Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine
Din Kültürü tarafından Sosyal Bilimler'de yazılan bir grup blogu
  • Konu

    55
  • Yorum

    0
  • görüntüleme

    3.268

Bu bloğa katkıda bulunanlar

Bu Blog Hakkında

Ülkedeki dinî kültürü ve dünyada var olan dinî kültürleri tanıtmayı amaçlayan dini konular..

Entries in this blog

40 HADİS VE SÖZLER

Şikâyetçi olup ağladığım nice günler oldu. Zaman geldi ki, ağladığım günlere ağladım.Hazreti Ebû Bekir Radıyallahu anh

İnandığınız gibi yaşamazsanız yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız. Hazreti Ömer Radıyallahu anh

Gözü haramdan korumak ne güzel şehvet perdesidir. Hazreti Osman Radıyallahü anh

Lüzûmsuz şeylerin peşinden koşan, lüzûmlu şeyleri kaçırır. Hazreti Ali Radıyallahu anh

Cevap çok uzun olduğu zaman doğru gizli kalır. Hazret-i Ali Radıyallahü anh

Kuran tilaveti ile kalbine ruhani feyiz sirayet eden kimse, dostlarının ayrılığı ile vahşet halini hissetmez. Hazreti Ali Radıyallahu anh

Edep aklın suretidir. Hazreti Ali Radıyallahu anh

İnsanlarla öyle iyi geçininiz ki düşmanınız bile ölümünüze ağlasın. Hazreti Ali Radıyallahu anh

Akıl tamam olunca, söz azalır. Hazreti Ali Radıyallahu anh

Derin fikre sahip olanın nazarı da güzel olur. Hazreti Ali Radıyallahu anh

İlimsiz ibadette, tefekkürsüz Kur'an tilavetinde hayır yoktur. Hazreti Ali Radıyallahu anh

Dinî hükümleri kendi aklıyla anlamak ve aklı ona rehber etmek isteyen, peygamberliğe inanmamış olur. Onunla konuşmak akıl işi değildir. İmâm-ı Rabbânî Rahmetullahi aleyh

Eshâb-ı kirâm, sadece sohbet(vaaz) ile nihâyetsiz kemâlata vâsıl oldular. İmâm-ı Rabbânî Rahmetullahi aleyh

Eflatun, felsefecilerin reisidir, Îsâ'nın bi'seti devletine kavuştu, ama onu tasdik etmedi. Cehaleti sebebi ile sandı ki: Kendisinin ona ihtiyacı yoktur. Böylelikle, nübüvvet bereketlerinden bir nasibe nail olamadı. İmâm-ı Rabbânî Rahmetullahi aleyh

Sohbet Ayet-i Kerimeye kırık mana vermek değil, Ayet-i Kerimeyi kalbine indirip, Kalbinden çıkarıp vermektir. Mahmut Ustaosmanoğlu Kuddise Sirruhû

Müslüman bir kadın, çocuğunu emzirdiği sürece, Allah yolunda cihat edenler gibidir. Saîd bin Cübeyr Rahmetullahi aleyh

Düşmanlarınızla oturup kalkan, sizin dostunuz olamaz. Sa'dî Şirâzî Rahmetullahi aleyh

İnsanlar arasında bulun, fakat kimseye yük olma! Hüsameddin Mankpûrî Rahmetullahi aleyh

İlim gıda gibidir. Ona her zaman ihtiyaç vardır. Faydası da herkesedir. Abdülvehhâb-ı Müttekî Rahmetullahi aleyh

Kâfir bile olsa, hiç kimsenin kalbini kırma! Kalb kırmak, Allahü teâlâyı incitmek demektir. Ahmed Yesevî Rahmetullahi aleyh

Allahın kitâbından ve Resûlullahın hadîslerinden sonra, islâm kitâblarının en üstünü, en fâidelisi İmâm-ı Rabbânînin Mektûbât kitâbıdır. Mektûbâtda bildirilen tesavvufdan, tarîkatden ve hakîkî mürşidlerden şimdi hiç kalmadı. Bizler, Mektûbâtdaki ince bilgileri, marifetleri anlayamayız. Abdülhakîm Efendi

İslamiyet'in içinde hiç bir kötülük, İslamiyet'in dışında da hiç bir iyilik yoktur. Ebu-l Vefâ Rahmetullahi aleyh

Üç şey kalbi öldürür: Çok konuşmak, çok uyumak ve çok yemek. Fudayl bin İyad Rahmetullahi aleyh

Dünya üç gündür; dün, bugün ve yarın. Dün geçti. Yarının geleceği belli değil. Öyle ise; bugünün kıymetini bil! Hasan-ı Basrî Rahmetullahi aleyh

Dertsiz Adam derssiz adamdır. Recep Hocamız Rahmetullahi aleyh

Çocuktaki utanma hali ondaki akıl nurunun alametidir. İmamı Gazali Rahmetullahi aleyh

Gençliğin kıymetini ihtiyarlar, huzûrun kıymetini huzûrsuzlar, sıhhatin kıymetini hastalar, hayâtın kıymetini ölüler bilir. Hâtim-i Esam Rahmetullahi aleyh

Define ile Yılan, gülle diken, sevinçle gam bir aradadır. Şeyh Sâdi Şirazi Rahmetullahi aleyh

Ağzına helva verenle ensene tokat atan arasında fark gözettikçe, sende Tevhid tamam değildir. MEVLÂNÂ ALAEDDİN ÂBİZİ

Kendini hak ile meşgul etmezsen, batıl seni işgal eder. İmâmı Şâfî

Yolumuz yâr ile gül bahçesine uğradı;

Ben gafletle güle nazar edince dedi ki yâr :

Muhabbetin şartı bu mudur, utan yaptığından!

Ben varken güle bakmak nasıl elinden gelir? Mevlânâ

Dua Ubudiyetin ruhudur ve halis bir îmânın neticesidir. Said Nursi Mektubat / Yirmi Dördüncü Mektup - s.489

Pâdişâh-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş;

Bir velîye bende olmak Cümleden âlâ imiş!... Yavuz Sultan Selim

Kimki Kur'ân bilmedi sanki dünyaya gelmedi. YunusEmre

İnsan ölmez, Dünyasını değiştirir.

Ölen hayvan olur, İnsanlar ölmez!

Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil! YunusEmre

Neyleyeyim dünyayı

Bana Allah'ım gerek.

Gerekmez masivayı

Bana Allah'ım gerek.

Ehli dünya dünyada

Ehli ukba ukbada

Her biri bir sevdada

Bana Allah'ım gerek. Dertli dermanın ister

Kullar sultanın ister

Aşık cananın ister

Bana Allah'ım gerek.

Bülbül güle karşı zar

Pervaneyi yakmış nar

Her kulun bir derdi var

Bana Allah'ım gerek.

Beyhude hevayı ko

Hakkı bula gör ya hu

Hüdayi'nin sözü bu

Bana Allah'ım gerek.

Aziz Mahmut Hüdai

Ölümü gerçekten tanımış bir kimseye, dünya belâ ve musîbetleri, dert ve sıkıntıları çok hafif gelir. Kab-ül-Ahbâr Rahmetullahi teâlâ aleyh

Dünya cennete göre zindan, cehenneme göre ise cennet gibidir. Abdulkadir Geylani Rahmetüllahi Aleyh

İki tur insan daima açtır. Biri bilimi arayan, diğeri de parayı. Cat stevens (Yusuf islam)

Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır

Sözü dost, özü düşmandan usandım.

Dili Mümin, kalbi şeytandan usandım.

Herkesin kahrı çekilir ama;

Ben davasız Müslüman'dan usandım.

Kaynaklara benzeriz, çıkar topraktan

Çağlar, köpürür, zevk alırız koşmaktan

Düzlüklere indikçe, akıp sessizce

Tekrar döneriz toprağa, bir çatlaktan

Bir milletin kültürünü kontrol etmek, o milletin dilini kontrol etmekle; bir milleti imha ise nesilleri mazisinden, tarihinden ve bilhassa milli ve manevi değerlerinden koparmakla mümkündür. Bernard Lewis

Cesaret gerektiren yaşamaktır,ölmek değil! M. Antionette

Çalışmak bizi şu üç şeyden kurtarır: Can sıkıntısı, kötü alışkanlıklar, Yoksulluk. VOLTAIRE

Bir pîre demişler ki, evlen! Demiş :

Ben daha bulûğa ermedim!

insan veliliğe erince baliğ olur;

Velilik olmayınca çocukluk olur. Şeyh Şirazî «Gülşen-i Raz»

Gezdim halep ile şamı

Eyledim ilmi talep

Meğer ilim bir hiç imiş

İllâ edep illâ edep.

Bize bir nazar oldu

Cumamız Pazar oldu

Ne olduysa azar azar oldu!

İnsanlara emri bil mâruf yaparken onlara sanki başlarının üzerinde güvercin varmış gibi yaklaşırız. O kuş imanlarıdır

AMELDE YÜSR İTİKADDA YAKİN

Tolstoy: Zindana atılan biçarelere muhafızlarını seçme hakkı verilse bu onların hürriyetini temin eder mi? (etmez ama belki az buçuk rahat etmelerini sağlar hiç sevmiyorum bu adamı :P akMurat)

Tarih bilmeyen diplomat pusuladan anlamayan kaptana benzer. Cevdet Paşa

Dahi bir fesad koptu cihanda

Hevai nefse düştü nâs bu anda

Eğer alim eğer abid bu şanda

Hadis tefsir fıkıh kaldı nihanda

Bu nâsdan ayrılup hakka gidelim

Cemali ba kemaleh seyr idelim İsmet Garibullah Rahmetullahi Aleyh Risale-i Kudsiye

Dost istersen ALLAH yeter

Yaren istersen KUR'AN yeter

Mal istersen KANAAT yeter

Düşman istersen NEFİS yeter

Nasihat istersen ÖLÜM yeter

Hani nerede?

Gönüllerden kubbelere,

Kubbelerden gönüllere

Gürül gürül akan Kur'an sesleri?...

Kur'an sesleri dindirilmiş,

Müslümanlar sindirilmiş!...

Allah-Muhammed-Hülafa-i raşidinin

İsimleri kubbelerden yerlere indirilmiş!...

Mabedimin göğsüne uzanan namahrem eli,

Kimin elidir?!...

Söyle Ayasofya, söyle.

Seni puthane yapan hangi delidir?!...OSMAN YÜKSEL SERDENGEÇTİ

"Sadece başkaları için yaşanan bir hayat, yaşamaya değer bir hayattır." - Albert Einstein

"Eğer bir yaşam, tümüyle kişisel arzuları tatmine yönelmişse er yada geç, acı bir düş kırıklığına yol açar." - Albert Einstein

"Milliyetçilik bir çocukluk hastalığıdır. İnsanlığın kızamığıdır." - Albert Einstein

Bu müziğin dışındaki insanlar Rock'n Roll müzisyenlerini ve dinleyicilerini hafif kaçık olarak nitelendirir. Bu aslında pek de yanlış değil. Bütün Rock grupları ve sadık hayranları hassas ve tüm olup bitenleri sorgulayan hisli bir yapıya sahip oldukları için çabuk kafayı sıyırırlar." Ronnie James Dio

İnsan inanır ve inandığı gibi yaşarsa insandır yoksa bir hiçtir! KEMTER

Ağlayım ki göz yaşlarım kalbimi yumuşatsın.KEMTER

Bazı insanlar köpekten beterdir bazılarının ise köpeği olmaya değer. KEMTER

Tek dostum kitaplarım, tek düşmanım cahil dostlarım. Diderot

İnsanlar başaklara benzerler, içleri boşken başları havadadır, doldukça eğilirler. Montaigne

Aklı sadece beyin fonksiyonu olarak yıllarca açıklamaya çalıştıktan sonra bir kişinin, varlığımızın iki önemli unusurdan meydana geldiğini savunan fikri benimsemesinin daha mantıklı olduğu sonucuna vardım. Aklı, beynin içindeki sinirsel işlemler bazında açıklamanın imkansız olacağı kesin gözüktüğü için, varlığımızın iki önemli unsuru (madde ve ruh) açısından açıklanması gerektiğini anladım. Wilder Penfield

İyiliğe iyilik her kişinin kârı, kötülüğe iyilik ER kişinin kârı.

Şikâyetçi olup ağladığım nice günler oldu. Zaman geldi ki, ağladığım günlere ağladım.Hazreti Ebû Bekir Radıyallahu anh

İnandığınız gibi yaşamazsanız yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız. Hazreti Ömer Radıyallahu anh

Gözü haramdan korumak ne güzel şehvet perdesidir. Hazreti Osman Radıyallahü anh

Lüzûmsuz şeylerin peşinden koşan, lüzûmlu şeyleri kaçırır. Hazreti Ali Radıyallahu anh

Cevap çok uzun olduğu zaman doğru gizli kalır. Hazret-i Ali Radıyallahü anh

Kuran tilaveti ile kalbine ruhani feyiz sirayet eden kimse, dostlarının ayrılığı ile vahşet halini hissetmez. Hazreti Ali Radıyallahu anh

Edep aklın suretidir. Hazreti Ali Radıyallahu anh

İnsanlarla öyle iyi geçininiz ki düşmanınız bile ölümünüze ağlasın. Hazreti Ali Radıyallahu anh

Akıl tamam olunca, söz azalır. Hazreti Ali Radıyallahu anh

Derin fikre sahip olanın nazarı da güzel olur. Hazreti Ali Radıyallahu anh

İlimsiz ibadette, tefekkürsüz Kur'an tilavetinde hayır yoktur. Hazreti Ali Radıyallahu anh

Dinî hükümleri kendi aklıyla anlamak ve aklı ona rehber etmek isteyen, peygamberliğe inanmamış olur. Onunla konuşmak akıl işi değildir. İmâm-ı Rabbânî Rahmetullahi aleyh

Eshâb-ı kirâm, sadece sohbet(vaaz) ile nihâyetsiz kemâlata vâsıl oldular. İmâm-ı Rabbânî Rahmetullahi aleyh

Eflatun, felsefecilerin reisidir, Îsâ'nın bi'seti devletine kavuştu, ama onu tasdik etmedi. Cehaleti sebebi ile sandı ki: Kendisinin ona ihtiyacı yoktur. Böylelikle, nübüvvet bereketlerinden bir nasibe nail olamadı. İmâm-ı Rabbânî Rahmetullahi aleyh

Sohbet Ayet-i Kerimeye kırık mana vermek değil, Ayet-i Kerimeyi kalbine indirip, Kalbinden çıkarıp vermektir. Mahmut Ustaosmanoğlu Kuddise Sirruhû

Müslüman bir kadın, çocuğunu emzirdiği sürece, Allah yolunda cihat edenler gibidir. Saîd bin Cübeyr Rahmetullahi aleyh

Düşmanlarınızla oturup kalkan, sizin dostunuz olamaz. Sa'dî Şirâzî Rahmetullahi aleyh

İnsanlar arasında bulun, fakat kimseye yük olma! Hüsameddin Mankpûrî Rahmetullahi aleyh

İlim gıda gibidir. Ona her zaman ihtiyaç vardır. Faydası da herkesedir. Abdülvehhâb-ı Müttekî Rahmetullahi aleyh

Kâfir bile olsa, hiç kimsenin kalbini kırma! Kalb kırmak, Allahü teâlâyı incitmek demektir. Ahmed Yesevî Rahmetullahi aleyh

Allahın kitâbından ve Resûlullahın hadîslerinden sonra, islâm kitâblarının en üstünü, en fâidelisi İmâm-ı Rabbânînin Mektûbât kitâbıdır. Mektûbâtda bildirilen tesavvufdan, tarîkatden ve hakîkî mürşidlerden şimdi hiç kalmadı. Bizler, Mektûbâtdaki ince bilgileri, marifetleri anlayamayız. Abdülhakîm Efendi

İslamiyet'in içinde hiç bir kötülük, İslamiyet'in dışında da hiç bir iyilik yoktur. Ebu-l Vefâ Rahmetullahi aleyh

Üç şey kalbi öldürür: Çok konuşmak, çok uyumak ve çok yemek. Fudayl bin İyad Rahmetullahi aleyh

Dünya üç gündür; dün, bugün ve yarın. Dün geçti. Yarının geleceği belli değil. Öyle ise; bugünün kıymetini bil! Hasan-ı Basrî Rahmetullahi aleyh

Dertsiz Adam derssiz adamdır. Recep Hocamız Rahmetullahi aleyh

Çocuktaki utanma hali ondaki akıl nurunun alametidir. İmamı Gazali Rahmetullahi aleyh

Gençliğin kıymetini ihtiyarlar, huzûrun kıymetini huzûrsuzlar, sıhhatin kıymetini hastalar, hayâtın kıymetini ölüler bilir. Hâtim-i Esam Rahmetullahi aleyh

Define ile Yılan, gülle diken, sevinçle gam bir aradadır. Şeyh Sâdi Şirazi Rahmetullahi aleyh

Ağzına helva verenle ensene tokat atan arasında fark gözettikçe, sende Tevhid tamam değildir. MEVLÂNÂ ALAEDDİN ÂBİZİ

Kendini hak ile meşgul etmezsen, batıl seni işgal eder. İmâmı Şâfî

Yolumuz yâr ile gül bahçesine uğradı;

Ben gafletle güle nazar edince dedi ki yâr :

Muhabbetin şartı bu mudur, utan yaptığından!

Ben varken güle bakmak nasıl elinden gelir? Mevlânâ

Dua Ubudiyetin ruhudur ve halis bir îmânın neticesidir. Said Nursi Mektubat / Yirmi Dördüncü Mektup - s.489

Pâdişâh-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş;

Bir velîye bende olmak Cümleden âlâ imiş!... Yavuz Sultan Selim

Kimki Kur'ân bilmedi sanki dünyaya gelmedi. YunusEmre

İnsan ölmez, Dünyasını değiştirir.

Ölen hayvan olur, İnsanlar ölmez!

Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil! YunusEmre

Neyleyeyim dünyayı

Bana Allah'ım gerek.

Gerekmez masivayı

Bana Allah'ım gerek.

Ehli dünya dünyada

Ehli ukba ukbada

Her biri bir sevdada

Bana Allah'ım gerek. Dertli dermanın ister

Kullar sultanın ister

Aşık cananın ister

Bana Allah'ım gerek.

Bülbül güle karşı zar

Pervaneyi yakmış nar

Her kulun bir derdi var

Bana Allah'ım gerek.

Beyhude hevayı ko

Hakkı bula gör ya hu

Hüdayi'nin sözü bu

Bana Allah'ım gerek.

Aziz Mahmut Hüdai

Ölümü gerçekten tanımış bir kimseye, dünya belâ ve musîbetleri, dert ve sıkıntıları çok hafif gelir. Kab-ül-Ahbâr Rahmetullahi teâlâ aleyh

Dünya cennete göre zindan, cehenneme göre ise cennet gibidir. Abdulkadir Geylani Rahmetüllahi Aleyh

İki tur insan daima açtır. Biri bilimi arayan, diğeri de parayı. Cat stevens (Yusuf islam)

Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır

Sözü dost, özü düşmandan usandım.

Dili Mümin, kalbi şeytandan usandım.

Herkesin kahrı çekilir ama;

Ben davasız Müslüman'dan usandım.

Kaynaklara benzeriz, çıkar topraktan

Çağlar, köpürür, zevk alırız koşmaktan

Düzlüklere indikçe, akıp sessizce

Tekrar döneriz toprağa, bir çatlaktan

Bir milletin kültürünü kontrol etmek, o milletin dilini kontrol etmekle; bir milleti imha ise nesilleri mazisinden, tarihinden ve bilhassa milli ve manevi değerlerinden koparmakla mümkündür. Bernard Lewis

Cesaret gerektiren yaşamaktır,ölmek değil! M. Antionette

Çalışmak bizi şu üç şeyden kurtarır: Can sıkıntısı, kötü alışkanlıklar, Yoksulluk. VOLTAIRE

Bir pîre demişler ki, evlen! Demiş :

Ben daha bulûğa ermedim!

insan veliliğe erince baliğ olur;

Velilik olmayınca çocukluk olur. Şeyh Şirazî «Gülşen-i Raz»

Gezdim halep ile şamı

Eyledim ilmi talep

Meğer ilim bir hiç imiş

İllâ edep illâ edep.

Bize bir nazar oldu

Cumamız Pazar oldu

Ne olduysa azar azar oldu!

İnsanlara emri bil mâruf yaparken onlara sanki başlarının üzerinde güvercin varmış gibi yaklaşırız. O kuş imanlarıdır

AMELDE YÜSR İTİKADDA YAKİN

Tolstoy: Zindana atılan biçarelere muhafızlarını seçme hakkı verilse bu onların hürriyetini temin eder mi? (etmez ama belki az buçuk rahat etmelerini sağlar hiç sevmiyorum bu adamı :P akMurat)

Tarih bilmeyen diplomat pusuladan anlamayan kaptana benzer. Cevdet Paşa

Dahi bir fesad koptu cihanda

Hevai nefse düştü nâs bu anda

Eğer alim eğer abid bu şanda

Hadis tefsir fıkıh kaldı nihanda

Bu nâsdan ayrılup hakka gidelim

Cemali ba kemaleh seyr idelim İsmet Garibullah Rahmetullahi Aleyh Risale-i Kudsiye

Dost istersen ALLAH yeter

Yaren istersen KUR'AN yeter

Mal istersen KANAAT yeter

Düşman istersen NEFİS yeter

Nasihat istersen ÖLÜM yeter

Hani nerede?

Gönüllerden kubbelere,

Kubbelerden gönüllere

Gürül gürül akan Kur'an sesleri?...

Kur'an sesleri dindirilmiş,

Müslümanlar sindirilmiş!...

Allah-Muhammed-Hülafa-i raşidinin

İsimleri kubbelerden yerlere indirilmiş!...

Mabedimin göğsüne uzanan namahrem eli,

Kimin elidir?!...

Söyle Ayasofya, söyle.

Seni puthane yapan hangi delidir?!...OSMAN YÜKSEL SERDENGEÇTİ

"Sadece başkaları için yaşanan bir hayat, yaşamaya değer bir hayattır." - Albert Einstein

"Eğer bir yaşam, tümüyle kişisel arzuları tatmine yönelmişse er yada geç, acı bir düş kırıklığına yol açar." - Albert Einstein

"Milliyetçilik bir çocukluk hastalığıdır. İnsanlığın kızamığıdır." - Albert Einstein

Bu müziğin dışındaki insanlar Rock'n Roll müzisyenlerini ve dinleyicilerini hafif kaçık olarak nitelendirir. Bu aslında pek de yanlış değil. Bütün Rock grupları ve sadık hayranları hassas ve tüm olup bitenleri sorgulayan hisli bir yapıya sahip oldukları için çabuk kafayı sıyırırlar." Ronnie James Dio

İnsan inanır ve inandığı gibi yaşarsa insandır yoksa bir hiçtir! KEMTER

Ağlayım ki göz yaşlarım kalbimi yumuşatsın.KEMTER

Bazı insanlar köpekten beterdir bazılarının ise köpeği olmaya değer. KEMTER

Tek dostum kitaplarım, tek düşmanım cahil dostlarım. Diderot

İnsanlar başaklara benzerler, içleri boşken başları havadadır, doldukça eğilirler. Montaigne

Aklı sadece beyin fonksiyonu olarak yıllarca açıklamaya çalıştıktan sonra bir kişinin, varlığımızın iki önemli unusurdan meydana geldiğini savunan fikri benimsemesinin daha mantıklı olduğu sonucuna vardım. Aklı, beynin içindeki sinirsel işlemler bazında açıklamanın imkansız olacağı kesin gözüktüğü için, varlığımızın iki önemli unsuru (madde ve ruh) açısından açıklanması gerektiğini anladım. Wilder Penfield

İyiliğe iyilik her kişinin kârı, kötülüğe iyilik ER kişinin kârı.

Şikâyetçi olup ağladığım nice günler oldu. Zaman geldi ki, ağladığım günlere ağladım.Hazreti Ebû Bekir Radıyallahu anh

İnandığınız gibi yaşamazsanız yaşadığınız gibi inanmaya başlarsınız. Hazreti Ömer Radıyallahu anh

Gözü haramdan korumak ne güzel şehvet perdesidir. Hazreti Osman Radıyallahü anh

Lüzûmsuz şeylerin peşinden koşan, lüzûmlu şeyleri kaçırır. Hazreti Ali Radıyallahu anh

Cevap çok uzun olduğu zaman doğru gizli kalır. Hazret-i Ali Radıyallahü anh

Kuran tilaveti ile kalbine ruhani feyiz sirayet eden kimse, dostlarının ayrılığı ile vahşet halini hissetmez. Hazreti Ali Radıyallahu anh

Edep aklın suretidir. Hazreti Ali Radıyallahu anh

İnsanlarla öyle iyi geçininiz ki düşmanınız bile ölümünüze ağlasın. Hazreti Ali Radıyallahu anh

Akıl tamam olunca, söz azalır. Hazreti Ali Radıyallahu anh

Derin fikre sahip olanın nazarı da güzel olur. Hazreti Ali Radıyallahu anh

İlimsiz ibadette, tefekkürsüz Kur'an tilavetinde hayır yoktur. Hazreti Ali Radıyallahu anh

Dinî hükümleri kendi aklıyla anlamak ve aklı ona rehber etmek isteyen, peygamberliğe inanmamış olur. Onunla konuşmak akıl işi değildir. İmâm-ı Rabbânî Rahmetullahi aleyh

Eshâb-ı kirâm, sadece sohbet(vaaz) ile nihâyetsiz kemâlata vâsıl oldular. İmâm-ı Rabbânî Rahmetullahi aleyh

Eflatun, felsefecilerin reisidir, Îsâ'nın bi'seti devletine kavuştu, ama onu tasdik etmedi. Cehaleti sebebi ile sandı ki: Kendisinin ona ihtiyacı yoktur. Böylelikle, nübüvvet bereketlerinden bir nasibe nail olamadı. İmâm-ı Rabbânî Rahmetullahi aleyh

Sohbet Ayet-i Kerimeye kırık mana vermek değil, Ayet-i Kerimeyi kalbine indirip, Kalbinden çıkarıp vermektir. Mahmut Ustaosmanoğlu Kuddise Sirruhû

Müslüman bir kadın, çocuğunu emzirdiği sürece, Allah yolunda cihat edenler gibidir. Saîd bin Cübeyr Rahmetullahi aleyh

Düşmanlarınızla oturup kalkan, sizin dostunuz olamaz. Sa'dî Şirâzî Rahmetullahi aleyh

İnsanlar arasında bulun, fakat kimseye yük olma! Hüsameddin Mankpûrî Rahmetullahi aleyh

İlim gıda gibidir. Ona her zaman ihtiyaç vardır. Faydası da herkesedir. Abdülvehhâb-ı Müttekî Rahmetullahi aleyh

Kâfir bile olsa, hiç kimsenin kalbini kırma! Kalb kırmak, Allahü teâlâyı incitmek demektir. Ahmed Yesevî Rahmetullahi aleyh

Allahın kitâbından ve Resûlullahın hadîslerinden sonra, islâm kitâblarının en üstünü, en fâidelisi İmâm-ı Rabbânînin Mektûbât kitâbıdır. Mektûbâtda bildirilen tesavvufdan, tarîkatden ve hakîkî mürşidlerden şimdi hiç kalmadı. Bizler, Mektûbâtdaki ince bilgileri, marifetleri anlayamayız. Abdülhakîm Efendi

İslamiyet'in içinde hiç bir kötülük, İslamiyet'in dışında da hiç bir iyilik yoktur. Ebu-l Vefâ Rahmetullahi aleyh

Üç şey kalbi öldürür: Çok konuşmak, çok uyumak ve çok yemek. Fudayl bin İyad Rahmetullahi aleyh

Dünya üç gündür; dün, bugün ve yarın. Dün geçti. Yarının geleceği belli değil. Öyle ise; bugünün kıymetini bil! Hasan-ı Basrî Rahmetullahi aleyh

Dertsiz Adam derssiz adamdır. Recep Hocamız Rahmetullahi aleyh

Çocuktaki utanma hali ondaki akıl nurunun alametidir. İmamı Gazali Rahmetullahi aleyh

Gençliğin kıymetini ihtiyarlar, huzûrun kıymetini huzûrsuzlar, sıhhatin kıymetini hastalar, hayâtın kıymetini ölüler bilir. Hâtim-i Esam Rahmetullahi aleyh

Define ile Yılan, gülle diken, sevinçle gam bir aradadır. Şeyh Sâdi Şirazi Rahmetullahi aleyh

Ağzına helva verenle ensene tokat atan arasında fark gözettikçe, sende Tevhid tamam değildir. MEVLÂNÂ ALAEDDİN ÂBİZİ

Kendini hak ile meşgul etmezsen, batıl seni işgal eder. İmâmı Şâfî

Yolumuz yâr ile gül bahçesine uğradı;

Ben gafletle güle nazar edince dedi ki yâr :

Muhabbetin şartı bu mudur, utan yaptığından!

Ben varken güle bakmak nasıl elinden gelir? Mevlânâ

Dua Ubudiyetin ruhudur ve halis bir îmânın neticesidir. Said Nursi Mektubat / Yirmi Dördüncü Mektup - s.489

Pâdişâh-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş;

Bir velîye bende olmak Cümleden âlâ imiş!... Yavuz Sultan Selim

Kimki Kur'ân bilmedi sanki dünyaya gelmedi. YunusEmre

İnsan ölmez, Dünyasını değiştirir.

Ölen hayvan olur, İnsanlar ölmez!

Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil! YunusEmre

Neyleyeyim dünyayı

Bana Allah'ım gerek.

Gerekmez masivayı

Bana Allah'ım gerek.

Ehli dünya dünyada

Ehli ukba ukbada

Her biri bir sevdada

Bana Allah'ım gerek. Dertli dermanın ister

Kullar sultanın ister

Aşık cananın ister

Bana Allah'ım gerek.

Bülbül güle karşı zar

Pervaneyi yakmış nar

Her kulun bir derdi var

Bana Allah'ım gerek.

Beyhude hevayı ko

Hakkı bula gör ya hu

Hüdayi'nin sözü bu

Bana Allah'ım gerek.

Aziz Mahmut Hüdai

Ölümü gerçekten tanımış bir kimseye, dünya belâ ve musîbetleri, dert ve sıkıntıları çok hafif gelir. Kab-ül-Ahbâr Rahmetullahi teâlâ aleyh

Dünya cennete göre zindan, cehenneme göre ise cennet gibidir. Abdulkadir Geylani Rahmetüllahi Aleyh

İki tur insan daima açtır. Biri bilimi arayan, diğeri de parayı. Cat stevens (Yusuf islam)

Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır

Sözü dost, özü düşmandan usandım.

Dili Mümin, kalbi şeytandan usandım.

Herkesin kahrı çekilir ama;

Ben davasız Müslüman'dan usandım.

Kaynaklara benzeriz, çıkar topraktan

Çağlar, köpürür, zevk alırız koşmaktan

Düzlüklere indikçe, akıp sessizce

Tekrar döneriz toprağa, bir çatlaktan

Bir milletin kültürünü kontrol etmek, o milletin dilini kontrol etmekle; bir milleti imha ise nesilleri mazisinden, tarihinden ve bilhassa milli ve manevi değerlerinden koparmakla mümkündür. Bernard Lewis

Cesaret gerektiren yaşamaktır,ölmek değil! M. Antionette

Çalışmak bizi şu üç şeyden kurtarır: Can sıkıntısı, kötü alışkanlıklar, Yoksulluk. VOLTAIRE

Bir pîre demişler ki, evlen! Demiş :

Ben daha bulûğa ermedim!

insan veliliğe erince baliğ olur;

Velilik olmayınca çocukluk olur. Şeyh Şirazî «Gülşen-i Raz»

Gezdim halep ile şamı

Eyledim ilmi talep

Meğer ilim bir hiç imiş

İllâ edep illâ edep.

Bize bir nazar oldu

Cumamız Pazar oldu

Ne olduysa azar azar oldu!

İnsanlara emri bil mâruf yaparken onlara sanki başlarının üzerinde güvercin varmış gibi yaklaşırız. O kuş imanlarıdır

AMELDE YÜSR İTİKADDA YAKİN

Tolstoy: Zindana atılan biçarelere muhafızlarını seçme hakkı verilse bu onların hürriyetini temin eder mi? (etmez ama belki az buçuk rahat etmelerini sağlar hiç sevmiyorum bu adamı :P akMurat)

Tarih bilmeyen diplomat pusuladan anlamayan kaptana benzer. Cevdet Paşa

Dahi bir fesad koptu cihanda

Hevai nefse düştü nâs bu anda

Eğer alim eğer abid bu şanda

Hadis tefsir fıkıh kaldı nihanda

Bu nâsdan ayrılup hakka gidelim

Cemali ba kemaleh seyr idelim İsmet Garibullah Rahmetullahi Aleyh Risale-i Kudsiye

Dost istersen ALLAH yeter

Yaren istersen KUR'AN yeter

Mal istersen KANAAT yeter

Düşman istersen NEFİS yeter

Nasihat istersen ÖLÜM yeter

Hani nerede?

Gönüllerden kubbelere,

Kubbelerden gönüllere

Gürül gürül akan Kur'an sesleri?...

Kur'an sesleri dindirilmiş,

Müslümanlar sindirilmiş!...

Allah-Muhammed-Hülafa-i raşidinin

İsimleri kubbelerden yerlere indirilmiş!...

Mabedimin göğsüne uzanan namahrem eli,

Kimin elidir?!...

Söyle Ayasofya, söyle.

Seni puthane yapan hangi delidir?!...OSMAN YÜKSEL SERDENGEÇTİ

"Sadece başkaları için yaşanan bir hayat, yaşamaya değer bir hayattır." - Albert Einstein

"Eğer bir yaşam, tümüyle kişisel arzuları tatmine yönelmişse er yada geç, acı bir düş kırıklığına yol açar." - Albert Einstein

"Milliyetçilik bir çocukluk hastalığıdır. İnsanlığın kızamığıdır." - Albert Einstein

Bu müziğin dışındaki insanlar Rock'n Roll müzisyenlerini ve dinleyicilerini hafif kaçık olarak nitelendirir. Bu aslında pek de yanlış değil. Bütün Rock grupları ve sadık hayranları hassas ve tüm olup bitenleri sorgulayan hisli bir yapıya sahip oldukları için çabuk kafayı sıyırırlar." Ronnie James Dio

İnsan inanır ve inandığı gibi yaşarsa insandır yoksa bir hiçtir! KEMTER

Ağlayım ki göz yaşlarım kalbimi yumuşatsın.KEMTER

Bazı insanlar köpekten beterdir bazılarının ise köpeği olmaya değer. KEMTER

Tek dostum kitaplarım, tek düşmanım cahil dostlarım. Diderot

İnsanlar başaklara benzerler, içleri boşken başları havadadır, doldukça eğilirler. Montaigne

Aklı sadece beyin fonksiyonu olarak yıllarca açıklamaya çalıştıktan sonra bir kişinin, varlığımızın iki önemli unusurdan meydana geldiğini savunan fikri benimsemesinin daha mantıklı olduğu sonucuna vardım. Aklı, beynin içindeki sinirsel işlemler bazında açıklamanın imkansız olacağı kesin gözüktüğü için, varlığımızın iki önemli unsuru (madde ve ruh) açısından açıklanması gerektiğini anladım. Wilder Penfield

İyiliğe iyilik her kişinin kârı, kötülüğe iyilik ER kişinin kârı.

DİRİLEN ÖLÜ

Enes bin Mâlik (R.A.) anlatıyor: 'Gözleri görmeyen yaşlı bir hanımın Saib adında bir genç oğlu vardı. Daha hayatının baharında olan bu delikanlı Medine vebasına yakalanmıştı. Uzun zaman hasta yattı. Bir gün delikanlının ziyaretine gittik. Fakat maalesef biz orada iken delikanlı ruhunu teslim etti. Bizde gözlerini kapadık ve üzerine elbisesini örttük. İçimizden biri annesine:

- Onun için Allah'a dua et. dedi. Annesi:

- Ama o öldü. dedi. Biz:

- Olsun sen yine de dua et. dedik. Bunun üzerine kadın çocuğun ayak ucuna oturdu, ayaklarını tuttu ve:

- Allahım, ben isteyerek sana iman ettim. Senden korktuğum için, putları bıraktım. Arzumla sırf senin için hicret ettim. Allahım, puta tapanları bana güldürme, gücümün yetmeyeceği bu yükü bana yükleme.' diye dua etti.

Alah'a yemin ederim ki, kadın sözünü bitirir bitirmez, çocuk ayaklarını kımıldatmaya başladı. Sonra da yüzünden örtüyü attı. Rasulullah (A.S.) ve annesi vefat edinceye kadar da yaşadı.'

NAMAZ VE MİRAÇ

Malik bin Sa'saa r.a anlatıyor:

Resulullah (s.a.v) şöyle buyurdular:

Ben Kâbe-i Muazama'da iki kişinin arasında uyku ile uyanıklık arasında yatmakta iken, içi îman ve hikmetle dolu, altından bir leğen getirdiler. Boğazımdan karnıma kadar göğsümü yardılar. Zemzem suyu ile yıkayıp, îman ve hikmetle doldurdular. Katırdan küçük merkepten ise büyük, burak denilen bir hayvan getirdiler. Cibril Aleyhisselâm ile beraber gittik.

Birinci kat semâya gelince:

-Kim o? denildi,

Cibril a.s.:

-Cebrâil, diye cevap verdi.

-Yanındaki kim? denildi.

Cebrâil de:

-Muhammed, dedi.

-Ona, buraya gelme daveti gönderildi mi? denildi.

Cebrâil:

-Evet, dedi.

-Hoş geldi, O ne güzel bir misafirdir, denildi.

Bunu takiben Adem aleyhisselâma geldim, selâm verdim,

-Hoş geldin, salih peygamber salih oğul! dedi.

Ben:

-Bu kim ey Cibril? diye sordum.

O da:

-Bu, Adem aleyhisselâmdır. Sağında ve solunda gördüğün bu kalabalıklar evlâdlarının ruhlarıdır. Sağındakiler cennetlik, solundakiler ise cehennemliklerdir. Bunun için sağına baktığı zaman gülüyor, soluna baktığı zaman ağlıyor, dedi.

Sonra ikinci semaya geldik.

-Kim o? denildi.

Cebrâil:

-Ben Cebrail, dedi.

-Yanındaki kim? denildi.

Cebrail:

-Muhammed, dedi.

-Ona, buraya gelme daveti gönderildi mi? denildi.

Cebrail:

-Evet, dedi.

-Hoş geldi, ne güzel bir misafir geldi! denildi.

Bunu takiben Isa ile Yahya Peygamberlere rastladım. Her ikisi de:

-Hoşgeldin kardeşimiz hoşgeldin ey peygamber! dediler.

Sonra, üçüncü kat semaya geldik.

-Kim o? denildi.

-Cebrail, diye cevap verildi.

-Yanındaki kim? diye soruldu.

-Muhammed, diye cevap verildi.

-Ona buraya gelme daveti gönderildi mi? diye soruldu.

Cebrail:

-Evet, dedi.

-Hoş geldi, ne güzel bir misafir geldi, denildi.

Bunu müteakip Yusuf aleyhisselâm'a rastladım. Selâm verdim;

-Hoş geldin kardeş ve Peygamber, dedi.

Sonra dördüncü semaya geldik.

-Kim o? denildi.

-Cebrail, diye cevap verildi.

-Yanındaki kim? diye soruldu.

-Muhammed, diye cevap verildi.

-Ona, buraya gelme daveti gönderildi mi? diye soruldu.

-Evet, diye cevap verildi.

-Hoş geldin, ne güzel misafir geldi! denildi.

Bunun takiben îdris aleyhisselâma rastladım. Selâm verdim.

-Hoş geldin, kardeş ve Peygamber, dedi.

Sonra beşinci kat semaya geldik.

-Kim o? denildi.

-Cebrail, diye cevap verildi.

-Yanındaki kim? diye soruldu.

-Muhammed,'diye cevap verildi.

-Ona, buraya gelme daveti gönderildi mi, denildi.

-Evet, diye cevap verildi.

-Hoş geldi, ne güzel bir misafir geldi, denildi.

Bunu müteakip Harun aleyhisselâma rastladık. Kendisine selâm verdim.

-Hoşgeldin, kardeş ve Peygamber! dedi.

Sonra altıncı semaya geldik.

-Kim o? denildi.

-Cibril, diye cevap verildi.

-Yanındaki kim? diye soruldu.

-Muhammed, denildi. .

-Ona buraya gelme daveti gönderildi mi? diye soruldu.

-Evet, denildi.

- Hoş geldi, ne güzel bir misafir geldi! denildi.

Bunu takiben Musa aleyhisselâma rastladım ve selâm verdim.

-Hoş geldin, kardeş ve Peygamber! dedi.

Kendisinden ayrılınca ağlamaya başladı.

Hazreti Allah tarafından kendisine:

-Niye ağlıyorsun? diye soruldu.

Musa aleyhisselâm:

-Ey Rabbim, benden sonra Peygamber olan bu gencin ümmetinden cennete benim ümmetimden daha çok insanlar girecektir, bunun için ağlıyorum, dedi.

Sonra yedinci semaya geldik.

-Kim o? denildi.

-Cibril, diye cevap verildi.

-Yanındaki kim? diye soruldu.

-Muhammed, diye cevap verildi.

-Ona, buraya gelme daveti gönderildi mi? Hoş geldi, ne güzel misafir geldi! denildi.

Bunu takiben ibrahim aleyhisselâma rastladım. Selâm verdim.

-Hoş geldin oğul ve Peygamber! dedi.

Hemen bana Beytü'l Mâmur gösterildi. Cibril'e sordum. O da:

-Bu, Beytü'l Mâmur'dur. Her gün yetmiş bin melek orada namaz kılar ve çıkarlar. Çıkanlar da bir daha artık oraya dönmezler, dedi.

Bana Sidretü'l Müntehâ ağacı da gösterildi. Bir de baktım ki, bu ağacın meyveleri meşhur Hacer beldesinin büyük destileri, yaprakları da fillerin kulakları büyüklüğünde idi. Altından dört nehir akıyordu. Bunların ikisi bâtın, ikisi zahir idi. Cibril'e bu nehirleri sordum. O da:

-Bâtın, yani içe ait iki nehir cennette, zahir yani dışa ait iki nehir de Nil ile Fırat'tır, dedi.

Sonra o kadar yükseğe çıkarıldım ki orada mukadderatı yazan kalemlerin sesini işitir oldum.

Sonra üzerime elli vakit namaz farz kılındı. Döndüm. Musa aleyhisselâma gelince, bana:

-Ne oldu? diye sordu.

-Üzerime elli vakit namaz farz kılındı, dedim.

Musa aleyhisselâm:

-Ben insanları senden daha iyi bilirim, israil Oğulları ile çok uğraştım. Senin ümmetinin bu elli vakit namaza gücü yetmez. Rabbine dön ve bu namazları azaltmasını niyaz et! dedi.

Döndüm. Niyazda bulundum. Allahü Teâlâ bunları kırka indirdi. Sonra yine Musa aleyhisselâma geldim. Aynı şeyi söyledi. Döndüm. Allahü Teâlâ namazları otuza indirdi. Yine aynı şey tekrarlandı. Döndüm, Allahü Teâlâ namazları yirmiye indirdi. Yine aynı şey oldu. Döndüm, Allahü Teâlâ namazları ona indirdi. Yine Musa aleyhisselâma geldim, aynı şeyi söyledi. Döndüm, Allahü Teâlâ namazları beş vakte indirdi. Yine Musa aleyhisselâma geldim.

-Ne yaptın? dedi.

-Allah namaz vakitlerini beş vakte indirdi, dedim. Musa aleyhisselâm yine gidip, daha da indirmesi için Allah'a niyaz etmemi söyledi ise de ben:

-Hayır, razı oldum, dedim.

Bunun üzerine Allah tarafından bir nida geldi. Farzım kesinleşmiştir. Kullarıma gereken kolaylığı yaptım. Her iyi amel karşılığında da on sevab vereceğim.

Abdullah bin Mübarek bir gün yolda gidiyordu. Önünde birkaç koyunla bir çoban çocuk gördü. Ona acıdı ve; "Zavallı, çocuklukta çobanlık yaparsa, büyüdükte Allahü teâlânın ibâdet ve mârifetine nasıl erişir?" dedi. Sonra kendi kendine; "Gideyim, ona Allahü teâlâyı tanımakta bir mesele öğreteyim." deyip, çocuğun yanına geldi ve:

-Evlâdım, Allahü teâlâyı bilir misin? buyurdu.

Çocuk:

-Kul nasıl sâhibini bilmez?" dedi.

-Allahü teâlâ'yı ne ile biliyorsun?

-Bu koyunlarımla.

-Bu koyunlarla, O'nu nasıl bilirsin?

-Bu birkaç koyun çobansız işe yaramaz. Bunlara su ve ot verecek, kurttan ve diğer tehlikelerden koruyucu birisi lâzımdır. Bundan anladım ki, kâinat, insanlar, cinler, hayvanlar ve canavarlar ve bu kanatlı kuşlar bir koruyucuya muhtaçtır. Bu binlerce çeşit mahlûkatı korumaya kâdir olan, Allahü teâlâdan başkası değildir. İşte bu koyunlarla Allahü teâlâyı, böylece bildim

-Allahü teâlâyı nasıl bilirsin?

-Hiç bir şeye benzetmeden bilirim.

-Böyle olduğunu nasıl bildin?

-Yine bu koyunlardan.

-Nasıl?

-Ben çobanım. Onların koruyucusuyum. Onlar benim korumam ve tasarrufumdadırlar. Onlara dikkatle bakıyorum. Ne onlar bana benzerler, ne de ben onlara benzerim. Buradan, bir çoban koyunlarına benzemezse, Allahü teâlânın elbette kullarına benzemiyeceğini anladım. Abdullah bin Mübârek:

-İyi söyledin. İlimden bir şey öğrendin mi? buyurdu.

Çocuk:

-Ben bu sahrâlarda, nasıl ilim tahsîl edebilirim, dedi.

-Peki başka ne öğrenmişsin?

-Üç ilim öğrendim. Gönül ilmi, dil ilmi ve beden ilmi.

-Bunlar nelerdir, ben bunları bilmiyorum.

-Gönül ilmi şudur ki, bana kalb verdi ve kendi mârifet ve muhabbeti yeri eyledi ki, bu kalb ile O'nu bileyim. O'nun sevdiklerine gönülde yer vereyim, sevmediklerine yer vermiyeyim ve böylelerinden uzak olayım. Dil ilmi şudur ki, bana dil verdi ve dili zikretmek, O'nun ismini söylemek yeri eyledi. Bununla O'nu hatırlatanları dile getirmeği, O'ndan bahsetmiyen sözden onu korumayı, böyle sözden uzak olmayı îmâ etti. Beden ilmi şudur ki, bana beden vermiştir ve onu kendine hizmet yeri eylemiştir. Böylece O'na hizmet olan her şeyi yaparım, hizmet olmayan şeyi ise bedenimden uzaklaştırırım.

Abdullah bin Mübârek, bunun üzerine:

-Ey çocuğum! Evvelki ve sonraki ilimler, senin bana bu öğrettiklerindir! dedikten sonra: Ey oğul, bana nasîhat ver, buyurdu.

-Ey efendi! Âlim olduğun yüzünden belli oluyor. Eğer ilmi Allah rızâsı için öğrendiysen, insanlardan istemeyi, beklemeyi kes. Yok, dünyâ için öğrenmişsen, Cennet'e kavuşamazsın, dedi.

MÜBAREK GÜN VE GECELER

MÜBAREK GÜN VE GECELER

Cuma Günü

Ramazan ve Kurban Bayramları

Mevlid Kandili

Regaib Gecesi

Mirac Gecesi

Berat Gecesi

Kadir Gecesi

Cuma Günü

Cuma günü müslümanlar için bir bayram günü demektir. Cuma namazı cemaatle kılınır. Bu sebeple müslümanlar bir araya gelerek birbirleri ile yakından tanışmak ve görüşmek imkânı bulurlar. Her hafta müslümanların böyle bir araya gelmesi aralarındaki dostluğu artırır, birlik ve beraberliği güçlendirir.

Cuma, önemli olayların meydana geldiği çok hayırlı ve faziletli bir gündür. Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

«Üzerine güneşin doğduğu en hayırlı gün cuma günüdür. Adem (a.s.) o gün yaratılmış, o gün cennete konulmuş ve o gün cennetten çıkarılmıştır.» (58)

«Cuma gününde bir saat vardır ki, hangi mü'min o saatte Allah'tan bir dilekte bulunursa Allah onun dileğini kabul eder.» (59)

Ramazan ve Kurban Bayramları

Yılda iki dini bayramımız vardır:

1 Ramazan bayramı.

2 Kurban bayramı.

Bayram sevinç günü demektir. Ramazan ayında oruç tutarak Allah'ın emrini yerine getiren, Kurban Bayramında kurban keserek Allah yolunda fedâkârlık gösteren, bayram namazlarını topluca kılan müslümanlar görevlerini yapmış olmanın sevinç ve mutluluğunu yaşarlar.

Bayramlarda anne, baba ve büyükler ziyaret edilir, dargınlar barışır, hısım ve akrabalar arasında karşılıklı hediyeleşmeler dostlukları pekiştirir.

Bayramlarda mü'minler birbirleri ile bayramlaşır, uzakta olanlara tebrikler gönderilerek gönülleri alınır. Kabirler ziyaret edilerek ölüler için dua edilir. Kur'an okunarak ve sadaka verilerek ruhları şad edilir.

Bayramlar, Allah'ın mü'min kullarına birer ziyafet günleridir. Bu günler, Allah'ın rızasına uygun davranışlarla değerlendirilmelidir.

Mevlid Kandili

İnsanlığın kurtuluşu için gönderilen son ve en büyük peygamber, bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) 571 yılında Kameri aylardan Rebiü'l-evvel ayının 12. gecesi doğmuştur. Bu mübarek geceye "Mevlid Kandili" denir.

O'nun doğduğu çağda dünyanın her tarafında cehalet, zulüm ve ahlâksızlık almış yürümüş, Allah inancı unutulmuş, insanlık korkunç ve karanlık bir duruma düşmüş, dünya yaşanmaz hale gelmişti.

Sevgili Peygamberimizin tebliğ ettiği İslâm dini ile dünya aydınlandı, tek Allah inancı ile kalpler nurlandı. Eşitlik, adalet ve kardeşlik geldi. O'na inanan toplumlar gerçek huzura kavuştu. O'nun doğduğu gece, insanlığın kurtuluşu için çok hayırlı ve mübarek bir başlangıçtır.

Bu gece, müslümanlar arasında yüzyılllardan beri büyük bir coşku ile kutlanmakta, Sevgili Peygamberimiz derin bir saygı ile anılmaktadır. Büyük Türk Alimi Süleyman Çelebi tarafından yazılan ve asıl adı "Vesiletün'necat" olan mevlid kitabı O'nun doğumunu, üstünlüğünü ve mucizelerini en güzel bir şekilde dile getiren değerli bir eserdir.

Peygamberimizin doğum yıldönümlerinde okunan mevlidleri saygı ile dinlemek, O'nun mübarek ruhuna salât ve selâm okumak hiç şüphesiz büyük milletimizin Sevgili Peygamberimize olan engin sevgi ve bağlılığının bir ifadesidir.

Bununla beraber, O'nun ahlâk ve fazilet dolu hayatını öğrenmek ve kendimize örnek almak başta gelen görevlerimizdendir. Asıl o zaman O'nun sevgisini ve hoşnutluğunu kazanmış oluruz.

Regaib Gecesi

Üç aylar diye bilinen Recep, Şaban ve Ramazan ayları manevi bakımdan diğer aylardan daha üstün ve daha bereketlidir. Recep ayı gelince Peygamberimiz şöyle dua ederdi:

«Allah'ım bize Receb ve Şabanı mübarek eyle ve bizi Ramazana ulaştır.» (60)

Recep ayının ilk cuma gecesi "Regaib Gecesi" dir. Bu gece, Allah'ın rahmet ve bağışlamasının bol olduğu, duaların kabul edildiği mübarek bir gecedir. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:

«Beş gece vardır ki, onlarda yapılan dualar geri çevrilmez (yâni kabul edilir). Bunlar:

Recebin ilk cuma gecesi,

Şabanın onbeşinci gecesi,

Cuma geceleri,

Ramazan bayramı gecesi,

Kurban bayramı gecesi'dir.» (61)

Mi'rac Gecesi

Allah,'ın dâveti üzerine Sevgili Peygamberimiz bir gece Mekke'deki Mescid-i Haramdan Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya götürülmüş, oradan Cebrâil ile birlikte bütün gökleri aşarak "Sidretül'münteha" denilen makama yükselmiştir. Peygamberimiz (s.a.s.) buradan daha ileriye gitmiş ve vasıtasız olarak Yüce Allah ile görüşmüştür.

Bu mukaddes yolculuğun Mekke'den Kudüs'e kadar olan bölümüne İsra, Kudüs'ten itibaren devam eden bölümüne de Mi'rac denir. Peygamberimiz, beş vakit namazı ümmetine Mirac hediyesi olarak getirmiştir.

Mirac olayı Peygamberimizin en büyük mucizelerinden biridir. Hicretten bir buçuk yıl önce Receb ayının 27. gecesinde meydana gelmiştir.

Berat Gecesi

Şaban ayının onbeşinci gecesi "Berat Gecesi"dir. Borçtan, suç ve cezadan kurtulmak anlamını taşıyan Berat, günahlardan kurtuluş gecesi demektir.

Bu gece yüce Allah'ın, kendisine yönelip af dileyen mü'minleri bağışlayarak kurtuluş beratı verdiği bir gecedir. Bu geceyi şuurlu bir halde geçirerek dileklerimizi Allah'a sunmamızı isteyen Sevgili Peygamberimiz şöyle buyuruyor:

«Şaban ayının onbeşinci gecesi olduğu zaman, o geceyi ibadetle geçirin, gündüzünü de oruç tutunuz. Çünkü, Allah Teâlâ, o gece güneş doğuncaya kadar, dünyaya rahmetle tecelli ederek şöyle buyurur:

Yok mudur bağışlanmak isteyen, bağışlayayım?

Yok mudur rızık isteyen,rızıklandırayım?

Yok mudur dert ve musibete yakalanan, şifa vereyim?

Daha ne gibi dilekleri olan varsa istesinler vereyim.» (62)

Öyle ise Rabbimizin müjdesine kulak vererek bizlere tanınan bu fırsatlardan yararlanmalıyız.

Kadir Gecesi

Ramazan ayının 27. gecesi "Kadir Gecesi"dir. İnsanlara dünyada ve ahirette mutlu olmanın yollarını gösteren dinimizin kutsal kitabı Kur'an-ı Kerim Peygamberimize Ramazan ayı içinde Kadir Gecesinde inmeye başlamış, Hz. Muhammed (s.a.s.)'e peygamberlik görevi bu gecede verilmiş ve İslâm güneşi bu gecede doğmuştur. İşte bu önemli olaylar Kadir Gecesine büyük bir şeref vermiş, üstün bir değer kazandırmıştır.

Kadir gecesinin bin aydan daha haylırlı olduğu Kur'an-ı Kerim'de açıkça bildirilmiştir. Sevgili Peygamberimiz de bu gecenin fazileti hakkında şöyle buyurmuştur:

«Kim ki, faziletine inanarak ve mükâfatını Allah'tan bekleyerek Kadir Gecesini ibadetle geçirirse geçmiş günahları bağışlanır.» (63)

Kadir Gecesi biz mü'minlere Allah Teâlanın büyük bir lütfu ve sonsuz rahmetinin eseridir. Bu geceyi Allah rızası için namaz kılarak, Kur'an okuyarak ve dûa ederek en iyi bir şekilde değerlendirmeliyiz.

Hz. Aişe bir gün Peygamberimize:

«Ya Rasûlellah: Kadir Gecesine rastlarsam nasıl dua edeyim?» diye sordu.

Peygamberimiz şöyle buyurdu:

«De ki: Ya Rab; sen çok affedicisin, affetmeyi seversin, beni afffet.» (64)

Sevgili Peygamberimizin öğrettiği bu duayı, biz de Kadir Gecesinde tekrar edelim.

Kandil gecelerini; Allah rızası için namaz kılmak, Kur'an okumak, Peygamberimize salât ve selâm okumak, günahlarımızın bağışlanması için Allah'tan af dilemek, dünya ve ahirete ait dileklerimiz için dua etmek ve yapacağımız yardımlarla yoksulları sevindirmek suretiyle değerlendirmeliyiz.

Kendi halinde bir tüccardı. Bir gün kumaşları gemiye yükledi. Endonezya'ya gitti, oraya yerleşti. İşini orada devam ettirdi. Kumaşları kaliteliydi. Tam da halkın aradığı cinstendi. Kendisi de kanaat sahibi bir insandı. Kazancı az olsun, temiz olsun düşüncesindeydi. Bir gün geç geldi iş yerine. Eleman iyi bir kâr elde etmişti sattığı mallardan. Merak etti, sordu:

- Hangi kumaştan sattın?

-Şu kumaştan efendim.

-Metresini kaça verdin?

-On akçeye.

-Nasıl olur?" diye hayret etti,

-Beş akçelik kumaşı on akçeye nasıl satarsın? Bize hakkı geçmiş adamcağızın. Görsen tanır mısın onu?

Eleman gitti, müşteriyi buldu, getirdi. Dükkan sahibi müşteriyi karşısında görür görmez, helâllik istedi ve fazla parayı müşteriye uzattı. Müşteri şaşırmıştı. Böyle bir durumla ilk defa karşılaşıyordu.

-Ne demekti hakkını helâl et?

Olay kısa sürede dilden dile dolaştı. Çok geçmeden kralın kulağına kadar vardı. Sonunda kral kumaş tüccarını saraya çağırdı. Kral sordu:

-Sizin yaptığınız bu davranışı daha önce biz ne duyduk, ne de gördük. Bunun aslı nedir?

-Ben, dedi tüccar, bir Müslüman'ım. İslâm dini böyle emreder. Müşterinin bana hakkı geçmişti. Dolayısıyla kazancıma haram girmişti. Ben sadece bir yanlışı düzelttim.

Kral,

-İslâm nedir, Müslümanlık nedir? gibi peş peşe sorular sordu. Birer birer sorularını cevapladı. Kral ilk defa duyuyordu böyle bir dinin varlığını. Fazla zaman geçirmeden İslâm'ı kabul etti. Daha sonra kısa süre içinde de halk Müslüman oldu.

250 milyonluk nüfusa sahip olan bugünkü Endonezya'nın Müslümanlığı kabul etmesindeki sır sadece beş akçelik kumaştı. Yapılan tek şey vardı sadece: İnandığı gibi yaşamak, sahip olduğu güzellikleri çevresiyle paylaşmaktı. Efendimizin müjdesi herkese açık: "Doğru ve güvenilir tüccar, kıyamet gününde peygamberler, sıddıklar (doğrular) ve şehitlerle beraberdir." Yani, asıl etkili olan söz dili değil, hal diliydi. Konuşmaktan çok yaşamaktı. Anlatmaktan ziyade davranış dilinin devreye girmesiydi.

CİNLER

İnsanın yeryüzündeki serüveni ile birlikte gözle görülemeyen bir üçüncü varlıktan söz edilegelmiştir.

İnsanlığın binlerce yıllık tarihinde işte bu gözle görülemeyen varlıklara her toplumda farklı isimler konulmuş, farklı nitelendirmelerde bulunulmuştur. En ilkel toplumlardan, en gelişmiş toplumlara kadar her ülke folklöründe, kültüründe, mitolojisinde de yer alan bu varlıklar, cinler ve periler olarak adlandırılmıştır.

Başta Müslümanlık olmak üzere semavi dinlerde de bu varlıklardan bahsedilmektedir. Kur´an da cin olarak bahsedilen bu varlıklara Batı´da ``genie'' ve ``genius'' denilmektedir.

Peki bu varlıklar, insanların durduk yerde uydurdukları, hayali varlıklar mıdır, yoksa gerçek varlıklar mıdır?

Kuşkusuz bu sorulara verilecek cevaplar, insanların inanç sistemiyle yakından alakalı olacaktır. İnsanlardilediklerine inanırlar, dilemedikleri şeylere inanmazlar. Kimseye zorla birşeyi inandırmak mümkün değildir, doğru da değildir. Ama bazı insanlar inanmıyor diye, ahiret günü, cennet, cehennem de yoktur, melek ve cin diye varlıklar da yoktur denilemez. Bu bütünüyle bir inanç konusudur. Değerli müfessir Elmalılı

Hamdi Yazır ``Cinn Suresi''nin tefsirinde şunları söylüyor

Cinlerin de cismani bir bünyesi olabilir. Ancak bizim her bünyeyi görmemiz gerekmeyeceği gibi, gördüklerimizin de her parçasını görmediğimiz biliniyor. Şu halde gözlerimizin önünde nice nice bünyeler bulunurken, biz onları görmeyebiliriz, nitekim mikropları sıradan bir bakışla göremediğimiz gibi, hava boşluğu içinde, göremediğimiz dalgalar, ışıklar da bulunabilir. Bunların bize uzak ve yakın, yüksek ve alçak olanları da çıkabilir ve biz bütün cisimleri, bütün cismani ve fiziki kuvvetleri keşfetmiş değilizdir. Şu anda gerek ruhani, gerek cismani bakımdan bizim duygularımızdan gizlenmiş yaratıklar bulunduğunu inkar etmek doğru değildir.''

KUR´AN DA VAR DENİLEN HİÇ YOK OLUR MU?

``Cinler var mıdır?'' Zaman zaman kendini bilmez bazı insanlar, böyle bir soruyu ortaya atarlar. İnançlı bir insanın böyle bir soru sorması mümkün müdür? Kur´an-ı Kerim´in var dediği bir şey için ``Var mıdır, yok mudur'' denilebilir mi? Bazı insanlar, ``Cinlere inanmam, hangi çağda yaşıyoruz'' diyerek tepki gösterirler. Ben o insanların tepkilerinde samimi olduklarına inanmıyorum. Böyle diyen pek çok insanın, ne şekilde inandıklarını, nasıl kapı kapı dolaştıklarını çok iyi biliyorum. Kur´an-ı Kerim´in 30´dan fazla ayetinde cinlerden bahsediliyor. Bunun için, bırakın cinin inkar edilmesini, ``Var mıdır, yok mudur'' diye sorulmasını bile hoş görmek mümkün değildir. O halde, madem ki dünyamızı ve yaşantımızı cinlerle paylaşıyoruz, bilmemiz gereken çok şey vardır.

Cinler nedir? Nerdedir? Cinlerle temasımız var mıdır? Günlük yaşantımızda cinler ne zaman ve nerede bize daha yakın olurlar? Tabağgımızdaki yemeğimizi bile bazen onlarla paylaştığımızı biliyor musunuz? Cinler Nasıldır? Görünür mü, görünmez mi? Onlar için zaman, mekan ve sınır diye birşey var mıdır? Kaç yıl yaşarlar? Yemek yer, su içerler mi? Nasıl ölürler? Cinlerle evlenenler var mıdır? İyi cin, kötü cin diye birşey var mı? Nerelerde yaşarlar? Aile gibi mi, yoksa tek tek mi yaşarlar? Benim aklıma gelmeyip, başkalarının aklına gelen binlerce soru... Size bunları anlatmaya çalışacağım. Zaman zaman yüreğiniz kalkacak. İçiniz ürperecek. Yüce Allah´ın Kur´an-ı Kerim´le biz kullarına cinleri nasıl anlattığını göreceksiniz. Çok şey öğreneceksiniz. Ufkunuz genişleyecek. Dünyanız aydınlanacak. Hepsini anlatacağım.

Bunların yanısıra, rüya nedir? İnsanların hayatında nasıl bir rol oynuyor. Nazar var mıdır? Nazardan nasıl korunursunuz? Reenkarnasyon doğru bir inanış mıdır? İslam´da yeri var mıdır? Bilgilerim ve tecrübelerim çerçevesinde bütün bu soruları cevaplamaya çalışacağım. Şimdiden hayır dualarınızı bekliyorum.

CİNLER DE MÜKELLEF VARLIKLARDIR

Cinlerin varlığına en güzel delil, Kur´an-ı Kerim´dir. Kur´an da bildirildiğine göre cinler de insanlar gibi mükellef varlıklardır. Cinler de peygamberlerin getirdiği ilahi davete muhattaptırlar. Onlar da insanlar gibi topluluklar halinde bulundukları gibi, fırka fırka, kabile kabile ayrılmışlardır.

Cinler de insanlar da Allah´a kulluk için yaratılmışlardır. Zariyat Suresi´nin 56´ıncı ayetinde, ``Ben cinleri ve insanları bana kulluk etsinler diye yarattım'' denilerek bu hakikate dikkat çekilmektedir. Kur´an-ı Kerim´in cinlerle ilgili ayetlerine bakıldığında insanlarla birlikte anıldıkları ve kulluğa çağırıldıkları açıkça görülmektedir. İlahi azap insanlarla birlikte cinleri de kapsamaktadır bu ayetlerde. Cin Suresi´nin 11´inci ayetinde, cinlerin ``Bizden iyileri de var, kötüleri de var. Biz çeşitli yollara ayrıldık'' dedikleri belirtilmektedir. Yine aynı surenin ilk ayetinde de ``De ki; cinlerden bir topluluğun Kur´an dinleyip sonra şöyle dedikleri bana vahyolundu: Bir harikulade bir Kur´an dinledik. Doğru yola iletiyor, ona inandık. Artık rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız.'' buyurmaktadır.

MEZHEPLER

Mezhepler nasıl ve ne zaman doğmuştur?

Peygamberimiz (S.A.V.) hayatta iken herhangi bir mezhebe ve müctehide ihtiyaç duyulmuyordu. Çünkü peygamberimiz doğrudan meseleleri ve ilgili hükümleri asıl kaynağından, yani VAHY'den alıyordu. Dünya işlerinde Peygamberimizin (S.A.V.) bazen kendi görüşünü ortaya koyduğu vakidir. Yani bazı hususlarda kendileri içtihad ederlerdi. Ancak dini konularda buna gerek duyulmaz, Cebrail'in vahiy indirmesi beklenirdi.

Ashab devrinde de içtihada gerek görülmediği gibi, mezheplere lüzum hissedilmemiştir. Ashab'dan biri karşısına çıkan bir mesele hakkında kendinde bir çözüm bulamadığında, onu arkadaşlarına sorar, doğruyu öğrenip öylece cevap verir veya meseleyi çözerdi. Ancak Ashab-i Kiram fethedilen İslam ülkelerine dağılıp her biri gittiği ülkede İslamı yayarken ancak kendi bildiklerini öğretebildi. Zamanla İslam Devletinin sınırları genişlemiş, ashap azalmış ve yeni yeni meseleler ortaya çıkmış, böylece farklı görüşler ortaya çıkmaya başlamıştır.

Tabii'nin devrine gelindiğinde ise meselenin önemi kavranmış ve ümmeti dinin kaynağından birleştirip Vahdet'i sağlamak için Peygamberimiz (S.A.V.)'in hadislerini toplama, tasnif, tahlil, birbirleriyle ve Kur'an ile karşılaştırmak suretiyle hüküm çıkarma çalışmalarına girişilmiştir.

İşte atılan bu ilk adımla birlikte ilim adamları kollarını sıvayarak işe koyulmuştur. Ancak kendine güvenen ilim adamları bu işe koyulurken "biz bir mezhep kuruyoruz, siz de bize uyacaksınız" diye bir fikir, bir öneri ortaya atmak söyle dursun böyle birşey hatırlarından bile geçmemiştir. Şu da unutulmamalıdır ki, mezhepler arasındaki görüş ayrılıkları teferruat meselelerde olup, dinin zaruri hükümlerinde ve te'vili mümkün olmayan "muhkemat"ta bütün hak mezhep alimleri ittifak içindedirler.

Mezhepler arasındaki farklılığın sebepleri nelerdir?

Sadece fer-i meselelerde olan farklılığın bazı sebeplerini şu şekilde sıralamak mümkündür:

A. Ayetlerden kaynaklanan farklılıklar:

Bazı ayetlerde kelimelerin mecazi veya hakiki manada kullanılıp kullanılmadığının farklı anlaşılması

Bir kelimenin birden fazla manaya gelmesi

Ayette bir tahsisin olmaması. Yani yapılacak ise bir sınırlamanın getirilmemesi

Emir ve nehiy ifadelerinin gerçek manada kullanılıp kullanılmadığı hususu

Ayetlerdeki meselelerin net bir şekilde ortaya konmamasının hikmeti kulların akıllarını kullanmaya teşvik için olabileceği gibi Rabbimizin kullarına karşı kesin ve zorlayıcı bir çizgi çizmek yerine biraz esneklik bırakmak suretiyle rahmet ve merhametli oluşu da olabilir.

Hadislerden kaynaklanan farklılıklar:

Lügatten kaynaklanan farklı anlayışlar. Arapçanın çok ince bir lisan olması hasebiyle bir kelimenin bir harekesi manayı değiştirir. Bir hadis birkaç okuyuş şekliyle rivayet edildiğinde imamların bunlardan birini tercih etmesi farka yol açar.

Mana ile rivayet caiz olduğu için bazı hadisler tamı tamına Peygamberimizin ağzından çıktığı şekliyle değil de mana ile rivayet edilmiştir. Ancak ravilerin aynı manaya geldiği düşüncesiyle önem vermediği bir kelime bazen aynı hadisten farklı hükümlerin çıkmasına sebep olmuştur.

İmamların hadisleri anlamada birbirinden farklı olması. Bu, ya hadisin çok manaya gelmesinden ya da imamların anlayış seviyesinin farklılığından kaynaklanır.

Aynı meselede farklı iki hadisin bulunması ve imamların bunları değerlendirerek bir hüküm çıkarması

İmamların hadis bilgisinin farklı farklı oluşu

Peygamberimizin davranışlarının farklı anlaşılması

Hadiste kastedilen mananın anlaşılmaması

Hadisin sahihliğini tespitteki metotların farklı oluşu ve zayıf hadisle amel edilip edilemeyeceği konusundaki görüş ayrılıkları

Bunların yanında örf ve adetin fetvaların verilisindeki tesiri, sahabe sözlerine itibar edip etmeme ve değişik fetva metotları farklı görüşlerin oluşmasına neden olmuştur.

YALNIZ ALLAH BİLSİN

Büyüklerden bir zat, ahaliden para toplamak istedi, düşmana karşı tedbir almak, bazı mevkileri tamir ve tahkim için... Hak bu parayı vermedi. o büyük zat, bundan mahzun oldu ve ağladı. Geceleyin, yatsı namazından sonra birdenbire bir adam peydahlandı ve o büyük zatın önüne bir kese içinde iki bin akçe bıraktı ve dedi.

- Bu parayı dilediğiniz işe sarfediniz!...

Bu meçhul insan, Ebu Amr... O büyük zat parayı kabul ve ona iyi dualar etti.

Sabahleyin o büyük zat, dostlarından ve yakınlarından ibaret bir kjalabalık topladı, keseyi meydana çıkardı ve sevinç içinde:

- Biz, dedi; Ebu Amr hakkında çok ümide düştük. dün gece bana, müslümanların kendilerini düşmana karşı müdafaa etmeleri için iki bin akçe getirdi. Allah iyiliğin karşılığını versin.

Birdenbire Ebu Amr'ın kalabalık içinde doğrulduğu görüldü. Ebu Amr haykırdı:

- Dün gece size verdiğim para anneme aitti. Annem paranın bu işe sarfolunmasına razı değildir. Lütfen bana iade ediniz ki, ben de kendisne vereyim!...

Büyük zat hemen elini keseye atıp Ebu Amr'a uzattı. Ebu amr keseyi aldı, uzaklaştı.

Yine akşam, gece, yatsı namazından sonra... O büyük zat odasında bire köşeye çekilmiş düşüncede... Yine Ebu amr birdenbire peydahlanıyor... Yine elinde aynı kese ve kesenin içinde iki bin akçe... Ebu amr parayı o büyük zatın önüne koyuyor ve fısıldıyor:

- Parayı getiriyorum ve sizden tek bir şey rica ediyorum: Bu parayı o türlü sarfediniz ki, ikimizden başka kimse birşey bilmesin... Onun nereden geldiğini yalnız Allah bilsin.... (1)

MELEKLER VE GÖREVLERİ

MELEKLER

İmanın şartlarından ikincisi meleklere inanmaktır. Melekler, nurdan yaratılmış varlıklardır. Onlar yemezler, içmezler, erkeklik ve dişilikleri yoktur.

Melekler, Allah'ın sevgili kullarıdır. Allah'ın emirlerini kusursuz yerine getirirler, hiç günah işlemezler.

Yüce Allah, varlıkları çeşitli şekillerde yaratmıştır. Bunlardan kimisi bizim görebileceğimiz, kimisi de göremiyeceğimiz şekildedir. İnsan, bazı varlıkları göremiyor. Çünkü, insanın gözü her şeyi görebilecek durumda yaratılmamıştır, görme yeteneği sınırlıdır.

Meselâ; çok küçük bir cismi göremediğimiz gibi; havayı, rüzgârı, rûhumuzu ve aklımızı da göremiyoruz. Telden geçen elektrik akımı da görülmüyor. Halbuki göremediğimiz bu şeylerin var olduğunu biliyoruz. İşte melekler de var olduğu halde görülmeyen varlıklardır.

Melekler nurdan yaratılmış lâtif varlıklar oldukları için biz onları göremiyoruz. Fakat meleklerin varlığına inanıyoruz, çünkü meleklerin varlığını Allah Teâla Kur'an-ı Kerim'de haber vermiş, Peygamber Efendimiz de melekleri hem görmüş, hem de bize bildirmiştir. Yüce Allah'ın ve sevgili Peygamberimizin bildirdiği her şey doğrudur. Bu sebeple biz, meleklerin varlığına kesin olarak iman ediyoruz.

Melekler: yerde, göklerde, çevremizde ve her yerde bulunurlar. Sayılarını ancak Allah bilir. Her birine Allah'ın verdiği görevler vardır.

Bazıları devamlı olarak Allah'a ibadet eder. Bazıları da kâinatın tertip ve düzeni ile vazifelidirler. İnsanların gücünün erişemiyeceği büyük işler yaparlar. İnsanlara iyiliği telkin eden, kötülüklerden koruyan, sıkıntılı zamanlarda müminlerin yardımına gönderilen melekler de vardır. Yüce Allah, meleklerin varlığı ile sonsuz kudretini göstermiştir.

Büyük melekler ve görevleri

1) Cebrâil: Meleklerin en büyüğüdür. Görevi: Allah ile peygamberler arasında elçilik yapmak, Allah'ın kitaplarını peygamberlere getirmektir. Kitabımız Kur'an-ı Kerim'i Allah'tan Peygamberimize getiren Cebrâil'dir.

2) Mikâil: Tabiat olaylarının idaresi ile görevlidir. (Yağmur yağması, rüzgâr esmesi, ekinlerin bitmesi v.s. gibi)

3) İsrâfil: Kıyametin kopması ve insanların öldükten sonra tekrar dirilmeleri ile görevlidir.

4) Azrâil: Ömrü sona eren insanların canlarını almakla görevlidir.

Bu dört büyük melekten başka, diğer meleklerden bazıları da şunlardır:

Kirâmen Kâtibin: Her insanın biri sağında, diğeri solunda iki melek bulunur. Bunlara Kirâmen Katibin denir. Sağındaki melek, insanın yaptığı iyi işleri, solundaki ise kötü işleri yazar. Böylece her insana ait iyiliklerin ve kötülüklerin yazıldığı "Amel defteri" meydana gelir.

Münker ve Nekir: Bunlar, öldükten sonra kabirde insanlara soru sormakla görevli meleklerdir.

Rıdvan: Cennetteki meleklerin başkanıdır.

Mâlik: Cehennemde görevli olan meleklerin başkanıdır.

Bağdat'ı kıtlık kırıp geçiriyordu. Herkesten önce de hamallar açlık çekiyordu. İçinde ekmek piştiği, sokağa kadar yayılan kokudan belli olan bir evin kapısından seslendi hamalın biri:

- Allah rızası için birazcık ekmek. Günlerdir lokma girmedi ağzımdan.

Tandırın başındaki kadın taze ekmekleri kızına uzattı. "Ver şu adama" dedi. Kızcağız ekmekleri güzelce katlayıp verdi aç hamala.

Hamalın sevincine sınır yoktu. Evine doğru hızlandı. Kim bilir kaç günlük açlığını giderecekti? Tam bu sırada karşıdan gelen birinin sert ikazı durdurdu onu:

- Çabuk söyle, bu ekmeği hangi evden aldın?

Geriye bakıp eliyle işaret etti:

- İşte şu evden.

Adam kızgın şekilde salladı başını:

- Yanılmamışım, böyle zamanda başka kimin evinden alınabilir ekmek? diyerek eve doğru ilerledi.

Kapıyı açar açmaz da sordu:

- Kim verdi ekmeği hamala?

Hanım korkudan kızını gösterdi. Güya kızına acır, bir şey yapmaz diye düşünmüştü. Halbuki adamın şükürsüzlük ve cimrilik içine işlemişti. Elindeki sopayı hızla havaya kaldırdı, kızının ekmek veren eline öyle bir indirdi ki bilek zedelenip burkuldu, el çarpık kaldı. Söyleniyordu kendi kendine:

- Ben herkese ekmek versem bu evde ekmek kalır mı? diye.

Halbuki nimet şükür isterdi. Şükürsüzlük nimetin gitmesine sebepti. Nitekim bu şükürsüzlüğün akibeti de öyle olacaktı. Olmaya başladı bile. Kısa zamanda işleri bozuldu, çarşının en işlek yerindeki dükkanını satması da onun bozulan işlerini. Bir ara o hale geldi ki, evine ekmek alamaz duruma bile düştü. Nitekim bir akşam eve gelmiş, kızcağızına da acı sözü söylemişti;

- Artık benden ümidinizi kesin. Çünkü bu akşam ekmek alacak kadar da olsa elime para geçmedi. Çarşıya in, ekmek parası iste.

Kızcağız çarşıya inmiş, utana sıkıla sattıkları dükkanın karşısına geçerek bir tanıdık görürüm diye beklemeye başlamıştı. Kendisini gören dükkandaki adam hemen yanına gelerek:

- Sen masum birine benziyorsun, ne bekliyorsun burada? diye sormuştu. O da anlatmıştı gerçek durumu:

- Ekmek alacak paramız kalmadı, bir tanıdıktan ekmek parası istemek üzere bekliyorum burada.

Hemen elini cebine attı adam. Hatırı sayılır bir miktar parayı uzatarak "Al" dedi. "Bununla istediğin kadar ekmek alabilirsin. Ben de nimetin şükrünü eda etmiş olurum böylece."

Kızcağız elinin birini arkasına saklamış, ötekiyle parayı alırken adamın dikkatin çekti bu saklayış;

- Elinde bir yara bere varsa tedavi ettireyim, niçin saklıyorsun? Allah bana nimet verdi, şükrünü eda etmek için iyilik yapmam gerek, dedi.

Kızcağız önce açıklamak istememişse de adamın ısrarı üzerine anlattı elinin durumunu:

- Ben bir yoksula ekmek vermiştim. Babam yolda rastlayıp sormuş, o da evi gösterip 'İşte oradan aldım' demiş, bizi haber vermiş. Babam eve gelince elindeki sopayla ekmek veren elime öylesine bir darbe indirdi ki, elim böylece çarpık kaldı. Göstermekten utanır oldum. Bu yüzden de evde kaldım.

Bu açıklamayı dinleyen adam bağırmaya başlar:

- Komşular! Çabuk buraya gelin, ben hayalimdeki altın kalpli kızı buldum, hayat arkadaşım işte karşımda, siz de şahit olun... diyerek başlar anlatmaya:

- Ekmeği isteyen fakir bendim. Ben o gün bir hamaldım. Demek ki elinin çarpık kalmasına ben sebep olmuşum. Hem sebep olayım hem de seni bu halinle baş başa bırakayım. Buna Allah razı olmaz. Seni görünce içimden bir sevgi selinin koptuğunu anladım, bana ekmek veren kıza ne kadar da benziyor diye düşünmüştüm. Yanılmamışım. Baban şükürsüzlük ettiğinden Allah onun dükkanını elinden alıp bana nasip eyledi. Şimdi ise imtihan sırası bana geldi, ben de aynı şükürsüzlüğe düşmek istemem. Haydi gel, nikahımızı yaptırıp birlikte babanı sıkıntıdan kurtaralım.

Yola koyulurlar, ekmek veren eli sakatlayan şükürsüz babaya doğru...

"Şükrederseniz çoğaltırım, etmezseniz elinizden alır şükredene veririm. Şükürsüze de azabım şiddetli olur..." (Kur'an-ı Kerim, 14/7)

ÜÇ SUAL VE BİR CEVAP

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'ye felsefecilerden bir grup geldi. Suâl sormak istediklerini bildirdiler. Mevlânâ hazretleri bunları Şems-i Tebrîzî'ye havâle etti. Bunun üzerine onun yanına gittiler. Şems-i Tebrîzî hazretleri mescidde, talebelere bir kerpiçle teyemmüm nasıl yapılacağını gösteriyordu. Gelen felsefeciler üç suâl sormak istediklerini belirttiler, Şems-i Tebrîzî;

"Sorun!" buyurdu. İçlerinden birini başkan seçtiler. Hepsinin adına o soracaktı.

Sormaya başladı:

"Allah var dersiniz, ama görünmez, göster de inanalım."

Şems-i Tebrîzî hazretleri;

"Öbür sorunu da sor!" buyurdu.

O;

"Şeytanın ateşten yaratıldığını söylersiniz, sonra da ateşle ona azap edilecek dersiniz hiç ateş ateşe azap eder mi?" dedi.

Şems-i Tebrîzî;

"Peki öbürünü de sor!" buyurdu.

O;

"Âhirette herkes hakkını alacak, yaptıklarının cezasını çekecek diyorsunuz. Bırakın insanları canları ne istiyorsa yapsınlar, karışmayın!" dedi.

Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî, elindeki kuru kerpici adamın başına vurdu. Soru sormaya gelen felsefeci, derhâl zamanın kadısına gidip, davacı oldu.

Ve;

"Ben, soru sordum, o başıma kerpiç vurdu." dedi.

Şems-i Tebrîzî;

"Ben de sâdece cevap verdim." buyurdu.

Kadı bu işin açıklamasını istedi. Şems-i Tebrîzî şöyle anlattı:

"Efendim, bana Allahü teâlâyı göster de inanayım, dedi. Şimdi bu felsefeci, başının ağrısını göstersin de görelim."

O kimse şaşırarak;

"Ağrıyor ama gösteremem." dedi.

Şems-i Tebrîzî;

"İşte Allahü teâlâ da vardır, fakat görünmez.

Yine bana, şeytana ateşle nasıl azap edileceğini sordu. Ben buna toprakla vurdum. Toprak onun başını acıttı. Hâlbuki kendi bedeni de topraktan yaratıldı.

Yine bana;

"Bırakın herkesin canı ne isterse onu yapsın. Bundan dolayı bir hak olmaz." dedi. Benim canım onun başına kerpici vurmak istedi ve vurdum. Niçin hakkını arıyor? Aramasa ya! Bu dünyada küçük bir mesele için hak aranırsa, o sonsuz olan ahiret hayatında niçin hak aranmasın?" buyurdu.

Felsefeci, bu güzel cevaplar karşısında mahcup olup, söz söyleyemez hâle düştü.

İKİ AVUÇ HURMA

Ashâb-ı kiramdan, Beşir bin Sa'd'ın kızı ve Nûman bin Beşir'in kız kardeşi (r. anhüm) anlatıyor:

'Annem Amre bint-i Revâha (r.a.), beni çağırdı. Eteğime iki avuç hurma koyduktan sonra,

' Kızcağızım! Git de, baban ile dayın Abdullah bin Revâha'nın gıdâlarını kendilerine ver, dedi.

Giderken, Resûlüllah (s.a.v.)'a rastladım. Babamla dayımın nerede olduklarını sordum. O bana,

' Kızcağızım, beri gel, yanındaki nedir? diye sordu.

' Yâ Resûlellah, dedim, bu hurmadır. Annem bunu, yesinler diye, babam Beşir bin Sa'd ile dayım Abdullah bin Revâha'ya gönderdi.

Resûlüllah sallallâhü aleyhi vesellem,

' Getir onu, buyurdu.

Ben de onu, Resûlüllah'ın iki avucuna döktüm. Avuçlarını doldurmadı. Sonra, bir örtü getirilmesini emr etti. Örtü getirilip serildi. Hurmayı ona koyduktan sonra, örtünün üzerine yayıp dağıttı. Yanındakilere;

'' Gıdâya, kumanyaya geliniz!' diyerek hendek halkına sesleniniz, buyurdu.

Hendek halkı toplanıp ondan yemeğe koyuldular. Hurmalar yendikçe artmış, örtünün etrafından dökülüp taşmıştı.

MELEKLER YIKADI

Eshâb-ı kirâmdan Hanzala hazretlerinin henüz yeni evlendiği günün gecesiydi. Sevgili Peygamberimiz, eshâbını toplayarak islâma saldırmak ve yok etmek için bütün savaş hazırlıklarını tamamlayan Mekkeli müşriklere karşı harp yapılması kararını vermişlerdi. Harbe katılacak sahâbiler tek tek evinden çağırıldı. Harp haberini duyuran haberci, Hanzala'nın evine uğradı. Bu karar ve resûlullah Efendimizin emri ona da ulaştı. Emri duyan Hanzala, boy abdesti alma fırsatını bulmadan Uhud'a gitmek üzere hemen sahâbenin arkasından koşmaya başladı ve eshâbının arasına katıldı.

Harp sona erince Müslümanlar Medine'ye dönmeye başladılar. Harbe iştirak edenlerin yakınları acaba bizden geriye dönen olacak mı heyecanı içerisinde yollara sıralanmışlardı. Bunların arasında henüz bir günlük evli olup, gece yarısı sevgili peygamberimizin emrine uyarak harbe giden ve şehitlik şerbeti içen hazreti Hanzala'nın dul hanımı da vardı.Herkes büyük bir heyecanla harpten dönenlere yakınlarını soruyor, fakat hiç kimse kimseye cevap vermiyordu. Ancak sorulan soruları sevgili peygamberimiz (a.s) cevaplıyordu. En son olarak soru sorma sırası, şehit olan Hanzala'nın hanımına gelmişti. Resûlullah Efendimize yaklaşarak:

- Ey! Allahın Resûlu! Hanzala nerede?

Sevgili peygamberimiz cevabında:

-''Hanzala şehit oldu'', buyurdu.

Bunun üzerine Hanzala'nın hanımı:

-Yâ Resûlullah, şu anda söyleceğim bir aile sırrıdır. Sizler de biliyorsunuz ki, kocamla daha henüz ilk evlendiğimiz geceydi. Kocam Hanzala, sizin mübârek emrinize uyarak boy abdestini alamadan harbe katıldı. Bildiğiniz gibi şehit oldu. Bu sebeple, emir veriniz de kocamı bulsunlar ve yıkasınlar, dedi.

Bunun üzerine sevgili peygamberimiz yarı hüzünlü bir şekild:

-Sen Hanzala için hiç merak etme! Ben Hanzala'yı rahmet suları ile melekler tarafından yıkanırken gördüm, buyurdu.

Bunun üzerine bütün sahâbiler Uhud yolunu tuttu ve herkes Hanzala'yı aramaya başladı. Daha sonra sahâbiler Hanzala'nın henüz vücûdu kurumamış ve ıslak bir şekilde buldular. Sevgili peygamberimizin müjdesini bizzat gözleriyle gördüler.

Bunun için O'na ''Gasilül- melâike'' yani (Meleklerin gusül ettirdiği Hanzala'' denir. Bu evlilikten Eshâbın büyüklerinden hazret-i Abdullah dünyaya geldi.

BİR BOŞANMA OLAYI

Medineli Sabit bin Kays, sahabenin ileri gelenlerindendi. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)e hizmetten asla geri kalmaz, sözünden ise bir an olsun dışarı çıkmazdı. Efendimiz de onu çok severdi. Hatta bir küçük hatası yüzünden aşırı üzüntüye kapılan Sabit'i teselli ederek "Sabit cennetliklerdendir." buyurmuştu.

İşte bu Sabitin aile içi bir sıkıntısı vardı. Hanımı Cemile, Sabite bir türlü ısınamamış, onu sevememiş, içindeki ilgisizliği yenip de bir gün olsun sevgiyle muhatap olamamıştı.

Cemile bir kadın olarak iç dünyasındaki bu fırtınayı kime anlatabilirdi? Kendisini kim dinlerdi? İslamda kadın dinlenir miydi? Önceki devirde kadının söz hakkı yoktu çünkü;

Cemile tereddütler içerisinde doğruca Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazretleri'nin huzuruna girdi, olanca cesaretini toplayarak kimselere açamadığı iç dünyasını Efendimize açtı.

" Ya Resulallah, dedi, beyimin İslamî yaşayışına diyeceğim yoktur. Ahlakından da şikayetçi değilim. Lakin ben onu bir türlü sevemedim. Bu halimle ona isyan etmekten, isteklerine ters bir karşılık verip kötü bir sonuca düşmekten korkuyorum. Söyleseniz de beni boşasa. O, kendisini sevmeyen bir hanımı zorla nikanı altında tutan adam durumuna girmese, ben de dinime zarar verecek bir itaatsizliğe doğru kaymasam!. "

Efendimiz, iç dünyasını bu nitelikte anlatan Cemile'yi tepkiyle değil ilgiyle dinledi. Bir hanımı, sevemediği erkekle bir arada kalmaya mecbur etmeyi zaten münasip de bulmuyordu. Ancak, beyi ne diyecekti? Boşamak istemezse zorla boşayacaksın da denemezdi. Bir de onu dinlemek gerekirdi. Nitekim öyle de yaptı. Cemilenin duygularını, düşüncelerini aynen Sabite aktararak onu da dinledi.

Anlaşılan Sabit, Cemileyi seviyordu. Ama Cemilenin kendisini aynı sıcaklıkta sevmediğini, tek taraflı sevginin mutluluk getirmeyeceğini de biliyordu. Nasıl bir çare bulunabilirdi?

Düşünmeye başladı. Gözlerini diktiği sabit noktadan başını kaldırıp dedi ki:

Ya Resulallah, Cemile'ye nikahta en değerli bahçemi mehir olarak verdim. Bunca değerli serveti verdiğim kadını bir anda nasıl boşayabilirim? Üstelik benim öyle başka bir bahçem de yoktur!

Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), Sabitin yaklaşımını öğrenmiş oldu. Cemileye bu defa sorusunu şöyle sordu:

"Sabit seni boşayacak olsa, nikah sırasında aldığın değerli mehri iade eder misin? Böylece sen mehrini verip nikah bağından kurtulmuş olursun, Sabit de nikah hakkından vaz geçip bahçesini geri almış olur. İki taraf da bir şey verirken bir şeyleri almış sayılarak karşılıklı mağduriyetlerinizi gidermiş sayılırsınız. Teselli tarafınız bu olur. "

Cemile buna hemen razı oldu. Kocasının nikah sırasında kendisine mehir olarak verdiği bahçeyi "Memnuniyetle iade ediyorum." dedi. Sabit de "Öyle ise ben de nikahını aynı memnuniyetle ona iade ediyor, bu andan itibaren boşamış bulunuyorum, özgürdür." dedi. Taraflar böylece bir şey verirken bir şey de aldıklarından helalleşerek ayrılmış oldular.

Bu olay üzerine Bakara Suresinin 229. ayeti nazil oldu. Ayet-i kerime anlaşmayı iptal etmiyor, hatta ortak aile hayatını sürdürme sevgisi yok olunca, hanımın aldığı mehri verip de nikahını ortadan kaldırmasını meşru görüyor; ancak erkeğin fırsatçılık edip de kadından veremeyeceği miktarda mal istememesini de tavsiye ediyordu.

Bu hadise üzerine fıkıhta hüküm şöyle tespit edildi:

Kadın ayrılmak istediği beyine bir şeyler vererek kendini boşatabilir! Yeter ki beyi fırsatçılık edip de kadından veremeyeceği miktarda haksız mal isteğinde bulunmasın.

Mutlu bir aileydiler. Bey kendine göre bir çevre edinmiş, mazbut dostlarıyla sık sık görüşüyor, onları zaman zaman da evine davet edip İslâmî konularda seviyeli sohbetlerde bulunuyorlardı.

Ne var ki, hanım bu davetlerdeki hizmetinden memnun değildi. Nihayet bir gün son sözünü söylemekten çekinmedi:

"Artık ben misafir falan istemiyorum. Senin dostlarının çayını hazırlamaya da mecbur değilim! "

Sakin ve edebli bey, her zamanki gibi sesini çıkarmadan düşünmeye başladı. Kendi kendine söyleniyordu:

"Benim dostlarım kahve dostu değil ki. Her biri İslâma hizmetten başka derdi, meselesi olmayan kültürlü insanlar. Bunlarla bir araya gelmek, şöyle bir çay sohbetinde meselelerimizi konuşmak bir eğlence değil, bir hizmettir. Ne var ki bu hanımın hizmetle, misafire ikramın sevabıyla hiç alâkası yoktur. Rabbim bana sabırlar ihsan eyle!.."

Biricik kızı Mümine ise babasının hüznünü yüzünden okuyordu. Hemen atıldı:

"Babacığım, neden üzülüyorsun? Anneme bakma sen. Misafir ağabeyleri her zaman çağırabilirsin. Senin bütün hizmetlerini tek başına ben görebilirim. Çayını da, hatta gerekirse sofranı da ben hazırlayabilirim! "

Baba, çok etkilenmişti. Zaten çok sevdiği biricik kızını, daha da çok sevmeye başladı. Artık misafirlerini rahatça davette bulunabiliyor, anneye rağmen küçük hanımın üzerine düşen hizmette hiç de kusur etmediği görülüyordu. Zamanında gelen berrak çaylarını yudumlarken de hizmetlerini konuşabiliyorlardı. Ne var ki Anne malum tutumunu yine devam ettiriyordu:

"Senin misafirlerinden de bıktım! Sana ne falan öğrencinin perişan oluşundan, filanların hizmete muhtaç halde bulunuşundan. Çivisi çıkmış dünyayı sen mi ıslah edeceksin? Sen kendine bak, kendi işinle, gücünle meşgul ol!

Hep sabır içinde şükreden bey, bir gün Eskişehir'den İstanbul'a gitmek zorunda kalmıştı. Arabasına hanımı ile kızı da bindiler. Yolda Cumayı münasip bir yerde eda etmeyi düşünüyordu. Ne var ki, hanım yine itiraz etti:

Cumayı yolda kılmaya mecbur değilsin. Hızlı git, İstanbul'da kıl!

Bu yüzden hızla yol alırken ansızın önlerine çıkan bir demir kasalı kamyonun altına girmezler mi! Tabii her şey bitmiş, her üçünün de hayatları sona ermişti. Haber duyulduğunda dostları koşuşmuş, ama ilahî takdiri kimse değiştirememişti.

Her üçünü de defnettikten sonra masum bir yakınları bunları rüyada gördü. Öyle bir rüya ki, tesirinden bir türlü kurtulamayıp bir maneviyat büyüğüne şöyle anlattı:

Bey, hanımı ve kızı ile hacca gidiyorlardı. Sınır kapısına vardıklarında pasaport kontrolü başladı. Bey ile kızının bütün muameleleri gözden geçirildi. Eksik yoktu. Geçin, dediler. Hanımınkini kontrol ettiklerinde:

Bu hanım bu pasaportla hacca gidemez! Geri çevirin! dediler. Hanım feryadı bastı:

Ne münasebet! Biz bir aileyiz. Muâmelemiz aynı. İşte bu, beyim, bu da kızım. Bizi ayıramazsınız!

Cevap kesindi:

Hayır! Senin muamelen onlarınkinden ayrı yapılmış. Sen giremezsin, çekil geriye bakayım.

Bu rüyanın tevili ne ki? diye sorulduğunda maneviyat büyüğünün cevabı şundan ibaret oldu:

Evladım, bunun tevile ihtiyacı yok ki, rüya açık!

O günden bu yana bu olay ürperti ile anlatılıyor, ibretle dinleniyor. Bilmem size de bir şey söylüyor mu?

ALABİLİRSEN AL

Hacı Bayram-ı Velî'nin doğduğu Zülfadl (Sol-Fasol) köyünden bir genç askere çağrılmıştı. Yetim olan bu temiz genç, babasından kalma birkaç altınını, annesinden kalan hâtıra bilezik ve küpleri emânet edecek bir kimse bulamadı. Hepsini küçük bir çekmeceye koyup, Hacı Bayram-ı Velî'nin türbesine getirdi. Türbeyi ziyâret edip;

"Yâ hazret-i Hacı Bayram-ı Velî! Beni vatanî vazifemi yapmak için çağırdılar. Annemden ve babamdan kalma şu hâtıraları emânet edecek bir kimse bulamadım. Bu küçük çekmeceyi zâtı âlinize emânet bırakıyorum. Eğer askerden dönersem, gelir alırım. Şâyet dönemezsem, istediğiniz bir kimseye verebilirsiniz!" diye münâcaat etti.

Sonra çekmeceyi sandukanın kenarına koyarak ayrıldı.

Aradan yıllar geçti. Gencin askerliği bitti ve emânetini almak üzere Hacı Bayram-ı Velî'ye geldi. Ziyâretini yapıktan sonra, çekmeceyi koyduğu yerde buldu. Hiç dokunulmamıştı.

Orada türbeyi bekleyen türbedâra;

"Bu çekmece benimdir. Askere gitmeden önce emânet bırakmıştım. Şimdi alıyorum." dedi.

Türbedâr;

"Tabi, alabilirsen al. Çünkü ben, bir defâsında bu çekmecenin yerini değiştirmek istedim. Fakat bütün uğraşmalarıma rağmen yerinden bile oynatamadım. Bunda bir hikmet olduğunu düşünerek, bir daha elimi bile sürmedim."

Genç, çekmecenin yanına gelip, Hacı Bayram-ı Velî'ye teşekkür etti ve emânetini alarak köyüne döndü.

Ebu Abdullah el-Müştehir Hazretleri, Şiraz'lı bir kurt taifesindendir. Cenabı Allah ona ilm - ledün bahşetmek istemişti. Bir gün Şiraz medreselerinden birine geldi. Medresede talebeler ilim mevzuunda konuşmalar yapıyorlar, bazı hususlarda tartışmaları vuku buluyordu. Talebelerin ilim öğrenmek için hayli gayret sarfettiklerini görünce hoşuna gitti ve bir mesele öğrenmek kasdıyla bir şey sordu. Talebeler gülüştüler onun bu safça, yani basit bir şeyi sormasına...

O Mübarek:

- Ben de sizin öğrendiğiniz ilimlerden bir ilim öğrenmek isterim. Bana bir yol gösterin, dedi.Talebeler müstehzi bir tavırla ona şu nasihatta bulundular:

- Eğer alim olmak istersen, evinin tavanına bir ip bağla, ayağını da ipe sıkıca bağlayıp kendini başı aşağı sallandır ve her sallanışta «Sarı renkli demir » de. Böylece ilim kapıları sana bir gecede açılır, dediler.

Ebû Abdullah el-Müştehir Hazretleri talebelerin kendisi ile alay ettiklerini hiç aklına bile getirmeden doğru eve gitti. Onların dedikleri gibi evin tavanına bir ip bağlayıp ayaklarını da bir "ucuna bağladı ve başı aşağı sallanmaya başladı. Her gidip geldiğinde ise onların tarif ettiği şeyi söylüyordu. Hüsniniyyet ve sıdk sadakatle bu işi yapması Cenab-ı-Allah'ın hoşuna gitti. Seher vakti olduğunda bütün ilim kapılarını Cenab-ı Allah ona açtı. Artık zahir ve bâtın bütün ilimler ona malûm olmuştu. Bir çok âlimin halletmekte güçlük çektiği mevzuda o hiç zorlanmadan hüküm veriyordu.

Her anlaşılması güç meseleyi ona sorar oldular, işte «Emseytü Kürdiyyen, esbahtü arabiyyen (Kürt olarak akşamladım arabî ilimlere vâkıf olarak sabahladım)» sözünü bu hâdiseden sonra söylemiş olduğu rivayet olunur.

Bu hâdiseden sonra, o sabah Şiraz camilerinde va'z etmeye başladı ve Fatiha-i Şerife'ye yedi türlü mânâ verdi. Mertebe mertebe açıkladığı Fatiha'nın mânâsını en sonunda içinizde bunu anlayacak hiç kimse yoktur. Hızır Aleyhisselâm bile bu mânâyı anlayamaz diyerek bitirdi. Zahir ve bâtın bütün ilimlerin hamili olan Ebû Abdullah Hazretleri, aynı zamanda zamanının manevî selâhiyet sahibi bir mürşid de oldu. (K.S.)

YÜZ VERMEDİN

Fakîh Îsâ bin Muhammed şöyle anlatır:

Uzak bir diyârda idim. Abdullah el-Ayderûs'u açıkça bulunduğum yerde görmeyi temenni etmiştim. Mescide gittim. Oraya bir dilenci ve yanında birisi gelip benden bir şey istedi. Bir şey vermedim. Oradan ayrılıp başka yere gittim. O dilenci ve yanındaki kişi benim arkamdan geldi. Sonra yine yanıma yaklaşarak benden bir şeyler istedi. Yine yüz vermedim. Bunun üzerine o dilenci ve yanındaki ayrılıp gitti. Bir müddet sonra ben, Abdullah el-Ayderûs'un bulunduğu yere döndüm.

Şeyh Abdullah'ın yanına giderek;

- Ben sizi gittiğim yerde alenen görmeyi temenni ettim. Lâkin bu isteğim hâsıl olmadı, dedim.

Bunun üzerine Ebû Muhammed el-Ayderûs ;

- Sana alenî görünmem hâsıl oldu. Falan gün duhâ vaktinde sen falan mescidde idin. Senin yanına bir dilenci geldi. Yanında birisi de vardı. Senden bir şeyler istediler. Onlara bir şey vermedin. Sonra kalkıp bir yere gittin. Onlar da seni tâkib etti ve yine bir şeyler istediler. Yine yüz vermedin. İşte o dilencinin yanındaki ben idim. Ben, senin yanına o kılıkla gelmiştim, dedi.

Ben;

- Efendim! Sizin dedikleriniz doğrudur. Fakat o size fazla benzemiyordu, deyince,

Şeyh Abdullah da;

- Eğer ben bu hâlimle senin yanına gelse idim, sen beni tanır ve insanlara haber verirdin, buyurdu.

Deniz kenarına oturmuş, gözlerini de ilerdeki bir noktaya dikmişti. Belki de bir saattir öylece duruyordu. Onun bu hâli, alışveriş için balıkçı sandallarının kıyıya dönmesini bekleyen bir ihtiyarın dikkatini çekti. Yaşlı adam, seke seke onun yanına gidip:

- Merhaba delikanlı!. dedi. Bu gün deniz çok harika değil mi?

Küçük çocuk, başını çevirmeden;

- Ama rüzgârlı, dedi. Topum denize düşünce sürükleyip götürdü.

Adam, çocuğun yanına oturup:

- Eğer biraz genç olsaydım, yüzüp onu alırdım!. dedi. Ama şimdi adım bile atamıyorum.

Küçük çocuk, ona cevap vermedi. Ve kıyıdan uzaklaşan topunu daha iyi görebilmek için, hemen yanındaki tümseğe çıktı.

Yaşlı adam, sakin bir ses tonuyla:

- Ümidini hiçbir zaman kaybetme!. dedi. Bence dua etsen çok iyi olur.

Çocuk, büyük bir sevinçle:

- Dua etsem topum geri gelir mi? diye sordu. Denize düştüğü yeri bilir mi?

- Allah isterse eğer, ona öğretir!. dedi ihtiyar. Topun geri gelmese de, duaların sevabı sana yeter.

Küçük çocuk, yaşlı adamın sözlerini biraz düşündükten sonra, her okuduğunda dedesinden bahşiş kopardığı duaları ard arda sıraladı. Daha sonra da, topun dönmesi için Allah'tan yardım istedi. Ama üzüntüsü azalmamıştı. O topa bir sürü para harcamış, bayram parasını bile ona katmıştı. Şimdi artık tek şansı, bazen olduğu gibi, rüzgârın aniden yön değiştirmesiydi. Ama deniz çok büyüktü, topu ise küçücük. Akşam üstü hava biraz daha sertleşti. Ve güneş batmak üzereyken sandallar döndü. Çocuk, eve gitmek istemiyordu. Bu yüzden de ihtiyarla birlikte oyalandı.

Yaşlı adam, hep aynı balıkçıdan alışveriş yapardı. Sonunda onu bulup:

- Avınız inşallah iyi geçmiştir!. dedi Eğer varsa, birkaç kilo alabilirim.

Sandaldaki adam, bir kova içindeki balıkları gösterip:

- Zaten ancak o kadarcık tutmuştum, dedi. Denizde "av" diye bir şey kalmadı.

- Dua etmeyi denediniz mi? diye atıldı çocuk. Ümidinizi sakın kaybetmeyin!.

Balıkçı için her şey tesadüftü. Bunun için de "rasgele" derlerdi. Ama şimdi bir şey hatırlamıştı. Yıllar yılı unuttuğu bir şeyi. Çocuğun yanaklarını okşarken:

- Dua ha!. diye mırıldandı. O zaman tutar mıyım?

- Tutamasanız bile, duaların sevabı size yeter, dedi çocuk. Bunu yeni öğrendim.

Balıkçı, böyle bir sözü ilk defa duyuyordu. Başını ağır ağır sallayarak:

- Ben de yeni öğrendim!. diye gülümsedi. Üstelik de küçük bir öğretmenden.

Çocuk, bu sözlerden çok hoşlanmıştı. Artık topun gitmesine üzülmüyordu. Yanındaki yaşlı adam ona bir göz kırparken, balıkçı tekrar sandala yöneldi ve ağların üzerindeki eski örtüyü açtı. Bir top vardı orada. Henüz ıslak olduğundan, ışıl ışıl parıldayan bir futbol topu. Balıkçı, onu çocuğa uzatıp:

- Öğretmenlerin hakkı hiç ödenmez!. dedi. Bunu biraz önce denizde buldum!. Küçük çocuk, rüyada olmalıydı. Hiç beklenmedik şeylerin yaşandığı bir rüya. Aceleyle sağa sola bakındı. Ama her şey gerçekti. Balıkçı da, sandal da, ihtiyar da... Topu ise, işte ellerindeydi. Ona sıkıca sarılıp:

- Bir daha benden izinsiz gezmek yok!. dedi. Ya dua etmeseydim ne olurdun o zaman?

SİZLERDE DUA ETMEYİ DENEDİNİZMİ SIKINTILI ANLARINIZDA?... BELKİ DUALARINIZ HEMEN GERÇEKLEŞMEYEBİLİR AMA O DUALARIN SEVABI YETER SİZLERE... YENİ ÖĞRENDİM BENDE.... DUA EN KIYMETLİ BİR HAZİNE BİZİM İÇİN.. BİTER DİYE KORKMAYIN İSTEDİĞİNİZ KADAR KULLANIN... ÖYLE BİR HAZİNE Kİ SINIRSIZ VE KARŞILIKSIZ VERİLMİŞ HEMDE...

Kadının biri, bir gün Halife Ömer r.a.'a gelerek dedi ki:

- Ey müminlerin emiri sana insanların en iyisini şikayete geldim. Öyle birisi ki, amelde onu geçen veya onun kadar amel eden kimse pek azdır. Geceleri sabaha kadar namaz kılar, gündüzleri de hep oruçla geçirir

Bu sözlerden sonra utancından asıl demek istediğini diyemedi ve:

- Ey müminlerin emiri , beni bağışla, diyerek çekildi.

Hz. Ömer:- İyi iyi , Allah senden razı olsun. Sen adamını çok güzel halleriyle övdün; artık onun hakkında fazla bir şey söylemen de gerekmez, dedi.

Kadın çıkıp gittikten sonra, orada hazır bulunan sahabi Kaab b. Sûr r.a. dedi ki:

- Ey müminlerin emiri, kadın utanıp asıl şikayetini sana söyleyemedi.

- Kadının ne şikayeti varmış ki?

- Kadın kocasından, kocalık vazifelerini yerine getirmiyor diye şikayette bulunuyor, fakat bunu açıkça söyleyemiyor.

Hz. Ömer kadını geri çağırdı. Kocasına da haber gönderip yanına getirtti. Sonra Kaab b. Sûr'a :

- Bunlar arasında sen hakemlik et, diye teklif etti. Kaab :

- Sen buradayken ben nasıl hakemlik yapabilirim, dedi. Hz. Ömer r.a .:

- Benim anlayamadığım inceliği sen anladın. Bunun için onları dinleyip aralarında gereken hükmü vermek de senin hakkındır, dedi.

Bunun üzerine Kaab o adama dedi ki:

- Allah Tealâ erkeklere hitaben: Sizin için helal ve hoş olan kadınlardan ikişer, üçer ve dörder olarak nikahlayın. (Nisâ, 3) diye buyurduğuna göre, en çok üç gün peşpeşe oruç tutabilirsin; dördüncü günü tutmamaman gerekir. En çok da üç sabaha kadar ibadet edebilirsin; dördüncü gece eşinle beraber olmalısın.

Hz. Ömer r.a. Kaab'ın bu ince anlayışını beğendi ve:

- Senin bu buluşun öteki buluşundan da güzelmiş, dedi. Bu isabetli hükmü çok beğenen halife onu Basra kadısı yaptı.

Kadıncağız şikayetinde: Kocam geceleri hep ibadet eder, gündüzleri oruç tutar deyince, maksadı farketmeyen Hz. Ömer: Kocanı bunlardan men mi edeyim? demişti.

YALAN SÖYLEMEYEN COÇUK

Seyyid Abdülkadir Geylâni hazretleri küçük yaşta iken, bir arefe günü çift sürmek için tarlaya gitti. Bir öküzün kuyruğuna tutunup ardından giderek oynuyordu. O anda bir ses işitti:

''Ey Abdülkâdir! sen bunun için yaratılmadın ve bunlarla emir olunmadın''!

Bu ses, Abdülkâdir Geylâni hazretlerini korkuttu. Eve gelince dama çıktı. Hacıları gördü. Arafat'ta vakfeye durmuşlardı.

-Anneciğim! bana izin ver de Bağdat'a gidip, ilim öğreneyim. Sâlihleri, evliyâyı ziyaret edeyim.

Annesi de dedi ki:

-Ey benim gözümün nûru ve gönlümün tâcı evladım, Abdülkâdir'im! senin ayrılığına dayanamam. Sensiz ben ne yaparım? Bu bakımdan müsâade edemiyorum.

Abdülkâdir-i Geylâni Hazretleri, tarlada olan bitenleri anlattı. Annesi ağladı. Kalkıp babasından miras kalan 80 altını alıp, kırkını kardeşine ayırdı. Kırkını da bir keseye koydu ve keseyi elbisesinin koltuğuna dikti. Sonra oğlunun gözlerinin içine bakarak dedi ki:

-Ey benim gözümün nuru ve gönlümün tacı evlâdım, Abdülkâdir'im! Hak teâlânın rızâsı için olmasaydı katiyyen bırakmazdım. Huzur ve esenlik içinde sefere çık! Yolun açık olsun! seninle belki ebedi olarak ayrılıyoruz. Sana son olarak nasihatım şudur ki:''Eğer beni memnun etmek istiyorsan, hiçbir zaman yalan söyleme , doğruluktan asla ayrılma! Allahü teâlâ her zaman ve her yerde doğrularla beraberdir''.

Abdülkâdir-i Geylâni hazretleri annesine söz verdi ve ağlayarak elini öptü. Bağdat'a gitmek üzere bulunan bir kervana rastgeldi ve aralarına katıldı. Hemedan'ı geçmişlerdi. Bir müddet yol aldılar. Arz-ı Tetrenk denilen mahalle geldiklerinde kervanda bir bağırıp, çağırma koptu. Önlerine aniden bir sürü eşkıya çıkıp kervana saldırdılar. Bir anda sandıklar yere yıkıldı. Eşyalar yağma edilmeye başlandı. Eşkıyalar, kervandakilere birer birer sual edip, üzerlerinde her ne buldularsa aldılar. Sıra Seyyid Abdülkâdir-i Geylâni hazretlerine geldi. Eşkıyalardan biri latife olsun diye bunu önüne çekip sordu:

-Fakir çocuk, söyle bakalım senin neyin var?

-Üzerimde yanlız 40 altınım var.

Eşkıya inanmamıştı. Bırakıp gitti. İkinci bir harâmi sual edip, o da aynı cevabı alınca vaziyeti reislerine bildirdiler.

''Bu çocuk 40 altınım var'' diyor dediler.

Bu defa da reisleri sordu:

-Senin üzerinde ne var?

-Hırkamda dikili 40 altınım var.

Reisleri adamlarına dönerek dedi ki:

-Açın bakın, bakalım! Adamları üstünü aradılar, içinde 40 altın bulunan keseyi bulup reislerine verdiler.

Eşkıya reisi hayretle sordu:

-Peki evlât, sen neden üzerinde altın olduğunu söyledin? Abdülkâdir-i Geylâni hazretleri dedi ki::

-Ben evden ayrılırken anneme asla yalan söylemeyeceğime söz vermiştim. 40 altın için sözümü bozar mıyım?

Bu sözleri duyup hakikate şahit olan eşkıya başının gözleri yaşardı. Abdülkâdir-i Geylâni hazretlerinin hakikat dolu gözlerine bakıp onunla kendi yaşını ölçtü. Kendisinin bu yaşa kadar nice hiyanet ve zulümler işlediğini, birgün Hakka yönelmediğini acı acı düşündü ve o güne kadar yaptıklarından pişman olup, ellerini başına vurarak şöyle haykırdı:

-Eyvah! biz de Allahü teâlâ söz vermiştik.::Bunca zamandır şeytana uyup ahdimizi bozduk. Fenalık yaptık. Yarın Hak huzurunda acaba bizim halimiz ne olacak? Sonra arkadaşlarına dönerek dedi ki:

-Ey arkadaşlarım! Bana bakınız, beni dinleyiniz! Ben, bunca senedir Hak teâlâ karşı olan ahdimi bozdum. O'na isyan ettim. İçimden gelen bir pişmanlıkla bütün günahlarıma tövbe ile Rabbimin yoluna iltica ediyorum. Bundan böyle inşaallah, Hak teâlânın râzı ve hoşnut olmadığı bir şeyi yapmıyacağım. Reislerine pek ziyade bağlı olan eşkıyalar hep bir ağızdan dediler ki:

-Efendimiz, reisimiz! Biz de sizden ayrılmayız. Eşkıyalıkta reisimizdin, hidâyette de reisimiz ol!

Bunun üzerine kervan ehlinden ne alınmışsa sahiplerine iade edildi. Bir sürü eşkıya Seyyid Abdülkâdir-i Geylâni hazretlerinin önünde tövbe etti. Kendisi tekrar yoluna devam ederek Bağdat'a vardı.

KABİRDE KONUŞAN GENÇ

Takva sahibi olmak, hayatın her döneminde güzel. Ama fırsatlar çağı gençlikte bir başka güzel. Güce, kuvvete, güzelliğe rağmen günahlardan sakınanların mükafatı ebedi mutluluk. Hayatın baharı şeytana satılmazsa, sonsuz bahar bir adım ötede.

Hz. Ömer'in (R.A.) halifeliği döneminde ibadet ehli, son derece takva sahibi bir genç vardı. Hz. Ömer'in hayret ve takdirle izlediği bu gencin kalbi, Allah ve Rasulü'nün (A.S) sevgisiyle doluydu. Vakit namazlarında cemaati kaçırmaz, namazdan çıkar çıkmaz evine döner ve ihtiyar babasının hizmetini görürdü.

Bu gencin evine giden yolu bir kadının kapısının önünden geçiyordu. Kadın her defasında gencin yoluna çıkarak çirkin tekliflerde bulunuyor, fakat genç, Allah korkusundan ona iltifat etmiyordu.

Yine bir gün yatsı namazını kıldıktan sonra evine giderken, kadın tekrar karşısına çıktı. Bu sefer bütün maharetini kullanarak genci kandırmayı başardı. Fakat genç, kadının ardı sıra eve girerken birden bire Allahu Tealâ Hazretleri'ni hatırladı ve korkuyla dilinden şu ayet döküldü:

'Takvaya erenler (var ya); onlara şeytandan herhangi bir vesvese iliştiği zaman (Allah'ın emir ve yasaklarını) hatırlayıp, hemen gerçeği görürler.' (A'raf/201)

Hemen ardından da bayılarak düştü. Kadın hizmetçisini çağırdı. Genci tutarak evinin önüne getirip koydular. Sonra da kapıyı çalarak babasına haber verdiler. Babası dışarı çıkınca, oğlunu baygın bir vaziyette kapının önünde buldu. Komşulardan bir kaçı genci tutup eve taşıdılar. Uzun bir müddet baygın kalan genç kendine gelince, babası:

- Evladım neyin var ne oldu? diye sordu. Oğlu:

- Bir şeyim yok. dedi. Babası:

- Allah aşkına söyle! deyince, oğlu başından geçenleri anlattı. Babası:

- Hangi ayeti okumuştun? diye sordu. Genç, ayeti okudu ve tekrar kendinden geçti. Bir de baktılar ki genç ruhunu teslim etmiş. Bunun üzerine genci yıkadılar ve gece vakti götürüp göz yaşlarıyla defnettiler. Sabah olunca olay Hz. Ömer'e bildirildi. Hz. Ömer, gencin babasına gelerek başsağlığı diledi ve:

- Bana niye haber vermedin? diye sordu. Gencin babası:

- Ey Mü'minlerin Emiri, vakit geceydi. dedi. Hz. Ömer:

- Bizi onun kabrine götürün. dedi. Hz. Ömer ve beraberindekiler gencin kabrine geldiler. Hz. Ömer (R.A):

- Ey filan kişi! Rabbin makamında durmaktan korkanlara iki cennet var. (Rahman/46) dedi. Kabirdeki genç konuşup:

- Ya Ömer! Rabbim Cennette bana onları iki defa verdi. diye cevap verdi.

KILIÇ GİBİ KESKİN DİL

Hicri üçüncü asrın yarısında, Abbasiler devrinde, İbnurrumi diye bilinen, Ali ibni Abbas, Kasım Ubeydullah adındaki Abbasi vezirinin meclisinde oturmuştu.O daima mantık ve beyan gücü olan kılıç gibi keskin diliyle gururlanırdı. Kasım bin Ubeydullah, İbnurrumi'nin dil yarasından çok korkuyordu ve endişeliydi. Fakat rahatsızlık göstermiyor ve öfkesini belli etmiyordu. Aksine, öylesine bir tavır takınıyorduki İbnurrumi; bütün kötümserliği, kuruntuları ve sahip olduğu, ihtiyatlı davranma, ve her şeyi kötüye yorma sanatına rağmen, onunla muaşeret etmekten çekinmiyordu.

Kasım gizlice, İbnurrumi'nin yemeğine, zehir koymalarını emretti. İbnurrumi yemeği yedikten sonra döndü ve hemen gitmek için kalktı.

Kasım :

- Nereye gidiyorsun?

- Beni gönderdiğin yere.

- O halde, anne ve babama da selam söyle.

- Fakat, ben cehennem yoluna gitmiyorum, dedi.

İbnurrumi evine gitti ve tedaviye başladı. Fakat tedaviler fayda vermedi ve böylece sonunda, dilinin kılıç gibi keskin olmasının, cezasını buldu.

Hüzeyl kabilesinden Medineli Hamele, devesine binmiş, kırda gidiyordu. İlerideki vahada koyunlarını otlatan Raşid'in kızı Esile'yi gördü.

Esile, koyunları sürerken rüzgâr yüzündeki örtüyü sıyırmış, onun sahip olduğu fıtrî güzelliği gören Hamele, fikrini bozmaya niyet etmişti.

Sürüye yaklaşınca devesini çökertip dizlerinden bağladı, yalnız bulunan Esile'ye seslendi:

Esile, beni reddetme. Seninle beraber olalım.

Esile'nin cevabı makuldü:

Buradan derhal uzaklaş. İyi niyet sahibi isen babama müracaat et. Beni eş olarak iste. O seni reddetmez.

Fakat Hamele de iyi niyet yoktu. Sadece geçici ve zevkli bir macera yaşamayı düşünüyordu. Esile'ye doğru yürüdü. Esile, başka çıkış yolu kalmadığını anlayınca bütün cesaret ve hiddetini toplayarak namusunu savunmaya karar verdi. Kapışmada çok sürmeden Hamele'yi yere yatıran Esile:

Def olup gidecek misin, yoksa başını parçalayayım mı? dedi.

Hamele söz verdi. Hemen def olup gideceğini söyledi. Ne yazık ki yatırıldığı yerden kalkar kalkmaz hücumunu tekrarladı. Esile yine bir hamlede onu yere yatırdı. Hareketsiz hale getirerek teklifini tekrarladı.

Buradan def olup gidecek misin, yoksa şu taşla başını parçalayayım mı?

Bu zor karşısında kesin söz veren Hamele, yine yakasını sıyırdı. Ne yazık ki, sözünde bu sefer de durmadı, yalnız bulduğu Esile'ye hücumunu tekrarladı. Esile güçlü ve hiddetliydi. Onu yere yıkıp göğsü üzerine çöktü. Başına yanındaki büyük bir taş parçasıyla öylesine vuruşlar vurdu ki, mütecaviz Hamele, artık yerinden kalkamaz, kalksa bile hücumunu tekrar edemez hale geldi.

Bundan sonra koyunlarını sürerek oradan uzaklaşan Esile, böylece şerefini korumuş, namusuna leke kondurmamıştı. Az sonra oradan geçen bir yolcu kafilesindeki Hüzeylliler Hamele'yi tanıdılar.

Ne oldu sana böyle Hamele? dediler. Hamele:

Sormayın, devem beni yere attı, düşünce böyle oldum, dedi.

Deven burada dizlerinden bağlı, şu taşta da kan var, ayrıca başında da taşın açtığı yaralar görünüyor, deyince kızardı:

Ne diyorsam öyle, daha ne inceliyorsunuz, beni deveme bindirip evime götürün, dedi.

Hamele'yi evine götürdüler. Birkaç gün yattıktan sonra iyi olma ümitleri kaybolmaya başladı. Kendisine sordular:

Başına bu durum sebebiyle ölüm gelecek olursa kimi dava edelim, kan diyetini kimden isteyelim?

Titrek sesle açıkladı:

Kanımdan, Esile'den başkası sorumlu değildir. Bu cümle, Hamele'nin son sözleriydi. Başı yana düşüverdi.

Hüzeyl ileri gelenleri toplanıp Resûlüllah'a geldiler:

Oğlumuz Hamele'nin kanını, Raşid ödeyecektir. Dava ediyoruz.

Resûlüllah Hazretleri Raşid'i çağırttı.

Raşid'in asıl adı Zalim'di. Resûlüllah, İslam'a girince Zalim ismini Raşid olarak değiştirmişti. Durumu anlayan Raşid:

Benim öyle bir ölümden haberim yok. Ne gördüm, ne de işittim, deyince:

Ya Resûlâllah, Raşid'in kendi değil, kızı Esile'dir katil, dediler.

Az sonra Esile yakalanarak getirildi.

Esile, bak senin Hamele'yi öldürdüğünü iddia ediyorlar, ne dersin?

Esile dalgın, aynı zamanda tereddütlü idi. Sadece:

Hiç kadın erkeği öldürebilir mi? diyebildi.

Ancak bu sözün gerçek bir müdafaa olmadığını hemen anladı. Sonra vahiy gelerek Allah'ın Resûlüne olayı haber vereceğini de düşündü. Hadiseyi aynen anlatmaya karar verdi.

Üç defa üzerime yürüdü, iki defa yatırıp söz aldım. Defolup gideceğine söz verdi. Kurtulunca üçüncü defa üzerime geldi. Ben de şerefimi ve namusumu müdafaa için başını yaraladım, bana hücum edemez hale getirerek kaçıp kurtuldum. Sonra öğrendim ki, o yaralardan ölmüş.

Hüzeylliler hep birlikte bağrıştılar.

Suçunu itiraf etmiştir, diyetimizi isteriz. Resûlüllah Hazretleri de kararını açıkladı:

Esile namusunu müdafaa etmiştir. Mütecaviz Hamele de kanını heder etmiştir. Böylece dava bitmiş, diyet ortadan kalkmıştır. Hüzeylliler süklüm püklüm. Raşid ve Esile şen ve şatır, evlerine döndüler. Asr-ı Saadetten bir namusu koruma olayı böylece tarihe geçti, bize de ibretlerinize sunmak düştü.