisini bulmuştu . Kıza sadece mutluluğu yaşatacak kişiyi bulmuştu. Sanki onunla doğmuş, hayatta ki tüm güzellikleri onunla keşfetmeye başlamıştı. Mutluydu ve mutlu olmaya devam edeceğini sanıyordu. Her geçen gün kızın sevgisini daha da artırıyordu daha çok bağlanmaya başlamıştı, çocuğa, her saniyesini onu düşünerek değerlendiriyordu. Kızın sevgisi ne kadar arttıysa çocuğun ilgisi ise bir o kadar azalıyordu. Halbuki çocuk hiç aklında yoktu kızın hiç düşünmemişti onu sevip onun için canını bile feda etmeyi göze alacağını ama olmuştu işte bunun tek açıklaması vardı o da KADER'di. Kader karşılaştırmıştı onları ve Tanrı istemişti birbirlerini sevmelerini. Onlar ise çaresiz boyun eğmişlerdi bu isteğe ve mutluydular. Ta ki çocuk bu Aşk'a karşı koymaya başlayıncaya kadar

Kız hayatı yeni yeni öğrenmeye başlıyordu. İnsanları yeni yeni tanıyor ve yaşamın acımasızlığını yeni keşfediyordu. Ve tüm bu karmaşanın içinde bulmuştu onu... Sevmişti de hem de sonsuz. Çocuk onun için hayatın karmaşasından kurtulmak için sığınacağı bir liman gibiydi. Onu sonsuza kadar koruyabilecek, en acımasız dalgalara sırf onu koruyabilmek için gözünü kırpmadan göğüs gerebilecekti. Hayat gibi AŞK'ın da acımasız olduğunu bilmiyordu aslında biliyordu ama inanamıyordu bir türlü buna. Birlikte geçirdikleri her dakika kız için hayatının en mutlu zamanlarıydı. Çocuğun yanından ayrılası gelmiyordu. Elini tutması, sarılması , saçlarını karıştırması, kulağına seni çok seviyorum diye fısıldaması kız için tüm Dünya'ya bedeldi.

Halbuki çok çabuk kaptırmıştı kendini çok çabuk kanmıştı yapmamalıydı. Karşısındaki canın ta içi bile olsa bu kadar gözü kapalı güvenmemeliydi. Her şey gibi Aşk'ta büyüsünü yitirirdi çünkü, geride sadece sevgi kalırdı ve oda hiç var olmamışsa bu duygudan geriye sadece anılar kalırdı ve onlarda çok çabuk unutulurdu elbet. Kız sevmişti hem de çok, çocuk ise aşıktı beklide çok, ama anlaşılan sevmemişti çünkü bir kalemde silmişti kızı. Anılarda unutulacaktı er ya da geç, kızın boşalan yerini bir yenisi dolduracak ve kolayca unutturacaktı onu. Ama kız unutamazdı ona bu AŞK"tan miras kalan bir tek anılar değildi SONSUZ SEVGİSİNE birde SONSUZ ÖZLEM eklenmişti artık. Bir başkasına "aşkım" demek "seni çok seviyorum" demek imkansızdı onun için. Artık hayat anılarda anlam kazanıyordu.

Yıllar sonra bir gün karşılaştılar. Çocuğun eli başka bir kadının beline dolanmıştı yanlarında ise küçük bir çocuk BABA diyerek onun paçalarını çekiştiriyordu. Çocuk mutluydu yani öyle gözüküyordu. Kızın tüm umutları sönmüştü. Belki hatasını anlarda geri gelir diye beklediği o, artık başkasına aitti. Biran duraksadı ve düşündü sadık sevgisiyle bağlandığı hayatı birlikte aşacağını onu hep koruyup kollayacağını düşündüğü insan GÜVENDİĞİ İNANDIĞI insan O'muydu. Olamazdı bir yerlerde bir yanlışlık vardı. Çünkü kızın sevdiği çocuk o değildi kız aslında hayattan korkmuş hatıralara sığınmış ve sadece beklemişti Artık gücü kalmamıştı bekleyemezdi. Beklememeliydi zaten anılarda can bulmak istiyordu yaşamının en mutlu dakikalarını bir ömür boyu yaşamak istiyordu. Elini sol göğsünün üstüne YÜREĞİN ATTIĞI YER'e götürdü. Hiç bir şey duyumsamadı. Daha sıkıca bastırdı ve dinledi fakat orada olmasını umduğu yürek başka bir can da atıyordu; çocuğun yüreğinin içinde...

Bu yıllardır böyleydi zaten ne zaman kalp atışlarını dinlemek istese elleri boşlukta kalır duyumsadığı tek şey ise acı olurdu. Bugünden sonra artık dayanamazdı geri dönmek istiyordu anılarına geri dönmek ve düşündü. Gerçekten sevmiş miydi yoksa sadece hayata karşı bir korkumuydu bu bir kere incinen yüreğini bir daha incinir korkusuyla ondan başka kimseye açmamıştı. Ama olsundu hayatında sadece bir kere sevmişti hem de SONSUZ sevmişti. Anılarını düşündü her bir yenisi hatırladıkça yüzünde hafif bir tebessüm oluşuyordu.

Ve o günü hatırladı; terk edildiği o günü yüzündeki tebessümü gözlerindeki yaşlar siliverdi yüreğindeki bir damla mutluluğu ise kıskanç hüzün boğdu, hiçbir şey eskisi gibi değildi OLAMAYACAKTIDA.... Ama kız anılarında mutluydu. Deniz kenarına gitti eskiden korkarak baktığı azgın dalgalar onu ürkütmüyordu artık. Yükselen her bir dalga anılarını getiriyordu kıza.

Esen rüzgar sevdiğinin nefesini, batan güneş ise yitirdiği AŞK'ını hatırlatıyordu. Anılarına kavuşmak istiyordu, denize doğru ilerledi attığı her adımda içine bir sevinç doğuyordu azıcık kalmıştı şu son adımla birlikte mutluluk onu karşılayacaktı. Son adımı da attığı anda çocuk kızın elinden kavradı, sarıldılar yine el ele tutuştular kız ağlıyordu çocuğun ise gözleri dolmuştu sahil boyunca yürüdüler çocuk "Ben de seni bekliyordum AŞKIM nerelerde kaldın" dedi. Kız konuşmadı sadece tebessüm etti ve mutluydu çünkü ANILARINA KAVUŞMUŞTU...

Türk olmanın nasıl bir şey olduğunu unutanlara hatırlatmak için, Türk olmanın tadına varmak için, lütfen okuyun.

Bu hakiki hikâyeyi aktaran, sayın Dr. Ömer Musoğlu 85 yaşındadır ve halen MODA/ İstanbul’da oturmaktadır.

Anzaklı Ömer’in Hikayesi 1957 Yılında İstanbul Tıp Fakültesinden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD’ye giden doktor Ömer Muşluoğlu, görev yaptığı hastanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:

Amerika ya gittiğim ilk yıllar... New Yorkda Medical Center Hospital’da görev almıştım. Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak, elektrokardiyografi çekmek gibi işler... Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direkt olarak hasta muayenesine, tedavisine verilmiyor. Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum. Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam, tahminen yetmiş beş yaşlarında...

-Kan alacağım kolunuzu açar mısınız?" dedim.

Adamcağız kanserdi ve aynı zamanda kansızdı... Kolunu açtım, baktım pazusunda bir Türk bayrağı dövmesi var. Çok ilgimi çekti, kendisine sormadan edemedim:

-Siz Türk müsünüz?

-Kaşlarını yukarıya kaldırarak "hayır" manasına bir işaret yaptı.

-Ama ben hala merak ediyorum. "Peki bu Kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?"

-Aldırma öylesine bir şey işte, dedi.

Ben yine ısrarla:

-Fakat benim için bu çok önemli, çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım...

Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:

-Siz Türk müsünüz?

-Evet Türk’üm...."

İhtiyar gözlerime tanıdık bir göz arıyor gibi baktı… Anlatmaya başladı:

"Yıl 1915. Çanakkale diye bir yer var Türkiye’de.. Orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben, Avustralya Anzaklarındanım. İngilizler bizi toplayıp dediler ki:

-Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda... Birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir.

Biz de inandık sözlerine ve savaşmak isteyenler arasına katıldık... Beynimizi yıkayan İngilizler Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale’ye sevk ediyormuş. Bizi gemilere doldurup Mısıra getirdiler, orada birkaç ay talim gördük, sonra da bizi alıp Çanakkale’ye getirdiler.

 

Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler gibi geceyi gündüze çeviriyordu. Her taarruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar.  Meğer, bu barbarlıktan değil, kalplerindeki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş.

Biz karaya çıktık. Taarruz edeceğiz, bizi püskürtüyorlar... Tekrar taarruz ediyoruz, bizi gene püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz...

Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim. Gözlerimi açtığımda kendimi yabancı insanların arasında buldum. Nasıl korktuğumu anlatamam. İngilizler bize Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya... Ama dikkat ettim, bana hiç de öfkeli bakmıyorlar, yaralarımı sarmışlar. İyice kendime gelince bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şok olmuştum doğrusu...

Dedim ki kendi kendime:

-Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürürler, ama öldürmüyorlar... Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi... Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler... Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla “Yazıklar olsun bana” dedim. Böyle asil insanlarla ben niye savaşıyorum, niye savaşmaya gelmişim? Bu İngiliz milleti ne yalancıymış, ne kadar Türk düşmanıymış diyerek pişman oldum... Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki... Bu iyiliğe karşı ne yapsam diye düşündüm durdum günlerce... Nihayet bizi serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu Türk bayrağı dövmesini yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte..."

Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti: Talihin cilvesine bakın ki, o zaman ölmek üzere iken yaralarımı iyileştirerek, sıhhate kavuşmama çaba sarf eden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarf eden bir Türk... Ne garip değil mi? Avustralya’dan Amerika’ya gelirken bir Türk’le karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar, buna bütün kalbimle inanıyorum. Peşinden nemli gözlerle…

-Bana adınızı söyler misiniz? dedi.

"Ömer" cevabını verdim…

Merakla tekrar sordu:

-Peki niçin Ömer ismini vermişler sana?"

-Babam Müslümanların ikinci halifesinin isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş.

-Senin adın Müslüman adı mı?

Ben,

-Evet, Müslüman adı" deyince yüzüme baktı, doğrulmak istedi. Onun yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki:

-Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Josef Miller idi, şimdiden sonra "Anzaklı Ömer" olsun.

-"Olsun" dedim.

-"Peki doktor beni Müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu ?"

Şaşırdım, nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar vermişti. Meğer o bunu hep düşünüyormuş da kimseyle konuşup soramadığı için gerçekleştirememiş...

-"Tabii" dedim... "Müslüman olmak çok kolay." Sonra kendisine imanın ve İslamın şartlarını anlattım, kabul etti. Hem kelime-i şahadet getiriyor, hem de ağlıyordu… Mırıldandı:

-Siz Müslümanlar tespih çekersiniz, bana da bir tespih bulsan da ben de yattığım yerden tespih çekerek Allah’ımı ansam olur mu?

Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakkı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Hemen bir tespih bulup kendisine getirdim. Hasta yatağında tespih çekiyor, biz de tedavisiyle ilgileniyorduk. Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti.

-Beni yalnız bırakma olur mu?"

-Ne gibi Ömer amca?

-Ara sıra gel de bana İslamiyeti anlat!.. Sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor.

O günden sonra her gün yanına gittim, bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım. Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum, hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum;

"Doktor Ömer, lütfen 217 numaralı odaya gidin!”

Hemen yukarı çıktım. Ömer amca’nın odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi: Sağ elinde tespih, açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı, göğsünde imanı ile koskoca -Anzaklı Ömer- son anlarını yaşıyordu. Hemen başucuna oturdum, kendisine kelime-i şahadet söylettirdim, o şekilde kucağımda ruhunu teslim etti...

Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk. Milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu. Ne yalan söyleyeyim, ağladım..."

Beklemekle gelmezdi oysa Kaç kez bu söze aldanıp salmıştım sokaklara serseri vücudumu?..O aşk, ya yol kenarındaki dükkandan gelen bir türkünün sesindeydi, ya da karanlık bir caddenin köşe başında

Oysa beklemeden geldi bu kez aşkŞimdi tüm keder dolu hastalık seanslarımı, morga benzeyen alkollü sabahlarda uyandığım yatakları, içine girip yüreğime aldığım vücutları, bildiğim tüm bölük pörçük hayatları, dengesizliklerle dolu hafızamı, anlaşılmaz bir hevesle, bir sonbahar günü boş bir peynir tenekesinde yakıyor şaşkınlığım

Çoktan geldi aşk; bu bir ihtilal olmalıki yıllarca geriye döndüğüm viran haldeki bir ülke gibiBütün ilerleme, ileriye gitme çabalarım yerle bir olmuş, bilmediğim bir kuvvet gidişatıma darbe vurmuşÇocukluğumun gerçekçi sevgisine, masumiyetine ve hevesine dönmüş gibiyim

Şimdi ise Ankara var gözümdeÇünkü bu güzel sevdamın tüm kurtuluşu, özgürlüğü, doğduğum şehrin o beklenen sabahına bağlıÇünkü yıllarımı yiyen bu şehre, yıllarımı bulmaya adadığım sevdayı vermeyeceğim

Sevda

Ne umut dolu şey(?)Oysa öyle karamsar yaşıyoruz kiBu oynadığımız, uğraştığımız, kazanmaya çalıştığımız şey, en az hayat kadar yaman bir oyunKuralı zor, yasası ağır, dönüşü yok!..Dedim ya: Beklenmeden çöken bir darbe, bir ihtilal, bir devrim

Hayalleri düşünüyorum seni Ankara'yı

Aktepe'nin uçurumunda ellerim beline dolanmış, şehri izliyoruz. Ayağımızın dibinde uçurum, gözlerimizde Ankara Uçurumda ölüm var, Ankara'da hayat Her ikisini de aynı anda yaşıyoruz. Güneş yakışmıyor bu şehre, caddelerde yağmur altında dolaşıyoruz. Sonra bir akşam vakti kar bastırıyor. Siyah saçlarında beyaz tanecikler. Güneş utancından göğün dibine girmiş, tek mevsimimiz kış olmaya başlıyor.

Ankara'ya sen yakışıyorsun. Ankara sana yakışıyor.

Düşünüyorum hayalleri, Bazen öyle yakınlar ki, insan ne kadar uzak olduğunu önemsemiyor bile

Hayaller Seninle yan yana öyle güzel duruyorlar ki, sen olmasan, yüzlerine bile bakılmaz. Gelecek, biliyorum o günler... Bu içimdeki umuttan öte, zamanı dolduğunda doğacak çocuğun hayatı kadar kesin

Umutlu, ama karamsar yaşanan bir sevdadan onur duymayı sürdürüyorum. Çünkü Ankara'ya yakışıyorsun, çünkü sana yakışıyor Ankara... Çünkü uzaklığını önemsemeyecek kadar yakın. Çünkü doğacak çocuk kadar kesin

O kesinliğe kadar güzelliğini kapıdan süzülüp giden silüetinle hatırlıyorum. Ve elinden tutacağımız hayaller için, sana içimde bir çocuk büyütüyorum

Âlem-i Gönül:

Âlem-i Gönül! (Gönül Âlemi veya Gönüldeki Âlem!) yani her insanın bir iç dünyasıdır. Bu dünyada doğru, dürüst ve duygusal olan her şey mevcuttur. Hem dünyevi ve hem de manevi duygularla dolu olan bir kişisel iç dünyası!

Masal: Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber iken, develer tellal iken; bir zamanlar seven ve sevilen âşık olan iki sevgili vardı. Bir müddet sonra bunların ikisi fırsatını nasıl buduysalar ki (âşıklar zor bulur) evlenince, o ilk gecelerin de yani gerdek geceleri, girdikleri odaların da o yerde, karşıların da birden bire bir kapı açılır ve onlar da anında o kapıdan içeri çekilirler. Çekilip de girdikleri o yer ise; ucu bucağı görünmeyen çok güzel aydınlık, çiçek, meyve, sebze ve bitkilerle doğası kaplı, güzelliğine hayran bir dünya ile karşılaşırlar. Orası işte ''Âlem-i Gönül'' dünyasıdır.

Orada yuva kurarlar ve söz de bir zaman sonra da, ''kalplerinin birleştiği gibi birleşmelerinden'' orada onların yani ikisinin adı da ''sevgi'' olur. Adları sevgi olan ve birleşen bu çiftlerin, çocukları da olur. Olan çocukların ismini ''AŞK'' koyarlar. Adı ''AŞK'' olan çocuk bir zaman sonra büyüyüp de aklıselim olunca ve evlenecek yaşa gelince, bakar ki etrafında sevip evleneceği hiç kimseyi bulamaz. Bu konuyu evlenme isteğini anne ve babasına açar. Onlarda bunu anladıklarını ve buraya nasıl geldiklerini ve dış dünya olan geldikleri yerde ancak kendine evlenecek birini bulabileceğini söylerler. Fakat o dünyada her şey burada gibi sakin ve huzur içinde olmayıp gerçekte çok karmaşık bir yer olduğunu, oradaki insanların güven verici ve iyi olmadıklarını çok zor, evleneceği birisini bulabileceğini anlatırlar. O da olsun, der ve gitmek ister. Fakat gidersen bu dünyaya ''Âlem-i Gönül'' dünyasına bir daha geri gelemeyeceğini yalnızca duygusal düşüncelerle gireceğini ve bağlantı kuracağını, burayla söylerler. Yinede her şey rağmen gitmek istediğini tekrar, tekrar söyler.

Velhasıl ''AŞK'' o dünyadan bu dünyaya yine aynı kapıdan ''gerçek dünyaya'' tekrar bir erkek insan olarak geri gelir. Görür ki geldiği dünya hakikatten çok karmaşık herkes kendi canı ve malı peşinde birbirleriyle mücadele ve çalma çırpma, kıyım içerisinde yaşam mücadelesi veriyor. Yapacak artık bir şey yok ona anlatmıştı annesi ile babası buranın böyle olduğunu. Gel zaman git zaman sonra lafı uzatmayalım evleneceği bir kız bulur ve onun da onu sevmesini sağlar ve evlenirler. O sevgiden doğan çok sıcak ve can verici yakınlığın adı; kendisini bulan ve sevmesini ayrıca da sevgiden doğan o çok sıcak yakınlığın adını deler ki ''- Madem, AŞK senden doğdu ve olmasını sağladın, bu çok yakın ilginin adını da; ''AŞK'' koyalım!'' derler. Ve o sevgiyle olan ilginin adı da böylece ''AŞK'' olur. Bir müddet sonrada çocukları olur ve adlarını da şöyle koyarlar. İlkin Adı: Dostluk! İkincisinin Adı: Güven! Üçüncüsünün Adı: Sadakat! Dördüncüsünün Adı: İlim! Olur. Bunlarda bu dünyada olması gereken ve ihtiyaç duyulanlardır. Her şey onlardan çoğalıp türer gider.

Evet, sonunda her şey erdi muradına biz çıkalım kerevet'ine! ve rahat, rahat bizde dalalım uykumuzda güzel rüyalar görelim!.. dilek ve isteklerimle...

Hoş ve mutlu kalsın herkes. Kalın sağlıcakla!..

Masalın yazarı:

Alem-i Sır

dan, sizlere sunulur. Bir Aşk masalı bu!

Bıraktım her şeyi artık ! ne işitiyor nede cevap verebiliyorum..

Takatim kalmadı! Kalakaldı terminalde ey deli bu genç gönlüm..

Gelmiyor 23 numaralı sevgi otobüsü.. yaş yirmi iken bak oldu kırkdört ve ben halen bekliyorum, elimde bir küçük valizim vardı, onu da almıyorum, ağırlık yapmasın, beni götürün yeter!..

Ne umutlarla, ne hayallerle hazırlamıştım valizimi.. adına yazdığım şiirleri, uğruna kırdığım kalpleri koymuştum içine, birde en sevdiğin.. hani içi fındık bahçesi.. dışıysa senin gibi tatlı, çikolata..

Sayamadım kaç mevsim devretti birer birer, yaş yirmi iken oldu elli.. ben yoruldum be gülüm, sen sayıver olur mu!

Hayat bu yalnız çekilmiyor! ateş isteme bahanesiyle iki dost edindim..

Onlarda benim gibi bekler olmuşlar..Hallerini, keyiflerini sorar isen yaş yirmi iken onlar da altmış demiş..Olmasalardı ben ne yapardım? be gülüm.. kime yanar, kimden yanardım..

Saat yine 23.00'ı gösteriyor. benim gözler yine dolar oldu. Bir damla, iki damla derken yine dolduruyorum bir bardağı, denizler kurusada balıklar ölmez diyor kendimi avutuyorum..

Ey sevgili, hayatımın perisi.. bugün 23 Ağustos senin doğum günün..

Ufukta bir otobüs gördüm şimdi, beş dakikaya kalmaz belirir yanımda..

Dostlarım ayaklandı..

bu..

bu olsa gerek..

Evet sevgili 23 numaralı otobüs bu ! tam karşımda duruyor, kocaman, ucu bucu görünmüyor..

Sarılıyorum dostlarıma. Tamda üç kişilik yer var, diyor kaptan..

Hadi kalbim diyorum önce sen bin, en yorgunumuz, yaşlımız sensin. Hasret atılıyor 'hayır' ben diyor..

-Elli sene yandım, sigaranı benimle yaktın..

Küçük bir nezaket istiyor..

En son ben biniyorum sultanım.. Herkes beyazlara bürünmüş benim gibi, biner binmez hareket ediyor otobüs

şoförü yok !

Ve o an anlıyorum.. Ben ebediyete gidiyorum.. Tam sana kavuşacağım derken ferdaya..

ilk günkü sevgimle ismine gidiyorum..