afflicted_ tarafından gönderilen her şey
-
ERNESTO CHE GUEVARA
Ernesto Che Guevara 14 Haziran çarşamba günü Arjantin'in önemli şehirlerinden Rosario'da doğdu. Che henüz iki yaşında iken ilk astım krizine yakalandı.Sierra Maestra'da Batista ordularına karşı savaşırken Che'ye zorlu dakikalar yaşatan bu hastalık,Bolivya ormanlarında Barrientos'un askerleri tarafından vuruluncaya kadar yakasını bırakmadı. Yüksek mühendis olan babası Ernesto Guevara Lynch, İrlanda asıllı bir aileden, annesi Clia dela Sena ise İrlandalı-İspanyol karışımı bir aileden geliyordu.Che üç yaşında iken ailesi Buenos Aires'e yerleşti. Daha sonraları astım krizlerinden dolayı Che'nin durumu dahada kötüleşti. Doktorlar tedavisinin çok güç olduğunu, mutlaka iklim değiştirmesi gerektiğini söylediler. Böylece Guevara ailesi yeniden göç etti.Cordoba'ya yerleştiler. Guevara ailesi tipik bir burjuva ailesi idi. Politik eğilimleri itibarıyla da sola açık liberal olarak tanınırlardı. İspanya iç savaşında açıkça cumhuriyetçileri desteklemişlerdi. Zamanla maddi durumları bozuldu. Che, eğitim bakanlığına bağlı Dean Funes lisesine başladı. Okulda İngilizce eğitim yapılırken, annesinden de fransızca öğreniyordu. Daha ondört yaşındayken Freud'un kitaplarını okumaya başlayan Che, fransızca şiirlere bayılırdı. Baudelaire'e karşı büyük bir tutkusu vardı. Onaltı yaşında ise Neruda'ya hayran olmuştu. Guevara ailesi,1944 yılında Buenos Aieres'e göçtü. Durumları iyiden iyiye bozulmuştu. Che, biryandan öğrenimine devam ederken bir yandan da çalışıyordu.Tıp fakültesine yazıldı. Fakültedeki ilkyıllarında Arjantin'in kuzey ve batı bölgelerini baştan başa dolaşmış, buralardaki orman köylerinde cüzzam ve tropikal hastalıklar üzerinde çalışmalar yapmıştı. Son sınıfta iken Che, arkadaşı Alberto Granadas ile bütün Latin Amerika'yı içine alan bir motosiklet turuna çıktı. Bu tur ona, Latin Amerika'nın sömürülen köylülerini yakından tanıma fırsatı verdi. Che, 1953 yılının Mart ayında üniversiteyi bitirmiş doktor olmuştu. Venezuella'daki cüzzam kolonisinde çalışmak üzere anlaşmıştı. Buraya gitmek için çıktığı yolculuğu sırasında Peru'ya da uğradı. Orada yerliler hakkında daha önce yayınlanmış bir incelemesi yüzünden tutuklanarak cezaevine gönderildi. Hapisten çıktıktan sonra Ekvator'da bir kaç gün kaldı. Burada Ricardo Rojo adında bir avukatla tanışması hayatının dönüm noktası oldu. Che, Venezulla'ya gitmekten vazgeçip, Ricardo Rojo ile birlikte Guetamala'ya gitti. Devrimci Arbenz Hükümeti sağcı bir darbe ile devrilince Arjantin büyük elçiliğine sığındı. İlk fırsatta ihtilalcilerin safına katıldı. Faaliyetlerinden dolayı elçilik binasından çıkartıldı. Guetamala'da kalması tehlikeli bir durum alınca Meksika'ya gitti. Ernesto, Guatemala'da bir çok Kübalı sürgün ve Fidel Castro'nun kardeşi Raul ile karşılaşmıştı. Meksika'ya geçtiğinde ise Fidel Castro ve arkadaşları ile tanışarak Küba devrimcileri safında yer aldı. Daha sonra Granma gemisiyle Küba'ya hareket etti ve savaşın sonuna kadar en ön safhada yer aldı. Devrim sonrasında Binbaşı Ernesto Che Guevara Havana'nın la Cabana Kalesi'nin komutanlığına getirildi.1959 yılında Küba vatandaşı ilan edildi . Bir süre sonra silah arkadaşı Aleida March ile evlendi. 7 Ekim 1959'da Milli Tarım Reformu Enstitüsü başkanlığına atandı. 26 Kasım'da da Küba Milli Bankası başkanlığına getirildi. Böylece Che ülkenin mali işlerini yüklenmiş oluyordu. 23 Şubat 1961'de Küba Devrim Hükümeti bir sanayi bakanlığı kurarak Che'yi bunun başına getirdi. Ancak Playa Giran çatışması sırasında, tekrar kale komutanlığı görevine getirildi. Daha sonra az gelişmiş ülkelere çeşitli seyahatlar yapan Che, sömürülen halkları ve emperyalistleri daha yakından tanıma fırsatı buldu. Bu durum Che'nin savaşcı yanının tekrar canlanmasına yol açtı. Artık başka Latin Amerika ülkelerine gidip halkları örgütlemesi gerektiği kararını vermişti.1965 Eylül'ünde bilinmeyen ülkelere doğru yola çıktı. 3 Ekim 1965'de Fidel Castro, Che'nin ünlü veda mektubunu Küba Halkı'na okudu. ...Ve ölüm Che'yi Bolivya'da Higueras yakınlarında yakaladı. Barrientos'un askerleri O'nu 7 Ekim 1967 gecesi Hieguras yakınlarında kıstırdılar. Bacağından ağır bir yara aldı ve Hieguras'da bir okula hapsedildi. Kimsenin karşısında eğilmedi. Ve 9 Ekim günü Barrientos'un kiralık katillerinden Mario Turan'ın dokuz kurşunuyla can verdi.
-
İSRAİL'İN SU SAVAŞLARI (FİLİSTİN)
İktidardaki İsveç Sosyal demokrat İşçi Partisi’nin (SAP) Hıristiyan sosyal demokratlarının örgütü Broderskapsrörelsen (Biraderlik/ Erkekkardeşlik Örgütü) adlı kuruluşun yayın organı Broderskap’ın (Biraderlik) 10 Mart 2006 tarihli 10ncu sayısının arka sayfasında, Nasrin Hoseini imzalı ve Vattnet som kan orsaka krig (Su savaş nedeni olabilir) başlıklı bir makale yayınlandı. Hoseini, İsrail yönetiminin, Filistin, Suriye ve Lübnan halklarının sularını nasıl gaspettiğini kısaca ve sonderece ılımlı bir üslupla anlatıyor. Türkçeye çevirdiğim bu metinde, terör bahanesi ile Filistin halkını hapseden kilometrelerce uzun duvarın, aynı zamanda ve asıl olarak bu halkı nasıl su kaynaklarından koparttığı açıklanıyor. İleride Filistin halkının, Filistinli köylülerin yaşadığı toprakları çölleştirecek olan söz konusu utanç duvarı’nın, Filistin halkını ürettiği tarım ürünlerini kurutmaya, bu halkı tüm geçim kaynaklarından yoksun bırakarak 15- 20 yıl içinde toptan göçe zorlamaya yönelik olduğu anlaşılıyor... Naziler, Yahudileri gaz odalarında yok etmeye çalışmışlardı. Şimdi de ırkçı yahudi devleti Filistin halkını susuz ve aç bırakarak yoketmeye, ve topraklarından tamamen sürmeye çalışıyor... Birinci haksızlığın ve kötülüğün temelinde ahmak Nazi ırkçılığı duruyordu; kötülükte bu birincisinden aşağı kalmayacak ikincisinin temelinde de Siyonist ırkçılık yatmaktadır. Ve malesef bölgenin yakın geleceğini kanlı karanlık günler beklemektedir. Bölgede yaşanan trajedilerin baş sorumlusu, yaklaşık iki bin yıl aşağıladıkları, sistematik soykırımlara uğrattıkları, ruhlarını ve beyinlerini zehirledikleri Yahudi toplumunun en dindar ırkçı unsurlarını bölgeye yerleştiren ve kendi yaratmış oldukları Yahudi sorunu’nu Filistin halkının, Arap halklarının başına bela eden ve böylece görünüşte günahlarında kurtulmaya çalışan Batı’nın emperyalist merkezleridir. Mevcut acıklı durumun baş sorumlusu, İsrail devletinin nükleer silahlara sahip olmasına yardımcı olan ve petrol yararları uğruna bu devleti bir ileri karakol olarak Arap halklarına karşı kullanan ABD ve Büyük Britanya (İngiltere) devletleridir. Filistin halkına yönelik bitmeyen saldırıların giderek daha da tehlikeli ve trajik olaylara doğru tırmanışın baş sorumlusu, militarist İsrail devletini her yıl en az dört milyar ABD Doları ile destekleyip, İsrail ordusunun sivil Filistin halkına yönelik açık cinayetlerine ve yıkımına göz yuman ABD’dir, İngiltere’dir ve diğer büyük emperyalist devletlerdir. İsrail, bölgede yürüttüğü tüm saldırganlıklarında sistematik olarak su kaynaklarını ele geçirmiş ve suyu Filistin halkına, Arap halklarına karşı bir silah olarak kullanmıştır. Değişik kaynakların ortak verilerine göre günümüze İsrail, bölgedeki su kaynaklarının yüzde 80 kadarını denetleyebilmektedir artık. Bu sadece Filistin halkının suları değildir. İsrail, 1967 savaşından sonra, büyük kısmı Filistin bölgesinde akan Ürdün Nehri’nin (Şeria) sularının en büyük kısmına elkoyduğu gibi, Suriye’nin Golan tepelerindeki su kaynaklarını da ele geçirmiştir. Yine İsrail Lübnan’ı işgal ettiği 1982 yılında, Lübnan’da doğup Ürdün’e akan Hasbani ve Wazzani Nehirleri’nin sularına el koymuştur. Lübnan’ın işgal edildiği 1982 yılından beri İsrail, tamamen yasadışı yollarla Litani Nehri’nden daha fazla su almaktadır. Bu satırları yazana göre İsrail’in Kuzey ıraktaki güçlü varlığının önemli nedenlerinden biri de, bölgenin zengin su kaynaklarıdır... Arca Arıyoruk'ın 14 Ağustos 2003 tarihli ve "Turkish Water to Israel" başlıklı ingilizce makalesinde, kişi başına düşen 2.150 metreküp ile bölgenin en su zengini ülkesinin Irak olduğu ve ardından kişi başına 1850 metreküp su ile Türkiye'nin geldiği yazılmaktadır. İsrail’de ise kişibaşına yaklaşık 325 metreküp su düşmektedir ama, aşağıdaki makalede okuyacağınız gibi İsrailli Yahudiler bu ortalamanın çok üzerinde su kullanmaktadırlar. Bunun nedenide Filistin halkından çalınan sulardır ve anlaşılmış olacağı gibi Filistinli insanlarda sözkonusu ortalamanın çok altında su tüketmek zorunda kalmaktadırlar... Tüm bunların ötesinde İsrail, çekilecek boru hatlarıyla Türkiye’nin Manavgat suyunun önemli bir kısmını ve yine Mısır’ın yaşam kaynağı Nil’in sularını almayı planlamaktadır... BBC, 16 Haziran 2003 tarihli ve “Water war leaves Palestinians thirsty” başlıklı yazılı haberlerinde, Kyoto’da düzenlenen Üçüncü Dünya Su Konferansı’nda konuşan eski Sovyet Cumhurbaşkanı Mikhail Gorbaçov’un, “yakın tarihte su kaynakları üzerine 21 kez silahlı savaş oldu ve bunların 18 tanesini İsrail başlattı” dediğini bildirmektedir. Yine aynı habere göre, 1993 Oslo Barış Görüşmeleri’nde, Filistin halkının su kaynakları üzerinde daha fazla haklarının ve denetimlerinin olması gerektiğinin altı çizilmiştir. ABD gibi emperyalist güçlere güvenerek Birleşmiş Milletler kararlarını en çok çiğneyen ülke ünvanına sahip İsrail, Filistin halkının yaşamsal su gereksinimi üzerine bu öneriyi rahatça geri çevirmiştir. “West Bank Water Usage” başlıklı makalede ve ayrıca isveççeden çevirdiğim aşağıdaki makalede açıklandığına göre, Batı Yakası’nın suyunun yüzde 73’ünü İsrail, yüzde 17’sini Filistin halkı ve yüzde 10’unu da -nüfusları çok daha düşük olan- illegal Yahudi yerleşimciler kullanmaktadırlar. Ve saldırgan militarist ırkçı İsrail devleti, güçlü propoganda algı ile halen mazlum rolü oynamaya çalışmaktadır. Kaynak : http://www.sinbad.nu/israilsu.htm
-
BİZİM FİDEL
Kelimelere düşkünlüğü... Baştan çıkarıcılığı... Nerede olursa olsun karşılaştığı her sorunun peşine düşer. İlham gücünün sürükleyiciliği tarzına yakışır. Beğenisinin vüsati, kitaplarına gayet iyi yansımıştır. Sigarayla savaşta moral üstünlük sağlayabilmek amacıyla puro içmeyi bırakmıştır. Bir tür bilimsel şevkle çözümler yaratmayı sever. Her gün birkaç saat egzersiz yapıp, sık sık yüzerek enfes formunu korur. Alt edilemeyecek denli sebatkârdır; katı disiplin sahibidir. Umulmayana, hayal gücü sayesinde ulaşmıştır. Çalışmayı öğrenmek, dinlenmeyi öğrenmek kadar önemlidir. Helak olacak kadar konuşur; konuşarak dinlenir. İyi yazar ve yazmayı sever. Yaşamdaki en büyük motivasyon kaynağı, riskin yarattığı heyecandır. Ancak doğaçlama ustalarına özgü hitabet gücü, onun en kusursuz niteliklerindendir. Konuşmaya başladığında önce, sesi alçak ve konuşmasının yönü belirsizdir. Kuvvetli bir vuruşla dinleyicilerini avucuna alana kadar, adım adım, kullanabileceği her şeyden yararlanır. İlham sahibidir; karşı konulamaz, göz alıcı zarafeti, ancak bunu hissetme onurundan mahrum olanlar tarafından inkâr edilebilir. Anti-dogmatizm abidesidir. Başucu kitaplarının yazarı Jose Martin'in düşüncelerini Marksist bir devrimin akışkanlığı ile bağdaştırabilecek kadar yeteneklidir. Belki de düşüncelerinin özü, kitlelerle uğraşmanın her şeyden önce bireylerle ilgilenmek anlamına geldiği konusundaki netliğinde yatmaktadır. Bu, yüz yüze iletişimde sağladığı mutlak güveni açıklayabilir. Her bir farklı durum için kullandığı ayrı bir dil ve dinleyicilerini ikna edebileceği farklı bir yaklaşımı vardır. Karşısındakilerle nasıl aynı düzeyde olabileceğini bilir. Engin, müteferrik bilgisi, her türlü ortamda rahat hissetmesini sağlar. Şu kesindir ki, nerede, nasıl ve kiminle olursa olsun Fidel Castro orada kazanmak için bulunur. En küçük gündelik faaliyetlerde bile sahip olduğu mağlup etmeye dönük eğiliminin, özel bir nedeni var gibidir. Hiçbir zaman teslim olmaz ve içinde bulunduğu durumu değiştirmeyi başarıp, zafer kazanana kadar durup dinlenmez. Özellikle bir sorunun çözümüne yaklaşıldığında, hiç kimse ondan daha takıntılı olamaz. Büyük ya da küçük, her hangi bir meseleye kendisini aynı ihtiraslı tutku ile adayabilir. Hele bir de bu mesele güçlüklerle yüzleşmek anlamına geliyorsa... Hiç bir zaman böylesi anlarda olduğundan daha iyi hissedemez. Onu yakından tanıyanların "Bir şeyler yanlış ki, sen yine mest olmuş gibisin" dedikleri vakidir. Tekit, onun çalışma yöntemlerinden biridir. Sözgelimi, Latin Amerika'nın dış borçları, iki yıl kadar önce konuşma başlıklarından biri haline gelmişti. Bu tarihten itibaren mesele, konuşmalar içerisinde genişletildi, yayıldı ve derinleştirildi. İlk söylediği şey, basit bir aritmetik çıkarım, yani bu borçların ödenemez olduğuydu. Ardından, sırf bu amaçla düzenlenen uluslararası bir toplantıda ortaya koyduğu sersemletici bulgular geldi: [Borçların] Ulusal ekonomiler üzerine etkileri, toplumsal ve siyasal yansımaları, uluslararası ilişkilerde yarattığı mutlak baskı, ortak Latin Amerika politikası için taşıdığı tartışılmaz öneme kadar varan bütünsel bir görünüm. Onun, bir siyasetçi olarak ender rastlanan yeteneklerinden biri de, bir meselenin en uzak sonuçlarına bile nasıl evrilebileceğini sezebilmesidir. Ama bu yeteneğini, ilham patlamaları şeklinde değil, çetin ve direngen bir akıl yürütme süreci içerisinde kullanır. En büyük yardımcısı, bunaltıcı yargılar ve inanılmaz hızlı matematik hesaplamalarla dolu bir söylevi ya da özel bir konuşmayı yedeklemekte -zaman zaman da kötüye- kullandığı hafızasıdır. Ardı arkası kesilmeyen özet verilerle kaşık kaşık beslenebilmek için yardıma ihtiyaç duyar. Bilgi akışı sağlama işi, yatağından kalkmasıyla başlar. Her sabah kahvaltısına, en az iki yüz sayfalık dünya haberleri eşlik eder. Nerede olursa olsun her sabah zorunlu raporlar önüne gelir. Kendi tahminine göre, resmi raporlar, ziyaretçilerin getirdikleri ve sınırsız merakını her an uyandırabilen yazılar dışında, her gün yaklaşık elli farklı belge okumaktadır. Herhangi bir meselede, en küçük çelişkiyi bile yakalayabildiğinden, ona verilecek her yanıt kusursuz olmalıdır. İhtiyaç duyduğu bilginin bir başka kaynağı da kitaplardır. Haris bir okuyucudur. Özel bir yöntem kullanmadığı konusunda ısrar etse de, kimse nasıl ve ne zaman bu kadar çok ve hızlı okuduğunu anlayamaz. Sık sık, günün erken saatlerinde yanına aldığı bir kitap hakkında, ertesi sabah yorumlar yaptığı bilinir. İngilizce okuyabilir ama konuşmaz. Daha çok İspanyolca okur ve eline üzerinde harfler olan her hangi bir parça kâğıdın geçtiği her an okumaya isteklidir. Ekonomi ve tarih başlıklarını düzenli olarak izler. İyi edebiyatın değerini de bilir ve yakından izler. Gerçek nedenlerin nedenlerinin nedenlerini bulana kadar bardaktan boşanırcasına sorduğu seri ve birbirini izleyen sorularla insanları bombardımana tutma huyu vardır. Latin Amerikalı bir konuğu ayaküstü ülkesindeki pirinç tüketimi oranlarından söz ettiğinde, o anda kafasından yaptığı hesapla çok ilginç, öyleyse herkes günde dört poundluk [yaklaşık iki kilogram] pirinç yiyor demiştir. En iyi taktiği, bilgilerini doğrulamak ve kimi durumlarda karşısındakini tartıp ona göre muamele etmek için, yanıtlarını zaten bildiği sorular sormaktır. Bilgi edinebileceği hiçbir fırsatı kaçırmaz. Angola savaşı sırasında katıldığı bir resmi kabulde, bir çatışmayı öylesine tarif etmişti ki, Avrupalı bir diplomatı Fidel Castro'nun o çatışmada bulunmadığına ikna etmek zor olmuştu. Che Guevara'nın yakalanması ve öldürülmesi üzerine yaptığı açıklama, Palacio de la Moneda baskını ve Salvador Allende'nin ölümüne ya da Flora Kasırgası'nın yarattığı tahribata ilişkin beyanları, muazzam konuşma örnekleridir. Latin Amerika'nın geleceğine ilişkin hayali Bolivar ve Marti'ninkiyle aynıdır: Dünyanın kaderini değiştirme kapasitesine sahip uyumlu ve özerk bir toplum. Amerika Birleşik Devletleri'ni, Küba dışında, her hangi bir ülkeden çok daha iyi tanımaktadır. İnsanlarının tabiatı, iktidar yapısı ve hükümetlerinin gizli niyetleri hakkında derin bilgisi vardır. Ambargonun yarattığı sürekli fırtınayı bunun sayesinde savuşturur. Genellikle saatler süren görüşmelerinde, en beklenmedik kıvrımlara varana kadar titizlikten taviz vermeden her konunun üzerinde ayrıca durur. Yanlış kullanılacak tek bir sözcüğün tamiri imkânsız hasarlar yaratabileceğini bilir. Sorulara yanıt vermekten asla kaçınmaz ve asla sabrı taşmaz. Fazla kaygılanmaması için bazı gerçekleri duymasını engellemeye çalışanlar vardır. Yine de [duyar ve] bilir. Kendisinden bir şeyler saklamaya çalışan bir görevliye şöyle demiştir: Müsterih olmam için gerçekleri benden saklıyorsun ama sonunda tüm bana hiçbir zaman anlatılmamış gerçeklerin hepsiyle birden karşı karşıya kaldığımda şoke olup öleceğim. Yine de en ciddisi, yetersizlikleri örtmek için ondan sakladıklarıdır. Çünkü -siyasi olsun, bilimsel, sportif ya da kültürel olsun- devrimi ayakta tutan başarılara paralel olarak, gündelik hayatı her düzeyde ama özellikle de yurttaşların mutluluğu düzeyinde etkileyen büyük bir bürokratik yetersizlik söz konusudur. Sokaklarda insanlarla konuştuğunda, bu sohbet, yepyeni anlamlar ve gerçek bir muhabbetin açıklığını taşır. Ona Fidel derler. Çevresini güvenle sararlar. Hakikatlerin konuşulduğu canlı bir radyo yayınında, ilk ismiyle hitap ederek, muhalif görüşlerini onunla tartışır ya da ona taleplerini iletirler. Bunlar, kendi parlaklığıyla örtülü sıradışı bir insanın görebildiğimiz yanlarıdır. Tanıdığıma inandığım Fidel Castro budur: Davranışları yalın ama hayalleri iflah olmayan, modası geçmiş sakalları olan, sözcük seçimlerinde tedbirli, görgülü, düşünceleri harikulade olmaktan daha hafif bir deyimle nitelendirilemeyecek bir adam. Uzmanlarının er geç, kansere çare bulacaklarının hayalini kurarken, en büyük düşmanından 84 kat daha küçük bir adada, dünyadaki güç dengelerine uygun bir dış politika geliştirmiştir. Bilincin doğru teşekkülünün, insanlığın en büyük başarısı olduğuna ve moral güdünün, dünyayı değiştirmek ve tarihi harekete geçirmekte maddi şeylere üstün geleceğine kanidir. Daha uzun yaşamayı talep ettiği bazı anlarda, başka türlü yapabileceği bazı şeyler için hayattan biraz daha fazla süre istediğini gevelediğini duymuşluğum vardır. Bu kadar insanın kaderini taşımanın getirdiği yükle belinin büküldüğünü gördüğümde, en çok ne yapmak istediğini sordum. Bir kerede yanıtladı: Bir sokağın köşesinde dikilmek. * Gabriel García Márquez'in bu yazısı www.progresoweekly.com adresinde 10-16 Ağustos haftasında yayımlanan İngilizce orijinalinden Kasım Akbaş tarafından Latinbilgi.Net için çevrilmiştir.
-
YOKSULLUK VE SOSYALİST SİYASET
Türkiye'de tabi sınıfların, kendi çıkarları yönünde anlamlı bir toplumsal dönüşümün gerçekleşebileceğine olan inançlarını ve radikal bir siyasi/toplumsal değişim beklentilerini yitirdikleri ayan beyan ortada. Günümüzde Türkiye toplumunu ve siyasetini karakterize eden şey, çaresizlik hissinin eşlik ettiği genel bir ufuksuzluk ve günü kurtarmacılıktır. Toplumdaki özgüven eksikliği umutsuzluğu beslemekte, statükoyu yaşamın tek olası biçimi olarak kabul ederek bu statüko içerisinde kendine, küçük de olsa, bir yer bulmaya gayret etmek genel bir tavır haline gelmektedir. Toplumsal parçalanma ve atomizasyon, bu güvensizliği ve umutsuzluğu, yani hiç alternatif bulunmadığı kanaatini pekiştirmektedir. 12 Eylül'ün yarattığı malum tahribat bir yana, Türkiye toplumunun kendi siyasal güç ve etkisine olan güvensizliği, yoksulluğun artışı ile daha da katmerli bir hale gelmektedir. Giderek yoksullaşan, geçmişin görece istikrarlı toplumsal konumlarını kaybederek dışlanan insanlar, kendi kaderlerine hakim olmayı değil, günü kurtarmayı düşünmekte, böylece, ütopik hiçbir boyutu olmayan ve günübirlik hedefleri ve "küçük" stratejileri esas alan bir siyaset biçimi hakim olmaktadır. Ancak metalar vasıtasıyla ve tüketerek bir kimlik ve kişilik edinilebilen bir dünyada yoksul olmak, kimliksizlikle eşanlamlı bir durumdur. Tüketemeyen insan bir "yaşam tarzı" satın alamadığı için kişilik sahibi de olamaz ve dolayısıyla da kendine olan saygısını yitirir. Mübadele değerine dayanan bir toplumda, insanın kendi değerini fark etmesi ve kendisine değer vermesi ancak metalara ulaşarak kazanılabilir. İnsanlar ancak para, statü, iş gibi dışsal kanıtlar vasıtasıyla kendi kimliklerini ortaya koyabilirler. Buna mukabil, toplumsal ilişkiler içerisinde satın alıp tükettiği metalar aracılığıyla yer bulamayan, dolayısıyla da bu dışsal kanıtlara sahip olamayanlar ise görünmez hale gelir. Giderek yoksullaşan ve dışlanan insanlar için toplumsal hayat, karmaşık üretim ve değişim sistemiyle, devasa kurumlarıyla dönüştürüp yönlendiremeyecekleri kadar büyük ve korkutucu görünmektedir. Kendi kurucu potansiyellerine karşı derin bir güvensizlik besleyen insanlar, kendilerini tek ve değişmez olarak kabul edilen yerleşik nizama teslim etmektedirler. Buna göre, varolan ve kendini gündelik ilişkilerde sürekli yeniden üreten sömürü ve tahakküm ilişkilerini bertaraf etmek mümkün değildir. SOLUN MUHTAÇ OLDUĞU KUDRET Bu bağlamda sosyalist hareketin yeniden ciddi bir siyasal aktör haline gelmesi, Türkiye'de ezilenlerin kendi kaderlerini ellerine alma kudretiyle donanmalarıyla doğrudan bağlantılıdır. Bunun için de sosyalist hareket, büyük "hakikatler" peşinde koşmaktan ziyade, "küçük" insanların "küçük" meseleleri etrafındaki mücadelelerinde küçük gerçekler ve fikirler inşa etmelidir. Ezilenlerin gıyabında gerçekleştirilen siyasi faaliyet biçimleri yerlerini ezilenlerle yüz yüze gelinen pratiklere bırakmalıdır. Altta kalanların somut ve gündelik çıkarlarının esas alındığı özyönetimci gündelik mücadele pratiklerinin yarattığı somut dönüşümler, kitlelerin kendilerine olan güvenlerini artıracak, insanların kendi gündelik yaşamlarında anlamlı değişiklikler yaratabilecekleri inancını pekiştirecektir. İnsanları kurtaracak değil, bizatihi onların "kurtuluşlarının" önünü açacak, bilinç ve inisiyatiflerini geliştirmelerini kışkırtacak inisiyatifler geliştirilmeli, kışkırtılmalıdır. Tüketerek varlık kazanamayan insanlar, ancak gündelik mücadeleler içerisinde kendi hayatlarını kurabildikleri ölçüde kişiliklerini ve öz saygılarını yeniden elde edebilirler. Dolayısıyla sosyalist sol, yoksulluk karşısında iş ve aş önermekle yetinmemelidir. Maddi yoksunluğun giderilmesi talebi, piyasa aracılığına ihtiyaç duymadan insanlar arasında kurulacak doğrudan ilişkiler, yani özyönetim talebi ile bir araya getirilmelidir. Sol, insanların kendi hayatlarını kendilerinin yapmasının araçlarını inşa etmelidir. Hayatın her alanında piyasa mantığının belirlediği ilişki biçimlerinin karşısına insanlar arası özgür ve eşitlikçi iletişim ve katılım kanallarını geliştiren birliktelikler dikilmelidir. Ancak böylesi birliktelikler içerisinde verilen mücadeleler ezilenlerin yaratıcılığını kışkırtabilir, kendine güven duygusunu geliştirebilir. "BÜYÜK SİYASET" HEVESİ Oysa Türkiye solu, böylesi bir perspektifin hayli uzağında, kendi gücü ile orantısız bir "büyük siyaset" yapma hevesi ve kolaycılığı içerisindedir. Politik faaliyet, büyük ölçüde, sadece bir takım hakikatlerin ve politik kanaatlerin deklare edilmesi ile sınırlı tutulmaktadır. Gerçekleştirilen eylemin haberlerde tuttuğu yer, yahut tartışma programlarındaki performans, başlı başına bir başarı ölçütü halini almıştır. Ancak hitap ettiği toplumsal kesimlerle arasındaki iletişim kanalları böylesine tıkalı ya da namevcut olan bir hareket için bu faaliyet tarzı beyhudedir. Sosyalist hareketin ihtiyaç duyduğu şey, politikayı propagandaya indirgeyen ve sistemin çatlaklarına oynayan kurumsal ve medyatik bir "büyük" siyaset değil, bir toplumsal yeniden inşa sürecidir. Ezilenlerin gündelik mücadeleleri içerisinde yapılacak uzun soluklu yığınaklar ve bu mücadeleler içerisinde gündelik hayatta "hemen, şimdi" anlamlı değişiklikler yaratmayı hedefleyen direniş pratikleri sola yeniden bir toplumsal tekabüliyet kazandırabilir.
-
ARAPLARDAN FİLİSTİN'E HAYIR YOK
Arap liderleri İsrail-Filistin sorununun çözülmesini gerçekten istiyorlar mı? Bu da sorulur mu demeyin. Zira Filistin devleti kurulursa birçok otoriter Arap rejimi zor duruma düşecektir. Bir Ortadoğu düşünün ki, Filistin halkı nihayet hak ettiği devlete kavuşmuş ve komşusu İsrail ile barış içinde yaşıyor. Bu durumda komşu Arap ülkeleri için dış politikadaki en önemli sorun hallolmuş olacak. Peki o zaman genç ve işşiz Arap kamuoyunun dikkati nereye yönelecek? İçerdeki sorunlara. Bu sorunların başında da rejimlerin baskıcı karakteri ve genel başarısızlığı gelecek. O halde Filistin sorununun ortadan kalkması Arap rejimleri için demokratikleşme baskısının artması demek. Siz bir diktatör olsanız halkın öfkesinin içeriye değil dışarıya akmasını tercih etmez misiniz? O halde Filistin sorunu Arap otokrasilerinin ömrünü uzatıyor diye düşünmek mümkün. Bu basit fakat doğruluk payı olan analiz Amerika'da oldukça yaygın. Ortadoğu konusunda kafa yoran birçok Amerikalı: "Bakmayın Arap ülkelerinin Filistin için gözyaşı döktüklerine, bu zengin ülkeler isteseler Filistinli mülteci sorununu bir günde hallederler" diyorlar. İşin aslı şu ki bu analiz çoğu zaman İsrail'i korumak ve suçsuz kılmak için yapılıyor. Fakat her şeye rağmen bu durum Arap rejimlerinin günahını azaltmıyor. Zaten Arafat'ın hayattayken birçok Arap lideriyle arası biraz da bu nedenle bozuktu. Arafat tarih sahnesinden çıkıp partisi Fetih'in yerine Hamas iktidara gelince işler daha da çetrefilleşti. Bir bakıma Arap ülkelerinin Filistin meselesindeki ikiyüzlülüğü daha da açık bir şekilde ortaya çıktı. Mısır ve Ürdün Gazze'ye bitişik Mısır'ı ele alalım. Mısır'daki en önemli muhalefet akımı Müslüman Kardeşler. Filistin'deki iktidar, yani Hamas, bu Müslüman Kardeşler hareketinin Filistin kolu. Aynı ideolojiye sahip. Mısırlı Müslüman Kardeşler halkın gözünde aynen Hamas gibi çok güçlü. Mısır'da demokratik bir seçim yapılsa aynen Hamas gibi iktidara gelecekler. Geçen yıl yapılan anti-demokratik seçimlerde bile Müslüman Kardeşler oy oranlarını beş misli artırdılar. Baskıcı ve sözde laik Hüsnü Mübarek rejiminin Hamas'a nasıl baktığını artık siz düşünün. Mübarek Hamas'ın başarısız olması için elinden geleni yapmaya hazır. Zira Hamas başarılı olursa Mısır'daki İslamcı güçler daha da güçlenecek. Peki ya Ürdün. O da Batı Şeria'ya bitişik, nüfusunun yüzde 70'ine yakını Filistin kökenli. Ancak gelin görün ki Kral Abdullah'a karşı en ciddi muhalefet hareketi gene Müslüman Kardeşler. Yani bir bakıma Hamas'la aynı parti. Ürdün'de serbest seçimler yapılsa orda da Müslüman Kardeşler'in iktidara gelmesi mümkün. İşte Filistin meselesiyle doğrudan bağlantılı iki Arap ülkesinin Hamas'a bakış açısının bir fotoğrafı. Mısır ve Ürdün Filistin'de Hamas'ı zor duruma düşürecek her eylemin arkasında yer almaya hazırlar. Peki ya Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt ve diğer Körfez emirlikleri. Onlar nerede? Bu ülkelerin başları zaten kendi İslamcıları ile dertte. Kendi ülkelerinde Müslüman Kardeşler tipi ve daha da radikal birçok grup cirit atıyor ve ABD destekli rejimden nefret ediyor. Bu şartlar altında Suudların ve Arap emirliklerinin en istemedekleri şey Filistin'deki yeni demokratik iktidara yardım etmek. Durum böyle olunca Hamas'ın kasası tam takır. Dört aydır Filistin'de maaş ödenemiyor. Bir düşünün. Arap âleminin en önemli davası Filistin. Ülke işgal altında. Ekonomi ve üretim adına ortada hiçbir şey kalmamış. İşsizlik oranı yüzde 70. Serbest seçimler yapılmış Hamas hakkıyla seçimleri kazanmış. Amerika ve Avrupa, yani şu meşhur 'uluslararası camia' Hamas'ın tutumu nedeniyle Filistinlilere mali ve ekonomik ambargoya karar vermiş. Tanıdık deyimle Filistin 70 cent'e muhtaç durumda. Bu şartlar bir yandan Filistin halkını açlık sınırına getiriyor, diğer yandan şiddet ve savaş iklimini körüklüyor. Ve İsrail bu ateşe körükle gidiyor. Filistin halkının vergi gelirine el koyuyor. Bölgeye giriş-çıkışı engelliyor. Suçsuz sivilleri, çoluk çocuk demeden geçen hafta Gazze plajında yaptığı gibi acımasızca hedef alıyor. Üstelik yeni Başbakan Ehud Olmert Hamas'ın iktidarda olmasından son derece memnun. Konuşacak muhatap yok diyerek, Filistin toprakları üzerinde duvar çekmeye devam ediyor. Utanmadan bir de bu duvarı dünyaya tek taraflı, barışcıl, ve adil bir çözüm olarak pazarlıyor. Peki Filistin halkı için hayat gittikçe çekilmez hale gelirken, Arap âlemi ne yapıyor? Seyderiyor. Hiçbir Arap ülkesinden doğru dürüst bir para yardımı gelmiyor. Üstelik bu rejimlerin çoğu son iki yılda üç misli artmış petrol gelirlerini ne yapacaklarını bilemiyor durumdalar. İşte size Filistin konusundaki "dillere destan" Arap dayanışması. Bu şartlar altında iş gene Avrupa Birliği'ne düşüyor. AB Komisyonu bu hafta sonu aldığı kararla en azından Filistinli sağlık görevlileri için para yardımı yapmaya karar veriyor. Ne yapılmalı? AB üstüne düşeni fazlasıyla yapıyor. Bu şartlar altında Hamas'a, İran'a, ABD'ye ve Türkiye'ye çok iş düşüyor. Haddimiz değil ama ne yapılması konusundaki fikirlerimizi sunalım. Hamas yapıcı ve yaratıcı davranarak Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas'a İsrail ile masaya oturma yetkisi vermeli. Aksi takdirde Ehud Olmert bütün dünyayı müzakere için muhatap bulamadığına inandıracak ve maksimalist duvarını meşrulaştıracak. İran'a düşen görev ise ABD ile masaya oturmak ve sadece nükleer enerji konusunu değil İsrail ve bölgesel barış sürecini de kapsayan bir "genel pazarlık" önermek. Bu öneriyi 2002 yılında Hatemi yapmıştı ama ABD kabul etmemişti. Ancak bugün ABD hem İran hem de Irak konusunda köşeye sıkışmış durumda. O nedenle İran'ın genel pazarlık teklifini kabul etmeye daha yatkın. Hatta Washington bu teklifi kabul edip İran'la müzakereye Irak'taki en önemli Şii merci olan İran kökenli Ayetullah Sistani'yi de davet edebilir. Washington böylece sadece İran değil aynı zamanda Irak konusunda da barış için mesafe kat edebilir. Bilindiği gibi Ayetullah Sistani henüz hiçbir Amerikalı ile bire bir temas kurmuş değil. Türkiye ise iki şey yapmalı. Birincisi bu sefer Halid Meşal'ı değil, Filistin Başbakanı İsmail Haniye'yi Ankara'ya davet ederek Mahmud Abbas'a müzakereci olarak destek vermesini isteyebiliriz. Ankara bunun karşılığında gerekirse Filistin hükümetine AB'nin yaptığı gibi ekonomik yardım konusunu bile düşünmeli. Araplardan Filistin'e hayır yok. Bari biz tarihi sorumluluğumuzu yerine getirelim. İkinci girişim ise İran ve ABD konusunda yapılmalı. Hem Tahran hem de Washington'a ikili görüşmelerinin bizi de ilgilendiren Irak'la ilgili bölümlerinde yer almak istediğimizi bildirmeliyiz. Şunu unutmayalım: İran ve ABD gerçekten masaya oturup bir genel pazarlık yaparlarsa, Ortadoğu'da başarı şansı Oslo'ya oranla çok daha yüksek bir barış süreci başlayacaktır. Bu sürece ev sahipliği yapmak için elimizden geleni yapmalıyız. Dr. Ömer Taşpınar: Brookings Enstitüsü Türkiye Programı Direktörü Kaynak : Radikal
-
NASIL BİR YENİ DÜNYA DÜZENİ
Sanayi toplumlarının gerçekleştirdiği ve teşvik ettiği büyük üretim artışlarına bağlı olarak Yirminci y.y da olağanüstü artan ve halen altı milyarı aşmış bulunan aşırı kalabalık dünya nüfusu bir yandan, yoğun rekabet koşullarının biteviye körüklediği aşırı tüketim öte yandan, günümüzde, dünyamızın doğal kaynaklarının görülmemiş biçimde talan edilmesine tanık oluyoruz. Bitki ve hayvan türleri yok oluyor. Yer altı su kaynakları tükeniyor. Nehirler kuruyor. Okyanuslardaki balık rezervlerinin azalması sonucu artan protein ihtiyacı tarım sektörüne yöneliyor. Buna karşılık tarım alanlarının yağmalanması ve erozyon yüzünden tarımsal üretim arttırılamıyor. Sonuçta, dünya gıda stokları son yıllarda hızla azalmaya başladı. Bazı bölgelerde süreğen bir durum alan açlık felaketinin, önümüzdeki yıllarda giderek artması bekleniyor. Oksijen ve yaşam kaynaklarımız olan ormanları tüketiyoruz (1) . Küresel ısınma ve ozon tabakasının delinmesi gibi olaylar da işin cabası. Ayrıca dünyada büyük bir gelir dağılımı adaletsizliği bulunmaktadır ve küreselleşme ile birlikte bu dengesizlik daha da artmaktadır. Dünya ekonomik hasılasının yarısı, dünya nüfusunun sadece yüzde yedisini tarafından tüketilmektedir. Dünyanın bu günkü ekolojik şartları, geri kalan yüzde 93 nüfusun, zengin yüzde 7 yi yakalamasına olanak vermemektedir. Çünkü bu olasılık, sınai atıklar ve deterjan, parlatıcı vb. gibi evsel atıklar yüzünden daha şimdiden çok tehlikeli boyutlara varmış olan çevre felaketinin, en az on misli artması demektir ki kıyamet bunun yanında hafif kalır. Çöken komünizm gibi kapitalizmin de bir çözüm olmadığı artık iyice anlaşılmaya başladı. Çünkü kapitalizmin gelişmesine imkan veren dünya pastası artık büyütülemiyor. Bundan böyle zenginlerle yoksullar arasındaki paylaşım mücadelelerinin artacağı anlaşılıyor. Daha kanaatkar, daha adil ve tüketimi dünya kaynaklarının yenilenme oranını aşmayan sürdürülebilir bir toplum ve dünya yaratmak zorundayız. Medeniyetler çatışmasından söz edilen şu günlerde, tamamen doğaya dönmeyi öneren Avustralya yerlileri Aborijinler ile kapitalist tüketim toplumları arasında orta yolu oluşturan ve Aborijinler gibi "hayırlıysa olsun" diyen ama "bilime" de açık, şekilci ve gelenekçi olmayan, barışçı ve kanaatkar gerçek İslam, sürdürülebilir bir dünya yaratma yolunda kulak verilmesi gereken bir öğreti olsa gerek. Saadet zinciri: Yeni dünya düzeni ve küreselleşme ile birlikte son yıllarda iyice rakipsiz kalmış görünen kavramların başında, tam çekişme anlamına da gelen tam rekabetçi piyasa ekonomisi geliyor. Adil bir servet, gelir ve fırsatlar dünyasında yararlı olabilecekken , kapitalizmin yozlaştırmasıyla, spekülatif davranışlara açık, bir tür saadet zinciri şeklinde çalışan ve zaman zaman koparak ekonomik krizlere yol açan bu sistem, artık doğa engeline de yaslanmış bulunuyor. Öbür taraftan sanayi toplumunun artık ömrünü tamamlamaya başlamasıyla, bu yıkıcı rekabet anlayışının anlam değiştirmeye başladığına, eskisinden farklı olarak, dayanışmacı, koruyucu ve optimizasyon sağlayıcı gibi anlamlar içermeye başladığına da tanık oluyoruz.... Büsbütün alternatifsiz kaldığı düşünülen şu günlerde, serbest rekabet kavramının anlamındaki bu ince ama önemli ayrımın, yaygın olarak hayat bulması dileği, son yılların bir diğer aktüel konusu olan yaşamsal çevre sorunları açısından da tek umudumuzu oluşturuyor. Çoğumuzun bildiği gibi, sanayi toplumu ile küresel ısınma, ormanların tahribi, canlı türlerinin hızla yok olması, asit yağmurları, su ve hava kirliği gibi çevre sorunları arasında, bazı çevrecilerin zannettiği gibi kötü ve düşüncesiz kimselerin etrafa çöp atarak çevreyi kirletmesinin çok daha ötesinde, bu kültürü benimsemiş olan herkesin sorumlu olduğu yaşamsal boyutlu ilişkiler bulunuyor. Yaşam ortamımız olan doğayı bir üretim unsuru olarak gören, seri ve kitlesel üretime dayalı sanayi sistemi, bilindiği gibi, ekonomik ilişkileri bireysel fayda ve çıkara dayandırıyor. Herkesin kendi çıkar ve faydasını, maksimum kılmasıyla otomatik olarak toplum çıkarının da sağlanacağını varsayıyor. İlk bakışta doğru ve tutarlı gibi görünse de bu sistem, kapitalizmin, servetler, gelirler ve fırsatlar açısından eşit başlangıç şartları sağlayamaması nedeniyle (2 ) sık sık sebep olduğu ekonomik krizler bir yana, yalnızca, yaşamsal öneme sahip olmasına karşın piyasa fiyatı bunu yansıtmayan doğayı, dönüştürülmesi gereken bir üretim unsuru olarak görmesiyle dahi dünya yaşamı için büyük yıkımlara yol açmaktadır. Diğer yandan yoğun rekabet koşullarının, reklam, moda, magazin v.b. yoluyla körüklediği gösteriş ve tüketim çılgınlığı bu zararların katlanmasına yol açmaktadır. Temizlik duygumuzu dahi istismar eden bu kazanç çekişmesi, deterjan, yumuşatıcı, parlatıcı, vb. gibi her gün bir yenisi eklenen kimyasallarla, evimizi temizlediğimizi zannederken yaşam ortamımızı kirletmemize, yok etmemize neden oluyor. Öyle ki orman ve tarım alanlarının yağmalanması ile sınai ve evsel atıklar yüzünden, tüm arıtma çabalarına, teknolojik gelişmelere ve hukuki önlemlere karşın seksenli yılların başında dünyada her gün bir canlı türünün nesli yok olurken bu yok oluş ikibinli yıllarda saatte bire ulaşmıştır (3). Nesli tükenen bu canlı türleriyle birlikte muhtemel hastalıklarımıza şifa olabilecek ilaç hammaddelerinin ve daha da önemlisi zararlıları dengeleyecek faydalı türlerin de yok olduğu bilinen bir gerçektir. Dünyanın ekolojik dengesi bozulmuş bulunuyor. Tütmeye başlayan her yeni fabrika bacası, kesilen her ağaç bizi felaketimize biraz daha yaklaştırıyor. Kapitalizmin sonu mu? Dünya halklarının tamamının Bir Amerikalı gibi yaşayıp bir Amerikalı gibi tüketmesine doğa izin vermiyor. Dünya pastası artık büyütülemiyor. Kaldı ki bilgi toplumuna geçmekte olan A.B.D. ve diğer sanayileşmiş ülkeler, kendileri bilgi teknolojilerine ağırlık verirken, katma değeri nispeten küçük olan ve çevre kirliliği yaratan sanayi dallarını, başka ülkelere kaydırmaya başladılar. Böylece kendi ürettikleri yüksek katma değerli ürünler için, satın alma gücü olan pazarlar yaratmış olacaklar. Düşünülen yeni dünya düzenin böyle olacağı anlaşılıyor (4 )... Fakat her ne olursa olsun sanayi, hiçbir zaman bu günkü yoğunluğuyla tüm dünyaya yayılamayacaktır. Bu ekonomik ve kültürel sistemin dünya halklarının esenliği ve geleceği için bir çözüm olamayacağı bizzat sistemin kendi temsilcileri tarafından belirtilmektedir. A.B.D. eski Başkan Yardımcılarından olan Zbigniew Brzezinski, Kontrolden Çıkmış Dünya adlı eserinde, " Kendi kendimizi sınırlandırabileceğimiz yeni bir fedakarlık ahlakı ve kültürü yaratmalıyız" diyerek bu gerçeği işaret etmektedir. İslâm dininde Allah' tan bir şey dilerken veya bir işe girişirken "hayırlıysa olsun" deniyor. Aynı deyim kıtaya ilk gelen beyazlarca insan bile sayılmayan Avustralya yerlileri Aborijin'ler tarafından "herkesin, her şeyin ve tüm evrenin hayrına ise olsun" şeklinde söylenmektedir (5 ). Hinduların doğaya ve hayvanlara gösterdikleri şefkat ise pek ünlüdür. Küçük çıkarlarımızın kendimiz ve başkalarınca anlamlı olabilmesi, bunların, insanıyla, doğasıyla, tüm yaşamın da çıkarına hizmet etmesine, hiç değilse zarar vermemesine bağlı. Üstelik sosyal ve ekonomik çalkantılar sonucu her an işsiz ve çaresiz kalma tehlikesiyle karşı karşıya olan insanın, doğadan başka sığınabileceği bir kucak ve karnını doyuracak bir ana da yok. Artık, tam rekabet anlayışı yerine tam sorumluluk anlayışını benimseyip, tek tek bireyler olarak, çıkar ve mutluluk arayışlarımızı tekrar gözden geçirmemiz gerekiyor. Bireylerin mutluluğu toplumun da mutluluğunu sağlıyor belki ama özgür birey, toplum ve doğayla kaynaşmadan, tüm yaşamın hazzını duyumsamadan, bu mutluluğu asla yaşayamıyor... Üstelik korkak ve başkalarına tutsak da oluyor. Çıkarlarımızı kollamakta haklı nedenlerimiz olsa da onları nasıl bir dünyada elde etmek istediğimizi de kendimize sormamız gerekiyor. Kurtsuz kuşsuz, aslansız kaplansız, yeşilsiz, zehirli hava solunan, kirlenmiş, balıksız denizlerinde yüzemediğimiz, dostluk, kardeşlik ve yardımlaşma yerine birbirimizin üzerine basarak yükseldiğimiz, birbirimize hava attığımız bir dünya da mı? Doğa - bilim sentezi: Toplumlara, geçmişlerine, kültürel birikimlerine bakılmaksızın gelişmiş-azgelişmiş, kalkınmış-kalkınmamış, kaliteli-kalitesiz ayrımları yapılıyor. Doğayla, kuzularla kuşlarla haşır neşir ama parası olmayan bir çocuğun, dünyası TV, hamburger, market, v.b.den ibaret, yarış atı gibi yetiştirilen, okulla ev arasına sıkışmış, kelebekten bile ödü kopan apartman çocuğundan daha mutsuz veya kalitesiz yaşadığı söylenebilir mi? Kırk elli yıl öncesini anımsayanlar Anadolu şehirlerinde örneğin Bursa' da, en orta halli ailelerin bile meyve ağaçları ve çiçeklerle bezenmiş ve hatta içlerinden mahalledeki diğer komşuları da sırasıyla dolaştığı için kimsenin kirletmediği şırıltılı ufak dereler akan geniş bahçeli, (şimdi ne yazık ki hepsi apartmana dönüşmüş olan) büyük ahşap evlerde doğayla iç içe yaşadıklarını bilirler... Sürdürülebilir bir yaşam istiyorsak nüfusumuzu ve tüketimimizi dünya kaynaklarının yenilenme hızına uydurmak zorundayız. Bunun için topu topu ikiyüz yıllık bir geçmişi olan sanayileşme kaynaklı modern batı kültürünün insanlığı birbirine düşüren oyunlarına, yoğun medya bombardımanı altında beyinlerimizin tüketime ve gösterişe şartlanmasına izin vermeyip binlerce yılın bilgi birikimlerine sahip dünya uygarlığının diğer kültürlerine de kulak vermemiz gerekiyor. Bu eski kültürler, insanı gerçek doyum ve sevince ulaştıran şeyin, sahip olmak ve tüketmek yerine, paylaşmak, yardımlaşmak, alçak gönüllülük, gerçek benliğimizi tanımak ve gelecek endişesi, korkusu duymadan doğayla tam bir uyum kurabilmek olduğunu söylüyorlar. Eldeki veriler geleceğimiz ve çocuklarımız için karamsar tablolar çizse de insan, ütopik düşler kurmaktan kendini alamıyor. Doğayla iç içe, ama eskisinden farklı olarak doğanın bilimle, örneğin bilgisayarla da buluştuğu, doğal teknolojilerle yapay teknolojilerin kucaklaştığı harika bir dünya düşlenemez mi? Kanserojen etkiler yapan katkı maddeleriyle, hormonuyla (6 ), tarım ilacıyla, kimyasal gübreler ve yemlerle fabrikasyona dönüşmemiş, herkesin en azından spor niyetine ve saf gıdalarla beslenerek kendi sağlığını korumak için, ekip biçerek katkıda bulunduğu, sebzesiyle meyvesiyle ve de hayvanlarıyla doğal bir tarım, alabildiğine zengin ve rafine bir yemek kültürü... Tarımda eskiden olmayan etkin bir bankacılık ve sigorta sistemi... Ekolojik dengeyi bozmayan modern sulama sistemleri... Beyin yıkama yerine bilgilendirmeye dönük reklamlarla, daha kanaatkar bir toplum... El sanatlarının tekrar canlandığı... Uluslararası dev şirketlerin, "kişiye balık vereceğinize ona balık tutmasını öğretin" Çin özdeyişine uygun olarak, tüketim malları yerine küçük ölçekli, tek bir kişiye bile üretim olanağı veren mikro teknolojiler ve know-how üretip sattıkları... Bakıcılık, menajerlik ve danışmanlık gibi insan hizmetlerinin geliştiği... Doğayla bütünleşmiş yeni bir "küçük şehircilik" anlayışı... Şehirlerde motorlu araç kullanılmaması... Şehirlerarası uzun mesafelerde toplu ulaşım ve raylı sistem... Otomobil, çamaşır ve bulaşık makinesi gibi araçlarda daha paylaşımcı davranılan, gerekirse kiralama sistemleri gibi havuzlar oluşturan... Bu gibi paylaşımlarla şehirleşmenin getirdiği izolasyonu azaltan sosyal kaynaşma ortamı... Bilgi teknolojilerine yoğun Ar-Ge desteği sağlayan, ekolojik dengeyi en önemli iç ve dış güvenlik sorunu olarak ele alan, güneş, rüzgâr ve deniz dalgası gibi yenilenebilir enerji kaynaklarına ağırlık veren ve doğaya zararlı enerji ve üretim tesislerine izin vermeyen veya bunları telafi edici bir biçimde vergilendiren bir devlet... Tüketimi, sahip olmayı, bencilliği, gösterişi değil, demokrasiyi, özgürlüğü, yetenekleri, yaratıcılığı teşvik eden, paylaşmayı, hizmet aşkını ve yardımlaşmayı yücelten bir kültür... Beslenme dışında, bilerek isteyerek tek bir canlıya bile zarar vermenin ayıplandığı; toplu kıyımların cezalandırıldığı... Kısacası, bitkisel ve hayvansal çeşitliliği korunmuş o bildik doğa ile, sinema, tiyatro, müze, sanat, din, felsefe, bilgisayar vb. gibi kültür verilerinin uyum içinde kaynaştığı sağlıklı, şen insanlarıyla cıvıl cıvıl bir dünya... Ne Yapmalı: Bu günkü koşullanmalar içinde, böyle bir dünyayı düşlüyor olsak ve elimizden fazla bir şey gelmemesine üzülsek de, başkalarını suçlamadan önce işe kendimizden başlayarak tüketim arzularımızı dizginlemek, geleceğimiz ve çocuklarımız için neler yapılabileceği konusunda kafa yormak tek çıkar yol gibi görünüyor. Bu gerçekleri biliyor olmak ve bilmeyenlere, özellikle çocuklarımıza anlatmak bile olumlu değişiklikler yaratabilir. Başlangıç olarak, "ben tek başıma ne yapabilirim ki" diye yerinmeden, inanmamız, en büyük gücümüz olan hayallerimizle zihnimize güvenmemiz ve işe araştırmayla başlayıp sabırla adım adım ilerlememiz yeterli olacaktır. Gerisini, yol aldıkça artan heyecanımız getirecektir sanırım... Bunlara ek olarak politikacıları yönlendirmek üzere baskı gurupları oluşturabilir, yaşam ortamımızı zehirleyenlerin vergilendirme ve hukuki önlemlerle caydırılmaları yolundaki politikaları önerebilir veya destekleyebiliriz. Kentimizdeki yeşil alanların yap-sat cı larca yağmalanmasını önleyebilir ve hatta üstelik kamulaştırmalarla, yeni yeşil alanlar açılmasını ve çocuklarımız, gençlerimiz için oyun ve hayvan parkları, göletler, spor sahaları vb. yapılmasını sağlayabiliriz. İşsiz olanlarımızın, üretici kesimlere ağır bir yük oluşturan, enflasyonu körükleyen, verimsiz ve asalak kişiler olarak devlet kuruluşlarını doldurmak yerine bu işgücü fazlasının, tarıma özendirilmesini, üretken, dünyaya ve yeni teknolojilere açık, daha kanaatkâr ama kendine de güveni olan mutlu kişiler olmalarına çalışabiliriz Tarım sanayileşmiş ülkelerde, aynen, az sayıdaki kişiyle büyük üretim yapılan sanayi işletmeleri gibi ele alınıyor. Ancak tüketicilerce, ilaçlama, sunî gübreleme ve hormon kullanımı gibi uygulamaların doğaya ve insan sağlığına zararları anlaşıldıkça ekolojik tarıma geçiş yönünde talepler de artmaktadır. Sanayileşme özlemiyle bizde üvey evlat muamelesi görmesine karşın tarım, bilgi toplumları için bambaşka anlamlar ve değerler kazanacağa benziyor. Nitekim son yıllarda zengin batı ülkelerinde, hormonsuz, katkısız, ilaçsız yetiştirilmiş ve üretilmiş doğal, ekolojik gıdalara ve köyleri de kapsayan doğa turizmine karşı büyük bir talep patlaması yaşanıyor. Bazı büyük uluslararası denetim firmalarının güvencesini taşıyan sertifikalı doğal ürünler adeta kapışılıyor. Birçok Türk çiftçisi de ürünlerini bu yolla satıyor veya ihraç ediyor... Bizim köylülerimizin modern yaşam özlemiyle şehirlere akın etmeleri sonucu köylerimizin çoğu adeta boşalmış durumda. Satın alma veya kiralama yoluyla bu köylerden ev ve tarla edinmek mümkün.. İyi bir organizasyonla, içinde çağdaş olanaklarla köy yaşamını buluşturan, merkebiyle, at arabasıyla, yerel yemekleriyle, turistlere de cazip gelecek, ihracata yönelik, modern köyler oluşturmak mümkün. Ekonomik krizler ve büyük şehirlerimizin karmaşasından bunalmış doğa sever girişimciler için büyük bir fırsat. Enis Turan
-
TÜRKİYE'DE SANAT EĞİTİMİNİN TARİHÇESİ
1. Cumhuriyet Öncesi Dönem Türk sanatının, 1700den itibaren Batıya yönelmesiyle birlikte, saraya yabancı sanatçıların yerleştiği bilinmektedir. O dönemlerde, sarayda usta-çırak ilişkileriyle süren sanat eğitimi, babadan oğula, ustadan çırağa devam ettirilmiştir. 1793 yılında, Mühendishanede ve Harbiye Mektebinde, doğa gözlemine bağlı resim derslerinin programa alınmasıyla birlikte, sanat eğitimi, gerçek anlamda başlamış oldu. Harbiye ve Askeri İdadi Mektebindeki ilk sanat dersleri, daha çok mesleki gaye ile programda yer almış olsalar bile, bugün ulaşılan seviyenin ilk hareketleri olması bakımından önemlidir. Ülkemizde, Cumhuriyet öncesi ilk sanat eğitimi hareketleri içinde, bugünkü akademik seviyede kurulmuş olan Sanayi-i Nefise Mektebi (Güzel Sanatlar Akademisi/bugünkü Mimar Sinan Üniversitesi)nin haklı bir yeri vardır. 1883 yılında Osman Hamdi Bey tarafından kurulan Sanayi-i Nefise Mektebinin müdürlüğüne, 2 Aralık 1883 yılında, hükümetin kararıyla yine kendisi atanmış, 24 Şubat 1910da ölene kadar bu görevde kalmıştır. Bu okulun kurulmasıyla birlikte askerî ressamlar, yerlerini yavaş yavaş bu okullardan mezun olan sivil sanatçılara terketmişlerdir. Böylelikle ilk defa resim öğrenimi sivillere geçmiştir. 1911 yılında, kız öğrencilerinin de sanat öğrenmelerine imkan sağlayan İnas Sanayi-i Nefise Mektebi Sami Beyin müdürlüğünde açıldı. Kısa bir süre sonra ise müdürlüğe Mihri Müşfik getirilmiştir. Kısa süreler içersinde birkaç müdür değişikliği yaşayarak öğrenim hayatını devam ettiren okuldan, bir çok kadın sanatçı yetişmiştir. Akademi çıkışlı ressamlar, sanatçı olmaları yanında uzun yıllar resim-iş öğretmenliği de yapmışlardır. Ne var ki bu sanatçı-eğitimciler çocukları kendi yetişme biçimlerine göre eğittikleri gerekçesiyle yetersiz bulunmuş ve eleştirilmişlerdir. Daha sonra, 1927de Akademi içinde, resim öğretmeni olmak isteyenlere bir öğretmenlik formasyonu veren kurs açılmıştır. 2. Cumhuriyet Sonrası Dönem Cumhuriyetin ilanıyla birlikte kültür ve sanat sorunlarına oldukça önem veren Atatürk, devletin görevleri arasına bu konularla uğraşmayı da katmış, sanata ilgiyi devlet politikası haline getirmiştir. Sanatın, temel kültür sorunlarından biri olduğu sık sık vurgulanır; sanat eğitiminin sorunları milli eğitim sorunlarından bağımsız düşünülmez. Atatürkün sanat ve eğitim sorunlarına yaklaşımı ve oluşturduğu devlet politikası ile, özellikle resim sanatçıları güçlerini birleştirerek oluşturdukları birlikler ile Türk Sanatını olgunlaştırmaya çalışmışlardır. Bu amaçla 1921de Türk Ressamlar Cemiyeti kurulmuştur. 1924den itibaren ise, bilgi, birikim ve deneyim kazanma yanında Avrupa sanatını kaynağında inceleyebilmek amacıyla yurt dışına bir çok sanatçı burslu olarak gönderilmiştir. İlk Cumhuriyet kuşağı sanatçıları, yurt dışındaki eğitimlerini tamamlayıp Türkiyeye döndüklerinde, sanat hayatımızda canlılık ve hareketlilik başlamış ve özellikle ressamlar çok aktif etkinliklere girişmişlerdir. 1926 yılında Türk Sanayi-i Nefise Birliği daha sonra da adı değiştirilerek Güzel Sanatlar Birliği ve 1928 yılında da Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği kurulmuştur. 1925 yılından itibaren, örgün eğitimde resim, elişi ve müzik derslerinin koyulması ve yaygın eğitimde 1932 yılında açılmaya başlanan Halkevleri ve daha da kabarık sayıdaki Halkodaları ve nihayet Halk Eğitim Merkezleri, sanat eğitimini geniş kitlelere götürmeyi amaçlıyordu. Halkevleri, güzel sanatlar yoluyla vatandaşları çalışmaya yöneltmek, yurdu güzelleştirmek, güzel sanatları sevdirmek ve yaymak için kurulmuştu. O yıllarda, sanatçıların eserlerini sergileyebileceği sanat galerilerinin bulunmaması sorununa çözüm getiren Halkevlerinin, sanatımızın desteklenmesi ve geliştirebilmesi yolunda önemli bir yeri vardır. 1950de altmış üç ilde 477 Halkevi ve 4332 Halkodası varken, çok partili döneme geçişte Halkevleri kapatılmış ve Kız Enstitülerine öğretmen yetiştirmek amacıyla Kız Teknik Yüksek Öğretmen Okullarına dönüştürülmüştür. Cumhuriyetle birlikte eğitimde, kültürde, sanatta çok yönlü bir gelişmeyi hedefleyen Türkiye, yurt dışından bir çok eğitim uzmanı getirtmiştir. Bunlardan J. Deweynin raporu 1926 yılında uygulamaya koyulmuştur. Bu raporda sanat eğitimi açısından şu görüşlere yer verilmiştir: Okullarda, bütün donanımlarıyla birlikte resim ve iş atölyeleri kurulmalı. Yükseköğrenime devam etmeyecek kişiler için, kendilerine bilgi ve beceri kazandıracak uygulamalı çalışmalara özellikle de el işlerine önem verilmeli. Resim, çizgi, boya sanatları gibi görsel sanat etkinlikleri, kişisel ve toplumsal önemi ve yararı açısından yeteneklerin geliştirilmesine önem verilmelidir. Bu rapor doğrultusunda, ortaokullara öğretmen yetiştirmek amacıyla 1926 yılında Ankarada Gazi Öğretmen Okulu (Gazi Eğitim Enstitüsü) açılır ve ilk, orta lise Resim-İş programları değiştirilir; okullarda resim-iş atölyeleri ya da odaları kurulur. Daha sonra 1932-1933 öğretim yılında, Gazi Öğretmen Okulu bünyesinde Resim Bölümü açılır. Batıda gelişen El İşleri Hareketi olarak bilinen bir akımın etkisiyle daha sonra Resim Bölümünden bağımsız İş bölümü kurulur. Daha sonra bu iki bölüm birleşerek Resim-İş Bölümü adını almıştır. Zamanla, İş eğitimi gittikçe yozlaşarak, ya yarara yönelik eşyanın küçük modelini yapmaya ya da ne olduğu belirsiz işlerin yapımına dönüşür. 1972 yılında İş Dersi, bir program değişikliğiyle İş ve Teknik Eğitimi dersine dönüştürüldü. Bu ders ile, iş çalışmaları yaratıcı düşünceyi geliştirmeye yönelik amaçlar öne çıkmıştı. Amaç, ne salt el becerisi ne de kısa yoldan hayata hazırlamaktı. Ne var ki, her ne kadar çağdaş yaklaşımlarla daha iyiyi, daha güzeli ve çağı yakalamayı hedefleyen programlar ortaya koyulmuşsa da, pratik ile uygulama farklı olmuştur. Bunun bir sonucu olarak da, İş ve Teknik Eğitimi dersinin esas amacından zamanla uzaklaşmaya başlanılmış, el becerisi ve yararlı olma amacı dersin amacı haline dönüştürülmüştür. Milli Eğitim Şuralarının bazıları, Türkiyedeki sanat eğitiminin yapılandırılması çalışmaları doğrultusunda önemli bir yer tutar. Bunlardan 1949, 1962, 1974 ve 1981 Milli Eğitim Şuralarında sanat eğitimine ayrı ayrı yer verilmiştir. 1962deki yedinci şurada, eğitim, kültür ve sanat konularına geniş yer verilerek, Kültür İşleri ve Güzel Sanatlar Komisyonunun hazırladığı raporda dile getirilen önerilerle, sanat eğitiminin bazı temel ilke ve amaçları benimsenmiştir. 1974deki dokuzuncu şurada da, ortaöğretim kurumlarında öğrencilerin ilgi ve isteklerine göre seçecekleri kol faaliyetleriyle sanat eğitiminin desteklenmesi öngörülmüş; lise ve dengi okullarda da sanat eğitimi dersleri seçmeli dersler arasına konulmuştur. Sanat eğitimi derslerinin, anaokulundan başlayarak, sanat alanında profesyonel olarak sanatçı ya da sanat eğitimcisi vb. eleman yetiştiren fakülte ya da yüksekokulların dışında, başka mesleklere yönelik eğitim veren fakülte ve yüksekokullarda da sürdürülmesine karar verildi. 1988-1989 öğretim yılında 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 5. maddesinin 1. fıkrasında Güzel Sanatlar eğitimi; Fakülte ve Yüksekokulların birinci sınıflarından itibaren eğitime başlayanlara seçmeli dersler olarak uygulanmaktadır denmektedir. Böylece, tüm yüksekokul kademelerinde, plastik sanatlar eğitimi alanlarından biri seçmeli ders olarak verilmiş; 1991-1992 öğretim yılında ise, bu kapsama Müzik dersi de alınmıştır. 1991 yılında, Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı bünyesinde oluşturulan Resim Dersi Öğretim Programlarını Geliştirme Özel İhtisas Komisyonunca hazırlanıp daha sonra kabul edilen İlköğretim Kurumları resim-İş Dersi Öğretim Programı, 1992-1993 öğretim yılından itibaren denenip geliştirilmek üzere uygulamaya konulmuştur. Son olarak da, Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) ve Dünya Bankasının 1994-1997 yılları arasında yürüttüğü Milli Eğitimi Geliştirme Projesi çerçevesinde, eğitim fakültelerinin yapılanması yeniden düzenlenmiş, Resim-İş Bölümleri, Müzik Eğitimi Bölümü ile birlikte, kurulan Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümünde; Sınıf Öğretmenliği Bölümleri de yeni kurulan İlköğretim Öğretmenliği Bölümünde Anabilim dalları olarak yer almıştır. İdari yapılanmanın yanısıra, her iki bölümdeki sanat derslerinin yarıyıllara göre ders dağılımları, kredileri ve içerikleri de değiştirilmiş ve 1998-1999 öğretim yılından itibaren uygulamaya konulmuştur. Türkiyedeki sanat eğitiminin tarihi seyrine bakıldığında, daha çok akademik seviyede değişim ve gelişimin olduğu gözlenmektedir. Ne var ki, bu kademelere gelmeden önce, özellikle zorunlu eğitim kademelerindeki öğrencilerin sanat eğitimine özel bir itina ve önem verilmeli, geçmişe bakıp geleceğe daha iyi yön verilmelidir. Sanat ve onun eğitiminin, eğitim kurumlarında hak ettiği ağırlığı yakalayabilmesi, serpilip gelişebilmesi, onun gerekliliğine ve önemine inanmış insanlar tarafından sağlanabilir. Bu özelliklerde yetişecek olan insanların mimarları da, çağın gereklerini yakalayabilmiş bir eğitim politikası ve kararlılığı, gerekli donanım ile etkili bir programla yetişmiş olan eğitimciler olacaktır. Bu sebeple, her alanda olduğu gibi sanatın eğitiminde de çok iyi yetişmiş sanat eğitimcileri, bu misyonu yakalamada en temel yapı taşları olarak yerlerini alacaklardır.
-
SANAT EĞİTİMİ
Sanat eğitimi, yeni bir tanım olarak sanat ve bilim çevrelerince benimsenmiş görünse de, terim, kavram ve kapsam olarak tam yerine oturduğu söylenemez. Çünkü, bugüne kadar bu terim yerine ya da alanı belirlemeye yönelik kullanılan terimler oldukça fazladır (resim-iş, sanat öğretimi, sanat yoluyla öğretim, estetik eğitim, güzel sanatlar eğitimi, plastik sanatlar eğitimi sanata doğru eğitim, temel sanat eğitimi vb.). Sanatın eğitimiyle ya da sanatı konu alan eğitimle ilgili olarak oldukça fazla denilebilecek sayıdaki bu kavramlar, zaman zaman kavram kargaşalarına da zemin hazırlamakta ve zihinleri karıştırmaktadır. Sanat eğitiminin yeni sayılabilecek bir alan ve kavram olmasından kaynaklanan bu karışıklığa; kavramı tanımlamaya çalışan kişi ve kurumlar, iletişim eksikliği, terminolojik metot eksiklikleri ve nihayet yabancı kaynaklardan yapılan çevirilerdeki kavram ve terim çeşitlilikleri sebep olmaktadır. Sanat eğitimiyle ilgili olarak bir başka yanlış anlama ise, sanat denince sadece plastik sanatların akla gelmesi sebebiyle sanat eğitimi de plastik sanatların eğitimi olarak anlaşılmasıdır. Halbuki sanat denilince sadece plastik sanatlar değil, fonetik, ritmik ve dramatik sanatları da içine alan oldukça geniş bir alan akla gelmelidir. Böyle olunca, sanatla ilgili eğitim faaliyetlerinin kapsamı içine yalnızca plastik sanatlar değil, sözünü ettiğimiz diğer dallar da girer. Bu amaçla, bütün sanatları ve bu sanatların birbiriyle ilişkisini düşünsel boyutta sanatçı, sanat tüketicisi, toplum, kültür ve eğitim bağlamında irdeleyen kuramsal çalışmalara Güzel Sanatlar Eğitimi denilebilir. Dar anlamıyla sanat eğitimi, görsel sanatların eğitimi ve öğretimiyle ilgilenir. Bu öğretimin kapsamı içinde, uygulamalı çalışmalar, sanat eseri inceleme, eleştiri, sanat tarihi ve estetik yer alır. Bu kapsamın içine, araç-gereç ve işlik donanımı ile birlikte müfredat programları, çalışma düzeni, değerlendirme gibi yöntemsel konuları da dahil etmelidir. Çağımızda eğitim, bilim ve sanatın işbirliğine dayandırılmalıdır. Sanatın da, bilimin de amacı; insana hizmet etmek ve yeniyi keşfetmektir. Sanata ve duyguların eğitimine önem veren okul ya da eğitim sistemlerinde, duygular eğitilirken, zihinsel yeteneklerin, düşüncenin ve zekânın da geliştiği gözlenmektedir. Sanat, duygu ve düşünce arasındaki iç içe geçmiş bağlantıyı vurgularken, öğrenme ve gelişim sürecinin de etkin bir yardımcısıdır. Sanat eğitiminin örgün ve yaydın eğitim içindeki tanımını şöyle yapmak mümkündür: Kişinin duygu, düşünce ve izlenimlerini anlatabilmek, yetenek ve yaratıcılığını estetik bir seviyeye ulaştırmak amacıyla yapılan eğitim faaliyetlerinin tümü. Sanat eğitimi; kişiye estetik yargı yapabilme konusunda yardımcı olmayı amaçlarken, yeni biçimleri hissedip, eğlenmeyi ve heyecanlarını doğru biçimlerde yönlendirmeyi öğretir. Demek ki sanat eğitimi, sanatçı yetiştirmeye değil; yetiştirmek durumunda olduğu her kişiyi yaratıcılığa yöneltip, onun bilgisel, bilişsel, duyusal ve duygusal eğitim ihtiyaçlarını karşılamaya yöneliktir. Sanat eğitimi, her yaştaki birey için gereklidir ve insan hayatında önemli bir yer tutar. Sanat eğitimi; bireyin yaratıcı güç ve potansiyellerini eğitmek, estetik düşünce ve bilinci örgütlemek için gereklidir. Sanat, bireyin sosyal ilişkilerini ayarlamasını, işbirliği ve yardımlaşmayı, doruyu seçme ve ifade edebilmeyi, bir işe başlayıp bitirme sevincini tatmayı, üretken olmayı sağladığı için gereklidir. Sanat eğitimi, gözlem yapma, orjinalite buluş ve kişisel yaklaşımları destekler, pratik düşünceyi geliştirir. Olayları, olmadan da beyinde gerçekleştirebilme gücünü arttırır. Bireyin el becerisini geliştirir ve sentez yapmasına yardımcı olur. Sanatla ister ürün vererek, isterse seyrederek, dinleyerek, okuyarak olsun ilgilenmek, sadece duyguları ve duyarlılığı harekete geçirmekle kalmamakta, bilişsel ve duyuşsal yönleriyle bütün zihinsel süreçleri canlı tutmaktadır. Canlandırabilme ve fikirlerini çeşitli araçlarla sunabilme yeteneği, hem sanatsal hem de bilimsel mesleklerdeki kişilerin eğitimsel başarılarına katkıda bulunmaktadır. Sanat eğitimi, hayal gücünü çalıştırarak, dramatize edip canlandırarak, güçleri geliştirecek yaratıcı çabayı yönlendirmek için gereklidir. Kendisine sanatla ilgili alanlar erkenden açılmış, evinde, yuvada, anaokulunda sanat eğitimi almaya başlamış çocuk, ilkokulda sınıflar ilerledikçe, çevresindeki sanat olaylarını, biçimlendirmeleri yavaş yavaş değerlendirebilir; güzeli anlamaya ve aramaya başlar. Sanat eğitimi rastlantısal olarak kimi yönelişleri, kimi becerileri ya da yetenekleri ortaya çıkarabilirse de, sanat eğitiminin salt temel amacı bunlar değil; hayatı değerli kılmak ve ondan zevk almayı sağlamaktır. Yani sanat eğitimi; insanı hedef alan ve onun mutluluğu için, insan anlayışına uygun nesiller yetiştirmeyi amaçlar. Sanat eğitimi; her bir sanat eserinin hedeflediği seyircide, dinleyicide, okuyucuda estetik kaygı meydana getirmeyi; zihnin bir boyutu olan sanatsal zekanın beslenmesi ve geliştirilmesini, bununla birlikte ona, insan ve insana bağlı değerleri iletmeyi hedefler. Sanatsal anlatımı, onun özel dilini kullanan kişi, aynı zamanda bu dil yardımıyla geçmiş ve çağdaş sanat eserlerine değer yargısıyla ulaşabilir. Gördüğü eserleri nitelik yönünden farkeder. Sanat eğitiminin bir başka işlevi de, sanat eserlerine olduğu kadar, çevreye ve her türlü görsel nesneye, estetik ölçütlerle ulaşmayı sağlamaktır. Değerlerle düşünmeyi, nitelikleri farketmeyi öğrenen kişinin estetik bakışı ve görüş alanı genişler. Beğenileri sığ, yalnız kendi sevdiklerini güzel kabul eden insanlar yerine, çevresine ve sanat eserlerine onların kendi nitelikleri, sanatsal dilleri ve kültürel birikimleri doğrultusunda yaklaşan insanlar yetiştirmek, sanat eğitiminin amaçları içinde yer alır.
-
SANATTA GÜZELLİK
Herbert Read, "Sanatın Anlamı" adlı eserinde şöyle söylüyor: "Genel bir sanat teorisi şu düşünce ile başlamalıdır; insan, duygularının önüne konan şeylerin biçimine, yüzeyine ve kütlesine göre davranır. Eşyanın biçim, yüzey ve kütlesinin belli ölçülere göre düzenlenmesi hoşumuza gider. Böyle bir düzenin eksikliği ise ilgisizlik ve hatta büyük bir sıkıntı ve tiksinti verir. Güzellik duygusu, hoşa giden bağlantılar duygusudur. Çirkinlik duygusu da bunun tersidir." Güzellik kavramını belirsiz, ya da çok defa aldatıcı belirtiler gösteren ve tarih boyunca durmadan değişen bir olay olarak kabul etmek, doğru bir düşünce tarzı gibi görünmektedir. Sanat bütün bu belirtileri içine almalıdır ve bir sanat öğrencisinin ciddiliği, kendi güzellik duygusu ne olursa olsun, diğer devirlerdeki güzellik anlayışlarını sanat sahasına kabul edebilmesiyle anlaşılır. O kişi için, primitif, klâsik ve gotik aynı derecede ilgi çekicidir ve o, zaman zaman değişen güzellik duygusunun değerlerini kıymetlendirmekten çok, her devrin gerçek ve sahtesini ayırmaya çalışmalıdır. Güzellik, estetik ilminin ele aldığı bir kavram olarak, çağlara ve düşünürlere göre değişik anlamlar kazansa da, sanat eserlerinde bulunması gereken şeydir. Ancak, sanat eserindeki güzellik, o eseri meydana getiren elemanların veya figürlerin yalnız başına güzelliği demek değildir. Yani, kendi dönemi içinde çok güzel kabul edilen "Venüs"ün tabloda yer alması, o tabloyu güzel yapmaya yetmez. Daha değişik bir ifade ile söylersek; sanatta, "neyin" yapıldığı değil, "nasıl" yapıldığı önemlidir. Sözgelimi savaş, güzel bir olay değildir. Yaşlı, yüzü buruşmuş bir kadının da güzel olduğu söylenemez. Fakat, Picasso'nun " Guernica "sı, Dürer'in " Yaşlı Kadın Portresi " ne kim çirkin diyebilir. O halde buradan çıkan sonuç şudur: Sanatta güzellik, eserin ifadesindeki güzelliktir. Sanatçı, eserine konu olarak çirkini de almış olsa, çirkini güzel bir biçimde ifade edebilmelidir. Sanattaki biçim elemanının insandaki devamlı karşılığı, güzellik duygusudur. Değişmez olan duyarlıktır. Değişen, insanın algılarını ve zihinsel yönünü soyutlaştırarak kendi kurduğu anlayıştır ki; ifade'yi buna borçluyuz. "İfade"nin "biçim"in tam karşıtı olduğunu söylemek güçtür. İfade, doğrudan doğruya duygu tepkilerini anlatan bir kelimedir, fakat sanatçının biçimini yaratırken başvurduğu düzen, kendi başına bir ifade tarzıdır. Ölçü, denge, ritim, ahenk (armoni) gibi terimlere ayrılabilen biçim, bu saydığımız terimlerin sağladığı hoşa giden bağlantılarla sanat olmaya, güzel olmaya başlar.
-
SANATIN SINIFLANDIRILMASI
Biçim verilen malzeme değiştikçe, sanatın değişik adlara ayrılması mümkün olabiliyor. Ancak, sanatı sınıflandırırken sadece malzeme yönüyle sınıflandırma yapmak mümkün değildir. Malzemenin yanı sıra, ifade ediş biçimi veya daha kapsamlı bir ifadeyle yaratıcılık, bu sınıflandırmada önemli bir etkendir. Sözgelimi, bir heykeltıraş da ağaca biçim verebilir, bir marangoz da... Fakat heykeltıraşın ağaca biçim verişteki ifade tarzı ile, marangozun biçimlendirmesindeki ifade tarzı aynı değildir. Heykeltıraş biçimlendirmesini alışılmışın dışında, yeni ve özgün bir biçimde yaparken, marangoz ise alışılmış, bilinen veya tekrar edilen bir biçimlendirme yapar. Bu bakımdan sanat genel olarak önce iki gruba ayrılır: a) Pratik sanatlar / endüstriyel sanatlar (zanaat), b) Güzel sanatlar. Güzel sanatlar deyince aklımıza, insan yaratıcılığı, insanın ilk çağlardan bu yana kendini ifade ettiği, tam yetkinleşemediği dönemlerde, çizgi, boya, kil yoluyla içini döktüğü biçimler, desenler, çeşitli oluşumlar geliyor. Yetkinleştiği dönemlerde ise, örnekler çok çeşitli. Sözgelimi, ünlü Rönesans sanatçıları, yapılar, anıtlar, köprüler, müzeleri dolduran resimler, sonra şiirler ya da Mimar Sinan'ın camileri, çeşmeleri, köprüleri .. Derken günümüzün sanat eserleri, insan aklıyla duygularının estetik beğenisiyle yaratıcı gücünün ortaya koyduğu, bilim ve teknolojinin de en üst seviyelerindeki çağımız sanatçılarının sanat ürünleri : Çağdaş resim, heykel, roman, tiyatro, sinema, çelik ve cam yapılar, incecik kullanım eşyaları, sesin, ışığın, rengin, oyun gücünün birleştiği büyük sahne olayları, türlü tasarımlar. Acaba güzel sanatları nasıl sınıflandırabiliriz? Geleneksel ve çağdaş olmak üzere iki biçimde sınıflamak, bize bazı kolaylıklar getirebilir. Geleneksel sınıflama, güzel sanatları, hitap ettiği duyu organlarına göre sınıflar. Sözgelimi "görsel sanatlar" (plâstik sanatlar), göze ve görmeye dayanan sanatları, resim, heykel, mimari gibi dalları bir grupta topluyor. Fonetik sanatlar, müzik ve türleri ile edebiyatı; ritmik sanatlar ise, hem görme ve hem de hareketle ilgili olan sinema, opera gibi sanatları kapsamaktadır. Ancak, bu sınıflandırmanın ister istemez dışında kalabilen bazı türler de olabiliyordu. Sözgelimi, karikatür veya seramik gibi. Bu sebeple, daha çağdaş bir sınıflandırmaya gerek duyulmuştur. Bu sınıflama, söz konusu edilen sanat dalının niteliği ve tekniği gözönünde bulundurulmaktadır. Buna göre, şöyle bir sınıflandırma yapılabilir : Yüzey Sanatları : Tüm iki boyutlu sanat çalışmaları, yani bir eni ve bir boyu olan kâğıt veya tuval üzerine, bir duvar ya da kumaş üzerine uygulanan sanatlardır: Resim ve türleri ( yağlı boya, sulu boya, baskı sanatları, afiş, grafik çizimler ), duvar resmi, minyatür, karikatür, fotoğraf, batik, süsleme vb. Hacim Sanatları : Üç boyutlu sanat çalışmalarıdır. Sözgelimi heykel, seramik, anıtlar gibi. Mekân Sanatları : İç ya da dış mekânı içine alan ya da düzenleyen sanat dallarıdır. En başta mimarî olmak üzere (bahçe mimarîsi, peyzaj mimarîsi), çevre düzenlemesi gibi mekâna ilişkin tüm tasarım çalışmaları. Dil Sanatları : Edebiyat ve yazı türlerini kapsayan sanatlardır: Roman, hikâye, şiir, deneme, tiyatro metni, film senaryosu vb. gibi. Ses Sanatları : Müzik ve bütün türlerini kapsayan sanatlardır : Halk müzikleri, klâsik müzikler gibi. Hareket Sanatları : İnsanın, bedeniyle anlatım gücü kazandırdığı sanatlardır: Bale, dans türleri, halk dansları, pandomim vb. Dramatik Sanatlar : İnsanın, eyleme dönüşmüş ifadelerle kendini veya bir olayı, bir olguyu anlattığı sanatlardır: Tiyatro, opera, müzikal oyun, kukla gibi sahne sanatları, sinema, gölge oyunu gibi türleri buna örnek olarak gösterebiliriz. Böylece, bütün sanat dallarını içine alan bir sınıflandırma yapmış olduğumuzu söyleyebiliriz.
-
SANAT NEDİR?
Bir düğmeye basit bir dokunuşla, zaman ve mekânı birkaç yüzyıl kısaltabilecek güce erişen insan düşüncesi, yepyeni ve şiddetli korkuları da beraberinde getirdi. Bilim, endüstri, teknik ve politika alanında meydana gelen birbirine bağlı ve sürükleyici gelişmeler, toplumlara özgürlük getirdiği kadar, huzursuzlukları da arttırdı. Özellikle 1945 sonrası, insanların gökyüzüne tırmanışları, yeryüzündeki büyük sermaye hareketleri, insana yakışmayacak katliamlar, endüstriyel ve teknik gelişmeler, şiddetli ve yıpratıcı korkuları da beraberinde getirdi. Bütün bunlar, bugünkü insanın sanata bakış tarzını da biçimlendiren gelişmelerdir. Günümüzde, insanların karşı karşıya kaldığı psiko-sosyal sorunlara çözüm olabilecek alanlardan biri de sanattır. İnsan duyarlığının karmaşık ürünleri olan ve daima insan özgürlüğünün hakkını arayan sanat eserleri, bazı kalıpları sürekli olarak zorlayıp aşar, onların nitelik olarak daha üstün ve yoğun yeni seviyelere ulaşmasını sağlar. Tolstoy, "İnsanın bir zamanlar yaşamış olduğu duyguyu, kendinde canlandırdıktan sonra, aynı duyguyu başkalarının da hissedebilmesi için hareket, ses, çizgi, renk veya kelimelerle belirlenen biçimlerle ifade etme ihtiyacından sanat ortaya çıkmıştı" der. İnsan, nasıl duymaya, düşünmeye başladığı andan itibaren kelimenin gerçek anlamıyla hayata girmiş olursa, insanlık da duygularını ve düşüncelerini sesler, çizgiler ve renklerle canlı ve cansız simgeler halinde şekillendirmeye başladığı andan itibaren, gerçekten tarih sahnesine çıkmış olur. Sanat; din ve felsefe gibi, insanı günlük hayatın dar kalıplarından kurtaran bir teneffüs anı gibidir. Sanatta güzeli, bilimde doğruyu arayan insan ruhu ve zekâsı, aslında kendini aramaktadır. Din, felsefe, bilim, sanat ve hatta teknik gibi alanlar, birbirine sıkı sıkıya bağlıdırlar. Her sanat eseri, var olan bir şey ile, bir nesne ile ilgilidir; belli bir varlığı anlatır, ondan bir kesit ortaya koyar. Bir resim, belli bir tabiat parçasının resmidir veya bir insan görüntüsüdür. Bir tiyatro oyunu, belli olayların simgelenmesidir. Bir şiir ya da müzik parçası, ya tabiattan ya da insan ruhundan, insan duygularından bir anlatımdır. Sanatçının gördüğü, kavradığı ve gerçeklik olarak belirlediği varlığın bilgisi, sanatın öz konusunu oluşturur. Bugün Türkçe'de, iyi yapılan her iş için «sanat» kelimesi kullanılmaktadır. Türkçe'deki «sanat» kelimesi, kapsamı bakımından, pek çok oluş ve nesnelere ilişkin durumu içine almaktadır. Bugün, hiç şüphe duymaksızın en yaygın biçimde kullandığımız «sanat» kelimesi, etimolojik bakımından Osmanlıca'ya dayanmaktadır. Osmanlıca'nın kelime kaynakları olan Arapça ve Farsça'da, sanat kavramını ifade etmek için kullanılan durumu oldukça farklıdır. Sanat kelimesi Arapça'da amel, iş yapma anlamlarını veren «san'a» kökünden gelmektedir ve yapılan iş, alet yardımıyla, belirli bir el becerisiyle sürdürülen marangozluk, duvarcılık gibi meslek dallarını kapsamaktadır. Görüldüğü gibi bu kelime Arapça'da, insanın akıl ve zekâsını kullanarak yaptığı işleri anlatır. Bugünkü Türkçe'de kullandığımız «sanat» kelimesi, Osmanlıca'da bir değişiklik geçirmiş, yeni kazandığı anlam ve muhtevayla birlikte benimsenmiştir. Bir an için, karmaşık yapısını, ilgili olduğu pek çok kavramı bir yana bırakıp, sanatı " insanlar arasında anlaşmayı sağlayan bir araç " olarak kabul edebiliriz. Bugün Türkçe'de iyi yapılan her iş için "sanat" kelimesinden yararlanıp; "askerlik sanatı", "güzel konuşma sanatı" gibi kalıpları tekrarlar dururuz. O halde, yapılan bir iş veya hareketin, güzel, gelişmiş ve etkileyici bir biçimde görünmesi, onu bir sanat olarak tanımlamamıza sebep olmaktadır. Bu, şu demektir; insan yaptığı işi yüceltebildikçe, ona bir parıltı katabildikçe, sanat olgusuna biraz yaklaşabilmiş sayılır. Yani sanatın ayırıcı özelliklerinden biri, onun günlük, basit ve sıradan şeylerin üstünde olmasıdır. Sanatı bazen, şöyle de tarif ederler: "İnsan aklının eşya üzerindeki pırıltısı" . Bu, yüzlerce tariften yalnızca bir tanesidir. Halk arasında "sanat" kelimesi; "insanların ihtiyaçlarından birisinin karşılanması konusunda öğretilen ve yapılan iş" anlamında kullanıldığı gibi, "ustalık, hüner, marifet" anlamında; "Bu işte sanat vardır; kolay değil o da bir sanattır." şeklinde de kullanılmaktadır. Maddi fayda gözeten sanatlardan ayırabilmek için "GÜZEL SANAT" kavramı içinde, sanat'ı şöyle tanımlamak mümkündür: "İnsanların, tabiat karşısındaki duygu ve düşüncelerini çizgi, renk, biçim, ses, söz ve ritm gibi unsurlarla güzel ve etkili bir biçimde ve kişisel bir üslûpla ifade etme çabasından doğan ruhsal bir faaliyettir."
-
BUGÜNÜN SANATÇISININ DOĞAYLA İLİŞKİSİ
Hiç doğal sanat eseri görmüş olan var mıdır acaba? Bilmek isterdim. İki ayrı şey olan doğa ile sanat aynı şey olamaz. Biz sanat yoluyla, nesnelerde doğal durumda bulunmayan şeyi dile getiriyoruz. (Picasso) Bir sabah erkenden kalkıp güneşin doğuşunu izleyin. Işık-gölgeyi hemen fark edeceksiniz. Daha sonra da sakin denizi parmaklarınızla hırçınlaştırın inadına, dalgalar coşsun. Hava da kararsın yine aydınlansın. Gerekirse Empresyonistler gibi saati saatine inceleyin, doğayı. Gerçeği sevin. Rengi rengine tutturun denizin maviliğini, kentin gizemini, havadaki aksları, batan güneşin çatılara düşürdüğü kızıllığı, kopyasıymış gibi yapın. Renkler her gün aynı saatte aynı mıdır? Aynı mı düşer ışık her eve? Peki ya gecenin her saati hüzünlü müdür? Aynı şeyi görmek mümkün müdür her zaman? Yoksa Gauguin gibi Ben doğadan ya da insan yaşamından alınmış herhangi bir olayı vesile sayarak, renk ve çizgi düzenleriyle kendince senfoniler yaratıyorum demek mi doğrudur? Sanat, bir taklit, duyguların sarhoşluğu ve hoş bir aldanıştır ya da sanat doğada yarım kalmış, mükemmelleşmemiş durumda kalan tamamlamaya yönelik hareketli bir etkinliktir. Renk renk çiçeklerle donanmış bir meyve bahçesinin güzelliği, o bahçeyi model olarak alan bir ressamın tablosundaki güzellikten farklıdır. Ressam ona kendi ruhunu da verecektir. Meyve bahçesinde dalları usul usul kıpırdatan hafif ılık bir rüzgar, yaprak ve güzel çiçeklerin canlılığı, cıvıllığı, güzelliği sağlarken, tablodaki güzelliği, ressamın fırça vuruşlarıyla yarattığı renkler ve biçimlerdeki uyum oluşturur. Doğadaki meyvelerle tuvaldekilerin güzelliği, ayrı tipten güzelliklerdir. Biri ruh kokar, diğeri ise sadece gerçektir, gördüğümüzdür. Picassonun tablosuna bakıp resimde gördükleri balıkları gerçek hayattakilere O, balık değil zaten, o bir resim demiştir. Sanatçı doğayı dilediği gibi oynatır elinde. Fırça vuruşlarını, içindeki heyecanına göre dokundurur. El, fırçanın en iyi arkadaşıdır. Birbirlerinin gören gözleridir. Fırça her tuvale dokunduğunda ressamdaki istek artar. O, resmin doğasını yaratır. Doğada ayrı bir mükemmellik yoktur. Mükemmelliği ışığa çıkaran sanatçıdır. Kişi ürettiği çalışmalarına kendi kişiliğinin yaratıcı ruhunu verememişse, gücünün damgasını vuramamışsa, ürettiği eserlerde güzellik aramak nafiledir. Ortaya çıkan eserde kopya duygusu olmamalıdır. Sanatçı doğadan konu alıp, haz alıp onu tuvale özgünlüğüyle yansıtmalıdır. Hem sanatçı doğadan aldığı izlenimleri, gözlemleri ayıklar, birleştirir onları. Hem de resmin ruhunu canlandırır. Tüm bilgilerimiz duyumdan geliyorsa, duyum da insandan insana değiştiğine göre hiçbir şey benim düşündüğüm, hissettiğim gibi görünmez karşımdakine. Üşüyen için rüzgar soğuk, üşümeyen için değildir. Karşısındakini görmek isteyen için gördüğüdür gördüğü. Bugün doğa, sanatçının elinde şekil alıyor. Hayat buluyor. Mutluluğu yakalayan için hayat ne kadar kolaysa, sefaleti yakalayan içinde bir o kadar ezicidir. Bazen hayat şans verir, bazen de siler. Mucizeleri yakalayın. Doğa sizin elinizde. Buyurun...!
-
RÜYA, SANAT VE GELECEK
Yaşadığımız dünyayı zenginleştiren ürünlerin yakın geçmişte birilerinin rüyalarından, sanatsal ya da bilimsel kurgularından ibaret olduğunu düşünmek yanlış olmaz. Pek çok sanat alanı için eleştiri mekanizmasının gelişmesine de katkıda bulunan psikanaliz, feminizm, Marksizm, fütürizm gibi her türlü yenilik, başlangıçta yadırganmış ve gereksiz bulunmuştur. Bu yargılamanın sebebi önerilen ya da uygulanan düşüncelerin zamanın ötesinde bir algıyı sunması, yaşanan çağın kurulu düzenini ve entelektüel birikimini aşan veriler içermesidir. Guilaume Apollinairein Kübist Ressamlar adlı kitabında, 1908'de Henri Matissenin gördüğü bir resim karşısında şaşırarak, alay etmek amacıyla resme 'kübik dediğini söylemesi ilginçtir. Kübist estetik, önce Andre Derainın zihninde oluşmuş ve Pablo Picasso'nun yapıtlarıyla kabul görmeye başlamıştır. Büyük bir ressam olan Henri Matisse'in bile algılarını alt üst eden bir estetik anlayışı, sanattan uzak olan insanlar için kim bilir ne denli yabancıdır. "Tasarlanmış gerçekçiliği ya da yaratılmış gerçekçiliği resmederken, ressam üç boyutun görünüşünü elde edebilir, bir bakıma kübikleştire bilir." diyen Apollinaire'in bu sözünde dikkat etmemiz gereken, tasarlanmış ya da yaratılmış gerçekliktir. Çünkü sanatçı, ister Edebiyatta ister plastik sanatlarda olsun, yar olan gerçeklikten çok tasarladığı, yarattığı bir gerçekliği kullanır ki bu da sanatın gelecekle olan bağını güçlendirir. ApoIlinaire, kübizmin dört kola ayrıldığından söz ediyor. Bunlar görülen gerçeklikten değil de bilginin sağladığı gerçeklikten alınmış öğelerle yeni bütünler resmetme sanatı olan bilimsel kübizm, görülen gerçeklikten alınma öğelerle yeni bütünler resmetme sanalı olan fiziksel kübizm, tümüyle sanatçı tarafından yaratılmış ve sanatçı tarafından kendilerine güçlü bir gerçeklik verilmiş öğeleri kullanan Orpheusçu kübizm, iç güdü ve sezgilerin sanatçıda uyandırdığı gerçekliği dönüştüren iç güdüsel kübizmdir. Görüldüğü gibi bu dört tanınım ortak yanı fiziksel kübizmde dahil sanatçının zihinsel dönüştürme etkinliğine dayanmasıdır. Ressam algıladığı gerçekliği değil kullandığı, sezdiği, arzuladığı gerçekliği kullanır. Sanatın gerçekçiliği bu şekilde İşliyor olması, sanatı zamanın önüne geçirir. Kurgulanan, arzulanan, çarpıtılan gerçeklik bir süre sonra kabul görür, canlanır ve yaşamaya başlar. Sanatın bu özelliği nasıl kazandığı, gelmekte olanı hangi yollarla sezdiğini ve nasıl olup da önceden davrandığını kavramak için Freud ve Lacan'ın çalışmaları yol göstericidir. Freud rüyalar üzerine geniş çaplı çalışmalar yapmış, her rüyanın bir arzunun gerçekleşmesi olduğunu söylemiştir. Zamanla bu fikrini değiştirmiş, üretilen Edebiyat metinleriyle rüyalar arasında bir bağ kurarak, yaratıcı yazılan rüyalarla, yazarları ise gündüz rüya görenlerle eşleştirmiştir. Freud'a göre yazarları, yaratıcı yazılar yazmaya yöneten bilinç altıdır, tıpkı rüyada olduğu gibi. Freud'un rüya işlemleri olarak öne sürdüğü yoğunlaştırma ve yer değiştirme işlemleri de Edebi metinlerin özelliğidir. Yoğunlaştırma rüyada görünen pek çok simgenin gerçekler dünyasında bir tek nesneyi göstermesi anlamına gelir. Yer değiştirme ise bir nesnenin enerjisinin kendisinden ayrılıp başka bir nesneye eklenmesidir. Daha sonra Lacan bu verileri geliştirir ve bilinç dışının dil gibi yapılandığını söyleyerek Edebi metinlerin psikanalizle okunabileceğini gösterir. Burada sanatın bütünüyle bir rüya gibi algılanması değildir. Söz konuşu olan sanatın, bilinç dışıyla ayrılmazlığı ve bu ayrılmazlığın sanatçıya kazandırdığı özgürlüktür. Sanatçı üretirken rüyalarındaki kadar özgürdür. Rüyalarda nasıl fiziksel yasalardan, din, ahlak, toplum kurallarından bağımsız ve sansürden göreceli olarak uzaksa sanatta da öyledir. Bu durum sanatçıya içinde yaşadığı düzenin üstüne çıkma, bir üst dil yaratma, resim ya da heykel yoluyla gerçekli deforme etme yetkisini kazandırır. Bugün sinemanın durumu sanatın geleceği yaşadığına yönelik iyi bir örnektir. Sinema, teknolojinin, tüm kaynaklarını kullanarak, hayal üretir. Ancak bu hayaller kısa bir süre sonra gerçekçiliği oluşturur. Filimde İcat edilen ve o an için çok ütopik görünen bir makine 20-30 yıl sonra günlük yaşama karışır, her gün kullanılan birkaç araç olur. Hollywood filmlerinin bazıları komplo teorileri üretecek kadar geleceği yakalamıştır. 11 Eylül'de ikiz kulelere yapılan saldırı, Kod Adı Kılıç Balığı adlı filmi gündeme getirmiş, Amerika'nın bu saldırıyı kendisinin yaptırdığına dair söylentilerin doğmasına yol açmıştır. Bugün yedinci sanat olarak alınan sinemacıların gelecekte olacakları sezmesi ya da olacaklar için ihmal veren projeler üretmeleri dikkat çekicidir. Sanatla uğraşan insanların bilgiye olan açlığı, her türlü veriyi değerlendirmeleri, toplumsal rahatsızlıkların izini sürmeleri geleceği yakalamalarında etkili olan başka bir faktördür. Yine sanat ürünleri bir toplumun tabularını yıkarak daha özgür ve yaşanılanı bir dünya üretir. Böylece romanlarda, resimlerde ya da fîlmlerde tabular, günlük yaşamda olduğundan çok, daha önce yıkılır. Cinselliğin yaşanması, insanın kendi bedenini kullanma hakkına sahip olması, yüzyıllardır sanatla ifade edilirken, pratikte hala yasak olarak sürmektedir. Bu anlamda sanatın, insanlığı daha insancıl bir yaşama hazırladığı düşünülebilir. Sanatın önceden davranma özelliğinin bir başka nedeni, sanatçıları psikolojik yapılarıyla ilgilidir. Roll May, Yaratma Cesareti adlı yapıtında sanatçının cesaretinden ve toplumdan soyutlanmışlığından bahseder. Toplumcu gerçekçi sanatçılarda bile toplumun yaygın davranışlarından, kavrayışlarından ayrılan yanlar vardır ki bu şekilde sanatçı mutlak yalnızlığın içinde farkındalığını arttırır. Bir insan olarak neye ihtiyaç duyduğunu, ne tür eksikleri olduğunu ve nasıl doyuma ulaşacağını düşünür, bu süreç sanatçının kendisini keşfederken diğer insanları da keşfetmesiyle sonuçlanır ve tek bir sanat yapıtıyla onlarca yılda alınacak yol bir anda katledilebilir. Sanatçı melankoliktir, var olarda yetinmez. O, kendi kaderini belirlemek ister ve yasaları belirlenmiş bir dünyada yalamaktan hoşnut değildir. İşte kendi belirlediği yasalarla yasayacağı dünya onun kendi yapıtıdır ve bu yapıtı yaratmak için sonsuz bir cesarete sahiptir. Roll May yaratma cesaretini şöyle anlatır: "Bu cesaretin başlıca öz niteliği, bizim kendi varlığımız içinde onsuz kendimizi bir boşluk olarak hissedeceğimiz merkezileşmişliği gerektirmesidir. İçteki boşluk, dışla bir duygusuzluk ilişkisidir ve uzun vadede, bu duygusuzluk korkaklık olarak birikir. Bu yüzden bağlanışımızı her zaman kendi varlığımızın merkezinde temellendirmek zorundayız, yoksa hiçbir bağlanma otantik düzeye varamaz." May'in ifadesi daha önce dile getirdiğim bir düşünceyi destekler. Sanatçının mutlak yalnızlığı ve kendini keşfetmesi. Kendini keşfetmeden sanatçı, otantik olmayı başaracak ve böylece dünyaya yeni bir anlayış, yeni bir algı sunacaktır. Gerçeküstücü Rene Magritte'in adlandırılması gerekmeyen resimleri adlandırması ve piponun altına bu bir pipo değildir, yazarak bir yandan bir pipoyla pipo resmini ayırıp, ressama nedenlerin görünen gerçekliğini çarpıtma hakkını temsil ederken, diğer yandan toplumun düzenlerine karşı çıkması da konumuz bağlamında değerlendirilebilir. Çünkü sanat bir karşı çıkma biçimidir aynı zamanda. Sanatçı İktidara, ideolojiye ya da toplumun aksayan değerlerine, koşullanmışlığına olan muhalefetini yapıtları yoluyla ortaya koyarak gelecekte yaşanacak dünyanın sınırlarını belirler. Bütün bunlar sanatın zamanın önünde yürüdüğünün basit örnekleridir. Bilgi , sezgi ve cesaretini yeteneğiyle birleştiren, yer ve gök arasında olup bitenleri kendince kavrayıp yepyeni bir gerçeklik boyutunda işleyen, hayal kuran ve rüya gören sanatçı içinde yaşadığı zaman elbette yetersiz kalacaktır KAYNAKÇA GOMBRİCH, E.H.: Sanatın Öyküsü, RemziKitabevi, İstanbul,1980. İPŞİROĞLU, Nazan Mazhar: Sanatta Devrim, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1993. KUTSİYE, Bozoklar: Sanat ve Mücadele, Ceylan Yayıncılık İstanbul, 1999. ÖZTOPÇU, H. Avni: Doksanbeş Doksanaltı Notları, H62, İstanbul, 2002. TUNALI, İsmail: Estetik, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1993
-
DOĞAMIZ SANAT
Çağımızın ve yaşadığımız ortamın sanatı, orospudan farksız. Bu benzetme en küçük ayrıntısına kadar doğrudur. Sanat da tıpkı onun gibi, zamanda sınır tanımıyor; her zaman süslü, satılık, baştan çıkarıcı ve zararlı. Sanat, kendi dilini oluşturmuştur. Sanatı anlamak salt görme, işitme ya da dokunma duyusunun ötesine geçmiştir. Oluşumu yüzyıllar süren dil, tamamıyla bir birikim ve özveri istemiştir. Sınırları öyle genişlemiştir ki, aynı anda bir çok farklı şeyler sanat çatısı altında toplanır olmuştur. Kuralların gölgesi altında yapılan Rönesans resimleri de sanat kavramı içerisindedir, kuralların doğruluğunu sorgulayan J. Beuys'un performansları da... Sonuç nasıl olursa olsun, nasıl uygulanırsa uygulansın önemli değildi aslında, takılı kalmamalıydık bu kısımda, amaç önemliydi. Sanatta hedef, olması gerekeni vurgulamaktı. Olan ne kadar doğruydu. Hedef ya da sonuç ne olursa olsun, gerçek olan, sanatın, mükemmellikle işleyen bir döngü olan doğadan çıkmasıdır. Bütün diğer şeyler gibi... Bunu kimse inkar edemez. Dillerin kaynağı doğadır. İnsanoğlu bu kusursuz işleyen döngüden korktu ve bu güç karşısında tapındı. Güneş'e, Ay'a, Suya taptı. Onları temsil etmek için üretti ve ürettiği şeyde bu gücü aradı ve bu güce ulaşmak için yarattığı şeyi kullandı. Önceleri bu güç karşısında saygılarını göstermek için kullandıkları nesneler, sonra salt güç oldular ve tapınan güçten çok, insan üretimi olan nesneler oldular. Zaman, sanatta bulduğumuz, hissettiğimiz gücün kaynağını derinliklerine gizledi ve bizimle paylaşmadı. Sonra da, zaman ve mekan kavramlarını arkasına alarak insanoğlu kendi için doğadan koptu. Artık doğadan korkmuyordu ve dünyanın yönetim gücünü doğanın elinden almıştı. Doğa artık Monet'in peyzajlarıydı ve insan için vardı. İnsan önce doğaya ihanet etti, sonra da kendine. Sanat için yıktığı kuralların üzerinde duramıyordu, artık sanatçı. Baba sanatçıdan, oğul sanatçıya geçen; eskiyi yıkıp kendi akımını getirme saltanatı, sanatın sonunu hazırlıyordu. Sanat, çöküş dönemine girmişti. Sanat için her şeyin kabul olabileceği bir durumda , sanatın özü adına kesin bir şey söylemek mümkün değildir. O, her şeyi içinde bulundurabilecek bir sıfırdır artık. Zamanın etkisiyle ya geçmişini unutmuştur ya da geçmişinde takılı kalmıştır, geleceği göremiyordur ve asla şimdide olamayacaktır. Günümüz sanatçısı, doğadan kopmuştur. Doğa, onun için bir manzara ya da bir piknik alanıdır. İnsan için vardır ve insan istediği sürece varolacaktır. Sanatçı tamamıyla, doğadan kopmuş olan insanı konu almaya başlamıştır. Sanatın konusu, insanın, diğer insanlarla olan ilişkileri sonucu oluşan sistemi eleştirmeye dönüşmüştür. Yapay bir sistemin eleştirisidir. Böylelikle insan, kendini dünyadan soyutlamıştır ve dünya, sadece koca bir mekandır. Hatta evrende küçük bir mekandır. Mağaralarda başlayan bu mekan kavramı tüm dünyayı sarmıştır. Oysa ki her şey, Adem'in yasak elmayı yemesiyle başlamıştı. Yasak üzerine kurulu bir geçmişten ne beklenebilirdi ki? Şimdi insan, kendi sonunu hazırlıyor ve sanat, insanoğlunun eleştirisi olmaktan ileriye gidemiyor. KAYNAKÇA AFŞAR, Timuçin: Estetik, İnsancıl Yayınları, İstanbul, 1998 HEIDEGGER, Martin: Nietzsche'nin Tanrı Öldü Sözü ve Dünya Resimleri Çağı, Asa Kitabevi, Bursa, 2001. KUTSİYE, Bozoklar: Sanat ve Mücadele, Ceylan Yayıncılık, İstanbul, 1999. MENGÜŞOĞLU, Takiyettin: Felsefeye Giriş, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2000 ÖZTOPÇU, H. Avni: Doksanbeş Doksanaltı Notları, H62, İstanbul, 2002.
-
SOMUTTAN SOYUTA DOĞA
Günümüz sanatçısının doğayla ilişkisi onu somut görünüşüyle yansıtmanın ötesine geçmiştir artık. Sanatçı artık nesnenin bir noktadan görünüşü ile avunmuyor, yeterli olmuyor bu onun için. O, nesnenin ötesini araştırıyor, nesneyi yeniden saptıyor. Çünkü sanatçının yaratım sürecinde nihai biçimlerin kendisinden çok biçimlendirmeyi yapan güçler önem taşır. Ama bundan anlaşılmasın ki sanatçı doğadan kaçıyor, aksine ona dönüyor, onu önemsiyor. Öyle ki doğanın görünüşüne, aldatıcı tarafına değil, tersine gerçeklerine ilkel kuvvetlerine bir dönüştür bu. Ve bunu ne krallara hükümdarlara yaranmak için, ne de tanrıya olan şükranını belirtmek için yapıyor. Sanatçı hayatında kazandığı özgürlükleri, eserlerinde kullanıyor. Sanatın, objenin basit tasvirinden çok; sanatçının da ruhsal dünyasını kattığı yorumlara yönelmesi şüphesiz çağın kendisiyle de ilişkilidir. Tıpkı, bilimin uzaydaki sonsuzluğu irdelemesi gibi, günümüz sanatı da insanın içine insanın içindeki sonsuzluğa yönelmiştir. "Sanat, ancak maddi olmayanı ifade ettiği sürece bir anlam taşır. Zira sanat ancak bu şekilde, insanı kendi bulunduğu düzeyin üstüne yükseltmek olanağına sahip olur" (Mondrian) Sanatçının bu yöneliminde şüphesiz izleyicinin de rolü vardır. Artık doğanın yüzeysel kopyası topluma yetmemektedir. Sanatçı elbette doğaya paralel çalışır ama doğadan bir motifin salt benzerlik aranarak kopyalanması artık itibar görmemektedir. Halk sanattan etki yapan, heyecana getiren, öğreten eserler istiyor. Sanatçının doğayla ilişkisinin; bireysel olarak eksilmesi de, onun sanat yapıtındaki doğa ilişkisini etkiler kuşkusuz. 19. yy'ın ortalarına doğru büyük bir hızla el sanatlarından ve el üretiminden endüstri üretimine geçiş ve köy hayatından kent hayatına varma; toplumun her bireyi gibi sanatçıyı da etkilemiştir. İşte endüstrinin seri icatlar halinde endişe verici bir hızla geliştiği yüzyılımız başlangıcında, insanoğlunun yaşadığı gerek psikolojik gerekse maddi çalkantı süreci plastik sanatlarda da bir biçim parçalama eğilimini ortaya çıkardı. "Parçalayarak yok etme içgüdüsü, yaşanmamış bir hayatın tepkisidir." (Erich Fromm) Doğadan kopuş ve materyalizmin sebep olduğu bu devamlı endişe ve huzursuzluklara, içsel bir tepki olarak sanatçı; resminde onu parçalayıp yok etmekle cevap vermiştir. Kübist ve Ekspresyonist akımlar, eşyanın gerçek görünüş biçimini parçalamakla ilk tepkiyi göstermişler; bunu, eşyanın dış görünüşünü anlatım aracı olarak reddedip tuvalinden tüm olarak atmakla materyalist düşünce; sonrada materyalizme karşı olan bıkkınlığı belirten ilk soyut resim sanatçıları izlemiştir. "Doğa kendi biçimini kendi amaçlan için, sanat da kendi biçimini kendi amaçları için yaratır." (Kandinsky) Çünkü onlara göre resimde doğa biçimlerinin olduğu gibi kullanılması; renk ve biçim hürriyetine engel olur. Günümüz sanatçısı doğanın karşısına eleştirici gözlerle çıkıp çözümlemeye uğraşıyor. Uluslararası Teknoloji Çağının (!) yaşandığı bir dönemde sanatçının basit doğal bir görüntü ile avunması beklenemez. Sanatçı için doğanın irdelenmesi, biçimin yanında kullanılan maddeye de yansır. Yüzyılımız başına değin sanat eserinin maddesi (eserin yapımında kullanılan boya vs.) doğa görünüşlerinin biçim ve renklerine benzetiliyordu. Bu bakımdan boya yaşanılmış görülmüş bir olayın doğrudan canlandırılması için bir araçtı. Oysa şimdi boya adı altında kullanılan tüm malzemeler bizzat kendi doğal görünüşleriyle de bir şey anlatır. Belki de sanatçı gönülsüz bir felsefecidir ve iyimserlerle birlikte bu dünyayı bütün olası dünyaların en iyisi ya da bir model olamayacak kadar kötü kabul etmese de, şöyle der; Şu anki biçimi bakımından bu dünya mümkün olan tek dünya değildir. Bu nedenle doğanın önüne yerleştirdiği bitmiş biçimleri irdeleyici gözlerle inceler. (Paul Klee) KAYNAKÇA KANDINSKY, Wassily: Sanatta Ruhsallık Üzerine, Altıkırkbeş Yayınevi, İstanbul, 2001. KLEE, Paul: Modern Sanat Üzerine, Altıkırkbeş Yayınevi, İstanbul, 2002. ÖZTOPÇU, H. Avni: Doksanbeş Doksanaltı Notları, H62, İstanbul,2002. TURANİ, Adnan: Dünya Sanat Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2000. WORRINGER, Wilhelm: Soyutlama ve Özdeşleyim, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1985.
-
SANATTA EĞİTMEN
M.Geiger: 'Eğiticinin, gençliğin içe yönelik yoğunlaşma eğilimini kullanıp, bunu güçlendirmesi, gençliği hepten bozar. Heyecanlar ve coşkular denetim altında tutamadığımız kuvvet duygulardır. Bu duygular davranışımızı etkiler ve yön verir. Heyecan ve düşünce birbirinden bağımsız değildir, bir diğerini etkiler. Heyecanlar, oldukça karışık bir dizi süreci içerir: Uyarıcı ortamını, uyarıcının algılanıp anlaşılmasını, algılanan olayla ilgili duyulan duyguyu, ortama yapılan tepkiyi ve bu tepkinin çevrede yaptığı değişikliği kapsar. Dolayısıyla doğru yöntem öğrencide derslerde işlenen konuların ona uygulamalarında bütün sanat yaşamı boyunca eşlik edecek, uygulamalarına sağlam zeminler oluşturacak ve başarıya götürecek konular olduğu bilincini uyandıra bilen yöntemdir. Sanat ve sanat öğrencisi neyi öğrenmelidir? Öğreneceklerinden önce onlara öğretecek kişilerin ne gibi birikimlere sahip olması gerekiyor. Fransız ressamın Antoine Coypel Pariste, Kraliyet Resim ve Heykel Akademisi'ne sunulan ve 1721 yılında basılan bir yazısında: 'Gerçek ressamın tarihi bilmemesi düşünülebilir mi? Coğrafyaya, geometriye ve perspektife gereksinimi yok mudur? Ressam, nedenlerini ve etkilerini bilmediği şeyleri tam olarak betimleyebildiğinden emin olabilir mi? Bize tutkuları öğreten etik üzerine biraz olsun bir şeyler bilmeden, ruhun bu bağlamdaki devinimlerine ilişkin görsel imgeleri nasıl resmedebilir? Ressam, orantıları ve anatomiyi inceleyerek insanın dış görünüşünü öğrenirken, insanın ruhuna inebilmek zorundadır. Fizyonominin kuralları üzerine bir şeyler öğrenmeden, karakterlerini nasıl canlandırabilir? Eğer ressamın gereksindiği bütün bilgilerin dökümünü yapmaya kalkışsaydık, bu listeyi asla bitiremezdik.' Sanatçının yaptığı, bağlamında sanatın tanımı hala değişmediyse eğer, yani sanat, yaşamı yorumlamak demekse ve sanatçı böyle bir yoruma ulaşabilmek için, var olan -içinde varolduğu- dünyayı içselleştirip kendi varolması gerekenine dönüştürüp bunu eserinde somutlaştırıyorsa, o zaman yukarıda sözlerini alıntıladığım Fransız ressamının sanatçının bilmesi bakımından gerekli gördükleri de geçerliliğini eksiksiz koruyor demektir. Özetlemek gerekirse Coypel'in edinilmesini istediği bilgiler, aslında yaşamı bilmeyi hedefleyen bilgilenme edimlerinden başka bir şey değildir. Coypel'in alıntısı şöyle noktalanıyor: 'Eğer ressamın gereksindiği bütün bilgilerin dökümünü yapmaya kalkışsaydık, bu listeyi asla bitiremezdik. 'Bu cümledeki ressamın sözcüğünün yerine sanatçının sözcüğünü koyduğumuz taktirde, herhangi bir sanat eğitiminin nasıl olması gerektiği konusunda da sağlam bir ölçüte kavuşabiliriz ve şöyle diyebiliriz: Yaşamı öğrenmenin yollarını ve yöntemlerini de göstermeyi hedefleyen, bu bağlamda özellikle verildiği ortamın koşullarını gerçekçi bir bakış açısıyla değerlendirmeyen bir sanat eğitimi, genellikle sonuçsuz kalmaya yargılıdır. Eğitici, öğrencide uyandıracağı coşkuda, teoriden daha önemli olanın uygulama olduğunu bilmesi gerekir. Öğrenci bunu tutmalı ve estetik eğitimindeki yanlış yönteme karşı kendini savunmalı ve korumalıdır. Bir sanat yapıtını incelerken parlak sözcüklerle değil, yavaş yavaş gelişen bir anlayışla kavranmasında doğan coşku, daha güçlüdür, daha ciddi ve derindir. Kendi hayranlıklarını, bağıran, çağıran sözcüklerle değil, yapıtın derinliklerine girerek algılayanlar, gençleri dışa yönelik yoğunlaşmaya eğiterek coşkuyu tadan delice sanat hayranlığını ortaya koyabilir. Kısaca eğiticinin evrensel olan şeyleri, ortaya çıkaracak bakış açısına sahip olması gerekiyor (Ölümlü ve ölümsüz). Üniversite eğitiminde, merak uyandırma ve o merakın doğru öğretilerek yönlendirilmesi ve doğru kanallar açması gerekir. Düşünsel felsefeye yönlendirme, Duygusal insanların iç dünyasına; doğru olan ise ikisinin birlikte yönlendirilerek yapılması ve sanat anlayışı içerisinde o coşkuyu doğru frekanslarda iletmesidir.
-
REKREASYON VE SPOR
Çağımızın tekdüze günlük yaşamı içerisinde insanların yaşam zorunlulukları dışında kalan zamanlarını değerlendirmeleri sağlıklı kalabilmeleri için çok önemlidir. Teknolojik gelişmelere bağlı olarak çalışma saatleri giderek azalmakta ve insanların kendilerini gerçekleştirmek için sahip oldukları zaman artmaktadır. Yabancı terminolojide bir hastalıktan sonra eski haline gelmek, tazelenmek, yorgunluğu giderek eski iş ve başarısını kazanmak anlamlarına gelen rekreasyon, zamanla eğitime de girmiş ve bir anlamda insanların boş zamanlarının değerlendirilmesini ifade etmeye başlamıştır. Rekreasyon insanın öz benliğine uygun ve yapmaktan zevk aldığı bir faaliyete katılması ile monoton modern hayat ve yaşam kavgasının sıkıcı havasından sıyrılarak kendisini bulması ve kendi duygularına ortak olacak diğer insanlarla kaynaşarak zevk içinde sosyal bir kişilik kazanmasıdır (4, 1). Boş zaman ve boş zaman değerlendirme aynı anlama gelmeyen iki kavram olup; boş zaman kişinin çalışmadığı, yaşam zorluklarının ve biçimsel görevlerinin dışında kalan ve kişinin kendi isteği yönünde harcayabileceği zamandır. Boş zamanı değerlendirme ise, boş zamanda yapılan etkinliklerle ilgilidir. Boş zamanı değerlendirme bu iki kavramın uygulamadaki karşılığı olarak geliştirilmiştir ve kullanılmaktadır (1, 7). Boş zamanları değerlendirme etkinlikleri içeriklerine ve yapıldığı mekanlara göre çok çeşitlidir. Bu etkinliklerden hangisinin tercih edileceği kişinin yapısına, cinsiyetine, eğitimine, sahip olduğu olanaklara ve yeteneklerine bağlıdır. Eski tarih kayıtları arasında insanların boş zamanlarında müzik, resim ve çeşitli spor faaliyetlerini kullandığı görülmektedir. Ayrıca ilkel kavimlerin yaşantısında da pek zengin bir boş zaman organizasyonu olduğu belirlenmiştir. Yontma taş devrinde mağaraların duvarlarına çeşitli hayvan ve insan resimleri yapan insanlar, algılamaları ve bunların neticesinde duygularını aksettirme olanağını boş zaman uğraşıları içinde şekillendirmişlerdir (3, 6). On dokuzuncu yüzyıla kadar boş zaman değerlendirme uğraşları yeterli zamanı parası ve dinlenme hakkı olan insanlarla sınırlı kalmıştır. O zamanlar sınırlı sayıda insanın ayrıcalığı olan bu etkinlikler şimdi çoğunluk için bir hak durumundadır ve tabii bu hakkın kullanımı serbesttir (2, 355). Ancak ülkemizdeki sosyal eşitsizlik nedeniyle hala pek çok insan için bunun geçerli olmadığını kabul etmek durumundayız. Sadece spor, özellikle de spora pasif katılım sinema, tiyatro, konser, kitap okuma gibi diğer rekreatif etkinlere göre herkesin istediği takdirde ilgilenebileceği bir olanak olarak karşımıza çıkmaktadır. Spor, rekreasyonun en kapsamlı, çeşitli ve ilgi çeken alanlarından birini oluşturmaktadır. Spor ve rekreasyon karşılıklı olarak birbirlerini etkilerler. Spor insanların rekreatif gereksinimlerini karşılamada önemli bir hareket alanı sağlarken, rekreasyon da, sporun toplumsal yaygınlaşmasında ve sportif başarılar elde edilmesinde önemli roller üstlenmiştir. Spor bu rolünü genellikle herkes için spor veya sağlık için spor gibi etkinlik rollerini yerine getirerek gerçekleştirmektedir (6, 18). Spor bir boş zaman uğraşısı olarak yani amatörce yapılan şekliyle rekreatif faaliyet özelliği taşımaktadır. Dumas'a göre spor, insanın emrinde ve hizmetinde olursa rekreasyon faaliyeti, eğer insan sporun emrine girerse o zaman da spor bir meslek özelliği taşıyarak rekreasyon faaliyeti kapsamı dışında kalmaktadır (7, 28). Kitle iletişim araçları sayesinde ülkenin hatta dünyanın hemen her yerinde gerçekleşen değişik spor aktiviteleri, evimizin içine kadar gelmektedir. Bu durumda oldukça zahmetsiz ve ucuz bir şekilde isteyen herkes sporla pasif olarak ilgilenebilmektedir. İnsanların boş zamanlarını değerlendirme ihtiyaçlarının gündeme geldiği ilk yıllardan günümüze kadar, spor aktivitelerine seyirci olarak katılım çok yoğun bir şekilde devam etmektedir. Günümüze nazaran rekreasyon faaliyetlerine seyirci olarak katılımın daha yoğun olduğu 19. yüzyılın başlarında tiyatrolar, sirkler, sinemalar ve büyük stadların tribünlerinde çeşitli sanatsal ve sportif faaliyetleri seyredenler, evlerinde radyo dinleyenler büyük yığınları oluşturmaktaydı. Bu yüzden rekreasyonun pasif türleri gelişim göstermekteydi (5, 17). İnsanların sadece seyirci oldukları bir takım spor dallarının cazibesine kapılarak zamanla o dallardan bazılarına sporcu olarak yönlenmeleri göz önüne alındığında pasif katılımın, aktiviteye geçişi özendirici bir durum olduğu da ortaya çıkmaktadır. Spor seyircisinin bu özellikleri onu bir sinema veya tiyatro seyircisinden ayırmaktadır. Diğer yandan sporun pasif yönünün teşvik edilmesi, eğitimsizlikle beraber, öncelikle rekreasyonun ticari bir değer taşıdığı anlayışından ileri gelmektedir ki, bu yüzden sporu aktif olarak yapanların değil, sporu seyredenlerin sayılarında artış meydana gelmektedir. Ancak toplumsal, ekonomik ve teknolojik gelişmenin de etkisiyle durumun tersine çevrilmeye başladığı görülmektedir (7, 29). İnsanlar giderek, hekimlerin önerileriyle teknolojik gelişmelerin yol açtığı hareketsizlik nedeniyle ortaya çıkan sağlık sorunları karşısında spora aktif olarak katılmayı tercih etmektedirler. Sporcuların toplum içindeki statülerinin yükselmesi de ebeveynlerin çocuklarını öğrenimleri dışında spora katılmaya teşvik etmesine yol açmış, çocukların rekreatif etkinliklerinde spor ilk sıralarda yerini almıştır. Yapılan araştırmalar, rekreasyon amaçlı sportif faaliyetleri tercih eden insanların sayısının, diğer faaliyetlere katılanların sayılarından daha fazla olduğunu göstermektedir. Örneğin Almanya'da halkın %61'ri boş zaman etkinliklerinden sporu tercih etmektedirler. Ayrıca 1987 yılında Almanya'da 6-16 yaş arasındaki 190. 000 kişi üzerinde anket yoluyla yapılan bir araştırmada gençlerin %60'ının boş zamanlarını spor yaparak geçirdikleri görülmüştür. Boş zamanlarda sportif faaliyetlere aktif katılmayı tercih etme oranının yüksek olmasındaki temel nedenler, sporun kişisel ve toplumsal özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Ayrıca sportif faaliyetlerin katılım kolaylığı, çalışma rahatlığı, her yaşın, her cinsin ve herkesin zevk ve isteklerine yanıt verebilecek tercih olanağı vardır. Sosyalleştirici, toplumsal birliği sağlayıcı, sağlık kazandırıcıdır. Sanatsal ve folklorik değeri vardır. Bütün bunların yanında rekreasyonla daha yakın ilgisi bakımından sporun çeşitlilik, değişkenlik ve hareket özelliklerinden bahsedebiliriz (7, 30). Rekreatif bir etkinlik olarak spora ilginin artması çeşitli toplumsal kurumları bu konuda organizasyonlar yapmaya yöneltmektedir. Okullar, spor kulüpleri, çeşitli dernekler ve devlet kuruluşları müsabaka niteliği taşımayan rekreatif amaçlı sportif etkinlikleri düzenlemeye başlamışlardır. Trakking, jogging, rafting gibi yeni bir takım spor branşları bu organizasyonlarla gündeme gelmeye başlamış, böylece sporun yeni çeşitlerinin tanıtılması ve yaygınlaşması da sağlanmıştır. Rekreasyon eğitimi için düzenlenen kampanyalarının artarak rağbet görmesi bir yandan sportif aktivitelerin insanların günlük yaşamının bir parçası haline gelmesine katkıda bulunurken diğer yandan da ortak ilgi ve heyecanların paylaşıldığı ortamlar yaratarak kişileri yabancılaşmaktan kurtarmakta hoşgörü, gelişmiş sosyal ilişkiler ve sosyal uyum yaratmaktadırlar. KAYNAKLAR 1- Bucher, C. A. , Bucher, R. D. , Rekreation for Today's Society, New Jersey, 1974 2- Davis, R. J, . Bull, C. R. , Roscoe J. V. , Roscoe D. A. , Physical Education and The Study of Sport, Wolf Publishing, England, 1991 3- Dikici K. Adana ili Lise Öğrencilerinin Boş zamanlarını Değerlendirme Alışkanlıkları, Yayınlanmamış master tezi, ADANA , 1994 4- Erkan, N. , Boş Zamanı Değerlendirme, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Akademisi Ders Notları, ANKARA, 1995 5- Huntchinson, J. L. , Principles of Rekreation, New YORK, 1949 6- Karaküçük, S. , Rekreasyon, Seren Matbaacılık, ANKARA, 1995 6- Şahin, H. , Sporcuların Performans Sporunu bıraktıktan Sonraki Yaşamlarında Boş Zaman Değerlendirme İlgilerinin Araştırılması, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, ADANA. 1997
-
FAIR PLAY
Bu kelime ilk kez İngiliz Kolejleri'nde kullanılmaya başlandı. Ve genelde birbirine çok yakın olarak üç anlam taşır. Öncelikle iyi oyun anlamına gelecek biçimde kullanıldı. Sonra iyi oyunu ortaya koyacak ruh hali ve sporcuya yakışan davranış biçimi diye, değerlendirildi. Daha sonradan da iyi oyunu temin edebilmek için, oyuna katılanların tümünün mutlak olarak yerine getirmek zorunda oldukları davranış biçimlerinin tümü olarak değerlendirildi. Zamanla Fransa'da da hem spor alanlarında, oyun alanlarında hem de günlük yaşantıdaki tüm dürüstlüğü ifade eder biçimde kullanıldı. Ülkemizde ise bu kavram genelde sportmenlik veya sportmence kavramı olarak kullanılıyordu. Ama Son yıllarda artık fair play kavramı da dilimize yerleşmiş oldu. Uluslararası platformda fair play kavramı için iki ayrı belge hazırlanmıştır. 1974 yılında Uluslararası Fair Play Komisyonu tarafından hazırlanan Fair Play Deklerasyonu tüm üye ülkelere gönderildi. Bu belgede özet olarak Kendisine ve dolayısıyla diğerlerine (rakibine, takım arkadaşlarına, hakemlere, izleyicilere ve kamuoyuna) saygıya dayanan bir hayat görüşüdür. Bu görüş her ne pahasına olursa olsun kazanmayı, başarılı olmayı reddetmektedir, yazmaktaydı. Bu kavram sadece sporcular için değil, yöneticiler, hakemler, izleyiciler, coachlar ve yarışmalarla ilgilenen tüm medya kurumları içinde geçerliydi. Onlar da doğrudan veya dolaylı olarak yarışmaların yukarıda ifade edildiği biçimde cereyan etmeleri için çaba sarf etmeleri gerekmektedir. Özünde fair play olgusu ahlak felsefesi üzerine kurulmuştur. Gerek ahlaklı davranışlar, gerekse olumsuz davranışlar hem Antik Çağ'daki spor olaylarında, hem de günümüzdeki modern olimpiyatlarda karşılaşılan olaylardır. ÜZÜCÜ OLAYLAR Milat'tan Sonra 146 yılında Romalılar , Yunanistan'ı işgal edince Roma İmparatoru Neron Olimpiyat Oyunlarında yarışmadan kendisinin şampiyon ilan edilmesini istemiştir. Buna tepki gösterilmiş, sonra Neron 5000 kişilik koruma ordusu ile birlikte olimpiyatlara gelmiş ve atlı araba yarışmalarına katılmıştır. Yarışmayı sürekli önde götüren Neron, bir dönemeci dönerken arabası devrilmiştir. Bunun üzerine diğer yarışmacılar durup, onun arabasını düzeltip, yarışa tekrar başlamasını beklemişlerdir. Neron yarışı doğal olarak birinci bitirmiştir. Bir başka ilginç olay da Milattan Önce 322de yapılan olimpiyatlar sırasında Atinalı Kalipso adlı bir atlet, pentatlonda kendisine rakip olabilecek sporcuları satın almıştır. Kendisine rakip olacak bir sporcuya 300 Drahmi vermiş ve yarışı kazandıktan sonra bunu gururla söylemiştir. Siteler arası rekabetin yoğun olduğu Milattan Önce 400 yılında Sykion ve Kleora siteleri Telekias adlı bir atletin kendilerine ait olduğunu ileri sürerek paylaşmamak için atleti diri diri parçalamışlardır. GÜZEL OLAYLAR Bu çirkin olayların üzerine spor tarihinden sizlere bazı fair play olaylarını aktarmak istiyorum. Önce Antik Çağ'dan bir örnek. Homeros olayı şöyle anlatıyor: Atlı Araba yarışında Nestor'un oğlu Antilos, Menelaosun çift koşumunu bir dar geçitte yarışma kurallarına aykırı geçtiğini farkedince galibiyet ödülünü Menelaosa verir. O ise Antilos'un bu dürüst davranışına öyle sevinir ki ödül olarak verilen kısrağı ona geri verir. 1964 Innsburg Kış Olimpiyatlarında Bobsleigh Çiftler yarışmasında en iyi dereceyi İtalyan Monti yapar. Sıra İngiliz Tony Nash ve eşine geldiğinde, kızağının bir parçasının kırık olduğu görülür. Monti, kendi kızağından o parçayı söker ve yarışacak olan Nash'e verir.Ve Nash, Mnoti'nin verdiği parça ile tamir ettiği kızağında olimpiyat şampiyonu olur. Monti ise yarışmadan şampiyonluğu geri çevirmiştir. 1965 de ABD'de yapılan Salon Atletizm Müsabakalarında uzun atlamada İngiliz Şampiyonu Mary Rand yerdeki çizgileri karıştırınca üçüncü hakkında elenir. Willie White ise onun haksızlığa uğradığını söylerek hakem heyetine bir şans daha verilmesi talebinde bulunur. Dördüncü atlayışında Rand daha iyi bir derece yaparak yarışmayı kazanır. Burada White, rakibinin cezalandırılması sonucu galip gelmeyi reddetmiştir.White 1965 Fair Play ödülünü aldı. 1968 Dünya Kupası özel slalom yarışında Polonyalı Andrzej Bachleda sıralamada birinci ilan edilir. O buna itiraz eder ve bir kapı atladığını açıklar. Yarışmadan diskalifiye edilir. Kazanmadığı ünvanı, kabul etmez. 1966 ABDde Toledo'da Dünya Greko Romen Şampiyonası sırasında Yugoslav Horvat müsabakada favori idi. Rakibi diskalifiye edilince o galip ilan edildi. Horvat, buna itiraz etti ve bir şans daha verilmesini istedi.İkinci denemede yine galip geldi ve Zafer kazanılmalıdır mantığı ile hareket ettiği için 1966 Fair Play ödülünü aldı. 1967 yılında Hamburg'da Uluslararası Almanya Tenis Turnuvasında Macar Gulsay, Çekoslavak Kukal ile başabaş bir maç çıkarıyordu. Bir ara Kukal bir kramp ile düştü ve devam edemeyecek hale geldi. Kurallara göre Gulsay'a puan verilmesi gerekiyordu. Ama o doktor çağrılmasını istedi. Doktor müdahalesinden sonra Kukal maça devam etti ve maçı kazandı. 2 Kasım 1969'da İspanya'da Madrid'te Bernabeu Stadyumu'nda Real Madrit-Sabadell ile şampiyonluk maçı oynuyordu. 50. dakikada durum berabere iken Sabadell forveti Pedro Zaballa top ile ilerleyip, tam rakip kaleye şut atacağı sırada, Real Madrid kalecisi ve bekinin çarpışıp bayıldığını gördü. O şutunu atmadı ve kasti bir hentbole neden oldu. Maçı Real Madrid 1-0 kazandı. Maç sonrası Sabadell Kulübü , Zaballa'ya ceza vermek amacıyla toplandı. Ama tüm İspanyol basını Zaballa'yı mükemmel bir sporcu ilan etmesi ve sonra Uluslararası Komite onu Zafer Kupası ile ödüllendirdi. 1967 yılında Fransa Atletizm Şampiyonası'nda 200 metre yarışında Sylvie Telliez altın madalyayı Cabrielle Mayer'e bıraktı. Çünkü, o yarışının bitimine çok az kala düşmüştü. 23 Agustos 1967'da Zdenka Zarubnicka paraşütle atlama yarışında paraşütü açılmayan rakibine yardımda bulundu ve onun hayatını kurtardı. İtalya Su Kayağı yarışında Cianni Lonzi rakibinin hayatını boğulmak üzereyken kurtardı. İsveçli oto yarışcısı Beat Fehr Casserta diğer yarışmacıların hayatını kurtarmak isterken kendi hayatını kaybetti. Ülkemizde de ilk kez 1983 yılında Konya mahalli kümesinde, kümede kalma maçında takımın kalecisi İsmet Karababa koruduğu kaleye atılan bir gol için tartışma çıkınca, hakeme gidip golün nizami olduğunu söyledi. Bu İsmet'e o yıl Paris'te yılın Fair Play Ödülü'nü getirdi. TÜRKİYE'DE FAİRPLAY Türkiye'de fair play hareketi, TMOK bünyesinde Erdoğan Arıpınar'ın girişimleri ile kurulan bir komisyonla başlatıldı. Bu komisyon çeşitli etkinliklere imza attı. Ayrıca, Erdoğan Arıpınar kısa adı EFPM olan Avrupa Fair Play Hareketi 'nin kuruluşunda yer aldı ve ikinci başkanlığı görevini yürütmektedir.
-
DOPİNG NEDİR?
Doping, sporcunun yarışma sırasında fiziksel ve zihinsel performansını arttırmak amacı ile, "Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) tarafından yasaklanmış madde veya yöntemlerin sporcu tarafından bilinçli veya bilinçsiz olarak kullanımı" olarak tanımlanmaktadır. Doping hem haksız rekabete zemin hazırlaması, hem de sporcu sağlığını kısa ve uzun süreli olarak bozar ve hatta olası ölüm risklerinin oluşmasına neden olmasından dolayı spor etiğine aykırıdır. Bu nedenlerle doping WADA, Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC), FIFA, UEFA, FIBA, IAAF, FIG gibi uluslararası spor organizasyonları tarafından yasaklanmıştır. Doping maddelerinin zararları nelerdir? Doping maddelerinin hemen hepsi vücutta kısa ya da uzun süreli yan etkilere neden olurlar. özellikle sporcular tarafından en çok kullanılan erkeklik hormonu benzeri maddelerin kalp krizi, iyi ve kötü huylu tümör oluşumu, karaciğer fonksiyon bozukluğu, kısırlık gibi rahatsızlıklara neden olduğu bilinmektedir. Bu maddeleri kullanan sporculardan bazılarının, sportif yaşamları sırasında ya da sporu bıraktıktan sonra bu maddelerin kullanımı nedeniyle oluşan hastalıklar yüzünden öldüğü bilinmektedir. Yasaklı madde sınıfları nelerdir? IOC tarafından bildirilen yasaklı maddeler 5 ana grup altında toplanmaktadır: 1-Uyarıcılar (Amfetamin, efedrin v.b.) 2-Narkotik Analjezikler (Morfin v.b.) 3-Anabolik Ajanlar (Testosteron v.b.) 4-Diüretikler (Furosemid v.b) 5-Peptid hormonlar ve benzerleri (Eritropoietin, büyüme hormonü, v.b.) Ayrıca çeşitli kısıtlamalara girmiş bulunan ilaç sınıfları nelerdir? IOC tarafından bildirilen ve sporcular tarafından kullanımı kısıtlı olan maddeler 5 ana grup altında toplanır: 1- Alkol 2- Marihuana 3- Lokal anestezikler 4- Kortikosteroidler 5- beta-blokörler UYARICILAR Uyarıcılar merkezi sinir sistemi üzerine doğrudan etkiyle uyarım yapan maddelerdir. Metabolizma hızına, beyin, omurilik ve kalp üzerine uyarıcı etkileri vardır.Uyarıcılar sınıflaması içinde yer alan efedrin, psödoefedrin, fenilpropanolamin gibi maddeler grip ilaçlarında da bulunabilirler. Birçok sporcu içinde yasaklı madde olduğunu bilmeden aldığı ilaçlar yüzünden ceza almıştır. Karşılaşma öncesi ilaç kullanmadan önce mutlaka ilacın yasaklı madde içerip içermediği kontrol edilmelidir. UYARICILARIN YAN ETKILERI Uyarıcıların yan etkileri, doza, süreye ve kullanım sıklığına bağlıdır. Düşük dozlarda bile yan etkiler görülebilir, yüksek dozlarda olumsuz etkiler daha da belirgindir. Kalp ve diğer hayati organların düzenli çalışması bozulabilir. Uzun süre ve sıcak ortam gibi ciddi koşullarda spor yapıldığında yan etkiler şiddetlenir. Uzun süre kullanımda aynı etkiyi alabilmek için dozu artırmak gereklidir. çünkü bu tür maddelere zaman içinde tolerans gelişir. NARKOTİK ANALJEZİKLER Narkotik analjezik ilaçlar hangileridir ve etkileri nelerdir? Bu grup ilaçlar, morfin ve morfinin kimyasal ve farmakolojik benzerleri olup, öncelikle ağrı kesici olarak kullanılmaktadır. Ağrıyı hissetmemek için kullanılan narkotiklerin pek çoğu solunum depresyonuna neden olup, fiziksel ve psikolojik bağımlılık gibi oldukça tehlikeli yan etkileri bulunmaktadır. Sporcu, bir rahatsızlıktan dolayı ağrı kesiciye gereksinim duyarsa ne yapmalıdır? Hafif ya da orta derecedeki ağrıların tedavisinde kullanılabilecek çeşitli doping sınıfına girmeyen ağrı kesiciler bulunmaktadır. Sporcu, bu konuyu spor hekimine danışarak çözebilir. ANABOLIK - ANDROJENIK STEROIDLER Anabolik-androjenik steroidler sporcular tarafından ençok kullanılan doping maddelerindendir, vücutta üretilen doğal bir steroid olan testosteron hormonuna benzer etkilere sahip sentetik maddelerdedir. Doğal testosteron "anabolik" (kas yapıcı) ve "androjenik" (erkeğe özgü hal ve davranış) etki sağlar. Kas gücü ve kas kitlesini artırmak amacıyla kuvvet ve sürat sporlarında kullanılır. Diğer doping maddeleri yarışmadan kısa bir süre önce kullanılırken, anabolik steroidlerin etkili olabilmesi için karşılaşmadan aylarca önce ve normal tedavi dozlarının 10-100 katı dozlarda kullanılması gereklidir. ANABOLIK - ANDROJENIK STEROIDLERIN YAN ETKILERI Sportif performansı artırabilmek için anabolik steroidlerin yüksek doz ve uzun süreler kullanılması gereklidir. Kısa süreli ve düşük dozlarda bile yan etkiler oluşabilmektedir. Anabolik steroidler hemen hemen vücuttaki tüm organlarda yan etkiler oluşturabilir. Anabolik ajanlar, normal hormon fonksiyonunu etkiler. Anabolik steroidler karaciğer hastalığı riskini artırır, kan basıncını yükseltir, yüksek yoğunluklu lipidlerin düzeyini yükselterek kardiyovasküler olay riskinin artmasına neden olur. Bu etkilerinin yanı sıra psikolojik etkileri de bulunmaktadır. Anabolik ajanların kadınlarda kullanımları sonucu oluşan etkiler: -Erkeksi karakterlerin oluşması - Artan agresiflik, ruh halinde dalgalanmalar, depresyon, - Anormal menstrual sikluslar ve mensturasyonun fonsiyon görmesinin bakılanması, - Yüz ve vücutta fazla tüylenme, - Klitorisin genişlemesi, - Sesin kalınlaşması Anabolik ajanların erkeklerde kullanımları sonucu oluşan etkiler: - Akne - Artan agresiflik, ruh halinde dalgalanmalar, depresyon, - Testislerin boyutlarının küçülmesi, - Azalmış sperm üretimi, - Karaciğer ve böbrek fonksiyonlarında azalma, - Göğüslerde büyüme, - Vaktinden evvel oluşan kellik, - Prostat bezinin genişlemesi, Bu etkiler uzun kullanımda kalıcı olabilir. Anabolik ajanların büyüme çağındaki çocuklarda kullanımının etkileri - Vücut ve yüzde oluşan akneler, - Kemiklerdeki kıkırdak dokusunun erken sertleşmesi sonucu boyda uzamanın ve büyümenin durması. Diüretik nedir? Diüretikler, böbrek üzerinde etkili olan ve fazla miktarlarda suyun vücuttan atılmasına neden olan bir ilaç grubudur. Bunlar genellikle sporcular tarafından, belirli ağırlık sınıflarına girebilmek için (örneğin güreş, boks v.b) geçici ağırlık kaybı ve diğer bileşikler ile ilaçların vücuttan atılmalarını sağlayarak doping testlerinden kaçmak amacıyla kullanılmaktadır. Diüretikler neden yasaklıdır? Diüretikler, kullanımları sonucu ortaya çıkabilecek sağlık risklerine ek olarak, idrar numunelerinin seyretilmesi veya daha düşük ağırlık sınıflarında yarışmak amacıyla kilo kaybında kullanılabildiği için yasaklanmıştır. Ayrıca diüretiklerin kullanımı, hakça bir yarışmada sporun ruhuna aykırı olduğu için de yasaktır. Diüretikler vücuda nasıl zararlı olabilir? Diüretiklerin kullanımı, dehidratasyona, kas zayıflamasına, kramplara, kan basıncının düşmesine ve elektrolit dengesizliğiyle oluşan kalp düzensizliklerine neden olabilir. Diüretikler, sporcuların sıcaklığı tolere etme yeteneklerini etkileyebilirler. PEPTİD HORMONLAR Peptid hormonlar doğal hormonlardır ve diğer hormonların salınımını kontrol ederler. Büyümeyi artıran ve ağrıyı azaltan etkileri vardır. Analoglar sentetiktir ve peptid hormonlara benzer etkide bulunurlar. Doping kontrolleri nasıl yapılır? Doping Kontrolleri Ulusal ve Uluslararası Dopingle Mücadele Kuruluşları tarafından organize edilmekte ve yönetilmektedir. Dünyadaki Dopingle Mücadele çalışmaları Dünya Anti-Doping Ajansı (World Anti-Doping Agency WADA) tarafından konulan kurallarla organize edilmektedir. Ulusal ve Uluslararası Dopingle Mücadele Kuruluşları doping kontrollerini kabul edilen uluslararası standartlara uygun yapmak zorundadır. Bu standartlar Dünya Anti-Doping Ajansı ve/veya Uluslararasi Spor Federasyonları tarafından yayınlanmaktadır. Sporcudan idrar ve/veya kan örneği alan görevliler (Bağımsız Doping Kontrol Görevlileri) bu standartlara uymak zorundadır. Sporcu ve doping kontrolü sırasında ona eşlik eden diğer görevlilerin de (antrenör, yönetici, doktor, vs) doping kontrol örnek alma standartlarını bilmeleri gerekir. Standartlara aykırı bir işlemin yapılması durumunda sporcunun ve / veya ona eşlik eden görevlinin doping kontrol işlemine itiraz etme yetkisi vardır. Itiraz yetkili Ulusal ve Uluslararası Dopingle Mücadele Kuruluşları tarafından değerlendirilip gerekli işlemler yapılır. Türkiye Cimnastik Federasyonu Pazartesi, 17 Nisan 2006
-
ANTRENMAN BİLGİSİ
Bu bölümde temel antrenman bilgisi ile ilgili sık kullanılan kavramları ve bazı temel bilgileri bulacaksınız. Konu ile ilgili daha detaylı bilgileri kaynaklarımızdan alabilirsiniz. Sorularınız var ise bize e-mailimizden ulaşabilirsiniz. Bilgimiz çerçevesinde yanıtlamaya çalışırız. 1- Performans nedir ? Bir fiziksel aktivite sırasında, o fiziksel aktivitenin gerektirdiği fizyolojik, biyomekanik ve psikolojik verime performans adı verilir. Bu verimin yarışma sırasında ortaya koyulabilme düzeyi de performansın düzeyi hakkında bilgi verir. 2- Performansı oluşturan öğeler nelerdir? Performansı oluşturan öğeler Astrand ve Rodalha göre üç ana başlık altında toplanır. Bunlar sırasıyla şunlardır: a-Enerji oluşumu (aerobik-anaerobik), b-Nöro-müsküler(sinir-kas) ileti, c-Psikolojik faktörler (motivasyon) 3-Performansı etkileyen faktörler nelerdir? Performansı çeşitli faktörler etkiler. Bu faktörler öncelikle iç ve dış faktörler olmak üzere ikiye ayrılırlar. İç faktörler veya internal (kişisel) faktörler adını verdiğimiz faktörler şunlardır: a. Antrenman düzeyi, b. Yaş, c. Cinsiyet. d. Fiziksel uygunluk (physical fitness), e. Irksal faktörler, f. Stres düzeyi, g. Motivasyon durumu, h. Beslenme, ı. Ergonomik destekleyiciler, j. Sağlık durumu, k. İlaç kullanımı Dış faktörler veya eksternal faktörler ise şunlardır: a. İrtifa, b. Nem c. Sıcaklık, d. Zemini durumu Yukarıda sıralanan faktörler durumlarına göre performansı olumlu ya da olumsuz yönde etkilerler. 4- Antrenman nedir? Belirli bir sistem içinde hedeflenen sportif performansı elde etmek için bir program çerçevesinde, sportif performans öğelerini geliştirmeye yönelik çalışmaların tümüdür. Fizyologlar antrenmanın tanımını şöyle yapmaktadır: Vücuda yapılan tüm yüklenmelerde fonksiyonel ve morfolojiye uygunluk, yüklenmeler sonucu organizmada bir değişikliğin meydana gelmesi ve sonuçta verim artışına neden olunma. Bir başka antrenman tanımını ise şöyle görmekteyiz:Alıştırmalar yardımı ile sporcuların fiziksel, teknik, taktik, zihinsel, psikolojik ve motorsal hazırlığıdır. 5-Antrenmanın etkileri nelerdir? Doğru ve sistemli yapılan bir antrenman ile tüm performans öğeleri geliştirilebilinir. Antrenman enerji oluşum sistemi üzerinde olumlu etkilerde bulunur. Bu şekilde kardiyo-vasküler (kalp-damar) sistemi antrenman ile gelişerek sporcunun aerobik gücü (oksijenli-güç) aratırılır. Yorgunluğa karşı direnç artar. Nöro-müsküler (sinir-kas)ileti antrenmanla iyileştirilir. Kuvvet artırımı sağlanır. Koordinasyon, esneklik gelişir. Hareketlilik ve beceri gibi özellikler, iyileştirilir. Ayrıca sporcunun, teknik, taktik, zihinsel ve psikolojik özellikleri de gelişir. Özet olarak antrenman ile sporcuların enerji oluşum sistemleri, kuvvetleri ve motorik özellikleri geliştirilebilinir. 6- Aerobik enerji oluşumu nedir? Organizmanın oksijenli enerji oluşum sistemidir. Burada hücre düzeyinde kan aracılığı ile gelen oksijen, enerji verici maddeleri yakar. İnsan organizması genelde aerobik yaşam (oksijenli ortamda) süren bir canlıdır. Burada solunan hava akciğerde alveolleri (hava keseleri) doldurur. Alveollerin (hava keseleri) çevresi kapiller (kılcal) damarlarla örümcek ağı gibi örülüdür. Burada kılcal damarların içindeki kanda bulunan ve eritrositlere(alyuvarlar) kırmızı rengini veren bir demiroksit bileşimi olan hemoglobin, alveollerin(hava keseleri) içindeki havada bulunan oksijenle difüzyon yolu (az yoğun ortamdan, çok yoğun ortama geçiş)ile birleşir ve oksihemoglobin yapar. Bu madde kan içinde kalbe gelir ve kalp onu hücre düzeyine kadar pompalar. Hücre düzeyine kadar pompalar. Hücre düzeyinde hemoglobin karbondioksitle birleşip, oksijeni bırakır ve tekrar kalbe gelip, kirlenmiş kanın temizlenmesini sağlar. İşte burada hücre düzeyine gelen oksijen, enerji verici maddeleri öncelikle karbonhidrat(şekerler) yakar ve aerobik yolla (oksijenli yol) enerji (atp)oluşur. 7- Aerobik güç nasıl geliştirilir? İnsan organizmasının, aerobik gücünün (Bu uygulamada dayanıklılık olarak bilinir), yani oksijenli enerji oluşum sistemlerinin güçlendirilmesi için geliştirilen çeşitli antrenman yöntemleri vardır. Bu yöntemler genelde şu ana başlıklar altında toplanır: a-Maraton tipi antrenman :Burada kısmen yavaş uzun mesafe koşular (Spor türüne göre yüzme de olabilir) söz konusudur. b-İnterval antrenman:Aralı antrenman adı da verilen interval çalışma, sporcuların aerobik güçlerini en süratli geliştiren antrenman metodudur. İnterval çalışmanın dört temel unsuru vardır. Bunlar sırasıyla mesafe, ara, tempo ve tekrar sayısıdır. Kısaca MATT ile ifade edilir. İnterval antrenman iki çeşittir. Bunlar extensiv (yaygın) internal ve intensiv (yoğun)interval. c-Fartleks:Tempolu oynaş koşusu diye de adlandırılan bu antrenman şeklinde sporcular minimum 30-45 dakika arasında engebeli arazide, çeşitli çıkışlar, inişler yaparlar. 8- Anaerobik enerji oluşumu nedir? Organizmanın oksijensiz enerji oluşum sistemidir. İki bölümü vardır: ATP-CPli sistem (alaksit) ve laktik asitli sistem (laktasit). Tüm fiziksel aktiviteler sırasında önce kas hücresi içinde bulunan hazır ATP (adenozintrifosfat) devreye girer. Daha sonra eğer ortamda yeterli oksijen yoksa enerji verici maddeler oksijensiz olarak yakılırlar. Bu işlem sonunda laktik asit (süt asidi) adı verilen bir yan ürün ortaya çıkar. İşte bu sisteme de laktik asitli sistem de laktik asitli sistem denir. 9- Anaerobik güç nasıl geliştirilir? İnsan organizmasının anaerobik gücü genel olarak, aerobik güçten daha zor geliştirilen bir özelliktir. Burada temelde iki noktadan hareket edilir. Bu noktalar;supramaksimal (maksimalüstü) yüklenmeler ve tekrar metodudur. Özellikle supramaksimal (maksimalüstü) yüklenmeler ve tekrar metodu ile organizmanın laktik aside (süt asidi) olan dayanıklılığı artırılır. Bu yüklenmeler devamlı yüklenme yönteminden daha kısa süreli, fakat daha yoğundur. 10- Steady state (hazır durum) nedir? Steady state (hazır durum);bir fiziksel aktivite sırasında o fiziksel aktivite için gerekli olan enerjinin sağlandığı, alınan oksijen ile kullanılan oksijenin dengelediği durumdur. Fiziksel aktivite sırasında aktiviteye uyum için kalp vurum sayısında lineer (çizgisel) bir artış görülür. Bu artış eğer steady state (hazır durum) sağlanmış ise durulur, kalp vurum sayısı dengelenir ve değişiklikler minimale indirgenir. Burada alınan ve harcanan oksijenin dengelenmesi söz konusudur. Genelde fizyologlar tarafından organizmanın steady state (hazır durum) haline gelmesi, kalp vurum sayıları arasındaki farkın dakika 5in altına düşmesi olarak kabul edilir. 11- Kalp vurum sayısı (nabız) nasıl sayılır? Kalp vurum sayısı antrenman sırasında genelde iki noktadan alınır. Bu noktalar el bileğinde arterioradialis ve boyundaki arteriocarotistir. Kalp vurum sayısı normalde bir dakika süre zarfında sıfırdan başlamak koşuluyla alınır. Ama antrenman pratiği içinde bir dakikalık sürede kalp vurum sayısında düşme görüleceğinden, genelde 10 veya 15 saniyelik sürelerle kalp vurum sayısı alınır. 10 saniye alındığında bulunan sayı 6, 15 saniye alındığında bulunan sayı 4 ile çarpılır. Burada unutulmaması gereken nokta 10 saniye alındığında + 6, 15 saniye alındığında +4 hata payı olacağıdır. 12- Hangi spor dalında, hangi enerji oluşumu etkindir? Spor dallarında enerji oluşum sistemlerinin hangisinin etkin olduğu çeşitli araştırmacılarca ortaya konulmuştur. Kuşkusuz bir fiziksel aktivite sırasında tüm enerji oluşum sistemleri kullanır. Ama burada önemli olan hangisinin etkinliğinin daha yoğun olduğudur. İşte bu aşamada spor dalları enerji oluşum yolları açısında çeşitli sınıflandırmalara ayrılmıştır. Süresel olarak değerlendirildiğinde, bir dakika ve altında süren tüm aktivitelerde etkin olan enerji oluşum şekli anaerobik enerji oluşumudur. Örneklemek gerekirse 100 m, 200 m 400 m, uzun atlama, yüksek atlama, sırıkla yüksek atlama. gülle atma, 50 m ve 100 metre yüzme, bisiklet pist yarışları, cirit atma, disk atma, çekiç atma, kayakta slalom ve iniş yarışları v. b gibi spor dalları da etkin olarak kullanılan enerji oluşumu anaerobiktir. 5. 000 m, 10. 000 m, 20. 000 m, maraton bisiklet yol yarışları, yürüyüş, kayak kros, kürek çekme v. b gibi spor dalları da aerobik enerji oluşumunun etkin olduğu dallardır. Futbol, basketbol, voleybol, hentbol gibi takım oyunları göz önüne alındığında, burada her iki oluşum sisteminin de etkinlikleri söz konusudur. Örneklemek gerekirse bir futbol, basketbol veya hentbolde hızlı hücum sırasında atılan deparlarda yoğun olarak anaerobik enerji oluşumu devrededir. Ama bu deparların ardından geriye jog ile dönüşürler, savunma alanından hücum alanına geçişte paslaşmalar, süratli olmayan top sürmelerde aerobik enerji oluşumu devrededir. Sportif oyunlarda kullanılan enerji oluşum sistemleri iç içe geçmiştir. Birlikte kullanılır. Ama bu takım oyunlarını süresel olarak değerlendirdiğinizde 2 x 45 dakika süren bir fotbolun, 2 x 20 dakika süren bir basketbolun ve 2 x 30 dakika süren bir hentbolün aerobik etkinliğinin tartışılmaması gerekir. 13- Kaç çeşit kas vardır? İnsan vücudunda üç çeşit kas vardır. Bunlar, düz kas, çizgili kas ve kalp kasıdır. Bunlardan düz kas, istem dışı çalışan kaslardır. Ve bu kaslar iç organlarımızın çevresinde yer alır. Çizgili kaslar istemli olarak kasılan kaslardır. Kalp kası ise çizgili kas görüntüsünde olan, ama düz kas gibi çalışan özel bir kastır. 14- Çizgili kaslar kaç çeşittir? Vücudumuzda istemli olarak kasılan çizgili kaslarımızı oluşturan lifler, beyaz ve kırmızı lifler olarak ikiye ayrılır. Burada beyaz lifler, çabuk kasılan liflerdir ve FT veya Tip 2 diye adlandırılır. Ayrıca bu lifler kendi arasında da Tip 2 a veya Tip 2 b olmak üzere ikiye ayrılır. Bu lifler sürat ve kuvvet geliştirmede önemli olan liflerdir, çabuk kasılır. Özellikle sıçrama, sürat koşuları gibi alanlarda etkilidir. Ayrıca süratli yavaş kasılan fibriller arasında bir geçiş şekli olan Tip 2 cden de söz edilmektedir. Kırmızı lifler ise ST veya Tip 1 olarak adlandırılan lifllerdir. Bu lifler dayanıklılık lifleridir. Kısaca araştırmalarda sürat koşucularında beyaz liflerin, dayanıklılık koşucularında kırmızı lif sayılarının daha fazla olduğu görülmüştür. 15-Kas lifi sayısı artar mı? Kas lifi sayısı doğuştan geldiği sayı ile devam eder. Kas antrenmana bağlı olarak belirli oranda enine kesitinde kalınlaşır. Kas kütlesi büyür. Buna hipertrofi adı verilir. Kütlenin büyümesi, her kas lifinin kalınlaşmasıyla, bu da miyofibril sayısının artmasıyla oluşur. Bunun yani hipertrofinin bir başka nedeni de belirli gerilim dalgası MSS (merkezi sinir sistemi)nin kasılmaya katılmasıyla görüldüğüdür. Hettingere göre her 2mc kas 6 kg ağırlık kaldırabilmektedir. Dolayısıyla kasın enine kesiti arttıkça üreteceği kuvvet de artmaktadır. Temelde kas lifi sayısı artmaz. A m a Goldberg ve arkadaşları 1975 yılında, kas lifinin enine kesitinin belirli bir değere geldikten sonra çatallandığını tespit etmişlerdir. Bu dallanmaya da hiperplazi adı verilmiştir 16-Kasların ortak özellikleri nelerdir? Kasların beş ortak özelliği vardır. Bu özellikler şunlardır:a. Uyarılabilme, b. İletebilme c. Kasılabilme, d. Elastik olma, e. Viskoz kitle olmalıdır. Her canlı doku gibi kaslar kendilerine yapılan uyarana yanıt verir. Bu yanıt kasılma şeklindedir. Genelde kaslar sinir yolu ile uyarılırlar. Ve bu uyarıyı iletebilme özelliğine sahiptir. Kasın kendisine gelen uyarılara yanıt verme şekli, kasılabilmedir. Kası istirahat uzunluğundan daha öteye germeye çalışırken, bir direnç ile karşılaşırız ve kası gerip uzatan kuvvet kesildiğinde, kas eski boyuna döner. Bu elastikiyet özelliğidir. Kas, şeklini değiştirmek isteyen kuvvete karşı, iç sürtünmelere bağlı bir direnç gösterir. Bu iki kuvvet arasında bir süre içinde denge oluşur. Bu kasın viskozite(akışkanlık) özelliğidir. 17-Kuvvet nedir? Kuvvet tanımı çeşitli bilim alanlarında, değişik şekillerde yapılır. Sportif bağlamda bir direnci yenebilme kuvvet adı verilmektedir. 18-Kaç çeşit kuvvet vardır? Üç çeşit kuvvet vardır. Bunlar maksimal (birim kuvvet, kaba kuvvet, temel kuvvet), çabuk kuvvet ve de kuvvete devamlılıktır. 19-Maksimal kuvvet nedir? Maksimal kuvvet bireyin bir seferde üretebileceği en büyük kuvvet miktarıdır. Bir başka deyişle nöromüsküler (sinir-kas) sistemin istemimizle kasılması sonucu kaldırılabilecek en büyük ağırlığın kaldırılmasıdır. Maksimal kuvvet, sprint ve büyük sıçramalarda sürat ile birleştirilebildiği gibi, kürek sporunda dayanıklılıkla da birleştirilebilir. 20-Maksimal kuvvet nelere bağlıdır? Maksimal kuvvetin büyüklüğü genelde beş faktöre bağlıdır. Bu faktörler sırasıyla şunlardır: a. Kasın fizyolojik kesitinin büyüklüğü, b. İnter-müsküler koordinasyon (yapılan hareketlere katılan kaslar arasındaki koordinasyon), c. İntra-müsküler koordinasyon (kas içi koordinasyon), d. Kas fibril türü (FT dominant-baskın-olanlar daha fazla kuvvet üretir), e. Motivasyon 21-Çabuk kuvvet nedir? Çabuk kuvvet, en kısa sürede oluşturulabilen en büyük kuvvettir. Ya da nöro- müsküler (sinir-kas sistemi) sistemin bir direnci en kısa sürede yenebilme yeteneğidir. Bir kişinin vücudunun farklı bölümleri, farklı çabuk kuvvet üretir. 22-Çabuk kuvvet nelere bağlıdır? Çabuk kuvvet şu faktörlere bağlıdır: a. İntra-müsküler koordinasyon (kas içi koordinasyon), b. Aktif hale getirilebilen liflerin kasılma hızına (burada aktif halr gelen liflerdeki FT-hızlı kasılan ve ST, yavaş kasılan lif oranları önem taşımaktadır), c. Devreye giren kas liflerinin kasılma kuvvetine. Burada patlayıcı kuvvet ve çabuk kuvvet karıştırılan kavramlardır. Ama birbirleri ile yakın ilişkisi olan kavramlardır. Patlayıcı kuvvetin, çabuk kuvvetle yakın ilişkisi vardır. Patlayıcı kuvvet mümkün olduğu kadar dikey artışı sağlayabilme yeteneğidir. Burada birim zamandaki kuvvet artışı gündemdedir. 23-Kuvvette devamlılık nedir? Kuvvette devamlılık, bir ağırlığın uzun süre kaldırılabilme yeteneğidir. Bir başka deyişle, uzun süre devam eden kuvvet uygulamalarında organizmanın yorgunluğu yenebilme, yorgunluğa karşı koyabilme yeteneği de denebilir 24-Kuvvette devamlılık nelere bağlıdır? Kuvvette devamlılıkta iki ana faktör etkindir. Bu faktörler sırasıyla şunlardır:a. Uyarının şiddeti ve uyaranların kapsamı b. Kassal yorgunluk. 25-İzometrik kas kasılması nedir? İzometrik kas kasılması, kas boyunun sabit kaldığı bir kasılmadır. İzo;eşit, metrik;uzunluk demektir. Bu tür kas kasılmasında kasın boyu sabit kalırken, tonusu(gerimi) artmaktadır. Buna statik kas kasılması adı verilir. Örnekleme gerekirse, ayakta dik durma, yerçekimine karşı (antigrativite)kaslarının izometrik kasılması ile gerçekleşir. Sabit bir duvarı itmeye çalışma da bu kasılma türüne bir örnektir. Sportif aktiviteler içinde izometrik kasılmaların en yoğun görüldüğü spor dalı güreştir. 26-İzotonik kas kasılması nedir? Bu kasılma şeklinde kasın boyu değişirken, gerimi sabit kalmaktadır. Burada izo;eşit, tonik;gerim, demektir. Bu kas çalışmasında kas boyu kısalır (konsantrik) ve uzar (eksantrik). Dinamik kas kasılması da denir. Hareketin hızı değişebilir. 27-Eksantrik kas kasılması nedir? Eksantrik kas çalışması sırasında kasın boyu uzar. Örneklemek gerekirse;barfikste kendini yukarı çeken kişinin yer çekimi etkisiyle bir süre sonra aşağıya sarkmaya başlamasında biceps kası (pazu kası) açılarak (boyu uzayarak ) çalışır. Yani eksantrik kasılma, uzayarak bir kas çalışmasıdır. Ve kasın boyu değiştiği için izotonik bir kasılma şekli olduğunu da söyleyebiliriz. Eksantrik kasılma için bilim dünyasında iki ayrı görüş vardır Genelde egzersiz fizyologları, eksantrik kasılmayı bir izotonik kasılma olarak değerlendiremez. Onlara göre kasılma olabilmesi için kayan filamanlar teorisine göre, kasın boyunun kısalması gerekmektedir. Egzersiz fizyologları böyle düşünürken, spor bilimcileri de bunun tersini düşünmektedir. Spor bilimcilere göre de kasın boyu değiştiği için, bu kasılma da izotonik bir kasılma şeklidir. Bu çalışmalarda daha hızlı bir kuvvet gelişimi sağlanır. 28-Konsantrik kas kasılması nedir? Dinamik bir kasılma şeklidir. Kasın tonusu (gerimi) sabit kalırken boyu kısalmaktadır. Yani kısalarak bir çalışmadır. Bir ağırlığın yerden yukarıya kaldırılması, bu kasılma türüne basit bir örnektir. Kas boyu değiştiği için konsantrik kasılma da bir izotonik kasılma şeklidir. 29-İzotonik kas kasılması nedir? İzotonik kasılmada tüm haraket genişliği içinde sabit bir hız ve maksimal gerimin sağlandığı bir kas çalışması görülür. Bu durumda hız sabit kalır ve kaslara binen yük değişir. İzokinetik kasılma özel aletlerle sağlanır. Mini-Gym veya Cybex aletleri değişik açılarda, sabit bir hız ile izokinetik kasılma yaptırabilen aletlerdir. 30-Oksotonik kasılma nedir? Bu kasılma kompleks bir kasılma çeşididir. Oksotonik kasılmada ilgili kas grubu önce izotermik sonra konsantrik ve eksantrik kasılır. Yani üçü birlikte görülür. Oksotonik kasılma, eksatrik ve konsantrik kasılmaların peşi sıra veya kombine olarak kasılmasıdır. 31-Kuvvet nasıl geliştirilir? Kuvvet gelişimi tekrar ve interval yöntemleriyle sağlanır. Bu yöntemlerden bazıları, serbest ağırlık ile çalışma (free weight training), ağırlık makinelerinde (weight machine) çalışmadır. Bu çalışmalarda mutlaka bir uzman tarafından program hazırlanmalıdır. Tekrar yöntemi ile interval yöntemi;dairesel (circuit) antrenman, setler (klasik halterci çalışması) halinde ve diğer bazı özel organizasyonlar şeklinde düzenlenebilir. Ağırlık çalışmalarına başlarken, ağırlık çalışmalarına hazırlık çalışmaları yapılmalıdır En az7-8 antrenman yapılacak bu çalışmaların ardından kaba kuvvet(birim kuvvet, maksimal kuvvet, temel kuvvet ) çalışmalarına geçilebilir. Bu çalışmaları çabuk kuvvet çalışması ve kuvvet devamlılık çalışması izlemelidir. 32-Ağırlık çalışmalarında nelere dikkat edilmelidir? Ağırlık çalışmaları sırasında bazı konulara dikkat edilmelidir. Eğer bu konulara dikkat edilmez ise sporcuların sakatlanma risklerinin artması söz konusudur. Ağırlık çalışması öncesi mutlaka iyi bir ısınma ve stretching (germe) çalışması yapılmalıdır. Çalışmalar sırasında eğer serbest ağırlık ile çalışılıyorsa, öncelikle ağırlık tutma şekli, soluk alıp verme gibi ayrıntılarıyla teknik öğretilmelidir. Serbest ağırlıkların bağlantı ve sıkıştırma yerleri her kaldırma öncesi kontrol edilmelidir. Ağırlık çalışmaları sırasında sporcuların birbirlerine kesinlikle şaka yapmaları engellenmelidir. 33-Sürat nedir? Fizyolojik açıdan sürati değerlendirdiğinizde ;sinir sisteminin hareketlilik temeline bağlı olarak kas isteminin hareketleri en kısa zaman içinde yapabilme yeteneğidir. Ve sürat, kuvvet ile direkt bağlantı bir özelliktir. Bir başka deyişle hareket uyaranı ile uyaranın kesilmesi arasındaki hızlı değişim sonucu kas sistemi amaca uygun yüksek bir hareket frekansı oluşturur. Bu hareketlere ancak uygun kuvvet uygulanmasıyla erişilebilinir. Sürat, çok yönlü ve karmaşık bir özelliktir. Antrenman bilimindeki en karmaşık konuların başında gelmektedir. Bu konuda yapılacak çalışmalarda mutlaka bir uzmandan yardım alınmalıdır. 34-Sürat nasıl geliştirilir? Kuvvet olmaksızın sürati geliştirmek olası değildir. Sporcunun sürati geliştirilmek isteniyorsa kuvvetin geliştirilmesi gerekir. Süratin artımı için maksimal hareket sürati ve maksimal kuvvetin artırılması gerekmektedir. Unutulmaması gereken, maksimal hareket süratinin geliştirilmesi olağanüstü güç iken, kuvvetin geliştirilmesinin kolaylılığıdır. Sürat üç ana öğeye ayrılır. Bunlar a. Reaksiyon zamanı, b. Hareket sürati (her bir hareketin sürati) ve c. Hareket frekansı (temposu). İşte bu noktada süratin geliştirilmesi sürati oluşturan bu öğelerin her birinin ayrı ayrı geliştirilmesi ile sağlanır. 35-Dayanıklılık nedir? Dayanıklılık kavramı için çeşitli tanımlamalar söz konusudur. Genel olarak, yorgunluğa karşı direnme niteliği ya da yorgunluğa dayanabilme gücü olarak değerlendirilir. Jonatha göre dayanıklılık, çalışmanın kalitesini düşürmeksizin durağan(statik) ya da dinamik bir yüklenmeyi, olabildiğince uzun süre yapabilme yeteneğidir. Simkine göre ise dayanıklılık, insanın güç yeteneğini koruyabildiği sürenin uzatılması, bir çalışmanın ya da dış çevrenin elverişsiz koşullarının etkisine rağmen yorgunluğa karşı organizmanın artırılmış direnme gücüdür. Dayanıklılık için uzmanlarca çeşitli sınıflandırmalar ve gruplandırmalar yapılmış. Bunlardan ilki, enerji oluşum sistemleri açısından değerlendirmedir. Burada dayanıklılık, aerobik (oksijenli) dayanıklılık ve anaeorobik (oksijensiz) dayanıklılık diye ikiye ayrılmaktadır. Bir diğer sınıfladırma da Harreye göre süresel açıdan yapılmıştır. Bu da kısa orta ve uzun süreli dayanıklılıktır. Son olarak da dayanıklılık, temel ve özel dayanıklılık olarak değerlendirilmiştir. 36-Dayanıklılık nasıl geliştirilir? Dayanıklılığın geliştirilmesine yönelik antrenman yöntemleri üç ana başlık altında toplanabilir. a. Devamlı yükleme yöntemleri, b. İnterval (aralı) yüklenme yöntemleri (intensiv/yoğun ve ekstensiv/yaygın interval olarak da ikiye ayrılır), c. Yarışma ve kontrol yöntemleri. Bu üç yöntemin her biri değişik şekilde organize edilerek kullanılır. 37- Koordinasyon nedir? Koordinasyon, amaca yönelik bir hareketle iskeletle kasları ile merkezi sinir sisteminin uyum içinde çalışması. etkileşimidir. Koordinasyon, bir sınıflama şekline göre genel ve özel koordinasyon olarak ikiye ayrılır. Burada genel koordinasyon, bir kişinin hangi spor dalıyla uğraşırsa uğraşsın çeşitli hareket becerilerini kazanmasıdır. Özel koordinasyon ise bir spor dalında çeşitli ve bir seri hareketin hızlı, akıcı ve uyumlu bir şekilde yapılmasıdır. 38-Çabukluk nedir? Çabukluk, kasların mümkün olan en kısa zamanda dış dirençlere vücut, ya da vücudun bir kısmının direncine rağmen eklemleri harekete geçirebilme özelliğidir. Yani çabukluk veya çeviklik ile bütün motorik davranışların kondisyonel ve koordinatif kalitesi anlatılmaktadır. 39- Beceri nedir? Beceri, iş yapana nispeten daha az bir eforla daha fazla iş yapma olanağı sağlar. Beceri daha ziyade değişik kas grupları arasında iyi bir koordinasyon sağlanır. Yani beceride, inter müsküler (kaslararası) koordinasyon önemlidir. Kassal bir işin kolaylıkla yapılması becerikli bir hareket özelliğidir. Becerili bir vücut hareketinde merkezi sinir sisteminden (MSS) kaslarda emirler entegre hareketleri doğru ve iyi bir şekilde yaptıracak miktar ve de sırada gelir. Yeni hareketler karşısında insan aşırı duyarlılık ve aşırı aktivite gösterebilir. Fakat pratik yapa yapa hareketleri kontrole yardım eden aktif inhibitör (engelleyici, bastırıcı) bir kuvvet gelişir ve bu hareketler daha direkt ve etkili olmaya başlar. Beceri, özünde hareket aygıtı bölümlerinin hassas motor (hareketsel)davranışlardaki koordinasyon kalitesini anlatır. 40-Hareketlilik nedir? Spor biliminde hareketlilik kavramı, ya da hareket genişliği Harreye göre insanın hareketleri açısal değer olarak büyük bir genişlik içerisinde yapabilme yeteneği olarak tanımlanabilmektedir. D. Martin ise bu kavramı, eklemlerin her yönde optimal (en uygun) hareket edebilme yeteneği olarak tanımlar. Spor pratiğe hareketlilik çoğu kez değişik alıştırmalarda belirli hareket büyüklüğü standartları olarak ele alınır Örneklersek, otururken, dizleri bükmeden gövdeyi öne doğru götürüp, eller ile ayak burunlarına değmek. Genelde spor dünyasında esneklik ve hareketlilik kavramları karıştırılır. Burada esneklik, hareketliliğin bir parçasıdır. Esneklik salt kasla ilgilidir. Hareketlilik ise eklemlerin, kasların, bantların ve kirişlerin belirlediği bir ortam içerisinde ve nöro fizyolojik yönlendirme süreciyle belirlenir. 41-Hareketliliğin spordaki önemi nedir? Hareketlilik gerek nitelik (kalite) gerekse nicelik (kantite) bakımından iyi bir hareketin ortaya koyuluşunda temel ön şartı oluşturmaktadır. Eklemlerdeki yetersiz hareketlilik, beraberinde şu sorunları getirir: a- Belirli hareket becerisini kazanmak imkansızlaşır ve hareket öğrenimi yavaşlar. b- Sakatlanma riski artar. Kondisyonel ve koordinatif gelişim yeteneği yavaşlar, bu özelliklerden tam yararlanılmaz. Dayanıklılığın önemli olduğu spor dallarında hareketlilik yüksek düzeyde hareket ekonomisi sağlar. Sürat açısından da sınırlı bir hareket genişliği yani hareketliliğin yeterli olmaması, çoğu kez hareket süratinde, ivme yolunu kısaltıp, dezavantaj sağlar. 42-Süper kompenzasyon(Fazla tamlama) nedir? Bir fiziksel aktivite sırasında, insan organizması içindeki çeşitli maddeler kullanılmaya bağlı olarak eksilir. Jakowlewe göre fiziksel aktivite sırasında oluşan bu eksilmenin, aktivite ardından tamamlanması eksilenden daha fazla olmaktadır. Bu olaya süper kompenzasyon (fazla tamlama) adı verilir. 43-Circuit training (Dairesel çalışma )nedir? Circuit training, gerek formel (o spora özgü) gerekse genel motorik özellikleri geliştirici (informel) çeşitli istasyonların arka arkaya dizildiği, belirli süre dizildiği, belirli süre dinlenmeyi içeren kuvvet gelişimine yönelik bir çalışma şeklidir. Genelde 8-12 istasyondan oluşan bir sıralama içindedir. İstasyon sayısı, yaş, geliştirilmek istenen özellik ve güç düzeyi göz önüne alınarak seçilir. İstasyonlardaki çalışma süresi 20 ile 40 saniye arasındadır İstasyonlar arasındaki dinlenme süresi sporcuların güç düzeyine, amaca göre ayarlanır. Burada dinlenme süresi 1:1 (yani yüklenme süresi kadar dinlenme süresi), 1:1. 5 veya 1:2 gibi ayarlanır. Dairesel çalışma özellikle kuvvette devamlılık veya genel kuvvet çalışmalarında kullanılır. 44-Yükseklikte sportif performans nasıl etkilenir? Deniz seviyesinden yukarılara çıkıldıkça, hava basıncı azalır. Doğal olarak da havanın içindeki oksijen miktarı düşer. İnsan organizması bu koşullara, kalp vurum sayısı ve soluk alma sayısını artırarak adapte olmaya çalışır. Yaklaşık üç haftalık bir sürede bu oksijen azlığına bağlı olarak ortaya çıkan hipoksi, birtakım mekanizmaları uyararak kandaki hemoglobin miktarının artmasını sağlar. Böylece kandaki hemoglobin miktarının artmasını bağlı olarak, kalp vurum sayısı ve soluk alma sayısı eski haline döner. Bu durum belirli bir süre için sporcu normal seviyeye inince, özellikle dayanıklılık gerektiren durumlarda avantaj sağlar. 45-Yükseklik çalışmasının yararı var mıdır? Eğer bir takım tüm sezonu göz önüne alıp, yükseklik çalışması yapmaya çıkmış ise bunun hiçbir yararı yoktur. Çünkü, üç haftalık süre içinde yüksekliğe adapte olan ve hemoglobin miktarını artıran organizma, deniz düzeyine inince;yeniden deniz düzeyinin koşullarına adapte olur. Doğal olarak da hemoglobin miktarı eski düzeyine döner. Bir tek maç yapılacak ise (o maç deniz düzeyine inildiğinde kimi araştırmacılara göre ilk üç dört gün içinde ;kimilerine göre de ilk altı yedi gün içinde yapılmalıdır) o zaman bir avantaj söz konusu olabilir. Bu arada bu tür bir dağ kampının tüm sporcuları bir arada tutma, gün boyu o branşa yönelik teorik çalışma yapma olanağı ve de yaz sıcağından belirli oranda kurtulma olanağı sağladığı göz önüne alınmalıdır. Bunların dışında başka bir şey beklemek, kendini aldatmadır. 46-Sporcunun nabzı neden düşüktür? Fiziksel aktivitenin kardiyo-vasküler (kalp-damar) sistemi üzerine yapmış olduğu olumlu etki (adaptasyon) nedeniyle sporcunun nabız sayısı düşüktür. Bu noktada düzenli fiziksel aktivite, sporcuda kalp kasının gelişmesine ve sol ventrikülün (karıncık) büyümesine neden olur. Bu da beraberinde kalbin bir seferde vücuda pompaladığı kan miktarının artmasına neden olmaktadır. Dolayısıyla pompalanan miktar arttığı için, pompalama adedi azalmış olur. 47-Nabız maksimum kaça kadar çıkar? Pratikte kişinin maksimum nabız sayısı Hollmana göre 220 sayısından yaşının çıkartılması ile elde edilir. Burada 220 doğum öncesi çocuğun eristiği nabız sayısıdır. Örneklersek, 25 yaşındaki bir sporcunun nabız sayısı yaklaşık 195e kadar çıkabilir. 48-Overtraning (Sürantrenman )nedir? Süratrenman daha ziyade psişik olan, antrenman periyodunun genelde sonlarına doğru oluşan kronik (uzun süreli) bir yorgunluğun ifadesidir. Burada kassal faktörlerle birlikte, sinirsel ve psişik faktörler de etkilidir. 49-Sürantrenman belirtileri nelerdir? Sporcuların sürantrene durumlarında şu belirtiler görülür: Sporcu huzursuz hale gelir. Çabuk yorulur. Baş ve sırt ağrılarından şikayet eder. Çok terleme olur. Nefes darlığı görülür. Düzensiz uyku durumu ortaya çıkar. Yarışma arzusu azalır. İştah azalır. Kilo kaybı gündeme gelebilir. Sabahları taşikardi görülür, yani nabız sayısı artar. 50-Sürantrenman nasıl önlenir? Burada antrenör mutlaka spor hekimi ile işbirliği yapmalıdır. Antrenman dozu iyi ayarlanmalı, öncelikle yoğunluk düşürülmeli, uyku düzene sokulmaya çalışılmalı, beslenmeye dikkat edilmelidir. Antrenman sezonu sporcu için cazip şekle getirilmelidir. Arada sırada program dışı izinler verilmeli veya değişik aktiviteler gündeme getirilmelidir. 51-Sürantrenman nasıl tedavi edilir? Burada en iyi ilaç antrenman sayısı azaltmak, belirli antrenmanları iptal etmektir. Bununla beraber değişik ortamlarda yürüyüş ve değişik aktiviteler yapılmalıdır. Mutlaka bir spor hekimi ile işbirliği yapılmalıdır. 52-Sigaranın performansa zararı nedir? Sigara insan sağlığına verdiği zararların dışında performansı da olumsuz yönde etkiler. Özellikle dayanıklılık içeren sporlarda, sigaranın zararı ve performansa olumsuz etkisi daha belirgindir. Sigara içindeki nikotin, akciğer alveollerinin (hava keselerinin) tam olarak şişmesini sağlayan surfaktan isimli maddenin salgılanması azaltır. Bu da alveollerin tam olarak şişmesine ve de oksijen ile çevresindeki kapiller (kılcaldamarlar) içindeki kanın, birleşme oranını;yani oksijen taşıma kapasitesini düşürür. Ayrıca, sigara dumanında yüzde 4 oranında bulunan karbonmonoksit de, hemoglobin ile oksijenden daha kolay birleşebildiği için kanın oksijen taşıma kapasitesini azaltır. Sigaranın damar sertliği ve böbrekler üzerinde yıkıcı etkileri de saptanmış gerçeklerdir. 53-Rejenerasyon (Normale dönme, toparlanma) nedir? Bir fiziksel aktivite sırasında organizmanın homeostasis adı verilen iç dengesi bozulur. Aktivitenin şiddeti ve süresine göre dinlenik durumdaki organizmanın çeşitli değerleri (kalp vurum sayısı, tansiyon, soluk alma sayısı, kan ph'sı v. d leri) değişiklikler gösterir. Fiziksel aktivite bitince de bu değerlerin her biri farklı sürelerde normale yani dinlenik durumdaki değerlere dönerler. İşte, bu olaya normale dönme, toparlanma veya rejenerasyon adı verilir. Burada normal süresi yapılan fiziksel aktivitenin şiddeti ve süresine göre değişir. Ayrıca, dinlenme şekli ve kondisyon düzeyi de bu süreyi etkiler. Literatürler göstermiştir ki aktif dinlenme, normale dönme veya toparlanma süresinde kısaltmaktadır. 54-Sporcunun cinsel yaşamı nasıl olmalıdır? Cinsel yaşantıya bakış açısı toplumdan topluma değişen değerler taşır. Genel olarak muhafazakar toplum yapımız içinde sporcuların eğitilmediği ve kafalarında her zaman bir soru işareti şeklinde kalan konulardan birisi de cinsel yaşantılarıdır. Bu konuda bilgi dağarcığı spor dallarına göre büyük farklılıklar gösterir. Ve birçok sporcu bu konuyu deneyimli sporcu ağabeylerinin öğütleri çerçevesinde değerlendirir. Bu konuda yapılan araştırmalar bir cinsel ilişki sırasında harcanan enerji değerinin, birkaç basamak merdiveni hızlı çıkmaya eşdeğerde olduğu yolundadır. Cinsel birleşme sırasında kalp vurum sayısı yaklaşık 100-120 arasında olmaktadır. Eğer bir örnekleme yapmak gerekirse, cinsel ilişki sırasında gereken tüm enerji, 100 metre sprint koşusu kadar gerekli bir enerjidir. Dolayısıyla cinsel ilişkiden sonra yeterli toparlanma süresi verilirse, fizyolojik açıdan bir zararı olmayacağı ortadadır. Ayrıca araştırmalar yarışmadan 24 saat önce ve 24 saat sonra cinsel ilişkinin herhangi bir fizyolojik soruna yol açmadığını gösterir. 55-Sportif teknik nedir? Sportif teknik, en engel anlatım tarzıyla belirli bir sportif hareketin amacına en uygun ve en ekonomik şekilde gerçekleştirilmesidir. Djackov, sportif teknikteki mükemmelliği şöyle tanımlamaktadır: En zor yarışma koşulları altında sportif alıştırmanın hareket yapılarını ekonomik ve mükemmel şekilde yapabilmek ve maksimal verime ulaşmak 56-Sportif taktik nedir? Zech'e göre sportif taktik, bireysel ve takım yarışmalarında kendi rakibin performansı ile çevre koşulları üzerine kurulmuş planlı davranışlardır.
-
SPOR BİLİMLERİ SÖZLÜĞÜ
ADAPTASYON : Uyum. AEROBİK : Oksijenli. AFFERENT : Duyu. AGRESİF : Saldırgan. AKLİMATİZASYON : İklime (yüksekliğe) uyum. AKTİN : Kas kasılmasında rol oynayan bir protein çeşidi. AKUT : Kısa süreli, ani. AKYUVAR : Lokosit. ALAKTİK GÜÇ : Egzersiz başlangıcında kas hücresi içindeki ATP-CPnin kasılma sırasında ürettiği enerji ile yapılan iş gücü. ALKALİ : Baz içerikli. ALKALOZ : Hücre dışı sıvıda baz oranın çok olduğu durum. ALVEOL : Akciğerde bulunan hava keseği. ALVEOL VENTİLASYON : Soluk alınan havanın , hava keselerine ulaşması. ALYUVAR : Eritrosit. ANABOLİZMA : Metabolizmanın vücut dokularını yaptığı bölümü. ANAEROBİK : Oksijensiz. ANAEROBİK GÜÇ : Organizmanın oksijensiz ortamda enerji üretebilme gücü. ANAEROBİK : Anaerobik metabolizmanın süratlendiği iş yükü veya oksijen tüketim düzeyi. ANEMİ : Kırmızı kan hücreleri veya hemoglobin eksikliği. ANOMALİ : Doğumsal ve kalıtımsal olarak normalin dışında olan ve sapma gösteren. ANTRENMAN : Bir amaç için programlanmış fiziksel ve zihinsel egzersizler bütünü. ANTROPOLOJİ : İnsanı biyolojik ve sosyal yönden araştıran bilim dalı. ANTROPOMETRİ : İnsanın çeşitli fiziksel ve bedensel özelliklerini çeşitli tekniklerle ölçme. ARALI : İnterval. ARTER : Atardamar. ASİT : Hidrojen iyonu açığa çıkaran kimyasal madde. ATIM VOLÜMÜ : Kalbin kasılması sonrasında sol ventrikülden(karıncık) pompaladığı kan mi miktarı. ATROFİ : Bir dokunun kütle ve ya hacım kaybına uğraması. BİYOENERJETİK : Canlılardaki enerji transformasyonu. BRADİKARDİ : Kalp vurum sayısının azalması. CIRCUIT TRAINING : Dairesel Antrenman. DAYANIKLILIK : Endürans. Yorgunluğa karşı koyabilme yeteneği. DEHİDRATASYON : Su kaybı. DİASTOL : Kalbin gevşeme durumu. DİNAMİK : Hareketli. DİNAMOMETRE : Kuvvet ölçümlerinde kullanılan alet. EFFERENT : Motor. EKSENTRİK KASILMA : Kas boyunun uzadığı, geriminin arttığı kasılma. EKSPİRASYON : Soluk verme. EKSTERNAL : Dış. EKSTRASELLÜLER : Hücre dışı. EKSTENSİF : Yaygın EKTOMORFİ : Vücut yapısının inceliği. ENDOMORFİ : Vücut yağ oranı yüksek olan, şişman görünüşlü vücut tipi. ENDÜRANS : Dayanıklılık. ENZİM : Kimyasal reaksiyon hızını arttıran protein bileşiği. EPİMİSYUM : Kasın etrafını sarıp, bir arada durmasını sağlayan dıştaki bağlayıcı doku. ERGO : İş. ERGOJENİK : İşi veya performansı yüksetebilme. ERGOMETRE : Bireyin fiziksel iş yapabilme gücünün ölçümünü yapan alet. EŞİK : Bir tepkinin meydana gelmesi için gerekli en küçük uyarı miktarı. FASİKÜL : Kas içindeki bağlayıcı doku kılıfı ile sarılan küçük kas lif demeti. FENOTİP : Kalıtımsal bir özelliğini bireyde görünümü. FİT : Uygun. FİTNESS : Uygunluk. FOSFOJEN : ATP-CPnin birlikte adlandırıldığı grupGENOTİP : Bireyin kalıtımsal özelliklerinin tümü. GERONTOLOJİ : Yaşlılık bilim. GLİKOJEN : Karbonhidratın özellikle kas ve karaciğerde depolanmış şekli. GLİKOJENESİS : Glukozun, glikojene dönüşmesi. GLİKOJENOLİSİS : Glikojenin, glikoza dönüşmesi. GLİKOLİZ : Glikozun pirüvik aside dönüşmesi. GLİKONEOJENESİS : Protein ve yağın glukoza dönüşmesi. GLUKOZ : Bir çeşit şeker. HEMATOKRİT : Kırmızı kan hücrelerinin toplam kan hacmindeki yüzdesi. HEMODİNAMİK : Kan akımının düzenlenmesini sağlayan fizik kuralları. HEMOGLOBİN : Kırmızı kan hücrelerinin içindeki demir içerikli ve oksijene bağlanan pigment . HETEROJEN : Farklı. Farklı özellikler taşıyan. HİPER : Çok. HİPERGLİSEMİ : Kan glukoz düzeyinin yükselmesi. HİPERTANSİYON : Yüksek tansiyon. HİPERTROFİ : Bir organ veya dokunun boyut veya kütlesinde meydana geliş artış, büyüme. HİPERVENTİLASYON : Normaldan daha fazla soluk alıp, verme. HİPO : Az. HİPOGLİSEMİ : Kan glukoz düzeyinin düşüklüğü. HİPOKSİ : Oksijen azlığı. HOMOJEN : Aynı. Benzer özellikler taşıyan. İNSPİRASYON : Soluk alma. İNSÜLİN : Glukozun hücre içine girmesine yardımcı olan hormon. Pankreasta üretilir. İNTENSİF : Yoğun. İNTERNAL : İçsel. İNTERSTİSYAL : Hücreler arası. İNTRASELLÜLER : Hücre içi. İSKEMİ : Geçici yeterli kan gelememe nedeniyle oluşan oksijen yetersizliği durumu. İYON : Elektrikle yüklü parçacık. İZO : Eşit. İZOKİNETİK KASILMA : Kas kısalma süratinin sabit tutulduğu kasılma . İZOMETRİK KASILMA : Kas boyunun sabit kaldığı, geriminin arttığı kasılma. İZOTONİK KASILMA : Kas boyunun değiştiği, geriminin sabit kaldığı kasılma.KALORİ : Bir gram suyun ısısını bir derece yükseltebilen enerji veya iş birimi. KAPİLLER : Kılcal damarlar. KATABOLİZMA : Metabolizmanın yıkıcı safhası. KONSANTRİK KASILMA : Kasın boyunun kısaldığı kasılma. KRONİK : Uzun süreli. KUVVET : Bir dirence karşı koyabilme gücü. LAKTAT : Laktik Asitten oluşan bir tuz. LAKTİK ASİT : Kasta yeterli oksijen bulunmadığı için glukozun tamamen parçalanamadığı oksijensiz enerji oluşum sistemin (laktik asitli sistem) yan ürünü olarak ortaya çıkan yorgunluk verici madde. LEPTOZOM : Uzun boylu, dar gövdeli, yağ dokusunun bütün vücutta az olduğu vücut tipi. MAKSİMUM : En büyük, en yüksek MENTAL : Zihinsel. METABOLİT : Metabolik olaylar sonucu üretilen herhangibi bir madde. METABOLİZMA : Vücutta oluşan tüm kimyasal değişiklikler ve reaksiyonlar. MEZOMORFİ : Ortalamanın üzerindeki kas gelişimiyle ayırt edilen vücut tipi. Atletik tip. MİNİMUM : En küçük, en düşük. MİYOFİBRİL : İskelet kasının kasılabilen elemanı. MİYOGLOBİN : Kas dokusunda bulunan hemoglobin benzeri bir bileşik.Oksijen taşır. MİYOKARDİYUM : Kalp kası. MİYOZİN : Kas hareketini üreten filamentleri oluşturan protein. NÖRON : Sinir hücresi. OBEZİTE : Şişmanlık. OPTİMUM : En uygun. OSMOLARİTE : Çözeltinin sıvıya oranı. OVERLOAD : Aşırı yük. OVERTRAINING : Sürantrenman PARSİYEL : Kısmi. PERİFERİK : Çevresel. PROPOSİYON : Vücuttaki çeşitli büyüklerin birbirine oranı SARKOLEMMA : Kas lifinin hücre membranı. SARKOMER : Miyofibrilin en temel fonksiyon gösteren birimi.(Enerji oluşan birim) SARKOPLAZMA : Kas lifindeki jel benzeri stoplazma. SEREBELLUM : Hareketlerin koordinasyonu ile ilgili benin kısmı. SİSTOL : Kalp kasılma durumu. SOMATOTİP : Vücut tipi. SPİROMETRE : Gaz metabolizmasının değerini ölçen alet. STATİK : Sabit. STEADY STATE : Gereken ile gelenin dengede olduğu, sabit olduğu durum. SUBMAKSİMAL : Maksimal altı SUMASYON : Birikim. SUPRAMAKSİMAL : Maksimal üstü. TAŞİKARDİ : Kalp atım hızının artması. TİDAL VOLÜM : Solunum Hacmi. TRİGLİSERİT : Serbest Yağ Asitlerinin depolanması. VAZODİLATASYON : Damar çapının genişlemesi. VAZOKONSTRİKSİYON : Damar çapının daralması. VEN : Toplardamar. VENTİLASYON : Soluk alıp verme VİTAL KAPASİTE : Maksimal bir soluk alma sonrası, akciğerlerden dışarıya üflenebilen hava miktarı.
-
SEVGİ SINAVI
BİR GÜN, ermişlerden birine sormuşlar: Sevginin sözünü edenler ile sevgiyi gerçekten yaşayanlar arasında ne fark vardır? Bakın, göstereyim demiş ermiş. Bir sofra hazırlamış. Sevgiyi dilinden düşürmeyen, ama dilden gönüle de indirmeyen kişileri çağırmış bu sofraya. Hepsi yerlerine oturmuşlar. Derken, tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da derviş kaşığı denilen bir metre boyunda kaşıklar. Ermiş: Bu kaşıkların sapının ucundan tutup öyle yiyeceksiniz diye bir şart da koşmuş. Öyle kaşığın çukur kısmına yakın yerden tutmak yok. Peki demişler ve çorbayı içmeye girişmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden, sofradaki hiç kimse bir türlü döküp saçmadan götüremiyormuş çorbayı ağzına. En sonunda, bakmışlar bu iş olmuyor, vazgeçmişler çorbadan. Öylece, aç aç kalkmışlar sofradan. Onlar sofradan kalktıktan sonra, ermiş: Şimdi de sevgiyi gerçekten bilip yaşayanları çağıralım yemeğe demiş. Yüzleri aydınlık, gözleri sevgiyle gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya. Ermiş: "Buyrun bakalım" deyince de, her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp karşısındaki ihvanına uzatıp içmişler çorbalarını. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve kendisi de doymuş olarak şükür içinde kalkmış sofradan. İşte demiş ermiş. Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse, o aç kalacaktır. Ve kim ki, kardeşini düşünür de doyurursa, o da kardeşi tarafından doyurulacaktır şüphesiz. Şunu da unutmayın ki, hayat pazarında alan değil, veren kazançlıdır her zaman.
-
SENLİ KALABALIKLAR İÇİNDEYDİM
Ben senli kalabalıklar içindeydim.Deniz ülkesinden, güneş ışığının pırıltısıyla dost yapraklara koşan rüzgarla arkadaş olduk. Çok yorgunmuş. Çünkü yüz binlerce yıldır biz insanoğlunun sevda yükünü taşımaktan yıpranmış. 'Gel' dedi, seni yaşlı dizime oturtayım. Ama önce gökyüzünden izin almalıyım. Bana bir parça bulut versin.' Böyle dedi ve gök anaya yöneldi. Bir kaç saniye sonra bana döndü. Gidip dönüşünde içimde bir serinlik esti, çiçek kokularını duydum. Çünkü erguvan mevsimiydi. 'Şimdi bu buluttan sana bir minder yapacağım.' Bulutu iki eliyle tuttu. Annemin sabahları yastıkları şişirmesi gibi bulutu indirdi, kaldırdı. İyice oturmaya hazır kılınca, 'Şimdi oturabilirsin sevgili misafirim' dedi. Ben bu misafirlikten memnun gülümsedim. Önce ben başladım. 'Zor değil mi dedim? Bunca yıldır rüzgarsınız. Bu mesleği isteyerek mi seçtiniz? Zor olmuyor mu? Bunca yıldır çabalayıp duruyorsunuz. Kimi zaman koşup fırtına oluyorsunuz gemiler batırıyorsunuz, kimi vakit de bir meltem inceliği ile yürekler okşuyorsunuz, kimi vakit şairlerin ilhamı oluyorsunuz?' 'Beni insanların mantığına hapsetme. Bugün seni başka bir boyuta taşıdım, beni daha iyi anla diye. Bırak senin dünyanın ölçütlerini. Rüzgar olmakla başlayalım, ben nasıl rüzgar oldum bilmiyorum. Sizin dünyanızda sıcak ve soğuk havanın yer değişimi diye adlandırılıyorum. Siz her şeyi nasıl böyle düz görürsünüz bilmem. Kızarımda bu yüzden size. Hep böyle düşündüğünüz için zaten, yaprağın yeşilinin şarkısını, yağmurun kokusunu, böceklerin dallardaki dansını hissedemezsiniz gerçekten. Bu yüzden işte hala birbirinizle savaşırsınız, kısacık ömrünüzde. Karun kadar zengin hazineler yığmak istersiniz. Hala bu yüzden birbirinize acı çektirirsiniz. Rüzgarın hem kulak çeker gibi hem derin bir hüzün taşıyan haykırışları beni kıpkırmızı yaptı. İnsan olduğum için utandım.Devam ediyordu ben bu hal içinde yüzerken. 'Rüzgar olmayı ben seçmedim. Nasıl siz insan olmayı ve var olmayı seçmediyseniz. Var oldum ve estim. İçimden aldığım ilham beni ülkeden ülkeye sürdü. Denizleri kabarttım, uygarlıklar batırdım, yeldeğirmenleri çevirdim. Küçük çocuklarla yarıştım bayır aşağı koşarlarken. Benim hikayem uzun böyle. Sen niye durgunsun. Seni bulduğum sahilde sezsizce oturuyor ve denize bakıyordun yorgun gözlerle.' 'Rüzgar kardeş ben birini özlüyorum, yanımda olmasını istiyorum ama o beni sevmiyor.'Ağlamaya başladım, hıçkırıklarla. Sonra başımı bir an aşağıya çevirdim. Gözyaşlarım yağmura dönüşüyor, kurak dünya topraklarına karışıyordu. Köylülerin sevincini hissettim. Bulunduğum yerde her duygu hissedilebiliyordu çünkü akıl okur gibi. Evler, insanlar da dikkatimi çekti. Çünkü buradan her şey küçücük görünüyordu. Ama hiç korku hissetmedim. Çünkü rüzgar dostumun arkadaşlığı bana güven veriyordu. Tüm bunlar aklımdan geçerken rüzgar yüzüme doğru üfürmüştü. O zaman baygınlık geçiren insanlara koklatılan kolanya kokusunun ferahlığını hissettim. Ardından rüzgar saçlarımı okşadı şefkatli elleriyle. 'Üzme kendini. Kaç binlerce yıl ben, bu şarkıyı dinledim. Bilirim sizin derinlerinizde açan bu çiçeği. Kokusu hayata hayat katar ama kokusu yalnız yaşanırsa yakar kavurur. Omzuma kaç baş dayandı bu yüzden bir bilsen.' O zaman rüzgarın yürek açan ferahlığına rağmen, biraz kasvet hissettim içimde. Benim daha da durgunlaştığımı gören rüzgar elimi tuttu. Daha o konuşmadan ben girdim araya. 'Ey rüzgar bu derdin bir ilacı var mıdır? Söyle ne olur! Tüm ömrümce dua ederim sana. Sen kaç mevsim, kaç ülke, kaç hayat gördün? Lütfen yardım et bana!' 'Ey çocuğum, insanoğlu hep çocuktur zaten, büyüse de, şimdi sana bir hikaye anlatacağım. Sen kendine bir çoşku alacaksın ondan. 'Vaktiyle bir kral yaşardı, bu kralın güzeller güzeli bir kızı varmış. Öyle güzelmiş ki adına hikayeler uydurulmuş. Gözleri öyle derinmiş ki bakan içinde kaybolurmuş. Saçları altın sarısıymış, beline kadar inermiş. Endamı öyle büyülü, hayat doluymuş ki her adımında dallar çiçek açarmış. Ben mıştı diyorum çünkü o yüzyılda işler yoğundu. Dünya işleri hiç bitmez zaten. Ama benim daha bir esip gürlediğim sıralardı. O yüzden de bu hatunu görme fırsatı buladım.Benim arkadaşım çobanda bu güzeller güzeline aşık oldu. O'nu hiç görmediği halde günden güne aşkı arttı. Her gün bana gelir kavalını çalardı. Ben çok severdim O'nun kaval çalışını. İçliydi. İçim O'nu dinlerken binlerce rüzgara bölünürdü. Böyle zamanlarda ben de insan olsaydım da, aşık olabilseydim derdim.' Bir gün kral bir ferman çıkarttı: 'Kim ki ülkeyi düşmandan kurtarır, kızımı almaya hak kazanır.' Arkadaşım bu fermanı duyar duymaz, koşa koşa geldi, beni buldu. Yeşil tepelerde konuşmaya başladık. 'Dosttum yardım et bana! Nihayet sevdiceğime kavuşabileceğim. Kral ferman çıkardı. Her kim düşman ordusunu dize getirirse kızını alacak.' Dostumun bu çoşkun hali hoşuma gitti. Üstelik o gün iyi günümdeydim. Çok esip gürlememiştim. Çok zor olmadı düşman ordusunu devirmek. Bir gürleyişimde talan oldular. Arkadaşıma kızı vereceklerdi artık. Arkadaşım yanık kavalıyla teşekkür etti bana. Üç gün üç gece hiç uyumadan bana hüzünlü nağmeler çaldı. Koyunlar uslu uslu eşlik ettiler O'na. Evlendiler, kırk gün kırk gece düğünleri oldu. Artık arkadaşımı göremiyordum. Çünkü ülke sorunlarıyla çok meşguldü. Bir gece serin çayırlarda dolaşırken O'nu gördüm. Kaçmıştı. 'Ah rüzgar, ah can dostum hiç mutlu değilim. Seni, çayırlarımı özledim. Üstelik karımı da sevmiyorum.' 'Sen ki ülkenin en önemli yerindesin, dünyalar güzeli bir eşin var. Neden mutlu değilsin dostum?' 'Karımı sevmiyorum. Her şey güzellik değil biliyorsun. Hem yanmam, aşık bir çoban olmam yüreğimin işiymiş meğer. Prensesle hiç ilgisi yokmuş. Kaçıp gitmek istiyorum çayırlarıma. Ama korkuyorum kraldan.' 'Ben korurum seni, yüreğini ferah tut.'dedim. Eski yaşamına yeniden başladı. Birkaç yıl sonra köyden bir kızı sevdi. O'nunla evlendi. Ama O'nunla da işler yolunda gitmedi. Çoban aldı başını ülke ülke dolaşmaya başladı. Bu arada hayatına bir sürü kadın girdi. Hepsinde aşkı aradı. Ama elinde sadece yıpranmış hüzünler kaldı. Ama bir gün ülkenin birinde bir kız gördü. Kızın çekimi öyle büyüledi ki bizim çobanı bunca yaşanmışlıktan sonra aşık oldu yeniden. Ve sonra hayatının sonuna kadar bu ülkede yaşadı. Hayatının sonunda yanındaydım. Mutlu gidiyorum diyordu. 'Ben de değiştim, karımı da sevdim çünkü.' 'Güzel bir hikaye' dedim. 'Ders alabildin mi, peki?' diye sordu. 'Evet, ama öyle çok seviyorum ki, şimdi yüreğim dur dinlemeyecek kadar dört nala! İnanmak istiyorum hikayelere ama yüreğim çok sevdalı. Üstelik yorgunum. Ne yapmalıyım?' 'Sen seni arayacaksın! Nice duruşlar, kalkışlar olacak. Nice yolculuklara varacaksın! Sonra kendine döneceksin. Aşk bir yolculuktur seni kendine götüren. Şimdi gitmeliyim. İçimdeki ilham coştu. Esip durmalıyım. Beni Arjantin köyleri çağırıyor. Gene görüşürüz.Seni yeryüzüne indireyim.' Birkaç saniye sonra yeryüzündeydim. 'Hey, seni ne zaman görürüm bir daha?' 'Yüreğin beni çağırdığında açıklıklara gel. Ben seni bulurum. Hadi kal sağlıcakla.' Böyle dedi ve ardından baka kaldım. Ben yine senli kalabalıklar içindeydim. Yüzüm denize dönüktü. Yeryüzü telaşına karıştım. Ama içimde rüzgarın bana anlattığı çobanın hikayesi de vardı bu defa.
-
BİR YOL HİKAYESİ
Arkasına baktı yolcu. Geride bıraktıklarına Bir fotoğraf karesine sığabilecek kadar küçük şehrin, sokak lambalarının cılız ışıklarıyla bıraktığı gölgesine Zifiri karanlıktan şehre ve otobüsün camına düşen kar tanelerini fark etti sonra. Titredi. Soğuğunu hatırladı şehrin. Sokaktayken yakan, soba başındayken keyif veren soğuğunu Şaşırttı düşündükleri onu. Hayır, dedi kendi kendine. Bu şehrin, insanoğlunun ayrılık kelimesine yüklediği zafiyetleri, kullanmasına müsaade etmeyeceğim. Bana çektirdiklerini tasdik edermişçesine, adi bir gülümsemeyle veda etmeyeceğim bu şehre. Sonra bakmaktan vazgeçti buğulanmaya yüz tutmuş otobüs camından, bir fotoğraf hükmündeki yaşadıklarına. Gözlerini kapadı. Bu terk edişe yüklediği hayalleri hatırlamaya çalıştı. Hiçbir şey gelmedi aklına. Tekrar düşündü. Işıkları gördü önce. Sevindi bir an. Ama bu ışıklar hayallerinin ışıkları değildi. Tanıdık bir siluet belirmeye başladı sonra. Şehir yavaş yavaş bir gölge gibi düştü yüreğine. Açtı kapadı gözlerini. Açtı kapadı defalarca. Olmadı. Ne şehri silebildi gözlerinden ne de hafızasından gölgesini. Ne zaman başlayacak bu yolculuk diye haykırdı, otobüs şoförüne. Şoför, bir yolcu gelmedi, onu bekliyoruz dedi. Sonra gelince hemen hareket edeceğini eklemeyi de unutmadı. Her otobüs kalkışında, beklemekten sıkılan yolcuların isyanının sebebini anladı ve hak verdi onlara yolcu. Her yolculuk vaktinde başlamalıydı. Ne vaktinden önce, ne de sonra. Bu isyan kaçma ile kalma arasındaki kavgada yolcunun kaçıştan yana tavır koyuşuydu. O güne kadar küçümsediği düşmanının elinin ne kadar güçlü olduğunu fark edişin sebep olduğu işe yaramayan bir hamleydi sadece. Sanki o an otobüs hareket etse bütün bu ıstırap bitecekti. O güne kadar galiz küfürler savurmuştu bu şehre ve yaşadıklarına. Güzel kelimesiyle nitelendirilebilecek her şey terk etmişti onu bir gün. Ya da yolcu bütün terk edilişleri o gün fark etti. Her gün bir güzellik terk ederken onu, bir rakamının nesnelerin dünyasındaki mütevazılığından olsa gerek, birlerin toplanıp bütünü oluşturduğunu bilemedi. her şeyiyle bütün bu ıstıraplarının kaynağının bu şehir olduğuna inanıyordu. Üniversiteyi kazanamamış, iyi bir iş bulamamış, hepsinden önemlisi saygın bir yer edinememişti. Ona göre yalnızlığının, başarısızlıklarının, fark edilemeyişinin, onu üzen, mutsuz eden her ne varsa sebebi bu şehirdi. Tüm bu yaşadıklarının hafızasından silinmesinin bu şehirde kaldığı sürece mümkün olmayacağını düşünüyordu. Farklı bir yerde, çok daha güzel bir hayat yaşayacağına inandırmıştı kendini. Bu terk edilişin acısı ancak bir terk edişle küllenir diye düşünmüştü. Öyleyse demişti kendi kendine, burada kalmak için hiçbir sebebim kalmadı artık. Terk edenle terk edilen aynı kaldırımları adımlayamaz, aynı havayı teneffüs edemezdi. Sevgiliyle paylaşılan ve paylaşılacak olan her şey onun acısını artıracaktı. Öyleyse bu paylaşımı bitirmenin vakti gelmişti. Ne kadar da kolay olacaktı her şey. Bunları düşünürken eskiler ne kadar da abartmış ayrılığı diye düşünmeden edememişti. Yolculuğun ilk durağında, ilk dinlenme tesisinde yeni bir hayat kollarını açacaktı ona. Bu yeni bir şehirde, yeni insanlarla yeni bir hayata başlamak demekti. Her zaman memleket ve gurbet kelimelerine fazlaca anlam yüklendiğini düşünürdü. Ne memleket abartıldığı kadar değerli ne de gurbet o kadar ıstırap verici olmalıydı. Bu iki kavram üzerine bütün anlatılanlar, bütün yazılan hikayeler insanoğlunun abartma iştiyakının bir sonucu olmalıydı. Yıllardan beri yaşadığı memleketinde değer vereceği hiçbir şey görememişti. Hatta bazen, bu şehirde doğduğu için üzüldüğü de oluyordu. Bu şehirli olup üniversiteye giden bazı öğrencilerin, memleketlerinin ismini söylemekten utandıklarını duyduğu zaman içten içe onlara hak vermişti. Bu hav veriş şehri önemsemek demekti. Bu hak vermeler, Ah! Başka bir şehirde olsam şeklinde başlayan hayaller dünyasının kapısını açtı yolcuya. Gözlerini kapadı yolcu. Şehre doğru baktı. Harşit boyunca attığı adımlar üzerine üzerine gelmeye başladı. Sonra gördükleriyle tanıdıklarının eşit sayıda olduğu caddeler daralmaya başladı. İyice daraldı ve yolcuyu sıkmaya başladı. O kadar sıktı ki yolcu, kemikleri kırılacak, toz olup etrafa dağılacak sandı. Avazı çıktığı kadar bağırmak istedi, sesi çıkmadı. Mahallesine giden yol göründü sonra. Çocukluğunu bütün hayallerini derininde barındıran bu tozlu yol rahatlattı yolcuyu. Yol boyunca yürüdüğünü fark etti. Bir türlü yol bitmiyor, uzadıkça uzuyordu. Mahallesine doğru baktı. Çok yakındaymış gibi görünüyordu. Ama yürümeye başlayınca yol uzuyor, mahalle uzaklaşıyordu. Bıkmadan usanmadan yürüdü. Kan ter içinde mahallesine vardı. Her zaman saatlerce oturduğu, bu yolculuğu planladığı mahalle kahvesinde oturmak, biraz dinlenmek istedi. Kahvenin kapısını açmaya çalıştı. Kapı açılmadı. Kahvenin kapalı olduğunu düşündü ve tam geri dönecekken, bu saatte hep açık olurdu diye düşündü. Camdan içeriye doğru baktı. İçerde insanların oturduğunu fark etti. Tekrar kapıyı açmaya çalıştı. Kapı açılmadı. Kahveciye işaret etti. Fark etmedi onu. Sadece kahvecinin değil hiç kimsenin onu fark etmediğini anladı sonra. Sanki içeridekilerin hepsi, bütün mahalleli, kördü. O an birisinin yaklaştığını gördü. Kenara çekildi. Yaklaşınca eski arkadaşını tanıdı ve ona doğru koştu. Ama o, yüzüne bile bakmadan yanından geçti. Seslendi ona. Duymadı. Peşinden koştu, yakalamak istedi onu, bir gölge gibi ellerinin arasından geçip gitti. Kahvenin kapısını açtı ve içeri girdi. Yolcunun gözleri yaşardı. Ama ağlamamalıyım dedi. Tuttuğunu zannetti yüreğine akan gözyaşlarını. Arkasını döndü ve evine doğru yürümeye başladı. Annesi ve babası evde olmalıydı. Eve yaklaştığında ışıkları fark etti önce. Kapıya doğru koştu. Zile bastı uzun uzun. Bir süre bekledi, kapıyı açan olmayınca, kapıyı yumruklarıyla dövmeye başladı. Hiçbir ses gelmedi içeriden. Cama koştu. İçeriye baktı. Televizyonun karşısında uyuklayan annesini fark etti önce. Sonra babası girdi salona. Cama vurdu. Neredeyse cam kırılacaktı; ama içeriden hiçbir ses gelmiyordu. O an annesinin uyandığını ve cama doğru geldiğini gördü. Heyecanla pencereyi açmasını bekledi. Annesi pencereyi açtı ve karanlığa doğru baktı. Anne ben geldim dedi yolcu. Eline uzanıp öpmek istedi. Annesinin elleri uzaklaştı ellerinden. Bir süre daha baktı karanlığa hayır ola dedi ve kapadı pencereyi. Bağırdı yolcu, haykırdı. Duyan olmadı. Takat kalmadı dizlerinde. Eğildi yere doğru. Sonra dizlerinin toprağa değdiğini fark etti. Sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. Gözlerini açtı yolcu. Muavinin ona seslendiğini fark etti. Bütün yolcular etrafında toplanmıştı. Muavin, neyiniz var beyefendi , su getireyim mi, hasta mısınız? diye sordu. Yok, yok bir şeyim dedi. Yanında getirdiklerinin sadece valizindekiler olmadığını anlayınca ayağa kalktı yolcu. Pardösüsünü giydi. Kapıya doğru yürümeye başladı. Şoför, delikanlı nereye gidiyorsun, kalmak üzereyiz dedi. Yolcu ben kalıyorum dedi ve aşağı indi. Karanlığa doğru yürümeye başladı. Muavinin arkasından doğru koştuğunu fark etti. Durdu, gelmesini bekledi. Muavin valizini ona uzattı. Yolcu ona burada ihtiyacım yok dedi. Her şehir, kıymetini başlamayan ya da sonu gurbete çıkan yol hikayelerinden alır dedi kendi kendine. Şehre doğru baktı. O kadar güzel göründü ki ona, yeni bir şehri keşfedecekmişçesine yürümeye devam etti.
-
KIRK YILLIK KANATLARIMI KIRIYORUM
Yalnızlığımı kitaplarda gezindiğim çıkmaz sokaklarda gideriyorum Uzun yıllardır içimde ne niçin, nasıl, niye, nerede sorularının yanıtları içimde birikmiş. Şimdi onlarla hesaplaşma zamanının geldiğine inanıyorum. Kendime kalacağım burada. Günlük sıkıntılara dönüşüyor, giderek sıkıntılarım. Çok sığ bir yerdeyim. Her yanım çırıl çıplak yalın, karlı kış aylarında gibiyim. Aymazlarım ayıyor bu soğuk aylarda. Ne yana baksam, bir başka yere gidiyorum. İçimdekiler, içime sığmıyor. Ben de bu yere sığamıyorum. Büyüttüklerim, korkularım beni yalınlaştırıp giyindiklerimden soyunduruyor. Kendimle yenişemiyorum içimde ki ben ile ben arasında bir savaş açmak istiyorum. Bu savası ancak böyle soyunarak kazanabileceğine inanıyorum. Bir yaprak gibi boşluğa düşüyorum. Hem boşluğa düşüp hem de aşağıda ayaklarım yere basmış kendi (iz) düşüşü(mü) izliyorum... Uzun süre boşluğa düşmek ya da düşmeyi düşünmek bile zor geliyordu. Ama insan bir yerinden çatlıyor işte. Bedenim son demlerini yaşıyor. Onu çok zorladığımı biliyorum. Beni biraz daha böyle taşımasını istiyorum. "Onu daha iyi kullanacağım." Soylu aileden gelmiyorum. Dedem; "Tiflis'te tutsak olduğu sırada ceza evi yıkılmış ve orada ölmüş." Paşa çocuğu değilim. Özel ders almadım, ülkenin en iyi okullarından birini bitiremedim. Boş zamanlarımda Beyoğlu'nda Sarıyer de aylak aylak dolanıp vitrinleri gezemedim. Parayı ancak babama, tekelin ürettiği tütün paketlerini satın alırken gördüm. Sarayburnu sefalarım olmadı . Özel ders alamadım paşababam ve onun çevresinden ötürü insan kümeleri arasındaki erk olan birileri ile tanışma olanağım olamadı. Benim için özel oda düzenlenmedi, hizmetçilerim olmadı. Düzenli olarak sağlık kontrolüne, özel Psikiyatrlara gidemedim. Kendi 'tin'imi kendim terbiye etmeye çalıştım. . Terbiyesizliklerimi kendi savaşımla çözümlediğimi düşündüm. Başka ırk, dil, dinden insanlarla tanışma olanağım olmadı. On yedi yaşımda ilk turisti gördüm. Onların duygularını ve nasıl yaşadıklarını okumamın dışında başka yerlerden, dostluk ve düşmanlıklardan öğrenemedim. Boş zamanım olamadı. Olduğunda da kitap okuyamadım. Kelli, felli, etkili, yetkili dostlar edinemedim. Ortak dille konuştuğum insanlar benim gibi, benim sınıfımdan. Gezilerimi, seyirlerimi Ardahan'ın dağlarında koyun, kuzu güderken yaptım. Gençliğim ülkem askeri cuntaların elinde iken geçti. Kavgadan anladığım hep "ekmek kavgası" oldu. Özgürlük kavramını çocukluğumda kırlarda at koştururken duyumsamıştım, başkaca da bilmem tadı nasıldır. Kendimi dingin saydığım anlar karnımın yeterince doyduğu, gazete okumadığım televizyon izlemediğim zamanlardır. At koşturmak istediğim alan da bu olamadıklarımın arenası. Şimdi bu 'Bağ'a yeni geldim diyorum. Amacım kovmak değil. Bütün bu yoklukları iyi bir seçkiyle yaşamımın varsıl haline dönüştürmeyi düşünüyorum Size anlatacaklarım sizin yaşadıklarınızın bir başka dille anlatımıdır. Saraylardan, Paris' ten Viyana'daki yazın dünyasından veya oralarda yaşadıklarımdan değil. Oraları o dünyayı bilmeyi çok isterdim. Onlarında olacağını umuyorum. Yoklarımın bir gün varlıklarım haline geleceğini umuyorum. Her mevsim ürün için çabalayan yorgun, güneş fukarası kırlar gibiyim.( Her mevsim?) Sakat bir çocuk gibi hiç büyümüyor içim. Her yanım boş.Bu boşluk her gün biraz daha korkusunu artırıyor içimde İçimde demişken bu güne değin içimde büyüyenlerin sayısız olduğu kanısındayım. Bunların içinde biri var ki, çocukluğumun geçtiği yerlerde, çocuk olmadan yaşamak. Yasamak neresinden ne kadar yakalayabildiysek, o kadar işte. Rüzgarla birlikte dipten dibe savrulup gidiyorum. Bir yerde kök salmak istiyorum. Her kök salacağımı düşündüğüm yer öleceğim yer olacağı oturuyor içime. Bu yüzden kalıcı mülk edinmek içime sığmıyor. Açılan yaraların kapandığını sanıyorum. Her yara gördüğümde yeniden acıdıklarını duyumsuyorum. İlkokuldan başlayarak kırk üç yaşıma kadar beslemiştim onları. Kendi ellerimle boğdum düşlerimi. Artık kimseye diyecek bir şey kalmadı. Bu ülkede doğmamalıymış ya da bu kadar içten ve duygusal olmamalıymışım. İnsanları seviyorum onlara güvenmekten başka bir şey düşünemiyorum. Tabi bu da beni sayısız yengilere uğrattı Bunca üç kağıtçı, dolandırıcı, fırsatçı, iki yüzlü ,batakçı, aldatıcı, kovcu, karacı gibilerinin yaşamayı becermesi içimi kavuruyor. Bütün bu becerisizlikleri görüp gözlerimi kapatmak yakıyor içimi. Bir yandan da bozulmamış oksijen dökülüyor üzerime Divlit Dağı'ndan. Bir zamanlar ateş püskürtmüş insanlara bu dağ. Şimdi bu alışık olmadığım temiz hava sık sık yağan yağmurlarla içime dolup dolup boşalıyor . Boğduklarımı yeniden et kemiğe büründürmeyi düşünüyorum. Et kemik evet yaşamın tamda bittiği yerde yeniden ete kemiğe büründürmek geliyor, oturuyor içime. Bir yanım Gaziantep'te kaldı bir yanım Ş.Koçhisar'da. Bir yanım Torosların soğuk pınarlarının kaynadığı tepelerinde ateşlenip kül oldu. Bir yanım Kahramanmaraş'ta, Bir yanım Ardahan ovasında hala yanıp durur. Bir yanım Ankara'nın kaldırımlarında elimden sökülüp alındı. Şimdi bu parçaların başına oturmuş kaldığım yerlerden toplamaya çalışıyorum. Onları istiyorum. Yeniden bezeyeceğim alındığı yerlerine koyacağım. Mektuplar yazıp dostlarıma buralarda kardelenlerin açtığını bensiz boyun büktüklerini görüyorum diyeceğim. Yakında iğde ağaçlarının ilk yazın kokularının yatak odama gelişlerini şimdiden duyumsuyorum diyeceğim. O binlerce doğadan gelen kokulardan duygularımın da değiştiğini anlatacağım . Gözlerimi bağlayıp atsalar Gaziantep'in içine, on beş yıl oldu geleli oralardan. gene bilirim Düllük Baba'dan gelen kebap kokularının başında yapılan dostların söyleşmelerini. Son yaz da bağlasalar gözümü bıraksalar bağ bozumunda Ş Koçhisar'a gurbetçilerin içindeki çığlıklardan, pazar yerlerinde pazarlık bozdururken, biçer döverlerin tarlada kaldırdığı toz duman arasında, Avrupa'dan izine gelmiş gurbetçilerin çığlıkları yirmi yıldır içime aslılı durur. Torosların tepelerinden Çukurova'da çeltik, pamuk toplayan işçilerin Çukurova'nın geceleri sıcağından bunalıp çıkardıkları ses hala kulaklarımda durur. Son yaz da elleri çeltik, pamuk kınası. Çocukların gözlerinde harman sonu ışık hala gözlerimin ferinde saklılar. Ankara! Ah Ankara bulvarları, ve geride, gerilerde bıraktığım İstanbul gecekondularına harç koyup gençlik terlerimle suladığım kent sokakları. Silahtarağa, Alibeyköy, Eyüp ve Berec orada kaldı umutlarım. Gecekondular yıkılırken yetmişli yıllarda oralarda kaldı Şimdi gençliğimin geride kaldığı uzun seneleri mahpuslukları geri topluyorum Divlit Dağı'nın üflediği oksijenle birlikte. Hala inatla Buralarda hiç mevsim değişmiyor. Hep üşüyorum yaz son yaz yok. Kar yağdı, toprak ilk yaza binlerce canla geldi gitti beni görmeden. Divlit: Manisa da sönmüş bir yanardağın adı. Yazan : Turgay DELİBALTA
Jump to content