Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine
Edebiyat (Hikaye-Öykü) tarafından Sosyal Bilimler'de yazılan bir grup blogu
  • Konu

    172
  • Comment

    1
  • görüntüleme

    9.500

Bu bloğa katkıda bulunanlar

Bu Blog Hakkında

Edebiyat eseri, bir dil ürünü olan yazılı ve sözlü eserlerin tümü. Edebiyat (Hikaye-Öykü); Beğendiğiniz yada kendinizin yazmış olduğu kısa hikayelerinizi ekleyebilirsiniz. Yaşanmış ya da yaşanabilecek şekilde tasarlanmış olayları kişilere bağlı olarak belli bir yer ve zaman içinde anlatan eserlere hikaye denir.

Entries in this blog

ZAMANI DURDUR

Eğer bir alıcı çıksaydı, bir şeytan mesela, ne karşılığında satardınız ruhunuzu, ne karşılığında cehennemlerde yanmaya razı olurdunuz?

Bir volkan gibi, içi çağıldayan çılgın alevlerle dolu olduğu halde aynı zamanda bir selvi ağacı kadar da huzurlu olan bir aşkı, böyle bir mucizeyi, bir tek gün zerdali çiçeklerinin döküldüğü gizli bir bahçede, bir sevgiliyle yaşamak karşılığında satar mıydınız ruhunuzu?

Parlak beyaz duvarları floresan lambalarının sert ışıklarıyla aydınlanmış bir laboratuvarda bir geceyarısı kan çanağına dönmüş gözlerinizle mikroskobunuza bakarken, kanserin çaresini keşfetmek karşılığında atar mıydınız ruhunuzu ateşlere?

Bir sabaha karşı, askerlerin dipçiklerle kapıları kırıp evlere girerek insanları taradığı bir darbenin liderliğini yapan, insanları darağaçlarına, zindanlara sürükleyip korkutan, herkesin karşısında titreyerek selam durduğu bir general olma karşılığında vazgeçer miydiniz ruhunuzdan?

Bütün dünyanın soluk soluğa seyrettiği bir film çekebilme yeteneğinin size bağışlanması, ruhunuza biçtiğiniz fiyatı karşılar mıydı?

Yoksa ruhunuzu hiç bir bedel karşılığında satmaz mısınız, sakin bedeninizin içindeki sakin ruhunuzla, hiçbir değiş tokuşa razı gelmeden mi sürdürmek istersiniz ömrünüzü?

Ruhunuzu, hiçbir bedel karşılığında satılmayacak kadar kıymetli mi buluyorsunuz?

Yoksa ruhunuzu satmaya razısınız da, korkularınız mı buna engel oluyor?

Goethe, kimine göre gelmiş geçmiş en zeki insan, Faust'u 'ruhunu satmak' üzerine yazmıştı.

Doktor Faust şeytanla yaptığı pazarlıkta, 'şimdi zaman dursun' diyecek kadar mutlu olup, 'zaman dursun' dediğinde ruhunu şeytana satacaktı.

Siz, nasıl bir anda 'zaman dursun' derdiniz?

Sizi, geriye kalan ömrünüzü aynı anın içinde geçirmeye razı edecek kadar mutlu edebilecek olay nedir?

Hayatınızın filmini hangi karede dondurmak isterdiniz?

Hangi kareyi dondurmak için ruhunuzu satardınız?

Geçmişinizde var mı böyle bir an?

Yoksa böyle bir anın sizi gelecekte beklediğini mi hayal ediyorsunuz?

Ruhunuzu satmak için şeytanla pazarlık eder miydiniz?

Ya şeytan, o kötü melek, sizin ruhunuzu satın alınacak kadar değerli bulur muydu?

Ülkenizi, darbeci generallerden korkmayacak kadar güçlü bir ülke yapmak için satar mısınız ruhunuzu, ya da insanların birbirini öldürmediği bir ülke yapmak için?

Bir kadınla seviştiğiniz anı mı sonsuza kadar uzatmak istersiniz, yoksa sevgilinizin size yaslanıp 'seni seviyorum' dediği anı mı?

Doktor Faust 'şimdi zaman dursun' diyecek kadar mutlu olmadı hiç, ama şeytan gene de onu oyuna getirip ruhunu aldı.

Zamanın durmasını istememizi sağlayacak kadar mutlu olduğumuz anlar var mıdır?

En mutlu olduğunuz an bile, 'gelecekte belki daha da mutlu olacağım bir an olur' ümidiyle zamanın akmasını ister miydiniz?

Ruhunuzu, sonsuza dek sürecek mutlu bir an karşılığında satar mıydınız?

Goethe mi, Faust mu yoksa şeytan mı olmak isterdiniz?

Herkesin ruhunu satın alabilecek bir şeytan olma karşılığında satar mıydınız ruhunuzu?

Mutluluklar karşılığında ruhumuzu almak için böyle kötü bir melek neden var acaba?

Niye mutlulukla kötülük ya da mutlulukla şeytan arasında hep bir ilişiki var gibi?

Neden iyilik melekleri bize huzuru, kötülük melekleri mutluluğu sunuyor?

Neden huzur ve mutluluk, mutluluk ve iyilik bir araya pek gelmiyor?

Neden dalgalı bir okyanustaki yalnız bir deniz feneri gibi, mutluluk, huzursuzluklarla kötülüklerin arasında çakıyor?

Neden mutsuzluğa ulaşmak için muhakkak şeytanın pelerinine sürtünmek gerekiyor? Ve neden şeytan bir mutlu an karşılığında hemen ruhumuzu almak istiyor?

Neden Tanrı, melekleriyle birlikte şeytanı da gönderdi bize?

Şeytanın dokunmadığı bir mutluluk, günahın değmediği bir aşk var mı?

Ne karşılığında satarsınız ruhunuzu?

Kim olmak ve ne olmak için?

Sezar'ın Kleopatra'yla yattığı ilk gece karşılığında mı, Lenin'in Moskova'ya girdiği an karşılığında mı, Arşimed'in 'Evraka' diye bağırdığı an karşılığında mı, Joyce'un 'Ulysses' romanının son satırını da düzeltip kalemini bıraktığı an karşılığında mı, Mark Spitz'in olimpiyatlarda yedinci altınını da boynuna taktığı an karşılığında mı?

Yoksa Karındeşen Jack olmak karşılığında mı? Tarihe geçen o ünlü katil gibi hiç yakalanmadan yedi cinayet işleyip yedi insan öldürebilmek karşılığında satar mısınız ruhunuzu?

Peki Einstain olmak karşılığında?

Ruhunuza biçtiğiniz bedel ne?

Mutluluk mu, şöhret mi, başarı mı, yaratabilme yeteneği mi, insanlara ayrdımcı olabilme gücü mü, yakalanmadan cinayet işleme şansı mı?

Yoksa para mı istersiniz?

Ruhunu milyarlar karşılığında satan, geçmişi günahla dolu o büyük zenginlerden biri olmak karşılığında vazgeçer misiniz ruhunuzdan?

Güney Afrika'da Zencileri kırbaçlayarak öldürten bir elmas madeni sahibi, işçilerin üzerine benzin sıktırıp yaktıran bir dolar milyarderi olmak fiyatınızı karşılar mı?

Paralarınızla çeşit çeşit hayatlar alırsınız. İnsan hayatları.

Küçük oyuncaklar gibi oynarsınız onlarla, isterseniz kırıp atabilirsiniz, isterseniz bir biblo gibi odanızın bir köşesine koyabilirsiniz.

Kadınlar için ayrı bedeller de var tabii.

Bir kraliçe olmak mı ruhunuzu alabilir, yoksa erdemini hiç kaybetmeyen Roma'nın kutsal orospusu olmak mı?

Her gece bir yaveriyle yatıp ertesi sabah yattığı adamı idam ettiren bir imporatoriçe olmak mı yoksa Nobel'i alan ve hayatı laboratuvarlarda geçen bir Madam Curie olmak mı?

Yoksa sadece bir evliliğe mi satarsınız ruhunuzu?

Güvence mi istersiniz, çılgınlık mı?

Kadınlar, ah onlar erkeklerden akıllıdır, güvenceli bir çılgınlık isterler.

Şeytanın bile veremeyeceğinin peşindedir onlar.

Şeytan da, onun için, onların peşinde.

İmkansızı isteyeni kandırmak ister o.

Ve şeytan çok şanssızdır, imkansızı isteyeni kandırmak için elinde erkekler gibi beceriksiz aletler vardır. Zaten o yüzden, parayı, mücevheri, şöhreti pazarlığa ekler.

Kadınlar kim olmak karşılığında satar ruhunu?

Bütün bir ülkeyi ayaklandırıp sonra yağlı kütüklerin üzerinde yakılan Jeanne D'Arc mı, yüzünde hep büyülü bir ışıkla dolaşan Greta Garbo mu, Evita Peron mu?

'Zaman dursun' diyeceğiniz kadar mutlu bir an için satar mısınız ruhunuzu?

Şeytanla ne karşılığında pazarlığa oturursunuz?

Hiç yalan söylemeden yaşayabilmek mesela.

Yoksa söylediğiniz her yalana insanların inanması mı?

Korkularınızdan kurtulacağınızı söylese şeytan, verir misiniz ruhunuzu? Bir daha hiç bir şeyden, hiçbir şekilde korkmamak. Ailenizden, sevgililerinizden, dostlarınızdan, düşmanlarınızdan, polislerden, katillerden, hırsızlardan, size doğru yolu göstermek isteyenlerden, size yardım edenlerden, size kızanlardan ve sizi sevenlerden korkmadan yaşayabilmek için vazgeçer misiniz ruhunuzdan?

Hiç endişesiz yaşayabilmek, nasıl bir fiyat?

Bir ülkeyi ya da bir insanı kurtarmak için satar mısınız ruhunuzu?

Goethe, Faust'u neden yazdı acaba?

Şeytanla pazarlık fikrini ona kim verdi?

Gördüğü insanlar mı?

Acaba herkes sürekli şeytanla pazarlık mı ediyor, sürekli satılıyor mu ruhlar, satmayanlar fiyatı beğenmeyenler mi yalnızca, yoksa korkaklar mı ya da çok cesur olanlar mı?

Ruhunuzu satar mısınız?

Yoksa daha önceden sattınız mı?

Nedir fiyatınız?

Zerdali ağaçları mı, laboratuvarlar mı, emrinize amade ordular mı, lüks kerhaneler mi, saraylar mı, yazı masaları mı, yaldızlı yataklar mı, yakalanmayan cinayetler mi?

Zamanın durmasını isteyeceğiniz kadar mutlu bir an oldu mu hayatınızda?

Her mutlu anda şeytanla pazarlık mı var acaba?

Tanrı, şeytanı niye yarattı?

Goethe niye yazdı Faust'u?

Siz ruhunuzu satmaktan mı, yoksa ucuza satmaktan mı pişmansınız?

Yoksa hiç satmamaktan mı?

Zamanı durdurmak ister misiniz?

Yoksa zaman mı sizi durdursun istersiniz?

Bir kadını tanımak...

Bütün gel-gitleri, kaprisleri, küçük şımarıklıkları, korkuları,

şaşkınlıkları, hercailikleri, hayal kırıklıkları, aşkları, terkedilişleri, başarıları, başarısızlıkları, kurnazlıkları, saflıkları, çocuk ağızları, şirinlikleri, küçük yalanları, büyük itirafları, kocaman yürekleri ile kendi olmaya çalışan kadınları tanımak...

> Bir kadını sevmekle başlar, her şey ama, bir kadını tanımakla varılır hayatın sırrına.

>Bir kadını tanımaya soyunmak zor ama keyifli bir yolculuğa çıkmaktır.

>Dört mevsimi bir yürekte buluşturur, bu yüzden de sürekli şaşırtırlar.

>Sürprizlerin ardı arkası kesilmez. Zordur anlamak onları.

Benzemek gerekir, anlayabilmek için belki de!

>Kendi zekâsını hatırlatanları sever, sevgisini göstermekten ürkmeyenleri, sürprizlere hazırlıklı olanları bir de. Muson yağmurları gibi yağarken, Sahra'da çöl fırtınası koparıp ardından güneş olup ısıtabilirler.

Dedim ya bir dünyadır kadınlar, yürekleriyle konuşan, gözleriyle gülen....

Bir kadını sevmekle başlar her şey ama, bir kadını tanımakla anlaşılır, hayatin sırrına ancak askla varılacağına. Sevgi arsızıdır kadın.

Verdiğinden daha fazlasını isteme bencilliğini gösterecek kadar sevgi arsızı...

>Bu yanını doyurunca şımaracağından korkanlar, birlikte çoğalacaklarını bilmeyenlerdir. Bir kadını sevmekle başlar her şey ama, bir kadını tanımakla kanat çırpılır özgürlüğün bütün maviliklerine. Kendine inananlara, aşka inananlara koşar. Hem yaman bir aşk avcısı hem de engebeli yollarda koşmaktan bitap aşk yorgunudur kadın.

Bir kadını sevmekle başlar her şey ama, bir kadını tanımakla çıkılır keyifli serüvenlere...

Hayatla dalga geçmesini bilir kadın, tıpkı kendiyle dalga geçmesini bildiği gibi. Ağız dolusu gülüşlere teslim olur.

Bir kadını sevmekle başlar her şey, ama bir kadını tanımakla tanık olunur tutkuların gücüne.

Göze alandır kadın. Çekip gitmeyi, sahip olduklarından vazgeçmeyi, karşılık beklememeyi... Mücadele eder, kızar, bağırır ama hep sever. Dedim ya bir dünyadır kadınlar, yürekleriyle konuşan, gözleriyle gülen... Yüreğini sevgiye açan ve sevmekten korkmayan bütün kadınlar gibi...

Şimdi bir düşünün, kaç kadını değil bir kadını tanıyabildiniz mi bugüne değin???

Tanrı, kadınlara geçmişi ve geleceği, erkeklere ise yaşadığı günü armağan etti, kadınlar geniş bir zamana yayıldıkları için huzursuz, erkekler daracık bir zamana sıkıştırdıkları için anlayışsız olurlar....

AHMET ALTAN

içimde umudun umudu kaldı bekliyorum

ellerim kollarım baglı

karşılıksızca...

yoruldum diyemiyorum dersem

biliyorumki; aşkımdan ugruna canımı vereceğim

dediğim aşkımdan vazgecmiş olacağım

ama bilmiyorumki senden vazgeçişim

topragın bedenimi sardığında olacak

karanlıklar yine bana kaldı

gittin ya sen senle beraber bu candaki

bende gittim yok oluşum bilki senin bitişindir.

.......................................................................

Çok geç oldu saat gitmeliyim..

merak etme sen beni.. ben böyle iyiyim..

sakın aklına gelmeyeyim, arama beni olur mu? sakın arama.. üzülürüm arasan.. üzülmemi istemezsin değil mi? kıramazsın sen beni.... arama..

bakma boynum bükük durduğuma sadece yaşananların anısına üzgünüm... kendim için değil senin için savaşım.. sen mutlu ol tamam mı?

hadi söz ver.... aramayacağım,.. unutacağım de!!

YORGUNUM

08.02.2006

Mevsimler su gibi akıp geçiyordu hayatımızdan bir gün daha eksiliyor düşünüyorum da ne kazandım ne kaybettim?

Belki sağlıklı olmama şükretmeliyim çünkü sağlık yaşamın en önemli özelliği. Bunu biliyorum şükrediyorum da ama yinede bilinçaltımda beni rahatsız eden bir dürtü var. Bunun sebebini bulamıyorum aslında şöyle bir bakıldığında normal bir hayat sürüyorum acaba benim hayattan beklentilerim her zaman çokmu fazla şeyler oldu? ASLINDA DEĞİL SADECE SIĞINACAĞIM BİR LİMAN OMUZUNDA AĞLIYABİLECEĞİM BİR DOST, YADA BENİMLE İLGİLENEN YÜREKLER.. Bilemiyorum hayatın gerçekleri çok zor ve bunu yaşamak bana ağır geliyor beni üzse de ben yinede yaşamaya devam ediyorum.. Ümitlerimde önceki kadar canlı değil artık puslu bir dağın ardında kaldı adeta.. Eski beni düşünü yorumda nekadar umutluydu yaşama karşı çocukça hayaller kurar ve gerçekleşeçeğini düşünürdüm... hımmm şimdi anlıyorum içimi yakan o gerçekleri meğer yaşam her zaman azla yetinmekmiş... ulaşamayacağın meyvelere uzanmamakmış çünkü o meyvenin dalı ulaşamayacağın kadar yükseklerdeymiş ben o ağacın dibine oturmuşum yıllarca meyvenin düşmesini beklemiştim... yazık çok yazık...

şimdi ruhumda esen fırtınaları ne ben nede o hayaller dindirebilir... artık senaryosu önceden yazılmış bir filmi defalarca oynuyorum ve garip olanda kendi filmimde başrol oynamıyorum sadece oynuyormuş gibi gözüküyorum ama sadece basit bir figürandan ibaretim.. hep bir gün gelecek o büyük başrolü ben kapacağım diye düşündüm....ama bugün belki figüran bile olamadım ne gariptir ki bu filim benim ama ben yokum aslında..

sanki kabul etmişim bu gidişi ,sanki her şey olup biterde insan bir boşlukta kalır, sanki izlediğin bir film biterde düşünmeye dalarsın aklında kalan sahneleri işte bende böyleyim hayatın yaşanmışlığının yorgunluğu var üzerimde.. bazen kendimi günlerin akışına bırakıyorum ....hiç düşünmeden... Ama bazen olmadık zamanlarda aniden o gerçeklerle irkiliyorum adeta kafamda şimşekler çakıyor... o an içimden bişeyler kopup gidiyor... dalıyorum ..dalıyorum ve sonra yine sahte hayatıma devam ediyorum........ ( yorgun bir günün ardından hissettiklerim.....derya deniz....)

Anne rahmine düşen ikiz kardeşler önceleri her şeyden habersizmiş. Haftalar birbirini izledikçe onlar da gelişmişler. Elleri, ayakları, iç organları oluşmaya başlamış. Bu arada, etraflarında olup biteni fark etmeye başlamışlar. Bulundukları rahat, güvenli yeri tanıdıkça mutlulukları artmış. Birbirlerine hep aynı şeyi söylüyorlarmış:

'Anne rahmine düşmemiz, burada yaşamamız ne harika değil mi? Hayat ne güzel şey be kardeşim!'

Büyüdükçe, içinde yaşadıkları dünyayı keşfe koyulmuşlar. Öyle ya, hayatın kaynağı neymiş? İşte bunu araştırırken, karşılarına anneleriyle onları birbirine bağlayan kordon çıkmış. Bu kordon sayesinde, hiçbir zahmet çekmeden, güven içinde beslenip büyütüldüklerini tesbit etmişler. 'Annemizin şefkati ne kadar büyük! Bize bu kordonla ihtiyacımız olan her şeyi gönderiyor.'

Artık aylar birbiri ardınca geçiyor, ikizler hızla büyüyor, diğer bir deyişle 'yolun sonu'na yaklaşıyorlarmış. Bu değişiklikleri hayretle gözlemlerken, bir gün gelip bu güzelim dünyayı terk edeceklerinin işaretlerini almaya başlamışlar.

Dokuzuncu aya yaklaştıklarında, bu işaretleri daha kuvvetli hissetmeye başlamışlar. Durumdan telaşlanan ikizlerden birisi diğerine sormuş:

'Neler oluyor? Bütün bunların anlamı nedir'

Öteki daha sakin ve aklı başındaymış. Üstelik, bulundukları bu dünya çoğu zaman ona yetmiyor; duyguları daha geniş bir âlemi arzuluyormuş. O cevap vermiş:

'Bütün bunlar, bu dünyada daha fazla kalamayacağız anlamına geliyor.' Ve eklemiş: 'Buradaki hayatımızın sonuna yaklaşıyoruz.'

'Ama ben gitmek istemiyorum' diye haykırmış kardeşi. 'Hep burada kalmak istiyorum.'

'Elimizden gelen bir şey yok. Hem, belki doğumdan sonra hayat vardır.'

'Bize hayat sağlayan kordon kesildikten sonra bu nasıl mümkün olabilir ki?' diye cevaplamış öteki. 'Bize hayat veren kordon kesilirse nasıl hayatta kalabiliriz, söyler misin bana? Hem, bak bizden önce başkaları da buraya gelmiş ve sonra da gitmişler. Hiçbirisi geri gelmemiş ki bize doğumdan sonra hayat olduğunu söylesin. Hayır, bu her şeyin sonu olacak.'

Bütün bunları söyledikten sonra eklemiş:

'Hem, belki de anne diye birşey de yok!'

'Olmak zorunda' diye itiraz etmiş kardeşi. 'Buraya başka türlü nasıl gelmiş olabiliriz, nasıl hayatta kalabiliriz ki?'

'Sen hiç anneni gördün mü?' diye üstelemiş öteki. 'O belki de sadece zihinlerimizde var. Bir annemiz olduğu düşüncesi bizi rahatlattığı için onu belki de biz uydurduk.'

Böylece, anne rahmindeki son günleri derin sorgulamalar ve tartışmalarla geçmiş.

Sonunda doğum anı gelmiş çatmış. İkizler dünyalarını terk ettiklerinde gözlerini başka bir dünyaya açmışlar ve sevinçten ağlamaya başlamışlar.

Çünkü gördükleri manzara hayallerinin bile ötesindeymiş.

YAŞAYALIM Kİ

Seninle yaşlanmak istiyorum. Seneler geçsin, sen beni bil, ben seni bileyım istiyorum. Benim olduğu kadar dostlarının, dostlarının olduğu kadar benim ol istiyorum. Nice sıkıntı ve zorluk yaşayıp anlatalım.

Yaşayalım kı, öğrenelim hayatı ve destek çıkmayı. Birbirimizin omuzlarında ağlamalıyız. Sen çok dertlenip, içip, arkadaşlarınla eve gelmelisin. Paylaşmalı ve beraber sıkılmalıyız. Öyle ki, yalnız sıkılmak sıkmalı bizi.

Yaşayalım ki, paramız olunca sevinelim. Güzel günlerimizi, evimizde, bır şişe şarap ve pijamalarımızla kutlamalıyız. Ya da bazen dostlarla ucuz biralar içerek... Böylece yaşamalıyız işte.

Sonra çocuğumuz olmalı, düşünsene, senin ve benim olan bir canlı. Geceleri ağladıkça sırayla susturmalıyız. Sen arada mızıkçılık yapmalısın. Ve ben söylenerek sıranı almalıyım. Yorgun olduğum için yemek yapmamalıyım, söylenerek yumurta kırmalısın. Hava soğukken birbirimize sıkıca sarılıp yatmalıyız.

Zaman su gibi akıp giderken, herşey yaşanmış bir hayatımız olmalı. Herşeye rağmen hiç bıkmamalıyız birbirimizden. Mutlu da olsa, kötü de olsa, yaşadığımız günler bizim günlerimiz olmalı. Saçlara düşünce aklar ya da gidince aklar, çocukları güvence altına alıp gitmeli bu şehırden.

Kavgasız, her sabah gürültüyle uyanılmayan, sessiz bir yere gitmeliyiz. Geceleri balkonda denizi seyredip, sandalyelerimizde sallanmalıyız. Eve gelip, benden kahve istemelisin. Çocuklar gelmeli zıyaretimize, geçmışteki hareketli günlerimizi anımsamalıyız...

Öyle sevmelisin ki beni, bu yazdıklarım korkutmamalı seni. Tebessümler açtırmalı yüzünde. Bir gün bu hayatı bırakıp giderken, sadece mutluluk olmalı yüzümüzde, birbirimizi sevmenin gururu olmalı "herşeyde".

Rüzgar hızla yüzüne vururken hissetti denizin koyu mavi yosun kokularını. Yağmursuz bir günde, rüzgarla tanışmış olmanın mutluluğuyla denize doğru yol alıyordu. Kendini bile vurduran kokuyu tüm ciğerlerine çekti. Bir nefes bile olsa, rüzgara aşık olacağını hiç tahmin etmezdi. Uçmanın bile tadı bir ayrıydı buruşturulmuş yaşamda..

Kollarını iki yana açtı. Son ayrılığında da açmıştı kollarını, son elveda hatırasına. Bir resim çekmiş ve asmıştı hatıraların en güzel duvarına. Yasaksız ve baskısız bir sevdanın ardından, aldatılmıştı en kötü şarkılarda. Bir kere bile olsa yanmıştı ya yüreği pulbiberin halt ettiği aşk acısıyla. Sonu ayrılık bile olsa gam yemezdi artık. Bir damla çıktı gözlerinden, alel acele yukarıya kaçtı..

Bacaklarını kapattı. Adı konulmamış hedefe daha hızlı ulaşmalıydı. Bir gülü dalından koparırken duyulan heyecan gibi olmalıydı. Hızlı ve ürkek.. Kar yağmamış sevdaya hediye edilen bir beyaz gülün dramı geldi gözlerinin önüne. Yaşamın neresinde olduğunu bilinmeyen bir yaşta, gökyüzünde batmalıydı son diken. Gül koparılacaksa eğer, bir damla kan feda edilmeliydi ki, borç bırakılmamalıydı alev kırmızısı yaşama..

Sırtını denize verdi. Gökyüzünü ilk defa böylesine güzel seyrediyordu. Dertlere ferman olmuş yıldızlara gülümsedi. Çoktan tükenmiş bir kalemle yazılmış yaşam kağıdının son satırlarındaydı. Sınavda olsa sıfır alırdı, çünkü kağıt bomboştu. Yarıda kalmış uykulara vurdu boğazın ışıklarını, sarı bir sancı vurmuştu gözlerine. Bir çocuk gibi hissetti yaşlanmış yüreğini, biri kalk parka gidelim dese, saatlerce sallanmalıydı semaya ulaşan yorgun salıncaklarda..

Gözlerini kapattı. Sadece iki kağıdın var olduğu bir mekan düşledi. Sonradan akla gelmemeliydi pişmanlıklar ve kanamamalıydı gözler sabaha kadar. Adresi belirsiz bir trene binmiş yaralı kalpleri, destursuz şimşeklerin korkutamadığı bir mekan. Korku olmamalıydı kimsede ve haykırmalıydı tüm cefakarlar pasaklı yaşama, kirletilmemeliydi artık yakınındaki karanlık martılar..

İçine çektiği nefesi bıraktı. Yalnız verilen bir nefesin, kötü kokmuş artıklarıydı saçılanlar. Tüm bu yıldızlara rağmen, bu kadar ağır mı olmalıydı yaşananlar ? Açık seçik paramparça olmuştu tüm evren. Satırlar bitti, imza çoktan atılmıştı boş yaşama kağıdına. verdi kendini kan kokmamış denize. Boğaz köprüsünden bedenini emanet etmişti boşluğa ve isyan bayrağını çoktan çekmişti, yüzyıllardır hicranını kaybetmiş yaşama..

YALNIZLIK

14.03.2006

insanın dünyada en zor katlanabileceği şey yalnızlık ve sevgisiz kalmaktır. Her şeye katlanabilirsiniz aklınıza gelebilecek tüm acılara ama bir acı var ki onu çekmeyen bilemez .. bir bakışa bir gülüşe .. sen değerlisin sen özelsin benim için her şeysin diyecek ve en önemlisi o iki cümleyi söyleyecek "seni seviyorum" bu cümleler her şeye değerdi umutlarını kaybetmek istemezsin ama bakarsın ki bir adım bile atamamışsın hiç bir değişiklik yok nerde kaldıysan ordan devam edersin. Herşey bitti artık ben böyleyim bir daha değişmem dersin kendinden bile gizlediğin bir yanın sana yinede umut verir bunu kendinden bile saklarsın.. en kötüsü de bu üzüntülerini sıkıntılarını herkezden saklarsın kimseye anlatmazsın içinde büyüdükçe büyür seni melankolik bir hale sokar. sen bir şekilde kendine oyuncaklar bulursun saçma sapan onlarla zaman geçirirsin kendi kendine onların haberi bile olmaz. sen yalnızca sen yaşarsın duygularını tek kişilik habersiz ve kayıtsızca.. bir süre kendini oyalarsın ama bir an gelir bütün gerçekler hiç olmadık bir anda karşına dikiliverir. İşte o an kendini ölmüş gibi hissedersin bedenin titrer hıçkırarak ağlamak istersin ve dakikaların böylece geçer ve hayat koşuşturmacasında bir süreliğine bu duyguları ertelersin ama en olmadık zamanda o gelip seni bulur.....mutluluğa giden bir yol yoktur mutluluk o yolun kendisidir...

Bir zamanlar ne kadar çok sevdiklerim vardı etrafımda har yanımda sevdiklerim vardı. Şimdi bakıyorumda kimsem kalmamış yapayalnız kalmışım sadece kendimle içimden sürekli ağlamak geliyor bağırmak, haykırmak kimse yokmu ? neredesiniz sevdiklerim neden gittiniz ben dayanamıyorum bu kimsesizliğe.Hayatın kuralımı bu tek başına kalmak eğer öyleyse ben buna dayanamıyorum .Herkes hayatıma giriyor ve sonunda bişeyler alıp yüreğimden bilinmezliğe doğru gidiyorlar.

Yüreğimde yeni bir sayfa açıldı birden gelen, haber vermeden beni bağımlısı yapan onunla kendimi güvende hissettiğim huzuru bulduğum heran yanında olmak istediğim onsuzken kendimi sokaklarda kimsesiz hissettiğim, sözlerinde umudu bulduğum sıcaklığında kendimi çöllerde hissettiğim yüreğimi titreten çok duygulu çok tatlı benim diyebileceğim biri.

Şimdi ise tek korkum onunda hayatımdan bilinmezlere doğru yol alması ama bu sefer aynı şeyi yaşarsam kalbimi sonsuza kadar kapatıcam hayata sevgiye umuda. Ne olur beni bırakma senden mahrum etme ben çok narinim duygusalım bunu kaldıramam hayatımı sana verdim ve senin yaşatmanı istiyorum..

Sen varken hayat ne kadar kolay dünya daha bir güzel daha bir yaşanılır herşey ne kadarda olumlu senin gülümsemen benim gülümsemem senin gözündeki tek damla göz yaşına dayanamam sen hep yanımda ol beni sar sarmala kalbine al yüreğine tenine al ,senin sıcak yüreğinde ısınmak istiyorum ve sana sarılarak uyumak hiç uyanmamak.

Benim hayalimde hep sen varsın seni yaşatıyorum soğuk gecelerime çağırıyorum seni boş kalan kollarıma alıyorum nefesini hissediyorum her yanımda güzel kokunu duyuyorum bana huzur veren gözlerine dalıyorum güzel sözlerinde coşuyorum kendimden geçiyorum sana seni nekadar sevdiğimi anlatıyorum sende bana senin anlatmana gerek yok ki sen benim yüreğimsin ne hissettiğini biliyorum diyorsun. Sabahlara kadar konuşuyoruz en olmadık şeyler bile bizim cümlelerimizde anlam kazanıyor sevgiyle seçilmiş en özel cümlelerle anlatıyoruz sevgimizi ne kadar çok olduğunu..

Senin her anını bilmek neler yaptığını en önemsiz bulduğun ayrıntıları bile, seni ne kadar çok kıskanıyorum herkesten herşeyden yalnız benim ol benim gözlerime bak istiyorum.

En olmadık anda aklıma gelen kötü düşünceleri senin varlığınla kovuyorum çünkü biliyorum ki senin varlığın onların hepsini ezer. Endişelerimi alır bana yaşama sevinci verir.

Sen hep yanımda ol ışığım ol beni karanlıklardan kurtar canım ol benim ol yalnız bana ait ben seninim ve hep öyle kalacak.. Artık benim geçmişim yok hep geleceğim var seninle hayatım seninle başladı seninle bitecek..

Birçok dönemeçte kaderimize 'buradan sap' diye bağırmak isterken ağzımızı bile açmadan, sesimizi çıkarmadan, geçip gitmişizdir. O dönemeçte karar verebilirsek nereye gidecektik hiç bilemeden ve bunu hep merak ederek başka bir menzile, başka bir geleceğe, başka bir hayata doğru sessizce yolumuza devam ederiz. Nedir bizi sessiz bırakan peki? Nedir isteğimize rağmen karar vermemizi engelleyen?

Bazen düşünürüm de, kader bana tuhaf huylu bir arabacı gibi gözükür, sanki sizi hangi şehre götüreceğini seyahatin başından belirlemiştir de, şehre vardıktan sonra bazı dönemeçlerde dönüp adresi size sorar.

Hangi semtte, hangi sokakta, hangi evde yaşayacağınızı kendiniz belirlersiniz.

O dönemeçlerde kararınız ya da kararsızlığınız çizer yolunu.

Kararsız kalırsanız eğer, arabacı o dönemeci geçip devam eder yoluna.

Acaba hayatımızın kaç dönemecinde kendimiz karar veririz ne yana sapacağımıza ve acaba hayatımızın kaç dönemecinde kararsızlığımız yüzünden bir dönemeci kaçırırız.

Ve, o dönemeçlerde kararımızı ya da kararsızlığımızı belirleyen nedir?

Geleceğimizin rotasını kararlarımız mı yoksa kararsızlıklarımız mı çizer?

Birçok dönemeçte kaderimize 'buradan sap' diye bağırmak isterken ağzımızı bile açmadan, sesimizi çıkarmadan, geçip gitmişizdir.

O dönemeçte karar verebilirsek nereye gidecektik hiç bilemeden ve bunu hep merak ederek başka bir menzile, başka bir geleceğe, başka bir hayata doğru sessizce yolumuza devam ederiz.

Nedir bizi sessiz bırakan peki?

Nedir isteğimize rağmen karar vermemizi engelleyen?

İsteklerimizden daha güçlü nasıl bir duygu var içimizde?

Istvan Szabo'nun, neredeyse sanata düşman olan 'sanatçılarla' Paris'te Wagner'in bir operasını sahneye koymaya çalışan Macar bir orkestra şefiyle, onun aşık olduğu Amerikalı bir sopranoyu anlattığı harika bir filmi vardır, 'Venüs'le Buluşma.'

Genç orkestra şefi bin türlü engelin, entrikanın, kaprisin arasında istediği gibi bir müzik çalabilmek için kıvranırken, dünyanın en güzel seslerinden birine sahip olan, zeki, güzel, şımarık ve gençliğini ardında bıraktığından kaygılı sopranoya aşık olur.

Soprano da bu çocuksu, yetenekli ve çaresiz şefe tutulur.

Macar şef evlidir.

Güzel soprano ise, artık efsane olmuş çok ünlü bir başka Macar şefle bir zamanlar bir aşk yaşamıştır.

Genç şef, sevdiği kadın, karısı ve hayran olduğu eski şefin korkutucu efsanesi arasında sıkışır, bir yandan da orkestradaki çeşitli sorunların üstesinden gelmeye uğraşır.

Bütün bunlara rağmen birbirlerine aşklarından sözetmeyi ve birlikte olmayı başarırlar, harika sevişirler, kadınların seviştikten sonra 'bu bir mucize' dedikleri o olağanüstü sevişmelerden.

Bir seferinde prova yapılırken gene orkestrayla şefin arasında sorun çıkar, şef provayı izleyen sopranonun yanına gelir, 'bunları azdıramıyorum' der 'ne yapacağım.'

- Azdırırsın, der soprano, beni azdırdığına göre onları da azdırırsın.

Bu bir tek cümle bile şefe ihtiyacı olan gücü vermeye yeter.

Ama hayat her zaman bu kadar güzel değildir şef için.

Sopranoya aşık olduğunu anlayan karısı onu evden kovar, soprano şefin evliliğini bozmak istemediğinden telefonlarına cevap vermez.

Bütün bu karmaşaya rağmen yeniden biraraya gelirler.

Soprano şefe, 'hiç kimseye böyle aşık olmadım' der.

Şef de olağanüstü güzellikte sesi olan bu huysuz kadına aşıktır.

Ve, o dönemeç gelir.

Bir sevişmeden sonra yatağın üstünde çırılçıplak birbirlerine sarılmış vaziyette kucak kucağa otururlarken, soprano 'Paris'ten sonra ne yapacağımızı düşünüyorum' der gülümseyerek.

Gelecekle ilgili bir söz bekler şeften.

Şef sesini çıkarmadan bakar kadının yüzüne.

Tek kelime etmez.

Hayatının belki de en önemli dönemeçlerinden birinde, kadere 'buradan sap' diye bağırmak isterken sessizce durur.

Soprano anlar.

Şef, kadere 'buradan sap' diyememiştir.

Operanın ve hayatının 'venüsüyle' buluşamayacaktır.

Aşkına ve isteğine rağmen karar verecek cesareti gösterememiş, hayatını bir başka geleceğe döndürememiştir.

Kimbilir, belki karısının çok üzüleceğini düşünmek, belki sopranonun kendisinden bıkacağından çekinmek, belki eski ve ünlü şefin hayali altında ezileceğini sanmak, belki de sopranonun kaprislerinin kendi geleceğini boğacağından korkmak.

Nedeni ne olursa olsun şef kararını verememiştir.

Henüz varolmayan 'gelecekle' ilgili korkular, varolan 'an'ı ve o andaki o olağanüstü isteği hayata geçirmeye engel olmuştur.

Kararsız kalmış, kader yoluna devam etmiştir.

Peki, gelecek nasıl olur da 'an'ı böylesine önemsiz ve güçsüz kılabilir?

Neden insan elindeki 'an'ı yaşamak yerine, geleceğiyle ilgili hesaplara takılıp kararsız ve sessiz kalır bir dönemeçte.

Gelecek belirsiz ve karanlık olduğu için mi, aydınlık ve belirgin olan 'an'ı böylesine yenilgiye uğratır.

Bilinmeyenden duyduğumuz korku, bilinenin aydınlığı içinde duran istekten kuvvetli midir?

Belirsiz olan belirli olandan güçlü müdür hep?

O yüzden mi, en önemli dönemeçlerde bazen böyle kararsız ve sessiz kalır da, çok sapmak istediğimiz yollara özlemle bakarak dümdüz devam ederiz?

Hayatımızın en önemli zaman parçası, henüz gelmemiş olan ve 'gelecek' denilen zaman parçası mıdır?

Böyle zamanlarda kaderimizi belirleyen 'dün' ya da 'bugün' değil de 'yarın' mıdır?

Yarın, bu korkunç gücünü bilinmez olmasına mı borçludur?

Geleceğin belirsiz karanlığına saklanan korku, bugünün apaçık isteğini neden bir sessizliğe mahkum eder?

Şef, o sessizlik anında bile, o güzel sopranoyu hayatı boyunca seveceğini ve özleyeceğini bilir, o kadın olmadan geçecek olan hayatının solgunlaşacağını keskin bir şekilde hisseder.

Yaşadığı acıyı sessizliğiyle kabullenir.

Gelecekten korktuğu için geleceği istediği gibi yaşayamaz.

Karar veremediği için hayatının yolunu kararsızlığı çizer.

Hayatlarımızı kararlarımız mı kararsızlıklarımız mı belirler?

'An'ın isteklerini 'geleceğin' endişelerine kurban edenler mi daha mutlu yaşar yoksa geleceğin acılarını kabul edecek kadar güçlü bir şekilde 'an'ın isteğine sarılanlar mı?

Kaç dönemeçten 'Venüs'le buluşamadan' geçtik acaba?

Ve acaba kaçımız gelecek korkusu yüzünden geleceğimizi kaybettik?

Bir zamanlar Afrika´´daki bir ülkede hüküm süren

bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte

büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde

götürürdü.

Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. İster kendi başına gelsin

ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep aynı

şeyi söylerdi:

"Bunda da bir hayır var!"

Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri

dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı muhtemelen

tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken

tüfeği geriye doğru patladı ve kralın başparmağı koptu. Durumu gören

arkadaşı her zamanki sözünü söyledi:

"Bunda da bir hayır var!"

Kral acı ve öfkeyle bağırdı:

"Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu?"

Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı.

Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak

durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. Yamyamlar

onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. Ellerini, ayaklarını

bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına

diktikleri direklere bağladılar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki,

kralın başparmağının olmadığını farkettiler. Bu kabile, batıl inançları

nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insanı

yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı. Bu

korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip

yediler.

Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini

anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman

oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından

geçenleri bir bir anlattı.

"Haklıymışsın!" dedi.

"Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İşte bu yüzden, seni

bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum.Yaptığım çok haksız

ve kötü bir şeydi."

"Hayır" diye karşılık verdi arkadaşı.

"Bunda da bir hayır var."

"Ne diyorsun Allah aşkına?" diye hayretle bağırdı kral.

"Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir."

"Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil

mi? Ve sonrasını düşünsene!!!..."

Kaç gece yalnızlığımda, uykusuz yastığımda,

Kitap okudum, ışıkları söndürdüm; uyuyamadım.

Düşümde görmek için dualar okudum.

Gözüm yaşardı, ismini saya saya uyumak istedim;

Uzandı elim telefona....

Karanlığı sevmediğin aklıma geldi,

Vazgeçtim!

Sevgi güneşinden çiçek yaptım,

Dostlara gönderdim,

Yazmak istedim sana da. Sadece;'Günaydın''

İlk söyleyen ben olmayacağım aklıma geldi;

Vazgeçtim!

Yollarda gezdim, yağmurun incitemediği şarkıda,

Boynumdaki inciler döküldü,

İnci tanelerinde saklıydı mügelerimiz!

Armağanlarımı çöpe attığını duydum;

Toplayamadım;

Vazgeçtim!

Özleyince seni, yüreğim daraldı.

Gülemez oldum insanlara; güldürttüm herkesi üstüme.

Arayıp sormadığın aklıma geldi.

Kalbim gelmek istedi ,ayaklarım yola çıktı.

Vazgeçtim!

El açtım, Tanrı ya!

Dua ettim kaç gece senin için;

Elini tutmak, gözüne bakmak için.

Önemsemediğin aklıma geldi ;

Vazgeçtim!

Sevmek için neden aradığında kızdım sana!

Buz rengi kelimelerinle alındım sana..

Beddua etmek geldi içimden, açtım ellerimi;

Vazgeçtim!

Acılarla dolu hüzün bırakmıştın bana..

Acıdan keyif alıyordum!

Gözün aydın! sayende mazohistte olmuştum!

Ağlaya ağlaya sana gelmeyi düşündüm.

Suskunluğun, kayboluşun aklıma geldi ;

Vazgeçtim!

Gururu içimdeki yılanın başını öldürdüm.

Sana gelmek istedim. Belleğimden sildim ;nefreti kini!

Sevdiğin çiçekleri topladım, yabani otların arasından.

Kıtaları atladım; okyanusun suyunu şişeye doldurdum.

(Sarhoş etmeliydi sevgimizi)

Bırakmıştım artık! Her şeyi, başta gururu!

Onurum incinmiyordu; Yılan da ölmüştü.

Unutmadan sevdiğin kitapları, sepya renkli parfümüde bıraktım çantama.

Yola çıktım, direksiyon oynuyordu elimde; son hızla!

Sana geleceğim yollar açıktı. Yoktu hiçbir barıkat!

Yüreğim patinaj yaptı!

Saçlarımı yoldum, elimdeki herşeyi fırlattım yollara..

Dağıttıklarımı toplayamadım!

Telefonu, numaranıda..

Başkasına ait olduğun aklıma geldi;

Vazgeçtim!!

Üsteğmen Zahid’in ailesine gönderdiği vasiyetini de içeren son mektubu:

Bu günlerde her zamankinden daha önemli muharebelere gireceğiz. Bilirsin, her muharebeye giren ölmez. Fakat ben ölürsem sakın gam yeme. Beni ve seni yaratan Allah bizi nasıl dünyada birbirimize nasip etti ise, benden şehitlik rütbesini esirgemediği taktirde, elbette ruhlarımızı da birbirine kavuşturur. Vatan yolunda şehit olursam bana ne mutlu. Ancak, sana bir vasiyetim var:

Birincisi benim için katiyen ağlama…

İkincisi, eşyamın listesi ilişikte. Bunları sat, ele geçecek paradan mihr-i muaccel ve mihr-i müeccelini al, üst tarafı ile bana bir mevlit okut. Eğer bunlar sana borcumu ödemezse hakkını helal et ve ilk gece aramızda geçen sözü unutma…

Ayrıca mektubun içinden kırmızı kurdeleye bağlı bir de saç demeti çıkar. Saçın tazeliği bunun mini mini bir yavrunun başından kesilmiş olduğunu göstermektedir.

İşte o zaman herkes Zahid’in evli olduğunu ve Nadide isminde de bir yavrusunun varlığını öğrenir. Çünkü Zahid Üsteğmen cepheye gelirken arkasında evladü iyal düşüncesini de bırakmıştır. Ve savaş boyunca ne izin isteyerek evine gitmeyi düşünmüş ne de o konuda iki çift laf etmiştir.

Zahid, 9 Ocak 1916’da şehit olur.

Gümüşhane’nin Şiran ilçesinden Üsteğmen Zahid, Aziziye ilçesinin Kılıç Mehmet Bey köyünden Ahmet Efendi’nin kızı, eşi Hanife Hanım’a yazdığı ve vasiyetini bildirdiği mektubunu şu cümle ile bitirir:

Bu vasiyetimi aldığınız zaman yüksek sesle ağlamanıza razı değilim...

Vazgeçemeyeceğim kadar kıymetli değil benim hayatım, ben şanslı olanlardanım, hayatımdan daha kıymetli bir şeylerim var benim, öyle altı imzalı boş mukaveleler taşımıyorum koynumda, hayatım karşılığında anlaşmalar yapmıyorum.

Çıplak ayaklarının altında keskin pürtüklükayalıkları, her seferinde 'belki de bu son'diyerek hissedip kendini bir uçurumdan aşağıya, bir avuç gözüken denize bırakan Amazonlar'ın o yabani çocukları gibi korkudan ürpererek bırakırım kendimi uçurumlara.

Siz bir sonsuza doğru düşmeyi bilmiyorsunuz, sonuncu kez olup olmadığını bilmeden ciğerlerinize doldurduğunuz geniş bir solukla, gözleriniz serin bir rüzgarla yanarken, dimdik korkuyla ve şehvetle titreyerek bir uçuruma uçmayı bilmiyorsunuz siz.

Hayatınız kıymetli, hayatınızdan daha kıymetli bir şeyiniz yok çünkü.

Koynunuzda altı imzalı boş mukaveleler taşıyorsunuz, küçük bir kumarbazın işaretli kağıtları dağıttığı gibi dağıtıyorsunuz onları ve her seferinde kaybediyorsunuz bütün küçük kumarbazlar gibi.

Siz o filmi gördünüz mü?

Hayatından geleceğinden, ailesinden ve aklından vazgeçmek pahasına o 'üç numaralı konçerto'yu çalan piyanistin filmini gördünüzmü siz?

Rachmaninov'un 'üç numaralı piyano konçertosunu' Rachmaninov'un önünde çalıp o ünlü Rus kompozitöre, 'çalarken ruhuma dokundunuz'dedirten ve sol kolunu bir felce kaptırıp sakat kalan hocasının, 'piyano bir canavardır, onu denetleyemezsen yutar seni' dediği genç piyanistin, bir canavar tarafından yutulmayı göze alarak 'üç numaralı konçertoyu' çalmak için ihtirasla titremesini seyrettiniz mi?

Hazırlıksız ve kırılgan bir ruhun taşıyamayacağı kadar büyük bir duygusal coşku gerektiren bu parçayı çalarken, yanlış sevgilerle örselenmiş ruhunu ortaya koyan o piyanistin, dünyanın en zor piyano parçası denilen konçertoyu çalabilmek için sağlığını, geleceğini ve bütün hatını tehlikeye atmasını aptalca bulmadan önce, bir insan neden hayatını bir piyano parçası çalmak için tehlikeye atar diye sordunuz mu? Gizlilerde bir yerde böyle bir soru saklıyor musunuz; bir gün lazım olur da belki sorarım diye, hayatınızn bir bölümünde böyle bir soru hazırlayıp koydunuz mu bir yanınıza?

Siyah smokini, bağlı olduğu baştan bağımsız ayrı bir canlı gibi kıvır kıvır uçuşan saçları ve kalın gözlükleriyle piyanonun başına gelip parçayı çalmadan önce gözlüklerini çıkartarak keskin bir bıçak gibi simsiyah parıldayan piyanonun üstüne koyan genç çocuğun, dokunduğu her notayla geleceğinden ve hayatından bir parçayı tuşlara bıraktığı o konserde, olağanüstü bir duyarlılıkla çaldığı parçanın bitiminde kendisini ayakta alkışlayan kalabalığın önünde selam verirken yıkılıp kalıvermesini görmelisiniz.

Bir insanın hayatından kıymetli ne var ki, onun uğruna, bir piyano parçası için hayatını veriyor diye sormalısınız.

Ruhunda ve aklında ne varsa, hepsini son katresine kadar 'üç numaralı konçertonun'ışıltılı tınılarına terk eden çocuğun zaten kırılgan olan iç dünyasının, bir zümrüdüanka yumurtası gibi çatlayıp kendi içindeki büyülü kuşun üstüne çökmesini ve çocuğun o parçayı çaldıktan sonra on yedi yılını akıl hastanelerinde geçirmesini anlamak zor, eğer hayatınızda daha kıymetli birşey yoksa.

Sizin hayatınızda çalmak için uğruna hayatınızı vereceğiniz bir 'konçerto'yok mu?

'İşte bunun için yakarım geleceğimi' dediğiniz bir parça bulunmuyor mu repertuarınızda?

Yoksa eğer bu, hayatınızda hayatınızdan daha kıymetli bir şey bulunmuyor demektir.

Kolay anlaşmalar yaparsınız o zaman.Budalalar karşısında susar, zorbalar karşısında eğilirsiniz.

Koşumları yalandan, kırbacı çıkarcılıktan yapılmış arabalara koşulursunuz siz de.

'Hayır'demeyi unutursunuz.

Herkese dağıtısınız o lanet olasıca boş mukavelelerinizi.

Katiller efendiniz olur, sahtekarlar padişahlık taslar size, kulaklarınız artık hiçbir müziği duymaz, ruhunuz kayalara çarpıp terk edilmiş eski bir gemi gibi yosunlanıp çürümeye koyulur ve ortak bayağılıkların içinde atarsınız kulaçlarınızı.

Ve inanın, hayat, içi boşaldıkça ağırlaşır.Taşınması zor bir yük olur.

O boşluğu saklamak için siz de başlarsınız yalanlara, ne kadar boşalırsa hayatınız o kadar çok yalan söyler, cakalanırsınız ve boş bir hayatı taşımanın aslında nasılda büyük bir akıllılık olduğunu anlatmaya koyulursunuz.

Biliyormusunuz, romantiklerin sonuncu büyüğü denilen Rachmaninov, besteciliğinin yanı sıra çok da önemli bir piyano virtüözüydü, çocuk yaşında saraylarda konserler vermeye başlamıştı.Dokuz yaşındayken gittiği bir asilzade konağında çaldığı bir parçanın orta yerinde daha etkileyici olmak için esas çarpıcı akoru basmadan önce ellerini tuşların üstünden kaldırıp biran beklemişti ve o sırada müzikten pek de anlamayan yaşlı bir kontes çocuğun parçayı unuttuğunu sanıp şefkatli bir sesle, 'istersen daha iyi bildiğin birşey çal' demişti.

Daha iyi bildiğiniz birşey çalmak istermisiniz yaşlı konteslerin şefkatine sığınıp? Yoksa müzikten anlamayanların şefkatini reddedebilecek misiniz?

Uğruna geleceğinizi mahvedeceğiniz, akıl hastanelerine, hapishanelere, sefaletlere düşeceğiniz bir 'üç numaralı konçertonuz' var mı?

'Ben bunu çalacağım'dediğiniz bir parça.'Bunu çalacağım ve başka da birşey çalmayacağım'dediğiniz bir konçerto için kamaşıyor mu yüreğiniz, parmaklarınız kıpır kıpır oynaşıyormu içinizde?

'Hayat bir canavardır, onu denetleyemezsen yutar seni' deyip vuruyormusunuz hayatın akorlarına, konçertonun bir ucundan girip öbür ucundan ter içinde ve çıldırarak çıkıyor musunuz?

Vazgeçemeyeceğim kadar kıymetli değil benim hayatım, ben şanslı olanlardanım, hayatımdan daha kıymetli bir şeylerim var benim.

Bir yazı, bir aşk, bir isyan.

Belkide bu son kez diyerek Amazon'un o yabanıl çocukları gibi her yanımda kayaların keskin pürtüklerini hissederek bırakacağım kendimi bir uçurumun dibinde küçücük gözüken denize, gözlerim rüzgardan yanacak ve şehvetle titreyecek içim.Suya çarptığımda ince bir ok gibisaplanacağım derinlerine ve eğer çıkabilirsem yeniden suyun üstüne, ıslak sakallarımla gülümseyeceğim ve edepsiz bir oğlan çocuğu gibi övüneceğim size 'hayatımda daha kıymetli şeylerim var' diye.

Şayet sizde gülümserseniz, çırılçıplak ve baştan aşağıya ıslak tutacağım ellerinizi, 'çalın'diyeceğim, 'çalın şu üç numaralı konçertoyu'.

Bir uçurumdan uçarak basacaksınız tuşlara.Ter içinde ve çıldırmanın kenarında dolaşarak, sevişir gibi hayatı yakıp bir hayatı doğuracaksınız.

Bütün mukaveleleriniz parça parça olup kuş tüyleri gibi savrulacak havaya.

Hayatla yaptığınız bütün anlaşmaları yırttığınızda ve 'başka birşey çalmayı'reddettiğiniz de, işte o zaman anlayacaksınız belki de hayatın ne olduğunu.

Ve piyanistin, bir canavarı yutup çıldıran o çocuğun, niye o 'üç numaralı konçertoyu'çaldığını.

Endgame öncesi dönem, Marvel Sinematik Evreni‘nin kuşkusuz en iyi dönemiydi. 22 filmde ilmek ilmek işlenen olay örgüsü, ayrıntılı şekilde tüm motivasyonları ve dönüşümleri anlatılan karakterleri ve zincirin halkası gibi birbirini tamamlayan güçlü filmleriyle tarihin en büyük sinema olaylarından biriydi. Toplamda 32 milyar dolar hasılat yapan filmlerin her biri izleyiciler tarafından çok sevildi. Endgame ile biten dönem, üç faza ayrılıyor. Üçüncü fazda yer alan Avengers: Infinity War filmiyse çoğu otorite ve izleyiciler tarafından ilk dönem ve üç fazın en iyi filmi olarak kabul ediliyor. 8,4/10’luk IMDb puanı da bunu ispatlıyor.

Infinity War öncesi hikâye iyice dağılmış durumdaydı. Avengers ekibi Civil War filmiyle birbirine düşman kesilmiş, Thor ve Hulk uzayda kaybolmuş, Spider-man ve Black Panther olayları dallandırmış ve üstüne dönemin ‘Final Boss’u diyebileceğimiz Thanos da artık evrene doğrudan dâhil olmuştu. Bu kadar dağınık olayların ve karakterlerin nasıl toplanacağı merak konusuydu. Ancak Captain America: Winter Soldier ve Captain America: Civil War filmleriyle çok başarılı işler çıkaran Russo Kardeşler, Infinity War’da evreni çok basit ama ustaca bir hamle ile topladı ve her biri başrol olan onca karakteri hiçbiri eğreti durmayacak şekilde bir araya getirdi. Olayın merkezine ise kötü adam Thanos’u koydu. Onu evrende bir yolculuğa çıkardı ve her gittiği yerde farklı bir Marvel kahramanı ile kapıştırdı. Finali ise Vakanda’da yaptı. Bu basit ama dâhiyane matematik, filmin onca dağınık olay ve karaktere rağmen derli toplu bir kurguyla gösterime çıkmasını sağladı.

thanos-marvel-2.jpg

Filmin merkezinde kötü adam Thanos’un olması başka ve belki de beklenmedik bir durumu da kendiliğinden yarattı. Filmde en çok empati kurulan karakter Thanos oldu. Thanos’un motivasyonu, felsefesi ve amacı insanlar tarafından tartışıldı ve hatta bazılarınca benimsendi. Peki neydi Thanos’un amacı? “Kaynaklar sınırlı, nüfus sürekli artıyor. Bu yüzden evrendeki canlıların yarısını yok edersem kalanlar bolluk içinde yaşar.” Bunun için de evrendeki tüm gücü içeren sonsuzluk taşlarını topluyordu. Tabii bu bakış açısı hemen tartışmaya açıldı. Hatta iktisat profesörleri bile bu konuda demeçler verdi. İlginç bir şekilde Marvel’in kendi sosyal medyasında yaptığı ankette bile Thanos’u haklı bulanların oranı daha yüksekti.

Peki, Thanos’un planı ne kadar doğruydu? Haydi gelin parmaklarımızı şıklatıp Thanos’un planını mercek altına alalım.

Thanos’un düşüncesi aslında Malthusçu bir argüman. 18. yüzyılda iktisatçı ve filozof Thomas Malthus da şöyle diyordu: “Nüfus geometrik artar, kaynaklar aritmetik. Sonuç: kıtlık, savaş, açlık ve kitlesel ölümlerdir.” Ne var ki Malthus’un bu hipotezi 20. yüzyılda yanlışlandı. Çünkü nüfusun artması, yalnızca tüketimin değil, üretimin de artması demek. Örneğin bugün ABD’nin yıllık toplam üretimi, Sanayi Devrimi öncesi dönemdeki tüm devletlerin toplam üretiminden fazla. Dünya tarihinde en çok gıda, giyim ve barınma gibi temel ihtiyaçlara yönelik üretim yapılan dönem bu dönem. Üstelik, yine Sanayi Devrimi öncesi dünyada lüks olarak görülen gömlek, ceket; peynir ve ekmek gibi en basit ürünler bile bugün hemen herkese ulaşabiliyor.

thanos-marvel-3.jpg

Diyelim ki Thanos parmaklarını şıklattı ve nüfusun yarısını sildi. Doğum oranı kaldığı yerden devam eder. Yani bir süre sonra nüfus yeniden eski seviyeye ulaşır. Bu durumda ya Thanos her 50 ila 100 yılda bir parmak şıklatmalı ya da nüfus artışının ve bilinçli tüketim eksikliğinin refah, eğitim düzeyi, doğum kontrolü gibi temel nedenlerini çözmelidir. Çünkü birdenbire %50’lik bir nüfus kaybı, tüm üretim zincirini çökertir. Tarımda çiftçilerin yarısı yok olursa gıda üretimi azalır. Pilotlar, makinistler, şoförler yok olursa ulaşım ve nakliye ortadan kalkar. Sağlıkta doktorlar ve hemşireler yarıya iner. Enerji, su, iletişim sistemleri aksar veya çöker. Yani Thanos’un planı aslında refahı arttıramaz, sadece kaos yaratır.

Dünyada şu anda 8 milyar insan yaşıyor. Diyelim ki Thanos insanlığı bolluk bereket içinde yaşatmak düşüncesiyle parmaklarını şıklattı ve insan nüfusu 4 milyara düştü. Peki, insan nüfusu hangi yılda 4 milyardı? 1975’te. Evet, yalnızca 50 yıl öncesinin nüfus oranına döndük. 50 yıl önce dünya bolluk bereket içinde miydi? Afrika’da kronikleşmiş bir açlık ve susuzluk, bunların yanı sıra da iç savaşlar vardı. Uzak Asya ülkelerine kaos ve kıtlık hâkimdi. Soğuk Savaş en hareketli günlerindeydi. Vietnam Savaşı yeni bitmiş, ülkemiz ise soykırıma uğrayan soydaşlarımızı kurtarmak amacıyla Kıbrıs Barış Harekatını yeni yapmıştı. Sağ – Sol olayları yüzünden her gün insanlarımız çatışıyor, ölümler meydana geliyordu. Dünyadaki gelir adaletsizliği, ırkçılık ve toplumsal gerilim ise günümüzdekinden çok daha beterdi…

thanos-marvel-4.jpg

Demek ki sorun kaç kişinin yaşadığından ziyade nasıl yaşadığı. 8 milyar insan adil, sürdürülebilir şekilde beslenebilir. Ancak şu an dünya gıdasının %30’u çöpe gidiyor. Kaynaklar adil dağılmıyor. 8 milyarın %10’u, servetin %90’ını elinde tutuyor. Thanos ise sistemin bu adaletsizliğine değil, nüfusun varlığına savaş açıyor. Dünyadaki adaletsizliğin bedelini bunda suçu olmayanlara ödetmeye çalışıyor. Ayrıca, kitlesel yok oluşlardan sonra insanlığın üreme hızının arttığı da tarihsel ve istatistiksel bir gerçek. Büyük veba salgını döneminde dünya nüfusu 475 milyon dolayındaydı. Yüz yılda dünya nüfusu 350 milyona kadar geriledi. Peki yeniden 475 milyona çıkması ne kadar sürdü dersiniz? 100 yıldan daha az. Nüfusun -hem de o günün kötü yaşam koşullarında- 150 milyon artması için normalde yüzlerce yıl gerekiyordu. İnsanlık, büyük vebadan yüz yıl sonra eski nüfusuna hızla ulaştı.

Buradan yola çıkarak, bir anda 4 milyara inecek nüfusun yeniden 8 milyar olması bu kez 50 yıl bile sürmeyebilir. Eğer 4 milyar insanla daha iyi bir dünya mümkün olsaydı, 1975’te cenneti yaşardık. Evet, Thanos’un kaygıları gerçek. Bilinçsiz ve aşırı nüfus artışı ciddi bir sorun. Kıt kaynakların adaletsiz ve bilinçsiz kullanımı ve ekosistemin çöküşü de öyle. Ne var ki Thanos’un buna bulduğu çözüm bilimsel, etik ve sürdürülebilir değil…

Sevme kapasitesi sadece bencillikleriyle sınırlı olanlar, kendilerini sevebilen insanların onlara yüreklerinde ayırdıkları yer kadar büyüyebilirler.

Kimileri "seviyorum" der terkeder, kimileri sever ama "şartlar gereği" istemeden terkeder; kimileri hiç sevmeden terkeder, kimileri mekan değiştirmeden terkeder, kimileri de Tanri nın ilahi bir kararıyla terkeder. Sonuçta, terkedilenler yürekten sevenlerdir, bu terkedilişin acısını hissedenlerdir. Onun için yalnızlık çekerler. Bununla beraber, aynı çatı altında yaşayıp, çocukları bile olduğu halde birbirini sevmeyen, sevmesini bilemeyen ya da tek taraflı seven insanların dramıyla doludur terkedilmiş hayatlar. Onlar kendilerini sevenleri mekan olarak terketmeksizin gönülden terkederek onlara manevi bir sürgün hayatı yaşatırlar.

Doğruyu söylemek gerekirse, mekan ya da gönül değiştirerek terkedenleri önemli, anlamlı, sevgili, unutulmaz yapan, "onsuz olmaz" yapan hep kendi yüreğimizdir. Bizim gönlümüzde, bu insanlar bizim arzumuz ve sevgimizin gücüyle "büyük" olurlar. Peki, bu insanlar gerçekten bu sevgiye ve ilgiye layık mıdırlar? Onları bizim hayatımızda büyüten, onların üstün insanlık ve kişilik özellikleri midir, yoksa bizim sevgiye, sevgiliye olan özlemimiz ve yalnızlıktan korkumuz, ya da sevdiğimize inandığımız insana bahsettiğimiz ama kendi kendimize yarattığımız bir hava kabarcığının içindeki kelebek ömrü misali yaşanan bir düş dünyası mıdır? Bu insanlar bizim için gerçekten gönüldaş mıdırlar ya da hayatın karmaşasında yolda kazara çarpıştığımız, aynı asansörde beraber mahsur kaldığımız, ya da aynı otobüste beraber yolculuk ettiğimiz, aynı güzergahta binmiş ama bizimkinden farklı bir istasyonda inecek insanlar mıdır? Bizim yaşamdaki görevimizle onlarınki aynı mıdır? Acaba bu insanlar hayatımızdan çıkarken farkında olmadan ya da istemeyerek --- çünkü onlar kendilerini bizim devleştirdiğimizi unuturlar ya da fark etmezler... bize iyilik mi ederler? Önemli olan bu soruları sorabilecek kadar gerçekleri görebilmektir. Tanrı nın insanoğlunun yaşamına "kader" adını verdiğimiz alın yazısını çizerken "adaletsizlik" yaptığını düşünürüz çoğunlukla.. Ama aslında o, bizim hayatımızda, kapasitesi ve özel görevi nedeniyle sadece belli bir zamanda bulunması gereken ve kendisinin kaldıramayacağı bu görevi layıkıyla yapabilecek bir başkasına devretmesi gerektiği ve ötesini hak etmediği gerçeğini bize haykıran, o ilahi bir adalet degil de nedir?

Sevenler ve sevmesini bilenler, sevilmeseler dahi büyümeğe devam ederler. Sevme kapasitesi sadece menfaatleri ve bencillikleriyle sınırlı olanlar, kendilerini sevebilen insanların onlara yüreklerinde ayırdıkları yer kadar büyüyebilirler. Seven insan, sevdikçe İNSANLIK katında yüceleşir, verdikçe büyür, Tanrı katında melekleşir. İşte böyle bir hayat tecrübesi sayesinde DOSTLUK kavramının yüceliğinin ve içindeki sevginin anlamının fark edilmesi fırsatı doğar. İşte o an, insanın iç dünyasındaki Rönesans uyanışıdır. Devrimlerim en anlamlısı, özgürlüğe açılan bayrakların en güzelidir. Dostluk sıradan bir kavram gibi görünmekle beraber, evrenin düzeninde ve yaşamımızda varoluş kadar bir öneme sahiptir. Karşımızdaki insanı olduğu gibi sevebilmemiz için, önce onunla ve inandığı değerlerle dost olmamız gerekiyor. Evrende de bütün cisimler arasında bir kütlesel çekim gücü vardır. Aşkta, karşımızdaki insanı olduğu gibi sevmeyiz aslında, olduğu şekilde göremeyiz çünkü bizim gözümüzde olması gerektiği şekilde görürüz her şeyi; ona olduğu gibi değil, kendi hayal dünyamızda olması gerektiği gibi bakarız. Tıpkı çölde susuzluktan ölüme mahkumken bir vaha görmemiz gibi

Dostlar terk etmez. Ama, aşıklar terkeder. Çünkü aşk, bir sinema filmi gibidir. O filmde oynadığınız rol, film süresince vardır. Bir başka filmde farklı bir rolde olacağınız için, bir önceki rolünüzle ilginiz kalmaz. Dostluk üzerine bir aşk kurabilirsiniz. Ama aşk üzerine dostluk milyonda birdir. O tür bir aşkın temelinde az oranda bulunan başka duygularla karışmış olmakla beraber, dostluk duygusu baskın miktardadır mutlaka. Aşk, sevgi başta olmak üzere her türlü duygunun karışık bir şekilde bir araya geldiği bir manevi yoğunluk olarak çıkar karşınıza. Bu yüzden, aşkın barometresindeki ibrenin sevgiyle nefret, coşkuyla öfke, iyiyle kötü, ruhla beden arasında gidip gelmesine hiç şaşmamak gerekir. Size "Bu insana neden aşıksınız?" diye sorulsa, genellikle vereceğiniz cevaba kendinizden başka kimse anlam veremeyecektir. Hatta sizin bile çoğunlukla kendi cevabınıza anlam vermekte zorluk çekme olasılığınız çok yüksektir. Çünkü böylesine karmaşık yapılı bir duygunun sizce anlamı ya da derinliği değil, sadece varolması, bir morfin gibi sizi yalnızlık denen başka bir karmaşık duygunun zindanından mümkün olduğu kadar uzun bir süre için almasıdır önemli olan. Oysa ki, çok derin bir dostlukla bağlandığınız bir insana olan sevginizi anlatmak için fazla zorlanmazsınız. Davranış ve tavırlarınızla anlatırsınız sevginizi, ona verdiğiniz değeri Söylenecek çok şey vardır, ama sözlerin yerini bakışlar, davranışlar ve sadece sizin ikinizin konuşabildiği bir dil alır. Yıllar sonra bile, yine o kaldığınız yerden başlayabilirsiniz sohbetinize. Aşktaysa, insanlar birbiriyle bir daha o ayni dili konuşamazlar; ne kaldıkları yeri hatırlarlar ne de ne söyleyeceklerini. Çünkü aşk dinamik bir yapıdır, belli bir yoğunluk derecesinde ve etkileşim kıvamında olmak zorundadır. Duygunun olumlu ya da olumsuz olmasına bakmaksızın yoğunluk açısından üst düzeyde olması gerekir. Hangi insanoğlu nasıl bir insanüstü enerjiyle böyle bir duyguyu sürekli aynı düzeyde tutabilir ki?

Dostlukta, sevilmemek ya da kaybetmek korkusuyla karşınızdaki tarafından bir anda terkedilmeniz söz konusu değildir. Aksine, onu siz terk ettiğinizde, o da sizi zamanla terkedecektir; bazen de hic terketmeyecek ama hafızasının ve kalbinin derinliklerinde bir yere gömecektir. Onu kolayca bulamazsınız ama kolayca kaybedemezsiniz de. Aşka gelince, o, hizla girer hayatınıza ve ayrılması da o kadar anlıktır. Ama insan olarak hayatınız o hızla değişen duygu yoğunluk ibresine ayak uyduramadığı için sizi hazırlıksız yakalar ve hasta eder. İşte, o yüzden aşk virüsünün bulaştığı beden hastalığın ilerlemesiyle normal işleyişinin dışına çıkar. Beyinle kalp arasındaki kan dolaşımı ve sinir iletişim ağı farklı bir şekilde çalışmaya başlar, haberleşme ve ulaşım yavaşlar; hatta, işlemez hale gelir. Duygulu ve duyarlı bir insansanız çabuk etkilenir, çabuk yenik düşersiniz. Ancak güçlü bir irade ve sağlam bir kişilik sahibiyseniz, gerekli iyi beslenme ve bakımla kendinize gelir, bir daha da kolay kolay hastalanmayabilirsiniz. Çünkü artık bağışıklık kazanmış olursunuz. Dostluk, aslında aşk denen virüsün yatağa düşürdüğü insanı ayağa kaldıracak tek ve en güçlü serumdur. Ne tıp ilmi, ne de diğer ilimler, etkisi daha güçlü alternatif bir ilacı henüz bulabilmiş değildirler.

Dostlukta fiziki bir beraberlik ya da belli bir mekan olması gerekmez. Buna rağmen, çok yoğun bir birliktelik sözkonusudur... Gönül ve düşünce birliği dostları asktan öte bir duygu boyutunda yasatır birlikteliği. Ortak olan o kadar çok şey vardır ki... Belki aynı sokakta beraber yürümezsiniz, ama aynı ruh hali ve düşünceyle adımlarınızı beraber atarsınız. Yalnız olmadığınızı bilir, kendinizden emin olarak korkusuzca yürürsünüz o, yürümeğe çekindiğiniz yolları.

Dostluk, gecelerin en alaca olduğu karanlıklarda bile bazen bir Ay ışığı, bazen de bir Kutup Yıldız'ının parıltısı olarak çıkar karşınıza. Bilirsiniz ki gökyüzünün en acımasız olduğu, karanlığın hiç gitmek istemediği zamanlarda bile bir yolunu bulup çıkar gelir bulutlar arasından. Bilirsiniz ki, o muhakkak gelecektir ve size umut verecektir, yola devam etmeniz için. Oysa, aşk, bir Kuyruklu Yıldız gibidir. Gelip geçiverir gözünüzün önünden. Dilek tutmağa bile fırsatınız olmaz. Kırk yılda bir gelir. Ne zaman ne amaçla geldiği de belli olmaz. Onu Kutup Yıldız'ından ya da Ay'dan daha çok arzularsınız, çünkü hiç sizin olmamıştır. Aslında, Kuyruklu Yıldız sadece sizin hayal dünyanızda yaşayan bir cansız oluşum. Gökyüzünde hayatınızın atmosferinden geçerken aşırı ısınmayla ateş topu haline gelmiş bir Göktaşıyla Kuyruklu Yıldız arasında hiç bir fark yoktur temelde. Kuyruklu Yıldız, sevmediği için terkeder; Göktaşıysa başka çaresi kalmadığı ve zayıf karakterli olduğu için düşer hayatınıza. Küçük olanları, küçük bir yarayla atlatırsınız ama kütlece büyük olanların hasarı daha fazla olur. Dostluk, sabahları Güneş, geceleri de ya Ay ya da Kutup Yıldızı olarak dünyanızı aydınlatır Sizi karanlıklardan ve kışın acımasız soğuğundan koruyan hep odur Farkına bile varmazsınız onsuz yaşamın ne kadar zor ve cehennem azabı olduğunu.

Öyleyse, milyon yılda bir gelip şöyle bir yanınızdan geçecek diye beklediğiniz Kuyruklu Yıldız'a ümit bağlamak ve yaşamınızı karanlığa gömmek yerine, gecelerinizin güneşi yanı başınızdaki Ay'ı, en karanlık ormanda bile size doğru yolu gösteren, bilge Kutup Yıldızını ve varlığıyla sizin ve çevrenizdeki bütün güzelliklerin yaşam kaynağı olan ve etrafında sizin gibi nicelerinin deli divane olduğu Güneş'e neden gönül vermediğinizi merak ediyorum. Elinize, teleskopla gökyüzüne bakma fırsatı geçtiğinde, zamanınızı ve emeğinizi Halley Kuyruklu Yıldızını beklemeğe ya da kovalamağa harcamak yerine, yaşamınızda bu kadar önemli yeri olan Güneş'e, Ay'a ve Kutup Yıldız'ına ayırsanız, hem kendi yaşamınıza, hem de size yüreklerini açanlara haksızlık etmemiş olacaksınız. Tanrı'nın bir mucizevi lütfu olan dostluk, bir insanın kendisine ve insanlığa sunabileceği en anlamlı ve eşsiz bir armağandır. Sizi gönülden seven ve değer veren bir insan, böyle bir armağandan başka ne isteyebilir ki? Öyleyse, yeni bir yıla başlarken sevdiklerinize vereceğiniz en güzel armağanın parayla satılmadığını anlamışsınızdır ve zengin olmanıza de gerek yoktur... Yeterki kalbinizin sesini dinleyin

Ah! Ne güzel kurşun askerler diye mırıldandı küçük çocuk. Doğum yıldönümünde kendisine verilen armağanları gözden geçiriyordu. En çok, kurşun askerleri beğenmişti. Onları, kutularından çıkararak, masanın üzerine bir bir sıraladı. Düzgün tüfekleri ve kırmızı şapkaları ile hepsi de çok güzel duruyordu.

Fakat o da ne? Kurşun askerler arasında bir tanesi, arkadaşlarına benzemiyordu. Çocuk, bu askeri eline aldı ve öbür kurşun askerlerin sırasından ayırdı. Çünkü, bu kurşun askerin tek bacağı vardı. Öbür bacağı, her halde, usta tarafından yapılırken unutulmuştu. Çocuğun, başka oyuncakları da vardı. Kartondan yapılmış bir saray, ağaçlarla dolu bahçesi ve içinde kuğuların yüzdüğü gölü ile güzel bir görünüm yaratıyordu. Gölün yanında da dans eden bir kız duruyordu. Dans eden kız, ayaklarından birini havaya kaldırmıştı.

Tek ayaklı asker, bulunduğu yerden, dans eden kızı gördü:

-İşte benim gibi tek ayaklı biri daha, diye düşündü. Ne güzel! Benim sevgilim olabilir.

Tek ayaklı asker, bu güzel kızı daha iyi görebilmek için, bir şeker kutusunun arkasına gizlendi. Hayranlıkla kızı seyrederken, şeker kutusunun kapağı birden açıldı. İçinden kara bir oyuncak çıktı. Bu oyuncak şeytana benziyordu. Gözlerini kırpmadan, dans eden kıza bakıyordu.

Ertesi gün çocuk, erkenden kalktı. Oyuncaklarıyla oynamaya devam etti. Tek ayaklı askerle oynarken, onu pencereden bahçeye düşürdü. Koşa koşa bahçeye çıktı. Tek ayaklı askeri her yerde aradı. Fakat bir türlü bulamadı. Ağlayarak içeriye girdi.

Tek ayaklı askeri, o sırada sokaktan geçen iki çocuk görmüştü. Bunlar, tek ayaklı askeri alarak oradan uzaklaşmışlardı. Bir süre onunla oynadılar. Sonra, kâğıttan bir kayık yaparak, tek ayaklı askeri, kayığın içine yerleştirdiler. Kayığı nehire bıraktılar.

Tek ayaklı asker, kâğıttan kayığın içinde, nehrin akıntısına kapılarak, gözden kayboldu. Bir süre sonra da tek ayaklı askeri, kâğıttan kayıkla birlikte, kocaman bir balık yutuverdi. Zavallı tek ayaklı asker, balığın midesinde, başına gelen bu felaketin geçmesini sabırla bekledi.

Günün birinde, balığın çırpındığını duydu. Balığı bir avcı yakalamış ve bir kadına satmıştı. Kadın, balığı alıp mutfağa götürdü. Balığın karnını açınca, tek ayaklı asker, gün ışığına kavuşmuştu. Balığın karnından çıkan tek ayaklı askeri gören kadın:

-Aaaa! Tek ayaklı bir kurşun asker, diye mırıldandı.

Raslantıya bakın ki, bu kadın, tek ayaklı askerin sahibi olan çocuğun annesiydi. Tek ayaklı askeri, çocuğunun odasına götürdü. Masanın üzerine koydu.

Tek ayaklı asker, bulunduğu yeri tanıdı. Etrafına bakındı. Dans eden güzel kızın hala yerinde durduğunu görerek sevindi. Geç kız da onu görmüştü ve sevindiğini belli etmişti.

Bu sırada odaya çocuk girdi. Tek ayaklı askeri masanın üzerinde gördü. Hemen alarak, ocakta yanmakta olan ateşe attı.

Zavallı kursun asker, ateşte tamamen eriyinceye kadar, gözlerini güzel kızdan ayırmadı. Fakat tam bu sırada, beklenmedik bir şey oldu. Kapı ve pencerenin açık olmasından, odada hava akımı oldu. Bu hava akımına kapılan genç kız, ocakta yanmakta olan tek ayaklı askerin yanına kadar uçtu. Her ikisi de birlikte yandılar kül oldular.

Ertesi sabah, evin hanımı, ocağın küllerini temizlerken, tamamen sönmüş küllerin arasında, yanmaya devam eden ve güneş gibi parıldayan kurşundan bir kalp buldu..

 

 

Susmayı öğreniyor bu yürek

Yine bir gece ve yine baş başayım kendimle, işte yine seni bulup

kaybettiğim yerdeyim.

İnsanın bir şeylere karar vermesi ne kadar zor; ya seni içime gömmeli ya da artık içimden söküp atmalıyım. Ama her ne olursa olsun susmalıyım. Hangisi daha zor, hangisi daha acı? Gerçekten gitmeli miydin, yoksa yanımda kalıp savaşmalı mıydın?...

Bir yol arıyorum kendime, bulduğum tüm yollarsa sana çıkıyor

Kapanmalı artık gözlerim. Sonsuz bir karanlıkta tek başıma yürümeye devam etmeliyim uçsuz bucaksız yollarda...

Yürümeliyim ardıma bile bakmadan, yürümeliyim parçalayarak uğrunda ölebileceğim değerleri ve sevgileri, yok ederek yaşadığım tüm zamanları...

Nasılda acımasız zaman. Nasıl da yüceltmiştim seni gözümde. Tutup kendi

ellerimle koymuştum en yükseğe, sonra keyifle izlemiştim yüceliğini. Ama

yine ben bitirmeliyim. Tutup kollarından indirmeliyim olduğun yerden. Ya da seni ölene kadar yaşatmalıyım taş kalpli dediğin yüreğimde.....

Ne kadar zor bir karar Hiç bu kadar zorlanmamıştı zonkluyan beynim..

Bir yanım: "Bir daha kimse, hiç kimse onun kadar çok sevilmeyecek", derken, bir yanım sakin, sessiz...

Zaman geçiyor, yüreğim acıyor. Kapanmıyor yaralarım..

Tükenirken ben, aklımda bir tek sen varsın...

Görüyor musun, yine konuşuyorum ama sessizce....

Susmayı öğreniyor yüreğim..

Ama ben kararımı verdim...

Seninle olduğum zamanları düşünmek bile bana mutlulukların en büyüğünü yaşatıyor..

Seni ne çok seviyormuşum... Söküp atamıyorum düşünlerimden...

SUSKUN

Her şey gibi insanlarında sonu gelir bir bakmışsın varsın bir bakmışsın yoksun ama bezende yaşarken bile ölürsün.

Kendi duygularınla kendini öldürürsün. Bilerek lades dersin mutsuzluklara. Boş bir yaşamı yaşamak kadar zor bir iş yoktur herhalde. Ama yapacak bir şey yok ki ne yapacaksın doluya koysan olmaz boşa koysan olmaz. Çok mutsuzdur sun bunu kimseye söylemezsin yalnızca kendinle paylaşırsın patlayacak duruma gelirsin ama yapacak bir şey yoktur. İmkânsızlıklar imkânsızdır.

Yolda yürürsün ayakların yere basmaz hayaller aleminde yaşarsın dünyayı görmezsin kendi kendinle paylaşırsın kendince yorumlar yaparsın insanlar hakkında yorumlar yaparsın kimse farkında olmadan gülersin içinden kahkahalarla bezende ağlarsın hıçkırarak kimse anlamaz yaşadıklarını her zamanki gibi sadece sen bilirsin ..

Artık bütün umutların bitmiştir ve kendini alıştırmış tırsın yaşayacaklarını çünkü her yıl aynı şeyleri yaşıyorsun zaten değişiklik neden olsun ki açıkçası çokta ilgilendirmiyor artık.. Sadece şu acıma duygusu geçsin başka bir şey istemiyorum.

Bazen mutluluklara düşman acılara dost oluyorum elimde olmadan sebebini bilmeden kendimi tanımıyorum beynimde benim bile anlayamadığım düşünceler geçiyor ve bu benmiyim diye hayretlere düşüyorum. şu hayattan tek bir şey öğrendim insan çocukken çok hayalci oluyor ve kendine güveni oluyor ama aradan yıllar geçtikçe bu düşünceler değişiyor bunların sadece bir hayal olduğunu anlıyorsun ve gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalıyorsun ve bunu her zaman başarmak mümkün değil bakıyorsun yapacak hiç bir şey yok artık görmüyorsun , duymuyorsun ve konuşmuyorsun artık kendini bilinmezliklerin kollarına bırakıyorsun zaman ilerliyor birde bakmışsın yıllar senden yaşama umudunu hayallerini ve gülümsemelerini almış eskiden hiç susmayan sen şimdi konuşmaz olmuşsun ...suskun......

12.03.2006

Söylenmemiş Bir Aşkın Hikayesi

Daha henüz 18 yaşındaydı, ama hayatının sonundaydı. Tedavisi mümkün olmayan ölümcül bir kansere yakalanmıştı. Kahır içinde eve kapamıştı kendini. Sokağa çıkmıyordu. Annesi, birde kendisi.. O kadardı bütün hayatı. Bir gün fena halde sıkıldı, dayanamadı, attı kendini sokağa…

Bir yığın vitrinin önünden geçti. Tam bir CD satan dükkânı da geride bırakmıştı ki, bir an durdu. Geri döndü, kapıdan içeri, gözüne hayal meyal takılan genç kıza bir daha baktı. Kendi yaşlarında harika bir genç kızdı tezgahtar...

Hani ilk bakışta aşk derler ya, öyle takılıp kalmıştı işte... İçeri girdi.. Kız gülümseyerek koştu ona.. “Size nasıl yardım edebilirim” diye... Nasıl bir gülümsemeydi o... Hemen oracıkta sarılıp öpmek istedi kızı. Kekeledi, geveledi, sonra “Evet” diyebildi. Rastgele bir plağı işaret ederek... “Evet.. şu CD’yi bana sarar mısınız?..” Kız CD’yi aldı, içeri gitti. Az sonra elinde paket edilmiş olarak geri geldi. Aldı paketi çıktı dükkandan, evine döndü, açmadan dolabına attı.

Ertesi sabah gene gitti aynı dükkana. Gene bir CD gösterdi kıza, sardırdı, aldı eve getirdi, attı paketi dolaba, gene açmadan... Günler hep alınıp sardırılan CD’lerle geçti..

Kıza açılmaya bir türlü cesaret edemiyordu. Annesine açıldı sonunda.. Annesi “Git konuş oğlum, ne var bunda” dedi.. Ertesi sabah bütün cesaretini topladı. Erkenden dükkana gitti. Bir CD seçti. Kız gülerek aldı plağı, arkaya gitti, paketlemeye. Kız içerdeyken bir kağıda “Sizinle arkadaş olabilir miyiz” diye yazdı, altına telefon numarasını ekledi, notu kasanın yanına koydu gizlice.. Sonra paketini alıp kaçtı gene dükkandan...

İki gün sonra evin telefonu çaldı... Anne açtı telefonu... CD dükkanındaki tezgahtar kızdı arayan... Delikanlıyı istedi... Notunu yeni bulmuştu da... Anne ağlıyordu.. “Duymadınız mı?” dedi.. “Dün kaybettik oğlumu..”

Cenazeden birkaç gün sonra, anne oğlunun odasına girebildi sonunda… Ortalığa çeki düzen vermeliydi. Dolabı açtı, oraya atılmış bir yığın açılmamış paket gördü… Paketleri aldı, oğlunun yatağına oturdu ve bir tanesini açtı.. İçinde bir CD vardı, bir de minik not.. “Merhaba, Sizi öyle tatlı buldum ki.. Daha yakından tanımak istiyorum.. Bir akşam birlikte çıkalım mı?.. Sevgiler.. Jacelyn!.” Anne bir paketi daha açtı.. Onda da bir CD ve bir not vardı.. “Siz gerçekten çok tatlı birisiniz, hadi beni bu gece davet edin, artık.. Sevgiler.. Jacelyn!..

SON ŞARKI

Hiç inanmamıştım aşkım, hem de hiçbir zaman inanmamıştım. Beni kendime düşman edip kalbimin bir yarsını söküp alıp gideceğine... Benden başka herkes biliyordu oysa, senin günün birinde beni yarı yolda bırakıp gideceğini.

Şu kahrolası dünyada bir ben vardım zaten sana inanan, güvenen, seven ve her zaman her şartta destek olan. Ama sen sana inanmayanları haklı çıkardın ve beni terk ettin.

Seninle birlikte kurduğum dünyayı yerle bir edip gitmene ne sebep oldu bilmiyorum. Ben yalnızca sana aşık değildim sen benim en iyi dostumdun. Neler yapacaksam danışırdık birbirimize, hayatımızı paylaşırdık. Ağlamaktan korkmazdım. Biliyordum ki ağladığımda sen yanımda olup göz yaşlarımı silerdin. Artık ağlamıyorum bile. Seninle ilgili her hatıra acıtıyor yüreğimi. Gecen gün markette senin o çok sevdiğin acı biberlerden alacaktım . birden aklıma geldin ve ben boğulacağımı sandım. Tıkandım. Nefes alamadım. Ağlayamadım. Patates böreği yemiyorum. Ebru Gündeş'i dinlemiyorum. Bütün resimlerimizi kaldırdım. Kimsenin senin hakkında konuşmasına izin vermiyorum. Ve günde bir paket sigara içiyorum. Hayatta en nefret ettiğin şeyi yapıyorum yani. Artık uzun yıllar yaşamanın pek anlamı yok öyle değil mi?Ne için yaşayacağım ki!

Seninle birlikte hayallerimi de kaybettim ben. Tek katlı bahçeli ve bahçesinde köpekleri olan bir evim olmayacak artık. Domates, biber, sebze yetiştirmeyi de öğrenemeyeceğim. salonumuzun tavanını balıkçı ağıyla süsleyemeyeceğiz. Sana sürpriz yapacaktım, yatak odamızın duvarlarını sana yazdığım aşk mektuplarıyla ve en güzel fotoğraflarımızla süsleyecektim. Bütün hayallerime evime çocuklarımıza, mutlu geleceğimize emin olduğum geleceğimize veda etmek kolay mı olacak sanıyorsun. Seni aramıyorum diye, bu kez peşinden gelmedim diye unuttuğumu zannetme. Her zamankinden daha çok seviyorum seni. Şu an şu saniye uğrunda ölebilecek kadar çok seviyorum. Öfkem de aşkımda dinmek bilmiyor.

Senden sonra ben nasıl yaşarım bilmiyorum, ama senin hep mutlu olmanı isterim. Birlikte geçirdiğimiz yıllar içinde seninle yaşadığım her an özeldi, her anı doyasıya yaşadım. Beni çok mutlu ettin. Zaman içinde kızgınlığım geçince seni hep o güzel günlerimizdeki hatıralarla anacağım. Yıllar sonra ben eğer aklına gelirsem bil ki pencerenin önünde en sevdiğin şarkıyı mırıldanıyorumdur yıldızlara Dün akşam yine benim yollarıma bakmışsın

Bir zamanlar yoksul ve dul bir kadın varmış. Oğlu çok tembel bir delikanlı olduğu için paraları yok denecek kadar azmış. Bir gün o kadar zor bir duruma düşmüşler ki, kadıncağız ellerinde kalan tek mal varlığını, Süt Beyazı isimli ineklerini satmaya karar vermiş. Oğluna ineği pazara götürüp satabileceğini ve en iyi fiyata satmasını söylemiş.

Delikanlı pazara giderken yolda tuhaf bir yaşlı adama rastlamış. Yaşlı adam ineğe bir göz atmış ve delikanlıya, “Bak çocuğum, bana bu ineği verirsen karşılığında sana çok değerli şeyler veririm,” demiş. Sonra cebinden beş fasulye tanesi çıkarmış.

“Fasulye tanesi mi?” demiş delikanlı tereddütle.”

“Ama bunlar sihirli,” demiş yaşlı adam.

Adam öyle deyince bu iş delikanlının aklına yatmış ve fasulyeler karşılığında Süt Beyazını yaşlı adama vererek yaptığı değiş tokuştan memnun, eve dönmüş.

“Anne! Bak elimde ne var!” diye seslenip olanları anlatmış delikanlı eve dönünce. Ama annesi ona çok kızmış. Fasulye tanelerini dışarı, eline geçirdiği tavayı da delikanlıya fırlatmış. Sonra da ceza olsun diye onu odasına yollamış ve ona yemek vermemiş.

Sabah olunca delikanlı gözlerine inanamamış. Yatak odasının penceresinden, dışarıda bir bitkinin hızla büyüdüğünü görmüş. Bu ne bir ağaç, ne de dev bir ayçiçeğiymiş; göğe doğru büyümüş sihirli bir sırık fasulyesiymiş. Delikanlı hemen pencereden sarkıp sihirli fasulyeye tutunmuş ve tırmanmaya başlamış.

Yarım saat sonra kendini, her şeyin normalden daha büyük olduğu garip bir ülkede bulmuş. Tarlaların ötesinde çok büyük bir ev varmış. Delikanlı evin yanına gidip kapıyı çalmış. Kapıyı bir kadın açmış.

“Yiyecek bir şeyiniz var mı?” diye sormuş delikanlı.

“Var,” demiş kadın. “Ama dev kocam gelince ortadan kaybolman gerek. Çünkü çocuklara hiç dayanamaz, onları hemen yer.”

Delikanlı tam bir şeyler yemek üzere sofraya otururken dışarıdan birinin gür bir sesle şunları söylediğini duymuş:

“Fee-fi-fo-fum, İşte bir çocuk kokusu duydum. Ölü de olsa, diri de olsa güzeldir onları yemek. Kemiklerini öğütür, yaparım kendime ekmek.”

“Fırına saklan. Hemen!” demiş kadın delikanlıya. Sonra da kocasına, “Ne çocuğu hayatım, dün kediye verdiğim et parçalarının kokusunu aldın herhalde,” diye seslenmiş.

Yemekten sonra dev kese kese altınlarını saymaya başlamış. Kısa bir süre sonra altın saymaktan yorulup uykuya dalmış. Delikanlı saklandığı yerden çıkıp bir kese altın almış. Keseyi sihirli fasulyesinden aşağıya atmış, ardından fasulyenin sırığına tutuna tutuna aşağıya inmiş. Annesi artık şanslarının döndüğüne bir türlü inanamamış.

Ama birkaç ay sonra ellerindeki tüm altınlar bitmiş. Delikanlı tekrar sihirli fasulyesine tırmanarak devin yaşadığı ülkeye gitmiş. Devin karısı bu kez ona kuşkucu bir şekilde davranıyormuş.

“Geçen gelişinde bir kese altınımız kayboldu,” diye iğnelemiş onu. Ama yine de delikanlıyı içeri almış.

Çok geçmeden dev çıkagelmiş. “Fee-fi-fo-fum,” diye aynı şarkıyı söylüyormuş. Bunu duyan delikanlı hemen yine fırına saklanmış.

“Ne çocuğu, hayatım,” demiş devin karısı. “Dün yediğin piliç haşlamanın kokusunu duydun herhalde. Sen etli böreğini yemene bak!”

Yemeğini bitirdikten sonra dev, karısına, “Kadın, bana tavuğumu getir,” demiş. Karısı hemen tavuğu getirmiş. “Yumurtla!” diye emretmiş dev ve delikanlının hayret dolu bakışları altında tavuk altın bir yumurta yumurtlamış. Tabii delikanlı tavuğu da alıp evine götürmüş.

Delikanlı ile annesi böylece zengin olmuşlar. Ama bir yıl sonra çocuk şansını bir kez daha denemeye karar vermiş ve tekrar sihirli fasulyesine tırmanmış. Bu sefer eve, devin karısına görünmeden girip, bir bakır tencerenin içine saklanmış.

Dev girmiş içeri. “Fee-fi-fo-fum,” diye başlamış yine tekerlemesine.

“Eğer bu yine o lanet olası çocuksa, fırına bak hayatım, kesin oradadır,” demiş karısı.

Delikanlı orada değilmiş tabii ki.

“Buralarda bir yerde, eminim,” diye gürlemiş dev, ama karısıyla birlikte evin altını üstüne getirmelerine rağmen onu bulamamışlar.

Bu sefer dev yemekten sonra altın bir harp çıkarmış ortaya. “Söyle!” diye emretmiş ve harp ninniler söyleyip onu uyutmuş. O an delikanlı bu harpı her şeyden çok istediğini anlamış. Horlamakta olan devin dizine tırmanmış, masaya atlamış ve harpı kapmış.

“İmdat!” diye bağırmış harp. Delikanlı, sırtında harp, masadan aşağıya atlamış. Dev peşine takılmış. Delikanlı sihirli fasulyesini yarıladığında harp, “İmdat!” diye bağırmış yine. Dev delikanlının peşinden sırık fasulyesine atlamış.

Delikanlı aşağıya ulaşınca, “Anne! Çabuk bir balta getir,” diye bağırmış, ikisi birlikte sihirli fasulyeyi baltayla kesmeye başlamışlar. Bir süre sonra sihirli fasulyeyle birlikte dev de yere düşmüş ve anında ölmüş.

“Üf!” demiş çocuk. “Az kalsın gidiyorduk!”

O günden sora delikanlıyla annesi zenginler gibi yaşamışlar. Onlar söyledikçe tavuk altın yumurta yumurtluyormuş. İnsanlar altın harpı dinlemek için onlara para ödüyorlarmış. Delikanlının güzel bir prensesle evlendiği de söyleniyor. Kim bilir belki de gerçekten evlenmiştir.

 

Sevmek dediğimiz...

Sevmek, yalnızca sevgiden oluşmuyor.

Bir altın madeninin duvarından kopardığımız bir parçanın içinde altınla birlikte nasıl taş, çakıl, çamur buluyorsanız, sevmek dediğinizde de sevginin yanında sevgiye benzemeyen birçok duyguyu buluyorsunuz.

Sevmek, yalnızca sevgiden ibaret olsaydı, sevdiğimizin mutluluğunu ister, onun mutluluğundan mutlu olurduk ama biz sevdiğimizin mutlu olmasını değil, bizimle mutlu olmasını istiyoruz.

"Bizimle" sözcüğü altının yanındaki çakıl işte.

Sevdiğimiz kadın bir başkasıyla mutlu olduğunda bu bizi mutsuz ediyor, sevdiğimiz bir başkasıyla güldüğünde bu bizi ağlatıyor, sevdiğimiz bir başkasıyla seviştiğinde bu bizi yaralıyor.

Sevmek, sevdiğimiz bizimle mutlu olduğunda, bizi başkalarına tercih ettiğinde sevgiye benziyor ama sevdiğimiz bir başkasıyla mutlu olmayı tercih ettiğinde, bizi terk ettiğinde sevmek sevgisizliği hatta düşmanlığı andırıyor.

Sevmek, ancak bizimle şartı gerçekleştiğinde sevgiyse eğer, o zaman, sevmek karşımızdakine mi yoksa kendimize mi sevgi duymamızdan kaynaklanıyor? Hem seven hem sevilen biziz de, sevdiğimizi sandığımız kişi, kendimize duyduğumuz sevgiyi yansıtan bir ayna mı; sevdiğimizi kaybettiğimizde bizi ve sevgimizi yansıtan aynayı kaybettiğimiz için mi o kadar mutsuz oluyoruz?

Peki ama eğer sevmek böyle bir şeyse, niye herhangi birini değil de özel olarak seçtiğimiz birini seviyoruz, niye ancak bir kişi bizim aynamız olabiliyor?

Sevmek, yalnızca sevgiden ibaret değil, daha karmaşık, daha anlaşılmaz, daha tehlikeli bir şey.

Sevdiğimiz insan uğruna öldüğümüz öldürdüğümüz de oluyor.

Bir kadını sevdiğimizde benim olsun diyoruz.

Bir erkeği sevdiğimizde benim olsun diyoruz.

Sevmek, yalnızca sevgiyi değil sahiplenmeyi de getiriyor.

Bir de vatanı sevenler var.

Peki onlar ne diyor?

Vatan mutlu olsun mu diyorlar? Yoksa vatan benimle mutlu olsun mu diyorlar?

Vatanı sevdiği için darbe yapanlar, çete kuranlar, faili meçhul cinayetler işleyenler, siyasete hile karıştıranlar, hukuku çarpıtanlar, vatan mutlu olsun diye mi yapıyorlar bunları yoksa vatan onlarla mutlu olsun diye mi?

Vatan, onlarsız daha mutlu olursa, bu, onları sevindirecek mi yoksa üzecek mi?

Vatanı sevdikleri için hak etmedikleri iktidarlardan vazgeçmeyenler acaba vatanı mı seviyorlar yoksa kendilerini mi, vatan onların kendilerine duydukları sevginin bir aynası mı, o aynayı kaybetmekten mi korkuyorlar, biz olmazsak parçalanır dedikleri vatan mı yoksa kendi varlıklarını yansıtan ayna mı?

Sevmek, yalnızca sevgiden ibaret değil.

Sevdiğimiz mutlu olsun değil, sevdiğimiz bizimle mutlu olsun istiyoruz.

Sevdiğimiz başkasıyla mutlu olduğunda, sevmek, sevgiden çok düşmanlığa benziyor.

Kızıyor, kıskanıyor, öfkeleniyor hatta öldürüyoruz.

Sevdiğimiz vatan bizden başkasıyla mutlu olduğunda, bizim iktidarımızı istemediğinde ne yapıyoruz?

Kızıyor, kıskanıyor, öfkeleniyor hatta öldürüyor muyuz?

Sevmek, karmaşık, anlaşılmaz hatta tehlikeli bir şey.

Seven öldürebiliyor da...

Öldürülen bazen bir insan oluyor bazen de bir vatan...

Delikanlı yiyecek bir şeyler almak Burger King standına yaklaşınca, standın arkasındaki bir kız dikkatini çekti. Siyah saçlı,beyaz tenli genç kız, müşterilerine siparişlerini verirken daima güleryüzlü, sıcacık bir şekilde hizmet veriyordu. Nur yüzlüydü. Delikanlı bu kızdan çok etkilenmişti. Neredeyse ilk bakışta aşık olunabilecek bir kızdı. Yaşı olsa olsa 17-18 idi. Siparişleri yetiştirebilmek için bir o yana, bir bu yana koşuşturuyordu. Bu arada yüzündeki gülücükler hiç eksik olmuyordu.

Delikanlı standa iyice yaklaştı. Özellikle de genç kızın olduğu standa gelmişti. Genç kız ona siparişini sorduğunda, elindeki kağıdı ona doğru uzattı.Kağıda ne almak istediğini yazmıştı:

- "Bir Tavuk Burger menü, Sprite, bir ketçap ve bir acı sos istiyorum, lütfen." Genç kız delikanlıya biraz buruk ama yüzündeki gülümsemeyi hiç kaybetmeden"

- "Hemen efendim" dedi. Ardından da " 150.000TL fark ödeyerek büyük seçim ister misiniz?" diye sordu.

Delikanlı ise "Hayır" anlamında başını salladı. Kredi kartını uzatıp hesabını ödedi.

Siparişlerini alıp uzaklaşırken "Teşekkür ederim" misali bir gülücük attı kıza.

Tavuk Burgerini alıp masasına giderken, arkasına baktığında, genç kızın tatlı bir gülümsemeyle arkasından bakmakta olduğunu farketti. Belli ki kendisi sıradan bir müşteri olmamıştı. O gün yemeğini yerken,genç kızla bir iki defa göz göze geldi. Her ikisi de bundan gayet hoşnut olmalıydı ki, birbirlerine bakarlarken, yüzlerindeki gülümseme hiç eksik olmamıştı.

Delikanlı akşam eve döndüğünde aklı genç kızda kalmıştı. Göğsündeki plakadan kızın adının Selma olduğunu öğrenmişti. Aslında delikanlı konuşabiliyordu,ama neden böyle bir şey yaptığını da anlamamıştı. Yine de hiç renk vermemiş, bu oyun hoşuna gitmişti. Sanırım Selma'dan hoşlanmıştı.

Aradan iki gün geçmişti. Tekrar Bakırköy - Galleria'ya gitmiş ve yine elinde bir kağıtla doğruca Burger King'e gitmişti. Bu sefer kağıdın başına "Merhaba Selma" demeyi unutmamıştı. Selma'nın olduğu kasaya gitti ve gülümseyerek kağıdı ona uzattı.

Genç kız onu gördüğünde hayli sevinmiş bir halde kağıdı aldı;"Merhaba, hoş geldiniz" diyerek siparişini hazırlamaya koyuldu. İki gün önceki durumu arkadaşlarına anlatmış olacaktı ki, herkes onlara bakıyordu. Siparişi hazır olunca, tekrar kredi kartını uzattı ve hesabı ödedi. Selam vererek oradan ayrılıp, masalardan birine oturdu. Bu durumun gün geçtikçe hoşuna gitmeye başladığını farketti. Gerçi daha önce aynı yerden alışveriş yapmıştı ama Allah'tan kimse bunun farkına varmamıştı.

Bir yandan sevinirken,diğer yandan genç kıza karşı dürüst olmadığını üzülmüştü. Aslında kötü bir niyeti yoktu. "Bakalım nereye kadar sürecek" diyerek bunu devam ettirmeye karar verdi. Galleria evine yakın olduğu için sürekli oraya gidiyordu.

Bu durum iki hafta bu şekilde sürdü. Ama artık sipariş için kağıt uzatmasına gerek kalmamıştı. Selma'yı gördüğünde, doğrudan onun yanına gidiyordu. Selma da sanki onu beklermiş gibi, karşısında onu görünce birden gözleri parlıyor, hemen "Hoş geldin" diyordu. Delikanlının kağıdı uzatmasına fırsat vermeden ;

"Bir tavuk Burger menü, normal seçim, sprite, ketçap ve acı sos...; hemen hazırlıyorum." Bu durumdan her ikisi de çok memnun görünüyordu. Delikanlı kısa zamanda Burger King'de tanınan biri haline gelmişti.

O gün siparişini aldığında genç kıza bir kağıt uzattı ve oradan ayrıldı. Masalardan birine oturduğunda, Selma'nın küçük not kağıdını okuduğunu gördü:

"Özür dilerim Selma. Beni lütfen yanlış anlama. Eğer yemek paydosun varsa, biraz beraber oturabilir miyiz? Bu teklifimi kabul edersen çok mutlu olurum."

Selma notu okuduktan sonra Emre'ye bakarak "Evet" anlamında başını salladı. Eliyle de "Yarım saat sonra" diye işaret yaptı. Bunu gören Emre çok sevinmişti. Kısa bir süre sonra da Selma'nın kendisine doğru geldiğini görünce, eli ayağının birbirine dolandığını hissetti. Çok heyecanlanmıştı. Nasıl davranacağını bilemiyordu. Her ne kadar bu oyunu kendisi başlattıysa da, işin buralara varabileceğini tahmin etmemişti. "Acaba nasıl davransam" diye düşündü. Selma o kadar tatlı, o kadar sıcakkanlı biriydi ki, onu kesinlikle kırmak, üzmek istemiyordu. Yine de şimdilik hiçbir şey açıklamamaya karar verdi. Selma gelip de yanına oturduğunda, 'ağzımdan bir şey kaçırırım' diye çok korkuyordu. Umarım kendisini tanıyan biri çıkmazdı. Bu arada selma gelmeden cep telefonunu da kapatmış ve saklamıştı.

Fazla zamanı yoktu genç kızın. Şefinden ancak yarım saat için izin alabilmişti. Masanın üzerine kağıt kalem koymuştu Emre. Genç kız konuşarak biraz kendisinden bahsetti. 18 yaşına yeni girmişti. Üniversite sınavına hazırlanıyordu. Dersane parasını ödeyebilmek ve ailesine yük olmamak için de burada çalışıyordu. Fındıkzade'de oturuyordu. O da delikanlı gibi sigara içiyordu. Birer sigara yaktılar. Delikanlı kağıdı, kalemi alıp kendisiyle ilgili bir şeyler yazmaya başladı. 25 yaşındaydı, üniversiteden mezun olalı birkaç yıl olmuştu. Genç kızın üniversiteye hazırlandığını öğrenince, belki yardımcı olabilirim diye düşündü. Ancak daha sonra bunu açıklamaktan vazgeçti. Öyle ya, konuşamıyordu. Ona nasıl yardımcı olabilirdi ki! Bu yüzden üniversite mezunu olduğundan bahsetmedi. Yazdığına göre herhangi bir yerde çalışmıyordu.

Bu şekilde yaklaşık yarım saat konuştuktan sonra, Selma kalkması gerektiğini söyledi. İki gün sonra Pazar günü tekrar buluşmak üzere ayrıldılar.Aslında bir işi vardı ve o gece de işe gidecekti. Birkaç yıldır turistik bir otelde çalışıyordu.

Pazar günü buluştuklarında delikanlı durumu açıklamaya karar verdi. Günden güne ondan hoşlanmaya başlamıştı ve bu yüzden onun duygularıyla oynamak istemiyordu. Çünkü bu durum ileride daha kötü sonuçlar doğurabilirdi. Hem daha ne kadar saklayabilirdi ki! Ya da neden saklama gereği duysun. Artık arkadaş olmuş,çıkıyorlardı. Ayrıca kendisi henüz söyleyemeden, Selma bu durumu başkasından öğrense; işte o zaman çok kötü olurdu.

Kışın en soğuk günleri yaşanıyordu. Delikanlı arabasına binip, Selma'yla buluşacağı yere erkenden gitti. Bu soğukta onu bekletmek istemiyordu. Oraya vardıktan kısa bir süre sonra Selma da geldi. İlk defa biniyordu Emre'nin arabasına. Kağıt kalem her zamanki gibi hazır duruyordu. Sinemaya gitmeye karar vermişlerdi. Sinemada "Meet Joe Black" isminde, Brad Pitt'in oynadığı bir film gösterimdeydi. Filmi izlerken Emre genç kızın ellerinden tuttu. Selma da başını Emre'nin omuzuna koymuş,bu şekilde filmi izliyorlardı. Tam üç saat sürmüştü film. Sinemadan çıkarlarken hava biraz kararmıştı. Saat henüz dörttü ama günler o kadar kısaydı ki! Çok duygusal ve güzel bir filmdi. Her ikisi de filmi çok beğenmişlerdi. Filmin etkisiyle öyle mutlu görünüyorlardı ki, eve dönene kadar hiçbir şey konuşmadılar, yazmadılar.

Emre de bu güzel anı bozarım korkusuyla yine hiçbir şey açıklayamamıştı. Tam o sırada delikanlının cep telefonu mesaj sinyali verince, yüzü sapsarı olmuştu. Onu arabanın torpido gözünde unutmuştu. Neyse ki sadece mesaj gelmişti. "Ya telefon çalsaydı" diye düşündü. Selma Emre'nin telefonunu görünce, o da çantasından bir telefon çıkardı. Telefon ablasına aitti. Artık eve varmışlardı. Birbirlerine telefon numaralarını verdiler. Mesaj göndereceklerdi. Vedalaşıp ayrıldılar. Daha arabadayken ilk mesaj gelmişti: "Seni özledim." Dışarıdaki buz gibi havayı ısıtan sıcacık bir mesajdı bu.

Tarih 14 Şubat 1998; yani Sevgililer Günü. Emre ve Selma tanışalı iki buçuk ay olmuştu. Ve genç kız hala onun konuşabildiğini bilmiyordu. Bu şekilde tam iki buçuk ay geride kalmış, birbirlerine öyle bağlanmışlardı ki! Kah cep telefonuyla birbirlerine mesaj yolluyorlar, kah ellerinde kağıt kalem anlaşıyorlardı.

İki buçuk ay önce, belki de bir muziplik olarak başlayan oyun sayesinde, bugün birbirlerini çok seven ve her ne olursa olsun ayrılmamaya karar veren iki sevgili olmuşlardı. Ve delikanlı bu süre içerisinde, bu oyunu biraz da 'Selma'yı kaybederim ' korkusuyla açıklamaya korkmuş, bugünlere kadar gelmişlerdi.

O gün sevgililer günüydü. Her sevgili gibi onlar için de çok önem taşıyordu. Kış olmasına rağmen hava o gün çok güzeldi. Kendilerini hemen şehrin gürültüsünden uzak, kırlarda bir ağacın altına attılar. Güneş ara sıra bulutların arasından parlayarak ortaya çıkıyor, sanki onları ısıtmak istercesine çabalıyordu. Ancak onlar zaten birbirlerine sarılarak ısınıyorlardı. Her ikisi de Sevgililer Günü için hediye almışlardı. Selma üzerinde "Seni Seviyorum" yazılı, kalp şeklinde kırmızı bir yastık almıştı. Arabasına koymasını istemişti. Emre ise, camdan yapılmış şeffaf, içinde kurutulmuş kırmızı bir gül bulunan kalp şeklinde bir biblo almıştı. Yanına da duygularını ifade eden bir mektup koymuştu:

"Sevgilim,

Şu anda o kadar mutluyum ki, bunu ifade edebilmem mümkün değil. Aslında bir o kadar da endişeliyim. Bu mutluluğu bozacağımdan korkuyorum. Sana nasıl anlatacağımı bilemiyorum.(Mektubu okudukça genç kızın yüzünde gittikçe şaşkınlaşan bir ifade beliriyordu.) Öncelikle senden özür dilemek istiyorum. Umarım beni anlarsın. Ne olursa olsun, benim için ne kadar değerli olduğunu bilmeni istiyorum. Seni işyerinde ilk kez gördüğüm gün, öylesine tatlı duygular içerisine girmiştim ki, o gün ne yapacağımı şaşırmıştım. Sanırım ne olduysa bu şaşkınlığım yüzünden oldu. Belki hayatım boyunca normal bir şekilde yapamayacağım bir şeyi, sırf sana yakın olabilmek için bu yolla yapma cesaretine girdim. Şu anda, bu okuduklarından bir şey anlamamış bir şekilde yüzüme şaşkın şaşkın baktığını tahmin edebiliyorum. Ama inan ki hiçbir kötü niyetim yoktu. Amacım ne seninle oyun oynamaktı, ne de duygularını incitmek. Her geçen gün sana ne kadar yakınlaştıysam, sana ne kadar bağlandıysam, içimde de o kadar yoğunlaşan bir korku oluştu. Çünkü seni gerçekten kaybetmekten korktum. Ama artık benim için de, senin için de böyle bir haksızlığa dayanamıyorum. Bana o kadar sevgi dolu yaklaştın ki, hep bu sevgine layık olmaya çalıştım. Senden her ayrılışımda, her tarafta gülümseyen yüzünü, gülen gözlerini gördüm. İşte ben de bu gülen gözlerde ve seven kalbinde kaybettim kendimi. Şimdi kendimi bulabilmem için lütfen yüzüme bak."

Selma, okuduğu mektuptan bir şeyler anlamaya çalışırcasına Emre'nin yüzüne baktı. Emre Selma'nın ellerini avuçlarına alıp, tüm cesaretini toplayarak genç kıza:

"Seni seviyorum Selma, seni çok seviyorum. Sevgililer Günün kutlu olsun." der. Az önceki şaşkınlığı iki kat artan Selma, ne yapacağını, ne diyeceğini bilmez bir halde Emre'nin yüzüne bakakalır. Emre konuşabilmektedir. Bir an ellerini Emre'nin avuçlarından çekmek istese de bunu başaramaz. Tam ağzını açıp bir şey söylemeye yeltenir ki, Emre parmağıyla onun dudağına dokunup, bir şey söylemesini engeller. Ancak, genç kızın, o her zaman gülen gözlerinden iki damla gözyaşının akmasına engel olamaz; şaşkınlığın, mutluluğun, sevginin gözyaşlarına... Birbirlerine sımsıkı sarılarak arabaya doğru yönelirler.

Sen sevmeyi bilirmisin?

yüreğini ısıtan o yumuşacık. seni sarmalayan sevgiyi.

hani bir çocuğun uykulu gözlerle sana kollarını açıp kucağına alman

için bakan gözlerindeki sevgiyi.

hani günler sonra gördüğün sevgilinin gözündeki ışıltıyı

sevgiyi okumayı bilirmisin

sessizce sadece gözlerden..

ya da hissetmeyi sadece teninden.

bazen kelimeler gereklidir tarifler için. bazense yetersiz.

sana bir yemek tarif etsem. her detayıyla. tadını katan nedir o

yemeğin bilir misin.

neden hiç anneninkine benzemez yediğin o yemeğin tadı.

içine kendini katmıştır da ondan.

tarif değildir bu. kelimeler yetmez onu anlatmaya.

işte bazen böyle hissedersin sevgiyi kelimeler olmadan.

yada böyle hissettirsin kelimeleri kullanmadan.

sadece kendini katarsın. bakışlarınla yaşatırsın...

teninle tattırırsın sevdiğini.

Neden hiç sordun mu kendine kimse o gibi değil. ya da kimse onun

gibi sarılmıyor sana.

kimi var uyurken dokunmamak için kaçarsın yatağın içinde bir o yana

bir bu yana. kimi var. sokulmak istersin daha da sanki bir puzzle'ın

iki parçası gibi tamam olmak onunla.

ya sevişirken hissettiklerin?

hatta sevişmeyi hayal ederken onunla hissedebildiklerin.

sırf onu görmek. onunla olmak adına yaptıklarınla

özel olduğunu anlatmak ona. ya da onun sana

sen sevmeyi bilir misin. ya da sevdiğini hissettirmeyi.

hissedebilir misin kelimeler olmadan sevgiyi..

söylendiğinde inanmadığın sevgidense. söylemese de bildiğin sevgiyi ara.

bulduğunda kaçırmamak için uğraşma. nasılsa bir gün eğer bakmazsa

sana öyle. o zaman gitmiş olur geldiği gibi kendiliğinden.

sadece hisset. yaşa ve keyfini çıkar. mutluluğunu hisset bu sevginin