Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine
Edebiyat (Hikaye-Öykü) tarafından Sosyal Bilimler'de yazılan bir grup blogu
  • Konu

    172
  • Comment

    1
  • görüntüleme

    9.506

Bu bloğa katkıda bulunanlar

Bu Blog Hakkında

Edebiyat eseri, bir dil ürünü olan yazılı ve sözlü eserlerin tümü. Edebiyat (Hikaye-Öykü); Beğendiğiniz yada kendinizin yazmış olduğu kısa hikayelerinizi ekleyebilirsiniz. Yaşanmış ya da yaşanabilecek şekilde tasarlanmış olayları kişilere bağlı olarak belli bir yer ve zaman içinde anlatan eserlere hikaye denir.

Entries in this blog

Sen sevmeyi bilirmisin?

yüreğini ısıtan o yumuşacık. seni sarmalayan sevgiyi.

hani bir çocuğun uykulu gözlerle sana kollarını açıp kucağına alman

için bakan gözlerindeki sevgiyi.

hani günler sonra gördüğün sevgilinin gözündeki ışıltıyı

sevgiyi okumayı bilirmisin

sessizce sadece gözlerden..

ya da hissetmeyi sadece teninden.

bazen kelimeler gereklidir tarifler için. bazense yetersiz.

sana bir yemek tarif etsem. her detayıyla. tadını katan nedir o

yemeğin bilir misin.

neden hiç anneninkine benzemez yediğin o yemeğin tadı.

içine kendini katmıştır da ondan.

tarif değildir bu. kelimeler yetmez onu anlatmaya.

işte bazen böyle hissedersin sevgiyi kelimeler olmadan.

yada böyle hissettirsin kelimeleri kullanmadan.

sadece kendini katarsın. bakışlarınla yaşatırsın...

teninle tattırırsın sevdiğini.

Neden hiç sordun mu kendine kimse o gibi değil. ya da kimse onun

gibi sarılmıyor sana.

kimi var uyurken dokunmamak için kaçarsın yatağın içinde bir o yana

bir bu yana. kimi var. sokulmak istersin daha da sanki bir puzzle'ın

iki parçası gibi tamam olmak onunla.

ya sevişirken hissettiklerin?

hatta sevişmeyi hayal ederken onunla hissedebildiklerin.

sırf onu görmek. onunla olmak adına yaptıklarınla

özel olduğunu anlatmak ona. ya da onun sana

sen sevmeyi bilir misin. ya da sevdiğini hissettirmeyi.

hissedebilir misin kelimeler olmadan sevgiyi..

söylendiğinde inanmadığın sevgidense. söylemese de bildiğin sevgiyi ara.

bulduğunda kaçırmamak için uğraşma. nasılsa bir gün eğer bakmazsa

sana öyle. o zaman gitmiş olur geldiği gibi kendiliğinden.

sadece hisset. yaşa ve keyfini çıkar. mutluluğunu hisset bu sevginin.

SEVGİ YOLCULARI

Uzaklarda ışıklı gemiler yolcu taşımakta, deniz durgun, rıhtım kalabalık... Ağır duygu yükü taşır durur yorgun argın, beli bükülmüş yolcular... Sevgiliye selam götürür kara trenler, dumanlı dağlardan dolana dolana... Birkaç damla göz yaşı akar durur, garlar da, iskeleler de, rıhtımlar da... Boynu bükük, özlem yüklü sevgiler akar durur, hasret yüklü dünyalının gönlüne... Sevda yüklü kervanlar gelir gider, bir oraya bir buraya... Beyaz mendiller sallanır hep yolculara, yolculuklara... Ayrılıklar, acılar kavurur, olgunlaştırır insanı... Özlemler büyütür gerçek sevgileri... Biri güle güle der; diğeri, hoş geldin... Bir ikilemdir yaşamın kendisi... Ne gitmekten vazgeçersin, ne de kalırsın... Gitmek mi zor, kalmak mı zor?.. der ya hani bir şarkı... Hem ağlarım hem giderim... diyen gelin gibi... İşte bu yaşam... Bir kararsızlık... Duygu yüklü bir öykü bizimki... Bir başka şarkı yükselir, dolu bulutlardan... Gözlerim vagonları dolaştı, üzgün üzgün...

Sonbahar esmeye başlamıştı ki, sabahın kuşluk vakti aceleyle uyandım. Çocukları uyandırdım. Hava uyanmaya başlamış, otobüsün kalkma vaktine bir saat kalmıştı. Uykulu gözlerle Elif, yüzüne dökülmüş saçlarını elinin tersiyle topladı, ağır ağır. Yataktan kalkıp lavaboya doğru yürüdü. Ayşe daha uyanmamıştı. Uykusu hayli ağırdı. Başında davul çalsan uyanmaz, uykusu geç açılan cinstendi. Geceden bavulları hazırlamıştık. Alelacele bir şeyler atıştırıp yola çıkacaktık. Bir heyecan hepimizde. Umulmadık, beklenmedik bir yolculuktu hazırlandığımız. Bir yolculuk bileti kazanmıştık bilinmeze. Gideceğimiz yer meçhuldü. Biz bu yolculuğu hak etmiştik. Şans mı, şanssızlık mı, anlamadım. Posta kutusuna topal bir güvercin haber bırakmıştı, yolculuk var diye...

Üç kişiydik. Giyindik. Bohem bir yolculuk için ne gerekse almıştık yanımıza. Umutlarımızı, özlemlerimizi, hasretimizi doldurmuştuk tahta bavullarımıza. Kapımızın önüne indiğimizde, bizi bekleyen kango araca binip otobüs terminaline doğru yola koyulduk. Servis aracımız beyaz bir otobüsün önünde durdu. Karışık, belirsiz duygularla adım adım ilerledik, bizi bilinmezimize götürecek otobüse. Belki bir sevgiliye, belki bir cennet bahçesine. Vedalaşmaya gerek yoktu, bizi uğurlamaya gelen kimsecikler yoktu zaten. Otobüsün bagajına eşyalarımızı yerleştirip, o üç basamağı hızla çıkınca, içeri göz attım ki ne göreyim... Sevdiğim bütün dostlarım orada... Ağzım açık kalmıştı; gözlerim, hayret ve sevinçten ışıl ışıldı... Bu ne sürprizdi böyle!.. Kim düşünmüş böylesine bir seyahati... Emin, arka sıralarda:

Hadi! Çabuk olun arkadaşlar, geç kalacağız... diye telaşla seslendi, her zamanki gibi yine aceleciydi. Binnur'a göz ucuyla baktım. Görüntüsü, yeşiller içinde bir dal gibi yüzümü aydınlattı eskiden olduğu gibi.

Acelemiz yok arkadaşlar. Yol uzun... Dolu dolu günlerimiz olacak hep birlikte! diyordu Nigar. Heyecanından, yüksek sesle konuşmaktan kendini alamıyordu...

Hepimiz eski tanıştık. Aramızda, uzun süre görüşmesek de hiç kopmayan bir sevgi bağı vardı, kökü ta eskilere dayanan, riyasız, yalansız, samimi. Doğduğumuz mezra bizi böyle bağlamıştı birbirimize. Acıları, sevgileri paylaşmıştık. Yüreklerimiz sımsıcak, bakışlarımız heyecanla birbirimizi aramaktaydı. Başımı hafifçe arkaya çevirdim. Yaşlı Cemile teyzem bile topal ayağı ve yaralı yüreğiyle gelmiş, çoktan koltuğuna kurulmuştu. Yanına kuşlarını da almayı unutmamıştı. Eteğine oturttuğu kuşlarını, avcunun içine doldurduğu yemlerle beslerdi. Az gitmezdik evine, kuşlarının su içişlerini seyretmekten kendimizi alamazdık çocukken. Küçük, kalaylı bakır sahanda su içirirdi onlara...

Şoför Rıza gömleğinin yakasına yerleştirdiği bembeyaz mendiliyle, sıcak güneşe karşı önlemini şimdiden almıştı. Parmaklarının arasındaki sigarasını derin derin içmekteydi. Hepimiz koltuklarımıza yerleştik; Rıza abi kontağı çevirdi ve otobüsümüz yavaştan harekete geçti. Duygularımız çarpışmaya başlamıştı. Öyle TV falan yoktu otobüste. Hepimizin gözleri önünde, yaşamın gerçek film sahneleri vardı, acısıyla, tatlısıyla. Uzun bir yolculuğa çıkmıştık. Molasız, uzun bir yolculuktu bizimki. Arka sıralarda, sevgisini yüreğine gömüp, Selma'sını yıllar önce gurbete göndermiş Murat'ı gördüm. Darmadağınık, sevgi dolu bir yaşamdı Murat'ın yaşadıkları. Yeşilimsi sevdasını, acı sarı tahta bavula koyup Selma'yı yolcu etmişti yıllar önce. Yaşamında bir başkası da olmamıştı hiç. Böylesine tutkulu bir sevgiydi aralarındaki. Bir ara, Murat'ın başka biriyle birlikte olduğunu yaymışlardı ortaya. Kimseler inanmamıştı. O an gözlerine bakınca daha iyi anlamıştım ki, Murat, Selma'ya kavuşmak için bu otobüse binmişti.

Suna'ya takıldı şimdi düşüncelerim. Duygu yüklü arkadaşım. Hani evlenecektin Ercan'la? Nasıl bağlıydınız birbirinize... Ne oldu öyle?.. Yoksa, Tanrı kıskandı mı sevginizi? Bir arkadaşım anlatmıştı. Birini çok sever de dünyayı unutursan, Tanrı Benden fazla kimseyi sevemezsin! diye çekip alırmış sevdiği kulunun sevgilisini? Yoksa Tanrı da mı kıskanç, ha ne dersiniz? İyi olmuş Suna bu yolculuğa katılman, diye düşündüm. Seni buralarda görebilmek ne güzel... Toparlamışsın bak kendini! Açın yeri başka, acının yeri başkaymış, değil mi? Gidiyorduk hepimiz, mutlu, umutlu. Emniyet kemerleri falan da takmamıştık. Şoför Rıza usta sürücüydü. Yüreği sevgi dolu yaşamıştı hep. Ölüme götürmezdi yolcularını. Sevdiklerine ulaştırırdı usta sürücülüğüyle...

Otobüsümüz yemyeşil bir alana yanaştı. Yanımıza aldığımız hafif yiyecekleri ağız tadıyla yemek güzeldi. Etrafımızda sevgiden örülü bir hale. Her birimiz en sevdiklerimizi yanımıza almıştık. Kimimiz çoluk çocuğunu, kimimiz eşimizi, kimisi kumrularını, kimisi de sevgilisinin hayalini...Yoksa burası Cennet denilen yer miydi? Issız, sakin... Pınar şırıltılarından başka ses yoktu etrafta. Emel'i aradı gözlerim. Bakışlarımız karşılaştı. Çocuklarını başına derlemiş, eliyle beni çağırmaktaydı. Her yer çimen kokusu... Akasya, suskun... Gelincikler ırgalanmakta... Rüzgar efil efil esiyor... Müzik bangırtıları da yok. Arka taraflarda, gönül tellerinden yükselen bir şarkı: Silemezler gönlümden, ne aşkını ne seni... Gurbet ezgileri yükselmekte dumanlı ruhlarda. Gökyüzüne çevirdim başımı.

Hava birden bulutlandı, her yanı sis kapladı. Havayı nem sardı, toprak kokusu tütmeye başladı her yerde. Yağmur ha yağdı ha yağacak... Otobüsümüze sığınmıştık yeniden. Tam hareket etmek üzereydik ki, bir kara tren yaklaşmaktaydı ötelerden. O acı sesini duydum, yeri göğü yırtarcasına.

Gözümü açtım birden bire. Yastığıma sarılmışım, ayaklarımı karnıma çekmişim, çok üşümüş gibi. Tir tir titremekteyim. Yüreğim hızlı hızlı çarpmakta, telaşla. Cep telefonumun alarmı, baş ucumda avazı çıktığı kadar bağırmakta. Duvar saatini aradı gözüm, kendi kendime mırıldanarak, Hay Allah... Derin uykuda duymamışım. İşe geç mi kaldım yoksa?!

SEVGİ SINAVI

BİR GÜN, ermişlerden birine sormuşlar:

Sevginin sözünü edenler ile sevgiyi gerçekten yaşayanlar arasında ne fark vardır?

Bakın, göstereyim demiş ermiş.

Bir sofra hazırlamış. Sevgiyi dilinden düşürmeyen, ama dilden gönüle de indirmeyen kişileri çağırmış bu sofraya.

Hepsi yerlerine oturmuşlar.

Derken, tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da derviş kaşığı denilen bir metre boyunda kaşıklar.

Ermiş:

Bu kaşıkların sapının ucundan tutup öyle yiyeceksiniz diye bir şart da koşmuş. Öyle kaşığın çukur kısmına yakın yerden tutmak yok.

Peki demişler ve çorbayı içmeye girişmişler.

Fakat o da ne?

Kaşıklar uzun geldiğinden, sofradaki hiç kimse bir türlü döküp saçmadan götüremiyormuş çorbayı ağzına. En sonunda, bakmışlar bu iş olmuyor, vazgeçmişler çorbadan. Öylece, aç aç kalkmışlar sofradan.

Onlar sofradan kalktıktan sonra, ermiş:

Şimdi de sevgiyi gerçekten bilip yaşayanları çağıralım yemeğe demiş.

Yüzleri aydınlık, gözleri sevgiyle gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya. Ermiş:

"Buyrun bakalım" deyince de, her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp karşısındaki ihvanına uzatıp içmişler çorbalarını.

Böylece her biri diğerini doyurmuş ve kendisi de doymuş olarak şükür içinde kalkmış sofradan.

İşte demiş ermiş. Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse, o aç kalacaktır. Ve kim ki, kardeşini düşünür de doyurursa, o da kardeşi tarafından doyurulacaktır şüphesiz. Şunu da unutmayın ki, hayat pazarında alan değil, veren kazançlıdır her zaman.

SEVGİ AĞACI

Bir zamanlar, uçsuz bucaksız bir kum çölünün ortasında, yemyeşil yaprakları ile dibine gölge ve serinlik veren bir ağaç varmış. Çölün kavurucu ve acımasız sıcağı, kumları kızdırır ama bu ağacın yeşil yapraklarını kurutamazmış. Kızgın güneş ne yaparsa yapsın, yapraklar hep yeşil ve parlak olurmuş.

Güneşin sıcağından bunalıp kaçan tüm hayvanlar, bu ağacın gölgesinde dinlenir, esen rüzgarın tüylerini okşayışına kendilerini kaptırıp, uyuklarmışlar kaygısızca. Ağacın dalları arasına yuva yapmış olan kuşlar, yaprakların gölgesinde güneşten korunup, kanat çırparak daldan dala uçuşur, şarkılar söylermişler mutluluk içinde...

Çölün ortasında, kızgın kumlarla çevrili bu ağacın nasıl beslendiğini mi merak ediyorsunuz? Söyleyeyim: Sevgi ve mutlulukla beslenirmiş bu ağaç. Diğer ağaçlar gibi topraktaki suyu ve besinleri çölde bulamadığı için, sevgi ve mutluluktan sağlarmış gereksinimini. Bu ağacın sevgiden oluşan besini, diğer tüm ağaçlardan ayrı bir özellik katarmış ona. Yaprakları daha canlı, gölgesi daha serin, gövdesi daha güçlüymüş. Ona "Sevgi Ağacı" derlermiş.

Gölgesinde barınan havyanların sevgisi, dallarında ötüşen kuşların neşesi, ağacı sevindirirmiş. Bu uçsuz bucaksız çölde işe yaradığını anlayıp, daha çok sevgi ve mutluluk yaymak için yaşarmış.

Güneş bile, o kavurucu sıcağını tüm çöle yayan, suyu buharlaştıran, toprağı kurutan acımasız güneş bile, ona sevgi ile eğilir, ışınlarını ağacın üstüne yansıtmamaya çalışırmış. Ağaç, dibindeki hayvanların sevgisi çoğaldıkça büyür, büyüdükçe dallarını açar, yapraklarını kabartır, daha çok gölge yapmaya çalışırmış.

Rüzgar da onu pek severmiş. Çölde köşe bucak dolaşıp, kumları öfkeyle bir yerden ötekine savurup duran rüzgar bile, ağacın çevresine gelince yumuşar, gölgesinde uyuklayan hayvanları serinletmeye çalışırmış. Hafif hafif estikçe, ağaç da yapraklarını sallar, çöl sıcağını uzaklaştırırlarmış el birliğiyle...

Çöl ortasındaki Sevgi Ağacı, gölgesinde yaşayan hayvanların sevgi ve mutluluğu ile beslenip büyürken, gölgesindeki hayvanları da mutlulukla doyururmuş. Ağacın gölgesinde kedi ile fare kucak kucağa uyurken, köpekler kedilerin tüylerini yalarmış. Ağacın gölgesi büyüdükçe, altında daha çok hayvan barınır olmuş. Ağacın yaprakları büyüdükçe kalp biçimini alıyor, sevgi ile çarpıyormuş "pıt, pıt" diye...

Bir gün, tüm havyanlar Sevgi Ağacı'nın gölgesinde mutluluk içinde yaşayıp giderken, uzaktan bir tilkinin kumlar üzerinde sürünerek ağaca doğru geldiğini görmüşler. Hepsi birden el etmişler tilkiye, "Çabuk yürüsün, ağacın gölgesine sığınsın" diye. Tilki tam ağaca yaklaşacağı sırada, sıcak çöl güneşi onun tüm gücünü emivermiş. Zavallı tilki, bitkin bir durumda kumlar üzerinde serilip kalmış boylu boyunca...

Hemen üç küçük çöl faresi, kumların arasında yuvarlana yuvarlana, ölmek üzere olan tilkiye koşmuşlar. Kuyruğundan ve ayaklarından çekiştire çekiştire, ağacın gölgesine taşımışlar onu bin bir güçlükle...

Tilki kendinden geçmiş bir durumda, ağacın gölgesinde hareketsiz yatarken, tüm hayvanlar sevinç çığlıkları atmışlar: "Yaşasın tilkicik kurtuldu" diye. Hepsi de Sevgi Ağacı'nın gölgesinin tilkiyi iyi edeceğini, bitkin ve baygın yatan tilkinin bir süre sonra kendine geleceğini biliyorlarmış...

Sevgi Ağacı, çevresindeki havyanların düşündüklerini doğrularcasına, kalp biçimindeki yapraklarını eğmiş tilkinin üzerine. Dallarını ve yapraklarını sallamış, serinletmiş sıcaktan bitkin düşen tilkiyi. Sonra rüzgar yardıma gelmiş. En yumuşak okşayışı ile serin serin üflemiş tüylerini. Diğer hayvanlar sevinç gösterisini sürdürmüşler, "Ağaç daha çok beslensin, tilkiyi kurtarsın" diye. Kuşlar cıvıl cıvıl ötüşmüşler, "Yapraklara renk gelsin, pıt pıt kalp gibi çarpsın" diye...

Sevgi ve mutluluk ilacını alan tilki, yavaş yavaş kendine gelmeye başlamış. Önce soluk almış derinden. Ciğerlerine sevgi ve mutluluğu çekmiş bir nefeste. Kanı ısınmış. Kuyruğunu sallamış mutlulukla. Ayaklarını oynatmış yavaşça. Kendine gelip gözlerini açınca, çevresinde oynaşan, mutluluk çığlıkları atan havyanlara bakmış gülümseyerek.

Sevgi Ağacı onu iyileştirip, eski gücüne yeniden kavuşunca, kendine gelmiş ve birden ayağa kalkmış. Şöyle bir gerindikten sonra silkinmiş. Tüylerine yapışmış çöl kumlarını temizlemiş daha güzel görünmek ve rahatlamak için. Kumlardan arındıktan, Sevgi Ağacı'nın gölgesinde mutluluğu kana kana içip, kendine geldikten sonra, tüm hayvanlara teşekkür etmiş, yardımlarını esirgemeyip, kendisini hayata döndürdükleri için...

Ama tilki bu rahat durur mu? Hayvanların arasında dolaştıkça sinsi sinsi, birinden aldığını diğerine, bire bin yalan katıp, aktarmaya başlamış. Hayvancıklar eskisi gibi birbirlerini sevgi ile okşayacaklarına, birbirlerine hırlamaya başlamışlar. Dişlerini gösterip, bir diğerini kovalamışlar düşmanca. Onların birbirlerine kızıp hırlamaları tilkiyi pek sevindirmiş. Sinsice gülmüş: "Yaşasın, aralarındaki dostluğu yıktım" diye.

Dosluk ve sevgi yıkılıp, hayvanlar birbirlerine düşünce, birlikteliklerinden doğan güçleri kalmayacak, tilki de bir yolunu bulup, tek tek tuzağa düşürüp yiyecekmiş havyanları. Kurgusunu sinsice uygularken düşünememiş Sevgi Ağacı'na zarar verdiğini. Havyanların birbirlerine olan sevgisi ve güveni azalınca, ağaç beslenemez olmuş. Önce yaprakları küçülmüş, mutluluk suyunu içemediği için. Sonra güneşin yakıcı ışınlarına engel olamamış. Küçülen yaprakların arasından sızan ışınlar, gölgesini azaltmış. Barış yok olmuş. Barışın yerini korku ve kuşku almış. Kuşlar dallar arasında kaçışıp durmuşlar, tilkinin tuzağından kurtulmak için. İçlerine bir korkudur girmiş. Korkan kuş ötebilir mi? Susmuşlar hepsi de...

Sevgi olmayınca güçsüz kalan ağacın dalları zayıflamış, yaprakları dökülmüş süzülerek. Rüzgar da yardım edemez olmuş ağaca. Sıcak kumlar üflemiş gölgesine. Tüm hayvanlar, kum fırtınalarından korunmak için kovuklara sinmişler, birbirlerinden uzak. Kaçışan, kovalanan hayvanlar varmış ağacın tükenmek üzere olan gölgesinde...

Bu duygusal yıkımı gören üç küçük fare bir kenara çekilip, aralarında bir plan yapmışlar, diğer hayvanlar görmeden, kimse ne yapmak istediklerini bilmeden, tilki duymadan. Bir gün tilki sıcakta uyuklarken miskin miskin, yanına yaklaşmışlar sessizce. Zayıflamış gölgeden sürükleyerek, kızgın çöl kumunun üzerine taşımışlar tilkiyi uyandırmadan. Sıcak çöl güneşi durur mu? Hemen atılmış tilkinin üzerine. Daha önce yarım kalan işini bitirmiş. Almış tilkinin tüm gücünü. Sıcak çöl güneşi tilkinin gücü ile doyarken, üç küçük fare, zayıflamış gölgenin altında duran diğer hayvanlara seslenmişler. Aralarındaki kavgaya son vermelerini, yoksa sevgi ağacının tümüyle güçsüz kalacağını, kendi sonlarının da tilkininkinden pek farklı olmayacağını anlatmışlar dilleri döndüğünce...

Önce hayvanlar homurdanmış ve farelerin sözlerine kulak asmak istememişler, ama her an gücü tükenen Sevgi Ağacı'nın acı dolu yakarışları ve ağlayarak dökülen yapraklarını görünce çaresiz boyun eğmişler söylenenlere. Birbirlerine sarılıp özür dilemişler. Eskisi gibi barış, sevgi ve mutluluk içinde yaşamak istediklerini dile getirmişler ağlayarak. Utanç gözyaşları oluk oluk aktıkça, birbirlerine duydukları kini temizlemiş kalplerinden. Sonra, kıpır kıpır çarpıntılarla sevgi yeniden filizlenmiş. Çiçekler açmaya başlamış kalplerde. Gülmüşler olanlara, kurnaz tilkinin yaptıklarını düşünüp. Kuşlar da ötmeye başlamışlar mutluluğu müjdeleyerek. Aralarındaki sevgi yeniden yeşerince, Sevgi Ağacı da susadığı mutluluktan içmiş kana kana. Böylece Sevgi Ağacı yeniden canlanıp büyümeye başlamış. Hem de eskisinden daha güçlü ve daha görkemli olmuş...

Yaşamları eski günleri aratmayıp daha da iyi olunca tüm hayvanlar bir araya gelmişler. Bir tanecik Sevgi Ağacı'nı korumak istemişler. Onu her yere yaymak için kuşlar görevlendirilmiş. Kuşlar sevgi ağacının tohumlarını uçurup, her gittikleri yere dikeceklermiş. Böylece, Sevgi Ağacı bir yerde solup, yok olmaya yüz tutsa da, bir başka yerde büyümeye devam edebilecekmiş. Sevgi Ağacı'nı olası tehlikelerden uzak tutmak ve onu daha güvenle büyütmek için, görünmez yapmaya karar vermişler. Kuşlar, görünmeyen Sevgi Ağacı tohumlarını, dünyanın her yerine yaymışlar...

Zamanla her yerde Sevgi Ağaç'ları büyümüş, kocaman yaprakları, upuzun dallarıyla birbirlerini kucaklamışlar, "Tüm sevgiler ve mutluluklar birleşsin, birbirlerinin gücüne güç katsın" diye...

Dünya üzerinde bir yerlerde, kuyruğunu sallayan köpeğe sevgi ile yaklaşıp, onun tüylerini okşayan birisini görürseniz, bilin ki oralarda Sevgi Ağacı vardır. Dallarını eğmiş, kalp biçimdeki yapraklarıyla sevgi pınarından içiyordur.

Sevgi Ağacı'nı, el ele gezen, birbirlerini seven, kucaklayıp öpen insanların arasında da görebilirsiniz. Onların sevgisi ile beslenip, mutluluk gölgesi altında onları koruyordur.

Sevgi Ağacı'nı göremezseniz, hemen utanç gözyaşları ile kalbinizdeki kini ve kötülükleri yıkayın. Kalbinizde sevgi filizleri açılsın. İnsanları, hayvanları ve doğayı sevin. O zaman her yerde yemyeşil Sevgi Ağaç'larını görürsünüz. Sizi yakıcı güneşten, tilkinin sinsi kurnazlıklarından korumaya çalışır. Size sevgi ve mutluluğun gölgesini, serinliğini sunar. Onun gölgesinde, doğal sevginin mutluluğu ile yaşarsınız sonsuza değin.

Masumi Toyotome diye bir Japon yazmış. "Dünyada sevilmek istemeyen kişi yok gibidir" diye başlıyor.

- "Ama sevgi nedir, nerede bulunur, biliyormuyuz?" diye soruyor...Sonra anlatmaya başlıyor:

- "Sevgi üç türlüdür!.."

Birincinin adı "Eğer" türü sevgi!.. Belli beklentileri karşılarsak bize verilecek sevgiye bu adı takmış yazar..

Örnekler veriyor: Eğer iyi olursan baban, annen seni sever. Eğer başarılı ve önemli kişi olursan, seni severim. Eğer eş olarak benim beklentilerimi karşılarsan seni severim. Toyotome "En çok rastlanan sevgi türü budur" diyor. Bir şarta bağlı sevgi.. Karşılık bekleyen sevgi.. "Sevenin, istediği bir şeyin sağlanması karşılığı olarak vaad edilen bir sevgi türüdür bu" diyor yazar..

- "Nedeni ve şekli bakımından bencildir. Amacı sevgi, karşılığı bir şey kazanmaktır." Yazara göre evliliklerin pek çoğu "Eğer" türü sevgi üzerine kurulduğu için çabuk yıkılıyor. Gençler birbirlerinin o anki gerçek hallerine değil, hayallerindeki abartılmış romantik görüntüsüne aşık oluyor ve beklentilere giriyorlar. Beklentiler gerçekleşmediğinde de, düşkırıklıkları başlıyor. Sevgi giderek nefrete dönüşüyor. En saf olması gereken anne baba sevgisinde bile "Eğer" türüne rastlanıyor.

Yazar bir örnek veriyor. Bir genç Tokyo Üniversitesi giriş sınavlarını kazanarak babasını mutlu etmek için, çok çalışıyor. Okul dışında hazırlama kurslarına da gidiyor. Ama başarılı olamıyor. Babasının yüzüne bakacak hali yok. Üzüntüsünü hafifletmek için bir haftalığına Hakone kaplıcalarına gidiyor. Eve döndüğünde babası öfkeyle "Sınavları kazanamadın. Bir de utanmadan Hakone'ye gittin" diye bağırıyor. Delikanlı "Ama baba, vaktiyle sen de bir ara kendini iyi hissetmediğinde Hakone kaplıcalarına gittiğini anlatmıştın" diyor. Baba daha çok kızarak, delikanlıyı tokatlıyor. Çocuk da intihar ediyor. "Gazeteler intiharın anlık bir sinir krizi sonucu olduğunu söylediler, yanılıyorlardı" diyor yazar..

- "Delikanlı babasının kendisine olan sevgisinin yüksek düzeydeki beklentilerine bağlı olduğunu anlamıştı!.." İnsanlar "Eğer" türü sevginin üstünde bir sevgi arayışı içindeler aslında.. "Bu sevginin varlığını ve nerede aranması gerektiğini bilmek, bu genç adamın yaptığı gibi, yaşamı sürdürmekle, ondan vazgeçmek arasında bir tercih yapmakla karşı karşıya kaldığımızda önemli rol oynayabilir" diyor, Masumi Toyotome.. İlginç değilmi?..

İkinci türe geçiyoruz: "Çünkü" türü sevgi... Toyotome bu tür sevgiyi şöyle tarif ediyor: "Bu tür sevgide kişi, birşey olduğu, birşeye sahip olduğu ya da birşey yaptığı için sevilir. Başka birinin onu sevmesi, sahip olduğu bir niteliğe ya da koşula bağlıdır".

Örnek mi?.. "Seni seviyorum. Çünkü çok güzelsin. (Yakışıklısın!)" "Seni seviyorum. Çünkü o kadar popüler, o kadar zengin, o kadar ünlüsün ki.." "Seni seviyorum. Çünkü bana o kadar güven veriyorsun ki.." "Seni seviyorum.Çünkü beni üstü açık arabanla, o kadar romantik yerlere götürüyorsun ki..

- " Yazar, Çünkü türü sevginin, Eğer türü sevgiye tercih edileceğini anlatıyor. Eğer türü sevgi, bir beklenti koşuluna bağlı olduğundan büyük ve ağır bir yük haline gelebilir. Oysa zaten sahip olduğumuz bir nitelik yüzünden sevilmemiz, hoş birşeydir, egomuzu okşar. Bu tür, olduğumuz gibi sevilmektir. İnsanlar oldukları gibi sevilmeyi tercih ederler. Bu tür sevgi onlara yük getirmediği için rahatlatıcıdır.

Ama derin düşünürseniz, bu türün, "Eğer" türünden temelde pek farklı olmadığını görürsünüz. Kaldı ki, bu tür sevgi de, yükler getirir insana.. İnsanlar hep daha çok insan tarafından sevilmek isterler. Hayranlarına yenilerini eklemek için çabalarlar. Sevilecek niteliklere onlardan biraz daha fazla sahip biri ortaya çıktığı zaman, sevenlerinin, artık ötekini sevmeye başlayacağından korkarlar. Böylece yaşama sonsuz sevgi kazanma gayretkeşliği ve rekabet girer.

Ailenin en küçük kızı yeni doğan bebeğe içerler. Sınıfın en güzel kızı, yeni gelen kıza içerler. Üstü açık BMW'si ile hava atan delikanlı, Ferrari ile gelene içerler. Evli kadın kocasının genç ve güzel sekreterine içerler.

"O zaman bu tür sevgide güven duygusu bulunabilir mi?" diye soruyor, Toyotome.. "Çünkü türü sevgi de, gerçek ve sağlam sevgi olamaz" diyor.

Bu tür sevginin güven duygusu vermeyişinin iki ayrı nedeni daha var.. Birincisi.. "Acaba bizi seven kişinin düşündüğü kişi miyiz?" korkusu.. Tüm insanların iki yanı vardır. Biri dışa gösterdikleri.. Öteki yalnızca kendilerinin bildiği.."İnsanlar sandıkları kişi olmadığımızı anlar ve bizi terkederlerse" korkusu buradan doğar. İkincisi de.. "Ya günün birinde değişirsem ve insanlar beni sevmez olurlarsa.." endişesidir.

Japonya'da bir temizleyicide çalışan dünya güzeli kızın yüzü patlayan kazanla parçalanmış. Yüzü fena halde çirkinleşince, nişanlısı nişanı bozup onu terketmiş. Daha acısı.. Aynı kentte oturan anne ve babası, hastaneye ziyarete bile gelmemişler, artık çirkin olan kızlarını.. Sahip olduğu sevgi, sahip olduğu güzellik temeli üstüne bina edilmiş olduğundan bir günde yok olmuş. Güzellik kalmayınca sevgi de kalmamış. Kız birkaç ay sonra kahrından ölmüş..

Japon yazar "Toplumlardaki sevgilerin çoğu 'Çünkü' türündendir ve bu tür sevgi, kalıcılığı konusunda insanı hep kuşkuya düşürür" diyor..

Peki o zaman, gerçek sevgi, güvenilecek sevgi ne?.."Ve işte sevgilerin en gerçeği!.

* * "Üçüncü tür sevgi benim 'Rağmen' diye adlandırdığım türdür" ** diyor yazar.

Bir koşula bağlı olmadığı için ve karşılığında birşey beklenmediği için "Eğer" türü sevgiden farklı bu.. Sevilen kişinin çekici bir niteliğine dayanıp, böyle bir şeyin varlığını esas olarak almadığı için "Çünkü" türü sevgide değil. Bu üçüncü tür sevgide, insan "Birşey olduğu için" değil, "Birşey olmasına rağmen" sevilir. Güzelliğe bakar mısınız?.. Rağmen sevgi..

Esmeralda, Qusimodo'yu dünyanın en çirkin, en korkunç kamburu olmasına "rağmen" sever. Asil, yakışıklı, zengin delikanlı da Esmeralda'ya çingene olmasına "rağmen" tapar!.."Kişi dünyanın en çirkin, en zavallı, en sefil insanı olabilir. Bunlara 'rağmen' sevilebilir. Tabii bu sevgiyle karşılaşması şartı ile..

- " Burada insanın, iyi, çekici ya da zengin konum edinerek sevgiyi kazanması gerekmiyor. Kusurlarına, cahilliğine, kötü huylarına ya da kötü geçmişine "rağmen" olduğu gibi, o haliyle sevilebiliyor. Bütünüyle çok değersiz biri gibi görünebiliyor ama en değerli gibi sevilebiliyor.

Japon yazar "Yüreklerin en çok susadığı sevgi budur" diyor. "Farkında olsanızda,olmasanız da, bu tür sevgi sizin için yiyecek, içecek, giysi, ev, aile, zenginlik, başarı ya da ünden daha önemlidir." Bunun böyle olduğundan nasıl emin?.. Haklı olduğunu kanıtlamak için sizi bir teste davet ediyor.. Şu soruma cevap verin" diyor.

- "Kalbinizin derinliklerinde, dünyada kimsenin size aldırmadığını ve hiç kimsenin sizi sevmediğini düşünseydiniz, yiyecek, elbise, ev, aile, zenginlik, başarı ve üne olan ilginizi yitirmezmiydiniz?.. Kendi kendinize 'Yaşamamın ne yararı var' diye sormaz mıydınız?.." Devam ediyor Toyotome..

- "Şu anda en sevdiğiniz kişinin sizi sadece kendi çıkarı için sevdiğini anladığınızı bir düşünün.. Dünya birden bire başınızın üstüne çökmezmiydi?. O an yaşam size anlamsız gelmez miydi?."

- "Diyelim sıradan bir yaşamınız var.. Günlük yaşıyorsunuz. Günün birinde gerçek, derin ve doyurucu bir sevgi bulacağınızdan umudunuz olmasa, kalan hayatınızı nasıl yaşardınız?.." diye soruyor ve yanıtlıyor:

- "Böyleleri ya iyice umutsuzluğa kapılıp intihar ediyorlar ya da iyice dağıtıp yaşayan ölü haline geliyorlar." Toyotome, hem de nasıl iddialı savunuyor "Rağmen" sevgiyi.. "Bugün yaşamınızı sürdürebilmenizin nedeni 'Rağmen' türü sevgiyi şu anda yaşamanız ya da birgün bu sevgiyi bulacağınıza inancınızdır."

Son sözlerinde biraz umutsuz, Toyotome.. "Bugün yaşadığımız toplumda herkesi doyuracak bu sevgiyi bulmak zor. Çünkü herkesin sevgiye ihtiyacı var.. Kimsede başkasına verecek fazlası yok" diye açıklıyor..

Anlatıyor.. Peki bu dünyada sevgi ne kadar var?.. Yazara göre, açlığımızı biraz bastıracak kadar.. Ve de yemek öncesi tadımlık gelen iştah açıcılar gibi.. Bu minnacık tadım, bizi daha müthiş bir sevgi açlığına tahrik ve teşvik ediyor. Bu minnacık tadım sevgiye ne kadar muhtaç olduğumuzu anlatıyor. Büyük bir hırsla ana yemeğin gelmesini ve bizi doyurmasını bekliyoruz.. Hani nerede?.. Hepsi o.. Ve asıl çarpıcı cümle en sonda.. "Dünyadaki en büyük kıtlık, 'rağmen' türü sevginin yeterince olmayışıdır!.."

SEVDA UĞRUNA

Kadın yirmi yedi yaşında... Yüreği, kar beyaz soğuklara terkedilmiş

ama inat bu ya hala sımsıcak. Düşünceleri kah hayatın gitgide

ağırlaşan gerçeklerinde kah aydınlık hayallerde dolaşıyor nefes

nefese.. Elinde samur fırçası, geçmişi karalayıp bugünü

renklendiriyor hiç durmadan. Renkler kıpır, kıpır , içindeki çocuk

haşarı mı haşarı... Gözleri ise buğulu bakmakta hüzünlere yenik...

Hayatı sorgulamaktan çoktan caymış.

Omuzları bir küçük kız çocuğun

şımarıklığını sergilercesine "Bana ne" ifadesinde. Kıpır, kıpır ya

içi.. Arayışları var kendisinden bile sakladığı. Bela da geliyorum

demez ya... İşte böyle bir anda; ruhu, sanal dünyanın kapısından

sızıverir içeri sessiz, habersiz.. Hani şu chat canavarı var ya bu

günlerin belalısı. Orada kendisi gibi şaşkın yüreklerin arasında

buluverir kendini.

Ve... olanlar olur o zaman. Hiç beklenmeyen anda buzda

kayar gibi "Hooop" havada bulur duygularını darmadağınık. Sanki

başında deli rüzgarlar hiç esmiyormuş,

esenler de yetmiyormuş gibi.

Erkeğin yaşı otuz. Hırslı, kendinden emin. Kendisiyle

barışık ve yaşadığına memnun.

Kahkahası ekrandan yüreklere taşan,

mutlu ve duygu dolu bir bulut adam. Eşi ve çocuğu için yaşamakta

olduğunu saklamadan kadını davet eder sanal dünyanın sanal aşk

oyununa. Acemidir kadın. Belki genç adam da öyle.

Oynadıkları oyunun

tehlikesinden habersiz bir masalı yaşamaya başlarlar.

Ekranın karşısında nefeslerini tutup beklerler sevdalının

gelmesini.

Karşılaşmaları her defasında kahkahaları hatırlatırcasına

şen olur. Zamanın koordinatları buluşamadığında, birbirlerine teğet

geçtiklerinde, hüzün yayılır gecelere.

Uyku tutmaz bekleyişlerde

ikisini de. Sabah yeni umutlara gebe başlar. Ve ekranda doğarlar her buluşmayla yeniden..

Duyguların en fırtınalısına yakalanırlar.

Birbirlerini gerçekten merak ederler.

Bulut adam kadının açlığından, üşümesinden

bile sorumlu tutmaya başlar kendini.

Kadınsa adamın yorgun hallerine dayanamaz.

Elleri dokunmasa da ellerindedir artık. Birbirlerini el

üstünde tutarlar anlayacağınız.

Günler, aylar geçer...

Hayaller ekranlara sığmaz olur.

Artık görmek isterler birbirlerini. Dokunmak

sarılmak isterler. Hatta çılgıncasına sevişmek...

Kadın kıvranır onsuzluğun acılarında.. Özlem şiddete

dönüşür. Acıtır... İşkencelere yatırır kadını. Oyun değildir artık

bu. AŞK ekranda değil hayatın ta içinde yaşamaktadır.

Bulut adam sorar durmadan ;

-Nolacak şimdi...

Kadın, adam kadar cevapsız...

"Bilmiyorum" der. "Bilmiyorum"

Artık sorgulamalar başlar duyguları ...

"Bu nedir?...Bunun adı ne..?"

Kadın aşkı tanımlar ama çare değildir tanımlamak..

Yaşananlardır gerçek olan. Hissedilenlerdir.

Her sevdanın başını bir karabasan bekler ya...Beklemese

sevda denen şey olmaz zaten.

İşte bu bir sevdadır ve başında karabasanlar.

Kadın unuttuğu aşk gözyaşlarını hüzünlere, sancılara,

onulmaz ağrılara boyar, alaca bulaca.

Artık her şeye gözlerindeki buğuların ardından

bakmaktadır.

Ve ekrana şunları; buzların arasından aldığı yüreğinin

kalemiyle yazar. Yüreğini buzlara iade etmek üzere...

"Beni ignore et*.Ne olur bunu yap."

Bulut adam şaşkındır belki ama adı gibi bilir. Doğru olan

budur. Düşünür bir süre. Susar ekran. Susar kadının yüreği...Ölüm anıdır bu. Verilen son nefestir sanki..

"Sevdam HAYIR dese...Sensiz yapamam dese" diye bekler nefes almak için.

Bulut adamın suskunluğu bozduğu yerde ölecektir kadın..

Bunu ikisi de bilirler.

Bir yazı belirir ekranda çaresizce okunan

"Netten çıkıyorum o zaman.. Hoşçakal"

Mavi üzerine siyah yazılmış sözcükler kararlı ve kesindir...

Titreyen ve cansızlaşan parmakları son bir kez tuşları

gezinir kadının

"Hoşçakal"

Düşer Bulut adamın gülen yüzü ekrandan.

Ve

KADIN ÖLÜR...

Ben senli kalabalıklar içindeydim.Deniz ülkesinden, güneş ışığının pırıltısıyla dost yapraklara koşan rüzgarla arkadaş olduk. Çok yorgunmuş. Çünkü yüz binlerce yıldır biz insanoğlunun sevda yükünü taşımaktan yıpranmış.

'Gel' dedi, seni yaşlı dizime oturtayım. Ama önce gökyüzünden izin almalıyım. Bana bir parça bulut versin.' Böyle dedi ve gök anaya yöneldi. Bir kaç saniye sonra bana döndü. Gidip dönüşünde içimde bir serinlik esti, çiçek kokularını duydum. Çünkü erguvan mevsimiydi.

'Şimdi bu buluttan sana bir minder yapacağım.' Bulutu iki eliyle tuttu. Annemin sabahları yastıkları şişirmesi gibi bulutu indirdi, kaldırdı. İyice oturmaya hazır kılınca, 'Şimdi oturabilirsin sevgili misafirim' dedi. Ben bu misafirlikten memnun gülümsedim. Önce ben başladım.

'Zor değil mi dedim? Bunca yıldır rüzgarsınız. Bu mesleği isteyerek mi seçtiniz? Zor olmuyor mu? Bunca yıldır çabalayıp duruyorsunuz. Kimi zaman koşup fırtına oluyorsunuz gemiler batırıyorsunuz, kimi vakit de bir meltem inceliği ile yürekler okşuyorsunuz, kimi vakit şairlerin ilhamı oluyorsunuz?'

'Beni insanların mantığına hapsetme. Bugün seni başka bir boyuta taşıdım, beni daha iyi anla diye. Bırak senin dünyanın ölçütlerini. Rüzgar olmakla başlayalım, ben nasıl rüzgar oldum bilmiyorum. Sizin dünyanızda sıcak ve soğuk havanın yer değişimi diye adlandırılıyorum. Siz her şeyi nasıl böyle düz görürsünüz bilmem. Kızarımda bu yüzden size. Hep böyle düşündüğünüz için zaten, yaprağın yeşilinin şarkısını, yağmurun kokusunu, böceklerin dallardaki dansını hissedemezsiniz gerçekten. Bu yüzden işte hala birbirinizle savaşırsınız, kısacık ömrünüzde. Karun kadar zengin hazineler yığmak istersiniz. Hala bu yüzden birbirinize acı çektirirsiniz.

Rüzgarın hem kulak çeker gibi hem derin bir hüzün taşıyan haykırışları beni kıpkırmızı yaptı. İnsan olduğum için utandım.Devam ediyordu ben bu hal içinde yüzerken.

'Rüzgar olmayı ben seçmedim. Nasıl siz insan olmayı ve var olmayı seçmediyseniz. Var oldum ve estim. İçimden aldığım ilham beni ülkeden ülkeye sürdü. Denizleri kabarttım, uygarlıklar batırdım, yeldeğirmenleri çevirdim. Küçük çocuklarla yarıştım bayır aşağı koşarlarken. Benim hikayem uzun böyle. Sen niye durgunsun. Seni bulduğum sahilde sezsizce oturuyor ve denize bakıyordun yorgun gözlerle.'

'Rüzgar kardeş ben birini özlüyorum, yanımda olmasını istiyorum ama o beni sevmiyor.'Ağlamaya başladım, hıçkırıklarla. Sonra başımı bir an aşağıya çevirdim. Gözyaşlarım yağmura dönüşüyor, kurak dünya topraklarına karışıyordu. Köylülerin sevincini hissettim. Bulunduğum yerde her duygu hissedilebiliyordu çünkü akıl okur gibi. Evler, insanlar da dikkatimi çekti. Çünkü buradan her şey küçücük görünüyordu. Ama hiç korku hissetmedim. Çünkü rüzgar dostumun arkadaşlığı bana güven veriyordu. Tüm bunlar aklımdan geçerken rüzgar yüzüme doğru üfürmüştü. O zaman baygınlık geçiren insanlara koklatılan kolanya kokusunun ferahlığını hissettim. Ardından rüzgar saçlarımı okşadı şefkatli elleriyle.

'Üzme kendini. Kaç binlerce yıl ben, bu şarkıyı dinledim. Bilirim sizin derinlerinizde açan bu çiçeği. Kokusu hayata hayat katar ama kokusu yalnız yaşanırsa yakar kavurur. Omzuma kaç baş dayandı bu yüzden bir bilsen.'

O zaman rüzgarın yürek açan ferahlığına rağmen, biraz kasvet hissettim içimde. Benim daha da durgunlaştığımı gören rüzgar elimi tuttu. Daha o konuşmadan ben girdim araya.

'Ey rüzgar bu derdin bir ilacı var mıdır? Söyle ne olur! Tüm ömrümce dua ederim sana. Sen kaç mevsim, kaç ülke, kaç hayat gördün? Lütfen yardım et bana!'

'Ey çocuğum, insanoğlu hep çocuktur zaten, büyüse de, şimdi sana bir hikaye anlatacağım. Sen kendine bir çoşku alacaksın ondan.

'Vaktiyle bir kral yaşardı, bu kralın güzeller güzeli bir kızı varmış. Öyle güzelmiş ki adına hikayeler uydurulmuş. Gözleri öyle derinmiş ki bakan içinde kaybolurmuş. Saçları altın sarısıymış, beline kadar inermiş. Endamı öyle büyülü, hayat doluymuş ki her adımında dallar çiçek açarmış. Ben mıştı diyorum çünkü o yüzyılda işler yoğundu. Dünya işleri hiç bitmez zaten. Ama benim daha bir esip gürlediğim sıralardı. O yüzden de bu hatunu görme fırsatı buladım.Benim arkadaşım çobanda bu güzeller güzeline aşık oldu. O'nu hiç görmediği halde günden güne aşkı arttı. Her gün bana gelir kavalını çalardı. Ben çok severdim O'nun kaval çalışını. İçliydi. İçim O'nu dinlerken binlerce rüzgara bölünürdü. Böyle zamanlarda ben de insan olsaydım da, aşık olabilseydim derdim.'

Bir gün kral bir ferman çıkarttı: 'Kim ki ülkeyi düşmandan kurtarır, kızımı almaya hak kazanır.' Arkadaşım bu fermanı duyar duymaz, koşa koşa geldi, beni buldu. Yeşil tepelerde konuşmaya başladık.

'Dosttum yardım et bana! Nihayet sevdiceğime kavuşabileceğim. Kral ferman çıkardı. Her kim düşman ordusunu dize getirirse kızını alacak.' Dostumun bu çoşkun hali hoşuma gitti. Üstelik o gün iyi günümdeydim. Çok esip gürlememiştim.

Çok zor olmadı düşman ordusunu devirmek. Bir gürleyişimde talan oldular. Arkadaşıma kızı vereceklerdi artık. Arkadaşım yanık kavalıyla teşekkür etti bana. Üç gün üç gece hiç uyumadan bana hüzünlü nağmeler çaldı. Koyunlar uslu uslu eşlik ettiler O'na.

Evlendiler, kırk gün kırk gece düğünleri oldu. Artık arkadaşımı göremiyordum. Çünkü ülke sorunlarıyla çok meşguldü. Bir gece serin çayırlarda dolaşırken O'nu gördüm. Kaçmıştı.

'Ah rüzgar, ah can dostum hiç mutlu değilim. Seni, çayırlarımı özledim. Üstelik karımı da sevmiyorum.'

'Sen ki ülkenin en önemli yerindesin, dünyalar güzeli bir eşin var. Neden mutlu değilsin dostum?'

'Karımı sevmiyorum. Her şey güzellik değil biliyorsun. Hem yanmam, aşık bir çoban olmam yüreğimin işiymiş meğer. Prensesle hiç ilgisi yokmuş. Kaçıp gitmek istiyorum çayırlarıma. Ama korkuyorum kraldan.'

'Ben korurum seni, yüreğini ferah tut.'dedim.

Eski yaşamına yeniden başladı. Birkaç yıl sonra köyden bir kızı sevdi. O'nunla evlendi. Ama O'nunla da işler yolunda gitmedi. Çoban aldı başını ülke ülke dolaşmaya başladı. Bu arada hayatına bir sürü kadın girdi. Hepsinde aşkı aradı. Ama elinde sadece yıpranmış hüzünler kaldı. Ama bir gün ülkenin birinde bir kız gördü. Kızın çekimi öyle büyüledi ki bizim çobanı bunca yaşanmışlıktan sonra aşık oldu yeniden. Ve sonra hayatının sonuna kadar bu ülkede yaşadı. Hayatının sonunda yanındaydım. Mutlu gidiyorum diyordu. 'Ben de değiştim, karımı da sevdim çünkü.'

'Güzel bir hikaye' dedim. 'Ders alabildin mi, peki?' diye sordu.

'Evet, ama öyle çok seviyorum ki, şimdi yüreğim dur dinlemeyecek kadar dört nala! İnanmak istiyorum hikayelere ama yüreğim çok sevdalı. Üstelik yorgunum. Ne yapmalıyım?'

'Sen seni arayacaksın! Nice duruşlar, kalkışlar olacak. Nice yolculuklara varacaksın! Sonra kendine döneceksin. Aşk bir yolculuktur seni kendine götüren.

Şimdi gitmeliyim. İçimdeki ilham coştu. Esip durmalıyım. Beni Arjantin köyleri çağırıyor. Gene görüşürüz.Seni yeryüzüne indireyim.'

Birkaç saniye sonra yeryüzündeydim.

'Hey, seni ne zaman görürüm bir daha?'

'Yüreğin beni çağırdığında açıklıklara gel. Ben seni bulurum. Hadi kal sağlıcakla.'

Böyle dedi ve ardından baka kaldım.

Ben yine senli kalabalıklar içindeydim. Yüzüm denize dönüktü. Yeryüzü telaşına karıştım. Ama içimde rüzgarın bana anlattığı çobanın hikayesi de vardı bu defa.

Tüm kötülüğümle iyilik nedir dediğim bir zamandı. Bütün vakitlerimde bu soruyu soruyordum evet ben kötüyüm ama iyi nedir? Muhabir bana kayıt cihazı uzattı ve bunu neden yaptınız diye sordu? Ben onu duyacak gibi değildim bir kaç defa aynı soruyu yöneltti. Tüm merakıyla soruyordu... Atatürk ü ve savaşları görmüş bir çocuktu Cem. Tüm abileri savaşta ölmüştü ve hepsi atatürk ü görmüştü. Cem, ülkemizi kurtaran ulu atamızı bende görmek istiyorum anneciğim diyor annesi ise, oğlum ata çok yoğun çalışıyor, ülkemizin ferahı için meclis kurdu, cumhuriyet i ilan etti bizler için sağlığından da oldu diyordu.

Çocukluğunun verdiği saflıkla herşeyi güzel görüyordu. Oldukça zeki, akıllı, konuşması güzel ve saygılı bir çocuktu Cem. Hep iyi şeyler yapacağım anneciğim, seni hep gururlandıp mutlu edeceğim seni çok seviyorum. Cem büyümeye başladıkça ne kadar iyi olabileceğini ve tam tersi ne kadar kötü olabileceğini söylüyor.

Ama ben hep iyiyim Atatürk gibi olma hırsıyla büyüdüm ve daha da önemlisi ülkem için yaşamak ve faydalı şeyler yapmak istiyorum ben nasıl kötü olabilirim ki diyordu. Lise yıllarında öğretmenleri tarafından takdir edilmiş, geleceğinin çok iyi olduğu söylenen Cem için iyi fırsatlar ayarlanması ve kaliteli bir eğitim alması gerektiğini söylüyorlardı. Cem ailesinden ve toplumdan aldığı eğitimle aslında hiç bir eğitime ihtiyaç duymuyordu. Daha önce yazılmış olan kitaplar ona sadece bilgi verebilirdi ya da yeniden yazılacak olan kitaplar onun hayatı olabilirdi. Toplumu düşünüyordu hep. Günü yaşadığı yeri ve ordan gelip geçen insanları gözlemleyerek geçiyordu. O Üsküdar ın en güzel evlerinden birinde büyüdüğü için kendini çok şanslı hissediyordu. Üsküdar ın en iyi lisesinde okuyordu. Üsküdar Amerikan Lisesi yaşadığı zamanının en iyi eğitim veren liselerindendi. Bir yastık alır ve ağaca tırmanır sahilden gelip geçenleri izler düşünür düşünür... Tırmandıkça insanlar küçülüyordu ve gördüğü bir çok şey küçükken o denize bakıyordu.

Herşey yüksekten küçük gözüktüğü halde genişliği ölçülemiyecek deniz hep aynı gibi geliyordu. O buna Kedi bakışı diyordu. Kedilerin uzağı çok net görebildiği halde gözlerinin göremeyeceği kadar geniş bir açıya baktıklarında görmeleri zorlaşıyordu. Ve o hep aynı uzaklıkta kalmış oluyordu. Yükseldikçe gördüklerinin küçüldüğünü bilsede düşünceleri büyüyordu. Denize, gökyüzüne ve birde geçen arabalara bakıyor.

Peki arabalara ve insanlara bakmanın gereği ne diyordu. Neden atatürk öldükten sonra kendilerini değiştirme girişimlerinde bulunan ama bunu geleceğimizi gören ata nın dediği gibi yapamayan onlara bakıyorum. Onları dinliyorum bu çok da zevkli oluyor ama hep kendilerini ve kötülüklerini anlatan bu insanlar beni dinlemeliydi. Arabalar ve insanlar o kadar hızlı gelip geçiyordu ki çocukken o kedi bakışı ağcının üstünde hep denize bakacağına göremeyeceğim şeyleri görmeye çalışmayacağına dair kendine söz vererek büyümüştü. Zamanının en iyi liselerinden birinde Üsküdar Amerikan Lisesinde okumuştu ve çocukken söz verdiği gibi annesini gururlandırıyordu. Okulu bitirince mesleğini düşünüyordu.

Üniversiteye gitmeli ama hangi bölümü düşünmeli diyordu Cem. İnsanlar birbirlerine ağacın dibinden bakıyor ve hep aynı şekilde görüyor birbirlerine koydukları kurallar, devletin onlara koyduğu kuralllar arasında güçsüzleşen ve değişen ülkem için ben hukuk u seçmeliyim diyordu. İstanbul Üniversitesinin Hukuk bölümünü kazanmış ve annesine verdiği sözü tutmuştu. Hep iyi şeyler yapıyordu ve annesi onunla gurur duyuyordu. Üniversitenin ilk yılını birincilikle bitirmişti. Üniversite de herkes Cem i tanıyor. Güzel konuşmasını, insanlara olan saygısını, sevgisini ve ona özel olan konuşma tarzıyla Cem i dinlemeyi seviyorlardı. Cem, üniversitenin ikinci yılında sınıflarına yeni kayıt olan kıza aşık olmuştu. Sürekli onu düşünüyordu.

Üniversiteye yeni gelen Zeynep in bu durumdan haberi yoktu. Nereye gitse Cem den bahsediyorlardı ama bir türlü Cem le konuşma fırsatı bulamadığı için çok üzgündü. Cem hep geleceğini denizi, gökyüzünü ve annesini düşündüğü için hayatında aşk a yer vermiyordu. Ama artık bu duyguyu engelliyemiyordu bununla mücadele etmek yerine ona olan aşkını anlatmaya karar verdi. İlk konuşmanın etkileyici olması gerektiğini düşünüyordu. O gün ki ders çıkışı için çok iyi bir plan yapmıştı. Ders çıkışı Zeynep in masasına sınıf arkadaşları tarafından kağıtlar bırakıldı.

Bunlardan biride Cem in kağıdıydı. Her bir kağıtda başka bir şey yazıyordu. Zeynep şaşkınlıkla kağıtları açıyor okuyordu. "Zeynep senin çok zeki olduğunu düşünüyorum", " Zeynep sen çok güzelsin", " Zeynep gözlerinin bir okyanus gibi olduğunu düşünüyorum bana her baktığında nefesim kesiliyor ve boğuluyorum", " Zeynep konuştuğunda dudaklarına bakıyorum aynı annemin dudakları gibiler samimi, içten, nazik ve bir anne gibi seven." bir çok kağıt vardı Zeynep bir kaçını okuduktan sonra devamını yürürken okumaya karar vermişti.

Zeynep in eve gidiş yolunu bilen Cem yol üzerine de bazı mesajlar bırakmıştı. Zeynep okudu bir kağıtda " Seninle evlenmek istiyorum sen aşık olabileceğim tek kişisin" yazısını gördü ve bir anda elinde ki diğer kağıtları düşürdü. Okuyamadığı bir çok kağıt vardı ve rüzgarla birlikte hepsi uçmuştu. Arkadan bir ses ısrarla Zeynep diye bağırıyordu. Zeynep dönüp baktığında ona seslenen kişiye yaşadığı duygusallıkla birlikte aşık olmuştu. Zeynep, her düşüncesiyle Cem gibiydi. O uzağa bakar ve uzaktaki güzelliği görmeye çalışır. Uzakta ki denizin dibine dalar ve boğulmamaya çalışırdı.

Gördüğü yakışıklı kişi sınıf arkadaşı umutdu. Umut yanına gelip Zeynep e, "Ders çıkışı ağlamaklı gibi oldun seni merak ettim iyi misin ?." dedi. Zeynep ilk bakışta hoşlandığı adamın onunla ilgilenmesi karşısında çok heyecanlandı ve konuşamadı. Umut, "Seninle yürüyebilir miyim?" diye sordu. Zeynep onaylarmışçasına kafa salladı ve evine kadar beraber yürüdüler.

Bu sırada Cem hazırlıklarını tamamlamış bir şekilde çay bahçesinde bekliyordu. Ancak Zeynep kağıtları okuyamamıştı ve Cem in planladığı gibi yol üzerinde ki yazılarda görmemişti. Gece sonuna kadar Zeynep i beklerken ona olan aşkının bu bekleyişle daha da arttığını düşünüyordu. Eve dönerken kağıtları ve mesajları görmediğini düşünerek içinde ki aşkı daha da ateşliyordu....

Tanımlayamadım..

Varlığında içimdeki heyecan, yokluğunda yüreğimdeki korku muydu aşk? Yarım kalmışları tamamlayamamanın verdiği huzursuzluk muydu yoksa? Belki de sendin aşk bende, ben bunu hiç farketmedim.

Öğrendim..

Yokluğuna alışmayı, sensizlikte bir başıma savaşmayı.. Bunları hiç bilemem, bilsem de öğrenemem, öğrensem de yaşayamam diyordum oysa.. Neleri öğretiyormuş bu hayat insana..

Unutmadım..

Seni unutmak aklımdan bile geçmedi, düşünmedim bunu hiç. Öyle çoktun ki, hiç bir yere sığdıramadım seni. Ne aklıma ne de yüreğime..

Sözler bitti..

Böyle bitmemeliydi oysa, çok cümlesi vardı kurulacak bu hikayenin, senli, benli "biz" li öznelerle.. Daha o kadar söylenmemiş, ertelenmiş, yaşanmamış varken, yazmamalıydı hayat sonunu böyle..

Sustum..

Ağlamıyorum artık. Saymadığım kaç zamandır gözlerimden bir damla bile gözyaşı akmıyor. Ne sana dair ne de hayata, içimde bir yerlerde gizliyorum onları da, seni gizlediğim gibi.

Sızlıyorum..

Zaman sarıyor elbet kanayan yaraları, gittikçe acısı azalıyor, ama geçmiyor bir türlü. İnce ince sızlıyor saklı bir yerlerde, dokunulduğunda tekrar başlıyor acımaya.

Bir perde açılıyor önümde, geçmiş zamanlara dair.. Gözlerimi kapatıyorum.. Sendeki ben oluyorum..

İlk bakışın canlanıyor gözlerimin önünde, gülümseyişin..

Sonra gidiyorsun, ardından bakıyorum öylece durup ben de.. Durdurmak için bu gidişi, sarılmak istiyorum ellerine, yapamıyorum..

Kapanıyor perde...

Suretimi kapatıp aslıma dönüyorum yine..

Şimdilik;

Hoşçakal..

Aşkların en güzeli,

Kavuşur elim sana günün birinde,

Sarılıverir beline,

Dokunur tenim sana yeniden..

Hangi gün taşınır dönerim,

Bilinmez..

Boş kalacak yüreğim,

Söz verdim sana,

Ölene kadar...

Ben seni sana emanet ettim sonsuz sevdam..

Yüreğimin senli olan yanını alıp, ayak izlerimi bırakıp ardımda, yürüyorum sonu sana çıkan yollarımda...

Seni, senin anlayamayacağın bir biçimde seviyorum ben. Benim olmak zararlı ya senin için, acı çekersin ya, işte bilerek bu gerçeği benim olmamanı isteyecek kadar çok seviyorum seni. Uzaklaş istiyorum kıyılarımdan, kayalıklarıma toslama, oturma karama... açıl, açıl, açıl. Uzaklaş benden, engin sularda ol. Lacivert mavilere dik gözlerini. Yosun yeşillerimden ıraklara düş. Yunuslar eşlik etsin yol alışlarına, hadi git artık, ne olur git. Baştan çıkartma beni. Uğurlar olsun. Gitmeni arzulayacak kadar deli bir kimlikle seviyorum seni.

Seni, senin anlayamayacağın bir biçimde seviyorum ben. Hani bir baba kızar ya, öfkelenir, döver ya hatta... arkasında ayıplarla dolaşan evladını. Ve ama yine de umutsuzca sever ve uzatır ya ellerini ne zaman düşse dara. Hani hem reddeder onu evlatlıktan ve hem de ama içten içe kanar ya baba yüreği. Kanayan içini de sever ya evladıyla birlikte. Hayırsız, huysuz ve hatta topluma zararlı olsa da bile; ister ya içten içe onun toplumun en mutlu insanı olmasını. Ve hatta döner döner de bakar ya kendine: "Ben nerede hata yaptım." Diye. Çocuğunun tüm hatalarından sorumlu tutar ya kendini. İşte öyle. Sorumlulukların acı, sızı mutsuzluklarıyla... evlatlıktan reddedecek bir inatla seviyorum seni.

Seni, senin anlayamayacağın bir biçimde seviyorum ben. Çok ama çok uzaklarımda olduğun zamanlarda bile kimi zaman... milimetrik ölçümlerle nefesimdesin. Sana dokunmak kadar yakın olsan da çoğu zaman... milyon kilometreler öteden duyulmuyor sesin. Seni, senin anlayamayacağın bir biçimde seviyorum ben. "Her hareketinin sırrına varacak kadar sen olmak, nerede ne yapacağını öngörebilecek kadar ben olmak" gerçeklerinle seviyorum seni.

Ey güzel sevgili çok sağlıklı bir beden değil artık bedenim. Beynim de öyledir belki. Ben bir hasta yatağını sen sanacak kadar... can yakan bir iğne ucuna sevdalanacak kadar... hastalıklı bir ruhla seviyorum seni.

Seni, senin anlayamayacağın bir biçimde seviyorum ben.

(Güzel olması için hiç bir şey yapmadığım ve sadece korkumu akıttığım bir yazıdır.. can kardeşim ve beni anlatır...)

Öğretmen, bize kompozisyon yazmamızı söyleyince çok sevindim, nihayet tüm ülkeden otuz kişi de olsa düşündüğüm ve kendimce doğru olan şeyleri duyabilecekti. Yazımı tam bir aşkla bitirdim, ve beğendim.

Ama sonra Elif kompozisyonunu okudu. Ve ben kompozisyon yazmamızdaki amacı düşündüm. Amacı insanlara bir şeyler öğretme fırsatını bulmuşken sonuna kadar kullanmak mıydı yoksa kendimi ifade etmek miydi? Kendimi nasıl ifade ederdim, hangi konu benim hayatımdı?

Ben de bir zamanlar beynimdeki böceği öldürdüğüm hikayemden bahsetmek istiyorum. Bu, bir zamanlar hıçkıran bir kızla ilgili. Şimdi; dinleyin.

Ve etraf bulanıklaşır, nesnelerin sınırları, suyla dağıtılmış renk karışımına benzeyerek belirsizleşir. Günlük hayatın sesleri, uzaklaştıkça uzaklaşır ve zaman denen kara delik anın yaşandığı her yeri anda olan her şeyi yukarı çeker. Tam durmaya yakın, bir kızın hıçkırıkları duyulur kızlar tuvaletinde gerçekten ilgilenmeseler de herkes ne olduğunu sorar. Soru kalıplarını ve ünlem cümlelerini bilirsiniz:

-hadi yaaaaa

-şşş kızım.. bi'' anlat..

-nazaaar,niye ağlıyo''?

-lütfüüü;peçete veriyim mii?

Ama ben ne olduğunu gerçekten merak ediyordum. Sonunda dedikodu dalgası bana ulaşmadan öğrendim. İşte o an ,hıçkıran kızı çok sevdim. Tanrım, ne güzel bir insandı! Onu o zaman neden sevdiğimi bilmiyordum. Hıçkıran kız; fanusun dışında onu bekleyen babasını özlüyordu, yada ondan öncekiler öyle yaptığı için hıçkıran kız,aslında ağlayan kızdı. Sürekli neden ben diyordu. Karamsardı. Aklına rüyaları geliyor ve içten içe ağlamak için bahane olmuş oluyordu tüm bunlar. Ama ben, hiç karamsar değildim. Bir zamanlar yatağımda sessizce ağladığım zamanlarda, Tanrı'nın bana gizlice sunduğu ve inanmak isteyeceğim düşüncelerim aklıma geldi. Belki de Tanrı,b düşüncelerimi ona iletmem için göstermişti. Gizli bir görevdi bu, önemli bir görev. Ama aklımda bir şüphe vardı, ya ben inanmak istediğim için doğru geliyorduysa düşünceler bana? Hayal ettiysem, öyle olmasını dilediysem yada gerçekten inanmak istediysem düşüncelere? Ama Tanrının sesi, bana ya onlar zaten öyleyse dedi. Riske girmeye karar verdim. Doğru yapma ihtimalimi küçümsemek yerine, yanlış yapma ihtimalimi küçümsedim. Böyle karışık düşünceler içindeydim. Oysa hıçkıran kız, hüzünlü gözleriyle bana bakarken, riske girmeye olan korkum, kalbimden tıpkı aldatan bir sevgili gibi uçup gidiverdi. Onunla konuşmaya başladım ama amacım bir psikolog edasıyla konuşmak değildi. Belki de düşüncelerimi kendime kanıtlamak istiyordum?

Her şeye rağmen, kalbindeki ateş; benim içine attığım birkaç odun parçasıyla parlardı, ve böylece içinde bir ateş olduğunu fark ettim. Eğer o ateş büyürse; kalbini yakacaktı. Ve aynı ateş; düşmanı su gibi hayatını söndürecekti. Hayır; koşulsuz ve nedensiz sevdiğim insan asla böyle olmayacaktı, benim onu sevmem için sevebileceğim biçimde; hep var olacaktı.

Konuşmalarımızla ağladık ve göz yaşlarımızı dondurduk. Artık; ne zaman bir damla göz yaşı dökülebilecek durumda olsak; birkaç buz parçasını; sıcak bir kolanın içine atıyoruz, ve yüzümüzü bardağa doğru çevirerek sıçrayan damlalarla serinliyoruz.

Benim bir zamanlar yaşadığım yıllar; sihir gibi bir şeydi. Hiç yoktan var olan bir şeyi, zaten hep var olan bir şeyle yok etmiştik. İkimiz, beraber. Bu bizim yaşantımız olmuştu artık anılarımız beraberdi. Belki de ikimizin de ihtiyacı olan şey buydu. Şimdi; geçirdiğim onca karanlık, umutsuz nemli ve sıcak yıllardan memnunmuş gibi hissediyorum. Ve kendimi tadının en güzel zamanındaki cennet elması gibi görüyorum. Elimizde bir çok düşünce ve bir paket lezzetli bir şeker var. Onu yemekte acele etmiyoruz. Şekerlerimizin bir gün bir yağmurda eriyeceğini biliyoruz o yüzden; düşüncelerimiz bizim en kıymetli ve ölümsüz varlıklarımız. Ve ne kadar güzel olurlarsa; şekerlerimizi o kadar lezzetli kılacağımızı biliyoruz.

Hayatta her şeyin, herkes için panzehir ayrıdır. Bizimkiler aynıydı. Yazımın son satırlarına geldikçe, böyle güzel yazılarımı aslında ir zamanlar hıçkıran kıza yazdığımı anlıyorum. Bütün bu yazdıklarımı da aslında ona ithaf ettiğimi ve o olmazsa yazamayacağımı da biliyorum. Bu; mutluluğun farkına varılması için acının gerekmesi gibi bir şey. Ondan ayrı kalacak olmam yada bir gün birimizin şekerlerinin önce eriyecek olması önemli değil. Biz biliyoruz ki; bir gün mutluluğun kıymetini anlamak için acının gerek kalmadığı yerde buluşacağız. Belki birimiz fanustan biraz geç çıkacak; âmâ sonuçta en güzel meyvelerin ve masaldaki hurilerin buluştuğu yerde; -mutluluğun değerinin acı olmadan anlaşıldığı bir yerde- tüm ailemizle ve sevdiklerimizle kocaman bir masada oturup sohbet edeceğiz.

Ama şu anda fanustayken anladığım bir şey var: hıçkıran kızı; bir zamanlar ağladığı için ve şimdi hep gülümsediği için seviyorum.

O da beni seviyor.

Sen gittin.. Bir zifiri karanlık, bir zindan yalnızlığı, ağır bir boşluk bıraktın geride. Gittin ve dönmeyeceksin bir daha. Haklısın gidişinde, bu aşkı bitirmekte haklısın. Tek söz söyleyemedim. Yüzüne bakamadım. Karşında ağlamadım. Eridim, tükendim, bittim. Sonsuzlukta bir insan nasıl olur.. sesi soluğu nasıl duyulur?

Elveda aşkım.. Elveda sevgilim. Sen kendini hiç böyle gereksiz, böyle değersiz, böyle yapayalnız hissettin mi? Ayrılık ölüm kadar acı ve soğuk.Aynalara bakıyorum. Aynada gördüğüm ben değilim. Gözlerim cehennem ateşi.. dudaklarım mühürlenmiş. Ellerim titriyor. Yüreğim kızgın demirlerle dağlandı. Yokluğunun bedeli çok ağır sevgilim.

Sevinçlerim, hayallerim, umutlarım, renkli dünyam elveda.. Elveda yaşamak.. Yaşamın anlamı elveda. Kimse farkında değil yokluğunun. Sensiz ne hallerde olduğumu kimse bilmiyor. Anlamıyor yitip giden bir aşkın kederini.

Düne kadar en yücesini yaşadım mutluluğun, ayaklarımın altından kayıp gidiyordu toprak, denizlerin ovaların üstünde uçuyordum. Güneş kadar yakındı bana aşk. Güneş kadar sıcak ve parlak. Bıraktın birdenbire, kanatlarım kesildi. Hızla çakıldım yere, boşluğun içindeyim, şimdi hiçbir şeyim.Oysa dünyanın en zenginiydim. Bütün çiçekler bizim için açardı, bizim için ballanırdı meyveler, ekinler bizim için bereketli, sular bizim için çağlardı. Şimdi toz duman içinde kızgın bir çöldeyim. Yönümü yolumu şaşırdım. Sam rüzgarlarına bıraktım gövdemi, sürüklenmekteyim.

Sen bensiz nasılsın, bilmiyorum. Rahat mısın, mutlu musun, bu kadar çabuk beni unutur musun?.. Nasıl birden mazi olursun?

Düne kadar gözlerinden aşkı içtiğim, dudaklarında yüreğimi erittiğim, uğruna bıçaklar çekip dünyaya meydan okuduğum ey sevgili nerdesin? Kimlesin?.. kimlerlesin?.. Kimlerle oynaşır gönül eğlersin? Ben burada, terk edip gittiğin yerdeyim. Elveda aşkım.. Elveda birtanem.. Elveda sevgilim! Elveda sana...!!!!!

Bir gün hayatımdan ördürürcesine çıkacaksın ve ben seni hep son günkü halinle hatırlayacağım. Senin en güzel halin neydi diye düşünüyorum. Ve içimden bir ses yıllar öncesine götürüyor beni...

Seni her halükarda içimde hissedebiliyorum. İşte olayımın en güzel yanı bu. Sen ne kadar anlayabilirsin bilemiyorum. Ama benim gibi her şeyden ve herkesten uzak bir hayatın olmasaydı bunun ne demek olduğunu anlardın. Seni anlıya biliyorum sevdiklerin ve sana destek veren herkesin yanında ağlamak bile senin doğal. Benim için lüks olan her şey sana doğal geliyor.

Şimdi yatıyorsundur. Bir sigara yakmış yatağının ucunda yaşadıklarını ve benim sana söylediklerimi ve hatta yaşadıklarının bir hata olduğunu düşünüyorsundur. Kanayan yarayım senin için biliyorum. Bir hata. Bir yanlış. Oysa sadece sevmiştim seni. Hala aklımın bir ucundan çıkmıyorsun. Son kez çıkmayan olacaksın. Seni asla unutmayacağım. Yerlerde sürünüp yok olsam, evlenip çocuk sahibi olsan ve adım bir yana, dünyada olduğumu unutsan ben yine bıraktığın yerde olacağım.

Parktaki çocuklara bakıp seni yaşayacağım. Söküp atmam gerek içimden seni. Hayatımın kalanını sensiz yaşamayı öğrenmeliyim. Ve öyle ki hiç sızlamamalı içim seni gördüğümde. Sen utanmalı, sen başını eğmelisin. Yaptıklarından utanmalı, iliklerine kadar üşümelisin yazın kavurucu sıcaklığında...

Ama olmaz bunu sana yakıştıramam. Sen bunları yaşamamalı, görmemelisin. Korkma yavrucuğum ben gizli bir köşeden seyreder sonra usulca kaybolurum. Sen hiç görmezsin beni. Belki bir gün ortak bir tanıdığımızdan haberlerimi alırsın. Olur da hakkımda kötü bir şeyler duyarsan ne olur kulak asma yalandır mutlak. Senin üzülmen için söylenmiştir.

İçim yanıyor kimseye anlatamıyorum. Hoş sen bile anlayamadıktan sonra kim anlasın. Bana güldüklerini biliyorum bunu iliklerime kadar biliyorum. Varsın olsun, gülsünler, ben biliyorum içimdekileri. Yorgun bedenimi yıldızlara taşıyacaklar bu benim en mutlu günüm olacak. Sevdiklerimi oradan görebileceğim. Bir kahve telvesi, bir sigara dumanı kadar yakın olacağım sana. Sana ve sevdiğim tüm insanlara.

Son bir sevgi son bir mutluluk yakaladım seninle, belki de çok kısaydı kimileri için. Nereden bilsinler benim için bir ömre bedel olduğunu. Ben gözlerimde yaşadım bu aşkı ve yine gözlerimde bıraktım umutlarımı. Bunları bir gün okuyacak mısın? Okurken ağlayacak mısın bilemiyorum. Ama beni anlayabilmen için çok zaman geçmesi gerekiyor belki yüzyıllar. Yalnızları oynuyorum sen bile farkında olmadan. İşte ben buyum, kimsenin istemediği, kimsenin anlamadığı. Anlamak istemediği. Uykuların en tatlısı senin için olsun canımın içi...

Biraz dikkatli baksaydın gülen gözlerimdeki , ağlayan beni görebilirdin. Ya da gerçekten sevseydin beni kalbimin çığlıklarını susturabilirdin. Ben senken sen ben olamadın. Istırabımın sebebi oldu sevgim.

Tükendim tükettim hıncımı almak için tekmeler attım sevgiye kendime yüreğime ..

Birçok kez hazırladım kalbimi seni unutmak için

Ne yaptıysam olmadı.

Boyun eğdim varlığınla yaşamaya

Artık özlemiyorum

Dilim söylüyor ama hissetmiyorum. Sevgiyi kandırarak ve gizlenerek yaşıyorum. Daha fazlasını kaldıramayacak kadar yorgunum yada bahaneler buluyorum.

İçim acıyor

Gücüm yetene kadar dayanıyorum. Daha dayanabilirmiyim bilmiyorum. Zamana sığındım kurtuluşum için yaralanan kalbimi sarmak

Biraz olsun hayata bağlanmak kaybettiğim kendimi bulmak için

Sen benden gittin ardında bıraktığın beni düşünmeden gittin. Belki yıkıldım sevgiye güvenimi kaybettim ama

Yürekten sevdim Şunu bilki terkedenim sen yüreğimi hiç haketmedin...

Buz gibi bir ekranda sıcak bir merhabaydın sen, en gerçekten daha gerçektin. Rotasını, klavyeye dokunan parmaklarımızın çizdiği yolculukta aynı durakta karşılaştık biz.

Sıcacık bir merhabaydın sen buz bir ekranda.

Yalnızdık, yolu yok yalnızdık, bir şekilde yalnız. Gerçek yaşam içindeki sanallığımızdan kaçıp, sanal yaşamdaki gerçekliğe soyunmamış mıydık, cebimizdeki yalnızlık ağırlaşınca. Sonra çıplaklığımıza kelimelerimizi giyinmemiş miydik!

Açıp tüm gizlerimizin önünü, istediğimizce özgür, dilediğimizce deli, yaşayamadığımızca çocuk, inandığımızca kendimiz, nasıl aktık birbirimize zaman içinde, kol bulmuş nehirler gibi.

Söylenememiş biriktirdiklerimizi, kırılmış umutlarımızı, bedeli ödenmiş vakitlerimizin bıraktığı fermanı, yitirdiklerimizi sormadık mı, anlatmadık mı birbirimize güvenerek! En gülünmeyecek şeylere bile gülmedik mi çocuklar gibi bir masalın içinde kahkahalarla, haytaca, tüm günün ciddiliğini fırlatıp bir kenara!

Olabildiğimizce özgür, kırabildiğimizce rahat, umursamazca katı, tüm öfkemizle, yığılan isyanlarımızın hırsını çıkarmadık mı birbirimizden, başka bir hayattan toplayıp getirdiğimiz nefretlerimizle sessiz harflerde avaz avaz bağırmadık mı!

Vurgulardaki samimiyete sığınıp, bir dost göğsü hasretiyle kelimelerimize yaslanmadık mı, sarılmadık mı birbirimize soğuk gecelerin siyah yalnızlığında, ağlamadık mı harf harf !...

Yağmuru yağdırdık birlikte, güneşi doğdurduk, ayrı mevsimlerde aynı mevsimin soğuğunda üşüdük, sıcağında ısındık, paylaştık biz.

Herhangi bir günün yorgun akşamında dudağımıza değmeyen bir fincan kahvenin tadını bildik, birbirimizin sigarasını yaktık, ayrı koltuklarda yan yana oturduk, paylaştık biz.

Dost ziyaretlerine gittik, alışveriş yaptık, saatleri durmuş zamanlarda sokaklarda gezdik, bilmediğimiz şehirlerin uykusuz evlerinde uyuduk, uyandık birbirimize rüyalarımızı anlattık, paylaşabildiklerimiz oldu, paylaşamadıklarımız...

En gerçekten daha gerçektik. Kelimeler yetersiz kaldığında yaşamı bir kağıt parçası gibi buruşturup bir kenara atmayı, daha yakında olabilmeyi de istedik.

Ama...

Necla Maraşlı ("Beni Ne Ölümler İstedi de Vermedim" adlı kitabından

Ilık rüzgarla gelen bir müzik sesiyle dalıverdim uzaklara; "Aşık olmak günahsa ben bir günahkarım, pişman değilim tanrım" diyordu yumuşak bir ses bir sızı saplandı ilk önce kalbime sensizlik yüreğimi yakıyordu, sana hasrettim sarı kurumuş yapraklar arasında yürürken rüzgarın yüzüme vurmasıyla kokunu duydum sanki yalnızdım mutsuzdum, sen yoktun ebediyen gitmiştin...

Şimdi yanımda olsaydın kollarınla beni sarar, yüzüme dağılan saçlarımı parmaklarınla düzeltirdin.. iki taraftan kulaklarımın arkasına sıkıştırır, "Böyle daha güzel aşkım" derdin... yüzüme düşen saçlarıma tuzlu gözyaşlarım karışıyor şimdi. "Sakın ha ağlama, seni birgün bile ağlarken görmek istemiyorum" derdin bana.. şimdi bir yerlerden bakıyorsa gözlerin üzülüyorsundur.. ama gözyaşlarıma söz geçiremiyorum sevgilim...

Hani biz sonsuza kadar mutlu olacaktık? Hani birbirimizi terletmeyecektik? Neden beni tek başıma bırakıp gittin aşkım.? Kaza haberin geldiğinde inanamadım, evimizden nasıl çıktığımı bile hatırlamıyorum hastanede seni öyle kanların içinde baygın bir şekilde görünce dünya başıma yıkıldı.. elini tuttum ve sen gözlerini açtın "Sakın ha! Sakın elimi bırakma" dediğin zaman bile "Gözlerindeki ormanda yağmur yağmasın" dedin... yanaklarımdan süzülen sicim gibi yaşlar yüzüne döküldüğünün farkında bile değildim.. ameliyathanenin kapısına kadar elini hiç bırakmadım ve mecburen elini ayırdılar benden, saatlerce o odada kaldın... çıktığın zaman komadaydın... doktorlar ümitsizce gözlerime bakıyordu.. seni odana götürdüler.. neydi, neden o makinaları vücuduna bağlamışlardı.? Sen yaşayacaktın.. beni bırakmayacaktın yemin etmiştin... yavaşça elimi elinin üzerine koydum.. hiç kıpırdamıyordun... günlerce başucunda bekledim... farkında bile değildin... hep uyuyordun... yanında seni beklerken; geçirdiğimiz günler bir film şeridi gibi gözlerimden geçti... beni kızdırmaların, sinirlendirmelerin ve ondan sonra gönlümü almak için bütün evi ben yokken çiçek bahçesine çevirmen... doğum günlerimizde birbirimize aldığımız müzik kutuları... hani son doğum gününde sana mavi bir kazak almıştım da hemen giyip mankenlik yapmıştın ya ve ben seninle dalga geçmiştim sen de pastayı alıp yüzüme yapıştırmıştın ve sonra da bütün evi pastayla alt üst etmiştik... ne kadar deliymişiz, ne kadar aşıkmışız... mavi kazağını son gördüğümde kanlar içindeydi.. kaza günü onu giyiyormuşsun meğer... çok sinirlendirdin beni, nasıl çıkacak şimdi kazaktaki kan lekeleri?

Olmadı şimdi, iyileşir iyileşmez kazağını sen yıkayacaksın.. onu sana ben aldım atmak olmaz ki... Hala uyanmadın bir hafta geçti hiç bir kıpırtı yok.. doktorların biri gidiyor biri geliyor.. söyledikleri hiçbir şeyi artık anlamıyorum.. bu arada o yağmurlu gün geldi aklıma.. bisikletlerle yarış yaptığımız o gün.. hani ani bir yağmur başlamıştı da eve zor yetişmiştik.. balkonda durup yağmuru izlerken bir gün bebeğimiz olursa ismini Yağmur koyalım demiştik... bizim yağmurumuz yaz yağmuru olsun demiştik... Ve bir gün daha geçti işte, yanında sen o yatakta hareketsiz yatarken bir gün daha geçti... elim elinde.. ve başım yatağın yanında, kendimden geçmişim.. ve aniden elin elimde kıpırdadı.. aniden kırmızı, şiş gözlerimi sana çevirdim... ve gözlerini açtın.

O halinle bile gülümsüyordun bana... dudaklarına küçücük bir öpücük kondururken sessizce gözlerimden yine bilinçsizce tuzlu gözyaşlarım dudaklarına düştü, kızar gibi yine baktın bana "Tamam" dedim "Ağlamayacağım" Gözlerime baktın buğulu, hiç beklemediğim bir anda dudakların kıpırdamaya başladı "Affet beni" dedin, "Birbirimizi terk etmeyecektik, hala daha da seni terk etmedim ama." dedin ve gerisini duymak bile istemiyordum, parmaklarımla dudaklarını kapattım, "Konuşma, yorulma, sonra konuşuruz" dedim ama başınla "Şimdi" dercesine işaret ettin "Şehre inmiştim, yıldönümümüz için beğendiğin tek taşlı pırlanta yüzüğü alacaktım, aldım da yanında 25 tane gül vardı, arabanın torpido gözünde yüzüğün, koltukta da güllerin vardı" dedin... ve devam ettin.

"Hayatımda geçirdiğim en güzel yılları seninle paylaştım, gözlerim, kalbim hep yanında olacak, arabadan emanetlerini almayı unutma" dedin bana.. gözlerimdeki yaşları artık durduramıyordum "Bir dahaki sonbahara yürüdüğümüz yolda yalnız yürüyeceksin ve çok güçlü olacaksın, beni affet aşkım seni bensiz bırakıyorum, seni canımdan çok seviyorum, son bir öpücük ver bana" dedin ve bir elim elinde bir elimle alnını okşarken istediğini yaptım dudakların sıcaktı ve aniden makineden ince bir ses geldi, elin elimden kopuverdi. Gözlerin yavaşça kapandı....

Doktorlar koşup geldiler öylece orda kalıverdim hareketsiz kaldım, donmuştum, sen yoktun artık, doktorlar seni götürdüler... artık sen yoktun, yalnızdım.. Ve şimdi sensiz geçen ilk sonbahardayım, yürüdüğümüz yolda kurumuş yaprakların arasında tek başınayım.

Arabadan bana getirdikleri emanetlerimin biri evde diğeri parmağımda, yüzüğünü yaşadığımı sürece parmağımdan, güllerini yatağımın yanından hiç ayırmayacağım... mavi kazağını yıkadım, temizledim... yastığının üzerinde duruyor.. Hazan mevsimi, hüzün mevsimi aşk mevsimi.. ayrılık mevsimi... Kulağımda bana söylediğin şarkıyla yürüyorum tek başıma söz verdiğimiz gibi sarı yapraklı yolda....

"SANA RÜYA DİYEMEM, SENDEN UYANAMAM Kİ

NEREDE OLURSAN OL, SENİNLEYİM BEN SANKİ

BULUTLU GÜNEŞİMSİN, SEVGİLİMSİN BENİMSİN

YAZ YAĞMURUM, KIŞ GÜLÜM, NEŞEMSİN KEDERİMSİN

SENİNLE DOLU DÜNYAM, GÜNDÜZÜM GECEM SENSİN

ÖLSEMDE AYRILAMAM, BENLİĞİM RUHUM SENSİN..."

Biliyorum her an her saniye benimlesin, beni izliyorsun. İyi ki şarkılar var ve şiirler. Sen sözünü tutmadın, beni bırakıp gittin. Belki bir gün aşkım... Bu yağmurlar diner ve biz yine birlikte oluruz hiç ayrılmamacasına.

"HER YERDE HATIRAN VAR, HERŞEY SENİNLE DOLU

HERŞEYDE SENİN İZİN, BU YOL AŞKININ YOLU

ALAMAZ BİN SEVGİLİ KALBİMDEKİ YERİNİ

SANKİ İÇİMDE AÇAR BU SARMAŞIK GÜLLERİ.... "

İyi ki şarkılar var...

"Hiçbir şeyi özlemedim Seni özlediğim kadar"

Kavanoz dipli dünyada ilkönce en aziz varlığımı yitirdim. İlham kaynağımı, sevgi çağlayanımı, bana can veren hayat pınarımı en erken kaybettim. Henüz dört yaşımda iken annem vefa etti.

Bu öyle büyük bir kayıp, öyle bir derin acı ki; o giderken benim de pek çok yanımı, yanına aldı götürdü: kollarım, bacaklarımı, ellerimi, yüzümü, parmaklarımı ve yüreğimi... Evet yüreğimi.... Bunların hepsini alıp götürdü sanki. Çünkü ben daha serpilmemiş körpe bir yavru idim onun gittiğinde. Onun sevgi dolu kacağına koşup atlamak istiyordum.

En güzel düşüm kollarında uyumaktı. Uyandığımda bana sevgiyle bakan gözlerini görecektim. Gülen, hep gülen... Karşılıksız bir sevgi ile bakan gözlerini... Sımsıcak gülüşlerine, altın sarısı saçlarına açacaktım gözlerimi...

Kadifemsi narin elleriyle okşayacaktı yüzümü. Varsa gözümdeki çapakları, beni incitmeden silecekti. Bir öpücük konduracaktı yanağıma.

Kollarımdan yakalayıp tay tutacaktı beni. Havaya zıplatacak, boynuma, kulaklarıma yüzünü sürecekti. Koltuk altlarımdan gıdıklayacaktı doya doya... Ben katıla katıla gülerken o, bu alemin en mesut kadını, en bahtiyar annesi olacaktı. Dünyaları verseniz, yine de değişmeyeceği bir mutluluk tadacaktı o anda.

Gamsız tasasız benim güldüğümü... Gülerek gözlerini içine baktığımı görünce; bütün dertlerini unutacaktı. Takatsız kollarına derman gelecekti. Ciğerlerini paralayan amansız öksürüğün geçtiğini düşünecekti bir anda.

Hasta yatağından kalkıp sıcak bir çorba pişirecekti ikimize; tarhana. Dünyanın en leziz çorbası. Kendi elleriyle biraz daha büyütebilseydi beni; belki ekmeğime yağ sürüp sokağa salacaktı. Gaga pişirecekti. Sonra üfleyerek soyacaktı yumurtayı.

Allahım! Nasip olsaydı da tatsaydım; o çorba, o ekmek, o yumurta ne tatlı olurdu. Hiçbir şeyle değişmezdim onları. Belki de yemezdim o yağlı ekmeği, hiç soydurmazdım o yumurtayı, ölünceye kadar saklardım o çorbayı. Çocuklarıma, torunlarıma bırakırdım o kıymetli varlığın yadigarını.

Ama olmadı işte. Biz annemle hiçbir zaman onun pişirdiği bir tas çorbayı oturup yemedik. Kendimi bildiğim vakit, o hasta yatağında inliyordu. Dermansız kollarını bileklerinden bağlayıp, başucundaki dolabın kapağına asmışlardı. Kalp çarpıntısını hafifletir, kan dolaşımına faydası olur diye öyle yapmışlardı.

Annem benim, canım annem! Sana ne kadar muhtaç, ne kadar susamış olduğumu gün geçtikçe, yaş kemale erdikçe daha iyi anlıyorum. Kılcal damarlarımda, bütün benliğimde hissediyorum yokluğunu.

Atıfet teyzem bir tas çorba getirdiği vakit, yüklüğün orada asılı duran kaşıklığa tırmanır iki kaşık kapıp gelirdim sessizce. Hiç konuşmadan sokulurdum yanına. "Benim ortakçı geldi." derdin solgun dudaklarınla.

Şükürler olsun Rabbime... Buna da şükür diyorum şimdi. Sen pişirmiş olmasan da, seninle aynı tastan çorba kaşıkladık ya. Onunla avunuyorum artık... Hem zaten teyzeler anne yarısı değil mi? Bu durumda yarı yarıya senin çorbanı yemiş sayıyorum kendimi.

Benim buradaki tahassürüm; boş hayaller, uçuk temenniler değil. Evet, dört yaşıma gelinceye kadar annem sağdı. Ama o, yakasını bir türlü kurtaramadığı ölümcül bir hastalıkla boğuşan dertli bir anne idi. Zaten babamla evlendiklerinde Bekir Çavuş'un hastaca kızı olarak biliniyormuş. Naif bedeni daha körpecikken hastalıkla boğuşmakta imiş. İlk iki çocuktan sonra doktor : "Bebeğiniz olmamalı artık." demiş. "Bebek sizin bünyenizi daha fazla yıpratır."

Ama işte imkansızlıklar... Bilgisizlik günlerinde önce abim sonra ben dünyaya gelmişiz. Böylece kader ağını örmeye devam etmiş... Az denilebilecek aralıklarla doğmuşuz çünkü. Bu da onun kendini toparlamasına engel olmuş. Zaten boğuşmakta olduğu hastalığa tamamen yenik düşmüş.

Bir de o mahut derede... Gürlek'in başında, kar altında kazan kaynatıp çamaşır yıkarken kızgınlığa su içmen yok mu anneciğim? Buz gibi kar suyunu tasa koyup, terli terli içmişsin hani. İşte o su, kızgın ciğerine cosss etmiş. Senin ve benim ciğerimi... Kardeşlerimin ciğerlerini kavurup atmış, tahta gibi olmuş ciğerlerin, doktorun dediğine göre. Artık o hastalık seni almış götürmüş. Ve götürürken çok ızdırap çektirmiş.

Benim bebekliğim de tam o acılı, ağrılı günlere rastlıyor sanırım. O sebeple beni dolu dolu sevemediğini düşünüyorum. Ve benim de anne sevgisini yaşayamadığımı... Daha doğrusu beni sevecek zıplatacak takatin kalmadığını sanıyorum... Duyduğum kadarıyla o günlerde normal bir anne ile bebeği gibi ayrılmaz bir bütün olamamışız seninle. Çünkü senin çoğu günlerin-ayların hastahane köşelerinde, yollarda geçiyormuş.

Şöyle bir zihnimi yokladığımda senin varlığın-canlılığınla ilgili iki; evet sadece iki hatıra var hafızamda: Onlar da hayal meyal... Hani bizim oralarda net hatırlanmayan rüyalar için ne denirdi? "İmir-simir" bir şeyler... İşte öyle...

Bunlardan birincisi Atıfet teyzemin çorba getirdiğini görünce kaşıklığa tırmanıp, sessizce yanına sokulmamdı. Hiç konuşmadan yerdik o çorbayı.. ikincisi de kollarının bileklerinden bağlanıp da dolabın kapısına asılmasıydı. İnlemelerindi anneciğim. Solgun yüzüne ümitsizce bakışım. Bana bakarken ışıldamayan gözlerin. Başımı okşamaya uzanacak takati olmayan bağlı ellerin... Ve içimi yakan öksürmelerin.

Bereketli bir sahur vaktinde anneciğim; dört yavruyu ardında çil çil serperek uçup gitmişsin öteler ötesine. O yavruların en küçüğüyüm ben. Ve o günkü olanların en az farkında olanı.

Babamın söylediğine göre; "Hanım sahura kalkalım haydi" deyince "Ben bugün kalkamayacğım Ahmet" demişsin.... "Bari Saniye'yi çağıralım. O bir şeyler hazırlasın."

Bunu söyledikten kısa bir süre sonra ölümün belirtileri başlamış. Babamla halam çeneni çekebilmişler sadece... Gecenin bir vaktinde uyandığımda (Herhalde hıçkırık seslerinden olacak) evimizin içi insan dolu idi. Ne olduğundan haberim yok; Sabahattin dayım, Halil dayım, Atıfet teyzem, teyzemin kızları ve halamlar... Herkes bizim eve doluşmuş, hıçkıra hıçkıra ağlamakta. Baktım ablamlarla abim de yüklüğün üzerine çıkmışlar, ağlaşıyorlar. Annemin yorganı tamamen üzerine örtülmüş... Korkmuştum. Hiçkimseye bir şey soramadım. Hıçkıran insanların niye bize geldiklerine ve niçin ağladıklarına bir anlam veremeden bir müddet öylece bakıp kaldım. Dayım başımı okşadı usulca. Teyzem kucağına alıp bağrına bastı, öptü, kokladı. "Haydi sen yat kuzum" dedi. "Daha sabah olmasına çok var."

Uyumuşum ondan sonra. Evet anneciğim, senin öldüğün gecenin sabahında ben mışıl mışıl uyumuşum.

Kuşluk vakti beni uyandıran, benimle ilgilenen "Gıcıgızı" Selime teyzemdi. "Gel gıcı, seni bir yere götüreyim" diyerek bir peşkirle beni sırtına aldı. Peşkirin ucundaki sicimlerle sımsıkı sarındı. Nedense hep ağlıyordu bunları yaparken. Evimizde birçok kadınlar vardı. Nerede ise bizim köyün bütün kadınları. Ve hatta Karaburun'dan Akkaya'dan gelenler. Ortalıkta bir sürü dolaşan insanlar ve evin bir köşesine oturup ağlaşanlar vardı. "Nereye gidiyoruz?" dedim teyzeme. "Bize gidiyoruz gıcı" usulca. Sonra çıktık kapıdan. Bekir dedemin arpalığının üst yanından ve bizim samanlığın arka tarafından geçerek Karacaların evine doğru gidiyoruz. Teyzem başını sol tarafa çevirip bakıyor sık sık. Baktıkça hıçkırıklara boğuluyor. Ben de baktım o tarafa. Bizim samanlığın ardındaki kuytu yerde, evdekilerden daha çok bir öbek kadın var. Büyükçe bir kazanın altına ateş yakılmış. Su kaynatılıyor besbelli. Kalabalığın tam ortasına savakları alınarak bizim öküz arabası çekilmiş. Etrafına çöreklenen kadınlar yüzünden arabanın üzeri görülmüyor. Çok şaşırdığım bu manzaralara hiçbir anlam verememiştim. Teyzeme de soramadım nedense... Zaten onun da tutulduğu hıçkırık nöbetinden konuşacak hali yoktu.

Bundan sonra olanları uzaktan da olsa ben göremedim anneciğim. Aziz naaşını kefenleyen kadınlar tabuta koyup, başucuna bir tülbent bağlamışlar. Sonra cemaate verilen tabutun ardına saf saf insanlar dizilip; hatun kişi niyetine, uyun hazır olan imama "Allahuekber!" diye cenaze namazı kılmışlar... Ve bir avuç cemaat seni omuzlayıp götürmüşler sonsuzluk evine... Bir daha hiç gelmeyeceğin ebedi yurduna... Kırkoyak'tan aşırıp gitmişler. Gedik yaylalarındaki mezarlığa, meşe ağaçlarının serin gölgesine, kara topraklara...

Artık hiç acı çekmeyeceksin orada. Bana bir tas çorba pişiremediğine yanmayacaksın. Başımı okşamaya elin varmıyor diye dert edinmeyeceksin. "Gücüm-takatim kesildi.

" demeyeceksin... Ağlamayacaksın... Çünkü artık sen bir ölüsün. Ölüler ağlamaz. Ölmüş anneler üzülmez... Geride kalan çocukları ağlar onların. Eli-yüzü yıkanmaya, başı okşanmaya, karnı doyurulmaya muhtaç; talihsiz çocukları... Hem de üç beş gün, bir ay, bir yıl değil. Bu, hiç bitmeyen bir ağlamadır anneciğim... Yıllar var ki senin yasını tutuyorum: Kırk yaşlarında "esnan dışı" kaldığım ve akranlarımın torun-torba sahibi oldukları şu günlerde bu yazıyı kaleme alırken; katmerlenen hasretinle üretiyorum satırlarımı. Anne sevgisine, anne şefaatine duyduğum derin bir istençle akan gözyaşlarım kalemime mürekkep oluyor.

Meryem teyze hep anlatır dururdu: O acılı günlerde bana "Aneni seviyor musun?" diye sormuş. Ben de; "Ölmüş anneyi ne yapayım ki" demişim çocukca.

İşte o bilinçsiz günlerim su gibi akıp geçti anneciğim. Henüz acı nedir bilmiyordum o zamanlar. Sonra aylar, yıllar birbirini kovaladıkça ilk zamanlar mahiyetini bilemediğim talihsiz acıyı yudum yudum tattım. Öksüzlük şurubunu bütün ömrümce içtim, içmekteyim. Öksüz çocuk olmanın ağırlığını iliklerime varıncaya kadar yaşadım, sevgisiz şefkatsiz büyümenin zorluğunu omuzlarımda hep taşıdım. Ve bugüne kadar iyi-kötü her ortamda; bayramda, düğünde seni aradım. Kızımı "Annem benim!" seviyorum. Ablamların yüzüne her defasında senden bir şeyler görebileceğim umuduyla bakıyorum.

Küçüklüğümüzde bize, yani Firdevs'in yetimlerine köyümüzdeki kadınlar şöyle derdi : "Babaların evladına karşı bir gözü kör olurmuş. Annesi ölürse, öbür gözünü de yumuverirmiş." Bu rivayet aynı zamanda gönlümüzü kırmadan bize iletilmeye çalışılan bir gözlem miydi diye düşünmekten kendimi alamıyorum.

Sensiz hayat ne acı, ne zor anne! Bugüne kadar hem okudum hem yazdım. Pek çok memleketler gezdim. Bu öksüz halimle bizim köyden annesi-babası başında olan akranlarıma nasip olmayan nimetler bana kısmet oldu. Dünyanın maddi-manevi güzelliklerini gördüm. Sensiz hiçbir şeyin tadı yok be anne!

Ama ne yazık ki acı gerçek ortada. Bugüne kadar hiç alışamadığım annesizliği kabullenmem gerekiyor artık... Şurası muhakkak; artık sen fatihalarda, yasinlerde, hatimlerdesin. Rüyalarımın erişilmez meleğisin. Sevgili torunlarının kara gözlerinde görünmez babaannesin. Gözlerimizi kısıp baktığımız gerçek bir ufuksun sen. Ve dualarımızın baştacı yaralı gönüllerimizin ilacı...

Annem benim! Şimdi, ilkokuldan başka on dört yıl süren tahsil hayatım boyunca sıksık duyduğum bir sözün kavuruyor içimi... Ölümün soğuk nefesini yanında hissettiğin vakitlerde ziyaretine kimler gelmişse onlara hep tenbih etmişsin; halamlara, teyzemlere, onların büyük kızlarına ve komşu kadınlara ayrı ayrı söylemişsin. "Bak, eğer bir gün ben ölürsem... Ben ölürsem bu çocuklarım anasız kalacak. Büyüklerim bir parça kendilerini kurtarabilirler belki. İşte şu küçüğümü, Caferimi düşünüyorum en çok. O daha körpedir... Eğer onu sokakta görürseniz, üstü başı yırtık olursa dikiverin... Eli yüzü kirli ise, bir tas su ile yuyuverin. Karnım aç derse bir delim ekmek veriverin ne olur!"

Ne çok insana bunları söylemişsin be anne... Yıllar var ki köye izne geldiğimde mutlaka başka bir kadın senin bu vasiyetini bana iletir ve karşımda ağlardı. Bu vasiyetini farklı insanlardan dinledikçe gözümden yaş aksa da akmasa da yüreğim burkulurdu benim de. İçime atardım, biriktirirdim hasretimi...

Muhakkak sensizlikten payımıza düşen acıyı hepimiz ayrı ayrı tattık. Ancak "Firdevs'in kuzuları"nın en küçüğü olduğum için acıların en büyüğünü ben çektim sanırım.

Bu da bir yönüyle iyi oldu diyorum şimdi; yanıp kavrulmuştum adeta. Bu sebeple olsa gerek, başkalarının feryad ü figan ettiği bazı sıkıntılara ben gülüp geçiyordum çoğu kere. "Bunlar da bir şey mi?" diyordum sızlananlara.

Korkmamayı, yılmamayı, tırsmamayı öğrenmiştim. Çünkü benim için kolay bir şey yoktu hayatta. Bir kanadım kırık olarak başlamıştım mücadeleye. Zaten kanadın biri kırılınca öbüründen gereği gibi yararlanamıyorsun ki.

Hayattaki her ızdırabın, insanı kıvrandıran yönlerini en iyi ancak o acıyı çeken bilir. Ve yeryüzündeki her acının (dışarıdakilerin farkına varamadığı) ancak katlananın bildiği dayanılması güç yönleri vardır. Kanımca akla gelebilecek ızdırapların en çetini; bir çocuğun küçük yaşta ebeveyninden birini veya her ikisini kaybetmesidir. Ben burada belki bazılarına çok abartılı gelebilecek bir söz söylemek istiyorum : "Küçük yaşta annesiz kalan bir çocuğun acısı, elemi, hasreti babasını yitirenden en az üç kat daha fazla olur... En az!" diyorum.

Çünkü yuvayı kuran civcivleri kanatları altında koruyan dişi kuştur. Ve bir gün olur o da alınırsa göklere... Allah katına. Yavru kuşlar birer ikişer uçup gitmez mi gurbet ellere? Hacıpaşalara besleme, Domaniç'te Kazım ağalara sığırtmaç ve Hacı Hafızlara geri dönüşü olmayan sığıntı talebe olmazlar mı?

İşte bizler tam da öyle olduk anneciğim. Pek de uzun sürmeyen bir geçiş döneminden sonra yukarıdaki son bir cümlede özetlediğim noktalarda bulunarak başladık, senin himayenden yoksun olduğumuz yıllara... Şu kadar var ki, hamdolsun dördümüzde pek güzel yerlere geldik anneciğim. Binlerce kez hamd ü senalar ediyoruz Rabbimiz'e. Ve senin "garik-i rahmet" olacağını umuyoruz, O'nun engin merhametine. Bağışlanmanı diliyoruz, can u gönülden kopup gelen dualarımızla... Arşa varan yakarışlarımızla. Çektiğin ızdırapların, günahlarına keffaret sayılmış olmasına...

Kuşlar gibi kanat çırptın, uçuverdin fani dünyamızdan; bu uçuşun Cennet'te son bulmasını. Adını daşıdığın saadet yurdunda Firdevs cennetlerinde olmanı niyaz ediyoruz Allah'tan.

Burada yazmak cüretinde bulunduğum satırlarımın; kendimi bildim bileli temiz ruhuna okuduğum ve Rabbim ömür verdikçe okuyacağım hatimleri, yasinlerin manevi birer şahidi olmasını diliyorum. Bu satırları okuyacakların hayır dualarına vesile teşkil edeceğini umuyorum. Diyebilirim ki bunlar içimdeki hasret denizinden süzülen bir damladan ibaret... Gönül deryasından kopup gelen çağlayanların, zihin süzgecinden geçebilen kırpıntıları... Kalemin yazabildiği, kağıdın üzerinde taşıyabildiği... Bizden sonraki nesillere, yüreği sevgi ile çarpan kullara... Yetimlere, öksüzlere düşülen bir not... Farklı zamanlarda benzer duyguları birbirimizden habersizce paylaştığımız geleceğin "pişkin çocukları"na bir mesaj. Sevgi ve selam... Umudu hiç yitirmemenin denenmiş örnekleri.

Şükürler olsun, annemin aziz hatırasına arzettiğim kırık dökük cümlelerde ifadesini bulan acı gerçekler; beni hayata biledi. Güçlüklerin rüzgarı yaladıkça benim alnım yağız oldu... Hayatın zorluklarına kararlılıkla bakmayı öğrendim, diye düşünüyorum. Ancak bu sırada pek çok insanda olduğu gibi benim de sahip olmayı istediğim bir özelliği yitirdim; gerçek anlamda gülme yetisini... Sevgi ile bakmayı... Gözlere de yansıyan mutlu gülüşü...

Gülmek nedir bilmez ki benim gözlerim. Can u gönülden nasıl güleceğimi öğrenemedim ben. Bu yaşa geldim hiçbir zaman, hiç kimse bana; "gülünce gözlerinin içi gülüyor" demedi diyemedi. Bundan sonra diyeceklerini de sanmıyorum. Çünkü ben; yıkılası dünyada en aziz varlığımı ilkönce yitirdim. İlham kaynağımı, sevgi çağlayanımı, tenime can katan hayat pınarımı en erken kaybettim. Henüz dört yaşımda iken annem vefat etti.... Hep yanımda olmasını istediğim canım annem... Yüzünün dinginliğinde, sevgi dolu bakışlarında kendimi bulacağım, hayattaki en kıymetli varlığım yok oldu. Beni sevmesini beklediğimi elleri uçup gitti. Bakmaya kıyamadığım gözlerine kara topraklar doldu. Dokunmak, koklamak istediğim saçları çürüdü.

Gedik Yaylası'ndaki bir metrelik toprak evini, yağmurlar karlar ıslatıyor şimdi. Ulu ağaçların dallarını yalayıp geçen deli rüzgarın uğultusu var yurdunda. Koyunlar, davarlar otluyor civarında. Çobanlar türkü söylüyor karşı yamaçlarda; mevtaları umursamadan, yakınları duyar mı demeden...

Akşamların "tüllenen mağribi", gecenin karanlığı çöküyor oralar.... Sokak lambası nedir bilinmeyen bir diyarda; bazen gelip geçen bir aracın farları ve bazı gecelerde saatlerce ayın şavkı vuruyor ölü evlerine. Toprak yığınlarını hüzme hüzme geçip ölülerin olmayan yüzlerini aydınlatıyor sanki. Ve bazı gecelerde yıldızlar... Evet yıldızlar iniyor yeryüzüne. Nurlu kandil gecelerinde, nurdan meleklerin kanadında, adını taşıdığı cennetlere nail olası annemin saçlarına konuyor binlerce hilal, milyonlarca yıldız... Tabutuna sarılan boyalı yazma kutlu bir sancak gibi dalgalanıyor mezar taşında.

Bırakıp gittiğin dört körpe yürek üredi, onlarca gönül oldu; dua çağlayanlarını sana akıtmakta. Saçlarına yıldızlar kondurmakta solgun dudakların sakın kıpraşmasın; o yıldızlar dualarımızdır anne.

Tamam" dedi kız, kara çocuğun aynadaki gözlerine bakarak. Sonra usulca arkasına döndü. Gözlerinde anadan doğma taşıdı hüzünle, Ceviz ağacından yapılı işlemeli sandığa yöneldi. Daha çok gençti; elleri nasır bağlamamıştı. İncitmeden dokundu yıllardır genç kızların mahremiyetini koruyan, emektar ahşap abideye. "Bismillah" dedi ve çevirdi sandığın kilidini.

Sandık, bu mukaddes dokunuşa gıcırdayan seslerle mukabelede bulundu. Yılların emeği, nice teyzelerin ve genç kızların akıttığı onca göz nuruna acıyarak baktı. Gözleri, aradığı şeyi bulduğunun sinyalini verircesine açıldı. Şimdi eli daha da titrek, lale işlemeli örtüye uzandı. Eline alıp laleleri incelemeye başladığında, alev rengi bu çiçeklerin neden boynunun eğri olduğuna takıldı birden! "Örtünün içinde ne var acaba " diye düşündü karaçocuk.

Kız, onun bu sessiz cümlesini duydu ve acelece örtüyü açtı. Kendisine verilen emaneti koruyan her "mukaddes" örtü gibi, lale işlemeli bu beyaz örtü de dört köşeden sarılmıştı. Gözler merakını giderebildi sonunda; örtüden gümüş renkli, bir dişi kırılmış, güzel desenli bir tarak çıkıverdi. Kız, örtüdeki lale işlemelerinin tarakta da olduğunu görünce, eşyadaki "vefa"yı gösterdiği için adeta şükredercesine tarağı bağrına bastı. Bir Temmuz sıcağı annesinin ölüm haberini duyunca oyunu yarım kalan küçük kız büyümüştü. Gözlerinden boşalan su damlacıkları birer fatiha gönderdi annesine.

Genç kız oturmasını söyledi karaçocuğa. Seninle küçük bir oyun oynayacağız. Önce ben sonra da sen birbirimizin saçlarını tarayacağız. Kimin saçları tarakta en çok kalırsa o bu oyunun muzafferi olacak! Gen kız sözlerini bitirdiğinde elindeki tarağı okşuyordu hala. Gençadam bu oyunun hikmetini anlamadı; sual etmeden kabul etti. Kim bilir belki de saçlarının güzelliğine ve kuvvetli oluşuna güveniyordu. Geceydi karaçocuğun saçlarının kökü. Gece gibi uzundu, parıl parıl parlayan her bir teline yıldız misali nazar edilirdi!

Beyazlara bürünmüş ve nerden geldiği meçhul olan bu garip kız teklifinin kabul edilişine gülümsedi. Az önce gözlerini aynada izlerken onların bu kadar mana dolu olduğunu görmemişti. Mahçup bir edayla sırtını dönmesini istedi."Peki deyiverdi kara çocuk itiraz etme gücünü bulamıyordu kendinde.

Ayyüzlü'nün ince uzun parmakları titriyordu. Heyecan parmak uçlarında oynaşan zerreciklerdi; kız bunu hissedince tarağı sıkı sıkı kavradı ve başladı genç adamın saçlarına dokunmaya.

Genç kız, her tarak darbesinde canını acıtma korkusu taşıyor; bu ürperti kalp atışlarından duyuluyordu. Gözlerinde koca bir dünya taşıyan adam bu küçük oyunun sırrından mahrum, kalbinin heyecanını durdurmak istercesine elini kalbinin üzerine koydu. İkisini de bu heyecan dolu ritmlerine, gecenin davetsiz misafiri "rüzgâr" fısıltılar gönderiyordu. Duyabilene ne anlamlı bir orkestra.

Ne de kolay taranıyordu kara çocuğun simsiyah saçları. Parlayan saçları tarak dişleriyle çok şeritli yollara benzerken kalbi tek şeritli çıkmaz bir

sokaktı Ayyüzlü kız bu güzel orkestra bozulmadan bir türkü tutturdu..

Bülbülüm altın kafeste

Ötme bülbül yarim hasta

Ben feleğe ne etmişim

Beni her bahar ağlatır

Ben sana aldanamam yarim

Ben sana dayanamam

.......

Kızın nefesi birden kesildi; yutkunuverdi. Gençadam ne olduğunu anlamak için döndüğünde genç kızın parlak çehresinde zoraki bir gülümseme gördü. Gözlerine baktı kızın ve neden bu solgun yüz dedi. Kız susuyordu.elindeki tarağı işaret etti.. Çocuk tarağa bakar bakmaz yüzünde gülücükler peyda oldu çünkü tarakta sadece bir adet saç teli vardı. Çocuk usulca tarağı aldı "sıra bende " dedi.

Hiç itiraz edebilir mi genç kız, hafifçe eğdi boynunu, hükmüne ram oldu. Kızın başındaki yazmayı çözmek için ellerini uzattığında birden bire yazmanın çözüldü. Öyle temizdi ki kız Allah onu mahrem ellerden böyle koruyordu işte. Dünya değil kainat yıkılmıştı genç adamın üzerine. Gördükleri gerçek miydi? Hangisi hakikatti aynada gördüğü hayal mi karşısında duran gerçek mi? Eliden düşüverdi tarak, bütün kemikleri işe yaramaz olmuştu sanki. Genç adamın Gözyaşları, içinde koca bir dünya taşıdığı gözlerine hücum etti. Avuçlarına boşalan gözyaşlarına rağmen inanamıyordu gözlerine ! Bir feryad bile koparamamıştı;kilitlendi adeta.

Genç kız çocuğun aksine hiç ağlamadı. Öylece baktı ..Kendinde konuşacak gücü bulduğuna inandığında BEN SENİ SAÇLARIN OLMASA DA ÇOK SEVİYORUM dedi. Kız gayr-i ihtiyari gülümsedi; gülümsemesinde şefkat vardı. Ellerini yüzüne kapamış ağlayan çocuğun saçlarını öptü, üzülme dedi. "ben, ben..." diyebildi sadece genç adam öyle bedbaht olmuştu ki konuşamıyordu. Ellerinin yüzünden çektiğinde yanında odada kimsecikler yoktu. Fırtınanın sesi yükselmiş pencere sonuna kadar açılmıştı. "Ansızın gelip hayatımın tam ortasına bağdaş kurdun ve şimdi de aynı hızla bana hiç sormadan şu pencereden çıkıp gittin öyle mi ? Genç adamın bu feryadını kim duyardı aynada gözlerinin izi kalmış periden başka..

S E V G İ

Bazen bir şarkıya dalar hüzünleniriz. Bazen eski bir anıya.

Bazen tatlı bir gülümseme gelir aklımıza bazen tatlı bir buse...

Hepsinde sevginin izleri vardır, geçmişte kalan ama hala yaşanan...

Şimdi herşeyi bir kenara bırakın!

Ve geçmişte kalan tatlı bir anınızı düşünün.

Düşünün hadi..

Tamam..

Şimdi o anınıza geri dönün ve yine aynı şeyleri yaşamaya çalışın..

Mutlu oluyorsunuz, değil mi?

İşte bunun sebebi, içinizdeki o sevgi pınarıdır.

Bazen geçmişte yaşanan acı olaylar gelir aklımıza.

Düşünürüz!

Acı ile dolar yüreğimiz.

Ama yine de mutlu olmaya çalışırız.

Çünkü yüreğimizde hala sevgi kıpırtıları vardır.

İşte, bu sevgi yener geçmişte yaşadığımız acı izleri.

Çoğu zaman haksızlıklarla karşılaşırız, kötülüklerle, yalanlarla, acılarla..

Ve bir an içimizdeki o sevgi bile zaptedemez bizi.

Karşılık vermek isteriz yapılan haksızlığa, kötülüğe.

Bu dünyada,arkamızdan övgüyle söz edilecek bir olay varsa, o da sevgi adına yaptığımız bir olay olacaktır.

Çünkü herşey bu dünyada kalır.

Hiç kimse çok sevdiği bir şeyi beraberinde götüremez.

Ancak, yaptığı ve yapacağı kalıcı şeyler, ona çok şey kazandırır.

Sevgi adına yapılan kalıcı şeyler ne olabilir?

Bu soruya aslında bir çok cevap verilebilir.

İnsanları sevmek,onlarla iyi geçinmek, sevgiye inanarak yaşamak bile, sevgi adına yapılmış kalıcı şeylerdir.

Tabi sevgiyi, sadece hissetmek yerine, bunu uygulamaya geçirmek daha kalıcı olur.

Sevgiyi uygulamaya geçirmek, sevgiyi hissederek yaşamaktır.

Sevgiyi yoğun olarak yaşayan biri, zaten sevgi adına iyi birşeyler yapıyor demektir.

Elimizden geldiğince sevgiyi doya doya yaşayalım!

Sevgiyi yaşadıkça, yaşam daha da renklenir.

Kişinin mutlu olabileceği bir kozu olur elinde.

Sevgi bir umuttur, sevgi mutluluktur...

Sevgiyi ifade etmek çok basittir.

Annemize sarılmak bile bir sevgidir...

Sıcak bir gülümseme, bir sevgi ifadesidir.

Bunları yapmak çok mu zor?

Sevgiye inanan için hiç te zor değil.

Sevgide ayıp olmaz.

Bırakın çıksın içinizdeki duygular.

Göstersin kendini insanlara.

Onlar da mutlu olsun, sizin mutlu olduğunuz gibi.

Unutmayın ki;

Sevgi öğrenilmez..

Sevgi öğretilmez...

O, zaten insanın içinde var olan bir duygudur.

Ama o duyguların dışa vurulabilmesi için yardımcı olunur.

O duyguların herkese aşılanması için...

Bazen bir çocuk görürüz..

Yapayalnız, soğukta, aç ve çaresiz...

Hüzünleniriz, gitmek isteriz yanına, kucaklamak, okşamak gelir içimizden çocuğu.

Yardım etmek isteriz ona.

Kimsesizdir, sevgiye muhtaçtır diye..

Ama çoğu zaman gidemeyiz yanına.

Bir şey engeller bizi.

İçimizde ona karşı yoğun duygular hissederiz ama bunu harekete geçiremeyiz.

Sanki "mutlaka başka biri yardım eder" düşüncesine kapılırız.

Ama o an düşünemeyiz, o "başka biri" nin biz olmamız gerektiğini.

Sevgiyi uygulamaya geçirmek , "başka biri" nin yapacağı şeyi, bizim yapmamızdır.

Sevgi, bu şekilde aşılanır..

Sevgi ancak o "başka biri" nin yapacağı şeyi, kendimizin yapmasıyla gerçekleşir, "başka biri" ni beklemeyin...

Çünkü "başka biri "de, "bir başka biri" ni bekleyecektir..

Ve o çocuk, hep "birilerinin" sevgisine hasret yaşamaya mahkum olacaktır..

Sevginizi göstermek için geç kalmayın...

Unutmayın !

Sevgi öğrenilmez...

Sevgi öğretilmez...

Sevginizi paylaşın...

Herkes ortak olsun sevginize...

Sevgi paylaşılınca kutsallaşır...

...Yaprak sallanırdı hep, Rüzgarın geçtiğini hissettikçe, heyecandan titrerdi. Rüzgar onun ruhuna işlemişti...

Ama rüzgar bilmezdi, Yaprağın onu deli gibi sevdiğini... Yaprakta zaten utanırdı anlatamazdı sevgisini

Rüzgar sertti, otoriterdi, sözünü dinletirdi... İstese bir estimi her şeyi yerinden sökerdi.

Yaprak öylemiydi;

Sessizdi sakindi bazen sular gibi coşardı ama, Sonra gene dinerdi ....

Rüzgar öylemiydi;

Coşkundu heybetliydi.... Yaprak dalında durudu hep, O diyar diyar gezerdi...

Mevsimler geçiyor ayrılık vakti yaklaşıyordu. Yaprak gün geçtikçe sararıp soluyordu. Yaprağın korkusu dalından düşmek değildi tabi, Onun yüreğini acıtan rüzgarı bir daha görememekti. Artık nerdeyse sonbaharın sonu gelmişti. Yaprak zaten en çok sarı sonbaharı severdi. Ayrılık vakti geldi çattı artık. Ama yaprak üzgün değildi. Zaten son isteği rüzgarın kollarında ölmekti. Rüzgar o gün her zamankinden daha deli esti,

Yaprağın ise artık gücü iyice tükenmişti. Kendini usulca rüzgarın kollarına salıverdi. Yaprağın cansız bedeni usulca toprağa deydi, Rüzgar ise dönmemek üzere uzak diyarlara yöneldi...

Sonu olmayan bir hikayenin kahramanlarıydık biz, adı üzerinde sonu olmayan bir hikayeydi bizimkisi sonu gelmedi... ..

RUMUZ GONCAGÜL

'Evliliğimin dördüncü yılında eşimle ilişkimiz tek düze bir hâl almıştı. Heyecansız ve sıradan. Severek evlenmiştik hâlbuki...

Bir gece evde İnternette dolaşırken, bir erişim sisteminde, bir yerde o 'Tanışma Hattı' na rastladım. Geceler boyu bilgisayar başındaydım artık. Bıraktığım mesaja her gece bakıyordum. Beş gün sonra cevap geldi. 'Vefâsız' diye rumuz kullanmıştım. Gelen cevabın rumuzu, bir Türk filminden mülhem 'Goncagül' kelimesiydi. Gerçekten oraya da mesaj geçince, artık özel yazışmalarımız başlamıştı. Tek problemimiz, o gündüz ben gece yazabiliyorduk.

Buluşma teklifimi kabul ettiğini öğrendiğim gece uyuyamadım. Heyecanımı eşime belli etmemek için, büyük çaba harcıyordum ama nâfile... Sabah ne giyeceğini akşamdan hazırlamaya kalkan, ikide bir dişlerini, saçlarını kontrol eden, yatakta sağa sola dönüp duran bir adam ne kadar saklayabilir ki heyecanını?.. 'Aşk insanı silâhsız bırakır.' diye boşuna dememişler.

Buluşma yerimiz Dolmabahçe'ydi Öğleye kadar kulüpte bekledim. 'Bekledim' sözü, de ne demek, saate baka baka saatlerce volta attım. Akrep niye bu kadar ağır ilerliyor? Yelkovan gibi hızlı olamaz mı? 'Ne çıkacak, nasıl bir tip?' gibi merakla karışık korku soruları da kafamda fink atıyor.

Parolamız, bir günlük gazeteydi. Belirlediğimiz bankta gazeteyi okuyordu. Arkasından korkarak yaklaştım: 'Merhaba Goncagül!'

Yavaş ve kendinden emin hareketlerle ayağa kalkıp, yüzünü bana döndüğünde, sendeledim!.. Düşmemek için banka yapıştım. 'Merhabâ vefâsız!' dedi... Eşimdi!..

Günlerce, gecelerce hep onu düşünmüştüm. O ise beni sadece bir iş arkadaşı olarak görüyordu. Hatta bir seferinde, kız arkadaşıyla kavga etmiş ve bana cep telefonunu uzatarak, onu aramamı ve ikna etmemi rica etti. Göz yaşlarımı içime akıtarak, kıza telefon açıp barğıması için ikna etmeye çalıştım. Sanki tanrı dualarımı duymuştu. Kız hiçbir şekilde barışmaya yanaşmıyordu. Ben üstüme düşeni fazlasıyla yapmıştım.

Aradan birkaç hafta geçmişti. Haldun olanları unutup, eski neşesine kavuşmuştu. Bir akşam saat 22:00 sularında cep telefonuma bir mesaj geldi. Mesajın sahibi Haldundu. Mesaj şöyleydi.

-Yarın bana son kez yardım etmeni istiyorum. Hayatımın aşkını buldum. Ne olur benimle evlenmesi için onu ikna et.

Bu mesaj beni beynimden vurmuştu. Gün ışıyana kadar yanağımdan süzülen yaşlar yastığımda acı ve unutulması mümkün olmayan bir iz bırakmıştı.

İşe giderken ayaklarım beni geri geri götürüyor, yol bitmesin diye sürekli dua ediyordum. Hayatımda ilk ve son kez aşık olmuştum ve bu aşkı ben kendi ellerimle yok edecektim. Mesaime yarım saat geç gittim. İçeri girer girmez Haldun, bu günün hayatındaki en mutlu gün olduğunu ispatlar gibi neşeli ve bir çocuk gibi heyecanlı yanıma geldi. Ben ise yenilgiyi çoktan kabullenmiştim. Ama sevdiğimin mutluluğu beni teselli ediyordu. Haldun, iyi günler dedikten sonra hemen konuya girdi.

-Yeşim, senin hakkını nasıl ödeyeceğim bilmiyorum. Ama inan çok yüce bir olaya vesile oluyorsun.

Elindeki telefon numarasını bana uzattı. Bu numarayı arayıp, karşı tarafa;

-Haldun seni hayatını paylaşacak kadar çok seviyor. Lütfen onu kırma ve evlilik teklifini kabul et. İnan seni şimdiye kadar kimseyi sevmediği kadar çok seviyor.

Dememi istedi. Masama;

-Bu emeğinin karşılığı değil ama,

diyerek küçük bir hediye paketi bıraktı. Elimdeki telefon numarasını çevirmeye başladığımda parmaklarımdaki titremeyi görecek diye çok endişelendim. Telefon çalmaya başlamıştı. Birden masamdaki kutudan love story müziğini duydum. Telefon halen kulağımdaydı. Bir yandan da kutuyu açmaya çalışıyordum. Kutuyu açtığımda bir cep telefonu gördüm. Telefonu aldım ve açtım. Haldun bir hamle ile masamdaki iş telefonunu kulağımdan aldı. Ben ise gayri ihtiyari cep telefonunu kulağıma götürmüştüm. Haldun şimdiye kadar duymayı her şeyden çok istediğim, bir kerecik duyduğumda ölmeyi bile kabul edeceğim o cümleleri söylemeye başladı. Ben ise göz yaşlarımı tutamadım ve boynuna sarıldım.

RAPUNZEL

Bir zamanlar bir kadınla kocasının çocukları yokmuş ve çocuk sahibi olmayı çok istiyorlarmış. Gel zaman git zaman kadın sonunda bir bebek beklediğini fark etmiş.

Bir gün pencereden komşu evin bahçesindeki güzel çiçekleri ve sebzeleri seyrederken, kadının gözleri sıra sıra ekilmiş özel bir tür marula takılmış. O anda sanki büyülenmiş ve o marullardan başka şey düşünemez olmuş.

“Ya bu marullardan yerim ya da ölürüm” demiş kendi kendine. Yemeden içmeden kesilmiş, zayıfladıkça zayıflamış.

Sonunda kocası kadının bu durumundan öylesine endişelenmiş, öylesine endişelenmiş ki, tüm cesaretini toplayıp yandaki evin bahçe duvarına tırmanmış, bahçeye girmiş ve bir avuç marul yaprağı toplamış. Ancak, o bahçeye girmek büyük cesaret istiyormuş, çünkü orası güçlü bir cadıya aitmiş.

Kadın kocasının getirdiği marulları afiyetle yemiş ama bir avuç yaprak ona yetmemiş. Kocası ertesi günün akşamı çaresiz tekrar bahçeye girmiş... Fakat bu sefer cadı pusuya yatmış, onu bekliyormuş.

 “Bahçeme girip benim marullarımı çalmaya nasıl cesaret edersin sen!” diye ciyaklamış cadı. “Bunun hesabını vereceksin!”

Kadının kocası kendisini affetmesi için yalvarmış cadıya. Karısının bahçedeki marulları nasıl canının çektiğini, onlar yüzünden nasıl yemeden içmeden kesildiğini bir bir anlatmış.

 “O zaman,” demiş cadı sesini biraz daha alçaltarak, “alabilirsin, canı ne kadar çekiyorsa alabilirsin. Ama bir şartım var, bebeğiniz doğar doğmaz onu bana vereceksiniz.” Kadının kocası cadının korkusundan bu şartı hemen kabul etmiş.

Birkaç hafta sonra bebek doğmuş. Daha hemen o gün cadı gelip yeni doğan bebeği almış. Bebeğe Rapunzel adını vermiş. Çünkü annesinin ne yapıp edip yemek istediği bahçedeki marul türünün adı da Rapunzelmiş.

Cadı küçük kıza çok iyi bakmış. Rapunzel oniki yaşına gelince, dünyalar güzeli bir çocuk olmuş. Cadı bir ormanın göbeğinde, yüksek bir kuleye yerleştirmiş onu. Bu kulenin hiç merdiveni yokmuş, sadece en tepesinde küçük bir penceresi varmış.

Cadı onu ziyarete geldiğinde, aşağıdan “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını!” diye seslenirmiş. Rapunzel uzun örgülü saçlarını pencereden uzatır, cadı da onun saçlarına tutuna tutuna yukarı tırmanırmış.

Bu yıllarca böyle sürüp gitmiş. Bir gün bir kralın oğlu avlanmak için ormana girmiş. Daha çok uzaktayken güzel sesli birinin söylediği şarkıyı duymuş. Ormanda atını oradan oraya sürmüş ve kuleye varmış sonunda. Fakat sağa bakmış, sola bakmış, ne merdiven görmüş ne de yukarıya çıkılacak başka bir şey.

Bu güzel sesin büyüsüne kapılan Prens, cadının kuleye nasıl çıktığını görüp öğrenene kadar hergün oraya uğrar olmuş. Ertesi gün hava kararırken, alçak bir sesle “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını!” diye seslenirmiş. Sonrada kızın saçlarına tutunup bir çırpıda yukarı tırmanmış.

Rapunzel önce biraz korkmuş, çünkü o güne kadar cadıdan başkası gelmemiş ziyaretine. Fakat prens onu şarkı söylerken dinlediğini, sesine âşık olduğunu anlatınca korkusu yatışmış. Prens Rapunzel’e evlenme teklif etmiş, Rapunzel’de kabul etmiş, yüzü hafifçe kızararak.

Ama Rapunzel’in bu yüksek kuleden kaçmasına imkân yokmuş. Akıllı kızın parlak bir fikri varmış. Prens her gelişinde yanında bir ipek çilesi getirirse, Rapunzel’de bunları birbirine ekleyerek bir merdiven yapabilirmiş.

Her şey yolunda gitmiş ve cadı olanları hiç fark etmemiş. Fakat bir gün Rapunzel boş bulunup da. “Anne, Prens neden senden daha hızlı tırmanıyor saçlarıma?” diye sorunca her şey ortaya çıkmış.

 “Seni rezil kız! Beni nasıl da aldattın! Ben seni dünyanın kötülüklerinden korumaya çalışıyordum!” diye bağırmaya başlamış cadı öfkeyle. Rapunzel’i tuttuğu gibi saçlarını kesmiş ve sonrada onu çok uzaklara bir çöle göndermiş.

O gece cadı kalede kalıp Prensi beklemiş. Prens, “Rapunzel, Rapunzel! Uzat altın sarısı saçlarını!” diye seslenince cadı Rapunzel’den kestiği saç örgüsünü uzatmış aşağıya. Prens başına neler geleceğini bilmeden yukarıya tırmanmış.

Prens kederinden kendini pencereden atmış. Fakat yere düşünce ölmemiş, yalnız kulenin dibindeki dikenler gözlerine batmış. Yıllarca gözleri kör bir halde yitirdiği Rapunzel’e gözyaşları dökerek ormanda dolaşıp durmuş ve sadece bitki kökü ve yabani yemiş yiyerek yaşamış.

Derken bir gün Rapunzel’in yaşadığı çöle varmış. Uzaklardan şarkı söyleyen tatlı bir ses gelmiş kulaklarına.

 “Rapunzel! Rapunzel!” diye seslenmiş. Rapunzel, prensini görünce sevinçten bir çığlık atmış ve Rapunzel’in iki damla mutluluk göz yaşı Prensin gözlerine akmış. Birden bir mucize olmuş, Prensin gözleri açılmış ve Prens görmeye başlamış.

Birlikte mutlu bir şekilde Prensin ülkesine gitmişler. Orada halk onları sevinçle karşılamış. Mutlulukları ömür boyu hiç bozulmamış.

 

 

 

 

PRENSES'İME

Yüreğime umut diye ektim seni can, diye koydum seni canımın en güzel yerine biliyorum sen sonum olmalısın ve ben seninle aşkta sonsuzluğu tatmalıyım. İnanır mısın, güne başlamaktan dahi korkmuyorum artık ve yaşamak bile zor gelmiyor bana, gece olduğunda umutsuzum diye uykusuzluk da çekmiyorum. Dedim ya umut oldun bana, dedim ya canıma can kattın bu dünyada...

Hani bazen; anlat diyorsun ya bana ve ben öylece susup kalıyorum karşında... Anlatamıyorum. İşte o an gözlerinin içinde kaybolup gidiyorum; damla damla, adım adım yok oluyorum gözlerinin derinliklerinde, sonra susuyorum sen hâlâ beni anlamıyorsun bense, hâlâ sana anlatamıyorum. Çünkü dünyada anlatmaya değer tek şey varsa o da sende evet sende ; 4 mevsim çimenlere inat yemyeşil açan o güzel gözlerinde...

Seni Seviyorum Bi'tanem.

Koskoca bir bahçede harikulada çiçekler içinde bir papatya.. Ve papatya aşık olmuş, yanmış tutuşmuş ak sakallı bahçıvana..

Bir ümit bekliyormuş. Yüzlerce çiçeğin arasından.. Onunla, sadece onunla saatlerce ilgilensin.. Buz gibi suyunu sadece ona döksün istiyormuş.. Sadece ona değsin makası, Sadece ona gülsün dudakları.. Kıskanıyormuş bahçıvanı, Kırmızı güllerden, Sarı lalelerden, Mor menekşelerden.... Zambaklardan... Papatya, sadece bahçıvan için açıyormuş, Bembeyaz yapraklarını..

Bir gün, Aşkı öyle büyümüşki... Papatya yapraklarını taşıyamaz olmuş.. Eğilivermiş boynu.. Toprağa bakıyormuş artık.. Bahçıvanın sadece sesini duyuyormuş.. Ayaklarını görüyormuş.. Bunada şükür diyormuş.. Yetiyormuş ona, bahçıvanın varlığını hissetmek...

Zaman akıp gidiyormuş.. Papatya bahçıvanın yüzünü görmeyeli çok olmuş.. Ne var sanki boynumu kaldırsa Bir kerecik daha görsem yüzünü diyormuş.. Ve işte bir gün..

Bahçıvan papatyaya doğru yaklaşmış.. İncecik bedenini ellerinin arasına almış.. Elindeki sopayı, köklerinin yanına, toprağa sokmuş bir iple papatyanın gövdesini bağlayıvermiş sopaya.. Papatya o an daha çok sevmiş bahçıvanı.. Hala göremiyormuş onu, ama bedeni kurtulmuş...

Uzun bir müddet sonra, Bahçıvan uğramaz olmuş bahçeye.. Gelen giden yokmuş.. Kahrından ölecekmiş papatya.. Ama işte bir sabah...

Hortumdan akan suyun sesiyle uyanmış.. Derin bir oh çekmiş.. Çılgıncasına sevdiği bahçıvan geri gelmiş.. Birden, kendisine doğru gelen iki ayak görmüş.. Bu onun delicesine sevdiği bahçıvan değilmiş.. Başka birisiymiş.. Adamın elinde bir de makas varmış.. Papatyanın kafasını kaldırmış yukarıya doğru..

Ne güzel açmışsın sen öyle demiş.. Bu gencecik, yakışıklı bir delikanlıymış.. Gözleri gök mavisi, saçları güneş sarıymış.. Ama gövden seni taşımıyor demiş. Elindeki makası papatyanın boynuna doğru uzatmış.. Ve bir hamlede bağını gövdesinden ayırmış.. Papatya yere düşerken hatırlamış sevdiğini.. O ak saçlı, ak sakallı, yaşlımı yaşlı bahçıvanı hatırlamış.. Birde o gencecik, yakışıklı delikanlıyı düşünmüş.. Ve o an anlamış, neden o yaşlı bahçıvanı sevdiğini.. O her şeye rağmen, papatyaya emek vermiş.. Ona hiç bir zaman güzel olduğunu söylememiş, ama onu aslında hep sevmiş...

Papatya anlamış artık..

Sevgi, emek istermiş...

Yere düştüğünde son bir kez düşünmüş sevdiğini.. Teşekkür etmiş ona içinden.. Son yaprağı da kuruduğunda, biliyormuş artık..

* Gerçek sevginin, söylemeden, yaşamadan ve asla kavuşmadan varolabileceğini...