Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine
Edebiyat (Hikaye-Öykü) tarafından Sosyal Bilimler'de yazılan bir grup blogu
  • Konu

    172
  • Comment

    1
  • görüntüleme

    10.274

Bu bloğa katkıda bulunanlar

Bu Blog Hakkında

Edebiyat eseri, bir dil ürünü olan yazılı ve sözlü eserlerin tümü. Edebiyat (Hikaye-Öykü); Beğendiğiniz yada kendinizin yazmış olduğu kısa hikayelerinizi ekleyebilirsiniz. Yaşanmış ya da yaşanabilecek şekilde tasarlanmış olayları kişilere bağlı olarak belli bir yer ve zaman içinde anlatan eserlere hikaye denir.

Entries in this blog

BORÇ

Oldukça yaşlı bir adam ,kendisi gibi kamburlaşıp yere yanaşmış bir ağacın altında ağlıyordu. Biraz önce irikıyım bir genç yanına sokulmuş ve kendisinden içki parası istedikten sonra bir de tokat atmıştı. Yaşlı adamın yere yıkıldığını görenler, hemen yardımına koşup:

- Geçmiş olsun dede ,dediler. O serseri ne istedi ki senden?

Adamcağız bir şey olmamış gibi toparlanmaya çalışırken:

- Eski bir borcum vardı, onu istedi , dedi. Yapması gerekeni yaptı sadece...

Çevresindekiler, ihtiyar adamı yerden kaldırdıktan sonra eline bastonunu tutuşturup aceleyle işlerine koşuştular. Herkes ayrıldığında, hadiseyi başından beri görmüş olan bir delikanlı onun koluna girerek:

- Fazla hırpalandınız, dedi. Ağacın gölgesinde biraz oturalım mı?

Yaşlı adam yorgun bakışlarını yukarıya yöneltip :

-Benim bu ağacın altında dinlenmeye hakkım yok yavrum dedi. Ölünceye kadar da olmayacak.

Delikanlı, söylenenden bir şey anlamamıştı. Meraklı gözlerle kendisine bakarken, onun tekrar hıçkırıklara boğulduğunu farketti.

Yaşlı adam ,iniltiye benzeyen bir sesle:

- Elli yıl kadar önceydi, diye devam etti. Rahmetli babamı, sigara parası almak için bu ağacın altında azarlamıştım. Yani biraz önce evladımın beni dövdüğü yerde.

Delikanlı ne diyeceğini bilemedi ve şimdi biraz daha bitkin görünen ihtiyarın sakinleşmesini bekledikten sonra, onu arabayla evine bırakmayı teklif etti.

Adam, titrek adımlarla yoluna koyulurken:

- Evim oldukça uzaklarda yavrum. Ama ben yürüyerek gideceğim oraya. Babamın da onu azarladıktan sonra, üzüntüsünden yayan döndüğü gibi. Hem şehir dışındaki kabristana uğrayıp bir Yasin le öpeceğim ellerinden...

DONDURMACI

Arkadaşım Gayle dört yıldan bu yana kansere karşı yaşam mücadelesi veriyordu.

Diğer arkadaşlarımla birlikte onu ziyarete gittiğim bir gün çocukluk düşlerimizden söz ediyorduk. Gayle başını pencereye doğru çevirdi. Gözleri çok uzaklarda, sesi sitem dolu

"Ben, kumandalı, kırmızı bir oyuncak arabamın olmasını isterdim hep, ama doğum günümde ne istediğimi söylersem; dileğimin gerçekleşmeyeceği korkusuyla hiç kimseye söyleyememiştim bunu. Bu nedenle de asla radyolu, kırmızı bir oyuncak arabam olmadı." dedi.

Gayle'i ziyaretimden bir kaç gün sonraydı. Çok sevdiğim dondurmayı almak için sırada beklerken birden dondurmacının vitrinindeki kırmızı oyuncak arabayı gördüm.

Yanına da bir not iliştirilmişti:

"Dondurmanızı alırken vereceğimiz kuponu doldurmayı unutmayın, belki de çekiliş sonunda bu kumandalı araba sizin olabilir."

Hemen Gayle'in sözleri geldi aklıma. Bir kaç hafta boyunca sürekli dondurma alıp, verdikleri kuponları doldurdum. Hiç bir çekilişte de kazanamadım. Bu kırmızı arabayı mutlaka Gayle'e almalıydım.

Dördüncü haftanın sonunda artık çekilişte kazanmaktan ümidimi yitirmiştim.

Dükkan sahibi ile konuşarak bana bu arabalardan bir tanesini satmalarını rica ettim.

Dükkan sahibi dört haftadır hergün dondurma alıp, kuponları doldurduktan sonra büyük bir heyecanla çekiliş sonuçlarına baktığımın gözünden kaçmadığını söyledi.

Ardından da gözlerimin içine bakarak:

"Söyler misiniz, neden bu kadar çok istiyorsunuz bu arabayı ?" diye sordu.

Gözlerimden süzülen yaşlara aldırmadan ona arkadaşımdan söz ettim. Çok etkilenmişti.

"İstediğiniz oyuncak arabayı verdiğiniz adrese göndereceğim" dedi.

Yazdığım çeki masanın üstüne bırakarak , büyük bir mutlulukla evime geldim.

Ertesi günü Gayle'i ziyarete gittiğimde gözleri ışı ışıldı. Elindeki kırmızı oyuncak arabayı göstererek küçük bir çocuk heyecanıyla:

"Bak" dedi. "Bunca yıl bekledim ama nihayet dileğim gerçekleşti, hem de tam istediğim gibi !"

Ertesi günü postacı bir zarf uzattı elime. Açıp okumaya başladım:

"Sevgili Bonnie, annem ve babam da kanserdi ve ikisinide, altı ay gibi kısa bir sürede kaybettim. İkisi içinde çok çabaladım ama doğrusu dostlarımın sevgisi ve cömertliği olmasaydı hiç bir şey yapamazdım. Gerçek dostlarım olduğu için kendimi hep şanslı hissettim. Gayle'de senin gibi bir dostu olduğu için çok şanslı. En iyi dileklerimle. Norma"

Dondurma dükkanının sahibiydi mektubu yazan. Benim masasına bıraktığım çek de zarfın içindeydi.

Bonita L. ANTICOLA

Biraz dikkatli baksaydın gülen gözlerimdeki , ağlayan beni görebilirdin. Ya da gerçekten sevseydin beni kalbimin çığlıklarını susturabilirdin. Ben senken sen ben olamadın. Istırabımın sebebi oldu sevgim.

Tükendim tükettim hıncımı almak için tekmeler attım sevgiye kendime yüreğime ..

Birçok kez hazırladım kalbimi seni unutmak için

Ne yaptıysam olmadı.

Boyun eğdim varlığınla yaşamaya

Artık özlemiyorum

Dilim söylüyor ama hissetmiyorum. Sevgiyi kandırarak ve gizlenerek yaşıyorum. Daha fazlasını kaldıramayacak kadar yorgunum yada bahaneler buluyorum.

İçim acıyor

Gücüm yetene kadar dayanıyorum. Daha dayanabilirmiyim bilmiyorum. Zamana sığındım kurtuluşum için yaralanan kalbimi sarmak

Biraz olsun hayata bağlanmak kaybettiğim kendimi bulmak için

Sen benden gittin ardında bıraktığın beni düşünmeden gittin. Belki yıkıldım sevgiye güvenimi kaybettim ama

Yürekten sevdim Şunu bilki terkedenim sen yüreğimi hiç haketmedin...

BEBEK

Genç kadın, bebeğin güzelliği karşısında büyülenmiş gibiydi. Kıvırcık sarı saçları, iri mavi gözleri, kalkık bir burun ve küçük kırmızı dudaklarıyla bir kartpostalı andıran bebek, kadının şimdiye kadar gördüğü en cana yakın kız çocuğuydu. Onun ipek yanaklarını daya doya öpmek ve Cennet kokusunu içine çekmek için eğildiğinde:

- 'Dokunma bana...' diye bir ses duydu. 'Beni okşamaya hakkın yok senin.'

Kadın korkuyla irkilip etrafına bakındı. Bebekle kendisinden başka içerde kimse yoktu. Aynı sesi tekrar duyduğunda bebeğe döndü. Aman Allahım!.. Yeni doğmuş gibi görünmesine rağmen konuşan oydu.

- 'Bana yaklaşmanı istemiyorum' diye devam etti. 'Hemen uzaklaş benden.' Kadın, biraz olsun kendini toplayarak:

- 'Çocuklarımız hep erkek oluyor' dedi. 'Onlar da güzel ama kız çocukları başka. Bu yüzden seni öpmek istedim.'

- 'Beni öpemezsin' diye ağlamaya başladı bebek. 'Benim de seni öpemeyeceğim gibi.'

- 'Neden?' diye sordu kadın. 'Neden öpemezsin ki?' Bebek, hıçkırıklara boğulurken:

- 'Bunun sebebini bilmen gerekir' dedi. 'Düşünürsen mutlaka bulacaksın.'

Kadın, neler olup bittiğini hatırlamak üzereyken kendine geldi. Özel bir hastanenin en lüks odasında yatıyor ve narkozun tesirinden midesi bulanıyordu. Aile dostları olan tanınmış doktor, odayı dolduran çiçeklerden bir tanesini vazodan çıkartıp kadına uzatırken:

- 'Geçmiş olsun hanımefendi' dedi. 'Başarılı bir kürtajdı doğrusu. Ha..! Sahî, 'kız'mış aldırdığınız.

Beraber yürüyebileceğimiz yolun başlangıç noktasını bulamadık. Ortasından daldık yola, bir anlık bir mutluluk, bütün bir yaşama yetebilecek bir umut yaşadık...

Ama hayat tek bir hamleyle bizi yolun farklı taraflarına atıverdi işte. Sona ulaşamadan; ellerimiz bomboş, dudaklarımızda çocukça bir gülümseme kalakaldık yolun kenarındaki çorak topraklarda. Oysa birbirimize yağmur olabilirdik biliyorum. Çok şey olabilirdik birbirimize; daha az yıkılmış olsaydık, yolun başını bulabilmiş olsaydık...

Şimdi yanımda olsaydın; dudaklarınla silerdin gözlerimdeki yıldızları, ellerinle ay olurdun geceme biliyorum...

Ellerimiz bir daha asla birleşmeyecek, buluşamayacak bir daha gözlerimiz, aynı buruk gülümseyişle aralanamayacak dudaklarımız. Belki de seni tekrar gördüğümde gözlerinde bana ait hiç bir iz kalmamış olacak. Parmakların tenimin tadını unutmuş ve ben de iyice içime gömmüş olacağım dokunuşunun sihrini

Ayrı taraflarında olacağız yolun, dokunmak bizim gücümüzün dışında bir düş olacak. Engeller olacak aramızda; insanlardan, verilmiş sözlerden, anıların hoyratlığından oluşan engeller. Onları aşmak ya da aşmayı denemek bile acının adı olacak.

Biliyorum; birlikte pek çok şeyi aşabilirdik biz. Her şeye yeni bir yüz giydirip, sesleri müzikle bezeyebilirdik. Çünkü aramızda başka benlikler, kırık dökük başka aşklar olduğu halde dokunabilmiştik birbirimizin özüne yine de...

Bir gün geriye dönüp baktığımda tutunacak tek bir dal, dayanıp güç alabileceğim hiç bir anı göremesem de ellerinin sıcaklığı hala geziniyor olacak saçlarımda. Bir tek işte o dokunuşun büyüsü kaybolmayacak asla... Biliyorum...

RUMUZ GONCAGÜL

'Evliliğimin dördüncü yılında eşimle ilişkimiz tek düze bir hâl almıştı. Heyecansız ve sıradan. Severek evlenmiştik hâlbuki...

Bir gece evde İnternette dolaşırken, bir erişim sisteminde, bir yerde o 'Tanışma Hattı' na rastladım. Geceler boyu bilgisayar başındaydım artık. Bıraktığım mesaja her gece bakıyordum. Beş gün sonra cevap geldi. 'Vefâsız' diye rumuz kullanmıştım. Gelen cevabın rumuzu, bir Türk filminden mülhem 'Goncagül' kelimesiydi. Gerçekten oraya da mesaj geçince, artık özel yazışmalarımız başlamıştı. Tek problemimiz, o gündüz ben gece yazabiliyorduk.

Buluşma teklifimi kabul ettiğini öğrendiğim gece uyuyamadım. Heyecanımı eşime belli etmemek için, büyük çaba harcıyordum ama nâfile... Sabah ne giyeceğini akşamdan hazırlamaya kalkan, ikide bir dişlerini, saçlarını kontrol eden, yatakta sağa sola dönüp duran bir adam ne kadar saklayabilir ki heyecanını?.. 'Aşk insanı silâhsız bırakır.' diye boşuna dememişler.

Buluşma yerimiz Dolmabahçe'ydi Öğleye kadar kulüpte bekledim. 'Bekledim' sözü, de ne demek, saate baka baka saatlerce volta attım. Akrep niye bu kadar ağır ilerliyor? Yelkovan gibi hızlı olamaz mı? 'Ne çıkacak, nasıl bir tip?' gibi merakla karışık korku soruları da kafamda fink atıyor.

Parolamız, bir günlük gazeteydi. Belirlediğimiz bankta gazeteyi okuyordu. Arkasından korkarak yaklaştım: 'Merhaba Goncagül!'

Yavaş ve kendinden emin hareketlerle ayağa kalkıp, yüzünü bana döndüğünde, sendeledim!.. Düşmemek için banka yapıştım. 'Merhabâ vefâsız!' dedi... Eşimdi!..

içimde umudun umudu kaldı bekliyorum

ellerim kollarım baglı

karşılıksızca...

yoruldum diyemiyorum dersem

biliyorumki; aşkımdan ugruna canımı vereceğim

dediğim aşkımdan vazgecmiş olacağım

ama bilmiyorumki senden vazgeçişim

topragın bedenimi sardığında olacak

karanlıklar yine bana kaldı

gittin ya sen senle beraber bu candaki

bende gittim yok oluşum bilki senin bitişindir.

.......................................................................

Çok geç oldu saat gitmeliyim..

merak etme sen beni.. ben böyle iyiyim..

sakın aklına gelmeyeyim, arama beni olur mu? sakın arama.. üzülürüm arasan.. üzülmemi istemezsin değil mi? kıramazsın sen beni.... arama..

bakma boynum bükük durduğuma sadece yaşananların anısına üzgünüm... kendim için değil senin için savaşım.. sen mutlu ol tamam mı?

hadi söz ver.... aramayacağım,.. unutacağım de!!

Ilık rüzgarla gelen bir müzik sesiyle dalıverdim uzaklara; "Aşık olmak günahsa ben bir günahkarım, pişman değilim tanrım" diyordu yumuşak bir ses bir sızı saplandı ilk önce kalbime sensizlik yüreğimi yakıyordu, sana hasrettim sarı kurumuş yapraklar arasında yürürken rüzgarın yüzüme vurmasıyla kokunu duydum sanki yalnızdım mutsuzdum, sen yoktun ebediyen gitmiştin...

Şimdi yanımda olsaydın kollarınla beni sarar, yüzüme dağılan saçlarımı parmaklarınla düzeltirdin.. iki taraftan kulaklarımın arkasına sıkıştırır, "Böyle daha güzel aşkım" derdin... yüzüme düşen saçlarıma tuzlu gözyaşlarım karışıyor şimdi. "Sakın ha ağlama, seni birgün bile ağlarken görmek istemiyorum" derdin bana.. şimdi bir yerlerden bakıyorsa gözlerin üzülüyorsundur.. ama gözyaşlarıma söz geçiremiyorum sevgilim...

Hani biz sonsuza kadar mutlu olacaktık? Hani birbirimizi terletmeyecektik? Neden beni tek başıma bırakıp gittin aşkım.? Kaza haberin geldiğinde inanamadım, evimizden nasıl çıktığımı bile hatırlamıyorum hastanede seni öyle kanların içinde baygın bir şekilde görünce dünya başıma yıkıldı.. elini tuttum ve sen gözlerini açtın "Sakın ha! Sakın elimi bırakma" dediğin zaman bile "Gözlerindeki ormanda yağmur yağmasın" dedin... yanaklarımdan süzülen sicim gibi yaşlar yüzüne döküldüğünün farkında bile değildim.. ameliyathanenin kapısına kadar elini hiç bırakmadım ve mecburen elini ayırdılar benden, saatlerce o odada kaldın... çıktığın zaman komadaydın... doktorlar ümitsizce gözlerime bakıyordu.. seni odana götürdüler.. neydi, neden o makinaları vücuduna bağlamışlardı.? Sen yaşayacaktın.. beni bırakmayacaktın yemin etmiştin... yavaşça elimi elinin üzerine koydum.. hiç kıpırdamıyordun... günlerce başucunda bekledim... farkında bile değildin... hep uyuyordun... yanında seni beklerken; geçirdiğimiz günler bir film şeridi gibi gözlerimden geçti... beni kızdırmaların, sinirlendirmelerin ve ondan sonra gönlümü almak için bütün evi ben yokken çiçek bahçesine çevirmen... doğum günlerimizde birbirimize aldığımız müzik kutuları... hani son doğum gününde sana mavi bir kazak almıştım da hemen giyip mankenlik yapmıştın ya ve ben seninle dalga geçmiştim sen de pastayı alıp yüzüme yapıştırmıştın ve sonra da bütün evi pastayla alt üst etmiştik... ne kadar deliymişiz, ne kadar aşıkmışız... mavi kazağını son gördüğümde kanlar içindeydi.. kaza günü onu giyiyormuşsun meğer... çok sinirlendirdin beni, nasıl çıkacak şimdi kazaktaki kan lekeleri?

Olmadı şimdi, iyileşir iyileşmez kazağını sen yıkayacaksın.. onu sana ben aldım atmak olmaz ki... Hala uyanmadın bir hafta geçti hiç bir kıpırtı yok.. doktorların biri gidiyor biri geliyor.. söyledikleri hiçbir şeyi artık anlamıyorum.. bu arada o yağmurlu gün geldi aklıma.. bisikletlerle yarış yaptığımız o gün.. hani ani bir yağmur başlamıştı da eve zor yetişmiştik.. balkonda durup yağmuru izlerken bir gün bebeğimiz olursa ismini Yağmur koyalım demiştik... bizim yağmurumuz yaz yağmuru olsun demiştik... Ve bir gün daha geçti işte, yanında sen o yatakta hareketsiz yatarken bir gün daha geçti... elim elinde.. ve başım yatağın yanında, kendimden geçmişim.. ve aniden elin elimde kıpırdadı.. aniden kırmızı, şiş gözlerimi sana çevirdim... ve gözlerini açtın.

O halinle bile gülümsüyordun bana... dudaklarına küçücük bir öpücük kondururken sessizce gözlerimden yine bilinçsizce tuzlu gözyaşlarım dudaklarına düştü, kızar gibi yine baktın bana "Tamam" dedim "Ağlamayacağım" Gözlerime baktın buğulu, hiç beklemediğim bir anda dudakların kıpırdamaya başladı "Affet beni" dedin, "Birbirimizi terk etmeyecektik, hala daha da seni terk etmedim ama." dedin ve gerisini duymak bile istemiyordum, parmaklarımla dudaklarını kapattım, "Konuşma, yorulma, sonra konuşuruz" dedim ama başınla "Şimdi" dercesine işaret ettin "Şehre inmiştim, yıldönümümüz için beğendiğin tek taşlı pırlanta yüzüğü alacaktım, aldım da yanında 25 tane gül vardı, arabanın torpido gözünde yüzüğün, koltukta da güllerin vardı" dedin... ve devam ettin.

"Hayatımda geçirdiğim en güzel yılları seninle paylaştım, gözlerim, kalbim hep yanında olacak, arabadan emanetlerini almayı unutma" dedin bana.. gözlerimdeki yaşları artık durduramıyordum "Bir dahaki sonbahara yürüdüğümüz yolda yalnız yürüyeceksin ve çok güçlü olacaksın, beni affet aşkım seni bensiz bırakıyorum, seni canımdan çok seviyorum, son bir öpücük ver bana" dedin ve bir elim elinde bir elimle alnını okşarken istediğini yaptım dudakların sıcaktı ve aniden makineden ince bir ses geldi, elin elimden kopuverdi. Gözlerin yavaşça kapandı....

Doktorlar koşup geldiler öylece orda kalıverdim hareketsiz kaldım, donmuştum, sen yoktun artık, doktorlar seni götürdüler... artık sen yoktun, yalnızdım.. Ve şimdi sensiz geçen ilk sonbahardayım, yürüdüğümüz yolda kurumuş yaprakların arasında tek başınayım.

Arabadan bana getirdikleri emanetlerimin biri evde diğeri parmağımda, yüzüğünü yaşadığımı sürece parmağımdan, güllerini yatağımın yanından hiç ayırmayacağım... mavi kazağını yıkadım, temizledim... yastığının üzerinde duruyor.. Hazan mevsimi, hüzün mevsimi aşk mevsimi.. ayrılık mevsimi... Kulağımda bana söylediğin şarkıyla yürüyorum tek başıma söz verdiğimiz gibi sarı yapraklı yolda....

"SANA RÜYA DİYEMEM, SENDEN UYANAMAM Kİ

NEREDE OLURSAN OL, SENİNLEYİM BEN SANKİ

BULUTLU GÜNEŞİMSİN, SEVGİLİMSİN BENİMSİN

YAZ YAĞMURUM, KIŞ GÜLÜM, NEŞEMSİN KEDERİMSİN

SENİNLE DOLU DÜNYAM, GÜNDÜZÜM GECEM SENSİN

ÖLSEMDE AYRILAMAM, BENLİĞİM RUHUM SENSİN..."

Biliyorum her an her saniye benimlesin, beni izliyorsun. İyi ki şarkılar var ve şiirler. Sen sözünü tutmadın, beni bırakıp gittin. Belki bir gün aşkım... Bu yağmurlar diner ve biz yine birlikte oluruz hiç ayrılmamacasına.

"HER YERDE HATIRAN VAR, HERŞEY SENİNLE DOLU

HERŞEYDE SENİN İZİN, BU YOL AŞKININ YOLU

ALAMAZ BİN SEVGİLİ KALBİMDEKİ YERİNİ

SANKİ İÇİMDE AÇAR BU SARMAŞIK GÜLLERİ.... "

İyi ki şarkılar var...

Bilsen neler yazmak geçiyor içimden sana.. Neler anlatmak istiyorum da, yapamıyorum bir türlü...

Beceremiyorum! İnsan yüreğinde ki gizli kalmış sırlarını nasıl açığa çıkarabilir ki?

Yüreğinin kuytusundan nasıl dile getirebilir? Zor iş doğrusu..

Ben en zoru başarmışım galiba.. Yüreğimin en kuytusuna en derinlerine bir yerlere saklamışımda

seni, şimdi bir türlü çıkartamıyorum.. Hani denizlerin, okyanusların diplerinde

ulaşılmaz güzellikler vardır.. Suyun kilometrelerce altında bambaşka bir dünya vardır...

Göremezsin onları, ulaşamazsında.. Ama bilirsin...

Balıklar vardır renkli renkli, çeşit çeşit hayvanlar kimi zararlı kimi zararsız,

sonra yosunlar yeşil yeşil.. Tıpkı gözlerin gibi... Yeryüzünde olmayan göz alıcı güzellikler..

Onlar suya gömülü senelerce belki asırlarca gizemlerini sürdürecekler...

Benim kalbimde böyle işte.. Önce su birikintisiydi, sonra göl oldu.. Sen içimde

büyüdükçe denize dönüştü.. Boğulurum Diye korktum ilk önceler..

Daha sonra baktım ki okyanus olmuş.. Ben bile anlamadan, öyle büyümüşsün ki içimde,

Seni oraya bile sığdıramıyorum... Anlatamıyorum da, Kimselerde bilmiyor..

Kendi içimde yaşıyorum senin güzelliklerini, sırlarını ve gizemleri...

Her gün başka güzelliklerini farkediyorum.. Güzelliklerin gizem, gizemin ise

sır katıyor sana.. Bense bıkmadan takip ediyorum seni.. Her gün biraz daha derinine

inmeyi seviyorum.. Hep başka diyarlara götürüyor su yolu bizi.. Rüya gibi...

Seninle birlikte bende büyüyorum, güzelleşiyorum...

Seni yaşamak daha doğrusu seni içimde yaşatmak, büyüdüğüne her gün biraz

daha tanık olmak.. Ve beni büyüttüğünü görmek güzel şey... Öyle bir büyüsün ki

içimde, ölene kadar benimle olacak, içimde kalacak güzelliksin, gizemsin, sırsın...

Sonu belli olmayan bu okyanusta, derinlerde kaybolalım.. Okyanusun kalbi olalım biz seninle...

O bizimle yaşasın, biz onunla........

Beni inandırmışsın bir kere, İki insan aynı yöne, aynı kararlılıkla ve de aynı yürekle giderse yer sallanırmış fikrine..

Aksini benden isteme. Gittin mi geri dönmeyeceksin, Döndün mü bir kez, bir daha gitmeyeceksin. Adam gibi yaşatmadılarsa sevdamızı, zalimlere inat düştün mü kalkacaksın. Yarım kaldıysa yüreğin, yarım bıraktılarsa seni, benimle tamamlayacaksın kendini.

Birlikte yürüdüğümüz yollara tek başına gitmeyeceksin,, beni de göndermeyeceksin böyle gözü yaşlı, kalbi kırık, per perişan.

Birlikte büyüdüğümüz bu yer bizi bir arada görmemeye alışamadı da, sen bensiz yaşamaya nasıl alıştın sahi?

Hiç mi terk etmedi gözyaşların gözpınarlarını, hiç mi atmadın beynini bir yerin en yüksek tepesinden, ya da hiç mi sarılmak gelmedi içinden bir daha ayrılmamacasına.

Gözlerini benden kaçırma sevdiğim, gözlerine baktığım zaman kendimi göreceğim..

Sen teslim olmayı erteliyorsun kendince. Peki ömrümüz ne kadar rötarlı dersin?

Ben seni olduğun gibi sevdim. Ben senin yüreğini sevdim. Ne kocaman cüssene aldırdım, ne deli gözlerine. Ben seni sen olduğun için ve beni bu denli sardığın için sevdim. Ben omzuna bir yaşam boyu güvenle yaslanayım diye sevdim, kaybedeyim diye değil.

Tanımlayamadım..

Varlığında içimdeki heyecan, yokluğunda yüreğimdeki korku muydu aşk? Yarım kalmışları tamamlayamamanın verdiği huzursuzluk muydu yoksa? Belki de sendin aşk bende, ben bunu hiç farketmedim.

Öğrendim..

Yokluğuna alışmayı, sensizlikte bir başıma savaşmayı.. Bunları hiç bilemem, bilsem de öğrenemem, öğrensem de yaşayamam diyordum oysa.. Neleri öğretiyormuş bu hayat insana..

Unutmadım..

Seni unutmak aklımdan bile geçmedi, düşünmedim bunu hiç. Öyle çoktun ki, hiç bir yere sığdıramadım seni. Ne aklıma ne de yüreğime..

Sözler bitti..

Böyle bitmemeliydi oysa, çok cümlesi vardı kurulacak bu hikayenin, senli, benli "biz" li öznelerle.. Daha o kadar söylenmemiş, ertelenmiş, yaşanmamış varken, yazmamalıydı hayat sonunu böyle..

Sustum..

Ağlamıyorum artık. Saymadığım kaç zamandır gözlerimden bir damla bile gözyaşı akmıyor. Ne sana dair ne de hayata, içimde bir yerlerde gizliyorum onları da, seni gizlediğim gibi.

Sızlıyorum..

Zaman sarıyor elbet kanayan yaraları, gittikçe acısı azalıyor, ama geçmiyor bir türlü. İnce ince sızlıyor saklı bir yerlerde, dokunulduğunda tekrar başlıyor acımaya.

Bir perde açılıyor önümde, geçmiş zamanlara dair.. Gözlerimi kapatıyorum.. Sendeki ben oluyorum..

İlk bakışın canlanıyor gözlerimin önünde, gülümseyişin..

Sonra gidiyorsun, ardından bakıyorum öylece durup ben de.. Durdurmak için bu gidişi, sarılmak istiyorum ellerine, yapamıyorum..

Kapanıyor perde...

Suretimi kapatıp aslıma dönüyorum yine..

Şimdilik;

Hoşçakal..

Aşkların en güzeli,

Kavuşur elim sana günün birinde,

Sarılıverir beline,

Dokunur tenim sana yeniden..

Hangi gün taşınır dönerim,

Bilinmez..

Boş kalacak yüreğim,

Söz verdim sana,

Ölene kadar...

Ben seni sana emanet ettim sonsuz sevdam..

Yüreğimin senli olan yanını alıp, ayak izlerimi bırakıp ardımda, yürüyorum sonu sana çıkan yollarımda...

Rüzgar hızla yüzüne vururken hissetti denizin koyu mavi yosun kokularını. Yağmursuz bir günde, rüzgarla tanışmış olmanın mutluluğuyla denize doğru yol alıyordu. Kendini bile vurduran kokuyu tüm ciğerlerine çekti. Bir nefes bile olsa, rüzgara aşık olacağını hiç tahmin etmezdi. Uçmanın bile tadı bir ayrıydı buruşturulmuş yaşamda..

Kollarını iki yana açtı. Son ayrılığında da açmıştı kollarını, son elveda hatırasına. Bir resim çekmiş ve asmıştı hatıraların en güzel duvarına. Yasaksız ve baskısız bir sevdanın ardından, aldatılmıştı en kötü şarkılarda. Bir kere bile olsa yanmıştı ya yüreği pulbiberin halt ettiği aşk acısıyla. Sonu ayrılık bile olsa gam yemezdi artık. Bir damla çıktı gözlerinden, alel acele yukarıya kaçtı..

Bacaklarını kapattı. Adı konulmamış hedefe daha hızlı ulaşmalıydı. Bir gülü dalından koparırken duyulan heyecan gibi olmalıydı. Hızlı ve ürkek.. Kar yağmamış sevdaya hediye edilen bir beyaz gülün dramı geldi gözlerinin önüne. Yaşamın neresinde olduğunu bilinmeyen bir yaşta, gökyüzünde batmalıydı son diken. Gül koparılacaksa eğer, bir damla kan feda edilmeliydi ki, borç bırakılmamalıydı alev kırmızısı yaşama..

Sırtını denize verdi. Gökyüzünü ilk defa böylesine güzel seyrediyordu. Dertlere ferman olmuş yıldızlara gülümsedi. Çoktan tükenmiş bir kalemle yazılmış yaşam kağıdının son satırlarındaydı. Sınavda olsa sıfır alırdı, çünkü kağıt bomboştu. Yarıda kalmış uykulara vurdu boğazın ışıklarını, sarı bir sancı vurmuştu gözlerine. Bir çocuk gibi hissetti yaşlanmış yüreğini, biri kalk parka gidelim dese, saatlerce sallanmalıydı semaya ulaşan yorgun salıncaklarda..

Gözlerini kapattı. Sadece iki kağıdın var olduğu bir mekan düşledi. Sonradan akla gelmemeliydi pişmanlıklar ve kanamamalıydı gözler sabaha kadar. Adresi belirsiz bir trene binmiş yaralı kalpleri, destursuz şimşeklerin korkutamadığı bir mekan. Korku olmamalıydı kimsede ve haykırmalıydı tüm cefakarlar pasaklı yaşama, kirletilmemeliydi artık yakınındaki karanlık martılar..

İçine çektiği nefesi bıraktı. Yalnız verilen bir nefesin, kötü kokmuş artıklarıydı saçılanlar. Tüm bu yıldızlara rağmen, bu kadar ağır mı olmalıydı yaşananlar ? Açık seçik paramparça olmuştu tüm evren. Satırlar bitti, imza çoktan atılmıştı boş yaşama kağıdına. verdi kendini kan kokmamış denize. Boğaz köprüsünden bedenini emanet etmişti boşluğa ve isyan bayrağını çoktan çekmişti, yüzyıllardır hicranını kaybetmiş yaşama..

Sevme kapasitesi sadece bencillikleriyle sınırlı olanlar, kendilerini sevebilen insanların onlara yüreklerinde ayırdıkları yer kadar büyüyebilirler.

Kimileri "seviyorum" der terkeder, kimileri sever ama "şartlar gereği" istemeden terkeder; kimileri hiç sevmeden terkeder, kimileri mekan değiştirmeden terkeder, kimileri de Tanri nın ilahi bir kararıyla terkeder. Sonuçta, terkedilenler yürekten sevenlerdir, bu terkedilişin acısını hissedenlerdir. Onun için yalnızlık çekerler. Bununla beraber, aynı çatı altında yaşayıp, çocukları bile olduğu halde birbirini sevmeyen, sevmesini bilemeyen ya da tek taraflı seven insanların dramıyla doludur terkedilmiş hayatlar. Onlar kendilerini sevenleri mekan olarak terketmeksizin gönülden terkederek onlara manevi bir sürgün hayatı yaşatırlar.

Doğruyu söylemek gerekirse, mekan ya da gönül değiştirerek terkedenleri önemli, anlamlı, sevgili, unutulmaz yapan, "onsuz olmaz" yapan hep kendi yüreğimizdir. Bizim gönlümüzde, bu insanlar bizim arzumuz ve sevgimizin gücüyle "büyük" olurlar. Peki, bu insanlar gerçekten bu sevgiye ve ilgiye layık mıdırlar? Onları bizim hayatımızda büyüten, onların üstün insanlık ve kişilik özellikleri midir, yoksa bizim sevgiye, sevgiliye olan özlemimiz ve yalnızlıktan korkumuz, ya da sevdiğimize inandığımız insana bahsettiğimiz ama kendi kendimize yarattığımız bir hava kabarcığının içindeki kelebek ömrü misali yaşanan bir düş dünyası mıdır? Bu insanlar bizim için gerçekten gönüldaş mıdırlar ya da hayatın karmaşasında yolda kazara çarpıştığımız, aynı asansörde beraber mahsur kaldığımız, ya da aynı otobüste beraber yolculuk ettiğimiz, aynı güzergahta binmiş ama bizimkinden farklı bir istasyonda inecek insanlar mıdır? Bizim yaşamdaki görevimizle onlarınki aynı mıdır? Acaba bu insanlar hayatımızdan çıkarken farkında olmadan ya da istemeyerek --- çünkü onlar kendilerini bizim devleştirdiğimizi unuturlar ya da fark etmezler... bize iyilik mi ederler? Önemli olan bu soruları sorabilecek kadar gerçekleri görebilmektir. Tanrı nın insanoğlunun yaşamına "kader" adını verdiğimiz alın yazısını çizerken "adaletsizlik" yaptığını düşünürüz çoğunlukla.. Ama aslında o, bizim hayatımızda, kapasitesi ve özel görevi nedeniyle sadece belli bir zamanda bulunması gereken ve kendisinin kaldıramayacağı bu görevi layıkıyla yapabilecek bir başkasına devretmesi gerektiği ve ötesini hak etmediği gerçeğini bize haykıran, o ilahi bir adalet degil de nedir?

Sevenler ve sevmesini bilenler, sevilmeseler dahi büyümeğe devam ederler. Sevme kapasitesi sadece menfaatleri ve bencillikleriyle sınırlı olanlar, kendilerini sevebilen insanların onlara yüreklerinde ayırdıkları yer kadar büyüyebilirler. Seven insan, sevdikçe İNSANLIK katında yüceleşir, verdikçe büyür, Tanrı katında melekleşir. İşte böyle bir hayat tecrübesi sayesinde DOSTLUK kavramının yüceliğinin ve içindeki sevginin anlamının fark edilmesi fırsatı doğar. İşte o an, insanın iç dünyasındaki Rönesans uyanışıdır. Devrimlerim en anlamlısı, özgürlüğe açılan bayrakların en güzelidir. Dostluk sıradan bir kavram gibi görünmekle beraber, evrenin düzeninde ve yaşamımızda varoluş kadar bir öneme sahiptir. Karşımızdaki insanı olduğu gibi sevebilmemiz için, önce onunla ve inandığı değerlerle dost olmamız gerekiyor. Evrende de bütün cisimler arasında bir kütlesel çekim gücü vardır. Aşkta, karşımızdaki insanı olduğu gibi sevmeyiz aslında, olduğu şekilde göremeyiz çünkü bizim gözümüzde olması gerektiği şekilde görürüz her şeyi; ona olduğu gibi değil, kendi hayal dünyamızda olması gerektiği gibi bakarız. Tıpkı çölde susuzluktan ölüme mahkumken bir vaha görmemiz gibi

Dostlar terk etmez. Ama, aşıklar terkeder. Çünkü aşk, bir sinema filmi gibidir. O filmde oynadığınız rol, film süresince vardır. Bir başka filmde farklı bir rolde olacağınız için, bir önceki rolünüzle ilginiz kalmaz. Dostluk üzerine bir aşk kurabilirsiniz. Ama aşk üzerine dostluk milyonda birdir. O tür bir aşkın temelinde az oranda bulunan başka duygularla karışmış olmakla beraber, dostluk duygusu baskın miktardadır mutlaka. Aşk, sevgi başta olmak üzere her türlü duygunun karışık bir şekilde bir araya geldiği bir manevi yoğunluk olarak çıkar karşınıza. Bu yüzden, aşkın barometresindeki ibrenin sevgiyle nefret, coşkuyla öfke, iyiyle kötü, ruhla beden arasında gidip gelmesine hiç şaşmamak gerekir. Size "Bu insana neden aşıksınız?" diye sorulsa, genellikle vereceğiniz cevaba kendinizden başka kimse anlam veremeyecektir. Hatta sizin bile çoğunlukla kendi cevabınıza anlam vermekte zorluk çekme olasılığınız çok yüksektir. Çünkü böylesine karmaşık yapılı bir duygunun sizce anlamı ya da derinliği değil, sadece varolması, bir morfin gibi sizi yalnızlık denen başka bir karmaşık duygunun zindanından mümkün olduğu kadar uzun bir süre için almasıdır önemli olan. Oysa ki, çok derin bir dostlukla bağlandığınız bir insana olan sevginizi anlatmak için fazla zorlanmazsınız. Davranış ve tavırlarınızla anlatırsınız sevginizi, ona verdiğiniz değeri Söylenecek çok şey vardır, ama sözlerin yerini bakışlar, davranışlar ve sadece sizin ikinizin konuşabildiği bir dil alır. Yıllar sonra bile, yine o kaldığınız yerden başlayabilirsiniz sohbetinize. Aşktaysa, insanlar birbiriyle bir daha o ayni dili konuşamazlar; ne kaldıkları yeri hatırlarlar ne de ne söyleyeceklerini. Çünkü aşk dinamik bir yapıdır, belli bir yoğunluk derecesinde ve etkileşim kıvamında olmak zorundadır. Duygunun olumlu ya da olumsuz olmasına bakmaksızın yoğunluk açısından üst düzeyde olması gerekir. Hangi insanoğlu nasıl bir insanüstü enerjiyle böyle bir duyguyu sürekli aynı düzeyde tutabilir ki?

Dostlukta, sevilmemek ya da kaybetmek korkusuyla karşınızdaki tarafından bir anda terkedilmeniz söz konusu değildir. Aksine, onu siz terk ettiğinizde, o da sizi zamanla terkedecektir; bazen de hic terketmeyecek ama hafızasının ve kalbinin derinliklerinde bir yere gömecektir. Onu kolayca bulamazsınız ama kolayca kaybedemezsiniz de. Aşka gelince, o, hizla girer hayatınıza ve ayrılması da o kadar anlıktır. Ama insan olarak hayatınız o hızla değişen duygu yoğunluk ibresine ayak uyduramadığı için sizi hazırlıksız yakalar ve hasta eder. İşte, o yüzden aşk virüsünün bulaştığı beden hastalığın ilerlemesiyle normal işleyişinin dışına çıkar. Beyinle kalp arasındaki kan dolaşımı ve sinir iletişim ağı farklı bir şekilde çalışmaya başlar, haberleşme ve ulaşım yavaşlar; hatta, işlemez hale gelir. Duygulu ve duyarlı bir insansanız çabuk etkilenir, çabuk yenik düşersiniz. Ancak güçlü bir irade ve sağlam bir kişilik sahibiyseniz, gerekli iyi beslenme ve bakımla kendinize gelir, bir daha da kolay kolay hastalanmayabilirsiniz. Çünkü artık bağışıklık kazanmış olursunuz. Dostluk, aslında aşk denen virüsün yatağa düşürdüğü insanı ayağa kaldıracak tek ve en güçlü serumdur. Ne tıp ilmi, ne de diğer ilimler, etkisi daha güçlü alternatif bir ilacı henüz bulabilmiş değildirler.

Dostlukta fiziki bir beraberlik ya da belli bir mekan olması gerekmez. Buna rağmen, çok yoğun bir birliktelik sözkonusudur... Gönül ve düşünce birliği dostları asktan öte bir duygu boyutunda yasatır birlikteliği. Ortak olan o kadar çok şey vardır ki... Belki aynı sokakta beraber yürümezsiniz, ama aynı ruh hali ve düşünceyle adımlarınızı beraber atarsınız. Yalnız olmadığınızı bilir, kendinizden emin olarak korkusuzca yürürsünüz o, yürümeğe çekindiğiniz yolları.

Dostluk, gecelerin en alaca olduğu karanlıklarda bile bazen bir Ay ışığı, bazen de bir Kutup Yıldız'ının parıltısı olarak çıkar karşınıza. Bilirsiniz ki gökyüzünün en acımasız olduğu, karanlığın hiç gitmek istemediği zamanlarda bile bir yolunu bulup çıkar gelir bulutlar arasından. Bilirsiniz ki, o muhakkak gelecektir ve size umut verecektir, yola devam etmeniz için. Oysa, aşk, bir Kuyruklu Yıldız gibidir. Gelip geçiverir gözünüzün önünden. Dilek tutmağa bile fırsatınız olmaz. Kırk yılda bir gelir. Ne zaman ne amaçla geldiği de belli olmaz. Onu Kutup Yıldız'ından ya da Ay'dan daha çok arzularsınız, çünkü hiç sizin olmamıştır. Aslında, Kuyruklu Yıldız sadece sizin hayal dünyanızda yaşayan bir cansız oluşum. Gökyüzünde hayatınızın atmosferinden geçerken aşırı ısınmayla ateş topu haline gelmiş bir Göktaşıyla Kuyruklu Yıldız arasında hiç bir fark yoktur temelde. Kuyruklu Yıldız, sevmediği için terkeder; Göktaşıysa başka çaresi kalmadığı ve zayıf karakterli olduğu için düşer hayatınıza. Küçük olanları, küçük bir yarayla atlatırsınız ama kütlece büyük olanların hasarı daha fazla olur. Dostluk, sabahları Güneş, geceleri de ya Ay ya da Kutup Yıldızı olarak dünyanızı aydınlatır Sizi karanlıklardan ve kışın acımasız soğuğundan koruyan hep odur Farkına bile varmazsınız onsuz yaşamın ne kadar zor ve cehennem azabı olduğunu.

Öyleyse, milyon yılda bir gelip şöyle bir yanınızdan geçecek diye beklediğiniz Kuyruklu Yıldız'a ümit bağlamak ve yaşamınızı karanlığa gömmek yerine, gecelerinizin güneşi yanı başınızdaki Ay'ı, en karanlık ormanda bile size doğru yolu gösteren, bilge Kutup Yıldızını ve varlığıyla sizin ve çevrenizdeki bütün güzelliklerin yaşam kaynağı olan ve etrafında sizin gibi nicelerinin deli divane olduğu Güneş'e neden gönül vermediğinizi merak ediyorum. Elinize, teleskopla gökyüzüne bakma fırsatı geçtiğinde, zamanınızı ve emeğinizi Halley Kuyruklu Yıldızını beklemeğe ya da kovalamağa harcamak yerine, yaşamınızda bu kadar önemli yeri olan Güneş'e, Ay'a ve Kutup Yıldız'ına ayırsanız, hem kendi yaşamınıza, hem de size yüreklerini açanlara haksızlık etmemiş olacaksınız. Tanrı'nın bir mucizevi lütfu olan dostluk, bir insanın kendisine ve insanlığa sunabileceği en anlamlı ve eşsiz bir armağandır. Sizi gönülden seven ve değer veren bir insan, böyle bir armağandan başka ne isteyebilir ki? Öyleyse, yeni bir yıla başlarken sevdiklerinize vereceğiniz en güzel armağanın parayla satılmadığını anlamışsınızdır ve zengin olmanıza de gerek yoktur... Yeterki kalbinizin sesini dinleyin

Susmayı öğreniyor bu yürek

Yine bir gece ve yine baş başayım kendimle, işte yine seni bulup

kaybettiğim yerdeyim.

İnsanın bir şeylere karar vermesi ne kadar zor; ya seni içime gömmeli ya da artık içimden söküp atmalıyım. Ama her ne olursa olsun susmalıyım. Hangisi daha zor, hangisi daha acı? Gerçekten gitmeli miydin, yoksa yanımda kalıp savaşmalı mıydın?...

Bir yol arıyorum kendime, bulduğum tüm yollarsa sana çıkıyor

Kapanmalı artık gözlerim. Sonsuz bir karanlıkta tek başıma yürümeye devam etmeliyim uçsuz bucaksız yollarda...

Yürümeliyim ardıma bile bakmadan, yürümeliyim parçalayarak uğrunda ölebileceğim değerleri ve sevgileri, yok ederek yaşadığım tüm zamanları...

Nasılda acımasız zaman. Nasıl da yüceltmiştim seni gözümde. Tutup kendi

ellerimle koymuştum en yükseğe, sonra keyifle izlemiştim yüceliğini. Ama

yine ben bitirmeliyim. Tutup kollarından indirmeliyim olduğun yerden. Ya da seni ölene kadar yaşatmalıyım taş kalpli dediğin yüreğimde.....

Ne kadar zor bir karar Hiç bu kadar zorlanmamıştı zonkluyan beynim..

Bir yanım: "Bir daha kimse, hiç kimse onun kadar çok sevilmeyecek", derken, bir yanım sakin, sessiz...

Zaman geçiyor, yüreğim acıyor. Kapanmıyor yaralarım..

Tükenirken ben, aklımda bir tek sen varsın...

Görüyor musun, yine konuşuyorum ama sessizce....

Susmayı öğreniyor yüreğim..

Ama ben kararımı verdim...

Seninle olduğum zamanları düşünmek bile bana mutlulukların en büyüğünü yaşatıyor..

Seni ne çok seviyormuşum... Söküp atamıyorum düşünlerimden...

Bu gece yine ağladım yokluğuna.. Gözyaşı damlalalarım sızarken dudaklarıma doğru, tuzu dilimdeki yarayı yaktı biraz daha... Bu gece yine ağladım sensiz şarkılarla... Hayatı ezmek yok etmek istedim son bir kez daha ... Neden bilmiyorum ama yine ağladım sabaha kadar... Sitem etmek istedim içimden bişeylere bağıra çağıra ...

Belkide gözyaşlarım benim yerime tüm hakaretleyi bağırmıştır avazı çıktığınca..

Bu gece bir kez daha ağladım sensizliğime, sessizliğime sessizce...

Tutmak istedim ellerini, öpmeni beni.. Hissetmeyi sıcak tenini.. Bu gece bir kez daha özledim seni..

Hasreti yine yüreğime aldım ve ağladım bu gece... Kaderime kızarak, ama yine ağlayarak seni düşündüm bu gece...

Ne kadar çok isterdim yanımda olmanı, Çünkü benim bütün dünyam sadece sen olmalıydın, sadece seni görmeliydim ve bana sadece sen bakmalıydın...

Aklıma gelen tüm herşeye rağmen sıyırıp bedenimden senin yanına yolladım ruhumu... Kıskandı yine her geceki gibi seni içten içe yüreğim... Ve Sitem de etti, ağladıda gözlerim... Çünkü Sen Bana Bakmalıydın şimdi, Ve sadece benim olmalıydı gözlerin... Benim senin olduğum gibi sende sadece benim...

Düşünmek ansızın , ve apansız acılar hissetmek, bu gece bir daha yineledi her şey kendini... Ve ben bu gece yine ağladım, yine sevdim seni utanmadan...

Kıskandım, özledim ve ağladım...

Ve yine sadece senin oldum kendi kendime, yine yeminler ettim, yine dualar ettim, biliyorum bi gün bi yerde bedenim olmasada ruhum erişecek sana...

Bu gece yine ağladım, yokluğuna...

Geceleri yakmak istedim yine, yakıp yıkmak her şeyi her zerreyi yerle bir etmek, su olup söndürmek güneşi, senin yokluğunda beni ısıtmaya yetmeyen o güneşi söndürmek istedim !

Bu gece yine tüm dünyayı ardımda bırakıp kaçmak istedim, yokluğundan kaçmak..

Yapamadım, her defasında ölmek istedim ama ölemedim, bu acıdan kurtulamadım...

Bu gece yine ateşi sardı bedenimi sensizliğin ve ben ağladım... Yine ruhum Can çekişti, yine boğazım düğümlendi, gözlerim yandı, üşüdü ellerim uzanmak, uzanıp tutmak istedim ama yapamadım... Sen yoktun ve ben yokluğunda kanadım...

Yok Olmak istedim binlerce defa yine bu gece... Yok Olamadım, sensizlikte varda olamadım...

Özledim ama sana anlatamadım, arayamadım, sesini duyamadım sadece ağladım...

Her şeyi sana Yazdım...

Ve Ben Bu gece yine ağladım...

Beraber dinlediğimiz müziği dinliyorum yeniden… İnanılması güç, anlatılamayacak hüsranlar verdin bana, bu genç bedenim çok yara aldı...Bilirmisin? bu genç beden ne ölümlere, ne kayboluşlara tanık oldu...Sen hep o inanamadığım sözcüklerle geldin, inanmak istemediğim sözcüklerle...Hırpalayan, tüketen bir yaradılışın vardı. Her insan gibi ben olmanın duygusunu taşıyordun yüreğinde...( Beni anla, beni dinle, benim dediğim gibi olsun)...Kayboldum bu cümlelerin arasında bir girdabın içine girdim, bir çekmece gibi sıkışıp kaldım...Anlatmaya çalıştım bende kendimi anlamadın, kayboluyorum, sen olmaya başladım...Öyle derin ki sevgin kaybettiriyor bana kendimi ...Hiç bırakmayacaksın? Gitmeyeceksin değilmi? Öyleyse kal, hep benimle kal...

Seni dinleyeceğim kendimi yok edeceğim beynimde yeterki kal...

Artık hiçbir yere sığamıyorum, sığınamıyorum...Gittin işte, her giden gibi.. Uzun zaman oldu.. Ardından akıttığım gözyaşlarım dinmeden teselli bulamadan daha gerçek bana döndüm, kendime, en acı olan buydu zaten...Hata diye adlandıramam, pişmanlık hiç değil. O kaybolmuşluğun içinde mutluydum bir zamanlar...Bakışlarım ürkekti, sözcüklerim titrek, sevgiyle çarpıyordu kalbim tek farkla...Bu benim için en büyük farktı...Bu benim için kendimi kapatan bir farktı...İnanmadığım bir dünya kalbimin çarpıntılarıyla inandım ben...

Çocuk oldum, haylaz oldum ellerinde, bazen sevgi dilenen bir dilenci...Her şeyden önce sevgi zayıf olmak demekti beklide bunu seninle öğrendim...

Aşk...Aşk...O ilk çarpıntı, sarhoşluk hiç gitmedi benden seninleyken...Hep özeldin...Sevgimdi seni özel yapan, içimdeki aşk...Artık elma şekeri yemiyorum, oyuncak bebeklere tahammülüm yok...Gerçekler o kadar acı yüzüme vurdu ki, yanımda olsaydın görebilseydin derdim...

Aşkınla uysallaşın bu haylaz kızın şimdi ne kadar dirençli olabildiğini...Hırçınlığıyla karşısından gelen kayayı toza çevirdiğini tanık olamadın...Neden mi? Senden sonra hayatıma dostlar almaya kalkıştım...İnce hesapların ardına sığınan, hiçbir zaman sözünde güven hissedemediğim insanlara tanık oldum, Bazen bende onlar gibi oldum...Kendimi bulma sürecinde...Kabul ediyorum yenildim bir dönem belki...Kendime gelmem için şarttı bütün bu olanlar şimdi o zamanlarıma gülüyorum...Aynayı yüzüme çevirip bakmadığım günlerdi o zamanlar güzel yüzümü her sevinçten sakladığım günler... Gömülmüştüm acıların içine...Aslında sensiz hayat yoktu....Sabah ne gün ışığı giriyordu penceremden... Nede gecenin karanlığı...Sonbahar,Kış, İlkbahar, yaz işte söylenen cümleler karanlığımda ...Sıcağı, soğuğu hissetmediğim zamanlar...Ölümlere tanık oldum yokluğunda daha öncede bahsettiğim gibi yaşamanın bir insan için ne kadar mucizevi bir şey olduğunu öğrendim...İçimde babamın yavaş yavaş kaybolacağını hissettiğim gün...İyi olmalıydım...Bu kayboluşla hiç farkında olmadan sevdiklerimi kaybedecektim...

Kendim için değil başkaları için bir şeyler yapmalıydım her zamanki gibi...Babamın acısın hissettiğim gün...Öyle bir tokat indi ki yüzüme kendi yenilgimi, boşvermişliğimi öyle derinden hissettimki aynaya bak, kendine bak dedi içimdeki ses...Daha öncede tekrarlamıştı bu sözleri...Ama bu denli ağır gelmemişti...Gözyaşlarım sel oluyordu...Yine yüreğim ağlıyordu...Bu defa yaşanmamışlıkların adına hiç göstermediğim şefkati gösterdim insanlarıma, hiç inanmadığım yüzlere inandırdım içimdekini...Kötü bile iyi oluyormuş iyinin karşısında geçte olsa fark ettim...Artık hiçbir insan yenemez aşkım sen bile...Her insan ayrılığın ardından kendi oluyormuş yine...Kendimim işte...Tüm iyi niyetimle... Kaybolmamak üzere...

 

Sen!

Ey yalnızlığımın adı, sevdanın adresi, sonsuz ahı hasretimin. Tükenmeyen hülyalarımın sahibi dil-i suzan.

Benim bitmeyen yalnızlığım, yalnızlığımın bitmeyen umut ışığı. Ruhumun sahibi, yüreğimin can yoldaşı dilruba.

Beni diyar diyar süren gurbet ellere, seyyah edip gezdiren, hasretini çektiren ölümüne... Sonsuz acılara gark edip kanlı yaşlar döktüren gözlerimden... Gözlerindeki aşka mahkum kılan ve azat etmeyen bir ömür...

Çıkıp gitme zamanı şimdi yine ey yar, uzaklar düşünce bir kez yüreğe, sen düşünce hayale, ruhumu zaptetmek mümkün müdür?... Ki, gittiğim her yerde senden izler ararım, hiç bir yerde olmadığını bile bile. Olmadık zamanlarda aklıma düşersin, yaralanırım...

Dilimin ucuna her geldiğinde dilimi ısırırım, seni sevdiğimi haykırmamak için. Seni sevdiğimi yalnız sana söylemek için bir gün kavuştuğumda. Ne varki her yaklaştıkça uzaklaşıyorsun

Ama artık anlıyorum ki sana kavuşmak sonsuz bir hayal, yine de sevdamı yükleyip yüreğime, seni bulmak, sana söylemek için sevdiğimi. her sabah düşerim yollara yeniden...

Şimdi her seher çıkıp dağlara ismini haykırırım yankılı kayalara...

İlan-ı aşk ederim, dinlemeselerde beni! Duymasalarda!

Ey dağlar, ey nehirler, ey rüzgar, ey bulutlar, ey insanlar duyduk- duymadık demeyin, ben onu seviyorum, derim...

Sensiz hayat yok benim için, yaşam yok. Söz vermiştim sevdama, yaşarsam aşk için yaşarım yalnız, aşkım için... Ölürsem aşk için...

Gönül her zaman gelmeyeni beklermiş derler, sevdası saklı duran sevgiliyi. Gelmese de bir ömür yine beklenirmiş o sevgili

Sen benim bir ömür hasretini çektiğimsin, beklediğimsin ey yar. Bütün boşluklarını seninle doldurdum ömrümün Yazdığım bütün şiirlerde, söylediğim bütün şarkılarda sen vardın yüreğimde. Aşka dair ettiğim bütün yeminlerde sen vardın yanımda. Gelmesende bekleyeceğim...

../Düşlerim dağınık şimdi, kara bulutlar kümelenip durur usuma, acılar çöreklenip yüreğime, yerden yere vurur beni olmadık zamanlarda. Ben seni sevdiğimden beri, ilmek ilmek hasret dokur ömrümün gergefine zaman... Seni ne zaman özleyip ağlasam güzelleşir yeryüzü, güzelleşir gökyüzü, ışık dolar gözlerime... Sevgiyi damıtır en derin yerinden gözlerim... Aşk olur adı...

Ey yar yıldızım yitikse şimdi, doğmuyorsa ve ışımıyorsa gecelerime ay. Beni terkedip başka ufuklarda parlıyorsa, almıyorsa beni kucağına bir vefalı dost gibi ve gelmiyorsa beklediğim sabah. Özlediğimde yanımda yoksan eğer, uzaklar acımasızca vuruyorsa.

Ben yine de hep seni düşlerim ışıl ışıl, seni özlerim zifiri gecelerde de olsa...

Şimdi her gece bir tren kalkıyorsa gönlümün istasyonundan sana doğru, elim kalkmıyorsa ve sallayamıyorsam verdiğin mendili ardından. Gözyaşlarım ateş olup düşüyorsa ve hüzün olup yakıyorsa düştüğü yeri sebep sensin.

Meğer ki aşk imiş beni bağlayan hayata bu güne kadar. Her soluk aldığımda sevdayı hissettiğim içinmiş, sevdayı yüreğimde ölümüne taşıdığım içinmiş ki yaşamışım... Ve savunmşum yaralı kalbimi, hicranlar içinde de olsa, savunmuşum gözyaşımı kimseye aldırmadan.

Bilki, tomurcuklar açmadan kuruyorsa dalımda, her bahar bir tek kan gülleri açıyorsa gülşende, ey aşk, ey sevdiğim sensin sebep...

Şimdi ölüme hüküm giyiyorsam her yargılandığım yerde, hüznün acılı ırmaklarında kalıyorsa hayallerim ve sonunda kırılıyorsa kalem. Bil ki sebep sensin ey aşk, ey sevgili.

Ben sefilliği, garipliği, çölü, kimsesizliği, sahrayı, sahrada derviş olmayı, aşka mahkum olmayı senin için seçmişim ey yar...

İstersen sev beni! istersen kır! Acıt, ez, öğüt, paramparça et.

Gücüm yok tükendim ey yar! Çek ipimi...

Söyle, ne desem son sözüm sorulup, zülfün boynuma dolandığında, Söyle ne etsem, nereye gitsem...

Ah! etsem, delinir mi kara bağrım? Yaralı geyikleri kurtulur mu canevimin?

Söyle, son sözüm sorulduğunda, tutar mı elimi aşk? Toplar mı yerlere savrulan hayallerimi? yaşatır mı anılarda?

Gücüm yok... Ey sevgili tükendim artık! Çek ipimi öleyim...

Sen gittin.. Bir zifiri karanlık, bir zindan yalnızlığı, ağır bir boşluk bıraktın geride. Gittin ve dönmeyeceksin bir daha. Haklısın gidişinde, bu aşkı bitirmekte haklısın. Tek söz söyleyemedim. Yüzüne bakamadım. Karşında ağlamadım. Eridim, tükendim, bittim. Sonsuzlukta bir insan nasıl olur.. sesi soluğu nasıl duyulur?

Elveda aşkım.. Elveda sevgilim. Sen kendini hiç böyle gereksiz, böyle değersiz, böyle yapayalnız hissettin mi? Ayrılık ölüm kadar acı ve soğuk.Aynalara bakıyorum. Aynada gördüğüm ben değilim. Gözlerim cehennem ateşi.. dudaklarım mühürlenmiş. Ellerim titriyor. Yüreğim kızgın demirlerle dağlandı. Yokluğunun bedeli çok ağır sevgilim.

Sevinçlerim, hayallerim, umutlarım, renkli dünyam elveda.. Elveda yaşamak.. Yaşamın anlamı elveda. Kimse farkında değil yokluğunun. Sensiz ne hallerde olduğumu kimse bilmiyor. Anlamıyor yitip giden bir aşkın kederini.

Düne kadar en yücesini yaşadım mutluluğun, ayaklarımın altından kayıp gidiyordu toprak, denizlerin ovaların üstünde uçuyordum. Güneş kadar yakındı bana aşk. Güneş kadar sıcak ve parlak. Bıraktın birdenbire, kanatlarım kesildi. Hızla çakıldım yere, boşluğun içindeyim, şimdi hiçbir şeyim.Oysa dünyanın en zenginiydim. Bütün çiçekler bizim için açardı, bizim için ballanırdı meyveler, ekinler bizim için bereketli, sular bizim için çağlardı. Şimdi toz duman içinde kızgın bir çöldeyim. Yönümü yolumu şaşırdım. Sam rüzgarlarına bıraktım gövdemi, sürüklenmekteyim.

Sen bensiz nasılsın, bilmiyorum. Rahat mısın, mutlu musun, bu kadar çabuk beni unutur musun?.. Nasıl birden mazi olursun?

Düne kadar gözlerinden aşkı içtiğim, dudaklarında yüreğimi erittiğim, uğruna bıçaklar çekip dünyaya meydan okuduğum ey sevgili nerdesin? Kimlesin?.. kimlerlesin?.. Kimlerle oynaşır gönül eğlersin? Ben burada, terk edip gittiğin yerdeyim. Elveda aşkım.. Elveda birtanem.. Elveda sevgilim! Elveda sana...!!!!!

Senin keyif aldıklarından benim her zaman keyif almam gerekmediği ihtimalini düşünerek sev beni...

Kışları, seni kışın sevmeye başladığım için sevdiğimi anlayarak kışın gelmesine öfkelenmeden sev beni.

En beğendiğin yemeği yaptıktan sonra, onu yerken erkeğinin beğenisini kazanmış kadının zaferini hissederek ye, sana yaptığım yemeği.

Kötüde olsalar, sırf birlikte geçirdiğimiz için oralardan sev birlikte yürüdüğümüz yolları.

Kalabalıkları da sev. Hatırla birlikte o kalabalıkların içinde trafikte sıkıştığımızı. Kimseyi fark etmediğimiz günleri. O günden sonra kalabalıkları sevdiğimi düşünerek sev beni.

Söyleyeceğimi zannettiğin sözcükleri söyleyerek söyleyeceklerimi ipotek altına almadan sev beni.

Her daim güvenerek, âmâ hiç gitmeyeceğimi sanarak değil her an gidecekmişim gibi sev beni.

İyi olduğuma emin olsan bile nasıl olduğumu merak ederek sev beni.

Nazlandığımı anlasan da şımart beni. Senden başkasına şımarmayacağımı bilerek nazlandır beni.

Zorlandıklarımı benim için kolaylaştırmadan, âmâ omuz vererek sev beni.

Aşkı sende yaşadığımı, senle birlikteyken anlayarak sev beni.

Gittiğimde artık sadece önümdekileri yaşayabileceğimi düşünerek seni geride bırakmak istemediğimi anlamaya çalışarak sev beni.

Sorgulamadan, şüpheye düşmeden, sınırlar koymadan, özgürlüğümü kısıtlamadan sev beni.

Kırgınlıklardan sonra beyaz bir sayfa açtığımı, ama başka beyaz sayfalar açmak istemediğimi hissederek sev beni.

Soğukta üşüyecek, sıcakta terleyecek kadar...

Seninle gittiğimiz yerlere bensiz gittiğinde "yanımda olsaydın keşke" diyecek kadar.

Meyve tabağındaki meyvelerin kötüsünü yiyip iyisini bana bırakacak kadar sev beni.

Çok sevdiğim çikolatayı sadece seninle paylaştığımı anlayacak kadar çok sev beni.

Yapmak istediklerim sana ters gelsede sırf ben çok istiyorum diye yüreklendirecek kadar çok sev beni.

Yanlış anlatsam da, doğrusunu anlayacak ve yüzüme vurmayacak kadar sev beni.

Dahası; kimseyi sevmediğim kadar sevdiğimi bilerek sev beni...

DERYADENİZ79

Seni, senin anlayamayacağın bir biçimde seviyorum ben. Benim olmak zararlı ya senin için, acı çekersin ya, işte bilerek bu gerçeği benim olmamanı isteyecek kadar çok seviyorum seni. Uzaklaş istiyorum kıyılarımdan, kayalıklarıma toslama, oturma karama... açıl, açıl, açıl. Uzaklaş benden, engin sularda ol. Lacivert mavilere dik gözlerini. Yosun yeşillerimden ıraklara düş. Yunuslar eşlik etsin yol alışlarına, hadi git artık, ne olur git. Baştan çıkartma beni. Uğurlar olsun. Gitmeni arzulayacak kadar deli bir kimlikle seviyorum seni.

Seni, senin anlayamayacağın bir biçimde seviyorum ben. Hani bir baba kızar ya, öfkelenir, döver ya hatta... arkasında ayıplarla dolaşan evladını. Ve ama yine de umutsuzca sever ve uzatır ya ellerini ne zaman düşse dara. Hani hem reddeder onu evlatlıktan ve hem de ama içten içe kanar ya baba yüreği. Kanayan içini de sever ya evladıyla birlikte. Hayırsız, huysuz ve hatta topluma zararlı olsa da bile; ister ya içten içe onun toplumun en mutlu insanı olmasını. Ve hatta döner döner de bakar ya kendine: "Ben nerede hata yaptım." Diye. Çocuğunun tüm hatalarından sorumlu tutar ya kendini. İşte öyle. Sorumlulukların acı, sızı mutsuzluklarıyla... evlatlıktan reddedecek bir inatla seviyorum seni.

Seni, senin anlayamayacağın bir biçimde seviyorum ben. Çok ama çok uzaklarımda olduğun zamanlarda bile kimi zaman... milimetrik ölçümlerle nefesimdesin. Sana dokunmak kadar yakın olsan da çoğu zaman... milyon kilometreler öteden duyulmuyor sesin. Seni, senin anlayamayacağın bir biçimde seviyorum ben. "Her hareketinin sırrına varacak kadar sen olmak, nerede ne yapacağını öngörebilecek kadar ben olmak" gerçeklerinle seviyorum seni.

Ey güzel sevgili çok sağlıklı bir beden değil artık bedenim. Beynim de öyledir belki. Ben bir hasta yatağını sen sanacak kadar... can yakan bir iğne ucuna sevdalanacak kadar... hastalıklı bir ruhla seviyorum seni.

Seni, senin anlayamayacağın bir biçimde seviyorum ben.

Kızım.

Akrabalarından, dost veya arkadaşlarından her kim olursa olsun, ona karşı kocanı övme. Sakın onu şikayet de etme. Aile içinde kalması gereken mahrem veya bildik şeyler de olsa anlatma.

Derler ki, Söyleme sırrını dostuna, dostunun da dostu vardır o da gider söyler dostuna. Bir ağızdan çıkan söz, sır olmaktan çıkar. Sırrın ucunu ele veren arkasını getiremez. İlla biriyle paylaşman gerekiyorsa bir günlük tut. Mümkünse onlarında bu tür sana anlatacaklarına fırsat verme. Bu tür söylenen veya anlatılanlar fitneye, dedikodulara ve ailelerin yıkılmasına fırsat ve zemin hazırlar. Her ne kadar sıkılır veya daralsan dahi; anne ve babana bile anlatma. Çözemediklerini akıllı ve kendinden emin olduklarınla istişare ederek çözmeye çalış.

Aile hayatının karşılıklı sevgi, saygı ve merhametle yürütülmesi temel ilkedir. Dinimiz aile reisliği vazifesini erkeğe vermiştir. Erkek ise; fizik gücüne, kuvvetine sahip, cesur ve mücadelecidir. Fizyolojik bakımdan daha zayıf olan kadınları kavvâm; gözetip kollayıcıdırlar. Ailenin dış düşmanlardan korunması, geçim ve ekonomik giderlerin temini öncelikli olarak erkeğe ait olduğundan mallarından bol bol harcamaktadırlar. Kadının; erkekte bulunmayan anneliğin verdiği yüce bir görev olan çocuğun doğumu ve bakımı ile öncelikli olarak; çocukların terbiye edilerek yetiştirilmesi, yuvada huzur ve sükûnun temininde duygusal gayret, aileye içten bağlılık gibi daha birçok üstünlükleri bulunmaktadır.

Eşinin eve geleceği saati iyi belle. Mümkün mertebe onu kapıda karşılamaya çalış. Kapıda karşılaman onu; ziyadesiyle memnun edecektir. Adamı sakın kapıda bekletme. İçeri girer girmez elindeki eşyaları al. Velev ki; sıkıntı ve moralsiz olsan bile; yumuşak ve tatlı konuş. Söylemen gerekenleri kocana söyle. Anlayamadıklarını ve meselelerini konuşma yoluyla hallet. Konuşma mesellerin yüzde doksan dokuzunu çözer. Konuşurken onun konuşmalarını kesme. Bazı konularda farklı düşünüyor olabilirsiniz. Farklı bile düşünseniz uzlaşmayı tercih et. İçinden seni seviyorum demekle olmaz. Sevgini ona mutlaka o istediği için değil, kendi tarzınla ona hissettir. Zaman zaman onun penceresinden bakmayı dene. Sizin olmayan hayatlara dalıp hayatınızı karartma. Bakış tarzın en kötü gününde bile olumlu olsun. Göz yaşlarını asla silah olarak kullanama, bu kadının zayıflığını gösterir. Bilirsin ki, evlilikte dürüstlük esastır. Zaman zaman espri yap; iyi bir espri zor günlerinizi kolay atlatmanızı sağlar. İlişkinizi kuvvetlendirmek için elinden geleni en iyi şekilde yap. Evini temiz tut. Çocuklarının yeme içmeleri, sağlıklarıyla dersleriyle yekinen alakalan.

Görevlerini bil ve yaptıklarından dolayı asla şikayet etme. Eşinin gelen eş dost ve akrabalarına güler yüz, tatlı dille hüsnü muamelelerde ve izzeti ikramlarda bulun. Eşin eve geldiğinde sakın üstün pis ve pas içinde yani çamaşır ve bulaşık kokusu olmasın. Evin içindeyken mümkün mertebe mutfakta ve banyoda, bulaşık, çamaşır gibi şeylerle oyalanma. Yapacaklarını ya onun gelmesinden önce yada mümkünü olanları tehir et. Daima yanında olmaya çalış. Hal ve hatırını sor. Onun anlattıklarını dinliyormuş gibi yapma. Onu canı gönülden dinle. Onun derdiyle dertlen, sevincine ortak ol. Sevdiklerini sev, değer verdiklerine değer ver.

Eve getirdiklerini yerinde değerlendir, çöpe atma. Ondan izinsiz oraya buraya dağıtma. Neyi sevip, neyi sevmediğini bil. Bilmiyorsan uygun şekilde sorarak öğren. Sevdiklerini yap, sevmediklerinden kaçınmaya çalış. Canı neyi çekiyorsa, onları getirip ikram et. Bazen elma armut gibi meyveleri dilimleyip bizzat ağzına koy. Çocuklarının yanında onları ona şikayet etme.

Özürlü olmadığın sürece yatarken de abdest al. Okuyacağın şeyleri biliyorsun, bilmediklerin varsa en kısa zamanda öğren. Okuyarak eksik olduğun yönlerini tamamla. Onun sıkıntılı günlerinde sözle, tatlıkla yardımcı ol. Böylesi anlarda zaruri olmayan isteklerini ertele. Yatağı yatacağı zamana doğru hazır et. Yatınca da lambayı hemen söndür. Eşinin yatakta beklemesi onu huzursuz eder. İkide bir hastayım deme. Halinden şikayetçi olma. Sürekli canlı ve dinamik ol. Sabahleyin mutlaka ondan önce kalk.. Namazdan sonra yatmayın. Onu da yatırma. Buna alışın. Özürlü bile olsan abdest al. Özürlü değilsen kuşluk namazını sakın ihmal etme. Her namazın arkında yaptığın dualarına mutlaka kocanı da ekle.

Eşine kahvaltısını erken hazırla. Onun yemesi için sende iştahla ye. Ve yine tatlı sözlerle onu görevine yolla. Eşinin bütün istek ve arzularını ima etmesine gerek kalmadan yerine getir. Onu çok sevip saydığını söyle ve hem uygula. Her fırsatta süslenip öyle çık karşısına. Cuma, bayram, mübarek geceler ve evlilik yıl dönümlerinizde mutlaka özel bir hazırlık yap. Her şeyinle adamın gözünü de gönlünü de doldur.

BENİM HİKAYEM

Üniversiteli delikanlı Kolejli kıza bir voleybol maçında rastladı. Okul salonundaydı maç. Tribünsüz minik bir salon.. Seyircilerle, oyuncular arasında, sahanın çizgisi vardı sadece.. O kadar yakındılar..

Delikanlı, bu tatlı, bu güzel, bu dünyalar şirini kızı ilk defa görüyordu takımda.. Hoşlandığını, fena halde hoşlandığını hissetti. Az sonra bir şeyi daha hissetti. Uzun zamandan beri maçı değil, o güzel kızı izlediğini.. Kız servis atarken hemen önünden geçti. Göz göze geldiler.. Kız gülümsedi..

Delikanlı, çok popülerdi o yıllarda.. Kız onu tanımış olmalıydı. Kim bilir, belki kız da ondan hoşlanmıştı.. Belki de delikanlı öyle olmasını istediği için ona öyle gelmişti.. Set değişip, takım karşıya gidince, delikanlı da yerini değiştirdi, o da karşıya gitti.. Üçüncü sette tekrar eski yerine döndü.. Kız da gidiş gelişleri fark etmişti galiba.. Bir defa daha gülümsedi. Manidar.. "anladım" der gibi bir gülümseyişti bu...

Delikanlı o hafta boyu hep bu dünyalar şirini kızı düşündü.. Pazar günü, sabahın köründe kalktı, erkenden oynanacak maçı, ne maçı canım, o dünyalar şirini kızı görmek için..

Delikanlı artık kızın hiçbir maçını kaçırmıyordu.. Dahası.. Ankara Koleji'nin her dağılış saatinde, okul civarında oluyordu, onu bir kez daha görmek için.. Karşılaştıklarında, hafif çok hafif bir gülümseme, çok minik bir baş eğmesi ile selamlaşır olmuşlardı.. Bir defasında, yaptığına sonra kendisi de günlerce güldü.. O gün gene tesadüfmüş gibi, okul dağılışı kızın karşısına çıkmış, gülümseyerek selamlamış, sonra arka sokaklara dalıp, yıldırım gibi koşarak, bir blok ötede gene karşısına çıkmıştı. Kız bu defa, iyice gülmüştü.. Karşısında, sözüm ona ağır ağır yürüyen, ama nefes nefese delikanlıyı görünce..

Delikanlı, voleybol takımının kaptanını iyi tanıyordu. Arkadaştılar. Sonunda bütün cesaretini topladı, kaptana açıldı.. O kızdan fena halde hoşlanıyordu. Galiba kız da ona karşı boş değildi. Bir yerde, bir şekilde tanışmaları gerekiyordu.. O zamanlar, bu işler böyle oluyordu çünkü.. Kaptan "tabi" dedi.. "bu hafta sonu güzel bir konser var. Biz onunla gitmeye karar vermiştik zaten. Sen de gel. Hem konseri birlikte izleriz, hem de tanışırsınız.."

"Mutluluk işte bu olmalı" diye düşündü delikanlı.. "Mutluluk işte bu!.."

Ve konser gününe kadar geceleri hiç uyuyamadı.. Konser gününü de hiç ama hiç unutmadı.. O ne heyecandı öyle.. Konserin verildiği sinemanın kapısında tanıştılar.. El sıkıştılar.. O güzel ele dokunduğu anı da hiç unutmadı delikanlı.. Kaptan, salona girdiklerinde, ustaca bir manevra daha yaptı. Delikanlı ile dünyalar şirini kız yanyana düştüler. İnanamıyordu delikanlı.. Onunla nihayet yanyana oturduğuna, onun sıcaklığını hissettiğine, onun nefesini duyduğuna inanamıyordu.. Biraz önce tanışırken tuttuğu el, bir karış ötesinde öylesine duruyor, delikanlı, sahnede dünyanın en romantik şarkısı söylenirken o an dünyanın bütün şarkıları dünyanın en romantik şarkısıydı ya- o eli tutmak için öylesine büyük bir arzu duyuyordu ki içinde.. Ama uzatamıyordu işte elini.. Her şey böyle iyi giderken, yanlış bir hareketle, onu ürkütebileceğinden, incitebileceğinden öylesine korkuyordu ki..

Sonunda dayanamadı, sanki kolu uyuşmuş gibi, uzandı.. Kolunu kızın koltuğunun arkasına koydu.. Kızın omzuna değil.. Koltuğun üzerine.. Sonra kız arkaya yaslandı.. Bir kaç saç teli, delikanlının elinin üzerine dokundu.. Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu artık genç adamın.. Dünyalar şirini kızın saçları eline dokunuyordu çünkü.. Konserden çıkarken, kız, şakalaştı.. "Sizi her maçımızda görüyoruz. Alıştık nerdeyse.. Yarın Adana'da da maçımız var.. Gözlerimiz sizi arayacak.."

Hayır, aramayacaktı. Delikanlı o anda kararını vermişti çünkü.. Cebinde onu otobüsle Adana'ya götürüp getirecek, hatta öğle yemeğinde bir de Adana kebap yedirecek kadar para vardı.. Gece yarısı kalkan otobüse bindi.. Sabah erkenden Adana'ya indi. Maç saatine kadar başı boş dolaştı. Salona erkenden girdi, en ön sıraya tam servis köşesine en yakın yere oturdu.. Takımlar sahaya çıkarken, salondaki en heyecanlı seyirci oydu. Maç falan değildi sebep tabii.. İlk sette kız farkında bile değildi onun.. Nerden olsundu ki.. İkinci sette öbür tarafa gittiler.. Döndüklerinde, üçüncü sette kız fark etti delikanlıyı.. Yüzünde çok ama çok şaşkın bir ifade, biraz mutluluk, biraz da gurur vardı sanki.. Ankara'nın hele Kolejde çok popüler bu delikanlısının onun için ta oralara geldiğini bilmenin gururu..

Maç bitti. Kız soyunma odasına, delikanlı garaja gitti. Tek kelime konuşmadan.. Konuşmaya gelmemişti ki.. Kız "keşke orada olsaydın" demişti. O da olmuştu işte.. Hepsi o.. Ona o kadar çok şey söylemek istiyordu ki aslında..

Bir gün üniversite kantininde gazete okurken, iç sayfalarda bir şiire rastladı. Daha doğrusu bir şiirden alınmış bir dörtlüğe.. Söylemek istediği her şey bu dört satırda vardı sanki.. Bembeyaz bir karta yazdı o dört satırı.. Öğleden sonrayı zor etti, Kolejin önüne gitmek için.. Kızın karşıdan geldiğini gördü. Koşarak yanına gitti. "Bu sana" diye kartı eline tutuşturdu ve kayboldu ortadan.. Kız, Necip Fazıl'ın dört satırını okurken..

"Ne hasta bekler sabahı

Ne taze ölüyü mezar...

Ne de şeytan bir günahı

Seni beklediğim kadar!.."

Ertesi gün öğleden sonra, tarif edilemez heyecanlar içinde Kolejin önündeydi gene.. Kız karşıdan geliyordu.. Bu defa yanında arkadaşları yoktu. Yalnızdı.. Yaklaştığında işaret etti delikanlıya.. Gözlerine inanamadı genç adam.. Onu yanına mı çağırıyordu yoksa.. Evet, çağırıyordu işte.. Kalbinin duracağını sandı yaklaşırken.. "Sana bir şeyler söylemek istiyorum" dedi kız.. O da heyecanlıydı, belli.. "Bak iyi dinle.. Dünkü satırlar için çok teşekkürler.. Herhalde hissettin, ben de senden hoşlanıyorum. Ama senden evvel tanıdığım birisi daha var. Ondan da hoşlanıyorum ve henüz karar veremedim, hanginizden daha çok hoşlandığıma.. Ve de şu anda, onu terk etmem için bir sebep yok.."

"O zaman karar verdiğinde ve de eğer seçtiğin ben olursam, hayatında başka kimse olmazsa, ara beni!" dedi, delikanlı ikiletmeden.. Ayrıldı kızın yanından.. Bir daha voleybol maçına gitmeden, bir daha okul yolunda önüne çıkmadan.. Bir daha onu hiç görmeden..

Yıllarca sonra Levent Yüksel'in söyleyeceği şarkıdaki Sezen Aksu'nun sözlerini o zaman biliyordu sanki. Aşk "onurlu" olmalıydı.. Günlerce, haftalarca, aylarca bekledi.. Tıpkı, kıza verdiği o dörtlükteki gibi bekledi.. Hastanın sabahı, şeytanın günahı beklediği gibi bekledi.. Heyecanla bekledi. Hırsla, arzuyla bekledi. Umutla, umutsuzlukla bekledi. Bazen öfkeyle bekledi.. Ama bekledi.. Başka hiç kimseye bakmadan, başka hiç kimseyi bulmadan bekledi. Bir gün bir şiir antolojisinde şiirin tamamını buldu.. İki dörtlüktü şiir.. İlki kıza verdiğiydi.. Bir ikinci dörtlük daha vardı orada.. O dörtlüğü de bir kartın arkasına dikkatle yazdı.. Cebine koydu..

Bekleyiş sürüyor, sürüyordu.. Okullar kapandı, açıldı.. Aylar, aylar geçti.. Bir gün delikanlı kızı aniden karşısında gördü.. "Günlerdir seni arıyorum" dedi kız. "Günlerdir seni arıyorum. İşte sana haber.. Artık hayatımda hiç kimse yok!.."

"Yaa" dedi delikanlı.. "Yaa" dedi sadece.. Kalbi heyecandan ölesiye çarparken, aylardır ölesiye beklediği an gelip çatmışken, ağzından sadece bu ses çıkmıştı: "Yaaa!.."

Cebindeki artık iyice eskimiş kartı uzattı kıza.. "Sana bir şiirin ilk dörtlüğünü vermiştim ya bir gün.." dedi. "Bu da sonu onun..."

Sonra yürüdü gitti, arkasına bile bakmadan.. Kız ikinci dörtlüğü oracıkta okurken..

"Geçti istemem gelmeni

Yokluğunda buldum seni.

Bırak vehmimde gölgeni

Gelme artık neye yarar!.."

Aradan yıllar, çok ama çok uzun yıllar geçti. Delikanlı bugün hala düşünüyor.. O uzun, çok uzun bekleyiş mi öldürmüştü aşkını? Ya da beklerken, ölesiye beklerken hayalinde öylesine bir sevgili yaratmıştı ki, artık yaşayan hiç kimse bu hayali dolduramazdı.. O sevgilinin kendisi bile.. Hayalindekini canlı tutmak için mi, canlısını silmişti yani?.. Ya da.. Ya da.. Bir şiirin romantizmine mi kapılmış, bir delikanlılık jesti uğruna, mutluluğunun üzerinden öylece yürüyüp mü gitmişti acaba?

Delikanlı bu soruların cevabını bugün hala bilmiyor.. Bilmediğini de en iyi ben biliyorum.. Çünkü, o delikanlı, bendim!...

Kendini bildi bileli mor menekşeyi çok severdi. Çocukluğunun geçtiği iki katlı evin bahçesinde bahar geldiğinde mor mor açar, mis gibi kokarlardı.. Annesi mor menekşeleri hep duvar kenarına dikerdi..

gölgeyi sever menekşeler derdi.. Oysa öğretmeni bitkilerin güneş ışınları ile fotosentez yaptığını anlatmıştı onlara .Bitkiler güneş ışığına muhtaçtı. Mor menekşeler ne tuhaf bitkilerdi , her bitki güneşi severken, onlar neden gölgeyi tercih ediyorlar diye düşündü durdu Hande...Küçük, ufacık aklı ile aslında menekşelerin diğer çiçeklerden farklı olduğunu keşfetmişti, işte belki de menekşeler

bu yüzden bu kadar güzeldi. Herkesten farklı olursan, bu hayatta değerli olursun yargısına varmıştı. Daha o yıllarda farklı olmak için uğraş vermeye başladı. ilk olarak, okulda kimsenin yanına oturmak istemediği Hacer'in yanına oturmak istiyorum öğretmenim diyerek başladı farklılıklarla süren hayatı. Hacer bile şaşırmış şaşkın şaşkın bakıyordu onun yüzüne. Hacer çok dağınık, biraz anlama zorlukları olan problemli bir ailenin kızı idi. Hande ise mühendis Kamil Beyin biricik kızı. Öğretmen pek oturtmak istemedi önce Hacer'in yanına Hande' yi. Daha sonra bir tatsızlık çıkmasın

diye öğretmen Hande'nin annesini çağırdı.

Annesi eve geldiklerinde Hande'ye sordu :

- Neden yavrum Hacer in yanına oturmak istiyorsun?

Hande cevap verdi :

- Geçen baharda menekşeler ekiyorduk hani anne, o gün sen bana menekşeler

güneşi sevmez demiştin, oysa her bitki güneşi sever. Menekşeler farklı, belki de

bu yüzden bu kadar güzeller. Hacer'in yanına kimse oturmak istemiyor. Ben farklı olmak istiyorum. Belki Hacer de güzeldir, onu fark etmek istiyorum, dedi.

Annesinin ağzı açık kalmıştı. İlkokul 4.sınıf öğrencisi kızının olgunluğuna hayran kalarak

- peki kızım kimin yanında istersen oturabilirsin, " dedi.

Pazartesi Hande Hacer'in yanında oturmaya başladı. Hem Hande tedirgindi, hem Hacer. Birbirleri ile hiç konuşmuyorlardı. Diğer kızlarda soğumuştu Hande'den. Nasıl Hacer gibi dağınık, bir şeyi, iki kere anlatınca anlayan fakir bir kızın yanına oturmayı istemişti. En çok alınan doktor Cemal Beyin kızı Esin'di. Anne babaları her hafta sonu görüşüyorlar,

Hande ve Esin birlikte oynuyorlardı. Nasıl olur da kendi yerine Hacer'i seçerdi. Çok gururu kırılmıştı Esin'in. Hande ile konuşmuyordu. Birgün Hande ve ailesi Esinlerle dağ köylerinden birinde gerçekleştirilecek bir panayıra katılmak için sözleştiler. Hande gene Esin'in somurtacağını bildiği için gitmek istemiyordu. İçin için de Hacer'e kızmaya başlamıştı arkadaşları ile arasının bozulmasına sebep olmuştu. Neden sanki bu kadar dağınıktı, neden her şeyi iki kerede anlıyordu? Yoksa aptal mıydı?Sonra menekşeleri hatırladı hemen düşüncelerinden utandı. Hacer farklı diye yargılamaması gerekiyordu. Hacer'in, kimsenin bilmediği güzelliklerini keşfedecekti. Buna tüm gücü ile inandı. Panayıra gittiklerinde Esin somurtarak karşısında oturuyordu, Hande ile konuşmuyordu.

Hande canı sıkıldığından biraz dolaşmak için annesinden izin aldı. Köy yolunda yürümeye başladı. Hava iyice soğumuş ve ayaz iyice artmıştı, kar atıştırmaya başlamıştı. Hande karı çok seviyordu, yürüdü, yürüdü. Köye gelmişti. Bir evin önünde durdu. Evin penceresinde ki saksıya gözü

ilişti. Gözlerine inanamıyordu, bunlar mor menekşelerdi. Ama kıştı ve menekşeler soğuğu hiç

sevmezlerdi eve doğru bir adım attı. Kapıda beliren gölgeyi çok sonra fark etti bu Hacerdi.

Hande'ye gülümsüyordu.

- Hoşgeldin Hande buyurmaz mısın?, dedi.

Biraz ürkek, şaşkınlıkla kapıya doğru ilerledi Hande ve içeri girdi. Oda sıcacıktı odun sobası

her yeri ısıtmıştı. Menekşeler diyebildi sadece Hande...

- Bu soğukta ?

Hacer gülümsedi ;

- Onlar annem için, annem onları çok sever.

Sonra yatakta yatan kadını fark etti Hande.

"Annen hasta mı?" dedi.

"Evet 2 sene önce felç oldu ona ben bakıyorum, bizim kimsemiz yok, birtek ineğimiz var onunla

geçiniyoruz. Ama tüm işler bana baktığı için derslere çalışacak pek vaktim olmuyor, dedi Hacer

utanarak. Bir de bizim köyden şehre araç yok, bu yolu her gün yürüyorum o yüzden de çok yorgun

okula geliyorum dersleri anlamakta güçlük çekiyorum. Hande'nin gözleri dolmuştu. Dışarıdan gelen ses ile kendine geldi. Annesi onu arıyordu. Çok merak etmiş olmalıydı. Dışarıya koştu ve annesine sarıldı, ağlıyordu. Bir müddet sonra anne bu Hacer diye tanıştırdı sıra arkadaşını. Hacer'in yaptığı sıcak çorbadan içtiler birlikte. Hande annesine anlattı Hacer'in hayatını, ağlayarak.

"Bir şeyler yapalım anne" dedi.

O hafta annesi ve Hande, Hacerlere gidip annesi ve Hacer'i kendi evlerine taşıdılar. Hacer artık Handeler den okula gidip geliyordu, ne dağınıktı, ne de aptal. Sınıfın en iyi öğrencisi olmuştu. Seneler geçti Hacer ve Hande bir arkadaş değil, iki kız kardeşlerdi artık. Mor menekşeler Hande'ye Hacer'i armağan etmişti. Hacer'e ise hem Hande'yi, hem hayatı. Seneler sonra ikisi de evlendi. Hacer şimdi bir doktor. Hande'den vicdanın ne kadar önemli olduğunu öğrendi, hastalarına vicdanıyla birlikte şifa dağıtıyor. Hande ise bir öğretmen. Çocuklara farklı olan şeyleri sevmeyi de öğretiyor. Bir kızı var

adı, Hacer Menekşe. Hayatta en çok sevdiği iki şeye birini daha ekledi Hande.

LÜTFEN SEVGiNiZE ÖNYARGI KOYMAYIN.

HERŞEY SEVİNCEYE KADAR FARKLIDIR

SEVDİKTEN SONRA İSE SEVGİNİN DİLİ HEP AYNIDIR

Bıraktım her şeyi artık ! ne işitiyor nede cevap verebiliyorum..

Takatim kalmadı! Kalakaldı terminalde ey deli bu genç gönlüm..

Gelmiyor 23 numaralı sevgi otobüsü.. yaş yirmi iken bak oldu kırkdört ve ben halen bekliyorum, elimde bir küçük valizim vardı, onu da almıyorum, ağırlık yapmasın, beni götürün yeter!..

Ne umutlarla, ne hayallerle hazırlamıştım valizimi.. adına yazdığım şiirleri, uğruna kırdığım kalpleri koymuştum içine, birde en sevdiğin.. hani içi fındık bahçesi.. dışıysa senin gibi tatlı, çikolata..

Sayamadım kaç mevsim devretti birer birer, yaş yirmi iken oldu elli.. ben yoruldum be gülüm, sen sayıver olur mu!

Hayat bu yalnız çekilmiyor! ateş isteme bahanesiyle iki dost edindim..

Onlarda benim gibi bekler olmuşlar..Hallerini, keyiflerini sorar isen yaş yirmi iken onlar da altmış demiş..Olmasalardı ben ne yapardım? be gülüm.. kime yanar, kimden yanardım..

Saat yine 23.00'ı gösteriyor. benim gözler yine dolar oldu. Bir damla, iki damla derken yine dolduruyorum bir bardağı, denizler kurusada balıklar ölmez diyor kendimi avutuyorum..

Ey sevgili, hayatımın perisi.. bugün 23 Ağustos senin doğum günün..

Ufukta bir otobüs gördüm şimdi, beş dakikaya kalmaz belirir yanımda..

Dostlarım ayaklandı..

bu..

bu olsa gerek..

Evet sevgili 23 numaralı otobüs bu ! tam karşımda duruyor, kocaman, ucu bucu görünmüyor..

Sarılıyorum dostlarıma. Tamda üç kişilik yer var, diyor kaptan..

Hadi kalbim diyorum önce sen bin, en yorgunumuz, yaşlımız sensin. Hasret atılıyor 'hayır' ben diyor..

-Elli sene yandım, sigaranı benimle yaktın..

Küçük bir nezaket istiyor..

En son ben biniyorum sultanım.. Herkes beyazlara bürünmüş benim gibi, biner binmez hareket ediyor otobüs

şoförü yok !

Ve o an anlıyorum.. Ben ebediyete gidiyorum.. Tam sana kavuşacağım derken ferdaya..

ilk günkü sevgimle ismine gidiyorum..

"Tanrı kuşları sevdi ağaçları yarattı

İnsan kuşları sevdi kafesleri yarattı"

Jacgues Deval

Bir varmış bir yokmuş, adı sanı bilinen zamanın birinde, dağlardan kopup gelen çağlayanların arasında şirin mi şirin küçük bir köy varmış. Her bahar geldiğinde bir başka güzel olurmuş buralar. Doğaya binbir canlılık gelir, bir başka güzel akarmış dereler. Arılar, kadife kanatlı kelebekler çiçek çiçek gezer, daldan dala uçuşurmuş türkü gözlü kuşlar Bir efsaneye göre güneş en güzel orada gülermiş çocuklara, oraya dökermiş ışığının en güzel renklerini. Yeryüzünün en güzel bitkileri, çiçekleri, hayvanları da oralıymış. Gökyüzünde her gece yıldızların düğünü olur, her sabah bir sevincin şöleni başlarmış. Düş mü? gerçek mi? pek ayırt edilemezmiş, etrafını çevreleyen dağlar öylesine görkemli dururmuş ki, doruklarında gökyüzü hep mavi ve engin bir denizi andırırmış. Eteklerindeki derin vadiler boy boy hayvanlar barındırır, onlara analık eder ve bütün kötülüklerden korurmuş En vahşi hayvandan, en sessiz böceğe kadar tüm canlılar kardeşce geçinirmiş. Bir yeşil halı gibi yerleri kaplayan çimenler, nereden çıkıp, nerede tükendiği bilinmeyen pırıl pırıl sular, rengarenk çiçekler ve türlü boyalı kuşlarla bu eşsiz yer, bir başka yaşama sevinci verirmiş insanlara.

İşte bu yörede zeki mi zeki, akıllı mı akıllı küçük bir çocuk yaşarmış. Deniz adındaki bu sevimli çocuk insanları, hayvanları, kuşları, çiçekleri, ağaçları yani doğadaki güzel olan her şeyi ve bir de herkesin masal anası ismini verdiği bilge ninesini çok severmiş. O bu sevgisini lafta bırakmaz, gereğini her fırsatta yerine getirir, insanların, hayvanların, canlı cansız, doğadaki tüm varlıkların haksız saldırılara hedef olmaları karşısında, içinde sınırsız bir öfke ve acı duyarmış. Bu yüzden hep güçsüz ve haklıdan yana çıkarmış. Çünkü Deniz ninesinden hep emeği, yardımseverliği, merhametli olmayı, sevgiyi, iyiliği, dürüstlüğü, doğruluğu, temizliği, ahlaklı ve adil olmayı öğrenmiş.

Deniz gün boyu çiçeklerle söyleşir, kelebeklerle uçuşur, bilge ninesinin ardında koşuşup dururmuş kırlarda. Onun geçtiği yerlerde güller gülümser, sümbüller pembeleşir, kuşlar şarkı söyler, dağlar taşlar dillenirmiş. Hafif hafif esen rüzgarlarla ağaçlar eğilip eğilip birbirini selamlarmış. Deniz nerede solmuş sararmış bir çiçek görse, koşar su getirir, koklayıp okşayıp yeşertirmiş. Her şey öylesine ona alışıkmış ki, bir gün ortalıkta görünmese, çevreden iniltiler duyulur uzun narin kavaklar bile boynu bükük bakarmış. Öyle ki, çiçekler üzülüp büzülür, kelebekler uçmaz, kuşlar türkülerini söylemez, sular hışırtısız akarmış. Deniz sadece kuşlarla konuşmazmış. Köylülerin söylediklerine göre, o bütün hayvanların dillerinden de anlarmış. Onlarla saatlerce söyleşir. Birbirileriyle iyi geçinmelerini öğütlermış.

İşte Deniz, bu gizemli doğanın koynunda doğmuş, orada büyümüş orada tanımış çiçekleri. Kuşlarla dostluğu, arkadaşlığı da orada başlamış. Küçücük yüreği dünyayı içine alacak kadar geniş, sevgisi dünyayı ısıtacak kadar sıcakmış. Bu güzel çocuk yaşamına renk veren, anlam katan sevgisinin sesini de orada bulmuş. Hiç bir canlının başka bir canlıya haksızlık etmesine gönlü razı olmazmış. Onun bu sesini duyan her canlı bütün kötülükleri unutur, sadece iyilik düşünürmüş.

Ve bir gün Deniz bu güzelim köyünden ayrılmak zorunda kalmış. Kuşların ötüşü, serin suların çağlayışı kulakları okşayıp yüreklere dökülürken, çiçekler solumalarını sıklaştırmış. Bütün köylüler gediğin tepesini aşıp, Deniz'i uğurlamışlar; iyi yolculuklar dilemişler. Ninesi o kadar çok üzülmüş ki, sözcükler onun ayrılık acısını anlatmaya yetmemiş. Hiçbir canlının başka bir canlıya veremeyeceği ve hiç bir canlının anlayamayacağı bir şefkat ve sevgiyle basmış bağrına. İçi ılık ılık duygularla dolup kabarmış, o yaşlı yüreğine ince ince çağlayanlar akmış da, yangınını söndürememiş. Torunu uzaklaşıncaya dek çırpınan yaralı bir kuş kanadı gibi, yaşlı gözlerle el sallamış ardından, dualar mırıldamış. Deniz uzaklaşır uzaklaşmaz hemen bütün köylüler onu özlemeye başlamışlar. Bu sevginin kaynağı neredeymiş, neymiş kimse akıl erdirememiş.

Deniz şehirler geçmiş, trenler, otobüsler, vapurlar, otomobiller ve uçaklar görmüş: görünce de ağzı bir karış açık kalmış, zira köyünü çevreleyen dağların ötesini hiç mi hiç bilmezmiş.

Deniz uygarlığın teknolojik nimetlerinden uzak, fakat bozulmamış, kirlenmemiş, temiz ve bakir bir doğa ortamında yaşarken, babası onu alıp uzak bir ülkeye götürmüş. Bu ülkenin renk renk lale bahçeleri, yel değirmenleri, altın saçlı gökgözlü güzel çocukları varmış. Ancak getirildiği kent beton yığınları ile kaplı, soluk alamayacak derecede kalabalık, gürültülü ve telaşlıymış. Doğup büyüdüğü yerlere hiç benzemediği gibi, her akşam kocaman fabrika bacalarından çıkan, kirli kara bir duman abanırmış kentin üstüne. Kent soluk alamazmış. O zaman gökyüzü ışığını yitirir, sokak lambaları bile zar-zor ışıldarmış. Burada insanlar kendilerini kalın beton duvarlar arkasına, kuşları kafeslere, çiçekleri özgür doğadan koparıp saksılara koymuşlar. Kafesteki kuşlar aç değilmiş ama özgürlükleri yokmuş. Saksıdaki çiçekler susuz değilmiş ama doğal güzellikleri kalmamış. içeklerin renkleri ve kokuları, kuşların ötüşleri yapaymış. İnsanların neşeleri gülüşleri ve ağlayışları da.

Okula başlamış Deniz. Sınıflar çocuk doluymuş, ancak Deniz yalnızmış, bir türlü alışamamış kalabalıklara, kent yaşamına Yitirdiklerini ararmış Deniz, gözünde tütermiş insiz köyü, yemyeşil dağlar, serin pınarlar, kuşlar, yeleleri rüzgarda savrulan atlar, koyunlar, kuzular, bir de dünya tatlısı nineciği.

Onca kalabalığın orta yerinde yapayalnız kalmış; ne o anlatabilmiş kendini başkalarına, ne de başkaları onu anlamak istemiş. Bir tren geçermiş Deniz'in özlemlerinde, bir kuş ötermiş, o kuytu bir köşeye çekilip ağlarmış. Kimi zaman özlemi dayanılmaz bir hal alırmış, yakıp tutuştururmuş yüreğini. Deniz'in bu durumuna öğretmeni çok üzülürmüş. Sen zeki ve yetenekli bir çocuksun bu günler çabuk geçer buraya da alışırsın diyerek Deniz i teselli etmeye çalışırmış. Ama o dalgınmış, bilincini yitirmişçesine boş boş bakarmış etrafına. Artık düşüncelerinin içinde öyle eriyip yitmiş ki, bu ona sonsuz derece acı verirmiş.

Bir de Deniz in kafasını sürekli yoran bazı sorular varmış. Neden kuşların, çiçeklerin özgürlüklerini kısıtlayıp, kafeslerde ve saksılarda tutsak olarak yaşatırlar? Kuşlar ve çiçekler evlerdeki saksılar ve kafesler için yaratılmamıştır ki? Acaba bütün bu haksızlıklar ve acımasızlıklar geçici ve basit bir doyum duygusu için miydi? Peki, kocaman adamların bu tutumuna karşı, ya çocuklar niçin kayıtsız kalıyordu? Onlar, kuşların ve çiçeklerin özgürlüğü için neden bir çaba harcamıyordu?

Deniz bu sorunları günlerce düşünmüş; çiçeklerin saksılara, kuşların kafeslere konulmasına bir anlam yüklemeye çalışmış, ama becerememiş. Gün geçtikçe suskunlaşmış, konuşmaz gülmez olmuş ve yemeden içmeden kesilmiş. Sanki uzak diyarlarda dilsiz, kolsuz, kanatsız kalmış. Gitgide içine kapanmış, yapılan bu haksızlıklara öfkelenmiş, ancak bağırıp çağırmamış, suskunlukla direnmiş.

Derken bir gece hastalanmış Deniz. Günlerce ateşler içinde yatmış, yatarken de köyünü sayıklamış, uyanıkken Perihan ninesini hayal etmiş. Ninesi yine ona öğütler vermiş, destek olmuş yalnızlığında, yol göstermiş. Ninesi Deniz'e Konuş Deniz'im, yine göz kırp yıldızlara, çiçeklere gülümse, gülücükler dağıt, göster sevgi dolu yüreğini herkese. İyi olmalısın sen, hastalanırsan üzülürüz. Yaşlı yüreğim dayanamaz acına. Sonra bütün kuşlar da üzülür; dağlar, taşlar başlar ağlamaya. Yerin kulağı duyar olup biteni, bütün ormanlar yas tutar. Menekşeler sulara döker kirpiklerini, sular acı keser, acı yolları dermiş. Sonra bir an duraksar, yorgun ciğerlerini soluklandırır ardından Denizin saçını okşar, konuşmasını yine sürdürürmüş.

Ama Deniz onun söylediklerinin çoğunu duymaz, atların kişnemeleri, kuzuların melemeleri arasında rüyalara dalarmış. Köyünde iken her akşam yatmadan önce, ninesi Denize kuşlar, çocuklar ve çiçeklerle ilgili masallar anlatırmış. Sonra. o yıldız senin, bu yıldız benim diye ninesiyle yarışır, gökyüzünün sonsuz ışıltısına bakar, uyurlarmış. Oysa Deniz bu kente geleli bir yıldız bile görememiş.

Günler sel gibi haftalar yel gibi geçip gitmiş. Deniz iyileşip eski sağlığına kavuşmuş, ama özlemi hiç mi hiç dinmemiş. Nereye gitse özlemini de oraya götürmüş. Zaman zaman özlemi içinde onulmaz bir sızı olur depreşir. Ne yapsa ne etse önüne geçemezmiş.

Deniz zeki, enerjik, başarılı ve itinalı bir çocukmuş. Öğretmenleri onun bu niteliklerini yararlı bilgi ve sağlıklı bir çevre bilinciyle dengede tutmak için yoğun bir çaba içine girmişler. Deniz de yavaş yavaş okul yaşamına alışmış. Bu nedenle öğretmenleri iyi bir şey başarmış olduklarını düşünerek gönenmişler, kıvanç duymuşlar. Çünkü Deniz en zor meseleler üzerinde bile inanılmaz ölçüde düşünceler üretir, günlük ders ve ödevlerini büyük bir istekle hazırlar, olumlu taraflarını eleştirmeye çalışırmış.

Deniz her zaman sevimli, duygulu, insanları kırmamaya özen gösteren, herkesin yardımına koşan bir çocuk olduğunu göstermiş. Onun doğa sevgisi ve bilgisi de herkesin dikkatini çeker ve bu güzel nitelikleri çevresinde sevilmesini sağlarmış. Hatta, onun bu özelliklerini öğretmenleri diğer çocuklara anlatıp, örnek gösterirmiş. Anne ve babası da Deniz i bu meziyetleri nedeniyle dünyanın en akıllı çocuğu olarak görürlermiş.

Deniz bir yandan çevresine uyum sağlamaya diğer yandan da kendine yeni uğraşlar edinmeye çalışıyormuş. İşte o günlerde, evlerinin önündeki küçük bahçeyi düzenlemek aklına gelmiş ve şimdiye kadar bunu düşünemediği için de kendine kızmış. O günden sonra en büyük uğraşı bahçesi olmuş. Oraya çeşitli bitkiler dikip, çiçekler ekmiş. Bahçesindekiler de boy verip renklenince bütün boş zamanlarını onlara bakmakla geçirir olmuş.

Çiçeklerin yanında mutlu olurmuş ya yine de içten içe hüzünlenirmiş. Çünkü, Deniz bu insanları anlamıyormuş. Onlar, kendilerini doğadan uzak, beton duvarlar arkasına kapattıkları yetmiyormuş gibi kuşları da kafeslere tıkmışlar

Her şey bir yana da ya o büyük kentlerin meydanlarında gördüğü sürü sürü tembel güvercinlere, kirli kanal sularında nazlı nazlı yüzen kuğulara ne demeliydi? Böylesine kanatları olur da, kentlerin o pis havasında, suyunda nasıl dururlardı? Uğuldayan iş makineleri, göğü kirleten fabrika bacaları, araba sesleri, eksoz dumanları, müzik diye zangır zangır bağıran hoparlörler ve estetikten uzak, çirkin apartmanların arasında nasıl yaşanır? Deniz bu soruları durmadan sormuş kendine, ama yanıt bulamamış. Çocuk aklı anlamaya, yanıtlamaya yetmemiş bu soruları.

Ve günün birinde öfkesi öylesine büyümüş ki, gidip babasının onarım işlerinde kullandığı keskin mi keskin testereyi alıp, fırlamış sokağa. Kafes gördüğü ilk eve dalmış ve buradaki kafesi kesmiş. Ve o günden sonra, her gece evlere girip, kafeslerin çubuklarını keserek kuşlara özgürlüklerini vermeye başlamış. Deniz in bu yaptıkları kafes sahiplerini çılgına çevirmiş tabiî. Günlerce gazetelere ilanlar verilip, duvarlara afişler asılmış. Radyo ve televizyonlarda duyurular yayınlanmış. Bu yayınlarda, Korkunç ve affedilemez suçu işleyen canavar hakkında bilgi verenlerin ödüllendirileceği açıklanıyormuş. Ancak Deniz yılmamış. Yine her fırsat bulduğunda evlere, bahçelere girip kafesleri kesmeye devam etmiş. O ülkeyi yönetenler çok kızmışlar bu işe, kentin bütün polisleri bu kafes canavarını yakalamak için yarışa girişmiş, günlerce pusu kurup beklemişler. Ama bu bir sonuç vermemiş. Bir defa polis, asker bütün ülke düşmüş bu kafes canavarının peşine. Yine günler, haftalar, aylar geçmiş ama yakalayamamışlar.

Deniz, bir akşam yine elinde testeresiyle büyükçe bir eve girmeye çalıştığı sırada pusu kuranlar tarafından yakalanmış. Ve bu haber ülkenin her yanında bomba gibi patlamış. Gazeteler Denizin boy boy fotoğraflarını basmış, televizyonlar çeşitli görüntüleri getirmiş ekranlarına, radyolar ise her haberinde duyurmuşlar. İlgililer ise bu canavarın yakalanışına müthiş sevinmişler. Günlerce süren şölenler düzenlenmiş, bayram gibi kutlamışlar bu başarılarını.

Ama bu sevince katılmayanlar da varmış: ülkenin altın saçlı, gökgözlü, güzel çocukları Denizin yakalanışını üzülerek karşılamışlar. Topluca göşteriler düzenleyip yönetimi protesto etmişler. Özgürlük istemişler. Deniz özgür olsun demişler.

Ancak çocukların bu çığlıklarını sağır yürekler duymamış. Mahkemeler kurulmuş, kurullar toplanmış, dünyanın dört bir yanından pedagoglar, psikologlar, bilim adamları çağrılmış. Herkes Denizin işlediği suçun nedenini araştırmaya koyulmuş.

İlk gece, polis merkezinde, üşüyüp ağlayan Denizin gözünü uyku tutmamış. Yaptıklarını ve kendisine yapılanları düşünmüş. Kendince suç kavramını sorgulamış ve kim suçlu? sorusuna yanıtlar aramış. Kafeslerini kırdığı ev sahiplerini düşünmüş, özgür kalınca kanatlarını sevinçle çırpan minik kuşları

Sonra arkadaşlarını, öğretmenlerini, anasını ve babasını, ninesini düşünmüş. Yüreği sızlamış Denizin hepsini de özlediğini anlamış. Ertesi gün ziyaretçileri olmuş Denizin. Öğretmenleri ve okul arkadaşları gelmiş, renk renk çiçekler, çeşitli hediyeler verip onu teselli etmeye çalışmışlar. Ziyaret saati bitince de boynu bükük gitmişler. Ardından bütün ülkenin sarı saçlı, gökgözlü çocukları Denize üzüntülerini belirten kartlar, mektuplar göndermişler. Ama kurulan mahkeme çok acımasızmış. Çocukların protestosunu da hiç önemsemiyormuş. Denizi diğer çocuklara da kötü örnek olmasın diye cezalandırmak istiyormuş yargıçlar.

Deniz, uykusuz geçirdiği bir gecenin verdiği yorgunlukla hemen uykuya dalmış ve dalar dalmaz da başlamış rüyalar görmeye. Rüyada yaşlı bir ninecik oturmuş bir pınarın başına, Denize körler ülkesi masalını anlatıyormuş, ama bu bilge ninesi değilmiş. Rüyadaki ninenin anlattığı masal şöyleymiş;

Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, dünyanın bir yerinde, bir baba ile oğul varmış, bunların fazlaca bir dertleri yokmuş; işleri, aşları onları kimseye muhtaç etmezmiş. Ama babanın bir sorunu varmış; oğlunun eğitimsizliği ve cehaleti. O devirlerde ne oğlunu gönderebileceği bir okul ne de ders verebilecek öğretmenler varmış. Okul ve öğretmenler yokmuş ama çocuk dünyayı tanımalı ve bilmeliymiş. Çünkü babanın inancı, Alimler gözlüdür, Cahiller ise kör biçimindeymiş. Sonuçta baba karar vermiş; oğlunun gözü açılmalı, dünyayı görüp tanımalıymış. Baba ile biricik oğlu bilinmeyen ülkelere doğru yola çıkmışlar. Az gitmişler uz gitmişler, sonunda bir de bakmışlar ki, körler ülkesi diye bir yere gelmişler. Olacak bu ya, tam körler ülkesine geldiklerinde, çocuk bir hastalığa yakalanmış. Eli ayağı tutmaz olmuş. Baba şaşkın, çocuk bitkin uçan kuştan medet ummuşlar. Tam o anda "korkma" diye yüreklendirmişler. Babanın etrafına toplananlar. Ve, siz buranın körler ülkesi dendiğine bakmayın, buranın öyle becerikli bir hekimi var ki kime dokunsa hastalığından iz kalmaz demişler. Böylece baba yatıştırılmış ve çocuk tezelden hekime kavuşturulmuş. Hekimbaşı usta parmakları ile hastasını tepeden tınağa bir güzel yoklamış. Hemencecik de illetin nedenini bulmuş; sorun çocuğun gözlerinde imiş. Burnun ile alnın birleştiği noktanın sağında ve solunda bulunan çukurlara gömülü, bıngıl bıngıl devinen oval iki cisimcik. Açılıp kapanan birer deri kapakla örtülü.

İşte hepimizin bildiği insan gözü, illetin nedeniymiş. Hekim böyle söylemiş, teşhisi böyle koymuş. Operasyon kısa sürede bitmiş, dışarıya çıkarmışlar çocuğu. Baba bir de ne görsün, çocuğun dünyayı görüp tanıyacağı gözlerinin ikisi de yerlerinden çıkarılmış. Çünkü körler ülkesinde herkeste göz düşmanlığı varmış. Körler bilginin, ışığın, aydınlanmanın en önemli aracı olan göze düşmanmış. Daha o çağlarda aydınlık ile karanlığın, bilgi ile cehaletin savaşı varmış. Ancak baba ve oğul geç anlamışlar bu gerçeği ve ağır ödemişler bedelini. Ve bu sonuç karşısında sanki dünya bir anda başlarına yıkılmış baba ile oğulun. Yaşam zindan olmuş, ama ne acı duyacak halleri kalmış, ne de acıya dayanacak güçleri. Acıyı acıyla bastırmışlar boynu bükük...

Deniz gördüğü düşün etkisiyle ter içinde uyanmış. Bir korku sıkıca sarılmış boğazına. Kendini o hekimin elinde imiş gibi hissetmiş. Sevdiği onca yüzü düşünmüş, ama hiç birisini anımsayamamış, sisler arasında yalnız kalmış. Bir yerlerden ince bir ezgi çarpmış kulaklarına, çoğalan, delirten bir ezgi. Usuna babasının üzgün, perişan yüzü gelmiş, bir güvercin uçuvermiş yüreğinden, acıyla ürpermiş. Denizin ağzından "Baba" diye bir inilti çıkmış. Sonra gördüğünün korkulu bir düş olduğunu fark edince derin bir oh çekip rahatlamış.

Derken duruşma günü gelmiş binlerce çocuk yığılmış mahkemenin önüne, onlarca polis otosu eşliğinde Deniz mahkemeye getirilmiş. Yargıçlar sertçe bakmışlar Denize. Savcı iddianamesini okumuş, yargıçların en yaşlısı korkutucu bir sesle "bütün bunları neden yaptın?" diye sorular yöneltmiş. Yargıçların bütün sorularına Deniz susarak yanıt vermiş. Yargıç öfkelenmiş dağlar kadar. Denizi azarlamış. "Sende hiç acıma duygusu yok mu, kalp yok mu?" demiş. Deniz ise "Ben kalbimi kuşlara verdim." Diyerek ilk ve son yanıtını vermiş. Yargıçlar kendi aralarında fısıldaşıp, konuşmuşlar. Sonuçta Denizin bir kuş gibi, demirden bir kafese konulup uzak ve ıssız bir ormana bırakılmasına karar verilmiş. Bu haber dünyadaki bütün kuşlara yıldırım hızıyla yayılmış. Bir çok kuş toplanıp, kanat çırpmışlar, dönmüşler gökyüzünde, sonra da hep birlikte saldırmışlar kafese, günlerce gagalamışlar ama nazlı gagaları parmaklıkları kırmaya yetmemiş. Kafesi parçalayamamışlar. Parçalayıp da Denizi özgürlüğüne kavuşturamamışlar.

Günlerce düşünmüşler ve sonuçta hepsi gücünü birleştirerek. Denizi köyünün güzel ormanına götürmeye karar vermişler. Bütün kuşlar kanat açıp, kırk gün kırk gece, dağ demeden deniz demeden uçmuşlar. Denizin o güzelim köyünün ormanına ulaşmışlar. Yağmur yağdığında hepsi birden kanatlarını kafesin üstüne gerip korumuşlar. Güneş açtığında sevinmişler. Dünyanın her yerinde türlü türlü yiyecek ve çeşit çeşit kitap taşımışlar. Kuşlar her akşam kafesin etrafında toplanıp ötüşerek Denizi teselli etmişler. Cıvıltılarla uyutmuşlar, her sabah yeniden en güzel sesleriyle uyandırmışlar. Beraberce gülüp, oynayıp, şarkı söylemişler. Deniz onlara şiirler okumuş, bilge ninesinden öğrendiği masalları anlatmış, kuşlar Denizi anlarmış Deniz de kuşları..

İşte o gün bu gündür dünyanın bütün kuşları yavrularına kuşlara kalbini veren çocuğun masallarını anlatırlarmış. Ve onun içindir ki, dünyanın her yerinde kuşların yalnız bir sabah bir de akşam öttüğü söylenir...