Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine
Tarih ve Sanat tarafından Sosyal Bilimler'de yazılan bir grup blogu
  • Konu

    16
  • Yorum

    0
  • görüntüleme

    1.975

Bu bloğa katkıda bulunanlar

Bu Blog Hakkında

Kültür, tarih, sanat temalı haber ve içeriklerin paylaşıldığı bölüm.

Entries in this blog

1. Cumhuriyet Öncesi Dönem

Türk sanatının, 1700den itibaren Batıya yönelmesiyle birlikte, saraya yabancı sanatçıların yerleştiği bilinmektedir. O dönemlerde, sarayda usta-çırak ilişkileriyle süren sanat eğitimi, babadan oğula, ustadan çırağa devam ettirilmiştir.

1793 yılında, Mühendishanede ve Harbiye Mektebinde, doğa gözlemine bağlı resim derslerinin programa alınmasıyla birlikte, sanat eğitimi, gerçek anlamda başlamış oldu. Harbiye ve Askeri İdadi Mektebindeki ilk sanat dersleri, daha çok mesleki gaye ile programda yer almış olsalar bile, bugün ulaşılan seviyenin ilk hareketleri olması bakımından önemlidir.

Ülkemizde, Cumhuriyet öncesi ilk sanat eğitimi hareketleri içinde, bugünkü akademik seviyede kurulmuş olan Sanayi-i Nefise Mektebi (Güzel Sanatlar Akademisi/bugünkü Mimar Sinan Üniversitesi)nin haklı bir yeri vardır. 1883 yılında Osman Hamdi Bey tarafından kurulan Sanayi-i Nefise Mektebinin müdürlüğüne, 2 Aralık 1883 yılında, hükümetin kararıyla yine kendisi atanmış, 24 Şubat 1910da ölene kadar bu görevde kalmıştır. Bu okulun kurulmasıyla birlikte askerî ressamlar, yerlerini yavaş yavaş bu okullardan mezun olan sivil sanatçılara terketmişlerdir. Böylelikle ilk defa resim öğrenimi sivillere geçmiştir.

1911 yılında, kız öğrencilerinin de sanat öğrenmelerine imkan sağlayan İnas Sanayi-i Nefise Mektebi Sami Beyin müdürlüğünde açıldı. Kısa bir süre sonra ise müdürlüğe Mihri Müşfik getirilmiştir. Kısa süreler içersinde birkaç müdür değişikliği yaşayarak öğrenim hayatını devam ettiren okuldan, bir çok kadın sanatçı yetişmiştir.

Akademi çıkışlı ressamlar, sanatçı olmaları yanında uzun yıllar resim-iş öğretmenliği de yapmışlardır. Ne var ki bu sanatçı-eğitimciler çocukları kendi yetişme biçimlerine göre eğittikleri gerekçesiyle yetersiz bulunmuş ve eleştirilmişlerdir. Daha sonra, 1927de Akademi içinde, resim öğretmeni olmak isteyenlere bir öğretmenlik formasyonu veren kurs açılmıştır.

2. Cumhuriyet Sonrası Dönem

Cumhuriyetin ilanıyla birlikte kültür ve sanat sorunlarına oldukça önem veren Atatürk, devletin görevleri arasına bu konularla uğraşmayı da katmış, sanata ilgiyi devlet politikası haline getirmiştir. Sanatın, temel kültür sorunlarından biri olduğu sık sık vurgulanır; sanat eğitiminin sorunları milli eğitim sorunlarından bağımsız düşünülmez. Atatürkün sanat ve eğitim sorunlarına yaklaşımı ve oluşturduğu devlet politikası ile, özellikle resim sanatçıları güçlerini birleştirerek oluşturdukları birlikler ile Türk Sanatını olgunlaştırmaya çalışmışlardır. Bu amaçla 1921de Türk Ressamlar Cemiyeti kurulmuştur. 1924den itibaren ise, bilgi, birikim ve deneyim kazanma yanında Avrupa sanatını kaynağında inceleyebilmek amacıyla yurt dışına bir çok sanatçı burslu olarak gönderilmiştir.

İlk Cumhuriyet kuşağı sanatçıları, yurt dışındaki eğitimlerini tamamlayıp Türkiyeye döndüklerinde, sanat hayatımızda canlılık ve hareketlilik başlamış ve özellikle ressamlar çok aktif etkinliklere girişmişlerdir. 1926 yılında Türk Sanayi-i Nefise Birliği daha sonra da adı değiştirilerek Güzel Sanatlar Birliği ve 1928 yılında da Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği kurulmuştur.

1925 yılından itibaren, örgün eğitimde resim, elişi ve müzik derslerinin koyulması ve yaygın eğitimde 1932 yılında açılmaya başlanan Halkevleri ve daha da kabarık sayıdaki Halkodaları ve nihayet Halk Eğitim Merkezleri, sanat eğitimini geniş kitlelere götürmeyi amaçlıyordu. Halkevleri, güzel sanatlar yoluyla vatandaşları çalışmaya yöneltmek, yurdu güzelleştirmek, güzel sanatları sevdirmek ve yaymak için kurulmuştu. O yıllarda, sanatçıların eserlerini sergileyebileceği sanat galerilerinin bulunmaması sorununa çözüm getiren Halkevlerinin, sanatımızın desteklenmesi ve geliştirebilmesi yolunda önemli bir yeri vardır. 1950de altmış üç ilde 477 Halkevi ve 4332 Halkodası varken, çok partili döneme geçişte Halkevleri kapatılmış ve Kız Enstitülerine öğretmen yetiştirmek amacıyla Kız Teknik Yüksek Öğretmen Okullarına dönüştürülmüştür.

Cumhuriyetle birlikte eğitimde, kültürde, sanatta çok yönlü bir gelişmeyi hedefleyen Türkiye, yurt dışından bir çok eğitim uzmanı getirtmiştir. Bunlardan J. Deweynin raporu 1926 yılında uygulamaya koyulmuştur. Bu raporda sanat eğitimi açısından şu görüşlere yer verilmiştir:

Okullarda, bütün donanımlarıyla birlikte resim ve iş atölyeleri kurulmalı.

Yükseköğrenime devam etmeyecek kişiler için, kendilerine bilgi ve beceri kazandıracak uygulamalı çalışmalara özellikle de el işlerine önem verilmeli.

Resim, çizgi, boya sanatları gibi görsel sanat etkinlikleri, kişisel ve toplumsal önemi ve yararı açısından yeteneklerin geliştirilmesine önem verilmelidir.

Bu rapor doğrultusunda, ortaokullara öğretmen yetiştirmek amacıyla 1926 yılında Ankarada Gazi Öğretmen Okulu (Gazi Eğitim Enstitüsü) açılır ve ilk, orta lise Resim-İş programları değiştirilir; okullarda resim-iş atölyeleri ya da odaları kurulur. Daha sonra 1932-1933 öğretim yılında, Gazi Öğretmen Okulu bünyesinde Resim Bölümü açılır. Batıda gelişen El İşleri Hareketi olarak bilinen bir akımın etkisiyle daha sonra Resim Bölümünden bağımsız İş bölümü kurulur. Daha sonra bu iki bölüm birleşerek Resim-İş Bölümü adını almıştır.

Zamanla, İş eğitimi gittikçe yozlaşarak, ya yarara yönelik eşyanın küçük modelini yapmaya ya da ne olduğu belirsiz işlerin yapımına dönüşür. 1972 yılında İş Dersi, bir program değişikliğiyle İş ve Teknik Eğitimi dersine dönüştürüldü. Bu ders ile, iş çalışmaları yaratıcı düşünceyi geliştirmeye yönelik amaçlar öne çıkmıştı. Amaç, ne salt el becerisi ne de kısa yoldan hayata hazırlamaktı. Ne var ki, her ne kadar çağdaş yaklaşımlarla daha iyiyi, daha güzeli ve çağı yakalamayı hedefleyen programlar ortaya koyulmuşsa da, pratik ile uygulama farklı olmuştur. Bunun bir sonucu olarak da, İş ve Teknik Eğitimi dersinin esas amacından zamanla uzaklaşmaya başlanılmış, el becerisi ve yararlı olma amacı dersin amacı haline dönüştürülmüştür.

Milli Eğitim Şuralarının bazıları, Türkiyedeki sanat eğitiminin yapılandırılması çalışmaları doğrultusunda önemli bir yer tutar. Bunlardan 1949, 1962, 1974 ve 1981 Milli Eğitim Şuralarında sanat eğitimine ayrı ayrı yer verilmiştir. 1962deki yedinci şurada, eğitim, kültür ve sanat konularına geniş yer verilerek, Kültür İşleri ve Güzel Sanatlar Komisyonunun hazırladığı raporda dile getirilen önerilerle, sanat eğitiminin bazı temel ilke ve amaçları benimsenmiştir. 1974deki dokuzuncu şurada da, ortaöğretim kurumlarında öğrencilerin ilgi ve isteklerine göre seçecekleri kol faaliyetleriyle sanat eğitiminin desteklenmesi öngörülmüş; lise ve dengi okullarda da sanat eğitimi dersleri seçmeli dersler arasına konulmuştur.

Sanat eğitimi derslerinin, anaokulundan başlayarak, sanat alanında profesyonel olarak sanatçı ya da sanat eğitimcisi vb. eleman yetiştiren fakülte ya da yüksekokulların dışında, başka mesleklere yönelik eğitim veren fakülte ve yüksekokullarda da sürdürülmesine karar verildi. 1988-1989 öğretim yılında 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 5. maddesinin 1. fıkrasında Güzel Sanatlar eğitimi; Fakülte ve Yüksekokulların birinci sınıflarından itibaren eğitime başlayanlara seçmeli dersler olarak uygulanmaktadır denmektedir. Böylece, tüm yüksekokul kademelerinde, plastik sanatlar eğitimi alanlarından biri seçmeli ders olarak verilmiş; 1991-1992 öğretim yılında ise, bu kapsama Müzik dersi de alınmıştır.

1991 yılında, Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı bünyesinde oluşturulan Resim Dersi Öğretim Programlarını Geliştirme Özel İhtisas Komisyonunca hazırlanıp daha sonra kabul edilen İlköğretim Kurumları resim-İş Dersi Öğretim Programı, 1992-1993 öğretim yılından itibaren denenip geliştirilmek üzere uygulamaya konulmuştur.

Son olarak da, Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) ve Dünya Bankasının 1994-1997 yılları arasında yürüttüğü Milli Eğitimi Geliştirme Projesi çerçevesinde, eğitim fakültelerinin yapılanması yeniden düzenlenmiş, Resim-İş Bölümleri, Müzik Eğitimi Bölümü ile birlikte, kurulan Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümünde; Sınıf Öğretmenliği Bölümleri de yeni kurulan İlköğretim Öğretmenliği Bölümünde Anabilim dalları olarak yer almıştır. İdari yapılanmanın yanısıra, her iki bölümdeki sanat derslerinin yarıyıllara göre ders dağılımları, kredileri ve içerikleri de değiştirilmiş ve 1998-1999 öğretim yılından itibaren uygulamaya konulmuştur.

Türkiyedeki sanat eğitiminin tarihi seyrine bakıldığında, daha çok akademik seviyede değişim ve gelişimin olduğu gözlenmektedir. Ne var ki, bu kademelere gelmeden önce, özellikle zorunlu eğitim kademelerindeki öğrencilerin sanat eğitimine özel bir itina ve önem verilmeli, geçmişe bakıp geleceğe daha iyi yön verilmelidir. Sanat ve onun eğitiminin, eğitim kurumlarında hak ettiği ağırlığı yakalayabilmesi, serpilip gelişebilmesi, onun gerekliliğine ve önemine inanmış insanlar tarafından sağlanabilir. Bu özelliklerde yetişecek olan insanların mimarları da, çağın gereklerini yakalayabilmiş bir eğitim politikası ve kararlılığı, gerekli donanım ile etkili bir programla yetişmiş olan eğitimciler olacaktır. Bu sebeple, her alanda olduğu gibi sanatın eğitiminde de çok iyi yetişmiş sanat eğitimcileri, bu misyonu yakalamada en temel yapı taşları olarak yerlerini alacaklardır.

SANAT EĞİTİMİ

Sanat eğitimi, yeni bir tanım olarak sanat ve bilim çevrelerince benimsenmiş görünse de, terim, kavram ve kapsam olarak tam yerine oturduğu söylenemez. Çünkü, bugüne kadar bu terim yerine ya da alanı belirlemeye yönelik kullanılan terimler oldukça fazladır (resim-iş, sanat öğretimi, sanat yoluyla öğretim, estetik eğitim, güzel sanatlar eğitimi, plastik sanatlar eğitimi sanata doğru eğitim, temel sanat eğitimi vb.). Sanatın eğitimiyle ya da sanatı konu alan eğitimle ilgili olarak oldukça fazla denilebilecek sayıdaki bu kavramlar, zaman zaman kavram kargaşalarına da zemin hazırlamakta ve zihinleri karıştırmaktadır.

Sanat eğitiminin yeni sayılabilecek bir alan ve kavram olmasından kaynaklanan bu karışıklığa; kavramı tanımlamaya çalışan kişi ve kurumlar, iletişim eksikliği, terminolojik metot eksiklikleri ve nihayet yabancı kaynaklardan yapılan çevirilerdeki kavram ve terim çeşitlilikleri sebep olmaktadır.

Sanat eğitimiyle ilgili olarak bir başka yanlış anlama ise, sanat denince sadece plastik sanatların akla gelmesi sebebiyle sanat eğitimi de plastik sanatların eğitimi olarak anlaşılmasıdır. Halbuki sanat denilince sadece plastik sanatlar değil, fonetik, ritmik ve dramatik sanatları da içine alan oldukça geniş bir alan akla gelmelidir. Böyle olunca, sanatla ilgili eğitim faaliyetlerinin kapsamı içine yalnızca plastik sanatlar değil, sözünü ettiğimiz diğer dallar da girer. Bu amaçla, bütün sanatları ve bu sanatların birbiriyle ilişkisini düşünsel boyutta sanatçı, sanat tüketicisi, toplum, kültür ve eğitim bağlamında irdeleyen kuramsal çalışmalara Güzel Sanatlar Eğitimi denilebilir.

Dar anlamıyla sanat eğitimi, görsel sanatların eğitimi ve öğretimiyle ilgilenir. Bu öğretimin kapsamı içinde, uygulamalı çalışmalar, sanat eseri inceleme, eleştiri, sanat tarihi ve estetik yer alır. Bu kapsamın içine, araç-gereç ve işlik donanımı ile birlikte müfredat programları, çalışma düzeni, değerlendirme gibi yöntemsel konuları da dahil etmelidir.

Çağımızda eğitim, bilim ve sanatın işbirliğine dayandırılmalıdır. Sanatın da, bilimin de amacı; insana hizmet etmek ve yeniyi keşfetmektir. Sanata ve duyguların eğitimine önem veren okul ya da eğitim sistemlerinde, duygular eğitilirken, zihinsel yeteneklerin, düşüncenin ve zekânın da geliştiği gözlenmektedir. Sanat, duygu ve düşünce arasındaki iç içe geçmiş bağlantıyı vurgularken, öğrenme ve gelişim sürecinin de etkin bir yardımcısıdır.

Sanat eğitiminin örgün ve yaydın eğitim içindeki tanımını şöyle yapmak mümkündür: Kişinin duygu, düşünce ve izlenimlerini anlatabilmek, yetenek ve yaratıcılığını estetik bir seviyeye ulaştırmak amacıyla yapılan eğitim faaliyetlerinin tümü.

Sanat eğitimi; kişiye estetik yargı yapabilme konusunda yardımcı olmayı amaçlarken, yeni biçimleri hissedip, eğlenmeyi ve heyecanlarını doğru biçimlerde yönlendirmeyi öğretir. Demek ki sanat eğitimi, sanatçı yetiştirmeye değil; yetiştirmek durumunda olduğu her kişiyi yaratıcılığa yöneltip, onun bilgisel, bilişsel, duyusal ve duygusal eğitim ihtiyaçlarını karşılamaya yöneliktir.

Sanat eğitimi, her yaştaki birey için gereklidir ve insan hayatında önemli bir yer tutar. Sanat eğitimi; bireyin yaratıcı güç ve potansiyellerini eğitmek, estetik düşünce ve bilinci örgütlemek için gereklidir. Sanat, bireyin sosyal ilişkilerini ayarlamasını, işbirliği ve yardımlaşmayı, doruyu seçme ve ifade edebilmeyi, bir işe başlayıp bitirme sevincini tatmayı, üretken olmayı sağladığı için gereklidir. Sanat eğitimi, gözlem yapma, orjinalite buluş ve kişisel yaklaşımları destekler, pratik düşünceyi geliştirir. Olayları, olmadan da beyinde gerçekleştirebilme gücünü arttırır. Bireyin el becerisini geliştirir ve sentez yapmasına yardımcı olur.

Sanatla ister ürün vererek, isterse seyrederek, dinleyerek, okuyarak olsun ilgilenmek, sadece duyguları ve duyarlılığı harekete geçirmekle kalmamakta, bilişsel ve duyuşsal yönleriyle bütün zihinsel süreçleri canlı tutmaktadır.

Canlandırabilme ve fikirlerini çeşitli araçlarla sunabilme yeteneği, hem sanatsal hem de bilimsel mesleklerdeki kişilerin eğitimsel başarılarına katkıda bulunmaktadır. Sanat eğitimi, hayal gücünü çalıştırarak, dramatize edip canlandırarak, güçleri geliştirecek yaratıcı çabayı yönlendirmek için gereklidir.

Kendisine sanatla ilgili alanlar erkenden açılmış, evinde, yuvada, anaokulunda sanat eğitimi almaya başlamış çocuk, ilkokulda sınıflar ilerledikçe, çevresindeki sanat olaylarını, biçimlendirmeleri yavaş yavaş değerlendirebilir; güzeli anlamaya ve aramaya başlar.

Sanat eğitimi rastlantısal olarak kimi yönelişleri, kimi becerileri ya da yetenekleri ortaya çıkarabilirse de, sanat eğitiminin salt temel amacı bunlar değil; hayatı değerli kılmak ve ondan zevk almayı sağlamaktır. Yani sanat eğitimi; insanı hedef alan ve onun mutluluğu için, insan anlayışına uygun nesiller yetiştirmeyi amaçlar. Sanat eğitimi; her bir sanat eserinin hedeflediği seyircide, dinleyicide, okuyucuda estetik kaygı meydana getirmeyi; zihnin bir boyutu olan sanatsal zekanın beslenmesi ve geliştirilmesini, bununla birlikte ona, insan ve insana bağlı değerleri iletmeyi hedefler. Sanatsal anlatımı, onun özel dilini kullanan kişi, aynı zamanda bu dil yardımıyla geçmiş ve çağdaş sanat eserlerine değer yargısıyla ulaşabilir. Gördüğü eserleri nitelik yönünden farkeder. Sanat eğitiminin bir başka işlevi de, sanat eserlerine olduğu kadar, çevreye ve her türlü görsel nesneye, estetik ölçütlerle ulaşmayı sağlamaktır.

Değerlerle düşünmeyi, nitelikleri farketmeyi öğrenen kişinin estetik bakışı ve görüş alanı genişler. Beğenileri sığ, yalnız kendi sevdiklerini güzel kabul eden insanlar yerine, çevresine ve sanat eserlerine onların kendi nitelikleri, sanatsal dilleri ve kültürel birikimleri doğrultusunda yaklaşan insanlar yetiştirmek, sanat eğitiminin amaçları içinde yer alır.

SANATTA GÜZELLİK

Herbert Read, "Sanatın Anlamı" adlı eserinde şöyle söylüyor: "Genel bir sanat teorisi şu düşünce ile başlamalıdır; insan, duygularının önüne konan şeylerin biçimine, yüzeyine ve kütlesine göre davranır. Eşyanın biçim, yüzey ve kütlesinin belli ölçülere göre düzenlenmesi hoşumuza gider. Böyle bir düzenin eksikliği ise ilgisizlik ve hatta büyük bir sıkıntı ve tiksinti verir. Güzellik duygusu, hoşa giden bağlantılar duygusudur. Çirkinlik duygusu da bunun tersidir."

Güzellik kavramını belirsiz, ya da çok defa aldatıcı belirtiler gösteren ve tarih boyunca durmadan değişen bir olay olarak kabul etmek, doğru bir düşünce tarzı gibi görünmektedir. Sanat bütün bu belirtileri içine almalıdır ve bir sanat öğrencisinin ciddiliği, kendi güzellik duygusu ne olursa olsun, diğer devirlerdeki güzellik anlayışlarını sanat sahasına kabul edebilmesiyle anlaşılır. O kişi için, primitif, klâsik ve gotik aynı derecede ilgi çekicidir ve o, zaman zaman değişen güzellik duygusunun değerlerini kıymetlendirmekten çok, her devrin gerçek ve sahtesini ayırmaya çalışmalıdır.

Güzellik, estetik ilminin ele aldığı bir kavram olarak, çağlara ve düşünürlere göre değişik anlamlar kazansa da, sanat eserlerinde bulunması gereken şeydir. Ancak, sanat eserindeki güzellik, o eseri meydana getiren elemanların veya figürlerin yalnız başına güzelliği demek değildir. Yani, kendi dönemi içinde çok güzel kabul edilen "Venüs"ün tabloda yer alması, o tabloyu güzel yapmaya yetmez. Daha değişik bir ifade ile söylersek; sanatta, "neyin" yapıldığı değil, "nasıl" yapıldığı önemlidir. Sözgelimi savaş, güzel bir olay değildir. Yaşlı, yüzü buruşmuş bir kadının da güzel olduğu söylenemez. Fakat, Picasso'nun " Guernica "sı, Dürer'in " Yaşlı Kadın Portresi " ne kim çirkin diyebilir. O halde buradan çıkan sonuç şudur: Sanatta güzellik, eserin ifadesindeki güzelliktir. Sanatçı, eserine konu olarak çirkini de almış olsa, çirkini güzel bir biçimde ifade edebilmelidir.

Sanattaki biçim elemanının insandaki devamlı karşılığı, güzellik duygusudur. Değişmez olan duyarlıktır. Değişen, insanın algılarını ve zihinsel yönünü soyutlaştırarak kendi kurduğu anlayıştır ki; ifade'yi buna borçluyuz. "İfade"nin "biçim"in tam karşıtı olduğunu söylemek güçtür. İfade, doğrudan doğruya duygu tepkilerini anlatan bir kelimedir, fakat sanatçının biçimini yaratırken başvurduğu düzen, kendi başına bir ifade tarzıdır. Ölçü, denge, ritim, ahenk (armoni) gibi terimlere ayrılabilen biçim, bu saydığımız terimlerin sağladığı hoşa giden bağlantılarla sanat olmaya, güzel olmaya başlar.

SANATIN SINIFLANDIRILMASI

Biçim verilen malzeme değiştikçe, sanatın değişik adlara ayrılması mümkün olabiliyor. Ancak, sanatı sınıflandırırken sadece malzeme yönüyle sınıflandırma yapmak mümkün değildir. Malzemenin yanı sıra, ifade ediş biçimi veya daha kapsamlı bir ifadeyle yaratıcılık, bu sınıflandırmada önemli bir etkendir. Sözgelimi, bir heykeltıraş da ağaca biçim verebilir, bir marangoz da... Fakat heykeltıraşın ağaca biçim verişteki ifade tarzı ile, marangozun biçimlendirmesindeki ifade tarzı aynı değildir. Heykeltıraş biçimlendirmesini alışılmışın dışında, yeni ve özgün bir biçimde yaparken, marangoz ise alışılmış, bilinen veya tekrar edilen bir biçimlendirme yapar. Bu bakımdan sanat genel olarak önce iki gruba ayrılır: a) Pratik sanatlar / endüstriyel sanatlar (zanaat), b) Güzel sanatlar.

Güzel sanatlar deyince aklımıza, insan yaratıcılığı, insanın ilk çağlardan bu yana kendini ifade ettiği, tam yetkinleşemediği dönemlerde, çizgi, boya, kil yoluyla içini döktüğü biçimler, desenler, çeşitli oluşumlar geliyor. Yetkinleştiği dönemlerde ise, örnekler çok çeşitli. Sözgelimi, ünlü Rönesans sanatçıları, yapılar, anıtlar, köprüler, müzeleri dolduran resimler, sonra şiirler ya da Mimar Sinan'ın camileri, çeşmeleri, köprüleri .. Derken günümüzün sanat eserleri, insan aklıyla duygularının estetik beğenisiyle yaratıcı gücünün ortaya koyduğu, bilim ve teknolojinin de en üst seviyelerindeki çağımız sanatçılarının sanat ürünleri : Çağdaş resim, heykel, roman, tiyatro, sinema, çelik ve cam yapılar, incecik kullanım eşyaları, sesin, ışığın, rengin, oyun gücünün birleştiği büyük sahne olayları, türlü tasarımlar.

Acaba güzel sanatları nasıl sınıflandırabiliriz?

Geleneksel ve çağdaş olmak üzere iki biçimde sınıflamak, bize bazı kolaylıklar getirebilir.

Geleneksel sınıflama, güzel sanatları, hitap ettiği duyu organlarına göre sınıflar. Sözgelimi "görsel sanatlar" (plâstik sanatlar), göze ve görmeye dayanan sanatları, resim, heykel, mimari gibi dalları bir grupta topluyor. Fonetik sanatlar, müzik ve türleri ile edebiyatı; ritmik sanatlar ise, hem görme ve hem de hareketle ilgili olan sinema, opera gibi sanatları kapsamaktadır.

Ancak, bu sınıflandırmanın ister istemez dışında kalabilen bazı türler de olabiliyordu. Sözgelimi, karikatür veya seramik gibi. Bu sebeple, daha çağdaş bir sınıflandırmaya gerek duyulmuştur. Bu sınıflama, söz konusu edilen sanat dalının niteliği ve tekniği gözönünde bulundurulmaktadır. Buna göre, şöyle bir sınıflandırma yapılabilir :

Yüzey Sanatları : Tüm iki boyutlu sanat çalışmaları, yani bir eni ve bir boyu olan kâğıt veya tuval üzerine, bir duvar ya da kumaş üzerine uygulanan sanatlardır: Resim ve türleri ( yağlı boya, sulu boya, baskı sanatları, afiş, grafik çizimler ), duvar resmi, minyatür, karikatür, fotoğraf, batik, süsleme vb.

Hacim Sanatları : Üç boyutlu sanat çalışmalarıdır. Sözgelimi heykel, seramik, anıtlar gibi.

Mekân Sanatları : İç ya da dış mekânı içine alan ya da düzenleyen sanat dallarıdır. En başta mimarî olmak üzere (bahçe mimarîsi, peyzaj mimarîsi), çevre düzenlemesi gibi mekâna ilişkin tüm tasarım çalışmaları.

Dil Sanatları : Edebiyat ve yazı türlerini kapsayan sanatlardır: Roman, hikâye, şiir, deneme, tiyatro metni, film senaryosu vb. gibi.

Ses Sanatları : Müzik ve bütün türlerini kapsayan sanatlardır : Halk müzikleri, klâsik müzikler gibi.

Hareket Sanatları : İnsanın, bedeniyle anlatım gücü kazandırdığı sanatlardır: Bale, dans türleri, halk dansları, pandomim vb.

Dramatik Sanatlar : İnsanın, eyleme dönüşmüş ifadelerle kendini veya bir olayı, bir olguyu anlattığı sanatlardır: Tiyatro, opera, müzikal oyun, kukla gibi sahne sanatları, sinema, gölge oyunu gibi türleri buna örnek olarak gösterebiliriz.

Böylece, bütün sanat dallarını içine alan bir sınıflandırma yapmış olduğumuzu söyleyebiliriz.

SANAT NEDİR?

Bir düğmeye basit bir dokunuşla, zaman ve mekânı birkaç yüzyıl kısaltabilecek güce erişen insan düşüncesi, yepyeni ve şiddetli korkuları da beraberinde getirdi. Bilim, endüstri, teknik ve politika alanında meydana gelen birbirine bağlı ve sürükleyici gelişmeler, toplumlara özgürlük getirdiği kadar, huzursuzlukları da arttırdı. Özellikle 1945 sonrası, insanların gökyüzüne tırmanışları, yeryüzündeki büyük sermaye hareketleri, insana yakışmayacak katliamlar, endüstriyel ve teknik gelişmeler, şiddetli ve yıpratıcı korkuları da beraberinde getirdi. Bütün bunlar, bugünkü insanın sanata bakış tarzını da biçimlendiren gelişmelerdir.

Günümüzde, insanların karşı karşıya kaldığı psiko-sosyal sorunlara çözüm olabilecek alanlardan biri de sanattır. İnsan duyarlığının karmaşık ürünleri olan ve daima insan özgürlüğünün hakkını arayan sanat eserleri, bazı kalıpları sürekli olarak zorlayıp aşar, onların nitelik olarak daha üstün ve yoğun yeni seviyelere ulaşmasını sağlar.

Tolstoy, "İnsanın bir zamanlar yaşamış olduğu duyguyu, kendinde canlandırdıktan sonra, aynı duyguyu başkalarının da hissedebilmesi için hareket, ses, çizgi, renk veya kelimelerle belirlenen biçimlerle ifade etme ihtiyacından sanat ortaya çıkmıştı" der. İnsan, nasıl duymaya, düşünmeye başladığı andan itibaren kelimenin gerçek anlamıyla hayata girmiş olursa, insanlık da duygularını ve düşüncelerini sesler, çizgiler ve renklerle canlı ve cansız simgeler halinde şekillendirmeye başladığı andan itibaren, gerçekten tarih sahnesine çıkmış olur. Sanat; din ve felsefe gibi, insanı günlük hayatın dar kalıplarından kurtaran bir teneffüs anı gibidir. Sanatta güzeli, bilimde doğruyu arayan insan ruhu ve zekâsı, aslında kendini aramaktadır. Din, felsefe, bilim, sanat ve hatta teknik gibi alanlar, birbirine sıkı sıkıya bağlıdırlar. Her sanat eseri, var olan bir şey ile, bir nesne ile ilgilidir; belli bir varlığı anlatır, ondan bir kesit ortaya koyar. Bir resim, belli bir tabiat parçasının resmidir veya bir insan görüntüsüdür. Bir tiyatro oyunu, belli olayların simgelenmesidir. Bir şiir ya da müzik parçası, ya tabiattan ya da insan ruhundan, insan duygularından bir anlatımdır. Sanatçının gördüğü, kavradığı ve gerçeklik olarak belirlediği varlığın bilgisi, sanatın öz konusunu oluşturur.

Bugün Türkçe'de, iyi yapılan her iş için «sanat» kelimesi kullanılmaktadır. Türkçe'deki «sanat» kelimesi, kapsamı bakımından, pek çok oluş ve nesnelere ilişkin durumu içine almaktadır. Bugün, hiç şüphe duymaksızın en yaygın biçimde kullandığımız «sanat» kelimesi, etimolojik bakımından Osmanlıca'ya dayanmaktadır. Osmanlıca'nın kelime kaynakları olan Arapça ve Farsça'da, sanat kavramını ifade etmek için kullanılan durumu oldukça farklıdır.

Sanat kelimesi Arapça'da amel, iş yapma anlamlarını veren «san'a» kökünden gelmektedir ve yapılan iş, alet yardımıyla, belirli bir el becerisiyle sürdürülen marangozluk, duvarcılık gibi meslek dallarını kapsamaktadır. Görüldüğü gibi bu kelime Arapça'da, insanın akıl ve zekâsını kullanarak yaptığı işleri anlatır. Bugünkü Türkçe'de kullandığımız «sanat» kelimesi, Osmanlıca'da bir değişiklik geçirmiş, yeni kazandığı anlam ve muhtevayla birlikte benimsenmiştir.

Bir an için, karmaşık yapısını, ilgili olduğu pek çok kavramı bir yana bırakıp, sanatı " insanlar arasında anlaşmayı sağlayan bir araç " olarak kabul edebiliriz. Bugün Türkçe'de iyi yapılan her iş için "sanat" kelimesinden yararlanıp; "askerlik sanatı", "güzel konuşma sanatı" gibi kalıpları tekrarlar dururuz. O halde, yapılan bir iş veya hareketin, güzel, gelişmiş ve etkileyici bir biçimde görünmesi, onu bir sanat olarak tanımlamamıza sebep olmaktadır. Bu, şu demektir; insan yaptığı işi yüceltebildikçe, ona bir parıltı katabildikçe, sanat olgusuna biraz yaklaşabilmiş sayılır. Yani sanatın ayırıcı özelliklerinden biri, onun günlük, basit ve sıradan şeylerin üstünde olmasıdır. Sanatı bazen, şöyle de tarif ederler: "İnsan aklının eşya üzerindeki pırıltısı" . Bu, yüzlerce tariften yalnızca bir tanesidir.

Halk arasında "sanat" kelimesi; "insanların ihtiyaçlarından birisinin karşılanması konusunda öğretilen ve yapılan iş" anlamında kullanıldığı gibi, "ustalık, hüner, marifet" anlamında; "Bu işte sanat vardır; kolay değil o da bir sanattır." şeklinde de kullanılmaktadır. Maddi fayda gözeten sanatlardan ayırabilmek için "GÜZEL SANAT" kavramı içinde, sanat'ı şöyle tanımlamak mümkündür: "İnsanların, tabiat karşısındaki duygu ve düşüncelerini çizgi, renk, biçim, ses, söz ve ritm gibi unsurlarla güzel ve etkili bir biçimde ve kişisel bir üslûpla ifade etme çabasından doğan ruhsal bir faaliyettir."

Hiç doğal sanat eseri görmüş olan var mıdır acaba? Bilmek isterdim. İki ayrı şey olan doğa ile sanat aynı şey olamaz. Biz sanat yoluyla, nesnelerde doğal durumda bulunmayan şeyi dile getiriyoruz. (Picasso)

Bir sabah erkenden kalkıp güneşin doğuşunu izleyin. Işık-gölgeyi hemen fark edeceksiniz. Daha sonra da sakin denizi parmaklarınızla hırçınlaştırın inadına, dalgalar coşsun. Hava da kararsın yine aydınlansın. Gerekirse Empresyonistler gibi saati saatine inceleyin, doğayı. Gerçeği sevin. Rengi rengine tutturun denizin maviliğini, kentin gizemini, havadaki aksları, batan güneşin çatılara düşürdüğü kızıllığı, kopyasıymış gibi yapın.

Renkler her gün aynı saatte aynı mıdır? Aynı mı düşer ışık her eve? Peki ya gecenin her saati hüzünlü müdür? Aynı şeyi görmek mümkün müdür her zaman? Yoksa Gauguin gibi Ben doğadan ya da insan yaşamından alınmış herhangi bir olayı vesile sayarak, renk ve çizgi düzenleriyle kendince senfoniler yaratıyorum demek mi doğrudur?

Sanat, bir taklit, duyguların sarhoşluğu ve hoş bir aldanıştır ya da sanat doğada yarım kalmış, mükemmelleşmemiş durumda kalan tamamlamaya yönelik hareketli bir etkinliktir.

Renk renk çiçeklerle donanmış bir meyve bahçesinin güzelliği, o bahçeyi model olarak alan bir ressamın tablosundaki güzellikten farklıdır. Ressam ona kendi ruhunu da verecektir. Meyve bahçesinde dalları usul usul kıpırdatan hafif ılık bir rüzgar, yaprak ve güzel çiçeklerin canlılığı, cıvıllığı, güzelliği sağlarken, tablodaki güzelliği, ressamın fırça vuruşlarıyla yarattığı renkler ve biçimlerdeki uyum oluşturur. Doğadaki meyvelerle tuvaldekilerin güzelliği, ayrı tipten güzelliklerdir. Biri ruh kokar, diğeri ise sadece gerçektir, gördüğümüzdür. Picassonun tablosuna bakıp resimde gördükleri balıkları gerçek hayattakilere O, balık değil zaten, o bir resim demiştir.

Sanatçı doğayı dilediği gibi oynatır elinde. Fırça vuruşlarını, içindeki heyecanına göre dokundurur. El, fırçanın en iyi arkadaşıdır. Birbirlerinin gören gözleridir. Fırça her tuvale dokunduğunda ressamdaki istek artar. O, resmin doğasını yaratır.

Doğada ayrı bir mükemmellik yoktur. Mükemmelliği ışığa çıkaran sanatçıdır. Kişi ürettiği çalışmalarına kendi kişiliğinin yaratıcı ruhunu verememişse, gücünün damgasını vuramamışsa, ürettiği eserlerde güzellik aramak nafiledir. Ortaya çıkan eserde kopya duygusu olmamalıdır. Sanatçı doğadan konu alıp, haz alıp onu tuvale özgünlüğüyle yansıtmalıdır.

Hem sanatçı doğadan aldığı izlenimleri, gözlemleri ayıklar, birleştirir onları. Hem de resmin ruhunu canlandırır.

Tüm bilgilerimiz duyumdan geliyorsa, duyum da insandan insana değiştiğine göre hiçbir şey benim düşündüğüm, hissettiğim gibi görünmez karşımdakine.

Üşüyen için rüzgar soğuk, üşümeyen için değildir. Karşısındakini görmek isteyen için gördüğüdür gördüğü. Bugün doğa, sanatçının elinde şekil alıyor. Hayat buluyor.

Mutluluğu yakalayan için hayat ne kadar kolaysa, sefaleti yakalayan içinde bir o kadar ezicidir. Bazen hayat şans verir, bazen de siler. Mucizeleri yakalayın.

Doğa sizin elinizde. Buyurun...!

RÜYA, SANAT VE GELECEK

Yaşadığımız dünyayı zenginleştiren ürünlerin yakın geçmişte birilerinin rüyalarından, sanatsal ya da bilimsel kurgularından ibaret olduğunu düşünmek yanlış olmaz. Pek çok sanat alanı için eleştiri mekanizmasının gelişmesine de katkıda bulunan psikanaliz, feminizm, Marksizm, fütürizm gibi her türlü yenilik, başlangıçta yadırganmış ve gereksiz bulunmuştur. Bu yargılamanın sebebi önerilen ya da uygulanan düşüncelerin zamanın ötesinde bir algıyı sunması, yaşanan çağın kurulu düzenini ve entelektüel birikimini aşan veriler içermesidir. Guilaume Apollinairein Kübist Ressamlar adlı kitabında, 1908'de Henri Matissenin gördüğü bir resim karşısında şaşırarak, alay etmek amacıyla resme 'kübik dediğini söylemesi ilginçtir. Kübist estetik, önce Andre Derainın zihninde oluşmuş ve Pablo Picasso'nun yapıtlarıyla kabul görmeye başlamıştır. Büyük bir ressam olan Henri Matisse'in bile algılarını alt üst eden bir estetik anlayışı, sanattan uzak olan insanlar için kim bilir ne denli yabancıdır. "Tasarlanmış gerçekçiliği ya da yaratılmış gerçekçiliği resmederken, ressam üç boyutun görünüşünü elde edebilir, bir bakıma kübikleştire bilir." diyen Apollinaire'in bu sözünde dikkat etmemiz gereken, tasarlanmış ya da yaratılmış gerçekliktir. Çünkü sanatçı, ister Edebiyatta ister plastik sanatlarda olsun, yar olan gerçeklikten çok tasarladığı, yarattığı bir gerçekliği kullanır ki bu da sanatın gelecekle olan bağını güçlendirir. ApoIlinaire, kübizmin dört kola ayrıldığından söz ediyor. Bunlar görülen gerçeklikten değil de bilginin sağladığı gerçeklikten alınmış öğelerle yeni bütünler resmetme sanatı olan bilimsel kübizm, görülen gerçeklikten alınma öğelerle yeni bütünler resmetme sanalı olan fiziksel kübizm, tümüyle sanatçı tarafından yaratılmış ve sanatçı tarafından kendilerine güçlü bir gerçeklik verilmiş öğeleri kullanan Orpheusçu kübizm, iç güdü ve sezgilerin sanatçıda uyandırdığı gerçekliği dönüştüren iç güdüsel kübizmdir. Görüldüğü gibi bu dört tanınım ortak yanı fiziksel kübizmde dahil sanatçının zihinsel dönüştürme etkinliğine dayanmasıdır. Ressam algıladığı gerçekliği değil kullandığı, sezdiği, arzuladığı gerçekliği kullanır. Sanatın gerçekçiliği bu şekilde İşliyor olması, sanatı zamanın önüne geçirir. Kurgulanan, arzulanan, çarpıtılan gerçeklik bir süre sonra kabul görür, canlanır ve yaşamaya başlar.

Sanatın bu özelliği nasıl kazandığı, gelmekte olanı hangi yollarla sezdiğini ve nasıl olup da önceden davrandığını kavramak için Freud ve Lacan'ın çalışmaları yol göstericidir. Freud rüyalar üzerine geniş çaplı çalışmalar yapmış, her rüyanın bir arzunun gerçekleşmesi olduğunu söylemiştir. Zamanla bu fikrini değiştirmiş, üretilen Edebiyat metinleriyle rüyalar arasında bir bağ kurarak, yaratıcı yazılan rüyalarla, yazarları ise gündüz rüya görenlerle eşleştirmiştir. Freud'a göre yazarları, yaratıcı yazılar yazmaya yöneten bilinç altıdır, tıpkı rüyada olduğu gibi. Freud'un rüya işlemleri olarak öne sürdüğü yoğunlaştırma ve yer değiştirme işlemleri de Edebi metinlerin özelliğidir. Yoğunlaştırma rüyada görünen pek çok simgenin gerçekler dünyasında bir tek nesneyi göstermesi anlamına gelir. Yer değiştirme ise bir nesnenin enerjisinin kendisinden ayrılıp başka bir nesneye eklenmesidir. Daha sonra Lacan bu verileri geliştirir ve bilinç dışının dil gibi yapılandığını söyleyerek Edebi metinlerin psikanalizle okunabileceğini gösterir. Burada sanatın bütünüyle bir rüya gibi algılanması değildir. Söz konuşu olan sanatın, bilinç dışıyla ayrılmazlığı ve bu ayrılmazlığın sanatçıya kazandırdığı özgürlüktür. Sanatçı üretirken rüyalarındaki kadar özgürdür. Rüyalarda nasıl fiziksel yasalardan, din, ahlak, toplum kurallarından bağımsız ve sansürden göreceli olarak uzaksa sanatta da öyledir. Bu durum sanatçıya içinde yaşadığı düzenin üstüne çıkma, bir üst dil yaratma, resim ya da heykel yoluyla gerçekli deforme etme yetkisini kazandırır.

Bugün sinemanın durumu sanatın geleceği yaşadığına yönelik iyi bir örnektir. Sinema, teknolojinin, tüm kaynaklarını kullanarak, hayal üretir. Ancak bu hayaller kısa bir süre sonra gerçekçiliği oluşturur. Filimde İcat edilen ve o an için çok ütopik görünen bir makine 20-30 yıl sonra günlük yaşama karışır, her gün kullanılan birkaç araç olur. Hollywood filmlerinin bazıları komplo teorileri üretecek kadar geleceği yakalamıştır. 11 Eylül'de ikiz kulelere yapılan saldırı, Kod Adı Kılıç Balığı adlı filmi gündeme getirmiş, Amerika'nın bu saldırıyı kendisinin yaptırdığına dair söylentilerin doğmasına yol açmıştır. Bugün yedinci sanat olarak alınan sinemacıların gelecekte olacakları sezmesi ya da olacaklar için ihmal veren projeler üretmeleri dikkat çekicidir. Sanatla uğraşan insanların bilgiye olan açlığı, her türlü veriyi değerlendirmeleri, toplumsal rahatsızlıkların izini sürmeleri geleceği yakalamalarında etkili olan başka bir faktördür. Yine sanat ürünleri bir toplumun tabularını yıkarak daha özgür ve yaşanılanı bir dünya üretir. Böylece romanlarda, resimlerde ya da fîlmlerde tabular, günlük yaşamda olduğundan çok, daha önce yıkılır. Cinselliğin yaşanması, insanın kendi bedenini kullanma hakkına sahip olması, yüzyıllardır sanatla ifade edilirken, pratikte hala yasak olarak sürmektedir. Bu anlamda sanatın, insanlığı daha insancıl bir yaşama hazırladığı düşünülebilir.

Sanatın önceden davranma özelliğinin bir başka nedeni, sanatçıları psikolojik yapılarıyla ilgilidir. Roll May, Yaratma Cesareti adlı yapıtında sanatçının cesaretinden ve toplumdan soyutlanmışlığından bahseder. Toplumcu gerçekçi sanatçılarda bile toplumun yaygın davranışlarından, kavrayışlarından ayrılan yanlar vardır ki bu şekilde sanatçı mutlak yalnızlığın içinde farkındalığını arttırır. Bir insan olarak neye ihtiyaç duyduğunu, ne tür eksikleri olduğunu ve nasıl doyuma ulaşacağını düşünür, bu süreç sanatçının kendisini keşfederken diğer insanları da keşfetmesiyle sonuçlanır ve tek bir sanat yapıtıyla onlarca yılda alınacak yol bir anda katledilebilir. Sanatçı melankoliktir, var olarda yetinmez. O, kendi kaderini belirlemek ister ve yasaları belirlenmiş bir dünyada yalamaktan hoşnut değildir. İşte kendi belirlediği yasalarla yasayacağı dünya onun kendi yapıtıdır ve bu yapıtı yaratmak için sonsuz bir cesarete sahiptir. Roll May yaratma cesaretini şöyle anlatır: "Bu cesaretin başlıca öz niteliği, bizim kendi varlığımız içinde onsuz kendimizi bir boşluk olarak hissedeceğimiz merkezileşmişliği gerektirmesidir. İçteki boşluk, dışla bir duygusuzluk ilişkisidir ve uzun vadede, bu duygusuzluk korkaklık olarak birikir. Bu yüzden bağlanışımızı her zaman kendi varlığımızın merkezinde temellendirmek zorundayız, yoksa hiçbir bağlanma otantik düzeye varamaz." May'in ifadesi daha önce dile getirdiğim bir düşünceyi destekler. Sanatçının mutlak yalnızlığı ve kendini keşfetmesi. Kendini keşfetmeden sanatçı, otantik olmayı başaracak ve böylece dünyaya yeni bir anlayış, yeni bir algı sunacaktır.

Gerçeküstücü Rene Magritte'in adlandırılması gerekmeyen resimleri adlandırması ve piponun altına bu bir pipo değildir, yazarak bir yandan bir pipoyla pipo resmini ayırıp, ressama nedenlerin görünen gerçekliğini çarpıtma hakkını temsil ederken, diğer yandan toplumun düzenlerine karşı çıkması da konumuz bağlamında değerlendirilebilir. Çünkü sanat bir karşı çıkma biçimidir aynı zamanda. Sanatçı İktidara, ideolojiye ya da toplumun aksayan değerlerine, koşullanmışlığına olan muhalefetini yapıtları yoluyla ortaya koyarak gelecekte yaşanacak dünyanın sınırlarını belirler. Bütün bunlar sanatın zamanın önünde yürüdüğünün basit örnekleridir. Bilgi , sezgi ve cesaretini yeteneğiyle birleştiren, yer ve gök arasında olup bitenleri kendince kavrayıp yepyeni bir gerçeklik boyutunda işleyen, hayal kuran ve rüya gören sanatçı içinde yaşadığı zaman elbette yetersiz kalacaktır

KAYNAKÇA

GOMBRİCH, E.H.: Sanatın Öyküsü, RemziKitabevi, İstanbul,1980.

İPŞİROĞLU, Nazan Mazhar: Sanatta Devrim, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1993.

KUTSİYE, Bozoklar: Sanat ve Mücadele, Ceylan Yayıncılık İstanbul, 1999.

ÖZTOPÇU, H. Avni: Doksanbeş Doksanaltı Notları, H62, İstanbul, 2002.

TUNALI, İsmail: Estetik, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1993

DOĞAMIZ SANAT

Çağımızın ve yaşadığımız ortamın sanatı, orospudan farksız. Bu benzetme en küçük ayrıntısına kadar doğrudur. Sanat da tıpkı onun gibi, zamanda sınır tanımıyor; her zaman süslü, satılık, baştan çıkarıcı ve zararlı.

Sanat, kendi dilini oluşturmuştur. Sanatı anlamak salt görme, işitme ya da dokunma duyusunun ötesine geçmiştir. Oluşumu yüzyıllar süren dil, tamamıyla bir birikim ve özveri istemiştir. Sınırları öyle genişlemiştir ki, aynı anda bir çok farklı şeyler sanat çatısı altında toplanır olmuştur.

Kuralların gölgesi altında yapılan Rönesans resimleri de sanat kavramı içerisindedir, kuralların doğruluğunu sorgulayan J. Beuys'un performansları da...

Sonuç nasıl olursa olsun, nasıl uygulanırsa uygulansın önemli değildi aslında, takılı kalmamalıydık bu kısımda, amaç önemliydi. Sanatta hedef, olması gerekeni vurgulamaktı. Olan ne kadar doğruydu.

Hedef ya da sonuç ne olursa olsun, gerçek olan, sanatın, mükemmellikle işleyen bir döngü olan doğadan çıkmasıdır. Bütün diğer şeyler gibi... Bunu kimse inkar edemez. Dillerin kaynağı doğadır.

İnsanoğlu bu kusursuz işleyen döngüden korktu ve bu güç karşısında tapındı. Güneş'e, Ay'a, Suya taptı. Onları temsil etmek için üretti ve ürettiği şeyde bu gücü aradı ve bu güce ulaşmak için yarattığı şeyi kullandı.

Önceleri bu güç karşısında saygılarını göstermek için kullandıkları nesneler, sonra salt güç oldular ve tapınan güçten çok, insan üretimi olan nesneler oldular.

Zaman, sanatta bulduğumuz, hissettiğimiz gücün kaynağını derinliklerine gizledi ve bizimle paylaşmadı.

Sonra da, zaman ve mekan kavramlarını arkasına alarak insanoğlu kendi için doğadan koptu. Artık doğadan korkmuyordu ve dünyanın yönetim gücünü doğanın elinden almıştı. Doğa artık Monet'in peyzajlarıydı ve insan için vardı.

İnsan önce doğaya ihanet etti, sonra da kendine. Sanat için yıktığı kuralların üzerinde duramıyordu, artık sanatçı. Baba sanatçıdan, oğul sanatçıya geçen; eskiyi yıkıp kendi akımını getirme saltanatı, sanatın sonunu hazırlıyordu. Sanat, çöküş dönemine girmişti.

Sanat için her şeyin kabul olabileceği bir durumda , sanatın özü adına kesin bir şey söylemek mümkün değildir. O, her şeyi içinde bulundurabilecek bir sıfırdır artık. Zamanın etkisiyle ya geçmişini unutmuştur ya da geçmişinde takılı kalmıştır, geleceği göremiyordur ve asla şimdide olamayacaktır.

Günümüz sanatçısı, doğadan kopmuştur. Doğa, onun için bir manzara ya da bir piknik alanıdır. İnsan için vardır ve insan istediği sürece varolacaktır. Sanatçı tamamıyla, doğadan kopmuş olan insanı konu almaya başlamıştır. Sanatın konusu, insanın, diğer insanlarla olan ilişkileri sonucu oluşan sistemi eleştirmeye dönüşmüştür. Yapay bir sistemin eleştirisidir. Böylelikle insan, kendini dünyadan soyutlamıştır ve dünya, sadece koca bir mekandır. Hatta evrende küçük bir mekandır. Mağaralarda başlayan bu mekan kavramı tüm dünyayı sarmıştır.

Oysa ki her şey, Adem'in yasak elmayı yemesiyle başlamıştı. Yasak üzerine kurulu bir geçmişten ne beklenebilirdi ki? Şimdi insan, kendi sonunu hazırlıyor ve sanat, insanoğlunun eleştirisi olmaktan ileriye gidemiyor.

KAYNAKÇA

AFŞAR, Timuçin: Estetik, İnsancıl Yayınları, İstanbul, 1998

HEIDEGGER, Martin: Nietzsche'nin Tanrı Öldü Sözü ve Dünya Resimleri Çağı, Asa Kitabevi, Bursa, 2001.

KUTSİYE, Bozoklar: Sanat ve Mücadele, Ceylan Yayıncılık, İstanbul, 1999.

MENGÜŞOĞLU, Takiyettin: Felsefeye Giriş, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2000

ÖZTOPÇU, H. Avni: Doksanbeş Doksanaltı Notları, H62, İstanbul, 2002.

SOMUTTAN SOYUTA DOĞA

Günümüz sanatçısının doğayla ilişkisi onu somut görünüşüyle yansıtmanın ötesine geçmiştir artık. Sanatçı artık nesnenin bir noktadan görünüşü ile avunmuyor, yeterli olmuyor bu onun için. O, nesnenin ötesini araştırıyor, nesneyi yeniden saptıyor. Çünkü sanatçının yaratım sürecinde nihai biçimlerin kendisinden çok biçimlendirmeyi yapan güçler önem taşır. Ama bundan anlaşılmasın ki sanatçı doğadan kaçıyor, aksine ona dönüyor, onu önemsiyor. Öyle ki doğanın görünüşüne, aldatıcı tarafına değil, tersine gerçeklerine ilkel kuvvetlerine bir dönüştür bu. Ve bunu ne krallara hükümdarlara yaranmak için, ne de tanrıya olan şükranını belirtmek için yapıyor. Sanatçı hayatında kazandığı özgürlükleri, eserlerinde kullanıyor.

Sanatın, objenin basit tasvirinden çok; sanatçının da ruhsal dünyasını kattığı yorumlara yönelmesi şüphesiz çağın kendisiyle de ilişkilidir. Tıpkı, bilimin uzaydaki sonsuzluğu irdelemesi gibi, günümüz sanatı da insanın içine insanın içindeki sonsuzluğa yönelmiştir.

"Sanat, ancak maddi olmayanı ifade ettiği sürece bir anlam taşır. Zira sanat ancak bu şekilde, insanı kendi bulunduğu düzeyin üstüne yükseltmek olanağına sahip olur" (Mondrian)

Sanatçının bu yöneliminde şüphesiz izleyicinin de rolü vardır. Artık doğanın yüzeysel kopyası topluma yetmemektedir. Sanatçı elbette doğaya paralel çalışır ama doğadan bir motifin salt benzerlik aranarak kopyalanması artık itibar görmemektedir. Halk sanattan etki yapan, heyecana getiren, öğreten eserler istiyor.

Sanatçının doğayla ilişkisinin; bireysel olarak eksilmesi de, onun sanat yapıtındaki doğa ilişkisini etkiler kuşkusuz. 19. yy'ın ortalarına doğru büyük bir hızla el sanatlarından ve el üretiminden endüstri üretimine geçiş ve köy hayatından kent hayatına varma; toplumun her bireyi gibi sanatçıyı da etkilemiştir. İşte endüstrinin seri icatlar halinde endişe verici bir hızla geliştiği yüzyılımız başlangıcında, insanoğlunun yaşadığı gerek psikolojik gerekse maddi çalkantı süreci plastik sanatlarda da bir biçim parçalama eğilimini ortaya çıkardı.

"Parçalayarak yok etme içgüdüsü, yaşanmamış bir hayatın tepkisidir." (Erich Fromm)

Doğadan kopuş ve materyalizmin sebep olduğu bu devamlı endişe ve huzursuzluklara, içsel bir tepki olarak sanatçı; resminde onu parçalayıp yok etmekle cevap vermiştir. Kübist ve Ekspresyonist akımlar, eşyanın gerçek görünüş biçimini parçalamakla ilk tepkiyi göstermişler; bunu, eşyanın dış görünüşünü anlatım aracı olarak reddedip tuvalinden tüm olarak atmakla materyalist düşünce; sonrada materyalizme karşı olan bıkkınlığı belirten ilk soyut resim sanatçıları izlemiştir.

"Doğa kendi biçimini kendi amaçlan için, sanat da kendi biçimini kendi amaçları için yaratır." (Kandinsky)

Çünkü onlara göre resimde doğa biçimlerinin olduğu gibi kullanılması; renk ve biçim hürriyetine engel olur. Günümüz sanatçısı doğanın karşısına eleştirici gözlerle çıkıp çözümlemeye uğraşıyor. Uluslararası Teknoloji Çağının (!) yaşandığı bir dönemde sanatçının basit doğal bir görüntü ile avunması beklenemez.

Sanatçı için doğanın irdelenmesi, biçimin yanında kullanılan maddeye de yansır. Yüzyılımız başına değin sanat eserinin maddesi (eserin yapımında kullanılan boya vs.) doğa görünüşlerinin biçim ve renklerine benzetiliyordu. Bu bakımdan boya yaşanılmış görülmüş bir olayın doğrudan canlandırılması için bir araçtı. Oysa şimdi boya adı altında kullanılan tüm malzemeler bizzat kendi doğal görünüşleriyle de bir şey anlatır.

Belki de sanatçı gönülsüz bir felsefecidir ve iyimserlerle birlikte bu dünyayı bütün olası dünyaların en iyisi ya da bir model olamayacak kadar kötü kabul etmese de, şöyle der; Şu anki biçimi bakımından bu dünya mümkün olan tek dünya değildir. Bu nedenle doğanın önüne yerleştirdiği bitmiş biçimleri irdeleyici gözlerle inceler.

(Paul Klee)

KAYNAKÇA

KANDINSKY, Wassily: Sanatta Ruhsallık Üzerine, Altıkırkbeş Yayınevi, İstanbul, 2001.

KLEE, Paul: Modern Sanat Üzerine, Altıkırkbeş Yayınevi, İstanbul, 2002.

ÖZTOPÇU, H. Avni: Doksanbeş Doksanaltı Notları, H62, İstanbul,2002.

TURANİ, Adnan: Dünya Sanat Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2000.

WORRINGER, Wilhelm: Soyutlama ve Özdeşleyim, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1985.

SANATTA EĞİTMEN

M.Geiger: 'Eğiticinin, gençliğin içe yönelik yoğunlaşma eğilimini kullanıp, bunu güçlendirmesi, gençliği hepten bozar. Heyecanlar ve coşkular denetim altında tutamadığımız kuvvet duygulardır. Bu duygular davranışımızı etkiler ve yön verir.

Heyecan ve düşünce birbirinden bağımsız değildir, bir diğerini etkiler. Heyecanlar, oldukça karışık bir dizi süreci içerir: Uyarıcı ortamını, uyarıcının algılanıp anlaşılmasını, algılanan olayla ilgili duyulan duyguyu, ortama yapılan tepkiyi ve bu tepkinin çevrede yaptığı değişikliği kapsar.

Dolayısıyla doğru yöntem öğrencide derslerde işlenen konuların ona uygulamalarında bütün sanat yaşamı boyunca eşlik edecek, uygulamalarına sağlam zeminler oluşturacak ve başarıya götürecek konular olduğu bilincini uyandıra bilen yöntemdir.

Sanat ve sanat öğrencisi neyi öğrenmelidir? Öğreneceklerinden önce onlara öğretecek kişilerin ne gibi birikimlere sahip olması gerekiyor. Fransız ressamın Antoine Coypel Pariste, Kraliyet Resim ve Heykel Akademisi'ne sunulan ve 1721 yılında basılan bir yazısında: 'Gerçek ressamın tarihi bilmemesi düşünülebilir mi? Coğrafyaya, geometriye ve perspektife gereksinimi yok mudur? Ressam, nedenlerini ve etkilerini bilmediği şeyleri tam olarak betimleyebildiğinden emin olabilir mi? Bize tutkuları öğreten etik üzerine biraz olsun bir şeyler bilmeden, ruhun bu bağlamdaki devinimlerine ilişkin görsel imgeleri nasıl resmedebilir? Ressam, orantıları ve anatomiyi inceleyerek insanın dış görünüşünü öğrenirken, insanın ruhuna inebilmek zorundadır. Fizyonominin kuralları üzerine bir şeyler öğrenmeden, karakterlerini nasıl canlandırabilir? Eğer ressamın gereksindiği bütün bilgilerin dökümünü yapmaya kalkışsaydık, bu listeyi asla bitiremezdik.'

Sanatçının yaptığı, bağlamında sanatın tanımı hala değişmediyse eğer, yani sanat, yaşamı yorumlamak demekse ve sanatçı böyle bir yoruma ulaşabilmek için, var olan -içinde varolduğu- dünyayı içselleştirip kendi varolması gerekenine dönüştürüp bunu eserinde somutlaştırıyorsa, o zaman yukarıda sözlerini alıntıladığım Fransız ressamının sanatçının bilmesi bakımından gerekli gördükleri de geçerliliğini eksiksiz koruyor demektir. Özetlemek gerekirse Coypel'in edinilmesini istediği bilgiler, aslında yaşamı bilmeyi hedefleyen bilgilenme edimlerinden başka bir şey değildir.

Coypel'in alıntısı şöyle noktalanıyor: 'Eğer ressamın gereksindiği bütün bilgilerin dökümünü yapmaya kalkışsaydık, bu listeyi asla bitiremezdik. 'Bu cümledeki ressamın sözcüğünün yerine sanatçının sözcüğünü koyduğumuz taktirde, herhangi bir sanat eğitiminin nasıl olması gerektiği konusunda da sağlam bir ölçüte kavuşabiliriz ve şöyle diyebiliriz: Yaşamı öğrenmenin yollarını ve yöntemlerini de göstermeyi hedefleyen, bu bağlamda özellikle verildiği ortamın koşullarını gerçekçi bir bakış açısıyla değerlendirmeyen bir sanat eğitimi, genellikle sonuçsuz kalmaya yargılıdır.

Eğitici, öğrencide uyandıracağı coşkuda, teoriden daha önemli olanın uygulama olduğunu bilmesi gerekir. Öğrenci bunu tutmalı ve estetik eğitimindeki yanlış yönteme karşı kendini savunmalı ve korumalıdır. Bir sanat yapıtını incelerken parlak sözcüklerle değil, yavaş yavaş gelişen bir anlayışla kavranmasında doğan coşku, daha güçlüdür, daha ciddi ve derindir.

Kendi hayranlıklarını, bağıran, çağıran sözcüklerle değil, yapıtın derinliklerine girerek algılayanlar, gençleri dışa yönelik yoğunlaşmaya eğiterek coşkuyu tadan delice sanat hayranlığını ortaya koyabilir.

Kısaca eğiticinin evrensel olan şeyleri, ortaya çıkaracak bakış açısına sahip olması gerekiyor (Ölümlü ve ölümsüz). Üniversite eğitiminde, merak uyandırma ve o merakın doğru öğretilerek yönlendirilmesi ve doğru kanallar açması gerekir. Düşünsel felsefeye yönlendirme, Duygusal insanların iç dünyasına; doğru olan ise ikisinin birlikte yönlendirilerek yapılması ve sanat anlayışı içerisinde o coşkuyu doğru frekanslarda iletmesidir.