Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine

afflicted_

Üye
  • Katıldı

  • Son Giriş

  1. "Çekilecek nesneden gelen ışıkları toplayarak ışığa duyarlı film üzerine net düşmelerini saylayan mercekler topluluğudur." Fotoğraf makinesinin en önemli parçasıdır. Bir objektifin standart görüş açısı verebilmesi için görüntü düzleminden belirli uzaklıkta bulunması gerekir. İşte objektifin optik merkezinin görüntü düzlemine olan uzaklığına odak uzaklığı adı verilir. Görüntü düzlemindeki görüntü karesinin boyutuna göre objektif odak uzaklığı da değişir. Örnek verecek olursak ; Görüntü boyutu 24X36mm boyutunda olan makineler için normal objektifiin odak uzunluğu 50mm civarındadır. Görüntü boyutu 6X6cm olan makineler için 70-80mm odak uzunluğu objektıfler normal bir görüş açısı (45º-50º) verirler. Kullanılan filmin çapraz köşeleri arası boyutu o görüntüyü veren makine için normal objektifin odak uzunluğunu verir. Fotoğraf makinesinin objektiflerinin değiştirebilmek ya da zoom kullanarak bir objektifin odak uzaklığını ayarlayabilmek, çalışmalarınıza yepyeni bir çeşitlilik getirecektir. 35mm'lik SLR'ler için seçebileceğiniz, farklı odak uzaklıkları olan birçok objektif vardır. Seçilebilecek bir sürü objektif olmasına karşın resim çekmeye çıkıldığında sadece en gerekli olanlarını yanınıza almanız iyi olur. Çeşitli hızlarda filmler seçin ve yanınıza, fotoğraf makinesine takılı standart objektiften başka sadece bir geniş açı objektif ve orta dereceli bir teleobjektif alın. Objektif Çeşitleri Standart (normal) objektifler: 35mm format için standart objektif 50 ya da 55mm'dir. SLR satın alırken bu odak uzaklığındaki fotoğraf makinesinin fiyatına dahildir. Çektikleri görüntüler, aşağı yukarı çıplak gözle görülenin aynısı olduğu için standart objektif diye bilirler. Standart objektifler manzara ya da yarım-boy portreler gibi genel amaçlı fotoğraflar için mükemmeldir. Yine de yakın çekim bir yüz resmi için standart objektif kullanmayın; çünkü, konuya çok yaklaşmanız gerekeceğinden, makine engelleyici bir unsur olacaktır. Standart objektifler genelde en hızlı objektiflerdir ve maksimum diyafram açıklıkları geniştir (f1.4 gibi). Bu yüzden standart objektifler SLR netleme ekranında çok parlak bir görüntü oluşturular. Balıkgözü objektif: Görüş açısı en geniş olan objektiftir. Balık gözü objektiflerde dikey ve yatay çizgiler anarmol şekilde bozulmalara (distorsiyon) uğrar. Kullanım alanları sınırlı olmakla beraber yaratıcı görüntüler elde etmek için kullanılırlar. Geniş açılı objektifler: Standart objektifler ya da tele objektiflere göre daha geniş bir alanı görebilirler. Sonuç olarak netleme ekranında her şey olduğundan daha küçük görünür. Geniş açılar 35mm'den başlar 21mm'ye kadar iner. Bundan küçük geniş açılar, görüntünün kenarında biçim bozulmasına neden olabilir. Manzaralar, geniş panaromalar, etkileyici bir gökyüzü ve kalabalık sahneler için geniş açı idealdir. Sıkışık iç mekanlarda çalışırken de yararlıdır. Resimlerinizi çirkinleştirecek bir biçim bozulması (distorsiyon) istemiyorsanız, geniş açılı objektifleri yakın çekim portre resimlerinde kullanmayın. Teleobjektif (Dar açılı objektif): Bu tür objektifler 75mm ile 1200mm arasındadır. 90 ile 250mm arasındaki bir teleobjektif en kullanışlı olanıdır. Yine de, 250mm'lik bir objektifin ağır olduğu ve makineyi elinizde tutarak fotoğraf çekerken, elin titremesinden dolayı resmin bozulmaması için, hızlı enstantane kullanmanız gerektiğini unutmayın. Vahşi hayvan ve doğa fotoğrafları gibi uzaktaki konuları yakına getirmekte, teleobjektifler mükemmeldirler. Ayrıca, orta ve arka planı büyütüp ön planı küçültükleri için de ilginç perspektif etkiler yaratırlar. Birçok fotoğrafçı 35mm'lik makinelerde yüzün bütününü gösteren portre çekimleri için 90mm'lik objektifleri ideal sayar. Zoom (Değişken odaklı) objektifler: Kompakt fotoğraf makinesi almak istiyorsanız 35 ile 90mm arasında zoom yapabilen sabit objektifli bir makine, imkanlarınızı artıracaktır. SLR sahipleri içinse, oratalama 24-35mm, 28-50mm, 35-70mm, 80-210mm, 200-600mm'lik zoom objektifler vardır. Zoom objektifle, minimum ve maksimum değerleri arasındaki odak uzaklıklarında, tıpkı odak uzaklığına sahip sabit odaklı odjektifler gibi işlev görürler. Yine de, sabit odak uzaklığı olan objektiflerin optik kalitesi, zoom objektiflerden daha iyidir. Ayrıca zoom'kar sabit odaklı objektiflerden çok daha ağırdır.
  2. İstanbul'da Topkapı semtinin kuzeyinde yer alan, kenarda garip kalmış bir mescit görünümünde Takkeciler Camii var. Avlu içinde ve güney cephede, şimdi harabeye dönmüş fakat dibinde suyu görünen, derince bir su kuyusu mevcut. Yapılışı yirmi yıl süren (1573-1593) bu küçük caminin hikayesi şöyledir: Caminin bulunduğu semtte evi bulunan İbrahim Ağa adında biri vardı. İstanbul'da takkecilik (arakiyecilik) yapıp geçinen esnaftan biriydi. Bir eşi ve üç çocuğu olan İbrahim Ağa, bir gece rüyasında şöyle sesler duydu: -Bağdat'a git! İmam-ı Azam kapısından köprünün tam karşısında bir hurma ağacı ve ona sarılmış üzüm asması var. O asmadan üç üzüm tanesi kopar ye! O senin kısmetindir Bu rüyayı önce fazla önemsemeyen İbrahim Ağa, sonraki geceler de sık sık aynı rüyayı görmeye başlayınca Bağdat'a gitmeye karar verdi. Hacca gidiyor bahanesiyle yeterince borç para temin edip yola koyuldu. Söğütlü çeşmeden kalkan Bağdat kervanıyla yola çıkarak, dört ay sonra Bağdat'a ulaştı. Rüyada tarif edildiği gibi, köprünün karşısında hurma ağacına sarılı asmadaki üzüm salkımlarını görünce ferahladı. Bu üzümlerin sahipsiz olduğunu öğrenince de, gönül rahatlığıyla üç tane koparıp yedi. Oh be! Görev tamamlanmıştı. Hemen o gün İstanbul'a giden kervanla geri dönmeye karar verdi. Onun yabancı halini gören gür sakallı, yeşil sarıklı bir zat, kervanın kalkacağı yeri bulmasına yardımcı olmak için bu garip yolcuya yanaştı. Ona nereden ve niçin geldiğini sordu. İbrahim Ağa macerasını olduğu gibi anlatınca, adam dedi ki: -A birader, sen de çok safmışsın! Bir rüya için İstanbul'dan buraya gelinir mi? Bir yıldır ben de bir rüya görüyorum ve rüyamda "İstanbul'a git, Topkapı semtinde Takkeci İbrahim Ağa diye birinin kömürlüğünde üç küp altın var, çıkar da al" diyorlar. Ama ben aldırmıyorum.... İbrahim Ağa şaşırdı, ama fazla bir şey söylemeden heyecanla yola çıktı. İstanbul'a varınca, yolda hastalandığı için hac yolundan geri döndüğünü söyledi. Gizlice kömürlüğünü yoklayınca, orada üç küp altın olduğunu gördü. Bu işi sır saklayamayan karısından bile gizledi. İşte bu servetle Takkeciler Camii'ni yaptırdı ve iki yıl sonra (1595) vefat etti. Biz; nasip denilen hadiseye bütün yüreğimizle inanan insanlarız. Ancak rızkın sahibi Allah olduğuna göre, onun hazineleri de sonsuz bulunduğuna göre; görevimiz en başta O'ndan istemektir. Nasibimizi açacak olan O'dur.
  3. Çok ta eski olmayan zamanlarda bahçe bir çoğumuzun hayatının değişmez bir parçasıydı. Evlerin ama küçük ama büyük mutlaka bahçesi olurdu. Dalından bir meyve veya sebze yemek, mevsimine göre tabiatın renk değiştirmesini seyretmek o zamanlar için sıradan bir şeydi. Ne yazık ki şimdi durum çok farklı. Teknolojinin gelişmesiyle belki hayatımız çok kolaylaştı ama, apartman çağıyla beraber tabiattan hızla uzaklaştık.Artık ayağımız toprağa basmıyor, bitkilerin çoğunu tanımıyoruz bile.. Aslında her ortamda kendimize bir bahçe oluşturabiliriz. Yeter ki isteyelim. Açık veya camekanlı bir balkon, pencere kenarında bir çiçeklik, ev içinde güneşli bir cam önü bile biraz gayretle günün stresini atıp, ferahlayabileceğimiz bir vahaya dönüşecektir.. Bahçecilik bir sanattır. Ama bu sanatı icra etmek için bahçe sahibi olmak şart değil. Doğru seçilmiş bitkilerle, bakım kurallarına uyulması ve birazcık hayal gücüyle bir saksı içinde bile şaheserler meydana getirmek mümkün.. Zevke göre, bilinen çiçeklerin yanısıra şifalı veya aromalı bitkiler, hatta bazı sebze ve meyveler yetiştirilebilir. Kendi elimizle diktiğimiz bir tohum veya fidenin serpilip büyümesini izlemenin hazzını hiçbir şeyde bulamayız. Hele tomurcuklar açmaya ya da mesela minik süs biberlerimiz uç vermeye başlayınca keyfimize sınır olmaz. Hafta sonlarında, tatillerde doğaya yakın olmaya çalışıyoruz. Güzel, ama kendimize ait bir toprak parçasıyla ilgilenmek, bu tek bir saksı bile olabilir, bize çok farklı bir doyum sağlayabilir. Çoğumuzun evinde çiçekleri var ama ben derim ki, bu konuda değişik bir şeyler yaparak, mesela sıra dışı bitkiler yetiştirmeyi deneyerek, olaya birazcık renk katalım.
  4. Bazen eskimiş, cilası, boyası dökülmüş ahşap bir eşyayı yenilemek isteriz ya da yepyeni anılara merhaba diyecek ham bir objeyi baştan yaratabiliriz. Biraz beceri, ilgi ve sabırla birbirinden güzel ve kullanışlı bir çok ürünler ortaya çıkarabilirsiniz. Böylece hem yaratıcılığınızı geliştirmiş hem de bir terapi yöntemi olarak düşünürsek günün stresinden arınmış olursunuz. Attığınız her fırça darbesinde deşarj olup kendinizden birşeyler kattığınızda bu işin ne kadar eğlenceli ve rahatlatıcı olduğunu göreceksiniz NASIL YAPILIR? Malzemeler:Ahşap obje (eski bir eşyanı yada hobby mağazalarından almış olduğunuz ham obje), zımpara, akrilik boya, çeşitli kalınlıkta fırçalar ve vernik (isteğe göre yarı mat da olabilir). Yapılışı:Öncelikle objemiz ne olursa olsun işe zımpara yaparak başlıyoruz. Kuru bir bezle tozunu aldığımız objenin, ipeksi bir yüzeye sahip olduğundan emin olduktan sonra açık istediğimiz renkteki boyayı bir kat sürüyoruz. Boyanın ilk katı iyice kuruduktan sonra, su zımparasıtla hafifçe, yaniden zımparalıyoruz. İkinci kat boyayı sürebiliriz. (Örneğin sağ üstte gördüğünüz sandalye, daha önceden kullanılmış olup, zımpara ile tamamen temizlenmiş ve boya işleminin ardından kişinin zevkine göre desenlenmiştir.) Kuruma işlemi bittikten sonra üzerine dilerseniz istediğiniz tekniği uygulayabilir yada sade bir şekilde vernikleyip kullanıma hazır hale getirebilirsiniz. Teknikleri DEKUPAJ -Ahşap obje -Uygulamak için seçtiğiniz resim -Akrilik boya -Dekupaj tutkalı -Su zımparası -Fırça (Değişik kalınlıkta fırçalar) -Vernik Objenizi zımparalayıp temizleyin. Özellikle fotokopiyi yapıştıracağınız yüzeyin pürüzsüz olmasına dikkat edin. Fotokopinizi tersten zımparalayarak kağıdı inceltin. Bu işlem kağıdın çok daha kolay ve pürüzsüz yapışmasını sağlayacak. Resminizi önceden hazırladığınız yüzey üzerine dekupaj tutkalı ile yapıştırın. Yapıştırdığınız yüzeyde hava kabarcığı olmamasına dikkat edin. Resmin etrafını tamamlayarak ya da dilediğiniz bir tekniği uygulayarak objenizi tamamlayın...
  5. Takılar, tarih boyu onları üreten ve takan insanların sosyal, ekonomik ve dini hayatları hakkında geçmişten günümüze bizlere ışık tutmuştur. İlkel boncuklar hayvan kemiklerinden ve dişlerinden yapılmıştır. Metal aletlerin insan hayatına girmesiyle yarı değerli taşlardan da boncuklar yapılmış, bu boncuklardan ilk kolye tarzı süs eşyaları üretilmiştir. Çeşitli boncuklardan yapılmış takılar tarih boyunca tüm dünyada insanların sosyal statülerini belirleyen ortak bir dil olarak kullanılmıştır. Boncukların ve yarı değerli taşların insanlar üzerinde tedavi edici bir güce sahip olduğu bilinmektedir. Ortaçağda boncuklar karşımıza tesbih olarak çıkmaktadır. Tesbihler Romalılardan, Müslümanlara ve Budistlere kadar tüm dinlerde kullanılmıştır. Günümüzde de kullanılmaktadır. Yaşadığımız çağda da takı insan hayatında önemli bir yer tutmaktadır. Takının yaygınlaşmasıyla özellikle hanımlarda kendi takılarını yapma isteği artmıştır. Hanımlar kendi yaptıkları takıları satarak, aile bütçelerine yardımcı olmak, eğitmek ve boş vakitlerini değerlendirmek için Takı Tasarım Kursları açılmaktadır. Kullanılan Başlıca Teknikler; Çivileme, Kolaj, Çeşitli bağlama teknikleri, Misina ile kristal ve boncuk örme. Bunun dışında çeşitli materyaller ( bakır tel, çeşitli ipler, kumaşlar, kurdeleler, pullar, vb. tığ ve şiş ile örme vb. ) kullanılarak çeşitli takı ve ev aksesuarları yapılmaktadır. Takı yapımı ve tasarımında çeşitli boncuklar ve metaller kullanılmaktadır. Boncuklar; plastik akrilik boncuklar, tahta boncuklar, kemik boncuklar, cam boncuklar, hint boncuklar, inci, yarı değerli taşlar vb. Takı yapımında kristalin önemi büyüktür. Swarouski ve Çek kristallerinin değişik boyları ve renkleri bulunmaktadır. Boncukların arasında çeşitli metaller kullanılarak takı tasarımları yapılır. Kişiler, takı tasarlama ve yapım aşamasında günlük sorunlarından uzaklaşırlar. Boncukların çok çeşitli ve renkli dünyasında yolculuk yapmak gerçekten çok keyiflidir.
  6. İlk önce akvaryumunuzun hacmi kadar çeşme suyunu üzeri açık bir kabın içinde 48 saat kadar havalandırın. Çeşme suyu klor içerdiği için bunu yapmanız gerekir. Klor, akvaryum balıkları ve bitkiler için zararlıdır ve öldürücüdür. Çeşme suyu 48 kadar dinlendirildikten sonra canlılarınız için zararlı olan klor uçacaktır. Daha sonra bu dinlenmiş suyun içine piyasada akvaryumculardan kolaylıkla temin edebileceğiniz çeşitli su hazırlayıcılar katabilirsiniz. Bunlar, canlılar için zararlı olan ağır metalleri nötr hale getiren çeşitli kimyasallardır. Dozajına uygun bir şekilde suya kattıktan sonra, suyun ısısını balıklarınızın isteyeceği ısıya getirmelisiniz. Birçok akvaryum balığı 20-26 °C sıcaklıkta yaşar. Yine de hangi balığı beslemeye karar verdiyseniz ısıyı ona göre ayarlamalısınız. Bu arada, özel durumlar (hastalık, bazı balıklarda üreme,...) haricinde ısı sabit tutulmalıdır. Bunun için de yine piyasada çok çeşitli olarak bulunan termostatlı ısıtıcılardan almalısınız. Temizlenmiş olan boş tanka 10-15 cm. yüksekliğinde suyu boşaltın. Daha sonra tabandan 3-5 cm. yüksekliğe dek temizlenmiş dere kumunu (deniz kumu, kuarz kum ve akvaryumlarda kullanılabilen; suyun kimyasını bozmayan kumlardan kullanabilirsiniz) koyup elinizle hafifçe düzeltin. Taban malzemesinin akvaryumun ön kısmına doğru hafif bir meyil oluşturması, gözle görülebilen pisliklerin tankın ön tarafında birikmesini ve daha kolay temizlenmesini sağlayacaktır. Taban malzemesini de yerleştirdikten sonra su bitkilerini köklerini zedelememeye özen göstererek kuma gömün. Tankınızı istediğiniz gibi dekore edebilirsiniz. Bunun için piyasada çok çeşitli malzemeler bulunmaktadır. Ama yine de akvaryumun doğal görünmesi balıklarınızın sağlığı açısından çok daha önemlidir. Bu yüzden de onları zaman içinde zehirleyebilecek veya strese sokabilecek plastik ve metal malzemeleri akvaryumunuza sokmamalısınız. En doğal dekor malzemeleri çakıl taşları, çeşitli kütükler ve kayalardır. Bunları doğada da bulabilirsiniz ama doğadan alacağınız malzemeleri iyi dezenfekte edilmezse balıklarınız hastalanıp ölebilir. Akvaryum içinde kullanılacak olan malzemeler, suyun kimyasını bozmayan malzemeler olmalıdır. Akvaryum dekorunuzu sadece hayal gücünüz sınırlayacaktır. En iyisi, doğayı elinizden geldiğince taklit etmeye çalışmanız olacaktır. Dekorunuzu hallettikten sonra sıra bir akvaryum için çok önemli olan malzemeleri yerleştirmeye geliyor. Bunlar: Filtre, hava motoru, ısıtıcı-termostattır. (Filtrasyon 3 şekilde gerçekleştirilir. Çeşitli filtre türleri vardır. Bunu ilerleyen bölümlerde ayrıntılarıyla göreceksiniz.) Filtre ve ısıtıcı-termostatı tankınıza yerleştirdikten sonra tankınızın geri kalan kısmını da suyla doldurun. Şimdi filtre, hava motoru ve ısıtıcı-termostatı çalıştırın ve ısının balıklarınızın isteyeceği ısıya gelmesini bekleyin. Su gereken ısıya geldiğinde artık geriye bir tek şey kalıyor; balıklarınızı suya yerleştirmek. Akvaryum hobisi, sürekli olarak kendini geliştirmeyi gerektirir. Piyasada bulunan çeşitli yayınları takip etmelisiniz, akvaryumlarla ilgili olarak hazırlanan web sitelerini ve forumlara başvurmalısınız, konu ile ilgili olan insanlara danışmalısınız. Akvaryum hobisi, hobiciliğin de ötesinde çeşitli sanat, spor, bilim dallarına benzer. Doğayı taklit etmek, sürekli olarak kendini geliştirmek, hayal gücünü zorlamak konularında akvaryum hobisi çeşitli sanat dallarına benzer. Fırsat buldukça doğaya açılıp çeşitli dekor malzemeleri toplamak, sulak alanları dolaşmak açısından da yeri geldiğince spor faaliyetlerine vesile olur. Su analizleri yapmak, canlılarınızın sağlığı açısından çeşitli kimya kaynaklarından faydalanmak, akvaryumunuzda kullanmak için evde bir takım malzemeler üretmek açısından da çeşitli bilim dalları ile iç içedir. Kısacası akvaryum hobisi; sanat, spor ve bilimi tek noktada birleştiren bir hobidir. Akvaryumunuzda beslediğiniz canlıların üremelerine şahit olmak, yavrularını büyütmek, çeşitli davranışlarını gözlemlemek, büyülü su altı dünyasının bilinmeyenlerine doğru uzunca bir yolculuğa çıkmak şüphesiz her hobici için çok büyük bir mutluluk kaynağıdır. Evinizde kuracağınız sağlıklı bir akvaryum, günlük yaşamın stresinden uzaklaşmak için güzel bir yoldur. Akvaryum için gerekli malzemeler şunlardır: Su değişimleri için tankın hacminin %25 oranında deterjan ve benzeri madde değmemiş boş bir kova, ısıtıcı-termostat, filtre, hava boruları, hava vanaları, kaliteli balık yemleri, balıkları yakalamak için süzgeç, ısıyı ölçmek için derece, çeşitli ilaçlar (metillen mavisi, malahit yeşili...), kaya tuzu, büyüteç.
  7. Karanlığın uyandığı yerlerde, yüreğime bir ışıksın sen Korkum, yarını yitirmekten, korkum seni tekrar sevmekten İçindeki ağrıların kement uçlarında çekerim belki de ipimi Çünkü, konuşursam bitimsiz bekleyişlere sarılır gecen… Seni seveli, seni özleyeli, seni bekleyeli ayrılığa saldığım kuşlar döneli, içimdeki pınarlar, gölgelikler kuruyalı bin yıl geçmiş, ardıma baktım da. Oysa, ne karlar, ne buzlar erimiş şu gönlümde. Dönülmeyen yollara girip, oralardan döndüm de, bir gözlerinden dönememişim. İsteseydin, sığlaştırırdım tüm okyanusları, bırakmazdım seni böyle sevdasız. Karanlığın uyandığı yerlerde, yüreğime süzülen bir ışıksın sen. Bakışlarıma dolanıp dolanıp susuşumu sorma. Rüzgarların dinmediği, sığınakların hiç olmadığı bu yerkürede konuşursam ellerim tenine değer. Konuşursam bitimsiz bekleyişlere sarılır gecen. Seni seveli, seni isteyeli, seni arzulayalı gül dudaklım savaşlar başlamış, kavgalar bitmiş, köleler azad olmuş. Seni senden önce, senden önce sevince, bilir misin şu avuçlarımda terleyen zamanı? Nasıl asidir, nasıl delişmendir. Korkum, yarını yitirmekten, korkum seni yeniden sevmekten. Saçlarımı savurdukça yelin, içimi kavurdukça yüreğin ben zamansız ve serseri sarılışlarla avunmaktan korkuyorum. İçindeki ağrıların kement uçlarında, ben kendi ipimi kendim çekmeyi beklerken çıktığım tüm yolculuklarda, yürek benim, kalem benim, sevda benim diyorsun. Senin gerçeğine uzak, ama yüreğine yakın yaşıyorsam şu iğrenç hayatı, seni özlemekten, seni hak etmekten geçer bu. Biz ki, yıldızların serenadında, ay ve güneşle bir bütün olmayı becerememiş nicelerinden farklı, nicelerinden üstün olmadık mı? . Her kavgasında adımlarımızın yüreğimizin arsız çekişmelerinden onurlu sonlar bulmadık mı. Birinin ihaneti, diğerine ses, nefes verirken her kavgamızın irtica dosyaları gönül arşivimizde birikmiyor mu? . İsterim ki, vücudumun iplerini tut ellerinde. Al yüreğimin, al ellerimin yarısını ellerine. Şu yolunu beklemekten yorulan gözlerimin birisi senin olsun, topal bir sevdalın olayım kapında. Birlikte düşleyelim tüm masalsı düşleri. İstersen, kağıttan yaptığım gemilerimi de ellerimle salayım suya. Bilsek ki batacağını, bilsek ki olmayacağını yaşayalım bu dünyamın son demini. Ellerin okşasın ellerimi, yüreğin okşasın bedevi yalnızlığımı ve bitmesin sana susuzluğum, hep sürsün sana olan sarhoşluğum benim. Bilirsin ki, dar sokaktaki evlerin tüm saçaklarında umutlar tüner, umutlar yükselir bacalarından. Seni seviyorum ve sevdiğim için tüm zamanların düşüne, gülüşlerine tutunmuşum. Kimi alıp başımı sana geliyorum, haberin olmadan senin, yalnız senin oluyorum ben. Onun için, ‘seni seviyorum’ diyen her haykırışımı bele o çocuksu yüreğine. Kimselerin bilmediği, bilse de söyleyemediği, bu kutsal sözcükle tut, bırakma ellerimi. Ben, yağmurların yağmadığı kıraç topraklarda, sarı buğday tanelerine gizlemişim seni. Deniz utansın suskunluğundan, dağlar titresin bu sevgiden. Gör ki, suyun üzerinde kanat çırpıyor bak bir güvercin. Bu yüzden kimliksiziz biz. Bu yüzden ağrılarını yüreğine bastırmış iki sevdalının kaderini taşımıyor muyuz kendi içimizde. Her duruşumuzdan, her susuşumuzdan ve her kutsal yolculuğumuzdan nice fırtınalar salmıyor muyuz bu evrene? . Sen ki, gözlerime sığmayan bir dolunay gibi, kahrıma kahır istiflersin durmadan. Neyim var, neyim yoksa bil ki senin uğruna, benim sana susamışlığımla. Bulut bulut sözler yollarsın yurduma ve çareler ararım geceden kalma korkularımla. Ben dalgaların köpürdüğü, okyanusların bile dibe vurduğu hırçınlıklarımla göller, nehirler taşırım yüreğimde. Sular ağır ve derinden yol alır, her ateşin, her yangının ve her korun başımı döndürdüğü bir yıldız uzaklığında yaşıyorum, sen bilmesen de. Bil ki, çıktığım tüm yolculuklarda sesin, nefesin ve gülüşlerin var. Yaşantıma ve yüreğime attığın o büyük çentikler ölsem silinmez. Yaşadığımız bu uç iklimlerde elbet birgün bulacaktır ellerimiz birbirini. Bedenimizin nöbetlerini bitirip aşk’a açacağız gönlümüzün de kapısını. Şimdi çektiğimiz bu büyük hasretlerin adına, birbirimize sunduğumuz bu büyük dünyaların adına ne sen, ne de ben bir isim veremeyiz bu sevdaya. Pas tuttukça gecenin saçaklarını, kırılgan olur kapılarım. Denizlerim bıçaklanır, içimde bekleyişler kabarır. Belalım olursun, belalara atarsın bu yangın yüreğimi. Bir ağ gibi kuşatırsın can evimi. Köpük köpük sularıma kırmızı şarap gibi dolar, serçelerin sular taşıdığı dudaklarınla yurdumu basarsın. Sürgüsü ve tetiği düşmeye meyilli her sevdanın ve kurgusu bitirilememiş her öykünün sonu meçhuldür. Dudaklarımızdan inerken bedenimize su damlacıkları içimizdeki eflatun gecelerde kartal sevişmeleri yaparız. Aşk ve sevdanın yosun kokusunu birtanem, biz ancak birbirimizin olunca anlarız. Selahattin Yetgin
  8. Sanal aşklar sanal kimliklerin birlikteliğidir. Burada sorulması gereken erken bir soru var. Sanal kimlik nedir? "Gerçekte olmayan kimlik" anlamına gelse de, sanal kimlikler bazen kişilerin gerçek kimlikleriyle özdeş olabiliyorlar. Yaşadığımız hayat aslında bize yüklenen ve "0" yaşımızdan itibaren öğretilen rollerin oynandığı bir oyun değil mi? Bu roller aldığımız eğitimlerle pekiştirilmiş ve hala pekiştirilmekte değil mi? İyi vatandaş, iyi aile babası, iyi evlat, iyi yönetici gibi yakıştırmalar bizim oynamamız gereken rollerin sınırlarını çizmiyor mu? Biz bazen kendimizi bizim dışımızda oynanan bir oyunun parçası olarak hissederiz ve bunun doğurduğu iç tepkiler bizde sanal kimliklerin oluşmasına yol açar. Kişilik bölünmesi olarak küçümsenen ve sınıflandırılmaya çalışılan bu tepki aslında insan benliğinin kendini koruma refleksleridir ve "beyaz atlı prens", "hayallerin kadını", bu sanal kimliklerimizin ihtiyaç duyduğu simgelerden başka bir şey değildirler. Sanal kimlik kavramına ikinci bir yaklaşımda daha bulunmak gerekiyor. Aslında sanal kimlik denildiğinde ilk aklımıza gelen şey İnternet oluyor. Ancak düşünüldüğünde "Sanal kimlik" kavramı İnternet'in bir türevi değil, sadece İnternet sayesinde ortaya çıkma fırsatı bulan bir olgu. Yani İnternet, sanal kimlikleri yaratan değil, ortaya çıkmasını sağlayan bir araç sadece. Sanal kimliği gizli kalmış veya toplum tarafından bastırılmaya çalışılan gizli cinsel kimlikle karıştırmamak gerekir. Cinsel kimlik sizin sanal kimliğinizin bir parçası olsa bile, bu yazının konusu değil. Sanal aşk ve gerçek sevgi. Bir insan gerçekte hiç görmediği birine karşı sevgi duyabilir mi? Bu sorunun cevabını başka bir sorunun içinde aramak gerekir. Sevgiyi nasıl tanımlamalıyız ? Freud ve Libido'suna göre mi yoksa Eric Fromm ve Karşılıksız sevgi'sine göre mi? Freud sevginin cinsel dürtülerin bir türevi olduğunu iddia eder. İki cinsin birbirine duyduğu ilgi sevgi değil, cinsel kökenli dürtülerin bir yansımasıdır. Ve Freud' cular şu soruyu sorarlar, "Leyla ile Mecnun eğer kavuşsalardı yapacakları şey neydi?" Eric Fromm cevap verir, "Bir annenin çocuğuna duyduğu veya bir itfaiyecinin kendini ateşe atarken ve hatta bizzat Freud çapında bir dehanın, ileri sürdüğü tezler doğrultusunda bin türlü hakaret ve yalnızlığa katlanırken hissettiği şey libido değil, karşılıksız sevgidir. Sevgi beklentisiz ve çıkarsızdır" der Fromm.. Bu yazının amacı, İnternet' te yaşanan aşkların benzersiz olduğunu kanıtlamak değil. Sonuçta insanlar aynı insanlar ve ilişkilerin niteliğini belirleyen yine onlar. Ancak söylemek istediğim, İnternet'in insana verdiği sınırsız özgürlük duygusu ve fantezileri gerçekleştirmek için mükemmel bir araç olduğu hissi. Başlangıçta ve bazen asla bunun farkına varamıyorsunuz. Ancak bu duygu davranışları ister istemez etkiliyor. Ve siz bakıyorsunuz ki gerçek hayatta oynadığınız rollerden sıyrılmış gerçekte olmak istediğiniz insan oluvermişsiniz. Ve siz önce kendinize sonra da karşınızdakine karşı dürüst olduğunuz sürece ilişki gerçekten dürüst ve çıkarsız bir hale geliyor. Artık olduğunuz gibi kabul edildiğiniz duygusuyla karşınızdakini olduğu gibi kabul etmeye başlıyorsunuz. Anlattığınız düşünceleriniz ve duygularınız o kadar içten, bir o kadar bakir ve el değmemiştir. Gerçek yaşamda olamayacak kadar hızlı yol almışsınızdır kısacık bir zaman içinde. Karşınızdaki kesinlikle doğru kişidir, çünkü siz onunla konuşmaya devam etmektesiniz. Sabahlara kadar birlikte aslında hiç yaşanmamış bir yaşamı paylaşmaktasınızdır. Yıllardır baskı altına aldığınız dürüst tepkiler vermeye başlarsınız. Onunla birlikte olmaktan ne kadar çok hoşlandığınızı, onunla birlikte kendinizi çok iyi hissettiğinizi anlatırsınız. Bu duygularınız karşılıklıdır ve aranızda önceleri beklentisiz bir dostluk doğar ve sonra bu yavaş yavaş sevgiye dönüşür. Siz beklide evlisinizdir ve belki karşınızdaki kişi gerçekte asla birlikte olmayı düşünmeyeceğiniz yaşta veya sosyal statüde olabilir. Ve hatta siz İstanbul' da ve sevgiliniz Brezilya' da olabilir. Ne farkeder ki, ihtiyacınız olan sarılmak için bir beden değildir. Aradığınız ve istediğiniz, sizi sizin kadar iyi anlayan birine karşı duyduğunuz sevginin o, zaman ve mekan tanımaz sıcaklığıdır. Bir elmanın bir yarısı siz diğer yarısı "o" dur. Size "Bu rüyadan hiç uyanmasak" der, siz de ona "Bu bir rüya değil" dersiniz, rüya içinde bir gerçekliği yaşadığınızı bilerek. Birlikte idealinizdeki evi bulur ve içini eşyalarla donatırsınız. Kocaman bir koltuğun üzerinde birbirinizin saçlarını okşar ve küçük sevgi öpücükleri kondurursunuz dudaklara. Bilgisayarın soğuk ve soluk ekranı karşısında o öpücüğü hissedersiniz dudaklarınızda, ve gerçek olan hiç bir öpücük bu kadar derinden sarsmamıştır sizi daha önce. Sonra; "sana tuhaf gelecek belki ama" dersiniz, "Seni seviyorum"... Ekrandaki cevap mutlulukların en güzelini yaşatır size "Ben de seni seviyorum" Sonra ne mi olur? Bilmem.. Bu sorunun binlerce cevabı var. Bu yazının konusu İnternet üzerinde yaşanan sevgilerin nasıl başlayıp nasıl bittiğini irdelemek değil. Sanal sevgileri bir masaya yatırıp psikolojik tahliller yapmak hiç değil. Sadece İnternet'te yaşanan "Sanal aşkların" günümüzde yaşanan bir çok aşktan çok daha gerçek olduğunu anlatmak. Belki hayatınızın aşkını İnternet üzerinde bulabilirsiniz. Belki de bulamazsınız. Ama eğer o doğru kişiyi bulursanız, sakın "Yarın bir başkasını bulurum" kolaycılığına kaçmayın. Bulamayabilirsiniz. Ona sahip çıkın ne pahasına olursa olsun !
  9. Yürekleriyle Konuşan, Gözleriyle Gülen Kadınlar... Bir kadın tanımak... Bütün gel-gitleri, kaprisleri, küçük şımarıklıkları, korkuları, şaşkınlıkları, hercailikleri, hayal kırıklıkları, aşkları, terk edilişleri, başarıları, başarısızlıkları, kurnazlıkları, saflıkları, çocuk ağızları, şirinlikleri, küçük yalanları, büyük itirafları, kocaman yürekleri ile kendi olmaya çalışan kadınları tanımak... Bir kadını sevmekle baslar her şey ama, bir kadını tanımakla varılır hayatın sırrına. Bir kadını tanımaya soyunmak zor ama keyifli bir yolculuğa çıkmaktır. Dört mevsimi bir yürekte buluşturur, bu yüzden de sürekli şaşırtırlar. Sürprizlerin ardı arkası kesilmez. Zordur anlamak onları. Benzemek gerekir anlayabilmek için belki de! Kendi zekasını hatırlatanları sever, sevgisini göstermekten ürkmeyenleri, sürprizlere hazırlıklı olanları bir de. Muson yağmurları gibi yağarken, Sahra' da çöl fırtınası koparıp ardından güneş olup ısıtabilirler. Dedim ya bir dünyadır kadınlar, yürekleriyle konuşan, gözleriyle gülen... Bir kadını sevmekle başlar her şey ama, bir kadını tanımakla anlaşılır, hayatın sırrına ancak aşkla varılacağına. Sevgi arsızıdır kadın. Verdiğinden daha fazlasını isteme bencilliğini gösterecek kadar sevgi arsızı... Bu yanını doyurunca şımaracağından korkanlar, birlikte çoğalacaklarını bilmeyenlerdir. Bir kadını sevmekle başlar her şey ama, bir kadını tanımakla kanat çırpılır özgürlüğün bütün maviliklerine. Kendine inananlara, aşka inananlara koşar. Hem yaman bir aşk avcısı, hem de engebeli yollarda koşmaktan bitap aşk yorgunudur kadın. Bir kadını sevmekle baslar her şey ama bir kadını tanımakla çıkılır keyifli serüvenlere. Hayatla dalga geçmesini bilir kadın, tıpkı kendiyle dalga geçmesini bildiği gibi. Ağız dolusu gülüşlere teslim olur. Bir kadını sevmekle başlar her şey ama bir kadını tanımakla tanık olunur tutkuların gücüne. Göze alandır kadın. Çekip gitmeyi, sahip olduklarından vazgeçmeyi, karşılık beklememeyi... Mücadele eder, kızar, bağırır ama hep sever. Dedim ya bir dünyadır kadınlar, yürekleriyle konuşan, gözleriyle gülen... Yüreğini sevgiye açan ve sevmekten korkmayan bütün kadınlar gibi... Şimdi bir düşünün, kaç kadını değil bir kadını tanıyabildiniz mi bugüne değin? ? ? Tanrı, kadınlara geçmişi ve geleceği, erkeklere ise yaşadığı günü armağan etti, kadınlar geniş bir zamana yayıldıkları için huzursuz, erkekler daracık bir zamana sıkıştıkları için anlayışsız olurlar.
  10. İntihar etmek belki insan doğasına aykırıdır; ama elverişsiz toplumsal koşullar da insana karşıdır. Bu elverişsiz koşullara karşı verilen savaşta ise herkesin aynı direnci göstermesi her zaman için olası değildir. Sosyologlar, toplumun bireyleri üzerindeki kontrolünün başarısız olması sonucu intiharların ortaya çıktığını savunurlar. Sosyolojik teorilerin çok büyük bir çoğunluğu Durkheim'in teorisinden etkilenmiştir. Durkheim, intiharın nedenlerin araştıran bir çalışma yapmıştır, ki bu çalışma sosyal bilimlerde istatistik yöntemlerin kullanıldığı ilk çalışmadır. İstatistikler belirli bir toplumda beş on yıllık intiharların yıllık toplamının hemen hemen aynı kaldığını göstermektedir. Bu nedenle intiharın nedenlerinin bireyden çok toplumda aranması gerekir. Durkheim, intiharın toplumsal nedenlerini ele almadan önce, toplumsal olmayan nedenleri üzerinde durur ve bunların intiharla olan ilişkilerini belirlemeye çalışır. Psikolo-organik ve fizik çevre gibi toplumsal olmayan nedenlerle intihar oranlarını istatistiksel olarak karşılaştırır. Ona göre, akıl hastalığı, sarhoşluk ve ırk gibi psiko-organik özelliklerle intihar arasında zorunlu bir ilişki yoktur. Akıl hastalığı oranı kadınlarda daha yüksektir, oysa intihar oranı erkeklerde yüksektir. Yine, yahudilerde delilik oranı yüksek olduğu halde, intihar oranı düşüktür. Almanya'nın bazı bölgelerinde, diğerlerine oranla alkol tüketimi fazla olmasına rağmen, buralarda intihar oranının az olması ve Germen ırkına bağlı toplumların herbirinde intihar oranlarının farklı olması sarhoşluk ve ırk gibi değişkenlerle intihar arasında bir ilişki olmadığını gösterir. İklim ve kosmik etmenlerle intihar arasında zorunlu bir ilişkinin olmadığını da, belirli bir toplumda çağdan çağa intihar oranının değişmesini göstererek belittir. Bazı mevsimlerde intihar oranının artması ya da gündüzleri intihar oranının geceye göre daha fazla olması, o zamanlarda toplumsal hayatın daha yoğun bir biçim almasındandır. Durkheim, toplumsal olmayan etmenlerle intihar arsında zorunlu bir ilişki olmadığını belirtmekle beraber, bu etmenlerin dolaylı etkilerini de yadsımamaktadır. Durkheim toplumsal nedenleri dikkate alarak, intihar olaylarını bir sınıflamaya tabi tutar ve toplumsal nedenlere göre intiharları üçe ayırır: 1) Bencil (Egoistic) İntiharlar: Bireyin bağlı olduğu din, politik zümre, aile vb. tarafından korunulmamış olmasından kaynaklanır. Yani, toplumsal bağlar gevşek olduğu, birey kendini yalnız hissettiği zaman belirir. Bireyin bağlı olduğu grup bağları zayıfladıkça ve gruba bağımlılığı azaldıkça, birey, kendi özel ilgileriyle başbaşa kalır; yalnızlık hisseder. Kişi için hayat anlamını yitirir; oysa, o topluma bağlı olarak yaşamak ihtiyacındadır. Avrupa toplumlarının intihar istatistiklerine bakıldığında Katolik toplumlarda intihar oranı düşük, protestan toplumlarda ise yüksektir. Dinlere göre Milyon Nüfusta İntihar Protestan toplumlar 190 Protestan ve Katoliklerin karışık olduğu toplumlar 96 Katolik toplumlar 58 Durkheim buna neden olarak Protestanlığın Katolikliğe göre daha özgür ve hoşgörülü olmasını gösterir. Bireyi topluma bağlayan sadece din zümresi değildir. Durkheim, ailenin, politik zümrenin de aynı işi gördüklerini söyleyerek, bütün toplumlarda bekârların intihar oranının sivlilere göre daha yüksek; evlilerde de çocuksuz olanların çocuklu ailelere göre daha fazla olduğunu ileri sürerek, bu savanı istatistiklerle kanıtlamıştır. Politik zümre de insanı korur. Politik kargaşalıkların ve büyük toplumsal bunalımların intihar oranını düşürdüğünü belirtir. Bu dönemlerde toplumsal hayat yoğunlaşır, bireyin ruhunu sımsıkı sarar, birey kendini yalnız hissetmez. Bu nedenle de bencil intiharlar azalır. 2) Elcil (Altruistic) İntiharlar: Birey sadece toplumdan koptuğu, kendini yalnız hissettiği zaman değil, topluma çok bağlı olduğu zaman da intihar eder. Durkheim buna örnek olarak, Hindistan'da eşi ölen kadınların, eşlerinin cenazesinde kendilerini yakmalarını (suttee) gösterir. Bu intihar türünde kendini öldüren kişi, toplumsal bir ödevi yerine getirmek amacıyla bu eylemi gerçekleştirir. Bu yükümlülüğü yerine getirmeyen kimse onursuzlukla suçlanır, çoğu zaman da dinsel cezalara çarptırılır. Kısaca, bu gibi kişilerin üzerine toplum bütün ağırlığı ile çökmekte, baskı yapmakta, onu intihara sürüklemeye çalışmaktadır. Elcil intiharlarda kişi için, hayatı anlamını yitirmemiş, hayatından daha üstün gördüğü bir amaç için hayatını feda etmiştir; bu eyleminin mükafatını göreceğini umar. Günümüz toplumlarında bireysel kişilik, kollektif kişilikten iyice sıyrıldığı için bu türden intiharların yaygın olmadığını, ama seyrek de olsa, kendisine verilen herhangi bir buyruğu yerine getirmediği için, onurunu korumak amacıyla, utançtan kurtulmak için kendini öldürenlere rastlanır. Bugün elcil intiharların hâlâ sürüp gittiği özel bir toplumsal çevre vardır, o da ordudur. Durkheima göre; ordudaki intihar ilkel toplumlardaki intiharın bir artakalımıdır. Çünkü askerlik ahlakı bazı yönleriyle ilkel ahlakın bir artakalımıdır. 3) Anomik (Anomic) İntiharlar: Bu tür intiharlar, bir takım toplumsal bunalımlar sonucu, toplumun yapısında meydana gelen değişiklerle bireyin yaşam biçiminin, değerlerinin alt-üst olması sonucu gerçekleşen intiharlardır. Bazı görüşlerin tersine Durkheim sefaletin tek başına intiharlara neden olmadığını belirtir. Çünkü, yoksulluk düşük intihar oranları ile birlikte bulunmuştur. Ekonomik krizlerin intihara neden olduğunu belirten Durkheim, bunun nedeninin zenginlik ya da fakirlik değil; toplumsal yapıdaki değişiklik olduğunu belirtir. Meydana gelen bu değişiklik toplum için yararlı ya da zararlı olsun, bunun hiçbir önemi yoktur. Önemli olan toplumda meydana gelen değişikliğin bireyin yaşam koşullarını alt-üst etmiş olmasıdır. İşte, intiharın nedeni bu anomi (kargaşalık) halidir. İntiharı arttıran kargaşalık halleri, sadece ekonomik bunalım, düzensizlik değil; aynı zamanda aile yaşamında meydana gelen kargaşalıklar da bu oranı arttırmaktadır. Çeşitli aile bunalımları arasında en önemlilerinden ikisi, kuşkusuz, dullukla, boşanma ya da mahkeme kararıyla ayrı yaşamadır. Gerçekten karı-kocadan biri ölünce aile düzeni alt-üst olur, geriye kalan karı ya da koca bu yeni duruma kendini uyduramaz, bu yüzden de bu gibilerde kendi kendini öldürme eğilimi kolaylaşır. Dul erkek ya da kadınlarda intihar oranı, evlilerdeki intihar oranınındın çok yüksektir. Hemen hemen her toplumda boşanmışlarda intihar oranı, değil evlilerden, dullardan, bekârlardan bile daha fazladır. Boşanmaların yasak olmadığı, çok olduğu toplumlarda kadınların intihar oranı erkeklerden azdır. Boşanmanın yasak ya da az olduğu toplumlarda aksine kadınların oranı daha fazladır. Durkheim'a göre bunun nedenini evlilik hayatında, boşanma yasağının erkeğin lehine, kadının da aleyhine işlemesinde aramak gerekir. Çünkü boşanma yasağı erkeği pek etkilemez. Oysa kadını toplumsal kurallar evlilik bağına sıkı sıkıya bağlar. Evlilik dayanılmaz hale gelince evli kadınlar bu gibi toplumlarda intihara erkek evlilerden daha yatkındırlar. Durkheim, çağdaş toplumların en belirgin bir özelliği olarak nitelediği anomik intihar tipine özel bir ilgi göstermektedir. Anomik hâl ve buna bağlı olarak artan intiharlar, bireyin toplum arasındaki bağların zayıflaması ve toplumsal çözülmenin giderek gelişmesi, yeni çağdaş toplumun evrensel bunalımıdır. Yakın bir geçmiş içinde, intiharların ülkelere göre üç-dört katlık artış gösterdiğini görüyoruz. Durkheim'a göre anomi; ekonomi dünyasında işveren-ücretli ilişkileri düzeyinde ve nihayet birbirleriyle bütünleşemeyen ayrıntılı çalışmalar yığınına bölünmüş bilimlerin aşırı parçalanması ve uzmanlaşması sonucu bilgi alanında görülmektedir. Kısaca özetlersek, Durkheim'a göre intihar, nedenleri yadsınamayacak kadar toplumsal olan bir olgudur. Bu olgunun nedenlerini belirleyen güçler, belirli bir toplumda oluşan ve intihar dürtüsü yaratan akımlardır. İntiharların gerçek nedenleri olan bu toplumsal güçler bir toplumdan diğerine, bir dinden diğerine değişiklik gösterebilir. Ama önemli olan bireyden değil, grup veya toplumdan kaynaklanmış olmalarıdır. İlk bakışta bireysel yapının bir sonucu gibi görünen intihar, gerçekte toplumsal yapının bir sonucudur. Belirli bir toplumun herhangi bir dönemindeki intihar sayısını, o toplumun, o dönemdeki ahlâk yapısı belirler. Her toplumun morfolojik ve sosyal yapısına göre, intihara kollektif eğilimi vardır. Bu durum belirli bir oranı geçmemek koşuluyla normaldir. Fakat Durkheim, bu oranın ne olduğunu belirtmemiştir. Durkheim sonrasında, sosyoloji alanında intihar konusu ile ilgili teorileri başlıca iki gruba ayırmak mümkündür: Sosyal Etkileşim Teorileri ve Sosyal Bütünleşme Teorileri. Sosyal Etkileşim yaklaşımını da kendi içinde iki alt guruba ayırmak mümkündür. Sembolik Etkileşme ve Saha Teorileri olarak ayırabileceğimiz bu görüşler aslında birbirlerinden çok farklı değildir. Sembolik Etkileşim Teorilerine göre, birey için başkalarının onun hakkında ne düşündükleri önemlidir. Gurur, pişmanlık, utanç gibi duygular ağır basar. Kişi sosyal çevresi tarafından devamlı olarak kontrol altındadır. Eğer davranışları çevresindekiler tarafından olumlu olarak kabul ediliyorsa, kişi takdir edilir ve destek görür. Aksi durumda, kişinin davranışları olumsuz olarak nitelendiriliyorsa, çevresi tarafından reddedilir ve kabul görmez. Bu durum kişiyi intihara sürükleyebilir. Saha Teorisi ise kişinin intihar etme eğilimine, çevreden gelen sosyal cevap etki etmektedir; kişinin davranışının yönünü belirlemektedir görüşünü savunur. Birey için önemli olan, çevresi tarafından yardım görmektedir, eğer içinde bulunduğu durumdan kurtulması için çevresi gerekli desteği sağlamazsa, birey intihar edebilir. Davranışı belirleyici kuvvetlerin alanı kişinin dışında yaralan sosyal çevre olduğu kadar, bireyin isteklerinden, dürtülerinden oluşan iç faktörler de burada önemlidir. Bu teoriyi geliştiren Kobler ve Stotland'a göre, kişinin amacı aslında ölmek değil, yardım istemektir. Çevredekiler umutsuzluğu kuvvetlendirir yönde davranırlarsa intihar ihtimali artar. Sosyal Bütünleşme Teorileri birbirlerinden çok farklı görüşlerden oluşur. Sosyologlar, sosyal bütünleşmenin anlamı üzerinde hemfikir değildir. Bu tür teoriler daha çok, Durkheimın teorisinin eleştirilmesi ve geliştirilmesi yönünde ortaya konulmuştur. Douglas, intihar analizinde Durkheim'ı reddeder. Ona göre istatistiksel verilerle bir sosyolojik teori kurulamaz. Bir intihar hareketi, o kişi için canını, ruhunu bir başka dünyaya yollamaktır veya sadece cezalandırılmış olmak istemektir. Johnson, Durkheim'ın yönteminin modernizm öncesi olduğunu ve dokümantasyon olarak zayıf olduğunu ileri sürer. Ona göre Durkheimın dört tip intiharı aslında tek bir tip intihardır. Johnson, çalışmalarını egoistik ve anomik intiharların aynı olduğunu ispatlamak için yapmıştır. Powell, Durkheim'daki anomi kavramını yeniden formüle etmeye çalışmıştır. Teorisinde bireyin ya toplum tarafından dışlanmış, ya toplum tarafından sarılmış, ya da toplum tarafından bütünleştirilmiş olduğunu söyler. İlk ikisinde intihar daha yaygındır. Kişinin hedefleri, onun adına toplum tarafından belirlenmiştir. Eğer kişi önceden belirlenen bu hedefleri kabul etmezse anomi ortaya çıkar. Powell, verdiği örneklerde sadece mesleki statüyle intihar ilişkisi üzerinde durur. Diğer değişkenler için uygun örnekler gösteremez; bu da teorisinin eksikliğini gösterir. Ginsberg anomiyi sosyal bir olay olmaktan çok, psikolojik bir olay olarak ele almıştır. Anomi, umut seviyesi olarak, bir kişinin hedef ve niyetlerini ne kadar çok arzuladığının ölçüsüdür; bireyin umutsuzluk ve başarısızlığından kaynaklanır. Yani, kişinin bugünkü başarısının derecesi gelecekteki umut seviyesinin de ölçüsüdür, başarısız ise umut seviyesi düşer. Gibbs ve martine göre bir toplum intihar oranı o toplumdaki birleşme derecesiyle ters orantılı olarak değişir. Bir grupta birleşme statüsü ne kadar yüksekse intihar oranı o kadar azdır. Gibbs ve Martin de, anomik ve egoistik intiharlar arasında fazla bir fark olmadığı görüşündedirler. Durkheim sonrasındaki kısaca bahsedilen bu görüşler yapılan bir çok araştırma sonuçlarından elde edilen verilerin ışığında oluşturulmuştur. Bazı toplumsal olgularla intiharlar arasındaki ilişkinin gösterilmesi, bu tür teorilerin önemini vurgulamak açısından gereklidir. Çeşitli toplumların gelenekleri, diğerleri, dinleri, yaşayış biçimleri bu toplumların intihar oranlarında kendi etkilerini göstermektedir. Bireysel rekabetin yoğunluk kazandığı çağdaş toplumlarda, birey-toplum ilişkisindeki kopukluk intihar oranların fazla olmasında kendini gösterir. Benzer şekilde, toplumun bireyi sıkı sıkıya kontrol ettiği geleneksel toplumlarda da intiharlar oldukça sık görülür. Toplumların intihara karşı gösterdikleri tepkinin yönü de bu oranları etkilemektedir. Özellikle intiharın onurlu bir davranış olarak kabul edildiği Japonya gibi gelenekçi toplumlarda, intiharların sıkça görülmesi bunu destekler niteliktedir. Çağdaş toplumlarda şehirlerde intiharların daha sık görülmesinin aksine, geleneksel toplumlarda da kırsal bölgelerde oransal bir fazlalık göze çarpar. Bı ise, sosyal ve kültürel yapıdaki bütünleşmenin sağlıksız bir görünüm arzettiği iki zıt uçta, toplumsal güçlerin intiharlar üzerindeki artırıcı etkisini göstermektedir. Geri kalmış ve sanayileşmekte olan ülkelerle kıyaslandığında, sanayileşmiş toplumlarda intihar oranları çok yüksektir. Temel ilkesi bireycilik ve bireysel özgürlük olan çağdaş toplumlarda herkes kendini diğerlerinden farklı görmekte ve aralarında kıyasıya bir mücadele başlamaktadır. Bu bireycilik anlayışı, toplumdaki ortak değerlerin çözülmesine neden olmaktadır. Sanayileşmenin etkisiyle hızlanan dikey ve yatay hareketlilik, bireylerde daha iyi statüye, yaşam olanaklarına sahip olma isteğini artırıyor. Bireyler arasında kıyasıya bir yarış başlıyor; tabii bu yarışta bazıları çok gerilerde kalıyor. Diğerleriyle yarışan birey, aynı zamanda makinelerle, gürültülerle, saniyelerle ritmik bir yarış içindedir. Bu koşullar içinde makinenin bir parçası durumuna gelen birey devamlı bir yorgunluk hissetmekte ve bunalıma dahi düşebilmektedir. Makineler dünyasında kendini yapayalnız hisseden bir birey için ölüm, sonsuz bir dinlenme, huzur ve kendi benliğine dönme anlamına gelebilmektedir. Son zamanlarda yapılan araştırma sonuçlarında görülen bir ortak nokta da, kırsal kesimdeki intihar oranlarının şehirlerdeki oranlara yaklaşmakta olduğudur. Günümüzde kırsal kesimde de değerler değişmekte, bireyci anlayış hakim olmaya başlamaktadır. Kırdan kente göç edenlerde, kültürel ortam değiştiği için, sonu intiharlara kadar varan çeşitli uyum sorunları görülmektedir. Gerçekten de herkesin birbirini tanıdığı, yüz yüze ilişkilerin hakim olduğu, yaşamı geleneklerin şekillendirdiği, aynı duygu ve inanç birliği bulunan, doğa ile kucak kucağa bir ortamdan gelip; ilişkilerin resmi, komşuların birbirini tanımadığı, bireyciliğin hakim olduğu, yaşamı resmi kanun ve kuralların şekillendirdiği bambaşka bir ortama girmek insanları intihara bile sürükleyebilmektedir. Benzer şekilde, çeşitli sebeplerle başka ülkelerde kalanlarda da, ülkelerine döndüklerinde çeşitli uyum sorunlarıyla karşılaşılmaktadır. Bu tür bir kültür çatışması içinde bulunan bireylerde çeşitli sorunlar olabilmekte ve intihar olayları olabilmektedir. Bazı araştırmaların gösterdiği gibi, bir ülkeden diğerine göç edenlerin intihar oranı kendi ülkelerindekinden ve göç ettikleri ülkelerinkinden çok daha yüksektir. Aşırı şehirleşme, sanayileşme ve göç gibi faktörler intiharların artmasına neden olabilmektedir. Fakat kültürel farkların azaldığı, yok olmaya başladığı durumlarda da sorun daha farklı boyutlar kazanabilmektedir. Sosyal yaşamın yoğunlaştığı, toplum ruhunun bireyleri sardığı savaş yıllarında özellikle erkeklerde intihar oranları azalmaktadır. Ortak bir mücadele, duygu birliği bireyleri kaynaştırmakta ve bireysel sorunları arka plana itmektedir. Bu durum, psikologların iddia ettiği gibi saldırganlığın dışa yönelmesinden daha çok, toplumsal bütünleşmenin bir sonucu olsa gerektir. Soruna saldırganlık açısından baksak dahi, toplumsal etkenlerin önemi ortaya çıkmaktadır. Psikolojik ve sosyolojik bir çok araştırma cinayet ve intihar arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarmaya çalışmıştır. Bunların bir kısmı katillerin neden intihar ettiğini araştırırken, diğerleri kişilerin saldırganlıklarını ifade etmek için intihar ya da adam öldürme arasındaki tercihlerini incelemişlerdir. Bu tür bir araştırma yapan Wolfgang'a göre, cinayetten sonra kızgınlığa yol açan düşünce geçmezse, katil enerjisini kendine boşaltır ve intihar eder. Fakat Wolfgang kalan enerjinin neden başkası üstüne boşaltılmadığını izah edemez. İngiltere'de araştırma yapan West'e göre intihar eden ve etmeyen katiller arasında farklılıklar vardır. İntihar eden katiller daha çok eşlerini ve çocuklarını öldürmektedir ve gerçek cinayet işlerken, gerekse intihar ederken vahşi olmayan metotları kullanmaktadırlar. Kadınlarda cinayetten sonra intihar etme daha fazladır. Henry ve Short'a göre intihar ve cinayet aynı kaynaktan gelmektedir. Özgürlüğü daha çok olan bir topluluğun üyelerinin, daha az olan topluluğun üyelerine göre intihara daha yatkın olduğunu belirtirler. Henry ve Shortun bulgularına göre; statü hiyerarşisindeki pozisyonla intihar pozitif, adam öldürme ise negatif yönde değişir; davranış üzerindeki dış baskının gücüyle intihar negatif, adam öldürme pozitif yönde değişir. Birçok araştırmanın belirttiğine göre, bir toplumda intihar ve cinayet oranları ters yönde değişir. Dinin etkin bir baskı kurumu olduğunu dikkate alırsak şu örnek oldukça ilgi çekicidir: Almanya ve Fransa'da Protestan kentlerinde saldırı oranı düşük, intihar oranı yüksektir; aksine Katolik kentlerde ise saldırı oranı yüksek, intihar oranı düşüktür. Yani, bireyin saldırganlık objesini seçmesinde bile toplumsal güçler belirleyici bir rol oynayabilmektedir.
  11. Sosyoloji (latince socio+logos) ; Toplum Bilimi veya sosyal olayların bilimi ya da sosyal örgütlenme ve sosyal değişimler bilimi olarak da bilinmektedir. Sosyoloji, sosyal hayatımızda var olan sosyal gerçekleri (sosyal olaylar ve olgular), insanların meydana getirdiği grupları, grupların davranışlarını ve sosyal kurumları olduğu gibi inceleyen pozitif bir sosyal bilim dalıdır. Bir başka ifadeyle, sosyoloji, birtakım varsayımlardan çok; var olan gerçekleri ortaya koymaya çalışan, sosyal gerçeğe eğilen bir bilimdir. Geniş anlamıyla sosyoloji, insanların birbirleriyle kurdukları sosyal ilişkileri, sosyal gruplar, kurumlar ve örgütler arasındaki ilişkileri, toplu eylem, toplu direniş gibi topluluk ve fert davranışlarını, değişik düzeylerde bütün sosyal etkileşim biçimlerini, sosyal yapı özelliklerini ve bu yapıda ortaya çıkabilecek değişme eğilimlerini belirli bir yöntem dahilinde inceleyen, sosyal gerçekleri ve süreçleri sistematik ve bilimsel olarak mercek altına alan bir bilim dalıdır. Sosyoloji, fertten ziyade toplumun aynasıdır. İnsanın, sosyal diye vasıflandırabileceğimiz bütün davranışları, sosyolojinin ilgi alanına girmektedir. Her ne kadar insan ruhuna pek yakın olan ilgi alanlarını, değerleri ve duyguları ihtiva eden sorunları ele alıyorsa da sosyoloji, bir şeyin iyiliği veya kötülüğü, uygunluğu veya uygunsuzluğu gibi hususlarda yargıda bulunmaktan uzak durmaya, yani tarafsız kalmaya gayret etmektedir.
  12. Ütopya, aslında olmayan, tasarlanmış olan ideal toplum ve devlet sekli anlamı taşır. Ütopyalar, ideal düzen arayışlarının tasarlanmış tipik örnekleridir. Ütopyalar üzerine görüşler iki biçimde ortaya çıkmıştır. Bir kısmı özendirici, istenen nitelikte, diğer bir kısmı ise korkutucu, ürkütücü ütopyalardır. İstenen (Özendirici nitelikte) Ütopyalar Bu tür ütopyalar, ideal bir toplum ve devlet tasarımlarıdır. Bu özellikteki ütopyaların en önemlileri şunlardır: Platon ‘un Ütopyası Platon, "Devlet" adlı eserinde ideal devletin nasıl olacağını belirtmiştir. Bu devlette insanlar üç sınıfa bölünmüştür; Çalışanlar (isçiler, çiftçiler, zanaatkarlar), bekçiler (askerler) ve yöneticiler. İşçi sınıfı çalışıp üretimde bulunarak devletin maddi ihtiyaçlarını karşılar. Bekçiler sınıfı toplum içinde güvenliği ve dışarıya karşı devletin varlığını savunur. Yöneticiler sınıfı ise devleti yönetir. Bu toplumda her sınıfın bir erdemi vardır. İşçi sınıfının erdemi kanaatkâr olmak, bekçi sınıfının erdemi cesaret, yöneticilerin erdemi ise bilgeliktir. Platon‘un açtığı bu ütopik devlet anlayışı yolu, gelecekte hem doğu hem de bati felsefelerinde temsilciler bulmuştur. Doğu felsefesinde böyle ütopik bir devlet anlayışını Fârâbî ‘de görmekteyiz. Fârâbî ‘nin Ütopyasi Platon ‘dan etkilenen Fârâbî, "Medinet ‘ül Fâzila" (Erdemli Sehir) adli esrinde böyle ütopik bir devlet tasarlamıştır. Ona göre, insanlar yardımlaşarak bir arada yaşamalıdır. Sağlıklı bir organizmada bütün organlar nasıl uyumlu bir şekilde çalışıyorsa, toplum da böyle olmalıdır. Kötü insanlar toplumdan çıkarılmalıdır. Erdemli şehirde gerçeklikler, doğruluklar, iyilik ve güzellikler birleşirler. Bunu sağlayan bu şehrin yöneticisidir. Yönetici, peygamber ile filozofun erdemlerini kendinde toplayan kişidir ve bu özeliklerini topluma yayarak devleti yönetir. Bireylerin de yöneticinin bilgilerine katılmasıyla mutlu bir şehir doğar. Thomas Morus’un Ütopyası Roman tarzında yazdığı "Ütopya Adası" adli eserinde ütopik bir devlet tasarımı ortaya koyar. Bu devlette özel mülkiyet yoktur ve yasaktır. Herkes devlet adına üretir. Para geçerli değildir. Üretilenlerden herkes ihtiyacı kadar alır. Bireyler günde altı saat çalışır, geri kalan zamanlarını sanat ve bilimle uğraşarak geçirirler. Yöneticiler, tıpkı Platon‘un ideal devletinde olduğu gibi, çok sıkı bir eğitimle yetiştirilir. Tommaso Campanella'nin Ütopyası Güneş Devleti adlı eserinde ütopik bir devlet tasarımı yaparken, o da Platon‘un etkisi altında kalır. Güneş kentte her şey ortaktır. Aile yoktur. Eslerin seçimi yönetimce yapılır. Kent bir rahip tarafından adilce yönetilir. Herkes dört saat çalışır. Geri kalan zamanda sanat, eğlence, okuma, beden ve ruhları eğitme gibi zevk veren işlere ayrılır. Yöneticinin yetkisi mutlaktır. Adları "Güç", "Akil", " Sevgi" anlamına gelen üç yardımcısı vardır. Francis Bacon'un Ütopyası Yeni Atlantis adli eserinde ütopik devletini tanıtır. "Ben Salen" adli adada sağlam bir ahlâk anlayışı egemendir. Özel bir örgüt, halkın bu yüksek bilgi ve kültürünü planlar ve yürütür. Buna göre "Yeni Atlantis" bir bilgi devleti olarak tasarlanmıştır. Korkutucu Nitelikte Ütopyalar Günümüzde de ütopyalar yazılmaktadır. Ancak, bunların ortak bir niteliği vardır, o da toplumları gelecekte bekleyen tehlikeleri göstermektir. Bu tehlike, bir yandan makineleşen bir toplumda insanın duygu, düşünce ve değer sistemleri ile yok olup gitmesidir. Öte yandan, insan özgürlüklerinin, demokratik haklarının kurulacak bir despotik devlet tarafından yok edilmesidir. Bu ütopyalar, insanları, bu türden tehlikeler için önceden uyarmaktadır. Huxley'in Ütopyası Yeni Dünya adlı eseri bir bilim-kurgu özelliği taşır. "Yeni Dünya" da teknoloji çok gelişmiştir. İnsanlar suni yoldan üremektedir. Evlilik yoktur. İnsanlar çalışır ve eğlenirler. Hastalanma ve yaşlanma yoktur. Geçmiş, tüm değerleriyle yok edildiği için, geçmişi düşünme ve özlem duyma yoktur. Bu ütopya, doğal yaşamdan kopmayı dile getirme açısından geleceğe ilişkin bir korku ütopyasıdır. G. Orwel'in Ütopyası Orwel, "1984" adli eserinde despotizmin (zorbalik) egemen olduğu bir dünyayı tasvir eder. Bu ütopyaya göre, dünya eşit güce sahip üç bloka ayrılmıştır. Yönetenler tek egemen güçtür. İnsanlar yöneticilerin korkusu ile sinmiş, özgürlükler kaldırılmış, ahlaki ve insani duygular yok edilmiş, düşünme ve düşündüğünü söyleme yasaklanmış, yasam tüm güzelliklerini yitirmiştir. Hiç kimse birbirine güvenememektedir. Çoğu kişiler casustur. En yakınlarını yönetime gammazlama bir ödev haline getirilmiştir. Bireylerin kişilikleri tamamen silinmiştir. Orwel bu eserinde, gelecek üzerine korkularını dile getirmiştir. İnsanları, modern dünyayı etkileyebilecek sorunlar üzerinde düşünmeye yöneltmek istemiştir.
  13. Bir ulusu ortak paydada toplayan ve ulusa ulus kimliğini veren dilidir, kültürüdür. Bir toplumun kimliğini kaybettirme politikası güden ülkeler veya uygarlıklar o ulusun önce dilini sonra dinini ve en sonunda da kaçınılmaz olan ve bunu doğuran kültürü değiştirirler. Bir toplumun kültürü o toplumun aynasıdır. Bir ulusun kimliğini çözmek için önce dilini öğrenmeliyiz ancak bu şekilde bir ulusun kültürünü yorumsuz olarak tahlil etme olanağını buluruz. Bir toplumda sosyo kültürel sistemin gerçekten var olabilmesi için öncelikle bireylerin kişiliği ve bireylerin birbiriyle anlaşmak için kullandığı sembolik bir sistem olan dilin bulunması şarttır. Çünkü toplum yaşamı ancak iletişimle (dil ile) olanaklıdır. Dilsiz hiçbir düşünce var olamaz, insan kendi kendine düşündüğü zaman dahi sözcüklerle yani dil ile düşünür. Dil nasıl meydana gelmiştir? e cevap ararsak; insanlar ilçağlardan bu yana birbirlerine bir şeyler aktarma gereği duymuşlardır. Bu ihtiyaç kendi çözümünü oluşturmuş ve bunun sonucunda söyleme ihtiyacı dili meydana getirmiştir. Bu dönem öncesinde insanlar ancak birbirlerine aktarmak istediklerini fiziksel özelliklerini kullanarak gerçekleştirmişlerdir. Bu ise kültürlerin meydana gelmesinde en önemli faktör olan kendinden bir sonraki nesile aktarma olanağını sağlayamamıştır. Bunun bir sonucudur ki dilin kullanılmadığı dönemler, uygarlıklar ve insan toplulukları hakkında fikir sahibi olamamışızdır. İnsanlar konuşmasalardı yani dili kullanmasalardı, bilgilerini saklayıp yeni kuşaklara aktaramazlardı. İnsanlık, evlatlarına 20 milyon yıllık bir bilgi bırakamazdı yani insan toplumu hızlı gelişimini dile borçludur. Dil bir yerde araçtır toplumsal kültürün aktarımında şu döngü sağlanmalıdır: dil kültürü aktarırken kültür dili beslemelidir ancak bu şekilde dilde ve kültürde zenginleşme sağlanabilir. Her toplumun birikimi olarak adlandırılabilecek kültür, doğal yaşama karşın insanoğlunun yarattıklarıdır. Her kültürün bilinçli veya bilinçsiz, doğru veya yanlış bir yönü vardır. Her toplum doğaya karşı yaratımlar oluştururken, maksadı diğer toplumların gerisinde kalmamayı amaçlar. Kültür; toplumlarda yaşayan insanlar tarafından yaratılır, yaşatılır ve ortaklaşa paylaşılır. Paylaşılan, yani kabul edilmiş olan tutum ve değerler o toplumun kültürüdür. Bu kültür zamanla değişim gösterir ve göstermelidir de çünkü insan ve buradan hareketle toplum değişim gösterir çok düşük bir oran dışında toplumlar olumlu yönde değişimler gösterir. Bu değişimler insanda, toplumda ve onun oluşturduğu kültürde yansıma göstermelidir. Bu yansıma sistemin bütünlüğünde birden gerçekleşivermez. Bu bir süreç içinde değişim gösterir. Bu muhtelif alanlarda hızlı olurken bazı alanlarda yavaş olmaktadır. Bu alanlar arası uyum süreci kurumlar arası bir farklılaşma meydana getirir. Bu tip durumlarda bu evreyi atlatmış olan toplumlardan alıntılar yapılır yani hazır çözümler alınır. Bu geçiş dönemi sırasında eğer uzun vadeli ve sağlıklı çözümler isteniyorsa toplum kendi çözümünü kendi bulmak zorundadır bunu da ancak kendi yaratıcılığıyla yapmak durumundadır. Sonuçta kültürel öğeler toplumun üyelerine bir hizmet verdiği ve doyum verdiği için var olmuşlardır ve ancak bu şekilde toplumun hizmetinde olabilmiştir. Toplumun ihtiyaç ve düşüncelerine uymayan bir çözüm ilkesi o toplum tarafından kabul görmez. Kültürün sürekliliği ancak toplum tarafından oluşturulduğunda ve toplumun hizmetinde olduğunda sağlanabilir. Toplumsal ve üretici eylemler sonucunda düşünce oluşur. Bu oluşum sürecinde tarihsel ve toplumsal birikimler rol oynar. Çünkü düşüncenin kökeni insanın ve toplumun varlığına dayanır, buradan yansır. İnsan topluluğunun dışında asla düşünce olamaz yani düşüncenin üreticisi de kullanıcısı da insan topluluğudur. Düşüncenin kökeninde yer alan toplumsal tarihsel birikim dışında bireye inildiğinde bu düşünce içeriksel olarak değişir ve de daha ileriye doğru gelişir. Yani kişisel boyuta inildiğinde düşünce özerklik kazanır. Bir toplumun egemen sınıfına da bu şekilde ulaşılır. Toplumun düşüncedeki egemen sınıfı toplumu yönlendirici, geliştirici ve toplumun manevi gücüdür. Toplumsal düşünceler bir toplumun ya da toplumsal kesimin gereksinimlerinden doğarlar. Bu toplumsal düşünceler toplumsal yaşamda etkin olarak işlev görürler. Bu toplumsal düşüncelerdir kültürün sürekliliğini sağlayanlar. Toplumun düşüncedeki egemen sınıfı düşünceleriyle sanata yakınlık sağlar ve toplumu bu yöne çekerler, yani burada toplumu geliştirici gücünü kullanırlar. Ulusları birbirlerinden farklı kılan unsurlar: dilleri, kültürleri, düşünceleri, dinleridir. Bunlar o ulusların toplumsal ortağıdır yani ulusun bireyleri bu ortak payda da birleşir ve bu toplumsaldan bireye inildikçe bunlar farklılık gösterebilir. Bir ulusun dilinde olumlu yönde bir değişim arzulanır ve bu ancak o toplumun üretkenliğiyle sağlanır. Kültürün zede görmemesi, düşüncelerin toplumca üretilmiş olmasıyla yani çözümlerin toplumun kendisi tarafından çözülmesi ile sağlanır. Burada görmüş olduğumuz dilin, düşüncenin, kültürün ve de toplumun birbiri ile içiçe olmasıdır. Bu etmenlerden herhangi birinin değişmesi ile bu özelden genele yani insan ölçeğinden toplumsal ölçeğe doğru artarak cevap bulur. Buradan hareketle toplumun özerkliği kendi düşüncesini kendi diliyle oluşturması ile sağlanır ve ancak gelişir.
  14. Osmanlı Türk kültür tarihine ışık tutan yayınlarda son yıllarda önemli bir artış gözlemlenmektedir. Çoğunluğu binlerce arşiv dokumanı ve uzun yılların birikimine dayalı bilimsel araştırmalar Osmanlı Türklerinin hem Balkanlarda hem de Ortadoğuda silinmez izler bıraktığını kanıtlıyor. Özellikle bu bölgelerde patlak veren siyasal sürtüşmeler ister istemez dikkatlerin bu bölgelerde yaşayan toplulukların tarihi üzerine yoğunlaşmasına neden olmuştur. Gerek Balkanlar gerekse Ortadoğu'nun araştırılması sırasında tüm araştırmacıların keşfettiği ortak nokta, bu bölgelerde köklü bir Osmanlı Türk kültür mirasının varlığı olmaktadır. Bu miras anlaşılmadan ne siyasal ve ne de kültürel tarih araştırmalarında bu bölgelerin hakkıyla anlaşılması mümkün görünmemektedir. Uzun ömürlü imparatorluklar ve devletler, hüküm sürdükleri topraklarda yaşayan toplulukların tarihleri, kültürleri ve düşünce yapıları üzerinde, izleri bugüne kadar uzanan derin ve silinmez izler bırakmışlardır. Roma ve Bizans imparatorluklarının Akdeniz havzası ve Avrupa'da bıraktığı ve etkileri günümüze kadar uzanan tarihi mirasları ile ilgili yüzlerce yayına rastlamak mümkündür. Benzer şekilde İngiliz imparatorluğunun Hint yarımadasında bıraktığı izler hakkında da yüzlerce kitap elimizin altında bulunuyor. Hatta bu izleri görebilmek için dikkatli bir gözlemcinin yazılı belgelere bile ihtiyacı yok denilebilir. Çünkü mevcut olaylar, siyasi düşünce tarzları, edebiyata ve sanata yansıyan kültürel etkileşimler geçmişten günümüze uzanan imparatorluk izlerinin ve mirasının canlı birer şahidi durumunda. Osmanlı İmparatorluğu da, Roma ve Bizans İmparatorlukları gibi alabildiğine geniş bir coğrafyada farklı dinler ve milletlere mensup toplulukları asırlar boyunca yönetme başarısını göstermiştir. İslam tarihi açısından bakıldığında ise Osmanlı İmparatorluğu'nun, Emevi, Abbasi, Fatımi ve Memlükler döneminden devraldığı mirası siyasi kurumsallaşma bakımından en üst düzeye ulaştırma başarısına imza attığı söylenebilir. Siyasi kurumsallaşma, ekonomik organizasyon, ve uluslararası politikayı etkileme itibariyle de, Osmanlı İmparatorluğu'nun, İslam dünyasının son altıyüz yıllık tarihindeki en yaygın ve en etkili devlet sistemini kurduğunu söylemek herhalde abartılı olmaz. Peki dünya siyasetine yön verecek kadar etkili ve uzun ömürlü bir devlet sistemi kuran Osmanlı İmparatorluğu'nun kontrolü altında kalmış bölgelerde bıraktığı izler bihakkın biliniyor mu? L. Carl Brown'a göre bu sorunun cevabı hayır. Brown'a göre Osmanlılar dönemi siyasal sistemi sürekli olarak görmezden gelinmiş ve Osmanlıların bıraktığı miras hem Batılılar hem de Osmanlılarla aynı geçmişi paylaşanlar tarafından yanlış değerlendirilmiştir. Brown'un bu fikirlerini Columbia Üniversitesi tarafından yayınlanan ve kendisinin de editörü olduğu Imperial Legacy (İmparatorluk Mirası) adlı kitaptan öğreniyoruz. İkinci baskısı geçtiğimiz aylarda yapılan ve birbirinden ilginç onbeş makaleyi biraraya toplayan bu esere, kitabın muhtevasını yansıtan güzel bir de altbaşlık konulmuş: The Ottoman Imprint on the Balkans and the Middle East (Balkanlarda ve Ortadoğu'da Osmanlı İzleri). Brown kitabın girizgahında Batı dünyasının genel anlamda, Osmanlı İmparatorluğu'nun çok kültürlü, çok dinli, çok dilli ve çok uluslu yapısını bilinçli olarak görmezden geldiğini belirtiyor. Yazara göre bu uzun ömürlü devletin mirasını hafife alan ve bıraktığı izleri yok sayan sadece Batılılar değil. Osmanlı yönetimi altında uzun yıllar kalan ve ancak 20. yüzyılda ilk dönemleri sömürge altında geçirilen modern anlamda ulus-devlet kurabilme imkanı bulan toplumlar da, kendileriyle iç içe yaşamış ve bir anlamda günlük yaşantılarına sinmiş bu mirası reddediyorlar. Balkanlardaki Hıristiyan toplumlar ve güneybatı asyadaki Ermeniler, ayrı bir dil ve dine dayalı milliyetçilik rüzgarına kapılarak Osmanlı mirasını, yabancı bir gücün hegemonyası olarak görüp temelden reddediyorlar. Aynı dini değerleri paylaşmalarına rağmen Araplar da Osmanlı idaresinin bıraktığı mirası genelde tanımıyorlar ve Osmanlı dönemini, Hıristiyanlar ve Ermeniler gibi yabancı bir yönetim olarak değerlendiriyorlar. Brown bütün bunlara ilave olarak Türkiye Cumhuriyeti'nin de Osmanlıdan devralınan mirasa karşı çelişkili ve belirsiz bir tutum içerisinde olduğunu sözlerine ekliyor. Brown'a göre Türkiye zaman zaman Osmanlı mirasına sahiplenmekle birlikte bu mirasın varisi sadece Türkiye Cumhuriyeti değil. Osmanlı yönetimi altında yüzyıllarca kalan diğer ülke ve toplumlar da bu büyük ve zengin mirasın izlerini taşıyor. Imperial Legacy adlı kitaba katkıda bulunan yazarlar işte Osmanlı ile aynı geçmişi paylaşmış bulunan, ancak günümüzde bağımsız birer devlet hüviyeti taşıyan ülkelerdeki, izleri günümüze kadar uzanan Osmanlı mirasını tartışıyorlar. Şüphesiz Osmanlı mirasını bir kitaba sığdırmak mümkün değil. Ancak bu kitap zengin muhtevası ile kendi türünün ilk ve en iyi örneklerinden biri niteliğini taşımaktadır. Kitaba bu niteliği kazandıran şüphesiz katkıda bulunanların bilimsel yetkinliklerini kanıtlamış ilim adamları olmaları ve seçilen konuların titizlikle kaleme alınmış olmasıdır.. Kitapta yaralan makaleleri okuyacak birçok tarihçi ve toplumbilimcinin Türkiye fiziki sınırları dışında kalan bölgelerdeki Osmanlı mirasına daha da fazla ilgi duyacakları kuvvetle muhtemel. Imperial Legacy'deki ilk yazı ünlü tarihçimiz Halil İnalcık'a ait. İnalcık, Mirasın Anlamı: Osmanlı Örneği başlıklı makalesinde, tarih araştırmalarında miras meselesinin nasıl anlaşılması gerektiğine değinerek, Osmanlı mirasının günümüze şekil vermede nasıl ve ne türden etkilerde bulunduğunu tartışıyor. İnalcık, Osmanlı mirasının günümüze uzanan boyutlarını incelerken Osmanlı devletinin siyasi ve sosyal sistemini, bu devletin yönetimi altındaki gayr-i müslim toplulukları ve Arap dünyası ile Osmanlı ilişkilerini birer birer tahlil ediyor. Maria Todorova ise Balkanlarda Osmanlı Mirası adlı makalesinde, Osmanlı döneminin Balkanlar gibi geniş ve çok kültürlü bir bölgede bıraktığı siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel ve demografik izleri tahlil ediyor. Karl K. Barbir'in Arap Dünyasında Osmanlı Mirası başlıklı yazısı da, Osmanlı döneminin Arap İslam coğrafyasında bıraktığı izleri konu ediyor. Barbir, Arapların Osmanlı mirasına olumsuz baktıklarını ve Arap milliyetçiliğinin de etkisiyle bu mirası reddettiklerini belirterek, Arap tarihinin, yaklaşık dört asırlık bir Osmanlı mührü taşıdığını ancak bu dönemin, doyurucu araştırmaların noksanlığından dolayı yeterince bilinmediğine ve yanlış yorumlandığına dikkat çekiyor. L. Carl Brown'ın editörlünü yaptığı Imperial Legacy tam bir miras hazinesi. Osmanlı döneminin Balkanlar ve Ortadoğu'da bıraktığı izleri keşfetme sevdasında olanların sürekli olarak başvuracakları bu kitabın yeni araştırmalara kapı aralayacağına şüphe yok.
  15. Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'un fethinden sonra şehirdeki gayri mislim cemaatleri kendi dinî önderlerinin yönetiminde serbest bıraktığı, Gennadios Skolariosu devletin her yanındaki Ortodoks hristiyanlarının dinî ve sivil otoritesine terk ettiği bilinir. Dinî liderler önderliğinde kendi kendine yönetme sistemi yahudilere ve ermenilere, diğer Müslüman olmayan azınlıklara da tanındı. Bunun sonucu kiliseler ve onun başında bulunan dinî görevliler kendi cemaatlerinin her türlü eğitim, din ve hukuk işlemlerini kendi düzenledikleri yasalara göre yapmakta idiler. Bu gayri müslim cemaatler, buna sonradan milllet sistemi denildi, Devlete cizye ve haraç gibi şeri vergiler veriyorlardı, fakat bunlar kendi kiliselerine de bir kısım ödemelerde bulunmakla da yükümlü idiler. XVII. yüzyılın sonlarına doğru Orta Anadolu'daki hristiyan olup Fener Patrikhanesine bağlı topluluklardan kiliselerine vermekle yükümlü oldukları vergilerin tahsilinde Osmanlı Devleti görevlilerinin fermanlarla vergi toplamak için kendi idarî birimlerine gönderilen kiliselere yardım etmeye davet edildiklerini, diğer bir deyimle bu yolda emirler verildiğini Konya Şeriyye Mahkemeleri kayıtlarından öğrenebilmekteyiz. Bu vergiler 1682de ev başına 12 akçe patriklik, 12 akçe metropolitlik, yine ev (hane) başına her papaz için 1 altın idi. Halbuki XV. yüzyılın sonlarında İspanyada Aragonya ve Kastilya hükümdarları birleşip büyük bir devlet kurunca sade müslümanları kılıçtan geçirmekle kalmamışlar, yahudileri de ülkelerinden sürmüşlerdi. Orta Avrupa'da da yahudiler aynı akibete maruz kalmışlar, Osmanlı Devletine sığınmışlardı. Osmanlı Devletine yahudi göçünün XIX. yüzyılda II. Abdülhamid zamanında da devam ettiği bilinir. Dahası da var. 1096da Avrupada Almanyadan Orta Doğu istikametinde yola çıkan Haçlı sürüleri de ilkin Alman şehirlerindeki yahudi dükkanlarını yağmaladıkları,havralara sığınan yahudileri oralardan çıkartıp öldürdükleri Haçlı Seferleri tarihi kitaplarında uzun uzun anlatılır. Hitler zamanın da Almanyada yahudilerin maruz kaldıkları muameleler hâlâ hafızalardan silinmemiştir. Amerikayı keşfeden İspanyollar ve onları takiben yeni kıtaya yerleşenler kızılderilileri hemen hemen yok etmişlerdir. Balkanlarda da uzun yıllar Osmanlı idaresinde kendi kültürlerini geliştiren milletlerin de bağımsızlıklarını kazandıktan sonra Türklere yaptıkları katliam, sürgün, yağma , isim değiştirme, toplulukları eritme siyasetinde hatıraları yurdumuzdaki Bakanlardan gelen soydaşlarımızın belleklerinde yaşamaktadır. Birkaç sene önce Bosna-Hersekte Sırpların ve Hırvatların müslüman boşnaklara yaptıkları muameleler de unutulmamıştır. Osmanlı belgerinde devletin gayri müslim uyruklu vatandaşlarına nasıl davrandıklarının örnekleri pek çoktur. Meselâ XVI. yüzyıla ait Tahrir Defterlerinde şehirlerde yaşayan insanlardan sakat olanlara, müflis olanlara, ihtiyar olanlara vergi bağışıklığı uygulaması yapılmaktadır. Arnavutluk'ta II. Murad zamanında timar sahibi hristiyanlar vardır. Halil İnalcık'ın yayınladığı bir Tahrir Defterinde bunun örneklerine rastlanır. Hatta, bir gayri müslimin arazisi bir timar erine verildiği halde, onun müracaatı üzerine mesele tahkik edilip arazi tekrar eski hristiyan sahibine verilmiştir. Çukurovada dağlık kesimlerdeki kalelerde görevli gayri müslimler, Ermeniler vardır. Bunlar da bir kısım vergilerden muaftırlar, karşılığında hizmet yapmaktadırlar. 1839da Tanzimat Fermanının Gülhane Parkında okunmasından yaklaşık altı-yedi ay kadar önce Tersâne-i Âmire'de, yani bugün Kasımpaşa'da bulunan eski Osmanlı gemi yapım tesislerinde görevli işçi ve kalfalardan yararlanıp işgöremez hale gelenlerin kendilerine ve çocuklarına, yine bu uğurda hayatlarını kaybedenlerin geride kalan eş, çocuk, hatta analarına devletin maaş bağladığını arşiv kayıtlarından öğrenmekteyiz. Bu hususta müslüman ve hristiyan ayırımı da yapılmadığı yine aynı belgelerden anlaşılmaktadır. Birinci Dünya Harbinde Çanakkale muharebeleri esnasında Gelibolu yarımadasındaki amansız ölüm-kalım mücadelelerinde, üzerlerine makinelilerden çıkan kurşunlar veya İngiliz gemilerinden top gülleleri ve şarapnel parçaları yağan Mehmetçik'in neler yaptığını o dönemki hatıralardan öğrenmekteyiz. 10 Ağustos 1915'te Conkbayırında kıran kırana savaşlar devam ederken, bir saka erinin yolunu şaşırıp İngiliz (Anzak) mevzileri yakınına geldiğinde iki düşman askerinin susuzluktan ölüm halinde olduklarını gören Mehmetçik'in, yanlarına yaklaşarak önce işaretle silahlarını aldıktan sonra, onlara su verdiğini, sonra da önüne katarak birliğine getirip esir aldığını Fahrettin Altay bizzat kahraman Türk askerinin kendisinden dinlemiştir. İngilizlerin Çanakkale muharebelerinde su sıkıntısı çektiklerini ve bunu gidermek için almaya çalıştıkları önlemlerden İngiliz Başkomutanı General Hamilton bir raporunda bahs eder. Bu şaka olayını 20 yaşlarında Askerî Tıbbiye öğrencisi iken Çanakkale'ye gönderilen Fahri Celâl (Göktulga) sonradan efsaneleştirmiştir. Adanalı sıska, fakat çok kuvvetli bir genç asker olan Keloğlan lakaplı Mehmet yanlışlıkla su yüklediği eşeğiyle İngiliz siperlerine girer. Yakalanacağını anlayınca, yalan söylemek zorunda kalır. Sizin su sıkıntısı çektiğinizi gördüm, onun için size su getirdim der. Kendisine bol yiyecekler ve hediyeler verilir, birliğine döner. Bu defa Yüzbaşı görevini yapmadığı için falakaya yatırmak ister. Yaşlı bir asker, atılır, komutanından Keloğlan'ın yerine kendisinin falakaya yatırılıp cezalandırılmasını ister. Nedeni sorulduğunda da verdiği cevap herkesi hayretler içerisinde bırakır ve Keloğlan'ın bağışlanmasını sağlar. Keloğlan'ın babası Yemen'de kahramanlık göstermiş, şehid olmuş, oğlunu da arkadaşına emanet etmiştir. Arkadaşı Çanakkale'de aynı birlikte bulunan bu, yaşlı askerdir. Türk askerinin meziyetlerini dost, düşman hemen herkes anlamaktadır. Birkaç örnek verelim: Daily Telegraph gazetesinin bir muhabiri olan William Sheppard bir İrlandalı yüzbaşıdan dinlediği değerlendirmeyi 14 Aralık 1915 tarihli gazetesinde şöyle anlatır: Türkler dehşetli muharip, fakat daima centilmendirler. Almanlar gerek ölüleri gömmek, gerek yaralıları toplamak için mütarekeye hiçbir zaman razı olmuyorlar. Lâkin Türkler hiçbir vakit mütareke tekliflerimizi ret etmediler. Bir başka İrlanda'lı da bilmeyerek hastahane yanına yerleştirdikleri bir bataryanın farkına varan Türklerin, ışıldakla kendilerini uyardıklarından, eğer bataryayı oradan kaldırmazlarsa, hastahanenin zarar göreceğini bildirdiklerinden bahseder. İngilizler ise etrafını tel örgülerle çevirdikleri bir alanda otları ateşe verdiklerinden, Türk erlerinin kendilerini korumak için nasıl kaçıştıklarının Bean isimli bir başkası nakleder. Bütün bu örnekler Türk insanının ,erinin hoşgörüsünün, merhametinin bir kanıtıdır. Bu höşgörü nereden gelmektedir? Bunda dinîn öneminin büyük rolü olduğu düşünülebilir. Lâkin, Birinci Dünya Harbi'nin son yılında Osmanlı orduları Filistin'den çekilirken, bedevî arapların yaralı erlerin bağırsaklarını deşerek para aradıklarını yine hatıralardan okuyoruz. Şu halde mesele sadece dinden kaynaklanmıyor. Türklerin Orta Asya'dan itibaren dünyanın -o zaman ki her tarafına yayıldıklarını, çeşitli kavimlerle tanıştıklarını, onları yönettiklerini, aralarında dostane ilişkiler olduğu, bunun da Türk hoşgörüsünde önemli bir katkısı olduğu düşünülebilir. Gerçekten de, köyünden, çevresinden ayrılmayan insanların daha bağnaz, yabancılara karşı daha uzak mesafeli oldukları görülür. Bu nedenle Türk Hoşgörüsünü onların yayılmalarına, farklı milletlerle tanıştıklarına bağlamak mümkün görülmektedir. Bununla beraber, Yunanlılar (Eski Grekler) tarihin çok eski dönemlerinden itibaren Akdeniz'in, Karadeniz'in kıyılarına yayıldıkları bilinir. Lâkin İstiklâl Harbinde Anadolu'yu Polatlı yakınlarına kadar istilâ edenlerin yaptıkları tahribat, Rum din adamlarının ve devlet adamlarının aynı tarihlerde Anadolu'da tek Türk kalmamacasına yok edileceklerini anlatmaları, bu yolda beyanlarda bulunmaları, 1963'te Kıbrıs'ta bebekleri bile banyo kûvetinde öldürenlerin de birer Yunanlı olduğu düşünülürse, bu işin başka milletle tanışıp, dostluklar temin etmekle ilgisi olmadığı anlaşılır. O durumda da ortada tek neden kalmaktadır: Milletlerin genlerinde dedelerinden, atalarından miras kalan hasletler, davranışlar, meziyetler. Sanırım, Türk'ün hoşgörüsünün enginliği de buradan kaynaklanmaktadır. Atatürk'ün genç yaşlarında Gelibolu yarımadasında hayatlarını kaybeden Anzakların ana ve babalarına bir hitabesi vardır. Bu hitabe Avustralya'da bir bir parktaki anıta da nakş edilmiş, Turgut Özal da o ülkeye gittiğinde bunu görmüştür. Atatürk'ün söyledikleri şudur: "Ey analar, babalar. Çocuklarınınz için üzülmeyin. Onlar bizim topraklarımızda genç yaşta hayatlarını kaybetmişlerdir. Onlar artık bizim de çocuklarımızdır. Müsterih olunuz." İşte Türk Hoşgörüsünün başka emsali olmayan bir âbidesi de bu sözlerdir.