Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine
Edebiyat (Hikaye-Öykü) tarafından Sosyal Bilimler'de yazılan bir grup blogu
  • Konu

    172
  • Comment

    1
  • görüntüleme

    10.296

Bu bloğa katkıda bulunanlar

Bu Blog Hakkında

Edebiyat eseri, bir dil ürünü olan yazılı ve sözlü eserlerin tümü. Edebiyat (Hikaye-Öykü); Beğendiğiniz yada kendinizin yazmış olduğu kısa hikayelerinizi ekleyebilirsiniz. Yaşanmış ya da yaşanabilecek şekilde tasarlanmış olayları kişilere bağlı olarak belli bir yer ve zaman içinde anlatan eserlere hikaye denir.

Entries in this blog

SEVGİ YOLCULARI

Uzaklarda ışıklı gemiler yolcu taşımakta, deniz durgun, rıhtım kalabalık... Ağır duygu yükü taşır durur yorgun argın, beli bükülmüş yolcular... Sevgiliye selam götürür kara trenler, dumanlı dağlardan dolana dolana... Birkaç damla göz yaşı akar durur, garlar da, iskeleler de, rıhtımlar da... Boynu bükük, özlem yüklü sevgiler akar durur, hasret yüklü dünyalının gönlüne... Sevda yüklü kervanlar gelir gider, bir oraya bir buraya... Beyaz mendiller sallanır hep yolculara, yolculuklara... Ayrılıklar, acılar kavurur, olgunlaştırır insanı... Özlemler büyütür gerçek sevgileri... Biri güle güle der; diğeri, hoş geldin... Bir ikilemdir yaşamın kendisi... Ne gitmekten vazgeçersin, ne de kalırsın... Gitmek mi zor, kalmak mı zor?.. der ya hani bir şarkı... Hem ağlarım hem giderim... diyen gelin gibi... İşte bu yaşam... Bir kararsızlık... Duygu yüklü bir öykü bizimki... Bir başka şarkı yükselir, dolu bulutlardan... Gözlerim vagonları dolaştı, üzgün üzgün...

Sonbahar esmeye başlamıştı ki, sabahın kuşluk vakti aceleyle uyandım. Çocukları uyandırdım. Hava uyanmaya başlamış, otobüsün kalkma vaktine bir saat kalmıştı. Uykulu gözlerle Elif, yüzüne dökülmüş saçlarını elinin tersiyle topladı, ağır ağır. Yataktan kalkıp lavaboya doğru yürüdü. Ayşe daha uyanmamıştı. Uykusu hayli ağırdı. Başında davul çalsan uyanmaz, uykusu geç açılan cinstendi. Geceden bavulları hazırlamıştık. Alelacele bir şeyler atıştırıp yola çıkacaktık. Bir heyecan hepimizde. Umulmadık, beklenmedik bir yolculuktu hazırlandığımız. Bir yolculuk bileti kazanmıştık bilinmeze. Gideceğimiz yer meçhuldü. Biz bu yolculuğu hak etmiştik. Şans mı, şanssızlık mı, anlamadım. Posta kutusuna topal bir güvercin haber bırakmıştı, yolculuk var diye...

Üç kişiydik. Giyindik. Bohem bir yolculuk için ne gerekse almıştık yanımıza. Umutlarımızı, özlemlerimizi, hasretimizi doldurmuştuk tahta bavullarımıza. Kapımızın önüne indiğimizde, bizi bekleyen kango araca binip otobüs terminaline doğru yola koyulduk. Servis aracımız beyaz bir otobüsün önünde durdu. Karışık, belirsiz duygularla adım adım ilerledik, bizi bilinmezimize götürecek otobüse. Belki bir sevgiliye, belki bir cennet bahçesine. Vedalaşmaya gerek yoktu, bizi uğurlamaya gelen kimsecikler yoktu zaten. Otobüsün bagajına eşyalarımızı yerleştirip, o üç basamağı hızla çıkınca, içeri göz attım ki ne göreyim... Sevdiğim bütün dostlarım orada... Ağzım açık kalmıştı; gözlerim, hayret ve sevinçten ışıl ışıldı... Bu ne sürprizdi böyle!.. Kim düşünmüş böylesine bir seyahati... Emin, arka sıralarda:

Hadi! Çabuk olun arkadaşlar, geç kalacağız... diye telaşla seslendi, her zamanki gibi yine aceleciydi. Binnur'a göz ucuyla baktım. Görüntüsü, yeşiller içinde bir dal gibi yüzümü aydınlattı eskiden olduğu gibi.

Acelemiz yok arkadaşlar. Yol uzun... Dolu dolu günlerimiz olacak hep birlikte! diyordu Nigar. Heyecanından, yüksek sesle konuşmaktan kendini alamıyordu...

Hepimiz eski tanıştık. Aramızda, uzun süre görüşmesek de hiç kopmayan bir sevgi bağı vardı, kökü ta eskilere dayanan, riyasız, yalansız, samimi. Doğduğumuz mezra bizi böyle bağlamıştı birbirimize. Acıları, sevgileri paylaşmıştık. Yüreklerimiz sımsıcak, bakışlarımız heyecanla birbirimizi aramaktaydı. Başımı hafifçe arkaya çevirdim. Yaşlı Cemile teyzem bile topal ayağı ve yaralı yüreğiyle gelmiş, çoktan koltuğuna kurulmuştu. Yanına kuşlarını da almayı unutmamıştı. Eteğine oturttuğu kuşlarını, avcunun içine doldurduğu yemlerle beslerdi. Az gitmezdik evine, kuşlarının su içişlerini seyretmekten kendimizi alamazdık çocukken. Küçük, kalaylı bakır sahanda su içirirdi onlara...

Şoför Rıza gömleğinin yakasına yerleştirdiği bembeyaz mendiliyle, sıcak güneşe karşı önlemini şimdiden almıştı. Parmaklarının arasındaki sigarasını derin derin içmekteydi. Hepimiz koltuklarımıza yerleştik; Rıza abi kontağı çevirdi ve otobüsümüz yavaştan harekete geçti. Duygularımız çarpışmaya başlamıştı. Öyle TV falan yoktu otobüste. Hepimizin gözleri önünde, yaşamın gerçek film sahneleri vardı, acısıyla, tatlısıyla. Uzun bir yolculuğa çıkmıştık. Molasız, uzun bir yolculuktu bizimki. Arka sıralarda, sevgisini yüreğine gömüp, Selma'sını yıllar önce gurbete göndermiş Murat'ı gördüm. Darmadağınık, sevgi dolu bir yaşamdı Murat'ın yaşadıkları. Yeşilimsi sevdasını, acı sarı tahta bavula koyup Selma'yı yolcu etmişti yıllar önce. Yaşamında bir başkası da olmamıştı hiç. Böylesine tutkulu bir sevgiydi aralarındaki. Bir ara, Murat'ın başka biriyle birlikte olduğunu yaymışlardı ortaya. Kimseler inanmamıştı. O an gözlerine bakınca daha iyi anlamıştım ki, Murat, Selma'ya kavuşmak için bu otobüse binmişti.

Suna'ya takıldı şimdi düşüncelerim. Duygu yüklü arkadaşım. Hani evlenecektin Ercan'la? Nasıl bağlıydınız birbirinize... Ne oldu öyle?.. Yoksa, Tanrı kıskandı mı sevginizi? Bir arkadaşım anlatmıştı. Birini çok sever de dünyayı unutursan, Tanrı Benden fazla kimseyi sevemezsin! diye çekip alırmış sevdiği kulunun sevgilisini? Yoksa Tanrı da mı kıskanç, ha ne dersiniz? İyi olmuş Suna bu yolculuğa katılman, diye düşündüm. Seni buralarda görebilmek ne güzel... Toparlamışsın bak kendini! Açın yeri başka, acının yeri başkaymış, değil mi? Gidiyorduk hepimiz, mutlu, umutlu. Emniyet kemerleri falan da takmamıştık. Şoför Rıza usta sürücüydü. Yüreği sevgi dolu yaşamıştı hep. Ölüme götürmezdi yolcularını. Sevdiklerine ulaştırırdı usta sürücülüğüyle...

Otobüsümüz yemyeşil bir alana yanaştı. Yanımıza aldığımız hafif yiyecekleri ağız tadıyla yemek güzeldi. Etrafımızda sevgiden örülü bir hale. Her birimiz en sevdiklerimizi yanımıza almıştık. Kimimiz çoluk çocuğunu, kimimiz eşimizi, kimisi kumrularını, kimisi de sevgilisinin hayalini...Yoksa burası Cennet denilen yer miydi? Issız, sakin... Pınar şırıltılarından başka ses yoktu etrafta. Emel'i aradı gözlerim. Bakışlarımız karşılaştı. Çocuklarını başına derlemiş, eliyle beni çağırmaktaydı. Her yer çimen kokusu... Akasya, suskun... Gelincikler ırgalanmakta... Rüzgar efil efil esiyor... Müzik bangırtıları da yok. Arka taraflarda, gönül tellerinden yükselen bir şarkı: Silemezler gönlümden, ne aşkını ne seni... Gurbet ezgileri yükselmekte dumanlı ruhlarda. Gökyüzüne çevirdim başımı.

Hava birden bulutlandı, her yanı sis kapladı. Havayı nem sardı, toprak kokusu tütmeye başladı her yerde. Yağmur ha yağdı ha yağacak... Otobüsümüze sığınmıştık yeniden. Tam hareket etmek üzereydik ki, bir kara tren yaklaşmaktaydı ötelerden. O acı sesini duydum, yeri göğü yırtarcasına.

Gözümü açtım birden bire. Yastığıma sarılmışım, ayaklarımı karnıma çekmişim, çok üşümüş gibi. Tir tir titremekteyim. Yüreğim hızlı hızlı çarpmakta, telaşla. Cep telefonumun alarmı, baş ucumda avazı çıktığı kadar bağırmakta. Duvar saatini aradı gözüm, kendi kendime mırıldanarak, Hay Allah... Derin uykuda duymamışım. İşe geç mi kaldım yoksa?!

Masumi Toyotome diye bir Japon yazmış. "Dünyada sevilmek istemeyen kişi yok gibidir" diye başlıyor.

- "Ama sevgi nedir, nerede bulunur, biliyormuyuz?" diye soruyor...Sonra anlatmaya başlıyor:

- "Sevgi üç türlüdür!.."

Birincinin adı "Eğer" türü sevgi!.. Belli beklentileri karşılarsak bize verilecek sevgiye bu adı takmış yazar..

Örnekler veriyor: Eğer iyi olursan baban, annen seni sever. Eğer başarılı ve önemli kişi olursan, seni severim. Eğer eş olarak benim beklentilerimi karşılarsan seni severim. Toyotome "En çok rastlanan sevgi türü budur" diyor. Bir şarta bağlı sevgi.. Karşılık bekleyen sevgi.. "Sevenin, istediği bir şeyin sağlanması karşılığı olarak vaad edilen bir sevgi türüdür bu" diyor yazar..

- "Nedeni ve şekli bakımından bencildir. Amacı sevgi, karşılığı bir şey kazanmaktır." Yazara göre evliliklerin pek çoğu "Eğer" türü sevgi üzerine kurulduğu için çabuk yıkılıyor. Gençler birbirlerinin o anki gerçek hallerine değil, hayallerindeki abartılmış romantik görüntüsüne aşık oluyor ve beklentilere giriyorlar. Beklentiler gerçekleşmediğinde de, düşkırıklıkları başlıyor. Sevgi giderek nefrete dönüşüyor. En saf olması gereken anne baba sevgisinde bile "Eğer" türüne rastlanıyor.

Yazar bir örnek veriyor. Bir genç Tokyo Üniversitesi giriş sınavlarını kazanarak babasını mutlu etmek için, çok çalışıyor. Okul dışında hazırlama kurslarına da gidiyor. Ama başarılı olamıyor. Babasının yüzüne bakacak hali yok. Üzüntüsünü hafifletmek için bir haftalığına Hakone kaplıcalarına gidiyor. Eve döndüğünde babası öfkeyle "Sınavları kazanamadın. Bir de utanmadan Hakone'ye gittin" diye bağırıyor. Delikanlı "Ama baba, vaktiyle sen de bir ara kendini iyi hissetmediğinde Hakone kaplıcalarına gittiğini anlatmıştın" diyor. Baba daha çok kızarak, delikanlıyı tokatlıyor. Çocuk da intihar ediyor. "Gazeteler intiharın anlık bir sinir krizi sonucu olduğunu söylediler, yanılıyorlardı" diyor yazar..

- "Delikanlı babasının kendisine olan sevgisinin yüksek düzeydeki beklentilerine bağlı olduğunu anlamıştı!.." İnsanlar "Eğer" türü sevginin üstünde bir sevgi arayışı içindeler aslında.. "Bu sevginin varlığını ve nerede aranması gerektiğini bilmek, bu genç adamın yaptığı gibi, yaşamı sürdürmekle, ondan vazgeçmek arasında bir tercih yapmakla karşı karşıya kaldığımızda önemli rol oynayabilir" diyor, Masumi Toyotome.. İlginç değilmi?..

İkinci türe geçiyoruz: "Çünkü" türü sevgi... Toyotome bu tür sevgiyi şöyle tarif ediyor: "Bu tür sevgide kişi, birşey olduğu, birşeye sahip olduğu ya da birşey yaptığı için sevilir. Başka birinin onu sevmesi, sahip olduğu bir niteliğe ya da koşula bağlıdır".

Örnek mi?.. "Seni seviyorum. Çünkü çok güzelsin. (Yakışıklısın!)" "Seni seviyorum. Çünkü o kadar popüler, o kadar zengin, o kadar ünlüsün ki.." "Seni seviyorum. Çünkü bana o kadar güven veriyorsun ki.." "Seni seviyorum.Çünkü beni üstü açık arabanla, o kadar romantik yerlere götürüyorsun ki..

- " Yazar, Çünkü türü sevginin, Eğer türü sevgiye tercih edileceğini anlatıyor. Eğer türü sevgi, bir beklenti koşuluna bağlı olduğundan büyük ve ağır bir yük haline gelebilir. Oysa zaten sahip olduğumuz bir nitelik yüzünden sevilmemiz, hoş birşeydir, egomuzu okşar. Bu tür, olduğumuz gibi sevilmektir. İnsanlar oldukları gibi sevilmeyi tercih ederler. Bu tür sevgi onlara yük getirmediği için rahatlatıcıdır.

Ama derin düşünürseniz, bu türün, "Eğer" türünden temelde pek farklı olmadığını görürsünüz. Kaldı ki, bu tür sevgi de, yükler getirir insana.. İnsanlar hep daha çok insan tarafından sevilmek isterler. Hayranlarına yenilerini eklemek için çabalarlar. Sevilecek niteliklere onlardan biraz daha fazla sahip biri ortaya çıktığı zaman, sevenlerinin, artık ötekini sevmeye başlayacağından korkarlar. Böylece yaşama sonsuz sevgi kazanma gayretkeşliği ve rekabet girer.

Ailenin en küçük kızı yeni doğan bebeğe içerler. Sınıfın en güzel kızı, yeni gelen kıza içerler. Üstü açık BMW'si ile hava atan delikanlı, Ferrari ile gelene içerler. Evli kadın kocasının genç ve güzel sekreterine içerler.

"O zaman bu tür sevgide güven duygusu bulunabilir mi?" diye soruyor, Toyotome.. "Çünkü türü sevgi de, gerçek ve sağlam sevgi olamaz" diyor.

Bu tür sevginin güven duygusu vermeyişinin iki ayrı nedeni daha var.. Birincisi.. "Acaba bizi seven kişinin düşündüğü kişi miyiz?" korkusu.. Tüm insanların iki yanı vardır. Biri dışa gösterdikleri.. Öteki yalnızca kendilerinin bildiği.."İnsanlar sandıkları kişi olmadığımızı anlar ve bizi terkederlerse" korkusu buradan doğar. İkincisi de.. "Ya günün birinde değişirsem ve insanlar beni sevmez olurlarsa.." endişesidir.

Japonya'da bir temizleyicide çalışan dünya güzeli kızın yüzü patlayan kazanla parçalanmış. Yüzü fena halde çirkinleşince, nişanlısı nişanı bozup onu terketmiş. Daha acısı.. Aynı kentte oturan anne ve babası, hastaneye ziyarete bile gelmemişler, artık çirkin olan kızlarını.. Sahip olduğu sevgi, sahip olduğu güzellik temeli üstüne bina edilmiş olduğundan bir günde yok olmuş. Güzellik kalmayınca sevgi de kalmamış. Kız birkaç ay sonra kahrından ölmüş..

Japon yazar "Toplumlardaki sevgilerin çoğu 'Çünkü' türündendir ve bu tür sevgi, kalıcılığı konusunda insanı hep kuşkuya düşürür" diyor..

Peki o zaman, gerçek sevgi, güvenilecek sevgi ne?.."Ve işte sevgilerin en gerçeği!.

* * "Üçüncü tür sevgi benim 'Rağmen' diye adlandırdığım türdür" ** diyor yazar.

Bir koşula bağlı olmadığı için ve karşılığında birşey beklenmediği için "Eğer" türü sevgiden farklı bu.. Sevilen kişinin çekici bir niteliğine dayanıp, böyle bir şeyin varlığını esas olarak almadığı için "Çünkü" türü sevgide değil. Bu üçüncü tür sevgide, insan "Birşey olduğu için" değil, "Birşey olmasına rağmen" sevilir. Güzelliğe bakar mısınız?.. Rağmen sevgi..

Esmeralda, Qusimodo'yu dünyanın en çirkin, en korkunç kamburu olmasına "rağmen" sever. Asil, yakışıklı, zengin delikanlı da Esmeralda'ya çingene olmasına "rağmen" tapar!.."Kişi dünyanın en çirkin, en zavallı, en sefil insanı olabilir. Bunlara 'rağmen' sevilebilir. Tabii bu sevgiyle karşılaşması şartı ile..

- " Burada insanın, iyi, çekici ya da zengin konum edinerek sevgiyi kazanması gerekmiyor. Kusurlarına, cahilliğine, kötü huylarına ya da kötü geçmişine "rağmen" olduğu gibi, o haliyle sevilebiliyor. Bütünüyle çok değersiz biri gibi görünebiliyor ama en değerli gibi sevilebiliyor.

Japon yazar "Yüreklerin en çok susadığı sevgi budur" diyor. "Farkında olsanızda,olmasanız da, bu tür sevgi sizin için yiyecek, içecek, giysi, ev, aile, zenginlik, başarı ya da ünden daha önemlidir." Bunun böyle olduğundan nasıl emin?.. Haklı olduğunu kanıtlamak için sizi bir teste davet ediyor.. Şu soruma cevap verin" diyor.

- "Kalbinizin derinliklerinde, dünyada kimsenin size aldırmadığını ve hiç kimsenin sizi sevmediğini düşünseydiniz, yiyecek, elbise, ev, aile, zenginlik, başarı ve üne olan ilginizi yitirmezmiydiniz?.. Kendi kendinize 'Yaşamamın ne yararı var' diye sormaz mıydınız?.." Devam ediyor Toyotome..

- "Şu anda en sevdiğiniz kişinin sizi sadece kendi çıkarı için sevdiğini anladığınızı bir düşünün.. Dünya birden bire başınızın üstüne çökmezmiydi?. O an yaşam size anlamsız gelmez miydi?."

- "Diyelim sıradan bir yaşamınız var.. Günlük yaşıyorsunuz. Günün birinde gerçek, derin ve doyurucu bir sevgi bulacağınızdan umudunuz olmasa, kalan hayatınızı nasıl yaşardınız?.." diye soruyor ve yanıtlıyor:

- "Böyleleri ya iyice umutsuzluğa kapılıp intihar ediyorlar ya da iyice dağıtıp yaşayan ölü haline geliyorlar." Toyotome, hem de nasıl iddialı savunuyor "Rağmen" sevgiyi.. "Bugün yaşamınızı sürdürebilmenizin nedeni 'Rağmen' türü sevgiyi şu anda yaşamanız ya da birgün bu sevgiyi bulacağınıza inancınızdır."

Son sözlerinde biraz umutsuz, Toyotome.. "Bugün yaşadığımız toplumda herkesi doyuracak bu sevgiyi bulmak zor. Çünkü herkesin sevgiye ihtiyacı var.. Kimsede başkasına verecek fazlası yok" diye açıklıyor..

Anlatıyor.. Peki bu dünyada sevgi ne kadar var?.. Yazara göre, açlığımızı biraz bastıracak kadar.. Ve de yemek öncesi tadımlık gelen iştah açıcılar gibi.. Bu minnacık tadım, bizi daha müthiş bir sevgi açlığına tahrik ve teşvik ediyor. Bu minnacık tadım sevgiye ne kadar muhtaç olduğumuzu anlatıyor. Büyük bir hırsla ana yemeğin gelmesini ve bizi doyurmasını bekliyoruz.. Hani nerede?.. Hepsi o.. Ve asıl çarpıcı cümle en sonda.. "Dünyadaki en büyük kıtlık, 'rağmen' türü sevginin yeterince olmayışıdır!.."

Bir kadını tanımak...

Bütün gel-gitleri, kaprisleri, küçük şımarıklıkları, korkuları,

şaşkınlıkları, hercailikleri, hayal kırıklıkları, aşkları, terkedilişleri, başarıları, başarısızlıkları, kurnazlıkları, saflıkları, çocuk ağızları, şirinlikleri, küçük yalanları, büyük itirafları, kocaman yürekleri ile kendi olmaya çalışan kadınları tanımak...

> Bir kadını sevmekle başlar, her şey ama, bir kadını tanımakla varılır hayatın sırrına.

>Bir kadını tanımaya soyunmak zor ama keyifli bir yolculuğa çıkmaktır.

>Dört mevsimi bir yürekte buluşturur, bu yüzden de sürekli şaşırtırlar.

>Sürprizlerin ardı arkası kesilmez. Zordur anlamak onları.

Benzemek gerekir, anlayabilmek için belki de!

>Kendi zekâsını hatırlatanları sever, sevgisini göstermekten ürkmeyenleri, sürprizlere hazırlıklı olanları bir de. Muson yağmurları gibi yağarken, Sahra'da çöl fırtınası koparıp ardından güneş olup ısıtabilirler.

Dedim ya bir dünyadır kadınlar, yürekleriyle konuşan, gözleriyle gülen....

Bir kadını sevmekle başlar her şey ama, bir kadını tanımakla anlaşılır, hayatin sırrına ancak askla varılacağına. Sevgi arsızıdır kadın.

Verdiğinden daha fazlasını isteme bencilliğini gösterecek kadar sevgi arsızı...

>Bu yanını doyurunca şımaracağından korkanlar, birlikte çoğalacaklarını bilmeyenlerdir. Bir kadını sevmekle başlar her şey ama, bir kadını tanımakla kanat çırpılır özgürlüğün bütün maviliklerine. Kendine inananlara, aşka inananlara koşar. Hem yaman bir aşk avcısı hem de engebeli yollarda koşmaktan bitap aşk yorgunudur kadın.

Bir kadını sevmekle başlar her şey ama, bir kadını tanımakla çıkılır keyifli serüvenlere...

Hayatla dalga geçmesini bilir kadın, tıpkı kendiyle dalga geçmesini bildiği gibi. Ağız dolusu gülüşlere teslim olur.

Bir kadını sevmekle başlar her şey, ama bir kadını tanımakla tanık olunur tutkuların gücüne.

Göze alandır kadın. Çekip gitmeyi, sahip olduklarından vazgeçmeyi, karşılık beklememeyi... Mücadele eder, kızar, bağırır ama hep sever. Dedim ya bir dünyadır kadınlar, yürekleriyle konuşan, gözleriyle gülen... Yüreğini sevgiye açan ve sevmekten korkmayan bütün kadınlar gibi...

Şimdi bir düşünün, kaç kadını değil bir kadını tanıyabildiniz mi bugüne değin???

Tanrı, kadınlara geçmişi ve geleceği, erkeklere ise yaşadığı günü armağan etti, kadınlar geniş bir zamana yayıldıkları için huzursuz, erkekler daracık bir zamana sıkıştırdıkları için anlayışsız olurlar....

AHMET ALTAN

BORÇ

Oldukça yaşlı bir adam ,kendisi gibi kamburlaşıp yere yanaşmış bir ağacın altında ağlıyordu. Biraz önce irikıyım bir genç yanına sokulmuş ve kendisinden içki parası istedikten sonra bir de tokat atmıştı. Yaşlı adamın yere yıkıldığını görenler, hemen yardımına koşup:

- Geçmiş olsun dede ,dediler. O serseri ne istedi ki senden?

Adamcağız bir şey olmamış gibi toparlanmaya çalışırken:

- Eski bir borcum vardı, onu istedi , dedi. Yapması gerekeni yaptı sadece...

Çevresindekiler, ihtiyar adamı yerden kaldırdıktan sonra eline bastonunu tutuşturup aceleyle işlerine koşuştular. Herkes ayrıldığında, hadiseyi başından beri görmüş olan bir delikanlı onun koluna girerek:

- Fazla hırpalandınız, dedi. Ağacın gölgesinde biraz oturalım mı?

Yaşlı adam yorgun bakışlarını yukarıya yöneltip :

-Benim bu ağacın altında dinlenmeye hakkım yok yavrum dedi. Ölünceye kadar da olmayacak.

Delikanlı, söylenenden bir şey anlamamıştı. Meraklı gözlerle kendisine bakarken, onun tekrar hıçkırıklara boğulduğunu farketti.

Yaşlı adam ,iniltiye benzeyen bir sesle:

- Elli yıl kadar önceydi, diye devam etti. Rahmetli babamı, sigara parası almak için bu ağacın altında azarlamıştım. Yani biraz önce evladımın beni dövdüğü yerde.

Delikanlı ne diyeceğini bilemedi ve şimdi biraz daha bitkin görünen ihtiyarın sakinleşmesini bekledikten sonra, onu arabayla evine bırakmayı teklif etti.

Adam, titrek adımlarla yoluna koyulurken:

- Evim oldukça uzaklarda yavrum. Ama ben yürüyerek gideceğim oraya. Babamın da onu azarladıktan sonra, üzüntüsünden yayan döndüğü gibi. Hem şehir dışındaki kabristana uğrayıp bir Yasin le öpeceğim ellerinden...

Bir Bardak Limonata ve Bir Aşk Öyküsü

Evlilikle devam eden kirlenmemiş Aşk Huzurlu ve bitmeyen bir heyecanla dolu bir ömrü getirir.

Indiana’nın ıssız yollarından birinde ilerlerken, “Taze Limonata” levhasını görünce direksiyonu o yöne kırdım. Benzin istasyonu ve bir market beklerken karşıma bir ev çıktı. Ve randada yaşlı bir adam oturuyordu.

Arabamdan indim. Etrafta başka kimse yoktu. Bana bir bardak limonata ve bir sandalye uzattı. Etrafta huzur vardı.

Gökyüzü, mısır tarlaları ve güneş.

Havalardan ve yolculuğumdan söz ettik. Ailem olup olmadığını sordu. Daha yeni evlendiğimi ve çocuklarımın olmasını çok istediğimi söyledim. Aile kavramının hala önemini koruduğunu görmek onu sevindirdi. Sonra bana kendi hayatını anlatmaya başladı.

Bunu sizinle paylaşmak istiyorum, çünkü anlattıklarını bende asla unutmayacağım.

“Aile çok özel bir kurumdur. Karın, çocukların ve kendine ait bir ev. Doğru şeyi yapmanın huzurunu duyarsın içinde. Senin yaşındaki halimi hatırlıyorum.” diye başladı sözlerine.

Evlenmek gibi bir şansım olabileceğini düşünmemiştim. Öyle mükemmel bir ailem yoktu. Ama azimliydim. Annesi ve babası beni çok sevdiler ve bana karşı çok iyi niyetli davandılar. Yine de zor geliyordu. Geceleri yatağa uzanır ve düşünürdüm: Boşanma riskini göze alabilecek miydim? Bir karım, bir ailemmi olacak? Neden? Çocuklarımı boşanma riskiyle karşı karlıya bırakamayacağımdan emindim.

Gençliğe adım atınca yeni duygular deneyimlemeye başladım. Aşka filanda inanmazdım. Delice sevdaya tutulmaktan öte bir şey olmadığını düşünürdüm. Bir arkadaşım vardı. Beni çarptığında orta sondaydım. Birbirimize karşı neler hissettiğimizi söylemekten kaçınıyorduk. Sadece sohbet ediyorduk. Benim en yakın arkadaşım olmuştu. Lisede birbirimizden ayrılmaz olmuştuk.

Ailesiyle sorunları vardı. Ona yardımcı olmaya çalışıyordum. Ona göz kulak olmak için elimden ne geliyorsa yaptım.

Akıllı vegüzel bir kızdı. Bütün erkekler onunla olmak istiyordu. Madem bu seninle benim aramızda… diye ekledi, Ben onunla olmak istemiştim.

Bir kere çıkmayı denedik, her şey çığırından çıktı ve dokuz ay konuşmadık. Derken bir gün okulda cesaretimi topladım ve ona mesaj yolladım. O da yanıt verdi ve yeniden başladık. Sonra o üniversiteye gitti.

Yaşlı adam kalktı ve bir bardak limonata daha getirdi.

Babası Minnesota’da yaşıyordu. Okumaya onun yanına gitti. Benim hedefim beyzbol oynamaktı. Okuldan okula geziyordum. Sonunda ben de Minnesota’da bir okula kabul edildim. Son derece ironikti. Ona müjdeyi verdiğimde ağlamıştı.

Çıkmaya başladık. Ona ilk defa benim odamda evlilik teklif ettiğim günü hatırlıyorum. Kalbi hızla çarpıyordu. Reddedileceğim korkusuna kapılmıştım. İlişkimiz gittikçe gelişti. Üniversiteden sonra beyzbol oynamaya devam ettim. Ve hayatımın kadınıyla evlendim.

Çocuklarınız oldu mu? diye sordum.

Dört tane dedi gülerek. Onları okuttuk ve elimizden geldiğince hayatı öğrenmelerine yardımcı olduk. Şimdi hepsinin kendi çocukları oldu. Kucaklarında çocuklarını görmek bana gurur veriyor. Hayatın her şeye rağmen yaşamaya dediğini düşünüyorum.

Çocuklar evden çıktıktan sonra karımla birlikte seyahatlere çıkmaya başladık. Elele tutuşup her yeri geziyorduk. İşin güzelliği burada zaten. Yıllar geçtikçe ona karşı sevgim iyice büyümüştü. Kavga etmediğimizi söyleyemem, ama aşkımız gittikçe derinleşiyordu.

Karıma olan sevgimi kelimelerle ifade etmem çok zor… dedi başını sallayarak. Bu sevgi bizi hiç yalnız bırakmadı.

Hiç ölmedi. Gittikçe kuvvetlendi. Yaşamım boyunca çok hata yaptım, ama onunla evlendiğim için asla pişman olmadım.

Allah hayatın zaman zaman ne kadar zor olduğunu biliyor… dedi gözlerime bakarak. Bugünün dünyasını anlayamayacak kadar yaşlı olabilirim. Ama geçmişe baktığımda emin olduğum bir şey var: Bu dünyada sevgi kadar güçlü bir duygu yok. Ne para, ne hırs, ne nefret, ne de şehvet ifade edemez. Şairler ve yazarlar deniyorlar. Onlar da ifade edemezler, çünkü herkese göre değişir. Ben karımı çok seviyorum, görüyorsun. Ölünce yan yana mezarlara yatacağız, ama bu sevgi dünya yok olana kadar devam edecek.

Boş gözlerime baktı. “Seni çok tuttum, evlat” dedi ve özür diledi. Umarım limonatayı beğendin. Yolda giderken, karına ve çocuklarına ve sahip olduğun herşeyi çok sevmen gerektiini düşün. Sevmelisin, çünkü bunları ne zaman kaybedeceğini bilemezmisin.

Arabama doğru yürürken söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu önemli düşündüm. Karısını yıllar önce kaybettiğini ve onu hala aynı şehvetle sevdiğini düşündüğüm bu yaşlı adam beni çok etkilemişti. Onun ne kadar yalnız olduğunu düşündükçe içimi bir acı kapladı. Limonata ve ara sıra gelen ziyaretçiler dışında kimsesi yoktu.

Yola yeniden koyuldum, ama yaşlı adamı aklımdan çıkaramıyordum. Birden limonata parasını vermediğim aklıma geldi.

Geri döndüm eve yaklaşınca uzaktan bir araba gördüm. Birinin daha orda durması ben şaşırttı. Verendaya doğru ilerledim. Yaşlı adam ortalıkta görünmüyordu. Tam parayı sandalyenin üzerine koymak üzereyken gözüm pencereden içeriye ilişti. Yaşlı adam odanın tam ortasında karısına sarılmış konuşuyorlardı. Sonunda anlamıştım. Karısını kaybetmemişti. Sadece öğleden sonrayı yalnız geçirmişlerdi. Bu olayın üzerine yıllar geçti. Ben hala o yaşlı adamı ve karısını düşünürüm. Onlar gibi bir yaşantım olsun isterim. Bende onun gibi çocuklarıma ve torunlarıma sevgi bırakmak isterim.

 

 

Üsteğmen Zahid’in ailesine gönderdiği vasiyetini de içeren son mektubu:

Bu günlerde her zamankinden daha önemli muharebelere gireceğiz. Bilirsin, her muharebeye giren ölmez. Fakat ben ölürsem sakın gam yeme. Beni ve seni yaratan Allah bizi nasıl dünyada birbirimize nasip etti ise, benden şehitlik rütbesini esirgemediği taktirde, elbette ruhlarımızı da birbirine kavuşturur. Vatan yolunda şehit olursam bana ne mutlu. Ancak, sana bir vasiyetim var:

Birincisi benim için katiyen ağlama…

İkincisi, eşyamın listesi ilişikte. Bunları sat, ele geçecek paradan mihr-i muaccel ve mihr-i müeccelini al, üst tarafı ile bana bir mevlit okut. Eğer bunlar sana borcumu ödemezse hakkını helal et ve ilk gece aramızda geçen sözü unutma…

Ayrıca mektubun içinden kırmızı kurdeleye bağlı bir de saç demeti çıkar. Saçın tazeliği bunun mini mini bir yavrunun başından kesilmiş olduğunu göstermektedir.

İşte o zaman herkes Zahid’in evli olduğunu ve Nadide isminde de bir yavrusunun varlığını öğrenir. Çünkü Zahid Üsteğmen cepheye gelirken arkasında evladü iyal düşüncesini de bırakmıştır. Ve savaş boyunca ne izin isteyerek evine gitmeyi düşünmüş ne de o konuda iki çift laf etmiştir.

Zahid, 9 Ocak 1916’da şehit olur.

Gümüşhane’nin Şiran ilçesinden Üsteğmen Zahid, Aziziye ilçesinin Kılıç Mehmet Bey köyünden Ahmet Efendi’nin kızı, eşi Hanife Hanım’a yazdığı ve vasiyetini bildirdiği mektubunu şu cümle ile bitirir:

Bu vasiyetimi aldığınız zaman yüksek sesle ağlamanıza razı değilim...

Bir zamanlar ne kadar çok sevdiklerim vardı etrafımda har yanımda sevdiklerim vardı. Şimdi bakıyorumda kimsem kalmamış yapayalnız kalmışım sadece kendimle içimden sürekli ağlamak geliyor bağırmak, haykırmak kimse yokmu ? neredesiniz sevdiklerim neden gittiniz ben dayanamıyorum bu kimsesizliğe.Hayatın kuralımı bu tek başına kalmak eğer öyleyse ben buna dayanamıyorum .Herkes hayatıma giriyor ve sonunda bişeyler alıp yüreğimden bilinmezliğe doğru gidiyorlar.

Yüreğimde yeni bir sayfa açıldı birden gelen, haber vermeden beni bağımlısı yapan onunla kendimi güvende hissettiğim huzuru bulduğum heran yanında olmak istediğim onsuzken kendimi sokaklarda kimsesiz hissettiğim, sözlerinde umudu bulduğum sıcaklığında kendimi çöllerde hissettiğim yüreğimi titreten çok duygulu çok tatlı benim diyebileceğim biri.

Şimdi ise tek korkum onunda hayatımdan bilinmezlere doğru yol alması ama bu sefer aynı şeyi yaşarsam kalbimi sonsuza kadar kapatıcam hayata sevgiye umuda. Ne olur beni bırakma senden mahrum etme ben çok narinim duygusalım bunu kaldıramam hayatımı sana verdim ve senin yaşatmanı istiyorum..

Sen varken hayat ne kadar kolay dünya daha bir güzel daha bir yaşanılır herşey ne kadarda olumlu senin gülümsemen benim gülümsemem senin gözündeki tek damla göz yaşına dayanamam sen hep yanımda ol beni sar sarmala kalbine al yüreğine tenine al ,senin sıcak yüreğinde ısınmak istiyorum ve sana sarılarak uyumak hiç uyanmamak.

Benim hayalimde hep sen varsın seni yaşatıyorum soğuk gecelerime çağırıyorum seni boş kalan kollarıma alıyorum nefesini hissediyorum her yanımda güzel kokunu duyuyorum bana huzur veren gözlerine dalıyorum güzel sözlerinde coşuyorum kendimden geçiyorum sana seni nekadar sevdiğimi anlatıyorum sende bana senin anlatmana gerek yok ki sen benim yüreğimsin ne hissettiğini biliyorum diyorsun. Sabahlara kadar konuşuyoruz en olmadık şeyler bile bizim cümlelerimizde anlam kazanıyor sevgiyle seçilmiş en özel cümlelerle anlatıyoruz sevgimizi ne kadar çok olduğunu..

Senin her anını bilmek neler yaptığını en önemsiz bulduğun ayrıntıları bile, seni ne kadar çok kıskanıyorum herkesten herşeyden yalnız benim ol benim gözlerime bak istiyorum.

En olmadık anda aklıma gelen kötü düşünceleri senin varlığınla kovuyorum çünkü biliyorum ki senin varlığın onların hepsini ezer. Endişelerimi alır bana yaşama sevinci verir.

Sen hep yanımda ol ışığım ol beni karanlıklardan kurtar canım ol benim ol yalnız bana ait ben seninim ve hep öyle kalacak.. Artık benim geçmişim yok hep geleceğim var seninle hayatım seninle başladı seninle bitecek..

YORGUNUM

08.02.2006

Mevsimler su gibi akıp geçiyordu hayatımızdan bir gün daha eksiliyor düşünüyorum da ne kazandım ne kaybettim?

Belki sağlıklı olmama şükretmeliyim çünkü sağlık yaşamın en önemli özelliği. Bunu biliyorum şükrediyorum da ama yinede bilinçaltımda beni rahatsız eden bir dürtü var. Bunun sebebini bulamıyorum aslında şöyle bir bakıldığında normal bir hayat sürüyorum acaba benim hayattan beklentilerim her zaman çokmu fazla şeyler oldu? ASLINDA DEĞİL SADECE SIĞINACAĞIM BİR LİMAN OMUZUNDA AĞLIYABİLECEĞİM BİR DOST, YADA BENİMLE İLGİLENEN YÜREKLER.. Bilemiyorum hayatın gerçekleri çok zor ve bunu yaşamak bana ağır geliyor beni üzse de ben yinede yaşamaya devam ediyorum.. Ümitlerimde önceki kadar canlı değil artık puslu bir dağın ardında kaldı adeta.. Eski beni düşünü yorumda nekadar umutluydu yaşama karşı çocukça hayaller kurar ve gerçekleşeçeğini düşünürdüm... hımmm şimdi anlıyorum içimi yakan o gerçekleri meğer yaşam her zaman azla yetinmekmiş... ulaşamayacağın meyvelere uzanmamakmış çünkü o meyvenin dalı ulaşamayacağın kadar yükseklerdeymiş ben o ağacın dibine oturmuşum yıllarca meyvenin düşmesini beklemiştim... yazık çok yazık...

şimdi ruhumda esen fırtınaları ne ben nede o hayaller dindirebilir... artık senaryosu önceden yazılmış bir filmi defalarca oynuyorum ve garip olanda kendi filmimde başrol oynamıyorum sadece oynuyormuş gibi gözüküyorum ama sadece basit bir figürandan ibaretim.. hep bir gün gelecek o büyük başrolü ben kapacağım diye düşündüm....ama bugün belki figüran bile olamadım ne gariptir ki bu filim benim ama ben yokum aslında..

sanki kabul etmişim bu gidişi ,sanki her şey olup biterde insan bir boşlukta kalır, sanki izlediğin bir film biterde düşünmeye dalarsın aklında kalan sahneleri işte bende böyleyim hayatın yaşanmışlığının yorgunluğu var üzerimde.. bazen kendimi günlerin akışına bırakıyorum ....hiç düşünmeden... Ama bazen olmadık zamanlarda aniden o gerçeklerle irkiliyorum adeta kafamda şimşekler çakıyor... o an içimden bişeyler kopup gidiyor... dalıyorum ..dalıyorum ve sonra yine sahte hayatıma devam ediyorum........ ( yorgun bir günün ardından hissettiklerim.....derya deniz....)

HOŞÇAKAL

Ben veda etmeyi pek beceremem. Duygularımı da pek açığa vuramam zaten, hele bu veda çok daha zor geliyor. Aslında hiç böyle bir son görüşmeye gerek yoktu. Ama insanın kanı durmuyor işte., ne varsa bu son anlarda.?

Senden hatırlamanı bile istemiyorum., sadece temizliği ve saflığı yaşatalım bu aşkı kalbimizin bir kuytu köşesinde!...

Ne güzel başlamıştı. İkimizde gençtik deli doluyduk, coşkunluğumuzun son safhasında kanımızın kaynadığı bir anda gördük birbirimizi, sevdalandık.

Geceler boyu uykusuz kaldık birbirimizi düşünmekten, en güzel heyecanları, en güzel bakışları yaşadık. Hemen aşkı yaşadık, zamanı durdurup utançları ve sitemleri yaşadık. Kavgaların en güzellerini de biz yaptık. Çünkü barışmakta ayrı bir zevk veriyordu bize.

Sevdik, sevildik, doruğuna vardık kutsal duyguların. Aşk yeminleri ettik tutamayacağımızı bile bile. Günlerce aylarca yalnız ikimiz varmış gibi yaşadık. Ne alaylı bakan gözlere, ne karşı çıkan büyüklere, ne de dost sözüne aldandık. Kendi ateşimizde yandık, en önemlisi bir birimizi anladık.

Romantik şarkıları serin aksam üstleri yaşadık seninle. En güzel çiçekleri verdin bana. Rüyalarda bile hep ikimiz vardık. Gerçek aşkı tattık bunu sende biliyorsun.

Öyleyse hep aynı duygularla kalmalı değil mi? Biz birlikte olmasak da... güzel başlayan çok güzel yaşanan bu aşkı aynı temiz duygularla bitirmeliyiz. Şimdi de ayrılığın en güzelini en acısını yine biz yaşıyoruz...

Ne dersin bu da Allah'ın bir lütfu değil mi bize? Lütfen ağlama. Neden benimkilerle yarışıyor göz yaşların? Sen benim güçlü kocaman sevgilim değil misin? Güçlüsündür sen... seni hep böyle hatırlamak istiyorum, haydi sil gözyaşlarını. Hava da kararmak üzere, zaman bize hep acımasızdı zaten. Yine öyle çabuk olmamızı istiyor herhalde.

Sana bir şey söylemek istiyorum. Mavi gömleğin sana çok yakışıyor bir daha kız tavlamaya niyetlenirsen bu sözlerim aklında bulunsun. Bir de küçük bir istek arkana dönüp bakma tamam mı her şey burada bitsin, hoşça kal...

Baya bir rahatsızlık geçirdiğim dönemlerdi..ve bir gün baya bir kendimden geçtiğim güne saplamıştım.. Rahatsızlığımdan dolayı bayılmıştım.. hastane arabasına nasıl beni koyduklarını hatırlamıyorum bile....

Sadece DR.larin sesini duydum bir yankı gibi bir kaç saniye...Bağırıyorlardı telaştan, kaybediyoruz.... kalbi duruyor diye...ve yine yoklara karıştım... .Benim hala anlam veremediğim bir duruma girmişti ruhum...sadece karanlık bir yerde uzaktan yol gibi bir ışık görüyordum... ayaklarımdan sanki ruhumun yukarı doğru kalktığını hissediyordum...o ara aklım başıma geliyordu...ne kadar dua biliyorsam okumaya basladim...ve bu durum bir kaç kez tekrarlandı ben okudukça sanki bacaklarımdan çıkan ruh geri bedenime giriyordu...bu arada hiç bir acı hissetmiyordum...

Bir ara gözlerimi açar gibi oldum... başımda Dr.lar vardı telaşlı, fakat bir sessizlik vardı, Dr.ların konuştuklarını duyamıyordum. Bu arada yeşil gözlü genç, kumral, yüzünde bir nur vardı sanki... güler yüzüyle beyaz giyiminle onu sadece omuzlarına kadar görebiliyordum.. Dr.ların arasından yavaş ilik esen bir rüzgar gibi geçiyordu.. şu an bile bakışları gözümün önünde... Bir an kimse yoktu yattığım ambulansta, sessizdi her yer.. sol tarafımdan bu sefer yüzünü göremediğim, ama beyaz hacda giyilen ehram vardı üzerinde...Sol tarafımdan ayak ucumdan geçerek sağ tarafıma oturdu...Tok ve tatlı sesiyle bana su sözleri dedi...

Senin o kadar günahların var ki aslında cezasını çekecek olduğun fakat yaptığın iyilikler bunu karşılandığından dolayı af ediliyor...

Sadece bir günahın var ki bunun afi yoktur! dedi bana..

Bana 20 yıl önceki benim çoktan unuttuğum bir olayı hatırlattı...

Hastanede koridorda oturuyorum...bir Hintli çocuk geçiyordu annesiyle ve babasıyla birlikte...bu çocuğun başı gövdesinden büyüktü.... ve benim içimden Allah im bu çocuğu neden böyle yarattın geçmişti... elimde olmadan...

Demek ki Allaha büyük karşılık vermiştim... günah islemişim...

Simdi hala içim yanıyor... aklıma geldikçe... nerde nasıl bulurum da, ben o çocuktan af dilerim... vicdan azabı çekiyorum...

Soluğumun kesildiğini hissetim, çok yavaş nefes alıyordum... Ve var gücümle kendi kendime emir vermeye başladım beynimle... .ölmek istemiyordum, çünkü yapacak olduğum vazifelerim vardı...

Ve yavaşlayan nefesimi çoğaltmaya başladım...

Kendime bir an geldiğimde,, hastanedeydim, Dr.lara ilk sorum .. ."ben neredeyim? öldüm mü yoksa dünyada mıyım" olmuştu...

Kendimi af edemiyorum..

Allah af etsin beni...

ÖTEKİ...

Onlar her şeyleriyle vaatkar ve çekicidir; bakışlarıyla, kokularıyla, duruşlarıyla, Sev Beni derler, sev beni, kimse benim gibi sevişemez, benim gibi öpüşemez kimse, kimin dudaklarında böyle karadut tadı var, kim bu kadar güzel kokuyor; ayışığında çırılçıplak dolaşırım, yağmurlarda gülerim; dokun saçlarıma, hiç bu kadar parlağını gördün mü, seni öyle çok severim ki kimse benim gibi sevemez.

Kleopatradır onlar, Mara Haridir, Messelinadır, Hürrem Sultandır.

Museler gibi her yolcuyu şarkılarıyla sarhoş eder, yolundan döndürürler; her gemi onların sesini dinleyebilmek için felaketlere uğramaya razı olur.

Her yerdedirler, her yanda; başınızı çevirdiğinizde bir ışık bulutunun içinden çıkıverirler.

Onlar göründüğü andan itibaren bütün duygular, bilinen ne kadar duygu varsa hepsi, saklandıkları köşelerden kuytulardan çıkarak size doğru çılgın bir koşu tutturur; hepsini tadarsınız, en yakıcı olanları, en baharatlıları, en lezzetlileri.

Ve, onlar gözyaşı demektir.

Acı çektirir ve acı çekerler.

Kadınlar için, onlar, bir gün bir yerde mutlaka karşılaşacaklarını bildikleri, bu karşılaşmayı yürek çarpıntılarıyla, korkarak bekledikleri karanlık ve uğursuz hayaletlerdir.

Öteki kadının çeşit çeşit kılıklara girebileceğini bilir kadınlar; en yakın arkadaş, komşu, bir başka erkeğin sevgilisi, iş arkadaşı, bir davetteki misafir kılığında yaklaşabilirler; bütün kadınlar diğer bütün kadınlara kuşkuyla, acaba bu mu, bu en yakınımda duran mı öteki kadın çıkacak diye diye bakar, bu meşum ihtimale karşı daima hazır bekler, gizlice silahlanır, her kadının rastladığı diğer bütün kadınlar için yaptığı küçük yorumlar, eksikliklerinin yada fazlalıklarının altını usulca çizip her an olabilecek bir çatışmaya karşı biriktirilen cephane olarak tutulur bir yanda.

Kadınların en yakın arkadaşlarını bile hafifçe çekiştirmesi, minik alay oklarıyla daha sonra vurulacak yerleri önceden işaretlemesi, vefasızlıklarından, kötü kalpliliklerinden değildir; öteki kadının hangi kisvenin altından aniden fırlayabileceğini bilemediklerinden ama her yerden çıkabileceğinden emin olmalarındandır.

Kızıl bir şeytan, kara bir büyücü, kötü kalpli bir orospudur öteki kadın kadınlara göre; öteki kadının hep güldüğünü, hep eğlendiğini, hep kurbanlarını aşağıladığını düşünürler; öteki kadının nasıl ağladığını, erkeği gecenin bir vakti evine dönmek zorunda kaldığında kendini nasıl yenik hissettiğini, yalnızlığı nasıl bir yenilmişlik duygusuyla yaşadığını, kimsesiz gecelerde Kleopatranın masum ve güçsüz bir kız çocuğuna nasıl döndüğünü bilmezler, bunu umursamazlar da.

Birisi onlara öteki kadının acı çektiğini söylese, en iyi yetişmişi, en kibarı bile bir anda değişip, Ne acı çekecek o orospu deyiverir, o amacına ulaşamadığı için ağlıyor yalnızca, müstehaktır ona.

Öteki kadın ise herkese karşı dövüşür; sevdiği erkeğe, sevdiği erkeği seven kadına, o kadını destekleyen bütün kadınlara, kalabalıkların ahlakına, kendi çevresine, ailesine karşı tek başına vuruşmak ve bu olağanüstü savaştan galip çıkmak zorundadır; öteki kadının yenilgisi çok acıdır çünkü, savaş meydanına bir kez çıktıktan sonra oradan yenilmiş olarak ayrılırsa ona bu meydana çıkmasını pahalıya ödetirler, laf dokundurmalarla, alaylarla, dedikodularla onu parçalar, bu savaşa girme cesaretini gösterdiğine pişman ederler.

O yüzden bu savaş çok şiddetli geçer.

Arthur Millerın Cadı Kazanında olduğu gibi yenileceğini düşünen öteki kadın bütün bir kasabayı şeytanların istila ettiğini ve baş şeytanın da kendisinin yenilmesine yol açan erkek olduğunu söyleyebilir, Catherine de Medici gibi rakibelerinin yemeklerine zehir koydurabilir.

Hiçbir erkeğin anlayamadığı, bilemediği, inanılmaz yöntemlerle istihbarat faaliyetleri yürütülür, iki kadın birbiri hakkında neredeyse en mahrem bilgileri bile kimsenin anlayamayacağı kaynaklardan öğrenir, bu bilgileri değerlendirir, erkeğe ihbar eder, ihaneti, hatta cinayeti kışkırtır.

Eğer bu savaşta iki kadın yenişemeyeceğini anlarsa, erkek bir türlü karar veremez ve savaşın biri lehine bitmesini sağlayamazsa o zaman beklenmedik bir şey olur ve iki kadın birden o erkeği yok etmek için uğraşır; öyle hırpalarlar ki erkeği, onu öldürmekle kesin bir karar vermek arasında bir seçime bütün vahşetleri, bütün cazibeleri, bütün silahlarıyla zorlarlar.

Öteki kadın ın ortaya çıkmasıyla birlikte aslında herkes acı çeker.

Bir eğlencenin, bir isteğin, bir sevginin, bir bağlılığın bu kadar süratle acı ve kedere dönüşebildiği belki de hayatımızda başka hiçbir örnek yoktur.

VIII. Henry gibi hükümranlığını ve krallığın cakasını en pervasızca, en şımarıkça yaşamış bir kral bile Katolik karısı Catherine ile sevgilisi Anne Boleyn arasındaki savaşta sıkışıp yeni bir din icat etmek ve bütün memleketin dinini değiştirip yıllarca bitmeyecek kanlı bir din savaşının başlamasın neden olmak zorunda kalır.

Ama o, kral olduğu ve krallar da kadınlar kadar vahşileşebileceği için, kadınlar arasındaki savaşı kazanan Anne Boleyn'i daha sonra o güzel başını vurdurarak cezalandırır.

Her türlü duygunun ayaklanıp ortaya çıktığı, bu yer yer çok zevkli, yer yer çok acı, şefkatle şiddetin iç içe geçtiği neredeyse ölümcül macerada, tanrıların ve kadınların erkeklere yaptığı en büyük şaka ise, aslında her kadının öteki kadın olmasıdır.

Bütün kadınlar aynı zamanda öteki kadın'dır.

En sıradanı, en durağanı, en kibarı, en sadesi, en dürüstü, en güvenilir olanı bile bir anda öteki kadın a dönüşebilir, hayattaki rolünü kendini bile şaşırtabilecek bir süratle değiştirir, bir savaşta kalabalıkları yanına alıp öteki kadın a karşı savaşırken, bir başka savaşta kalabalıkları karşısına alıp herkesle savaşa girebilir; öteki kadın olmanın fettanlığına, çekiciliğine, yalnızlığına ve acısına bir anda kendini bırakabilir, bakışı, konuşuşu, yürüyüşü, saçlarının kesimi, görünüşü, dudaklarına sürdüğü rujun rengi aniden değişebilir.

Öteki kadın her kadının içindeki ve belki de bu yüzden onu o kadar iyi tanıyıp ondan o kadar nefret eder.

Zevk denizlerinin museleridir öteki kadınlar.

HER KADIN ÖTEKİ KADIN'A DÜŞMANDIR.

VE, HER KADIN ÖTEKİ KADIN OLMAYI ÇILGINCA SEVER.

Beraber yürüyebileceğimiz yolun başlangıç noktasını bulamadık. Ortasından daldık yola, bir anlık bir mutluluk, bütün bir yaşama yetebilecek bir umut yaşadık...

Ama hayat tek bir hamleyle bizi yolun farklı taraflarına atıverdi işte. Sona ulaşamadan; ellerimiz bomboş, dudaklarımızda çocukça bir gülümseme kalakaldık yolun kenarındaki çorak topraklarda. Oysa birbirimize yağmur olabilirdik biliyorum. Çok şey olabilirdik birbirimize; daha az yıkılmış olsaydık, yolun başını bulabilmiş olsaydık...

Şimdi yanımda olsaydın; dudaklarınla silerdin gözlerimdeki yıldızları, ellerinle ay olurdun geceme biliyorum...

Ellerimiz bir daha asla birleşmeyecek, buluşamayacak bir daha gözlerimiz, aynı buruk gülümseyişle aralanamayacak dudaklarımız. Belki de seni tekrar gördüğümde gözlerinde bana ait hiç bir iz kalmamış olacak. Parmakların tenimin tadını unutmuş ve ben de iyice içime gömmüş olacağım dokunuşunun sihrini

Ayrı taraflarında olacağız yolun, dokunmak bizim gücümüzün dışında bir düş olacak. Engeller olacak aramızda; insanlardan, verilmiş sözlerden, anıların hoyratlığından oluşan engeller. Onları aşmak ya da aşmayı denemek bile acının adı olacak.

Biliyorum; birlikte pek çok şeyi aşabilirdik biz. Her şeye yeni bir yüz giydirip, sesleri müzikle bezeyebilirdik. Çünkü aramızda başka benlikler, kırık dökük başka aşklar olduğu halde dokunabilmiştik birbirimizin özüne yine de...

Bir gün geriye dönüp baktığımda tutunacak tek bir dal, dayanıp güç alabileceğim hiç bir anı göremesem de ellerinin sıcaklığı hala geziniyor olacak saçlarımda. Bir tek işte o dokunuşun büyüsü kaybolmayacak asla... Biliyorum...

Fırtınalı bir hayatın ortasında birleştik. Sen, kendine yakın bulduğun insanların sana yaptığı hatalardan şikayet ediyordun, bense uzun yıllar acısını çektiğim bir aşkın yaralarını sarmaya çalışıyordum.

İyi birer dosttuk, her şeyi paylaşır olmuştuk. Bu yakınlaşmamızın kısa bir sürede olmasına rağmen zamanım öyle tatlı, öyle güzle geçiyordu ki ben içimdeki kıpırdanmalardan habersizdim.

Sanki rüyadaydım, gözlerimi açtığımda dostluğun yerini aşk almıştı. Kendimi tutamamıştım işte. Duygularıma hakim olamamıştım. Sen benim aşkım, bense senin dostundum artık. Sana aşık olduğumdan habersizdin. İçimdeki volkan öyle taşmıştı ki patlamak için sabırsızlanıyordu.

Sonunda o gün gelip çatmıştı. Bütün duygularımı bütün hislerimi açıklamıştım ben sana. Sense bana sadece şaşkın bir ifadeyle bunların yalan ve şakadan ibaret olması için yalvarmıştın.

Bende sana bunların ne şaka ne de yalan olduğunu üstüne basa basa vurgulamıştım. İçim rahatlamıştı. Çünkü bir insana "seni seviyorum" demek kolay bir iş değildi. Yürek isterdi. Ben bu işi becerememiştim ama sonucuna da katlanmak elimde değildi. Çünkü asıl olan benim için bugündü ve ben bugün sana söylemem gereken şeyleri yarına bırakmamıştım. Yarın böyle bir fırsatın elime geçeceğini düşünerek bütün her şeyi açıklamıştım.

Dünya fani her an her şey olabilir bizim dünyamızda... Şimdi içim çok rahat ama bir o kadar da huzursuzum. Çünkü bunları sana anlatınca suçlu ben oldum. Şimdi o eski günleri arıyorum, hiç sebepsiz, ani ayrılışın şokunu üzerimden atamamamın sonucundandır. Ve zaman eskiden öyle güzel öyle tatlı geçerken şimdilerde, bin bir azap bin bir acıyla geçiyor.

O günün üstünden çok zaman geçti. Şimdi ben senden benim olmanı değil bana biraz hak vermeni istiyorum. Bana duyduğun nefreti duygularımın üstünden çekmen için yalvarıyorum. Bana ne kadar kızsan ne kadar nefret etsen de ben seni yine de seviyorum. Duydun değil mi? Seni seviyorum...

Öylesine bütünlüklü ve öylesine sade güzelliği var ki bu erken yaz sabahının, başka hiçbir güzelliğe içinde yer bulunmuyor; belki de ilk kez, bir başka güzelliğin, bir mısranın, bir şarkının, hatta uzun bir şampanya kadehinin içinde duran şu çiçeklerin, derin bir duygunun, eğlenceli bir düşüncenin bozabileceği böyle bir vakte rastlıyorum. Sabah, sanki bir beyaz manolya yaprağı...

Parlak, mavi bir yaz sabahı.

Sakin, sessiz.

Sanki hiçbir sese, hiçbir harekete tahammülü yok.

Müziği kapattım.

Dümdüz lacivert bir deniz, koruluklarının yeşili bile gözüken adalar, bir beyaz yelkenli, uzaklarda bir şilep.

Balkondaki sardunyaların kızgın kızıllığından bile rahatsız olan bu masum ve aydınlık sabah, kendi mavi masumiyetiyle hayatın bütün karmaşasını, düşünceleri, duyguları reddediyor sanki.

Bu ışıklı sessiz örtünün altında yatan heyecan verici karanlıklara uzanan yollar erken yaz sabahının sükunetiyle kesilmiş.

İnsan, bu durgun güzelliğe boyun eğmekten başka bir çare bulamıyor.

Sessiz mavi bir yaz sabahının bir parçası oluyor.

Bir sevinç bile istemiyor.

Hiçbir duygu olmamalı, bir düşünce bulunmamalı.

Bir maviliğin içinde süzülmelisin.

Bu sabah vaktinin bir parçası olmalısın.

Ve bunun için, bütün varlığından, geçmişinden, hayallerinden bir anlığına da olsa vazgeçmeli, bu sükuneti bozacak hiçbir kıpırtıyı içinde taşımamalısın.

O sessizliğin içine kendimi istekle bıraktım.

Hiçbir şey olmamanın muhteşem sükunetiyle uçuk bir maviliğe büründüm, kendimi terk ettim.

Minik bir yaprak bile değilim, kavak ağaçlarının uçuşan pamukçukları da değilim, bir ağaç ya da bir çiçek de değilim.

Mavi bir sabahım şimdi ben.

Bütün derinliklerim sessiz.

Beni çağıran hiçbir şey yok.

Hiçbir yere gitmeyeceğim.

Hiçbir şey düşünmeyeceğim.

Hiçbir şey hissetmeyeceğim.

Kendi sesim de dahil bütün seslerden uzaklaştım.

Öylesine bütünlüklü ve öylesine sade güzelliği var ki bu erken yaz sabahının, başka hiçbir güzelliğe içinde yer bulunmuyor; belki de ilk kez, bir başka güzelliğin, bir mısranın, bir şarkının, hatta uzun bir şampanya kadehinin içinde duran şu çiçeklerin, derin bir duygunun, eğlenceli bir düşüncenin bozabileceği böyle bir vakte rastlıyorum.

Sabah, sanki bir beyaz manolya yaprağı.

Ona hiçbir şey değmemeli, dokunmamalı, değerse küser ve kararır.

Hatta güzelliğini bile seyretmemelisin.

Bir parçası olmalı, o maviliğe karışmalısın.

Uyandığımda bende olan ne varsa artık yok.

Ben yokum.

Bir sabah vaktiyim.

Sessizim, sakinim, maviyim.

Beni terkeden her şey, bütün sesler, bütün düşünceler, bütün duygular, bütün kaygılar, bütün özlemler aniden ve büyük bir gürültüyle geri dönecekler, bunu biliyorum.

Ben, yine ben olacağım.

Hayat, yine hayat olacak.

Bu mavi örtünün altında dolaşan o olağanüstü karmaşa, bütün karanlığı ve çekiciliğiyle yeniden ortaya çıkacak.

Onları yeniden gördüğümde belki de çok sevineceğim.

Ama, şu kısa an, sabahın içinde dağılıp bir mavi sabah olduğum şu vakit, neredeyse inanılmaz olan bu tanrısal armağan, herkes gibi benim de en çok kurtulmak istediğimden, kendimden kurtarıyor beni.

İçimde dolaşıp duran, birbiriyle çatışan, beni bazen eğlendirip bazen yoran bütün o 'ben'ler sustular, gittiler, yok oldular.

Issız içim.

Kendi ıssızlığını da özlüyor bazen insan.

Bunun asla ele geçemeyeceğini, o kalabalığın asla beni terk etmeyeceğini sanırken, erken bir yaz sabahı, beni kalabalıklarımdan kurtarıp içine aldı.

Görkemli bir cömertlikle kendini bütünüyle bana verirken, beni de inanılmaz bir hoşgörüyle kendi içine kabul etti.

Bir şarkı duymak istemiyorum.

Hiçbir şeyi, bir çiçeği, bir insanı, bir ağacı, bir kuşu, bir duyguyu tek başına görmek istemiyorum.

Bu bütünlük, kalabildiği kadar bir bütün olarak kalmalı.

Onun parçası olmalıyım.

Tek olan her şey bu bütünlüğü bozacak.

Ben bir bütünün parçası olamayacağım o zaman.

Bütüne bazen hayranlıkla, bazen merakla, bazen dehşetle bakan, ayrı bir parça haline geleceğim yeniden.

Buna da sevineceğim belki.

Ama şimdi...

Şimdi değil...

Parlak, mavi bir yaz sabahı.

Sessiz ve sakin.

Ben yokum.

Siz yoksunuz.

Kimse yok.

Mavi bir sabah var yalnızca.

Ve, mavi bir sabah vaktiyim şimdi ben.

Âlem-i Gönül:

Âlem-i Gönül! (Gönül Âlemi veya Gönüldeki Âlem!) yani her insanın bir iç dünyasıdır. Bu dünyada doğru, dürüst ve duygusal olan her şey mevcuttur. Hem dünyevi ve hem de manevi duygularla dolu olan bir kişisel iç dünyası!

Masal: Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, pireler berber iken, develer tellal iken; bir zamanlar seven ve sevilen âşık olan iki sevgili vardı. Bir müddet sonra bunların ikisi fırsatını nasıl buduysalar ki (âşıklar zor bulur) evlenince, o ilk gecelerin de yani gerdek geceleri, girdikleri odaların da o yerde, karşıların da birden bire bir kapı açılır ve onlar da anında o kapıdan içeri çekilirler. Çekilip de girdikleri o yer ise; ucu bucağı görünmeyen çok güzel aydınlık, çiçek, meyve, sebze ve bitkilerle doğası kaplı, güzelliğine hayran bir dünya ile karşılaşırlar. Orası işte ''Âlem-i Gönül'' dünyasıdır.

Orada yuva kurarlar ve söz de bir zaman sonra da, ''kalplerinin birleştiği gibi birleşmelerinden'' orada onların yani ikisinin adı da ''sevgi'' olur. Adları sevgi olan ve birleşen bu çiftlerin, çocukları da olur. Olan çocukların ismini ''AŞK'' koyarlar. Adı ''AŞK'' olan çocuk bir zaman sonra büyüyüp de aklıselim olunca ve evlenecek yaşa gelince, bakar ki etrafında sevip evleneceği hiç kimseyi bulamaz. Bu konuyu evlenme isteğini anne ve babasına açar. Onlarda bunu anladıklarını ve buraya nasıl geldiklerini ve dış dünya olan geldikleri yerde ancak kendine evlenecek birini bulabileceğini söylerler. Fakat o dünyada her şey burada gibi sakin ve huzur içinde olmayıp gerçekte çok karmaşık bir yer olduğunu, oradaki insanların güven verici ve iyi olmadıklarını çok zor, evleneceği birisini bulabileceğini anlatırlar. O da olsun, der ve gitmek ister. Fakat gidersen bu dünyaya ''Âlem-i Gönül'' dünyasına bir daha geri gelemeyeceğini yalnızca duygusal düşüncelerle gireceğini ve bağlantı kuracağını, burayla söylerler. Yinede her şey rağmen gitmek istediğini tekrar, tekrar söyler.

Velhasıl ''AŞK'' o dünyadan bu dünyaya yine aynı kapıdan ''gerçek dünyaya'' tekrar bir erkek insan olarak geri gelir. Görür ki geldiği dünya hakikatten çok karmaşık herkes kendi canı ve malı peşinde birbirleriyle mücadele ve çalma çırpma, kıyım içerisinde yaşam mücadelesi veriyor. Yapacak artık bir şey yok ona anlatmıştı annesi ile babası buranın böyle olduğunu. Gel zaman git zaman sonra lafı uzatmayalım evleneceği bir kız bulur ve onun da onu sevmesini sağlar ve evlenirler. O sevgiden doğan çok sıcak ve can verici yakınlığın adı; kendisini bulan ve sevmesini ayrıca da sevgiden doğan o çok sıcak yakınlığın adını deler ki ''- Madem, AŞK senden doğdu ve olmasını sağladın, bu çok yakın ilginin adını da; ''AŞK'' koyalım!'' derler. Ve o sevgiyle olan ilginin adı da böylece ''AŞK'' olur. Bir müddet sonrada çocukları olur ve adlarını da şöyle koyarlar. İlkin Adı: Dostluk! İkincisinin Adı: Güven! Üçüncüsünün Adı: Sadakat! Dördüncüsünün Adı: İlim! Olur. Bunlarda bu dünyada olması gereken ve ihtiyaç duyulanlardır. Her şey onlardan çoğalıp türer gider.

Evet, sonunda her şey erdi muradına biz çıkalım kerevet'ine! ve rahat, rahat bizde dalalım uykumuzda güzel rüyalar görelim!.. dilek ve isteklerimle...

Hoş ve mutlu kalsın herkes. Kalın sağlıcakla!..

Masalın yazarı:

Alem-i Sır

dan, sizlere sunulur. Bir Aşk masalı bu!

Buz gibi bir ekranda sıcak bir merhabaydın sen, en gerçekten daha gerçektin. Rotasını, klavyeye dokunan parmaklarımızın çizdiği yolculukta aynı durakta karşılaştık biz.

Sıcacık bir merhabaydın sen buz bir ekranda.

Yalnızdık, yolu yok yalnızdık, bir şekilde yalnız. Gerçek yaşam içindeki sanallığımızdan kaçıp, sanal yaşamdaki gerçekliğe soyunmamış mıydık, cebimizdeki yalnızlık ağırlaşınca. Sonra çıplaklığımıza kelimelerimizi giyinmemiş miydik!

Açıp tüm gizlerimizin önünü, istediğimizce özgür, dilediğimizce deli, yaşayamadığımızca çocuk, inandığımızca kendimiz, nasıl aktık birbirimize zaman içinde, kol bulmuş nehirler gibi.

Söylenememiş biriktirdiklerimizi, kırılmış umutlarımızı, bedeli ödenmiş vakitlerimizin bıraktığı fermanı, yitirdiklerimizi sormadık mı, anlatmadık mı birbirimize güvenerek! En gülünmeyecek şeylere bile gülmedik mi çocuklar gibi bir masalın içinde kahkahalarla, haytaca, tüm günün ciddiliğini fırlatıp bir kenara!

Olabildiğimizce özgür, kırabildiğimizce rahat, umursamazca katı, tüm öfkemizle, yığılan isyanlarımızın hırsını çıkarmadık mı birbirimizden, başka bir hayattan toplayıp getirdiğimiz nefretlerimizle sessiz harflerde avaz avaz bağırmadık mı!

Vurgulardaki samimiyete sığınıp, bir dost göğsü hasretiyle kelimelerimize yaslanmadık mı, sarılmadık mı birbirimize soğuk gecelerin siyah yalnızlığında, ağlamadık mı harf harf !...

Yağmuru yağdırdık birlikte, güneşi doğdurduk, ayrı mevsimlerde aynı mevsimin soğuğunda üşüdük, sıcağında ısındık, paylaştık biz.

Herhangi bir günün yorgun akşamında dudağımıza değmeyen bir fincan kahvenin tadını bildik, birbirimizin sigarasını yaktık, ayrı koltuklarda yan yana oturduk, paylaştık biz.

Dost ziyaretlerine gittik, alışveriş yaptık, saatleri durmuş zamanlarda sokaklarda gezdik, bilmediğimiz şehirlerin uykusuz evlerinde uyuduk, uyandık birbirimize rüyalarımızı anlattık, paylaşabildiklerimiz oldu, paylaşamadıklarımız...

En gerçekten daha gerçektik. Kelimeler yetersiz kaldığında yaşamı bir kağıt parçası gibi buruşturup bir kenara atmayı, daha yakında olabilmeyi de istedik.

Ama...

Necla Maraşlı ("Beni Ne Ölümler İstedi de Vermedim" adlı kitabından

Bir gün kitap okumak için parka gitmiş, yaşlı bir söğüt ağacının uzun, dağınık dallarının yanındaki boş banka oturmuştum. Hayatımdan bezmiş bir halde, dünyanın alay edercesine, üst üste silleler vurmasına içerlemiş, homurdanıyordum.

Tüm bunlar günümü mahvetmeye yetmezmiş gibi, oyun oynamaktan bitap düşmüş küçük bir çocuk nefes nefese çıkageldi. Yanıbaşımda, kafası aşağı eğik bir şekilde durdu ve büyük bir heyecanla bana "Bak ne buldum!" diyerek elindekileri gösterdi.

Elinde bir çiçek vardı ve çiçek acınacak durumdaydı. Çiçeğin bütün yaprakları yırtılmıştı. Sanırım çiçek ya yeterli yağmur görmemiş ya da pek ışık alamamıştı. Çocuğun ölü çiçeği alıp gitmesi için sahte bir gülücük attım ve kafamı başka yöne çevirdim. Ancak çocuk dönüp gideceğine yanıma oturdu. Çiçeği burnunun üstüne getirerek, şaşırmış bir şekilde "Bu kesinlikle çok hoş kokuyor ve ayrıca da çok güzel. İşte bu yüzden onu kopardım; al, bu senin için." diyerek çiçeği bana doğru uzattı.

Getirdiği bu çiçek yabani bir ottan başka bir şey değildi, renkli göze hoş gelen bir şey de değildi ama biliyordum ki onu almazsam çocuk gitmeyecekti.

Ben de çiçeğe doğru uzandım ve "Bu tam ihtiyacım olan şeydi." diyerek cevap verdim.

Ama çocuk avcumun içine koyacağı yerde, öylece havaya doğru tutuyordu çiçeği. İşte o zaman çocuğun gözlerinin görmediğini anladım: çocuk kördü.

En güzel çiçeği seçtiği için ona teşekkür ederken sesim titriyor, gözlerimden yaşlar boşalıyordu. "Bir şey değil" dedi gülümseyerek ve sonra koşarak oyununa geri döndü, bende bıraktığı etkiden habersizce.

Orada otura kaldım ve bu küçük çocuğun yaşlı söğüt ağacının yanında oturan ve kendi kendine acıyan bu yaşlı kadını nasıl gördüğünü merakla düşünmeye başladım. Benim sıkıntılı olduğumu nasıl bilmişti? Çiçeği neden bana getirmişti? Bir ihtimal, kalp gözü ona doğruyu göstermişti.

Sonunda kör bir çocuğun gözlerinden problemin dünya ile ilgili olmadığını anlamıştım: problem bendeydi. Oysa ki gerçek kör bendim ve tüm zamanımı bir kör olarak geçirmiştim. İşte o gün etrafımdaki güzellikleri görmeye ve benim olan her anın tadına varmaya ahdettim. Ve sonra solmuş çiçeği burnuma yaklaştırarak o güzel kokuyu koklamaya başladım. O sırada küçük çocuk elinde başka bir otla, parkta oturan başka bir yaşlı adamın hayatını değiştirmeye gidiyordu..

Beni inandırmışsın bir kere, İki insan aynı yöne, aynı kararlılıkla ve de aynı yürekle giderse yer sallanırmış fikrine..

Aksini benden isteme. Gittin mi geri dönmeyeceksin, Döndün mü bir kez, bir daha gitmeyeceksin. Adam gibi yaşatmadılarsa sevdamızı, zalimlere inat düştün mü kalkacaksın. Yarım kaldıysa yüreğin, yarım bıraktılarsa seni, benimle tamamlayacaksın kendini.

Birlikte yürüdüğümüz yollara tek başına gitmeyeceksin,, beni de göndermeyeceksin böyle gözü yaşlı, kalbi kırık, per perişan.

Birlikte büyüdüğümüz bu yer bizi bir arada görmemeye alışamadı da, sen bensiz yaşamaya nasıl alıştın sahi?

Hiç mi terk etmedi gözyaşların gözpınarlarını, hiç mi atmadın beynini bir yerin en yüksek tepesinden, ya da hiç mi sarılmak gelmedi içinden bir daha ayrılmamacasına.

Gözlerini benden kaçırma sevdiğim, gözlerine baktığım zaman kendimi göreceğim..

Sen teslim olmayı erteliyorsun kendince. Peki ömrümüz ne kadar rötarlı dersin?

Ben seni olduğun gibi sevdim. Ben senin yüreğini sevdim. Ne kocaman cüssene aldırdım, ne deli gözlerine. Ben seni sen olduğun için ve beni bu denli sardığın için sevdim. Ben omzuna bir yaşam boyu güvenle yaslanayım diye sevdim, kaybedeyim diye değil.

Seni, senin anlayamayacağın bir biçimde seviyorum ben. Benim olmak zararlı ya senin için, acı çekersin ya, işte bilerek bu gerçeği benim olmamanı isteyecek kadar çok seviyorum seni. Uzaklaş istiyorum kıyılarımdan, kayalıklarıma toslama, oturma karama... açıl, açıl, açıl. Uzaklaş benden, engin sularda ol. Lacivert mavilere dik gözlerini. Yosun yeşillerimden ıraklara düş. Yunuslar eşlik etsin yol alışlarına, hadi git artık, ne olur git. Baştan çıkartma beni. Uğurlar olsun. Gitmeni arzulayacak kadar deli bir kimlikle seviyorum seni.

Seni, senin anlayamayacağın bir biçimde seviyorum ben. Hani bir baba kızar ya, öfkelenir, döver ya hatta... arkasında ayıplarla dolaşan evladını. Ve ama yine de umutsuzca sever ve uzatır ya ellerini ne zaman düşse dara. Hani hem reddeder onu evlatlıktan ve hem de ama içten içe kanar ya baba yüreği. Kanayan içini de sever ya evladıyla birlikte. Hayırsız, huysuz ve hatta topluma zararlı olsa da bile; ister ya içten içe onun toplumun en mutlu insanı olmasını. Ve hatta döner döner de bakar ya kendine: "Ben nerede hata yaptım." Diye. Çocuğunun tüm hatalarından sorumlu tutar ya kendini. İşte öyle. Sorumlulukların acı, sızı mutsuzluklarıyla... evlatlıktan reddedecek bir inatla seviyorum seni.

Seni, senin anlayamayacağın bir biçimde seviyorum ben. Çok ama çok uzaklarımda olduğun zamanlarda bile kimi zaman... milimetrik ölçümlerle nefesimdesin. Sana dokunmak kadar yakın olsan da çoğu zaman... milyon kilometreler öteden duyulmuyor sesin. Seni, senin anlayamayacağın bir biçimde seviyorum ben. "Her hareketinin sırrına varacak kadar sen olmak, nerede ne yapacağını öngörebilecek kadar ben olmak" gerçeklerinle seviyorum seni.

Ey güzel sevgili çok sağlıklı bir beden değil artık bedenim. Beynim de öyledir belki. Ben bir hasta yatağını sen sanacak kadar... can yakan bir iğne ucuna sevdalanacak kadar... hastalıklı bir ruhla seviyorum seni.

Seni, senin anlayamayacağın bir biçimde seviyorum ben.

SUSKUN

Her şey gibi insanlarında sonu gelir bir bakmışsın varsın bir bakmışsın yoksun ama bezende yaşarken bile ölürsün.

Kendi duygularınla kendini öldürürsün. Bilerek lades dersin mutsuzluklara. Boş bir yaşamı yaşamak kadar zor bir iş yoktur herhalde. Ama yapacak bir şey yok ki ne yapacaksın doluya koysan olmaz boşa koysan olmaz. Çok mutsuzdur sun bunu kimseye söylemezsin yalnızca kendinle paylaşırsın patlayacak duruma gelirsin ama yapacak bir şey yoktur. İmkânsızlıklar imkânsızdır.

Yolda yürürsün ayakların yere basmaz hayaller aleminde yaşarsın dünyayı görmezsin kendi kendinle paylaşırsın kendince yorumlar yaparsın insanlar hakkında yorumlar yaparsın kimse farkında olmadan gülersin içinden kahkahalarla bezende ağlarsın hıçkırarak kimse anlamaz yaşadıklarını her zamanki gibi sadece sen bilirsin ..

Artık bütün umutların bitmiştir ve kendini alıştırmış tırsın yaşayacaklarını çünkü her yıl aynı şeyleri yaşıyorsun zaten değişiklik neden olsun ki açıkçası çokta ilgilendirmiyor artık.. Sadece şu acıma duygusu geçsin başka bir şey istemiyorum.

Bazen mutluluklara düşman acılara dost oluyorum elimde olmadan sebebini bilmeden kendimi tanımıyorum beynimde benim bile anlayamadığım düşünceler geçiyor ve bu benmiyim diye hayretlere düşüyorum. şu hayattan tek bir şey öğrendim insan çocukken çok hayalci oluyor ve kendine güveni oluyor ama aradan yıllar geçtikçe bu düşünceler değişiyor bunların sadece bir hayal olduğunu anlıyorsun ve gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalıyorsun ve bunu her zaman başarmak mümkün değil bakıyorsun yapacak hiç bir şey yok artık görmüyorsun , duymuyorsun ve konuşmuyorsun artık kendini bilinmezliklerin kollarına bırakıyorsun zaman ilerliyor birde bakmışsın yıllar senden yaşama umudunu hayallerini ve gülümsemelerini almış eskiden hiç susmayan sen şimdi konuşmaz olmuşsun ...suskun......

12.03.2006

"Hiçbir şeyi özlemedim Seni özlediğim kadar"

Kavanoz dipli dünyada ilkönce en aziz varlığımı yitirdim. İlham kaynağımı, sevgi çağlayanımı, bana can veren hayat pınarımı en erken kaybettim. Henüz dört yaşımda iken annem vefa etti.

Bu öyle büyük bir kayıp, öyle bir derin acı ki; o giderken benim de pek çok yanımı, yanına aldı götürdü: kollarım, bacaklarımı, ellerimi, yüzümü, parmaklarımı ve yüreğimi... Evet yüreğimi.... Bunların hepsini alıp götürdü sanki. Çünkü ben daha serpilmemiş körpe bir yavru idim onun gittiğinde. Onun sevgi dolu kacağına koşup atlamak istiyordum.

En güzel düşüm kollarında uyumaktı. Uyandığımda bana sevgiyle bakan gözlerini görecektim. Gülen, hep gülen... Karşılıksız bir sevgi ile bakan gözlerini... Sımsıcak gülüşlerine, altın sarısı saçlarına açacaktım gözlerimi...

Kadifemsi narin elleriyle okşayacaktı yüzümü. Varsa gözümdeki çapakları, beni incitmeden silecekti. Bir öpücük konduracaktı yanağıma.

Kollarımdan yakalayıp tay tutacaktı beni. Havaya zıplatacak, boynuma, kulaklarıma yüzünü sürecekti. Koltuk altlarımdan gıdıklayacaktı doya doya... Ben katıla katıla gülerken o, bu alemin en mesut kadını, en bahtiyar annesi olacaktı. Dünyaları verseniz, yine de değişmeyeceği bir mutluluk tadacaktı o anda.

Gamsız tasasız benim güldüğümü... Gülerek gözlerini içine baktığımı görünce; bütün dertlerini unutacaktı. Takatsız kollarına derman gelecekti. Ciğerlerini paralayan amansız öksürüğün geçtiğini düşünecekti bir anda.

Hasta yatağından kalkıp sıcak bir çorba pişirecekti ikimize; tarhana. Dünyanın en leziz çorbası. Kendi elleriyle biraz daha büyütebilseydi beni; belki ekmeğime yağ sürüp sokağa salacaktı. Gaga pişirecekti. Sonra üfleyerek soyacaktı yumurtayı.

Allahım! Nasip olsaydı da tatsaydım; o çorba, o ekmek, o yumurta ne tatlı olurdu. Hiçbir şeyle değişmezdim onları. Belki de yemezdim o yağlı ekmeği, hiç soydurmazdım o yumurtayı, ölünceye kadar saklardım o çorbayı. Çocuklarıma, torunlarıma bırakırdım o kıymetli varlığın yadigarını.

Ama olmadı işte. Biz annemle hiçbir zaman onun pişirdiği bir tas çorbayı oturup yemedik. Kendimi bildiğim vakit, o hasta yatağında inliyordu. Dermansız kollarını bileklerinden bağlayıp, başucundaki dolabın kapağına asmışlardı. Kalp çarpıntısını hafifletir, kan dolaşımına faydası olur diye öyle yapmışlardı.

Annem benim, canım annem! Sana ne kadar muhtaç, ne kadar susamış olduğumu gün geçtikçe, yaş kemale erdikçe daha iyi anlıyorum. Kılcal damarlarımda, bütün benliğimde hissediyorum yokluğunu.

Atıfet teyzem bir tas çorba getirdiği vakit, yüklüğün orada asılı duran kaşıklığa tırmanır iki kaşık kapıp gelirdim sessizce. Hiç konuşmadan sokulurdum yanına. "Benim ortakçı geldi." derdin solgun dudaklarınla.

Şükürler olsun Rabbime... Buna da şükür diyorum şimdi. Sen pişirmiş olmasan da, seninle aynı tastan çorba kaşıkladık ya. Onunla avunuyorum artık... Hem zaten teyzeler anne yarısı değil mi? Bu durumda yarı yarıya senin çorbanı yemiş sayıyorum kendimi.

Benim buradaki tahassürüm; boş hayaller, uçuk temenniler değil. Evet, dört yaşıma gelinceye kadar annem sağdı. Ama o, yakasını bir türlü kurtaramadığı ölümcül bir hastalıkla boğuşan dertli bir anne idi. Zaten babamla evlendiklerinde Bekir Çavuş'un hastaca kızı olarak biliniyormuş. Naif bedeni daha körpecikken hastalıkla boğuşmakta imiş. İlk iki çocuktan sonra doktor : "Bebeğiniz olmamalı artık." demiş. "Bebek sizin bünyenizi daha fazla yıpratır."

Ama işte imkansızlıklar... Bilgisizlik günlerinde önce abim sonra ben dünyaya gelmişiz. Böylece kader ağını örmeye devam etmiş... Az denilebilecek aralıklarla doğmuşuz çünkü. Bu da onun kendini toparlamasına engel olmuş. Zaten boğuşmakta olduğu hastalığa tamamen yenik düşmüş.

Bir de o mahut derede... Gürlek'in başında, kar altında kazan kaynatıp çamaşır yıkarken kızgınlığa su içmen yok mu anneciğim? Buz gibi kar suyunu tasa koyup, terli terli içmişsin hani. İşte o su, kızgın ciğerine cosss etmiş. Senin ve benim ciğerimi... Kardeşlerimin ciğerlerini kavurup atmış, tahta gibi olmuş ciğerlerin, doktorun dediğine göre. Artık o hastalık seni almış götürmüş. Ve götürürken çok ızdırap çektirmiş.

Benim bebekliğim de tam o acılı, ağrılı günlere rastlıyor sanırım. O sebeple beni dolu dolu sevemediğini düşünüyorum. Ve benim de anne sevgisini yaşayamadığımı... Daha doğrusu beni sevecek zıplatacak takatin kalmadığını sanıyorum... Duyduğum kadarıyla o günlerde normal bir anne ile bebeği gibi ayrılmaz bir bütün olamamışız seninle. Çünkü senin çoğu günlerin-ayların hastahane köşelerinde, yollarda geçiyormuş.

Şöyle bir zihnimi yokladığımda senin varlığın-canlılığınla ilgili iki; evet sadece iki hatıra var hafızamda: Onlar da hayal meyal... Hani bizim oralarda net hatırlanmayan rüyalar için ne denirdi? "İmir-simir" bir şeyler... İşte öyle...

Bunlardan birincisi Atıfet teyzemin çorba getirdiğini görünce kaşıklığa tırmanıp, sessizce yanına sokulmamdı. Hiç konuşmadan yerdik o çorbayı.. ikincisi de kollarının bileklerinden bağlanıp da dolabın kapısına asılmasıydı. İnlemelerindi anneciğim. Solgun yüzüne ümitsizce bakışım. Bana bakarken ışıldamayan gözlerin. Başımı okşamaya uzanacak takati olmayan bağlı ellerin... Ve içimi yakan öksürmelerin.

Bereketli bir sahur vaktinde anneciğim; dört yavruyu ardında çil çil serperek uçup gitmişsin öteler ötesine. O yavruların en küçüğüyüm ben. Ve o günkü olanların en az farkında olanı.

Babamın söylediğine göre; "Hanım sahura kalkalım haydi" deyince "Ben bugün kalkamayacğım Ahmet" demişsin.... "Bari Saniye'yi çağıralım. O bir şeyler hazırlasın."

Bunu söyledikten kısa bir süre sonra ölümün belirtileri başlamış. Babamla halam çeneni çekebilmişler sadece... Gecenin bir vaktinde uyandığımda (Herhalde hıçkırık seslerinden olacak) evimizin içi insan dolu idi. Ne olduğundan haberim yok; Sabahattin dayım, Halil dayım, Atıfet teyzem, teyzemin kızları ve halamlar... Herkes bizim eve doluşmuş, hıçkıra hıçkıra ağlamakta. Baktım ablamlarla abim de yüklüğün üzerine çıkmışlar, ağlaşıyorlar. Annemin yorganı tamamen üzerine örtülmüş... Korkmuştum. Hiçkimseye bir şey soramadım. Hıçkıran insanların niye bize geldiklerine ve niçin ağladıklarına bir anlam veremeden bir müddet öylece bakıp kaldım. Dayım başımı okşadı usulca. Teyzem kucağına alıp bağrına bastı, öptü, kokladı. "Haydi sen yat kuzum" dedi. "Daha sabah olmasına çok var."

Uyumuşum ondan sonra. Evet anneciğim, senin öldüğün gecenin sabahında ben mışıl mışıl uyumuşum.

Kuşluk vakti beni uyandıran, benimle ilgilenen "Gıcıgızı" Selime teyzemdi. "Gel gıcı, seni bir yere götüreyim" diyerek bir peşkirle beni sırtına aldı. Peşkirin ucundaki sicimlerle sımsıkı sarındı. Nedense hep ağlıyordu bunları yaparken. Evimizde birçok kadınlar vardı. Nerede ise bizim köyün bütün kadınları. Ve hatta Karaburun'dan Akkaya'dan gelenler. Ortalıkta bir sürü dolaşan insanlar ve evin bir köşesine oturup ağlaşanlar vardı. "Nereye gidiyoruz?" dedim teyzeme. "Bize gidiyoruz gıcı" usulca. Sonra çıktık kapıdan. Bekir dedemin arpalığının üst yanından ve bizim samanlığın arka tarafından geçerek Karacaların evine doğru gidiyoruz. Teyzem başını sol tarafa çevirip bakıyor sık sık. Baktıkça hıçkırıklara boğuluyor. Ben de baktım o tarafa. Bizim samanlığın ardındaki kuytu yerde, evdekilerden daha çok bir öbek kadın var. Büyükçe bir kazanın altına ateş yakılmış. Su kaynatılıyor besbelli. Kalabalığın tam ortasına savakları alınarak bizim öküz arabası çekilmiş. Etrafına çöreklenen kadınlar yüzünden arabanın üzeri görülmüyor. Çok şaşırdığım bu manzaralara hiçbir anlam verememiştim. Teyzeme de soramadım nedense... Zaten onun da tutulduğu hıçkırık nöbetinden konuşacak hali yoktu.

Bundan sonra olanları uzaktan da olsa ben göremedim anneciğim. Aziz naaşını kefenleyen kadınlar tabuta koyup, başucuna bir tülbent bağlamışlar. Sonra cemaate verilen tabutun ardına saf saf insanlar dizilip; hatun kişi niyetine, uyun hazır olan imama "Allahuekber!" diye cenaze namazı kılmışlar... Ve bir avuç cemaat seni omuzlayıp götürmüşler sonsuzluk evine... Bir daha hiç gelmeyeceğin ebedi yurduna... Kırkoyak'tan aşırıp gitmişler. Gedik yaylalarındaki mezarlığa, meşe ağaçlarının serin gölgesine, kara topraklara...

Artık hiç acı çekmeyeceksin orada. Bana bir tas çorba pişiremediğine yanmayacaksın. Başımı okşamaya elin varmıyor diye dert edinmeyeceksin. "Gücüm-takatim kesildi.

" demeyeceksin... Ağlamayacaksın... Çünkü artık sen bir ölüsün. Ölüler ağlamaz. Ölmüş anneler üzülmez... Geride kalan çocukları ağlar onların. Eli-yüzü yıkanmaya, başı okşanmaya, karnı doyurulmaya muhtaç; talihsiz çocukları... Hem de üç beş gün, bir ay, bir yıl değil. Bu, hiç bitmeyen bir ağlamadır anneciğim... Yıllar var ki senin yasını tutuyorum: Kırk yaşlarında "esnan dışı" kaldığım ve akranlarımın torun-torba sahibi oldukları şu günlerde bu yazıyı kaleme alırken; katmerlenen hasretinle üretiyorum satırlarımı. Anne sevgisine, anne şefaatine duyduğum derin bir istençle akan gözyaşlarım kalemime mürekkep oluyor.

Meryem teyze hep anlatır dururdu: O acılı günlerde bana "Aneni seviyor musun?" diye sormuş. Ben de; "Ölmüş anneyi ne yapayım ki" demişim çocukca.

İşte o bilinçsiz günlerim su gibi akıp geçti anneciğim. Henüz acı nedir bilmiyordum o zamanlar. Sonra aylar, yıllar birbirini kovaladıkça ilk zamanlar mahiyetini bilemediğim talihsiz acıyı yudum yudum tattım. Öksüzlük şurubunu bütün ömrümce içtim, içmekteyim. Öksüz çocuk olmanın ağırlığını iliklerime varıncaya kadar yaşadım, sevgisiz şefkatsiz büyümenin zorluğunu omuzlarımda hep taşıdım. Ve bugüne kadar iyi-kötü her ortamda; bayramda, düğünde seni aradım. Kızımı "Annem benim!" seviyorum. Ablamların yüzüne her defasında senden bir şeyler görebileceğim umuduyla bakıyorum.

Küçüklüğümüzde bize, yani Firdevs'in yetimlerine köyümüzdeki kadınlar şöyle derdi : "Babaların evladına karşı bir gözü kör olurmuş. Annesi ölürse, öbür gözünü de yumuverirmiş." Bu rivayet aynı zamanda gönlümüzü kırmadan bize iletilmeye çalışılan bir gözlem miydi diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Sensiz hayat ne acı, ne zor anne! Bugüne kadar hem okudum hem yazdım. Pek çok memleketler gezdim. Bu öksüz halimle bizim köyden annesi-babası başında olan akranlarıma nasip olmayan nimetler bana kısmet oldu. Dünyanın maddi-manevi güzelliklerini gördüm. Sensiz hiçbir şeyin tadı yok be anne!

Ama ne yazık ki acı gerçek ortada. Bugüne kadar hiç alışamadığım annesizliği kabullenmem gerekiyor artık... Şurası muhakkak; artık sen fatihalarda, yasinlerde, hatimlerdesin. Rüyalarımın erişilmez meleğisin. Sevgili torunlarının kara gözlerinde görünmez babaannesin. Gözlerimizi kısıp baktığımız gerçek bir ufuksun sen. Ve dualarımızın baştacı yaralı gönüllerimizin ilacı...

Annem benim! Şimdi, ilkokuldan başka on dört yıl süren tahsil hayatım boyunca sıksık duyduğum bir sözün kavuruyor içimi... Ölümün soğuk nefesini yanında hissettiğin vakitlerde ziyaretine kimler gelmişse onlara hep tenbih etmişsin; halamlara, teyzemlere, onların büyük kızlarına ve komşu kadınlara ayrı ayrı söylemişsin. "Bak, eğer bir gün ben ölürsem... Ben ölürsem bu çocuklarım anasız kalacak. Büyüklerim bir parça kendilerini kurtarabilirler belki. İşte şu küçüğümü, Caferimi düşünüyorum en çok. O daha körpedir... Eğer onu sokakta görürseniz, üstü başı yırtık olursa dikiverin... Eli yüzü kirli ise, bir tas su ile yuyuverin. Karnım aç derse bir delim ekmek veriverin ne olur!"

Ne çok insana bunları söylemişsin be anne... Yıllar var ki köye izne geldiğimde mutlaka başka bir kadın senin bu vasiyetini bana iletir ve karşımda ağlardı. Bu vasiyetini farklı insanlardan dinledikçe gözümden yaş aksa da akmasa da yüreğim burkulurdu benim de. İçime atardım, biriktirirdim hasretimi...

Muhakkak sensizlikten payımıza düşen acıyı hepimiz ayrı ayrı tattık. Ancak "Firdevs'in kuzuları"nın en küçüğü olduğum için acıların en büyüğünü ben çektim sanırım.

Bu da bir yönüyle iyi oldu diyorum şimdi; yanıp kavrulmuştum adeta. Bu sebeple olsa gerek, başkalarının feryad ü figan ettiği bazı sıkıntılara ben gülüp geçiyordum çoğu kere. "Bunlar da bir şey mi?" diyordum sızlananlara.

Korkmamayı, yılmamayı, tırsmamayı öğrenmiştim. Çünkü benim için kolay bir şey yoktu hayatta. Bir kanadım kırık olarak başlamıştım mücadeleye. Zaten kanadın biri kırılınca öbüründen gereği gibi yararlanamıyorsun ki.

Hayattaki her ızdırabın, insanı kıvrandıran yönlerini en iyi ancak o acıyı çeken bilir. Ve yeryüzündeki her acının (dışarıdakilerin farkına varamadığı) ancak katlananın bildiği dayanılması güç yönleri vardır. Kanımca akla gelebilecek ızdırapların en çetini; bir çocuğun küçük yaşta ebeveyninden birini veya her ikisini kaybetmesidir. Ben burada belki bazılarına çok abartılı gelebilecek bir söz söylemek istiyorum : "Küçük yaşta annesiz kalan bir çocuğun acısı, elemi, hasreti babasını yitirenden en az üç kat daha fazla olur... En az!" diyorum.

Çünkü yuvayı kuran civcivleri kanatları altında koruyan dişi kuştur. Ve bir gün olur o da alınırsa göklere... Allah katına. Yavru kuşlar birer ikişer uçup gitmez mi gurbet ellere? Hacıpaşalara besleme, Domaniç'te Kazım ağalara sığırtmaç ve Hacı Hafızlara geri dönüşü olmayan sığıntı talebe olmazlar mı?

İşte bizler tam da öyle olduk anneciğim. Pek de uzun sürmeyen bir geçiş döneminden sonra yukarıdaki son bir cümlede özetlediğim noktalarda bulunarak başladık, senin himayenden yoksun olduğumuz yıllara... Şu kadar var ki, hamdolsun dördümüzde pek güzel yerlere geldik anneciğim. Binlerce kez hamd ü senalar ediyoruz Rabbimiz'e. Ve senin "garik-i rahmet" olacağını umuyoruz, O'nun engin merhametine. Bağışlanmanı diliyoruz, can u gönülden kopup gelen dualarımızla... Arşa varan yakarışlarımızla. Çektiğin ızdırapların, günahlarına keffaret sayılmış olmasına...

Kuşlar gibi kanat çırptın, uçuverdin fani dünyamızdan; bu uçuşun Cennet'te son bulmasını. Adını daşıdığın saadet yurdunda Firdevs cennetlerinde olmanı niyaz ediyoruz Allah'tan.

Burada yazmak cüretinde bulunduğum satırlarımın; kendimi bildim bileli temiz ruhuna okuduğum ve Rabbim ömür verdikçe okuyacağım hatimleri, yasinlerin manevi birer şahidi olmasını diliyorum. Bu satırları okuyacakların hayır dualarına vesile teşkil edeceğini umuyorum. Diyebilirim ki bunlar içimdeki hasret denizinden süzülen bir damladan ibaret... Gönül deryasından kopup gelen çağlayanların, zihin süzgecinden geçebilen kırpıntıları... Kalemin yazabildiği, kağıdın üzerinde taşıyabildiği... Bizden sonraki nesillere, yüreği sevgi ile çarpan kullara... Yetimlere, öksüzlere düşülen bir not... Farklı zamanlarda benzer duyguları birbirimizden habersizce paylaştığımız geleceğin "pişkin çocukları"na bir mesaj. Sevgi ve selam... Umudu hiç yitirmemenin denenmiş örnekleri.

Şükürler olsun, annemin aziz hatırasına arzettiğim kırık dökük cümlelerde ifadesini bulan acı gerçekler; beni hayata biledi. Güçlüklerin rüzgarı yaladıkça benim alnım yağız oldu... Hayatın zorluklarına kararlılıkla bakmayı öğrendim, diye düşünüyorum. Ancak bu sırada pek çok insanda olduğu gibi benim de sahip olmayı istediğim bir özelliği yitirdim; gerçek anlamda gülme yetisini... Sevgi ile bakmayı... Gözlere de yansıyan mutlu gülüşü...

Gülmek nedir bilmez ki benim gözlerim. Can u gönülden nasıl güleceğimi öğrenemedim ben. Bu yaşa geldim hiçbir zaman, hiç kimse bana; "gülünce gözlerinin içi gülüyor" demedi diyemedi. Bundan sonra diyeceklerini de sanmıyorum. Çünkü ben; yıkılası dünyada en aziz varlığımı ilkönce yitirdim. İlham kaynağımı, sevgi çağlayanımı, tenime can katan hayat pınarımı en erken kaybettim. Henüz dört yaşımda iken annem vefat etti.... Hep yanımda olmasını istediğim canım annem... Yüzünün dinginliğinde, sevgi dolu bakışlarında kendimi bulacağım, hayattaki en kıymetli varlığım yok oldu. Beni sevmesini beklediğimi elleri uçup gitti. Bakmaya kıyamadığım gözlerine kara topraklar doldu. Dokunmak, koklamak istediğim saçları çürüdü.

Gedik Yaylası'ndaki bir metrelik toprak evini, yağmurlar karlar ıslatıyor şimdi. Ulu ağaçların dallarını yalayıp geçen deli rüzgarın uğultusu var yurdunda. Koyunlar, davarlar otluyor civarında. Çobanlar türkü söylüyor karşı yamaçlarda; mevtaları umursamadan, yakınları duyar mı demeden...

Akşamların "tüllenen mağribi", gecenin karanlığı çöküyor oralar.... Sokak lambası nedir bilinmeyen bir diyarda; bazen gelip geçen bir aracın farları ve bazı gecelerde saatlerce ayın şavkı vuruyor ölü evlerine. Toprak yığınlarını hüzme hüzme geçip ölülerin olmayan yüzlerini aydınlatıyor sanki. Ve bazı gecelerde yıldızlar... Evet yıldızlar iniyor yeryüzüne. Nurlu kandil gecelerinde, nurdan meleklerin kanadında, adını taşıdığı cennetlere nail olası annemin saçlarına konuyor binlerce hilal, milyonlarca yıldız... Tabutuna sarılan boyalı yazma kutlu bir sancak gibi dalgalanıyor mezar taşında.

Bırakıp gittiğin dört körpe yürek üredi, onlarca gönül oldu; dua çağlayanlarını sana akıtmakta. Saçlarına yıldızlar kondurmakta solgun dudakların sakın kıpraşmasın; o yıldızlar dualarımızdır anne.

Ben kolay öğrenebilen o şanslı çocuklardan biriydim. O yüzden de ebeveyn olduğumda çocuklarımın her ikisine de bir şeyler okuyup okuma işlemini eğlencevâri bir hale getirirsem benim izimden giderler düşüncesine kapılmıştım. Aynen benim gibi okur, okuduklarını anında öğrenirler diye düşünüyordum.

Büyük çocuğum Amanda, benim izime kolay girdi. Hızlı öğrendi ve iyi notlar aldı. Oysa onun küçüğü olan oğlum Eric ile de ayni yöntemleri uygulamamıza ve kullanmamıza karşın hayatın sadece Eric ve öğretmenleri için değil, benim için de zor geçeceğini anladım.

Hiçbir disiplin sorunu olmayan bu sevecen ve tatlı çocuk için üzerime düsen ne varsa yaptım. Her gece ödevlerini bitirip bitirmediğini kontrol ettim, öğretmenleriyle bağlantımı koparmadım ve okulun sunduğu bütün ek derslerin hepsine kaydını yaptırdım. Ama ne kadar uğraştıysa da aldığı karneler hep hayal kırıklığı ve üzüntü yaratıyordu. Cesaretinin kırıldığını ve böyle devam ederse bütün hevesini kaybedeceğini görebiliyordum. Sonra kendimden şüphelenmeye başladım.

Nerede başarısız olmuştuk? Neden oğlumun başarılı olmasına yardımcı olamıyordum? Neden onu motive edemiyordum? Okulda başarılı olamazsa ve sivrilemezse, iyi bir hayatı olamayacağına ve ayakları üzerinde duramayacağına hatta aile kuramayacağına inanıyordum.

Gözlerim açıldığında Eric 16 yaşında sarışın bir delikanlıydı. Oturma odasında oturuyorduk. O sırada telefon çaldı ve babamın ağır bir kalp krizi geçirdiğini ve 79 yaşında hayata gözlerini yumduğunu öğrendik.

"Papa" diye seslendiği babam Eric'in hayatinin özellikle ilk beş yılında çok önemli rol oynamıştı. Eşim geceleri çalışıp gündüzleri uyuduğundan Eric'i traşa, dondurma yemeye ve top oynamaya hep "Papa"si götürürdü... Papa, Eric'in bir numaralı dostuydu.

Babam yanımızdan ayrılıp büyüdüğü kasabaya geri döndüğünde, Eric onsuz ne yapacağını şaşırmıştı. Ama zaman yaralarını sardı ve zaman içinde dedesinin geçmiş yaşantısına ve eski arkadaşlarına ihtiyacı olduğunu anlamaya başladı. Dedesiyle yaptığı telefon görüşmeleri ve dedesinin ziyaretleri Eric'in hayattaki en büyük umudu haline gelmişti. Ve Papa'si onu asla unutmadı.

Cenaze töreninde kapıda durdum ve babamın yüzüne baktım. Tanıdığım adama benzemeyen son derece ifadesiz bir durum içindeydi. Her iki yanımda çocuklarım dedelerine doğru ilerlerken Eric'in elimi tuttuğunu fark ettim. Görevimizi yerine getirdikten sonra yüzlerce dostumuzun yer aldigi salondaki yerlerimize geçtik. Herkesin babamla ilgili paylaşacağı bir anısı, söyleyeceği bir cümlesi vardı. Bazılarıysa sadece elime dokunup uzaklaştılar.

Birdenbire Eric'in yanımda olmadığını fark ettim. Dönüp etrafıma baktım ve hemen girişte merdivenleri çıkmakta güçlük çeken yaşlılara yârdim ettiğini gördüm. Ellerinde bastonları, tanımadığı bir sürü insan ona yaslanıyor o da bu insanların dedesine son görevlerini yerine getirmeleri için basamakları çıkmalarına yardımcı oluyordu.

O gün akşamüstü cenaze düzenleme koordinatörü bana cenazesinin taşınması için bir kişiye daha ihtiyaçları olduğunu söyledi. Eric hemen atladı ve "Lütfen anne, ben yardımcı olabilir miyim?" dedi. Koordinatör benimle ve kız kardeşiyle kalmasının daha uygun olabileceğini ifade etti. Eric başını salladı ve "Papa küçükken beni taşırdı", dedi. "Şimdi ben onu taşımalıyım." Bu sözcükleri duyunca gözyaşlarıma engel olamadım. Sanki hiç susmayacakmışım gibi ağlıyordum.

O andan itibaren aldığı düşük notlardan dolayı oğlumu bir daha asla azarlamamaya söz verdim kendi kendime. Onun hayalimde yarattığım insana uyması mümkün değildi. Zaten benim hayalimde yarattığım insan oğlum kadar iyi bir kişiliğe sahip değildi. Tanrı onu sevgi, iyilik ve yardımseverlik duygularıyla ödüllendirmişti. Hiçbir kitap ona bunları veremezdi. Hiçbir mezuniyet derecesi ona sahip olduğu bu değerleri kazandıramazdı.

Şimdi yirmi yaşında ve her gittiği yere dostluk, yardımseverlik, espri ve nezaket taşıyor. Kendi kendime su soruyu yöneltiyorum: "Fen ve matematik notları neyi değiştirecek? Genç bir adam elinden geleni yaptığı sürece, kalpten bir AA notunu zaten hak etmiyor mu?

Dağınık kaşlarınızın sınırlarını çizdiği o ışıltılı gözlerinizden bir pırıltı uçuverdiğini sanki görüyorum.

Aşkı aşk yapan duygunun, bütün kadınların peşine düştüğü o suç ortaklığının tadını tadıyorsunuz.

Bu yazı size bir suç armağan ediyor.

Sanırım Stefan Zweig'ı pek okumadınız, zaten şu sıralarda pek moda değil. Eğer, Zweig'ı okusaydınız, onun bu yazının başlığının tam tersi bir başlık taşıyan muhteşem hikâyesini bilirdiniz. Hani şu Meçhul Bir Kadından Mektuplar isimli şaheserini.

İnanin, o hikâyeyi çok severdiniz.

O, her kadının içinde saklı olan meçhul bir kadın olma arzusunun bütün yakıcılığını, çekiciliğini ve acısını bir tek hikâyede yaşardınız.

Zweig'ın karısıyla birlikte intihar ettiğini de bilmiyorsunuz tabii.

Niye intihar ettiğini tahmin edemezsiniz.

Dünya Savaşı çıktığı ve insanlar birbirini öldürdüğü için, böyle bir dünyayı daha fazla paylaşmaya tahammül edemeyip kendini öldürdü Halbuki o sıralarda, Latin Amerika'da savaştan epeyce uzakta ve güvenlikteydi.

Ama başkaları ölürken, kendini güvende hissetmeye dayanamayacak kadar ilgiliydi başkalarının hayatlarıyla. Bu ilgiyi kendi hayatıyla ödedi.

'Ne kadar aptalca, ' demeyin ne olur, beni çok kırarsınız.

Zweigın karısının niye intihar ettiğini ise hep merak etmişimdir. Savaşa dayanamadığı için mi kocasıyla birlikte öldü, yoksa kocasını ölüme gönderirken yalnız bırakamadığı için mi? Dünyanın yanması mı o kadına daha çok acı veriyordu yoksa sevdiği bir erkeğin acı çekmesi mi?

Bütün yazarlar ölüme karşı Zweig gibi davranmaz elbet.

Zweig'ın görmeye tahammül edemediği savaşa Hemingway gönüllü gitmişti.

Eğer ikisi de bugün Türkiye'de yaşasalardı, Hemingway Güneydoğuda bir savaş muhabiri, Zweig İstanbul'da kendini vurmak için elden düşme bir tabanca arayan mutsuz bir yazar olurdu.

Graham Green buralarda olsaydı, istihbaratçıların, teröristlerin, kaçakçıların ortaklaşa gittikleri, sınır yakınlarında bir kerhanenin romanını yazardı.

John Le Carré, Türk, Alman ve Amerikan casusları arasında geçen görüşmeleri, yapılan anlaşmaları, ikili çalışan casusların psikolojisini anlatır, savaşsız ve düşmansız bir ortama kavuşan gelişmiş dünyanın, kendisini konusuz bırakan sıkıcılığından Türkiye sayesinde kurtulurdu.

Savaş ve ölüm, yazarların ilgisini çektiği kadar kadınların da ilgisini çekiyor mu sizce?

Avrupa'nın, PKK'yı desteklemekten vazgeçerek, PKK'yı güçsüzleştirirken Türkiye'deki darbe sevdalılarını da güçsüzleştirmesi günlük tartışma konularınız arasında mı?

Eğer içtenlikle konuşursak, bunlarla çok da fazla ilgilendiğinizi sanmıyorum.

Aşk sizin daha çok ilginizi çekerdi.

Acaba beni seviyor mu? sorusu, savaş çıkacak mı? sorusundan daha heyecan verici gelirdi size.

Sevildiğinizi öğrenseniz, bu kez de yeteri kadar sevilip sevilmediğinize takılırdı aklınız. Ah, biliyorum, hiçbir kadın yeterince sevilemez. Sarah Bernard, boşuna 'Aşk oburluktan ölür, ' demiyor.

Biliyor musunuz, Tanrı erkeklere yaşanan günü, kadınlara ise geçmişle geleceği armağan etti.

Siz yaşanan anla pek ilgilenmezsiniz, geçmişin hesaplaşması ya da geleceğin endişesi vardır sizde. Onun için size o an hiç yetmez. Siz geniş bir zamana yayıldığınız için huzursuz, erkekler daracık bir zamana sıkıştıkları için anlayışsız olurlar.

Zweig gibileri ise ne o ana sığarlar, ne de geleceğin kancalarına takılırlar.

Onların hayatı, karanlık bir boşluktan, arkalarında ışıklı bir iz bırakarak ölüme atlamakla geçer.

İçinden geçtikleri boşluğu yazılarıyla ve bazan da aşklarıyla doldururlar.

Zweig'ı mutlaka okumalısınız.

Yazarların, nasıl yazı yazdıklarını incelediği bir denemesi var.

Müthiş bir tevazuyla kendini de sıradan insanlar arasına koyarak şöyle diyor:

'İlk bakışta onlar da sizin benim gibi insanlardır.'

Yazarların da herkes gibi yaşadığını, herkes gibi giyindiğini, herkes gibi dolaştığını anlatıyor.

'Bizim yaptıklarımızı yaparlar, ' diyor, 'sonra da masanın başına geçerler ve bizim yapamadığımız bir şeyi yapıp yazı yazarlar.'

Aklına su soru takılıyor elbette!

Bize bu kadar benzeyen insanlar bizim yapamadığımız bir işi nasıl yapıyorlar?

Zweig'a göre, bir yazar yazı yazarken kendisinden başka bir şey oluyor. Ne yaptığını aslında kendisi de fark edemiyor.

Yazıyı yazdıktan sonra, ona yazıyı nasıl yazdığını sorsanız, o size, işlediği cinayeti bilmeyen bir katil gibi bakacaktır.

Aynı sizin kimliğiniz gibi, yazının nasıl yazıldığı da meçhul kalıyor.

Meçhul kalan yalnızca bu değil ki

Dağlarda birbirlerini öldürenler, bir insan öldürürken ne yaptıklarını biliyorlar mı, bir insan başka bir insanı öldürürken tam manasıyla kendinde mi? Herkes gibi âşık olan, herkes gibi seven, herkes gibi gülen biri, tüfeğini bir insana çevirdiği anda hâlâ kendisi midir, yoksa o anda başkası mı olur?

Cinayetin, yazının ve aşkın arasında garip bir ortaklık var gibi.

Bu üçünü de yaparken insanlar kendilerinden başka biri oluyorlar.

Âşık olan biri, kendinin âşık olmayan halinden ne kadar farklı.

Cinayeti işleyen, öldürmediği andaki kimliğinden ne kadar uzak.

Yazıyı yazan, yazmadığı zamanki yapısından ne kadar değişik.

Bir insanin, kendinden başka biri haline geldiği anı çok merak ediyorum. Tüfeği kaldırdığı, kalemi tuttuğu, özlemden yandığı anda ne değişiyor içinde?

Cinayet, yazı ve aşk, insanın tanrısallığa en çok yaklaştığı üç durum.

Biri öldürerek tanrısallaşıyor, biri yaratarak, biri de kendini çoğaltarak.

Cinayet, aşk ve yazı birbirine benziyor, ama Zweig cinayetlere dayanamadığı için kendini öldürüyor, Yesenin ise aşka dayanamadığından vuruyor kendini.

Siz Yesenini de bilmiyorsunuz.

Ben bütün bunları, size anlatabilmek için biliyorum.

Yesenin, Sovyet Devrimi sırasında yaşamış serseri bir şairdi. Herkes de onun serseri olduğunu söylerdi zaten.

Bir şiiri, yanlış hatırlamıyorsam, şöyle başlıyordu:

'Bilmiyorum niçin bana su Yesenin rezili

Bilmiyorum bana şu şarlatan diyorlar.'

Devrime içi pek ısınamadı nedense, devrimciler de onu pek sevemediler.

Sonra, Isadora Duncan adlı o dans büyücüsüne aşık oldu. Onun peşinden dolaştı durdu dünyayı.

Devrimin katılığına ayak uyduramadığı gibi, aşkın acısına da katlanamadı.

İntihar mektubu yerine bir şiir bırakarak vurdu kendini.

Biliyor musunuz, mutlu yazar pek yoktur.

Mutlu katil ve mutlu âşık pek olmadığı gibi.

Mutluluk daha sıradan olanlara mı nasip acaba, yoksa daha sıradan olanlar mutsuzluğa daha kolay mı dayanıyor.

Siz soruları seversiniz, bütün kadınlar gibi Cevapları sanki sorular kadar sevmiyorsunuz, sanki cevapsız soruları keşfetmenin peşindesiniz.

Erkekler cevapları arar, siz soruları ararsınız.

Siz sorularınızla huzursuz, erkekler cevaplarıyla SIKICIDIR.

Huzursuzluklarınız ve huzursuzluğunuza duyduğunuz merak, aşkı doğurur.

Siz Zweig'ı mutlaka okumalısınız.

Zweig, sevgilisiyle birlikte intihar eden bir Alman şairi olan Kleist'in biyografisini yazmıştı. Şöyle diyordu Kleist için:

'Bazan, ölmeyi beceren ve ölümden zamanı aşan bir şair yaratabilen biri de bulunmalıdır.'

Yazdığı kitaptaki gibi, ölümden bir şiir yaratarak öldü kendi de.

Ölümlerin bu kadar çok olduğu ülkemizde, ölümden şiir yaratanların çok az olduğunu biliyorum. Ölümü, şiirinden soyduğumuz ve sıradan acılara, manasızlıklara çevirdiğimiz bir zamanda yaşıyoruz.

Ölümün manasızlaştığı yerde aşk da ölüyor.

Ben ölümden değil, şiirsiz bir ölümden kurtulmak için âşık oluyorum.

Zweig, ölümün manasızlaşmasına dayanamadığı için ölüyor.

Siz ise Evet, biliyorum, siz mutlu bir gelecek var mı, diye merak ediyorsunuz. Ve, hep aynı soruyu soruyorsunuz kendinize:

'Ne olacak? '

Dağınık kaşlarınız altında ışıldayan gözleriniz her yerde bu soruyu yaşıyor.

Zweig öldüğü ve ben âşık olduğum sürece mutlu bir gelecek var.

Zweig ölerek, ben âşık olarak, kendi geleceklerimizi yaksak bile

Sen sevmeyi bilirmisin?

yüreğini ısıtan o yumuşacık. seni sarmalayan sevgiyi.

hani bir çocuğun uykulu gözlerle sana kollarını açıp kucağına alman

için bakan gözlerindeki sevgiyi.

hani günler sonra gördüğün sevgilinin gözündeki ışıltıyı

sevgiyi okumayı bilirmisin

sessizce sadece gözlerden..

ya da hissetmeyi sadece teninden.

bazen kelimeler gereklidir tarifler için. bazense yetersiz.

sana bir yemek tarif etsem. her detayıyla. tadını katan nedir o

yemeğin bilir misin.

neden hiç anneninkine benzemez yediğin o yemeğin tadı.

içine kendini katmıştır da ondan.

tarif değildir bu. kelimeler yetmez onu anlatmaya.

işte bazen böyle hissedersin sevgiyi kelimeler olmadan.

yada böyle hissettirsin kelimeleri kullanmadan.

sadece kendini katarsın. bakışlarınla yaşatırsın...

teninle tattırırsın sevdiğini.

Neden hiç sordun mu kendine kimse o gibi değil. ya da kimse onun

gibi sarılmıyor sana.

kimi var uyurken dokunmamak için kaçarsın yatağın içinde bir o yana

bir bu yana. kimi var. sokulmak istersin daha da sanki bir puzzle'ın

iki parçası gibi tamam olmak onunla.

ya sevişirken hissettiklerin?

hatta sevişmeyi hayal ederken onunla hissedebildiklerin.

sırf onu görmek. onunla olmak adına yaptıklarınla

özel olduğunu anlatmak ona. ya da onun sana

sen sevmeyi bilir misin. ya da sevdiğini hissettirmeyi.

hissedebilir misin kelimeler olmadan sevgiyi..

söylendiğinde inanmadığın sevgidense. söylemese de bildiğin sevgiyi ara.

bulduğunda kaçırmamak için uğraşma. nasılsa bir gün eğer bakmazsa

sana öyle. o zaman gitmiş olur geldiği gibi kendiliğinden.

sadece hisset. yaşa ve keyfini çıkar. mutluluğunu hisset bu sevginin