afflicted_ tarafından gönderilen her şey
-
UCUZ İŞÇİ, UCUZ İŞÇİLİK DEĞİLDİR
Gazetelerde sık sık Türkiye'deki işçilik ücretlerinin düşük olduğuna ilişkin haberler yer alır. Geçtiğimiz haftalarda bir haber, OECD ortalamalarına göre çok düşük işçiliğimizden bahsediyordu. Bu haber hem doğru hem yanlıştır. Ancak bundan evvel iki farklı kavramı açıklığa kavuşturmak gerekir. Şöyle ki; İşçi Ücreti bir kişiye ödenen ücreti; işçilik maliyeti ise, işçi ücretinin verimlilikle normalize edilmiş miktarını gösterir. Saat ücreti $2.00 olan bir Japon işçisi belirli bir üründen 1 saattte 10 adet üretiyorsa: işçi ücreti = 2.00 $/saat işçilik maliyeti = 0.20 $/adet demektir. Türkiye'de ise saat ücreti örneğin $1.00 olan bir işçimiz aynı üründen saattte 4 adet üretebiliyorsa: işçi ücreti = 1.00 $/saat işçilik maliyeti = 0.25 $/adet olur. Böylece, Türkiye'mizde işçi ücreti daha düşük, ama işçilik maliyeti daha yüksek olur. OECD içindeki en düşük işçi ücretlerinin ve de en yüksek işçilik maliyetlerinin nasıl olup da Türkiye'mizde bulunduğu kolayca anlaşılır. Ancak dikkat edilmesi gereken bir ince nokta vardır: İşçilik sözcüğü her ne kadar hemen işçiyi çağrıştırıyorsa da, işçiliğin yüksek oluşunun nedeni genellikle sadece işçi değil, onu çevreleyen sistem (yönetim, sendikacılık anlayışı, teknoloji üretimi vbg) dir. Nitekim yabancı ülkelerde daha iyi yönetilen, daha çağdaş sendikacılık anlayışına sahip sendikalara dahil işçilerimiz daha yüksek işçi ücretlerine rağmen, daha düşük işçilik maliyetlerine konu olabilmektedirler. İşçi ücretlerimiz, işçilerimizin verimlilikleri ve yönetim becerilerimizin kalitesi düşük, işçilik maliyetlerimiz ise yüksektir. Rekabet gücümüzü düşüren faktörlerden birisi de budur. Kavramları yerli yerinde kullanıp, kafaları karıştırmamalıyız. *** İşçi ücretlerimiz, işçilerimizin verimlilikleri ve yönetim becerilerimizin kalitesi düşük, işçilik maliyetlerimiz ise yüksektir. Rekabet gücümüzü düşüren faktörlerden birisi de budur. Kavramları yerli yerinde kullanıp, kafaları karıştırmamalıyız.
-
SERMAYE PİYASASI KURULU (SPK)
Türkiye'de sermaye piyasasını düzenleyen ve 30 Temmuz 1981 tarihinde yürürlüğe giren 2499 sayılı "Sermaye Piyasası Kanunu"nun getirdiği bir kamu tüzel kişisidir. Yetkilerini kendi sorumluluğu altında bağımsız olarak kullanan bu kurulun merkezi Ankara'dadır. Ancak kurulun gerekli gördüğü yerlerde büro açma yetkisi vardır. Kurul biri başkan, biri başkan vekili olmak üzere yedi üyeden oluşur. Kurul üyeleri Maliye Bakanlığı'nca gösterilen altı aday arasından üç, Adalet Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı, Merkez Bankası ve Bankalar Birliği'nce gösterilecek ikişer adaydan birer kişi olarak Bakanlar Kurulu tarafından seçilir. Bütün üyeler üç yıl için kararnameyle atanır. Herhangi bir nedenle boşalan yerlere esas hükümlere göre atama yapılır. Atanma koşullarını kaybeden, yasaya aykırı davranışları görülen ya da kusur ve ihmalleri belirlenen üyeler süreleri dolmadan Bakanlar Kurulu'nca görevden alınır. Kurulun başkan ve diğer üyeleri özel bir kanuna da yanmadıkça resmi veya özel hiçbir görev alamaz ticaretle uğraşamaz, ortaklıklarda pay sahibi olamazlar. Maliye Bakanlığı kurulun yıllık hesaplarını, her türlü işlemlerini denetlemeye ve gerekli gördüğü önlemleri almaya yetkilidir. Ayrıca kurulun işlemleri ve faaliyetleri hakkında Bakanlar Kurulu'na rapor sunmakla görevlidir. Kurul günlük çalışmalarını kuruluş yasasının 29. maddesince öngörülen ve Bakanlar Kurulu tarafından hazırlanmış olan "Sermaye Piyasası Kurulu Teşkilat, Görev ve Çalışma Esasları Yönetmeliği"ne göre yürütmektedir. 24 Haziran 1982 tarihinde yürürlüğe giren bu yönetmeliğe göre, kurulun "faaliyetlerinin yönetimine ilişkin ana teşkilatı" Başkanlık, Genel Sekreterlik ve Hizmet Birimleri'nden oluşmaktadır. Sermaye Piyasası Kurul'un görev ve yetkileri 2499 sayılı yasanın 22. maddesinde ve anılan yönetmeliğin 9. maddesinde ayrıntılı olarak belirlenmiştir. Bunları sekiz başlık altında toplamak mümkündür: Denetleme: Menkul kıymetleri halka arz edilen ve sermaye piyasasında faaliyet gösteren kuruluşlar nezdinde ya da bu kuruluşlardan gelen periyodik bildirimler üzerinden merkezde, bu kuruluşların faaliyetlerini mevzuat ve mali bünye açısından denetlemek, denetim kuruluşlarına ilişkin kuruluş şartlarını ve çalışma esaslarını belirlemek. İzleme: Sermaye piyasasında izinli ya da izinsiz faaliyet gösteren kuruluşları, bu piyasada işlem gören menkul değerleri ve sermaye piyasasını ilgilendiren her türlü yayın, duyuru ve reklamları izlemek, bu amaçla arşiv oluşturmak. Kayıt tutma: Sermaye Piyasası Kanunu'na tabi kuruluşların ve halka arz edilen her türlü menkul değerlerin kaydını tutmak. Araştırma yapma: Yurt ve dünya ekonomisinin gidişi ve eğilimlerinin sermaye piyasası üzerine etkileri, sermaye piyasası uygulamasında ortaya çıkan sorunlar ve Maliye Bakanlığı'nca istenecek diğer konularda araştırma yaparak, alınması gereken ekonomik ve mali önlemler ile mevzuatta yapılması gereken değişiklikler konusunda Maliye Bakanlığı'na öneride bulunmak. İnceleme: Kurula yapılan başvuruları incelemek, izin vermek, başvuruyu reddetmek, özel kural ve koşullar koymak, ek bilgi ve belgeler istemek, süre vermek, süre uzatmak. Değerlendirme: Alınan, derlenen ve kendisine tevdi edilen bilgi ve belgelerden, denetim ve izlemelerden elde edilen sonuçları inceleyip değerlendirmek, yapılacak işlemleri, alınacak önlemleri kararlaştırmak, halka izinsiz arz ve satışı durdurmak, yanıltıcı ilan ve reklamları yasaklamak, daha önce verilmiş izin ve belgeleri iptal etmek, finansman durumu zayıflayan ortaklıkları uyarmak, bu konularda yetkili mercilere yapılacak önerileri saptamak ve özel idari nitelikli bu tür kararlarını ilgililere, yetkili kamu kuruluşlarına, gerekirse yargı organlarına ve kamuya duyurmak. Menkul kıymetlerin halka arz ve satışını düzenlemek, denetlemek ve yönlendirmek amacıyla; menkul kıymetleri halka arz olunan anonim ortaklıkların ve aracı kuruluşların uyacakları esasları, bunların kurula başvurularının ve bildirimlerinin kural, yöntem, biçim ve koşullarını belirlemek, Kamunun aydınlatılmasını sağlamak amacıyla; Sermaye Piyasası Kanunu'na tabi kuruluşlar tarafından halka açıklanacak bilanço, kâr ve zarar tablosu, yıllık rapor, denetim raporu ve diğer bilgiler için standart tablolar saptamak, kamuya yapılacak her türlü davet ve duyuruların biçim, kapsam ve içeriğini belirlemek.
-
5 NİSAN KARARLARI
1994 yılının başına gelindiğinde, Cumhuriyet tarihinin en büyük cari açığı ve kamu açığı makroekonomik dengesizliklerin boyutu görmek açısından yeterlidir. Orta-uzun dönemde sürdürülemeyecek olan bu yapı ve politikalar 1994 yılı Nisan ayında içine düşülen ağır iktisadi krizin oluşumundaki nedenlerdir. Diğer yandan kriz sinyallerinin alınmaya başlandığı 1993 yılının son ayları ile 1994 yılının Nisan ayı arasında geçen sürenin incelenmesi krizin yönetimi açısından da oldukça yanlış uygulamalara başvurulduğunu göstermektedir. Aşırı spekülatif sermaye girişinin ekonomik dengeler üzerindeki olumsuz etkilerini Türkiye kadar ağır yaşamış olan bazı gelişmekte olan ülkelerde krizin ortaya çıkmasıyla birlikte alınan önlemler ile krizin daha hafif atlatılması mümkün olmuştur. Ancak Türkiye'de başvurulan uygulamalar ve iktisadi kararlar krizin boyutunu artırıcı etki yaratmıştır denilebilir. Bir başka deyişle, 1993 sonu ve 1994 başını kapsayan dönemde Türkiye, kriz yönetiminde de başarısız olmuştur. 1993 yılının ortalarında siyasi otorite kamunun faiz yükünün çok yüksek olduğunu ve kısa dönemde uygulanacak politikaların faiz oranlarını düşürme amacı taşıyacağını açıklamaya başladı. Bu aşamada ekonomiye likidite enjekte edilmeye başlandı ancak yüksek likidite ve düşmesi beklenen döviz talebini hızla artırmaya başladı. Diğer yandan yüksek cari açık da devalüasyon beklentilerini kamçılamakta ve döviz talebini artırıcı işlev görmekteydi. Siyasi otorite dövize olan talebi yüksek döviz rezervlerini satarak sınırlamanın mümkün olacağı, bu şekilde piyasada dolaşan paranın İMKB'ye yönlendirilebileceği varsayımı ile hareket etmekteydi. Bu varsayımlar iki nedenle geçerli olmadı. Bunlardan birincisi büyük bankalar yüksek bir devalüasyon olacağı bilgisi ile hareket etmekteydiler. Dolayısıyla piyasaya sürülen döviz talebi kırma işlevini yerine getirmekten uzak kalmakta ve piyasaya sürülen döviz giderek artan fiyatta alıcı bulmaktaydı. Diğer yandan İMKB, o dönem için 52 milyon dolar gibi dar bir işlem hacmine sahipti ve piyasada dolaşan spekülatif sermayeyi mas etme kapasitesine sahip olmaktan çok uzaktı. Sonuç olarak Ocak 1994'te döviz kuru 19 000 TL/$ Merkez Bankası rezervleri 7 milyar dolar iken Nisan 1994'te döviz kuru 38 00 TL/$'a çıkarken, uluslararası rezervler 3 milyar dolara düştü. 5 Nisan 1994'te hükümet dengeleri yeniden kurmak amacıyla yeni kararlılık önlemleri paketini ilan etti. Dövize olan akını kesmek ve kısa dönemli kamu borçlarını ödeyebilmek için Mayıs 1994 tarihinde %400 faizli borçlanma kağıtlarını piyasaya sürmek zorunda kaldı. Dengeleri düzeltmeden yapay yolla faiz oranlarını düşürme çabası faiz oranlarında çok daha yüksek oranda bir sıçramaya neden olmuştur. Sonuç, ücretlerin düşürülmesi, işsizlikte artış, yüksek bir devalüasyon ve üç basamaklı enflasyon döneminin açılması olarak kendini gösterdi. Uygulamanın İçeriği İstikrar programı, enflasyon oranını azaltma, TL'ye kazandırma, dışsatımı artırma ve bunları gerçekleştirerek, 'sürdürülebilir'bir ekonomik ve toplumsal gelişme sürecini elde etmeyi amaçlamaktadır. Bu amaçlara ulaşılması, başta kamu kesimi açıklarının azaltılması ve bir dizi yapısal yeni düzenlemelerle gerçekleştirilecektir. Yaklaşım 'temel ilke'olarak 'üretim yapan, sübvansiyon dağıtan bir devlet yapısından, ekonomide piyasa mekanizmasının tüm kurum ve kurallarıyla işlemesini sağlayan ve sosyal dengeleri gözeten bir devlet yapısına geçmeyi'almaktadır. Uygulama programı, ek olarak, döviz kurunun fiyat artışıyla uyumlu kılınmasını, TCMB'nin giderek 'özerk bir yapıya'kavuşturulmasını sağlıklı bir para politikası düzenlenmesi, sermaye piyasasında spekülatif işlemlerin sınırlandırılmasını ve dışsatımın ve yabancı sermaye girişlerinin artırılmasını öngörmekteydi.
-
BOLŞEVİK DEVRİMİ
"Yüzlerin ve hatta hükümet sisteminin bir bütün olarak değişmesi zorunludur... Ekselansları, sonuçlarım göremeyeceğimiz olayların arifesindeyiz... Her şey öyle gösteriyor ki, en tehlikeli yolu seçtiniz: Duma'yı dağıtmak... Şuna eminim ki, üç haftadan daha kısa bir süre içinde bir devrim gerçekleşecek ve her şey yerle bir olacak. Siz de yönetimi kaybedeceksiniz." Rusya'da devrim zamanı geldiğinde ülke savaş ve ekonomik zorluklar yüzünden oldukça umutsuzdu. Çar II. Nikola'nın danışmanlarına göre yönetimi Duma'ya bırakmalıydı. Eğer "Diktatör Çar" (Bolşevikler böyle görüyordu) yönetimden alınırsa, halk meclisi Duma yönetimi ele alıp Bolşeviklerin isyan için öne sürdükleri nedenleri ortadan kaldırabilecekti. Ancak Nikola kendini hiç de demir yumruklu bir diktatör gibi görmüyordu. 1905'de Batı'dan gelen liberal seslere kulak verdi ve halkın seçtiği bir parlamento olan Duma'yı kurdu. Böylece kendi yetkileri azalmıştı. Muhalif politik partiler ve sendikaların kurulması da yasallaştı. Böylece Rusya'nın bu dönemi rahat atlatacağını düşünmüştü. 1917 Şubatına gelindiğinde ekmek kıtlığı, grevler, lokavtlar ve gösteriler herkesin Rusya'nın anarşi uçurumunun kenarında olduğunu düşünmesine yol açıyordu. Ordunun başındakiler iki seçenekleri olduğunu gördü; ya halkın üzerine asker gönderilecek ve ayaklananlar bastırılacaktı ya da Duma ile işbirliği içinde politik bir çözüm bulunacaktı. İkinci alternatifi kullandılar ve Duma da kendine göre bir çözüm önerdi. Çarın tahttan inmesini ve tüm yetkinin Duma'ya verilmesini teklif ettiler. Bunun isyanı engelleyeceğini söylüyorlardı. Teklif Nikola'ya ulaştırıldı. Nikola önce buna karşı çıkıp, Duma'yı dağıtmakla tehdit ettiyse de, olayı onların açısından görmesi sağlandı. Kendinde ve oğlunda olan yönetim hakkından feragat ettiğini açıkladı. Böylece Rusya'da Romanov hanedanı son bulmuş oluyordu. Nikola tüm aile üyeleriyle buluştu ve ev hapsine alındı. Duma yönetimi Çarın güvenliği konusunda garanti vermişti. Rusya artık bir monarşi değildi, ayrıca Duma dağılmış ve yerine, orduyla işbirliği içinde bir ihtilal planı hazırlamış eski Duma üyelerinden oluşan bir meclis gelmişti. Karşılarına çıkacak kimse kalmamıştı... Bolşeviklerden başka. Ancak onlar da lidersiz ve Örgütsüzdü. Duma birkaç kritik hata yaptı. Kısa bir süre sonra da bu hatalarının cezasını çekmeye başladılar. İlk olarak, kendi güdümlerindeki basının yazdıklarına gerçekten de inanmaya başladılar. Kendilerinin halkın meclisi olduğuna inandılar, dahası halkın da böyle düşündüğünü sandılar. İkinci olarak, gerçekten de Rusya'nın öteki Avrupa devletleri gibi bir anayasa devleti olması gerektiğine inanıyorlardı. Gerçekte Çarın yönetimindeki Rusya acı çekiyordu. I. Nikola ve Büyük Petro gibi geçmişteki Çarlar büyük adamlardı ancak Çarın yönetiminde köylülerin şikayetleri büyüktü. Başka seçenekleri olmadığından katlanıyorlardı. Yıllarca süren monarşi döneminde insanların toplumsal statüleri olduğu gibi kalmıştı. Çar olmadan her şey havada kalacak gibiydi. İnsanlar boyun eğecek bir otoriteye alışmıştı. Üçüncüsü ve en önemlisi ise, Duma üyelerinin belirli bir planı olmamasıydı. İktidara sahiptiler ama bununla ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Sonuç olarak Bolşevikler de bu durumdan yararlanmaya hazırdı. Aynı yılın Nisan ayında Lenin Rusya'ya döndü, Ekim ayında da içeride hükümetin toplantı yapmakta olduğu Kışlık Saray'ın etrafı sarılarak yönetim Bolşeviklere devredildi. Duma'nın bulduğu çözüm geçici olarak iyi bir çözümdü, ancak altı aydan kısa bir süre içinde, bu fikrin uzun vadede ölümcül sonuçları ortaya çıktı. II. Nikola yetkilerini bırakmış, Rusya'daki Romanov hanedanı son bulmuş, kendilerine güvenliklerinin sağlanacağı sözü verilmişti. Ancak Rusya, sosyalist bir devlet olacak Sovyetler Birliği haline gelme yolunda ilerliyordu. Tahtı bırakarak engellemeye çalıştığı ihtilal tüm gücüyle geliyordu ve daha önce verilen hiçbir garanti de işe yaramayacaktı. Nikola ve ailesi önce Sibirya'ya sonra da Ural dağları bölgesine gönderildi. Sürekli ev hapsinde tutuluyorlardı. Tahtı bırakmasından sonra Çar hep baskı altındaydı. Ailesinin güvenliği de tehlikedeydi. 1918 Temmuzunda bir emir geldi ve Nikola ailesi ile birlikte idam edildi.
-
MAXIMILLIAN OLAYI
Avusturyalı bir arşidükün, Napolyon'un yeğenlerinden biri tarafından kumanda edilen bir Fransız ordusunun desteğiyle savaşa girip sonunda da Meksika İmparatoru oluşu tarihin en tuhaf hikayelerinden biridir. 19. yüzyılın başlarında İspanya'dan bağımsızlığını ilan ettiğinden beri, Meksika halkının başından dert eksik olmamıştı. Napolyon Savaşları'ndan sonra İspanya, Meksika'da kontrolü ele geçirmek için ancak cılız bir girişimde bulundu. İç Savaş General Santa Anna başa geçene kadar sürdü. General isyanı bastırdı ve ülkeyi birleştirdi. Ama 1850'lerde tekrar isyan çıktı. Juarez'in özgürlükçü cumhuriyetçi güçleri Mexico City'yi ele geçirdi ve Birleşik Devletler hükümeti tarafından da tanındı. İşte bu noktada Napolyon'un Fransız yeğeni ortaya çıktı. Fransa'daki III. Napolyon hep ünlü atasının gölgesinde yaşamıştı. İmparatorluğun parlak günlerine geri dönmesi ile ilgili rüyalar görüyordu. Ama karısı Eugenie de Montijo İspanyol hanedanındandı. Böylece tamamen İspanyol kanı taşıyan Meksika'nın eski aristokrat sınıfı Paris'e kaçıp aristokrat arkadaşlarına köylülerin isyanı sonucu her yerde tecavüz ve yağmalama olduğunu anlatıyordu. Paris'teki sosyal yaşam tabii ki politik açıdan güçlü olan Eugenie'nin etrafında dönüyordu. Eugenie çok zor olsa da tüm dünyada hüküm sürmeye başlayan Anglo-Amerikan etkisine karşı Katolik gücünün yeniden diriltilmesi hayalleri kuruyordu. Meksika'dan kaçan mültecilerin anlattığı hikayelerle Juarez ve adamlarının Katolik karşıtı olduğu hızla yayılıyordu ve zaten Juarez, Protestan Amerikalılardan yardım alıyordu. Halk Amerika'nın Juarez'i bir kukla gibi kullanarak yönetimi ele geçireceğinden korkuyordu. Eğer durdurulmaz!arsa tüm iyi Katolikleri kılıçtan geçireceklerdi. İmparatoriçe, Napolyon'dan Meksika'nın yardımına koşmasını istedi. Bu aynı zamanda imparator için Fransa'nın ihtişamını yeni dünyaya da göstermesi anlamına gelecekti. Juarez devrimden sonra gelen ekonomik karışıklıktan dolayı dış borçları ödemeyi dondurduğunu söyleyince, Fransa, İspanya ve İngiltere Meksika'ya karşı birleşti ve Vera Cruz'u ele geçirdi. Amerika o sırada kendi iç savaşıyla uğraşıyordu ve hiçbir müdahalede bulunmadı. İspanya ve İngiltere kısa süre sonra çekildi. Ama Fransa 1862'nin sonlarına kadar kaldı. Otuz bin kişilik bir Fransız keşif ordusu Vera Cruz'da karaya çıktı ve sonraki yıl Mexico City'yi ele geçirdi. Sonra tuhaf bir şey oldu. Napolyon Amerika'ya tek başına gitmeye tırsmıştı. Konfederasyonun savaşı kazanmakta olduğu açıktı ancak her zaman savaşın tam tersine dönme ve bitme ihtimali de vardı. Dahası, Konfederasyon ve Birlik askerleri birleşip Mexico'ya saldırabilirlerdi. Aslında bu fikir gerçekten de hem Kuzey'de, hem de Güney'de gündeme getirilmişti. Napolyon kendine destek olacak birilerini bulmalıydı. Eski İspanyol monarşisinin Avusturyalı Habsburglarla kan bağı vardı. Bu bağ yoluyla Napolyon büyük bir Katolik ittifakı kurdu. Bu yüzden İmparator Franz Josef'e (Birinci Dünya Savaşı'na kadar, elli yıl daha ülkesinin başında olacaktı) Mexico'yu beraber kurtarma teklifinde bulundu. Habsburgların İspanyollarla olan bağı da Meksika'nın kurtarılması için yeterince güçlü bir bahaneydi. Napolyon Franz Josef'in kardeşi Arşidük Maximillan'ın yeni dünyada kendine ait bir ülkede kral bile olabileceğini söyleyerek fikrini daha çekici hale getirdi. Belki bir gün büyük bir müttefik güçle Orta ve Güney Amerika'nın tümünü bile ele geçirebilirlerdi. Böyle bir birliğin gücüyle Anglo-Saksonlar ve Protestan Prusyalılar dize getirilebilirlerdi. İmparatoriçe Eugenie, Meksika'da devam eden barbarca olaylara tanık olmuş insanlar buldu. Zavallı kurbanlar, Fransa ve Avusturya güçleri tarafından desteklenecek Avusturyalı bir imparatorun Meksika halkı tarafından sevinç gözyaşları içinde karşılanacağını söylüyordu. Meksikalılar başlarındaki yönetimi atıp Almanca konuşan ve ilgisiz birini istiyordu. Bu plana şöyle bir bakıldığında insan "Bu adamlar ne düşünüyormuş da böyle bir şeyi istemiş?" diyor. Ama Franz Josef ve Maximillian anlaştı. Maximillian İspanyolcasını ilerletti, Yeni Dünya'ya ulaştı ve 10 Haziran 1864'te Meksika İmparatoru ilan edildi. Zavallı adam, gerçek bir imparator gibi iş göreceğini sanıyordu. Fakirlere yardım etmek, okullar, hastaneler inşa etmek için projeler hazırlattı. Tüm Meksika'yı tek yönetim altında birleştirecekti. Bu arada başkent dışında, Fransa-Avusturya orduları için savaş pek de iyi gitmiyordu. Ordunun çoğunluğu piyadeydi ve dağlarda gerillalara karşı üzerlerinde ağır silahlarla ve yün üniformalarla savaşmaya çalışıyordu. Maximillian'ın ordusu ellerinde toprak tutmaya çalışırken yüzlerce garnizonda sıkışıp kalmıştı ve bu garnizonların birbiriyle haberleşmesi çok zordu. Juarez yoğun piyade saldırısına karşı koyamıyordu ama yakayı da ele vermiyordu. Yine de imparator sadece Mexico City'yi yönetiyordu. III. Napolyon'un Amerika üzerine kurduğu planlar Appomattox'da yapılmıştı. Konfederasyon güçlerinin teslim olmasından sadece birkaç hafta sonra General Sherman çoğu Virginia'dan toplanmış siyahlar olan elli bin askerle Teksas kıyılarına çıktı. Sherman Maximillian'la dalga geçti ve savaşması için kışkırtıcı sözler söyledi. Ayrıca gizlemeye gerek duymadan Meksikalı isyancı askerleri eğitti, donanımlarını sağladı. Savaştan sonra ise bazı siyah askerler Meksika güçlerine katıldı. Onların torunları hala Meksika'da yaşıyorlar. III. Napolyon sadece karada savaşla karşı karşıya kalmadı, Amerikan donanmasıyla da uğraşması gerekti. Sonunda havlu attı ve bunun sadece Meksika'nın savaşı olduğu yolunda bir açıklama yaptı. 1867'de tüm Fransız askerler ve Avusturyalılar geri çekildi. Savaşta ya da hastalık yüzünden verilen kayıplar bütün keşif gücünün yarısını oluşturuyordu. Maximillian ise kolay kolay bırakamadı Meksika'yı. Çevresinde dönen entrikalara rağmen davasına dürüst bir şekilde inanıyordu. Ayrıca gururluydu da. Az sayıda Meksikalı onun yanında yer aldı, Maximillian da öteki aristokratlar gibi onları bırakıp gidemeyeceğini söyledi. Maximillian ailesini geri gönderdi ama kendisi son bir savunma için Meksika'da kaldı. Yenilmesi uzun sürmedi, davası hemen görüldü ve ölüme mahkum edildi. Napolyon, Eugenie ve Franz Josef olayı öylesine protesto etti ancak onlar Prusya'nın ani yükselişi sonucu çıkmak üzere olan sorunlarla meşguldü. 19 Haziran 1867'de sadece üç yıl dokuz günlük bir hükümdarlıktan sonra Meksika'nın Avusturyalı imparatoru Maximillian, bir duvarın önünde kurşuna dizildi. Böylece komşusu Napolyon'un hiç güvenilir olmadığı anlaşılmış oldu.
-
TOPUN TÜRKLERE SATILMASI
Bir savaşta insan sadece kendi teknolojisinin durumunu değil, rakibinin de hangi yeni teknolojileri karşısına çıkarabileceğini hesaplamalıdır. Konstantinopol şehri yedi yüzyıldan daha uzun bir süre İslam dünyasının saldırısına uğramıştır. Önce 7. ve 9. yüzyıllar arasında Araplar, sonra da 12. yüzyılda bölgeye gelen Türkler. Şehri kurtaran o gün için ileri teknoloji sayılabilecek Rum Ateşiydi. Neft ve ziftten oluşan bir karşımdı bu. O günün napalm bombası diyebileceğimiz formülü saklı olan bu gizli madde gemilere yükleniyor ve bronz bir toptan ateşleniyordu. Elli metreden daha geniş bir alan içerisinde tahtadan yapılmış hiçbir gemi yaklaşamıyordu. Buna benzer alev atan mancınıklar da kale duvarlarında sabit bir biçimde duruyorlardı. Böylece yedi yüzyıl boyunca şehir saldırılara göğüs gerebilmişti. İmparatorluğun geri kalanı parça parça elden çıktıysa bile şehir Bizans'ın elindeydi. 15. yüzyıl başlarında Roma İmparatorluğu'ndan geriye kalan bu şehir ve birkaç küçük Ege adaşıydı. 1451'de daha sonra "Fatih" unvanını alan II. Mehmet tahta geçti ve yedi yüzyıllık amacı gerçekleştireceğine ant içti. Güçlü Konstantinopol şehri Osmanlı kılıcına boyun eğecekti. Mehmet, kenti alma konusunda parlak fikirlerle gelen herkesin Hıristiyan, Müslüman ya da Musevi olmasını önemsemeksizin ödüllendirileceği haberini her yere saldı. Top yapımındaki yeniliklerin yaygınlaşması henüz birkaç nesillik bir olaydı. Önceki toplar küçüktü, yararsızdı ve hedefi tutturamıyordu. Ancak kısa bir mesafe içinde isabet sağlayabiliyorlardı. Barut zamansız patlayabilirdi, tehlikeliydi ve içindeki kömür, sülfür gibi maddeler nakliye sırasında ayrılıyordu. Bunları bir arada tutmak için geliştirilen teknikler henüz piyasada değildi. Dolayısıyla bu yeni silah sistemi çok ses çıkaran bir oyuncaktan daha fazlası gibi gözükmüyordu. Aslında Wright Kardeşlerin yaptığı ilk uçak da tehlikeli bir uçurtmaydı ancak arkasından gelen Messerschmitt ve Spitfire'lar çok şeyi değiştirdi. Macaristan hükümdarı Urban toplara bayılırdı. Barutun zamansız patlaması ve isabet sorunlarına bir çare bulmayı başardı. Eğer topların boyutu ve güçleri artırılırsa doğru yere isabet etmesinin çok önemi kalmayacaktı. Devasa büyüklükteki top mermisi nereye düşerse düşsün büyük bir alana zarar verecekti. Hayallerindeki silah tam bir canavardı, bir tondan daha ağır ve 120 cm. çapındaki bir top mermisini atabilecek bir top. Bu süper topu destekleyecek 90 cm. çaplı mermi atabilen küçük toplar, küçük taşlarla yüklü mancınıklar kuşatılmış bir şehirden gelebilecek her türlü saldırıya karşı bu büyük topu da koruyabilirdi. Bu silahların imal edilmesinin büyük bir paraya mal olacağını söylemeye gerek yok. Süper silah beraberinde büyük bir asker gücü ve yüzlerce ton barut gerektirecekti. Urban bu silahın zafer kazandıracağını biliyordu ve iyi bir silah tüccarı gibi bu fikri satmak için dolaşmaya başladı. Akla ilk gelen müşteri adayı tabii ki Konstantinopol'dü. II. Mehmet'in orduları Çanakkale Boğazının doğu tarafında toplanıyordu ve Osmanlı Türkleri Bizans'a karşı kutsal bir savaş ilan etmişti. Urban'ın teklifini ilk olarak İmparator XI. Konstantin'e götürülmesinde mutlaka az da olsa din ve ırk birliğinin etkisi vardı. Hazırladığı süper silahların planlarını göstererek buna sahip olacak herhangi bir şehrin tüm saldırıları kolayca püskürtebileceğini anlattı. Bu güçlü silahtan atılacak bir mermi, yüzlerce saldırganı öldürebilir ya da bir gemiyi batırabilirdi. Düşman karşılarına aynı büyüklükteki silahlarla çıksa bile onları daha kullanamadan etkisiz hale getirilebilirdi. Ancak Urban reddedildi. Danışmanlar denenmemiş silahlara para harcamaktansa o parayla biraz daha kiralık asker tutulabileceğine karar verdi. Herhalde Bizans, Urban'ın bir silah tüccarı olduğunu ve bir dahaki durağının Boğazın öte yakası olacağını düşünememişti. II. Mehmet teklifi hemen kabul etti ve Urban'la bu silahları hazırlaması için anlaştı. Bir yıl sonra Mehmet'in ordusu şehri kuşattı. Kuşatmanın kaderini Urban'ın dev topları belirledi. Silahlar Bizanslıların Rum Ateşlerinin menzili dışına yerleştirildi. Ayrıca bu silahların yapılması için harcanabilecek parayla tutulan askerlerin oklarından da uzaktı. Surlar yıkıldı, Türkler içeri girdi ve XI. Konstantin öldürüldü. Urban'ın silahlarını reddeden danışmanların da Konstantin ile birlikte öldüğünü düşünmek isteyebilirsiniz ancak bu tür bir adalet nadiren gerçekleşir. Urban'ın silahları Türklere satma fikri uzun vadede yanlış bir karar olabilirdi. İstanbul artık Türklerin önünde bir engel değildi, dahası Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti olmuştu. Bu da tüm Güneydoğu Avrupa'nın savaş alanı haline gelmesi demekti. Dahası Türkler Viyana'ya kadar uzanacak ve Urban'ın kendi ülkesi bir savaş alanına dönecekti. Malını satıp para kazanma tutkusu Macaristan'ın bugün bile korkulu rüyası olan, beş yüz yıllık bir çatışmaya neden olmuştu.
-
İZMİR SUİKASTI
Giritli Motorcu Şevki'nin 15 Haziran 1926 günü İzmir Valiliğine yaptığı bir ihbarla ortaya çıkarılan Mustafa Kemal'e suikast olayının yeni kurulan cumhuriyette bir iktidar savaşı olduğu bellidir. İktidarı elinde bulunduran kadro kendisine rakip olarak gördüğü bir diğer kadroyu tasfiye etmek için bu olayı kullanmıştır. Dolayısıyla bu tuhaf davanın sanıkları durumuna sokulan ünlü şahsiyetlerin, milli mücadelenin önde gelen paşalarının başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemiştir! Sonuçta çoğu İttihatçı olan 18 kişi idam edilirken Mustafa Kemal, Fevzi Çakmak ve İsmet İnönü dışında milli mücadeleyi yürüten askeri liderlerin hemen tümü şaibeli hale getirilmiştir. Hukuksal olarak nasıl bir skandal veya fiyaskonun cereyan ettiği ise olayın üzerinden sekiz ay geçtikten sonra bizzat Mustafa Kemal tarafından itiraf edilecektir. Şevki'nin ihbarı sonucunda 15 Haziran akşamı İzmir'de ve İstanbul'da yapılan tutuklamalarla yakalanan Ziya Hurşit, Çopur Hilmi, Gürcü Yusuf, Laz İsmail gibi kişilerin verdiği ifadelerin yanı sıra yakalanan silahlar ve bazı diğer kanıtlardan Mustafa Kemal'in İzmir'i ziyareti sırasında Kemeraltı'nda bir suikast teşebbüsü olacağı söylenebilir. Ama Enver Paşa'nın adamı olarak bilinen Hacı Sami ve İttihat ve Terakki'nin Teşkilat-ı Mahsusası'nın kurucularından Kuşçubaşı Eşref'den yurtdışında bulunan Çerkez Ethem'e kadar birçok kişiyle bağlantısı olduğu ileri sürülen olayın karanlıkta kalan yanları açığa çıkarılan yanlarından daha fazladır. Tabii bütün bu kargaşa içinde asıl önemli olan tam bir yıl önce, Haziran 1925'te kapatılan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nda yer alan paşaların olaya dahil edilmeleri ve tutuklanarak idam talebiyle İstiklal Mahkemesi'nde yargılanmalarıdır. Çok değil, daha birkaç yıl önce gerçekleştirilen milli mücadelenin kahramanları birdenbire cumhurbaşkanına suikast düzenlemeye kalkışacak kadar iktidar hırsından gözleri bir şeyi görmeyen caniler haline gelivereceklerdir! Kasım 1924'de Kazım Karabekir'in başkanlığında kurulan ve Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Cafer Tayyar Eğilmez, Mersinli Cemal Paşa gibi ünlü komutanların da yer aldığı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası Haziran 1925'te hükümetin aldığı bir kararla kapatılmıştı. Ama İttihat ve Terakki'nin nasıl bir örgüt olduğunu iyi bilen Mustafa Kemal Paşa açısından bu defter tam anlamıyla kapanmamıştı. İktidar savaşı şu veya bu şekilde devam edecekti. Bu duruma hazırlıklı olmak ve gerektiğinde hiç tereddütsüz ve acımasız bir şekilde hareket etmek zorunluydu. İşte İzmir suikastı davası bu bağlamda bir anlam taşımaktadır. Mustafa Kemal'e yönelik bir suikast hazırlığından haberi olan hükümetin olayı denetimi altında tuttuğu ve suikastçıların içine de kendi adamı olan emekli jandarma yüzbaşısı Sarı Efe Edip'i soktuğu mahkeme sırasında paşalar tarafından ileri sürüldü. Ama üzerine gidilemediği için kanıtlanamadı. Ancak olayın bu çerçevede geliştiğini gösteren çeşitli işaretler vardır. İzmir'de yakalanan tetikçilerin ardından İstanbul'da Bristol Oteli'nde yakalanan Sarı Efe Edip İstanbul Polis Müdürü Ekrem Bey'e verdiği ifadede suikastın, "Terakkiperver Fırkası Umumi Heyeti tarafından kararlaştırıldığını" söyleyince, İzmir'de bulunan Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Ankara'daki Başbakan İsmet Paşa'ya bütün Terakkiperver paşalarının, yani Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Cafer Tayyar Eğilmez, Rüştü Paşa, Mersinli Cemal Paşa'nın tutuklanmasını ve yargılanmak üzere İzmir İstiklal Mahkemesine gönderilmesini isteyecektir. (Rauf Orbay o sırada yurtdışında olduğu için daha sonra gıyabında Ankara'da yargılanacak ve 10 yıl hapis cezasına çarptırılacaktır.) Ancak İsmet Paşa durumdan çok emin değildir ve ortada ciddi bir kanıt olmadan, hepsi de mebus olan ve milli mücadelenin önderliğini yapmış bu şahsiyetlerin tutuklanmasının bir skandal olacağını düşünmektedir. Nitekim Kazım Karabekir 18 Haziranda tutuklanmış ama Başbakan İsmet Paşa'nın müdahalesiyle hemen serbest bırakılmıştır. İçişleri Bakanı Recep Peker bu durumu bir telgrafla Mustafa Kemal'e ihbar edecek ve bunun üzerine İzmir İstiklal Mahkemesinin Başbakan İsmet Paşa için de tutuklama kararı çıkardığı söylenecektir ama bu da kanıtlanmış değildir. İzmir ve Ankara arasında karşılıklı telgraflarla durum açıklığa kavuşamayıp İsmet Paşa yeterince ikna olmayınca kalkar İzmir'e gider. Orada Mustafa Kemal ve mahkeme heyetiyle yüz yüze yaptığı görüşmeler sonucunda ikna edilecek ve böylece paşaların hepsi tutuklanarak İzmir'e gönderileceklerdir. Elbette bütün ülke ve dünya şaşkın bir şekilde olayı izlemektedir ve sadece bir kişinin, sanık paşaların "hükümet ajanı" olduğunu, örtülü ödenekten para aldığını söyledikleri birinin verdiği saçma bir ifade nedeniyle tutuklanmışlardır. Saçma, çünkü cumhurbaşkanına suikast düzenlenmesi gibi bir eylemin kapatılmış bir partinin "umumi heyeti" tarafından kararlaştırılması aklın alacağı bir iş değildir. Sonuçta İzmir'de Elhamra Sineması salonunda yapılan İstiklal Mahkemesi duruşmalarında celladın ipini boyunlarında hisseden paşalar mümkün olduğunca durumu açıklığa kavuşturmaya çalışırlar. İp boyunlarındadır, çünkü İstiklal Mahkemeleri neredeyse önüne gelene idam cezası vermekle ünlüdür. Bu kadar uydurma bir gerekçeyle tutuklanıp mahkemeye çıkarıldıklarına göre aynı şekilde idam cezasına çarptırılmaları ve hemen infaz edilmeleri işten bile değildir. Mahkeme çok hızlı bir şekilde çalışarak davayı en kısa sürede sonuçlandırmak istemektedir. Gerek Kazım Karabekir, gerekse Ali Fuat Cebesoy, Sarı Efe Edip'in Meclis Başkanı Kazım Paşa'nın yakını olduğunu, hatta Ankara'ya geldiğinde onun evinde kaldığını, bu tertibin içine hükümet tarafından ajan olarak sokulduğunu anlatırlar ve kendilerinin olayla bir ilgilerinin olmadığını belirtirler. 13 Temmuzda Kel Ali başkanlığındaki mahkeme kararını açıkladığında verdiği 13 idam cezası arasında tetikçilerin yanı sıra suikastın örgütleyicileri olarak adı geçen İzmit mebusu Şükrü, Rüştü Paşa, Eskişehir mebusu ve Mustafa Kemal'in çocukluk arkadaşı Miralay Arif, Saruhan mebusu Abidin, Sivas mebusu Halis Turgut gibi isimler de vardır, ancak Terakkiperver paşalar beraat etmişlerdir. Mahkeme Terakkiperver Fırka içinde gizli bir örgütün Cumhurbaşkanım öldürerek yönetime el koymak istediği kararına varmıştır, ancak paşaların bununla ilişkisi kurulamamıştır. Sarı Efe Edip de beklemediği idam cezası karşısında şaşıracak ve "Bu kararda benim hizmetim nazara alınmadı" diyecektir ama mahkeme başkanı Kel Ali tarafından "Hizmetiniz elbette nazara alınacaktır" diye susturulacaktır. Ali Fuat Paşa hatıralarında, Sarı Efe Edip'in hükümet ajanı olmasına rağmen idam edilişini "Bu hizmet esnasında yanlış bir hareketine yahut başka bir sebebe bağlıdır" diye yazacaktır. Sonuçta paşalar boyunlarını cellatın ipinden kurtaracaklar ama siyasi hayatları da bitmiş olacaktır. Hukuki olarak ortada ciddi hiçbir şey yoktur, ama beraat etmiş de olsalar Mustafa Kemal'e suikast davasından yargılanmış olmaları siyasette artık bir rol üstlenememeleri için yeterlidir. Nitekim bazıları ancak Mustafa Kemal'in ölümünden sonra tekrar siyasetle ilgilenecekler ve mebus olabileceklerdir. Bu davadan sekiz ay kadar sonra, Mart 1927'de bir akşam Çankaya'daki sofrasında ağırladığı çocukluk arkadaşı Ali Fuat Cebesoy'a Mustafa Kemal itirafta bulunup, şöyle diyecektir: "Paşaları senin hatırın için affettirdim." Harbiye'den atılmaktan Ali Fuat'ın babası İsmail Paşa sayesinde kurtulan Mustafa Kemal bu sözlerinde herhalde samimidir ama aslında bu sözler aynı zamanda büyük bir fiyaskonun da itirafı değil midir? Mustafa Kemal milli mücadelede omuz omuza savaştığı paşaları affettirmiştir ama onlar Mustafa Kemal'i affetmemiş, hatta Mustafa Kemal'in çağrısına ve çabalarına rağmen bazıları bir daha ölünceye kadar kendisiyle görüşmemiştir..
-
ROBERT KENNEDY SUİKASTI
JFK suikastında komplo olup olmadığı hakkında yüzlerce kitap yazıldı. Kardeşi Senatör Robert Kennedy'nin öldürülmesindeki komplo tek cümlede özetlenebilir: Los Angeles Adli Tıbbı'nın raporu, RFK'nin arkadan açılan yaylım ateşle öldürüldüğünü belirtiyor. Oysa, suikastla suçlanan Sirhan Sirhan'ın Kennedy'nin en az bir buçuk metre önünde olduğunda herkes hemfikir. RFK cinayetine CIA'nın karıştığına ilişkin çok sayıda kanıt bulunuyor. Bir kere, ikinci bir tetikçinin kesinlikle var olduğu açık olmasına karşın, Los Angeles Emniyeti'nin özel görev ekibi, soruşturmayı Sirhan'ın tek katil olduğunu kanıtlayacak şekilde yürüttü. Tanıkların aklı karıştırıldı, kanıtlar yok edildi, mantıken şüpheli olan kişiler sorgulanmadı. Özel görev ekibinin iki üyesinin, CIA'yla uzun süreden beri bağlantısı vardı ve olayın komplo olduğunu ileri süren tanıkların gözünü korkutmakta oldukça gayretliydiler. Tanıklardan herhangi biri, ifadesinde, cinayet yerinden "Onu vurduk" diye bağırarak kaçarken görülen iri puanlı elbise giymiş ünlü kıza geldiğinde, bu ikisi küplere biniyordu. Tanık ifadelerindeki bu kıza ilişkin sözlerin yok edilmesini kesin olarak sağladılar. Üstünkörü sorgulanan bir başka aşikâr şüpheli de, cinayetten önceki günlerde Sirhan'la birlikte görülen Rahip Jerry Owen'di. Owen, JFK suikastına kansan mafya kuryesi Edgar Bradley'yi tanıdığını kabul etti. Dealey Plaza'da yakalanan, fakat herhangi bir suçlama yöneltilmeden serbest bırakılan Bradley'in, JFK davasının önemli isimleriyle bağlantısı olduğu anlaşıldı. Bir de, CIA'nın beyin kontrol deneylerinde yer alan hipnoz uzmanı Dr. William Bryan, Jr. var. Bryan, hipnoza aşırı ölçüde duyarlı Sirhan'ın da aralarında bulunduğu ünlü denekler üzerinde çalıştığını övünerek anlatmaktan hoşlanıyordu. Bryan'ın bir başka ünlü hastası olan "Boston Canavarı" da, anlaşılmaz bir şekilde Sirhan'ın günlüğünde yer alıyordu. Sirhan, günlüğünde RFK'ye ateş ettiğini hatırlamadığını kaydediyor ki, gerçeği söylüyor gibi görünüyor. Görgü tanıkları, cinayet sırasında Sirhan'ın bir tür trans durumunda olduğunu belirtiyorlar. RFK'nin tam arkasında durduğunu ve silahını çektiğini kabul eden koruma görevlisi Thane Cesar'a da çok dikkat çekmek gerekiyor. Cesar'ın hem aşırı sağcı gruplarla, hem mafyayla ve hem de CIA ile bağlantıları vardı. Son olarak, bir zamanlar CIA görevlisi olan Robert Morrow, yazdığı kitapta, İran gizli servisi SAVAK'ın bir ajanının RFK'yi öldürmek için parayla tutulduğunu iddia ediyor.
-
MONDROS ATEŞKES ANTLAŞMASI
Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu devletler topluluğu, Birinci Dünya Savaşı'nda yenilince, Osmanlı Devleti de savaştan çekildi. İttihat ve Terakki Partisi Üyeleri, gizlice yurdu terkettiler. Talat Paşa'nın istifası üzerine iktidara geçen Ahmet İzzet Paşa Hükümeti, İngilizler aracılığıyla Anlaşma (İtilaf) Devletleri'nden barış istedi. Bahriye Nazırı Rauf Bey'in başkanlığındaki Osmanlı Kurulu ile Anlaşma Devletleri adına İngiliz Amirali Caltrop, Limni Adası'nın Mondros Limanı'nda yapılan Mondros Ateşkes Antlaşması, Mebusan Meclisi tarafından oybirliği ile kabul edilmiştir. İmzalanma Nedenleri Almanya'nın yenilmesi: Alman desteği olmadan, Osmanlı Devleti'nin savaşı sürdürecek gücünün olmaması. Wilson İlkeleri'nin yayınlanması: İngilizlerin hoşgörüsüyle, daha sonra kârlı bir barış antlaşmasının imzalanacağının sanılması. Padişahın, İngilizlerin yardımıyla saltanatı ve halifeliği korumak istemesi. Koşulları İstanbul ve Çanakkale Boğazları açılacak ve bu yerlerdeki askeri üsler, İtilaf Devletleri'nce işgal edilecektir. Ordu terhis edilecek, orduya ait silahlar, taşıtlar, cephane ve donatım, İtilaf Devletleri'ne teslim edilecektir. Donanma, İtilaf Devletleri'nin gösterecekleri limanlarda gözaltında tutulacaklardır. Osmanlı Devleti, müttefikleriyle olan bütün ilişkilerini kesecektir. Toros tünelleri, İtilaf Devletleri tarafından işgal edilecektir. Bütün haberleşme, ulaşım araç ve gereçleri İtilaf Devletleri'nin denetimi altında bulundurulacaktır. İtilaf Devletleri, kendi güvenliklerini tehdit edecek bir durum ortaya çıkarsa, herhangi bir stratejik noktayı işgal edebilecektir. Anlaşma imzalandığında, Anadolu dışında bulunan Türk Askerleri, en yakın İtilaf Devleti askeri birliklerine teslim olacaktır. Vilayet-i Sitte denilen Doğu Anadolu'daki 6 ilde (Erzurum, Van, Harput, Diyarbakır, Sivas ve Bitlis) karışıklık çıktığı takdirde İtilaf Devletleri bu illerin herhangi bir bölümünü işgal edebileceklerdir. Önemi Bu antlaşma ile Osmanlı Devleti, fiilen sona ermiştir. Kayıtsız şartsız teslim belgesi özelliği taşıyan bu antlaşma, Osmanlı'nın bütünüyle işgal edilmesine elverişli ortam hazırlamaktaydı. Boğazların işgali ile Anadolu ve Rumeli bağlantısı kesilecek, İstanbul'un güvenliği de tehlikeye düşecekti. Osmanlı Devleti'nin Boğazlar üzerindeki egemenliği sona ermiş olacaktır. Ordunun büyük bir bölümü terhis edilip, silahlarına el konulacaktı. Bu uygulama ile Osmanlı Devleti, savunma gücünden yoksun bırakılacaktı. 7. maddenin uygulanmasıyla, Wilson İlkeleri'ne göre Türklerin denetiminde kalması gereken Anadolu Toprakları da İtilaf Devletleri tarafından işgal edilmiştir. 24. maddenin uygulanmaya çalışılması sonucunda, doğudaki Ermeniler, bağımsız bir devlet kurmak amacıyla ayaklanmışlardır. Toros tünellerinin işgali, telgraf, telefon ve telsizin denetim altında tutulması, ülkenin tümüne yönelik işgalin ilk işaretleridir. Uygulanması İngilizler; Musul, Antep, Urfa, Maraş, Batum, Kars'ı işgal etmişler, Samsun ve Merzifon'a asker göndermişlerdir. Fransızlar; Dörtyol, Mersin ve Adana Yöreleri ile Afyon'u işgal ettiler. İtalyanlar; Antalya, Bodrum, Kuşadası, Marmaris, Konya çevresine asker çıkarmışlardır. 13 Kasım 1918'de İtilaf Devletleri gemileri İstanbul Limanı'na demir attı. İstanbul fiilen işgal edildi.
-
KADINLARIN GERÇEK YÜZÜ
Öperseniz beyefendi değilsinizdir, Öpmezseniz adam değilsiniz. İltifat edersiniz yalan der Etmezseniz bırakır gider. Her isteğine evet derseniz karaktersiz olursunuz Karşı çıkarsanız anlayışsız. Çok yanına giderseniz sıkıldım der Az giderseniz küser. İyi giyinirseniz çapkınsın der Dikkat etmezseniz zevksizlikle suçlar. Kıskanırsınız huyun kötü der Kıskanmazsınız sevmiyorsun der. Siz bir dakika geç kalın kıyamet kopar Kendisi bir saat gecikirse bunda ne var. Arkadaşınızla buluşursunuz adi ihmal olur O buluşur "Bizim kızlar" olur. Siz başka kadına bakacak olsanız gözleriniz oyulur Başka bir adam ona baktığında adı hayranlık konur. Konuştuğunuz anda dinlemenizi ister Dinlediğiniz anda "Neden konuşmuyorsun?" der Kısacası... Sade ama çok karışık. Zayıf gibi ama çok güçlü. Akil karıştıran ama hayranlık uyandıran. İnsanı çıldırtan ama mükemmel! Bu arada tercümelerin de kadın gibi olduğunu belirtmek isterim... Çok güzelse nadiren sadiktir. Çok sadıksa da nadiren güzel
-
KADIN NASIL TAVLANIR
Ask bu, boru degil. Dikkatli olmali, dikkatli davranmali, taraflardan birisinin kadin oldugunu asla unutmamali. Yazinin Devamini Mutlaka Okuyun..! Sasiracaksiniz..! 1. Bir kadin seni ilginç buldu, sen de bu durumu ilginç buldun. Durum ilginç olmadigi gibi iliskiyi ilk onun baslatmasi olasiligi da çok zayiftir. Toplum, her durumda kadinin kitabidir ve toplum der ki; iliskiyi baslatan bir kadinsa o kadinin kötü söhreti vardir. Kadin için toplum, ilginç bir adamdan daha önemlidir. Kadinlar hakkindaki bu bilgiyi atlamamak gerekir. 2. Kesinlikle iliskiyi baslatan sen olmalisin. Çünkü onlarin hisleri ve düsünceleri bütünüyle safsatadir. 3. Eger baska bir erkekle çikiyorsa ona adamin ise yaramaz oldugunu, onun tipi olmadigini, mutlaka yanlis bir tercih yapmis oldugunu söyle. 4. Kadinlarin hisleri ve düsünceleri önemsizmis gibi, hatta yokmus gibi davranmak en iyisidir. Onlar bu tutumunu "Bana kadin gibi davraniyor" diye yorumlayacaklardir. 5. Derin düsün. Bir kadina, kendi tarzinla onun ne kadar harika gözüktügünü söyle, ama öyle ki, gözlerinle onun düsüncesini ve vücudunu yiyip bitirmek istedigini söyle. Bu onu etkileyecek ve ne kadar derin biri oldugunu düsünecektir. Kadinlar her türlü yalanin derin bir düsünce oldugunu sanirlar. 6. Zerre kadar gururun yokmus gibi davran. Spor yap, iyi giyin, popüler ol. Bütün bunlar bir kadin için senin ne kadar ahlaksiz, kadin meraklisi, yenir yutulur bir lokma olmadiginin göstergesi olacaktir. 7. Baslangiçta seksten baska bir sey düsünme ve müskülpesent olma. Iyisine ulasmak için yiginla kadini elden geçirmen lazim. Gururundan baska kaybedecek birseyin yok. Gurur ise sadece kaybedenlerindir. 8. Kendini kaliteli, düzgün biri olarak gösterirsen bu kadinlari sogutur. Çünkü, diger bütün kadinlarin da bundan feci sekilde soguyacagini kalplerinin ta derinlerinde bilirler. 9. Bir sürü kadini seviyor olsan bile, kadinlarin herbiri, sadece kendilerini sevdigini sanirlar. 10. Bütün kadinlari çekici buluyormussun gibi davranirsan bütün kadinlar da seni çekici bulur. Çünkü, kadinlar kendi baslarina düsünemezler (toplum kadinin kitabidir, hatirlarsaniz). Eger diger kadinlar sizi önemsemiyorsa, ancak o zaman o da sizi önemsemez. 11. Kadinlarla birlikte oldugun o degerli zamanlarda onlari asagila, küçük düsür ve ne yaptigini biliyormussun gibi davran. Elbisesinin basit ama saçlarinin sahane oldugunu söyle ona. Ona zamanla dogru dürüst giyinmeyi ve öpüsmeyi ögretecegini söyle. 12. Süphede misin, hemen davran; onu biryere götür, öp onu, dokun ona, nazikçe elinden tutup yatak odana götür onu. Kadinlar, senin onlari harekete geçirmeni bekleyip dururlar. Eger ne yapacagina kararsiz kalirsan, öyle bir degisirler ki, neden hala birsey yapmiyor diye sasirip kalirlar. Bu, bir kadinin bir erkegi ciddiye almasi için neredeyse her kadinin basvurdugu, erkeklerden istedigi, bir kendine güven testidir. Kadinlarin da kendilerine ait bir zekasi vardir diye düsünürsen, senin aptal oldugunu düsüneceklerdir. 13. Artik farkina var ki reddedilmek öyle çok da mühim bir sey degildir. Bir kadin sana hayir dediginde, bunun, tam da o anda esen rüzgarin dogru yöne degil de ters yöne esmesinden hiç te farki yoktur. Bütün kadinlarin birbirine benzemesi gibi okyanusta daha bir sürü balik vardir. 14. Reddedilmekten korkarsan, kadinlarin gerçekten bir karar verecekmis gibi hissetmelerine neden olursun! Bundan ötürü seni küçümserler. Olasi seçenekleri degerlendirip gerçekten bir sonuca ulasabilecek duruma sokulmayi hiç bir kadin istemez elbette. 15. Kadinlari siraya diz. Üç kadina sevisme teklif et, biri kabul edecektir. Onlara böyle basit metodlarla yaklasirsan gururlari oksanacaktir. 16. Kadinlarin bildigi kadariyla kelimeler, ask ve ihanet içindir. Bundan dolayi ASLA ve ASLA bir kadina öpebilir miyim diye sorma. Onu dikkatle dinle ama sakin söyledigi herhangi birseye inanayim deme. Daha ziyade onu tanidigin kadariyla, onun sözlerini yorumla. 17. Kadinlar beyinli degil fizikli yaratiklardir. Yani onlara asik oldugunu söylemektense elini dogruca kasiklarina götür. 18. Feminizmin bütün hedefleriyle - özellikle (her ne ise) ana fikriyle - bütünüyle hemfikir ol. Aslinda herhangi bir kadinin herhangi bir konuda söyledigi herhangi bir seyle ayni fikirde olmalisin. Lakin ne yaparsan yap hiç bir zaman bir kadina gerçekte nasil davranman gerektigini unutma, yoksa aziz olma tehlikesiyle her an karsilasabilirsin ve kadinlarin bildigi kadariyla bir aziz kötü bir sakadan baska birsey degildir. Bütün bunlardan yola çikarak kadina, ne kadar akilli ve cesur oldugunu ve fakat tipki diger bütün kadinlar gibi kendi basinin çaresine bakamayan, düsüncelerinin ve inançlarini önemsiz oldugunu hissettir.
-
İYİKİ ERKEĞİM DEDİRTEN GERÇEKLER
1.Pamela Anderson. 2.Filmlerdeki çıplaklık sahnelerinin yıldızları genelde dişidir. 3.Bes günlük bir tatil için minik bir çanta yeterlidir. 4.Spor karşılaşmaları. 5.Telefon konuşmalarınız maksimum 30 saniyedir. 6.Arkadaslarinizin seks hayatını gözlemlemeniz gerekmez. 7.Tüm konservelerinizi siz açarsınız. 8.Tuvalet ihtiyacınızı kadınlardan %80 daha hızlı ve pratik giderirsiniz. 9.Eski arkadaşlarınız kilo almış yada vermiş oluşunuzla ilgilenmezler. 10.Kuaförde saatler harcamazsınız. 11.Disilerden %98 daha hızlı zap yaparsınız. 12.Pembe dizilerle zaman kaybetmezsiniz. 13.Poponuz ise alınmamızda asla bir kriter değildir. 14.Tüm orgazmlarınız gerçektir. 15.Tecavüzcüler sizle ilgilenmez. 16.Her yere yanınızda gereksiz şeylerle dolu bir çanta götürmek zorunda kalmazsınız. 17.Yaşlanırsanız Viagra kullanırsınız. 18.Tuvalete yardımcı bir grup arkadasınız olmadan gidebilirsiniz. 19.Soyadiniz olduğu gibi kalır. 20.Bir otel yatağını toplanmammış bir şekilde bırakabilirsiniz. 21.Kendi yemeğinizi öldürebilirsiniz 22.Düsüncesizlikleriniz için ekstra kredi sahibisinizdir. 23.Hiç kimse sizi (onu) yutarken hayal etmez. 24.Tuvaleti silmek zorunda degilsinizdir. 25.10 dakikada tras olup, dus alip hazirlanabilirsiniz. 26.Kendinizi tatmin etmek için yardimci bir titresimli faktöre ihtiyaç duymazsiniz. 27.Bayan patronlara karsi avantajlisinizdir. 28.Ne kadar çirkin olursaniz olun sizden hoslanan bir karsi cins bulunur. (bkz. Quassimodo) 29.Dügün planlarıyla ilgilenmezsiniz. 30.Biri sizi bir yere davet etmeyi unutursa hala arkadasınız olabilir. 31.Bir partide sizin kıyafetinizin aynini giyen biriyle tanışırsanız onunla hayat boyu arkadaş olabilirsiniz. 32.Iç çamaşırlarınız pazarda 500.000 TL'dir. 33.Bilumum güzellik yarışmaları. 34.Sizin emrinizde çalışan insanlardan hiçbiri sizi ağlatma gücüne sahip değildir. 35.Boynunuzun altında kalan hiçbir vücut bölgesini tras etmezsiniz. 36.Her aksam killi poponun birine arkanızı dönmek zorunda değilsinizdir. 37.Otuz dört yaşında ve hala bekarsanız kimsenin umurunda olmaz. 38.Adinizi kara sidikle yazabilirsiniz. 39."Uzağa işeme" yarışmalarında tartışmasız bir üstünlük sağlarsınız. 40.Çikolata sadece bir çeşit tatlıdır, kaçılması gereken bir güzel şey değil. 41.Cumhurbaskani olabilirsiniz. 42.Yolcu koltuğunda da yolculuklardan zevk alabilirsiziniz. 43.Çiçekler her şeyin anahtarı, her sorunun çözümüdür. 44.Diger insanların duygularına çok önem vermeniz sizden beklenmez. 45.Çalisma saatlerinizin %90'ini seksi düşünerek geçirebilir ve tam verim alabilirsiniz. 46.Islanacaginiz bir ortama beyaz bir t-shirt ile gidebilirsiniz. 47.Üzerinde "Hâ$$îktir ordan!" yazan bir t-shirt giyebilirsiniz. 48.Üç çift ayakkabı yeter de artar bile. 49.Araba tamircisine kolayca gidebilir ve hatta orada muz bile yiyebilirsiniz. Basiniza bir sey gelmez. 50.Istediginizi söylersiniz ve insanların sizin hakkınızdaki düşüncelerini takmazsınız. 51.Leonardo DiCaprio'nun hoşlanılacak biri bile olmadigini daha kolay anlarsınız. 52.Arkanizdan fazla kisi konuşmaz; konuşsa bile aldırmazsınız. 53.Sicak bir günde gömleğinizi çıkartabilirsiniz. 54.Yalniz yaşıyorsanız annenizin sizi ziyaret etmesi arifesi hariç evinizi asla toplamayabilirsiniz. 55.Tüm tamirciler size gerçeği söyler, doğru fiyatı teklif eder ve pazarlığa daha açıktırlar. 56.En yakın arkadaşınızla saatlerce oturup "Benden hoşlanıyor olmalı" seklinde düşünmeden maç seyredebilirsiniz. 57.Sevgilinizin sizden ayrılmaya çalıştığını ima ettiği cümleleri asla yanlış anlamazsınız. 59.Ruhsal durumunuz çok zor değişir. 60.Dünyanız istediğiniz yerdir. 61.Mekanik aletleri diğer cinsten daha kolay kullanır, onları yönetirsiniz. 62.Arkadasinizin yeni saç biçiminizi fark etmesi sizi pek ilgilendirmez. 63.Clint Eastwood'a hayran olduğunuz için ona benzemek istemezsiniz ya da benzemek için kilo verme geregi duymazsiniz. 64.Asla bir önceki benzin istasyonunun çalışanlarını beğenmediğiniz için diğerine 20 km yol almazsınız. 65.Bir içecek şişesini açmanın en az 20 farklı yolunu bilirsiniz. 66.Ne giyerseniz giyin, bacaklarınızı farklı yönlere sonuna kadar açarak oturabilirsiniz. 67.Ayni is . . . Fazla maaş. 68.Gri saç ve kırışıklıklar karizma katar. 69.Gelinlik - 200$, frak kirası - 100$ 70.Bir atışta 400 milyon sperm ile 15 denemede dünya nüfusunu ikiye katlayabilirsiniz - en azından teorik olarak. 71.Diger insanların yemeklerine ve tatlılarına ilgi duymazsınız. 72.Uzaktan kumanda sadece ve sadece sizindir. 73.Siz insanlarla konuşurken asla göğüslerinize bakmazlar. 74.Eurosport'da ki birbirinden ilginç motor sporları. 75.Formula 1. 76.Bir arkadaşınıza hediye götürme gereği duymadan da uğrayabilirsiniz. 77.Bekarliga veda partileri kına eğlencelerinden kat kat iyidir. 78.Annenizle normal ve sağlıklı bir ilişkiniz vardır. 79.Erkek çocuklar aileler tarafından -genelde- daha çok sevilirler. 79.Kolayca prezervatif alabilirsiniz. (Eczacı sizi çıplak olarak hayal etmez) 80.Banyoya gidip makyaj tazelemenize gerek yoktur. 81.Makyaj yapmanıza gerek yoktur! 82.Eğer bir arkadaşınızı arayacağım deyip aramazsanız o, arkadaşlarınıza sizin değiştiğinizi söylemez. 83.Bir gün uyandığınızda pis, yaşlı bir adam olduğunuzu fark edeceksiniz. 84.Muayyen günleriniz olmadığı için istediğiniz zaman rahatlıkla denize girebilirsiniz. 85.Ev hayvaniniz varsa onun yemek ve tuvaletiyle ilgilenmeyebilir, ama onunla oynayabilirsiniz. 86.Her durumu "$îKtir et" diyerek rasyonalize edebilirsiniz. 87.Prenses Di'nin ölümü sizin için sadece başka bir ölüm ilanıdır. 88.Geğirmek normal bir şeydir. Bunun zevkine varabilir ve hatta iyi geğiriyorsanız bu olay arkadaşlarınız tarafından saygı ile karşılanabilir. 89.Ruhsal durumunuz yüzünden seksüel bir şansı kaçırmazsınız. 90.Steven Seagal gibi büyük bir şahsi yakından anlayabilir, ona hayranlık duyabilirsiniz. 91.Normal dişi bir durum hariç estetik ameliyata ihtiyaç duymazsınız. 92.Mekanik bir dalgamatik çalışmadığında onu yumruklayıp fırlatabilir, bundan zevk alabilirsiniz. 93.Yeni ayakkabılar yüzünden büyük acılar çekmezsiniz. 94.Porno filmler tam sizin istediğiniz gibi tasarlanmıştır. 95.Herkesin doğum günü yada yılbaşlarını hatırlamak zorunda değilsinizdir. 96.Birinden nefret etmek onunla seksüel bir yakınlığınızın olmasını engellemez. 97.Arkadaşlarınız asla size "Ee, değişik bir şey fark ettin mi" teklinde tuzaklar kurmazlar. 98.Internet ve olanakları. 99.Cinsel organınızla gurur duyabilir, ona isimler takabilirsiniz. Yaratıcı değilseniz "Osman" yada "küçük miço" diyebilirsiniz. 100.Pamela Anderson
-
TÜRK KADINLARININ YÜZDE 42 Sİ OBEZİTE
Amerika Birleşik Devletlerinde patlayan obezite kasırgası, önce Avrupaya, sonra Avustralyaya ulaştı. Şimdi de Asyayı tehdit ediyor. Son birkaç ay içinde her beş Çinli ve her üç Taylandlı çocuktan birini obezitenin tehdit ettiği açıklandı. Sağlık Bakanlığımız ağustos sonlarında Türkiyenin de ciddi bir obezite tehdidi yaşadığını duyurdu. Bakanlığa göre özellikle Türk kadınları ciddi bir obezite sorunu ile karşı karşıya. Kadınlarımızın neredeyse yüzde 42si obezite sınırında! GEÇEN hafta Avustralyada yapılan Uluslararası Obezite Konferansının kapanış konuşmasında kongre başkanı Prof. Dr. Paul Zimmet, obezite tehdidinin "en az kuş gribi kadar ciddi ve global bir sorun" olduğuna dikkati çekti. Dr. Zimmete göre artık bir "obezite epidemisi" (salgını) yerine bir "obezite pandemisi"nden (bulaşıcı bir hastalık hızıyla yayılan ve tüm dünyayı tehdit eden sağlık sorunu) bahsetmek gerekiyor. AÇTAN ÇOK OBEZ VAR Kısacası obezite artık bir dünya problemidir: Bu nedenle "globelizite" olarak da adlandırılıyor. Kongrede sunulan tebliğlerde dünyadaki obez sayısının aç insan sayısından daha fazla olduğu belirtildi. Uzmanlar dünyada 1 milyar 400 milyon kadar fazla kilolu ve obez bulunduğunu, açlık sorunu çekenlerin sayısının 800 milyon civarında olduğunu belirtiyor ve obezite sorununun en az açlık sorunu kadar önemli olduğunda ısrar ediyor. ÇOCUKLAR TEHLİKEDE Kilo fazlalığı ve obezitenin insanlığın geleceğini tehdit eden en önemli sağlık sorunlarından biri haline geldiğinden hiç kuşkunuz olmasın. Uluslararası Obezite Çalışması Grubunun Başkanı Dr. Claude Bouchard, özellikle çocuk obezitesi tehdidine dikkati çekiyor. Dr. Boucharda göre salgın, çocuk obezitesinde daha belirgin. Bugünün fazla kilolu veya obez çocuklarının yarının şeker, kalp, hipertansiyon ve romatizma hastaları oldukları düşünülürse bu salgının insanlığın geleceğini tehdit edebileceği kötümser bir tahmin olmaz. 20-30 yıl önce elli-altmış yaş kuşağını tehdit eden ve orta yaş diyabeti olarak bilinen sağlık sorunu, on yaşındaki obez çocuklarda bile görülebiliyor. Bu nedenle hastalığın isminin bile değiştirilmesi düşünülüyor! Orta yaş diyabeti yerine yalnızca "Tip 2 Diyabet" deyimi öneriliyor. ERKEN YAŞLANDIRIR Yaşlanma sürecinde ortaya çıkan kronik hastalıkların tümü obeziteyle bağlantılıdır. Kilo fazlalığı veya obezite sorunu olanlarda şeker hastalığı, hipertansiyon, artroz, safra kesesi taşı, kolesterol yüksekliği, kalp-damar hastalığı gibi yaşlılık sorunlarına yakalanma olasılığı yükseliyor. Bu sorunlar 60-65 yaş yerine 45-50 yaş civarında ortaya çıkabiliyor. Fazla kilolu olanlarda ve obezlerde meme, kalın bağırsak ve prostat kanseri gibi bazı kanserlere yakalanma olasılığı da artıyor. Yeni bir çalışma orta yaşlarda alınan birkaç kilonun bile ortalama yaşam beklentisini düşürdüğünü gösterdi. Özellikle kadınlarda ellili yaşlarda kazanılan 3-5 kilonun bile yaşam süresini kısalttığı belirlendi. Unutmayın! Daha az kalorili besinler tüketip, daha çok kalori harcamak, "yediklerimizi yarıya indirip yaptıklarımızı ikiye katlamak" fazla kilolardan kurtulmanın en etkili çözümüdür. Obezite ve kilo fazlalığı sorununa en az kuş gribi kadar önem vermek gerekiyor. OKULLARA DİKKAT Kilo fazlalığı ve obezite sorununun çözümünde sağlık çalışanlarına özellikle doktor ve beslenme uzmanlarına önemli görevler düşüyor. Okullarda sağlıklı beslenme ve düzenli fiziksel aktivitenin yararlarını konu alan derslerin, konferans ve seminerlerin verilmesi gerekiyor. Okul çocuklarının beslenme alışkanlıklarının, yeme-içme davranışlarının iyileştirilmesi zorunlu gibi gözükmektedir. Okullarda satılan yiyecek ve içeceklerin enerji ve besin değerlerinin dikkate alınması, yüksek enerjili, besin değeri düşük fast-food ürünlerle kolalı içeceklerin ve meyve suyu konsantrelerinin satışına sınırlamalar getirilmesi zorunlu bir önlem gibi görünüyor. EV YEMEĞİNE DÖN KİLONU KONTROL ET Beslenme alışkanlıklarının ev ortamında edinildiği, hatalı veya doğru davranışların ilk önce aile ortamında öğrenildiği unutulmamalıdır. Yemeklerin çocuklar ve aile büyükleriyle birlikte tüketildiği geleneksel ev sofraları yeniden kurulmalıdır. Ev yemeklerine yeniden dönmenin günlük kalori tüketimini azaltıcı bir etkisi olduğu bilinmektedir. Anne-babaların, çocuklarının beslenme alışkanlıklarını ve fiziksel aktivite düzeylerini dikkatle izlemeleri gerekiyor. Kilo fazlalığı ve obezite sorununun modern yaşamın ve yeni hayat tarzlarının kötü bir sonucu olduğundan hiç kuşkunuz olmasın. Hızlanan hayat daha hızlı ve daha çok kalori tüketimini de beraberinde getirmiştir. Hayat hızlanmıştır ama bedenleriniz doğal aktivitelerini bile kaybetmiştir. Bu global salgının çözümü için hepimizin daha duyarlı olmasında yarar var! Mehmet Ali BİRAND tarafından yazılan bu makale daha önce 07 Eylül 2006 Perşembe günü Hürriyet Gazetesinde yayınlanmıştır.
-
KADINLARLA İLGİLİ BİR KAÇ NOT
* Kadinlar aglar. Ancak tek basina bir köseye çekilip de yalniz-aglamaz. Kadinlar sadece sevdigi erkek duyabilecekse aglar. * Bütün kadinlar kesin bir cevabi olmayan konularda soru sormakta müthis ustadir. Maksat, siz kendinizi sürekli suçlu hissedin. * Kadinlar asla sir saklayamaz. Daha dogrusu, kadinlar için bir sirri en yakin üç arkadaslarina söylemek, sirri açik etmek kapsamina girmez. Bu mantikla hepsi en yakin arkadaslarina söylediklerinden sonunda sirri bilmeyen kalmaz. * Kadinlar telefona cevap vermeyi sevmez, uzun uzun çalsa dahi rahatsiz olmadan açmayabilirler. Lakin telefonda en uzun konusmalari yapanlar yine onlardir. * Kadin yataga yatmadan "evvel" saçini tarayan tek yaratiktir. * Kestirme yola sapildiginda her kadina bir "kaybolacagiz" korkusu gelir. * Istinasiz her kadin vermesi gereken bir-iki kilo oldugunu düsünür. * Kadinlar durup dururken eve bir buket çiçekle gelen kocadan süphelenir. * Kadinlar tuvaletin kapagini küçük bir hareketle indirmek yerine tuvaletten salona kadar yürür, kocasina söylenir ve tuvalete geri döner. * Erkek konusurken kadin lafin ortasindan konusmaya dalar ve devameder.Ayni seyi erkek yapacak olsa kiyamet kopar. * Dügünlerde kadin kadina dans edenleri görünce kimsenin aklina birsey gelmez. Erkekler için durum ayni degildir. * Karisinin gözucuyla bir baska adama baktigini yakalayabilmis erkek yoktur.Oysa kadinlar erkeklerini baska kadina baktigi an saniyesinde yakalarlar. * Kadinin dondurmayi nasil yedigine bakarak karakter testi yapabilirsiniz. * Evde saatlerce kendi giyimiyle ilgilenen kadin, sokaga çiktiginda saatlerce baska kadinlarin elbiseleriyle ilgilenir. * Kadinlar asla haksiz degildir... En haksiz oldugu konuda bile "Kendime göre nedenlerim var" der. * Tabiatta kadinlara karsi son sözü söyleyebilecek tek bir dogal yapi vardir:Yanki! * Kadinlar kendilerine neler verildigine degil, onlar için nelerden vazgeçildigine bakar. * Kritiklere baslayan kadin, kritik bir yasa gelmis demektir. * Dünyanin en güzel kadini olduklarini bütün erkeklerin idrak etmesini isterler. Kendileri henüz üç dört yaslarindayken bunu idrak etmislerdir. * Bütün erkekleri bastan çikarmak isterler.Çevrelerinde bastan çikmamis tek erkek kalmayincaya kadar harekata devam ederler. Ha, karsilik verirler vermezler, o baska mesele. * Kendilerinden baska bütün kadinlarin yeryüzünden yok olmasini isterler.Hadi fazla abartmis olmayayim, anneleri ve Feristah'a benzemesi sartiyla bir arkadaslari kalabilir. * Her daim kavga etmek isterler. E haklilar, insan havasiz susuz yasayabilir mi? * Kocalarinin zengin, yakisikli, kültürlü, basarili, dürüst, güvenilir, sadik ve kilibik olmasini isterler.Bu kadar meziyet kafi. Adamin kafasina kakilacak birkaç eksiklik olmali. * Anlasilmaz olmayi, ayni zamanda da anlasilmayi isterler. Anlayan varsa beri gelsin! * Bütün kadinlar tarafindan kiskanilmak isterler.Zaten bütün kadinlar bütün kadinlari kiskandiklarindan lüzumsuz bir istek. * Eger iliski bitecekse bitiren tarafin kendileri olmasini isterler. Olurlar da. Aksi durumda ne yapar ne eder tekrar bir araya gelir, ''terk etme''eylemini gerçeklestirirler. * 24 saat alisveris etmek isterler. Aslinda bu çok önemli bir husus.Kadinlarin yarisi yokluktan, öteki yarisi dükkanlar 24 saat açik olmadigindan bu istegini gerçeklestiremez. Hal böyle olunca, gelsin bunalim.. * Dünyanin merkezi olmak isterler. Cesareti olan erkek varsa baska merkezler icat etsin. Hiç olmazsa ''Pisman olma'' duygusunu tatmis olur. * Otuzlu yaslarda kalmak isterler. Nitekim kalmak isterler nitekimde kalirlar...
-
FENOMENOLOJİ
Kurucusu Alman Filozof Edmund Husserldir. Bu akım,fenomenleri ve bilincin verilerini inceleyerek fenomenin içindeki özü yakalamaya çalışır.Bir başka temsilcisi ise Max Scheler(1874-1982)dir. Edmund Husserl (1859-1938):Husserl felsefede özneden yola çıkar.Öznenin temeli Husserle göre bilinçtir.Bilinç,kendi içine kapanmış olmayan,atılım ve ve nesnesine yönelim içinde bulunan bir varlıktır. Husserle göre insan bilinci ile nesne arasındaki söz konusu yönelim ilişkisinin iki farklı türü vardır.Birincisinde bilinç nesneyi sezgisel yoldan ve asli bir şekilde kavrar.Diğerinde ise bilinç,boş bir yönelim aracılığı ile yalnızca nesneyi gözlemleyebilir.O,bu çerçeve içinde bilincimizin bir ses ya da renk gibi duyusal (beş duyu ile algılanabilen) nesneleri tecrübe etmekle kalmadığını;,buna ek olarak, algıladığı nesnelerin saf anlamlarını ve mantıksal özlerini de kavradığını söyler. Bu anlayışa göre öz fenomenin içindedir ve bilinç,bu özü sezgi yoluyla yakalayabilir ve kavrayabilir.Ona göre bir nesnenin özünü kavrayabilmek için; onun özüne ait olmayan tüm tesadüfi özelliklerin,ilgisiz görüşlerin bir kenara bırakılması parantez içine alınması gerekir.Varlıkları belirleyen, bir takım önemsiz özellikler değil de onları meydana getiren özelliklerdir.Bunları ise yalnızca bilinç ortaya çıkarabilir. Örneğin insanın özü akıldır,akıllılıktır.Bu özü yalnızca insana anlam veren bilinç yakalayabilir.Bundan dolayı saf bilince ulaşabilmek ve bilincin tecrübe ettiği özleri yakalayabilmek için duyuların sağladığı tüm verilerden ,hatta dış dünyanın var oluşundan bile vazgeçilmelidir.Bunun için de günlük yaşam,din,bilim ve tarihin sağladığı tüm görüş,kanaat ve önyargılar parantez içine alınır.Böylece insanın öze ulaşmasını engelleyen,öze ait olmayan öğeler,kısa bir süre için yok sayılır.
-
PRAGMATİZM
Doğruluğu ve gerçekliği tek taraflı olarak sadece eylemlerin sonuçlarıyla değerlendiren ve onlara yalnızca fayda açısından bakan akıma pragmatizm denir. Başlıca temsilcileri;W.James,J.Deweydir. William James (1842-1910): W.Jamese göre pragmatizm bir yöntemdir.Bir yöntem olarak pragmatizm insan yaşamının bir amacı olduğunu söyler.Bundan dolayı bütün kuramlar,bütün bilgiler,insan yaşamına bir katkı yaptıkları,insanın amacına yardımcı oldukları zaman doğrudur.Kuramlar gerçekten somut bir yarar sağladıkları sürece anlamlıdır. Ona göre bilimde,felsefede,teolojide hiçbir tanım yada formül kesin,son ve değişmez değildir.Bundan dolayı insanı ve doğayı konu alan kuramların anlamları,yalnızca onların problemleri çözme kapasitelerinde aranmalıdır. Eğer bir kuram ya da formül bir problem çözemiyor,pratik yaşam için şöyle ya da böyle bir farklılık yaratmıyorsa o kuram ya da formülden vazgeçilmelidir.Bir kuram ya da düşüncenin anlamı yararlılığıyla belirlenir. Ona göre yararlılık, yalnızca bireyin maddi ihtiyaçlarının karşılanması değil,aynı zamanda insanın ve toplumun gelişmesine katkıda bulunan her şeydir. Bu arada Jamese göre,din sayesinde insanların manevi yaşamları gelişmekte ,insanlar yaşamlarına anlam katabilmektedir. Bu nedenle din tümüyle doğrudur.Çünkü yarar sağlayan bilgi doğru bilgidir. John Dewey (1859-1950):Ona göre düşünce,çevreye uymayı,doğadan yararlanmayı ve mutlu olmayı sağlayan bir alettir.Bir düşüncenin doğrulu ise söz konusu düşüncenin işe yararlılığına bağlıdır. Deney,bilimsel yasa,kuram ve kavramları birer alet olarak gördüğü için onun öğretisi aynı zamanda enstrümantalizm (aletçilik,araçcılık) olarak bilinir. Ona göre birer alet (araç) olan bilimsel yasa ve kuramlar eğer başarılı olur ve uygulamada bir işe yararsa doğrudur,yaramazsa yanlıştır. Örneğin ormanda kaybolmuş ve ormanın varlığı ile kendisinin kaybolduğunun tek gerçeklik olduğu bir durumda;amaç bu adamın kaybolmuşluğunun verdiği korkuyu ortadan kaldırmak ve oradan sağ salim kurtulmasını sağlamaktır.Bu anlamda onun sahip olduğu tüm düşünce ve görüşler,ormandan çıkış için oluşturduğu tüm kuramlar,onun kurtulması için sadece bir araçtır.Adamın görüşleri, ormandan sağ salim kurtulması amacına götürdükleri sürece doğrudur.Yani uygulamada işe yaradıkları ölçüde doğrudur. Pragmatizm,metafizik sorunlarla ilgilenme,inceleme alanı olgularla sınırlıdır.Bilgi ve hakikati yaşam için bir araç olarak gören pragmatizm,bilgi kuramı açısından savunulamaz.Çünkü bize yarar sağlayan ve hakikat olan bilgi olduğu gibi,yarar sağladığı halde hakikat olmayan bilgi de vardır.Örneğin yalan günlük yaşamda bazen yararlı olabilir ama doğru değildir.
-
ANALİTİK FELSEFE
Analitik felsefe pozitivizmin 20.y.y. da çağdaş bir görünüm almış şeklidir.Neopozitivizm (yeni olguculuk) ya da mantıkçı pozitivizm olarak da bilinen bu anlayışa göre,felsefenin asıl uğraş alanı dildir. Bu yaklaşıma göre felsefe;varlık,değer ve Tanrı üstüne,doğruluğu test edilemeyen öğretiler öne sürmemelidir.Felsefenin görevi dildeki kavramları çözümlemektir. Bu felsefe anlayışına göre bilime dayanan bilgi doğru bilgidir..Bir bilginin doğru olup olmadığını anlamak için de bilginin analizi gerekir.Bu amaçla bilimin kullandığı önermelerin kuruluşu ve yapısı incelenir.Bu dil analizidir. Analitik felsefeye göre felsefede ortaya çıkan sorunlardan birisi bulanık (açık-seçik olmayan)mantıksal çıkarımlar;diğeri değişik anlamları olan sözcüklerin bir birine karıştırılmasıdır.Bu nedenlerden kaynaklanan sorunları çözmek için de ;bulanık mantıksal çıkarımlar yerine açık-seçik mantıksal çıkarımlar oluşturmak ve tek anlamlı sözcüklerden oluşan yapay bir dil sistemini kurmak gerekir. Bu akımın başlıca temsilcileri;Ludwig Witgenstein,MoritzSchlick,Rudolf Carnap ve Hans Reichenbachtır. L.Witgenstein(1889-1951): Witgenstein,dili kullanmanın ve dili anlamanın,insanları sıradan şeylerden ayıran en önemli özellik olduğunu belirtir. Ona göre dil dünyayı resmetmek suretiyle dünyayı temsil eder.Bu yüzden önermeler,olguların tasvirleri ve olguların resimleridir.Öte yandan önermeler düşüncelerin dile gelmeleridir. Filozof daha sonra bu dil anlayışını değiştirerek başka bir dil görüşü geliştirmiştir.Bu yeni dil anlayışı ile dile doğal bir insan fenomeni,toplumsal bir fenomen (birden fazla insanın benimsediği kuralların varlığı ile işleyebilen bir fenomen) olarak yaklaşmıştır. Ona göre felsefe,sayılıp dökülecek bir öğreti bütünü değil bir faaliyettir.Filozofa düşen felsefik kuramlar geliştirmek değil,dilin nasıl kullanıldığını göstermektir. Analitik felsefe dil analizi eleştirisi yoluyla felsefi problemleri doğrularken onları anlamsız ve anlamlı olarak bir ayırıma tutar. Metafiziğin konusuna giren problemler,anlamsız ve sözde problemlerdir.Tek tek bilimlerin çözebileceği problemler de ilgili bilim dallarını ilgilendirir.Bu durumda felsefeye sadece mantık ve bilgi kuramı kalır.Böylece felsefe araştırmaları sınırlandırılmış olur. Felsefede mantıksal dil çözümlemeleriyle doğrulanabilen önermeler anlamlı olarak kabul edilir.Böylece felsefenin konusu gerçek ya da düşünsel nesneler olmaktan çıkar,bilimsel önermelere ve kavramlara indirgenmiş olur.
-
POZİTİVİZM (OLGUCULUK)
İnsan için bilgide önemli olanın yalnızca olguları araştırmak olduğunu savunan akımdır. Bu akıma göre insan;olgular arasında var olan değişmez ilişkileri ya da doğal yasaları bulmalıdır. Bu anlayışın kurucusu ve temsilcisi Auguste Comtedur. A.Comte (1798-1857):Comte Fransız devriminden sonra oluşan toplumsal karmaşayı yeni bir toplumsal düzenleme ve reformla ortadan kaldırmayı denemiş bir Fransız düşünürdür.Aynı zamanda Sosyolojinin de kurucusudur. Comte toplumu bilim yoluyla yeni baştan düzenlemeyi amaçlamıştır.Ona göre toplumun kurtuluşunu sağlayacak tek şey pozitivizmdir.Onun pozitivizminin en önemli özelliği doğanın mutlak ve yüce bir amacı olduğu düşüncesini reddetmesidir. Ayrıca O varlıkların insan tarafından gözlenemeyen özlerini bulma çabasından vazgeçer.Sadece olguları araştırmak ve varlıklar arasındaki sabit ilişkileri gözlemek gerektiğini savunur. Bilimin tek amacı olgular arasındaki değişmez ilişkileri yada doğal yasaları bulmaktır.Bu ise ancak gözlem ve deneylerle sağlanır. İşte toplumu yeniden düzenlenmesinde kullanılacak bilgi de gözlem ve deneye( olgulara) dayanan pozitif bilgidir.Pozitif bilgi tarihsel evrimin sonucu olan bir bilgidir. Pozitif bilgi evresine gelmeden önce toplumlar tarih içinde iki evreden daha geçerek pozitif evreye gelmişlerdir. Comte,tarihi toplumsal evre anlayışını Üç hal kanunu ile açıklar; 1-Teolojik evre;fenomenlerin Tanrısal ya da manevi nedenlerle açıklandığı evre 2-Metafizik evre; olayların oluşunun soyut kuvvetlerle açıklandığı dönem toplumsal olayların özgürlük,eşitlik gibi soyut kavramlarla açıklanması, 3-Pozitif evre;Bu evrede insan sadece gözlemlenebilir olana yönelir.Yalnızca olaylar arasındaki yasalar ya da değişmez bağlantılar incelenir.Ona göre bu evre insan düşüncesinin ve gelişiminin en yüksek basamağıdır
-
ENTÜİSYONİZM (SEZGİCİLİK)
Sezgi:bir bütünü bir bakışta doğrudan kavrama,sezip keşfetmedir. Entüistyonist filozoflara göre,rasyonel bilgi nesnenin gerçek özünü veremez.Sezgiye önem veren düşünürler,rasyonel bilginin uygulama ve eylem için önem taşıdığını kabul eder.Fakat akla dayanan bilgi, onlara göre sezgisel bilginin tamlığından ve kesinliğinden yoksundur. Bu anlayış ortaçağda büyük İslam Filozofu Gazalinin felsefesinde görülür ayrıca 19. y.y da Hegel rasyonalizmine tepki olarak Bergsonun felsefesinde ortaya çıkmıştır. Gâzali (1058-1111):Gazali bilim ve felsefeye kuşku ile bakmış,bunların tutarsızlıklarla dolu olduğunu savunmuştur. Ona göre insan bilgi yolunda duyulardan da akıldan da yararlanabilir fakat bu yetiler insana gerçek varlığın bilgisini veremez.Zira,gerçek ve kesin bilgi,sezgi yolu ile elde edilir.Bu bilgi türü insanın gönlüne yüce ve manevi bir algı olarak iner. Gâzaliye göre insanda iki göz ya da iki akıl vardır.Birincisi fiziki göz yada akıldır.İnsan bununla maddi dünyaya yönelir ve bir takım bilgilere ulaşır.Bu göz bilim ve felsefeyi kuran akıl gözüdür (akıldır) insan için yeterli değildir. İkincisi ise kalp gözüdür.Kalp gözü manevi olduğu için insan kalbin manevi sezgisiyle gerçekleri bütün açıklığıyla kavrar.Var olan her şey sezgi yoluyla aracısız ve bütün açıklığıyla aynadaki gibi görünür.İnsanın kalp gözünü gereği gibi kullanabilmesi için onu temizlemesi yani arzularının baskısından kurtulması gerekir.Kalp gözü açılan kimse bilim ve felsefe yoluyla kavrayamadıklarını da açık seçik kavrar . Henri Bergson (1859-1941): Ona göre gerçeklik hayattır,süredir.Bunu sadece sezgi kavrayabilir.Her şey değişip geliştiği için gelecek geçmişin aynı olamaz.Bu nedenle var olmak olgunlaşmaktır.Gerçeklikteki bu yaratıcı evrimi yalnızca sezgi anlayabilir. Bergson bu nedenle materyalizm ve rasyonalizme karşı çıkar. Bergsona göre bilmenin birbirinden ayrı iki yolu vardır: 1-Bilimlerde geçerli olan analitik;Mekan kavramını temel alan bilme tarzıdır. Gerçekliğin statik olduğu düşünülür.Bilimler varlığı parçalara ayırarak(analiz) bölüm bölüm inceledikleri için varlığın özüne nüfuz edemez. 2-Varlığın özüne nüfuz eden sezgi;Zamanı süreyi temel alan bilme türüdür..Gerçekliğin bizzat kendisini bilme imkanı verir.Sezgi dile getirilemez ancak yaşanır.Bir nota başka bir nota içinde kaybolurken biz musikinin akışına kendimizi bırakırız.Böylece süre,zaman,gelişme dinamik olarak statik olan mekanın üstüne çıkmıştır. Bergsona göre;insanda zeka ve içgüdü olmak üzere iki yeti vardır.Zeka evreni tanımamız için değil ona egemen olmamız için yaratılmıştır.Bu nedenle sadece madde aleminde geçerlidir.Hareketli olanı durdurarak bölümlere ayırıp inceler.Pozitif bilimler zekanın ürünüdür. Oysa hareketli olan gerçeği tanımak için başka bir yetiye yani içgüdüye ihtiyaç vardır. İşte sezgi bu zeka ve içgüdünün bileşkesidir.
-
KRİTİSİZM
Deney ve akıl bilginin oluşumunu sağlar. Deneyle başlayan bilgi edinme süreci zihnimizdeki 12 kategoriye aklımız yardımıyla yerleştirilerek bilgi oluşur.) Kritisizm insan zihninin güçlerine ve insanın neyi bilip bilemeyeceğine ilişkin bir araştırmadan meydana gelen felsefi yaklaşımdır. Bu yaklaşımın en önemli temsilcisi Alman filozofu İmmanuel Kanttır. İmmanuel Kant (1724-1804):Kant felsefede rasyonalizm ve empirizm akımlarının bir sentezini yapmıştır.Ona göre bilgide,duyuların dış dünyayla ilgili deneylerin sağladığı içeriğe aklın sağladığı biçime ve forma gereksinim duyarız. Zihnin bilgideki temel ayırıcı faaliyetini deneyimden gelen ham ve işlenmemiş malzemeyi bir sentezden geçirmek ve bu malzemeyi birleştirip ona bir birlik kazandırmak olarak tanımlar. Kanta göre bilgi deneyle başlar ama deneyle sona ermez,sadece deneyden oluşmaz.Deney bilginin ham maddesini sağlar.Ancak böyle olması,bilginin deneyden çıktığı anlamına gelmez.Çünkü bilgi için deneyle elde edilen hammaddenin bir biçime bir düzene sokulması gerekir.Bu biçimlendirme işi zihinde bulunan bir takım zihin formları(kalıpları) sayesinde olur,bu formlar ise deneyen gelmez apriori (ön bilgi) dir. O insan zihninde üç ayrı parça bulunduğunu söyler.Bunlar: a-DuyarlıkDış dünyadan duyular aracılığıyla gelen izlenimleri alır b-İmgelem- izlenimleri birbirlerine bağlar c-Anlayış-duyarlıktan gelen duyusal malzemeyi,aklın a priori (deneyden kazanılmamış ve deneyden bağımsız olan) kavram ve kategorileri içine yerleştirir. Böylece insan bilgi sürecinde aktif olarak duyular yoluyla gelen izlenimleri sınıflar,kalıplara yerleştirir ve yorumlar. Kanta göre insan bilgisi sınırlıdır.İnsan zihni,nesneleri ve olayları gerçekte oldukları şekliyle bilemez.Nesneler zihnin imkanlarına,yapısına ve formlarına göre bilinebilir.Dolayısıyla bu durumda nesneleri gerçekte oldukları şekliyle(numen) değil de bize göründükleri şekliyle (fenomen)bilebiliriz. Bilgide aklın katkısı kadar,dış dünyadan gelen duyusal öğe de önem taşır.Bu duyusal öğe olmadığında akıl algılamadığı (Tanrı,ruh gibi) konularda çelişkiye ve yanlışa düşebilir.
-
EMPİRİZM
Empirizm bilgilerimizin duyu ve algılardan geldiğini,deneyden türediğini ve aklımızda doğuştan gelen hiçbir bilgi,düşünce ve ilke bulunmadığını ileri süren öğretidir. Baslıca empiristler John Locke ve David Humedur. J.Locke(1632-1704): Empirizmin kurcusu olan ,bilginin kaynağında tecrübenin bulunduğunu söyleyen İngiliz filozoftur. Ona göre İnsan zihni dünyaya boş bir levha(tabula rasa) olarak gelir.Duyular ve deneyler bu levhayı zamanla doldurur.İki tür deneyden ya da bilginin iki tür kaynağından söz edilebilir.Bunlar; dış deney ve İç deney dir. Dış deney;dış dünyadaki varlıklar duyu organları ile denenir. İç deney;İnsanın kendi bilincinde ve ruhunda olup bitenlerin bilincine varılır. İnsana bu iki kaynaktan basit ideler(algılar,tasavvur ya da tasarımlar) gelir.İnsanlarda yalın ve bileşik tasavvur olmak üzere iki tür tasavvur (idea) vardır.Yalın tasavvurlar,duyumlar ve ruhsal olaylarla ilgili tasavvurlardır. İnsan zihninin pasif olduğu bu tasavvurlar bilgilerimizin malzemelerini oluştururlar. Örneğin;sıcak,soğuk...gibi tasavvurlar yalın tasavvurlardır.Bileşik tasavvurlar ise zihin tarafından üretilir.Zihin yalın tasavvurları düzenleyerek ,birleşik tasavvurlar haline getirir,böylece kompleks düşüncelere ve bilgiye ulaşır.Bu da zihnin düşünme gücü ile olur.Bu tür tasavvurların kazanılmasında zihin aktif halde bulunur.Örneğin;soy,insanlık,...gibi kavramlar bileşik tasavvurlardır. J.Lockea göre kompleks düşüncelerin dolayısıyla bilginin meydana gelebilmesi için şu yetilere ihtiyaç vardır. 1-Zihne gerekli tasarımları sağlayan algı 2-Zihne giren tasarımları saklayan bellek 3-Tasarımları düşünceleri birbirinden açıkça ayırt etme yetisi 4-Birçok tasarım ve düşünceyi birbirleriyle karşılaştırma yetisi 5-Bir çok basit ideyi ve tasarımı birleştirme yetisi 6-Benzer düşüncelerdeki ortak öğeyi bulup çıkarmayı sağlayan soyutlama yetisi. Locka göre insan zihni dış dünyadan gelen malzemeyi bu yetileriyle işleyerek bilgiyi sağlar.Bu bilgiler de üç çeşittir. a-Sezgisel bilgi; Bu bilgiyle İnsan kendi varlığının bilgisine sahip olur. Sağlam ve kesin bir bilgidir. b-Duyusal bilgi; Bu bilgiyle dış dünyadaki nesnelerin bilgisine sahip olunur.Kesin bir bilgi olamaz. c-Tanıtlayıcı bilgi; Bu bilgiyle insanın Tanrının var olduğunu kanıtlar. Lockea göre nesnelerde birincil nitelik (katılık,sıvılık) ve ikincil nitelik(renk,koku) olmak üzere iki tür nitelik vardır. Birincil nitelikler bağımsız olarak nesnede vardır. İkincil nitelik algılayanın sonradan kazandırdığı niteliklerdir. Algılayan bağlıdır tasavvurlardan oluşur. David Hume (1711-1776):Bizim her şeyi algı yoluyla bildiğimizi söyler. Algı ise dikkati bir şeye yöneltmek suretiyle o şeyin bilincine varma olarak tanımlanabilir. Ona göre algılar (zihnimizde bulunanlar) iki şekilde ortaya çıkar; 1-İzlenimler:Zihinde bulunanların temelinde,beş duyu yoluyla algıladıklarımız vardır. Görürken,işitirken,severken ya da nefret ederken hissetiklerimiz bu gruba girer. 2-İdeler (kavramlar ve düşünceler):Humea göre algının sonucunda oluşmuş olan idelerde ve düşüncelerde belli özellikler bulunduğu zaman,bunlar birbirleri ile birleştirilirler ve sonuçta daha karmaşık düşünceler ortaya çıkar. D.Humea göre, düşüncelerimisin birbirleriyle birleştirilmesine yol açan özellikler üç tanedir; a-Benzerlik-bir resim bizi resmi yapan konu hakkında düşünmeye sevk eder. b-Süreklilik-Bir binadaki daireden söz edilmesi bize başka daireleri düşündürür. c-Neden-sonuç bağıntısı-Bir yara üzerinde düşünme bize yaranın ardındaki acıyı hissettirir. Bütün bilgilerimiz özellikle de bilimsel bilgiler bir nedensellik ilkesine dayandıklarından nedensellik bağıntısı önem taşır.Ancak nedensellik bilinemez ve temellendirilemez sadece düşünülebilir. Nedensellik ilkesini bilmenin ancak iki yolu olabilir; ya deneyden bağımsız olarak a priori (ön bilgi)olarak, ya da doğadaki nedenlerle sonuçları gözleyerek bilebiliriz. Ona göre biz nedensellik ilkesini bir a priori bilgi (deneyden bağımsız ön bilgi) olarak bilemeyiz.Çünkü her hangi bir nedeni ele alırsak bu neden içerisinden sonucu çıkarmamız mümkün değildir.Örneğin; sıcaklığın metalleri genleştirdiğini söylüyoruz.Humea göre deneye baş vurmadan yalnızca sıcaklık kavramından hareket ederek metallerin genleşmesi sonucuna varamayız.Bundan dolayı nedensellik ilkesi hakkında bir a priori bilgimiz olamaz. Öyleyse nedensellik düşüncesi deneye dayanmalıdır,nedensellik düşüncesine karşılık gelen bir algı izlenim bulunması gerekir.Ona göre biz nedenselliği algılayamıyoruz. Ancak nedensellik tasavvurumuz aslında bir zihinsel alışkanlık ve çağrışımdır. Biz A olayından sonra B olayının geldiğini defalarca göre göre bizde bir zihinsel alışkanlık oluşturur. Böylece her A olayı bizde B olayını çağrıştırır.
-
RASYONALİZM
Rasyonalizm; felsefede dogmatik bir akılcılık olarak tanımlanırken; günlük dilde, önyargılardan ve duygusal saplantılardan arınmış bir akıl yürütme olarak tanımlanır. Rasyonalizme göre; genel-geçer bir bilgi vardır ve kaynağı akıl ve düşünmedir. Akıl doğuştandır. İlkçağdan günümüze kadar başlıca Rasyonalistler şunlardır. Sokrates, Platon, Aristoteles, Farabi, Descartes, Hegel. Sokrates: Sokratese göre; insan bilgisi doğuştan gelir. Atina sokaklarında dolaşarak,her konuyu tartışır, halka değer yargılarına körü körüne inanmanın yanlışlığını göstermeye çalışır. Bunu yaparken diyalektik yöntemini kullanmıştır. Bu yöntem diyalog esasına dayanır.İki aşaması vardır: 1-İroni (alay):Sorular sorarak çok şey bildiğini zanneden kişinin hiçbir şey bilmediğini ortaya çıkarır. Onunla alay ederek yeni cevaplar aramaya yöneltir. 2-Maiotik (düşünce doğurtma):Hiçbir şey bilmediğine inanmaya başlayan kişinin bulduğu cevaplarla aslında çok şey bildiğini kanıtlar. (örneğin bu yöntemle bir çobana geometri problemi çözdürdüğü söylenir) Ona göre; Bilgilerimiz doğuştandır ve doğuştan olan bu bilgilerimiz genel-geçerdir. Bu anlamda Sokratese göre öğretmen aslında öğrencisine yeni bir şey öğretmez sadece doğuştan onun aklında var olan bilgiyi açığa çıkarır. Platon: Platona göre İdealar ve görünenler(fenomenler) evreni olmak üzere iki türlü evren vardır. İdealar evreni; doğmadan önce içinde bulunduğumuz ve her şeyin gerçeğinin bulunduğu evrendir. Ancak akılla kavranır. Görünenler (fenomenler) evreni;halen içinde yaşadığımız nesneler evrenidir. Görünenler evreni idealar evreninin bir kopyası, gölgesi (yansımasıdır.).Görünüşler dünyası olan bu evrenin bilgisi duyu organları ile elde edildiği için doxa (sanı) dır, aldatıcıdır. Çünkü duyu verileri kişiden kişiye değişen aldatıcı, göreceli bilgilerdir. Bu nedenle doğru bilginin kaynağı duyular olamaz. İdealar evreninin bilgisi akılla elde edildiği için doğru genel-geçer bilgidir.Akılla idealar evreni hakkında kesin bilgi elde edilebilir.Bu nedenle doğru bilginin kaynağı akıldır. Platona göre bilmek ideaları hatırlamaktır. Aristoteles: Hocası Platonun birbirinden ayırdığı, biri duyularla diğeri akılla(düşünceyle)kavranan iki evreni bir araya getirmek ister. Ona göre idealar nesnelerden bağımsız değildir, İdealar tek tek nesnelerin özünde tümel kavramlar olarak vardır. Bilginin amacı tekil yani bireysel olanı bilmektir. Ancak tekilin bilgisine genelin(tümel)in bilgisinden hareketle ulaşılır. Gerçek bilgi ise,tümel yargılara dayanan önermelerdir. Aristotelese göre gerçekte var olanlar tek tek şeylerdir. Şu anda görmediğimiz idealar değildir. Tümel önermeler içinde tekiller(tek tek nesne ve olaylar) olduğundan,yapılacak iş tekilleri tümellerden üretmektir. Örneğin: Bütün insanlar ölümlüdür. Aristoda insandır. O halde Aristoda ölümlüdür. Sokratese göre bilgi edinme yetisi (meleke)akıldır. Akıl; edilgin (pasif)akıl ve etkin (aktif)akıl olmak üzere ikiye ayrılır. Etkin akıl duyularımızı saptayarak bilgimizin içeriğini sağlar. Aktif akıl ise pasif aklın sağladığı bu duyuları işleyerek, biçimlendirerek akli hakikatleri sağlar. Aristoteles bir rasyonalist olmasına rağmen Onu kendisinden önceki rasyonalistlerden ayıran en önemli özellik bilgilerimizin doğuştan olmadığını savunmasıdır. Ona göre bilgilerimiz duyu organlarınca elde edilir (pasif akıl)ve işlenerek (aktif akıl)tümel kavramlar oluşturulur. Akıl bilgi üretme gücüne sahiptir. Örneğin: Bir armut tohumu armudu çekirdeğin içinde güç halinde bulundurmaktadır. Buğday tanesi unu,ekmeği güç halinde taşımaktadır. İşte bu güç tecrübeyle temas haline gelince fiile dönüşür ve buğday ekmek haline gelir. Farabi:(870-950) (Ebu Nasr Muhammed bin Turhan bin Uzluğ )Aristotelesçi düşünürdür. İslam felsefesinin kurucusu sayılır. Farabiye göre gerçeğin başında zorunlu varlık olan Allah vardır. Allah varlığını kendisinden alır. O,hakiki ve sonsuz varlıktır. Allah doğrudan ve bir varlık yaratır. Yarattığı bu ilk varlık akıldır. Bilme aklın kendisinde vardır. Hem kendini hem de Allahı bilir.İnsan aklı doğuştan bazı bilgileri beraberinde getirir,aslında pasiftir. Deney ile temasa geçince aktif hale gelir.Böylece duyular ve mantıksal çıkarımlarla elde edilen bilgilere ulaşılır. Bu bilgiler doğru ve ya yanlış olabilir.Farabiye göre akıl, daha sonra Doğrulanmış bilgiler(tasdikat) dediği doru bilgiye ulaşır. Farabiye göre bilginin kaynağı duyu,akıl ve nazar(derinliğine düşünme) dir.Duyu ve akıl doğrudan ,nazar ise dolaylı bilgiyi verir. Duyusal bilgiler, duyu organlarınca algılanan, tekil olan bilgilerdir.Bilimsel değildir.Bilimsel bilginin maddesini oluşturarak bilimsel bilgiye imkan sağlarlar.Akıl da bu tekil(duyusal)bilgileri biçimlendirerek ve bir takım kalıplara sokarak genel kavramlara ve yargılara dönüştürür. Böylece kesin ve genel-geçer bilgilere ulaşır.En yüce erdem bilgidir.Aklın edindiği bilgilerle insan iyiyi kötüden,doğruyu yanlıştan,güzeli çirkinden ayırabilir.Ona göre evrendeki varlıları bilen ve bundan yaşam için doğru anlamlar çıkaran kişi, böylece Allahın varlığına dair işaretleri içeren tüm varlıkların bilgisinden, Allahın varlığı bilgisine ulaşır. Rene Descartes: (1596-1650) Modern felsefenin kurucusu sayılır. Modern Rasyonalizmin öcüsü ve Analitik Geometrinin kurucusudur. Descartesa göre üç türlü bilgi vardır: 1-Doğuştan gelen 2-Yapma 3-Arızi bilgiler Allah fikri,ruh,uzay ve tüm matematiksel düşünceler doğuştandır. Doğuştan gelen düşünceler doğduğumuzda hazır olarak bulunmazlar.Tıpkı doğuştan gelen hastalıklar gibidir.Yani hastalık bebekte kesin kes görülmez ancak görülme ihtimalinin varlığını gösterir. Bunun gibi doğuştan gelen düşünceler de doğduğumuzda hazır olan düşünceler değildir.Bizde hazır olan bu düşünceleri doğuran yetenektir.Aklın doğrudan kavramasıdır.Bu yetenek Tanrı tarafından eşit olarak dağıtılmıştır.Aklın kavradığı doğuştan olan bu bilgilerin dışındaki bütün bilgilerimiz duyularla kavranmış niteliktedir,arızi geçici bilgilerdir.Descaretes göre bu bilgiyi elde etmenin dört aşaması vardır; 1-Doğruluğunu apaçık bilmediğim şeyi doğru kabul etmemek (apaçıklık) 2-İncelenecek şeyleri bölümlere ayırmak (bölme,analiz) 3-En kolay bilinenden,en karmaşığa doğru yükselmek (Basitleştirme ve sıra) 4-Gözden geçirmek (sayma ve kontrol) Descartes,duyulara güvenmediği için,duyularla elde edilen bilgilerin şüpheli olduğunu düşündü.Matematiği ve Fiziği apaçık ve kesin bilginin modeli olarak aldı.Onun dışındaki her şeyden bir kere de olsa şüphe etti.Ona göre kesin bilgi bu şüphe edişten çıkmaktadır.Descartes böylece ;Mademki her şeyden şüphe ediyorum,öyleyse düşünüyorum;Madem ki düşünüyorum,öyleyse varım(Cogito Ergo sum) formülüne ulaşır. Bu sonuç Ona göre apaçık,kesindir.Ona göre kendisinde var olan düşünme yeteneği Tanrıyı;en yetkin ve aldanmaz-aldatmaz olan Tanrı fikri de dış dünyayı kanıtlanır. Descartesin rasyonalizmi,iyi yönetilen her zihnin kesin,genel-geçer bilgiye ulaşabileceği örüşüne dayanır. Hegel:(1770-1831) Alman idealizminin ve rasyonalizminin öncülerindendir. Hegele göre deneye başvurmadan sırf düşünce (spekülasyon) ile kesin bilgiye ulaşılabilir.Çünkü suje ile obje aynı aklın değişik biçimlendirmeleridir.Objenin kendisi de suje gibi akla dayanır. Yani objenin kesin bilgisine akılla ulaşılan kavramlar üzerinde düşünülerek ulaşılacağını savunur.Ona göre her ussal(rasyonel)olan şey de gerçek (reel)dir.Duyu organlarınca elde edilen bilgilerin kesin genel-geçer bilgiler olmadığını düşünür. (Ona göre zaten felsefe de,objelerin düşünce ile görülmesi, evrenin düşünülmesidir)Bu nedenle kavramlar felsefenin ana konusudur. Hegel felsefesi, gelişme kavramına dayanır.Her şeyin değişme ve hareket halinde ve birbirine bağlı olarak değiştiğini savunur. Herakleitosun diyalektik yöntemini geliştirmiştir. Düşüncedeki değişmeler maddedeki değişmelere yol açar. Hegele göre her şey üç aşamalı bir gelişme sonucu gerçekleşir. Bu süreç Tez-Antitez-Sentez sürecidir.Örneğin; varlık kavramı üzerinde düşünürsek, Varlık(tez) bunu düşününce hemen karşıtını düşünürüm,Yokluk (antitez) buradaki çatışma uzlaştırıcı bir kavrama götürür, Oluş (sentez) sonucuna ulaşırız. Çiçek (tez),çiçeğin yok olması (antitez),meyve(sentez) Çiçek, meyvenin ortaya çıkmasına yol açar, ama meyvenin ortaya çıkması için çiçeğin yok olması gerekmektedir. Demekki her olmakta olan şey,hem var olan hem hem yok olan şeydir. Sonuç olarak Rasyonalizm, insan aklını tüm insanlar için aynı ve değişmeyen bir şey olarak ele almıştır. Oysa çağdaş psikoloji ve antropoloji yaptığı çalışmalarda aklın da değişmekte olduğunu göstermiştir. Ayrıca Rasyonalizm,aklı doğadan ayrı bir öz,farklı bir varlık olarak ele alıyor.Böylece akıl ile nesne arasında bir ikilik yaratıyor.Bilgi suje ile obje arasındaki ilişkiden doğmaktadır.O zaman birbirinden tamamen ayrı olan akıl ve nesnenin birbiriyle nasıl çakışarak bilgiyi ortaya çıkaracağı sorunu ortaya çıkıyor.Böylece Rasyonalizmin bilgi sorununu çözemediği görülüyor.Zaten Hegel bu ikiliği objenin kendisi de suje gibi rasyoneldir diyerek bu ikiliği aşmaya çalışmıştır.
-
FELSEFİ DÜŞÜNCENİN ÖZELLİKLERİ
En genel anlamı içinde, soru sormanın sonucu olan ve insanla, insan yaşamıyla ilgili problemlere karşı ilginin gelişmesiyle başlayan düşünce türü. Buna göre, felsefe zor ve çözülemeyen yaşam problemleriyle karşılaşmaktan, bu problemlerle uğraşmaktan korkmayan bir yaklaşım, düşünsel bir tavır olmak durumundadır. Felsefe insan yaşamının anlamıyla, varlık, bilgi ve değerle ilgili sorulara bir yanıt getirmeye, bu konularda ortaya çıkan problemleri çözümlemeye çalışırken, işe sıfırdan başlamayıp, belli bir bilgi birikimine sahip olunduğunu varsayarak çözüm getirmeye çalışır. Çünkü insanların yaşamlarında neyin önemli olduğunu değerlendirebilmeleri için, hayatla ilgili bazı deneyimlere sahip olmaları gerekir. Demek ki, felsefe insan yaşamının anlamıyla ilgili sorulara yanıt verirken, başka bilgi türleri tarafından sağlanan bilgilerden yararlanarak, genel, bütüncül ve kuşatıcı yanıtlar getirmeye çalışır. Bununla birlikte, felsefeyi felsefe yapan şey, insan yaşamının anlamıyla ilgili sorulara yanıt vermekten çok, sorular sormak, problem görebilmektir. Zira, insan için önemli olan, yalnızca felsefe okumak ve felsefeyi bilmek değildir, felsefe yapmaktır, felsefi davranabilmektir. Felsefe yapmak ise, felsefi hissetmeyi ve felsefi düşünmeyi gerektirir. Felsefe yapmak varlığı ve bilgiyi bir bütün, insan yaşamıyla ilgili olay ve problemleri çok boyutlu olarak görmek ve her yönüyle kavramaya çalışmak anlamına gelir. Felsefi düşünce, araştırmaya ve eleştirel bir tavra dayanan bir düşüncedir. Yani, felsefi düşünce, kendisine veri olarak aldığı her tür malzemeyi aklın eleştirici süzgecinden geçirir. Her şeyi olduğu gibi kabul eden, merak etmeyen ve kendisine sunulanla yetinen bir insan için felsefe söz konusu olamaz. Felsefi düşünce, şeylerin niçin oldukları gibi olduklarını merak eden, hayatı bütün boyutlarıyla görmeyi, yaşamın bütün boyutlarını göz önünde bulundurmayı bilen, açık ve sorgulayan bir zihnin ürünüdür. Felsefi düşünce, akıl temelli soruşturma ve refleksif bir düşünme yönteminin sonucu olan bir düşüncedir. Felsefede söz konusu olan düşünce, kendi üzerine dönmüş olan ve kendisini konu alan bir düşüncedir. Buna göre, felsefeci, doğrudan doğruya doğa, tarih, toplum üzerinde eleştirici bir bakış açısıyla düşünebileceği gibi, çeşitli bilimler tarafından sağlanan malzeme üzerine de düşünebilir. Yine, o bir problemi yalnızca bir bakış açısından, bir bakımdan ele alan diğer disiplinlerin, bilgi türlerinin tersine, bir problemi bütün yönleriyle ele almayı içerir. Felsefi düşünce, ayrıca çözümleyici ve kurucu bir düşüncedir. Yani, felsefi düşüncenin analiz ve sentez gibi işlevleri söz konusudur. Analiz söz konusu olduğunda, filozof, kendisinin de içinde bulunduğu ve bir parçasını teşkil eniği dünyayı anlamak ve kavramak için kendisine sunulan her türlü bilgi, deney, algı ve sezgi sonuçlarından oluşan düşünceyi analiz eder, açıklığa kavuşturur. Fakat filozof, bununla yetinmez, yani dünyayı parçalanmış bir halde bırakmaz; analize koşut olan başka bir düşünme tarzı ile, üzerinde düşünülmüş, çözümlenmiş, aydınlığa kavuşturulmuş malzemeden hareketle dünyayı yeniden inşa eder, bir birlik ve bütünlüğe kavuşturur. Nihayet, felsefi düşünce evrenseldir, çünkü insan yaşantısına giren her şey felsefeye konu oluşturabilir. En basit bir algı öğesinden (örneğin, dokunduğum masanın sertliği) en karmaşık bir düşünme sistemine (örneğin, Einsteinın genel rölativite teorisi) kadar her şey felsefeye inceleme konusu olabilir. Öte yandan, felsefede söz konusu olan insan yaşantısı, şu ya da bu insanın değil, genel olarak insanın yaşantısıdır.
-
FELSEFE NEDİR?
Yunanca seviyorum, peşinden koşuyorum, arıyorum anlamına gelen phileo ve bilgi, bilgelik anlamına gelen sophia sözcüklerinden türeyen terimin işaret ettiği entelektüel faaliyet ve disiplin. Buna göre, felsefe Yunanlılar için, bilgelik sevgisi ya da hikmet arayışı anlamına gelmiştir. Başlangıçtaki bu özgün anlama göre, her türden bilimsel araştırmacıya filozof adı verilmiştir. Başlangıçtaki söz konusu anlamına rağmen, felsefenin bir tanımını vermek oldukça zordur. Bunun en önemli nedeni, hemen bütün felsefe tanımlarının tartışmalı olmasıdır. Bu ise büyük ölçüde felsefe denen faaliyet ya da disiplini anlamının, veya felsefe anlayışlarının tarihin akışı içinde çağdan çağa, hatta filozoftan filozofa kökten bir biçimde değişmesidir. Örneğin, Platon ve Platoncular için felsefe, empirik gerçekliği değil de, idealar alemini, soyut kendilikler dünyasını betimleyen ve bütün doğruları nihai ilkelerden çıkarsamak suretiyle temellendiren a priori bir disiplindir. Oysa Aristoteleste felsefe, gerçekliğin daha genel yönlerini betimlediği için, bilimlerin bir devamı olmak durumundadır. Felsefe bilimlerin ya kraliçesi, ya da onların önündeki engelleri ortadan kaldırdığı için, ağır işçisidir. Ortaçağda dini inançları temellendirmek için, teolojinin hizmetkarı olma görevini üstlenen, başta ilahi gerçeklik ve onun dünya ile olan ilişkisi olmak üzere, yine gerçekliği betimleyen felsefe, empiristlerin, ama özellikle de J. S. Mill ve W. O. Quine gibi radikal empiristlerin gözünde de, diğer bütün disiplinler gibi, gerçekliği betimleyen bir etkinlik olmak durumundadır. Felsefenin anlamı ve göreviyle ilgili bu mutabakatı bozan filozof, ünlü Kopernik devrimiyle Kant olmuştur. Zira ona göre, felsefenin nesnelerden ziyade, nesneleri bilme tarzımızla meşgul olması gerekir. Başka bir deyişle, Kant, bilimin gerçekliği betimlediği yerde, felsefenin şu ya da bu türden nesnelerle, Platon un varoluşunu öne sürdüğü cinsten kendiliklerle uğraşmadığını savunmuştur. Felsefe, bunun yerine dış dünyadaki nesneleri deneyimleyebilmemizin veya bilebilmemizin zorunlu önkoşullarını araştırır.Bir de bunları bir şekilde tamamlayan, bilimin kendine özgü bir teknolojik, kültürel mana kazandığı 19. yüzyılın felsefe konsepsiyonlarından, bilime, bilimlere dayanan bilimsel felsefeyle dünyayı ve insanın dünyadaki yerine ilişkin genel bir görüş, bir dünya görüşü olarak felsefe anlayışından söz edildiğinde, herhalde felsefenin özü itibariyle rasyonel bir eleştirel düşünce, dünyanın genel doğasıyla (metafizik ya da varlık teorisi), dünya ile ilgili inançların mahiyeti ve haklılandırılması (epistemoloji) ve dünyamızdaki eylem tarzımız üzerine sorgulayıcı ve de refleksif bir düşünce etkinliği olduğu söylenebilir. Buna göre, felsefenin konusu nihai ve en yüksek şeyler, genel olarak varlık, bir bütün olarak evrenin kendisini ya da insanın eylemlerini, yaşamını ve yazgısını en temelli bir biçimde etkileyen şeylerdir. Varlığı bir yönüyle ya da belli bir bakımdan ele alan bilimlerden farklı olarak, felsefe, varlığı bir bütün olarak ele aldığı, varlığı varlık olmak bakımından incelediği, olanı betimleyen bilimlerden farklı olarak olması gerekene yöneldiği için, konularına uygun düşen yöntem ya da yöntemleri kullanır. Buna göre, felsefenin konuları arasında yer alan şeyler, duyuların ya da duyusal kavrayışın çok ötesinde kaldığı için, felsefe duyuları kullanmaktan özenle kaçınır. Felsefe saf düşünceye, refleksiyona dayanır ve a priori bir araştırmadır. Buna göre, felsefe bir kavram analizinden oluşur ya da kavramsal analiz temeli üzerinde yükselir. Öte yandan, felsefe ulaştığı sonuçları kanıtlamak için, belirli ve kesin birtakım işlem ya da yöntemler kullanmaz. Felsefe bilimle kıyaslandığında, bilimin dünyada yer alan şeyleri betimlerken, felsefenin onları sınıfladığını söylemek gerekir. Bilim bilgi verirken, felsefe bilginin ne olduğunu, neyi ve nasıl bilebileceğimizi araştırır. Öyleyse, felsefe varolan şeylerle ilgili olarak akla dayalı bir açıklama sağlar; bilimlerin ayrı ayrı ele aldığı olgu sınıflarının tümünü birden açıklayacak en genel ilkelere ulaşmaya çalışır. Bu anlamda felsefe, varlığın ilk ilkelerinin bilimidir. Özel bilimlerden kazanılan tüm bilgilerin eleştirisini ve sistematizasyonunu gerçekleştiren en genel bilim, bilimlerin bilimidir. Ve nihayet, felsefe insanın yaşamını, değerlerini ve amaçlarını sorgulayan, bu alanda insan yaşamının ve eylemlerinin kendilerine dayanacağı genel ilkelerin bilgisidir. Felsefe bir faaliyet, bir düşünce faaliyetidir. İnsanın soru sorabilme yeteneğine dayanır ve bu bağlamda, o belirli türden sorular hakkında belirli bir türden düşünme faaliyetidir. Felsefeyi tüm diğer disiplinlerden ayıran en önemli özelliği, felsefenin bu türden sorular üzerinde düşünürken, mantıksal argüman ya da akıl yürütmeye dayanmasıdır. Buna göre, filozoflar, bu mantıksal akıl yürütmeleri ya kendileri yaratırlar ya da başkalarının akıl yürütmelerini eleştirirler. Filozoflar, aynı zamanda bu akıl yürütmelerin temelinde bulunan kavramları analiz eder ve açıklığa kavuştururlar. Filozoflar, insan yaşamını ilgilendiren her şey hakkında akıl yürütebilir, her şeyi felsefi bir problem konusu yapabilirler. Filozoflar, örneğin bizim apaçık ve doğru olduklarına inandığımız inançlarımızı sorguya çekerler. Yaşamın anlamını meydana getirdiğini söylediğimiz temel sorular üzerinde dururlar. Dinle, Tanrının varoluşuyla, doğru ve yanlışla, dış dünyanın varoluşuyla, bilginin kaynağı ve sınırlarıyla, bilimle, sanatla ve daha birçok konuyla ilgili sorular üzerinde akıl yürütüp, bu sorulara genel geçer ve nesnel yanıtlar getirmeye çalışırlar.
-
İNTİHARIN FELSEFİ NEDENLERİ
Çağlar boyunca toplumlar intihara farklı tepkiler göstermişlerdir. Kimi toplumlarda desteklenen ve doğru bir davranış olarak kabul edilen intihar, diğer bazı toplumlarda ise olumsuz bir davranış olarak değerlendirilmiştir. Bu tür tepkilerin yönünü belirleyen en önemli faktörlerden biri de kuşkusuz toplumların düşünce biçimleri ve dolayısıyla düşünürleridir. Hata bazı düşünürlerin eserleri, o dönemdeki intihar olaylarından sorumlu tutulmuşlardır. Düşünürler daha çok insanın kendi yaşamına son verme hakkına sahip olup olmadıkları ve bu davranışın onurlu bir davranış olup olmadığı üzerinde durmuşlardır. Eski Yunanistandaki ilk filozoflar intihara karşı çıkmışlardır. Pisagor ve takipçileri ruhun ölümsüzlüğüne inandıkları için intiharı yasaklarlar. Platon ve Aristo da intihara karşıdır. Fakat bazı durumlarda intiharı onaylarlar. Platon, yasalarında, en yakınını, en iyi dostunu yani kendini öldürenin şerefsizce gömülmesini ister. Eğer kişi bu işi kamu yargısıyla, kaderin başına getirdiği önlenmez, çekilmez bir dert, katlanılmaz bir utanç yüzünden yapmışsa anlayış gösterilmesi gerektiğini belirtir (Montaigne 1984). Aristo ise, savaşta onur için olan intiharları destekler. Oysa, aşk vb. gibi nedenlerden olan intiharlar cesur insanın yapacağı şeyler değildir (Choron 1972). Bu düşünürlere göre, bizim hayattan nefret edip, yüz çevirmemiz doğaya aykırıdır. İntihara karşı olan bir diğer düşünür de Epikürdür. O da, öncekiler gibi, erdeme önem vermiş ve amacımızın bilgeliğe ulaşmak olduğunu savunmuştur. İnsan ihtiraslarını tatmin yoluyla mutluluğa ulaşamaz. Çünkü, hazzın tatminini doğal olarak bir sıkıntı ve isteksizlik takip edecektir. Bu, bizi, gerçek amacımız olan acıdan kaçmak hedefinden saptıracaktır (Fromm 1982). Hatta, ölümü aramaya kadar götürecektir. Eski Yunanda intiharın kabul edilebilir bir eylem olduğuna doğru yapılan kararlı ilk değişim, Epikürün en büyük rakibi Kitionlu Zenon tarafından olmuştur. Zenon, kişinin intihar etme hakkına sahip olduğunu savunur. Kendisi de yaşlandığında intihar etmiştir. Stuacılara göre, akıllı adamın intiharı sorunu ahlâki bir doğru veya yanlış değildir. Fakat karşılaşılan bir durumda yaşamayı veya ölmeyi tercih kararıdır. Stuacılar intiharı savunmakla kalmamış, şu durumlarda yapılması gereken bir davranış olarak kabul etmişlerdir. (Gibbs 1968) 1) Bu hareket diğer kişiler veya vatana bir hizmet taşıdığı zaman, 2) Kişi yasa dışı bir işe zorlandığı zaman, 3) Kronik hastalıklarda; ölümün yaşama tercih edileceği durumlarda, Hegesias, işi daha ileri götürerek, bilgi olmayan kimselerin kendilerini öldürmeleri gerektiğini savunur. Ona göre mutluluk erdemdir. Günlük olayların nazzını arayan kimse bu mutluluğu hiçbir zaman elde edemez; o halde bilge olmayan kişi erdemsizdir, kendini öldürmelidir. Onun felsefesinin temelini ise, şu sözü çok iyi bir biçimde yansıtır: Yaşamın yolunu olduğu gibi, ölmenin yolunu da kendimiz seçmeliyiz. (Montaigne 1984). Seneka; iyi insan yaşaması gerektiği kadar yaşar, yaşayabildiği kadar değil demektedir (Choron 1972). İnsan kendi ölümüne istediği zaman karar verebilir. Yaşamı ile felsefesi birbiriyle çeliştiği için, Roma Kralı Neron tarafından damarını keserek intihar etme cezasına çarptırılmıştır. Eski Yunanda son zamanlarda intiharın bu şekilde kabul edilebilir bir eylem olması, o devirde intiharların artmasına neden olan faktörlerden biri olabilir. Özellikle Yunan sitelerinin Romaya katılmasıyla bu oranlarda bir artış görülmüştür. Hristiyanlığın batı dünyasında egemen olmasıyla beraber, kilise öğretileri felsefe alanında da etkin duruma gelmiş ve Rönesans dönemine kadar bu etkinliğini sürdürebilmiştir. Bu dönem filozoflarında, insan hayatının Tanrıya ait olduğu fikri egemen durumdaydı. Dinle felsefenin bu dönemde içiçe oluşu intihar olaylarının düşük bir oranda kalmasına neden olmuş; fakat tamamen engelleyememiştir. Rönesans ile birlikte kilise felsefesi etkinliğini yitirmiş ve intihar konusunda da daha tavizkâr bir tutum takınılmaya başlanmıştır. Montaigne, insanın kendi iradesiyle yaşamına son verebileceğini savunmuştur. hayat bir işinize yaramadıysa, boşu boşuna geçtiyse, onu yitirmekten ne korkuyorsunuz. Daha yaşayıp da ne yapacaksınız diyen Montaignee göre, ölümle bütün dertler bitecektir (Montaigne 1984). Bunun için ölümden korkmamalı ve dertlerden kurtulmanın bir yolu olarak da intiharı düşünmelidir. 18. yüzyıl felsefesinde ençok işlenen konulardan biri özgürlük olduğu için, bu dönemdeki filozofların hemen hepsi intihara da izin verir bir tavır takınmışlardır. Montesquieu intihara karşı uygulanan kanunları eleştirmiştir. Hume, intiharın bir suç olduğu fikrini çürütmeye çelışıyor. Ona göre intihar, ilahi yasaya karşı gelme değildir; çünkü bu yasa doğa yasasıyla birlikte işler ve insanın doğadaki yerini bulmasına yardımcı olur. Rousseau, başkasına zarar vermedikce intiharı destekler. Söylentilere göre, mutsuz bir yaşamı olan Rousseau da intihar etmiştir. Aynı dönemlerde yaşamış olan Diderot ise, doğal olmadığı ve kilisenin öğretilerine karşı geldiği için anti-sosyal bir davranış olarak görür ve karşı çıkar. 19. yüzyılda Kant, intihara karşı çıkmaktadır. Humeun görüşünü eleştirir. Kanta göre, doğal olarak insanın ilk amacı kendini korumaktır. Bunun için intihar bir kusurdur ve lanetlenmelidir. Schopenhauer, Kanta göre daha çok taviz verir. Ona göre, kişi intihar etme hakkına sahiptir; ama bu, boş ve aptalca bir şeydir. İntihar, kişinin doğaya sorduğu bir sorudur: Ölümün ötesinde ne var? Kendilerini öldürenler sadece acı çeken bedenlerinin acısına son verebilirler; sonsuz sürekliliklerine engel olamazlar. Bazıları çok erken, bazıları çok geç hayattan ayrılıyorlar, asıl iş tam zamanında ölmektir (Arkun 1963) diyen Nietzsche, intihara karşı değildir. İntihar kişinin hakkı ve ona verilen bir armağandır. Üst-insanın yaratılması için felsefesini yönlendiren Nietzsche, bu üstün amaca katkıda bulunamayacak kişinin intihar etmesini ve bundan da mutluluk duymasını söyler. Hartmann ise, insanın sahip olduğu tek şeyin bu dünya olduğunu belirterek, en iyi olmamakla beraber elimizdeki bu dünyadan vazgeçmememiz gerektiğini savunur. Yaşamak, temelde arzu edilmeyen bir şeydir; hayal kırıklığı ile doludur. Fakat yine de, elimizdekinin en iyisi olan bu yaşamdan kaçmamalıdır. Camus, acaba hayat yaşamaya değer mi, değmez mi? sorusuna cevap vermeye çalışır (Hübscher 1980). Camus için bu soru felsefenin temel sorusudur; bundan başka da temel felsefe sorusu yoktur. Bu sorunun cevabını Camus şöyle verir: İnsan intihar edebilir, ancak bu dürüstlük olmaz. Ölüm insanı huzura kavuşturur, fakat insanın gerçek çabası dünya üzerinde mümkün olduğu kadar çok kalmaya, onu incelemeye çalışmak olmalıdır. Batıdaki bu çok farklı görüşlere karşılık, doğu dünyasında egemen olan mistik felsefenin görüşüne göre, intihar etmek kişinin istemine bağlıdır. Yani kişi, yaşam ile ölüm arasında karar verme hakkına sahiptir. Jainizm ve Budizme göre, yüreklerimizden yaşama isteklerini çıkarmalıyız. İnsan ancak yokolarak acıdan kurtulur ve mutlu olabilir. Hatta, Jainizmin kurucusu olan Mahavira, insanın aç kalarak kendini öldürmesini büyük bir erdem olarak nitelendirir. Konfüçyus ise intihara karşı çıkar. Ona göre, insanın amacı iyi ve uzun yaşamaktır. İnsan ölümden sonrasını merak etmemelidir. Çünkü, ölümden sonra hayat olduğu bilinirse, kimileri canlarına kıyarak oraya gitmeyi isteyebilirler (Hançerlioğlu 1976). Belirli bir tarihsel sırayla değindiğimiz bu düşünürlerin görüşleriyle, yaşadıkları dönemlerdeki intihar oranları arasında doğrudan bir ilişki göze çarpmaktadır. Konumuz açısından önemli olan nokta da budur. Fakat bu ilişkiye bakarak, intiharın sorumluluğunu sadece düşünürlere bağlamak da yanlış olur. Çünkü, genelde, toplumsal düşünce toplumu oluşturan öğelerden sadece bir tanesidir. Konuya felsefi açıdan baktığımızda sonuç olarak şunu söylemek mümkündür: İnsan yaşamak için doğar, yaşaması gereklidir; olumsuz toplumsal koşullar karşısında çaresiz kaldığını hissettiği anda kişinin, yaşamına son verme hakkı vardır. Çünkü insan yaşamı, insanın yaptığı eylemlerden oluşur. Şöyle veya böyle intihar da bir eylemdir ve kişi istediği takdirde bu eylemi gerçekleştirebilir.
Jump to content