Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine
Edebiyat (Hikaye-Öykü) tarafından Sosyal Bilimler'de yazılan bir grup blogu
  • Konu

    172
  • Comment

    1
  • görüntüleme

    12.199

Bu bloğa katkıda bulunanlar

Bu Blog Hakkında

Edebiyat eseri, bir dil ürünü olan yazılı ve sözlü eserlerin tümü. Edebiyat (Hikaye-Öykü); Beğendiğiniz yada kendinizin yazmış olduğu kısa hikayelerinizi ekleyebilirsiniz. Yaşanmış ya da yaşanabilecek şekilde tasarlanmış olayları kişilere bağlı olarak belli bir yer ve zaman içinde anlatan eserlere hikaye denir.

Entries in this blog

Sensizlikte fırtınalar kopuyordu yaşadığım şehirde .Ölüm ise hırçın dalgaların maskesini giymiş kıyılarıma vuruyordu. Üşüyordum.. Gözlerim gözlerini arıyordu gökyüzünde.. Ama gökyüzü kapalı.. Şehre yağmur yağıyordu .Yağmurlar ise acımasız.. Bereket dağıtan yağmur, yüreğime yalnızlığın acımasızlığını bırakıyordu damlalarında ..Korkuyordum karanlığa yenilmekten. Tüm şehri dolaşıyorum önümde seni bulma umutlarım arkamda beni kovalayan yalnızlık.. Saatler geçmek bilmiyor. Gözlerim bir an saate dalsa yelkovan cellatlığa, akrep ise karanlığa bürünüyordu. Yapamıyordum sensiz. Ayaklarım yoruluyordu su birikintilerine çarpa çarpa. Sensiz duygularım bölük pörçük.. Ölümü ensemde hisseder gibiyim. Kimsenin olmadığı sokaklara girmiyordu ayaklarım.. Korkuyordum sensizlikte ölümün kalbimi esir almasından.. Kılcaldamarlarımdan canımı çekiyorlar sanki... Üşüyorum sensizlikte.. Yağan yağmurda sığınacak sıcak yüreğini arıyordum.. Fırtınada dev dalgalara karşı sığınabileceğim sakin bir liman. Kısacası seni arıyordum...Ezan sesi, gecenin karanlığını dağıtıyorken gözlerim uykuya yenik düşecekti az daha...Koşmaya başladım güneşin ilk ısıttığı sokaklara...Güneşin sıcaklığında bulabilirdim. sesini....Soluk soluğa koşuyorum akşamdan ıslak kaldırımları. Güneşi görüp kuruyan her kaldırım gibi bende sana kavuşuyorum sanki...

Rüyadan uyandığımda ter içindeydim.. Korkularım bir anda mutluluğa dönüşürken varlığında rüyalarda bile sensizliğin acısını hissetmek kötüydü...Ne mutlu sevdiklerinin her an kıymeti bilip ölümüne sevenlere..

Nazım Hikmetin Abidin Dino'ya dediği gibi, belki mutluluğun resmi yapılamaz ama hariıtası çizilebilir diye düşünüyorum. Biraz garip ve tutarsız da olsa, sonuçta çizilebilir.

Mutluluk bazen küçük bir hediye, bazen bir bakış, sıcak, candan bir el, çocuğumuzun aldığı diploma vs. olabilir. Mutluluk nerede, niçin ve nasıl algılandığına, kişisine, yerine ve zamanına bağlıdır.

Şuna inanıyorum ki, servet, güç yada güzellik başlıbaşına bir mutluluk sağlamaz. Mutluluk ancak eşler arası gerçek bir sevgi, diyaloğ ve güvenle yakalanabilir. Evli olup da kişinin tek başına mutluluğu söz konusu zaten olamaz.

Son yıllarda yapılan ciddi anket ve araştırmalarda, sonuçlar bilinen tekrarların aynısı. Elindekiyle yetinmesíni bilmeyen insanın, dünyayı da bağışlasan mutlu olma şansı yoktur.

Mutluluk.

Küçük ve az şeylerle yetinmek, elindekiyle mutlu olmasını bilmektir. Beklenti ve isteklerinizi abartmadan sınırlı tutmak, iç ve aile içi huzurun mutluluğu için neden sayılabilir. Dışa dönük gösteriş, moda, lüks, şan, şöhret yada salt mevki, para gücü gibi değerler mutlu olmak için yeterli bir neden sayılmaz...

Hayat bir sınavdır, sahip olmak istediklerinizle değil, elinizdekiyle mutlu ve huzurlu olmanın yollarını öğrenin. Çünkü mutluluk mutlu olmayı arzu eden ve buna gayret edenlerin hakkıdır. Evlilklerde mutluluk ancak eşlerin bir ömür el ele, yürek yüreğe vermesi ile gerçekleşir. Bir başına kimsenin soluğu buna yetmez...

Önemli olan sorumluluklarınızın bilincinde olmak. Tartışmaların, kavgaların esiri olmadan, seviyenizi ve aklınızı kullanmayı ve korumayı öğrenin. Belki, bunun açınızdan pek kolay olmadığını düşünüyorsunuz, doğru ama imkansız olduğunu söyleyemezsiniz. Dikkatlerinizi geleceğinize yönelterek planlı, programlı ve kararlı davranarak istekleriniz doğrultusunda hareket etmeyi gerçekleştirebilirseniz, mutlu olmamanız için hiç bir neden kalmaz. Çünkü emek verilmeden, çaba harcanmadan hiç bir şey kendiliğinden olmaz.

Seviyenin önemi burdandır. Sorumluluğunuz bu yüzden çok önemlidir. Birliktelikler sorumluluk gerektirir. Çünkü mutlu ve huzurlu evlilikler saygı ve yöntemlere bağlıdır. Bazen küçük bir hatanın bile büyük sorunlara dönüştüğü bir arena olabilir.

Etrafınıza bakıp bir düşünün lütfen. Bu kısa süreli yaşam için bu kadar kırıcılık, bu kadar gerilim, bu kadar sıkıntıya, inada gerek var mı?

Nedense bir çok insan anlayışın, dinleyişin, hoşgörü, saygı, sevgi ve geleceğinin yerine salt inadı koyarak yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Ve o acıyı hem kendisi çekiyor, hem de başkalarına çektiriyor. Bunun Hollanda da yabancılara yardım amaçlı sosyal bir kurumda çalıştığım süre içerisinde Türk ve faslı aileler arasında daha yoğun bir şekilde yaşandığının ayırdına vardım. Bu bir anlayış, yetişme tarzı ve kültür meselesi değil midir sizce.

Düşününki, ne kadar yaşayacağımızın belli olmadığı bir dünyada, ömrümüzü hargür içerisinde geçirmenin bir anlamı var mı?. İnsan olarak herkesin sevgiye, mutluluğa, anlaşılmaya, güvene, insan gibi yaşamaya hakkı ve ihtiyacı var. Bütün bunları hakketmek için de öncelikle kötü huylarınızdan vazgeçip, özveride bulunabilecek bir çaba içine girmelisiniz.

Mutluluk yada mutsuzluk denince nedense akla ilk gelen evlilikler oluyor. Evli ve mutsuz çiftlere öncelikle şunu söylemek isterim. Evlilik kurumunuza saygı, güven, sevgi, hoşgörü, açıklık, dürüstlük, alçak gönüllülük gibi, biribirilerini anlama, dinleme anlayışını ve içselliğini yerleştiremezseniz, bilmelisiniz ki, hiç bir tutum yada davranış sizin mutlu ve huzurlu olmanızı sağlayamaz...

Evlilik kurumu her zaman saygı duyduğum ve genel toplum düzeni açısından olması gerektiğine inandığım aile birliğidir. Ancak bizim gibi geri kalmış toplumlarda 15 20 sinde evlenen gençlerin, gelecekleri hakkında öyle bilinçli ve üzerinde uzun boylu düşünmedikleri bir gerçek. Çünkü gençliğin de tozpembe hayallerinin zamanı ve budalalık dönemleridir. Bütün bir yaşamı kurban vermek fazlaca önemli değildir o dönemlerde onlar için. Zaten akılları başlarına geldiklerinde iş işten geçmiş olur.

İstikrar, denge, içtenlik olmayan hiç bir evlilik yada ilişkide iyi ve mutlu bir gelecek beklemek hayalden öteye geçmez. Kadın yada erkek, mutlu olmak istiyorsanız. Kısır, gereksiz tartışma ve çekişmelerle yaşamınızın kararmasına izin vermeden ve karşı durarak, yuvanızda saygı, sevgi ve uzlaşma kültürünün egemen olmasını sağlamalısınız. Bu uğurda çok zor sınavlar vermek zorunda kalabilir siniz. Ancak her birey üstüne düşen görevi yerine getirerek, kendi payına düşeni yapmak için çaba verirse ortada bir sorun kalmaz...

Eğer evliliğinizde ilişkiniz her gün yara alıyorsa, bunun nedenlerini iyi düşünüp, bu yarayı tedavi etmenin yollarını bulup ortaya çıkarmazsanız. Hayatınız boyunca acı cekmek zorunda kalırsınız. Evlilik insanın hayatında önemli bir karardır. İnsanın sığınacağı bir yuvadır. Bu yuvanın kesin kes yıpratılmaması, yara almamasi gerekir.

Bazan ailevi ilişkiler arası ölçüyü kaçırmadan konuşup tartışmanın sayısız yararları var. bu gün bir çok evliliklerde zorunlu olmadıkça konuşmamayı yeğ tutuyorlar. Çünkü ilişkiler arası iletişim yok. Oysa ki psikologlar ülkemizde aile fertlerinin konuşup dertleşmedikleri için bu sebeple ailede bulunması gereken sıcak ilişkilerin doğmadığını bununda aile fertlerinde depresyon stres gibi olaylara neden olduğunun özellikle altını çiziyorlar.

Mutluluk gökte zembille inmez. Hakketmesini bilenler içindir derdi rahmetlik ninem Az ile yetinmeyi bilmek özenti ve gösterişlerden uzak, kendisi olabilmeyi başarmak, mutluluğun hala en temel belirleyicisi olarak bilinmektedir.. Paranın ve ekonomik gücün, güzelliğin, göreceli değerler olduğunu unutmamak gerek. Yalnız başına asla ve asla mutluluğun belirleyicisi değildirler.

Öyle veya böyle hayatı yaşamak, yaşamı da güzelleştirmek gerek. Mutluluk bir çabadır, bir uzlaşma kültürüdür, kendine güvendir, bir iç derinliği, iç zenginliği ve iç güzelliğidir. Mutlu olmak için her şeyi oluruna bırakmak yetmiyor, onun için çalışıp emek vermek gerekir. Her şeyini insan kendi üretmek zorundadır. Mutluluk bize bağışlanmış bir eser değildir. Yaşamı anlamlandırmak için sevgi almak, sevgi vermek gerek. Çünkü insanın varlığını, mutluluğunu hissedebileceği ve hissettirebileceği tek yer yüreğidir.

Mutlu bir yuva kurmayı, mutlu olmayı, mutlu yaşamayı herkes arzu ve hayal edebilir. Ama onun gerekliliklerini yerine getirmekse size bağlıdır. Tabi bu yaşadığınız hayata hangi açıdan baktığınız, gördüklerinizin neresinde durduğunuz, öngörülerinize göre gerçek değerlerin neler olduğuyla da ilintilidir. Bir kere evli olupta gözü dışarda olan insanların kesinlikle mutlu olma şansı yoktur diyor bir düşünür.

Oncelikle, mutluluk insanın kendisinin hak etmesi gereken bir olgudur. Bir piyango bileti ile gelse bile yinede doğru bileti almak yada seçmekle mutluluğa erişilir. Oysa acı ve mutsuzluk her zaman bir maruz kalmadır. Bir haksızlıktır, çaresizliktir. Mutsuzluk bir acı ve çile çekme halidir. Yoksa kim mutsuz ve bedbaht olmayı ister.

Araştırmalarda, doğru kişilerle, doğru evliliklere odaklanmanın önemini vurgulamadan geçemiyeceğim. Mutlak zekadan çok, sosyal zekanın ve sosyal yapının mutluluğa çok daha olumlu katkılar sağlayacağının altını özellikle çiziyor uzmanlar.

Kavgadan, kargaşalardan uzak, hayata gülerek ve gülümseyerek bakabildiğimiz saygı ve sevgi kültürümüzü pekiştirerek, yaşamı omuzlarımızda bir yükmüş gibi görmediğimiz an, yükümüz hafifleyecektir. Üstelik hayat bize çok daha renkli ve zevkli gelecektir. Yazımı yıllar önce yazdığım bir şiirle noktalamak istiyorum. Yolunuz yüreğiniz kadar aydınlık, uğurunuz açık ola

Heyecanla sahibi olan ufak çocuğa doğru koştu Pufy. Onun kendisini her çağırışına büyük bir heyecanla gitmek, göreviydi sanki. Annesi, babası, kardeşi, arkadaşı... her şeyiydi ufak çocuk onun için. Bir kerecik sevse, sevinçten çıldırır, sırf kendini bir kez daha sevdirebilmek adına, her türlü cambazlığı yapmaya çalışırdı. Yeter ki, sevsin...

Ölmüş annesini hala emmeye çalışırken tanışmıştı sahibi olan ufak çocukla. Süt gelmeyen memeleri zorlarken, arkasından yumuşacık iki minik el sarılmış, onun "annemden ayrılmam" diye feryatlarına kulak asmadan kucağına almıştı. Gözlerine bakıp, "bundan sonra birlikteyiz ufaklık, isminde 'Pufy' olsun olur mu ?" demişti. Minicik bir köpek, minicik bir çocuk... Sevgi ve dostluğun başlangıcının adıydı Pufy... Böyle başlamıştı yaşamın yeni tadı.

Tombiş vücudunu minik ayakları zor taşır, ufak çocuğun arkasından koşarken çoğu zaman hemen yorulur, beni de bekle anlamında "Hev Hev" diye kendini ifade ederdi. Ufaklıkta geri döner, Pufy'nin yanına oturur ve Pufy dinleninceye kadar onunla sohbet ederdi. Birbirlerini hiç gözden kaybetmemeye çalışırlardı. Pufy bir an onu gözden kaybetse bu korkunç dünyada kaybolacak zannederdi. Henüz 2 aylıktı, yaşama dair her şeyi çocuktan öğreniyordu. Oyun oynayalım diye attığı ufak ısırıklardan birinde, çocuğun ayağı kanayınca, çok utanmış, üzüntüsünden köşe bir yere gidip ağlamıştı. Onlar iki kardeş gibiydiler. Çimlerde alt alta, üst üste yuvarlanmaları, yemek yemek için olan yarışları, çeşmeye kim önce gidecek müsabakaları. Hepsi hayatın öğrenimiydi Pufy için.

Geceleri hava biraz serin olurdu. Büyük büyük köpekler gelir, etrafta sinirli sinirli gezerlerdi. Pufy her akşam kerpiç bir duvarın arkasında uykuya dalar, sabaha kadar uyanmazdı. Kim bilir belki uyanırsa büyük köpeklerden biri onu yerdi ? Ya da karanlık onu boğardı. Üstelik ufak çocukta yoktu. Onu kim korurdu ?

Günler hızla geçiyor, her gün Pufy yeni bir şeyler öğreniyor, her gün ufak çocuğa daha çok bağlanıyordu. Doğum tüyleri dökülmeye başlamış, kısa ve gri yeni tüyleri onu daha tombul ve güzel göstermeye başlamıştı. Evet, yakışıklı bir delikanlı olacaktı. Hatta kocaman olup, ufak çocuğu hep koruyacak, ona kimsenin zarar vermesine izin vermeyecekti. Hele çimlere bastıkları için çocuğa bağıran kapıcıyı çoktan gözüne kestirmişti. Büyüyünce ufak bir paça alacak, çocuğa bir daha bağırmaması gerektiğini anlatacaktı. Sanırım insanlar iyi canlılardı. Ufakları bile böylesine sevgi dolu ise, büyükler daha anlayışlı, daha koruyucu olmalıydı. Evet, evet.. Yaşam çok güzeldi...

"Haydi Pufy, saatimi getir" yine büyük bir heyecanla koştu. Saati çimlerin içinden alıp, hızla geri çocuğa döndü. Saati bırakınca, sevgi dolu ufak eller boynuna dolandı. Ah, hep sevseydi keşke. Yumuşacık ellerin ilettiği sevginin karşılığını o minik elleri yalamakla verdi. Tekrar ayağa kalktı çocuk ve saati fırlattı. "Haydi pufy, getir bebeğim". İşte yine saati getirecek ve yine sevilecekti. Heyecanla koştu, saati ağzına aldı. Kalbi küt küt çarpıyordu. Dönmek için hamle yaptığında arkasında biri engel oldu. Bacağıyla onu itelemişti. Minicik başını kaldırıp, gözlerini yukarıya dikti. Kocaman bir insan duruyordu. "Acaba saati bu amcaya versem, oda beni sever mi" diye düşündü. Adam elindeki küreği havaya kaldırdı, sanırım atıp getirmesini isteyecekti. Ama o kürek çok büyüktü, getiremez di ki... Beklediği olmadı. Kürek büyük bir hızla başına indi...

"Demek bahçeme pislersin ha!!!" acıdan ne söylediğini anlayamamıştı bu büyük insanın. Öyle çok canı yanmıştı ki, avazı çıktığı kadar bağırmak istemiş, fakat ağzına dolan kırmızı sıvı sesinin çıkmasını engelleyerek, ufak bir mırıltı halini almıştı. Kulakları duymaz oldu, gözleri kararmıştı. Neden vurmuştu o amca ona ? Ufak çocuk nerdeydi ? Neden korumamıştı Pufy'sini. Kürek bir kez daha kalkıp vücuduna indi. Yine tarifsiz bir acı kapladı vücudunu. Bir hüzün perdesi kapatmıştı gözlerini. Artık hareket edemiyordu, küt küt atan kalbinden başka hiç bir yerini hissetmiyordu çünkü. Minicik gözlerini kaldırıp ufaklığı aradı. İlerde belli belirsiz bir gölge. Evet oydu, kokusunu buradan bile almıştı. Tıpkı oda kendisi gibi hareketsiz, korku dolu gözlerle bakıyordu. Acaba ona da mı vurmuşlardı ? Neden donup kalmıştı ? Neden gelip kendisini bu canını yakan adamdan hala kurtarmıyordu... Nedenler ile doldu beyni. Saati hızlıca alıp gelemediği için mi böylesine acı bir ceza verilmişti ona !

?

Kürek bir kez daha kalktı... Pufy her şeyi anlamıştı. Bir kaç saniye sonra, annesi gibi hareketsiz olacaktı. Annesi gibi toprak olacak, gözleri güneşin doğuşunu hiç göremeyecek, yeni bir gün başlıyor sevincini, yüreğinde hiç hissedemeyecekti. Bir daha kalkıp oynamayacak, kafasını küçük çocuğun kollarının arasına sokamayacaktı. Her şeyden önemlisi, büyüyüp onu koruyamayacaktı. Kılıçların kınına girerken çıkardıkları ses gibi bir ses çıktı boğazından. Yaşamasına niçin izin verilmiyordu ? Soru işaretleriyle dolu minik gözlerini, ufaklığın gözlerine dikti. Son yargılamasını yapmıştı, insanlar ufaldıkça sevgi doluyor, büyüdükçe kin ve nefrete dönüşüyorlardı.

Kürek indi...

Yaşam bitti...

Pufy' den arda kalan, minicik ağzından bırakmadığı kanlı bir saatti

Çoban Ali, bütün gün dağlarda, bayırlarda koyunlarını otlatır, onlara kaval çalarak vakit geçirirmiş. Çoban Ali doğanın ortasında koyunlarıyla başbaşa olduğu için pek konuşmazmış. Kiminle konuşsun ki? Konuşmaya gereksinim duyduğunda kavalını çıkarır, ona düşüncelerini üflermiş yanık yanık.

Bir gün, durgun bir su kenarında koyunlarını otlatıyormuş. Sırtını çimlerin kenarındaki ağacın gövdesine dayamışken, kavalını çıkarıp üflemeye başlamış. Önce hafiften, sonra uzun uzun çıkıp çevreye yayılmış ezgilerin duygusallığı. Çimler, bu gizemli dizeme uyup uzun boyunlarını sağa sola sallamaya başlamışlar. Rüzgar hafiften esince yardım etmiş onlara. Otlar, çimler, sazlar salınmışlar bir o yana bir bu yana. Papatyalar ve diğer kır çiçekler de katılmışlar onlara. Büyüleyici kavalın sesine uyarak çimler, otlar, sazlar, papatyalar ve diğer çiçekler bir dansdır tutturmuşlar. Bir sağa, bir sola, salınarak, öne ve arkaya yaylanarak.

Çoban Ali, önce hafiften üflediği kavalına biraz canlılık katıp, daha derinden, ta yüreğinin derinliklerinden bir nefes vermiş. Daha yanık, daha duygulu. İşte o zaman kavalın ezgisi daha gür çıkmış. Dizem daha bir gizem ve etkileyicilik kazanmış. Yayılmış tüm doğaya dalga dalga. Ezginin dizemi yayıldıkça uzun uzun, rüzgar gücünü arttırmış, otları, sazları, çiçekleri yalayarak. Bitkiler boyunlarını bükerken rüzgarın okşayışıyla bir o yana, bir bu yana. Rüzgar da keyiflenmiş bu salınmadan. Coştukça coşmuş Çoban Ali'nin büyüleyici ezgisiyle. Sanki Çoban Ali çalıyor, doğa da geçmiş karşısına dans ediyormuş.

Kavalın sesi küçük su birikintisinden de duyulmuş. Önceleri yumuşak uzun dizemler olarak; sonraları coşan, çağlayan duygular olarak. Sudaki yuvasına gizlenmiş uyuklayan küçük bir balık, birden dikkat kesilmiş bu hoş ezgiye. Önce dinlemiş gözlerini yumarak. Sonra coştukça kavalın sesi, duramamış yerinde, dolanmış suyun içinde bir o yana bir bu yana. Kuyruğunu sallamış ezginin dizemi ile. Kuyruğu açıldıkça tül tül suyun içinde, bedenini kıvırdıkça suda ilerlemek, dönmek, dans etmek için, kavalın sesine hayran kalmış.

"Kimdir bu kadar güzel çalan acaba?" diye zıplamış suyun içinden. Kıyıdaki ağaca, sırtını dayamış Çoban Ali'yi görünce, uzaktan kıyıya doğru yaklaşmış süzülerek.

Çoban Ali, kavalına düşüncelerini üflerken, farkına bile varmamış kıyıda çırpınan, zıplayan güzel balığın. Bir an, suya birşey düşmüş gibi ses çıkınca, kavalını üflemeyi durdurup bakmış kıyıya doğru. Olur a, kendi kuzularından biri, su içmek isterken ayağı kayıp yuvarlanmıştır belki suya. İlk bakışta korktuğu gibi bir olay olmadığını görünce merakla su kenarına doğru emeklemiş.

İşte bu anda, sudan fırlayıp havada çırpınan güzel kırmızı balığı görmüş. Küçük balıkmış sesi çıkaran, suya düşerken "cup" diye. Kaval susunca bir an için, rüzgar çiçekleri, otları, sazları okşamayı durdurmuş.

Ezginin dizemiyle dans eden çiçekler, otlar, sazlar durmuşlar birden.

Sessizce beklemişler, "Ne olacak?" diye.

Çoban Ali, elleri üzerinde suya doğru eğilince, içinde bir oyana, bir bu yana çırpınan, kıvrak hareketle dolanan, kırmızı balığı görmüş. Kuyruğunu yayarak tül tül, kıvrılırken suyun içinde, tüm güzelliğini sergilemeye çalışıyormuş küçük balık. Çoban Ali bakmış ki küçük balık sevgi ile çırpınıyor suyun içinde, hemen bağdaş kurup kıyıya, kavalını çalmaya başlamış. Her zamanki gibi önce incecikten yavaş yavaş, sonra coşarak, yüreğindeki sevgiyi yansıtarak üflemiş. Kavalın sesi coştukça, çimler, otlar, çiçekler ve sazlar da başlamışlar salınmaya. Ezginin dizemine, gizemine ve coşkusuna uygun olarak, önce ağır ağır, sonra hızlanarak, dalga dalga.

Bir yanda suyun içindeki balığın kıvraklığı, bir yanda bitkilerin salınımı, bir yanda Çoban Ali'nin kavalından çıkan ezginin büyüleyici duygusallığı, yayılmış doğaya perde perde...

Kuşlar gelmişler cıvıldaşarak ağacın dallarına. Kuzular melemişler arada ezginin dizemine uyarak. Tüm doğa ezginin duygusallığını yaşayarak çalkalanmış kıvrıla kıvrıla...

Çoban Ali bakmış ki doğa dans ediyor kavalını çalarken; O da kendini kaptırmış bu dansa ve daha canlı, daha içten üflemiş kavalını...

Günler haftaları, haftalar ayları kovalamış. Çoban Ali ve sürüsü gelirken su kenarına, koyunların çıngırakları ile kuzuların meleyişleri duyulunca uzaktan, çimler, otlar, çiçekler, sazlar kucaklaşırmışlar sevinçten. Kuşlar doluşurmuş ağacın dallarına. Doğa hazırlanınca büyük şölene, suyun kenarına bağdaş kurup kavalını çıkarırmış Çoban Ali. Daha ilk ezgi süzülürken kavalın deliklerinden suda bir kıpırdanma başlar, küçük kırmızı balık fırlayarak suyun içinden, "Ben de hazırım" dermiş. Çoban Ali çalmaya başlayınca kavalını; gözlerini kapar, içinin güzelliğini üflermiş derinden...

Bir gün bakmış ki küçük balık kırmızı yüzünü sudan çıkarmış, kara gözleri ile öylece hareketsiz bakıyor. Dayanamamış onun bakışlarına. Çoban Ali belki de aylardır ilk kez dudaklarını kıpırdatıp:

- Çok mu seviyorsun?

- Evet aşığım.

- Ümitsiz bir aşk o zaman seninki.

- Olsun ama çok güzel.

- Nasıl anlıyorsun geldiğimi?

- Çimler hışırdıyor, çiçekler fısıldaşıyor, kuşlar cıvıldıyor, bir hareket geliyor doğaya. Toprak ve su bile etkileniyor. Ben de yuvamdan çıkıp yanına kadar geliyorum ezginin eşliğinde, dans ederek.

- Çok güzel yüzüyorsun.

- Fark ettin demek.

- Hele kuyruğunu açınca, gelin duvağı gibi oluyor.

- Kuyruğum çok güzeldir.

- Aslında her şey çok güzel. Kara gözlü kıvırcık tüylü kuzular, ağaçlarda kıpırdayan küçük kuşlar, salınan, dalgalanan çimler, çiçekler, fısıldaşan sazlar, çimenlerin arasında serpişmiş beyaz papatyalar, şu içinde yüzdüğün duru su, karşıdaki dağlar, ıssız tepeler... Hepsi çok güzel.

- Doğa katıksız olunca çok güzeldir.

- Görmek isteyene.

- Evet.

- Ben de bu güzelliğin içinde çalıyorum kavalımı.

- En güzel sevgiyi yansıtarak.

- Gözlerimi yumup içimden geldiği gibi.

- Yalnız içinden geldiği gibi değil bence. Ben o ezgilerde duygularını, sevecenliğini de duyuyorum. Sanırım diğerleri de benim gibi.

- Çok mu seviyorsunuz benim ezgilerimi?

- Evet. "İşte doğanın aşkı" diyoruz sen gelirken.

- Herkes, herşey aşık mı sence?

- Evet.

- Ben de aşığım. Doğaya. Onun katıksız güzelliğine...

Çoban Ali, kavalı yine dudaklarına götürüp yavaştan üflemeye başlamış. O güzelliği anlatmak istercesine, nefesini öyle kullanmış, öyle güzel ezgiler çıkmış ki kavaldan, tüm doğa büyülenmiş, karşısına geçip dans edip oynamışlar hep birlikte.

Küçük balık kah başını suyun yüzünde tutarak, kah sağa sola kıvrılıp, kuyruğunu sallayarak, eşlik etmiş ezginin dizemiyle dans eden doğaya. Onun çırpınırken ürettiği kıpırtılar, yavaş yavaş sevgisini ve aşkını yaymışlar suyun üstüne. Halka halka, dalga dalga...

Çoban Ali her gün, koyunları otlamaları için yayınca, suya eğilir, balıkla konuşur dururmuş. Bu konuşmalar çok uzun sürdüğü için eskisi kadar çok çıkmaz olmuş kavalın sesi. Ne yapsın Çoban Ali, hem konuşup hem de kaval çalamaz ki. Sabırla kavaldan çıkacak ezgiyi bekleyen doğa, kaval sesinin gecikmesine tepki gösteriyormuş. Rüzgar hızla eserken, ağacın yaprakları arasında soğuk ıslık çalıyor, çiçekler ve çimler yerlere kadar eğilip onun hırçınlığından kaçıyormuş. Çoban Ali aldırmadan çevrenin tepkisine, sevgisini konuşurmuş küçük balıkla. Mutluluk içinde...

Küçük balık sevildiğini gördükçe daha neşeli, daha kıvrak çırpınırmış suyun içinde. Balık yorulunca konuşmaktan, Çoban Ali'den kavalını çalmasını istermiş. O zaman Çoban Ali, suyun kenarına bağdaş kurup üflermiş kavalını. Sevgi konuşmaları ile mutluluğu yaşamış olan Çoban Ali, çalınca kavalını, tüm doğa, yine dans ederek katılırmış ezgiye. Eskisinden daha canlı, daha içten. Buralara hiç kış gelmiyor, doğa hep yeşil ve neşe dolu yaşıyormuş tüm coşkusuyla...

Bir gün, koyunları ile su başına doğru ilerlerken Çoban Ali, karşı yönden patikadan, kendine doğru gelen bir adam görüvermiş. Keskin gözleri, adamın niçin buralarda olduğunu hemen anlamış.

Daha uzaktan omuzunda asılı duran oltası ile bu adamın bir balıkçı olduğunu görmüş. Balıkçı, sabahın erken saatlerinde buralara gelmiş, balık avlamak için. Çoban Ali'den de erken...

Balıkçı omzuna dayadığı oltası ile ıslık çalarak, sallana sallana gelirken kendine doğru, ürkerek bakmış Çoban Ali. Balıkçı yanından geçerken yüreği hoplamış birden. Göz ucuyla korkarak baktığında, oltanın ucunda sesizce süzülüp duran, kendisinin çok iyi tanıdığı, sevgisini paylaştığı küçük kırmızı balığı görmüş. Küçük balık, yakalandığı otlanın ucunda, açık ağzından asılmış, çırpınmadan, sesizce uzanıyormuş. Hareketsiz tül gibi uzayıp giden kuyruğu, kocaman açılmış, bağıramayan, çığlık atamayan ağzı, donuk gözleri ile ölümün, bitmiş bir yaşamın sessizliğini yayıyormuş çevreye.

Ama balıkçı mutlu, yakaladığı avın keyfi ile dudaklarını büzmüş, gönlünce ıslık çalıp duruyormuş. Çoban Ali'nin gözleri doluvermiş birden. Yanaklarından aşağıya süzülüvermiş yüreğinin acısı, sicim gibi... Gözleri buğulu, hızlı adımlarla, koşarcasına yürümüş suyun başına doğru, bir umutla. Ola ki, balıkçı bir başka balığı tutsun. Kendi sevgi dolu balığı yaşıyor olsun. Suyun kıyısına gelince, hemen çömelip suya doğru, gözleri ile küçük balığını aranmış...

Rüzgar hafiften esiyor, çimler, çiçekler, ağaçlardaki yapraklar bile kıpırdamadan sessizce bekleşiyormuşlar. Kuşlar gelmeye başlamış sessizce. Fazla gürültü, patırtı yapmadan. Küçük kanat çırpıntısı ile dallara konup bekleşmişler. Çoban Ali, ağlamaklı bir sesle, suya doğru seslenmiş, sevgisini dile getirmiş,

"Belki küçük balık duyar da çıkar" diye. Oltanın ucundaki bir başka balık olsun, kendi küçük balığı sudan çıksın,

"Korkma ben buradayım" desin diye, beklemiş. Gözlerinden yaşlar akarken, suyun yüzeyi öylece durgun ve sesiz kalmış. Ne bir kıpırdanma, ne bir dalgalanma...

Çoban Ali kavalına sarılmış hemen. "Belki, duymadı geldiğimi" diyerek en yanık, en içten ezgiyi üflemeye başlamış ağır, ağır. Yalnızca doğa, rüzgarın da etkisiyle sızlanmış yavaşça. Yanık kaval sesi, dalga dalga yayılırken doğaya, çimlerin, çiçeklerin arasından dolana dolana dolaşırken dağları bayırları, küçük balığı, onun sevgisini fısıldamış ağlayarak. Doğa da sızıyla dinlemiş kavalın acı dolu ezgisini...

Çoban Ali unutuvermiş koyunlarını. Aşkam olunca koyunlar, hüzünlü çobanı dağda bırakıp kendiliklerinden dönmüşler köye, ses çıkartmadan. Çoban Ali, su başında öylece kalmış

Dizleri üzerinde, ağzında kavalı, susmadan üflemiş yüreğinin tüm acısını. Onun ezgileri yankılanmış gecenin karanlığında...

Yıllar sonra buralara gelen insanlar, sessiz doğanın güzelliğini görüp, su başındaki ağaca sırtlarını dayayarak oturduklarında, gözlerini kapayınca ağacın yapraklarının birbirine sürterken çıkarttığı sesi, bir ezgiye benzetmişler. Çimler, çiçekler, suyun kenarındaki sazlar bu sese ayak uydurup salınarak dans edermişler. Kuşlar da bir başka öter, yanık yanık ezgilerle Çoban Ali'nin sevgisini yansıtırmış durmadan. Su kenarında, daha önce hiç görmedikleri bir kırmızı çiçek salınırmış bir o yana, bir bu yana...

Bu çiçek, insanlara çok değişik gelirmiş. Kimse onun gibi bir çiçek görmemiş o güne kadar. Yapraklarının uçlarında püsküller varmış. Tül tül uzanan, rüzgarla dalgalanan kıvrılan püsküller. Çiçek, uzun ince bir boruyu andırıyormuş. Üzerinde siyah noktalar varmış dizi dizi. Çiçeğe şöyle bir dikkatle bakınca kavala benziyormuş. Rüzgar estikçe çiçek kıvrılıyor, sallanıyor, çevreye bir ezgi yayılıyormuş kaval sesini andıran.

İnsanlar bu çiçeğe "Kaval Çiçeği" demişler. Kaval çiçeği, yalnız bu su başında bulunurmuş. Nereye götürseler, nerede yetiştirmeye çalışsalar olmamış. Yalnız bu su başında, kendi kendine yetişmiş, büyümüş. Kışın yaprakları dökülür, çiçeği kurur, bir çalı gibi dururmuş suyun kenarında. Bahar gelince, doğa uyanırken, o da uzun kış uykusundan silkinir, renklenip çiçek açar, bol yeşil püsküllü yapraklarıyla Çoban Ali'nin ezgilerini çalarmış, doğa dans etsin, baharı kutlasın diye...

Bir duygu düşünün; Çok kutsal olsun. Ona saygınız ve sevginiz sonsuz olsun. Birden karşınıza çıkan bir olanak, size herşeyi unutturabilir. Onun peşinde gidiverirsiniz. Bu tuzağa yakalanırsınız. Ne kaybersiniz? Çok. Belki de herşeyinizi...

Balıklar öğrendiklerini en çok 14 saniye saklayabilirmiş. Sonra her şeyi unuturmuşlar. Bazen biz de öyle yapmıyor muyuz?

Herşeyi unutup bir şeyin peşine takılıp gitmiyor muyuz? Bu durumda bıraktıklarımız nelerdir? Sonunda elimizde kalan çoğunlukla, o kutsal duygunun izleridir. Bu anılar sonsuza değin sürüp gider. O duygu kaybolmaz. Biz ise yok olup gitmişizdir.

Acaba hep böyle mi olmalı? Bizler yanılgının bedelini hep yaşamla mı ödemeliyiz? Bana kalırsa en az bir kez daha şans tanınmalı. Ama, ee yazık ki, gerçek böyle değil işte.

KAYBETMEDEN ACELE ET

Neden mutlu olmak varken mutsuzluğu seçelim.
Neden huzura kavuşmak varken huzursuzluğun peşinden koşalım.
içindeki duyguları artık hayata geçirmenin zamanı geldi diye şöyle bir söylen kendi kendine...
istediğini yaşa, hayata, kendine sinir koyma. Duygularını yasamak için zamanı bekleme, onları hapsetme yüreğine, içinden geldiği gibi yaşa...
Bazı şeyleri yapmak için bekleme, belki gecikebilirsin.
Mutlu olmak için mücadele et, mutsuzluğun hayatına girmesine izin verme. ondan her zaman uzak dur, sakın yaklaşma!
Eğer bir şeyler yapmak istiyorsanız, karsınızdaki insandan ya da yapmak istediğiniz şeyin sizi kötü karşılamasından korkuyorsanız size diyebileceğim tek şey korkma yaşa ve gör! yasamadan ve yaşatmadan hiçbir şeye karar verme. Dediğim gibi her şey için çok geç olabilir.
Ve fazla vakit geçirmeden her şeyi olduğu gibi kabullenmeye hazırsan bekleme hemen hayata geçir düşüncelerini.
Hadi!.. ne bekliyorsunuz, belki sizin telefonunuzu bekleyen birileri vardır. Ya da yapmak istediğiniz şeylerin zamanı gelmiştir. Çabuk ol!..

ÖLÜMLE YÜZYÜZE GELDİM

Baya bir rahatsızlık geçirdiğim dönemlerdi..ve bir gün baya bir kendimden geçtiğim güne saplamıştım.. Rahatsızlığımdan dolayı bayılmıştım.. hastane arabasına nasıl beni koyduklarını hatırlamıyorum bile....
Sadece DR.larin sesini duydum bir yankı gibi bir kaç saniye...Bağırıyorlardı telaştan, kaybediyoruz.... kalbi duruyor diye...ve yine yoklara karıştım... .Benim hala anlam veremediğim bir duruma girmişti ruhum...sadece karanlık bir yerde uzaktan yol gibi bir ışık görüyordum... ayaklarımdan sanki ruhumun yukarı doğru kalktığını hissediyordum...o ara aklım başıma geliyordu...ne kadar dua biliyorsam okumaya basladim...ve bu durum bir kaç kez tekrarlandı ben okudukça sanki bacaklarımdan çıkan ruh geri bedenime giriyordu...bu arada hiç bir acı hissetmiyordum...
Bir ara gözlerimi açar gibi oldum... başımda Dr.lar vardı telaşlı, fakat bir sessizlik vardı, Dr.ların konuştuklarını duyamıyordum. Bu arada yeşil gözlü genç, kumral, yüzünde bir nur vardı sanki... güler yüzüyle beyaz giyiminle onu sadece omuzlarına kadar görebiliyordum.. Dr.ların arasından yavaş ilik esen bir rüzgar gibi geçiyordu.. şu an bile bakışları gözümün önünde... Bir an kimse yoktu yattığım ambulansta, sessizdi her yer.. sol tarafımdan bu sefer yüzünü göremediğim, ama beyaz hacda giyilen ehram vardı üzerinde...Sol tarafımdan ayak ucumdan geçerek sağ tarafıma oturdu...Tok ve tatlı sesiyle bana su sözleri dedi...
Senin o kadar günahların var ki aslında cezasını çekecek olduğun fakat yaptığın iyilikler bunu karşılandığından dolayı af ediliyor...
Sadece bir günahın var ki bunun afi yoktur! dedi bana..
Bana 20 yıl önceki benim çoktan unuttuğum bir olayı hatırlattı...
Hastanede koridorda oturuyorum...bir Hintli çocuk geçiyordu annesiyle ve babasıyla birlikte...bu çocuğun başı gövdesinden büyüktü.... ve benim içimden Allah im bu çocuğu neden böyle yarattın geçmişti... elimde olmadan...
Demek ki Allaha büyük karşılık vermiştim... günah islemişim...
Simdi hala içim yanıyor... aklıma geldikçe... nerde nasıl bulurum da, ben o çocuktan af dilerim... vicdan azabı çekiyorum...
Soluğumun kesildiğini hissetim, çok yavaş nefes alıyordum... Ve var gücümle kendi kendime emir vermeye başladım beynimle... .ölmek istemiyordum, çünkü yapacak olduğum vazifelerim vardı...
Ve yavaşlayan nefesimi çoğaltmaya başladım...
Kendime bir an geldiğimde,, hastanedeydim, Dr.lara ilk sorum .. ."ben neredeyim? öldüm mü yoksa dünyada mıyım" olmuştu...
Kendimi af edemiyorum..
Allah af etsin beni...

SENİ AĞLADIĞIN İÇİN SEVİYORUM

(Güzel olması için hiç bir şey yapmadığım ve sadece korkumu akıttığım bir yazıdır.. can kardeşim ve beni anlatır...)
Öğretmen, bize kompozisyon yazmamızı söyleyince çok sevindim, nihayet tüm ülkeden otuz kişi de olsa düşündüğüm ve kendimce doğru olan şeyleri duyabilecekti. Yazımı tam bir aşkla bitirdim, ve beğendim.
Ama sonra Elif kompozisyonunu okudu. Ve ben kompozisyon yazmamızdaki amacı düşündüm. Amacı insanlara bir şeyler öğretme fırsatını bulmuşken sonuna kadar kullanmak mıydı yoksa kendimi ifade etmek miydi? Kendimi nasıl ifade ederdim, hangi konu benim hayatımdı?
Ben de bir zamanlar beynimdeki böceği öldürdüğüm hikayemden bahsetmek istiyorum. Bu, bir zamanlar hıçkıran bir kızla ilgili. Şimdi; dinleyin.
Ve etraf bulanıklaşır, nesnelerin sınırları, suyla dağıtılmış renk karışımına benzeyerek belirsizleşir. Günlük hayatın sesleri, uzaklaştıkça uzaklaşır ve zaman denen kara delik anın yaşandığı her yeri anda olan her şeyi yukarı çeker. Tam durmaya yakın, bir kızın hıçkırıkları duyulur kızlar tuvaletinde gerçekten ilgilenmeseler de herkes ne olduğunu sorar. Soru kalıplarını ve ünlem cümlelerini bilirsiniz:
-hadi yaaaaa
-şşş kızım.. bi'' anlat..
-nazaaar,niye ağlıyo''?
-lütfüüü;peçete veriyim mii?
Ama ben ne olduğunu gerçekten merak ediyordum. Sonunda dedikodu dalgası bana ulaşmadan öğrendim. İşte o an ,hıçkıran kızı çok sevdim. Tanrım, ne güzel bir insandı! Onu o zaman neden sevdiğimi bilmiyordum. Hıçkıran kız; fanusun dışında onu bekleyen babasını özlüyordu, yada ondan öncekiler öyle yaptığı için hıçkıran kız,aslında ağlayan kızdı. Sürekli neden ben diyordu. Karamsardı. Aklına rüyaları geliyor ve içten içe ağlamak için bahane olmuş oluyordu tüm bunlar. Ama ben, hiç karamsar değildim. Bir zamanlar yatağımda sessizce ağladığım zamanlarda, Tanrı'nın bana gizlice sunduğu ve inanmak isteyeceğim düşüncelerim aklıma geldi. Belki de Tanrı,b düşüncelerimi ona iletmem için göstermişti. Gizli bir görevdi bu, önemli bir görev. Ama aklımda bir şüphe vardı, ya ben inanmak istediğim için doğru geliyorduysa düşünceler bana? Hayal ettiysem, öyle olmasını dilediysem yada gerçekten inanmak istediysem düşüncelere? Ama Tanrının sesi, bana ya onlar zaten öyleyse dedi. Riske girmeye karar verdim. Doğru yapma ihtimalimi küçümsemek yerine, yanlış yapma ihtimalimi küçümsedim. Böyle karışık düşünceler içindeydim. Oysa hıçkıran kız, hüzünlü gözleriyle bana bakarken, riske girmeye olan korkum, kalbimden tıpkı aldatan bir sevgili gibi uçup gidiverdi. Onunla konuşmaya başladım ama amacım bir psikolog edasıyla konuşmak değildi. Belki de düşüncelerimi kendime kanıtlamak istiyordum?
Her şeye rağmen, kalbindeki ateş; benim içine attığım birkaç odun parçasıyla parlardı, ve böylece içinde bir ateş olduğunu fark ettim. Eğer o ateş büyürse; kalbini yakacaktı. Ve aynı ateş; düşmanı su gibi hayatını söndürecekti. Hayır; koşulsuz ve nedensiz sevdiğim insan asla böyle olmayacaktı, benim onu sevmem için sevebileceğim biçimde; hep var olacaktı.
Konuşmalarımızla ağladık ve göz yaşlarımızı dondurduk. Artık; ne zaman bir damla göz yaşı dökülebilecek durumda olsak; birkaç buz parçasını; sıcak bir kolanın içine atıyoruz, ve yüzümüzü bardağa doğru çevirerek sıçrayan damlalarla serinliyoruz.
Benim bir zamanlar yaşadığım yıllar; sihir gibi bir şeydi. Hiç yoktan var olan bir şeyi, zaten hep var olan bir şeyle yok etmiştik. İkimiz, beraber. Bu bizim yaşantımız olmuştu artık anılarımız beraberdi. Belki de ikimizin de ihtiyacı olan şey buydu. Şimdi; geçirdiğim onca karanlık, umutsuz nemli ve sıcak yıllardan memnunmuş gibi hissediyorum. Ve kendimi tadının en güzel zamanındaki cennet elması gibi görüyorum. Elimizde bir çok düşünce ve bir paket lezzetli bir şeker var. Onu yemekte acele etmiyoruz. Şekerlerimizin bir gün bir yağmurda eriyeceğini biliyoruz o yüzden; düşüncelerimiz bizim en kıymetli ve ölümsüz varlıklarımız. Ve ne kadar güzel olurlarsa; şekerlerimizi o kadar lezzetli kılacağımızı biliyoruz.
Hayatta her şeyin, herkes için panzehir ayrıdır. Bizimkiler aynıydı. Yazımın son satırlarına geldikçe, böyle güzel yazılarımı aslında ir zamanlar hıçkıran kıza yazdığımı anlıyorum. Bütün bu yazdıklarımı da aslında ona ithaf ettiğimi ve o olmazsa yazamayacağımı da biliyorum. Bu; mutluluğun farkına varılması için acının gerekmesi gibi bir şey. Ondan ayrı kalacak olmam yada bir gün birimizin şekerlerinin önce eriyecek olması önemli değil. Biz biliyoruz ki; bir gün mutluluğun kıymetini anlamak için acının gerek kalmadığı yerde buluşacağız. Belki birimiz fanustan biraz geç çıkacak; âmâ sonuçta en güzel meyvelerin ve masaldaki hurilerin buluştuğu yerde; -mutluluğun değerinin acı olmadan anlaşıldığı bir yerde- tüm ailemizle ve sevdiklerimizle kocaman bir masada oturup sohbet edeceğiz.
Ama şu anda fanustayken anladığım bir şey var: hıçkıran kızı; bir zamanlar ağladığı için ve şimdi hep gülümsediği için seviyorum.
O da beni seviyor.

ANKARA'YA SEN YAKIŞIYORSUN

Beklemekle gelmezdi oysa Kaç kez bu söze aldanıp salmıştım sokaklara serseri vücudumu?..O aşk, ya yol kenarındaki dükkandan gelen bir türkünün sesindeydi, ya da karanlık bir caddenin köşe başında
Oysa beklemeden geldi bu kez aşkŞimdi tüm keder dolu hastalık seanslarımı, morga benzeyen alkollü sabahlarda uyandığım yatakları, içine girip yüreğime aldığım vücutları, bildiğim tüm bölük pörçük hayatları, dengesizliklerle dolu hafızamı, anlaşılmaz bir hevesle, bir sonbahar günü boş bir peynir tenekesinde yakıyor şaşkınlığım
Çoktan geldi aşk; bu bir ihtilal olmalıki yıllarca geriye döndüğüm viran haldeki bir ülke gibiBütün ilerleme, ileriye gitme çabalarım yerle bir olmuş, bilmediğim bir kuvvet gidişatıma darbe vurmuşÇocukluğumun gerçekçi sevgisine, masumiyetine ve hevesine dönmüş gibiyim
Şimdi ise Ankara var gözümdeÇünkü bu güzel sevdamın tüm kurtuluşu, özgürlüğü, doğduğum şehrin o beklenen sabahına bağlıÇünkü yıllarımı yiyen bu şehre, yıllarımı bulmaya adadığım sevdayı vermeyeceğim
Sevda
Ne umut dolu şey(?)Oysa öyle karamsar yaşıyoruz kiBu oynadığımız, uğraştığımız, kazanmaya çalıştığımız şey, en az hayat kadar yaman bir oyunKuralı zor, yasası ağır, dönüşü yok!..Dedim ya: Beklenmeden çöken bir darbe, bir ihtilal, bir devrim
Hayalleri düşünüyorum seni Ankara'yı
Aktepe'nin uçurumunda ellerim beline dolanmış, şehri izliyoruz. Ayağımızın dibinde uçurum, gözlerimizde Ankara Uçurumda ölüm var, Ankara'da hayat Her ikisini de aynı anda yaşıyoruz. Güneş yakışmıyor bu şehre, caddelerde yağmur altında dolaşıyoruz. Sonra bir akşam vakti kar bastırıyor. Siyah saçlarında beyaz tanecikler. Güneş utancından göğün dibine girmiş, tek mevsimimiz kış olmaya başlıyor.
Ankara'ya sen yakışıyorsun. Ankara sana yakışıyor.
Düşünüyorum hayalleri, Bazen öyle yakınlar ki, insan ne kadar uzak olduğunu önemsemiyor bile
Hayaller Seninle yan yana öyle güzel duruyorlar ki, sen olmasan, yüzlerine bile bakılmaz. Gelecek, biliyorum o günler... Bu içimdeki umuttan öte, zamanı dolduğunda doğacak çocuğun hayatı kadar kesin
Umutlu, ama karamsar yaşanan bir sevdadan onur duymayı sürdürüyorum. Çünkü Ankara'ya yakışıyorsun, çünkü sana yakışıyor Ankara... Çünkü uzaklığını önemsemeyecek kadar yakın. Çünkü doğacak çocuk kadar kesin
O kesinliğe kadar güzelliğini kapıdan süzülüp giden silüetinle hatırlıyorum. Ve elinden tutacağımız hayaller için, sana içimde bir çocuk büyütüyorum

BEDELİNİ YÜREĞIMLE ÖDEDİĞİM

Varlığın acı veriyor olsaydı bana;
Seni ölüme sevmez,
Gelmeyeceğini bile seni beklemezdim hala.
Ben sensizlikte bile "seni yaşıyorum" sevgili...
Mevsim, sonbahara akarken ben de sana geliyorum. Elimde yokluğun yüreğimde suskunluğunla sana geliyorum sevgili. Ilık bir Eylül gecesi kentin yorgun kaldırımlarında tanıdık kelimeler arıyorum sevdana dair. Sana dair tek bir kelime yeterdi bana. Tek bir nefes bile gülümsemem için yeterdi bana..Sensizlikte kanarken sol yanım, ben hep seni düşledim zembereği kırılmış zamanın avuçlarında. Seni aradım güneşin sıcak alnında, senin ellerini aradım yağmurun ıslak dualarında.
Sana gelirken toprak yağmur kokuyordu sokaklar ise yalnızlık... Sana çıkan tüm yollar arsız dikenlerle süslenmişti sanki. Ayaklarım kan revan..Bir yanım uçurum bir yanım sensizlik ama her şeye inat sana geliyorum. Hava puslu, etraf ise sensizlik .. Dikenlere aldırmadan yalınayak yürüdüm gecenin dar sokaklarında. Yüreğimle ezdim tüm engelleri, ayaklarımla öptüm yollarındaki ikiyüzlü dikenleri. Her şeye inat sana geliyorum bir elimde mevsimlerin koynundan çaldığım ılık bahar bir elimde bulutların saçlarından arakladığım rüzgar ile .. Bir ömür uzaktan sana geliyorum bir elimde bir avuç gülüş karakışlarda güneş bil diye bir elimde bir yudum umut zifiri karanlıklarda aydınlığa sımsıkı tutun diye. Sana geliyorum sevgili....
Unutmadan sevgili; gittin diye meteliksiz bir intiharın ayakuçlarına boynunu büken bir kukla olmadım hiçbir zaman. Gittiğin gün kansız ve acımasız bir ihtilalin demir kelepçeli zamanlarından kaçıp sen diye ipsiz uçurumlara sığındım. Yokluğunda kimi zaman bir çocuk gibi koynunda ağladım kimi zaman kirpiklerinden ıslak yağmurlara kaçtım. Sensizlikte her gece arsız fırtınalarına göğüs gerdim ve esrarkeş yangınları sen diye koynuma alıp yüreğimde közledim yalnızlığının ıslak çığlıklarını. Evet gittiğin gün sen kokan kelimelerim çıplak kaldı dudaklarımda. Yüreğim gözyaşına asılı kaldı gözkapaklarımda. Ama hiçbir zaman boynumu bükmedim yokluğuna. Pes etmedim sensizlikte kıyılarıma vuran hasret dalgalarına. Direndim, savaştım yalnızlığınla. Kan revan içinde kalsam da, bilmediğim fırtınalarda sensiz savaşsam da ben hiçbir zaman yalnızlığına yenilmedim sevgili....
Gittiğin günden beri tek bir kelime konuşmadık seninle. Giderken seninle gitti taze baharlarım. Yetim kaldım mevsimlerin koynunda. Gözlerindeki sıcaklığı aradım güneşin sınırsız coğrafyasında. Seni sordum memleketimden göçen turnalara. Ama bulamadım seni. Yüreğimin derinliklerinde. kaybetmiştim seni. Aldığım nefeste, hayata bıraktığım her gülüşte seni aradım. Bulamadım işte. Ucube binaların nemli duvarlarına dayanıp sana ağladım. Dudaklarımı kapatıp kelimelerimle yalnızlığına ağladım. Ama hiçbir zaman ne kadere ne de sana isyan ettim. Gittin diye hiçbir zaman suçlamadım seni. Varlığına küfürler edip arkandan beddualar savurmadım hiçbir zaman. Gitmiştin beni sensiz bırakarak. Gitmiştin aramızda yaşananları bir kibritle zamansız yakarak. Ama gittin diye hiçbir zaman unutmadım seni. Yokluğuna inat yaşattım seni. Gittin diye bir ikindi vakti kefensiz satırlara gömmedim seni. Varlığın bana hiçbir zaman acı vermedi ki ben seni gidişinle suskunluğuna gömeyim sevgiliSeni sen diye sevdim ben. Varlığına inat yokluğunda bile sevdim seni. Sana duyduğum sevgim bir günlük olsaydı eğer; seni sensizlikte bile yaşatmazdım sevgili. Seni hiçbir zaman acılarımın metresi diye sevmedim ki ben. Ben yüreğindeki sıcaklığı, tenindeki saklı baharları ve gözlerindeki ıslak gözyaşları sevdim. Seni hep " aldığım nefes " bildim. Yüreğime dokunduğun için, yarım bir adamı sevginle tamamladığın için sevdim seni...
Satırlarıma sonvermeden bilmen gereken bazı şeyler var sevdiğim. İyi dinle beni sevgili. Cümlelere değil kelimelere örülmüş anlamları iyi algıla sevgili.. Yokluğunda seni aradım yorgun gecenin gri sabahlarında. Yalnızlığında kanattım fakir kelimelerimi. Dilimde birikmiş ve bir kaç cümleyi geçmeyen itirafım var sana canım. İyi dinle beni şimdi. Sensizlikte "seni aldattım sevgili". Yanlış duymadın sevgili. Açık açık utanmadan sıkılmadan seni aldattığımı söylüyorum sevgili. Sensizliğin soğuk gecelerinde seni aldattım. Hem de defalarca Başucumda bu imkansız sevdanın sevapları dururken ben seni günahlarınla aldattım sevgili. Yokluğunda kanarken tövbesi yarım kalmış günahlarınla seviştim yalnızlığının buz tutmuş yatağında. Her gece bedenimi ateşlere serip günahlarınla seviştim kan ter içinde. Közlenmiş bedenimle, terkedilmiş yüreğimle tövbesi oldum en masum günahlarının. Seni sensizlikte senin günahlarınla aldattım sevgili. Sen benden uzaklarda iken bensiz zamanlarda işleyeceğin her günaha bedenimle kefil oldum. Körpe ve filizlenmemiş acılarını satın aldım ömür defterinden. Evet, tüm günahlarını ve bensiz yaşayacağın tüm acılarını satın aldım karşılığını yüreğimle ödeyerek.
Sen bu satırları benden uzaklarda okurken ben bir kelebek edasıyla baharın ince dallarından binlerce çiçeği yüreğimin eteklerine topluyor olacağım. Bir gün Cennetin taze baharlarında buluştuğumuzda giyineceğin beyaz duvağı süslemek için en parlak yıldızları çalacağım gecenin kirpiklerinden. Sen benden bir ömür uzaklıkta yaşarken sensizlikte bile sen varmışçasına sevdana nefes alıyor olacağım. Her gece günahlarınla sevişip güneşle beraber perdelerine gelip yüzüne ilk gülümseyen ben olacağım sevgili... Sen beni unutsan da ben seni yüreğimde yaşatacağım. Uzaklarda bir yerde yaşıyor ve nefes alıyor olmanı en büyük mutluluğum bilip acılarına delicesine yanacağım. Közlenmiş yüreğimle bir sonbahar gecesi ıslak saçlarına yağacağım avuçlarımda güller ile. Gözbebeklerinden yuvarlanıp ayakuçlarına serileceğim. Gülüşlerini nefesim bilip sensizlikte bile sana yaşıyor olacağım sevgili. Adını yüreğime vurulmuş bir mühür bilip dudaklarında anılan dua olarak hep seninle nefes alacağım sevgili..
Sen bana bir ömür uzakken ben sana bir nefes kadar yakınım sevgili.
Gelmeyeceğini bile bile ben hala seviyorum seni.
Gün gelecek,
Adımı unutmak zorunda kalacaksın
Puslu gecenin yorgun sabahında.
Bir kibrit çakıp yaşananlara,
Tek tek yakacasın benli hatıraları
Ömür defterinin en masum günahında.
Duvarlarında asılı takvimlerden düşen
Bir gün gibi,
Ağladığında yüreğine gömülen
Bir hüzün gibi
Yavaş yavaş eriyeceğim dudaklarında.
Ama ben sana inat,
Yokluğuna inat,
Bedenimle közleneceğim günahlarında.
Seni benden alan kadere,
Tek bir kelime etmeden
Seni içimde yaşatacağım.
Çünkü ben senin;
Bedelini yüreğimle ödediğim
En masum günahındım...

KİM BU KIZ

Ayağında yaklaşık yüz yirmi milyon parasal değeri olan spor ayakkabı ve de ona giydiğinde çok yakışan bir iki model pantolon, etek giyerken hiç görmedim onu, zaten giyse de yakışmaz neden mi çünkü çok hoş giyiniyor yakışacak olursa kendisi giyerdi. Neyse üzerinde hemen hemen her gün farklı giydiği ve de mutlaka marka olan tşortler, işin açıkçası giyinmesini biliyor. Aksesuar olaraktan; onu hiç çantasız görmedim. İki çeşit çantası var sanırım ya da ben sadece o ikisini gördüm. Kolunda bir iki parça deriden yapılmış takılar ve de saati, üzerinde Arapça yazıların bulunduğu bir kolye, yüzük yok hiç görmedim, devamlı kapalı duran bir cep telefonu, küpe onu da hiç görmedim takmaması da iyi, çünkü zeki olduğunu kanıtlayan küçücük kulakları var, üzerinde de kullanıma terk edilmiş minicik küpe delikleri, sadece öylesine duruyorlar. Saçlarını saldığında çok hoş oluyor, birde walkmanı var kulaklarına müzik veren kulaklıklarıyla birlikte, Ruh haline gelince; çok tatlı biri ama halen çözemedim onu, bana karşı ne düşünür bilmiyorum. Çok zeki ama tanımsız. Dedim ya halen çözemedim onu, arkadaşlığı zor biri, ben onun ikizler burcu olduğunu düşünüyorum ama kova burcuymuş. Çift ruhlu iyi güzel hoş ama bazen de çok ters biri olup çıkıyor. Onu kızdırmayı seviyorum. İnternet üzerinde çok hızlı muhabbet eder, inanır mısınız nickini bile hızlan biraz yapmış, ama yüz yüze geldiğinizde hiç konuşmaz, dudakları günde , anca bir iki kez gülme eylemi için yüzünde yol alır, hâlbuki bilse gülmenin ona ne kadar yakıştığını, bakımlı bir kız, eğlencelide ama huysuzluk yapmayı çok seven bir tip. Daha büyüyecek olgunlaşacak.
Yüz ifadesi çok sevimli küçücük ve de ince bir burnu var üzerinde ona ayrı bir güzellik katan gözlükler ve de cehresine dağılmış sarı çiller, yuvarlak çenesiyle bağanmış kafa şekli. Ah birde kendini sevebilse, o sadece kendine kızar, ölmek ister, dünyanın tüm dertlerinin onda olduğunu zanneder ama bilmiyor ki onun yerinde olmak isteyen milyonların olduğunu. Asla yalan söyleyemez sanal alemde olsa bile, karşısındaki kişiyi kıramaz, en güzel zannettiği huyu bana kızmak ama olsun onun bu halini de çok tatlı buluyorum. Onunla yürümeyi asla reddetmem hatta kulağında kulaklığı koşar vaziyette konuşmadan yürüse bile. Bazen çok tatlı sevimli olur ama bu bazenler çok nadiren olur. O halinde yemede yanında yat , bir içim su gibi tabirlerle bile anlatamazsınız onu. Keşke her zaman böyle olsa diyemem çünkü bu kadar tat iyi olmayabilir. Zayıfça biri, biraz kilo almalı fazla bir şey yemez yese de yediklerini detaylı bir şekilde inceler. Aldığı her nesnenin son kullanma tarihine kadar bakar. Unutmadan nefes alan nabzı atan her varlıktan korkar. Karınca, arı, sinek ve de sayamadığım bir sürü varlık. 1.60 1.65 civarında boyu var, 45 50 kilo kadarda kilosu var. İşte böyle ....
Sizce kim bu kız?

NEYDİN SEN

İğnelerin kapsüle dokunup mermiyi ateşlemesi gibi ateşliyordun günahların fişeğini... ama hep kendini yaraladığının farkında bile değildin... yaralı bir gemiye benziyordun... bulabileceğin tek ve küçücük bir rıhtıma yanaşmaya dahi razıydın... fakat her tarafın kokuşmuş sularla çevriliydi.. nereye gitsen etrafında kokuşmuş sular...
İçin mikroplarla kaynıyordu... yaranı iyileştirmeyi düşünemez bir haldeydin.. Eğer ALLAH rıhtımı gösterip şifa vermezse yarın batmış olacaksın..
Altın kaplı bir yelpaze ruhumu serinletmeye başladı.. lakin yetersiz..! cüretkar bir yangın bütün aleviyle bütün vücudumu sardı.. kalbimin bilmediğim bir noktasında atomlar patlıyor..... yakıp yıkan bir enerji açığa çıkıyor ve bir yangın halinde yayılıyor tüm bedenime.... atomları patlatan tetik ise; Sen.. ben artık bu aşkın yalnızlığa mahkum ettiği zavallı bir ırgatım.... görebildiğim en son noktada sadece ayrılık var.. gözleriyle, acımasızlığıyla hayatımı süzen bir ayrılık.... geriye değersiz bir tortu kalacak sonunda.... derbeder bir tortu..! Bana şefkatli bir el lazım.. zayıflığımdan dolayı şikayette bulunmayacak, öğüt vermekte üretken bir el..! çünkü bu aşk anlaşılmadık bir içeriğe sahip.ve ben acemiyim.. sana böylesine hayran olmak, seni delicesine sevmek ve böylesine hissetmek..!
Bütün hayallerim seninle damgalandı... ama bir arzunun illete dönüşebilecek bir dürtüsü değil bu..! madde ötesi bir yakınlığın sımsıkı kavrayan parmakları.. ruhunu görebilseydim eğer ve dokunabilseydi ona... vuslatın en güzeli olurdu benim için.... berrak bir ruhtan ibaretsin ve ben sana mahkumum..! halbuki anlatamadım.... senden dünyevi hiç bir beklentim olmadığını ve sadece sana duyduğum sevginin büyüklüğünü ve saflığını öğrenmeni istedim.... sence kötü mü yaptım..?
neydin sen?
bir rüzgar mıydın da şöyle bir esip geçtin..? yapraklarını döküp dallarını kırdın içimdeki sevgi çınarının.... yüreğime ebediyet arzusunun çekirdeğini bıraktın.... bedenim alev alev tutuştu böylece.... sonsuz hayat az ötede duran canlı varlık kadar yaklaştı ruhuma..
neydin sen?
bir ışık demeti miydin de RABBİM bu demeti çok güzel yarattığı nadide bir kalıp içinde sundu bana..? bir ayna mıydın? Gözlerimi kaybettim içinde ve şimdi ne seni ne de kendimi görebiliyorum..! neden bir an pencerelerine varana kadar açtın bana gönlünü? sonra bir başka diliminde zamanın esrarlı bir havaya bürünüp kapılarını bile kapattın yüzüme..! yoksa mevcut değil miydin? kuru bir ısırgan dalı mı sarstı beni? Ebediyete yönelik sevgi ve hasrete susamış kalbim, aslında mevcut olmayan seni bu kuru ısırgan dalında hissedip de aşka mı geldi..? şimdiye değin yaşadıklarım, körebe oynayan bir romantizmin köpüklerimiydi..?
neydin sen?
gökten avuçlarıma düşen bir damla su mu? kalbimin yangını bütün hücrelerimi sarınca buharlaşıp kayboldun.. sonu gelmeyen bir heyecan mıydın ki kendi ellerimle hazırladım sonunu..?yoksa bu zavallı gönlümle yıkılmaz bir kule olarak mı algıladım seni ve sen bir
kuştüyü olarak uçup kayboldun gökyüzünde..? bir şiirmiydin? içimi doldurdun gizemli mısralarınla,intizarınla..şimdi her mısra boşluğa asılıp kaldı,yapayalnız..
bir masal mıydın? Kuşların geceleyin ruhuma anlattığı bir efsane miydin, çağların ötesinden kopup gelen..? yoksa bulutların kulağıma fısıldadığı bir nağme miydin? seninle farkına vardım içimin ücra köşelerinin.. karanlıklar içinde bırakılmış onurumuzu kurtarmak için bilendim seninle... kıskacına sıkıştığım bir döngüyü, yüzeysel endişeler çemberini kırdım sayende.. sayende adımlarımı yeniledim... ince bir alev gibiydin ama o alev bir yığın dinamiti ateşleyecek güçteydi..
neredesin şimdi?
hangi tomurcukta? hangi iklim ve mekanda? bu günde mi, dünde misin? Hayalde mi düşte misin? her yere bakıp seni hatırlıyorum, yollara bakıp seni özlüyorum.. dünyamı saçlarının rengine bürüyüp kayıplara karışmasaydın, her şey bana acıyarak bakmayacak, yollar gözyaşıma şahit olmayacaktı.. sana bir yabancı gibi uzaktan seslenmeyecek yüreğimde ağırlayacaktım seni.. bazen bir yağmur damlasısın... ,bir çiçek yaprağının, bir rüzgar perisinin bakışlarında buldum o mağrur, dimdik ve tavizsiz tavrını.. sesin bazen ıssız bir köşede yankılandı. defalarca yılmadan dikkatle dinledim
seni..
fevkaladeydin..
biliyorum ki ne her sevgili Leyla'dır, ne de her yürek Mecnun'a aittir.. ah bir yeterince anlayabilseydin beni!!ne bir öyküden arta kalan duygu kırıntısı, ne de bir boşluktan sızan aldatıcı bir ışıktır sevgim..
Lakin anlayabilse de anlayamasan da sevgim böyle ve sürecek..

KAVUŞMANIN ALFABESİ

Öylesine bir gündü, yeni değil de sanki geçmiş günlerden biriydi, öyle gibiydi...
Kaç gece beklemiştim seni. Kaç gece koynuma hasretini alıp uyumuştum. Kaç gece yalnızlık sancısıyla kıvranıp durmuştum. Öyle acımasızdı ki geceler, gökteki yıldızlar yüreğime atılan birer taş gibi gelmişti bana. Yine de her şeye değerdi bekleyişim.
Bütün yollar sana çıkıyordu ama ben asıl senin yolunun benimkiyle kesişmesini bekliyordum.
Aylar geçmişti hep vardın ama bir tek o an yanımdaydın. Biraz yabancıydın bana, biraz da tanıdık. Şaşkındık, şaşkınlığımız çok fazla yansıyordu yüzümüze. Göz göze gelmek hiç bu kadar zor olmamıştı. Bir bakıştan bin anlam çıkarmak buna denirdi işte. Yüzümüzde birbirimize ait izler arıyorduk bakarken.
Ne çok duymuştum sesini ama sanki sen ilk kez konuşuyordun. İlk kez söylediğin cümleler sahibiyle bütünleşiyordu.
Düştükçe gülüşün yüzüne, sessiz olan her şey konuşmuştu içimde. Yine de sözler bir türlü çıkmıyordu ağzımdan. Oysa boynuna sarılıp "Sen aylardır beklenen, sen yıllardır özlenensin" demek istiyordum. Hava serin değildi ama ben titriyordum.
Kelimeler hiç bu kadar zor olmamıştı bana. Ne zaman bir şey söylemeye kalksam, her seferinde bir şey oluyordu, sözcükler ağzımda donuyordu.
Sıcaktın, dokunmasan da yansıtıyordun. Biraz önce titreyen ben artık terliyordum. Aşktı bu biliyordum ama bunu kendime bile itiraf edemiyordum.
Farkında değildin belki, belki ben belli etmiyordum ama yıllardır koruduğum, yıllardır kimseye açmadığım topraklarımı çoktan teslim almıştın bile. Sınırlarımdan içeri girmiştin bir kere. Yüreğimin en gizli, en kuytu köşelerinde sen vardın artık.
İtirazsızdım, belli ki mutluydum. Belli ki beni şaşırtan mutluluğun ta kendisiydi. Harfleri tükenmez bir kavuşmanın alfabesindeydim. Ve ben okumayı sanki yeniden öğreniyordum.
Şimdi bu sevdayı bana yaşattığın için kendimi şanslı hissediyorum. "Ya sen olmasaydın" diye düşünmüyorum çünkü sen varsın. Çünkü sen içimdesin. Çünkü sen benim hayat kaynağımsın.
Biliyor musun, çölde bulabildiğim bir avuç su olsan, bitmeyesin diye içmem seni. Nerede olursan ol benimle kal. Ben, bu yürek attığı sürece seninleyim.

İÇİMDEKİ DİLENCİLER

Daha yaş yirmi bile değil...Ne işim var, diyorum, böyle gece yarıları, harflerin sözcüklerin karşısında? Bak dışarıda gürül gürül hayat, üstelik asıl hayat işte bu saatlerde başlıyor şimdi. Eskiler, diyorum, zamanında demişler ya "İçiyorsak, bir sebebi var!" diye, bana "Cehaletin hakim olduğu yerde alimlik deliliktir." diyen büyüklerime de bunu söyleyesim geliyor: Böyle, akreple yelkovanın Tanrıdan çekinmeseler yorgunluktan uyuyup kalacakları bir saatte yazıyorsam eskimiş şehirlerin toprağa karışmış delileri gibi, e bir sebebi vardır tabi...
Daha yaş yirmi bile değil. Ne zaman başladım hatırlamıyorum sevdaları hatmetmeye. Bu görünmeyen bir düğmeden sessizliği ve karanlığı gittikçe daha sessiz ve karanlık bir hale getirilen gecelerden kim bilir kaçıncı? Sevdikçe artıyor uykusuz geceler, hayal kurdukça ince bir nehir gibi kollara ayrılıp kim bilir hangi denizlere karışıyor. Hayallerim, sevgilerim okyanus olmaya her an hazır çömez nehirler gibi.
Daha yaş yirmi bile değil. Çocukken sevdiğim ilk çocukluk aşkım dün gibi aklımda. Hem de öyle hayal meyal değil, yeni kaynamış sütün aklığı gibi dipdiri... Evlendi, çoluğa çocuğa karıştı. Şimdi belki de adını bilmediğim kasabalarda. İlk çıktığım kız, artık ilk çıktığım kız değil. Sevdiğim hiçbir kız belki de o sevdiğim kız değil artık. Ama hayalleri, dedim ya, dün gibi aklımda. Aynada kendimi görür gibi hatırlıyorum olup bitenleri. Başıma gelenler, yalan yanlış söylenenler hala aklımda. Dişlerim her an sıkılı, çünkü ölünün başındaki akbaba sanki hatırladıklarım. Yazmıyorum boşuna, hatırladıklarım ben ölünce cesedimi didikleyecekler. Ama işte bu satırlar mezar taşım yerine geçsin, gözüm yok süslü püslüsünde.
Daha yaş yirmi bile değil. Küçükken, baba ocağında geçen sert kış gecelerinde yağmur camlara saatin saniye sesleri gibi tık tık vururken hayal kurardım. Bir gün kendi evim olunca, sabaha kadar mum ışığında misafirlerime kurduğum kent masallarını anlatacağım, diye... İşte büyüdük, boyumuz posumuz o kadar olmasa da içimizdekiler büyüdü. Ne kurgusu, ne masalı? Her şey bire bir gözümün gönlümün içinde. Her şeyi birebir yaşıyorum, kurguya zaman mı kalıyor? İşte şehir işte masal:
Yıllar boyunca böyle bir sevdanın hayalini kurmuşum, tamam oldu bu sefer, aman bunu bozmayım, diyerek yaşıyorum aşkımı. Gelecek planları, alış veriş listeleri... Her gün saatlerce beraberiz, akşam oluyor, arkadaşlar evde, aileler evde, birbirimize doymuyoruz. Derken geçiyor günler böyle, saatlerin en üşengeci bile durmaz, her çağda, her zamanda akıp gider. İnsanlar da saatten farksız, şehirlerimiz ayrılıyor sonunda. İşte, diyorum, işte sana fırsat, ayrılığı yaz, ayrılığı anlat... Sevgilinle arandaki mesafe sana acı veriyorsa, acının rengini sayfalara yay, sayfalar acı koksun senin gibi.
Ama hep derler ya, ben de dedim: Hiçbir şey düşlendiği gibi gitmiyor. Yeni şehrimde bir kız gördüm. Beğenmemek insanlık değil, beğenince de insanlıktan çıkıyorsun. Ben edebiyatçıyım, yeri geldiğinde abartırım ama hayır, onu görünce ne romantizm, ne nihilizm; gerçeğe aykırı bütün akımlar iflas ediyor. Salınıp kapıdan girişi, selam verirken ki gülümsemesi... İşte, dedim, yüzyıllardır bozulmayan güzellik bu olmalı; Leyla mısın, Zühre misin, Kleopatra mısın nesin sen? Ben seni abartmamalıyım, bu kadar da olmamalısın, sevdiğim var güzel kız, yapma!
O bir şey yapmadı, zaten dünyadan haberi yoktu kızcağızın. Sonbahar bitmek üzere, bizim iklim çoktan soğumaya başladı. İşte yine kış havası, yine yağmurlar yolda. Yağmur atmosferin kapısından girince, uykuya, yatağın sıcağına dönüş yok artık. Kimseye aşık değilsen bile, aynada geçmişin var. İlla ki eski sevgililerinden birini özlüyorsun zaten, sana en büyük kalleşliği de yapsa özlüyorsun. Ah bu yağmurlar!
Sevdiğim kızın şehrindeydim mevsim dönmeye başladığında. Birkaç gün kalıp dönecektim. Ne olduysa o gece oldu. Sabaha az bir şey kala uykum bölündü. Uykuyu ya çiş böler ya susuzluk, ya da kabus... Kafamı yastığımdan kaldırdım, nedir dedim uykumu bölen, hangi ses, hangi ihtiyaç? Kafamı çevirdim, yanımda kız arkadaşım olmalıydı. Adım gibi eminim, orda uyuyor olmalıydı. Ama hayır, işte o güzel kız yanımda boylu boyunca uzanmış, kundaktaki bebeğin kokusuyla mışıl mışıl uyuyor. Açmasını istiyorum gözlerini, sen bebeksen bu yaşlarda başının etrafında uçan meleklere gülümsemelisin. İşte ben, masum olmasa da bir melek; aç gözünü bak bana! Sen o musun, ihtiyacım mısın, kabusum mu? Sevdiğim kız mısın, yoksa yeni yeni aklıma düşen mi? Aç gözünü n'olur, bak gittikçe ona benziyorsun. Bu işin şakası da yok dönüşü de... O gözünü açmadıkça zaman uzadı o gece ve artık dönüş yollarında geldiğim yere aynı yollardan dönerken ben, birkaç gün önce giden ben değildim. Artık kabusun ta kendisi başlıyordu ki en hakiki kabus, uykusuzluğun ta kendisidir.
Artık içeri girmeleri bekleyemiyorum, koridorlardayım. O karşıdan yaklaştıkça her şey ve herkes kayboluyor, Münkirle Nekir mezar taşlarında sorguyu suali, Mikail göğü yeri bırakıp geliyor. O kızı gördükçe Allah'a binlerce kez daha secde ediyorlar. Daha fazla bekleme İsrafil, kıyamet işte burada kopuyor. Adım adım yürüyor her şey mahşere, ah sen ne güzel kızsın? Ah bu ben, bu inançsız, bir işe yaramaz mahlukat, seni görüp nasıl inanmam Tanrıya, sen böyle kendi kendine var olamazsın. O nasıl bir Tanrıdır ki işte böylesini yaratmaya gücü yeter? O nasıl cömert ki kıskanmadan, alınmadan bir tanrıça gibi sanki, seni alır buralara, bu itin çakalın ortasına koyar. Yalvarırım dön o geldiğin saraya, bak bu dünya artık çok kirli, insanlar sahtekar. Senin o güzel, siyahın asıl sahibi iri gözlerine girmeye layık değiliz biz, saçların beni bile korkudan yorgan altına sokan şimşekler gibi, gökyüzünün gümbürtüsüyle birken, savurma işte, harcama.
Nasıl geçti bilmiyorum o günler. Yeni bir hayat kurmaya çalışırken, bu tuzla buz olmuş zaman nasıl geçti? Yeni bir hayat, diyorum. Basit bir şey değil ki. Yan odada annemin babamın varlığıyla huzur içinde uyumak yok artık. Evim buz gibi, ben yapayalnızım. Hem de öyle herhangi bir başkasıyla aynı evde değil, sahiden ben ve kendim vardım artık, yapayalnızdım. Artık her şey geride kalmıştı; eski hayatım, dostlarım, sevdiğim kız... Hafızamda kurduğum yıllanmış konfor tarihe karıştı. Artık yeniden dünyaya gelsem bile o düzeni kuramayacağım.
Hayalini kurduğum yaşlara ermiştim. Geceleri dostlarıma yağmurlu gecelerde, dışardaki soğuğun kapının, pencerenin altından sızdığı evimin solgun ışığının altında kurmaca falan değil, içimdekinin ta kendisini anlatıyordum. Anlatmakla olmaz ya, karşılarında günden güne yaşıyordum. Gün be gün takip ediyorum gözlerimin yeni çıkan kırışıklarını. Ruhum yeni bir aşk için çocuklar gibi oyun parklarına koşardı aslında ama nerde? Bu hayaller, asla ve asla anlatılamaz herkese, anlatılsa da yaşanamaz. İmkansızın hayali güzeldir, ama asla olmayacağını bile bile düşlemek... bir çocuğun boyundan uzun dala zıplaması kadar rezil rüsva, ve meyveyi yakalaması kadar uzak. Yine de onu görmeden duramıyordum. Evime gelsin diye, doğrudan çağırmaya cüret edemediğimden, bir sürü insanla birlikte davet ediyorum. O iki dakikalığına girdiği mutfağa nasıl yakışıyordu? Ona layık olamayan bir şeyi sahiplenişi... Gülümsemesi, oturuşu, bakışı...
Ve o günler... İçimdeki hayaller soğuk bir iklimin yağmurlarıyla büyür. O yağmurlar ki bazen kendi gerçek varlıklarıyla bizim hayallerimizi sularlar. Hayaller büyür büyür ve artık otuzuna gelmiş bir yetişkin gibi kendilerinin farkına varırlar. Nedirler ve ne değildirler... Artık bazı şeylere gücünün yetemeyeceğini kabullenince de, kendilerini akıp giden hayatın olmaz olası gerçeklerine salıverirler. Benimki de böyleydi işte, o yağmur sesinde hayal kurmak ve hemen arkasından iskambilden kuleye üflercesine unutmak hepsini.
Günler geçtikçe, düşlerimdeki hastalık çoğaldı. O güzel kızla ilgili bütün her şeye bu acımasız, bu vebalı hücreler yayılıyordu. O, gözümün önünde durdukça, bir yandan küçücük ihtimaller, bir yandan kız arkadaşımın varlığı mengenem olup araya kıstırıyorlardı beni.
Böyle olmadığını, olamayacağını anladığımda hastaya durumu itiraf etmeye karar verdim. Ne kendime dürüst davranıyordum, ne ona, ne de kız arkadaşıma... Bir yerden olabildiğince temizlemek lazımdı. Ve bahardan çalıntı bir kış sabahı, aklımda karşımdaki denizde yüzen tekneler gibi sözcüklerle oturdum yanına, anlattım ne varsa... Gelsin benim olsun diye değil, ne olduğumu göstermek için. Ben anlattıkça düşlerime yağmur yağdı, düşlerim büyüdü ve her şeyi anlamaya başladı: Olmayacak olanı düşünmek gerçekle yalan arasında sıkışmış bir varlık gibiydi ve ne gerçek ne de yalan olamadıkça yerde ve gökte bir kütleye sahip değildi. Ben anlattıkça bitiyordu her şey. Sanki bir ressam çizdiği resmi aynen başa alıyordu. Tual bomboş kalmıştı işte, bu itiraf onun da beklediği bir şeydi ama sonrası hiç de beklediğim gibi olmadı. Zaman geçtikçe ve ben saçmaladıkça aramızdaki mesafe bin yıldır sırt sırta veremeyen tepelere dönüyordu.
Artık bir kız arkadaşım da yoktu. Artık ne o ne bu... Ben ovanın ortasında ellerini açıp gökteki yaratandan bir damla su istemekten aciz bir zavallı. İçimi yakan tarafı, o kızcağız da beni seviyordu hala. Benim boğazımda hep bir düğüm, ben o sevdiğin adam değilim aslında, demeye hazır. Ama olmuyor bir türlü, boğazımda denize gömülmüş korsanların gemici düğümleri, açılmak bilmedi aylarca. O kızı sevdiğimi herkes bildi, o da bilsin, madem sessizce yaşayamadım bilmeyen kalmasın istedim, bir türlü olmadı. İçimde bir dilenci kılığıyla duruyor bu sır. Üstü başı kir pas içinde, leş gibi kokan, kapkara bir dilenci; ben anlatmadıkça üstü başı eskiyor, daha da kirleniyor. Arada bir dürtüyor beni, Önümüz kış, ben böyle üşürüm, çare bul... Ben çare bulacak halde olsam...
Bir gün geldi. Bana hala güvendiğini, kimsenin benim gibi olamayacağını söyledi. İçimdeki dilenciyi giydirmenin zamanıydı galiba. O kanserli hücreleri tamamen temizlemenin zamanı... Ben o değilim. dedim, O dürüst, sadık adam değilim... Yer gök susmuştu artık, hastalıklı hücreler susmuştu. Dilencinin keyfi yerinde. Sevdiğim kız...o da susmuştu. Ama çok derinlerden bir yerden bir sızı hissetmiştim sanki. Kuyruk acısı desem yerinde midir bilmem ki! Adını çağırınca uyanacak lanetli ruhun beklediği olmuş gibi, gözünün içine bakamadığım sevgim uyanır gibi oldu.
Çingene gibi bağırıp çağıran yer gök! İçimdeki arsız, yüzsüz dilenci! Beni hala sevdiğini söyleyen kız! Siz sustunuz ama ya içimdeki her an uyanmaya hazır bu lanet n'olacak? Din değil ki bu sevda, kitabını hatmedeyim, ibadetini yerine getireyim.
Aylarca sustum, ama köpek gibi sevdim. Boğaz'daki martılar, Boğaza düşen yağmurlar şahidim işte, köpek gibi sevdim. Sır tutmanın sabrı dişlerimi kanattı sıkmaktan. Önce ona anlattım. Susayım, bari öbürü bilmesin, dedim, olmadı; oturdum, anlattım işte... Ben, dedim, köpek gibi sevdiysem, böyle de bir köpeğim işte.
Okuyan, dinleyen sonuç bekler. Ben de yeni fark ettim, aşkım öfkemden büyük, bir sonuç bulamadım ki yazayım. Ne başı belli, ne sonu... Neresini anlatayım; seviştiğin insanın yüzünde kimi görürsen asıl sevdiğin odur işte. Bu da tıpkı şu öyküyü yazan adam gibi, yani köpek gibi sevenlerin yerlere çalınası gerçeğidir...
Ben ta çocukluğumda istemiştim kurup yazayım, anlatayım bir şeyler diye ama ne mümkün? Bu hakikatler, hayallerimi yazmaya zaman bırakmıyor. Ve insan ne kadar uğraşırsa uğraşsın, hayaller çoğu zaman kurulduğu yerde çakılı kalıyor. Edebiyatçı olacağım diyorum, bu çakılı kalan hayalleri ne yapayım, nereye yazayım? İşte yaz bitecek yine, sonbahar ve kış bizi bekliyor. Gök gürültüsünün çatırtıları, camlara vuran yağmurlar yine başlayacak. İşte mevsim, işte gerçekler. Gerçek dediğimiz şey ya insanı açlıktan kurutuyor, ya küçücük bebelerin uykusuna bomba diye atılıyor, ya da işte sadakat kavramını yerle bir edip köpek gibi aşık ediyor bizi. Önümde sonbahar kış, kim bilir kaç tane daha gelecek? Ey hiçbir kusurunu bulamadığım, ey beni deli gibi kendine aşık eden güzel kız, seni yaratanı en iyi sen bilirsin. Söyle yeri, göğü ve seni yaratana, artık gerçekleri yazmayı istemiyoruz. Bütün bu acı gerçekler için güzel düşlerimiz var, biz yazalım ki gerçek olsun.
Daha yaş yirmi bile değil. İçimdeki dilenciler, hayallerimin mikroplu kalıntıları; onlardan bir sürü var, atamadım hala. Ah bu yağmur, işte bu yağmur!.. bana bıkmadan dilenciler doğurur...

GÜLE SELAM, GÜLIN'E KELAM

Semanın ufkunu saran karabulutlar dağılmış, baharın rikkatini yeryüzüne yayan ışıltısı sarmıştı. Güneşin enginliğini gözlerimize yapıştırarak, güllerin rengini ve kokusunu sinemizde yatıştırarak öteler ötesinin ufuk perdesi aralanmıştı. Güneşin sıcak yüzü tenleri yıkamaya başlamış, güllerin zarif yelleri açılmaya başlamıştı.
Akşamın mehtabında sahillerin sürükleyişi hicranımı taşlamıştı. Zihnimin ince bezini yırtarak, fikrimin kalın tezini kırarak... Güllerin kanlarını yüreğimde kaçışımla ısırıyordum, günlerin tanlarını sözlerimde bakışımla ısıtıyordum. Kendimi kaybettiğim, hicranla ezildiğim yaralı ruhum. Belli belirsiz sahillin dilinde yutularak yürüyorum, karanlığın gizlediği ufuklara doğru yalnızlığa kapanıyordum... Gökyüzünün süslü perdesi yıldızlar başımda taç. Bedenimi ürperten ılık İlk baharın esen uğultusu kafamın odasında dinmişti. Ruhumu saran, kafamın odasını soran sesin yankısı ise bende sinmişti. Bir yandan bakan güller, bin andan akan düşler.
Güllerin rengi, günlerin derdi: Birinde gözlere kan akar, diğerinde izlere yan bakar. Varlık istikametinin var oluşu, karlık istirahatının yar oluşu yakalandığı an, ruhun sevincine şan takar: Gül ve günler... Güller izzet, günler ismet. Düşler ise; yüreklerin çizik izi, kafaların kırık dizi, günlerin yanık sisi.
Zihnimin günlüğü artan adımlarımla tutuşmaya başlamıştı. Fikrimin külüne, izanımın gülüne yazdığım yırtık sayfalar. Benliğimi soldurduğu, irademi doldurduğu ve yüreğimi yaslarla yoğurduğu denizin kucağında! hüzünlere gark olan gözlerime dalgalar çarpıyordu. Duygularıma vurulan balyozların hıçkırığıyla, düşüncelerime kurulan heyelanların kırıklığıyla yaslar ve yaşlar artıyordu. Aklım durmuş, ruhum donmuş, kalbim dalmış...
Düşler..! boş bir avuntu, loş bir anı esintisi olarak beyhude ömürun tozu olarak dağılıp gider. Düşler sonunda kalan ise yalnızca kafalara biriken hecelerin hamal yüküdür. Yükler idraklerin derinliğine sızarak; hayatın değişimini kavranmasını zayıflatıyor, sağlam kişilik edinmesini hayıflatıyor, toplumun zengin birikiminde kaliteli kimlik edindiremiyor. Atıl ve sıradan hayatla, bereketsiz ve verimsiz zamanla, esefsiz ve esersiz özürlülükle ömür geçiriliyor. Anlık anlar dönüyor, geleceğin bilinmez karanlığına üfleniyor. Ruhları ve kalpleri karartan vasıtasız ve gayesiz düşler. Bunun sonucunda yüzler kırışmış, dişler kırılmış, düşler hayatının çarkında sıkışmış olarak yaşamın soluğu söner.
Düşler... gerçekçilikle birleşirse, gayelerin adımı akıl nimeti ile şekillenirse; hayatın anlamı, varlığın sırrı boşluk yerine hoşluk meydana getirir. Mana yarışının dinamizmine koşarak insanlık özelliği yakalanır. Geleceğin aydınlığında akılcı adımlarla, akıcı yaklaşımlarla merdivenleri çıkarak ihsanların kapısı aralanır.
Güller; bize estetiğin ve güzelliğin resmini fısıldar, sevginin zarif tebessümünü yaslar. Kırmızılıklar gözlerin yaşlarını isletir, kırıklıklarla kan olarak yüzleri ıslatır. Güller sevdalara tılsımdır, yüreklerin yangınlarına biriken ayrılıkların yakarışıdır. Gayesiz düşlerden uzak, gayelerin derinliğine vakıf olarak, akıl izzetine akif kalarak güller varlığımda bana paye.
Düşüncelerime yığılan, duygularıma çarpan kelimelerin önüne geçemeyerek; gözlerimin buğulandığı, ruhumun boğulduğu, kalbimin kasıldığı, dimağıma kadar biriken selin yığılışıyla ve fıtratımın fırtınalı coşkusuyla İstanbul Boğazının enginliğine haykırıyorum:
Selam; yaşamın donanım işaretini sunan izler, varlığın gelişim iradesini açan güller. Adresi benliğimize ulaşan, zihinlerin duvarında buluşan, satırlara kazınan, hatıralara yazılan: Günler...
Akşamın soğuk deminde, sahillerin millerce uzunlukta ki dilinde ağır ağır süzülüyordum. Kulaklarımda dalgaların sahile vuran tokadı, üzerimde martıların acı çığlığı, önümde karanlığın alnı, özümde hecelerin yağmurları takip eder. Her yanım kuşatılmış, her anım başıma gömülmüş. Rüyaların bulanık tablosu şiirle tüten duygularımın sandığından çıkarılarak, fikrimde seyir. Seyir ki hüzün bakış. Yüreğime ok atışı gibi; bedenimi eğen, ruhumu ezen çatlamış tablo.
Zamanların akıntısında çağlarla sarılan, ruhların ufuk aşıntısında aralanan, anlık anların harabelerinden süzülen Destansı sevdaların düşleri varılan, hicranlı ayrılıklarla yazılan; Üsküdar'ın dudağına yapışmış konağı, acı aşkların yanağı olan: Kız Kulesi karşımda durur. Tarihlerin kuyusunda çalkalanan sancıların yakıcı sırdaşı... Kim bilir hangi sevdanın ayrılıklarına tanık oldu, kim bilir hangi zahmetlerin kamçısı davasına vurdu. Nice hadiselerin tanığı, nice kasidelerin sanığı olarak yorgun duvarları fısıldar. Anıların mühründe öğütlenen, asırların dişinde öğütülen: Kız Kulesi
İstanbul'un kalın ense kökünde, başıma yığılan ağırlığın közünde yürüyorum; karanlığın gizlediği ufuklara doğru. Uzaklıklar gözlerime koz, yıkıntılar gönlüme toz, hüzün taşkınlıkları artan doz... Sanki yılların çilesi ıslatmıştı. Boynuma ateş dolanmıştı. Günler; gözlerimde okunan hicranla yıkanmış, güllerin kanlarıyla dokunan isyanıyla sararmış, düşlere sokulan ıssızlıkla sıvanmıştı.
Düşüncelerime yansıyan, güllere ayna. Şu satırların yazılmasına sebep kaynak. Düşlerimde bilenen, duygularımda şekillenen güllerin kanlarını yüreğime akıtan, yosunlu kuyuların acılığını yaşatan. Rüyalarımın penceresinden akan, kafa kağıdına yazdığım eserimden bakan. Şiirlerimin ilham yazısı seslenir, gül esintisini her andan nefesi kalbimin izinde savrulan, gün esaretinin her andan ruhumun gizinde kavrulan:
İlk baharla açan güllere selam. Esaretiyle yüreğimi sürgünlere atan Gülin'e kelam...
Kalıpta donan ruhum erimiş, satırda duran özlem kalbime inmişti. Güllerin aynasında ki kanlar dökülerek, kirpiklerimi ağrıtan anılar film şeridi gibi canlanmaya başlamıştı.
Gül kokulu, şen dokulu; kafamın odasını altüst eden, fikrimin adasını işgal eden...
Anlık tozların düşlerinde solukla yürüyen. Damarlarımın ininde uğultulu seslerle gezinen. İsmin canıma mimlenmiş, cismin kanıma damgalanmış. Benliğimi ansızın sisleyerek yürüyen sen...
Sen izanımın bünyesinde, zamanlarımın bütününde gölgesin. Gölgenle izin izimi bulan varlık. Zihnimi ve fikrimi kemirip duran darlık...
Sana sürgünüm: Sevdanın işaretinde atılan oklarla bilinmezin balçıklarına iten, karanlığın kubbesinde biten sürgün yüreğim
Selamların haykırışı sesini bulsun. Satırlarım senin gözünü öpsün. Kelamlarım; kırgınlığını dindirerek, kızgınlığını sindirerek tutsun...
Yazan : Özkan KARACA

KAYBEDEN KİM?

Güzeldi kız
Kocaman yeşil gözleri vardı. Delikanlı kız derlerdi. Sertti, umarsızdı, aşka inanırdı ama güvenmezdi aşığına.
Aşığına dedim ya asıl mesele burada.
Birde genç vardı, severdi deli gibi. Yeşil gözlüm derdi, yeşil gülüm ve söylerdi sevdiğini cesurdu, yürekliydi. Kız gülerdi ona güler geçerdi. Çünkü yalan derdi güvenmezdi.
Genç sabaha kadar bekçilerin inadına kız yurdunun bahçesinde tam yeşil gülünün penceresinin dibinde beklerdi bir ihtimal camdan bakarda yüzünü görürüm diye. Oysa gündüz çok rahat görebiliyordu yeşil gülünü aynı koridordaydı sınıfları. Nedendi geceleri cam diplerinde sabahlamalar? Gülerdi kız.
Bir gün okulun merdivenlerinde önüne geçti kızın hiç konuşmadı elindeki mektubu verdi yalvarır gözlerle baktı ve uzaklaştı. Önce sinirlendi kız ama bir şey söylemedi. Çünkü o da emin değildi kendinden. Açtı ve okudu. Yeşil gülüm diye başlamıştı mektup. Kısa ama bir kitap kadar dolu.
Yeşil Gülüm
Hani gecenin karanlığında ölümün nefesi ensende bir deniz kıyısında oturursun ya, her şey anlamsızdır. Gece, hayat, yaşamak hiç umut yoktur hayata dair.
Ve aniden, ölümü beklerken bir gemi geçer ışıl ışıl, umut umut ve aydınlatır her yeri.
İşte öyle bir şeysin sen.
Seni tanıdığımdan beri her gün bir gemi geçiyor içimden.
Sev beni yeşil gözlüm ne olur.
Seni seviyorum
Kız; durdu, düşündü uzaklara daldı gözleri bir an. Kendini sorguladı. Neden? Dedi.
Neden sevemiyorum? Ne güzelde yazmış dedi. Seviyorum yazmış dedi. Sevindi, güldü. Öfkelendi sonra aniden. Ne sevmesi be hangi sevgi yalan bunlar dedi. Sevdim de ne oldu? İnandım güvendim de ne oldu? Ne aşıklar gördüm ne mektuplar okudum hani neredeler? Dedi. Bana bunları düşündürenler utansın, aşk aşk diyerek çekip gidenler utansın dedi. Ve apar topar katladı yeşil, duygu dolu sayfayı. Ama atamadı cebine koydu. Kaçar gibi
Ve yine bir gün bir öğrenci evi partisinde bir araya geldiler. Genç hiç gözlerini ayırmadı kızdan. Ne yanına gidip konuşabildi ne de mektubunu sorabildi. Kırılmaktan korkuyordu çünkü. Parti bitti ve kız uyudu sabah uyandığında yorganını kadırmasıyla küçük kağıtların yere serilmesi bir oldu. Genç sabaha kadar aşkını yazmıştı minik ve yeşil kağıtlara.
Birkaç tanesini eline aldı okudu.
- Sana dokunamasam da yanında olmak bile her şeye değer.
- Bir bakışın dünyaya bedel.
- Seninle bir gece yanımda ama ayrı kıtalarda.
- Yeşil gülüm.
- Yeşil gözlüm.
- Seni seviyorum.
Ve daha nice güzel sözler. Kalktı ve evdekilere baktı gözleri onu aradı ama yoktu, gitmişti.
Kim bilir ne kadar acı çekiyordur dedi. Acıdı ona güldü ama yine.
Düşündü. Hep aynı soru. Neden sevemiyorum? Neden korkuyorum? Belki çok iyi olacak her şey ya gerçekten seviyorsa inanmalımıydı ona?????? Binlerce soru
Ama öyle kırgındı ki eski aşklarına çok ağlamış çok gözyaşı dökmüştü bir vurgun daha kaldıramaz bu riski alamazdı.
Genç hergün yeni bir şeyler yaptı ona. Her gün bir başka gösterdi sevgisini. Kız defalarca okul dergisinde okudu gencin ona yazdığı şiirleri. Ama nafile karşısında korkak, ürkek güvensiz biri vardı. Duyguları yoktu adeta. İçten içe kendine kızsa da yeşil gözlü kız hep alay etti gülüp geçti.
Bir gün arkadaşı geldi yanına kızın. Hani sana aşık mavi gözlü yakışıklı çocuk varya okulu bırakıyor sanırım arkadaşlarıyla konuşuyordu az önce okulun cafesinde. Birde senin pencerenin karşısına kocaman bir yazı yazmış. Kesinlikle senin için. Sen nasıl bir insansın?
Neden yalnızlığı tercih ediyorsun? Dedi.
Bu sefer öylesine kızdı ki kendine güzel kız. Bir tufan koptu adeta duygusuz yüreğinde. Hiddetle baktı aynaya ne sanıyorsun sen kendini dedi ve odasının camına gitti ürkek adımlarla okudu ve öylece dondu kaldı bir zaman. İşte bunlar yazıyordu duvarda kocaman ve yeşil bir boyayla
UNUTMA YEŞİL GÜLÜM!
SEVEN DEĞİL SEVEMEYEN KAYBEDER.
Koşarak indi merdivenleri duvarın dibinde durdu ve yazıya dokundu önce işte aradığı buydu, aradığı silgi buydu tüm korkuları uçup gitmişti adeta. Ve anladı ki kaybettiğini sandıklarının hiçbir değeri yokmuş aslında. Çünkü onlar hiç sevmemişler. Ama mavi gözlü cesur genç seviyordu emindi artık buna. Tutamadı kendini yalnız geçirdiği günleri düşündü ve duvarın dibine çöküp ağlamaya başladı.
Genç ise elinde valizi terk ediyordu okulu yanından geçerken kalabalığın içinde ağlayan yeşil gözlüsünü gördü. Valizini fırlattı ve yanına koştu. Gülümmm dedi kocaman yürek dolusu yeşil gülüm sakın ağlama kıyamam ben sana sakın dedi ve gözyaşlarını sildi kızın elini tuttu korkarak.
Kız başını kaldırdı ve şöyle dedi.
- KAYBETMEK İSTEMİYORUM
Genç
- SENİ SEVİYORUM.

GEL BUL BENİ

Çok yavaş gel bana ! aynen bir karınca, kozasından çıkan bir tırtılın ilk yaprağa koşusu gibi
yavaş ve sessiz gel / geleceksen .
Kalbe gürültülü düşüşlerden korkarım ben . Onca ağırlığıyla düğümü gevşemiş bir salıncakta sallanıyorum. Yavaş gel bana geleceksen../ ama düşmeden daha! !
Nice yeşil gözlerde kelebek uçurmuş bu gönül ve mavisinde uçurtma. Kara gözler kaçırmış uykularımı. Kahverengisinde toprak şefkati aramış / bulamamışım. Su gibi gel geleceksen, sessiz.
Akışınla bu yüreğe serin mevsimler, bereketinle çorak yanlarıma başaklar taşı ve gelme gideceksen
uğramadan değdir kollarını kıyılarıma çek git ve gelme biteceksen! !
Karanlıklara alışığım. Hiçbir mum yolunu aydınlatmasın . Bir yıldızı arkadaş koma saçlarına
dağınık, kör, ıslak ve bitkin gel / geleceksen . Azığını yollarda gece gözlü kedilere dağıt, geçmişini bastığın her kaldırım taşına anlat. Sokakların en sahipsiz anlarında çık yola. Çocukların ayak izlerini takip et. Geç gel vakit gece yarısını biraz geçerken, üzerine giydiğin yıllanmış elbiseyi çıkarma. düşlerinle çıplak / ellerinle titrek / yüreğinle sıcak gel geleceksen! !
Hiçbir söz veremem sana. Karnın bir dilime doyar yada doymaz. Bir zeytin tanesi / tek ekmek / su veya çay bunları da bil geleceksen!
Döngü, sol yanıma pervane. Vakitsiz ötüşlerin yanılgısı değildir sana gel deyişim. Kim görmüş ki kaf dağının ardını ki kavuşmalara el uzatsın. Sen kimseyi alma yanına geleceksen. Ayak izlerini süpür kaldırımlardan. Çöpçülerin gece vardiyası düşlerinde ses ver sokak lambama. Tüm resimleri de yak ! dönmeyeceksen.
Ben işte o geldiğin saatlerde, zamanı çekiştirip yaka paça ! seni bekleyişlerimin rahmine akıtıp, yalnızlığımı, güzel yüzünün hürmetine hamile bırakmış olacağım. Namluda bekleyen yağlı kurşun misali kapımı tıklamana tetik ! eşiğe serili beyaz gömleği kaldırmayacağım.
Üzerine basışın, koca bir geçmişi ezişin olsa da, kaç adımda uzak düştüğün hasretimin avuçlarına bıraktığı mesafeyi tek bir sarılışımla kapatacağım. Yüzlerce dönüp durmuşluğumla düştüğüm
uykusuz gecelerin soğuk yatağını seninle ısıtacağım. Bir geçmiş getirme bana, unuttuğum annemi hatırlatan. Gelecek taşı ! gözlerindeki ışıltıyla bana seni anımsatan.
Belki sigarayı bırakırım dudağım dudağına değdiği anda. Kaypak bir sarhoşluktan uyanıp kadehleri kırarım ve belki ilk defa kahvaltı soframa ikinci bir çay bardağı koyarım. İki yumurta, iki zeytin, iki çatal, iki sandalye! Ve ilk kez farklı bir el dürter beni kalk diye, beni uyandırmadan gel geleceksen
yoksa gelme bir gelip iki gideceksen!
Aşım yalnızlığımla tuzlanmış biliyorum. Doğrudur yanık türkülerde aradığım seni ve rastlantı değildir saç telini doladığım parmağıma helal kılışım yüzünü. Belki de beline dolanacak kırmızı bir masumlukla perçemini kaldırıp öpmekte de geç kaldım seni. Olsun, kapansın üzerime senin girmediğin tüm kapılar ! dökülsün içimden matarası boş fakir duygular. Kim bilir ! belki bir gün beni, yüreğim değil de iyi yazılmış şiirler anlar.
sus şimdi
ve gel susmayacaksan! !

BİR İSTANBUL MASALI

Aralık 2009 
… BALERİNİM’E…
 
Sessizce söz vermiştim sana…

 
BİR İSTANBUL MASALI
 
7 Mayıs 2010 / İstanbul Devlet Opera ve Balesi
 
Sahneye atılan çiçeklerin arasında, beni en çok etkileyen, bale ayakkabılarımın önüne düşen beyaz bir güldü. Eğildim, gülü alıp kokladım. Üzerindeki kartta “Rose”a” yazıyordu. Yazanları okudum. Başımla “Evet” işareti yaparken ben gülümsüyordum, operanın kırmızı perdeleriyse, yine yavaşça kapanıyordu…
 
Sürprizlerle doluydu bu şehir… Hava, su, toprak, ateş… Göklerden gelen ilahi gücü anlatan, geleneklerin ve dönüşümün temsilcisi olan, kent ve denizin en güzel bütünlüğünü yansıtan, ve geleceği hiç beklemediğin anlarda işte böyle şekillendiriveren mucizeler şehrim… Seviyorum seni İstanbul…
 
-------


Onu tanıdığımda, bundan tam üç sene önceydi. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nın öğrencileri, her yılın ilk günü baş koreograf Sinan Ersoy’un odasına gidip, geldiklerini bildirirlerdi ona… Sinan hoca, yaptığı lirik ve mesaj veren koreografilerle pek çok ülkede tanınır hale gelmiş koreograflardandı. Tüm balerinler gibi ben de ondan hem korkar, hem de hayranlık duyardım.
 
Siyah saçlı ve yeşil gözlüydü Sinan hoca… Hayatı bir balet gibi yaşardı hep. Çok güçlü görünürdü; insanın karşısında nefes almaya korkacağı tuhaf bir korku hissettirecek kadar güçlü… Ama bütün balerinlerini de çok severdi. Onunla konuşmak, tüm sert duruşuna rağmen, okula yeni gelen minik balerinlere hep umut verirdi. Ve her yılın ilk günü, odasına gelen her balerine aynı cümleleri tekrarlardı.  Bense, bu cümleleri hala hatırlıyorum, her kelimesini hem de…
 
            “Rose Can… Dans etmek çok güzeldir, ama kesinlikle kolay değildir, unutma. Burası hayatin olacak senin ve dans etmek olacak tek aşkın. Düşeceksin, canın acıyacak, korkacaksın bazen; ama ayağa kalkacaksın yine, ve devam edeceksin dans etmeye. Çünkü sen balerinlere ait bir hayat seçtin Rose; ve artik bale için nefes alacaksın. Ve biliyorum ki, başaracaksın…”
 
------
 
7 Ekim 2009’da, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’ndaki altıncı yılıma başlarken, ses tonunu hala hatırlıyordum. Sert, ama sevgi dolu… “Sinan Ersoy” yazan beyaz kapıyı açıp içeriye girdiğimde, telefonla konuşuyordu. O her zamanki otoriter ses tonu, bu kez bir gösteri için hayal ettiği dekorları nasıl çizeceğini anlatıyordu telefondaki kişiye.  Tam karşısında, yüzünü görmediğim genç biri oturuyordu. Beyaz giymişti, her şeyi beyazdı; şapkası da… Evet, bir denizciydi bu; o küçüklüğümden beri çok sevdiğim denizlere ait biri… İlk kez, beyaz rengi çok sevmiştim; bu genç denizci beyazı kesinlikle çok güzel taşıyordu. Odayı ve genç denizciyi incelerken, Sinan hoca telefonu kapatmıştı.
 
-                      “Hoş geldin Rose! Yeniden hoş geldin. Umarım dans etmeyi özlemişsindir; çünkü bu sene bir “pas de deux” yapacaksın; ve inan, bu hiç kolay değildir! Çok çalışman gerekecek.” 
 
Tanrım! Bir “pas de deux”… Bu, bir balerinin yapmayı hayal edebileceği en güzel şeydi. Bir baletle, o kocaman sahnede yalnız dans etmek! Birbiri ardına eklenen dönüşler, zıplamalar, adımlar, ve selam… En güzeli de sahneye atılan çiçekler olurdu zaten. İnanamıyordum! İnanamıyordum ama konuşmak zorundaydım o anda.
 
-                      “Merhaba hocam. Gerçekten dans etmeyi çok özledim ve inanın, en iyisini yapmaya çalışacağım.”
 
-                      “Biliyorum Rose, eminim, çünkü seni tanıyorum, seni tanıyor ve sana güveniyorum.”
 
-----
 
Bana bundan sonra ne söyleyeceğini bilmiyordum.  Odama gidip eşyalarımı yerleştirmeliydim; ama gözlerim hala beyaz üniformalı denizcideydi. Sanırım, nedenini bilemesem de, Sinan hocanın bizi tanıştırmasını istiyordum. Siyah saçlı, mavi gözlüydü genç denizci ve o deniz gözler, o anda kesinlikle beni izliyordu. Sinan hoca, düşüncelerimi anlamış gibi söze başladı.
 
-                      “Sizi tanıştırmalıyım Rose. Bu Bay Emre Erten. 24 yaşında bir denizci kendisi. Benim çocukluk arkadaşım olmasına rağmen, artık en yakın dostu deniz oldu onun ve onu üç aydan önce gördüğümde, inan seviniyorum!”
 
-                      Emre, bu da Rose Can… Bu okulda tanıdığım en zarif, en mükemmel balerindir. Bu yıl, bir “prima balerin” olacak. Çok genç daha; ama gerçekten güzel dans ediyor. Onu bir kez izlemelisin! Bu yıl, İstanbul Kültür Başkenti etkinliklerinin bahar teması için Opera ve Bale binasında düzenleyeceğimiz prömiyerde de bir “pas de deux” yapacak. Burada olmaya çalış!”
 
Farklı kültürlerde bile olsa, bazı duygular ortaktı galiba… Birbirimize bakıp gülümsedik genç denizciyle. Emre… Sevmiştim bu ismi. Sanırım, genç denizciyi sevmiştim aslında. İkisine de gülümseyip, odadan çıkarken, duyduğum cümleler Emre Erten’e aitti.
 
-                      “Geleceğim Sinan! Operadaki gösteride kesinlikle burada olacağım…”
 
 
10 Ekim 2009/ İstanbul’da bir Yunan Kızı
 
Bu odayı seviyorum! Kesinlikle seviyorum… Yatağım boğaza bakan pencerenin yanında duruyor. En büyük karmaşaya ve derinliğe inat sessiz, mavi bir huzur var sanki o sularda… Hele ki o köprü… Geceleri yakılan ışıklarıyla insanı alıp bambaşka dünyalara götürüyor sanki… Çocukluğumda babamın başucuma oturup ben uyuyana dek anlattığı Peter Pan masalındaki Tinkerbell karakterinin büyüsü gibi… Tek fark, burada her şey gerçekti… Uzanıp dokunuvereceğin kadar gerçek…
 
Başucumdaki masanın üzerinde, en yakın arkadaşımla çekilen fotoğrafımız var. Eleni… Dokuz sene önce İstanbul’a geldiğim gün, onu Atina’da bıraktım; Ege’ye komşu ve farklılıkların içinde bir ahenk taşıyan o ülkede… Onu ve tüm hayatimi… Annemin, küçüklüğümden beri hayalini kurduğum balerinliği, babamın ülkesinde gerçeğe dönüştürmemi istemesiyle birlikte, ilköğretimi bitirince Türkiye’ye, babaannemin yanına yerleşmiş, bir sene boyunca Opera Bale’nin kurslarına devam ettikten sonra, girdiğim sınavı en yüksek notla kazanmıştım. Lisede başlamıştım konservatuara, ve bugün İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı üniversite üçüncü sınıf öğrencisiydim.  Okula kabul edildikten sonra, babaannemin yanından ayrılıp yurda yerleşmiştim. Şehrin büyüklüğünü öyle güzel ispatlıyordu ki yollar… İki yaka arasında bir ömür geçiyordu sanki sabah trafiğinde… Yıllar geçtikçe alışsa da insan o trafiğe, köprülerin etrafındaki o eşsiz manzaraya dalıp gitmektense, yarım saatlik tatlı bir uykunun kucağına yuvarlanmayı tercih ediyordu genellikle çalışanlar… Farklı bir yaşam vardı bu şehirde… Daha ilk geldiğim gün anlamıştım aslında beni burada çok güzel şeyler beklediğini… Hani derler ya “Taşı toprağı altın şehir” diye… Öyle işte…
 
Dört elementin kentiydi burası… Hava, su, toprak, ateş… Boşuna kazanmamıştı 2010 Avrupa Kültür Başkenti olabilme gururunu bu şehir. İnsana dört mevsimi yaşatan bir hava, kuraklığın en büyük tehdit haline gelmeye başladığı yıllarda insanın içini ferahlatacak bir su cenneti, dünyadaki en büyük ekonomik krize rağmen bereketini damla damla da olsa koruyacak, Türklere ait, en büyük özveriyle ve en güzel mücadeleyle alınmış topraklar, ve her şeyi yakıp küle çevirebilecek, tarihte en derin izi bırakabilecek gücüyle ateş…
 
Küçükken babamın hep anlattığı gibi, baktı mı bir daha bakası geliyordu insanın bu şehre… İlk gördüğünde seni yutuverecekmiş gibi gelen kalabalığa ve yaşamın akıp giden hızına rağmen, zaman geçtikçe bir parçası oluyordu bu şehrin insan… Ona gelenleri içine alan, kucaklayan bir karakteri vardı İstanbul’un… Farklı kültürlerin, medeniyetlerin kenti unvanına sahip olması boşuna değildi…
 
Yatağımın yanındaki duvarda, sevdiğim herkesin resmi asılıydı. Annem, babam, büyükannem, ağabeyim, bale öğretmenlerim ve tüm arkadaşlarım… Bu odaya geldikten üç gün sonra yapıştırmıştım onları duvara; bu odada yaşamayı üç gün sonra kabullenebilmiştim çünkü… Öylesine yalnız hissetmiştim ki burada kendimi ilk başta. Sevdiğim her şey, sevdiğim herkes çok uzaktaydı ve ben ulaşamıyordum onlara özlediğim her an… Korkuyordum; yalnızlıktan küçüklüğümden beri korkuyordum ben. Öyle zordu ki doğduğun topraklardan ayrılmak, yılların sana bağladığı alışkanlıklardan sıyrılmak ve adapte olmayı öğrenmek bambaşka bir şehre, bambaşka bir ülkeye ve kültüre… Babamın bir Yunan kızına âşık olmasıyla başlamıştı bu kültür ahengi bizim ailede… Stella… Hayatının en deli çağlarını Ege’nin iki yakasında yaşanan bir aşkla geçirmişti babam, ve o aşkın meyvesi olmuştum ben… Annem gülleri çok sevdiğinden, ve onların birbirleriyle iletişim kurmalarını sağlayan ilk dil İngilizce olduğundan, benim adımı bu dilde gül anlamına gelen Rose koymuşlardı… Yunanistan’da yaşamayı seçmişlerdi annemle babam, ve yapılan bu tercihle birlikte orada doğmama rağmen, Türkçe de anadilim gibi olmuştu benim…  Beyaz tenli, mavi gözlü, melek sesli bir annenin Yunanca ninnileriyle uyurken, Türk olduğunu yüreğindeki o kor saçan aşka rağmen hiç unutmayan, gün geçtikçe onu daha çok yaşatan bir babanın masallarıyla büyüyen bir bebek, iki kültürü de taşıyordu yüreğinde. 
 
Bir süre bocalamıştım bu şehre adapte olabilmek için. Sonra, yüreğimdeki tüm özlemlere ve tüm korkulara rağmen, artık hayatımın “dans etmek” olduğunu kabullendim Sinan hoca’nın o müthiş sözleriyle. Ve resimlerim, uzakta kalan eski hayatıma beni yakınlaştıran en özel şeyler oldular o gün. Resimlerim ve kalbimdeki hatıralarım…
 
-                      “Selam Rose! Bak, sana beyaz güller getirdim; senin sevdiklerinden…”
 
İçeri giren Melek’ti. Benden bir sınıf altta okuyordu ve aynı odayı paylaşıyorduk. Ailesi Selanik göçmeni olan Melek, Türkiye’de doğmuştu. Bembeyaz, bebek saflığını andıran yüzünde çocukluğumun en temiz dostluklarını, hayallerimi buluyordum sanki. Gülüyordum onunla olduğum zamanlarda, tatlı, hoş bir huzur veriyordu insana. Ders saatleri dışında neredeyse tüm zamanımızı birlikte geçiriyorduk zaten. Giyim tarzlarımız, gülüşümüz, konuşmalarımız, hatta adım atarken bize seslenenlere cevap vermek için yaptığımız bale figürlerini andıran ani dönüşlerimiz ve ayakuçlarımız dışa dönük olarak attığımız ördek misali adımlarımız bile benzemeye başlamıştı gün geçtikçe. Öyle ki, Sinan hoca bir gün “ikizler” demişti bizi gördüğünde…
 
-                      “Selam Melek! Tanrım, bu güller çok güzel kokuyor, çok teşekkür ederim.”
 
Gülleri alıp beyaz porselen vazomun içine koydum ve yatağımın karşısında duran küçük ahşap masanın üzerine yerleştirdim; ağabeyimin armağan ettiği balerin tablosunun asılı olduğu duvarın tam altındakine. Ufak şeylerle hayatıma yaklaşmayı, özlediklerime yaklaşmayı seviyordum. Ve altı yıl sonra, bu odayı da kesinlikle seviyordum ben. Melek ile kendime iki bardak bergamut aromalı çay hazırladım; ve pencerenin önündeki denize bakan koltuklara geçip konuşmaya başladık yine. Dışarıda esen hafif rüzgâr camlara vuruyor ve derinden gelen melodik, ıslığa benzer bir ses eşlik ediyordu konuşmamıza.
 
-                      “Biliyor musun Melek? Bu yıl 7 Mayıs günü Kültür Başkenti Projesi için yapılacak ilk gösteride bir “pas de deux” yapacağım. Odasına gittiğimde Sinan hoca söyledi! Ve bir denizciyle tanıştım onun odasında; öyle tatlı gülümsüyordu ki Melek… Biliyor musun? Sanırım o da gelecek galaya! Emre Erten…”
 
-                      Rose… İnanmıyorum! Her iki haber de süper! Önce, bu Emre Erten kim? Ve sonra; çalışmalar ne zaman başlıyor?”
 
………….
 
Bildiğim her şeyi anlattım ona bu gece; genç denizci Emre Erten'i, ve çalışmaların Kasım ayının ilk günü başlayacağını... Gece yarısından çok sonra, sabaha karşı dörtte, gün İstanbul şehrine günaydın demeye hazırlanırken yattığımızda, sanırım Melek de ben de, Emre adlı o genç denizcinin beni etkilediğini biliyorduk. Bilmediğimiz tek şeyse, o genç denizcinin hissettikleriydi… Ve bunu öğrenmemiz için kesinlikle çok beklememiz gerekmeyecekti…
 
 
8 Kasım 2009/Dostluk Saklı Bu Şehrin Kanatları Altında…
 
-                      “Omuzların Rose! Omuzların!  Daha dikkatli olmak zorundasın!”
 
Biliyordum, biliyordum ama dengede kalmayı unutmuştum galiba! Bu uzun dönüşü yaparken dik durmayı hiç başaramıyordum ki… Bir haftadır dans ediyordum ama hala Sinan hocanın istediği kadar iyi değildim. Zor bir hareketti bu; arka arkaya dört dönüş yapıp zıplamam ve aynı dengeyle yere inmem gerekiyordu. Dik durmalıydım dengede kalmak için, ama bir türlü yapamıyordum ki… Benim solo dansımın bir hareketiydi bu. Ve benden sonra Defne, Lena, Kerem ve Siena Leyla’nın dansları vardı. Defne’yi çok seviyordum. Kıvırcık siyah saçları, bir balerin olduğunu yansıtan zarif ve incecik boynu, ışık saçan kahverengi gözleri vardı. Bu okula kabul edildiğim ilk senenin ikinci döneminde tanışmış ve bir daha da ayrılmamıştık zaten… Çok farklıydık aslında Defne’yle; ama ona ne zaman ihtiyacım olsa, bir yerlerde buluyordum onu.
 
Esmer, yeşil gözlü Kerem’le birlikte dans eden Lena, kesinlikle çok özeldi benim için. Onu tanıdığımdan beri, dördüncü sınıf öğrencilerinden Güney Amerikalı Paul ile birliktelerdi. Öyle güzel bir çiftti ki onlar… Hep hayalini kurduğum “farklı kültürlerin aşkı” onlarda hayat bulmuş, aşkın kültür farklılığı tanımadığının en güzel ispatı olmuşlardı benim için bu şehirde. Bir Amerikan ailesinin yaşamak için Türkiye’yi seçmiş olması çok şaşırtmıştı önceleri beni. Öyle ya, herkes yurt dışına gitmek için ölüp bitmiyor muydu son yıllarda? Ancak Paul’ün ailesinin kökeninin Beyrut taraflarına dek uzandığını ve yalnızca zorunlu bir Amerika seyahatiyle orada doğmuş ve büyümüş olduğunu öğrenince, yıllar sonra bu öze dönüş beni yalnızca mutlu etmişti. Amerika’da okurken buraya geri dönmeye karar veren ailesinin ısrarlarına engel olamamış, konservatuardaki kaydını sildirip burada yeniden sınavlara girmek ve yeniden birinci sınıftan başlamak zorunda kalmıştı. Yeni bir ülkeye adapte olma sürecinde aşk ona yardımcı olmuş, onu kucaklayan bu şehirde sevgilisine ulaşmak için Türkçeyi daha büyük bir hevesle öğrenir olmuştu. Yarım yamalak kurduğu bazı cümlelere rağmen çok kısa sürede çok yol almıştı ama. Lena ise sarışındı ve çoğu balerin gibi uzun saçlıydı. Aynı sınıfta olduğumuz ders saatleri dışında az görüşebiliyorduk onunla. Ama biliyordum ki, onu her aradığımda o telefonu açacaktı. Aynı şeyleri düşünüyorduk, aynı şeyleri hissediyorduk onunla çoğu zaman ve biliyordum ki, beni çok iyi anlıyordu.
 
Siena Leyla’yla çok şey paylaşmıştım bu okulda, ve tüm dans hareketlerini birlikte çalışırdık ilk günden beri. Tıpkı benim gibi kültürlerarası bir aşkın ürünüydü Leyla. Kendisinin Türk olduğunu üzerine basarak söylese ve buna inansa da, çok yakışıklı bir İtalyan gencin güzeller güzeli bir Türk kızına âşık olmasıyla başlayan ve Türkiye’de evlenip bu ülkeye yerleşmeleriyle devam eden bu hikaye, Siena Leyla’nın doğumuyla daha da özel bir hal almıştı. Uzun, simsiyah ve dümdüz saçları, bembeyaz pamuk gibi teniyle, İtalyan güzellerine ait yanını da tüm açıklığıyla gösteriyordu aslında. Kendine ait bir hayati vardı Leyla’nın, kendi arkadaşları vardı tıpkı benim olduğu gibi. Ama biz, beraber olmayı seviyorduk onunla.  Bu şehir toplamıştı bizi bir araya sanki. Dostluk vardı bu şehrin kanatları altında… En zor, en güzel anları paylaşmamızı, ve bizden sonra geleceklere izler bırakmamızı sağlayan bir dostluk…
 
Defne, Lena, Kerem ve Siena Leyla dışında birçok dansçı vardı salonda. Hepsini tanıyordum ve hepsi de beni tanıyordu. Birkaçı gelip, hep benim gibi dans etmek istediklerini söylemişti birkaç kez. Onlara gülümsemiş, “Dans ederek yaşıyorum; sadece bu yüzden böyle görüyorsunuz beni!” demiştim bir gün onlara… Doğruydu bu; dansla yaşıyordum ben, dansla nefes alıyordum…

Tüm bunları düşünürken, Lena ve Kerem’in dansı bitti ve Sinan hoca yarın saat dokuzda burada olacağını söyledi bizlere. Her zamanki gibi, saat sekizde burada olup bir saat egzersiz yapacak ve saat dokuzda büyük koreograf geldiğinde hazır olacaktık. Bale ayakkabılarımı ve bale eteğimi elime alıp çıktım salondan. Ayaklarım su toplamıştı ve canım çok acıyordu. Koridorda asılı olan o çok sevdiğim balerin resimlerine bile bakmadan odama gitmek için hızlı hızlı yürürken, Madamme Suzanne’in sesini duydum.
 
-                      “Selam Rose, nasılsın?”
 
-                      “Merhaba Bayan Suzanne. Uzgunum ama hic iyi degilim. Bu sene bir “pas de deux” yapmam gerekiyor; ama ayaklarım çok acıyor. Sanırım dans edemeyeceğim artik!”
 
-                      “Hayır! Dans edeceksin. Bunu başarabilirsin sen. Biz görmek istiyoruz o sahnede seni. Tamam?”
 
-                      “Peki Bayan Suzanne. Teşekkür ederim.”
 
Bayan Suzanne, konservatuarın hocalarındandı. Henüz onun öğrencisi olmamıştım, ama Sinan hoca beni onunla tanıştırdığından beri benim psikologum olmuştu sanki. İngiliz Kraliyet Balesi’nin en eski dansçılarındandı. Orada tanıştığı bir Türk dansçıyla yaptığı evlilik sonucunda hayatı Türk topraklarına dokunmuştu. Daha bu ülkeye ve bu şehre ayak bastığı ilk gün bu şehrin doğallığına hayran kaldığını dile getirirdi her fırsatta yarım yamalak Türkçesiyle…  İstanbul Devlet Konservatuarı ile yaptığı antlaşma sonucunda her ayın bir haftasını bizim okulda bizlere ders vererek geçiriyordu. Ne zaman başaramayacağımı hissetsem, bir yerlerde karşıma çıkar ve ben onun yanından ayrılırken hep devam etmeyi seçmiş olurdum.  Farklı bir enerjisi vardı onun, sanki bir melek dokunmuş gibi hissettiren, insana her vazgeçtiğinde “Dur, sakın vazgeçme, devam et” duygusu hissettiren tuhaf bir yanı… İnsan hakikaten hayatına bir meleğin dokunduğunu hissediyordu. Eski İstanbul’a ait, İstanbul’un daha Osmanlı’ya ait olduğu dönemlerde haremin en masum kızını anımsatan bir zerafeti vardı kadının… Güç veriyordu bana o; ve kesinlikle çok özeldi.
 
Kaldığımız yurdun koridorunun sonundaki odamın kapısını açtığımda, yerde beyaz bir zarf buldum. Kimden geldiğini bilmiyordum. Melek odada değildi, derste olmalıydı. Zarfın ona olacağını düşünüp yüzümü yıkamak için duşlara yönelirken, zarfın yanına konmuş küçük kağıdı gördüm. Üzerinde
 
 “Rose bu mektup sana aitmiş. Sinan Ersoy” yazıyordu.
 
Bir mektup mu? Bana mı? Sinan hocadan mı? 
 
Yatağımın üzerine,  balerin olduğumu anlatan bir şekilde oturdum yine. Sessizce, ama büyük bir merakla zarfı açtım. Çok düzenli ama hiç tanımadığım bir el yazısıydı içindekiler. Okumaya başladım:
 
“Sevgili Rose,
 
Bir denizci gibi yazacağım sana. Ne yazacağımı bilmiyorum ama yazacağım. Denizcilerin hayati denizlerdir hep. Sonsuza kadar denizlerdir. Bir balerinin hayatıysa sahne… Hayatımda ilk kez, bir balerinin hayatı beni bu kadar etkiledi… Sanırım, bir balerin beni bu kadar etkiledi. Sinan çocukluk arkadaşım benim. Ve o gün beni seninle tanıştırdığı için ona teşekkür ettim. O odaya, o gün girmemi sağladığı için Tanrı’ya, ve seni bana en ummadığım anda, en ummadığım mekanda getirdiği için bu güzel İstanbul şehrine de… Saçlarını bir balerin gibi toplamıştın o gün; yüzünün bütün masumluğunu görebilmiştim gülümsemende. Ve eminim, saçların toplu olmasaydı da görebilirdim. Sen odadan çıktıktan sonra, Sinan’a, bir balerinin bir denizciyi sevip sevemeyeceğini sordum. Bana, buna sadece bir balerinin cevap verebileceğini söyledi.  Senin gülleri ve melekleri sevdiğini, denizi de sevebileceğini söyledi bana. Zarif şeyleri severmişsin… Rose; ben bir denizciyim. Sevdiğim insanlara istediğim kadar yakin yaşayamıyorum hiç; onlara uzak olmayı ama hep onları çok sevmeyi öğrendim hayatta. Bugün, bu denizi bir balerinle paylaşmak istiyorum ilk kez. Bilmeni istiyorum; buralarda fırtına olacak bazen, yağmur yağacak, ya da kar… O zamanlarda yanına gelemeyeceğim belki; İstanbul çok uzak olacak bana… Ama bil ki kalbimde olacaksın sonsuza kadar… Ve güneş yine doğduğunda, hemen bu şehre, yanına geleceğim. Çünkü seni seviyorum. Ve biliyorum ki, balerinler güçlü olurlar. Bu yüzden sana soruyorum şimdi Rose; bir denizcinin balerini olmak ister misin sen? Ve bana, sana “balerinim” diyebilmem için izin verir misin acaba?
                                                                                             
Emre Erten”
 
----
 
Mektubu anlamak için ikinci kez okumak zorunda kaldım; doğru anladığıma emin olmak için. Emre Erten’e, etkilendiğim o genç denizciye ait ilk mektuptu bu.  Ve benim ona yazacağım cevaptan sonra, kesinlikle diğerleri olacaktı. Emre, mektubun içine, ona nasıl ulaşacağımı bilemeyeceğimi düşündüğü için mail adresini de eklemişti. Bilgisayarın başına geçip oturdum ve aklıma gelen ilk cümleyle yazmaya başladım.
 
“Sevgili Emre,
 
Sinan hocanın dediği gibi, buna ancak bir balerin cevap verebilirmiş. Ve o haklı; gülleri ve melekleri seviyorum ben. Bir balerinim çünkü.  Ve güllerle melekler balerinlere ait gibi geliyor bana. Ve ben, denizi hep severdim; minik bir balerinken bile… Bir balerin gibi yaşamayı seviyorum ben. Gülümsemeyi seviyorum; dans etmek gibi çünkü. Ve biliyorum ki, denizlerde fırtınalar olacaktır. Bu şehir elini uzatsan dokunamayacağın kadar uzağında kalacaktır bazen. Özletecektir bana sevdiğimi… Ama ben bir balerinim; ve balerinler düşmekten korksalar bile dans ederler. Düşseler bile, yine kalkıp devam ederler dansa. Taa ki, bir daha dans edemeyecekleri güne kadar. Ve o günü düşünüp vazgeçmezler dans etmekten asla.
 
Denizlerde fırtınalar olduğunda yanımda olamayabilirsin; ihtiyacım olan tek şey kalbinde olduğumu bilmek olacaktır. Yanımda, bu şehirde olmasan da, yanında, olduğun şehirde olduğumu hissetmek...  Çünkü tıpkı dediğin gibi, ben bir balerinim ve bir balerin gibi güçlü olmalıyım eğer sen uzaktaysan.  Ve sanırım, yapabilirim… Sinan hocaya çok saygı duyuyorum; ve ona benim için de teşekkür etmeni isterdim genç denizcim… Bana seni getirdiği için Tanrı’ya ve bizi buluşturan bu görkemli şehre de tabii ki…
 
Bana denizleri anlat,  olur mu?
                                                                                              Balerinin”
 
Hayat, pamuk ipliğine bağlı yaşarken pamuk helva tadında sürprizler sunardı insanlara işte… Ben Emre’nin fırsat buldukça maillerini kontrol edeceğini ve bana cevap yazacağını düşünürken, o beni her seferinde şaşırtacak ve zamana ayak uydurup gün geçtikçe modernleşen bu şehirde, geleneklerin en güzelini yaşatmaya devam ederek benim her mailime bir mektupla yanıt verecekti…
 
Bu koca İstanbul şehri, ilk kez yalnızlığımı hiç beklenmedik bir şekilde benden çekip almış, bana aşkın en güzel haliyle göz kırpmaya başlamıştı…
 
4 Aralık 2009/Sevgi Yumuşatır Kalpleri…
 
Yazdığım bu mailin üzerinden bir aydan fazla zaman geçmişti. Bütün bir günü dans ederek geçiriyordum; akşamlarıysa Melek’le zaman geçiriyordum genelde. Sinan hoca, Emre’yle olan ilginç ilişkimi öğrenmişti. Tam bir hafta önce beni odasına çağırmış, bana Emre’den gelen beyaz bir gül vermişti…
 
-                      “Emre bu gülün sana benzediğini söylememi istedi. Bir tane de onda varmış, ve ona seni hatırlatıyormuş”
 
Gülümsüyordu bunları bana söylerken.  Derslerdeki o sert adam, böyle yumuşacık gülümsüyordu.  Sevgi böyle bir şey olmalıydı galiba; en sert şeyleri bile yumuşatabilen… Güle tutturulmuş bir not vardı Emre’nin yazdığı:
 
“Denizlere ait bir güle, gülümse balerinim. Seni seviyorum”
 
Odadan çıkarken gülümsüyordum…
 
 
 
31 Aralık 2009/İstanbul’da Değişim Rüzgarları Eserken…
 
Yılın son günü… Yarın, yeni bir yıl olacak. Son hızla değişmeye başladı bu şehir. 2010 için müthiş bir hazırlık devam ediyor. Yeni bir yıla girecek olmanın da ayrı bir heyecan kattığı bu kentte, ilk kez bu kadar büyük bir organizasyonun yapılacak olmasının getirdiği “Her şey mükemmel olmalı, burası İstanbul, medeniyetlerin beşiği” düşüncesi yediden yetmişe herkesin içine işlemiş durumda sanki… Işıklar gecenin karanlığını öyle güzel aydınlatıyor ki… Sokaklar olmadığı kadar temiz tutulmaya çalışılıyor. Gerçekleştirilecek proje ve organizasyonların hazırlıkları büyük bir özenle sürdürülürken, şehir tüm hızıyla Avrupa Kültür Başkenti olmaya hazırlanıyor. İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nde konservatuar öğrencilerinin 7 Mayıs’ta sergileyeceği gösteri için çok sıkı çalışıyoruz.
 
Öyle çok dans ediyorum ki, uyumayı unutuyorum bazen. Sinan hoca mükemmel bir koreograf, ve “mükemmel” olmasını istiyor her hareketimizin. Kızıyor, bağırıyor bazen bana; ama biliyorum ki en iyisini istiyor benim için. Sabah dokuzdan öğle yemeğine kadar dans ediyorum. Bir saat ara verdikten sonra saat altıya kadar yine dans… Bale salonundaki her resmi, piyanonun üzerindeki çiçekleri, yerdeki taşları bile ezberledim artik. Bugün kostüm provamız vardı. Beyaz bir bale kıyafeti yapılmıştı benim için; bir prensesin gelinliğine benziyordu sanki. Birlikte dans ettiğim Kerem’e ise, siyah bir takım hazırlanmıştı. Öyle güzeldi ki kıyafetler, rüya gibiydi sanki.
 
Emre’den sadece bir kart alabildim. Denizlerden gelen mektuplar iki ayda ancak ulaşıyordu zaten. Bana İngiltere sahillerinden yazmıştı o kartı. Bir balıkçının hayatini kurtarmışlar; teknesi batmak üzereymiş genç adamın. “Hayat kurtarmak güzel, ve onu kurtardığımdaki gülümsemesi bana seni hatırlattı balerinim” yazmış.
 
Sanırım, genç denizcimi çok özledim ben…
 
 
1 Ocak 2010/Yeni Bir Güne Uyandı İstanbul Şehri
 
“Balerinim;
 
Yılın ilk günü bugün, ve bence umudun da ilk günü. Bugün rüzgarlı bu deniz ve ben yanında olamıyorum. Ama bazen hayat, sabretmemizi istiyor bizden. Umut etmemizi istiyor. Dört yıldır bu denizlerin bana öğrettiği tek şey var balerinim. Hayat, karşılaştığımız fırtınalarla değil, gemiyi limana ulaştırıp ulaştıramadığımızla ilgileniyor bizim. Ve ben, seviyorum sabretmeyi; çünkü sonunda hep sevdiğim insanlar oluyor beni bekleyen.  Sen varsın şimdi… Ve unutma Rose, sen bir balerinsin; balerinlerse güçlü olmalıdırlar. En zor hareketleri düşmeden yapabilmek için güçlü olmalıdırlar. Nefes aldığın sürece dengede kalmayı unutma balerinim; unuttuğun zamansa, odanın denize bakan penceresine gidip gökyüzüne bak. Hava açık olduğu günlerde umudu göreceksin orada; ve sana güven yollayacağım denizden esen rüzgarla. Senden tek istediğim gülümsemen balerinim; çünkü ben senin en çok gülümsemeni özlüyorum buralarda.
 
Dansının neredeyse bitmek üzere olduğunu yazmışsın bana. Biliyor musun; seni, mavi gözlü o zarif balerinimi sahnede görmek istiyorum. Eğer dün gece seni yıldızların arasından izlediğim gibiysen, sadece mükemmel olabilirsin. Ve eminim, öylesin balerinim…
 
Bugün yeni yılın ilk günü, ve bence umudun da… Gözyaşlarını durdurup, özlemlerini kalbine sakla sevgilim, unutma; özlediklerine ne kadar uzak olursan,  onlar sana o kadar yakındadırlar. Çünkü kalbin, sana çok yakındadır balerinim. Tıpkı senin şu anda benim bu kadar yakınımda, bu kadar kalbimde olduğun gibi.
 
Mutlu yıllar balerinim; gözlerini kapat, sana umudu yolluyorum bugün…
 
                                                                                              Emre”
 
Gözlerimi açtığımda, Melek’in başucuma bıraktığı zarfı bulmuştum. Yeni bir güne uyanmanın en güzel yanı, sevdiğin birinin bir yerlerde nefes alıyor olduğunu bilmekmiş, anladım bu sabah… İstanbul şehri tüm ihtişamıyla yeni bir yıla, yeni bir güne uyandı. Denizin rengi daha bir mavi, gökyüzü daha aydınlık, yeşiller daha bir yeşil bu sabah bu şehirde. İstanbul kendini tanıtıyor Avrupa’ya. Yıllardır süren hükmünün ihtişamını duyurmaya başlıyor bugün. Kız Kulesi daha bir gizemli… Fransız Sokağı daha hareketli ve Haliç’in eşsiz bir panaromasını sunan Galata Kulesi daha bir kalabalık sanki… Boğaziçi köprüsü can acıtan olaylara değil, sevgiye şahitlik ediyor bu sabah… Köprü altı çocuklarının bile dillerinde tanıdık melodiler… Yeditepe en görkemli yeşilliğiyle göz kırpıyor orada oturmuş simit peynir yiyen, yeni tanıştıkları her hallerinden belli olan bir çift sevgiliye… Bağdat Caddesi alışılmıştan bile daha kalabalık… Topkapı sarayı en özenli kıyafetini kuşanmış selam veriyor onu ziyarete gelen turistlere… Çırağan Sarayı yılın ilk düğününe hazırlanıyor pür telaş… İstanbul, yeni bir güne “günaydın” diyor kısacası, yepyeni bir coşkuyla bu defa…
 
 
4 Mart 2010/İstanbul’dan Çok Uzakta Bir Yerde…
 
- “Rose!  Rose! Telefona çağırıyorlar seni…”
 
Bale kıyafetlerimi hazırlarken bana seslenen Melek’ti.
 
Bir telefon? Yoksa arayan Emre olabilir miydi? İki aydır sadece bir kez yazabilmiştim ona, o kadar sıkı çalışıyordum ki; akşamları odaya geldiğim gibi uyuyordum. Koşarak telefonların olduğu odaya gittim.
 
- “Alo?”

- “Rose! Benim Eleni. Beni unuttuğunu düşünmeye başlamıştım artık!”
 
- “Tanrım Eleni! Seni nasıl unuturum; ama bu aralar öyle çok dans ediyorum ki, Emre’ye bile sadece bir kez yazabildim ”
 
- “Emre? … Rose, o da kim? Neler oluyor?”
 
Eleni en yakın dostumdu benim. İnsanı büyüleyen, hayatına yepyeni bir renk katan bu şehre yaptığım ilk yolculukta, İstanbul’dan çok uzakta bir yerde, Yunanistan’da bıraktığım hayatıma ait en özel insandı. Ve böylesi bir dostluk, bir insanın sahip olabileceği en güzel şeydi. Beş dakika konuştuk onunla telefonda; düşünceleri ve olayları nasıl o kadar özetleyebildiğime sonradan şaşıracağım bir hızda her şeyi anlattım ona. Ve telefonu kapatırken, operada 7 Mayıs’ta sergilenecek olan gösteriye çağırdım onu da.  En yakın dostumdu… Ve tıpkı ailem gibi, o gün orada olmayı hak ediyordu. Kesinlikle hak ediyordu.
 
 
10 Nisan 2010/ Dolunayda İstanbul Şehri …
 
Elimdeki dört uçak biletini postaya verdikten sonra, okula geri döndüm. Biletler, annem, babam, ağabeyim ve Eleni içindi. Bir hafta içinde onlara ulaşırdı sanırım. Biletlerini yollarken, o gün burada olmalarının onlar için iki ayrı mutluluk olacağını henüz bilmiyordum. Bu şehrin, hayatıma böylesi bir sürpriz hazırlayacağını hayal bile edemezdim…
 
Gösteriye bir aydan çok daha az zaman kalmıştı. Kostümlerimizin son provaları yapılıyor, her gün sabahtan akşama kadar sekiz saat dans ediyorduk. Sinan hoca yine çok iyi bir iş çıkarmıştı, kesinlikle büyüleyici bir koreografiydi 7 Mayıs’ta sergilenecek olan. Emre’den gelen mektupları odamdaki sandıkta saklıyordum ve ne zaman onu özlesem birini alıp yeniden okuyordum. Bugün de öyle yaptım ve altı saat dans ettikten sonra, odama gidip bir hafta önce elime ulaşan son mektubunu açıp okumaya başladım.
 
 “Balerinim” diye başlıyordu yine; her mektubunda olduğu gibi.
 
“Şimdi gece buralarda… Denizin ortasında yıldızlarla konuşuyorum, çünkü burada sevgiyi paylaşacak kimse yok. Ve ben seni yine çok özledim. Yıldızlardan birinin üzerine oturup, seni görebilmek ve seni ne kadar çok sevdiğimi söyleyebilmek isterdim.
 
Biliyor musun? Ben küçükken, babam bir gece ben uyumadan önce bana, “sevdiğin insanlara bunu göstermek için yarını bekleme; çünkü yarın bugünkü kadar yanında olamayabilirler” demişti.  İşte bu yüzden, sana seni ne kadar çok sevdiğimi her gün söylemek isterdim.  Çünkü bunu babama yapabilme şansım pek olmamıştı balerinim… Ve bunu bana daha önce söylemiş olmasını dilerdim onun; meleklerin arasına karışmadan önce…
 
Dün çok yakın iki arkadaşım kavga ettiler; sadece birbirlerini yanlış anladıkları için hem de... Bense fark ettim ki, insan en çok en yakınındakileri kırdığını fark etmiyor. Tıpkı benim gibi… Küçükken, babamın bana uyumadan önce bir tek kez sarılmasını isterdim. Ya da içten bir gülümseme, hiç beklemediğim bir anda. Ama o, bunları yapmak için hep özel bir günü beklerdi. Ve hiç anlamazdı bunun beni ne kadar üzdüğünü… Bense, beni sevmediğini sanar ve korkardım. Onun beni aslında ne kadar çok sevdiğini sadece iki yıl önce, resmimizin arkasına yazdığı yazıyı bulduğumda öğrenebildim ben.
 
“Sen kalbimsin oğlum; ve insan kendi kalbine sevgisini çok gösteremez”.
 
Bu satırlar ağlatmıştı beni o gün. Ve o günden beri, sevdiklerim ağlamasın diye her gün söylüyorum onlara sevgimi. Sen de öyle yap balerinim; çünkü sevgi, yarına ertelenmeyi hak etmiyor.
 
Haydi; gökyüzüne bak simdi; yıldızlar seni ne kadar özlediğimi söyleyecekler sana.
 
Tatlı rüyalar balerinim…
                                                                                              Emre”
 
Mektubu yastığımın altına yerleştirip, camdan gökyüzüne baktım. Karanlık bir savaş meydanını andırıyordu İstanbul şehri dolunayda… Yüzyıllardır ne savaşlara şahitlik etmişti kimbilir bu topraklar… Güç uğruna, hırs uğruna, yurt arama mücadelesi uğruna ne sürgünler yaşanmış, ne canlar acımış, ne antlaşmalar yapılmış, ne imzalar atılmıştı bu şehir üzerine… Ama bu gece, asırlar sonra, gecenin en koyu karanlığında, en büyük savaşlar bitmiş, bize ait bu şehir, dile gelmiş en güzel cümleleri kuruyordu sanki bana…
 
“İstanbul, dünyanın neresinde olursam olayım, rüyamda gördüğüm şehir”… Ne güzel söylemişti yazar… Rüya şehrim bana en güzel hediyelerini sunuyordu birer birer… Ve başımı yasladığım camdan baktığım gökyüzünde, benim görebildiğim sadece bir yıldız vardı o anda…
 
 
2 Mayıs 2010/ “İstanbul’u Dinliyorum Gözlerim Kapalı”…
 
Bugün özel bir gün benim için… Eleni’nin doğum günü çünkü. Bu şehrin mesafeleri yakınlaştıran bir büyüsü var sanki. En özlediklerim hep en yakınımdaymış gibi hissettiren bir büyü… Ülke sınırlarının kalpleri ayıramayacağı gerçeğini öğreneli çok oldu… Her özlemde bir nefes İstanbul çekip içine, kapatıp gözlerini yanına gitmek en sevdiğinin… Yıllarca medeniyetlerin ve imparatorlukların kaynaşma noktası olmuş bu kent, nasıl olur da uzaklaştırır ki insanları birbirinden… Özel bir gün her şehirde özeldir zaten… 
 
İlk kez vaktim var bugün… Üsküdar vapuruna binip martılara simit atmak istedi canım… Fırladığım gibi yurttan, kulağımda en sevdiğim klasik müzikler, başladım yol almaya bu şehirde… İstanbul’u dinledim ben de bugün… Orhan Veli, sen ne güzel anlatmışsın bu şehri dinlemeyi…
 
“ İstanbulu’u dinliyorum gözlerim kapalı
  Serin serin Kapalıçarşı
  Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa
  Güvercin dolu avlular
  Çekiç sesleri geliyor doklardan
  Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları
  İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı
 
  İstanbulu’u dinliyorum gözlerim kapalı
  Kuşlar geçiyor, derken,
  Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık
  Ağlar çekiliyor dalyanlarda
  Bir kadının suya değiyor ayakları  
  İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı”
……..
 
Gezip dolaştığım her mekânda ayrı bir hayat buluyorum sanki… Geçmişten izler taşıyor bu şehir… En derin tarihi, en güzel yaşanmışlıkları saklıyor içinde… Her bir Arnavut kaldırımında ayrı bir ayak izi var… Ayrı bir kültür izi sanki… Yıllarca ayak basılmış bu taşlar, bu topraklar, dile gelmeyi bekliyor yüzyıllardır… Tıpkı Ayşe Kulin’in dile getirdiği gibi… Ben küçükken “mavi bir masaldı bu şehir”… Ben büyüdüm, o hala masal… Masallar tükenmez, tüketilemez ki…
 
7 Mayıs’a sadece beş gün kaldı. Eleni’ye aldığım hediye masamda duruyor, beş gün sonra ailemle birlikte buraya geldiğinde vereceğim ona.  Emre’den bir kart aldım, burada olacağını yazmış. Mutluyum; çünkü operanın kırmızı perdeleri “İstanbul Kanatlarımın Altında” adlı gösteri ile açılacağı gün, sevdiğim herkes burada olacak.  Başka ne isteyebilirim ki?…
 
7 Mayıs 2010/ “İstanbul: Dört Elementin Kenti”: Ve Perde…
 
İstanbul… Şarkılar söyleyen, gülen, ağlayan, dil, din, mezhep, ırk ayırımı yapmayan, yaptırtmayan şehir… Yüzyıllar boyu Rusya, Fransa, Kırım, Kafkasya, Romanya, Prusya ve daha unutulan pek çok ülkeden gelen gönülsüz sürgünlerin torunlarının tükenmişliklerine inat yeniden varoldukları, hayat buldukları şehir…
 
M.S. 4. yüzyılda İmparator Constantin tarafından yeniden inşa edilip, başkent yapılmış; o günden sonra da yaklaşık 16 asır boyunca Roma ve Bizans dönemlerinde başkentlik sıfatını sürdürmüş bu şehir, 1453’te Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedildikten sonra bu ülkenin ayrılmaz bir parçası, kültür mozaiği haline gelmişti. Çok eski dönemlerde, henüz Roma İmparatorluğu’nun başkenti iken, sonradan Bizans İmparatorluğu haline gelen Doğu Roma’nın yönetim merkezi olarak seçilmiş olması ise, bu şehrin dünyanın tüm imparatorluklarının gözdesi olabilecek güzellikte ve önemde bir şehir olduğunun en güzel kanıtıydı belki de… 1204 yılında Haçlıların eline geçip harabeye dönüştükten sonra bile, bu şehir kendini yeniden inşa etmeyi, adeta küllerinden doğmayı başarmış, kutsallığını kanıtlamıştı sanki tüm dünyaya…
 
İlk kuşatmalar çok daha eskiye dayansa da, 1453 yılında yapılan Osmanlı kuşatmasıyla şehir, yüzyıllar boyu süren yolculuğunda yeni bir döneme geçiş yapmıştı. Fetihten sonra, Bizans İmparatorluğu’na ait olduğu son dönemlerde görkemini yitirmiş olan kentte, eskiden kalma binalar ve surlar onarılırken, Bizans altyapıları üzerinde Osmanlı'nın temel kurumlarının binaları yükselmeye başlamış, Osmanlı kimliğine uygun bir gelişme gösteren İstanbul artık bu imparatorluğun başkenti olmuştu.
 
Bugün hala Türkiye’nin en güzel kenti sayılabilecek bu şehir, dört elementin kentiydi aslında. Hava, su, toprak, ateş… Ne kadar ironik değil mi? Türkiye’nin Avrupalı olup olmadığına dair onlarca yorumun yapıldığı, Türkiye’nin yıllar boyu Batı kültürleriyle olan o kopmaz bağının göz ardı edildiği günlerde, belki de en güzel cevaptı bu şehrin Avrupa Kültür Başkenti seçilmesi…
 
Avrupa Kültür Başkenti olma yolundaki temel koşul, aday şehrin Avrupa'nın kültürel zenginliğini ve çeşitliliğini içinde barındırmasıydı. İlk kez benim doğduğum ülkenin, Yunanistan’ın Kültür Bakanı tarafından ortaya atılan fikir, 2000 yılında uygulanmaya başlanmış, ve dokuz yıl sonra, benim diğer ülkemin en güzel şehri bu ünvana en yakışır şehir seçilmişti işte… İçinde 3000 yıllık bir tarihi barındırıyordu bu büyülü şehir… Pek çok medeniyete beşiklik etmiş olması, ve Asya ile Avrupa'nın kesişme noktasında yer alması gibi özelliklerin ona kazandırdığı avantajlarla Kiev'in önüne geçme şansı yakalamış, bu alanda kendini en güzel şekilde tanıtabilmesi için çok yönlü bir hazırlık sürecine girmişti İstanbul. Ana teması İstanbul'un tarihi, toplumsal ve siyasi açıdan özel bir kent olmasıydı, ve tüm projeler bu destansı hikayeyi anlatacaklardı.
 
“Toprak'ın “Gelenekler ve Dönüşüm”, Hava'nın “Göklerden Gelen”, Su'yun “Kent ve Deniz”, Ateş'in “Geleceği Şekillendirmek” anlamlarını simgelediği projede, İstanbul'un da yaşadığı çok kültürlü bir zaman yolculuğu anlatılmaktaydı. Simya ilmine göre, bu dört elementin bulacağı mükemmel uyumun insanlığa altın sağlayacağı vaat edilmekteydi.  Proje de, yıllar boyu ona göç edenlere “taşı toprağı altın” olarak tanıtılan, yüzyıllar boyunca pek çok devlete başkentlik yapmış, içinde sayısız toplumsal kültür katmanı barındırmış İstanbul'un, mükemmel uyumun formülünü bulduğu, ve başından geçen tüm olaylara rağmen dört elementin simgesel rehberliğinde, özünde varolan gizli formülü yeniden kurgulayıp, kültür ve sanat alanında dünyaya altın değerinde bir kültür başkenti olarak sunacağı anlatılmaktaydı. 21 Mart - 21 Haziran dönemi, hava elementinin temsil edildiği ve baharın gelişini müjdeleyen dönemdi. Devam eden etkinlikler süresince, kentin ruhani ve kültürel zenginliğini anlatan, üç semavi dinin değerlerine ve kutsal mekânlarına sahip çıkmış Anadolu toprağı üzerinde “Birlikte Yaşamak” kavramının gözler önüne serileceği bir dizi etkinlik gerçekleştirilecekti. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı öğrencileri olarak, bu toprakların tarihini anlatan bir gösteri düzenleme onuru bize aitti bu sene. Bu topraklar üzerindeki yüzyıllar boyu süren savaşları, perde arkası aşkları, mücadeleleri, dostluğu, ve bugüne dek anlatılamayan gizli kalmış satır aralarını anlatacaktık bizi tanımak isteyenlere. Öyle mükemmel bir koreografiydi ki… Kostümler en ince detayına kadar dikkat edilerek, konsepti en güzel yansıtacak şekilde hazırlanmış, müzik seçimi her sahneye göre öyle güzel yapılmış ve biz öyle çok çalışmıştık ki… İstanbul’u anlatıyor, İstanbul için dans ediyorduk… İstanbul, kendi koreografisini sergiliyordu şimdi…
 
7 Mayıs 2010… İstanbul Devlet Opera ve Balesi… Ve perde açıldı…
 
Duyduğum tek şey, çılgınca gelen alkış sesleriydi. Nasıl dans etmeye başladım, Kerem beni nasıl havaya kaldırıp döndürdü, yere tekrar nasıl indim ve dengede kaldım, ve nasıl selam verdik hiç hatırlamıyorum. Her şey, sadece mükemmeldi o anda.  Onlarca fotoğraf çekiliyordu aynı anda, ve onlarca çiçek atılıyordu sahneye.  Annemi, babamı, ağabeyimi, ve Eleni'yi gördüm en ön sırada. Tam yanlarında, Emre duruyordu, ve yine bembeyazdı.  Bale ayakkabılarımın tam önüne, beyaz bir gül düştü o anda. Sahneye atılan çiçeklerin arasında beni en çok etkileyen de bu olmuştu.  Eğildim, gülü alıp, kokladım. Üzerindeki beyaz kartta, bildiğim bir el yazısıyla “Rose’a” yazıyordu.  Yazanları okudum...
           
“En büyük hayalinin Mayıs gülleri açarken evlenmek olduğunu yazmıştın bana. Benimle evlenir misin balerinim?
                                                                                              Emre”
 
--------
Bu, hayal edebileceğimden çok daha güzeldi. Başımla “evet” işareti yaparken ben gülümsüyordum; operanın kırmızı perdeleriyse yine kapanıyordu.
 
---------
 
Emre, evet diyeceğimi hissetmişti sanırım. Her şeyi hazırlatmıştı evlenebilmemiz için.  Bir düğüne ait her şeyi... Hayal edebileceğim en güzel düğündü bu; gelinliğim beyaz bale kıyafetim, gelin çiçeğimse sahneye attığı tek beyaz güldü.  Daha fazlasını istemiyordum ki zaten…
 
Sinan hoca ve Eleni nikah şahitlerimizdi bizim. O gece için yazabileceğim tek cümle “Gülümsemek mükemmel bir şey” olabilirdi. Çünkü mutluydum; mutluyum… Ve en güzeli, sevdiğim herkes bunu görecek kadar yanımda bugün.  Sağol Tanrım… Balerin olmak çok güzel… Ve ben, artık denizlere ait bir balerinim aynı zamanda…
 
İstanbul… Mucizeler şehrim… Hayatımın en güzel sürprizini yapmıştı bana…
 
10 Ekim 2010/İstanbul’u Özlemek…
 
Son üç ayım denizlerde dans etmekle geçti.  Bütün bir yazı, Emre’yle birlikte bir gemide geçirdim. Bana seslendiği yıldızlarla birlikte konuştuk; beyaz dalgaları birlikte izledik geceleri. Yanaştığımız sahillerden birlikte kart attık sevdiklerimize…
 
                        “Sizleri özledik… Rose & Emre Erten”
 
İstanbul’u özledik sonra… Bize birbirimizi armağan eden bu dua gibi şehri birlikte özledik… Nasıl da garip bir bağımlılık yaratıyordu bu şehir insanda… Kucak açıp öyle bir sarılıyordu ki sana, dünyanın neresine gidersen git, özletiyordu kendini… Ne güzel seslendirmiş şarkıda Levent Yüksel…
 
“Dua gibi, büyü gibi
  Ezberledim hasretini yârim İstanbul
  Gel öpeyim gerdanından”…
 
Kadın gibiydi bu şehir… Yaz mevsiminde edalı, kış mevsiminde hırçın, sonbaharda buğulu gözleri ve bazen dökülen gözyaşlarıyla hüzünlü, ilkbaharda masum bir genç kadın… Kızdığında fırtınalar estirecek kadar güçlü, ama en hassas anında aldığı ilk darbede gözyaşlarını salıverecek kadar narin bu şehir, ona her geleni kendisine benzetiyordu. Güçlüydü İstanbul beyefendileri… Ve de soylu çoğu zaman… Geçmişe mazi dedirtmezlerdi, sahip çıkarlardı sevdalarına, kadınlarına çoğu kez… Hani o Sezen’in dile getirdiği “uzun uzun konuşuruz bir gün son İstanbul beyi” dediği gibi… Severlerdi dile gelmeyi destanlarda… Ve kadınlar… Mağrur, gururlu, yüreği sevgi dolu kadınlar… Bir kez sevip açtılar mıydı kalplerini, yozlaşan zamana ve değişen ilişkilere inat sahip çıkarlardı erkeklerine… Tutar yüreğinden sıkıca, bir ömür boyu yol arkadaşı olurlardı sevdiklerine… Yarı yolda bırakmak yazmazdı kitaplarında… Hayat gibiydi bu şehir, insan gibiydi… İnsanı hayata bağlayan, hayatı biraz daha insanlaştıran…
 
Dört ay sonra yeniden döndüm akademiye ve bu sene mezun olacağım buradan. Operanın bu yıl ki galası 1 Mayıs’ta olacakmış. Her mezun olan sınıf gibi, bu yıl da mezuniyet dansımız olacak, galada.  Emre dün ayrıldı buradan, ve ben onu şimdiden özledim. Şimdi yine dans etmeye gideceğim. Bu yıl dersler daha erken başladı.
 
Mezun olmak güzel şey galiba…
 
 
14 Aralık 2010/Fransız Sokağı’nda Aşk Kokusu Var…
 
Kış geldi buralara; hava çok soğuk. Emre’yi özledim; ve sevdiğim herkesi de. Sinan hoca bizi çok zorluyor bu sene; en iyisi olmalıymışız. Emre’den gelen mektupları okuyup, Melek’le sohbet ederek vakit geçiriyorum boş zamanlarımda… Geçen gün ders sırasında düşüp, bileğimi incittim. İki gündür dans etmiyorum, Sinan hoca ancak yarın başlayabileceğimi söyledi. Dans etmeyi özledim…
 
Dün gece Melek’in ısrarıyla dışarıya çıktık biraz.  Eski Cezayir Sokağı… Nam-ı diyar Fransız Sokağı… Buranın da kendine özgü anlatılmayı bekleyen bir hikayesi var… İstanbul’da hangi semtin yok ki aslında… Beyoğlu'nda Galatasaray Lisesi'nin arka tarafında metruk halde bulunan sokaklardan birisiydi Cezayir Sokağı... "Fransız Sokağı" projesiyle kentsel dönüşümü sağlanan semtte, yüzyılların değişimine tanıklık etmiş, farklı hayatların yaşandığı birkaç nesille birlikte yıpranmış binalar restore edilmiş, pembe ve sarı renklere boyanmış, tentelerle donatılmıştı. Kaldırım taşları yenilenmiş, ve bölgenin tamamı için özel bir müzik sistemi kurulmuştu. Öyle bir projeydi ki bu,  Fransız Sokağı'nı süsleyen 100 yıllık sokak lambalarını Paris Belediyesi göndermiş, yer taşları Paris'ten gelen mimarlarla çalışılarak düzenlenmişti. Beyoğlu'ndaki ilk kahvehaneler, ilk oteller, ilk sinema ve tiyatrolar, 19. yüzyılda Fransızlar tarafından kurulmuş olduğundan, sokağa adını veren Fransızların ayrı bir önemi ve izi vardı bu semtte. Fransız kültürünü yansıtmayı hedefleyen sokak, değişik tatlar sunan kafeteryaları, restoranları ve sanat merkezleriyle, bu görevini yerine o kadar iyi getiriyordu ki…
 
“La Vie”… Hayat anlamına gelen bu kafe, yanındaki gizli bahçesi ve üst kattaki üç bölümüyle bizim seçimimiz oldu dün gece… Yüzyıllar boyu ne medeniyetlerin, ne kültürlerin, ne yüreklerin mekanı olmuş, ne dertler dinlemiş, ve ne kahkahalara eşlik etmişti bu kaldırımlar ve duvarlar… Dün gece, bizim hayatımızı dinledi o. Bizim hayallerimize, bizim umutlarımıza, bizim dualarımıza şahitlik etti… Ve belki de, o duaları iletti Tanrı’ya bizim yerimize… Bir gün, bizden sonrakilerin oturup, “Acaba burada ne dilekler dilendi, ne ayrılıklar ne gözyaşları akıttı, ve ne aşklar asla unutulmayacak mutluluklar yaşattı?” diye düşüneceği bu Fransız sokağı, dün bize dost oldu.
 
Bu iki güne ait en güzel sey ise, Emre’den gelen karttı. Üzerinde gemi resmi olan bir kart… Şubat ayının ilk günü burada olacağını ve bir ay kalacağını yazmış bana. Balerinini özlemiş, öyle yazıyor…
 
2 Mart 2011/ İstiklal Caddesi, Kız Kulesi, ve Pierre Lotti…
 
Kışın nasıl geçtiğini anlamadım bu kez. Soğuktu burası yine; ama Emre yanımdayken güvendeydim ve üşümüyordum. Dans ettiğim saatler dışında İstanbul’u geziyorduk onunla. En sevdiğimiz mekânlar, İstiklal Caddesi, Pierre Lotti ve Kız Kulesi’ydi ama…
Pierre Lotti… Mistik bir huzur vardı bu yerde… İnsana kendini huzurlu hissettiren tuhaf bir enerjiyle kaplı… Aşk gibi… Eyüp Sultan Camii’nin yanından yukarı tırmanan merdivenler, insana eşsiz bir manzara sunmakla kalmıyor, yolun sonunda eşi bulunmaz güzellikte bir kafeye ulaştırıyordu sizi… Tarihi Pierre Lotti Kafesi... Yıllardır aşıkların, şehirden kaçarak spritüel bir huzur bulmak isteyenlerin durağı olan bu kafe, 19. yüzyılın sonlarına kadar Rabia Kadın Kafesi olarak bilinirmiş. Ama “aşk şehri” ya İstanbul… Ünlü Fransız yazar ve deniz subayı Pierre Lotti’yi de bu tutkunun içine sürüklemeden bırakmamış işte... Yıllarca dilden dile aktarılan bir efsaneye göre, Pierre Loti'yi bu kafeye çeken özel bir unsur, Aziyade ismindeki evli bir Osmanlı hanımıymış. Pierre Loti'yi oraya çeken bir diğer unsur da Aziyade ismindeki evli bir Osmanlı hanımıymış. Kendisinin de Fransa'da evli olduğu söylenen Pierre Loti ile Aziyade arasında büyük bir aşk olduğu yıllarca efsane gibi dilden dile aktarılmış.
İstiklal Caddesi… Şenlikli, reklam arası hayatlar saklı bu caddede sanki… Lale devrindan kalma ışıkları yansıtıyor kaldırım üzerinde yürümekte olan onlarca insana… Tramvay demirlerinin üzerinde yürüyen insanlar ancak yaklaşmakta olan tramvayın sesiyle ayrılıyor yollarından… Caddeyle birleşen sokakların her biri, adeta “beni seç” dercesine gülümsüyor insanlara… Birini seçip oturuyor, izlemeye başlıyorsun akıp giden hayatı. Arnavut kaldırımlarının yaşattığı anılar saklı yerlerde sanki… Gecesi de gündüzü kadar kalabalık… Cesaretle yürümek gerek bu yolda, başın dik, yüreğin temiz. Bir yazıda okumuştum. “Burası İstiklal Caddesi, buranın girişinde merhametler, öğrenilen tüm değerler bırakılır. Cesaretle yürünür cadde boyu, var olması mümkün olmayan şaşalı hayatında.” Bir nefes çekip içine, hayata kısa bir süre mola vermek için güzel yer burası…
, sıkıntılar, gecenin yollarında bir yerlerde unutulur.
Kız Kulesi sonra… İstanbul’un imzası, onun yıllarca kavuşamadığı aşığı gibi diyorlar… 2500 yıllık bir tarihe tanıklık etmiş bu kulenin asli görevi deniz fenerliği yapmak… İnsanlara, gemilere, ama en çok da düşlere yol gösteriyor denizin orta yerine saklanmış bu kule… Alımlı, sevdalı, ve denizin ortasında bir başına… Ne efsanelere konu olmuş bu kule… Ancak beni en çok etkileyen, bu şehre ilk geldiğimde anlatılan ve kaderin tüm gerçekliğinin adeta bir kanıtı olan efsaneydi… Kleopatra'nın sonuna benzer bir sonun anlatıldığı yılan hikayesi... Efsaneye göre kralın birine, çok sevdiği kızı onsekiz yaşına geldiğinde bir yılan tarafından sokularak öleceği söylenmişti. Bunun üzerine kral denizin ortasındaki bu kuleyi onararak kızını bu talihsizlikten korumak için onu buraya yerleştirmiş, ancak, kaderin kaçınılmazlığını kanıtlarcasına, kuleye gönderilen üzüm sepetinden çıkan bir yılan, prensesi zehirlemişti. Kader vardı ve biz ne yaparsak yapalım, değişime ne kadar direnmeye çalışırsak çalışalım, olacak olan oluyordu hayatta… Tanrı, biz planlar yaparken bakıp gülümsüyor olmalıydı yukarılardan bir yerlerden…
 
Gündüzleri kafe, geceleri restoran olan bu kule de oturup, bir kadeh beyaz şarap eşliğinde hava-i fişekleri izlemek... Emre’yle en çok sevdiğimiz şey buydu bu şehirde… Son gelişinde, beraber bir dilek tuttuk. İkimize ait bir dilek… Tuttuğumuz bu dileğin bundan dokuz ay sonra gerçekleşeceğini, o zaman bilmiyordum.
 
Emre dün yine gitti, ve bu kez ayrılık biraz daha zor oldu. Daha farklıydı sanki… Nedeniniyse, bilmiyordum… Bildiğim tek şey, ona çok alıştığımdı…
 
 
30 Mart 2011/Sona Yaklaşırken…
 
Yarın 1 Nisan... Bahar gelmeli artık buralara. Ama alışkın olmadığım bir soğuk var hala, kış bitemedi.  Gittiğinden beri Emre’den bir tek kart bile alamadım.  Bense, ona sadece bir kez yazabildim. Öyle çok dans ediyoruz ki… Mezuniyet dansımız için açık mavi bir kıyafet hazırlamış Sinan hoca bize. Bu kez tek başıma dans etmeyeceğim. Kural böyle; mezun olan tüm balerinler birlikte dans ederler ve gösteriden sonra, diplomalarını baş koreograf Sinan Ersoy verir onlara o sahnede. Bu okuldaki her balerinin en büyük hayali bu... Ve hissediyorum ki, çok güzel olacak… Defne, Lena, Kerem ve Siena Leyla da mezun oluyorlar benimle birlikte. Melek, şimdiden odamızda yalnız kalmaya nasıl alışacağını hiç bilmediğini söyleyip ağlıyor bazen.  Tanrım, inanmıyorum; bu okula ilk girdiğim günü hatırlıyorum da… Sinan hocayla ilk tanışmamda, ondan korkarken düşündüğüm tek şey, “bu okul bitmez” cümlesiydi.  Oysa bir ay sonra mezun oluyorum...
 
 
14 Nisan 2011/İstanbul… Korkutma Beni…
 
Çok özledim… Genç denizcimi kesinlikle çok özledim ben…
 
-                      “Rose, dans ediyorsun! Lütfen daha dikkatli ol! İki hafta sonra denizde değil, bu sahnede dans edeceksin!”
 
Haklıydı, Sinan hoca... Bu kez haklıydı; ama Emre’den ilk kez, bir buçuk aydır tek bir haber bile alamamıştım. Ve bu kadar korkarken dans etmeyi bile sevemiyordum… Ama Sinan hoca, bu okula girdiğim günden beri bana hep yardım etmiş, çok şey başarmamı sağlamıştı. Şimdi, onu yüzüstü bırakamazdım. Şimdi, ben onun yine en iyisini başarmasına yardım etmeliydim. Geri kalan iki saat boyunca, sadece yaptığım hareketleri düşünmeye çalıştım. Dersten sonra odaya gidip kapıyı açtığımda, yerde beyaz bir zarf duruyordu. Büyük bir umutla zarfı alıp açtım; ama mektup Emre’den değil, abimden geliyordu bu kez… Üzülmemiştim; ama mutlu da olamamıştım o an… Emre nerede? Genç denizcim, bana ne zaman yazacak yine eskisi gibi?
 
Mutluyum; ama korkuyorum ben… İstanbul… Hayal şehrim… Korkutma beni, ne olur…
 
 
27 Nisan 2011/”Ağlıyor İstanbul, Ağlıyor Kalbim” …
 
Evet! …   Sonunda geldi, sonunda Emre’den bir mektup aldım… İki uzun ve geçmeyen ay sonunda, sevgilim geri geldi. Mezuniyet dansımı yapacağım galaya sadece üç gün var. Bale ayakkabılarım ve mavi kıyafetim masamda hazır duruyor.  Öyle güzel görünüyorlar ki… Beyaz zarfı açıp, denize bakarak okumaya başlıyorum. Bu el yazısı tanıdık; biliyorum ve bana güven veriyor…
 
-                      “Sevgilim; balerinim;
 
Burada hava çok soğuk, ve bir aydır büyük bir fırtına var bu denizde. Gemiyi yönlendirmekte zorlanıyoruz; ve her şeyin düzgün devam etmesi için çok fazla çalışmamız gerekiyor. Seni o kadar çok özledim ki… Ve biliyorum ki, bu kadar uzaktayken yapabileceğim tek şey de yanımdaymışsın gibi yaşamak... Hayatla oyun oynamak yani… Bazen hayat, bizden bunu yapmamızı istiyor çünkü balerinim… Mutluymuş gibi yapıp, mutlu olmamızı, gülümsemeyi unutmamamızı istiyor.  O bizlerle oyun oynarken kimi zaman, ona hiç soru sormadan, isyan etmeden ortak olmamızı istiyor… Çünkü her uyandığımız yeni günde, iki seçeneğimiz oluyor; mutlu olmak veya üzülmek… Hayat, ona ortak olup, mutlu olmayı seçmemizi istiyor bizden. Gözyaşlarına inat kahkaha atmamızı istiyor… Çünkü hayat, gülümseyince güzel olurmuş…
 
Uzun suredir yazamadığım için üzgünüm balerinim; ama inan, nefes aldığım her an aklımda ve kalbimdesin. Mezuniyet dansına yetişebilir miyim bilmiyorum; ama  sana söz veriyorum, deneyeceğim! Senden tek istediğim, ben o gün orada olamasam da, gülümsemen… Ben oradaymışım gibi gülümsemen… Çünkü ben seni gülerken tanıdım sevgilim; ve senin gülümsemeni sevdim. Gülümsemeni özledim seni özlerken ve gülümsemen ısıttı kalbimi ben üşürken…
 
Sana söz veriyorum balerinim, yanında olamadığım her an kalbinde nefes alacağım… Onun için, nefes almayı hiç bırakma olur mu?
 
Akıttığın her damla gözyaşını öpüyorum bugün; çünkü sana sadece gülmek yakışıyor.  Tıpkı, hayatıma girdiğin gün olduğu gibi…
 
Ve ne olursa olsun, asla unutma balerinim:
 
“Balerinler canları ne kadar acırsa acısın asla belli etmezler. Balerinler hep gülümserler!”
 
Seni seviyorum…                                                 
 
Emre”
 
----------------
Gözyaşlarım istemsizce yanaklarımdan süzülüyordu bu İstanbul akşamında… Tanrım, nasıl bir genç adama aşık olmuştum ben… Yüreği ne güzel, ne büyük bir adamdı o… Ve arka fonda, Melek’in derse giderken açık unuttuğu radyoda çalan şarkı duyuluyordu…
 
“Ağlıyor İstanbul ağlıyor kalbim
 Ağlıyoruz ben sessiz, İstanbul sessiz
 Ağlıyor İstanbul ağlıyor kalbim
 Ağlıyoruz ben sensiz, İstanbul sensiz” …
 
 
5 Kasım 2011/Hoş geldin güzel kızım…
 
Bu Emre’den aldığım son mektuptu... Bundan sonra bir daha ne ondan, ne o gemiden haber alabildim. Bildiğim tek şey, gülümsememi istediğiydi.  Ben de, öyle yaptım… Zor oldu, ama yaptım… Çünkü sevgi, zor şeyleri başarmamı sağlayan tek şeydi galiba. Ve ben, bana bugün seni armağan eden bu genç denizciyi çok seviyordum güzel kızım… Sevmeye en çok yakışan çocuktu o benim hayatımda…
 
“Güzel yüzlü meleğim…
 
Hayat asla çözemediğimiz bir bulmaca gibi… Sen bu dünyaya gözlerini, bana babanın en güzel emaneti olarak açtın… İstanbul gibi, mucizem oldun en beklemediğim anda… Hayalim, inandıklarım, gücüm, umudum oldun… Seni içimde hissettiğim gün, sessizce söz verdim sana… Ne olursa olsun yalnız bırakmayacağım seni, tutacağım minicik ellerinden, ve o boncuk gözlerinin her daim gülümsemesini izleyeceğim. Bileceksin, tanıyacaksın babanı her zerresine kadar… Yabancın olmayacak o senin… Hissetmeyeceksin yokluğunu hiç… Gülümsemek herkesten daha çok yakışacak sana… Güldün mü, dünya duracak… Sevgi, sana ait en güzel değer olacak… Söz veriyorum sana güzel kızım, bitanem olacaksın benim…
 
Ve büyüyeceksin bir gün… Adım atışlarını izleyecek, ilk sözcüklerini duyacağım… ‘Baba’ olacak ilk sözcüğün… Düşeceksin… Canın acıyacak… Kanayan yerlerini tek tek öperek iyileştireceğim senin… Gözyaşı olmayacak güzel yüzünde… İlk kitabını birlikte okuyacak, ilk oyuncağını birlikte seçeceğiz… Sen uykuya dalana dek masallar anlatacağım sana… Bir İstanbul masalıyla süsleyeceğim rüyalarını bazen… Masmavi denizler göreceksin düşlerinde… Uyurken izleyeceğim seni, ve şükredeceğim Tanrı’ya bana seni gönderdiği için… Ve bu mucizler şehrine de…
 
Aşık olacaksın sonra… Canın acıyacak belki karşılıksız bir aşk yüzünden… Çok özleyeceksin sevdiğini… Unutmaktan korkacaksın yaşadıklarını… Ama anlayacaksın ki, özlemek de hatırlamak aslında hayatta… Önce ağlayarak hatırlayacaksın… Sonra bir gün gülerek… Zaten gülerek hatırlamaya başladığında, büyümüş olacaksın meleğim…
 
Hayatın, önem ve anlam yüklediğin her şeyi kayıtsızca önemsiz ve anlamsızlaştırdığını hissedeceksin bazen… Sen hayal kuracaksın, hayat kıracak… Sen bir daha kuracaksın, hayat bir daha kıracak… Bazıları buna yaşamak diyecek seni rahatlatmak için… Kucağıma yatırıp saçlarını okşayacağım senin o zaman… Gözyaşlarını öpeceğim… Geçecek sonra acın… Hafifleyecek… Büyümeyi öğreneceksin sen de… Ve gözyaşlarına inat gülümseyebilmeyi…
 
Hayat bir oyun sahnesi… Oyuncularız hepimiz… Üzerimize düşen rolü yapıp, bir gün rolü bitince selam verip çekilen… Hayat sana en güzel rolleri sunsun, yanaklarındaki gamzeler melek saflığındaki yüzünü aydınlatsın hep… Hayatın boyu, düşün büyüsüne kaptırıp kendini, yüreğinin götürdüğü yere git meleğim… Ve unutma, hiçbirimiz bir başkasıyla aynı düşü görmüyoruz… Sen kendi düşünü, kendi sahnende en güzel şekliyle yaşa… Seni çok seviyorum… Hayatıma, dünyama hoş geldin, ve iyi ki geldin güzel kızım…
 
                                                                                Annen Rose”
 
18 Haziran 2035/Ey İstanbul! Ne Hayatlar Saklı Sende…
 
Dalya Erten, annesinin onun doğduğu gün yazdığı, ve ona bir hafta önce verdiği günlüğü kapattı. 24 yaşındaydı ve tıpkı annesi gibi bir balerindi. Bugün, onun düğün günüydü; ve şimdi beyaz güllerin annesi için anlamını çok daha iyi anlıyordu.  Gözyaşları yanağından akarken, Rose odanın kapısını açtı ve içeri girdi…
 
- “Dalya sen daha hazır değil misin? Aşağıda herkes beyaz bir prenses bekliyor…”
 
Kızının akan gözyaşlarını ve elindeki kendi günlüğünü gördüğünde, onun yanına gidip yanaklarına değen gözyaşlarını öptü. O anda, odada hissedilen tek şey sevgiydi…
 
- “Unutma prensesim, ne olursa olsun, sonuçta sen de bir balerinsin.  Bunu asla unutma…”
 
Rose kızının odasından çıkarken, iki balerin de gözyaşlarıyla gülümsüyorlardı…
 
Çırağan Sarayı… Yıllardır ne aşkların birbirlerine söz verişlerine şahitlik etmiş, ne düğünlere ev sahipliği yapmış bu görkemli saray, aşkın en saf halini yaşatıyordu sanki… Her taraf beyaz ve pembe güllerle süslenmiş, masalara konan nikah şekerlerinin üzerinde bir balerin ayakkabısı ve bir denizci çapası iç içe geçmişti… Yılların ve modernleşen zamanın bile değiştiremeyeceği şeyler vardı işte hayatta… Ey İstanbul! Ne yaşanmışlıklar saklıydı sende… Aşk… Yılların eskitemediği en büyük tutku… Sevgi… Zamanın silemediği en saf yaşanmışlık… Dostluklar… Nice senelerin koparmaya gücünün yetmediği bağlar… Savaş… Can acıtan, yıkan, kıran, kaybettiren mücadeleler… Barış… Beyaz bir güvercinin ağzında gelen zeytin dalları… Deprem… Gözyaşının en can yakan şekli… Kültür Başkenti… Dünyanın sesini duyup yüzüne sana döndüğü yıllar… Masal… Değişmeyen, değiştirilemeyen, ve hiç bitmeyen… Bir peri masalıydı İstanbul… Değişen dünyaya inat, hiç değişmeyen, tükenmeyen ve tüketilemeyen…
 
Dalya beyaz gelinliğini giyip, beyaz güllerden oluşan gelin buketini eline aldı.  Simsiyah, dalgalı saçları, babasının olduğu her halinden belli olan gür kirpikleri, vişne rengi dudakları ve bembeyaz teniyle,  gecenin karanlığında sihirli gibi görünüyordu genç kız… Hafifçe tıklatılan kapıyı açıp, onu bekleyen, ve tıpkı babası gibi bir deniz subayı olan nişanlısının ona gülümseyen yüzüne baktı sevgiyle… O yemyeşil gözlerdeki gülümseme, ona o kadar tanıdık gelmişti ki o anda… Hani derler ya… “Sevdiklerimizin ve seveceklerimizin adları ta başından yazılıdır kalbimize… Ve onları bulana dek savaşırız bu karmaşık tutkular çemberinde… Seni ilk kez görüyorum ama, sanki bir yerlerden hatırlıyorum…” Dalya, ona aşkla, sevginin en güzeliyle bakan bu güzel gözleri bir yerlerden hatırlıyordu… Nişanlısının koluna girip, bahçeye açılan merdivenlerden aşağıya doğru bir balerin gibi yürürken, çalan şarkıda şu sözler duyuluyordu:
 
                      “Kimdin neydin bilmem,
                        Ve bir gün geldin aniden
                        Sevdim düşünmeden
                        Ama bir şeyden eminim halen
                        Ben aşkı yalnız sana yakıştığı için severim
                        Bana da yaşattığın için sevgilim
                        Çok teşekkür ederim” …
 
 
 
 
 

Thanos’un Planı Ne kadar Doğru?

Endgame öncesi dönem, Marvel Sinematik Evreni‘nin kuşkusuz en iyi dönemiydi. 22 filmde ilmek ilmek işlenen olay örgüsü, ayrıntılı şekilde tüm motivasyonları ve dönüşümleri anlatılan karakterleri ve zincirin halkası gibi birbirini tamamlayan güçlü filmleriyle tarihin en büyük sinema olaylarından biriydi. Toplamda 32 milyar dolar hasılat yapan filmlerin her biri izleyiciler tarafından çok sevildi. Endgame ile biten dönem, üç faza ayrılıyor. Üçüncü fazda yer alan Avengers: Infinity War filmiyse çoğu otorite ve izleyiciler tarafından ilk dönem ve üç fazın en iyi filmi olarak kabul ediliyor. 8,4/10’luk IMDb puanı da bunu ispatlıyor.
Infinity War öncesi hikâye iyice dağılmış durumdaydı. Avengers ekibi Civil War filmiyle birbirine düşman kesilmiş, Thor ve Hulk uzayda kaybolmuş, Spider-man ve Black Panther olayları dallandırmış ve üstüne dönemin ‘Final Boss’u diyebileceğimiz Thanos da artık evrene doğrudan dâhil olmuştu. Bu kadar dağınık olayların ve karakterlerin nasıl toplanacağı merak konusuydu. Ancak Captain America: Winter Soldier ve Captain America: Civil War filmleriyle çok başarılı işler çıkaran Russo Kardeşler, Infinity War’da evreni çok basit ama ustaca bir hamle ile topladı ve her biri başrol olan onca karakteri hiçbiri eğreti durmayacak şekilde bir araya getirdi. Olayın merkezine ise kötü adam Thanos’u koydu. Onu evrende bir yolculuğa çıkardı ve her gittiği yerde farklı bir Marvel kahramanı ile kapıştırdı. Finali ise Vakanda’da yaptı. Bu basit ama dâhiyane matematik, filmin onca dağınık olay ve karaktere rağmen derli toplu bir kurguyla gösterime çıkmasını sağladı.


Filmin merkezinde kötü adam Thanos’un olması başka ve belki de beklenmedik bir durumu da kendiliğinden yarattı. Filmde en çok empati kurulan karakter Thanos oldu. Thanos’un motivasyonu, felsefesi ve amacı insanlar tarafından tartışıldı ve hatta bazılarınca benimsendi. Peki neydi Thanos’un amacı? “Kaynaklar sınırlı, nüfus sürekli artıyor. Bu yüzden evrendeki canlıların yarısını yok edersem kalanlar bolluk içinde yaşar.” Bunun için de evrendeki tüm gücü içeren sonsuzluk taşlarını topluyordu. Tabii bu bakış açısı hemen tartışmaya açıldı. Hatta iktisat profesörleri bile bu konuda demeçler verdi. İlginç bir şekilde Marvel’in kendi sosyal medyasında yaptığı ankette bile Thanos’u haklı bulanların oranı daha yüksekti.
Peki, Thanos’un planı ne kadar doğruydu? Haydi gelin parmaklarımızı şıklatıp Thanos’un planını mercek altına alalım.
Thanos’un düşüncesi aslında Malthusçu bir argüman. 18. yüzyılda iktisatçı ve filozof Thomas Malthus da şöyle diyordu: “Nüfus geometrik artar, kaynaklar aritmetik. Sonuç: kıtlık, savaş, açlık ve kitlesel ölümlerdir.” Ne var ki Malthus’un bu hipotezi 20. yüzyılda yanlışlandı. Çünkü nüfusun artması, yalnızca tüketimin değil, üretimin de artması demek. Örneğin bugün ABD’nin yıllık toplam üretimi, Sanayi Devrimi öncesi dönemdeki tüm devletlerin toplam üretiminden fazla. Dünya tarihinde en çok gıda, giyim ve barınma gibi temel ihtiyaçlara yönelik üretim yapılan dönem bu dönem. Üstelik, yine Sanayi Devrimi öncesi dünyada lüks olarak görülen gömlek, ceket; peynir ve ekmek gibi en basit ürünler bile bugün hemen herkese ulaşabiliyor.


Diyelim ki Thanos parmaklarını şıklattı ve nüfusun yarısını sildi. Doğum oranı kaldığı yerden devam eder. Yani bir süre sonra nüfus yeniden eski seviyeye ulaşır. Bu durumda ya Thanos her 50 ila 100 yılda bir parmak şıklatmalı ya da nüfus artışının ve bilinçli tüketim eksikliğinin refah, eğitim düzeyi, doğum kontrolü gibi temel nedenlerini çözmelidir. Çünkü birdenbire %50’lik bir nüfus kaybı, tüm üretim zincirini çökertir. Tarımda çiftçilerin yarısı yok olursa gıda üretimi azalır. Pilotlar, makinistler, şoförler yok olursa ulaşım ve nakliye ortadan kalkar. Sağlıkta doktorlar ve hemşireler yarıya iner. Enerji, su, iletişim sistemleri aksar veya çöker. Yani Thanos’un planı aslında refahı arttıramaz, sadece kaos yaratır.
Dünyada şu anda 8 milyar insan yaşıyor. Diyelim ki Thanos insanlığı bolluk bereket içinde yaşatmak düşüncesiyle parmaklarını şıklattı ve insan nüfusu 4 milyara düştü. Peki, insan nüfusu hangi yılda 4 milyardı? 1975’te. Evet, yalnızca 50 yıl öncesinin nüfus oranına döndük. 50 yıl önce dünya bolluk bereket içinde miydi? Afrika’da kronikleşmiş bir açlık ve susuzluk, bunların yanı sıra da iç savaşlar vardı. Uzak Asya ülkelerine kaos ve kıtlık hâkimdi. Soğuk Savaş en hareketli günlerindeydi. Vietnam Savaşı yeni bitmiş, ülkemiz ise soykırıma uğrayan soydaşlarımızı kurtarmak amacıyla Kıbrıs Barış Harekatını yeni yapmıştı. Sağ – Sol olayları yüzünden her gün insanlarımız çatışıyor, ölümler meydana geliyordu. Dünyadaki gelir adaletsizliği, ırkçılık ve toplumsal gerilim ise günümüzdekinden çok daha beterdi…


Demek ki sorun kaç kişinin yaşadığından ziyade nasıl yaşadığı. 8 milyar insan adil, sürdürülebilir şekilde beslenebilir. Ancak şu an dünya gıdasının %30’u çöpe gidiyor. Kaynaklar adil dağılmıyor. 8 milyarın %10’u, servetin %90’ını elinde tutuyor. Thanos ise sistemin bu adaletsizliğine değil, nüfusun varlığına savaş açıyor. Dünyadaki adaletsizliğin bedelini bunda suçu olmayanlara ödetmeye çalışıyor. Ayrıca, kitlesel yok oluşlardan sonra insanlığın üreme hızının arttığı da tarihsel ve istatistiksel bir gerçek. Büyük veba salgını döneminde dünya nüfusu 475 milyon dolayındaydı. Yüz yılda dünya nüfusu 350 milyona kadar geriledi. Peki yeniden 475 milyona çıkması ne kadar sürdü dersiniz? 100 yıldan daha az. Nüfusun -hem de o günün kötü yaşam koşullarında- 150 milyon artması için normalde yüzlerce yıl gerekiyordu. İnsanlık, büyük vebadan yüz yıl sonra eski nüfusuna hızla ulaştı.
Buradan yola çıkarak, bir anda 4 milyara inecek nüfusun yeniden 8 milyar olması bu kez 50 yıl bile sürmeyebilir. Eğer 4 milyar insanla daha iyi bir dünya mümkün olsaydı, 1975’te cenneti yaşardık. Evet, Thanos’un kaygıları gerçek. Bilinçsiz ve aşırı nüfus artışı ciddi bir sorun. Kıt kaynakların adaletsiz ve bilinçsiz kullanımı ve ekosistemin çöküşü de öyle. Ne var ki Thanos’un buna bulduğu çözüm bilimsel, etik ve sürdürülebilir değil…