Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine
Edebiyat (Hikaye-Öykü) tarafından Sosyal Bilimler'de yazılan bir grup blogu
  • Konu

    172
  • Comment

    1
  • görüntüleme

    13.493

Bu bloğa katkıda bulunanlar

Bu Blog Hakkında

Edebiyat eseri, bir dil ürünü olan yazılı ve sözlü eserlerin tümü. Edebiyat (Hikaye-Öykü); Beğendiğiniz yada kendinizin yazmış olduğu kısa hikayelerinizi ekleyebilirsiniz. Yaşanmış ya da yaşanabilecek şekilde tasarlanmış olayları kişilere bağlı olarak belli bir yer ve zaman içinde anlatan eserlere hikaye denir.

Entries in this blog

"Tanrı kuşları sevdi ağaçları yarattı

İnsan kuşları sevdi kafesleri yarattı"

Jacgues Deval

Bir varmış bir yokmuş, adı sanı bilinen zamanın birinde, dağlardan kopup gelen çağlayanların arasında şirin mi şirin küçük bir köy varmış. Her bahar geldiğinde bir başka güzel olurmuş buralar. Doğaya binbir canlılık gelir, bir başka güzel akarmış dereler. Arılar, kadife kanatlı kelebekler çiçek çiçek gezer, daldan dala uçuşurmuş türkü gözlü kuşlar Bir efsaneye göre güneş en güzel orada gülermiş çocuklara, oraya dökermiş ışığının en güzel renklerini. Yeryüzünün en güzel bitkileri, çiçekleri, hayvanları da oralıymış. Gökyüzünde her gece yıldızların düğünü olur, her sabah bir sevincin şöleni başlarmış. Düş mü? gerçek mi? pek ayırt edilemezmiş, etrafını çevreleyen dağlar öylesine görkemli dururmuş ki, doruklarında gökyüzü hep mavi ve engin bir denizi andırırmış. Eteklerindeki derin vadiler boy boy hayvanlar barındırır, onlara analık eder ve bütün kötülüklerden korurmuş En vahşi hayvandan, en sessiz böceğe kadar tüm canlılar kardeşce geçinirmiş. Bir yeşil halı gibi yerleri kaplayan çimenler, nereden çıkıp, nerede tükendiği bilinmeyen pırıl pırıl sular, rengarenk çiçekler ve türlü boyalı kuşlarla bu eşsiz yer, bir başka yaşama sevinci verirmiş insanlara.

İşte bu yörede zeki mi zeki, akıllı mı akıllı küçük bir çocuk yaşarmış. Deniz adındaki bu sevimli çocuk insanları, hayvanları, kuşları, çiçekleri, ağaçları yani doğadaki güzel olan her şeyi ve bir de herkesin masal anası ismini verdiği bilge ninesini çok severmiş. O bu sevgisini lafta bırakmaz, gereğini her fırsatta yerine getirir, insanların, hayvanların, canlı cansız, doğadaki tüm varlıkların haksız saldırılara hedef olmaları karşısında, içinde sınırsız bir öfke ve acı duyarmış. Bu yüzden hep güçsüz ve haklıdan yana çıkarmış. Çünkü Deniz ninesinden hep emeği, yardımseverliği, merhametli olmayı, sevgiyi, iyiliği, dürüstlüğü, doğruluğu, temizliği, ahlaklı ve adil olmayı öğrenmiş.

Deniz gün boyu çiçeklerle söyleşir, kelebeklerle uçuşur, bilge ninesinin ardında koşuşup dururmuş kırlarda. Onun geçtiği yerlerde güller gülümser, sümbüller pembeleşir, kuşlar şarkı söyler, dağlar taşlar dillenirmiş. Hafif hafif esen rüzgarlarla ağaçlar eğilip eğilip birbirini selamlarmış. Deniz nerede solmuş sararmış bir çiçek görse, koşar su getirir, koklayıp okşayıp yeşertirmiş. Her şey öylesine ona alışıkmış ki, bir gün ortalıkta görünmese, çevreden iniltiler duyulur uzun narin kavaklar bile boynu bükük bakarmış. Öyle ki, çiçekler üzülüp büzülür, kelebekler uçmaz, kuşlar türkülerini söylemez, sular hışırtısız akarmış. Deniz sadece kuşlarla konuşmazmış. Köylülerin söylediklerine göre, o bütün hayvanların dillerinden de anlarmış. Onlarla saatlerce söyleşir. Birbirileriyle iyi geçinmelerini öğütlermış.

İşte Deniz, bu gizemli doğanın koynunda doğmuş, orada büyümüş orada tanımış çiçekleri. Kuşlarla dostluğu, arkadaşlığı da orada başlamış. Küçücük yüreği dünyayı içine alacak kadar geniş, sevgisi dünyayı ısıtacak kadar sıcakmış. Bu güzel çocuk yaşamına renk veren, anlam katan sevgisinin sesini de orada bulmuş. Hiç bir canlının başka bir canlıya haksızlık etmesine gönlü razı olmazmış. Onun bu sesini duyan her canlı bütün kötülükleri unutur, sadece iyilik düşünürmüş.

Ve bir gün Deniz bu güzelim köyünden ayrılmak zorunda kalmış. Kuşların ötüşü, serin suların çağlayışı kulakları okşayıp yüreklere dökülürken, çiçekler solumalarını sıklaştırmış. Bütün köylüler gediğin tepesini aşıp, Deniz'i uğurlamışlar; iyi yolculuklar dilemişler. Ninesi o kadar çok üzülmüş ki, sözcükler onun ayrılık acısını anlatmaya yetmemiş. Hiçbir canlının başka bir canlıya veremeyeceği ve hiç bir canlının anlayamayacağı bir şefkat ve sevgiyle basmış bağrına. İçi ılık ılık duygularla dolup kabarmış, o yaşlı yüreğine ince ince çağlayanlar akmış da, yangınını söndürememiş. Torunu uzaklaşıncaya dek çırpınan yaralı bir kuş kanadı gibi, yaşlı gözlerle el sallamış ardından, dualar mırıldamış. Deniz uzaklaşır uzaklaşmaz hemen bütün köylüler onu özlemeye başlamışlar. Bu sevginin kaynağı neredeymiş, neymiş kimse akıl erdirememiş.

Deniz şehirler geçmiş, trenler, otobüsler, vapurlar, otomobiller ve uçaklar görmüş: görünce de ağzı bir karış açık kalmış, zira köyünü çevreleyen dağların ötesini hiç mi hiç bilmezmiş.

Deniz uygarlığın teknolojik nimetlerinden uzak, fakat bozulmamış, kirlenmemiş, temiz ve bakir bir doğa ortamında yaşarken, babası onu alıp uzak bir ülkeye götürmüş. Bu ülkenin renk renk lale bahçeleri, yel değirmenleri, altın saçlı gökgözlü güzel çocukları varmış. Ancak getirildiği kent beton yığınları ile kaplı, soluk alamayacak derecede kalabalık, gürültülü ve telaşlıymış. Doğup büyüdüğü yerlere hiç benzemediği gibi, her akşam kocaman fabrika bacalarından çıkan, kirli kara bir duman abanırmış kentin üstüne. Kent soluk alamazmış. O zaman gökyüzü ışığını yitirir, sokak lambaları bile zar-zor ışıldarmış. Burada insanlar kendilerini kalın beton duvarlar arkasına, kuşları kafeslere, çiçekleri özgür doğadan koparıp saksılara koymuşlar. Kafesteki kuşlar aç değilmiş ama özgürlükleri yokmuş. Saksıdaki çiçekler susuz değilmiş ama doğal güzellikleri kalmamış. içeklerin renkleri ve kokuları, kuşların ötüşleri yapaymış. İnsanların neşeleri gülüşleri ve ağlayışları da.

Okula başlamış Deniz. Sınıflar çocuk doluymuş, ancak Deniz yalnızmış, bir türlü alışamamış kalabalıklara, kent yaşamına Yitirdiklerini ararmış Deniz, gözünde tütermiş insiz köyü, yemyeşil dağlar, serin pınarlar, kuşlar, yeleleri rüzgarda savrulan atlar, koyunlar, kuzular, bir de dünya tatlısı nineciği.

Onca kalabalığın orta yerinde yapayalnız kalmış; ne o anlatabilmiş kendini başkalarına, ne de başkaları onu anlamak istemiş. Bir tren geçermiş Deniz'in özlemlerinde, bir kuş ötermiş, o kuytu bir köşeye çekilip ağlarmış. Kimi zaman özlemi dayanılmaz bir hal alırmış, yakıp tutuştururmuş yüreğini. Deniz'in bu durumuna öğretmeni çok üzülürmüş. Sen zeki ve yetenekli bir çocuksun bu günler çabuk geçer buraya da alışırsın diyerek Deniz i teselli etmeye çalışırmış. Ama o dalgınmış, bilincini yitirmişçesine boş boş bakarmış etrafına. Artık düşüncelerinin içinde öyle eriyip yitmiş ki, bu ona sonsuz derece acı verirmiş.

Bir de Deniz in kafasını sürekli yoran bazı sorular varmış. Neden kuşların, çiçeklerin özgürlüklerini kısıtlayıp, kafeslerde ve saksılarda tutsak olarak yaşatırlar? Kuşlar ve çiçekler evlerdeki saksılar ve kafesler için yaratılmamıştır ki? Acaba bütün bu haksızlıklar ve acımasızlıklar geçici ve basit bir doyum duygusu için miydi? Peki, kocaman adamların bu tutumuna karşı, ya çocuklar niçin kayıtsız kalıyordu? Onlar, kuşların ve çiçeklerin özgürlüğü için neden bir çaba harcamıyordu?

Deniz bu sorunları günlerce düşünmüş; çiçeklerin saksılara, kuşların kafeslere konulmasına bir anlam yüklemeye çalışmış, ama becerememiş. Gün geçtikçe suskunlaşmış, konuşmaz gülmez olmuş ve yemeden içmeden kesilmiş. Sanki uzak diyarlarda dilsiz, kolsuz, kanatsız kalmış. Gitgide içine kapanmış, yapılan bu haksızlıklara öfkelenmiş, ancak bağırıp çağırmamış, suskunlukla direnmiş.

Derken bir gece hastalanmış Deniz. Günlerce ateşler içinde yatmış, yatarken de köyünü sayıklamış, uyanıkken Perihan ninesini hayal etmiş. Ninesi yine ona öğütler vermiş, destek olmuş yalnızlığında, yol göstermiş. Ninesi Deniz'e Konuş Deniz'im, yine göz kırp yıldızlara, çiçeklere gülümse, gülücükler dağıt, göster sevgi dolu yüreğini herkese. İyi olmalısın sen, hastalanırsan üzülürüz. Yaşlı yüreğim dayanamaz acına. Sonra bütün kuşlar da üzülür; dağlar, taşlar başlar ağlamaya. Yerin kulağı duyar olup biteni, bütün ormanlar yas tutar. Menekşeler sulara döker kirpiklerini, sular acı keser, acı yolları dermiş. Sonra bir an duraksar, yorgun ciğerlerini soluklandırır ardından Denizin saçını okşar, konuşmasını yine sürdürürmüş.

Ama Deniz onun söylediklerinin çoğunu duymaz, atların kişnemeleri, kuzuların melemeleri arasında rüyalara dalarmış. Köyünde iken her akşam yatmadan önce, ninesi Denize kuşlar, çocuklar ve çiçeklerle ilgili masallar anlatırmış. Sonra. o yıldız senin, bu yıldız benim diye ninesiyle yarışır, gökyüzünün sonsuz ışıltısına bakar, uyurlarmış. Oysa Deniz bu kente geleli bir yıldız bile görememiş.

Günler sel gibi haftalar yel gibi geçip gitmiş. Deniz iyileşip eski sağlığına kavuşmuş, ama özlemi hiç mi hiç dinmemiş. Nereye gitse özlemini de oraya götürmüş. Zaman zaman özlemi içinde onulmaz bir sızı olur depreşir. Ne yapsa ne etse önüne geçemezmiş.

Deniz zeki, enerjik, başarılı ve itinalı bir çocukmuş. Öğretmenleri onun bu niteliklerini yararlı bilgi ve sağlıklı bir çevre bilinciyle dengede tutmak için yoğun bir çaba içine girmişler. Deniz de yavaş yavaş okul yaşamına alışmış. Bu nedenle öğretmenleri iyi bir şey başarmış olduklarını düşünerek gönenmişler, kıvanç duymuşlar. Çünkü Deniz en zor meseleler üzerinde bile inanılmaz ölçüde düşünceler üretir, günlük ders ve ödevlerini büyük bir istekle hazırlar, olumlu taraflarını eleştirmeye çalışırmış.

Deniz her zaman sevimli, duygulu, insanları kırmamaya özen gösteren, herkesin yardımına koşan bir çocuk olduğunu göstermiş. Onun doğa sevgisi ve bilgisi de herkesin dikkatini çeker ve bu güzel nitelikleri çevresinde sevilmesini sağlarmış. Hatta, onun bu özelliklerini öğretmenleri diğer çocuklara anlatıp, örnek gösterirmiş. Anne ve babası da Deniz i bu meziyetleri nedeniyle dünyanın en akıllı çocuğu olarak görürlermiş.

Deniz bir yandan çevresine uyum sağlamaya diğer yandan da kendine yeni uğraşlar edinmeye çalışıyormuş. İşte o günlerde, evlerinin önündeki küçük bahçeyi düzenlemek aklına gelmiş ve şimdiye kadar bunu düşünemediği için de kendine kızmış. O günden sonra en büyük uğraşı bahçesi olmuş. Oraya çeşitli bitkiler dikip, çiçekler ekmiş. Bahçesindekiler de boy verip renklenince bütün boş zamanlarını onlara bakmakla geçirir olmuş.

Çiçeklerin yanında mutlu olurmuş ya yine de içten içe hüzünlenirmiş. Çünkü, Deniz bu insanları anlamıyormuş. Onlar, kendilerini doğadan uzak, beton duvarlar arkasına kapattıkları yetmiyormuş gibi kuşları da kafeslere tıkmışlar

Her şey bir yana da ya o büyük kentlerin meydanlarında gördüğü sürü sürü tembel güvercinlere, kirli kanal sularında nazlı nazlı yüzen kuğulara ne demeliydi? Böylesine kanatları olur da, kentlerin o pis havasında, suyunda nasıl dururlardı? Uğuldayan iş makineleri, göğü kirleten fabrika bacaları, araba sesleri, eksoz dumanları, müzik diye zangır zangır bağıran hoparlörler ve estetikten uzak, çirkin apartmanların arasında nasıl yaşanır? Deniz bu soruları durmadan sormuş kendine, ama yanıt bulamamış. Çocuk aklı anlamaya, yanıtlamaya yetmemiş bu soruları.

Ve günün birinde öfkesi öylesine büyümüş ki, gidip babasının onarım işlerinde kullandığı keskin mi keskin testereyi alıp, fırlamış sokağa. Kafes gördüğü ilk eve dalmış ve buradaki kafesi kesmiş. Ve o günden sonra, her gece evlere girip, kafeslerin çubuklarını keserek kuşlara özgürlüklerini vermeye başlamış. Deniz in bu yaptıkları kafes sahiplerini çılgına çevirmiş tabiî. Günlerce gazetelere ilanlar verilip, duvarlara afişler asılmış. Radyo ve televizyonlarda duyurular yayınlanmış. Bu yayınlarda, Korkunç ve affedilemez suçu işleyen canavar hakkında bilgi verenlerin ödüllendirileceği açıklanıyormuş. Ancak Deniz yılmamış. Yine her fırsat bulduğunda evlere, bahçelere girip kafesleri kesmeye devam etmiş. O ülkeyi yönetenler çok kızmışlar bu işe, kentin bütün polisleri bu kafes canavarını yakalamak için yarışa girişmiş, günlerce pusu kurup beklemişler. Ama bu bir sonuç vermemiş. Bir defa polis, asker bütün ülke düşmüş bu kafes canavarının peşine. Yine günler, haftalar, aylar geçmiş ama yakalayamamışlar.

Deniz, bir akşam yine elinde testeresiyle büyükçe bir eve girmeye çalıştığı sırada pusu kuranlar tarafından yakalanmış. Ve bu haber ülkenin her yanında bomba gibi patlamış. Gazeteler Denizin boy boy fotoğraflarını basmış, televizyonlar çeşitli görüntüleri getirmiş ekranlarına, radyolar ise her haberinde duyurmuşlar. İlgililer ise bu canavarın yakalanışına müthiş sevinmişler. Günlerce süren şölenler düzenlenmiş, bayram gibi kutlamışlar bu başarılarını.

Ama bu sevince katılmayanlar da varmış: ülkenin altın saçlı, gökgözlü, güzel çocukları Denizin yakalanışını üzülerek karşılamışlar. Topluca göşteriler düzenleyip yönetimi protesto etmişler. Özgürlük istemişler. Deniz özgür olsun demişler.

Ancak çocukların bu çığlıklarını sağır yürekler duymamış. Mahkemeler kurulmuş, kurullar toplanmış, dünyanın dört bir yanından pedagoglar, psikologlar, bilim adamları çağrılmış. Herkes Denizin işlediği suçun nedenini araştırmaya koyulmuş.

İlk gece, polis merkezinde, üşüyüp ağlayan Denizin gözünü uyku tutmamış. Yaptıklarını ve kendisine yapılanları düşünmüş. Kendince suç kavramını sorgulamış ve kim suçlu? sorusuna yanıtlar aramış. Kafeslerini kırdığı ev sahiplerini düşünmüş, özgür kalınca kanatlarını sevinçle çırpan minik kuşları

Sonra arkadaşlarını, öğretmenlerini, anasını ve babasını, ninesini düşünmüş. Yüreği sızlamış Denizin hepsini de özlediğini anlamış. Ertesi gün ziyaretçileri olmuş Denizin. Öğretmenleri ve okul arkadaşları gelmiş, renk renk çiçekler, çeşitli hediyeler verip onu teselli etmeye çalışmışlar. Ziyaret saati bitince de boynu bükük gitmişler. Ardından bütün ülkenin sarı saçlı, gökgözlü çocukları Denize üzüntülerini belirten kartlar, mektuplar göndermişler. Ama kurulan mahkeme çok acımasızmış. Çocukların protestosunu da hiç önemsemiyormuş. Denizi diğer çocuklara da kötü örnek olmasın diye cezalandırmak istiyormuş yargıçlar.

Deniz, uykusuz geçirdiği bir gecenin verdiği yorgunlukla hemen uykuya dalmış ve dalar dalmaz da başlamış rüyalar görmeye. Rüyada yaşlı bir ninecik oturmuş bir pınarın başına, Denize körler ülkesi masalını anlatıyormuş, ama bu bilge ninesi değilmiş. Rüyadaki ninenin anlattığı masal şöyleymiş;

Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, dünyanın bir yerinde, bir baba ile oğul varmış, bunların fazlaca bir dertleri yokmuş; işleri, aşları onları kimseye muhtaç etmezmiş. Ama babanın bir sorunu varmış; oğlunun eğitimsizliği ve cehaleti. O devirlerde ne oğlunu gönderebileceği bir okul ne de ders verebilecek öğretmenler varmış. Okul ve öğretmenler yokmuş ama çocuk dünyayı tanımalı ve bilmeliymiş. Çünkü babanın inancı, Alimler gözlüdür, Cahiller ise kör biçimindeymiş. Sonuçta baba karar vermiş; oğlunun gözü açılmalı, dünyayı görüp tanımalıymış. Baba ile biricik oğlu bilinmeyen ülkelere doğru yola çıkmışlar. Az gitmişler uz gitmişler, sonunda bir de bakmışlar ki, körler ülkesi diye bir yere gelmişler. Olacak bu ya, tam körler ülkesine geldiklerinde, çocuk bir hastalığa yakalanmış. Eli ayağı tutmaz olmuş. Baba şaşkın, çocuk bitkin uçan kuştan medet ummuşlar. Tam o anda "korkma" diye yüreklendirmişler. Babanın etrafına toplananlar. Ve, siz buranın körler ülkesi dendiğine bakmayın, buranın öyle becerikli bir hekimi var ki kime dokunsa hastalığından iz kalmaz demişler. Böylece baba yatıştırılmış ve çocuk tezelden hekime kavuşturulmuş. Hekimbaşı usta parmakları ile hastasını tepeden tınağa bir güzel yoklamış. Hemencecik de illetin nedenini bulmuş; sorun çocuğun gözlerinde imiş. Burnun ile alnın birleştiği noktanın sağında ve solunda bulunan çukurlara gömülü, bıngıl bıngıl devinen oval iki cisimcik. Açılıp kapanan birer deri kapakla örtülü.

İşte hepimizin bildiği insan gözü, illetin nedeniymiş. Hekim böyle söylemiş, teşhisi böyle koymuş. Operasyon kısa sürede bitmiş, dışarıya çıkarmışlar çocuğu. Baba bir de ne görsün, çocuğun dünyayı görüp tanıyacağı gözlerinin ikisi de yerlerinden çıkarılmış. Çünkü körler ülkesinde herkeste göz düşmanlığı varmış. Körler bilginin, ışığın, aydınlanmanın en önemli aracı olan göze düşmanmış. Daha o çağlarda aydınlık ile karanlığın, bilgi ile cehaletin savaşı varmış. Ancak baba ve oğul geç anlamışlar bu gerçeği ve ağır ödemişler bedelini. Ve bu sonuç karşısında sanki dünya bir anda başlarına yıkılmış baba ile oğulun. Yaşam zindan olmuş, ama ne acı duyacak halleri kalmış, ne de acıya dayanacak güçleri. Acıyı acıyla bastırmışlar boynu bükük...

Deniz gördüğü düşün etkisiyle ter içinde uyanmış. Bir korku sıkıca sarılmış boğazına. Kendini o hekimin elinde imiş gibi hissetmiş. Sevdiği onca yüzü düşünmüş, ama hiç birisini anımsayamamış, sisler arasında yalnız kalmış. Bir yerlerden ince bir ezgi çarpmış kulaklarına, çoğalan, delirten bir ezgi. Usuna babasının üzgün, perişan yüzü gelmiş, bir güvercin uçuvermiş yüreğinden, acıyla ürpermiş. Denizin ağzından "Baba" diye bir inilti çıkmış. Sonra gördüğünün korkulu bir düş olduğunu fark edince derin bir oh çekip rahatlamış.

Derken duruşma günü gelmiş binlerce çocuk yığılmış mahkemenin önüne, onlarca polis otosu eşliğinde Deniz mahkemeye getirilmiş. Yargıçlar sertçe bakmışlar Denize. Savcı iddianamesini okumuş, yargıçların en yaşlısı korkutucu bir sesle "bütün bunları neden yaptın?" diye sorular yöneltmiş. Yargıçların bütün sorularına Deniz susarak yanıt vermiş. Yargıç öfkelenmiş dağlar kadar. Denizi azarlamış. "Sende hiç acıma duygusu yok mu, kalp yok mu?" demiş. Deniz ise "Ben kalbimi kuşlara verdim." Diyerek ilk ve son yanıtını vermiş. Yargıçlar kendi aralarında fısıldaşıp, konuşmuşlar. Sonuçta Denizin bir kuş gibi, demirden bir kafese konulup uzak ve ıssız bir ormana bırakılmasına karar verilmiş. Bu haber dünyadaki bütün kuşlara yıldırım hızıyla yayılmış. Bir çok kuş toplanıp, kanat çırpmışlar, dönmüşler gökyüzünde, sonra da hep birlikte saldırmışlar kafese, günlerce gagalamışlar ama nazlı gagaları parmaklıkları kırmaya yetmemiş. Kafesi parçalayamamışlar. Parçalayıp da Denizi özgürlüğüne kavuşturamamışlar.

Günlerce düşünmüşler ve sonuçta hepsi gücünü birleştirerek. Denizi köyünün güzel ormanına götürmeye karar vermişler. Bütün kuşlar kanat açıp, kırk gün kırk gece, dağ demeden deniz demeden uçmuşlar. Denizin o güzelim köyünün ormanına ulaşmışlar. Yağmur yağdığında hepsi birden kanatlarını kafesin üstüne gerip korumuşlar. Güneş açtığında sevinmişler. Dünyanın her yerinde türlü türlü yiyecek ve çeşit çeşit kitap taşımışlar. Kuşlar her akşam kafesin etrafında toplanıp ötüşerek Denizi teselli etmişler. Cıvıltılarla uyutmuşlar, her sabah yeniden en güzel sesleriyle uyandırmışlar. Beraberce gülüp, oynayıp, şarkı söylemişler. Deniz onlara şiirler okumuş, bilge ninesinden öğrendiği masalları anlatmış, kuşlar Denizi anlarmış Deniz de kuşları..

İşte o gün bu gündür dünyanın bütün kuşları yavrularına kuşlara kalbini veren çocuğun masallarını anlatırlarmış. Ve onun içindir ki, dünyanın her yerinde kuşların yalnız bir sabah bir de akşam öttüğü söylenir...

Giden mi kalan mı yalnızdır bilinmez demiştin, gözlerimi gözlerinden ayırmak istemediğim o hüzün dolu ayrılık akşamında...

Bu ayrılık diğer ayrılıklara benzemiyordu. Sen bunu benden önce fark ettin.

Bense, hissettiğim halde görmezden geldim...

Dünyanın neresine, yaşamın hangi ücra köşesine gidersem gideyim, sensizlik bana en dayanılmaz acıları, en çekilmez hüzünleri yaşatacak ve bunları bile bile yaşamak zorunda kaldığım için, senden uzak kalmak uğruna yangına körükle gittiğim için artık alışmıştım bu iç çekişlere, bu sonsuz yalnızlığa, kabus sensizliğe...

Gözlerimin içine bakıyordun, yeni başlayan ve sanki hiç bitmeyecek olan bir özlemle...

İçimdeki fırtınaları dindirmek istiyorum gözlerinde... diye yazmıştın...

O akşam kelimeler, içindekiler, kalbine sığdırmaya uğraştığın onca yoğun duygular, bana söylemek istediğin halde bir türlü söyleyemediğin, gözlerimin içine bakarak o anlamlı bakışlarınla anlatmaya çalıştığın o kaos içinde çırpınan tüm kelimeler artık isyan ediyordu...

Senin ruhundan benim kalbime doğru hücum ediyordu hepsi, ve ben, ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilmeyen, baskı altında olan insanların yaptığı gibi kıpırdayamıyor, konuşamıyor, ne olacağını düşünemiyordum...

Adeta kilitlenmiştik o anda, ve biliyorum, ikimizde aynı şeyi düşünüyor ve aklımıza takılan bu zor soruya cevap bulmaya çalışıyorduk...

Giden mi yalnızdır kalan mı?

Bu sorunun cevabını her gün, her an düşündüm sevdiğim...

Senden uzak kaldığım o işkence dolu günlerde, o uykusuz saatlerde, seni düşündüğüm, yüzünü hayal ettiğim zamanlar hep bu soru hançer gibi saplanıyordu yüreğime...

Senden çok uzaktaydım artık, günlerdir konuşmuyorduk...

Seni, benliğini o kadar özlemiştim ki, sanki baktığım her tarafta senin o vazgeçilmez yüzünü, o benliğinin açıkça yansıdığı o eşsiz yüz ifadeni görüyordum...

Ama içimden gelen alışkın olduğum o his, bana yalnız olduğunu ve bana sorduğun o sorunu cevabını senin çoktan bulduğunu, kalanın yalnız olduğunu kabullendiğini ve bedeli ne olursa olsun senin yanında olmamdan başka bir şey istemediğini söylüyordu... Ama bilirsin, içimden gelen o seslere inanmayı sevmem ben...

O hisleri yaşamımda karşılaştığım yapmacık insanlara benzetirim.

Ne olduklarını ve neler yapabileceklerini bilirim, ama asla inanmam ve güvenmem onlara...güvenmek istemem...

Sanki ben istediğim, ben düşündüğüm için iyi görünürler gözüme, ama gerçekle hiçbir alakaları yoktur...

İşte bu yüzden inanmak istemiyordum yalnız kaldığına, acı çektiğine, beni özlediğine ve ne olursa olsun beni bekleyeceğine...

Acı çektirmeyi sevmem ben, bilirsin.

Acı çekmek, yalnız kalmak ve o sessiz yalnızlıklarda içimden ismini sayıklamak, yanımda olman için umutsuzca yalvarmak bana göre...

Beni buna sen alıştırdın, ben yıllardır buna alıştım, acı çekmek artık yandaşım...

Ben bunları yaşarken aynılarını senin de yaşamanı kaldıramam.

Yalnızlığı ben yaşamalıyım, sensizliğin acılarını, isyanlarını ben çekmeliyim, tek başıma...

Sen ne kadar anlamaya çalışsan da, sensizken yaşadıklarımı asla yaşayamazsın, hissedemezsin.

Kalan değil, gidendir yalnız kalan sevdiğim...

Giden yalnızlık için, acı çekmek için, isyan etmek için bırakır gider, kalan aynılarını yaşamak zorunda kalmasın diye...

Yalnızım işte...bunu yaşayacağımı bile bile kalmadım, kalamadım yanında...

Yalnız kalmaya, sensiz olmaya, acı çekmeye ve buna ne kadar dayanabileceğimi görmeye ihtiyacım vardı.

Sensiz kalmak bana çok şey öğretti...

İlk öğrendiğim, son dakikalarımızda bana sorduğun o sorunun cevabı oldu...

Gidendir yalnız kalan sevdiğim...

Yalnız değilsin, biliyorum.

Yalnızım, görüyorsun...

İkinci öğrendiğim şey ise ben burada sensizken, mutsuzken, içimde hayata karşı hiçbir istek, hiçbir beklenti ve yaşama hırsı yokken, senin orda yalnız olmadığını ve seni düşündüğüm, seni yaşadığım kadar beni yaşamadığını çok iyi biliyorum...

Senden uzaklaşmak, sensiz yapıp yapamayacağımı görebilmek, bu korkunç yalnızlığa ne kadar tahammül edebileceğimi görmek içindi seni orda bir başına bırakıp, bu sürgün yaşamda yalnızlığı, sensizliği seçmem...

Bir gün mutlaka döneceğim, biliyorum...

Çünkü bu ölümcül yalnızlığa daha fazla dayanamayacağımın farkına vardım.

Ben burada yalnız olsam da, senin orda yalnız olmadığının ve sırf tek başına olmamak için en olmadık, sana ve ruhuna en yabancı ve bilinmez insanlarla birlikte olduğunun farkındayım.

Bütün bunlarla yüz yüze geleceğini bilerek terk ettim seni ve yola çıktım kendi yalnızlığımla...

Yalnızlığımı yaşadıkça, sensiz olduğumu hissettikçe aklıma sorduğun soru geldi, sorunun cevabını bulmaya çalıştıkça aklıma sen geldin, ve sen aklımda oldukça bu yaşadığım hayat, bu hissettiğim yalnızlık, durmadan duymazdan geldiğim o içimdeki sesler ve yalnız olanın ben olduğumu kabullenişim çığrından çıktı içimdeki fırtınalarda...

Seni, bile bile en olmadık zamanda, çok bildik bir mekanda ve ruhuna en yabancı olan insancıklarla bir başına bırakıp terk ettim...

Döneceğim seni bıraktığım o yerlere, giden ve gittiği gibi geri dönen olacağım, biliyorum...

Oysa biliyorum, kalan değil, gidendir yalnız olan...

Oysa özlediğim, biliyorsun, giden değil kalandır terk eden...

Bir de gör beni, giderken bana yazdığın yazıda, kendi gözünden ve kendi kalbinden:

Karanlığıma gömerken seni sessiz çığlıklarım vardı içimde...korkularım, yine bana kalan yalnızlığım vardı. Zormuş; bu kadar yakın olupta uzak durmak,bu kadar uzak olupta seninle dolmak...yazmanın en iyi şey olduğunu söylerdin hep bana inan ki o bile durduramıyor içimde sana doğru akan seli...iki düşünüp bir yazıyorum her zamanki gibi öyle alışmışım ki kendimi sınırlandırmaya. gidiyorsun artık çok uzaklara,.varlığını ilk defa bu kadar derinlerde hissedip,kendimi sana açmışken gidiyorsun işte... içimdeki yerini zor fark etti benliğim, yokluğunla daha da yorulacak, belki de darmadağın olacak... gözlerimdir konuşan sadece. isyanlarımı, korkularımı, daralan zamanımı, yalnızlığımı anlattı herkese hiç kimsenin onları hiç kimsenin anlayamayacağını bildiği halde, belki de buydu onu rahatlatan... inan ki içimdeki dünyam, içinde bulunduğum dünyadan daha büyük... en büyük farkları; içimdeki... benim dünyamda herkes olması gereken yerde, hakkettiği gibi...

Gidişini düşünmek bile korkutuyor beni... Tarifi olmayan duygularımla sana uyanıyorum her sabah, Varlığınla çoğalıp yokluğunla eksiliyorum...

Mine BAHADIR

Bir zamanlar, üç oğlu olan bir değirmenci varmış. Değirmenci ölünce büyük oğluna değirmen, ortanca oğluna eşek, küçük oğluna da kedi miras kalmış. Küçük oğlu bu duruma çok üzülmüş.

“Kedi ne işine yarar ki insanın?” diye yakınmış. “Pişirip yiyemezsin bile.” Kedi bunu duymuş ve hemen cevap vermiş. “Kötü bir mirasa sahip olmadığınızı göreceksiniz efendim. Bana boş bir çuval ve bir çift de çizme verirseniz, neye yarayacağımı görürsünüz.”

 Şaşkınlıktan ağzı bir karış açık kalan çocuk, kedinin istediklerini yapmış. Kedi çizmeleri giyince ayna karşısına geçmiş ve kendini pek beğenmiş. Sonra kilerden, taze bir marulla güzel bir havuç seçip ormanın yolunu tutmuş. Ormanda çuvalın ağzını açmış, marulla havucu çuvalın içine yerleştirip bir ağacın arkasına saklanmış. Çok geçmeden taze sebzelerin kokusunu alan küçük bir tavşan çuvalın yanına gelmiş, zıplayıp içine atlamış. Kedi saklandığı yerden çıkıp çuvalın ağzını sıkı sıkı bağlamış.

 Ancak Çizmeli Kedi tavşanı efendisine götürmek yerine doğruca saraya gidip Kralla görüşmek istediğini söylemiş. Kral’ın huzuruna çıktığında yere eğilerek, “Yüce Efendimiz, size Efendim Markiden bir hediye getirdim,” demiş. Bu hediye Kral’ın çok hoşuna gitmiş.

 Üç ay boyunca Çizmeli Kedi saraya o kadar çok hediye götürmüş ki, Kral artık onun yolunu gözler olmuş. Derken Çizmeli Kedinin dört gözle beklediği gün nihayet gelmiş çatmış. “Bana sakın neden diye sormayın ve bu sabah ırmağa gidip yıkanın,” demiş sahibine. Çizmeli Kedi, o sabah Kral’ın Prensesle, yani kızıyla birlikte ırmağın kenarından geçeceğini biliyormuş.

 O sabah, Kral’ın faytonu ırmağın yakınından geçerken Çizmeli Kedi telaşla yanlarına yaklaşmış. “Yardım edin! Yardım edin!” diye bağırmış. “Efendim Marki boğuluyor!” Kral hemen bir alay askerini ırmağa yollamış.

 Fakat Çizmeli Kedi bununla da kalmamış. Krala, efendisi ırmakta yüzerken hırsızların onun elbiselerini çaldıklarını söylemiş. (Oysa Çizmeli Kedi, efendisinin elbiselerini çalıların arkasına kendisi gizlemiş!) Kral, hiç gecikmeden Markiye bir takım elbise yollamış. Tahmin edeceğiniz gibi Çizmeli Kedinin sahibi, kendisine Marki denmesine çok şaşırmış, ama akıllılık edip hiç sesini çıkarmamış.

 Marki güzelce giydirildikten sonra Kral onu gideceği yere götürmek için faytonuna davet etmiş ve kızıyla tanıştırmış. Prenses, iki dirhem bir çekirdek giyinmiş olan Markiye bir bakışta âşık olmuş.

 O sırada Çizmeli Kedi koşa koşa oradan uzaklaşmış. Çok geçmeden büyük bir tarlada ot biçen insanlara rastlamış. “Beni dinleyin!” diye bağırmış. “Kral bu yöne doğru geliyor. Size bu tarlaların kime ait olduğunu sorarsa ona efendim Markiye ait olduğunu söyleyeceksiniz. Yoksa sizi dilim dilim doğrattırırım!”

 Sonra Çizmeli Kedi bir süre daha koşmuş ve büyük bir tarlada buğday biçen adamlara rastlamış. Aynı şeyi onlara da söylemiş. Sonra tekrar koşmuş ve her rasgeldiği insana aynı şeyleri tekrarlamış. Derken Devin şatosuna varmış.

 Kral’ın Faytonu Çizmeli Kedinin geçtiği yerlerden geçerken Kral her rasgeldiği insana, “Bu tarlalar kime ait?” diye soruyormuş. Her defasında da aynı cevabı alıyormuş. Kral, Markinin bu kadar çok toprağa sahip olmasına şaşırmış. (Çizmeli Kedinin sahibi de öyle!)

 O sırada Çizmeli Kedi Devin şatosunda başka bir işler çevirmekle meşgulmüş. “Dev,” demiş Çizmeli Kedi, Devin nefesinin kokusundan iğrendiğini gizlemeye çalışarak. “Senin aynı zamanda müthiş bir sihirbazlık gücünün olduğunu söylüyorlar, doğru mu?”

 “Öyle diyorlarsa, öyledir,” demiş Dev alçakgönüllülükle.

 “Örneğin, istersen hemen bir aslana dönüşebildiğini söylüyorlar,” demiş Çizmeli Kedi. Bunu söyler söylemez Dev hemen kendini bir aslana dönüştürüvermiş. Çizmeli Kedi kendini dolabın üzerine zor atmış. Dev tekrar eski haline dönünce dolaptan aşağı inmiş. “Mükemmel!” demiş Çizmeli Kedi. “Ama fare gibi küçük bir şeye dönüşmek senin gibi cüsseli biri için imkânsız olmalı!”

 “İmkânsız mı?” diye gülmüş Dev. “Benim yapamadığım şey yoktur!” Dev bir anda fareye dönüşmüş, Çizmeli Kedi de onu hemen yutmuş.

 Derken Kral, Devin şatosuna varmış. Şatonun artık kime ait olduğunu tahmin etmişsinizdir herhalde! Çizmeli Kedi Kral’ın faytonunu şatonun yolunda karşılamış. “Bu taraftan gelin,” demiş. “Sizi bir ziyafet bekliyor.” (Dev o gün birkaç arkadaşına bir ziyafet vermeyi planladığı için yemeklerle donatılmış büyük bir masa hazır bekliyormuş!”)

 O gün sonunda Çizmeli Kedinin sahibi marki Prensesle nişanlanmış. Bir hafta sonra da evlenmişler. Çizmeli Kediye ne mi olmuş? Dokuz canından dokuzunu da sefa içinde sürmüş ve bir daha da fare avlamasına gerek kalmamış. -ara sıra avlamış, o da kedi olduğunu unutmamak için.

 

 

 

 

Fırtınalı bir hayatın ortasında birleştik. Sen, kendine yakın bulduğun insanların sana yaptığı hatalardan şikayet ediyordun, bense uzun yıllar acısını çektiğim bir aşkın yaralarını sarmaya çalışıyordum.

İyi birer dosttuk, her şeyi paylaşır olmuştuk. Bu yakınlaşmamızın kısa bir sürede olmasına rağmen zamanım öyle tatlı, öyle güzle geçiyordu ki ben içimdeki kıpırdanmalardan habersizdim.

Sanki rüyadaydım, gözlerimi açtığımda dostluğun yerini aşk almıştı. Kendimi tutamamıştım işte. Duygularıma hakim olamamıştım. Sen benim aşkım, bense senin dostundum artık. Sana aşık olduğumdan habersizdin. İçimdeki volkan öyle taşmıştı ki patlamak için sabırsızlanıyordu.

Sonunda o gün gelip çatmıştı. Bütün duygularımı bütün hislerimi açıklamıştım ben sana. Sense bana sadece şaşkın bir ifadeyle bunların yalan ve şakadan ibaret olması için yalvarmıştın.

Bende sana bunların ne şaka ne de yalan olduğunu üstüne basa basa vurgulamıştım. İçim rahatlamıştı. Çünkü bir insana "seni seviyorum" demek kolay bir iş değildi. Yürek isterdi. Ben bu işi becerememiştim ama sonucuna da katlanmak elimde değildi. Çünkü asıl olan benim için bugündü ve ben bugün sana söylemem gereken şeyleri yarına bırakmamıştım. Yarın böyle bir fırsatın elime geçeceğini düşünerek bütün her şeyi açıklamıştım.

Dünya fani her an her şey olabilir bizim dünyamızda... Şimdi içim çok rahat ama bir o kadar da huzursuzum. Çünkü bunları sana anlatınca suçlu ben oldum. Şimdi o eski günleri arıyorum, hiç sebepsiz, ani ayrılışın şokunu üzerimden atamamamın sonucundandır. Ve zaman eskiden öyle güzel öyle tatlı geçerken şimdilerde, bin bir azap bin bir acıyla geçiyor.

O günün üstünden çok zaman geçti. Şimdi ben senden benim olmanı değil bana biraz hak vermeni istiyorum. Bana duyduğun nefreti duygularımın üstünden çekmen için yalvarıyorum. Bana ne kadar kızsan ne kadar nefret etsen de ben seni yine de seviyorum. Duydun değil mi? Seni seviyorum...

Bir Bardak Limonata ve Bir Aşk Öyküsü

Evlilikle devam eden kirlenmemiş Aşk Huzurlu ve bitmeyen bir heyecanla dolu bir ömrü getirir.

Indiana’nın ıssız yollarından birinde ilerlerken, “Taze Limonata” levhasını görünce direksiyonu o yöne kırdım. Benzin istasyonu ve bir market beklerken karşıma bir ev çıktı. Ve randada yaşlı bir adam oturuyordu.

Arabamdan indim. Etrafta başka kimse yoktu. Bana bir bardak limonata ve bir sandalye uzattı. Etrafta huzur vardı.

Gökyüzü, mısır tarlaları ve güneş.

Havalardan ve yolculuğumdan söz ettik. Ailem olup olmadığını sordu. Daha yeni evlendiğimi ve çocuklarımın olmasını çok istediğimi söyledim. Aile kavramının hala önemini koruduğunu görmek onu sevindirdi. Sonra bana kendi hayatını anlatmaya başladı.

Bunu sizinle paylaşmak istiyorum, çünkü anlattıklarını bende asla unutmayacağım.

“Aile çok özel bir kurumdur. Karın, çocukların ve kendine ait bir ev. Doğru şeyi yapmanın huzurunu duyarsın içinde. Senin yaşındaki halimi hatırlıyorum.” diye başladı sözlerine.

Evlenmek gibi bir şansım olabileceğini düşünmemiştim. Öyle mükemmel bir ailem yoktu. Ama azimliydim. Annesi ve babası beni çok sevdiler ve bana karşı çok iyi niyetli davandılar. Yine de zor geliyordu. Geceleri yatağa uzanır ve düşünürdüm: Boşanma riskini göze alabilecek miydim? Bir karım, bir ailemmi olacak? Neden? Çocuklarımı boşanma riskiyle karşı karlıya bırakamayacağımdan emindim.

Gençliğe adım atınca yeni duygular deneyimlemeye başladım. Aşka filanda inanmazdım. Delice sevdaya tutulmaktan öte bir şey olmadığını düşünürdüm. Bir arkadaşım vardı. Beni çarptığında orta sondaydım. Birbirimize karşı neler hissettiğimizi söylemekten kaçınıyorduk. Sadece sohbet ediyorduk. Benim en yakın arkadaşım olmuştu. Lisede birbirimizden ayrılmaz olmuştuk.

Ailesiyle sorunları vardı. Ona yardımcı olmaya çalışıyordum. Ona göz kulak olmak için elimden ne geliyorsa yaptım.

Akıllı vegüzel bir kızdı. Bütün erkekler onunla olmak istiyordu. Madem bu seninle benim aramızda… diye ekledi, Ben onunla olmak istemiştim.

Bir kere çıkmayı denedik, her şey çığırından çıktı ve dokuz ay konuşmadık. Derken bir gün okulda cesaretimi topladım ve ona mesaj yolladım. O da yanıt verdi ve yeniden başladık. Sonra o üniversiteye gitti.

Yaşlı adam kalktı ve bir bardak limonata daha getirdi.

Babası Minnesota’da yaşıyordu. Okumaya onun yanına gitti. Benim hedefim beyzbol oynamaktı. Okuldan okula geziyordum. Sonunda ben de Minnesota’da bir okula kabul edildim. Son derece ironikti. Ona müjdeyi verdiğimde ağlamıştı.

Çıkmaya başladık. Ona ilk defa benim odamda evlilik teklif ettiğim günü hatırlıyorum. Kalbi hızla çarpıyordu. Reddedileceğim korkusuna kapılmıştım. İlişkimiz gittikçe gelişti. Üniversiteden sonra beyzbol oynamaya devam ettim. Ve hayatımın kadınıyla evlendim.

Çocuklarınız oldu mu? diye sordum.

Dört tane dedi gülerek. Onları okuttuk ve elimizden geldiğince hayatı öğrenmelerine yardımcı olduk. Şimdi hepsinin kendi çocukları oldu. Kucaklarında çocuklarını görmek bana gurur veriyor. Hayatın her şeye rağmen yaşamaya dediğini düşünüyorum.

Çocuklar evden çıktıktan sonra karımla birlikte seyahatlere çıkmaya başladık. Elele tutuşup her yeri geziyorduk. İşin güzelliği burada zaten. Yıllar geçtikçe ona karşı sevgim iyice büyümüştü. Kavga etmediğimizi söyleyemem, ama aşkımız gittikçe derinleşiyordu.

Karıma olan sevgimi kelimelerle ifade etmem çok zor… dedi başını sallayarak. Bu sevgi bizi hiç yalnız bırakmadı.

Hiç ölmedi. Gittikçe kuvvetlendi. Yaşamım boyunca çok hata yaptım, ama onunla evlendiğim için asla pişman olmadım.

Allah hayatın zaman zaman ne kadar zor olduğunu biliyor… dedi gözlerime bakarak. Bugünün dünyasını anlayamayacak kadar yaşlı olabilirim. Ama geçmişe baktığımda emin olduğum bir şey var: Bu dünyada sevgi kadar güçlü bir duygu yok. Ne para, ne hırs, ne nefret, ne de şehvet ifade edemez. Şairler ve yazarlar deniyorlar. Onlar da ifade edemezler, çünkü herkese göre değişir. Ben karımı çok seviyorum, görüyorsun. Ölünce yan yana mezarlara yatacağız, ama bu sevgi dünya yok olana kadar devam edecek.

Boş gözlerime baktı. “Seni çok tuttum, evlat” dedi ve özür diledi. Umarım limonatayı beğendin. Yolda giderken, karına ve çocuklarına ve sahip olduğun herşeyi çok sevmen gerektiini düşün. Sevmelisin, çünkü bunları ne zaman kaybedeceğini bilemezmisin.

Arabama doğru yürürken söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu önemli düşündüm. Karısını yıllar önce kaybettiğini ve onu hala aynı şehvetle sevdiğini düşündüğüm bu yaşlı adam beni çok etkilemişti. Onun ne kadar yalnız olduğunu düşündükçe içimi bir acı kapladı. Limonata ve ara sıra gelen ziyaretçiler dışında kimsesi yoktu.

Yola yeniden koyuldum, ama yaşlı adamı aklımdan çıkaramıyordum. Birden limonata parasını vermediğim aklıma geldi.

Geri döndüm eve yaklaşınca uzaktan bir araba gördüm. Birinin daha orda durması ben şaşırttı. Verendaya doğru ilerledim. Yaşlı adam ortalıkta görünmüyordu. Tam parayı sandalyenin üzerine koymak üzereyken gözüm pencereden içeriye ilişti. Yaşlı adam odanın tam ortasında karısına sarılmış konuşuyorlardı. Sonunda anlamıştım. Karısını kaybetmemişti. Sadece öğleden sonrayı yalnız geçirmişlerdi. Bu olayın üzerine yıllar geçti. Ben hala o yaşlı adamı ve karısını düşünürüm. Onlar gibi bir yaşantım olsun isterim. Bende onun gibi çocuklarıma ve torunlarıma sevgi bırakmak isterim.

 

 

Bir gün hayatımdan ördürürcesine çıkacaksın ve ben seni hep son günkü halinle hatırlayacağım. Senin en güzel halin neydi diye düşünüyorum. Ve içimden bir ses yıllar öncesine götürüyor beni...

Seni her halükarda içimde hissedebiliyorum. İşte olayımın en güzel yanı bu. Sen ne kadar anlayabilirsin bilemiyorum. Ama benim gibi her şeyden ve herkesten uzak bir hayatın olmasaydı bunun ne demek olduğunu anlardın. Seni anlıya biliyorum sevdiklerin ve sana destek veren herkesin yanında ağlamak bile senin doğal. Benim için lüks olan her şey sana doğal geliyor.

Şimdi yatıyorsundur. Bir sigara yakmış yatağının ucunda yaşadıklarını ve benim sana söylediklerimi ve hatta yaşadıklarının bir hata olduğunu düşünüyorsundur. Kanayan yarayım senin için biliyorum. Bir hata. Bir yanlış. Oysa sadece sevmiştim seni. Hala aklımın bir ucundan çıkmıyorsun. Son kez çıkmayan olacaksın. Seni asla unutmayacağım. Yerlerde sürünüp yok olsam, evlenip çocuk sahibi olsan ve adım bir yana, dünyada olduğumu unutsan ben yine bıraktığın yerde olacağım.

Parktaki çocuklara bakıp seni yaşayacağım. Söküp atmam gerek içimden seni. Hayatımın kalanını sensiz yaşamayı öğrenmeliyim. Ve öyle ki hiç sızlamamalı içim seni gördüğümde. Sen utanmalı, sen başını eğmelisin. Yaptıklarından utanmalı, iliklerine kadar üşümelisin yazın kavurucu sıcaklığında...

Ama olmaz bunu sana yakıştıramam. Sen bunları yaşamamalı, görmemelisin. Korkma yavrucuğum ben gizli bir köşeden seyreder sonra usulca kaybolurum. Sen hiç görmezsin beni. Belki bir gün ortak bir tanıdığımızdan haberlerimi alırsın. Olur da hakkımda kötü bir şeyler duyarsan ne olur kulak asma yalandır mutlak. Senin üzülmen için söylenmiştir.

İçim yanıyor kimseye anlatamıyorum. Hoş sen bile anlayamadıktan sonra kim anlasın. Bana güldüklerini biliyorum bunu iliklerime kadar biliyorum. Varsın olsun, gülsünler, ben biliyorum içimdekileri. Yorgun bedenimi yıldızlara taşıyacaklar bu benim en mutlu günüm olacak. Sevdiklerimi oradan görebileceğim. Bir kahve telvesi, bir sigara dumanı kadar yakın olacağım sana. Sana ve sevdiğim tüm insanlara.

Son bir sevgi son bir mutluluk yakaladım seninle, belki de çok kısaydı kimileri için. Nereden bilsinler benim için bir ömre bedel olduğunu. Ben gözlerimde yaşadım bu aşkı ve yine gözlerimde bıraktım umutlarımı. Bunları bir gün okuyacak mısın? Okurken ağlayacak mısın bilemiyorum. Ama beni anlayabilmen için çok zaman geçmesi gerekiyor belki yüzyıllar. Yalnızları oynuyorum sen bile farkında olmadan. İşte ben buyum, kimsenin istemediği, kimsenin anlamadığı. Anlamak istemediği. Uykuların en tatlısı senin için olsun canımın içi...

DOSTLUK

Saate bakmaksızın kapısını çalabileceği bir dostu olmalı insanın...

Nereden çıktın bu vakitte dememeli, bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında; gözünün dilini bilmeli; dinlemeli sormadan, söylemeden anlamalı...

Arka bahçede varlığını sezdirmeden, mütemadiyen dikilen vefalı bir ağaç gibi köklenmeli hayatında; sen, her daim onun orada durduğunu hissetmelisin.

İhtiyaç duyduğunda gidip müşfik gövdesine yaslanabilmeli, kovuklarına saklanabilmelisin.

Kucaklamalı seni güvenli kolları, dalları bitkin başına omuz, yaprakları kanayan ruhuna merhem olmalı...

En mahrem sırlarını verebilmeli, en derin yaralarını açıp gösterebilmelisin; gölgesinde serinlemelisin sorgusuz sualsiz...

Onca dalkavuk arasında bir tek o, sözünü eğip bükmeden söylemeli, yanlış anlaşılmayacağını bilmeli.

Alkışlandığında değil sadece, asıl yuhalandığında yanında durup koluna girebilmeli.

Övmeli alem içinde, baş başayken sövmeli ve sen öyle güvenmelisin ki ona, övdüğünde de sövdüğünde de bunun iyilikten olduğunu bilmelisin.

Teklifsiz kefili olmalı hatalarının; günahlarının yegane şahidi...

Seni senden iyi bilen, sana senden çok güvenen bir sırdaş..

Gözbebekleri bulutlandığında, yaklaşan fırtınayı sezebilmelisin.

Ve sen ağladığında onun gözlerinden gelmeli yaş...

Yıllarca aynı ip üstünde çalışmış, cesaretle ihanet arasında gidip gelen bir salıncağın sınavında birbiriyle kaynaşmış iki trapezci gibi güvenle kenetlenmeli elleri...

Parkurun bütün zorluklarına rağmen dostluğumuzu koruyabildik, acıları birlikte göğüsleyebildik ya;

yenildik sayılmayız diyebilmeli...

Issızlığın, yalnızlığın en koyulaştığı anda, küçücük bir kağıda yazdığımız kısa ama ümit var bir yazıyı

yüreğe benzer bir taşa bağlayıp birbirimizin camından içeri atabilmeliyiz:

Bunu da aşacağız! İmza: Bir dost!...

Genç adam ellerinde bir buket çiçek, sahile koşarak geldi... Gözleri şöyle bir sahilde gezindi, aradığını göremeyince ilk gördüğü banka oturup sevdiğini beklemeye başladı. Ellerinde her zamanki çiçeklerden vardı. Sevgilisinin en sevdiği çiçekler bunlardı. Kırmızı , kıpkırmızı, kan kırmızısı güller...

Sanki dalından yeni koparılmış gibi tazeydiler, buram buram kokuyorlardı, sevgi kokuyor, aşk kokuyor en önemlisi de özlem ve hasret kokuyordu güller...

Hepsinin üzerinde damlalar vardı. Sanki ağlıyor gibiydiler. Genç adam güllere baktı, sanki onlarla konuşuyormuş gibi, "Neden ağlıyorsunuz, bakın ben ne kadar mutluyum" dedi.

Az sonra sevdiğini göreceği için kalbi yine deli gibi atmaya başlamıştı. Ne zaman onu düşünse, onunla buluşacağını hayal etse kalbi aynı böyle yerinden çıkacakmış gibi oluyordu. Senelerdir birbirlerini sevmelerine rağmen ikiside sevgisinden hiç bir şey kaybetmemişti..

Onları hiç bir şey ayıramazdı...

Ne hasret, ne ayrılık, ne de ölüm...

Genç adam telaşla saatine baktı. Sevdiği yine geç kalmıştı, 1 dakika gece kalmıştı. Üstelik o, sevdiğini bekletmemek için dakikalarca önce koşarak geliyor, onu beklemeyi bile seviyordu. Ama sevdiği her zaman bunu yapıyordu. Devamlı kendisini bekletiyordu. Herkesin bir kusuru olurmuş diye düşündü...

Ve gözlerini önündeki uçsuz bucaksız denizlere dikti.. Denizin sonu yok gibiydi, tıpkı sevdiği kıza karşı olan aşkı gibi denizinde sonu yoktu. Sonsuzluğa uzanıyordu. Aslında bugün onlar için çok özel bir gündü. Kendi aralarında söyleneceklerdi. Delikanlı önce bunu sevdiğine açmış, sonrada gidip iki yüzük almıştı. Bu kadar önemli bir günde bari onu bekletmemeliydi.. Ama alışmıştı artık beklemeye, zararı yok biraz daha beklerim diye düşündü. Güllerin yaprakları nedense hala yaşlı idi. Bir türlü anlamıyordu onları. Her şey bu kadar güzelken neden ağlıyorlardı ki?

İşte az sonra sevdiği gelecek, ona sarılacak, kucaklaşacaklardı...

Sonra söz yüzüklerini takıp, evliliğe ilk adımlarını atacaklardı.

Genç adam öyle heyecanlıydı ki sevdiğine kavuşmak için can atıyordu...

Martılara baktı, birbirleriyle oynaşıp, uçuşan martılara... Ne kadar güzel dansediyorlardı havada.

Tekrar saatine baktı genç adam. Endişelenmeye başlamıştı. Sevgilisi yine geç kalmıştı, hem de çok... Bu kadar geç kalmaması gerekiyordu. İşte her gün burada buluşmak için sözleşmiyorlar mıydı? Her gün sahilde, martılara bakarak, denizin onlara anlattığı masalları dinleyerek birbirlerine sarılıp hasret gidereceklerine söz vermiyorlar mıydı? O zaman neden gelmemişti yine??...

Aklına kötü düşünceler gelmeye başladı. Hayır.. hayır.. olamazdı.

Sevdiğine bir şey olamazdı.

Onsuz hayat yaşanmazdı ki...

O ölse bile devamlı benimle yaşar diye düşündü genç adam. Bunun düşüncesi bile hoş değildi. Gözlerini yere indirdi. Gözyaşlarını kimsenin görmesini istemiyordu.

Zaten nedense etrafındaki insanlar ona sanki kaçık gibi bakıyorlardı. Rahatsız olmaya başladı bakışlardan.

Artık bıkmıştı... Yine sevgilisi geldi aklına.. Neden gelmedi acaba diye düşünmeye başladı. Gözlerini kapattı.

7 sene oldu dedi. 7 senedir her gün bu sahildeydi, sevdiğini bekliyordu. Daha fazla dayanamadı. Kalbi parçalanacak gibi oluyordu. Gözlerinden 1 damla daha yaş güllerin üzerine damladı...

Yine gelmeyecek galiba, en iyisi ben onun evine gideyim diye mırıldandı...

Hiç olmazsa gülleri her zamanki gibi yanına koyar, ona vermiş olurdu...

Genç adam ayağa kalktı. Sevdiğiyle buluşmak üzere, yeşil tepenin ardındaki kabristana doğru yürümeye başladı..

Sen sevmeyi bilirmisin?

yüreğini ısıtan o yumuşacık. seni sarmalayan sevgiyi.

hani bir çocuğun uykulu gözlerle sana kollarını açıp kucağına alman

için bakan gözlerindeki sevgiyi.

hani günler sonra gördüğün sevgilinin gözündeki ışıltıyı

sevgiyi okumayı bilirmisin

sessizce sadece gözlerden..

ya da hissetmeyi sadece teninden.

bazen kelimeler gereklidir tarifler için. bazense yetersiz.

sana bir yemek tarif etsem. her detayıyla. tadını katan nedir o

yemeğin bilir misin.

neden hiç anneninkine benzemez yediğin o yemeğin tadı.

içine kendini katmıştır da ondan.

tarif değildir bu. kelimeler yetmez onu anlatmaya.

işte bazen böyle hissedersin sevgiyi kelimeler olmadan.

yada böyle hissettirsin kelimeleri kullanmadan.

sadece kendini katarsın. bakışlarınla yaşatırsın...

teninle tattırırsın sevdiğini.

Neden hiç sordun mu kendine kimse o gibi değil. ya da kimse onun

gibi sarılmıyor sana.

kimi var uyurken dokunmamak için kaçarsın yatağın içinde bir o yana

bir bu yana. kimi var. sokulmak istersin daha da sanki bir puzzle'ın

iki parçası gibi tamam olmak onunla.

ya sevişirken hissettiklerin?

hatta sevişmeyi hayal ederken onunla hissedebildiklerin.

sırf onu görmek. onunla olmak adına yaptıklarınla

özel olduğunu anlatmak ona. ya da onun sana

sen sevmeyi bilir misin. ya da sevdiğini hissettirmeyi.

hissedebilir misin kelimeler olmadan sevgiyi..

söylendiğinde inanmadığın sevgidense. söylemese de bildiğin sevgiyi ara.

bulduğunda kaçırmamak için uğraşma. nasılsa bir gün eğer bakmazsa

sana öyle. o zaman gitmiş olur geldiği gibi kendiliğinden.

sadece hisset. yaşa ve keyfini çıkar. mutluluğunu hisset bu sevginin.

Kalbim Seninle

Genç kız feci bir hastalığın pençesinde kıvranıyordu. Yaralı kalbi artık bu dünyaya daha fazla dayanamamaya başlamıştı. Çok zengin olan ailesi tüm gazetelere, kalp nakli için ilan vermişlerdi.  Canını feda edecek birini arıyorlardı.  Genç kız ise her gün hastane odasında biraz daha solmaktaydı.

Yine yalnızdı odasında, gözü yaşlı, boynu bükük ölümü bekliyordu.  Gözlerini kapadı, bu küçük odada gözyaşı dökmekten bıkmıştı. Yine de engel olamadı pınar gibi çağlayan gözyaşlarına. Sevdiği geldi aklına, fakir ama onu seven sevgilisi.  Her gün aynı şeyleri düşünüyor, anıları bir film şeridi gibi gözünün önünden geçiyordu. Param yok ama sana verebileceğim sevgi dolu bir kalbim var demişti delikanlı.  Genç kızda zaten başka birşey istemiyordu. Sevgiye muhtaç biri, sevdiğinin sevgisinden başka ne isteyebilirdi ki.  Ama olmamıştı işte, dünyalar kadar olan sevgilerinin arasına, o lanet olasıca para girmeyi bilmiş, onları ayırmıştı. İşte paranın geçmediği zamanlara gelmişlerdi. Ne önemi vardı artık? Şu son günlerinde, sevdiği yanında olsa yeterdi.

Ayrılıklarından bu yana 5 bitmeyen, çile dolu yıl geçmişti. Her günü zehir, her günü hüsran.. Ama genç kız hep sevgisini yüreğinde taşımış, kalbini kimseyle paylaşmamıştı. Sevdiğini düşündü işte o an.. Acaba o neler yapmıştı bu kadar sene boyunca. Kimbilir kiminle evlenmiş, çoluk çocuğa karışmıştı.

Gözlerinden bir damla yaş daha damladı kurumuş, bitmiş ellerine. Ellerine baktı, bir zamanlar ellerinin, ellerini tuttuğunu hayal edip, her gün saatlerce ellerini seyrederdi.  En çokta saçlarının dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdiği öpmüş, koklamıştı onları. Her bir tanesi koptuğunda, kalbine bir ok daha saplanıyordu. Kalbi yine sızlamaya başlamıştı. Belki sevdiği yanında olsa, kalbi bu kadar yorulup, veda etmezdi yaşama.  

Zaten artık ölüm umurunda değildi genç kızın. Sevdiğinden ayrı yaşamanın ölümden ne farkı vardı ki.. Tekrar o geldi aklına.  Keşke keşke yanımda olsa dedi. Son bir kez elini tutsa yeterdi. Gözlerini son bir kez öpse, rahatça ebediyen gözlerini kapatabilirdi artık.  Gözleri pınar gibi çağlamaya başladı. Sevdiğini son bir kez göremeden ölmek istemiyordu. Ufakta olsa ondan bir hatırasını almadan bu dünyadan göçmek istemiyordu.  Oysa sevdiği, kimbilir kiminle beraberdi.  Kendi sevgi dolu kalbinin kimseyle paylaşmayı düşünmemişti bile, ama acaba o paylaşmış mıydı ? Onun sevgisini silmiş atmış mıydı acaba kalbinden ? İçi birden nefretle doldu. Üstüne büyük bir ağırlık çöktü.

Onu düşündükçe her dakikasının zehir olması artık çok daha ağır geliyordu genç kıza.  Ölmek istedi, artık yaşamak istemiyordu bu dünyada. Ama sevdiğinden bir hatıra almadan ölmeyeceğine and içmişti. Tekrar gözlerini açtı. Kim bilir belkide sevdiği onu unutmuştu. Bu düşünceler içinde derinliğe daldı.  

Birden babası girdi odaya, kızına kalp nakli için bir gönüllü bulduklarını müjdeleyecekti. Fakat genç kız çoktan uykuya dalmıştı. Bir meleği andıran masum yüzü, sevdiğinin özleminden sırılsıklamdı.  O gece biri gözlerini dünyaya kapadı, genç kız ameliyata alındı. Tekleyen ve görevini yerine getirmeyen kalbi değiştirilmişti. 1 hafta sonra tekrar gözlerini açtı dünyaya genç kız. Ama dünya daha farklı geldi ona. Sanki birşeyler eksikti.

Aradan aylar geçmiş genç kız artık iyice iyileşmişti. Ama içindeki burukluğu bir türlü atamıyordu. Sevdiği aklına gelince kalbi eskisinden daha çok sızlıyordu.. Bir kere, bir kere görebilsem diye mırıldandı.  Kalbi yine sızlamaya başlamıştı. Yeni kalbi onu iyileştirmişti ama nedense her gece aniden hızlanıyor, onu uykusundan uyandırıyor ve sanki yerinden çıkacakmış gibi atmaya başlıyordu.  

Genç kız bir anlam veremediği bu durumu doktora anlamış, ama ameliyat kolay değil, bir aydan geçer demişti doktor. Aylar geçmişti ama hala aynıydı durum. Çiçeklerinin yanına gitti. Hergün onlarla saatlerce dertleşiyor, zaman zaman ağlıyordu onlarla. En çokta kan kırmızısı gülünü seviyordu. Çünkü kırmızı gülün onun için yeri apayrı idi. Oda genç kızla beraber gülüyor, onunla beraber ağlıyordu. Onu sevdiği gibi görüyordu genç kız. Ve gülünü sevdiğini ilk gördüğünde ona hediye edeceğine dair yemin etmişti. Başka türlü paylaşamazdı gülünü kimseyle.  

Kapı çaldı aniden. Kapıyı açtı ama kimse yoktu. Gözü yerdeki beyaz zarfa ilişti. Yavasça eğilip zarfı yerden aldı. Birden kalbi deli gibi atmaya başladı. Ne olduğunu anlayamıyordu. Zarfın üzerinde ne bir isim, ne bir adres vardı. Zarfı açtı, içinden beyaz bir kağıda yazılmış bir mektup çıktı. Kalbi daha hızlı atmaya başladı. Onun kokusu vardı kağıtta. Evet, onun kokusu vardı. Yılar yılı özlemini çektiği, yanında olabilmek için canını bile verebileceği sevdiğinin kokusu vardı mektupta..

Başı dönmeye başladı. Koltuğuna geçip oturdu yavasça. Kağıdı açtı. Ve elleri titreyerek okumaya başladı. Sevgilim, senden ayrıldıktan sonra, bir kalbe 2 sevginin sığmayacağını bildiğimden dolayı, ne bir kimseyi sevebildim, nede kimseye bakabildim.  Her günüm diğerinden daha zor geçti, çünkü her gün özlemin dahada artıyordu.. Sana kitapları dolduracak kadar şiirler yazdım. Her biri diğerinden dahada hüzünlüydü. Yazdım, okudum, ağladım.  Hergün yazdım, her gün okudum, senelerce ağladım.  Her gece seni düşündüm sabahlara kadar, her gece senin yanında olmayı istedim. Ve her gece sensizliğe lanet ettim, uykuları haram ettim kendime, sensiz olmanın acısını gözlerimden çıkardım.  

Ve bir gün herşeyi değiştirecek bir fırsat çıktı önüme. Bu fırsatı değerlendirmeyip, kendime haksızlık edemezdim.  Ve değerlendirdim.  Senden çok uzaklara gittim, belki seni unuturum diye..Ama tam tersi oldu. Seni daha çok özlüyorum artık.  Senden çok uzaklardayım belki, ama yinede seni görmek için uzaklardan gelebiliyorum. Hemde her gece.  

Seni seviyor, seyrediyor ve eğilip sen uyurken yanağına bir öpücük konduruyorum.. Bazen gözlerini açıp bakıyorsun, geldiğimi bildiğimi sanıyorum ama yine o tatlı uykuna geri dönüyorsun. Yarın birbirimizi sevmemizin 6. senesi.  .

Hep ben geldim şimdiye kadar senin yanına, yarında sen gel olur mu sevgilim.. Ha, unutmadan, sana hep sözünü ettiğim, kalbime iyi bak olur mu ? Çünkü gözyaşlarımla, adını yazdım ona.  Seni senden bile çok seven bir sevgi var kalbinin içinde.  Unutma, kırmızı gülüde unutma olur mu ??.  Seni Seviyorum, Yanıma Gelinceye Kadarda Seveceğim.  Sevgilin.

 

(Güzel olması için hiç bir şey yapmadığım ve sadece korkumu akıttığım bir yazıdır.. can kardeşim ve beni anlatır...)

Öğretmen, bize kompozisyon yazmamızı söyleyince çok sevindim, nihayet tüm ülkeden otuz kişi de olsa düşündüğüm ve kendimce doğru olan şeyleri duyabilecekti. Yazımı tam bir aşkla bitirdim, ve beğendim.

Ama sonra Elif kompozisyonunu okudu. Ve ben kompozisyon yazmamızdaki amacı düşündüm. Amacı insanlara bir şeyler öğretme fırsatını bulmuşken sonuna kadar kullanmak mıydı yoksa kendimi ifade etmek miydi? Kendimi nasıl ifade ederdim, hangi konu benim hayatımdı?

Ben de bir zamanlar beynimdeki böceği öldürdüğüm hikayemden bahsetmek istiyorum. Bu, bir zamanlar hıçkıran bir kızla ilgili. Şimdi; dinleyin.

Ve etraf bulanıklaşır, nesnelerin sınırları, suyla dağıtılmış renk karışımına benzeyerek belirsizleşir. Günlük hayatın sesleri, uzaklaştıkça uzaklaşır ve zaman denen kara delik anın yaşandığı her yeri anda olan her şeyi yukarı çeker. Tam durmaya yakın, bir kızın hıçkırıkları duyulur kızlar tuvaletinde gerçekten ilgilenmeseler de herkes ne olduğunu sorar. Soru kalıplarını ve ünlem cümlelerini bilirsiniz:

-hadi yaaaaa

-şşş kızım.. bi'' anlat..

-nazaaar,niye ağlıyo''?

-lütfüüü;peçete veriyim mii?

Ama ben ne olduğunu gerçekten merak ediyordum. Sonunda dedikodu dalgası bana ulaşmadan öğrendim. İşte o an ,hıçkıran kızı çok sevdim. Tanrım, ne güzel bir insandı! Onu o zaman neden sevdiğimi bilmiyordum. Hıçkıran kız; fanusun dışında onu bekleyen babasını özlüyordu, yada ondan öncekiler öyle yaptığı için hıçkıran kız,aslında ağlayan kızdı. Sürekli neden ben diyordu. Karamsardı. Aklına rüyaları geliyor ve içten içe ağlamak için bahane olmuş oluyordu tüm bunlar. Ama ben, hiç karamsar değildim. Bir zamanlar yatağımda sessizce ağladığım zamanlarda, Tanrı'nın bana gizlice sunduğu ve inanmak isteyeceğim düşüncelerim aklıma geldi. Belki de Tanrı,b düşüncelerimi ona iletmem için göstermişti. Gizli bir görevdi bu, önemli bir görev. Ama aklımda bir şüphe vardı, ya ben inanmak istediğim için doğru geliyorduysa düşünceler bana? Hayal ettiysem, öyle olmasını dilediysem yada gerçekten inanmak istediysem düşüncelere? Ama Tanrının sesi, bana ya onlar zaten öyleyse dedi. Riske girmeye karar verdim. Doğru yapma ihtimalimi küçümsemek yerine, yanlış yapma ihtimalimi küçümsedim. Böyle karışık düşünceler içindeydim. Oysa hıçkıran kız, hüzünlü gözleriyle bana bakarken, riske girmeye olan korkum, kalbimden tıpkı aldatan bir sevgili gibi uçup gidiverdi. Onunla konuşmaya başladım ama amacım bir psikolog edasıyla konuşmak değildi. Belki de düşüncelerimi kendime kanıtlamak istiyordum?

Her şeye rağmen, kalbindeki ateş; benim içine attığım birkaç odun parçasıyla parlardı, ve böylece içinde bir ateş olduğunu fark ettim. Eğer o ateş büyürse; kalbini yakacaktı. Ve aynı ateş; düşmanı su gibi hayatını söndürecekti. Hayır; koşulsuz ve nedensiz sevdiğim insan asla böyle olmayacaktı, benim onu sevmem için sevebileceğim biçimde; hep var olacaktı.

Konuşmalarımızla ağladık ve göz yaşlarımızı dondurduk. Artık; ne zaman bir damla göz yaşı dökülebilecek durumda olsak; birkaç buz parçasını; sıcak bir kolanın içine atıyoruz, ve yüzümüzü bardağa doğru çevirerek sıçrayan damlalarla serinliyoruz.

Benim bir zamanlar yaşadığım yıllar; sihir gibi bir şeydi. Hiç yoktan var olan bir şeyi, zaten hep var olan bir şeyle yok etmiştik. İkimiz, beraber. Bu bizim yaşantımız olmuştu artık anılarımız beraberdi. Belki de ikimizin de ihtiyacı olan şey buydu. Şimdi; geçirdiğim onca karanlık, umutsuz nemli ve sıcak yıllardan memnunmuş gibi hissediyorum. Ve kendimi tadının en güzel zamanındaki cennet elması gibi görüyorum. Elimizde bir çok düşünce ve bir paket lezzetli bir şeker var. Onu yemekte acele etmiyoruz. Şekerlerimizin bir gün bir yağmurda eriyeceğini biliyoruz o yüzden; düşüncelerimiz bizim en kıymetli ve ölümsüz varlıklarımız. Ve ne kadar güzel olurlarsa; şekerlerimizi o kadar lezzetli kılacağımızı biliyoruz.

Hayatta her şeyin, herkes için panzehir ayrıdır. Bizimkiler aynıydı. Yazımın son satırlarına geldikçe, böyle güzel yazılarımı aslında ir zamanlar hıçkıran kıza yazdığımı anlıyorum. Bütün bu yazdıklarımı da aslında ona ithaf ettiğimi ve o olmazsa yazamayacağımı da biliyorum. Bu; mutluluğun farkına varılması için acının gerekmesi gibi bir şey. Ondan ayrı kalacak olmam yada bir gün birimizin şekerlerinin önce eriyecek olması önemli değil. Biz biliyoruz ki; bir gün mutluluğun kıymetini anlamak için acının gerek kalmadığı yerde buluşacağız. Belki birimiz fanustan biraz geç çıkacak; âmâ sonuçta en güzel meyvelerin ve masaldaki hurilerin buluştuğu yerde; -mutluluğun değerinin acı olmadan anlaşıldığı bir yerde- tüm ailemizle ve sevdiklerimizle kocaman bir masada oturup sohbet edeceğiz.

Ama şu anda fanustayken anladığım bir şey var: hıçkıran kızı; bir zamanlar ağladığı için ve şimdi hep gülümsediği için seviyorum.

O da beni seviyor.

Daha yaş yirmi bile değil...Ne işim var, diyorum, böyle gece yarıları, harflerin sözcüklerin karşısında? Bak dışarıda gürül gürül hayat, üstelik asıl hayat işte bu saatlerde başlıyor şimdi. Eskiler, diyorum, zamanında demişler ya "İçiyorsak, bir sebebi var!" diye, bana "Cehaletin hakim olduğu yerde alimlik deliliktir." diyen büyüklerime de bunu söyleyesim geliyor: Böyle, akreple yelkovanın Tanrıdan çekinmeseler yorgunluktan uyuyup kalacakları bir saatte yazıyorsam eskimiş şehirlerin toprağa karışmış delileri gibi, e bir sebebi vardır tabi...

Daha yaş yirmi bile değil. Ne zaman başladım hatırlamıyorum sevdaları hatmetmeye. Bu görünmeyen bir düğmeden sessizliği ve karanlığı gittikçe daha sessiz ve karanlık bir hale getirilen gecelerden kim bilir kaçıncı? Sevdikçe artıyor uykusuz geceler, hayal kurdukça ince bir nehir gibi kollara ayrılıp kim bilir hangi denizlere karışıyor. Hayallerim, sevgilerim okyanus olmaya her an hazır çömez nehirler gibi.

Daha yaş yirmi bile değil. Çocukken sevdiğim ilk çocukluk aşkım dün gibi aklımda. Hem de öyle hayal meyal değil, yeni kaynamış sütün aklığı gibi dipdiri... Evlendi, çoluğa çocuğa karıştı. Şimdi belki de adını bilmediğim kasabalarda. İlk çıktığım kız, artık ilk çıktığım kız değil. Sevdiğim hiçbir kız belki de o sevdiğim kız değil artık. Ama hayalleri, dedim ya, dün gibi aklımda. Aynada kendimi görür gibi hatırlıyorum olup bitenleri. Başıma gelenler, yalan yanlış söylenenler hala aklımda. Dişlerim her an sıkılı, çünkü ölünün başındaki akbaba sanki hatırladıklarım. Yazmıyorum boşuna, hatırladıklarım ben ölünce cesedimi didikleyecekler. Ama işte bu satırlar mezar taşım yerine geçsin, gözüm yok süslü püslüsünde.

Daha yaş yirmi bile değil. Küçükken, baba ocağında geçen sert kış gecelerinde yağmur camlara saatin saniye sesleri gibi tık tık vururken hayal kurardım. Bir gün kendi evim olunca, sabaha kadar mum ışığında misafirlerime kurduğum kent masallarını anlatacağım, diye... İşte büyüdük, boyumuz posumuz o kadar olmasa da içimizdekiler büyüdü. Ne kurgusu, ne masalı? Her şey bire bir gözümün gönlümün içinde. Her şeyi birebir yaşıyorum, kurguya zaman mı kalıyor? İşte şehir işte masal:

Yıllar boyunca böyle bir sevdanın hayalini kurmuşum, tamam oldu bu sefer, aman bunu bozmayım, diyerek yaşıyorum aşkımı. Gelecek planları, alış veriş listeleri... Her gün saatlerce beraberiz, akşam oluyor, arkadaşlar evde, aileler evde, birbirimize doymuyoruz. Derken geçiyor günler böyle, saatlerin en üşengeci bile durmaz, her çağda, her zamanda akıp gider. İnsanlar da saatten farksız, şehirlerimiz ayrılıyor sonunda. İşte, diyorum, işte sana fırsat, ayrılığı yaz, ayrılığı anlat... Sevgilinle arandaki mesafe sana acı veriyorsa, acının rengini sayfalara yay, sayfalar acı koksun senin gibi.

Ama hep derler ya, ben de dedim: Hiçbir şey düşlendiği gibi gitmiyor. Yeni şehrimde bir kız gördüm. Beğenmemek insanlık değil, beğenince de insanlıktan çıkıyorsun. Ben edebiyatçıyım, yeri geldiğinde abartırım ama hayır, onu görünce ne romantizm, ne nihilizm; gerçeğe aykırı bütün akımlar iflas ediyor. Salınıp kapıdan girişi, selam verirken ki gülümsemesi... İşte, dedim, yüzyıllardır bozulmayan güzellik bu olmalı; Leyla mısın, Zühre misin, Kleopatra mısın nesin sen? Ben seni abartmamalıyım, bu kadar da olmamalısın, sevdiğim var güzel kız, yapma!

O bir şey yapmadı, zaten dünyadan haberi yoktu kızcağızın. Sonbahar bitmek üzere, bizim iklim çoktan soğumaya başladı. İşte yine kış havası, yine yağmurlar yolda. Yağmur atmosferin kapısından girince, uykuya, yatağın sıcağına dönüş yok artık. Kimseye aşık değilsen bile, aynada geçmişin var. İlla ki eski sevgililerinden birini özlüyorsun zaten, sana en büyük kalleşliği de yapsa özlüyorsun. Ah bu yağmurlar!

Sevdiğim kızın şehrindeydim mevsim dönmeye başladığında. Birkaç gün kalıp dönecektim. Ne olduysa o gece oldu. Sabaha az bir şey kala uykum bölündü. Uykuyu ya çiş böler ya susuzluk, ya da kabus... Kafamı yastığımdan kaldırdım, nedir dedim uykumu bölen, hangi ses, hangi ihtiyaç? Kafamı çevirdim, yanımda kız arkadaşım olmalıydı. Adım gibi eminim, orda uyuyor olmalıydı. Ama hayır, işte o güzel kız yanımda boylu boyunca uzanmış, kundaktaki bebeğin kokusuyla mışıl mışıl uyuyor. Açmasını istiyorum gözlerini, sen bebeksen bu yaşlarda başının etrafında uçan meleklere gülümsemelisin. İşte ben, masum olmasa da bir melek; aç gözünü bak bana! Sen o musun, ihtiyacım mısın, kabusum mu? Sevdiğim kız mısın, yoksa yeni yeni aklıma düşen mi? Aç gözünü n'olur, bak gittikçe ona benziyorsun. Bu işin şakası da yok dönüşü de... O gözünü açmadıkça zaman uzadı o gece ve artık dönüş yollarında geldiğim yere aynı yollardan dönerken ben, birkaç gün önce giden ben değildim. Artık kabusun ta kendisi başlıyordu ki en hakiki kabus, uykusuzluğun ta kendisidir.

Artık içeri girmeleri bekleyemiyorum, koridorlardayım. O karşıdan yaklaştıkça her şey ve herkes kayboluyor, Münkirle Nekir mezar taşlarında sorguyu suali, Mikail göğü yeri bırakıp geliyor. O kızı gördükçe Allah'a binlerce kez daha secde ediyorlar. Daha fazla bekleme İsrafil, kıyamet işte burada kopuyor. Adım adım yürüyor her şey mahşere, ah sen ne güzel kızsın? Ah bu ben, bu inançsız, bir işe yaramaz mahlukat, seni görüp nasıl inanmam Tanrıya, sen böyle kendi kendine var olamazsın. O nasıl bir Tanrıdır ki işte böylesini yaratmaya gücü yeter? O nasıl cömert ki kıskanmadan, alınmadan bir tanrıça gibi sanki, seni alır buralara, bu itin çakalın ortasına koyar. Yalvarırım dön o geldiğin saraya, bak bu dünya artık çok kirli, insanlar sahtekar. Senin o güzel, siyahın asıl sahibi iri gözlerine girmeye layık değiliz biz, saçların beni bile korkudan yorgan altına sokan şimşekler gibi, gökyüzünün gümbürtüsüyle birken, savurma işte, harcama.

Nasıl geçti bilmiyorum o günler. Yeni bir hayat kurmaya çalışırken, bu tuzla buz olmuş zaman nasıl geçti? Yeni bir hayat, diyorum. Basit bir şey değil ki. Yan odada annemin babamın varlığıyla huzur içinde uyumak yok artık. Evim buz gibi, ben yapayalnızım. Hem de öyle herhangi bir başkasıyla aynı evde değil, sahiden ben ve kendim vardım artık, yapayalnızdım. Artık her şey geride kalmıştı; eski hayatım, dostlarım, sevdiğim kız... Hafızamda kurduğum yıllanmış konfor tarihe karıştı. Artık yeniden dünyaya gelsem bile o düzeni kuramayacağım.

Hayalini kurduğum yaşlara ermiştim. Geceleri dostlarıma yağmurlu gecelerde, dışardaki soğuğun kapının, pencerenin altından sızdığı evimin solgun ışığının altında kurmaca falan değil, içimdekinin ta kendisini anlatıyordum. Anlatmakla olmaz ya, karşılarında günden güne yaşıyordum. Gün be gün takip ediyorum gözlerimin yeni çıkan kırışıklarını. Ruhum yeni bir aşk için çocuklar gibi oyun parklarına koşardı aslında ama nerde? Bu hayaller, asla ve asla anlatılamaz herkese, anlatılsa da yaşanamaz. İmkansızın hayali güzeldir, ama asla olmayacağını bile bile düşlemek... bir çocuğun boyundan uzun dala zıplaması kadar rezil rüsva, ve meyveyi yakalaması kadar uzak. Yine de onu görmeden duramıyordum. Evime gelsin diye, doğrudan çağırmaya cüret edemediğimden, bir sürü insanla birlikte davet ediyorum. O iki dakikalığına girdiği mutfağa nasıl yakışıyordu? Ona layık olamayan bir şeyi sahiplenişi... Gülümsemesi, oturuşu, bakışı...

Ve o günler... İçimdeki hayaller soğuk bir iklimin yağmurlarıyla büyür. O yağmurlar ki bazen kendi gerçek varlıklarıyla bizim hayallerimizi sularlar. Hayaller büyür büyür ve artık otuzuna gelmiş bir yetişkin gibi kendilerinin farkına varırlar. Nedirler ve ne değildirler... Artık bazı şeylere gücünün yetemeyeceğini kabullenince de, kendilerini akıp giden hayatın olmaz olası gerçeklerine salıverirler. Benimki de böyleydi işte, o yağmur sesinde hayal kurmak ve hemen arkasından iskambilden kuleye üflercesine unutmak hepsini.

Günler geçtikçe, düşlerimdeki hastalık çoğaldı. O güzel kızla ilgili bütün her şeye bu acımasız, bu vebalı hücreler yayılıyordu. O, gözümün önünde durdukça, bir yandan küçücük ihtimaller, bir yandan kız arkadaşımın varlığı mengenem olup araya kıstırıyorlardı beni.

Böyle olmadığını, olamayacağını anladığımda hastaya durumu itiraf etmeye karar verdim. Ne kendime dürüst davranıyordum, ne ona, ne de kız arkadaşıma... Bir yerden olabildiğince temizlemek lazımdı. Ve bahardan çalıntı bir kış sabahı, aklımda karşımdaki denizde yüzen tekneler gibi sözcüklerle oturdum yanına, anlattım ne varsa... Gelsin benim olsun diye değil, ne olduğumu göstermek için. Ben anlattıkça düşlerime yağmur yağdı, düşlerim büyüdü ve her şeyi anlamaya başladı: Olmayacak olanı düşünmek gerçekle yalan arasında sıkışmış bir varlık gibiydi ve ne gerçek ne de yalan olamadıkça yerde ve gökte bir kütleye sahip değildi. Ben anlattıkça bitiyordu her şey. Sanki bir ressam çizdiği resmi aynen başa alıyordu. Tual bomboş kalmıştı işte, bu itiraf onun da beklediği bir şeydi ama sonrası hiç de beklediğim gibi olmadı. Zaman geçtikçe ve ben saçmaladıkça aramızdaki mesafe bin yıldır sırt sırta veremeyen tepelere dönüyordu.

Artık bir kız arkadaşım da yoktu. Artık ne o ne bu... Ben ovanın ortasında ellerini açıp gökteki yaratandan bir damla su istemekten aciz bir zavallı. İçimi yakan tarafı, o kızcağız da beni seviyordu hala. Benim boğazımda hep bir düğüm, ben o sevdiğin adam değilim aslında, demeye hazır. Ama olmuyor bir türlü, boğazımda denize gömülmüş korsanların gemici düğümleri, açılmak bilmedi aylarca. O kızı sevdiğimi herkes bildi, o da bilsin, madem sessizce yaşayamadım bilmeyen kalmasın istedim, bir türlü olmadı. İçimde bir dilenci kılığıyla duruyor bu sır. Üstü başı kir pas içinde, leş gibi kokan, kapkara bir dilenci; ben anlatmadıkça üstü başı eskiyor, daha da kirleniyor. Arada bir dürtüyor beni, Önümüz kış, ben böyle üşürüm, çare bul... Ben çare bulacak halde olsam...

Bir gün geldi. Bana hala güvendiğini, kimsenin benim gibi olamayacağını söyledi. İçimdeki dilenciyi giydirmenin zamanıydı galiba. O kanserli hücreleri tamamen temizlemenin zamanı... Ben o değilim. dedim, O dürüst, sadık adam değilim... Yer gök susmuştu artık, hastalıklı hücreler susmuştu. Dilencinin keyfi yerinde. Sevdiğim kız...o da susmuştu. Ama çok derinlerden bir yerden bir sızı hissetmiştim sanki. Kuyruk acısı desem yerinde midir bilmem ki! Adını çağırınca uyanacak lanetli ruhun beklediği olmuş gibi, gözünün içine bakamadığım sevgim uyanır gibi oldu.

Çingene gibi bağırıp çağıran yer gök! İçimdeki arsız, yüzsüz dilenci! Beni hala sevdiğini söyleyen kız! Siz sustunuz ama ya içimdeki her an uyanmaya hazır bu lanet n'olacak? Din değil ki bu sevda, kitabını hatmedeyim, ibadetini yerine getireyim.

Aylarca sustum, ama köpek gibi sevdim. Boğaz'daki martılar, Boğaza düşen yağmurlar şahidim işte, köpek gibi sevdim. Sır tutmanın sabrı dişlerimi kanattı sıkmaktan. Önce ona anlattım. Susayım, bari öbürü bilmesin, dedim, olmadı; oturdum, anlattım işte... Ben, dedim, köpek gibi sevdiysem, böyle de bir köpeğim işte.

Okuyan, dinleyen sonuç bekler. Ben de yeni fark ettim, aşkım öfkemden büyük, bir sonuç bulamadım ki yazayım. Ne başı belli, ne sonu... Neresini anlatayım; seviştiğin insanın yüzünde kimi görürsen asıl sevdiğin odur işte. Bu da tıpkı şu öyküyü yazan adam gibi, yani köpek gibi sevenlerin yerlere çalınası gerçeğidir...

Ben ta çocukluğumda istemiştim kurup yazayım, anlatayım bir şeyler diye ama ne mümkün? Bu hakikatler, hayallerimi yazmaya zaman bırakmıyor. Ve insan ne kadar uğraşırsa uğraşsın, hayaller çoğu zaman kurulduğu yerde çakılı kalıyor. Edebiyatçı olacağım diyorum, bu çakılı kalan hayalleri ne yapayım, nereye yazayım? İşte yaz bitecek yine, sonbahar ve kış bizi bekliyor. Gök gürültüsünün çatırtıları, camlara vuran yağmurlar yine başlayacak. İşte mevsim, işte gerçekler. Gerçek dediğimiz şey ya insanı açlıktan kurutuyor, ya küçücük bebelerin uykusuna bomba diye atılıyor, ya da işte sadakat kavramını yerle bir edip köpek gibi aşık ediyor bizi. Önümde sonbahar kış, kim bilir kaç tane daha gelecek? Ey hiçbir kusurunu bulamadığım, ey beni deli gibi kendine aşık eden güzel kız, seni yaratanı en iyi sen bilirsin. Söyle yeri, göğü ve seni yaratana, artık gerçekleri yazmayı istemiyoruz. Bütün bu acı gerçekler için güzel düşlerimiz var, biz yazalım ki gerçek olsun.

Daha yaş yirmi bile değil. İçimdeki dilenciler, hayallerimin mikroplu kalıntıları; onlardan bir sürü var, atamadım hala. Ah bu yağmur, işte bu yağmur!.. bana bıkmadan dilenciler doğurur...

Baya bir rahatsızlık geçirdiğim dönemlerdi..ve bir gün baya bir kendimden geçtiğim güne saplamıştım.. Rahatsızlığımdan dolayı bayılmıştım.. hastane arabasına nasıl beni koyduklarını hatırlamıyorum bile....

Sadece DR.larin sesini duydum bir yankı gibi bir kaç saniye...Bağırıyorlardı telaştan, kaybediyoruz.... kalbi duruyor diye...ve yine yoklara karıştım... .Benim hala anlam veremediğim bir duruma girmişti ruhum...sadece karanlık bir yerde uzaktan yol gibi bir ışık görüyordum... ayaklarımdan sanki ruhumun yukarı doğru kalktığını hissediyordum...o ara aklım başıma geliyordu...ne kadar dua biliyorsam okumaya basladim...ve bu durum bir kaç kez tekrarlandı ben okudukça sanki bacaklarımdan çıkan ruh geri bedenime giriyordu...bu arada hiç bir acı hissetmiyordum...

Bir ara gözlerimi açar gibi oldum... başımda Dr.lar vardı telaşlı, fakat bir sessizlik vardı, Dr.ların konuştuklarını duyamıyordum. Bu arada yeşil gözlü genç, kumral, yüzünde bir nur vardı sanki... güler yüzüyle beyaz giyiminle onu sadece omuzlarına kadar görebiliyordum.. Dr.ların arasından yavaş ilik esen bir rüzgar gibi geçiyordu.. şu an bile bakışları gözümün önünde... Bir an kimse yoktu yattığım ambulansta, sessizdi her yer.. sol tarafımdan bu sefer yüzünü göremediğim, ama beyaz hacda giyilen ehram vardı üzerinde...Sol tarafımdan ayak ucumdan geçerek sağ tarafıma oturdu...Tok ve tatlı sesiyle bana su sözleri dedi...

Senin o kadar günahların var ki aslında cezasını çekecek olduğun fakat yaptığın iyilikler bunu karşılandığından dolayı af ediliyor...

Sadece bir günahın var ki bunun afi yoktur! dedi bana..

Bana 20 yıl önceki benim çoktan unuttuğum bir olayı hatırlattı...

Hastanede koridorda oturuyorum...bir Hintli çocuk geçiyordu annesiyle ve babasıyla birlikte...bu çocuğun başı gövdesinden büyüktü.... ve benim içimden Allah im bu çocuğu neden böyle yarattın geçmişti... elimde olmadan...

Demek ki Allaha büyük karşılık vermiştim... günah islemişim...

Simdi hala içim yanıyor... aklıma geldikçe... nerde nasıl bulurum da, ben o çocuktan af dilerim... vicdan azabı çekiyorum...

Soluğumun kesildiğini hissetim, çok yavaş nefes alıyordum... Ve var gücümle kendi kendime emir vermeye başladım beynimle... .ölmek istemiyordum, çünkü yapacak olduğum vazifelerim vardı...

Ve yavaşlayan nefesimi çoğaltmaya başladım...

Kendime bir an geldiğimde,, hastanedeydim, Dr.lara ilk sorum .. ."ben neredeyim? öldüm mü yoksa dünyada mıyım" olmuştu...

Kendimi af edemiyorum..

Allah af etsin beni...

Üniversiteli delikanlı Kolejli kıza bir voleybol maçında rastladı. Okul salonundaydı maç. Tribünsüz minik bir salon.. Seyircilerle, oyuncular arasında, sahanın çizgisi vardı sadece.. O kadar yakındılar..

Delikanlı, bu tatlı, bu güzel, bu dünyalar şirini kızı ilk defa görüyordu takımda.. Hoşlandığını, fena halde hoşlandığını hissetti. Az sonra bir şeyi daha hissetti. Uzun zamandan beri maçı değil, o güzel kızı izlediğini.. Kız servis atarken hemen önünden geçti. Göz göze geldiler.. Kız gülümsedi..

Delikanlı, çok popülerdi o yıllarda.. Kız onu tanımış olmalıydı. Kim bilir, belki kız da ondan hoşlanmıştı.. Belki de delikanlı öyle olmasını istediği için ona öyle gelmişti.. Set değişip, takım karşıya gidince, delikanlı da yerini değiştirdi, o da karşıya gitti.. Üçüncü sette tekrar eski yerine döndü.. Kız da gidiş gelişleri fark etmişti galiba.. Bir defa daha gülümsedi. Manidar.. "anladım" der gibi bir gülümseyişti bu...

Delikanlı o hafta boyu hep bu dünyalar şirini kızı düşündü.. Pazar günü, sabahın köründe kalktı, erkenden oynanacak maçı, ne maçı canım, o dünyalar şirini kızı görmek için..

Delikanlı artık kızın hiçbir maçını kaçırmıyordu.. Dahası.. Ankara Koleji'nin her dağılış saatinde, okul civarında oluyordu, onu bir kez daha görmek için.. Karşılaştıklarında, hafif çok hafif bir gülümseme, çok minik bir baş eğmesi ile selamlaşır olmuşlardı.. Bir defasında, yaptığına sonra kendisi de günlerce güldü.. O gün gene tesadüfmüş gibi, okul dağılışı kızın karşısına çıkmış, gülümseyerek selamlamış, sonra arka sokaklara dalıp, yıldırım gibi koşarak, bir blok ötede gene karşısına çıkmıştı. Kız bu defa, iyice gülmüştü.. Karşısında, sözüm ona ağır ağır yürüyen, ama nefes nefese delikanlıyı görünce..

Delikanlı, voleybol takımının kaptanını iyi tanıyordu. Arkadaştılar. Sonunda bütün cesaretini topladı, kaptana açıldı.. O kızdan fena halde hoşlanıyordu. Galiba kız da ona karşı boş değildi. Bir yerde, bir şekilde tanışmaları gerekiyordu.. O zamanlar, bu işler böyle oluyordu çünkü.. Kaptan "tabi" dedi.. "bu hafta sonu güzel bir konser var. Biz onunla gitmeye karar vermiştik zaten. Sen de gel. Hem konseri birlikte izleriz, hem de tanışırsınız.."

"Mutluluk işte bu olmalı" diye düşündü delikanlı.. "Mutluluk işte bu!.."

Ve konser gününe kadar geceleri hiç uyuyamadı.. Konser gününü de hiç ama hiç unutmadı.. O ne heyecandı öyle.. Konserin verildiği sinemanın kapısında tanıştılar.. El sıkıştılar.. O güzel ele dokunduğu anı da hiç unutmadı delikanlı.. Kaptan, salona girdiklerinde, ustaca bir manevra daha yaptı. Delikanlı ile dünyalar şirini kız yanyana düştüler. İnanamıyordu delikanlı.. Onunla nihayet yanyana oturduğuna, onun sıcaklığını hissettiğine, onun nefesini duyduğuna inanamıyordu.. Biraz önce tanışırken tuttuğu el, bir karış ötesinde öylesine duruyor, delikanlı, sahnede dünyanın en romantik şarkısı söylenirken o an dünyanın bütün şarkıları dünyanın en romantik şarkısıydı ya- o eli tutmak için öylesine büyük bir arzu duyuyordu ki içinde.. Ama uzatamıyordu işte elini.. Her şey böyle iyi giderken, yanlış bir hareketle, onu ürkütebileceğinden, incitebileceğinden öylesine korkuyordu ki..

Sonunda dayanamadı, sanki kolu uyuşmuş gibi, uzandı.. Kolunu kızın koltuğunun arkasına koydu.. Kızın omzuna değil.. Koltuğun üzerine.. Sonra kız arkaya yaslandı.. Bir kaç saç teli, delikanlının elinin üzerine dokundu.. Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu artık genç adamın.. Dünyalar şirini kızın saçları eline dokunuyordu çünkü.. Konserden çıkarken, kız, şakalaştı.. "Sizi her maçımızda görüyoruz. Alıştık nerdeyse.. Yarın Adana'da da maçımız var.. Gözlerimiz sizi arayacak.."

Hayır, aramayacaktı. Delikanlı o anda kararını vermişti çünkü.. Cebinde onu otobüsle Adana'ya götürüp getirecek, hatta öğle yemeğinde bir de Adana kebap yedirecek kadar para vardı.. Gece yarısı kalkan otobüse bindi.. Sabah erkenden Adana'ya indi. Maç saatine kadar başı boş dolaştı. Salona erkenden girdi, en ön sıraya tam servis köşesine en yakın yere oturdu.. Takımlar sahaya çıkarken, salondaki en heyecanlı seyirci oydu. Maç falan değildi sebep tabii.. İlk sette kız farkında bile değildi onun.. Nerden olsundu ki.. İkinci sette öbür tarafa gittiler.. Döndüklerinde, üçüncü sette kız fark etti delikanlıyı.. Yüzünde çok ama çok şaşkın bir ifade, biraz mutluluk, biraz da gurur vardı sanki.. Ankara'nın hele Kolejde çok popüler bu delikanlısının onun için ta oralara geldiğini bilmenin gururu..

Maç bitti. Kız soyunma odasına, delikanlı garaja gitti. Tek kelime konuşmadan.. Konuşmaya gelmemişti ki.. Kız "keşke orada olsaydın" demişti. O da olmuştu işte.. Hepsi o.. Ona o kadar çok şey söylemek istiyordu ki aslında..

Bir gün üniversite kantininde gazete okurken, iç sayfalarda bir şiire rastladı. Daha doğrusu bir şiirden alınmış bir dörtlüğe.. Söylemek istediği her şey bu dört satırda vardı sanki.. Bembeyaz bir karta yazdı o dört satırı.. Öğleden sonrayı zor etti, Kolejin önüne gitmek için.. Kızın karşıdan geldiğini gördü. Koşarak yanına gitti. "Bu sana" diye kartı eline tutuşturdu ve kayboldu ortadan.. Kız, Necip Fazıl'ın dört satırını okurken..

"Ne hasta bekler sabahı

Ne taze ölüyü mezar...

Ne de şeytan bir günahı

Seni beklediğim kadar!.."

Ertesi gün öğleden sonra, tarif edilemez heyecanlar içinde Kolejin önündeydi gene.. Kız karşıdan geliyordu.. Bu defa yanında arkadaşları yoktu. Yalnızdı.. Yaklaştığında işaret etti delikanlıya.. Gözlerine inanamadı genç adam.. Onu yanına mı çağırıyordu yoksa.. Evet, çağırıyordu işte.. Kalbinin duracağını sandı yaklaşırken.. "Sana bir şeyler söylemek istiyorum" dedi kız.. O da heyecanlıydı, belli.. "Bak iyi dinle.. Dünkü satırlar için çok teşekkürler.. Herhalde hissettin, ben de senden hoşlanıyorum. Ama senden evvel tanıdığım birisi daha var. Ondan da hoşlanıyorum ve henüz karar veremedim, hanginizden daha çok hoşlandığıma.. Ve de şu anda, onu terk etmem için bir sebep yok.."

"O zaman karar verdiğinde ve de eğer seçtiğin ben olursam, hayatında başka kimse olmazsa, ara beni!" dedi, delikanlı ikiletmeden.. Ayrıldı kızın yanından.. Bir daha voleybol maçına gitmeden, bir daha okul yolunda önüne çıkmadan.. Bir daha onu hiç görmeden..

Yıllarca sonra Levent Yüksel'in söyleyeceği şarkıdaki Sezen Aksu'nun sözlerini o zaman biliyordu sanki. Aşk "onurlu" olmalıydı.. Günlerce, haftalarca, aylarca bekledi.. Tıpkı, kıza verdiği o dörtlükteki gibi bekledi.. Hastanın sabahı, şeytanın günahı beklediği gibi bekledi.. Heyecanla bekledi. Hırsla, arzuyla bekledi. Umutla, umutsuzlukla bekledi. Bazen öfkeyle bekledi.. Ama bekledi.. Başka hiç kimseye bakmadan, başka hiç kimseyi bulmadan bekledi. Bir gün bir şiir antolojisinde şiirin tamamını buldu.. İki dörtlüktü şiir.. İlki kıza verdiğiydi.. Bir ikinci dörtlük daha vardı orada.. O dörtlüğü de bir kartın arkasına dikkatle yazdı.. Cebine koydu..

Bekleyiş sürüyor, sürüyordu.. Okullar kapandı, açıldı.. Aylar, aylar geçti.. Bir gün delikanlı kızı aniden karşısında gördü.. "Günlerdir seni arıyorum" dedi kız. "Günlerdir seni arıyorum. İşte sana haber.. Artık hayatımda hiç kimse yok!.."

"Yaa" dedi delikanlı.. "Yaa" dedi sadece.. Kalbi heyecandan ölesiye çarparken, aylardır ölesiye beklediği an gelip çatmışken, ağzından sadece bu ses çıkmıştı: "Yaaa!.."

Cebindeki artık iyice eskimiş kartı uzattı kıza.. "Sana bir şiirin ilk dörtlüğünü vermiştim ya bir gün.." dedi. "Bu da sonu onun..."

Sonra yürüdü gitti, arkasına bile bakmadan.. Kız ikinci dörtlüğü oracıkta okurken..

"Geçti istemem gelmeni

Yokluğunda buldum seni.

Bırak vehmimde gölgeni

Gelme artık neye yarar!.."

Aradan yıllar, çok ama çok uzun yıllar geçti. Delikanlı bugün hala düşünüyor.. O uzun, çok uzun bekleyiş mi öldürmüştü aşkını? Ya da beklerken, ölesiye beklerken hayalinde öylesine bir sevgili yaratmıştı ki, artık yaşayan hiç kimse bu hayali dolduramazdı.. O sevgilinin kendisi bile.. Hayalindekini canlı tutmak için mi, canlısını silmişti yani?.. Ya da.. Ya da.. Bir şiirin romantizmine mi kapılmış, bir delikanlılık jesti uğruna, mutluluğunun üzerinden öylece yürüyüp mü gitmişti acaba?

Delikanlı bu soruların cevabını bugün hala bilmiyor.. Bilmediğini de en iyi ben biliyorum.. Çünkü, o delikanlı, bendim!...

Buz gibi bir ekranda sıcak bir merhabaydın sen, en gerçekten daha gerçektin. Rotasını, klavyeye dokunan parmaklarımızın çizdiği yolculukta aynı durakta karşılaştık biz.

Sıcacık bir merhabaydın sen buz bir ekranda.

Yalnızdık, yolu yok yalnızdık, bir şekilde yalnız. Gerçek yaşam içindeki sanallığımızdan kaçıp, sanal yaşamdaki gerçekliğe soyunmamış mıydık, cebimizdeki yalnızlık ağırlaşınca. Sonra çıplaklığımıza kelimelerimizi giyinmemiş miydik!

Açıp tüm gizlerimizin önünü, istediğimizce özgür, dilediğimizce deli, yaşayamadığımızca çocuk, inandığımızca kendimiz, nasıl aktık birbirimize zaman içinde, kol bulmuş nehirler gibi.

Söylenememiş biriktirdiklerimizi, kırılmış umutlarımızı, bedeli ödenmiş vakitlerimizin bıraktığı fermanı, yitirdiklerimizi sormadık mı, anlatmadık mı birbirimize güvenerek! En gülünmeyecek şeylere bile gülmedik mi çocuklar gibi bir masalın içinde kahkahalarla, haytaca, tüm günün ciddiliğini fırlatıp bir kenara!

Olabildiğimizce özgür, kırabildiğimizce rahat, umursamazca katı, tüm öfkemizle, yığılan isyanlarımızın hırsını çıkarmadık mı birbirimizden, başka bir hayattan toplayıp getirdiğimiz nefretlerimizle sessiz harflerde avaz avaz bağırmadık mı!

Vurgulardaki samimiyete sığınıp, bir dost göğsü hasretiyle kelimelerimize yaslanmadık mı, sarılmadık mı birbirimize soğuk gecelerin siyah yalnızlığında, ağlamadık mı harf harf !...

Yağmuru yağdırdık birlikte, güneşi doğdurduk, ayrı mevsimlerde aynı mevsimin soğuğunda üşüdük, sıcağında ısındık, paylaştık biz.

Herhangi bir günün yorgun akşamında dudağımıza değmeyen bir fincan kahvenin tadını bildik, birbirimizin sigarasını yaktık, ayrı koltuklarda yan yana oturduk, paylaştık biz.

Dost ziyaretlerine gittik, alışveriş yaptık, saatleri durmuş zamanlarda sokaklarda gezdik, bilmediğimiz şehirlerin uykusuz evlerinde uyuduk, uyandık birbirimize rüyalarımızı anlattık, paylaşabildiklerimiz oldu, paylaşamadıklarımız...

En gerçekten daha gerçektik. Kelimeler yetersiz kaldığında yaşamı bir kağıt parçası gibi buruşturup bir kenara atmayı, daha yakında olabilmeyi de istedik.

Ama...

Necla Maraşlı ("Beni Ne Ölümler İstedi de Vermedim" adlı kitabından

Küçük bir kasabanın 4 ayrı mahallesi varmış.

Birinci mahallede''EVET AMA'' lar yasıyormuş. Evet ama'lar her zaman ne yapılması gerektiğini bildiklerini düşünürlermiş. Yapma zamanı geldiğinde ise''evet ama'' diye yanıtlarlarmış.Yanıtları hep yanlış olurmuş. Suçu'da başkalarına atmakta ustaymışlar.

İkinci mahallede''YAPACAĞIM'' lar yasarmış. Ne yapacaklarını bilirlermiş. Kendilerini yapacakları şeye adim hazırlarlarmış ama yapacakları sırada şanslarını kaçırdıklarının farkına varırlarmış. Bu mahallede insanların dizleri dövülmekten yara bere içindeymiş. Yasamı ertelememek için verdikleri kararı bile ertelerlermiş.

Üçüncü mahallede yasayan ''KEŞKE'' çilerin hayati algılama güçleri mükemmelmiş. Neyin yapılması gerektiğini daima en iyi şekilde bilirlermiş ama... maalesef her şey olup bittikten sonra.''Keşke'' cilerin de basları hep kanarmış, duvara vurmaktan !..

Kasabanın en yeşil bölgesinde, en güzel evlerin olduğu mahallede ise''IYI Kİ YAPTIM''lar otururmuş. ''Keşke''ciler bu mahallede yürüyüşe çıkar, etrafa hayranlıkla bakarlarmış. ''Yapacağım''lar ''Keşke''ciler ile birlikte bu mahallede yürüyüşe çıkmak ister ama bir türlü fırsat bulamazlarmış.''Evet ama''lar ise mahallenin güzelliğini görmek yerine, ağaçların gölgelerinin yeterince geniş olmadığından,günesin erken saatte dogması gerektiğinden şikayet ederlermiş.

''İyi ki yaptım'' mahallesinde ki insanların kusuru da beyinlerinde mazeret üretme merkezlerinin olmamasıymış.Bu yüzden yasadıkları ortam her zaman güzel, düzenli ve huzurluymuş.

Bu hafta hep beraber ''İyi ki yaptım'' mahallesine taşınmaya ne dersiniz ?

Oğlum Seni Seviyorum

Dinle oğlum, bunları sana sen uyurken söylüyorum. Küçücük elini yanağının altına sokmuşsun, nemli alnındaki sarı lülelerin yapış yapış ıslak. Odana bir hırsız gibi süzülerek girdim. Birkaç dakika önce kütüphanede oturmuş gazetemi okurken vicdan azabım nefes kesen bir dalga gibi üstüme geldi. Bir suçlu gibi yatağının başucuna geldim.

Neler mi düşündüm oğlum? Sabah sabah kızmıştım. Okula gitmek üzere giyinirken seni azarladım, çünkü yüzünü ıslak havluyla öylesine silivermiştin. Ayakkabılarının kirli olduğunu görünce sana onları temizlettim. Bazı eşyalarını yere attığında sana öfkeyle bağırdım.

Kahvaltı ederken bir sürü kusurunu buldum. Yiyecekleri etrafına saçıyordun, lokmalarını çiğnemeden yutuyordun, ekmeğine çok fazla tereyağı sürmüştün. Sen oyun oynamaya . gidiyordun, bense trenime yetişmek zorundaydım. Bana baktın elini salladın ve "Güle güle babacığım" dedin. Ben ise kaşlarımı çattım ve "Dik dur!" dedim sana.

Akşam üzeri de durum farksızdı. Eve gelirken seni yere çömelmiş arkadaşlarınla bilye oynarken buldum. Çorapların yırtılmıştı. Arkadaşlarının önünde seni küçük düşürdüm ve kolundan tutup eve götürdüm. Bu . çoraplar çok pahalıydı ve giymek istiyorsan dikkatli olmalıydın. Düşün oğlum bunları sana baban söylüyordu!

Hatırlıyor musun? Sonra çalışma odama girdin. Gözlerinde incinmiş bir ifade vardı. Kağıtlarımın üzerinden sana baktığımda bir an için çıkmaya yeltendin. Ne istiyorsun? diye bağırdım sana.

Hiç bir şey söylemeden koşup boynuma sarıldın ve beni öptün. Hem de . büyük bir sevgiyle. Sonra koşarak dışarı çıktın.

Kağıdım elimden düştü. Bana neler oluyordu? Sürekli senin hatalarını buluyordum. Seni böyle ödüllendiriyordum. Seni sevmediğim için değil bu; senden çok şey beklediğim için. Seni kendi çağımın değer yargılarına göre değerlendiriyorum çünkü.

Oysa ki senin pek çok güzel özelliğin var. Kalbin öylesine yüce ki! Bu gece gelip beni öpüşün de bunu kanıtlıyor. Bu gece başka hiçbir şeyin önemi yok oğlum. Karanlıkta, yatağının yanında diz çöktüm ve çok utanıyorum. Bunları sana uyanıkken anlatsam da anlamazsın biliyorum. Ama yarın gerçek bir baba olacağım. Seninle oynayacağım. Sen acı çektiğinde acı çekecek, sen güldüğünde güleceğim. Dilimin ucuna kötü şeyler geldiğinde dilimi ısıracağım. Kendi kendime sürekli, "O bir çocuk!" diyeceğim.

Ben seni büyük bir adam gibi gördüm. Oysa ki sen daha küçük bir çocuksun. Daha dün annenin kolları arasındaydın, başını onun omzuna dayamıştın. Ah, senden çok şey bekledim oğlum, çok şey bekledim.

İnsanları eleştirmek yerine onları anlamaya çalışalım. Ne yapmak . istediklerini anlayalım. Sempati, hoşgörü ve nezaket eleştiriden çok daha yararlıdır. "Bilmek affetmektir." Dr. Johnson'ın da söylediği gibi, "Allah bile insanı son gününe kadar yargılamaz." O halde neden biz yargılayalım?

Eleştirmeyin, kınamayın ve şikayet etmeyin! Hatalarından ders alması için yardımcı olabiliyorsanız, yardımcı olun. Bekleyin...

Delikanlı yiyecek bir şeyler almak Burger King standına yaklaşınca, standın arkasındaki bir kız dikkatini çekti. Siyah saçlı,beyaz tenli genç kız, müşterilerine siparişlerini verirken daima güleryüzlü, sıcacık bir şekilde hizmet veriyordu. Nur yüzlüydü. Delikanlı bu kızdan çok etkilenmişti. Neredeyse ilk bakışta aşık olunabilecek bir kızdı. Yaşı olsa olsa 17-18 idi. Siparişleri yetiştirebilmek için bir o yana, bir bu yana koşuşturuyordu. Bu arada yüzündeki gülücükler hiç eksik olmuyordu.

Delikanlı standa iyice yaklaştı. Özellikle de genç kızın olduğu standa gelmişti. Genç kız ona siparişini sorduğunda, elindeki kağıdı ona doğru uzattı.Kağıda ne almak istediğini yazmıştı:

- "Bir Tavuk Burger menü, Sprite, bir ketçap ve bir acı sos istiyorum, lütfen." Genç kız delikanlıya biraz buruk ama yüzündeki gülümsemeyi hiç kaybetmeden"

- "Hemen efendim" dedi. Ardından da " 150.000TL fark ödeyerek büyük seçim ister misiniz?" diye sordu.

Delikanlı ise "Hayır" anlamında başını salladı. Kredi kartını uzatıp hesabını ödedi.

Siparişlerini alıp uzaklaşırken "Teşekkür ederim" misali bir gülücük attı kıza.

Tavuk Burgerini alıp masasına giderken, arkasına baktığında, genç kızın tatlı bir gülümsemeyle arkasından bakmakta olduğunu farketti. Belli ki kendisi sıradan bir müşteri olmamıştı. O gün yemeğini yerken,genç kızla bir iki defa göz göze geldi. Her ikisi de bundan gayet hoşnut olmalıydı ki, birbirlerine bakarlarken, yüzlerindeki gülümseme hiç eksik olmamıştı.

Delikanlı akşam eve döndüğünde aklı genç kızda kalmıştı. Göğsündeki plakadan kızın adının Selma olduğunu öğrenmişti. Aslında delikanlı konuşabiliyordu,ama neden böyle bir şey yaptığını da anlamamıştı. Yine de hiç renk vermemiş, bu oyun hoşuna gitmişti. Sanırım Selma'dan hoşlanmıştı.

Aradan iki gün geçmişti. Tekrar Bakırköy - Galleria'ya gitmiş ve yine elinde bir kağıtla doğruca Burger King'e gitmişti. Bu sefer kağıdın başına "Merhaba Selma" demeyi unutmamıştı. Selma'nın olduğu kasaya gitti ve gülümseyerek kağıdı ona uzattı.

Genç kız onu gördüğünde hayli sevinmiş bir halde kağıdı aldı;"Merhaba, hoş geldiniz" diyerek siparişini hazırlamaya koyuldu. İki gün önceki durumu arkadaşlarına anlatmış olacaktı ki, herkes onlara bakıyordu. Siparişi hazır olunca, tekrar kredi kartını uzattı ve hesabı ödedi. Selam vererek oradan ayrılıp, masalardan birine oturdu. Bu durumun gün geçtikçe hoşuna gitmeye başladığını farketti. Gerçi daha önce aynı yerden alışveriş yapmıştı ama Allah'tan kimse bunun farkına varmamıştı.

Bir yandan sevinirken,diğer yandan genç kıza karşı dürüst olmadığını üzülmüştü. Aslında kötü bir niyeti yoktu. "Bakalım nereye kadar sürecek" diyerek bunu devam ettirmeye karar verdi. Galleria evine yakın olduğu için sürekli oraya gidiyordu.

Bu durum iki hafta bu şekilde sürdü. Ama artık sipariş için kağıt uzatmasına gerek kalmamıştı. Selma'yı gördüğünde, doğrudan onun yanına gidiyordu. Selma da sanki onu beklermiş gibi, karşısında onu görünce birden gözleri parlıyor, hemen "Hoş geldin" diyordu. Delikanlının kağıdı uzatmasına fırsat vermeden ;

"Bir tavuk Burger menü, normal seçim, sprite, ketçap ve acı sos...; hemen hazırlıyorum." Bu durumdan her ikisi de çok memnun görünüyordu. Delikanlı kısa zamanda Burger King'de tanınan biri haline gelmişti.

O gün siparişini aldığında genç kıza bir kağıt uzattı ve oradan ayrıldı. Masalardan birine oturduğunda, Selma'nın küçük not kağıdını okuduğunu gördü:

"Özür dilerim Selma. Beni lütfen yanlış anlama. Eğer yemek paydosun varsa, biraz beraber oturabilir miyiz? Bu teklifimi kabul edersen çok mutlu olurum."

Selma notu okuduktan sonra Emre'ye bakarak "Evet" anlamında başını salladı. Eliyle de "Yarım saat sonra" diye işaret yaptı. Bunu gören Emre çok sevinmişti. Kısa bir süre sonra da Selma'nın kendisine doğru geldiğini görünce, eli ayağının birbirine dolandığını hissetti. Çok heyecanlanmıştı. Nasıl davranacağını bilemiyordu. Her ne kadar bu oyunu kendisi başlattıysa da, işin buralara varabileceğini tahmin etmemişti. "Acaba nasıl davransam" diye düşündü. Selma o kadar tatlı, o kadar sıcakkanlı biriydi ki, onu kesinlikle kırmak, üzmek istemiyordu. Yine de şimdilik hiçbir şey açıklamamaya karar verdi. Selma gelip de yanına oturduğunda, 'ağzımdan bir şey kaçırırım' diye çok korkuyordu. Umarım kendisini tanıyan biri çıkmazdı. Bu arada selma gelmeden cep telefonunu da kapatmış ve saklamıştı.

Fazla zamanı yoktu genç kızın. Şefinden ancak yarım saat için izin alabilmişti. Masanın üzerine kağıt kalem koymuştu Emre. Genç kız konuşarak biraz kendisinden bahsetti. 18 yaşına yeni girmişti. Üniversite sınavına hazırlanıyordu. Dersane parasını ödeyebilmek ve ailesine yük olmamak için de burada çalışıyordu. Fındıkzade'de oturuyordu. O da delikanlı gibi sigara içiyordu. Birer sigara yaktılar. Delikanlı kağıdı, kalemi alıp kendisiyle ilgili bir şeyler yazmaya başladı. 25 yaşındaydı, üniversiteden mezun olalı birkaç yıl olmuştu. Genç kızın üniversiteye hazırlandığını öğrenince, belki yardımcı olabilirim diye düşündü. Ancak daha sonra bunu açıklamaktan vazgeçti. Öyle ya, konuşamıyordu. Ona nasıl yardımcı olabilirdi ki! Bu yüzden üniversite mezunu olduğundan bahsetmedi. Yazdığına göre herhangi bir yerde çalışmıyordu.

Bu şekilde yaklaşık yarım saat konuştuktan sonra, Selma kalkması gerektiğini söyledi. İki gün sonra Pazar günü tekrar buluşmak üzere ayrıldılar.Aslında bir işi vardı ve o gece de işe gidecekti. Birkaç yıldır turistik bir otelde çalışıyordu.

Pazar günü buluştuklarında delikanlı durumu açıklamaya karar verdi. Günden güne ondan hoşlanmaya başlamıştı ve bu yüzden onun duygularıyla oynamak istemiyordu. Çünkü bu durum ileride daha kötü sonuçlar doğurabilirdi. Hem daha ne kadar saklayabilirdi ki! Ya da neden saklama gereği duysun. Artık arkadaş olmuş,çıkıyorlardı. Ayrıca kendisi henüz söyleyemeden, Selma bu durumu başkasından öğrense; işte o zaman çok kötü olurdu.

Kışın en soğuk günleri yaşanıyordu. Delikanlı arabasına binip, Selma'yla buluşacağı yere erkenden gitti. Bu soğukta onu bekletmek istemiyordu. Oraya vardıktan kısa bir süre sonra Selma da geldi. İlk defa biniyordu Emre'nin arabasına. Kağıt kalem her zamanki gibi hazır duruyordu. Sinemaya gitmeye karar vermişlerdi. Sinemada "Meet Joe Black" isminde, Brad Pitt'in oynadığı bir film gösterimdeydi. Filmi izlerken Emre genç kızın ellerinden tuttu. Selma da başını Emre'nin omuzuna koymuş,bu şekilde filmi izliyorlardı. Tam üç saat sürmüştü film. Sinemadan çıkarlarken hava biraz kararmıştı. Saat henüz dörttü ama günler o kadar kısaydı ki! Çok duygusal ve güzel bir filmdi. Her ikisi de filmi çok beğenmişlerdi. Filmin etkisiyle öyle mutlu görünüyorlardı ki, eve dönene kadar hiçbir şey konuşmadılar, yazmadılar.

Emre de bu güzel anı bozarım korkusuyla yine hiçbir şey açıklayamamıştı. Tam o sırada delikanlının cep telefonu mesaj sinyali verince, yüzü sapsarı olmuştu. Onu arabanın torpido gözünde unutmuştu. Neyse ki sadece mesaj gelmişti. "Ya telefon çalsaydı" diye düşündü. Selma Emre'nin telefonunu görünce, o da çantasından bir telefon çıkardı. Telefon ablasına aitti. Artık eve varmışlardı. Birbirlerine telefon numaralarını verdiler. Mesaj göndereceklerdi. Vedalaşıp ayrıldılar. Daha arabadayken ilk mesaj gelmişti: "Seni özledim." Dışarıdaki buz gibi havayı ısıtan sıcacık bir mesajdı bu.

Tarih 14 Şubat 1998; yani Sevgililer Günü. Emre ve Selma tanışalı iki buçuk ay olmuştu. Ve genç kız hala onun konuşabildiğini bilmiyordu. Bu şekilde tam iki buçuk ay geride kalmış, birbirlerine öyle bağlanmışlardı ki! Kah cep telefonuyla birbirlerine mesaj yolluyorlar, kah ellerinde kağıt kalem anlaşıyorlardı.

İki buçuk ay önce, belki de bir muziplik olarak başlayan oyun sayesinde, bugün birbirlerini çok seven ve her ne olursa olsun ayrılmamaya karar veren iki sevgili olmuşlardı. Ve delikanlı bu süre içerisinde, bu oyunu biraz da 'Selma'yı kaybederim ' korkusuyla açıklamaya korkmuş, bugünlere kadar gelmişlerdi.

O gün sevgililer günüydü. Her sevgili gibi onlar için de çok önem taşıyordu. Kış olmasına rağmen hava o gün çok güzeldi. Kendilerini hemen şehrin gürültüsünden uzak, kırlarda bir ağacın altına attılar. Güneş ara sıra bulutların arasından parlayarak ortaya çıkıyor, sanki onları ısıtmak istercesine çabalıyordu. Ancak onlar zaten birbirlerine sarılarak ısınıyorlardı. Her ikisi de Sevgililer Günü için hediye almışlardı. Selma üzerinde "Seni Seviyorum" yazılı, kalp şeklinde kırmızı bir yastık almıştı. Arabasına koymasını istemişti. Emre ise, camdan yapılmış şeffaf, içinde kurutulmuş kırmızı bir gül bulunan kalp şeklinde bir biblo almıştı. Yanına da duygularını ifade eden bir mektup koymuştu:

"Sevgilim,

Şu anda o kadar mutluyum ki, bunu ifade edebilmem mümkün değil. Aslında bir o kadar da endişeliyim. Bu mutluluğu bozacağımdan korkuyorum. Sana nasıl anlatacağımı bilemiyorum.(Mektubu okudukça genç kızın yüzünde gittikçe şaşkınlaşan bir ifade beliriyordu.) Öncelikle senden özür dilemek istiyorum. Umarım beni anlarsın. Ne olursa olsun, benim için ne kadar değerli olduğunu bilmeni istiyorum. Seni işyerinde ilk kez gördüğüm gün, öylesine tatlı duygular içerisine girmiştim ki, o gün ne yapacağımı şaşırmıştım. Sanırım ne olduysa bu şaşkınlığım yüzünden oldu. Belki hayatım boyunca normal bir şekilde yapamayacağım bir şeyi, sırf sana yakın olabilmek için bu yolla yapma cesaretine girdim. Şu anda, bu okuduklarından bir şey anlamamış bir şekilde yüzüme şaşkın şaşkın baktığını tahmin edebiliyorum. Ama inan ki hiçbir kötü niyetim yoktu. Amacım ne seninle oyun oynamaktı, ne de duygularını incitmek. Her geçen gün sana ne kadar yakınlaştıysam, sana ne kadar bağlandıysam, içimde de o kadar yoğunlaşan bir korku oluştu. Çünkü seni gerçekten kaybetmekten korktum. Ama artık benim için de, senin için de böyle bir haksızlığa dayanamıyorum. Bana o kadar sevgi dolu yaklaştın ki, hep bu sevgine layık olmaya çalıştım. Senden her ayrılışımda, her tarafta gülümseyen yüzünü, gülen gözlerini gördüm. İşte ben de bu gülen gözlerde ve seven kalbinde kaybettim kendimi. Şimdi kendimi bulabilmem için lütfen yüzüme bak."

Selma, okuduğu mektuptan bir şeyler anlamaya çalışırcasına Emre'nin yüzüne baktı. Emre Selma'nın ellerini avuçlarına alıp, tüm cesaretini toplayarak genç kıza:

"Seni seviyorum Selma, seni çok seviyorum. Sevgililer Günün kutlu olsun." der. Az önceki şaşkınlığı iki kat artan Selma, ne yapacağını, ne diyeceğini bilmez bir halde Emre'nin yüzüne bakakalır. Emre konuşabilmektedir. Bir an ellerini Emre'nin avuçlarından çekmek istese de bunu başaramaz. Tam ağzını açıp bir şey söylemeye yeltenir ki, Emre parmağıyla onun dudağına dokunup, bir şey söylemesini engeller. Ancak, genç kızın, o her zaman gülen gözlerinden iki damla gözyaşının akmasına engel olamaz; şaşkınlığın, mutluluğun, sevginin gözyaşlarına... Birbirlerine sımsıkı sarılarak arabaya doğru yönelirler.

Neden bu kadar hayatımın içindesin ki sanki? Beklenmeyen bir anda geldin ve hayatımın tamda merkezine oturdun kaldın... Oysa ki sen davetsiz bir misafirdin sence de haddini aşmamış mıydın uzun zamandır kimsenin girmediği(giremediği) kalbimin gizli kapısını tıklarken(!) ? Önce o kapıyı duymamazlıktan geldim , kaçmaya çalıştım ; yok olmadı işte... Sen o masumluğunla o kapıyı tıklarken sana karşı kayıtsız kalamazdım duyuyordum seni..

Günden güne alıştım sana... Oysa ki ben çok korkuyordum sana alışmaktan; çünkü biliyordum , adım gibi biliryordum bir gün gideceğini... Sen bambaşka bir mevsimin çiçeğisin , ben hep sonbahar.

Adı aşk mı bu alışkanlığın? Aşk olmamalı ben hep kaçtım aşktan , aşk beni böyle ansızım , ummadığım bir anda yakalamış olamaz..Yoo aşk değil bu , aşk olamaz , olmamalı peki öyleyse ne olabilirki..

Biliyor musun kalbimin senden önceki davetsiz misafiri de böyle masumca ansızın gelmişti... Kendimce kalbimdeki misafire hürmette kusur etmemiştim ; ama neden bilmiyorum o giderken kalbimide yakıp yakıp öyle gitmişti , ancak toparlandım derken şimdi de sen?

Ah bir bilsem ki hak edeceksin bu sevgiyi kabulümdür senle gelen her hüzün ; ama bilmiyorum.. Tek bildiğim er ya da geç gideceksin, beni benle tek bırakıp gideceksin...

Evet korkuyordum sana alışmaktan , korktuğum başıma geldi alıştım; ama daha vakit erken gideceksen şimdi git sana daha çok bağlanıp sevmeden... Hiç girme kalbime sessiz sedasız git...

Gitmeyeceksen de öğret bana sevgiyi taa en başından yalansız , yanlışsız!!!

Tüm kötülüğümle iyilik nedir dediğim bir zamandı. Bütün vakitlerimde bu soruyu soruyordum evet ben kötüyüm ama iyi nedir? Muhabir bana kayıt cihazı uzattı ve bunu neden yaptınız diye sordu? Ben onu duyacak gibi değildim bir kaç defa aynı soruyu yöneltti. Tüm merakıyla soruyordu... Atatürk ü ve savaşları görmüş bir çocuktu Cem. Tüm abileri savaşta ölmüştü ve hepsi atatürk ü görmüştü. Cem, ülkemizi kurtaran ulu atamızı bende görmek istiyorum anneciğim diyor annesi ise, oğlum ata çok yoğun çalışıyor, ülkemizin ferahı için meclis kurdu, cumhuriyet i ilan etti bizler için sağlığından da oldu diyordu.

Çocukluğunun verdiği saflıkla herşeyi güzel görüyordu. Oldukça zeki, akıllı, konuşması güzel ve saygılı bir çocuktu Cem. Hep iyi şeyler yapacağım anneciğim, seni hep gururlandıp mutlu edeceğim seni çok seviyorum. Cem büyümeye başladıkça ne kadar iyi olabileceğini ve tam tersi ne kadar kötü olabileceğini söylüyor.

Ama ben hep iyiyim Atatürk gibi olma hırsıyla büyüdüm ve daha da önemlisi ülkem için yaşamak ve faydalı şeyler yapmak istiyorum ben nasıl kötü olabilirim ki diyordu. Lise yıllarında öğretmenleri tarafından takdir edilmiş, geleceğinin çok iyi olduğu söylenen Cem için iyi fırsatlar ayarlanması ve kaliteli bir eğitim alması gerektiğini söylüyorlardı. Cem ailesinden ve toplumdan aldığı eğitimle aslında hiç bir eğitime ihtiyaç duymuyordu. Daha önce yazılmış olan kitaplar ona sadece bilgi verebilirdi ya da yeniden yazılacak olan kitaplar onun hayatı olabilirdi. Toplumu düşünüyordu hep. Günü yaşadığı yeri ve ordan gelip geçen insanları gözlemleyerek geçiyordu. O Üsküdar ın en güzel evlerinden birinde büyüdüğü için kendini çok şanslı hissediyordu. Üsküdar ın en iyi lisesinde okuyordu. Üsküdar Amerikan Lisesi yaşadığı zamanının en iyi eğitim veren liselerindendi. Bir yastık alır ve ağaca tırmanır sahilden gelip geçenleri izler düşünür düşünür... Tırmandıkça insanlar küçülüyordu ve gördüğü bir çok şey küçükken o denize bakıyordu.

Herşey yüksekten küçük gözüktüğü halde genişliği ölçülemiyecek deniz hep aynı gibi geliyordu. O buna Kedi bakışı diyordu. Kedilerin uzağı çok net görebildiği halde gözlerinin göremeyeceği kadar geniş bir açıya baktıklarında görmeleri zorlaşıyordu. Ve o hep aynı uzaklıkta kalmış oluyordu. Yükseldikçe gördüklerinin küçüldüğünü bilsede düşünceleri büyüyordu. Denize, gökyüzüne ve birde geçen arabalara bakıyor.

Peki arabalara ve insanlara bakmanın gereği ne diyordu. Neden atatürk öldükten sonra kendilerini değiştirme girişimlerinde bulunan ama bunu geleceğimizi gören ata nın dediği gibi yapamayan onlara bakıyorum. Onları dinliyorum bu çok da zevkli oluyor ama hep kendilerini ve kötülüklerini anlatan bu insanlar beni dinlemeliydi. Arabalar ve insanlar o kadar hızlı gelip geçiyordu ki çocukken o kedi bakışı ağcının üstünde hep denize bakacağına göremeyeceğim şeyleri görmeye çalışmayacağına dair kendine söz vererek büyümüştü. Zamanının en iyi liselerinden birinde Üsküdar Amerikan Lisesinde okumuştu ve çocukken söz verdiği gibi annesini gururlandırıyordu. Okulu bitirince mesleğini düşünüyordu.

Üniversiteye gitmeli ama hangi bölümü düşünmeli diyordu Cem. İnsanlar birbirlerine ağacın dibinden bakıyor ve hep aynı şekilde görüyor birbirlerine koydukları kurallar, devletin onlara koyduğu kuralllar arasında güçsüzleşen ve değişen ülkem için ben hukuk u seçmeliyim diyordu. İstanbul Üniversitesinin Hukuk bölümünü kazanmış ve annesine verdiği sözü tutmuştu. Hep iyi şeyler yapıyordu ve annesi onunla gurur duyuyordu. Üniversitenin ilk yılını birincilikle bitirmişti. Üniversite de herkes Cem i tanıyor. Güzel konuşmasını, insanlara olan saygısını, sevgisini ve ona özel olan konuşma tarzıyla Cem i dinlemeyi seviyorlardı. Cem, üniversitenin ikinci yılında sınıflarına yeni kayıt olan kıza aşık olmuştu. Sürekli onu düşünüyordu.

Üniversiteye yeni gelen Zeynep in bu durumdan haberi yoktu. Nereye gitse Cem den bahsediyorlardı ama bir türlü Cem le konuşma fırsatı bulamadığı için çok üzgündü. Cem hep geleceğini denizi, gökyüzünü ve annesini düşündüğü için hayatında aşk a yer vermiyordu. Ama artık bu duyguyu engelliyemiyordu bununla mücadele etmek yerine ona olan aşkını anlatmaya karar verdi. İlk konuşmanın etkileyici olması gerektiğini düşünüyordu. O gün ki ders çıkışı için çok iyi bir plan yapmıştı. Ders çıkışı Zeynep in masasına sınıf arkadaşları tarafından kağıtlar bırakıldı.

Bunlardan biride Cem in kağıdıydı. Her bir kağıtda başka bir şey yazıyordu. Zeynep şaşkınlıkla kağıtları açıyor okuyordu. "Zeynep senin çok zeki olduğunu düşünüyorum", " Zeynep sen çok güzelsin", " Zeynep gözlerinin bir okyanus gibi olduğunu düşünüyorum bana her baktığında nefesim kesiliyor ve boğuluyorum", " Zeynep konuştuğunda dudaklarına bakıyorum aynı annemin dudakları gibiler samimi, içten, nazik ve bir anne gibi seven." bir çok kağıt vardı Zeynep bir kaçını okuduktan sonra devamını yürürken okumaya karar vermişti.

Zeynep in eve gidiş yolunu bilen Cem yol üzerine de bazı mesajlar bırakmıştı. Zeynep okudu bir kağıtda " Seninle evlenmek istiyorum sen aşık olabileceğim tek kişisin" yazısını gördü ve bir anda elinde ki diğer kağıtları düşürdü. Okuyamadığı bir çok kağıt vardı ve rüzgarla birlikte hepsi uçmuştu. Arkadan bir ses ısrarla Zeynep diye bağırıyordu. Zeynep dönüp baktığında ona seslenen kişiye yaşadığı duygusallıkla birlikte aşık olmuştu. Zeynep, her düşüncesiyle Cem gibiydi. O uzağa bakar ve uzaktaki güzelliği görmeye çalışır. Uzakta ki denizin dibine dalar ve boğulmamaya çalışırdı.

Gördüğü yakışıklı kişi sınıf arkadaşı umutdu. Umut yanına gelip Zeynep e, "Ders çıkışı ağlamaklı gibi oldun seni merak ettim iyi misin ?." dedi. Zeynep ilk bakışta hoşlandığı adamın onunla ilgilenmesi karşısında çok heyecanlandı ve konuşamadı. Umut, "Seninle yürüyebilir miyim?" diye sordu. Zeynep onaylarmışçasına kafa salladı ve evine kadar beraber yürüdüler.

Bu sırada Cem hazırlıklarını tamamlamış bir şekilde çay bahçesinde bekliyordu. Ancak Zeynep kağıtları okuyamamıştı ve Cem in planladığı gibi yol üzerinde ki yazılarda görmemişti. Gece sonuna kadar Zeynep i beklerken ona olan aşkının bu bekleyişle daha da arttığını düşünüyordu. Eve dönerken kağıtları ve mesajları görmediğini düşünerek içinde ki aşkı daha da ateşliyordu....

Sensizlikte fırtınalar kopuyordu yaşadığım şehirde .Ölüm ise hırçın dalgaların maskesini giymiş kıyılarıma vuruyordu. Üşüyordum.. Gözlerim gözlerini arıyordu gökyüzünde.. Ama gökyüzü kapalı.. Şehre yağmur yağıyordu .Yağmurlar ise acımasız.. Bereket dağıtan yağmur, yüreğime yalnızlığın acımasızlığını bırakıyordu damlalarında ..Korkuyordum karanlığa yenilmekten. Tüm şehri dolaşıyorum önümde seni bulma umutlarım arkamda beni kovalayan yalnızlık.. Saatler geçmek bilmiyor. Gözlerim bir an saate dalsa yelkovan cellatlığa, akrep ise karanlığa bürünüyordu. Yapamıyordum sensiz. Ayaklarım yoruluyordu su birikintilerine çarpa çarpa. Sensiz duygularım bölük pörçük.. Ölümü ensemde hisseder gibiyim. Kimsenin olmadığı sokaklara girmiyordu ayaklarım.. Korkuyordum sensizlikte ölümün kalbimi esir almasından.. Kılcaldamarlarımdan canımı çekiyorlar sanki... Üşüyorum sensizlikte.. Yağan yağmurda sığınacak sıcak yüreğini arıyordum.. Fırtınada dev dalgalara karşı sığınabileceğim sakin bir liman. Kısacası seni arıyordum...Ezan sesi, gecenin karanlığını dağıtıyorken gözlerim uykuya yenik düşecekti az daha...Koşmaya başladım güneşin ilk ısıttığı sokaklara...Güneşin sıcaklığında bulabilirdim. sesini....Soluk soluğa koşuyorum akşamdan ıslak kaldırımları. Güneşi görüp kuruyan her kaldırım gibi bende sana kavuşuyorum sanki...

Rüyadan uyandığımda ter içindeydim.. Korkularım bir anda mutluluğa dönüşürken varlığında rüyalarda bile sensizliğin acısını hissetmek kötüydü...Ne mutlu sevdiklerinin her an kıymeti bilip ölümüne sevenlere..

Kaç gece yalnızlığımda, uykusuz yastığımda,

Kitap okudum, ışıkları söndürdüm; uyuyamadım.

Düşümde görmek için dualar okudum.

Gözüm yaşardı, ismini saya saya uyumak istedim;

Uzandı elim telefona....

Karanlığı sevmediğin aklıma geldi,

Vazgeçtim!

Sevgi güneşinden çiçek yaptım,

Dostlara gönderdim,

Yazmak istedim sana da. Sadece;'Günaydın''

İlk söyleyen ben olmayacağım aklıma geldi;

Vazgeçtim!

Yollarda gezdim, yağmurun incitemediği şarkıda,

Boynumdaki inciler döküldü,

İnci tanelerinde saklıydı mügelerimiz!

Armağanlarımı çöpe attığını duydum;

Toplayamadım;

Vazgeçtim!

Özleyince seni, yüreğim daraldı.

Gülemez oldum insanlara; güldürttüm herkesi üstüme.

Arayıp sormadığın aklıma geldi.

Kalbim gelmek istedi ,ayaklarım yola çıktı.

Vazgeçtim!

El açtım, Tanrı ya!

Dua ettim kaç gece senin için;

Elini tutmak, gözüne bakmak için.

Önemsemediğin aklıma geldi ;

Vazgeçtim!

Sevmek için neden aradığında kızdım sana!

Buz rengi kelimelerinle alındım sana..

Beddua etmek geldi içimden, açtım ellerimi;

Vazgeçtim!

Acılarla dolu hüzün bırakmıştın bana..

Acıdan keyif alıyordum!

Gözün aydın! sayende mazohistte olmuştum!

Ağlaya ağlaya sana gelmeyi düşündüm.

Suskunluğun, kayboluşun aklıma geldi ;

Vazgeçtim!

Gururu içimdeki yılanın başını öldürdüm.

Sana gelmek istedim. Belleğimden sildim ;nefreti kini!

Sevdiğin çiçekleri topladım, yabani otların arasından.

Kıtaları atladım; okyanusun suyunu şişeye doldurdum.

(Sarhoş etmeliydi sevgimizi)

Bırakmıştım artık! Her şeyi, başta gururu!

Onurum incinmiyordu; Yılan da ölmüştü.

Unutmadan sevdiğin kitapları, sepya renkli parfümüde bıraktım çantama.

Yola çıktım, direksiyon oynuyordu elimde; son hızla!

Sana geleceğim yollar açıktı. Yoktu hiçbir barıkat!

Yüreğim patinaj yaptı!

Saçlarımı yoldum, elimdeki herşeyi fırlattım yollara..

Dağıttıklarımı toplayamadım!

Telefonu, numaranıda..

Başkasına ait olduğun aklıma geldi;

Vazgeçtim!!

Gözleri yine nemli, yine ıslak bakışlar... Alışmıştı artık bu mecburiyete, boyun eğdi. Henüz hayatının baharında ama ölümle yüz yüzeydi. Babası onu kurtarmak için elinden geleni yapıyordu. Ama onu ne babasının çabaları ne de kalbinin teklemesi değil, kalbindeki sızı ilgilendiriyordu. Kalbinin derinliklerindeki sızı. Sevdiği aklına geldi bir damla yaş daha döküldü gözlerinden... Ayrıldıklarından beri tam beş çile dolu yıl geçmişti. Aslında sevgilerinin arasına o kahrolası para girmişti. Hatırlıyordu da sevdiği ona bir keresinde:

"Ben zengin değilim sana şuan yaşadığın gibi bir hayat vaat edemem ama seni seven bir kalbim var. Sana sadece onu verebilirim." demişti.

Zaten sevgiye muhtaç birisi başka ne isteyebilirdi ki. Kendisini sevmesi yeterdi. O en çok Saçlarının dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdiği öpmüş koklamıştı saçlarını. Her dökülen saç yüreğine bir hançer olup saplanıyordu. Şimdi tek isteği sevdiğinin son anlarında yanında olmasıydı. Ne olurdu onu bir kez daha görebilse, onu bir kez daha koklayabilse. Olmuyordu ne yapsa çaresiz ne yapsa erişilmez olmuştu arık. Bu düşünceler arasında uykuya daldı.

Babası heyecanlı bir şekilde kızının odasına girdi. " Müjde kızım, kalp bulundu " dediğinde kızının bir peri güzelliğinde, sevdiğinin özleminden ıslanmış yüzüne baktı ve çıktı odadan...

Nihayet kendine geldiğinde sanki başka bir dünyadaydı. Kendini çok garip hissediyordu. İçinde acayip bir his vardı. Sanki bu dünya ona çok farklı gelmişti. Aklına yine sevdiği geldi. Kalbi eskisinden daha hızlı atmaya başladı. Kalbi değişmişti ama sevdiğini eskisinden daha çok sever olmuştu.

Bir gece ansızın uyandı uykusundan. Kalbi çok hızlı atıyordu. Anlam veremedi ve tekrar uyumaya çalıştı. Fakat hemen her gece aynı durumla karşılaşınca doktora gitti, durumunu anlattı. doktor "Bir aya kalmaz geçer" demişti. Ama aradan aylar geçmesine rağmen durum aynıydı.

Birgün bahçeye çıktı. Çiçekleri seviyordu. Kırmızı güllerin yanına gitti. Kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. En çok kırmızı gülleri severdi. Çünkü sevdiği ona benzediğini söylerdi hep. Bu sırada bahçe kapısı çaldı. Kapıyı açtı kimse yoktu. Tam kapıyı kapatacakken yere baktı bir mektup vardı mektubu yerden aldı ve mektubun kendisine geldiğini gördü. Fakat mektubu gönderen ismini yazmamıştı. Mektubu açtı ve kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Bu koku onun kokusuydu. Kendini zorlayarak eve girebildi. Birden bütün kanı çekilmişti sanki vücudundan. Zarfın içinden mektubu titreyen ellerle çıkardı ve okumaya başladı :

" Sevdiğim, bugün sevdamızın altıncı yılı. Seni hep sevdim. Seninle ayrılmak zorunda kaldığımızdan beri, bir kalbe iki sevginin sığmayacağını bildiğimden ne birini sevdim ne de evlendim. Her günüm çile ve azapla geçti. Her gün sana şiirler yazdım, her gün şiirlerimi okudum ve her gün ağladım. Tam beş yıl boyunca her gün yazdım, okudum, ağladım. Bir gün önüme bir fırsat çıktı. Bu fırsatı reddedip kendime daha fazla haksızlık edemezdim. Belki seni unuturum diye senden çok uzaklara gittim. Ama şimdi seni daha çok özlüyorum. Her gece yanına geliyorum o masum yüzünü okşuyor yanaklarına öpücükler konduruyorum, sen uyanıyorsun benim geldiğimi anladığını sanıyorum ama sen o tatlı uykuna geri dönüyorsun. Sevdiğim hep ben geldim senin yanına artık sen gel olur mu. Kırmızı güllerimize iyi bak. Ve artık unutma içinde seni senden daha çok seven bir kalbin var. Ona iyi bak olur mu. Kırmızı güllere ve kalbimize iyi bak. Seni yanıma gelene kadar bekleyeceğim sevdiğim Hoşçakal..."

DOLMUŞ

Bir acelesi olduğunu, onu görür görmez anlamıştım. Sağanak hâlinde yağan yağmura aldırış bile etmiyor ve bükülmüş beline rağmen sağa sola koşuşuyordu.

Yanına sokularak:

Hayrola teyzeciğim, dedim. Bir derdiniz mi var? Sıcak bir tebessümle:

Buraların yabancısıyım evlâdım, dedi. hastane tarafına gidecek bir araba arıyorum.

Biraz beklerseniz aynı dolmuşa binebiliriz, dedim. Oraya geldiğimizde size haber veririm.

Teşekkür ederek yanıma yaklaştı ve küçük bir çocuk gibi şemsiyemin altına girdi. Nurlu yüzü yağmur damlacıklarıyla ıslanmış ve yanacıkları pembe pembe olmuştu.

Torunlarımdan biri menenjit geçirdi, diye devam etti. Ziyaret saati bitmeden dolaşmak istemiştim.

Saatime baktıktan sonra:

20 dakikanız var, dedim. hastane yakın ama, bu havada pek araba bulunmuyor.

Durağa herkesten önce geldiğimiz için dolmuşa da rahatça bineceğimizi zannediyordum. Ancak araba yanaştığında, arkamızda duran 4-5 kişinin bir anda hücum ettiğini gördüm.

içeriye doluşan ve arkadaş oldukları anlaşılan adamlara:

İlk önce biz gelmiştik, dedim. Sırayı bozmaya hakkınız var mı?

Ön koltukta oturanı:

Hak istiyorsan Hakkâri'ye gideceksin arkadaşım, dedi. Hem oradaki haklardan K.D.V. de alınmıyormuş.

Bu lâf üzerine attıkları kahkahalarla bindikleri araba sarsılmış ve sinirlerim allak bullak olmuştu.

Sakinleşmeye çalışarak:

Ben biraz daha bekleyebilirim, dedim. Ama şu ihtiyar teyzenin hastaneye yetişmesi gerekiyor. Bu defa şoför lâfa karışıp:

Teyzenin arabaya falan ihtiyacı yok be kardeşim, dedi. Okuyup üfledi mi hastaneye uçuverir.

Tekrar kopan kahkahalarla birlikte araba uzaklaşıp gitti. Yaşlı kadına baktım, tevekkülle susuyordu.

5-10 dakika sonra gelen bir başka dolmuşa onunla beraber bindim ve şoföre, teyzeyi hastanede indirmesini söyledim. Yaşlı kadın, yapacağı ziyaretten ümitsiz görünmesine rağmen şikâyet etmiyordu. Üstelik trafik de yarı yolda tıkanıp kalmıştı

Şoför:

Yolun bu durumu hayra alâmet değil, dedi. Sebebini anlasam iyi olacak.

Arabayı çalışır vaziyette bırakıp ileriye doğru yürüdü ve biraz sonra döndüğünde:

Kısmete bak yahu, dedi. Bizden önce kalkan dolmuşa kamyon çarpmış.

Heyecanla:

Bir şey olmuş mu, diye atıldım. Yâni yaralı falan var mı?

Herhalde, diye cevap verdi. Dolmuşta bulunanları, teyzenin gideceği hastaneye kaldırmışlar.

Göz ucuyla yaşlı kadına baktım. Solgun dudaklarıyla bir şeyler mırıldanıyor ve sanki onlar için dua ediyordu.

Şoför, koltuğuna yavaşça otururken:

Kısmet işte, diye tekrarlayıp duruyordu. Sen kalk koca bir kamyonla çarpış. Hem de Türkiye'nin öbür ucundan gelen Hakkâri plâkalı bir kamyonla.

Kızım.

Akrabalarından, dost veya arkadaşlarından her kim olursa olsun, ona karşı kocanı övme. Sakın onu şikayet de etme. Aile içinde kalması gereken mahrem veya bildik şeyler de olsa anlatma.

Derler ki, Söyleme sırrını dostuna, dostunun da dostu vardır o da gider söyler dostuna. Bir ağızdan çıkan söz, sır olmaktan çıkar. Sırrın ucunu ele veren arkasını getiremez. İlla biriyle paylaşman gerekiyorsa bir günlük tut. Mümkünse onlarında bu tür sana anlatacaklarına fırsat verme. Bu tür söylenen veya anlatılanlar fitneye, dedikodulara ve ailelerin yıkılmasına fırsat ve zemin hazırlar. Her ne kadar sıkılır veya daralsan dahi; anne ve babana bile anlatma. Çözemediklerini akıllı ve kendinden emin olduklarınla istişare ederek çözmeye çalış.

Aile hayatının karşılıklı sevgi, saygı ve merhametle yürütülmesi temel ilkedir. Dinimiz aile reisliği vazifesini erkeğe vermiştir. Erkek ise; fizik gücüne, kuvvetine sahip, cesur ve mücadelecidir. Fizyolojik bakımdan daha zayıf olan kadınları kavvâm; gözetip kollayıcıdırlar. Ailenin dış düşmanlardan korunması, geçim ve ekonomik giderlerin temini öncelikli olarak erkeğe ait olduğundan mallarından bol bol harcamaktadırlar. Kadının; erkekte bulunmayan anneliğin verdiği yüce bir görev olan çocuğun doğumu ve bakımı ile öncelikli olarak; çocukların terbiye edilerek yetiştirilmesi, yuvada huzur ve sükûnun temininde duygusal gayret, aileye içten bağlılık gibi daha birçok üstünlükleri bulunmaktadır.

Eşinin eve geleceği saati iyi belle. Mümkün mertebe onu kapıda karşılamaya çalış. Kapıda karşılaman onu; ziyadesiyle memnun edecektir. Adamı sakın kapıda bekletme. İçeri girer girmez elindeki eşyaları al. Velev ki; sıkıntı ve moralsiz olsan bile; yumuşak ve tatlı konuş. Söylemen gerekenleri kocana söyle. Anlayamadıklarını ve meselelerini konuşma yoluyla hallet. Konuşma mesellerin yüzde doksan dokuzunu çözer. Konuşurken onun konuşmalarını kesme. Bazı konularda farklı düşünüyor olabilirsiniz. Farklı bile düşünseniz uzlaşmayı tercih et. İçinden seni seviyorum demekle olmaz. Sevgini ona mutlaka o istediği için değil, kendi tarzınla ona hissettir. Zaman zaman onun penceresinden bakmayı dene. Sizin olmayan hayatlara dalıp hayatınızı karartma. Bakış tarzın en kötü gününde bile olumlu olsun. Göz yaşlarını asla silah olarak kullanama, bu kadının zayıflığını gösterir. Bilirsin ki, evlilikte dürüstlük esastır. Zaman zaman espri yap; iyi bir espri zor günlerinizi kolay atlatmanızı sağlar. İlişkinizi kuvvetlendirmek için elinden geleni en iyi şekilde yap. Evini temiz tut. Çocuklarının yeme içmeleri, sağlıklarıyla dersleriyle yekinen alakalan.

Görevlerini bil ve yaptıklarından dolayı asla şikayet etme. Eşinin gelen eş dost ve akrabalarına güler yüz, tatlı dille hüsnü muamelelerde ve izzeti ikramlarda bulun. Eşin eve geldiğinde sakın üstün pis ve pas içinde yani çamaşır ve bulaşık kokusu olmasın. Evin içindeyken mümkün mertebe mutfakta ve banyoda, bulaşık, çamaşır gibi şeylerle oyalanma. Yapacaklarını ya onun gelmesinden önce yada mümkünü olanları tehir et. Daima yanında olmaya çalış. Hal ve hatırını sor. Onun anlattıklarını dinliyormuş gibi yapma. Onu canı gönülden dinle. Onun derdiyle dertlen, sevincine ortak ol. Sevdiklerini sev, değer verdiklerine değer ver.

Eve getirdiklerini yerinde değerlendir, çöpe atma. Ondan izinsiz oraya buraya dağıtma. Neyi sevip, neyi sevmediğini bil. Bilmiyorsan uygun şekilde sorarak öğren. Sevdiklerini yap, sevmediklerinden kaçınmaya çalış. Canı neyi çekiyorsa, onları getirip ikram et. Bazen elma armut gibi meyveleri dilimleyip bizzat ağzına koy. Çocuklarının yanında onları ona şikayet etme.

Özürlü olmadığın sürece yatarken de abdest al. Okuyacağın şeyleri biliyorsun, bilmediklerin varsa en kısa zamanda öğren. Okuyarak eksik olduğun yönlerini tamamla. Onun sıkıntılı günlerinde sözle, tatlıkla yardımcı ol. Böylesi anlarda zaruri olmayan isteklerini ertele. Yatağı yatacağı zamana doğru hazır et. Yatınca da lambayı hemen söndür. Eşinin yatakta beklemesi onu huzursuz eder. İkide bir hastayım deme. Halinden şikayetçi olma. Sürekli canlı ve dinamik ol. Sabahleyin mutlaka ondan önce kalk.. Namazdan sonra yatmayın. Onu da yatırma. Buna alışın. Özürlü bile olsan abdest al. Özürlü değilsen kuşluk namazını sakın ihmal etme. Her namazın arkında yaptığın dualarına mutlaka kocanı da ekle.

Eşine kahvaltısını erken hazırla. Onun yemesi için sende iştahla ye. Ve yine tatlı sözlerle onu görevine yolla. Eşinin bütün istek ve arzularını ima etmesine gerek kalmadan yerine getir. Onu çok sevip saydığını söyle ve hem uygula. Her fırsatta süslenip öyle çık karşısına. Cuma, bayram, mübarek geceler ve evlilik yıl dönümlerinizde mutlaka özel bir hazırlık yap. Her şeyinle adamın gözünü de gönlünü de doldur.