Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine
Edebiyat (Hikaye-Öykü) tarafından Sosyal Bilimler'de yazılan bir grup blogu
  • Konu

    172
  • Comment

    1
  • görüntüleme

    10.289

Bu bloğa katkıda bulunanlar

Bu Blog Hakkında

Edebiyat eseri, bir dil ürünü olan yazılı ve sözlü eserlerin tümü. Edebiyat (Hikaye-Öykü); Beğendiğiniz yada kendinizin yazmış olduğu kısa hikayelerinizi ekleyebilirsiniz. Yaşanmış ya da yaşanabilecek şekilde tasarlanmış olayları kişilere bağlı olarak belli bir yer ve zaman içinde anlatan eserlere hikaye denir.

Entries in this blog

Bir zamanlar gökyüzünde birbirlerini gerçekten çok seven bir bulutla yıldız varmış...Bulut bulut gökyüzünün en şeker, en pembe bulutu, yıldızsa; en parlak, umudu en çok yansıtan yıldızıymış...

Gökyüzündeki her varlık onların sevgisi kıskanırmış. Tatlu bir kıskkançlıkmış tabii ki onların ki... Ama biri varmış ki, bulut ve yıldızın ayrılmalarını yürekten istiyormuş. Hem de yıldızın en yakın arkadaşı olmasına rağmen...

Bulut biraz safmış, kimseyi kıramazmış... Yıldızsa 'bulut' u için elinden gelen herşeyi yapabilir, herkese meydan okuyabilirmiş... Zaten onun için bir bulutu bir de çok sevdiği dostu peri varmış... Nereden bilebilirdi ki, perinin bir gün bunların hepsini yıldızla bulutun ayrılmaları için kullanacağını?...

Bir gün nazar değmiş, buluyla yıldıza... Hiç yoktan bir sebepten tartışmışlar. Bulut, çekip gitmiş, hatalı olmasına rağmen...Yıldızsa "Nasılsa bulutum beni seviyor, dönecektir." diye düşünmüş. Fakat hiç bir şey beklediği gibi gitmemiş. Ve bulut dönmemiş...Kim bilir, belki de cesaret edememiştir dönmeye bilinmez. Ama tek bir gerçek vardı ki : O da ikisinin de çok üzgün olduklarıydı...

Gökyüzündeki iyilik mekekleri bile ağlamışlar onların durumlarına ama ne fayda...

Ertesi gün yıldız olanları en yakın dostu periye anlatmış. Periyse göstermelik bir hüzne bürünmüş... Çünkü eline büyük bir fırsat geçmişti. Artık hayatı boyunca kıskandığı kişiye karşı kozları vardı elinde... O kişi, en yakın dostu yıldız olmasına rağmen kullanacaktı kozlarını... Hem de büyük bir zevkle...

Bulutun yanına gitti ve yıldızın artık onu sevmediğini söyledi. Bulutsa üzüldü, boynunu bıraktı, ama elinden hiç bir şey gelmeyeceğini düşündü... Çünkü yıldız inatçıydı...Bir kere olmaz dediyse, bir daha olur demezdi. Peri de bulutun bu üzgün durumundan yararlanıp, ona olan sevgisini itiraf etti... Bulut da kimseyi kıramadığı için perinin, yıldızın yerine geçmesine izin verdi...

Yıldız, günlerce bulutun dönmesini, ondan af dilemesini bekledi. Ama bulut gelmedi. Bir gün yıldız, bulutun yanına gidip, konuşmaya karar verdi. Gece yola çıktı...

Bulut, dostu, sandığı periyle birlikte ayda eleleydi... Melekler dayanamayıp, tüm olan biteni anlattılar yıldıza... Yıldız, çok üzüldü ve çaresiz döndü arkasına ve gitti... Ve yavaş yavaş sönmeye başladı.

O günden sonra yıldız söndü, ışık veremez oldu... Bulutsa artık ne o kadar pembe, ne de o kadar kadifeydi...

Yıldız, ilk zamanlar her şeyden vazgeçti, hayata küstü... Ama kolay pes etmedi...Kısa bir süre sonra hayatıyla ilgili o önemli kararı verdi...

O güne kadar hiç görmediği güneşin yanına gidecekti ve biraz daha ışık isteyecekti ondan... Çok geçmeden daha önce hiç görmediği güneşin yanına gitti... Ondan yansıtması için biraz daha ışık istedi... Güneş ışık yerine sevgisini verdi yıldıza...

O gün bu gündür yıldız, dünyaya güneşin sevgisini yansıtır... Bulutsa; hep gözyaşlarını akıtır dünyaya... Bir de yüreğinde kopan fırtınaları...

Bir gün hayatımdan ördürürcesine çıkacaksın ve ben seni hep son günkü halinle hatırlayacağım. Senin en güzel halin neydi diye düşünüyorum. Ve içimden bir ses yıllar öncesine götürüyor beni...

Seni her halükarda içimde hissedebiliyorum. İşte olayımın en güzel yanı bu. Sen ne kadar anlayabilirsin bilemiyorum. Ama benim gibi her şeyden ve herkesten uzak bir hayatın olmasaydı bunun ne demek olduğunu anlardın. Seni anlıya biliyorum sevdiklerin ve sana destek veren herkesin yanında ağlamak bile senin doğal. Benim için lüks olan her şey sana doğal geliyor.

Şimdi yatıyorsundur. Bir sigara yakmış yatağının ucunda yaşadıklarını ve benim sana söylediklerimi ve hatta yaşadıklarının bir hata olduğunu düşünüyorsundur. Kanayan yarayım senin için biliyorum. Bir hata. Bir yanlış. Oysa sadece sevmiştim seni. Hala aklımın bir ucundan çıkmıyorsun. Son kez çıkmayan olacaksın. Seni asla unutmayacağım. Yerlerde sürünüp yok olsam, evlenip çocuk sahibi olsan ve adım bir yana, dünyada olduğumu unutsan ben yine bıraktığın yerde olacağım.

Parktaki çocuklara bakıp seni yaşayacağım. Söküp atmam gerek içimden seni. Hayatımın kalanını sensiz yaşamayı öğrenmeliyim. Ve öyle ki hiç sızlamamalı içim seni gördüğümde. Sen utanmalı, sen başını eğmelisin. Yaptıklarından utanmalı, iliklerine kadar üşümelisin yazın kavurucu sıcaklığında...

Ama olmaz bunu sana yakıştıramam. Sen bunları yaşamamalı, görmemelisin. Korkma yavrucuğum ben gizli bir köşeden seyreder sonra usulca kaybolurum. Sen hiç görmezsin beni. Belki bir gün ortak bir tanıdığımızdan haberlerimi alırsın. Olur da hakkımda kötü bir şeyler duyarsan ne olur kulak asma yalandır mutlak. Senin üzülmen için söylenmiştir.

İçim yanıyor kimseye anlatamıyorum. Hoş sen bile anlayamadıktan sonra kim anlasın. Bana güldüklerini biliyorum bunu iliklerime kadar biliyorum. Varsın olsun, gülsünler, ben biliyorum içimdekileri. Yorgun bedenimi yıldızlara taşıyacaklar bu benim en mutlu günüm olacak. Sevdiklerimi oradan görebileceğim. Bir kahve telvesi, bir sigara dumanı kadar yakın olacağım sana. Sana ve sevdiğim tüm insanlara.

Son bir sevgi son bir mutluluk yakaladım seninle, belki de çok kısaydı kimileri için. Nereden bilsinler benim için bir ömre bedel olduğunu. Ben gözlerimde yaşadım bu aşkı ve yine gözlerimde bıraktım umutlarımı. Bunları bir gün okuyacak mısın? Okurken ağlayacak mısın bilemiyorum. Ama beni anlayabilmen için çok zaman geçmesi gerekiyor belki yüzyıllar. Yalnızları oynuyorum sen bile farkında olmadan. İşte ben buyum, kimsenin istemediği, kimsenin anlamadığı. Anlamak istemediği. Uykuların en tatlısı senin için olsun canımın içi...

Kıskançlıklarla, kuşkularla, hesaplaşmalarla süren sancılı bir aşkın orta yerindeki bir sevişmeden sonra adam seviştikleri odadan çıktığında başlayan bir hava bombardımanında ev isabet alıyor ve adamın biraz önce geçtiği bölüm çöküyor.

Daha iki dakika önce koynunuzda olan birinin yok olduğunu görüyorsunuz.

O korkunç anda kadın yaşadığı çaresizlik karşısında, aslında pek de inanmadığı Tanrı ya sığınıyor.

Dizlerinin üstüne çöküp yalvarıyor.

"İnandır beni" diyor, "o yaşarsa sana inanacağım. Ona bir fırsat tanı. Bırak mutluluğuna sahip olsun. Bunu yap, inanacağım sana."

Ve Tanrı'yla bir pazarlığa oturup en çok sevdiğini geri alabilmenin karşılığında Tanrı'ya en çok sevdiğini vermeyi öneriyor.

Eğer biraz önce o kapıdan çıkan erkek yeniden o kapıdan sağ olarak dönerse, o erkeği bir daha hiç görmeyeceğine söz veriyor Tanrı'ya.

"İNSANLAR BİRBİRLERİNİ GÖRMEDEN DE SEVEBİLİRLER, değil mi" diyor, seni hayatlarında bir kere bile görmeden seviyorlar.

Graham Greene, Zor Tercih isimli romanında, erkeğin dönüşünü gören kadının duygularını yalın bir dille anlatıyor.

O anda Maurice girdi içeri. Yaşıyordu. İşte şimdi onsuz olmanın ıstırabı başlıyor diye düşündüm ve yine kapının ardında ölmüş yatıyor olmasını istedim.'

Kadın, sevdiği erkeğe kavuşmuş ve onu kaybetmişti.

Ve onun yaşadığını gördüğü anda, biraz önceki pazarlığın ağırlığını fark edip, keşke ölseydi diyordu.

Bundan sonra, bir insanı görmeden de sevmenin mümkün olup olmadığını öğrenecekti.

Romandan yapılan filmde, Tanrı'yı görmeden seven insanların birbirlerini de görmeden sevip sevemeyeceklerini, iki sevgili unutulması zor cümlelerle tartışıyordu.

- İNSAN SEVDİĞİNİ GÖRMEDİĞİNDE AŞK BİTER Mİ?

- Düşünsene, Tanrı'yı bir kez bile görmedik ama onu seviyoruz.

- Ama benimki o tür bir sevgi değil, Sarah.

- Belki de başka bir tür sevgi yok, Maurice.

Aşk, bir insanı Tanrı'yı sever gibi sevmek mi, onu görmeden ama onu hissederek onun varlığına bağlı kalmak mı?

Bir dokunuşa, bir bakışa, bir sese, bir işarete muhtaç olmadan, onu besleyecek bir bedene, bir vaade, bir ümide ihtiyaç duymadan, tek başına da sürebilecek kadar güçlü bir sevgi mi aşk?

Sevmeye devam edebilmek için onu görmeliyim demeyecek kadar büyük bir iman, büyük bir bağlanma mı?

Bir ruhun bir başka ruha sarılması ve bu sarılışı bir bedene gerek duymadan da sürdürebilme mi?

Tanrı'yı sevdiğim kadar severim seni diyebilmek, böylesine korkunç bir bağlılığa rıza göstermek mi aşk?

Peygamberler bile Tanrı ya bir kere yüzünü göstermesi için yalvarırken, hiç görmeden de ruhunu bir başka ruha adamak mı?

Hayatın içinde, insanların sevmek için görmeye ihtiyaç duyduğuna şahit oluyoruz; kaybedişler unutuşları da getiriyor; bir bedenin aracılığı olmadan bir ruha bağlılığımızı da çok sürdüremiyoruz. Tanrı'mız olmuyor sevdiğimiz; imanımızı çabuk kaybetmeye, bütün inançsızlar gibi sevgimizin sürmesi için bir kanıt görmek istemeye çok yatkınız.

Belki de sevmenin başka türü yoktur diyen birilerinin romanların, filmlerin arasında dolaşması ve bizim o insanları hayatta da bulacağımıza dair ümidimiz, bizi aşka doğru çeken.

Böyle bir ümidimiz olduğu için şiirler, romanlar yazıyor, böyle bir ümidimiz olduğu için şiirler, romanlar okuyoruz.

Neredeyse bütün hayatını kendi inancıyla dövüşerek geçiren Graham Greene'in Tanrı'yı görmeden seviyorlar, ben de onu görmeden severim diyen bir satırı yazması, bize aşkın çekiciliğini yaşatan.

Bu satırı okumak, bunun gerçek olabileceğine inanmak, bu hayali benimsemek, bizim sıradan hayatımızı, bizim yaşadığımızdan daha renkli, daha çekici, daha heyecanlı kılan.

Hiç rastlamasanız da bir insanı sevmenin bir Tanrı'yı sevmek gibi bir şey olduğunu yazan birinin varlığı, sizi, bunu söyleyebilecek birinin varlığına da inandırır ve o inançtır ki, bence, sizin hayatınıza mana katan.

Aynen, Tanrı'yı görmeden sevmek gibi siz de bir insanın başka bir insanı hiç görmeden sevebileceğine, o insana hiç rastlamadan inandığınızda, romanların size itaat ettiği o kutsal topraklara girmek için, o toprakların sınırlarında içiniz ürpererek dolaşmaya başlarsınız.

Birisi tarafından öyle sevilmek istersiniz.

Ve birisini öyle sevmek.

Ancak o zaman, gerçek bir mümin gibi, çekilecek olan acıları değil, bir tanrısı olan bir kainatta yaşamanın mucizesinin fark edersiniz.

Acı dolu, isyan dolu bir mucize.

Keşke inanmasaydım dedirtecek, keşke onu böyle sevmeseydim dedirtecek bir mucize.

Ama bütün acısına, bütün kederine, bütün yalnızlığına rağmen vazgeçilmeyecek bir mucize.

O mucizeyi görenlerin ondan kolay kolay kopabileceklerini sanmam.

İnsanların bütün nankörlüklerine, alaylarına, hor görmelerine, inanmamalarına karşın tek başına kendi inancıyla yaşayan, kendi inancının yüceliğinde diğer insanların zavallılığını, yetersizliğini, aşksızlığını görüp, onlar için üzülen ve kendi sevgisine sıkı sıkıya tutunan bir ahir zaman peygamberi gibi, başkalarına bomboş gözüken bir çölde, o çölün boş olmadığını hissederek yürürsünüz.

Sizin bu yürüyüşünüz, bir gün bir romanda ya da bir yazıda bir satıra dönüştüğünde, sizinle alay eden nice insanın çorak ve loş hayatına sizin hayatınızdan bir ümit ve ışık sızar.

Büyük bir ödülün ve büyük bir cezanın sahibisinizdir.

Bir insanı bir tanrıyı sever gibi sevebilecek bir güçle ödüllendirilmiş.....

Bir insanı bir tanrıyı sever gibi sevebilecek kadar güçlü olduğunuz için de cezalandırılmışsınızdır.

İnsanlar Tanrı'yı görmeden seviyorlar.

Ama Tanrı'ya inananların çoğu, bir insanın bir başka insanı hiç görmeden sevmeyi sürdürebileceğine inanmıyor.

Ben, Tanrı'yı inanan Graham Greene'e inanıyorum, bir insan başka bir insanı hiç görmeden de sevmeyi sürdürür.

Benim inancımı paylaşanlar, bir gün öyle sevmeyi ve öyle sevilmeyi bekleyecekler, bu inanç, onların içinde kapatıldıkları küçük hayatların sınırlarını yıkıp onları vaat edilmiş hayallere taşıyacak.

Bir gün biri onlara diyecek ki:

- Belki de başka tür bir sevgi yok, Maurice.

DOLMUŞ

Bir acelesi olduğunu, onu görür görmez anlamıştım. Sağanak hâlinde yağan yağmura aldırış bile etmiyor ve bükülmüş beline rağmen sağa sola koşuşuyordu.

Yanına sokularak:

Hayrola teyzeciğim, dedim. Bir derdiniz mi var? Sıcak bir tebessümle:

Buraların yabancısıyım evlâdım, dedi. hastane tarafına gidecek bir araba arıyorum.

Biraz beklerseniz aynı dolmuşa binebiliriz, dedim. Oraya geldiğimizde size haber veririm.

Teşekkür ederek yanıma yaklaştı ve küçük bir çocuk gibi şemsiyemin altına girdi. Nurlu yüzü yağmur damlacıklarıyla ıslanmış ve yanacıkları pembe pembe olmuştu.

Torunlarımdan biri menenjit geçirdi, diye devam etti. Ziyaret saati bitmeden dolaşmak istemiştim.

Saatime baktıktan sonra:

20 dakikanız var, dedim. hastane yakın ama, bu havada pek araba bulunmuyor.

Durağa herkesten önce geldiğimiz için dolmuşa da rahatça bineceğimizi zannediyordum. Ancak araba yanaştığında, arkamızda duran 4-5 kişinin bir anda hücum ettiğini gördüm.

içeriye doluşan ve arkadaş oldukları anlaşılan adamlara:

İlk önce biz gelmiştik, dedim. Sırayı bozmaya hakkınız var mı?

Ön koltukta oturanı:

Hak istiyorsan Hakkâri'ye gideceksin arkadaşım, dedi. Hem oradaki haklardan K.D.V. de alınmıyormuş.

Bu lâf üzerine attıkları kahkahalarla bindikleri araba sarsılmış ve sinirlerim allak bullak olmuştu.

Sakinleşmeye çalışarak:

Ben biraz daha bekleyebilirim, dedim. Ama şu ihtiyar teyzenin hastaneye yetişmesi gerekiyor. Bu defa şoför lâfa karışıp:

Teyzenin arabaya falan ihtiyacı yok be kardeşim, dedi. Okuyup üfledi mi hastaneye uçuverir.

Tekrar kopan kahkahalarla birlikte araba uzaklaşıp gitti. Yaşlı kadına baktım, tevekkülle susuyordu.

5-10 dakika sonra gelen bir başka dolmuşa onunla beraber bindim ve şoföre, teyzeyi hastanede indirmesini söyledim. Yaşlı kadın, yapacağı ziyaretten ümitsiz görünmesine rağmen şikâyet etmiyordu. Üstelik trafik de yarı yolda tıkanıp kalmıştı

Şoför:

Yolun bu durumu hayra alâmet değil, dedi. Sebebini anlasam iyi olacak.

Arabayı çalışır vaziyette bırakıp ileriye doğru yürüdü ve biraz sonra döndüğünde:

Kısmete bak yahu, dedi. Bizden önce kalkan dolmuşa kamyon çarpmış.

Heyecanla:

Bir şey olmuş mu, diye atıldım. Yâni yaralı falan var mı?

Herhalde, diye cevap verdi. Dolmuşta bulunanları, teyzenin gideceği hastaneye kaldırmışlar.

Göz ucuyla yaşlı kadına baktım. Solgun dudaklarıyla bir şeyler mırıldanıyor ve sanki onlar için dua ediyordu.

Şoför, koltuğuna yavaşça otururken:

Kısmet işte, diye tekrarlayıp duruyordu. Sen kalk koca bir kamyonla çarpış. Hem de Türkiye'nin öbür ucundan gelen Hakkâri plâkalı bir kamyonla.

12 Yaşımdan bu yana, her yıl doğum günümde bana, kimin gönderdiği belli olmayan beyaz bir gardenya gelirdi. Üzerinde ne bir not ne de bir kart olurdu. Çaresiz bir şekilde çiçekçiyi aradığımda ise; ödemenin peşin yapıldığını söylerlerdi. Bir süre sonra, çiçeği gönderenin kimliğini öğrenme çabalarımdan vazgeçtim.

Yumuşacık, pembe kâğıtlara sarılmış sihirli bir görünüm sergileyen beyaz çiçeğin baş döndüren kokusunun ve güzelliğinin tadını çıkarmaya başladım. Fakat, hiçbir zaman da gönderenin kim olduğu üzerine hayaller kurmaktan vazgeçmedim. En mutlu anlarım, kimliğini saklayan bu çok tuhaf ve aynı zamanda heyecan verici harika insanın kim olduğunu düşünerek geçti.

Annem genellikle benim bu hayallerime katkıda bulunurdu. Bana sık sık, bu kişinin iyilik yaptığım ve teşekkürünü bu biçimde dile getirecek biri olup olmadığını sorardı. O zaman, bisikletime binerken, küçük çocuklarıyla alışverişten eli kolu dolu olarak evine gelen komşumuzu anımsardım. Çünkü, her zaman o komşumuzun aldıklarını arabasından eve taşımasına yardım eder yada çocukların yola fırlamalarını engellerdim. Çiçekleri gönderen, belki de caddenin karsısındaki evde oturan yaşlı adamdı. Kışın buz tutan merdivenlerden inerken düşmemesi için, posta kutusundaki mektuplarını posta kutusundan ben alır götürürdüm evine.

Annem, gardenya konusunda hep hayal gücümü kullanmama yardım etmiştir. Ayrıca, sadece kendisinin değil, tüm dünyanın bizi sevdiğini hissetmemizi isterdi. Başıma gelen her sıkıntı ve acı da onun şefkat dolu sözleri ve desteği vardı.

Fakat annemin iyileştiremeyeceği yaralar da aldım. Babam bir kalp Krizi geçirerek hayata veda etti. Duyduğum üzüntü bir anda terk edilmişliğe, korkuya, güvensizliğe ve öfkeye dönüşmüştü. Ertesi gün mezuniyetim vardı ama ben bunu çoktan unutmuştum. Ama annem unutmamıştı.

O acısında bile benim çok severek aldığım ama bana bir iki beden büyük gelen elbiseyi vücuduma göre ayarlamıştı. Yaşadığı büyük acı bile annemin duygularımı anlamasını engellememişti.

Çocuklarının kendilerini nasıl hissettikleri her zaman onun için çok önemli olmuştu. Bize, çirkinliklerde bile bir güzellik . bulmayı öğretmişti. Annem çocuklarının kendilerini gardenya gibi görmelerini istemişti. Güzel, güçlü, mükemmel, sihirli ve belki de biraz gizemli bir koku ile birlikte.

Annem, ben 22 yaşıma geldiğimde öldü ve ben annemin ölümünden 10 gün sonra evlendim.

"- Gardenyalar o yıldan sonra gelmez oldu."

Bir zamanlar yoksul ve dul bir kadın varmış. Oğlu çok tembel bir delikanlı olduğu için paraları yok denecek kadar azmış. Bir gün o kadar zor bir duruma düşmüşler ki, kadıncağız ellerinde kalan tek mal varlığını, Süt Beyazı isimli ineklerini satmaya karar vermiş. Oğluna ineği pazara götürüp satabileceğini ve en iyi fiyata satmasını söylemiş.

Delikanlı pazara giderken yolda tuhaf bir yaşlı adama rastlamış. Yaşlı adam ineğe bir göz atmış ve delikanlıya, “Bak çocuğum, bana bu ineği verirsen karşılığında sana çok değerli şeyler veririm,” demiş. Sonra cebinden beş fasulye tanesi çıkarmış.

“Fasulye tanesi mi?” demiş delikanlı tereddütle.”

“Ama bunlar sihirli,” demiş yaşlı adam.

Adam öyle deyince bu iş delikanlının aklına yatmış ve fasulyeler karşılığında Süt Beyazını yaşlı adama vererek yaptığı değiş tokuştan memnun, eve dönmüş.

“Anne! Bak elimde ne var!” diye seslenip olanları anlatmış delikanlı eve dönünce. Ama annesi ona çok kızmış. Fasulye tanelerini dışarı, eline geçirdiği tavayı da delikanlıya fırlatmış. Sonra da ceza olsun diye onu odasına yollamış ve ona yemek vermemiş.

Sabah olunca delikanlı gözlerine inanamamış. Yatak odasının penceresinden, dışarıda bir bitkinin hızla büyüdüğünü görmüş. Bu ne bir ağaç, ne de dev bir ayçiçeğiymiş; göğe doğru büyümüş sihirli bir sırık fasulyesiymiş. Delikanlı hemen pencereden sarkıp sihirli fasulyeye tutunmuş ve tırmanmaya başlamış.

Yarım saat sonra kendini, her şeyin normalden daha büyük olduğu garip bir ülkede bulmuş. Tarlaların ötesinde çok büyük bir ev varmış. Delikanlı evin yanına gidip kapıyı çalmış. Kapıyı bir kadın açmış.

“Yiyecek bir şeyiniz var mı?” diye sormuş delikanlı.

“Var,” demiş kadın. “Ama dev kocam gelince ortadan kaybolman gerek. Çünkü çocuklara hiç dayanamaz, onları hemen yer.”

Delikanlı tam bir şeyler yemek üzere sofraya otururken dışarıdan birinin gür bir sesle şunları söylediğini duymuş:

“Fee-fi-fo-fum, İşte bir çocuk kokusu duydum. Ölü de olsa, diri de olsa güzeldir onları yemek. Kemiklerini öğütür, yaparım kendime ekmek.”

“Fırına saklan. Hemen!” demiş kadın delikanlıya. Sonra da kocasına, “Ne çocuğu hayatım, dün kediye verdiğim et parçalarının kokusunu aldın herhalde,” diye seslenmiş.

Yemekten sonra dev kese kese altınlarını saymaya başlamış. Kısa bir süre sonra altın saymaktan yorulup uykuya dalmış. Delikanlı saklandığı yerden çıkıp bir kese altın almış. Keseyi sihirli fasulyesinden aşağıya atmış, ardından fasulyenin sırığına tutuna tutuna aşağıya inmiş. Annesi artık şanslarının döndüğüne bir türlü inanamamış.

Ama birkaç ay sonra ellerindeki tüm altınlar bitmiş. Delikanlı tekrar sihirli fasulyesine tırmanarak devin yaşadığı ülkeye gitmiş. Devin karısı bu kez ona kuşkucu bir şekilde davranıyormuş.

“Geçen gelişinde bir kese altınımız kayboldu,” diye iğnelemiş onu. Ama yine de delikanlıyı içeri almış.

Çok geçmeden dev çıkagelmiş. “Fee-fi-fo-fum,” diye aynı şarkıyı söylüyormuş. Bunu duyan delikanlı hemen yine fırına saklanmış.

“Ne çocuğu, hayatım,” demiş devin karısı. “Dün yediğin piliç haşlamanın kokusunu duydun herhalde. Sen etli böreğini yemene bak!”

Yemeğini bitirdikten sonra dev, karısına, “Kadın, bana tavuğumu getir,” demiş. Karısı hemen tavuğu getirmiş. “Yumurtla!” diye emretmiş dev ve delikanlının hayret dolu bakışları altında tavuk altın bir yumurta yumurtlamış. Tabii delikanlı tavuğu da alıp evine götürmüş.

Delikanlı ile annesi böylece zengin olmuşlar. Ama bir yıl sonra çocuk şansını bir kez daha denemeye karar vermiş ve tekrar sihirli fasulyesine tırmanmış. Bu sefer eve, devin karısına görünmeden girip, bir bakır tencerenin içine saklanmış.

Dev girmiş içeri. “Fee-fi-fo-fum,” diye başlamış yine tekerlemesine.

“Eğer bu yine o lanet olası çocuksa, fırına bak hayatım, kesin oradadır,” demiş karısı.

Delikanlı orada değilmiş tabii ki.

“Buralarda bir yerde, eminim,” diye gürlemiş dev, ama karısıyla birlikte evin altını üstüne getirmelerine rağmen onu bulamamışlar.

Bu sefer dev yemekten sonra altın bir harp çıkarmış ortaya. “Söyle!” diye emretmiş ve harp ninniler söyleyip onu uyutmuş. O an delikanlı bu harpı her şeyden çok istediğini anlamış. Horlamakta olan devin dizine tırmanmış, masaya atlamış ve harpı kapmış.

“İmdat!” diye bağırmış harp. Delikanlı, sırtında harp, masadan aşağıya atlamış. Dev peşine takılmış. Delikanlı sihirli fasulyesini yarıladığında harp, “İmdat!” diye bağırmış yine. Dev delikanlının peşinden sırık fasulyesine atlamış.

Delikanlı aşağıya ulaşınca, “Anne! Çabuk bir balta getir,” diye bağırmış, ikisi birlikte sihirli fasulyeyi baltayla kesmeye başlamışlar. Bir süre sonra sihirli fasulyeyle birlikte dev de yere düşmüş ve anında ölmüş.

“Üf!” demiş çocuk. “Az kalsın gidiyorduk!”

O günden sora delikanlıyla annesi zenginler gibi yaşamışlar. Onlar söyledikçe tavuk altın yumurta yumurtluyormuş. İnsanlar altın harpı dinlemek için onlara para ödüyorlarmış. Delikanlının güzel bir prensesle evlendiği de söyleniyor. Kim bilir belki de gerçekten evlenmiştir.

 

YALNIZLIK

14.03.2006

insanın dünyada en zor katlanabileceği şey yalnızlık ve sevgisiz kalmaktır. Her şeye katlanabilirsiniz aklınıza gelebilecek tüm acılara ama bir acı var ki onu çekmeyen bilemez .. bir bakışa bir gülüşe .. sen değerlisin sen özelsin benim için her şeysin diyecek ve en önemlisi o iki cümleyi söyleyecek "seni seviyorum" bu cümleler her şeye değerdi umutlarını kaybetmek istemezsin ama bakarsın ki bir adım bile atamamışsın hiç bir değişiklik yok nerde kaldıysan ordan devam edersin. Herşey bitti artık ben böyleyim bir daha değişmem dersin kendinden bile gizlediğin bir yanın sana yinede umut verir bunu kendinden bile saklarsın.. en kötüsü de bu üzüntülerini sıkıntılarını herkezden saklarsın kimseye anlatmazsın içinde büyüdükçe büyür seni melankolik bir hale sokar. sen bir şekilde kendine oyuncaklar bulursun saçma sapan onlarla zaman geçirirsin kendi kendine onların haberi bile olmaz. sen yalnızca sen yaşarsın duygularını tek kişilik habersiz ve kayıtsızca.. bir süre kendini oyalarsın ama bir an gelir bütün gerçekler hiç olmadık bir anda karşına dikiliverir. İşte o an kendini ölmüş gibi hissedersin bedenin titrer hıçkırarak ağlamak istersin ve dakikaların böylece geçer ve hayat koşuşturmacasında bir süreliğine bu duyguları ertelersin ama en olmadık zamanda o gelip seni bulur.....mutluluğa giden bir yol yoktur mutluluk o yolun kendisidir...

GEL BUL BENİ

Çok yavaş gel bana ! aynen bir karınca, kozasından çıkan bir tırtılın ilk yaprağa koşusu gibi

yavaş ve sessiz gel / geleceksen .

Kalbe gürültülü düşüşlerden korkarım ben . Onca ağırlığıyla düğümü gevşemiş bir salıncakta sallanıyorum. Yavaş gel bana geleceksen../ ama düşmeden daha! !

Nice yeşil gözlerde kelebek uçurmuş bu gönül ve mavisinde uçurtma. Kara gözler kaçırmış uykularımı. Kahverengisinde toprak şefkati aramış / bulamamışım. Su gibi gel geleceksen, sessiz.

Akışınla bu yüreğe serin mevsimler, bereketinle çorak yanlarıma başaklar taşı ve gelme gideceksen

uğramadan değdir kollarını kıyılarıma çek git ve gelme biteceksen! !

Karanlıklara alışığım. Hiçbir mum yolunu aydınlatmasın . Bir yıldızı arkadaş koma saçlarına

dağınık, kör, ıslak ve bitkin gel / geleceksen . Azığını yollarda gece gözlü kedilere dağıt, geçmişini bastığın her kaldırım taşına anlat. Sokakların en sahipsiz anlarında çık yola. Çocukların ayak izlerini takip et. Geç gel vakit gece yarısını biraz geçerken, üzerine giydiğin yıllanmış elbiseyi çıkarma. düşlerinle çıplak / ellerinle titrek / yüreğinle sıcak gel geleceksen! !

Hiçbir söz veremem sana. Karnın bir dilime doyar yada doymaz. Bir zeytin tanesi / tek ekmek / su veya çay bunları da bil geleceksen!

Döngü, sol yanıma pervane. Vakitsiz ötüşlerin yanılgısı değildir sana gel deyişim. Kim görmüş ki kaf dağının ardını ki kavuşmalara el uzatsın. Sen kimseyi alma yanına geleceksen. Ayak izlerini süpür kaldırımlardan. Çöpçülerin gece vardiyası düşlerinde ses ver sokak lambama. Tüm resimleri de yak ! dönmeyeceksen.

Ben işte o geldiğin saatlerde, zamanı çekiştirip yaka paça ! seni bekleyişlerimin rahmine akıtıp, yalnızlığımı, güzel yüzünün hürmetine hamile bırakmış olacağım. Namluda bekleyen yağlı kurşun misali kapımı tıklamana tetik ! eşiğe serili beyaz gömleği kaldırmayacağım.

Üzerine basışın, koca bir geçmişi ezişin olsa da, kaç adımda uzak düştüğün hasretimin avuçlarına bıraktığı mesafeyi tek bir sarılışımla kapatacağım. Yüzlerce dönüp durmuşluğumla düştüğüm

uykusuz gecelerin soğuk yatağını seninle ısıtacağım. Bir geçmiş getirme bana, unuttuğum annemi hatırlatan. Gelecek taşı ! gözlerindeki ışıltıyla bana seni anımsatan.

Belki sigarayı bırakırım dudağım dudağına değdiği anda. Kaypak bir sarhoşluktan uyanıp kadehleri kırarım ve belki ilk defa kahvaltı soframa ikinci bir çay bardağı koyarım. İki yumurta, iki zeytin, iki çatal, iki sandalye! Ve ilk kez farklı bir el dürter beni kalk diye, beni uyandırmadan gel geleceksen

yoksa gelme bir gelip iki gideceksen!

Aşım yalnızlığımla tuzlanmış biliyorum. Doğrudur yanık türkülerde aradığım seni ve rastlantı değildir saç telini doladığım parmağıma helal kılışım yüzünü. Belki de beline dolanacak kırmızı bir masumlukla perçemini kaldırıp öpmekte de geç kaldım seni. Olsun, kapansın üzerime senin girmediğin tüm kapılar ! dökülsün içimden matarası boş fakir duygular. Kim bilir ! belki bir gün beni, yüreğim değil de iyi yazılmış şiirler anlar.

sus şimdi

ve gel susmayacaksan! !

Heyecanla sahibi olan ufak çocuğa doğru koştu Pufy. Onun kendisini her çağırışına büyük bir heyecanla gitmek, göreviydi sanki. Annesi, babası, kardeşi, arkadaşı... her şeyiydi ufak çocuk onun için. Bir kerecik sevse, sevinçten çıldırır, sırf kendini bir kez daha sevdirebilmek adına, her türlü cambazlığı yapmaya çalışırdı. Yeter ki, sevsin...

Ölmüş annesini hala emmeye çalışırken tanışmıştı sahibi olan ufak çocukla. Süt gelmeyen memeleri zorlarken, arkasından yumuşacık iki minik el sarılmış, onun "annemden ayrılmam" diye feryatlarına kulak asmadan kucağına almıştı. Gözlerine bakıp, "bundan sonra birlikteyiz ufaklık, isminde 'Pufy' olsun olur mu ?" demişti. Minicik bir köpek, minicik bir çocuk... Sevgi ve dostluğun başlangıcının adıydı Pufy... Böyle başlamıştı yaşamın yeni tadı.

Tombiş vücudunu minik ayakları zor taşır, ufak çocuğun arkasından koşarken çoğu zaman hemen yorulur, beni de bekle anlamında "Hev Hev" diye kendini ifade ederdi. Ufaklıkta geri döner, Pufy'nin yanına oturur ve Pufy dinleninceye kadar onunla sohbet ederdi. Birbirlerini hiç gözden kaybetmemeye çalışırlardı. Pufy bir an onu gözden kaybetse bu korkunç dünyada kaybolacak zannederdi. Henüz 2 aylıktı, yaşama dair her şeyi çocuktan öğreniyordu. Oyun oynayalım diye attığı ufak ısırıklardan birinde, çocuğun ayağı kanayınca, çok utanmış, üzüntüsünden köşe bir yere gidip ağlamıştı. Onlar iki kardeş gibiydiler. Çimlerde alt alta, üst üste yuvarlanmaları, yemek yemek için olan yarışları, çeşmeye kim önce gidecek müsabakaları. Hepsi hayatın öğrenimiydi Pufy için.

Geceleri hava biraz serin olurdu. Büyük büyük köpekler gelir, etrafta sinirli sinirli gezerlerdi. Pufy her akşam kerpiç bir duvarın arkasında uykuya dalar, sabaha kadar uyanmazdı. Kim bilir belki uyanırsa büyük köpeklerden biri onu yerdi ? Ya da karanlık onu boğardı. Üstelik ufak çocukta yoktu. Onu kim korurdu ?

Günler hızla geçiyor, her gün Pufy yeni bir şeyler öğreniyor, her gün ufak çocuğa daha çok bağlanıyordu. Doğum tüyleri dökülmeye başlamış, kısa ve gri yeni tüyleri onu daha tombul ve güzel göstermeye başlamıştı. Evet, yakışıklı bir delikanlı olacaktı. Hatta kocaman olup, ufak çocuğu hep koruyacak, ona kimsenin zarar vermesine izin vermeyecekti. Hele çimlere bastıkları için çocuğa bağıran kapıcıyı çoktan gözüne kestirmişti. Büyüyünce ufak bir paça alacak, çocuğa bir daha bağırmaması gerektiğini anlatacaktı. Sanırım insanlar iyi canlılardı. Ufakları bile böylesine sevgi dolu ise, büyükler daha anlayışlı, daha koruyucu olmalıydı. Evet, evet.. Yaşam çok güzeldi...

"Haydi Pufy, saatimi getir" yine büyük bir heyecanla koştu. Saati çimlerin içinden alıp, hızla geri çocuğa döndü. Saati bırakınca, sevgi dolu ufak eller boynuna dolandı. Ah, hep sevseydi keşke. Yumuşacık ellerin ilettiği sevginin karşılığını o minik elleri yalamakla verdi. Tekrar ayağa kalktı çocuk ve saati fırlattı. "Haydi pufy, getir bebeğim". İşte yine saati getirecek ve yine sevilecekti. Heyecanla koştu, saati ağzına aldı. Kalbi küt küt çarpıyordu. Dönmek için hamle yaptığında arkasında biri engel oldu. Bacağıyla onu itelemişti. Minicik başını kaldırıp, gözlerini yukarıya dikti. Kocaman bir insan duruyordu. "Acaba saati bu amcaya versem, oda beni sever mi" diye düşündü. Adam elindeki küreği havaya kaldırdı, sanırım atıp getirmesini isteyecekti. Ama o kürek çok büyüktü, getiremez di ki... Beklediği olmadı. Kürek büyük bir hızla başına indi...

"Demek bahçeme pislersin ha!!!" acıdan ne söylediğini anlayamamıştı bu büyük insanın. Öyle çok canı yanmıştı ki, avazı çıktığı kadar bağırmak istemiş, fakat ağzına dolan kırmızı sıvı sesinin çıkmasını engelleyerek, ufak bir mırıltı halini almıştı. Kulakları duymaz oldu, gözleri kararmıştı. Neden vurmuştu o amca ona ? Ufak çocuk nerdeydi ? Neden korumamıştı Pufy'sini. Kürek bir kez daha kalkıp vücuduna indi. Yine tarifsiz bir acı kapladı vücudunu. Bir hüzün perdesi kapatmıştı gözlerini. Artık hareket edemiyordu, küt küt atan kalbinden başka hiç bir yerini hissetmiyordu çünkü. Minicik gözlerini kaldırıp ufaklığı aradı. İlerde belli belirsiz bir gölge. Evet oydu, kokusunu buradan bile almıştı. Tıpkı oda kendisi gibi hareketsiz, korku dolu gözlerle bakıyordu. Acaba ona da mı vurmuşlardı ? Neden donup kalmıştı ? Neden gelip kendisini bu canını yakan adamdan hala kurtarmıyordu... Nedenler ile doldu beyni. Saati hızlıca alıp gelemediği için mi böylesine acı bir ceza verilmişti ona !

?

Kürek bir kez daha kalktı... Pufy her şeyi anlamıştı. Bir kaç saniye sonra, annesi gibi hareketsiz olacaktı. Annesi gibi toprak olacak, gözleri güneşin doğuşunu hiç göremeyecek, yeni bir gün başlıyor sevincini, yüreğinde hiç hissedemeyecekti. Bir daha kalkıp oynamayacak, kafasını küçük çocuğun kollarının arasına sokamayacaktı. Her şeyden önemlisi, büyüyüp onu koruyamayacaktı. Kılıçların kınına girerken çıkardıkları ses gibi bir ses çıktı boğazından. Yaşamasına niçin izin verilmiyordu ? Soru işaretleriyle dolu minik gözlerini, ufaklığın gözlerine dikti. Son yargılamasını yapmıştı, insanlar ufaldıkça sevgi doluyor, büyüdükçe kin ve nefrete dönüşüyorlardı.

Kürek indi...

Yaşam bitti...

Pufy' den arda kalan, minicik ağzından bırakmadığı kanlı bir saatti

PRENSES'İME

Yüreğime umut diye ektim seni can, diye koydum seni canımın en güzel yerine biliyorum sen sonum olmalısın ve ben seninle aşkta sonsuzluğu tatmalıyım. İnanır mısın, güne başlamaktan dahi korkmuyorum artık ve yaşamak bile zor gelmiyor bana, gece olduğunda umutsuzum diye uykusuzluk da çekmiyorum. Dedim ya umut oldun bana, dedim ya canıma can kattın bu dünyada...

Hani bazen; anlat diyorsun ya bana ve ben öylece susup kalıyorum karşında... Anlatamıyorum. İşte o an gözlerinin içinde kaybolup gidiyorum; damla damla, adım adım yok oluyorum gözlerinin derinliklerinde, sonra susuyorum sen hâlâ beni anlamıyorsun bense, hâlâ sana anlatamıyorum. Çünkü dünyada anlatmaya değer tek şey varsa o da sende evet sende ; 4 mevsim çimenlere inat yemyeşil açan o güzel gözlerinde...

Seni Seviyorum Bi'tanem.

Ben senli kalabalıklar içindeydim.Deniz ülkesinden, güneş ışığının pırıltısıyla dost yapraklara koşan rüzgarla arkadaş olduk. Çok yorgunmuş. Çünkü yüz binlerce yıldır biz insanoğlunun sevda yükünü taşımaktan yıpranmış.

'Gel' dedi, seni yaşlı dizime oturtayım. Ama önce gökyüzünden izin almalıyım. Bana bir parça bulut versin.' Böyle dedi ve gök anaya yöneldi. Bir kaç saniye sonra bana döndü. Gidip dönüşünde içimde bir serinlik esti, çiçek kokularını duydum. Çünkü erguvan mevsimiydi.

'Şimdi bu buluttan sana bir minder yapacağım.' Bulutu iki eliyle tuttu. Annemin sabahları yastıkları şişirmesi gibi bulutu indirdi, kaldırdı. İyice oturmaya hazır kılınca, 'Şimdi oturabilirsin sevgili misafirim' dedi. Ben bu misafirlikten memnun gülümsedim. Önce ben başladım.

'Zor değil mi dedim? Bunca yıldır rüzgarsınız. Bu mesleği isteyerek mi seçtiniz? Zor olmuyor mu? Bunca yıldır çabalayıp duruyorsunuz. Kimi zaman koşup fırtına oluyorsunuz gemiler batırıyorsunuz, kimi vakit de bir meltem inceliği ile yürekler okşuyorsunuz, kimi vakit şairlerin ilhamı oluyorsunuz?'

'Beni insanların mantığına hapsetme. Bugün seni başka bir boyuta taşıdım, beni daha iyi anla diye. Bırak senin dünyanın ölçütlerini. Rüzgar olmakla başlayalım, ben nasıl rüzgar oldum bilmiyorum. Sizin dünyanızda sıcak ve soğuk havanın yer değişimi diye adlandırılıyorum. Siz her şeyi nasıl böyle düz görürsünüz bilmem. Kızarımda bu yüzden size. Hep böyle düşündüğünüz için zaten, yaprağın yeşilinin şarkısını, yağmurun kokusunu, böceklerin dallardaki dansını hissedemezsiniz gerçekten. Bu yüzden işte hala birbirinizle savaşırsınız, kısacık ömrünüzde. Karun kadar zengin hazineler yığmak istersiniz. Hala bu yüzden birbirinize acı çektirirsiniz.

Rüzgarın hem kulak çeker gibi hem derin bir hüzün taşıyan haykırışları beni kıpkırmızı yaptı. İnsan olduğum için utandım.Devam ediyordu ben bu hal içinde yüzerken.

'Rüzgar olmayı ben seçmedim. Nasıl siz insan olmayı ve var olmayı seçmediyseniz. Var oldum ve estim. İçimden aldığım ilham beni ülkeden ülkeye sürdü. Denizleri kabarttım, uygarlıklar batırdım, yeldeğirmenleri çevirdim. Küçük çocuklarla yarıştım bayır aşağı koşarlarken. Benim hikayem uzun böyle. Sen niye durgunsun. Seni bulduğum sahilde sezsizce oturuyor ve denize bakıyordun yorgun gözlerle.'

'Rüzgar kardeş ben birini özlüyorum, yanımda olmasını istiyorum ama o beni sevmiyor.'Ağlamaya başladım, hıçkırıklarla. Sonra başımı bir an aşağıya çevirdim. Gözyaşlarım yağmura dönüşüyor, kurak dünya topraklarına karışıyordu. Köylülerin sevincini hissettim. Bulunduğum yerde her duygu hissedilebiliyordu çünkü akıl okur gibi. Evler, insanlar da dikkatimi çekti. Çünkü buradan her şey küçücük görünüyordu. Ama hiç korku hissetmedim. Çünkü rüzgar dostumun arkadaşlığı bana güven veriyordu. Tüm bunlar aklımdan geçerken rüzgar yüzüme doğru üfürmüştü. O zaman baygınlık geçiren insanlara koklatılan kolanya kokusunun ferahlığını hissettim. Ardından rüzgar saçlarımı okşadı şefkatli elleriyle.

'Üzme kendini. Kaç binlerce yıl ben, bu şarkıyı dinledim. Bilirim sizin derinlerinizde açan bu çiçeği. Kokusu hayata hayat katar ama kokusu yalnız yaşanırsa yakar kavurur. Omzuma kaç baş dayandı bu yüzden bir bilsen.'

O zaman rüzgarın yürek açan ferahlığına rağmen, biraz kasvet hissettim içimde. Benim daha da durgunlaştığımı gören rüzgar elimi tuttu. Daha o konuşmadan ben girdim araya.

'Ey rüzgar bu derdin bir ilacı var mıdır? Söyle ne olur! Tüm ömrümce dua ederim sana. Sen kaç mevsim, kaç ülke, kaç hayat gördün? Lütfen yardım et bana!'

'Ey çocuğum, insanoğlu hep çocuktur zaten, büyüse de, şimdi sana bir hikaye anlatacağım. Sen kendine bir çoşku alacaksın ondan.

'Vaktiyle bir kral yaşardı, bu kralın güzeller güzeli bir kızı varmış. Öyle güzelmiş ki adına hikayeler uydurulmuş. Gözleri öyle derinmiş ki bakan içinde kaybolurmuş. Saçları altın sarısıymış, beline kadar inermiş. Endamı öyle büyülü, hayat doluymuş ki her adımında dallar çiçek açarmış. Ben mıştı diyorum çünkü o yüzyılda işler yoğundu. Dünya işleri hiç bitmez zaten. Ama benim daha bir esip gürlediğim sıralardı. O yüzden de bu hatunu görme fırsatı buladım.Benim arkadaşım çobanda bu güzeller güzeline aşık oldu. O'nu hiç görmediği halde günden güne aşkı arttı. Her gün bana gelir kavalını çalardı. Ben çok severdim O'nun kaval çalışını. İçliydi. İçim O'nu dinlerken binlerce rüzgara bölünürdü. Böyle zamanlarda ben de insan olsaydım da, aşık olabilseydim derdim.'

Bir gün kral bir ferman çıkarttı: 'Kim ki ülkeyi düşmandan kurtarır, kızımı almaya hak kazanır.' Arkadaşım bu fermanı duyar duymaz, koşa koşa geldi, beni buldu. Yeşil tepelerde konuşmaya başladık.

'Dosttum yardım et bana! Nihayet sevdiceğime kavuşabileceğim. Kral ferman çıkardı. Her kim düşman ordusunu dize getirirse kızını alacak.' Dostumun bu çoşkun hali hoşuma gitti. Üstelik o gün iyi günümdeydim. Çok esip gürlememiştim.

Çok zor olmadı düşman ordusunu devirmek. Bir gürleyişimde talan oldular. Arkadaşıma kızı vereceklerdi artık. Arkadaşım yanık kavalıyla teşekkür etti bana. Üç gün üç gece hiç uyumadan bana hüzünlü nağmeler çaldı. Koyunlar uslu uslu eşlik ettiler O'na.

Evlendiler, kırk gün kırk gece düğünleri oldu. Artık arkadaşımı göremiyordum. Çünkü ülke sorunlarıyla çok meşguldü. Bir gece serin çayırlarda dolaşırken O'nu gördüm. Kaçmıştı.

'Ah rüzgar, ah can dostum hiç mutlu değilim. Seni, çayırlarımı özledim. Üstelik karımı da sevmiyorum.'

'Sen ki ülkenin en önemli yerindesin, dünyalar güzeli bir eşin var. Neden mutlu değilsin dostum?'

'Karımı sevmiyorum. Her şey güzellik değil biliyorsun. Hem yanmam, aşık bir çoban olmam yüreğimin işiymiş meğer. Prensesle hiç ilgisi yokmuş. Kaçıp gitmek istiyorum çayırlarıma. Ama korkuyorum kraldan.'

'Ben korurum seni, yüreğini ferah tut.'dedim.

Eski yaşamına yeniden başladı. Birkaç yıl sonra köyden bir kızı sevdi. O'nunla evlendi. Ama O'nunla da işler yolunda gitmedi. Çoban aldı başını ülke ülke dolaşmaya başladı. Bu arada hayatına bir sürü kadın girdi. Hepsinde aşkı aradı. Ama elinde sadece yıpranmış hüzünler kaldı. Ama bir gün ülkenin birinde bir kız gördü. Kızın çekimi öyle büyüledi ki bizim çobanı bunca yaşanmışlıktan sonra aşık oldu yeniden. Ve sonra hayatının sonuna kadar bu ülkede yaşadı. Hayatının sonunda yanındaydım. Mutlu gidiyorum diyordu. 'Ben de değiştim, karımı da sevdim çünkü.'

'Güzel bir hikaye' dedim. 'Ders alabildin mi, peki?' diye sordu.

'Evet, ama öyle çok seviyorum ki, şimdi yüreğim dur dinlemeyecek kadar dört nala! İnanmak istiyorum hikayelere ama yüreğim çok sevdalı. Üstelik yorgunum. Ne yapmalıyım?'

'Sen seni arayacaksın! Nice duruşlar, kalkışlar olacak. Nice yolculuklara varacaksın! Sonra kendine döneceksin. Aşk bir yolculuktur seni kendine götüren.

Şimdi gitmeliyim. İçimdeki ilham coştu. Esip durmalıyım. Beni Arjantin köyleri çağırıyor. Gene görüşürüz.Seni yeryüzüne indireyim.'

Birkaç saniye sonra yeryüzündeydim.

'Hey, seni ne zaman görürüm bir daha?'

'Yüreğin beni çağırdığında açıklıklara gel. Ben seni bulurum. Hadi kal sağlıcakla.'

Böyle dedi ve ardından baka kaldım.

Ben yine senli kalabalıklar içindeydim. Yüzüm denize dönüktü. Yeryüzü telaşına karıştım. Ama içimde rüzgarın bana anlattığı çobanın hikayesi de vardı bu defa.

S E V G İ

Bazen bir şarkıya dalar hüzünleniriz. Bazen eski bir anıya.

Bazen tatlı bir gülümseme gelir aklımıza bazen tatlı bir buse...

Hepsinde sevginin izleri vardır, geçmişte kalan ama hala yaşanan...

Şimdi herşeyi bir kenara bırakın!

Ve geçmişte kalan tatlı bir anınızı düşünün.

Düşünün hadi..

Tamam..

Şimdi o anınıza geri dönün ve yine aynı şeyleri yaşamaya çalışın..

Mutlu oluyorsunuz, değil mi?

İşte bunun sebebi, içinizdeki o sevgi pınarıdır.

Bazen geçmişte yaşanan acı olaylar gelir aklımıza.

Düşünürüz!

Acı ile dolar yüreğimiz.

Ama yine de mutlu olmaya çalışırız.

Çünkü yüreğimizde hala sevgi kıpırtıları vardır.

İşte, bu sevgi yener geçmişte yaşadığımız acı izleri.

Çoğu zaman haksızlıklarla karşılaşırız, kötülüklerle, yalanlarla, acılarla..

Ve bir an içimizdeki o sevgi bile zaptedemez bizi.

Karşılık vermek isteriz yapılan haksızlığa, kötülüğe.

Bu dünyada,arkamızdan övgüyle söz edilecek bir olay varsa, o da sevgi adına yaptığımız bir olay olacaktır.

Çünkü herşey bu dünyada kalır.

Hiç kimse çok sevdiği bir şeyi beraberinde götüremez.

Ancak, yaptığı ve yapacağı kalıcı şeyler, ona çok şey kazandırır.

Sevgi adına yapılan kalıcı şeyler ne olabilir?

Bu soruya aslında bir çok cevap verilebilir.

İnsanları sevmek,onlarla iyi geçinmek, sevgiye inanarak yaşamak bile, sevgi adına yapılmış kalıcı şeylerdir.

Tabi sevgiyi, sadece hissetmek yerine, bunu uygulamaya geçirmek daha kalıcı olur.

Sevgiyi uygulamaya geçirmek, sevgiyi hissederek yaşamaktır.

Sevgiyi yoğun olarak yaşayan biri, zaten sevgi adına iyi birşeyler yapıyor demektir.

Elimizden geldiğince sevgiyi doya doya yaşayalım!

Sevgiyi yaşadıkça, yaşam daha da renklenir.

Kişinin mutlu olabileceği bir kozu olur elinde.

Sevgi bir umuttur, sevgi mutluluktur...

Sevgiyi ifade etmek çok basittir.

Annemize sarılmak bile bir sevgidir...

Sıcak bir gülümseme, bir sevgi ifadesidir.

Bunları yapmak çok mu zor?

Sevgiye inanan için hiç te zor değil.

Sevgide ayıp olmaz.

Bırakın çıksın içinizdeki duygular.

Göstersin kendini insanlara.

Onlar da mutlu olsun, sizin mutlu olduğunuz gibi.

Unutmayın ki;

Sevgi öğrenilmez..

Sevgi öğretilmez...

O, zaten insanın içinde var olan bir duygudur.

Ama o duyguların dışa vurulabilmesi için yardımcı olunur.

O duyguların herkese aşılanması için...

Bazen bir çocuk görürüz..

Yapayalnız, soğukta, aç ve çaresiz...

Hüzünleniriz, gitmek isteriz yanına, kucaklamak, okşamak gelir içimizden çocuğu.

Yardım etmek isteriz ona.

Kimsesizdir, sevgiye muhtaçtır diye..

Ama çoğu zaman gidemeyiz yanına.

Bir şey engeller bizi.

İçimizde ona karşı yoğun duygular hissederiz ama bunu harekete geçiremeyiz.

Sanki "mutlaka başka biri yardım eder" düşüncesine kapılırız.

Ama o an düşünemeyiz, o "başka biri" nin biz olmamız gerektiğini.

Sevgiyi uygulamaya geçirmek , "başka biri" nin yapacağı şeyi, bizim yapmamızdır.

Sevgi, bu şekilde aşılanır..

Sevgi ancak o "başka biri" nin yapacağı şeyi, kendimizin yapmasıyla gerçekleşir, "başka biri" ni beklemeyin...

Çünkü "başka biri "de, "bir başka biri" ni bekleyecektir..

Ve o çocuk, hep "birilerinin" sevgisine hasret yaşamaya mahkum olacaktır..

Sevginizi göstermek için geç kalmayın...

Unutmayın !

Sevgi öğrenilmez...

Sevgi öğretilmez...

Sevginizi paylaşın...

Herkes ortak olsun sevginize...

Sevgi paylaşılınca kutsallaşır...

AŞKIN DİLİ

Hep "aşkın dili olsa da konuşsa" deriz.

İşte bir gün aşk konuşmaya başlamış ve demiş ki:

Ey insanlık hep peşimden koştunuz, bana ulaşmaya çalıştınız. Aslında bana ulaştınız ama hiç fark etmediniz. Benim için ağladığınız zaman bile size hep yalan, belki de şaka gibi geldim. Bana hep yakıştırmalar yaptınız. Size bir hikaye anlatayım. Bir gün küçük bir köpek kuyruğunu yakalamak için hep kendi etrafında dönüp duruyormuş ve büyük köpek dayanamayıp

ne yapmaya çalışıyorsun? diye sormuş.

Yavru köpek de,

bana ancak kuyruğumu yakaladığım zaman mutluluğa ulaşacağımı söylediler. Ben de onun için uğraşıyorum diye cevap vermiş.

Büyük köpek gülmüş ve

ben de küçükken senin gibiydim. Hep kendi etrafımda döner, kuyruğumu yakalamaya çalışırdım ama bir gün durdum, düşündüm ve yürümeye karar verdim işte o zaman anladım ki zaten o benim peşimden geliyordu.

İşte şimdi anladınız mı? Aşk; bir köpeğin kuyruğu gibidir ki ona ulaşmak için peşinden koşmanız gerekmez, o zaten her hareketinizde arkanızdan gelir.

ÖLÜMSÜZ AŞK

Gözleri yine nemli, yine ıslak bakışlar... Alışmıştı artık bu mecburiyete, boyun eğdi. Henüz hayatının baharında ama ölümle yüz yüzeydi. Babası onu kurtarmak için elinden geleni yapıyordu. Ama onu ne babasının çabaları ne de kalbinin teklemesi değil, kalbindeki sızı ilgilendiriyordu. Kalbinin derinliklerindeki sızı. Sevdiği aklına geldi bir damla yaş daha döküldü gözlerinden... Ayrıldıklarından beri tam beş çile dolu yıl geçmişti. Aslında sevgilerinin arasına o kahrolası para girmişti. Hatırlıyordu da sevdiği ona bir keresinde:

"Ben zengin değilim sana şuan yaşadığın gibi bir hayat vaat edemem ama seni seven bir kalbim var. Sana sadece onu verebilirim." demişti.

Zaten sevgiye muhtaç birisi başka ne isteyebilirdi ki. Kendisini sevmesi yeterdi. O en çok Saçlarının dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdiği öpmüş koklamıştı saçlarını. Her dökülen saç yüreğine bir hançer olup saplanıyordu. Şimdi tek isteği sevdiğinin son anlarında yanında olmasıydı. Ne olurdu onu bir kez daha görebilse, onu bir kez daha koklayabilse. Olmuyordu ne yapsa çaresiz ne yapsa erişilmez olmuştu arık. Bu düşünceler arasında uykuya daldı.

Babası heyecanlı bir şekilde kızının odasına girdi. " Müjde kızım, kalp bulundu " dediğinde kızının bir peri güzelliğinde, sevdiğinin özleminden ıslanmış yüzüne baktı ve çıktı odadan...

Nihayet kendine geldiğinde sanki başka bir dünyadaydı. Kendini çok garip hissediyordu. İçinde acayip bir his vardı. Sanki bu dünya ona çok farklı gelmişti. Aklına yine sevdiği geldi. Kalbi eskisinden daha hızlı atmaya başladı. Kalbi değişmişti ama sevdiğini eskisinden daha çok sever olmuştu.

Bir gece ansızın uyandı uykusundan. Kalbi çok hızlı atıyordu. Anlam veremedi ve tekrar uyumaya çalıştı. Fakat hemen her gece aynı durumla karşılaşınca doktora gitti, durumunu anlattı. doktor "Bir aya kalmaz geçer" demişti. Ama aradan aylar geçmesine rağmen durum aynıydı.

Birgün bahçeye çıktı. Çiçekleri seviyordu. Kırmızı güllerin yanına gitti. Kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. En çok kırmızı gülleri severdi. Çünkü sevdiği ona benzediğini söylerdi hep. Bu sırada bahçe kapısı çaldı. Kapıyı açtı kimse yoktu. Tam kapıyı kapatacakken yere baktı bir mektup vardı mektubu yerden aldı ve mektubun kendisine geldiğini gördü. Fakat mektubu gönderen ismini yazmamıştı. Mektubu açtı ve kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Bu koku onun kokusuydu. Kendini zorlayarak eve girebildi. Birden bütün kanı çekilmişti sanki vücudundan. Zarfın içinden mektubu titreyen ellerle çıkardı ve okumaya başladı :

" Sevdiğim, bugün sevdamızın altıncı yılı. Seni hep sevdim. Seninle ayrılmak zorunda kaldığımızdan beri, bir kalbe iki sevginin sığmayacağını bildiğimden ne birini sevdim ne de evlendim. Her günüm çile ve azapla geçti. Her gün sana şiirler yazdım, her gün şiirlerimi okudum ve her gün ağladım. Tam beş yıl boyunca her gün yazdım, okudum, ağladım. Bir gün önüme bir fırsat çıktı. Bu fırsatı reddedip kendime daha fazla haksızlık edemezdim. Belki seni unuturum diye senden çok uzaklara gittim. Ama şimdi seni daha çok özlüyorum. Her gece yanına geliyorum o masum yüzünü okşuyor yanaklarına öpücükler konduruyorum, sen uyanıyorsun benim geldiğimi anladığını sanıyorum ama sen o tatlı uykuna geri dönüyorsun. Sevdiğim hep ben geldim senin yanına artık sen gel olur mu. Kırmızı güllerimize iyi bak. Ve artık unutma içinde seni senden daha çok seven bir kalbin var. Ona iyi bak olur mu. Kırmızı güllere ve kalbimize iyi bak. Seni yanıma gelene kadar bekleyeceğim sevdiğim Hoşçakal..."

İTFAİYECİ

Annesi, lösemiyle savaşan altı yaşındaki oğluna bakarken dalıp gitmişti. Kalbi, acı içinde olmasına rağmen, kararlılık duygusunun da etkisini hissediyordu. Her ebeveyn gibi o da oğlunun büyümesini ve umutlarını gerçekleştirmesini istemişti. Ama bu, artık mümkün değildi. Löseminin buna fırsat tanıması olası değildi. Oysa o oğlunun hayallerini gerçekleştirmesini istiyordu.

- "Bob! Büyüyünce ne olmak istediğini hiç düşündün mü? Hayatında neler olmasını dilediğin ve hayal ettiğin oldu mu?" diye sordu. Bob, beklemeden cevap verdi;

- "Anneciğim, ben büyüyünce hep itfaiyeci olmak istedim". Anne de gülümsedi ve;

- ''Dileğini gerçekleştirebilecek miyiz bir bakalım'' dedi. Daha sonra, Arizona'daki itfaiye müdürlüğüne gitti ve orada yüreği en az Arizona kadar büyük itfaiyeciler ile tanıştı. Onlara oğlunun son isteğinden söz etti ve oğlunun itfaiye arabasına binip şehirde küçük bir tur atmasının mümkün olup olmadığını sordu.

- ''Bundan daha iyisini de yapabiliriz" dedi itfaiyecilerden biri, "eğer oğlunuzu çarşamba sabahı saat yedide hazır ederseniz, onu o gün şeref konuğu yapar, itfaiyeci kimliğine büründürürüz. Bizimle itfaiye müdürlüğüne gelir, bizimle yemek yer, yangın söndürmeye gelir. Hatta bize ölçülerini verirsen, ona üzerinde Arizona itfaiyecilerinin sarı renk üzerine işlenmiş ambleminin olduğu gerçek bir itfaiyeci kostümü diktirir, lastik botları ısmarlarız. Hepsi Arizona'da üretiliyor.'' Üç gün sonra, itfaiyeci Bob'u aldı, ona elbisesini giydirdi ve hasta yatağından itfaiye arabasına kadar eşlik etti. Bob, itfaiye arabasına kuruldu ve müdürlüğe doğru yol almaya başladı. Kendini çok mutlu hissediyordu.

O gün Arizona'da tam üç yangın ihbarı olmuştu. Değişik itfaiye arabalarına, hatta itfaiye müdürünün özel arabasına da binmişti. Yerel televizyonlar da onu izleyip, çekmişlerdi. Hayallerinin gerçek olması, gösterilen sevgi ve ilgi, Bob'u o kadar etkilemişti ki, doktorların söylediğinden tam üç ay daha fazla yaşamıştı. Bir gece bütün yaşam belirtileri dramatik bir şekilde yok olmaya başlayınca, hiç kimsenin yalnız ölmemesi gerektiğine inanan başhemşire, aile bireylerini hastaneye çağırdı. Daha sonra Bob'un itfaiyede geçirdiği günü hatırladı ve itfaiye müdürlüğüne telefon açıp Bob'un bu dünyaya veda ederken yanında, özel kıyafetleri içinde bir itfaiyecinin bulundurulmasının mümkün olup olamayacağını sordu. İtfaiye Müdürü;

- ''Bundan daha iyisini de yapabiliriz, beş dakika içinde ordayız. Yalnız, acaba bize bir iyilik yapar mısınız? Sirenlerin çaldığını duyduğunuzda, yangın olmadığı anonsunu yaptırabilir misiniz? Sadece itfaiyecilerin önemli bir meslektaşlarını ziyarete geldiklerini söyleyiniz ve lütfen onun odasının penceresini açınız'' diye yanıtladı.

Yaklaşık beş dakika sonra hastaneye çengel ve merdiven taşıyan kamyonet ulaştı. Merdiveni açtı ve Bob'un 3.kattaki odasına doğru yaklaştı. Tam on dört itfaiyeci Bob'un odasına tırmandılar. Annesinin izniyle onu kucakladılar ve ona onu ne kadar sevdiklerini söylediler. Ölümle pençeleşen Bob itfaiye müdürüne baktı ve;

- ''Efendim ben şimdi gerçekten itfaiyeci miyim?'' diye sordu.

- ''Bundan şüphen mi var Bob?'' diye yanıtladı müdür. Bu kelimelerden sonra Bob gülümsedi ve gözlerini sonsuza dek kapattı.

Belki unuttunuz, belki hatırlamıyorsunuz, belki de çok duygusuz, çok katı oldunuz; ama bilin ki "HAYAT; SEVGi VE UMUT SAÇMAKTIR." Eğer bunu okuyunca gözleriniz dolmuyorsa sizin için yapılacak bir şey kalmamış demektir... Yok eğer doluyorsa o zaman sevdiklerinizin kıymetini bilin ve gerçek sevginizi ortaya koyun, lütfen.

 

içimde umudun umudu kaldı bekliyorum

ellerim kollarım baglı

karşılıksızca...

yoruldum diyemiyorum dersem

biliyorumki; aşkımdan ugruna canımı vereceğim

dediğim aşkımdan vazgecmiş olacağım

ama bilmiyorumki senden vazgeçişim

topragın bedenimi sardığında olacak

karanlıklar yine bana kaldı

gittin ya sen senle beraber bu candaki

bende gittim yok oluşum bilki senin bitişindir.

.......................................................................

Çok geç oldu saat gitmeliyim..

merak etme sen beni.. ben böyle iyiyim..

sakın aklına gelmeyeyim, arama beni olur mu? sakın arama.. üzülürüm arasan.. üzülmemi istemezsin değil mi? kıramazsın sen beni.... arama..

bakma boynum bükük durduğuma sadece yaşananların anısına üzgünüm... kendim için değil senin için savaşım.. sen mutlu ol tamam mı?

hadi söz ver.... aramayacağım,.. unutacağım de!!

Konularına Göre Şiir Türleri

1. Lirik Şiir

Duygu ve düşüncelerin coşkulu bir dille anlatan şiire lirik şiir denir. Eski Yunan edebiyatında şairler şiirlerini Lyra (lir) denilen bir sazla söyledikleri için bu tür şiirlere lirik denilmiştir. Lirik şiir, dünya edebiyatında en çok işlenen ve sevilen şiir türüdür. Lirik şiirler insan yüreğine seslenen, okunduğunda insanı duygulandıran, coşkulandıran şiirlerdir. Batı edebiyatında Rönesans devrim şairlerinin (Petrerca, Ronsard) daha sonra da ilke olarak içe dönüklüğü benimseyen romantik şairlerin (Lamartine, Hugo, Goethe, Schiller) duygusal ve öznel bir nitelik gösteren şiirlerin bu türün başarılı örnekleridir.

Ne zaman seni düşünsem

Bir ceylan su içmeye iner

Çayırları büyürken görürüm

Her akşam seninle

Yeşil bir zeytin tanesi

Bir parça mavi deniz

Alır beni

Seni düşündükçe

Gül dikiyorum elimin değdiği yere

Atlara su veriyorum

Daha bir seviyorum dağları (İlhan BERK)

Açılan bir gülsün sen yaprak yaprak,

Ben aşkımla bahar getirdim sana;

Tozlu yollarından geçtiğim uzak

İklimden şarkılar getirdim sana. Ahmet Muhip Dıranas

Kara dutum, çatal karam, çingenem

Nar tanem, nur tanem, bir tanem,

Ağaç isem dalımsın salkım saçak

Petek isem balımsın oğulum

Günahımsın vebalimsin.

Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan

Yoluna bir can koyduğum,

Gökte ararken yerde bulduğum

Karadutum, çatal karam çingenem

Daha nem olacaktın bir tanem? (Bedri Rahmi EYÜBOĞLU)

ENDÜLÜSTE RAKS

Zil, şal ve gül. Bu bahcede raksın bütün hızı…

Şevk akşamında endülüs üc defa kırmızı.

Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir

İspanya neş'esi ile bu akşam bu zildedir.

Yelpaze çevrilir gibi birden dönüşleri,

İşveyle devriliş, örtünüşleri…

Her rengi istemez, gözümüz şimdi aldadır.

İspanya dalga dalga bu akşam bu şaldadır..

Alnında halka halka aşüfte kakülü

Gögsünde yosma gırnatanın en güzel gülü…

Yahya Kemal BEYATLI

**************************************

Gönül gurbet ele çıkma

Ya gelinir ya gelinmez

Her dilbere meyil verme

Ya sevilir ya sevilmez Erzurumlu Emrah

Hani, o bırakıp giderken seni

Bu öksüz tavrını takmayacaktın

Alnına koyarken veda buseni

Yüzüme bu türlü bakmayacaktın

Orhan Seyfi Orhon

***********************************

2. Pastoral Şiir

Çoban ve kır yaşamını, doğa güzelliklerini anlatan şiirlere pastoral şiir denir. Pastoral şiirlerin her türlü süsten, yapmacıktan, gösteriş ve söz oyunlarından uzak bir yapısı vardır. Bunlara bukolik şiir (çoban şiiri) de denir.

Pastoral şiirin iki biçimi vardır:

İDİL: Bir ozanın ya da çobanın ağzından yazılıp kır yaşamının çekiciliğini, güzelliğini anlatan çobanın aşkı yansıtan kısa şiirlere denir.

EGLOG: BİR kaç çobanın karşılıklı konuşmaları yoluyla oluşturulan, aşk, kır yaşamı üzerine duygu ve düşüncelerini yansıtan pastoral şiirlere denir.

Avludan geçtiğini gördü gelinin

Suya gidiyordu öğle güneşinde

Ardında bebesi yalınayak

Geride Karabaş

Tozlu yoldan

Söğütlerin oradaki çeşmeye

Yalağında bulutlar yıkanan çeşmeye

Oktay RIFAT

**************************************

Gümüş bir dumanla kapandı her yer

Yer ve gök bu akşam yayla dumanı

Sürüler, çeşmeler, sarı çiçekler

Beyaz kar, yeşil çam, yayla dumanı

Ömer Bedrettin UŞAKLI

******************************************

BİNGÖL ÇOBANLARI

Daha deniz görmemiş bir çoban çocuğuyum.

Bu dağların eskiden aşinasıdır soyum.

Bekçileri gibiyiz ebenced buraların,

Bu tenha derelerin, bu vahşi kayaların

Şehrin uğultusundan usanmış ruhumuzun

Nadir duyabildiği taze bir heyecanla,

Karıştım o gün bugün bu zavallı çobanla

Bingöl yaylalarının mavi dumanlarına,

Gönlümü yayla yaptım Bingöl çobanlarına.

Kemalettin Kamu

************************************

ÇOBAN ÇEŞMESİ

Derinden derine ırmaklar ağlar,

Uzaktan uzağa çoban çeşmesi,

Ey suyun sesinden anlıyan bağlar,

Ne söyler su dağa çoban çeşmesi.

Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi,

Ne şair yaş döker, ne aşık ağlar,

Tarihe karıştı eski sevdalar.

Beyhude seslenir, beyhude çağlar,

Bir sola, bir sağa çoban çeşmesi…

Faruk Nafiz ÇAMLIBEL

********************************************

3. Epik Şiir

Epik sözcüğü, Yunancada destan anlamındaki epope den gelmektedir. Yazının bulunuşundan önceki dönemlerde ulusların hayatında derin izler bırakan tarihsel olayları dile getiren destanlar epik şiir sayılır. Epik şiirlerde yiğitlik, kahramanlık, savaş. temaları işlenir. Her epope ( destan) ya da epik şiirlerde tarihsel bir gerçek vardır. Epik şiir bu gerçekten kaynaklanır. Epik şiirlerin çoğu, okuyucuyu coşkulandırdığı için lirik özellikler de taşır.

Durduk, süngü takmış kafir ayakta

Bizde süngü yok

Bir hayret kızıllığı akardı üstümüzden

Dehşetten daha çok

Durduk, süngüsü düşmanın pırıl pırıl,

Önümüze çıktı bir gündüz,bir gece

Korku değil haşa

Bir büyük düşünce.

F.Hüsnü DAĞLARCA

*************************************************

Kalktı göç eyledi Avşar elleri,

Ağır ağır giden eller bizimdir.

Arap atlar yakın eder ırağı,

Yüce dağdan aşan yollar bizimdir.

Belimizde kılıcımız Kirmani,

Taşı deler mızrağımın temreni.

Hakkımızda devlet etmiş fermanı,

Ferman padişahın, dağlar bizimdir.

Dadaloğlu'm bir gün kavga kurulur,

Öter tüfek davlumbazlar vurulur.

Nice Koçyiğitler yere serilir,

Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir.

Dadaloğlu

*******************************************

4. Didaktik Şiir

Belli bir düşünceyi aşılamak ya da belli bir konuda öğüt, bilgi vermek, ahlaki bir ders çıkarmak amacıyla öğretici nitelikte yazılan, duygu yönü zayıf şiir türüdür. Eski çağlarda ozanların eğitici öğretici bir kişi olduğu kabul ediliyordu. Eski Yunan edebiyatında Hesiodos bu türün ilk örneklerini vermiştir. Türk edebiyatında "ta'limî" terimi de aynı anlamda kullanılmıştır. Manzum hikâyeler ve fabllar da bu gruba girer.

 

KARGA İLE TİLKİ

Bir dala konmuştu karga cenapları;

Ağzında bir parça peynir vardı.

Sayın tilki kokuyu almış olmalı;

Ona nağme yapmaya başladı:

"Ooooo! Karga cenapları, merhaba!

"Ne kadar güzelsiniz; ne kadar şirinsiniz

"Gözüm kör olsun yalanım varsa

"Tüyleriniz gibiyse sesiniz

"Sultanı sayılırsınız bütün bu ormanın."

Keyfinden aklı başından gitti bay karganın;

Göstermek için güzel sesini

Açınca ağzını düşürdü nevâlesini.

Tilki kapıp onu dedi ki: "Efendiciğim,

Size küçük bir ders vereceğim;

Alıklar olmasa iş kalmaz açık gözlere;

Böyle bir ders de değer sanırım bir peynire"

Karga şaşkın, mahcup biraz da geç ama,

Yemin etti gayrı faka basmayacağına.

Çev: Orhan Veli

******************************************

Şunlar ki çoktur malları

Gör nice oldu halleri

Sonucu bir gömlek imiş

Anında yoktur yenleri

Yunus EMRE

**************************************

Tembellikten vazgeçelim,

Okumayı yol seçelim,

Okumak, bilmektir derim,

Daha çok okumak gerek…

Bülent Özcan

***************************************

Kitap en iyi arkadaş

Bana neyi sorsam söyler.

Ne anlatsa en sonunda

Çalış, iyi, doğru ol der Fazıl Hüsnü Dağlarca

Güzel dil, Türkçe bize,

Başka dil, gece bize.

İstanbul konuşması

En saf, en ince bize

Ziya Gökalp

******************************************

5. Satirik Şiir

Eleştirici bir anlatımı olan şiirlerdir. Bir kişi, olay, durum, iğneleyici sözlerle, alaylı ifadelerle eleştirilir. Bunlarda didaktik özellikler de görüldüğünden, didaktik şiir içinde de incelenebilir. Ancak açık bir eleştiri olduğundan ayrı bir sınıfa alınması daha doğru olur. Bu tür şiirlere Divan edebiyatında hiciv, Halk edebiyatında taşlama, yeni edebiyatımızda ise yergi verilir.

KUYRUKLU ŞİİR

Uyuşamayız, yollarımız ayrı;

Sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi;

Senin yiyeceğin kalaylı kapta;

Benimki arslan ağzında,

Sen aşk rüyası görürsün, bense kemik.

Ama seninki de kolay değil kardeşim,

Kolay değil hani,

Böyle kuyruk sallamak Tanrının günü.

Orhan Veli KANIK

********************************

Pek rengine aldanma felek eski felektir

Zira feleğin meşreb-i nâ-sâzı dönektir

Allaha sığın şahs-ı halimin gazabından

Zira yumuşak huylu atın çiftesi pektir

Yaktı nice canlar o nezaketle tebessüm

Şirin dahi kasdetmesi cana gülerektir

Bed asla necabet mi verir hiç üniforma

Zerdüz palan ursan eşek yine eşektir

Bed mâye olan anlaşılır meclis-i meyde

İşret, güher-i âdemi temyize mihenktir

Nush ile yola gelmeyeni etmeli tektir

Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir

Nâdânlar eder sohbet-i nâdânla telezzüz

Divânelerin hemdemi divâne gerektir

Aff ile mübeşşer midir eshâb-ı meratip

Kanun-i ceza âcize mi hâs demektir

Milyonla çalan mesned-i izzetde serefrâz

Bir kaç kuruşu mürtekibin câyı kürektir

İman ile din, akçadır erbâb-ı gınâda

Namus ü hamiyyet sözü kaldı fukarada (Ziya Paşa)

Benim bu gidişe aklım ermiyor

Fukara halini kimse sormuyor

Padişah sikkesi selam vermiyor

Kefensiz kalacak ölümüz bizim

6. Dramatik Şiir

Tiyatroda kullanılan şiir türüdür. Eski Yunan edebiyatında oyuncuların sahnede söyleyecekleri sözler şiir haline getirilir ve onlara ezberletilirdi. Bu durum dram tiyatro türünün (19. yy.) çıkışına kadar sürer. Bundan sonra tiyatro metinleri düz yazıyla yazılmaya başlanır.

Dramatik şiir harekete çevrilebilen şiir türüdür. Başlangıçta trajedi ve komedi olmak üzere iki tür olan bu şiir türü dramın eklenmesiyle üç kere çıkmıştır.

Bizde dramatik şiir türüne örnek verilmemiştir. Çünkü bizim Batı'ya açıldığımız dönemde (Tanzimat) Batı'da da bu tür şiirler yazılmıyordu; nesir kullanılıyordu. Bizim tiyatrocularımız da tiyatro eserlerini bundan dolayı nesirle yazmışlardır. Ancak nadirde olsa nazımla tiyatro yazan da olmuştur. Abdülhak Hamit Tarhan gibi…

Batı edebiyatında Corneille, Racine, Shakespeare;Türk edebiyatında Namık Kemal, Abdülhak Hamit Tarhan, Faruk Nafiz Çamlıbel dramatik şiirin en güzel örneklerini vermişlerdir.

Halketsem esirlerle leşker,

Mahveylesem ordularla asker,

Olsa bana hep mülûk çâker;

Cinsince o iktidar münker,

Fevkimde uçar tuyûr-u kemter!

Âvâze-i dehr iken tanînim,

Gördüm ana değmiyor enînim;

Milletlere karşı âhenînim;

Bir âfete karşı nazenînim.

Afetse de ey ilâh göster!

Bilmem bana ân mı, şân mı lâzım?

Gülbün mü ya kehkeşân mı lâzım?

Âguuş-u vefâ-nişân mı lâzım?

Bir pençe-i hun-feşân mı lâzım?

Canan mı güzel, cihan mı hoş-ter?

Abdülhak Hâmit TARHAN

Diğer insanlarla olan ilişkilerimizde, genellikle, daha önceden belirlenmiş rollerden birini benimser, karşımızdakinin de bilinen rollerden birini üstlenmesini bekleriz; ilişkilerde, biri beklenildiği gibi davranmadığında, rolünü oynamayı reddettiğinde, rol dağıtımını küçümseyip aşağıladığında, aslında hayatımızı ne kadar kırılgan bir zeminin, her an hırpalanabilecek alışkanlıkların üstüne bina ettiğimizi görürüz. Rolünü reddeden biri, bu insan ne kadar önemsiz biri olursa olsun, bütün hayatımızı karmakarışık edip, üstünde durduğumuz zemini çökerterek bizi beklenilmeyen takıntıların, tutkuların esiri haline getirebilir.

Size şimdi anlatacağım hikaye karlı bir kış gecesi Paris'te başlıyor.

Hikayemizin kahramanı genç bir adam, geceleri geç saatlere kadar çalıştığı bir işi var ve kendi yaşındaki biri için çok iyi para kazanıyor. Hemen hemen her gece yaptığı gibi gene bir gece geç vakit, işten döndükten sonra biraz hava almak ve işin gerginliğinden kurtulabilmek için köpeğini gezdirmeye çıkarıyor. Kar yağıyor. Her zaman hareketli olan Paris bile sessizleşip sakinleşmiş, herkes evlerine çekilmiş. Sokaklar bembeyaz. O durgun beyazlığın bir kenarında, çirkin bir leke gibi siyah bir karaltı yatıyor. Soğuktan korunabilmek için, altından sıcak buharların tüttüğü bir metro ızgarasının üstüne kıvrılmış, paçavralara sarınmış, kir pas içinde, yaşlıca bir 'clochard' bu; Paris'in, hayatın içinde koşuşturmayı, başarılı olmaya çabalamayı reddeden 'filozof serserilerinden' biri. Köpek, beyazlıklar içindeki karaltıyı görür görmez ona doğru hamle ederek, mazgalın üstünde büzüşerek uyumaya çalışan yaşlı serseriyi uyandırıyor. Genç adam köpeğini çekerek oradan uzaklaşıyor. Beyazlaşmış sokaklarda köpeğiyle epeyce gezdikten sonra aynı yoldan evine dönerken, biraz önce köpeğinin adamı uyandırmış olmasından duyduğu rahatsızlıkla, siyah karaltının başucuna bizim paramızla yaklaşık bir milyon lira bırakıyor. Karşılığında, farkında olmadan beklediği tek şey, yaşlı serserinin 'minnettarlığını' gösteren küçük bir tebessüm, bir teşekkür mırıltısı.

O sessiz beyazlığın ortasında, yerde yatan yaşlı serseriyle, başucunda duran genç adam bir an birbirlerine bakıyorlar. Kirden rengini kaybedip keçeleşmiş saçlarıyla biçimsiz bir çirkinlikle uzamış sakallarının arasına saklanmış, çizgileri alabildiğine derinleşip keskinleşmiş, yıllarca sokaklarda kalarak eskimiş yüzde bir 'minnet' ifadesi değil tam tersine aşağılayıcı bir ifade beliriyor; 'sadakayı' alan sadakayı vereni, sadaka verebilecek durumda olduğu için küçümsüyor. İyilik yapmanın gizli gururunu taşımaya hazırlanan genç adam, yaptığı iyilik karşılığında aşağılandığını görerek şaşırıyor. Ertesi gece, gene sabaha karşı ıssız ve beyaz sokaklarda köpeğini gezdirmeye çıkarıyor. O çirkin leke, o tuhaf karaltı, bir gece önceki mazgalın üstünde yatıyor. Köpeğiyle birlikte karaltının yanından geçiyor. Bu kez köpek yaşlı serseriyi rahatsız etmiyor.

Genç adamın kendisini yaşlı serseriye borçlu hissetmesi için hiç bir neden yok. Köpeğini dolaştırıp dönerken, anlayamadığı bir nedenden dolayı gene yaşlı serserinin başucunda durup, bir milyon lira daha bırakıyor. Paçavralarının içinde büzüşmüş yaşlı adam başını çevirip, bir gece önceki küçümseyici bakışlarıyla bakıyor. Tek kelime bile konuşmuyorlar.

Ertesi sabah uyandığında genç adam, sokakta yatan o yaşlı serserinin görüntüsünün aklına takıldığını farkediyor. Gece işten dönünce tekrar köpeğiyle dolaşmaya çıkıyor. Ama artık amacı köpeğini gezdirmek ya da biraz hava alıp günün yorgunluğunu tmak değil, o partal adamı görmek istiyor. Serseri herzamanki yerinde yatıyor. Mazgaldan tüten dumanların arasında rengi solmuş eski bir kilim gibi kıvrılıp yatmış serserinin yanından ona hiç bakmadan geçtikten sonra dönüşte, 'hayır, bu sefer ona para vermeyeceğim' diye kendi kendine söylenmesine rağmen gene durup parayı bırakıyor.

Aldığı karşılık gene o küçümseyici bakış. Yaşlı serseri bir kerecik gülümseyip teşekkür etse genç adam ondan kurtulacak, ona bir daha para vermeyecek belki bir daha o sokaktan bile geçmeyecek ama serseri ya bu gerçeği bilecek kadar akıllı olduğundan ya da gerçekten 'iyilik yapabilecek' durumda olan herkesi küçümsediğinden asla gülümsemiyor. Ve, o aşağılayan bakışlarıyla genç adamın hayatının vazgeçilmez bir parçası, bir tür hastalığı haline geliyor.

Her gece sabaha karşı gidip yaşlı adamın yanına parayı bırakıyor. Her akşam yaşlı serserinin gözlerinde aynı küçümsemeyi görüyor. Bir ay geçiyor, iki ay geçiyor. Karlar eriyor, sokaklar kalabalıklaşıyor. Genç adam hiç aksatmadan her gece, artık kendisine acı vermeye aşlayan gezintisine çıkıp, dönüşte 'küçümsenmesinin bedelini' ödüyor. Her gün bir daha o sokaktan geçmeyeceğine yemin edip her gece oraya gidiyor. O parayı bırakıyor. Üç ay geçiyor, dört ay geçiyor.

Her gece birbirlerinin yüzüne neredeyse düşmanca bakıyorlar. Birçok dostlukta rastlanmayacak kadar güçlü bir ilişki ve koparılması her gün biraz daha zorlaşan bir tutku haline geliyor bu düşmanlık. Beşinci ayın sonunda, ihtiyarın hiç bir zaman gülümsemeyeceğini ve kendisinin, hayatını, alışkanlıklarını, beklentilerini altüst eden bu takıntıdan kurtulamayacağını anlıyor.

Yapabileceği tek şeyi yapıyor. Evini bırakıp Paris'in uzak bir mahallesine taşınıyor. Bir zaman sonra adam Paris'ten ayrılıp memleketine dönmek zorunda kalıyor. Aradan yıllar geçiyor, bir gün yeniden Paris'e dönüyor ve Paris'teki ilk gecesinde, ihtiyar serseriye ilk rastladığı sokağa gidiyor. Mazgalın üstü boş. İhtiyar serseri yok artık. Ama o küçümseyici bakış hâlâ o genç adamın aklında ve hep orada kalacak.

Kaç gece yalnızlığımda, uykusuz yastığımda,

Kitap okudum, ışıkları söndürdüm; uyuyamadım.

Düşümde görmek için dualar okudum.

Gözüm yaşardı, ismini saya saya uyumak istedim;

Uzandı elim telefona....

Karanlığı sevmediğin aklıma geldi,

Vazgeçtim!

Sevgi güneşinden çiçek yaptım,

Dostlara gönderdim,

Yazmak istedim sana da. Sadece;'Günaydın''

İlk söyleyen ben olmayacağım aklıma geldi;

Vazgeçtim!

Yollarda gezdim, yağmurun incitemediği şarkıda,

Boynumdaki inciler döküldü,

İnci tanelerinde saklıydı mügelerimiz!

Armağanlarımı çöpe attığını duydum;

Toplayamadım;

Vazgeçtim!

Özleyince seni, yüreğim daraldı.

Gülemez oldum insanlara; güldürttüm herkesi üstüme.

Arayıp sormadığın aklıma geldi.

Kalbim gelmek istedi ,ayaklarım yola çıktı.

Vazgeçtim!

El açtım, Tanrı ya!

Dua ettim kaç gece senin için;

Elini tutmak, gözüne bakmak için.

Önemsemediğin aklıma geldi ;

Vazgeçtim!

Sevmek için neden aradığında kızdım sana!

Buz rengi kelimelerinle alındım sana..

Beddua etmek geldi içimden, açtım ellerimi;

Vazgeçtim!

Acılarla dolu hüzün bırakmıştın bana..

Acıdan keyif alıyordum!

Gözün aydın! sayende mazohistte olmuştum!

Ağlaya ağlaya sana gelmeyi düşündüm.

Suskunluğun, kayboluşun aklıma geldi ;

Vazgeçtim!

Gururu içimdeki yılanın başını öldürdüm.

Sana gelmek istedim. Belleğimden sildim ;nefreti kini!

Sevdiğin çiçekleri topladım, yabani otların arasından.

Kıtaları atladım; okyanusun suyunu şişeye doldurdum.

(Sarhoş etmeliydi sevgimizi)

Bırakmıştım artık! Her şeyi, başta gururu!

Onurum incinmiyordu; Yılan da ölmüştü.

Unutmadan sevdiğin kitapları, sepya renkli parfümüde bıraktım çantama.

Yola çıktım, direksiyon oynuyordu elimde; son hızla!

Sana geleceğim yollar açıktı. Yoktu hiçbir barıkat!

Yüreğim patinaj yaptı!

Saçlarımı yoldum, elimdeki herşeyi fırlattım yollara..

Dağıttıklarımı toplayamadım!

Telefonu, numaranıda..

Başkasına ait olduğun aklıma geldi;

Vazgeçtim!!

Günlerce, gecelerce hep onu düşünmüştüm. O ise beni sadece bir iş arkadaşı olarak görüyordu. Hatta bir seferinde, kız arkadaşıyla kavga etmiş ve bana cep telefonunu uzatarak, onu aramamı ve ikna etmemi rica etti. Göz yaşlarımı içime akıtarak, kıza telefon açıp barğıması için ikna etmeye çalıştım. Sanki tanrı dualarımı duymuştu. Kız hiçbir şekilde barışmaya yanaşmıyordu. Ben üstüme düşeni fazlasıyla yapmıştım.

Aradan birkaç hafta geçmişti. Haldun olanları unutup, eski neşesine kavuşmuştu. Bir akşam saat 22:00 sularında cep telefonuma bir mesaj geldi. Mesajın sahibi Haldundu. Mesaj şöyleydi.

-Yarın bana son kez yardım etmeni istiyorum. Hayatımın aşkını buldum. Ne olur benimle evlenmesi için onu ikna et.

Bu mesaj beni beynimden vurmuştu. Gün ışıyana kadar yanağımdan süzülen yaşlar yastığımda acı ve unutulması mümkün olmayan bir iz bırakmıştı.

İşe giderken ayaklarım beni geri geri götürüyor, yol bitmesin diye sürekli dua ediyordum. Hayatımda ilk ve son kez aşık olmuştum ve bu aşkı ben kendi ellerimle yok edecektim. Mesaime yarım saat geç gittim. İçeri girer girmez Haldun, bu günün hayatındaki en mutlu gün olduğunu ispatlar gibi neşeli ve bir çocuk gibi heyecanlı yanıma geldi. Ben ise yenilgiyi çoktan kabullenmiştim. Ama sevdiğimin mutluluğu beni teselli ediyordu. Haldun, iyi günler dedikten sonra hemen konuya girdi.

-Yeşim, senin hakkını nasıl ödeyeceğim bilmiyorum. Ama inan çok yüce bir olaya vesile oluyorsun.

Elindeki telefon numarasını bana uzattı. Bu numarayı arayıp, karşı tarafa;

-Haldun seni hayatını paylaşacak kadar çok seviyor. Lütfen onu kırma ve evlilik teklifini kabul et. İnan seni şimdiye kadar kimseyi sevmediği kadar çok seviyor.

Dememi istedi. Masama;

-Bu emeğinin karşılığı değil ama,

diyerek küçük bir hediye paketi bıraktı. Elimdeki telefon numarasını çevirmeye başladığımda parmaklarımdaki titremeyi görecek diye çok endişelendim. Telefon çalmaya başlamıştı. Birden masamdaki kutudan love story müziğini duydum. Telefon halen kulağımdaydı. Bir yandan da kutuyu açmaya çalışıyordum. Kutuyu açtığımda bir cep telefonu gördüm. Telefonu aldım ve açtım. Haldun bir hamle ile masamdaki iş telefonunu kulağımdan aldı. Ben ise gayri ihtiyari cep telefonunu kulağıma götürmüştüm. Haldun şimdiye kadar duymayı her şeyden çok istediğim, bir kerecik duyduğumda ölmeyi bile kabul edeceğim o cümleleri söylemeye başladı. Ben ise göz yaşlarımı tutamadım ve boynuna sarıldım.

KARDELEN MASALI

Bir varmış bir yokmuş, uzak ülkelerin birinde, dağların doruklarında güzeller güzeli Dağ Fulyası yaşarmış. Baharın ilk belirtileriyle uzun kar uykusundan uyanır, güneş sıcaklığını iyice hissettirmeye başladığı günlerde tomurcuklanır, yaz boyunca da çiçekleriyle çevresine bin bir renkler saçar, kokusu ile, güzelliği ile, güzelliğinden çok o mahcup saf duruşu ile herkesi kendine hayran bırakırmış.

Doğa ananın da en sevgili yavrusu, her şeylerden sakınıp gözettiği en nadide çiçeği imiş bu Dağ Fulyası... En yakın arkadaşı Nergis'le sıcak yaz günleri boyunca gülüşürler, oynaşırlar, bütün doğayı neşeyle donatırlarmış...

Fulyacık Nergis'ini çok sever bir dediğini iki etmezmiş. Elinden gelse tüm dünyasını Nergis'le paylaşmak istermiş. Nergis'te çok güzelmiş ama Fulya'nin saflığına karşı son derece kurnaz, işveli, cilveli, bir kızmış. Fulya'yı çok sever, onunla arkadaşlığını sürdürmek için kendini ona benzetmeye çalışır, ama içten içe de Fulya'nın herkes tarafından sevilmesine tahammül edemez, herkes kendini daha çok sevsin istermiş. Fulya'nın tüm çiçekleri sabırla dinleyip, hepsine yardım etmek istemesine, herkese çözüm getirmeye çalışmasına hayret edermiş. Çünkü, Nergis çiçek için doğadaki en önemli şey kendisiymiş, kendi duyguları kendi düşünceleri, herkesin, her şeyin üstündeymiş. Fakat Fulya'ya özel bir değer verir, onun hayranı olduğu saflığını korumak için olası tüm kötülüklerden sakınmak istermiş...

Fulya ise hep tebessümle karşılarmış Nergis'i zira, Doğa annesinin de aynı koruyucu kollayıcı davranışlarına alışık olduğu için Nergis'e ayrıca çok güvenir, inanırmış.

Bu arada aşağılarda , dağların, vadilerin ötesindeki ovalarda ise Bahar Rüzgârı yaşarmış...

Bu rüzgârın en sevdiği iş, ovanın tüm çiçeklerine gezip gördüğü yerleri anlatarak onlara yeni heyecanlar, yeni ufuklar göstermek ve onların hayranlığını, sevgisini kazanmakmış. Birbirinden değişik ilginç öykülerle çiçeklerin gönlünü çelip en masum görüntüsünü takınırken hoş sesiyle onlara birbirinden güzel şarkılar söyler, eğlendirirmiş.

Çiçekler kendilerinden geçip, hayranlıkla onu dinlerken, o fark ettirmeden çiçek tozlarını alıp koynunda gizlediği kutusuna atarmış. Bahar Rüzgârı, bu çiçek tozlarını karıştırıp bir gün kendine en güzel kokulu, en güzel renkli çiçeğini oluşturacağını hayal eder, yüreği bu hoş beklentiyle çarparmış. Fakat aldığı her çiçek tozundan sonra yine bir eksiklik hissedip daha güzel, daha ışışltılı, bin bir renkli, çok daha güzel kokulu çiçekler aramaya çıkarmış...

Rüzgâr, bir gün yine bu amaçla ovadan ayrılıp vadiye doğru yola çıkmış. Vadiye geldiğinde birden çok farklı bir çiçek kokusu hissetmiş, etrafına bakınmış ama görememiş. Çünkü koku yukarılardan geliyormuş. Başını kaldırıp dağa doğru bakmış. Tepelere yaklaştıkça kokular daha da yoğunlaşırken içlerinden ayırt edici bir koku tatlı tatlı başını döndürüyor, onu daha yukarılara çekiyormuş. Sonunda onu görmüş. İlk önce heyecandan yanına yaklaşamayıp uzaktan seyre dalmış...

Fulya çiçek olacaklardan habersiz pervasızca çevresindeki arkadaşlarıyla şakalaşıyor, çocuklar gibi neşeli kahkahalar atıyor, gülerken gözlerinin içi gülüyormuş. Rüzgâr nasıl olup da bugüne kadar çevresine eşsiz ışıltılıar saçan bu çiçeğin varlığından habersiz yaşadığına hayret etmiş...

Hemen harekete geçmeye karar verip hafif hafif Fulya'nın etrafında esmeye başlamış. Bir yandan da bildiği en güzel şarkıları söylüyormuş. Fulya bu beklenmedik hoş esintiyi heyecanla karşılamış, kendine yeni ve çok farklı bir arkadaş edineceğini hissetmiş. Çünkü arkadaşı Dağ Rüzgârının keskin esintisine karşı Bahar Rüzgârı tatlı bir meltem edasıyla yapraklarını okşuyor, yıpratmadan dinlendiriyormuş. Güzeller güzeli çiçek, rüzgârın coşkulu, tutkulu heyecanlı sesini büyük bir hoşnutlukla dinlemeye koyulmuş...

Rüzgar, Fulya'ya ovadaki güzellikleri, gezip gördüğü yerlerde duyup işittiği ve yaşadığı ilginç hikayelerini anlatırken onun da başını döndürüp çiçek tozlarını alacağı anı hayal ediyor ve yüreği bu anın heyecanı ile deli gibi çarpıyormuş. Fakat kendindeki bu yeni duygulara kendide şaşırıyor, Fulya çiçeğin tüm dünyasını merak ediyor, daha yakından tanımak için çırpınıyormuş. Bu nedenle çiçek tozlarını almak için biraz daha sabredip Fulya ile arkadaş olmaya karar vermiş...

Rüzgâr, Fulya çiçeğin dünyasına girdikçe hayranlığı daha da büyümüş, onunla konuşmak, onun fikirlerini duymak, kendini dinlerken hüzünlü hikayelerde hemen buğulanıveren gözlerine dalıp gitmek, neşeli hikayelerde kahkahalarına karşılık vermek Rüzgarda tutkuya dönüşmüş...

Fulya'nın kokusu renklerindeki saflık, konuşmalarında kendini hissettiren bilgeliğini, çocuksu ifade tarzı, hele sesindeki o içine işleyen ince tını bugüne kadar hiçbir çiçekte rastlayamadığı özelliklermiş...

Fulya ise dinlediği o harika hikayelerle, kendini dünyanın her yerine götürdüğüne inandığı bu yeni arkadaşı yüzünden tüm arkadaşlarını ihmal etmeye başlamış. Zamanını hep Rüzgarla beraber geçirmek istiyormuş...

Zira Rüzgâr öyle güzel konuşuyor ve o kadar çok şey biliyormuş ki, Fulya'nın dünyası yepyeni renklerle bezeniyormuş. Günler geceler boyu birlikte konuşmuşlar, gülmüşler, ağlamışlar. Bahar Rüzgârı Fulya'nın bütün güvenini kazanmış. Fulya bu arada Nergis'i ihmal etmemeye çalışıyor ona da Rüzgâr'ın anlattıklarını anlatıyor ve ikisini tanıştırırsa birlikte harika bir dünya kuracaklarını çok eğleneceklerini söylüyormuş...

Nergis, Fulya'yı ilk kez bu kadar heyecanlı görüyor ve onu bu kadar etkileyen birini çok merak ediyormuş. Rüzgâr ise çiçek tozlarını aldığı takdirde Fulya'nin arkadaşlığını kaybedeceğini bildiğinden bu çok istediği, beklediği anı sürekli erteliyormuş. Fakat aklında da yaratacağı o muhteşem çiçek olduğundan dağdaki diğer çiçeklerle arkadaşlık kurup, onlara da aynı hikayeleri, aynı şarkıları anlatarak başlarını döndürüyor ve çiçek tozlarını alıp saklıyormuş...

Bir gün Fulya, Rüzgâr'ın tüm yaptıklarını görmüş. Fakat çiçek tozlarını saklamasını anlayamamış. Zira çiçek tozları, çiçekler için hayati önem taşıyormuş.Tüm çiçek arkadaşlarının ertesi baharlarda yeniden canlanıp gün ışığına kavuşmaları için bu tozların yeniden toprağa düşmesi gerekiyormuş. Oysa rüzgâr onları kendine saklayarak çiçeklerin ömürlerini sona erdiriyormuş. Fulya çok üzülmüş, onun derin düşünceli hali Doğa annesini de endişelendirmiş. Bu arada Fulya, istemeyerek Bahar Rüzgârı'nı Nergis'lede tanıştırmış. Ama Nergis'in çok akıllı olduğunu ve Rüzgâr'ın büyüsüne kapılmayacağını düşünüyormuş. Oysa Rüzgâr, Nergis'in ışıltılı renklerini öyle bir övgülerle anlatmaya başlamış ki.. Hele Rüzgâr'ın şarkılarında ki, o heyecanlı sesi duyunca Nergis de tüm diğer çiçekler gibi büyülenmiş ve çiçek tozlarının gittiğinin farkına bile varmamış...

Fulya büyük bir korku ve üzüntü ile olanları izliyormuş. Hemen evine dönüp Rüzgâr'a, evinin tüm kapı ve pencerelerini sıkı sıkıya kapatmış. Rüzgâr, Fulya'nın olanları gördüğünden habersiz, kendinden emin bir şekilde büyük bir kibir ve iki yüzlülükle Fulya'nın evinin önüne gelmiş. Her zamanki gibi ona ne eşsiz bir çiçek olduğunu, kokusuyla onu büyülediğini, çok uzaklardan bu koku ile kendisini çekip getirdiğini en etkileyici sesi ile söylemeye başlamış...

Fulya çok büyük üzüntüler içinde perdenin arkasından sessizce Rüzgâr'ın anlattıklarını dinliyormuş. Rüzgâr, kapıların açılmayışına anlam verememiş. Tekrar Fulya'ya ne kadar çok değer verdiğini söyleyip en hüzünlü sesiyle ona şarkılar söylemeye devam etmiş...

Fulya, gözyaşları içinde kapılarını açmadan Rüzgara her şeyi gördüğünü ve yaptıklarını çok yanlış bulduğunu, çiçeklerin yaşamlarının sürekliliği içine tozlara ihtiyacı varken kendisinin büyük bir duyarsızlıkla, her şeyi önceden planlayarak tozları çaldığını söylemiş...

Rüzgâr, Fulya'nın tepkisini çocukça ve anlamsız bulmuş. O tozlara kendi mükemmel çiçeğini yaratmak için ihtiyacı olduğunu Fulya'ya anlatmaya çalışmış ama Fulya onun yaptıklarını asla anlayamayarak bencillikle suçlayınca büyük bir kızgınlıkla oradan uzaklaşmış...

Nergis ise olanlardan habersiz Rüzgârla arkadaşlığına devam ediyormuş. Rüzgâr kendi mükemmel çiçeği için sakladığı tozları arasında Fulya'nın eksikliğini içinde duyarak, kutusunu açmış, bir daha ki bahara kendi muhteşem çiçeğini oluşturmak amacıyla çiçek tozlarını toprağa serpmek istediğinde birde ne görsün tozların hepsi kutunun içinde günlerce havasız kalmaktan bozulup küflenmiş...

Rüzgâr, her çiçek tozunun kendi doğal ortamı içinde sadece ait olduğu çiçek olarak yaşayabileceğini çok geç anlamış. Yinede büyük bir kibirle doğanın kanunlarına karşı geldiğini binlerce çiçeğe sonbaharı yaşattığını görmezden geliyor, diğer yandan içinde Fulya'nın yokluğundan kaynaklanan büyük bir boşlukla tüm hedef ve amaçları tükenmiş bir şekilde avare esip duruyormuş...

Fulya, gördüklerine yaşadıklarına dayanamıyor büyük acılar çekiyormuş. Hele bir dahaki baharda hiçbir arkadaşının olamayacağını düşündükçe, Nergis'inin bile Rüzgâra kapılıp gittiğini görmek, onu kaybettiğini bilmek Fulya'nin büyük üzüntülerle hastalanmasına neden olmuş.

O incecik zarif boynu bükülmüş, günden güne sararıp solmuş. Doğa anne üzüntüsünden ne yapacağını bilemiyor en değerli yavrusunun gözünün önünde eriyip gitmesini, hastalıktan ölecek hale gelmesini önleyecek çareler arıyormuş. En sonunda aklına çok güzel bir fikir gelmiş. Hemen Dağ Fulyasının yanına gelerek, onun vaktinden çok önce uyumaya başlaması gerektiğini söylemiş. Fulya çiçek derin üzüntülerle minicik yüreği çok yorgun olduğundan henüz daha bahar aylarında olmasına rağmen annesinin kollarında kolayca uyumuş...

Günler haftalar aylar boyunca hiç uyanmamış..

Böylece tüm yaz ve sonbahar aylarını uykuda geçiren Fulya bir gün kulağında Doğa annesinin tatlı mırıltılarını duyarak gözlerini açmış. Yüreğinin nedenini henüz bilemediği büyük bir huzur ve mutluluk ile dolu olduğunu hissediyormuş. Gördüklerini anlamaya çalışıyor, muazzam bir beyazlığın ortasında gözleri kamaşıyormuş. Adeta tüm evren, bu güzel ve cesur çiçeğin yüreğini huzurla doldurmak istercesine büyük bir sessizlik içindeymiş...

Karların Prensi ise büyük bir şaşkınlıkla kardan pelerinin altından adeta yüreğini delip çıkan bu çiçek karşısında nefesi tutulmuş, gözlerine inanamayarak bu güzel çiçeğin yaşama yeniden gülümsemesini izliyormuş...

Hayatında ilk kez böylesine güzel bir çiçekle karşılaşmış. Zaten zavallıcık hayatı boyunca hiç çiçek bile göremiyormuş ki, kış boyunca doğadaki tüm canlılar kış uykusuna yatar, her yer derin bir sessizliğe gömülürmüş...

Fulya da doğaya böylesine muazzam güzellikler veren ve büyük bir huzur içinde uyumasını sağlayan karlar prensine mutlulukla gülümsüyormuş.

Tüm ruhu ve incecik zarif gövdesi ile sadece karlar prensine yönelmiş, gözleri sadece onu görsün, yüreği sadece onu duysun istemiş...

İşte; o günden beri tüm doğa, Dağ Fulyasına KARDELEN demeye başlamış.

Zira, karları delip yeryüzüne çıkabilen tek çiçek Kardelen olmuş.

Karların ve Karlar Prensi'nin tek çiçeği ...

Kardelenle Karlar prensi birbirlerine hiç beklemedikleri bir anda kavuşmanın sevinci ile sonsuza dek büyük bir mutlulukla yaşamışlar..

VAZGEÇTİĞİN TOPRAKLAR SENİNDİR.Bu kadar büyük fedakarlığı kim yapar?

içimde sana ait duygular varken o duyguları susturmak ve bir daha konuşturmamak ama sen bilmezmisin ki o duyguları içinden asla söküp atamazsın .

Belki farklı dünyaların insanıyızdır imkansızlıklar içinde bulmuşuzdur birbirimizi sen hiç birzaman yaşamasanda o gizli güçlü duyguları ben senin adına yaşadım.

Şimdi susma zamanı herşey bitti artık geriye dönüş yok sen beni hissetmesende ben seni herzaman hissedeceğim .Belki sana dokunabilecek kadar yakınım , ama gerçekte yıldızlar kadar uzaksın bana.

Yine sensiz bir gün daha bitti ve akşam oldu ben yine senin aşkınla yanıp tutuşuyorum seni görememenin acısını hissediyorum yüreğimin en derin köşesinde bile ve bakışların geliyor yine aklıma o bakışlar ki beni benden alan alev alev yakıp kül eden.

Öyle bir derde düşmüşüm ki ne çaresi var nede bir çözüm yolu sensizliğin acısını taşıyorum hasretinle yaşıyorum ve düşünüyorumda bu kadar hasretin sonu ne olur? ben şu an seni hissedip seni yaşıyorum ama senin dünyanda ne oluyor kim bilir belki şu an yemek yedin yada televizyon izliyosun belkide sevgilinin kollarındasın yok yok buna dayanamam bu benim için çok ağır bir yük .Herşeye dayanırım sensizliğe ebedi yalnızlığa acı çekmeye ama seni bir başkasıyla asla paylaşamam daha buna hazır değil acılı yüreğim.

Seni düşünüyorum şimdi gözlerim yine doldu hıçkırarak ağlamak istiyorum kimsenin bilmediği yalnız benim bildiğim bu aşk çilesinden kurtulmak içimi boşaltmak .TEK İSTEĞİM eğer sen hiçbir zaman benim olmayacaksan seni görmeyeyim hayat yolunda ikimizde farlı dünyalara gidelim ..tesadüfende olsa karşılaşmayalım çünkü seninle her karşılaşmamız beni bitiriyor ölüp ölüp diriliyorum kendimi tükenmiş hissediyorum ayakların altında param parça ezilmiş kalp sancısıyla baş edemiyorum .

Eğer seni görmezsem belki daha az kalbim ağrır.en zoruda güzel gözlüm ne biliyormusun sen bana o kadar yakınsın ki tutabileceğim uzanabileceğim kadar söyle ben nasıl dayanayım şimdi uğrunda gecelerce uyumadığım adını her tarafa en önemliside kalbime kazıdığım canım yanımda duruyor ve ben ona sadece bir yabancı gibi davranamak zorundayım .şu an sana o kadar yakınım ki hemen yanı başımdasın kendimi zor tutuyorum inan kapını çalmamak için of bunu düşünmek bile beni ne kadar çok heycanlandırdı .Acaba ne yapardın beni görünce o güzel gözlerin gülümsermiydi bana yoksa kaşlarını mı çatardın bu ne dercesine..

Seni unutmak için neler yaptığımı bir bilsen inanamazdın aslında başarmak üzereydim ama o bakışın o anı ben nasıl unutayım hayatımın en güzel dakikalarını hiç bitmesin dediğim senin yanında dizlerimin çözüldüğü an.Yine en başa döndüm ve unutma çabalarım sonuçsuz kaldı ve ellerim yine bomboş en başa döndüm.Birazda sen anlasan güzel gözlüm benim kim olduğumu senin için deliye dönen bu yaralı ve suskun yüreği ben ozaman ne yapardım.Ama bu hiçbir zaman olmayacak sen kendi dünyanda yaşamaya devam edeceksin.Ben senin dünyandan bir çıkabilsem eski dünyama dönebilsem .Önceden yalnız ama huzurlu günlerim vardı ya şimdi hem yalnız hem acılı kırık kalp taşıyan biri oldum.

Sen ve sensizlik şimdi ben bu iki acı düşünceyle savaşıyorum . deniz.

Kendinden büyük üç kardeşe sahip olmak çok avantajlı görünüyor değil mi? Hep kıskanılan küçük kardeşsinizdir. Ama aslında bu tamamen yalandır. Eğer duruma küçük kardeş cephesinden bakarsanız ne demek istediğimi anlarsınız.

Küçük kız henüz 5 yaşındaydı. Ağabeylerinin ve ablasının sahip olduğu pek çok ayrıcalığa ve niteliğe henüz sahip değildi. Mesela onlar, kitaplarını kendileri okuyabiliyorlar, istedikleri satırların altlarını, istedikleri kalemle çizebiliyorlar, ezberledikleri şiiri babalarına okumadan önce üzerinde tartışabiliyorlar, sayıları ve yazıları sadece okumakla kalmayıp aynılarını yazabiliyorlardı. Hatta annesi kendi kalemlerini açmaları için onlara izin bile veriyordu. Sanırım en imrendiği özellikleri de buydu. Oysa annesi ne zaman kendini yorgun hissetmesse o zaman ona kitap okuyabiliyor, kitapları çizmesine asla izin verilmiyor, sadece ismini yazabiliyor ama hiçbir şey okuyamıyor, babası kardeşlerinin yaptıklarıyla daha çok ilgileniyordu. Ayrıca ne zaman annesinden kalemtıraşı kullanmak için izin istese "hayır" yanıtı alıyordu. "Tehlikeli ve oyuncak değil" diyordu annesi.

Yaz tatili gelmişti. Kardeşlerinin okuldaki başarıları, babası ve birçok aile büyüğü tarafından, hem övgü dolu sözlerle hem de çeşitli hediyelerle ödüllendirilirken, küçük kız sürekli aynı şeyi duyuyordu. "Bu da büyüyünce aynı kardeşleri gibi olacak" " çok akıllı, çok zeki maşallah". Oysa küçük kız akıl, zeka istemiyordu. Ne olduklarını ve ne işe yaradıklarını bile bilmiyordu. Tek istediği büyümekti.

Sıcak bir yaz gecesiydi. Kardeşleri, yaptıkları yaramazlıklarla anne ve babasını çok üzmüşler ve sonunda televizyon yasağı ile sabaha kadar oda hapsi cezasına layık görülmüşlerdi. Babasının iki kaşının ortasında oluşan çizgiye bakarak, onun çok sinirli olduğunu hissetmişti. Usulca yanaşıp, en sevimli ifadesiyle "babacım ne okuyorsun?" dedi. Babası bulmaca çözüyordu ve kaşları arasındaki çizgi sinirden değil, düşünmekten oluşmuştu. Bulmacanın ne olduğunu öğrenmek istediğinde, babası onu kucağına oturttu ve anlatmaya başladı. Yandaki soruların cevaplarını buluyorsun sonra bulduğun cevapları siyah beyaz kutucuklardan beyaz olanın içine sığdırmaya çalışıyorsun. Kolay gibi görünüyordu. Babası her sorunun cevabını bildiğine göre, bulmacada tek zorlanacağı yer cevapları bu kutulara sığdırmak olacaktı. Bunu babasına söylediğinde onun yüzünde oluşan tebessüm, anlatmaya çalıştığı şey için küçük kızı umutlandırmıştı. "Babacım, ben ne zaman büyüyeceğim? ve ne zaman okula gideceğim?" diye sordu. "Daha çok zaman var" yanıtı onu gerçekten üzmüştü. Sonu gelmez itirazların babasını ikna etmeyeceğini çok iyi bildiğinden farklı bir yol denemeyi tercih etti. "Babacım, şu beyaz kutuya yazdığın -engerek- var ya, bu hangi sorunun cevabı?" dedikten sonra babasının gözlerin içine baktı. Onu da tıpkı kardeşleri gibi takdir etmesini bekliyordu çünkü okuduğunu babasına göstermişti. Babası "bir yılan türü" dedi. Hemen fark edememişti ama küçük kızı orda yazan kelimeyi hatasız okumuştu. Olabilir miydi? Yoksa tesadüf mü?. Kısa bir testin ardından küçük kızının okuyabildiğini ancak henüz yazamadığını anladı ve tıpkı diğer çocuklarına yaptığı gibi ona da övgü dolu sözler söyleyip çok gururlandığını anlattı. Küçük kız gurur nedir bilmiyordu ve babasını ağlattığına göre iyi bir şey mi kötü bir şey mi karar verememişti.

Ertesi gün babası ve küçük kız mahallenin ilk okuluna gittiler. Babası okul müdürüne durumu anlattı. Okulun müdürü, yaptığı testten sonra küçük kızın okula başlayabileceğini söylemişti. Bu güzel haber küçük kızı çok sevindirdi. Artık oda siyah önlük giyip beyaz yakalık takabilecek, hatta tıpkı ablası gibi onunda başının üzerini kocaman beyaz bir kurdele süsleyecekti.

Okulun ilk günü gelmişti. Heyecan doruktaydı. Onu sınıfına getiren annesiydi. Öğretmen boyunun diğer çocuklardan daha kısa olması nedeniyle onun en ön sıraya oturması gerektiğini söylemişti.. Etrafındaki çocukların hemen hepsi annelerinin gitmemesi için ağlayıp bağrışırken, küçük kız annesinin bir an önce gitmesini istiyor ve onu uzaklaştırmaya çalışıyordu. Okulun ilk gününün bile kardeşlerinin sıradan bir okul günüden farklı olmasını istemiyor gibiydi. Sınıftaki çocuklar içinde beden olarak küçük olduğunu biliyor ama yinede kendini oldukça büyük hissediyordu. Diğer çocuklar gibi ağlamıyordu ve tıpkı ablası gibi başının üzerinde kocaman beyaz bir kurdele taşıyordu. Nihayet öğretmenin "veliler dışarı çıksın" uyarısı ile annesi gitmişti. Oda öğretmenini, sıra ve sınıf arkadaşlarını inceleme fırsatı bulmuştu. Pek çoğunun gözleri ağlamaktan şişmişti. Yanında oturan çocuk da tıpkı onun gibi kısa boyluydu. "Sen de mi 5 yaşındasın?" diye sordu yanındakine. "Hayır 7.." cevabı oldukça sinirli gelmişti. Sıra arkadaşı güzel pembe çantasından defterini ve kalemliğini çıkararak sıranın üzerine tıpkı öğretmenin tarif ettiği gibi yerleştirdi. Küçük kız, arkadaşının neler yaptığını dikkatlice inceledikten sonra, hiç kimsenin yardımı olmadan ağabeyinden kalma siyah çantasını yerden aldı. İçindeki kalemliği ve defterini çıkararak tıpkı arkadaşı gibi sıranın üzerine yerleştirdi. Öğretmen henüz açılmamış olan kurşun kalemleri açmalarını söylediğinde içini bir korku sardı. O güne kadar hiç kalemtıraş kullanmasına izin verilmemişti. Yapacağı şeyin doğru olup olmadığını düşünecek zamanı bile yoktu. Öğretmenine doğru yapıp yapmadığını sordu. "Dene, göreceksin" dedi öğretmeni. Kalemi çevirmeye başladığında parlak metal kısmın üzerinde kaleme ait parçalar belirmişti. Çok eğlenceliydi. Kalem gitgide küçülüyordu. Buna son vermek için kalemi kalemtıraşın içinden çıkardı. Gördüğü şey onu gerçekten şaşırtmıştı. Artık kalemin ucunda yazabileceği sivri bir kısım oluşmuştu. Çok heyecan vericiydi. Defterinin ilk sayfasını açtı ve nasıl yazıldığını bildiği tek şey olan ismini kocaman harflerle yazdı. Kalemtıraşı kullanırken çıkan kalem parçalarını annesine göstermek için dikkatlice kalemliğine yerleştirdi. Artık annesi de kalemtıraş kullanabildiği için onunla gurur duyacak ve tıpkı babası gibi ağlayacaktı.

Her gün aynıydı kız için mutsuz ve hüzün dolu... Ta ki onu tanıyıncaya kadar. Sevilmenin keyfine varıp olabildiğince sevinceye kadar. Hayatta olan her şeyin yaşamak için bir amacı olduğunu bunların en yücesininse sevgi olduğunu anlayıncaya kadar...

Sonunda ömrü boyunca aradığı şeyi bulmuştu ; sonunda güvenecek inanacak birisini bulmuştu . Kıza sadece mutluluğu yaşatacak kişiyi bulmuştu. Sanki onunla doğmuş, hayatta ki tüm güzellikleri onunla keşfetmeye başlamıştı. Mutluydu ve mutlu olmaya devam edeceğini sanıyordu. Her geçen gün kızın sevgisini daha da artırıyordu daha çok bağlanmaya başlamıştı, çocuğa, her saniyesini onu düşünerek değerlendiriyordu. Kızın sevgisi ne kadar arttıysa çocuğun ilgisi ise bir o kadar azalıyordu. Halbuki çocuk hiç aklında yoktu kızın hiç düşünmemişti onu sevip onun için canını bile feda etmeyi göze alacağını ama olmuştu işte bunun tek açıklaması vardı o da KADER'di. Kader karşılaştırmıştı onları ve Tanrı istemişti birbirlerini sevmelerini. Onlar ise çaresiz boyun eğmişlerdi bu isteğe ve mutluydular. Ta ki çocuk bu Aşk'a karşı koymaya başlayıncaya kadar

Kız hayatı yeni yeni öğrenmeye başlıyordu. İnsanları yeni yeni tanıyor ve yaşamın acımasızlığını yeni keşfediyordu. Ve tüm bu karmaşanın içinde bulmuştu onu... Sevmişti de hem de sonsuz. Çocuk onun için hayatın karmaşasından kurtulmak için sığınacağı bir liman gibiydi. Onu sonsuza kadar koruyabilecek, en acımasız dalgalara sırf onu koruyabilmek için gözünü kırpmadan göğüs gerebilecekti. Hayat gibi AŞK'ın da acımasız olduğunu bilmiyordu aslında biliyordu ama inanamıyordu bir türlü buna. Birlikte geçirdikleri her dakika kız için hayatının en mutlu zamanlarıydı. Çocuğun yanından ayrılası gelmiyordu. Elini tutması, sarılması , saçlarını karıştırması, kulağına seni çok seviyorum diye fısıldaması kız için tüm Dünya'ya bedeldi.

Halbuki çok çabuk kaptırmıştı kendini çok çabuk kanmıştı yapmamalıydı. Karşısındaki canın ta içi bile olsa bu kadar gözü kapalı güvenmemeliydi. Her şey gibi Aşk'ta büyüsünü yitirirdi çünkü, geride sadece sevgi kalırdı ve oda hiç var olmamışsa bu duygudan geriye sadece anılar kalırdı ve onlarda çok çabuk unutulurdu elbet. Kız sevmişti hem de çok, çocuk ise aşıktı beklide çok, ama anlaşılan sevmemişti çünkü bir kalemde silmişti kızı. Anılarda unutulacaktı er ya da geç, kızın boşalan yerini bir yenisi dolduracak ve kolayca unutturacaktı onu. Ama kız unutamazdı ona bu AŞK"tan miras kalan bir tek anılar değildi SONSUZ SEVGİSİNE birde SONSUZ ÖZLEM eklenmişti artık. Bir başkasına "aşkım" demek "seni çok seviyorum" demek imkansızdı onun için. Artık hayat anılarda anlam kazanıyordu.

Yıllar sonra bir gün karşılaştılar. Çocuğun eli başka bir kadının beline dolanmıştı yanlarında ise küçük bir çocuk BABA diyerek onun paçalarını çekiştiriyordu. Çocuk mutluydu yani öyle gözüküyordu. Kızın tüm umutları sönmüştü. Belki hatasını anlarda geri gelir diye beklediği o, artık başkasına aitti. Biran duraksadı ve düşündü sadık sevgisiyle bağlandığı hayatı birlikte aşacağını onu hep koruyup kollayacağını düşündüğü insan GÜVENDİĞİ İNANDIĞI insan O'muydu. Olamazdı bir yerlerde bir yanlışlık vardı. Çünkü kızın sevdiği çocuk o değildi kız aslında hayattan korkmuş hatıralara sığınmış ve sadece beklemişti Artık gücü kalmamıştı bekleyemezdi. Beklememeliydi zaten anılarda can bulmak istiyordu yaşamının en mutlu dakikalarını bir ömür boyu yaşamak istiyordu. Elini sol göğsünün üstüne YÜREĞİN ATTIĞI YER'e götürdü. Hiç bir şey duyumsamadı. Daha sıkıca bastırdı ve dinledi fakat orada olmasını umduğu yürek başka bir can da atıyordu; çocuğun yüreğinin içinde...

Bu yıllardır böyleydi zaten ne zaman kalp atışlarını dinlemek istese elleri boşlukta kalır duyumsadığı tek şey ise acı olurdu. Bugünden sonra artık dayanamazdı geri dönmek istiyordu anılarına geri dönmek ve düşündü. Gerçekten sevmiş miydi yoksa sadece hayata karşı bir korkumuydu bu bir kere incinen yüreğini bir daha incinir korkusuyla ondan başka kimseye açmamıştı. Ama olsundu hayatında sadece bir kere sevmişti hem de SONSUZ sevmişti. Anılarını düşündü her bir yenisi hatırladıkça yüzünde hafif bir tebessüm oluşuyordu.

Ve o günü hatırladı; terk edildiği o günü yüzündeki tebessümü gözlerindeki yaşlar siliverdi yüreğindeki bir damla mutluluğu ise kıskanç hüzün boğdu, hiçbir şey eskisi gibi değildi OLAMAYACAKTIDA.... Ama kız anılarında mutluydu. Deniz kenarına gitti eskiden korkarak baktığı azgın dalgalar onu ürkütmüyordu artık. Yükselen her bir dalga anılarını getiriyordu kıza.

Esen rüzgar sevdiğinin nefesini, batan güneş ise yitirdiği AŞK'ını hatırlatıyordu. Anılarına kavuşmak istiyordu, denize doğru ilerledi attığı her adımda içine bir sevinç doğuyordu azıcık kalmıştı şu son adımla birlikte mutluluk onu karşılayacaktı. Son adımı da attığı anda çocuk kızın elinden kavradı, sarıldılar yine el ele tutuştular kız ağlıyordu çocuğun ise gözleri dolmuştu sahil boyunca yürüdüler çocuk "Ben de seni bekliyordum AŞKIM nerelerde kaldın" dedi. Kız konuşmadı sadece tebessüm etti ve mutluydu çünkü ANILARINA KAVUŞMUŞTU...

Sevme kapasitesi sadece bencillikleriyle sınırlı olanlar, kendilerini sevebilen insanların onlara yüreklerinde ayırdıkları yer kadar büyüyebilirler.

Kimileri "seviyorum" der terkeder, kimileri sever ama "şartlar gereği" istemeden terkeder; kimileri hiç sevmeden terkeder, kimileri mekan değiştirmeden terkeder, kimileri de Tanri nın ilahi bir kararıyla terkeder. Sonuçta, terkedilenler yürekten sevenlerdir, bu terkedilişin acısını hissedenlerdir. Onun için yalnızlık çekerler. Bununla beraber, aynı çatı altında yaşayıp, çocukları bile olduğu halde birbirini sevmeyen, sevmesini bilemeyen ya da tek taraflı seven insanların dramıyla doludur terkedilmiş hayatlar. Onlar kendilerini sevenleri mekan olarak terketmeksizin gönülden terkederek onlara manevi bir sürgün hayatı yaşatırlar.

Doğruyu söylemek gerekirse, mekan ya da gönül değiştirerek terkedenleri önemli, anlamlı, sevgili, unutulmaz yapan, "onsuz olmaz" yapan hep kendi yüreğimizdir. Bizim gönlümüzde, bu insanlar bizim arzumuz ve sevgimizin gücüyle "büyük" olurlar. Peki, bu insanlar gerçekten bu sevgiye ve ilgiye layık mıdırlar? Onları bizim hayatımızda büyüten, onların üstün insanlık ve kişilik özellikleri midir, yoksa bizim sevgiye, sevgiliye olan özlemimiz ve yalnızlıktan korkumuz, ya da sevdiğimize inandığımız insana bahsettiğimiz ama kendi kendimize yarattığımız bir hava kabarcığının içindeki kelebek ömrü misali yaşanan bir düş dünyası mıdır? Bu insanlar bizim için gerçekten gönüldaş mıdırlar ya da hayatın karmaşasında yolda kazara çarpıştığımız, aynı asansörde beraber mahsur kaldığımız, ya da aynı otobüste beraber yolculuk ettiğimiz, aynı güzergahta binmiş ama bizimkinden farklı bir istasyonda inecek insanlar mıdır? Bizim yaşamdaki görevimizle onlarınki aynı mıdır? Acaba bu insanlar hayatımızdan çıkarken farkında olmadan ya da istemeyerek --- çünkü onlar kendilerini bizim devleştirdiğimizi unuturlar ya da fark etmezler... bize iyilik mi ederler? Önemli olan bu soruları sorabilecek kadar gerçekleri görebilmektir. Tanrı nın insanoğlunun yaşamına "kader" adını verdiğimiz alın yazısını çizerken "adaletsizlik" yaptığını düşünürüz çoğunlukla.. Ama aslında o, bizim hayatımızda, kapasitesi ve özel görevi nedeniyle sadece belli bir zamanda bulunması gereken ve kendisinin kaldıramayacağı bu görevi layıkıyla yapabilecek bir başkasına devretmesi gerektiği ve ötesini hak etmediği gerçeğini bize haykıran, o ilahi bir adalet degil de nedir?

Sevenler ve sevmesini bilenler, sevilmeseler dahi büyümeğe devam ederler. Sevme kapasitesi sadece menfaatleri ve bencillikleriyle sınırlı olanlar, kendilerini sevebilen insanların onlara yüreklerinde ayırdıkları yer kadar büyüyebilirler. Seven insan, sevdikçe İNSANLIK katında yüceleşir, verdikçe büyür, Tanrı katında melekleşir. İşte böyle bir hayat tecrübesi sayesinde DOSTLUK kavramının yüceliğinin ve içindeki sevginin anlamının fark edilmesi fırsatı doğar. İşte o an, insanın iç dünyasındaki Rönesans uyanışıdır. Devrimlerim en anlamlısı, özgürlüğe açılan bayrakların en güzelidir. Dostluk sıradan bir kavram gibi görünmekle beraber, evrenin düzeninde ve yaşamımızda varoluş kadar bir öneme sahiptir. Karşımızdaki insanı olduğu gibi sevebilmemiz için, önce onunla ve inandığı değerlerle dost olmamız gerekiyor. Evrende de bütün cisimler arasında bir kütlesel çekim gücü vardır. Aşkta, karşımızdaki insanı olduğu gibi sevmeyiz aslında, olduğu şekilde göremeyiz çünkü bizim gözümüzde olması gerektiği şekilde görürüz her şeyi; ona olduğu gibi değil, kendi hayal dünyamızda olması gerektiği gibi bakarız. Tıpkı çölde susuzluktan ölüme mahkumken bir vaha görmemiz gibi

Dostlar terk etmez. Ama, aşıklar terkeder. Çünkü aşk, bir sinema filmi gibidir. O filmde oynadığınız rol, film süresince vardır. Bir başka filmde farklı bir rolde olacağınız için, bir önceki rolünüzle ilginiz kalmaz. Dostluk üzerine bir aşk kurabilirsiniz. Ama aşk üzerine dostluk milyonda birdir. O tür bir aşkın temelinde az oranda bulunan başka duygularla karışmış olmakla beraber, dostluk duygusu baskın miktardadır mutlaka. Aşk, sevgi başta olmak üzere her türlü duygunun karışık bir şekilde bir araya geldiği bir manevi yoğunluk olarak çıkar karşınıza. Bu yüzden, aşkın barometresindeki ibrenin sevgiyle nefret, coşkuyla öfke, iyiyle kötü, ruhla beden arasında gidip gelmesine hiç şaşmamak gerekir. Size "Bu insana neden aşıksınız?" diye sorulsa, genellikle vereceğiniz cevaba kendinizden başka kimse anlam veremeyecektir. Hatta sizin bile çoğunlukla kendi cevabınıza anlam vermekte zorluk çekme olasılığınız çok yüksektir. Çünkü böylesine karmaşık yapılı bir duygunun sizce anlamı ya da derinliği değil, sadece varolması, bir morfin gibi sizi yalnızlık denen başka bir karmaşık duygunun zindanından mümkün olduğu kadar uzun bir süre için almasıdır önemli olan. Oysa ki, çok derin bir dostlukla bağlandığınız bir insana olan sevginizi anlatmak için fazla zorlanmazsınız. Davranış ve tavırlarınızla anlatırsınız sevginizi, ona verdiğiniz değeri Söylenecek çok şey vardır, ama sözlerin yerini bakışlar, davranışlar ve sadece sizin ikinizin konuşabildiği bir dil alır. Yıllar sonra bile, yine o kaldığınız yerden başlayabilirsiniz sohbetinize. Aşktaysa, insanlar birbiriyle bir daha o ayni dili konuşamazlar; ne kaldıkları yeri hatırlarlar ne de ne söyleyeceklerini. Çünkü aşk dinamik bir yapıdır, belli bir yoğunluk derecesinde ve etkileşim kıvamında olmak zorundadır. Duygunun olumlu ya da olumsuz olmasına bakmaksızın yoğunluk açısından üst düzeyde olması gerekir. Hangi insanoğlu nasıl bir insanüstü enerjiyle böyle bir duyguyu sürekli aynı düzeyde tutabilir ki?

Dostlukta, sevilmemek ya da kaybetmek korkusuyla karşınızdaki tarafından bir anda terkedilmeniz söz konusu değildir. Aksine, onu siz terk ettiğinizde, o da sizi zamanla terkedecektir; bazen de hic terketmeyecek ama hafızasının ve kalbinin derinliklerinde bir yere gömecektir. Onu kolayca bulamazsınız ama kolayca kaybedemezsiniz de. Aşka gelince, o, hizla girer hayatınıza ve ayrılması da o kadar anlıktır. Ama insan olarak hayatınız o hızla değişen duygu yoğunluk ibresine ayak uyduramadığı için sizi hazırlıksız yakalar ve hasta eder. İşte, o yüzden aşk virüsünün bulaştığı beden hastalığın ilerlemesiyle normal işleyişinin dışına çıkar. Beyinle kalp arasındaki kan dolaşımı ve sinir iletişim ağı farklı bir şekilde çalışmaya başlar, haberleşme ve ulaşım yavaşlar; hatta, işlemez hale gelir. Duygulu ve duyarlı bir insansanız çabuk etkilenir, çabuk yenik düşersiniz. Ancak güçlü bir irade ve sağlam bir kişilik sahibiyseniz, gerekli iyi beslenme ve bakımla kendinize gelir, bir daha da kolay kolay hastalanmayabilirsiniz. Çünkü artık bağışıklık kazanmış olursunuz. Dostluk, aslında aşk denen virüsün yatağa düşürdüğü insanı ayağa kaldıracak tek ve en güçlü serumdur. Ne tıp ilmi, ne de diğer ilimler, etkisi daha güçlü alternatif bir ilacı henüz bulabilmiş değildirler.

Dostlukta fiziki bir beraberlik ya da belli bir mekan olması gerekmez. Buna rağmen, çok yoğun bir birliktelik sözkonusudur... Gönül ve düşünce birliği dostları asktan öte bir duygu boyutunda yasatır birlikteliği. Ortak olan o kadar çok şey vardır ki... Belki aynı sokakta beraber yürümezsiniz, ama aynı ruh hali ve düşünceyle adımlarınızı beraber atarsınız. Yalnız olmadığınızı bilir, kendinizden emin olarak korkusuzca yürürsünüz o, yürümeğe çekindiğiniz yolları.

Dostluk, gecelerin en alaca olduğu karanlıklarda bile bazen bir Ay ışığı, bazen de bir Kutup Yıldız'ının parıltısı olarak çıkar karşınıza. Bilirsiniz ki gökyüzünün en acımasız olduğu, karanlığın hiç gitmek istemediği zamanlarda bile bir yolunu bulup çıkar gelir bulutlar arasından. Bilirsiniz ki, o muhakkak gelecektir ve size umut verecektir, yola devam etmeniz için. Oysa, aşk, bir Kuyruklu Yıldız gibidir. Gelip geçiverir gözünüzün önünden. Dilek tutmağa bile fırsatınız olmaz. Kırk yılda bir gelir. Ne zaman ne amaçla geldiği de belli olmaz. Onu Kutup Yıldız'ından ya da Ay'dan daha çok arzularsınız, çünkü hiç sizin olmamıştır. Aslında, Kuyruklu Yıldız sadece sizin hayal dünyanızda yaşayan bir cansız oluşum. Gökyüzünde hayatınızın atmosferinden geçerken aşırı ısınmayla ateş topu haline gelmiş bir Göktaşıyla Kuyruklu Yıldız arasında hiç bir fark yoktur temelde. Kuyruklu Yıldız, sevmediği için terkeder; Göktaşıysa başka çaresi kalmadığı ve zayıf karakterli olduğu için düşer hayatınıza. Küçük olanları, küçük bir yarayla atlatırsınız ama kütlece büyük olanların hasarı daha fazla olur. Dostluk, sabahları Güneş, geceleri de ya Ay ya da Kutup Yıldızı olarak dünyanızı aydınlatır Sizi karanlıklardan ve kışın acımasız soğuğundan koruyan hep odur Farkına bile varmazsınız onsuz yaşamın ne kadar zor ve cehennem azabı olduğunu.

Öyleyse, milyon yılda bir gelip şöyle bir yanınızdan geçecek diye beklediğiniz Kuyruklu Yıldız'a ümit bağlamak ve yaşamınızı karanlığa gömmek yerine, gecelerinizin güneşi yanı başınızdaki Ay'ı, en karanlık ormanda bile size doğru yolu gösteren, bilge Kutup Yıldızını ve varlığıyla sizin ve çevrenizdeki bütün güzelliklerin yaşam kaynağı olan ve etrafında sizin gibi nicelerinin deli divane olduğu Güneş'e neden gönül vermediğinizi merak ediyorum. Elinize, teleskopla gökyüzüne bakma fırsatı geçtiğinde, zamanınızı ve emeğinizi Halley Kuyruklu Yıldızını beklemeğe ya da kovalamağa harcamak yerine, yaşamınızda bu kadar önemli yeri olan Güneş'e, Ay'a ve Kutup Yıldız'ına ayırsanız, hem kendi yaşamınıza, hem de size yüreklerini açanlara haksızlık etmemiş olacaksınız. Tanrı'nın bir mucizevi lütfu olan dostluk, bir insanın kendisine ve insanlığa sunabileceği en anlamlı ve eşsiz bir armağandır. Sizi gönülden seven ve değer veren bir insan, böyle bir armağandan başka ne isteyebilir ki? Öyleyse, yeni bir yıla başlarken sevdiklerinize vereceğiniz en güzel armağanın parayla satılmadığını anlamışsınızdır ve zengin olmanıza de gerek yoktur... Yeterki kalbinizin sesini dinleyin