Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine
Edebiyat (Hikaye-Öykü) tarafından Sosyal Bilimler'de yazılan bir grup blogu
  • Konu

    172
  • Comment

    1
  • görüntüleme

    13.678

Bu bloğa katkıda bulunanlar

Bu Blog Hakkında

Edebiyat eseri, bir dil ürünü olan yazılı ve sözlü eserlerin tümü. Edebiyat (Hikaye-Öykü); Beğendiğiniz yada kendinizin yazmış olduğu kısa hikayelerinizi ekleyebilirsiniz. Yaşanmış ya da yaşanabilecek şekilde tasarlanmış olayları kişilere bağlı olarak belli bir yer ve zaman içinde anlatan eserlere hikaye denir.

Entries in this blog

IŞIK

Uzaklarda küçük bir kasabada genç bir adam kendi işini kurdu bu, iki caddenin köşesinde bir perakendeciydi Adam dürüst ve dost canlısıydı, insanlar onu seviyorlardı. Ondan alış veriş yapıyorlar ve arkadaşlarına tavsiye ediyorlardı. Adam kısa süre içinde bir dükkandan , Amerika'nın bir ucundan diğerine uzanan bir zincir yarattı.

Bir gün hastalanıp hastaneye kaldırıldı. Doktorlar az zamanı kalmış olabileceğinden endişe ediyorlardı..

Üç yetişkin çocuğunu yanına çağırdı ve onlara bir görev verdi: içinizden biri yıllar boyu uğraşarak kurduğum şirketimin başına geçecek. Hanginizin bunu hak etiğine karar vermek için, her birinize birer dolar vereceğim

Şimdi gidip bu birer dolarla ne alabiliyorsanız alacaksınız, ama bu akşam geri döndüğünüzde paranızla aldığınız şey hastane odamı bir uçtan bir uca doldurmalı.; Çocuklar bu başarılı şirketi yönetme fırsatı karşısında heyecana kapıldılar. Üçü de şehre gidip parasını harcadı.

Akşam geri döndüklerinde babaları sordu:

"Birinci, çocuğum ,bir dolarla ne yaptın ?"

Çocuk cevap verdi "Arkadaşımın çiftliğine gittim, bir dolarımı verdim ve iki balya saman aldım. Sonra odadan dışarı çıktı ,saman balyalarını getirdi ,açtı ve havaya savurmaya başladı. Oda bir anda samanlarla dolmuştu.

Ama biraz sonra samanların tamamı yere indi ancak babanın söylediği gibi odayı bir uçtan öbür uca dolduramadı.

Adam sordu: "Peki ikinci çocuğum ,sen paranla ne yaptın?."

Yorgancıya gittim .İki tane yastık aldım ." Bunu söyleyen çocuk ,yastıkları içeri getirdi ,açtı ve tüyleri bütün odaya dağıttı. Zaman içinde bütün tüyler yere düştü, böylece oda yine dolmamıştı.

"Sen üçüncü çocuğum, sen paranı ne yaptın?." diye sordu adam .

Dolarımı cebime koyup senin yıllar önceki dükkanın gibi bir dükkana gittim. Dükkanın sahibine parayı verdim ve bozmasını istedim .Dolarımın 90 centini şehrimizdeki iki yardım kurumuna bağışladım. Böylece bir onluğum kaldı. Bununla iki şey aldım."

Çocuk elini cebine atıp bir kibrit kutusu ve bir mum çıkardı. Işığı kapatıp mumu yakınca oda mumun yaydığı ışıkla dolmuştu. Oda samanla veya tüyle değil, bir uçtan öbür uca ışıkla dolmuştu.

Baba memnundu "Çok iyi oğlum .Bu şirketin başına sen geçeceksin, çünkü yaşam hakkında çok önemli bir şeyi , ışığını yaymayı biliyorsun. Bu çok güzel

Git. Yüzüme öyle bakma git. Hiç durma, bir gidenin bir daha asla giremeyeceğini kapı orada git. Hiçbir şey açıklamak zorunda değilsin. Giderken söyleyecek şey bulamaz insanlar. Sen bahanelerin arkasına sığınanlardan olma, git ...

(Oysa daha doyamadım sana. Kokunun yeterince çekmedim içime

Yapacağımız ne çok şey vardı. Neler planlamıştık. Şimdi ben ne yapacağım ben? Nasıl duracağım ayakta? Kal.. dersem kalır mısın yar? Nasıl istiyorum

Yalan bile olsa... Bu gidiş sadece zorunluluktan, bekle beni döneceğim... demeni)

Her aşk biter, sen de git. Hem zaten biteceği daha baştan belli bir aşktı bizimkisi. Sen gitmesen belli ki bir gün ben gidecektim. Herkes kendi tercihini yaşar ve sen tercihini yaptın. Rahat ol, git. Aklın kalmasın burada. Dramatik vedaların kahramanları olmayalım git.

(Benim aklım sende kalacak. Sadece aklım değil yüreğim de... Bitmezdi bizim aşkımız. Asla terk etmezdim seni. Benliğimi, varlığımı, hayatımı adamıştım ben bu aşka. Beni tercih etmeni isterdim, benimle yaşamanı isterdim.

Şimdi kimi ya da neyi seçtiğinin ne önemi var artık? Ağlayacağım ardından, kahretsin ağlayacağım.

İstersen dost olabiliriz, haberleşiriz birbirimizle. Mutlu olmanı isterim.

Sen mutluluğu hak eden bir insansın. Elbette bende mutlu olacağım merak etme, git. Hayatımızda başkaları girecek ve biz belki de birlikte yaşadıklarımızı bir

süre sonra hatırlayamayacağız bile, git. Hangi yara kabuk bağlamamış ki bugüne kadar? Hangi ateş sönmemiş ki? Yapman gerekeni yap, git

(Sensiz mutlu olabilir miyim be yar? Unutulabilir misin bu kadar kolay? Yaşadığımız onca şeyi silebilir miyim? Mümkün değil, seni içimden çıkartıp atmam mümkün değil. Biliyorum hiçbir ilaç iyileştirmeyecek senin açtığın yarayı. Senin yaktığın sevda ateşi hiçbir zaman sönmeyecek. Senin mutlu olmanı istediğimde de yalan. Mutlu olma yar, benim gibi sen de mutlu olma. Belki o zaman, yeniden dönersin bana)

Haydi zaman geçiyor artık, git. Hem neden suratın asık? Sevinmelisin gittiğine. Aslında sana teşekkür etmeliyim. Beni bu aşkın yükünü taşımaktan kurtardığın için. Rahatladım biliyor musun? Bende kalan birkaç para eşyanı da gönderirim ardından. Fırsat buldukça ararım seni, haydi git...

(Gitme benim güzel sevdalım, gitme. Beni bu aptal dünyada bir başıma bırakıp gitme. Gidip de yüreğimi öldürme. İçim acıyor, kalbim sıkışıyor. Ben asıl sensizliğin yükünü taşıyamam gitme. Ne olur, gitme...)

Çoğu zaman pek çok şeyi çocuklardan öğreniriz.

Bir sure önce, bir arkadaşım, 3 yasındaki kızını, bir rulo altın renkli kaplama kağıdını ziyan ettiği için cezalandırmıştı. Durumları iyi değildi ve kızının kağıtları, ağacın altına koyacağı bir kutuyu süslemeye harcaması onu çok sinirlendirmişti.

Buna rağmen, küçük kız, ertesi sabah hediyeyi babasına getirdi ve "Bu senin için babacığım" dedi. Arkadaşım, gösterdiği tepki için kendini suçlu hissetti, ama kutunun bos olduğunu görünce için için sinirlenmekten de kendini alamadı.

Kızına bağırdı:

"Birine bir hediye verdiğin zaman içinin dolu olması gerektiğini bilmiyor musun?"

Küçük kız babasına yaşlı gözlerle baktı ve şöyle dedi:

"Ama babacığım, kutu bos değil ki. Ben kutunun içine öpücüklerimi üflemiştim. Hepsi senin için babacığım."

Babanın içi paramparça olmuştu. Kızını kucakladı ve onu affetmesi için yalvardı.

Arkadaşım bu altın renkli kutuyu yatağının bas ucunda yıllarca sakladığını anlattı bana. Ne zaman cesaretini kaybetse, kutunun içinden hayali bir öpücük çıkarıyor ve onu oraya koyan çocuğunun sevgisini hatırlıyordu.

Gerçek anlamda bakmak gerekirse, her birimiz arkadaşlarımız ve ailelerimiz tarafından bize sunulan karşılıksız sevgi ve öpücüklerle dolu altın renkli kutulara sahibiz. Dünyada sahip olabileceğimiz daha değerli bir şey olamaz...

BASTON

Baston deyince,aklıma hep Devrek bastonu gelir.

Ahlat-Iğdır bastonu da kalitelidir.

kızılcık ağacının dallarından yapılanı pek kaliteymiş.

Hele bir de sanatını o kızılcık dalına işlersen sapına kobra, aslan başı, hatta keçi ayağı bile takabilirsen. Ustasının maharetine göre paha biçilmez hale gelir.

Aslında bastonun kalitesi, vücuduna destek verdiği dedenin, ninenin, hele hele özürlü insanın yanında ister kızılcıktan isterse kavak dalından olmasının bir hikmeti yoktur.

Benim bastonumun maddi değeri yok ama beni hayata bağlaması, vücudumu taşıması Yere sağlam basmak için üçüncü ayak olmasının çok büyük değeri vardır.

Ben ona gönülden bağlıyım, nereye gitsem benimle gelir.

Misafirliğe gitsem de baş köşeye onu koyarım.

Gece yatağımın baş ucunda yeri vardır.

Üç sene önce senden kurtulacağım artık dedim.

Mahsun mahsun bir köşeye kıvrılıp, yüzüme baktı.

Ahı tutmuş olacak ki ! ameliyat olmama rağmen yine ona muhtaç oldum.

İşte ondan sonra sevgili bastonumun değerini bir kat daha anladım.

Benim nezdimde maddi değeri değil, manevi değeri dünyalara bedeldir.

Seni çok seviyorum. Benim canım bastonum.

Ben senden ayrılamam.

Ankilosazan

Bir zamanlar Afrika´´daki bir ülkede hüküm süren

bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte

büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde

götürürdü.

Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. İster kendi başına gelsin

ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep aynı

şeyi söylerdi:

"Bunda da bir hayır var!"

Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri

dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı muhtemelen

tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken

tüfeği geriye doğru patladı ve kralın başparmağı koptu. Durumu gören

arkadaşı her zamanki sözünü söyledi:

"Bunda da bir hayır var!"

Kral acı ve öfkeyle bağırdı:

"Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu?"

Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı.

Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak

durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. Yamyamlar

onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. Ellerini, ayaklarını

bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına

diktikleri direklere bağladılar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki,

kralın başparmağının olmadığını farkettiler. Bu kabile, batıl inançları

nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insanı

yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı. Bu

korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip

yediler.

Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini

anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman

oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından

geçenleri bir bir anlattı.

"Haklıymışsın!" dedi.

"Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İşte bu yüzden, seni

bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum.Yaptığım çok haksız

ve kötü bir şeydi."

"Hayır" diye karşılık verdi arkadaşı.

"Bunda da bir hayır var."

"Ne diyorsun Allah aşkına?" diye hayretle bağırdı kral.

"Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir."

"Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil

mi? Ve sonrasını düşünsene!!!..."

Bıraktım her şeyi artık ! ne işitiyor nede cevap verebiliyorum..

Takatim kalmadı! Kalakaldı terminalde ey deli bu genç gönlüm..

Gelmiyor 23 numaralı sevgi otobüsü.. yaş yirmi iken bak oldu kırkdört ve ben halen bekliyorum, elimde bir küçük valizim vardı, onu da almıyorum, ağırlık yapmasın, beni götürün yeter!..

Ne umutlarla, ne hayallerle hazırlamıştım valizimi.. adına yazdığım şiirleri, uğruna kırdığım kalpleri koymuştum içine, birde en sevdiğin.. hani içi fındık bahçesi.. dışıysa senin gibi tatlı, çikolata..

Sayamadım kaç mevsim devretti birer birer, yaş yirmi iken oldu elli.. ben yoruldum be gülüm, sen sayıver olur mu!

Hayat bu yalnız çekilmiyor! ateş isteme bahanesiyle iki dost edindim..

Onlarda benim gibi bekler olmuşlar..Hallerini, keyiflerini sorar isen yaş yirmi iken onlar da altmış demiş..Olmasalardı ben ne yapardım? be gülüm.. kime yanar, kimden yanardım..

Saat yine 23.00'ı gösteriyor. benim gözler yine dolar oldu. Bir damla, iki damla derken yine dolduruyorum bir bardağı, denizler kurusada balıklar ölmez diyor kendimi avutuyorum..

Ey sevgili, hayatımın perisi.. bugün 23 Ağustos senin doğum günün..

Ufukta bir otobüs gördüm şimdi, beş dakikaya kalmaz belirir yanımda..

Dostlarım ayaklandı..

bu..

bu olsa gerek..

Evet sevgili 23 numaralı otobüs bu ! tam karşımda duruyor, kocaman, ucu bucu görünmüyor..

Sarılıyorum dostlarıma. Tamda üç kişilik yer var, diyor kaptan..

Hadi kalbim diyorum önce sen bin, en yorgunumuz, yaşlımız sensin. Hasret atılıyor 'hayır' ben diyor..

-Elli sene yandım, sigaranı benimle yaktın..

Küçük bir nezaket istiyor..

En son ben biniyorum sultanım.. Herkes beyazlara bürünmüş benim gibi, biner binmez hareket ediyor otobüs

şoförü yok !

Ve o an anlıyorum.. Ben ebediyete gidiyorum.. Tam sana kavuşacağım derken ferdaya..

ilk günkü sevgimle ismine gidiyorum..

Her şeyi istersin benimde olsa dersin ama bilmezmisin ki bu isteklerin her zaman içinde kalacak hiçbir zaman gerçekleşmeyecek. Sonunu bildiğin bir kitabı okuyorsun defalarca okuyup bitirip tekrar başa dönüyorsun.

Herşeyi istersin benimde olsa dersin ama bilmezmisin ki bu isteklerin her zaman içinde kalacak hiçbir zaman gerçekleşmeyecek. Sonunu bildiğin bir kitabı okuyorsun defalarca okuyup bitirip tekrar başa dönüyorsun.

İçindeki denizde boğulursun çığlık atıyorsun sesini yalnızca senin duyabildiğin her hücrenle acını yaşıyorsun ve en kötüsü de bu acıyı ölürcesine yaşarken etrafına hiçbir şey belli etmemek için mutluluk oyunları oynuyorsun.

Artık hiçbir şeye inancın kalmamıştır tümüyle bitirmişsindir umutlarını karamsar yalnızlığın ve sen vardırsın umutlarının yerine. Herşeyden herkesten nefret edersin elinde olmadan onlar senin için bir hiçtir.

Bazen günlerce hiçbirşey düşünmezsin adeta kafan bomboş olur ve aslında bu iyidir seni rahatlatır en azından bir süreliğine unutursun yalancı dünyayı. Ama bir zaman gelirki acı gerçekler bir anda sarar vucudunun her yanını o an ölmek istersin kaçmak acılarından seni üzen herşeyden. Ama cesaretin yoktur en son darbeyi indirmeye .

Sevgi neydi acaba? Bunu bilmiyordum anlamını çözemiyordum birini düşünmekmiydi? kendinden çok onumu sevmekti gündüzünde gecende onumu yaşamaktı dokunmakmıydı sevgiyle yüreğinin en uç noktasına. Bilmiyordum ve anlamaya da çalışmıyordum artık sevgiyi anlamanın benim için geç olduğunu düşünüyordum… geçmişe gittiğimde her şeyin ne kadar da boş olduğunu görüyordum ve geleceğimi düşündüğümde yine anlamsız ve boş dünyama devam edeceğimi değişen hiçbişeyin olmayacağını gördüğümde bedenim sarsılıyordu düşüncem donuyordu.

Çocuk olmak vardı şimdi gamsız oyunlar peşinde koşan geçmiş gelecek kaygısı olmayan sadece oyun düşünmek ne çok isterdim. Hayattan anladığım tekşey şu oldu..;

Her zaman yalnızsın ve hep yalnız olucaksın....deniz.

                                                                                                            06.01.2007

 

 

Daha henüz 18 yaşındaydı, ama hayatının sonundaydı. Tedavisi mümkün olmayan ölümcül bir kansere yakalanmıştı. Kahır içinde eve kapamıştı kendini.. Sokağa çıkmıyordu. Annesi.. Bir de kendisi.. O kadardı bütün hayatı..

Bir gün fena halde sıkıldı, dayanamadı, attı kendini sokağa..

Bir yığın vitrinin önünden geçti.. Tam bir CD satan dükkanı da geride bırakmıştı ki, bir an durdu. Geri döndü, kapıdan içeri, gözüne hayal meyal takılan genç kıza bir daha baktı. Kendi yaşlarında harika bir genç kızdı tezgahtar..

Hani ilk bakışta aşk derler ya, öyle takılıp kalmıştı işte.. İçeri girdi..

Kız gülümseyerek koştu ona.. "Size nasıl yardım edebilirim" diye..

Nasıl bir gülümsemeydi o.. Hemen oracıkta sarılıp öpmek istedi kızı..

Kekeledi, geveledi, sonra "Evet" diyebildi.. Rast gele bir plağı işaret ederek.. "Evet.. Şu CD'yi bana sarar mısınız?.."

Kız CD'yi aldı, içeri gitti. Az sonra paket edilmiş geri geldi.

Aldı paketi, çıktı dükkandan, evine döndü, açmadan dolabına attı..

Ertesi sabah gene gitti aynı dükkana.. Gene bir CD gösterdi kıza, sardırdı, aldı eve getirdi, attı paketi dolaba, gene açmadan.. Günler hep alınıp sardırılan CD'lerle geçti.. Kıza açılmaya bir türlü cesaret edemiyordu. Annesine açıldı sonunda..

Annesi "Git konuş oğlum, ne var bunda" dedi..

Ertesi sabah bütün cesaretini topladı. Erkenden dükkana gitti. Bir CD seçti. Kız gülerek aldı plağı. Arkaya gitti, paketlemeye.

Kız içerdeyken bir kağıda "Sizinle bir gece çıkabilir miyiz" diye yazdı, altına telefon numarasını ekledi, notu kasanın yanına koydu gizlice.. Sonra paketini alıp kaçtı gene dükkandan..

İki gün sonra evin telefonu çaldı.. Anne açtı telefonu.. CD Dükkanındaki tezgahtar kızdı arayan.. Delikanlıyı istedi.. Notunu yeni bulmuştu da..

Anne ağlıyordu.. "Duymadınız mı" dedi.. "Dün kaybettik oğlumu.."

Cenazeden birkaç gün sonra, anne oğlunun odasına girebildi sonunda.. Ortalığa çeki düzen vermeliydi. Dolabı açtı.. Oraya atılmış bir yığın açılmamış paket gördü..

Paketleri aldı, oğlunun yatağına oturdu ve bir tanesini açtı..

İçinde bir CD vardı, bir de minik not..

"Merhaba.. Sizi öyle tatlı buldum ki.. Daha yakından tanımak istiyorum.. Bir akşam birlikte çıkalım mı.. Sevgiler.. Jacelyn!."

Susmayı öğreniyor bu yürek

Yine bir gece ve yine baş başayım kendimle, işte yine seni bulup

kaybettiğim yerdeyim.

İnsanın bir şeylere karar vermesi ne kadar zor; ya seni içime gömmeli ya da artık içimden söküp atmalıyım. Ama her ne olursa olsun susmalıyım. Hangisi daha zor, hangisi daha acı? Gerçekten gitmeli miydin, yoksa yanımda kalıp savaşmalı mıydın?...

Bir yol arıyorum kendime, bulduğum tüm yollarsa sana çıkıyor

Kapanmalı artık gözlerim. Sonsuz bir karanlıkta tek başıma yürümeye devam etmeliyim uçsuz bucaksız yollarda...

Yürümeliyim ardıma bile bakmadan, yürümeliyim parçalayarak uğrunda ölebileceğim değerleri ve sevgileri, yok ederek yaşadığım tüm zamanları...

Nasılda acımasız zaman. Nasıl da yüceltmiştim seni gözümde. Tutup kendi

ellerimle koymuştum en yükseğe, sonra keyifle izlemiştim yüceliğini. Ama

yine ben bitirmeliyim. Tutup kollarından indirmeliyim olduğun yerden. Ya da seni ölene kadar yaşatmalıyım taş kalpli dediğin yüreğimde.....

Ne kadar zor bir karar Hiç bu kadar zorlanmamıştı zonkluyan beynim..

Bir yanım: "Bir daha kimse, hiç kimse onun kadar çok sevilmeyecek", derken, bir yanım sakin, sessiz...

Zaman geçiyor, yüreğim acıyor. Kapanmıyor yaralarım..

Tükenirken ben, aklımda bir tek sen varsın...

Görüyor musun, yine konuşuyorum ama sessizce....

Susmayı öğreniyor yüreğim..

Ama ben kararımı verdim...

Seninle olduğum zamanları düşünmek bile bana mutlulukların en büyüğünü yaşatıyor..

Seni ne çok seviyormuşum... Söküp atamıyorum düşünlerimden...

Bir zamanlar gökyüzünde birbirlerini gerçekten çok seven bir bulutla yıldız varmış...Bulut bulut gökyüzünün en şeker, en pembe bulutu, yıldızsa; en parlak, umudu en çok yansıtan yıldızıymış...

Gökyüzündeki her varlık onların sevgisi kıskanırmış. Tatlu bir kıskkançlıkmış tabii ki onların ki... Ama biri varmış ki, bulut ve yıldızın ayrılmalarını yürekten istiyormuş. Hem de yıldızın en yakın arkadaşı olmasına rağmen...

Bulut biraz safmış, kimseyi kıramazmış... Yıldızsa 'bulut' u için elinden gelen herşeyi yapabilir, herkese meydan okuyabilirmiş... Zaten onun için bir bulutu bir de çok sevdiği dostu peri varmış... Nereden bilebilirdi ki, perinin bir gün bunların hepsini yıldızla bulutun ayrılmaları için kullanacağını?...

Bir gün nazar değmiş, buluyla yıldıza... Hiç yoktan bir sebepten tartışmışlar. Bulut, çekip gitmiş, hatalı olmasına rağmen...Yıldızsa "Nasılsa bulutum beni seviyor, dönecektir." diye düşünmüş. Fakat hiç bir şey beklediği gibi gitmemiş. Ve bulut dönmemiş...Kim bilir, belki de cesaret edememiştir dönmeye bilinmez. Ama tek bir gerçek vardı ki : O da ikisinin de çok üzgün olduklarıydı...

Gökyüzündeki iyilik mekekleri bile ağlamışlar onların durumlarına ama ne fayda...

Ertesi gün yıldız olanları en yakın dostu periye anlatmış. Periyse göstermelik bir hüzne bürünmüş... Çünkü eline büyük bir fırsat geçmişti. Artık hayatı boyunca kıskandığı kişiye karşı kozları vardı elinde... O kişi, en yakın dostu yıldız olmasına rağmen kullanacaktı kozlarını... Hem de büyük bir zevkle...

Bulutun yanına gitti ve yıldızın artık onu sevmediğini söyledi. Bulutsa üzüldü, boynunu bıraktı, ama elinden hiç bir şey gelmeyeceğini düşündü... Çünkü yıldız inatçıydı...Bir kere olmaz dediyse, bir daha olur demezdi. Peri de bulutun bu üzgün durumundan yararlanıp, ona olan sevgisini itiraf etti... Bulut da kimseyi kıramadığı için perinin, yıldızın yerine geçmesine izin verdi...

Yıldız, günlerce bulutun dönmesini, ondan af dilemesini bekledi. Ama bulut gelmedi. Bir gün yıldız, bulutun yanına gidip, konuşmaya karar verdi. Gece yola çıktı...

Bulut, dostu, sandığı periyle birlikte ayda eleleydi... Melekler dayanamayıp, tüm olan biteni anlattılar yıldıza... Yıldız, çok üzüldü ve çaresiz döndü arkasına ve gitti... Ve yavaş yavaş sönmeye başladı.

O günden sonra yıldız söndü, ışık veremez oldu... Bulutsa artık ne o kadar pembe, ne de o kadar kadifeydi...

Yıldız, ilk zamanlar her şeyden vazgeçti, hayata küstü... Ama kolay pes etmedi...Kısa bir süre sonra hayatıyla ilgili o önemli kararı verdi...

O güne kadar hiç görmediği güneşin yanına gidecekti ve biraz daha ışık isteyecekti ondan... Çok geçmeden daha önce hiç görmediği güneşin yanına gitti... Ondan yansıtması için biraz daha ışık istedi... Güneş ışık yerine sevgisini verdi yıldıza...

O gün bu gündür yıldız, dünyaya güneşin sevgisini yansıtır... Bulutsa; hep gözyaşlarını akıtır dünyaya... Bir de yüreğinde kopan fırtınaları...

Kendinden büyük üç kardeşe sahip olmak çok avantajlı görünüyor değil mi? Hep kıskanılan küçük kardeşsinizdir. Ama aslında bu tamamen yalandır. Eğer duruma küçük kardeş cephesinden bakarsanız ne demek istediğimi anlarsınız.

Küçük kız henüz 5 yaşındaydı. Ağabeylerinin ve ablasının sahip olduğu pek çok ayrıcalığa ve niteliğe henüz sahip değildi. Mesela onlar, kitaplarını kendileri okuyabiliyorlar, istedikleri satırların altlarını, istedikleri kalemle çizebiliyorlar, ezberledikleri şiiri babalarına okumadan önce üzerinde tartışabiliyorlar, sayıları ve yazıları sadece okumakla kalmayıp aynılarını yazabiliyorlardı. Hatta annesi kendi kalemlerini açmaları için onlara izin bile veriyordu. Sanırım en imrendiği özellikleri de buydu. Oysa annesi ne zaman kendini yorgun hissetmesse o zaman ona kitap okuyabiliyor, kitapları çizmesine asla izin verilmiyor, sadece ismini yazabiliyor ama hiçbir şey okuyamıyor, babası kardeşlerinin yaptıklarıyla daha çok ilgileniyordu. Ayrıca ne zaman annesinden kalemtıraşı kullanmak için izin istese "hayır" yanıtı alıyordu. "Tehlikeli ve oyuncak değil" diyordu annesi.

Yaz tatili gelmişti. Kardeşlerinin okuldaki başarıları, babası ve birçok aile büyüğü tarafından, hem övgü dolu sözlerle hem de çeşitli hediyelerle ödüllendirilirken, küçük kız sürekli aynı şeyi duyuyordu. "Bu da büyüyünce aynı kardeşleri gibi olacak" " çok akıllı, çok zeki maşallah". Oysa küçük kız akıl, zeka istemiyordu. Ne olduklarını ve ne işe yaradıklarını bile bilmiyordu. Tek istediği büyümekti.

Sıcak bir yaz gecesiydi. Kardeşleri, yaptıkları yaramazlıklarla anne ve babasını çok üzmüşler ve sonunda televizyon yasağı ile sabaha kadar oda hapsi cezasına layık görülmüşlerdi. Babasının iki kaşının ortasında oluşan çizgiye bakarak, onun çok sinirli olduğunu hissetmişti. Usulca yanaşıp, en sevimli ifadesiyle "babacım ne okuyorsun?" dedi. Babası bulmaca çözüyordu ve kaşları arasındaki çizgi sinirden değil, düşünmekten oluşmuştu. Bulmacanın ne olduğunu öğrenmek istediğinde, babası onu kucağına oturttu ve anlatmaya başladı. Yandaki soruların cevaplarını buluyorsun sonra bulduğun cevapları siyah beyaz kutucuklardan beyaz olanın içine sığdırmaya çalışıyorsun. Kolay gibi görünüyordu. Babası her sorunun cevabını bildiğine göre, bulmacada tek zorlanacağı yer cevapları bu kutulara sığdırmak olacaktı. Bunu babasına söylediğinde onun yüzünde oluşan tebessüm, anlatmaya çalıştığı şey için küçük kızı umutlandırmıştı. "Babacım, ben ne zaman büyüyeceğim? ve ne zaman okula gideceğim?" diye sordu. "Daha çok zaman var" yanıtı onu gerçekten üzmüştü. Sonu gelmez itirazların babasını ikna etmeyeceğini çok iyi bildiğinden farklı bir yol denemeyi tercih etti. "Babacım, şu beyaz kutuya yazdığın -engerek- var ya, bu hangi sorunun cevabı?" dedikten sonra babasının gözlerin içine baktı. Onu da tıpkı kardeşleri gibi takdir etmesini bekliyordu çünkü okuduğunu babasına göstermişti. Babası "bir yılan türü" dedi. Hemen fark edememişti ama küçük kızı orda yazan kelimeyi hatasız okumuştu. Olabilir miydi? Yoksa tesadüf mü?. Kısa bir testin ardından küçük kızının okuyabildiğini ancak henüz yazamadığını anladı ve tıpkı diğer çocuklarına yaptığı gibi ona da övgü dolu sözler söyleyip çok gururlandığını anlattı. Küçük kız gurur nedir bilmiyordu ve babasını ağlattığına göre iyi bir şey mi kötü bir şey mi karar verememişti.

Ertesi gün babası ve küçük kız mahallenin ilk okuluna gittiler. Babası okul müdürüne durumu anlattı. Okulun müdürü, yaptığı testten sonra küçük kızın okula başlayabileceğini söylemişti. Bu güzel haber küçük kızı çok sevindirdi. Artık oda siyah önlük giyip beyaz yakalık takabilecek, hatta tıpkı ablası gibi onunda başının üzerini kocaman beyaz bir kurdele süsleyecekti.

Okulun ilk günü gelmişti. Heyecan doruktaydı. Onu sınıfına getiren annesiydi. Öğretmen boyunun diğer çocuklardan daha kısa olması nedeniyle onun en ön sıraya oturması gerektiğini söylemişti.. Etrafındaki çocukların hemen hepsi annelerinin gitmemesi için ağlayıp bağrışırken, küçük kız annesinin bir an önce gitmesini istiyor ve onu uzaklaştırmaya çalışıyordu. Okulun ilk gününün bile kardeşlerinin sıradan bir okul günüden farklı olmasını istemiyor gibiydi. Sınıftaki çocuklar içinde beden olarak küçük olduğunu biliyor ama yinede kendini oldukça büyük hissediyordu. Diğer çocuklar gibi ağlamıyordu ve tıpkı ablası gibi başının üzerinde kocaman beyaz bir kurdele taşıyordu. Nihayet öğretmenin "veliler dışarı çıksın" uyarısı ile annesi gitmişti. Oda öğretmenini, sıra ve sınıf arkadaşlarını inceleme fırsatı bulmuştu. Pek çoğunun gözleri ağlamaktan şişmişti. Yanında oturan çocuk da tıpkı onun gibi kısa boyluydu. "Sen de mi 5 yaşındasın?" diye sordu yanındakine. "Hayır 7.." cevabı oldukça sinirli gelmişti. Sıra arkadaşı güzel pembe çantasından defterini ve kalemliğini çıkararak sıranın üzerine tıpkı öğretmenin tarif ettiği gibi yerleştirdi. Küçük kız, arkadaşının neler yaptığını dikkatlice inceledikten sonra, hiç kimsenin yardımı olmadan ağabeyinden kalma siyah çantasını yerden aldı. İçindeki kalemliği ve defterini çıkararak tıpkı arkadaşı gibi sıranın üzerine yerleştirdi. Öğretmen henüz açılmamış olan kurşun kalemleri açmalarını söylediğinde içini bir korku sardı. O güne kadar hiç kalemtıraş kullanmasına izin verilmemişti. Yapacağı şeyin doğru olup olmadığını düşünecek zamanı bile yoktu. Öğretmenine doğru yapıp yapmadığını sordu. "Dene, göreceksin" dedi öğretmeni. Kalemi çevirmeye başladığında parlak metal kısmın üzerinde kaleme ait parçalar belirmişti. Çok eğlenceliydi. Kalem gitgide küçülüyordu. Buna son vermek için kalemi kalemtıraşın içinden çıkardı. Gördüğü şey onu gerçekten şaşırtmıştı. Artık kalemin ucunda yazabileceği sivri bir kısım oluşmuştu. Çok heyecan vericiydi. Defterinin ilk sayfasını açtı ve nasıl yazıldığını bildiği tek şey olan ismini kocaman harflerle yazdı. Kalemtıraşı kullanırken çıkan kalem parçalarını annesine göstermek için dikkatlice kalemliğine yerleştirdi. Artık annesi de kalemtıraş kullanabildiği için onunla gurur duyacak ve tıpkı babası gibi ağlayacaktı.

Her şey güzel olacaktı. Sen, ben ve hayatımız... Hayallerimiz ve hedeflerimiz... Seni tanıyıp sevdikten sonra hayatıma dair verdiğim sözler. Hepsi çok güzel olacaktı, sen de olsaydın.

Seni tanımak, bana hayatı tanımak gibi geldi. Seni tanımak ve senin ideallerini hayata taşıma yolunda beraber olmak için söz vermiş ve bu beraberliği, ömür boyu sürdürme kararımızı nikâhla noktalamıştık. 'Daima mutlu olacağız ve bir gün gelip ölüm muvakkaten ayırsa bile, birbirimizi unutmayacağız.' diye nikâh memuruna söz verdik. Önce kilometre taşımdın, şimdi ise hayat arkadaşım.

Henüz üç aydır seninle aynı evi paylaşıyordum. Henüz üç aydır seninle kitap okuyor, çay içiyor ve hayata aynı pencereden bakıyordum. Evet, henüz üç aydır inanç ve ideallerimizi birlikte paylaşıyor ve henüz üç aydır 'yaşıyordum.'

Mutluydun. Bunu biliyor ve görüyordum. Senin mutluluğun beni de mutlu ediyordu. Seninle sevginin tılsımını çözmüştük. Evet ebedî bir sevginin kaynağının 'birbirine bakmak' değil, 'birlikte aynı yöne bakmak' olduğunu anlıyorduk... Senin baştan beri kalıcı güzelliklere olan bağlılığındı seni bana sevdiren. Allah'ın kalplerimize koyduğu muhabbetullah hissi ve oradan yayılan varlık sevgisi etrafa dalga dalga yayılıyordu. Gece ve gündüzümüz hep o sevgiyle aydınlanıyordu sanki. Huzurluyduk. Ve yuvamızın huzur kaynağı belki de senin geceleri sessizce yaptığın o dualardı. Tâ ki o geceye kadar.

17 Ağustos günü seninle alışverişe çıkmış, epey yürüdükten sonra dönüşte annenlere uğramıştık. Onların dualarını almıştık 'iki dünya mutluluğu' adına. Bulaşıcı bir yanı vardı mutluluğun, bizi görenler de neredeyse bizim kadar mutlu oluyorlardı. Eve geç dönmüştük. Yorgun olmamıza rağmen uyumaya pek niyetimiz yoktu. Sen birer kahve yaptın ve uzun uzun sohbet ettik. Önümüzdeki günler hakkında, hedeflerimiz adına, niyetlerimiz adına konuştuk. Etrafımızdaki insanlara daha çok nasıl faydamız olur, bildiklerimizi nasıl daha çok anlatabilir, bilmediklerimizi nasıl daha iyi anlayabiliriz diye, eserleri nasıl okumalıyız diye, düşündük. O gece bir kez daha inandım senin gönül dünyandaki güzelliklere ve bilmenin sevginin başlangıcı olduğuna.

Saate bakmıştım bir an, üçe geliyordu. "Artık uyumalıyız." diye düşündüm. Sen her gün biraz okuduğun baş ucu kitabından birkaç sayfa okumak istedin. Ben ise tam sana iyi geceler dilemiştim. İşte o an. Ömrümde ilk defa duyduğum o uğultu koptu. Hiç bilmediğim bu uğultu, korkunç bir sallantıya dönüştü. Bu neydi Allah'ım. Sehpanın üzerindeki bardağı bile anında yere fırlatan bu sarsıntı neydi? Evet, Allah'ın Celâl isminin bir tecellisi olan bu sarsıntıyı kabullenmek gerekiyordu, bu bir zelzeleydi. Gözlerindeki mânânın adı ise acziyetten gelen şaşkınlıktı. Hemen elinden tuttum, ayağa kalkıp kapının eşiğine gittik; ama boşunaydı gayretlerimiz. Sallantı toz bulutu haline gelmişti. Biz dışarı çıkamadan tavan üzerimize çökmüştü. Ben senin üzerine düştüm, portmanto ise benim üzerime. Ve sen acı çekiyordun. Çünkü kırılan camlar bacağına batıyor, üstüne üstlük ben de hareket edemiyor ve sana acı veriyordum. Sen o kadar ince ruhluydun ki, beni üzmemek için, kendi acını unutup bana hissettirmemeye çalışıyordun.

On sekiz saat bizi fark etmelerini, feryadımızı duymalarını bekledik. On sekiz saat birbirimizin ellerini tutup birbirimize teselli verdik. O durumda iken bir aralık bana 'Eğer ölürsem, seni orada bekleyeceğim.' dedin. Ve on sekiz saat, kim bilir belki de on sekiz ölümü bekledin.

Aradan dört gün geçmişti. Şehir o şehir değildi. İzmit bambaşka bir mekân olmuştu. Ben felâketi biraz olsun atlatmıştım. Senin durumun ise kötüydü. Doktor, bacağının kesileceğini söyledi. Bunu duyar duymaz ikinci bir zelzele ile dünya başıma yıkıldı sandım. Ama sen hâlâ gülümsüyordun. Sen nasıl bir insandın? Ne dünyaya ne de dünyalığa önem veriyordun. Senin için maddenin ve kaybedecek olduğun bir bacağın hiç önemi yok muydu? Hattâ hayatta kalmanın bile.

Sekizinci gündü. Bir kibrit kutusu gibi yıkılan evler, evlerin altında kalan canlar, ümitler... Çığlıklar, 'Sesimi duyan var mı?'lar... İsyanlar, sabırlar. Nice hikâyeler, mucizeler ve gönüllerde derin bir fay hattı. Şehirde keskin bir ceset kokusu ve insanlarda büyük bir hüzün hâkim. Boş arsalar kireçlenmiş toplu mezarlarla dolu. Evini, annesini, kendisini kaybetmiş insanlar. İnsanların dilinde tek kelime: Deprem.

Fakat sadece bacağın gidecek derken, sen birlikte olacağımız ebedî âleme gittin, geride dolu dolu yaşanmış üç ay ve ideallerini yaşatma azmi kaldı. Elimde, senin en çok sevdiğin çiçek, naif bir kırmızı gülle mezarının başındayım. Artık sen yoksun yanımda, ne de gönül pınarının heyecanları. Sen gittin, geride hüzün, geride ben, gâye-i hayâllerimiz. Şimdi omzumu sıvazlayan yakınlarım, 'Bırakma kendini. Unutur, yeni bir yuvayla yine mutlu olursun.' diyorlar. Aslâ!.. Sen bana o zor dakikalarda ne demiştin? Biz seninle " ötelere" sevdalandık.

Şimdi mezarının başında seninleyim. Bu bize yeter.

Ey benim ötelerdeki eşim ve eş ruhum, bana 'unutursun' diyenlere sadece acı bir tebessümle bakıyorum. Biz seninle sürekli "öteleri" aradık. Sen buldun aradığını. Ben ise yoldayım hâlâ.

İmtihanın bu en zor anında sabır diliyorum Rabb'imden. Ne olur, seni sevdiğimi, her an dua ettiğimi ve sana kavuşacağım günü şafak sayar gibi beklediğimi bil.

Vekillerin En Güzeli'ne emanet ol...

* 1999 Marmara Depremi'nde yaşanmıştır.

BORÇ

Oldukça yaşlı bir adam ,kendisi gibi kamburlaşıp yere yanaşmış bir ağacın altında ağlıyordu. Biraz önce irikıyım bir genç yanına sokulmuş ve kendisinden içki parası istedikten sonra bir de tokat atmıştı. Yaşlı adamın yere yıkıldığını görenler, hemen yardımına koşup:

- Geçmiş olsun dede ,dediler. O serseri ne istedi ki senden?

Adamcağız bir şey olmamış gibi toparlanmaya çalışırken:

- Eski bir borcum vardı, onu istedi , dedi. Yapması gerekeni yaptı sadece...

Çevresindekiler, ihtiyar adamı yerden kaldırdıktan sonra eline bastonunu tutuşturup aceleyle işlerine koşuştular. Herkes ayrıldığında, hadiseyi başından beri görmüş olan bir delikanlı onun koluna girerek:

- Fazla hırpalandınız, dedi. Ağacın gölgesinde biraz oturalım mı?

Yaşlı adam yorgun bakışlarını yukarıya yöneltip :

-Benim bu ağacın altında dinlenmeye hakkım yok yavrum dedi. Ölünceye kadar da olmayacak.

Delikanlı, söylenenden bir şey anlamamıştı. Meraklı gözlerle kendisine bakarken, onun tekrar hıçkırıklara boğulduğunu farketti.

Yaşlı adam ,iniltiye benzeyen bir sesle:

- Elli yıl kadar önceydi, diye devam etti. Rahmetli babamı, sigara parası almak için bu ağacın altında azarlamıştım. Yani biraz önce evladımın beni dövdüğü yerde.

Delikanlı ne diyeceğini bilemedi ve şimdi biraz daha bitkin görünen ihtiyarın sakinleşmesini bekledikten sonra, onu arabayla evine bırakmayı teklif etti.

Adam, titrek adımlarla yoluna koyulurken:

- Evim oldukça uzaklarda yavrum. Ama ben yürüyerek gideceğim oraya. Babamın da onu azarladıktan sonra, üzüntüsünden yayan döndüğü gibi. Hem şehir dışındaki kabristana uğrayıp bir Yasin le öpeceğim ellerinden...

DONDURMACI

Arkadaşım Gayle dört yıldan bu yana kansere karşı yaşam mücadelesi veriyordu.

Diğer arkadaşlarımla birlikte onu ziyarete gittiğim bir gün çocukluk düşlerimizden söz ediyorduk. Gayle başını pencereye doğru çevirdi. Gözleri çok uzaklarda, sesi sitem dolu

"Ben, kumandalı, kırmızı bir oyuncak arabamın olmasını isterdim hep, ama doğum günümde ne istediğimi söylersem; dileğimin gerçekleşmeyeceği korkusuyla hiç kimseye söyleyememiştim bunu. Bu nedenle de asla radyolu, kırmızı bir oyuncak arabam olmadı." dedi.

Gayle'i ziyaretimden bir kaç gün sonraydı. Çok sevdiğim dondurmayı almak için sırada beklerken birden dondurmacının vitrinindeki kırmızı oyuncak arabayı gördüm.

Yanına da bir not iliştirilmişti:

"Dondurmanızı alırken vereceğimiz kuponu doldurmayı unutmayın, belki de çekiliş sonunda bu kumandalı araba sizin olabilir."

Hemen Gayle'in sözleri geldi aklıma. Bir kaç hafta boyunca sürekli dondurma alıp, verdikleri kuponları doldurdum. Hiç bir çekilişte de kazanamadım. Bu kırmızı arabayı mutlaka Gayle'e almalıydım.

Dördüncü haftanın sonunda artık çekilişte kazanmaktan ümidimi yitirmiştim.

Dükkan sahibi ile konuşarak bana bu arabalardan bir tanesini satmalarını rica ettim.

Dükkan sahibi dört haftadır hergün dondurma alıp, kuponları doldurduktan sonra büyük bir heyecanla çekiliş sonuçlarına baktığımın gözünden kaçmadığını söyledi.

Ardından da gözlerimin içine bakarak:

"Söyler misiniz, neden bu kadar çok istiyorsunuz bu arabayı ?" diye sordu.

Gözlerimden süzülen yaşlara aldırmadan ona arkadaşımdan söz ettim. Çok etkilenmişti.

"İstediğiniz oyuncak arabayı verdiğiniz adrese göndereceğim" dedi.

Yazdığım çeki masanın üstüne bırakarak , büyük bir mutlulukla evime geldim.

Ertesi günü Gayle'i ziyarete gittiğimde gözleri ışı ışıldı. Elindeki kırmızı oyuncak arabayı göstererek küçük bir çocuk heyecanıyla:

"Bak" dedi. "Bunca yıl bekledim ama nihayet dileğim gerçekleşti, hem de tam istediğim gibi !"

Ertesi günü postacı bir zarf uzattı elime. Açıp okumaya başladım:

"Sevgili Bonnie, annem ve babam da kanserdi ve ikisinide, altı ay gibi kısa bir sürede kaybettim. İkisi içinde çok çabaladım ama doğrusu dostlarımın sevgisi ve cömertliği olmasaydı hiç bir şey yapamazdım. Gerçek dostlarım olduğu için kendimi hep şanslı hissettim. Gayle'de senin gibi bir dostu olduğu için çok şanslı. En iyi dileklerimle. Norma"

Dondurma dükkanının sahibiydi mektubu yazan. Benim masasına bıraktığım çek de zarfın içindeydi.

Bonita L. ANTICOLA

'Evliliğimin dördüncü yılında eşimle ilişkimiz tek düze bir hâl almıştı. Heyecansız ve sıradan. Severek evlenmiştik hâlbuki...

Bir gece evde İnternette dolaşırken, bir erişim sisteminde, bir yerde o 'Tanışma Hattı' na rastladım. Geceler boyu bilgisayar başındaydım artık. Bıraktığım mesaja her gece bakıyordum. Beş gün sonra cevap geldi. 'Vefâsız' diye rumuz kullanmıştım. Gelen cevabın rumuzu, bir Türk filminden mülhem 'Goncagül' kelimesiydi. Gerçekten oraya da mesaj geçince, artık özel yazışmalarımız başlamıştı. Tek problemimiz, o gündüz ben gece yazabiliyorduk.

Buluşma teklifimi kabul ettiğini öğrendiğim gece uyuyamadım. Heyecanımı eşime belli etmemek için, büyük çaba harcıyordum ama nâfile... Sabah ne giyeceğini akşamdan hazırlamaya kalkan, ikide bir dişlerini, saçlarını kontrol eden, yatakta sağa sola dönüp duran bir adam ne kadar saklayabilir ki heyecanını?.. 'Aşk insanı silâhsız bırakır.' diye boşuna dememişler.

Buluşma yerimiz Dolmabahçe'ydi Öğleye kadar kulüpte bekledim. 'Bekledim' sözü, de ne demek, saate baka baka saatlerce volta attım. Akrep niye bu kadar ağır ilerliyor? Yelkovan gibi hızlı olamaz mı? 'Ne çıkacak, nasıl bir tip?' gibi merakla karışık korku soruları da kafamda fink atıyor.

Parolamız, bir günlük gazeteydi. Belirlediğimiz bankta gazeteyi okuyordu. Arkasından korkarak yaklaştım: 'Merhaba Goncagül!'

Yavaş ve kendinden emin hareketlerle ayağa kalkıp, yüzünü bana döndüğünde, sendeledim!.. Düşmemek için banka yapıştım. 'Merhabâ vefâsız!' dedi... Eşimdi!..

Üsteğmen Zahid’in ailesine gönderdiği vasiyetini de içeren son mektubu:

Bu günlerde her zamankinden daha önemli muharebelere gireceğiz. Bilirsin, her muharebeye giren ölmez. Fakat ben ölürsem sakın gam yeme. Beni ve seni yaratan Allah bizi nasıl dünyada birbirimize nasip etti ise, benden şehitlik rütbesini esirgemediği taktirde, elbette ruhlarımızı da birbirine kavuşturur. Vatan yolunda şehit olursam bana ne mutlu. Ancak, sana bir vasiyetim var:

Birincisi benim için katiyen ağlama…

İkincisi, eşyamın listesi ilişikte. Bunları sat, ele geçecek paradan mihr-i muaccel ve mihr-i müeccelini al, üst tarafı ile bana bir mevlit okut. Eğer bunlar sana borcumu ödemezse hakkını helal et ve ilk gece aramızda geçen sözü unutma…

Ayrıca mektubun içinden kırmızı kurdeleye bağlı bir de saç demeti çıkar. Saçın tazeliği bunun mini mini bir yavrunun başından kesilmiş olduğunu göstermektedir.

İşte o zaman herkes Zahid’in evli olduğunu ve Nadide isminde de bir yavrusunun varlığını öğrenir. Çünkü Zahid Üsteğmen cepheye gelirken arkasında evladü iyal düşüncesini de bırakmıştır. Ve savaş boyunca ne izin isteyerek evine gitmeyi düşünmüş ne de o konuda iki çift laf etmiştir.

Zahid, 9 Ocak 1916’da şehit olur.

Gümüşhane’nin Şiran ilçesinden Üsteğmen Zahid, Aziziye ilçesinin Kılıç Mehmet Bey köyünden Ahmet Efendi’nin kızı, eşi Hanife Hanım’a yazdığı ve vasiyetini bildirdiği mektubunu şu cümle ile bitirir:

Bu vasiyetimi aldığınız zaman yüksek sesle ağlamanıza razı değilim...

YALNIZLIK

14.03.2006

insanın dünyada en zor katlanabileceği şey yalnızlık ve sevgisiz kalmaktır. Her şeye katlanabilirsiniz aklınıza gelebilecek tüm acılara ama bir acı var ki onu çekmeyen bilemez .. bir bakışa bir gülüşe .. sen değerlisin sen özelsin benim için her şeysin diyecek ve en önemlisi o iki cümleyi söyleyecek "seni seviyorum" bu cümleler her şeye değerdi umutlarını kaybetmek istemezsin ama bakarsın ki bir adım bile atamamışsın hiç bir değişiklik yok nerde kaldıysan ordan devam edersin. Herşey bitti artık ben böyleyim bir daha değişmem dersin kendinden bile gizlediğin bir yanın sana yinede umut verir bunu kendinden bile saklarsın.. en kötüsü de bu üzüntülerini sıkıntılarını herkezden saklarsın kimseye anlatmazsın içinde büyüdükçe büyür seni melankolik bir hale sokar. sen bir şekilde kendine oyuncaklar bulursun saçma sapan onlarla zaman geçirirsin kendi kendine onların haberi bile olmaz. sen yalnızca sen yaşarsın duygularını tek kişilik habersiz ve kayıtsızca.. bir süre kendini oyalarsın ama bir an gelir bütün gerçekler hiç olmadık bir anda karşına dikiliverir. İşte o an kendini ölmüş gibi hissedersin bedenin titrer hıçkırarak ağlamak istersin ve dakikaların böylece geçer ve hayat koşuşturmacasında bir süreliğine bu duyguları ertelersin ama en olmadık zamanda o gelip seni bulur.....mutluluğa giden bir yol yoktur mutluluk o yolun kendisidir...

Herkesin, kendisi olmaktan sıkıldığı zamanlar vardır.

Dertlerinin, sıkıntılarının, kederlerinin kendi küçük hayatının havuzuna sığmadığı zamanlar.

Geçmişini, gününü hatta geleceğini unutmak, bütün varlığını ıslak bir palto gibi bir portmantoya asıp yürümek istediği zamanlar.

Hemen hemen herkes bilir bu duyguyu.

Bu kendinden kaçma isteğini.

Sanırım, bayramlar bunun için icat edilmiştir.

Herkes kendi küçük havuzunun suyunu, büyük kalabalıkların denizine boşaltabilsin, bir zamanlığına da olsa kendini unutabilsin diye.

Herkesin bir araya gelip oluşturduğu ama kendisini oluşturan herkesten daha başka bir şey olan kalabalıklar iyi sığınaklardır.

İnsanların acıları ne kadar artarsa, kalabalıklara olan tutkusu da o kadar artar.

Ezilen, acı çeken, hayatın sıkıntılarıyla bunalan insanların, parçası oldukları kalabalıklara, aşiretlerine, dinlerine, milletlerine olan düşkünlüklerinin fazlalaşması, içine akacakları, kendilerini unutacakları bir denize duydukları ihtiyacın güçlenmesindendir.

Bazen, insanlar ortak öfkelerinde buluşup, kalabalıklara karışarak, bir düşmana karşı kinlerini bileyerek unuturlar kendilerini.

Bu tür kalabalıkların içinde acılarını unutanlar, kısa süre sonra daha büyük, daha ortak ve daha unutulmaz acılarla karşılaşırlar.

Savaşlar, kıyımlar, kanlı saldırılar, bu tür kalabalıklara karışan insanların aktığı karanlık denizlerdir.

Böyle zamanlarda, kalabalıkları uyarmak henüz kendini ve aklını kaybetmemiş olanlara düşer.

Öyle zamanlarda durun diye bağırmaya uğraşırsınız.

Bir de bayramlar, ortak sevinçler vardır.

Bence, öyle zamanlarda, o kalabalığın içine akmamış olanlar da susmak nezaketini göstermelidir.

Gerçekleri unutmak isteyenlerle birlikte birkaç günlüğüne siz de gerçekleri unutabilirsiniz.

Hatta o kalabalıklara karışabilir, bir süreliğine, başkaları gibi siz de kendinizden kurtulmayı deneyebilirsiniz.

Genç bir çocuğun vurduğu topun kaleye girmesiyle birlikte gol diye bağırabilir, bunu hayatınızın en sevinçli anlarından biri haline getirebilir, coşabilir, sevinebilir, sizi kucaklayıp, size kendinizi unutma imkanını verecek kalabalıklara karışabilirsiniz.

Bir çiçek tarhının içine yatar gibi çocuksu bir neşeyle kalabalıklara bırakabilirsiniz kendinizi.

Çiçekten bir spalto gibi sarınırsınız kalabalığı

O, sizi kucaklar

Sizi ısıtır.

Size, kendinizden başka bir şey olma olanağını bağışlar.

Bayramlar bunun içindir.

Kendisi olmaktan sıkılanların, yeniden kendileri olmadan önce durup, rahat bir soluk alarak, güç toplayacakları mola yerleridir onlar.

Bugünlerde bize böyle bir bayram bağışlandı.

Ait olduğumuz kalabalığın renklerini taşıyan genç çocuklar futbol denilen tuhaf ve eğlenceli oyunda mucizeyi andıran başarılar gösteriyorlar.

İnsanın kendisi olmasının, bir kalabalığın parçası olmaktan daha önemli olduğunu bilebilirsiniz, kendinizi kalabalıklara bırakıp gerçekleri unuttuktan sonra yeniden kendinize döndüğünüzde gerçeklerin orada duruyor olacağını unutmayabilirsiniz.

Ama her zaman kendiniz ve her zaman akıllı olmak zorunda değilsiniz.

İnsan bazen kendinden başka biri olmak ister.

Kalabalıklara karışmak ister.

Bayramlar bunun içindir.

Kapınızı çalan bir bayramı bence, cevapsız bırakmayın.

Açın kapıyı, kendinizden ve aklınızdan çıkıp yürüyün.

Korkmayın.

Döndüğünüzde sizi bekleyen gerçekleri ve kendinizi bıraktığınız yerde bulacaksınız.

AŞK!

Selâmlar! Birazda ben açmak istedim (AŞKI) şöyle ki; kelime olarak açıklayacağım ve kelimeyi hem düz ve hem de tersten yazacağım ve buyurun bir katkım olsun!

AŞK=KŞA

Şimdi AŞKI herkes bir şekilde yorumluyor ve inanın çok güzel oluyor ve çok tatlı! Bir de ben düşündüm ve dedim ki; bu AŞK kelimesinin tersinden yorumunu yapsak nasıl olur. İşte şu şekil oluyor ve ancak bu kadarını ben yapabildim size sunuyorum: AŞK=KŞA - yani K harfinin (KE) okunuşunu buldum ve anlamı da şöyle çıktı:

(KE = Gibi mânasındadır. (Arapça teşbih edâtı) Kelimenin başına getirilir.

Meselâ: (Kezâlike: Bunun gibi) * Harfin ve kelimenin sonuna gelirse sen zamiri yerindedir.

Meselâ (Kitâbü-ke: Senin kitabın)

KE = f. Farsçada küçültme edatıdır. Kelimelerin sonlarına gelir.

(Meselâ: "Merdüm: Adam; merdümek: Adamcağız" gibi.)

* * * *

Birde; ŞA'yı (AŞK tan aldığım tersine okunuşundaki, ŞA hecesi olarak bir kelime buldum ve oda şu çıktı:

ŞA - ŞA'= Yıldıramak, parıldamak. * Uzun ve yeynicek olmak.

ŞA - ŞAA= Parlama. Zahirî parlak görünüş. * (Bir şeyi birbirine katıp karıştırmak.)*

* * * *

Benim en çok dikkatimi çeken de, şu cümlesi oldu: (Bir şeyi birbirine katıp karıştırmak.) demek oluyor ki; (KE) den de alıp (ŞA) ile anlamlarından bir cümle kurar isek şunu ben ancak yapabildim en hoş olanı: ''Birbirine katıp karıştıracağız'' buda demek oluyor ki, (İki Gönülü Birbirine Katıp Karıştıracağız) ve onlarda ÂŞIK olacak ve AŞK'I yaşayacaklar!

* * * *

Selâm ve saygı dolu sevgilerimle, kabul buyurun. Ancak bunu yapabildim ve daha iyisini beklerim tüm gönlümden dileklerimle! Eğer bir nebze olsun beğenildi isem ne mutlu bana, sizlerde kalın sağlıcakla!

Yazar:

Alem-i Sır

dan, sizlere sunulur!

__________________

KALBİME!

Aşk, bir mühür basmak ise kalbe

Bende seni mühürledim kalbime.

Alem-i Sır

H E D İ Y E

Karla kaplı sokakta sağa sola koşuyor ve rastladığı kişilere, avucunda tuttuğu şeyi gösteriyordu:

- Bak, abla ne verdi!..

Olayı başından beri görmüştüm. Okuldan çıkan liseli kızlardan birisi yanına yaklaşmış ve yanağına bir öpücük kondurup, küçücük avuçlarına birşeyler bırakmıştı. Beş ya da altı yaşlarındaki yavrucuk, kızın arkasından bir süre baktıktan sonra büyük bir sevinçle yerinden fırlamış ve belki de şimdiye kadar kendisine verilen o tek hediyeyi, başkalarına göstermek istemişti.

Sıra bana geldiğinde, gülen gözlerle yaklaşıp aynı şeyleri yaptı :

- Bak, abla ne verdi!..

O değerli hazinesine duyduğum merakla ellerini araladığımda, ne diyeceğimi bilemedim. Soğuktan moraran avuçlarında, erimeye yüz tutan bir kartopu tutuyordu. Hemde dizlerine kadar kar içindeyken.

Çocuk hızla kaybolmakta olan hazinesini birkaç kişiye daha göstermek arzusuyla koşarak yanımdan uzaklaştı.

O küçük çocuğun kim olduğunu sorduğumda, ailesinin bir kazada öldüğünü ve dedesiyle birlikte yaşadığını söylediler.

Ona, " mahallenin yetimi" diyorlarmış...

Günlerce, gecelerce hep onu düşünmüştüm. O ise beni sadece bir iş arkadaşı olarak görüyordu. Hatta bir seferinde, kız arkadaşıyla kavga etmiş ve bana cep telefonunu uzatarak, onu aramamı ve ikna etmemi rica etti. Göz yaşlarımı içime akıtarak, kıza telefon açıp barğıması için ikna etmeye çalıştım. Sanki tanrı dualarımı duymuştu. Kız hiçbir şekilde barışmaya yanaşmıyordu. Ben üstüme düşeni fazlasıyla yapmıştım.

Aradan birkaç hafta geçmişti. Haldun olanları unutup, eski neşesine kavuşmuştu. Bir akşam saat 22:00 sularında cep telefonuma bir mesaj geldi. Mesajın sahibi Haldundu. Mesaj şöyleydi.

-Yarın bana son kez yardım etmeni istiyorum. Hayatımın aşkını buldum. Ne olur benimle evlenmesi için onu ikna et.

Bu mesaj beni beynimden vurmuştu. Gün ışıyana kadar yanağımdan süzülen yaşlar yastığımda acı ve unutulması mümkün olmayan bir iz bırakmıştı.

İşe giderken ayaklarım beni geri geri götürüyor, yol bitmesin diye sürekli dua ediyordum. Hayatımda ilk ve son kez aşık olmuştum ve bu aşkı ben kendi ellerimle yok edecektim. Mesaime yarım saat geç gittim. İçeri girer girmez Haldun, bu günün hayatındaki en mutlu gün olduğunu ispatlar gibi neşeli ve bir çocuk gibi heyecanlı yanıma geldi. Ben ise yenilgiyi çoktan kabullenmiştim. Ama sevdiğimin mutluluğu beni teselli ediyordu. Haldun, iyi günler dedikten sonra hemen konuya girdi.

-Yeşim, senin hakkını nasıl ödeyeceğim bilmiyorum. Ama inan çok yüce bir olaya vesile oluyorsun.

Elindeki telefon numarasını bana uzattı. Bu numarayı arayıp, karşı tarafa;

-Haldun seni hayatını paylaşacak kadar çok seviyor. Lütfen onu kırma ve evlilik teklifini kabul et. İnan seni şimdiye kadar kimseyi sevmediği kadar çok seviyor.

Dememi istedi. Masama;

-Bu emeğinin karşılığı değil ama,

diyerek küçük bir hediye paketi bıraktı. Elimdeki telefon numarasını çevirmeye başladığımda parmaklarımdaki titremeyi görecek diye çok endişelendim. Telefon çalmaya başlamıştı. Birden masamdaki kutudan love story müziğini duydum. Telefon halen kulağımdaydı. Bir yandan da kutuyu açmaya çalışıyordum. Kutuyu açtığımda bir cep telefonu gördüm. Telefonu aldım ve açtım. Haldun bir hamle ile masamdaki iş telefonunu kulağımdan aldı. Ben ise gayri ihtiyari cep telefonunu kulağıma götürmüştüm. Haldun şimdiye kadar duymayı her şeyden çok istediğim, bir kerecik duyduğumda ölmeyi bile kabul edeceğim o cümleleri söylemeye başladı. Ben ise göz yaşlarımı tutamadım ve boynuna sarıldım.

Ah! Ne güzel kurşun askerler diye mırıldandı küçük çocuk. Doğum yıldönümünde kendisine verilen armağanları gözden geçiriyordu. En çok, kurşun askerleri beğenmişti. Onları, kutularından çıkararak, masanın üzerine bir bir sıraladı. Düzgün tüfekleri ve kırmızı şapkaları ile hepsi de çok güzel duruyordu.

Fakat o da ne? Kurşun askerler arasında bir tanesi, arkadaşlarına benzemiyordu. Çocuk, bu askeri eline aldı ve öbür kurşun askerlerin sırasından ayırdı. Çünkü, bu kurşun askerin tek bacağı vardı. Öbür bacağı, her halde, usta tarafından yapılırken unutulmuştu. Çocuğun, başka oyuncakları da vardı. Kartondan yapılmış bir saray, ağaçlarla dolu bahçesi ve içinde kuğuların yüzdüğü gölü ile güzel bir görünüm yaratıyordu. Gölün yanında da dans eden bir kız duruyordu. Dans eden kız, ayaklarından birini havaya kaldırmıştı.

Tek ayaklı asker, bulunduğu yerden, dans eden kızı gördü:

-İşte benim gibi tek ayaklı biri daha, diye düşündü. Ne güzel! Benim sevgilim olabilir.

Tek ayaklı asker, bu güzel kızı daha iyi görebilmek için, bir şeker kutusunun arkasına gizlendi. Hayranlıkla kızı seyrederken, şeker kutusunun kapağı birden açıldı. İçinden kara bir oyuncak çıktı. Bu oyuncak şeytana benziyordu. Gözlerini kırpmadan, dans eden kıza bakıyordu.

Ertesi gün çocuk, erkenden kalktı. Oyuncaklarıyla oynamaya devam etti. Tek ayaklı askerle oynarken, onu pencereden bahçeye düşürdü. Koşa koşa bahçeye çıktı. Tek ayaklı askeri her yerde aradı. Fakat bir türlü bulamadı. Ağlayarak içeriye girdi.

Tek ayaklı askeri, o sırada sokaktan geçen iki çocuk görmüştü. Bunlar, tek ayaklı askeri alarak oradan uzaklaşmışlardı. Bir süre onunla oynadılar. Sonra, kâğıttan bir kayık yaparak, tek ayaklı askeri, kayığın içine yerleştirdiler. Kayığı nehire bıraktılar.

Tek ayaklı asker, kâğıttan kayığın içinde, nehrin akıntısına kapılarak, gözden kayboldu. Bir süre sonra da tek ayaklı askeri, kâğıttan kayıkla birlikte, kocaman bir balık yutuverdi. Zavallı tek ayaklı asker, balığın midesinde, başına gelen bu felaketin geçmesini sabırla bekledi.

Günün birinde, balığın çırpındığını duydu. Balığı bir avcı yakalamış ve bir kadına satmıştı. Kadın, balığı alıp mutfağa götürdü. Balığın karnını açınca, tek ayaklı asker, gün ışığına kavuşmuştu. Balığın karnından çıkan tek ayaklı askeri gören kadın:

-Aaaa! Tek ayaklı bir kurşun asker, diye mırıldandı.

Raslantıya bakın ki, bu kadın, tek ayaklı askerin sahibi olan çocuğun annesiydi. Tek ayaklı askeri, çocuğunun odasına götürdü. Masanın üzerine koydu.

Tek ayaklı asker, bulunduğu yeri tanıdı. Etrafına bakındı. Dans eden güzel kızın hala yerinde durduğunu görerek sevindi. Geç kız da onu görmüştü ve sevindiğini belli etmişti.

Bu sırada odaya çocuk girdi. Tek ayaklı askeri masanın üzerinde gördü. Hemen alarak, ocakta yanmakta olan ateşe attı.

Zavallı kursun asker, ateşte tamamen eriyinceye kadar, gözlerini güzel kızdan ayırmadı. Fakat tam bu sırada, beklenmedik bir şey oldu. Kapı ve pencerenin açık olmasından, odada hava akımı oldu. Bu hava akımına kapılan genç kız, ocakta yanmakta olan tek ayaklı askerin yanına kadar uçtu. Her ikisi de birlikte yandılar kül oldular.

Ertesi sabah, evin hanımı, ocağın küllerini temizlerken, tamamen sönmüş küllerin arasında, yanmaya devam eden ve güneş gibi parıldayan kurşundan bir kalp buldu..

 

 

Bir makas ve bir kutu ilaç. Tercih sözkonusu olduğunda hiç düşünmemiştim hangisini seçeceğimi ama işte o an bir kutu ilaca baktım baktıkça kendimi değil geride bıraktıklarımı düşündüm. Ne yaparlardı tek tek bütün tanıdıklarımı düşündüm.

Ölüm haberimi aldıklarında ne yapacaklardı. Görmek isterdim kimin ne kadar üzüldüğünü ama şuna emindim ki üzülmeyen bir tek insan olmazdı tanıdıklarımın içinde belki tanımadığım insanlar bile yada beni tanımayanlar üzülürdü duyunca hikayemi.

Bu suçsuz insanın nasıl olurda kendi canına kıyacağını. Sonra gidip uyuyan kızımın o güzel masum yüzüne baktım.

Beni ne kadar çok sevdiğini söylediği sevgi sözcüklerini duydum kulaklarımda. Bensiz düşünemiyordu hayatı belki herkes gidebilirdi ama ben yani annesi olacaktı hep yanında. Kimse yoktu ben bunları düşünür savaşırken hayatta kalmakla gitmek arasında. Biri gelsin birşey söylesin gitme desinde işim dahada kolaylaşır diye düşündüm. Sonra tekrar kendi evim diyebileceğim ama evim olmayan evin mutfağına attım kendimi. Kardeşim arkadaşı ile gülüyor şakalaşıyordu sanki nereden çıktı bu ablamlar dercesine baktığını hatırladım bu akşamki yemekte gözlerimin içine. Bakmıştı ama tamam gidiyorum hayatından sen rahatını bozma diyemiyordum. Sırtımı dönüp o bakışı unutmak istercesine kızımı alıp kaçmıştım hemen odaya. Bir taraftan bulaşıkları yıkarsam belki fazla yorulmaz ve bize katlanabilir diye düşündüm. Ve kızımı uyutmaya karar verdim kendimle başbaşa kalabilmek için.

Çok üşüyordu minik yavrum yere serili yatakta yatarken başına pencereden gelen rüzgarı elimle ölçtüm birşeyler daha giydirip yeni aldığım hikaye kitabını okudum. Okuduğumu duymuyordum o anda kafamda bin tane düşünce savaşıyor ve kaybediyordu saniye farkla. Sonunda uyumuştu gözlerini kapattığı an başladı yaşlar süzülmeye yanaklarımdan. Kalkıp oturdum çünkü bende hastaydım ve nefes alamıyordum. Nefes alabilmek çok güzeldi ama değerini bilemiyordum. Bir süre ağladım düşüncelerime meze olsun diye.Bir hafta öncesine kadar bir odası kurulu düzeni ve çok sevdiiği arkadaşlarının olduğu bir okula gidiyordu kızım. Bir gün içerisinde değişmişti hem onun hem bizim hayatımız ama biz bile anlayamazken yaşadıklarımızı ona anlatamıyorduk. Artık kirasını bile ödeyemediğimiz evimizden eşyalarımızı alıp götürerek taşıdılar bizi kardeşimin evine. Gelmeyi düşünüp gelmemek çok daha rahatlatıcıydı oysa. Gidelim diyordum gidelim buralardan ama bir evimin olması sadece bana ait olması her zaman daha çekiciydi gözümde. Gitmemek için direndik birsüre sonra onlar geldi. Küçüklüğümün kötü adamları icra polis avukat üçlüsü. Alıp götürdüler ele dokunur ne varsa evimizden. Sanki kararın doğru taşınmalısın der gibiydiler, ne yaptıysak durduramadık bu talanı.

Eve geldiğimde eşim her yeri toplamış süslemişti. Kızımın evi görmesini istemedim, eşyaların yoklukları değil onun vereceği tepki korkutuyordu beni. Neyseki Kızım yoktu evde gittiğimde. Oh şükür dedim içimden görmemiş bize dokunan şeyler kimbilir onda ne yaralar açardı belkide onunda çocukluğundan hatırladığı bu kötü adamlarmı olurdu.

Eşim evi toplamış almayı unuttukları bir müzik çalarda hafiften bir müzik çalıyordu. Çoktandır sermediğim örtüleride sermişti sehpanın üzerine koltuklarımız ve sehpamız vardı hala onu güzelleştirmek istercesine. Aslında görmedi diye sevinmiştim ama kızımın evin o manzarasını gördüğünü ama sandığım kadar büyük bir tepki vermediğini öğrendim. Eve getirdim televizyon seyrettiği bakıcısını evinden. Eve girer girmez o akşam televizyonda oynayacak olan dizileri saymaya başladı sadece hızlı hızlı sevdiği programları sayıyor ve ağlıyordu. Onu yatıştırmak bir gün daha sabretmesini söylemeye çalışmak faydasızdı ama hala bizim ağlamadığımızı ve yalanda olsa gülücükler saçtığımızı görünce sustu. Ertesi günü televizyonumuzun geleceğini söylemiştik ona geleceğine inanmasakta. Gidecek bir yerimiz vardı oda ne zamandır gelmemizi isteyen kardeşimin eviydi. Sanki sevgi doluydu gelin abla beraber yaşayalım dediğinde ağzından çıkan kelimeler. Ama aslında kabus yeni başlıyordu. Aslında hayata sen öyle bakarsan kabus olurdu biliyorum ama artık yaşadıklarımın çok ağır gelmesi beni delirtecek güce ulaşması güzel görmemi engelliyordu hayatı. Ertesi günü bekledik ve eşyalarımızı hemen geri alamayacağımızı söylemeleri ile o akşam bir haftalık kıyafetlerimizide alarak uzaklaştık o evden sanki gecenin karanlığı herşeyi kapatıyor soğuğu ise içimize işliyordu. Otobüs beklerken yeni bir hayata başladığımı düşünüyor kızımın anlamsızca bakan gözlerine bakmamaya çalışıyordum.Zaten ağlayarak çıkmıştı o evden artık bir daha o eve gelmeyeceğini okulunu arkadaşlarını göremeyeceğini biliyordu sanki.

Çok yakında aylardır hazırlandığı 23 Nisan gösterileri yapılacaktı okulunda ve bu gösteri onun için çok önemliydi. Gösteriye katılacağını söyledik buna bizde inanmadan ve çok uzun bir bekleyişten sonra bizi kardeşimin evine götürecek otobüse bindik. Hiç konuşmak istemiyordum durakalmıştım. Oysaki en çok ben istemiştim kardeşimin evine gitmeyi neden mutlu değildim. Eve gittiğimizde kardeşim yeğenim ve bir arkadaşı yemek yiyorlardı. O zaman bu evdemi yaşayacaktım artık dedim içimden kendi evim gibi olmayacaktı hiçbir zaman ama kendi evimiz gibi hissetmek gerekiyordu huzurlu olmamız için.

Aradan bir hafta geçmişti kabus gibi bir hafta yeğenim ve kızım sürekli tartışıyor ve kardeşim ve eşim bu konuda hep kızımın üzerine geliyorlardı. Onu korumak bana aitti. Onu korumak kendimi yaşadıklarımı üzüntülerimi unutup sadece onu korumak. Bu annelik iç güdüsümüydü bilmiyorum ama o çok sevdiğim yeğenimi bir düşman gibi görüyordum kızımı üzdüğü için. O hafta sonu tekrar apar topar çıktığımız evimize gittik hala almamız gerekli şeyler vardı üstelik bir hafta sonra kalan eşyalarımızı bir depoya taşımak zorundaydık ve toparlanacak çok şey vardı. Hızla evi toplayıp sarmaladık ve yine kabus dolu bir hafta geçirmek üzere döndük kardeşimin evine.Kızımı çok seviyordu ne de olsa teyzesiydi ama oda annelik iç güdüsünden hep oğlunu haklı görüyor zaten babasız büyümesinden dolayı acıdığı yeğenimi o da kendince koruyordu.

O hafta Salı günü tatildi ve kızımın yirmi üç nisan gösterilerine katılmak gibi bir hayali vardı hala. Onu gösteriye götürmeye üşendiğimizden değilde gösteride giyeceği kıyafetleri alamadığımızdan götüremiyorduk. Ona havaların yağmurlu olduğunu ve gösterinin iptal edildiğini söyledik hiç tepki göstermedi yine korktuğum gibi olmamıştı ama benim kızım niye tepkisizdi kendisi için çok önemli, şeyleri kaybettiğinde bile neden bu kadar tepkisizdi. Oda alışmış mıydı bu yokluğa bu anlamsızlığa bilmiyorum. Pazartesi günü yine çaresizlik artık son safhasına varmış ve beni hiç istememem birinden borç istemeye kadar zorlamıştı. Herkez herşey beni o kadar incitiyor o kadar üzüyordu ki bunun da üzmesi incitmesi hatta çok sevdiğim birini kaybedebileceğim düşüncesi bile beni engelleyemedi.

Ona bir faks çektim sadece yalvardım öl dese ölecektim gel dese de gidecek o kadar bıkmıştım o kadar çaresizdim. Faksı çekerken avucumun içine gömmüştüm tırnaklarımı ruh gibiydim ayakta zor duruyor bir yere yaslanmak istiyordum. Çabucak kaçtım faksı çektikten sonra masamın bulunduğu odadan. Çünkü telefon çalsın beni arasın istemiyordum çünkü onunla konuşacak kadar cesaretli değildim. Kimseye yalvarmamıştım üstelik yalvardığım bu kişi başkası olsaydı belki bu kadar etkilenmezdim. Ağzımda iki kelime çıkıyordu sadece onu kaybettim kelimeleriydi. Sigaramı içerken sürekli bunu tekrarlıyor ve ağlıyordum. O anda yaşadığım o büyük acıyı ve sebebini kimseye anlatsam da anlayamaz. Ömrümden ömür silinmişti sanki ölmeyi tercih ederdim o kadar. Sonra toparlandığımı sanarak yerime gittim kardeşim onu aramış ve gelen haber olumsuzmuş. Yani bana borç falan veremezmiş çünkü onunda durumu da iyi değilmiş. Boşuna kendimi küçük düşürmüş yalvarmıştım. Peki şimdi ne yapacaktım. Onu arayamazdım artık konuşamazdım çare değil ölmek istiyordum. Kimseyle konuşmadım iş dışında ve akşam olunca yine bir ruhtan farksız olan bedenimi eve taşıdım. Bu yabancılığı bu umursamazlığı hiç bu kadar hissetmemiştim kardeşim yaşadıklarımı anlattığımda sanki hiç önemsemeden beni dinliyordu bana yabancı gibi bakıyordu çünkü onun hayatı ve heyecanları olduğu gibi kalmış kaldığı yerden devam ediyordu.

Kendimi oraya ait hissetmek için elimden geleni yapmıştım ama başaramadım o gece yanlış bir geceydi. Eşim yoktu çalışıyordu. Bir an önce ölmek tek düşündüğüm buydu saaatler geçtikçe buna daha çok yaklaşıyordum kızımı uyuttum evde sezsizlik hakimdi, kardeşim benim uyuduğumu sanıp arkadaşı ile bilgisayarda chat yapıyordu. Sanki son bakışını unuttuğumu düşünüyor oh be kendi evim kendi odam ve hayatımda bunların ne işi var der gibi salonun kapısını sıkı sıkıya kapattı. Bizi duymak görmek bile istemiyor böyle bir günde tüm olup biteni ona anlatmışken beni nasıl olurda yanlız bırakır diye düşünüyordum, kendimde değildim ve kızımı uyuttuktan sonra mutfağa gittim. Hem ağlıyor hem sigara içiyor hemde saçlarımla uynuyordum. Sanki o saçlar bana ağırlık veriyordu sanki onları kessem başımdaki bu ağırlık kaybolup gidecekti. Şimdi ilaçları içmenin tam zamanı diye düşündüm sigaramı bitirdim ve tekrar kızıma bakmaya gittim dönüşte de yatak odasında makası alıp tekrar mutfağa geldim, makasla ilaç kutusu yanyanaydı. Ölmek kafamdaki tek şeydi herşeyin sonunu ölümümden sonrasını düşündüm. Kızımı eşimi dostlarımı kendimi. Haketmediğim bir hayatı yaşıyordum hakketmediğim acılar çekip inciniyordum. Artık beni hayata ne bağlayacaktı ki. Saçlarımı avuçladım ve kestim umurumda değildi nasıl kestiğim çünkü ölecektim zaten. Kestikten sonra tekrar elimi saçlarıma götürdüm ve rahatladığımı hissettim. Sanki herşeye rağmen yaşamam gerekliydi. Kizım için yaşamam gerekliydi. İçimdeki his bana bunu söyledi. Hala umut vardı ve umutların sebeplerin en büyüğü kızımdı. Saçlarımı toplayıp çöp tormasına attım saklamadım çünkü birileri ben ölmeden onları görsün beni kurtarsın istiyordum keserkende birleri gelsin ne yapıyorsun desin diye bekledim. Kimse gelmedi makası aldığım yere bıraktım ve kızımın yanına başımda korkunç bir ağrı ile uzandım artık ağlamak istemiyordum çok yorgundum. Uyumak ve bir dahada uyanmamak hayalmiydi bilmiyorum ama bu halde uykuya daldım. Sabah kalktığımda olanları unutmuştum. O gün yirmiüç nisandı işe gitmeyecektim kızımla beraberdim.

Hala yaşıyordum ama saçlarım yoktu. Artık kimseye güzel görünmesem de olurdu. Nasıl yaşadığımı bilmeden yaşamaya devam edecektim. Sadece nefes alacak kadar kızımı sevecek kadardı yaşama sevincim. Bu kadar.

Yorgun Ve Savaşçı Bir Anneden

Heyecanla sahibi olan ufak çocuğa doğru koştu Pufy. Onun kendisini her çağırışına büyük bir heyecanla gitmek, göreviydi sanki. Annesi, babası, kardeşi, arkadaşı... her şeyiydi ufak çocuk onun için. Bir kerecik sevse, sevinçten çıldırır, sırf kendini bir kez daha sevdirebilmek adına, her türlü cambazlığı yapmaya çalışırdı. Yeter ki, sevsin...

Ölmüş annesini hala emmeye çalışırken tanışmıştı sahibi olan ufak çocukla. Süt gelmeyen memeleri zorlarken, arkasından yumuşacık iki minik el sarılmış, onun "annemden ayrılmam" diye feryatlarına kulak asmadan kucağına almıştı. Gözlerine bakıp, "bundan sonra birlikteyiz ufaklık, isminde 'Pufy' olsun olur mu ?" demişti. Minicik bir köpek, minicik bir çocuk... Sevgi ve dostluğun başlangıcının adıydı Pufy... Böyle başlamıştı yaşamın yeni tadı.

Tombiş vücudunu minik ayakları zor taşır, ufak çocuğun arkasından koşarken çoğu zaman hemen yorulur, beni de bekle anlamında "Hev Hev" diye kendini ifade ederdi. Ufaklıkta geri döner, Pufy'nin yanına oturur ve Pufy dinleninceye kadar onunla sohbet ederdi. Birbirlerini hiç gözden kaybetmemeye çalışırlardı. Pufy bir an onu gözden kaybetse bu korkunç dünyada kaybolacak zannederdi. Henüz 2 aylıktı, yaşama dair her şeyi çocuktan öğreniyordu. Oyun oynayalım diye attığı ufak ısırıklardan birinde, çocuğun ayağı kanayınca, çok utanmış, üzüntüsünden köşe bir yere gidip ağlamıştı. Onlar iki kardeş gibiydiler. Çimlerde alt alta, üst üste yuvarlanmaları, yemek yemek için olan yarışları, çeşmeye kim önce gidecek müsabakaları. Hepsi hayatın öğrenimiydi Pufy için.

Geceleri hava biraz serin olurdu. Büyük büyük köpekler gelir, etrafta sinirli sinirli gezerlerdi. Pufy her akşam kerpiç bir duvarın arkasında uykuya dalar, sabaha kadar uyanmazdı. Kim bilir belki uyanırsa büyük köpeklerden biri onu yerdi ? Ya da karanlık onu boğardı. Üstelik ufak çocukta yoktu. Onu kim korurdu ?

Günler hızla geçiyor, her gün Pufy yeni bir şeyler öğreniyor, her gün ufak çocuğa daha çok bağlanıyordu. Doğum tüyleri dökülmeye başlamış, kısa ve gri yeni tüyleri onu daha tombul ve güzel göstermeye başlamıştı. Evet, yakışıklı bir delikanlı olacaktı. Hatta kocaman olup, ufak çocuğu hep koruyacak, ona kimsenin zarar vermesine izin vermeyecekti. Hele çimlere bastıkları için çocuğa bağıran kapıcıyı çoktan gözüne kestirmişti. Büyüyünce ufak bir paça alacak, çocuğa bir daha bağırmaması gerektiğini anlatacaktı. Sanırım insanlar iyi canlılardı. Ufakları bile böylesine sevgi dolu ise, büyükler daha anlayışlı, daha koruyucu olmalıydı. Evet, evet.. Yaşam çok güzeldi...

"Haydi Pufy, saatimi getir" yine büyük bir heyecanla koştu. Saati çimlerin içinden alıp, hızla geri çocuğa döndü. Saati bırakınca, sevgi dolu ufak eller boynuna dolandı. Ah, hep sevseydi keşke. Yumuşacık ellerin ilettiği sevginin karşılığını o minik elleri yalamakla verdi. Tekrar ayağa kalktı çocuk ve saati fırlattı. "Haydi pufy, getir bebeğim". İşte yine saati getirecek ve yine sevilecekti. Heyecanla koştu, saati ağzına aldı. Kalbi küt küt çarpıyordu. Dönmek için hamle yaptığında arkasında biri engel oldu. Bacağıyla onu itelemişti. Minicik başını kaldırıp, gözlerini yukarıya dikti. Kocaman bir insan duruyordu. "Acaba saati bu amcaya versem, oda beni sever mi" diye düşündü. Adam elindeki küreği havaya kaldırdı, sanırım atıp getirmesini isteyecekti. Ama o kürek çok büyüktü, getiremez di ki... Beklediği olmadı. Kürek büyük bir hızla başına indi...

"Demek bahçeme pislersin ha!!!" acıdan ne söylediğini anlayamamıştı bu büyük insanın. Öyle çok canı yanmıştı ki, avazı çıktığı kadar bağırmak istemiş, fakat ağzına dolan kırmızı sıvı sesinin çıkmasını engelleyerek, ufak bir mırıltı halini almıştı. Kulakları duymaz oldu, gözleri kararmıştı. Neden vurmuştu o amca ona ? Ufak çocuk nerdeydi ? Neden korumamıştı Pufy'sini. Kürek bir kez daha kalkıp vücuduna indi. Yine tarifsiz bir acı kapladı vücudunu. Bir hüzün perdesi kapatmıştı gözlerini. Artık hareket edemiyordu, küt küt atan kalbinden başka hiç bir yerini hissetmiyordu çünkü. Minicik gözlerini kaldırıp ufaklığı aradı. İlerde belli belirsiz bir gölge. Evet oydu, kokusunu buradan bile almıştı. Tıpkı oda kendisi gibi hareketsiz, korku dolu gözlerle bakıyordu. Acaba ona da mı vurmuşlardı ? Neden donup kalmıştı ? Neden gelip kendisini bu canını yakan adamdan hala kurtarmıyordu... Nedenler ile doldu beyni. Saati hızlıca alıp gelemediği için mi böylesine acı bir ceza verilmişti ona !

?

Kürek bir kez daha kalktı... Pufy her şeyi anlamıştı. Bir kaç saniye sonra, annesi gibi hareketsiz olacaktı. Annesi gibi toprak olacak, gözleri güneşin doğuşunu hiç göremeyecek, yeni bir gün başlıyor sevincini, yüreğinde hiç hissedemeyecekti. Bir daha kalkıp oynamayacak, kafasını küçük çocuğun kollarının arasına sokamayacaktı. Her şeyden önemlisi, büyüyüp onu koruyamayacaktı. Kılıçların kınına girerken çıkardıkları ses gibi bir ses çıktı boğazından. Yaşamasına niçin izin verilmiyordu ? Soru işaretleriyle dolu minik gözlerini, ufaklığın gözlerine dikti. Son yargılamasını yapmıştı, insanlar ufaldıkça sevgi doluyor, büyüdükçe kin ve nefrete dönüşüyorlardı.

Kürek indi...

Yaşam bitti...

Pufy' den arda kalan, minicik ağzından bırakmadığı kanlı bir saatti

Tamam" dedi kız, kara çocuğun aynadaki gözlerine bakarak. Sonra usulca arkasına döndü. Gözlerinde anadan doğma taşıdı hüzünle, Ceviz ağacından yapılı işlemeli sandığa yöneldi. Daha çok gençti; elleri nasır bağlamamıştı. İncitmeden dokundu yıllardır genç kızların mahremiyetini koruyan, emektar ahşap abideye. "Bismillah" dedi ve çevirdi sandığın kilidini.

Sandık, bu mukaddes dokunuşa gıcırdayan seslerle mukabelede bulundu. Yılların emeği, nice teyzelerin ve genç kızların akıttığı onca göz nuruna acıyarak baktı. Gözleri, aradığı şeyi bulduğunun sinyalini verircesine açıldı. Şimdi eli daha da titrek, lale işlemeli örtüye uzandı. Eline alıp laleleri incelemeye başladığında, alev rengi bu çiçeklerin neden boynunun eğri olduğuna takıldı birden! "Örtünün içinde ne var acaba " diye düşündü karaçocuk.

Kız, onun bu sessiz cümlesini duydu ve acelece örtüyü açtı. Kendisine verilen emaneti koruyan her "mukaddes" örtü gibi, lale işlemeli bu beyaz örtü de dört köşeden sarılmıştı. Gözler merakını giderebildi sonunda; örtüden gümüş renkli, bir dişi kırılmış, güzel desenli bir tarak çıkıverdi. Kız, örtüdeki lale işlemelerinin tarakta da olduğunu görünce, eşyadaki "vefa"yı gösterdiği için adeta şükredercesine tarağı bağrına bastı. Bir Temmuz sıcağı annesinin ölüm haberini duyunca oyunu yarım kalan küçük kız büyümüştü. Gözlerinden boşalan su damlacıkları birer fatiha gönderdi annesine.

Genç kız oturmasını söyledi karaçocuğa. Seninle küçük bir oyun oynayacağız. Önce ben sonra da sen birbirimizin saçlarını tarayacağız. Kimin saçları tarakta en çok kalırsa o bu oyunun muzafferi olacak! Gen kız sözlerini bitirdiğinde elindeki tarağı okşuyordu hala. Gençadam bu oyunun hikmetini anlamadı; sual etmeden kabul etti. Kim bilir belki de saçlarının güzelliğine ve kuvvetli oluşuna güveniyordu. Geceydi karaçocuğun saçlarının kökü. Gece gibi uzundu, parıl parıl parlayan her bir teline yıldız misali nazar edilirdi!

Beyazlara bürünmüş ve nerden geldiği meçhul olan bu garip kız teklifinin kabul edilişine gülümsedi. Az önce gözlerini aynada izlerken onların bu kadar mana dolu olduğunu görmemişti. Mahçup bir edayla sırtını dönmesini istedi."Peki deyiverdi kara çocuk itiraz etme gücünü bulamıyordu kendinde.

Ayyüzlü'nün ince uzun parmakları titriyordu. Heyecan parmak uçlarında oynaşan zerreciklerdi; kız bunu hissedince tarağı sıkı sıkı kavradı ve başladı genç adamın saçlarına dokunmaya.

Genç kız, her tarak darbesinde canını acıtma korkusu taşıyor; bu ürperti kalp atışlarından duyuluyordu. Gözlerinde koca bir dünya taşıyan adam bu küçük oyunun sırrından mahrum, kalbinin heyecanını durdurmak istercesine elini kalbinin üzerine koydu. İkisini de bu heyecan dolu ritmlerine, gecenin davetsiz misafiri "rüzgâr" fısıltılar gönderiyordu. Duyabilene ne anlamlı bir orkestra.

Ne de kolay taranıyordu kara çocuğun simsiyah saçları. Parlayan saçları tarak dişleriyle çok şeritli yollara benzerken kalbi tek şeritli çıkmaz bir

sokaktı Ayyüzlü kız bu güzel orkestra bozulmadan bir türkü tutturdu..

Bülbülüm altın kafeste

Ötme bülbül yarim hasta

Ben feleğe ne etmişim

Beni her bahar ağlatır

Ben sana aldanamam yarim

Ben sana dayanamam

.......

Kızın nefesi birden kesildi; yutkunuverdi. Gençadam ne olduğunu anlamak için döndüğünde genç kızın parlak çehresinde zoraki bir gülümseme gördü. Gözlerine baktı kızın ve neden bu solgun yüz dedi. Kız susuyordu.elindeki tarağı işaret etti.. Çocuk tarağa bakar bakmaz yüzünde gülücükler peyda oldu çünkü tarakta sadece bir adet saç teli vardı. Çocuk usulca tarağı aldı "sıra bende " dedi.

Hiç itiraz edebilir mi genç kız, hafifçe eğdi boynunu, hükmüne ram oldu. Kızın başındaki yazmayı çözmek için ellerini uzattığında birden bire yazmanın çözüldü. Öyle temizdi ki kız Allah onu mahrem ellerden böyle koruyordu işte. Dünya değil kainat yıkılmıştı genç adamın üzerine. Gördükleri gerçek miydi? Hangisi hakikatti aynada gördüğü hayal mi karşısında duran gerçek mi? Eliden düşüverdi tarak, bütün kemikleri işe yaramaz olmuştu sanki. Genç adamın Gözyaşları, içinde koca bir dünya taşıdığı gözlerine hücum etti. Avuçlarına boşalan gözyaşlarına rağmen inanamıyordu gözlerine ! Bir feryad bile koparamamıştı;kilitlendi adeta.

Genç kız çocuğun aksine hiç ağlamadı. Öylece baktı ..Kendinde konuşacak gücü bulduğuna inandığında BEN SENİ SAÇLARIN OLMASA DA ÇOK SEVİYORUM dedi. Kız gayr-i ihtiyari gülümsedi; gülümsemesinde şefkat vardı. Ellerini yüzüne kapamış ağlayan çocuğun saçlarını öptü, üzülme dedi. "ben, ben..." diyebildi sadece genç adam öyle bedbaht olmuştu ki konuşamıyordu. Ellerinin yüzünden çektiğinde yanında odada kimsecikler yoktu. Fırtınanın sesi yükselmiş pencere sonuna kadar açılmıştı. "Ansızın gelip hayatımın tam ortasına bağdaş kurdun ve şimdi de aynı hızla bana hiç sormadan şu pencereden çıkıp gittin öyle mi ? Genç adamın bu feryadını kim duyardı aynada gözlerinin izi kalmış periden başka..