Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine
Siyaset tarafından Sosyal Bilimler'de yazılan bir grup blogu
  • Konu

    6
  • Yorum

    0
  • görüntüleme

    2.255

Bu bloğa katkıda bulunanlar

Bu Blog Hakkında

Siyaset veya politika, gruplar arasında kararların alındığı veya bireyler arasındaki güç ilişkilerinin, kaynakların dağıtımı veya statü gibi diğer etkileşim biçimlerinin ilişkilendirildiği bir dizi faaliyetlere ilişkin konular...

Entries in this blog

Türkiye'de tabi sınıfların, kendi çıkarları yönünde anlamlı bir toplumsal dönüşümün gerçekleşebileceğine olan inançlarını ve radikal bir siyasi/toplumsal değişim beklentilerini yitirdikleri ayan beyan ortada. Günümüzde Türkiye toplumunu ve siyasetini karakterize eden şey, çaresizlik hissinin eşlik ettiği genel bir ufuksuzluk ve günü kurtarmacılıktır. Toplumdaki özgüven eksikliği umutsuzluğu beslemekte, statükoyu yaşamın tek olası biçimi olarak kabul ederek bu statüko içerisinde kendine, küçük de olsa, bir yer bulmaya gayret etmek genel bir tavır haline gelmektedir. Toplumsal parçalanma ve atomizasyon, bu güvensizliği ve umutsuzluğu, yani hiç alternatif bulunmadığı kanaatini pekiştirmektedir. 12 Eylül'ün yarattığı malum tahribat bir yana, Türkiye toplumunun kendi siyasal güç ve etkisine olan güvensizliği, yoksulluğun artışı ile daha da katmerli bir hale gelmektedir. Giderek yoksullaşan, geçmişin görece istikrarlı toplumsal konumlarını kaybederek dışlanan insanlar, kendi kaderlerine hakim olmayı değil, günü kurtarmayı düşünmekte, böylece, ütopik hiçbir boyutu olmayan ve günübirlik hedefleri ve "küçük" stratejileri esas alan bir siyaset biçimi hakim olmaktadır.

Ancak metalar vasıtasıyla ve tüketerek bir kimlik ve kişilik edinilebilen bir dünyada yoksul olmak, kimliksizlikle eşanlamlı bir durumdur. Tüketemeyen insan bir "yaşam tarzı" satın alamadığı için kişilik sahibi de olamaz ve dolayısıyla da kendine olan saygısını yitirir. Mübadele değerine dayanan bir toplumda, insanın kendi değerini fark etmesi ve kendisine değer vermesi ancak metalara ulaşarak kazanılabilir. İnsanlar ancak para, statü, iş gibi dışsal kanıtlar vasıtasıyla kendi kimliklerini ortaya koyabilirler. Buna mukabil, toplumsal ilişkiler içerisinde satın alıp tükettiği metalar aracılığıyla yer bulamayan, dolayısıyla da bu dışsal kanıtlara sahip olamayanlar ise görünmez hale gelir. Giderek yoksullaşan ve dışlanan insanlar için toplumsal hayat, karmaşık üretim ve değişim sistemiyle, devasa kurumlarıyla dönüştürüp yönlendiremeyecekleri kadar büyük ve korkutucu görünmektedir. Kendi kurucu potansiyellerine karşı derin bir güvensizlik besleyen insanlar, kendilerini tek ve değişmez olarak kabul edilen yerleşik nizama teslim etmektedirler. Buna göre, varolan ve kendini gündelik ilişkilerde sürekli yeniden üreten sömürü ve tahakküm ilişkilerini bertaraf etmek mümkün değildir.

SOLUN MUHTAÇ OLDUĞU KUDRET

Bu bağlamda sosyalist hareketin yeniden ciddi bir siyasal aktör haline gelmesi, Türkiye'de ezilenlerin kendi kaderlerini ellerine alma kudretiyle donanmalarıyla doğrudan bağlantılıdır. Bunun için de sosyalist hareket, büyük "hakikatler" peşinde koşmaktan ziyade, "küçük" insanların "küçük" meseleleri etrafındaki mücadelelerinde küçük gerçekler ve fikirler inşa etmelidir. Ezilenlerin gıyabında gerçekleştirilen siyasi faaliyet biçimleri yerlerini ezilenlerle yüz yüze gelinen pratiklere bırakmalıdır. Altta kalanların somut ve gündelik çıkarlarının esas alındığı özyönetimci gündelik mücadele pratiklerinin yarattığı somut dönüşümler, kitlelerin kendilerine olan güvenlerini artıracak, insanların kendi gündelik yaşamlarında anlamlı değişiklikler yaratabilecekleri inancını pekiştirecektir. İnsanları kurtaracak değil, bizatihi onların "kurtuluşlarının" önünü açacak, bilinç ve inisiyatiflerini geliştirmelerini kışkırtacak inisiyatifler geliştirilmeli, kışkırtılmalıdır. Tüketerek varlık kazanamayan insanlar, ancak gündelik mücadeleler içerisinde kendi hayatlarını kurabildikleri ölçüde kişiliklerini ve öz saygılarını yeniden elde edebilirler. Dolayısıyla sosyalist sol, yoksulluk karşısında iş ve aş önermekle yetinmemelidir. Maddi yoksunluğun giderilmesi talebi, piyasa aracılığına ihtiyaç duymadan insanlar arasında kurulacak doğrudan ilişkiler, yani özyönetim talebi ile bir araya getirilmelidir. Sol, insanların kendi hayatlarını kendilerinin yapmasının araçlarını inşa etmelidir. Hayatın her alanında piyasa mantığının belirlediği ilişki biçimlerinin karşısına insanlar arası özgür ve eşitlikçi iletişim ve katılım kanallarını geliştiren birliktelikler dikilmelidir. Ancak böylesi birliktelikler içerisinde verilen mücadeleler ezilenlerin yaratıcılığını kışkırtabilir, kendine güven duygusunu geliştirebilir.

"BÜYÜK SİYASET" HEVESİ

Oysa Türkiye solu, böylesi bir perspektifin hayli uzağında, kendi gücü ile orantısız bir "büyük siyaset" yapma hevesi ve kolaycılığı içerisindedir. Politik faaliyet, büyük ölçüde, sadece bir takım hakikatlerin ve politik kanaatlerin deklare edilmesi ile sınırlı tutulmaktadır. Gerçekleştirilen eylemin haberlerde tuttuğu yer, yahut tartışma programlarındaki performans, başlı başına bir başarı ölçütü halini almıştır. Ancak hitap ettiği toplumsal kesimlerle arasındaki iletişim kanalları böylesine tıkalı ya da namevcut olan bir hareket için bu faaliyet tarzı beyhudedir. Sosyalist hareketin ihtiyaç duyduğu şey, politikayı propagandaya indirgeyen ve sistemin çatlaklarına oynayan kurumsal ve medyatik bir "büyük" siyaset değil, bir toplumsal yeniden inşa sürecidir. Ezilenlerin gündelik mücadeleleri içerisinde yapılacak uzun soluklu yığınaklar ve bu mücadeleler içerisinde gündelik hayatta "hemen, şimdi" anlamlı değişiklikler yaratmayı hedefleyen direniş pratikleri sola yeniden bir toplumsal tekabüliyet kazandırabilir.

Sanayi toplumlarının gerçekleştirdiği ve teşvik ettiği büyük üretim artışlarına bağlı olarak Yirminci y.y da olağanüstü artan ve halen altı milyarı aşmış bulunan aşırı kalabalık dünya nüfusu bir yandan, yoğun rekabet koşullarının biteviye körüklediği aşırı tüketim öte yandan, günümüzde, dünyamızın doğal kaynaklarının görülmemiş biçimde talan edilmesine tanık oluyoruz.

Bitki ve hayvan türleri yok oluyor. Yer altı su kaynakları tükeniyor. Nehirler kuruyor. Okyanuslardaki balık rezervlerinin azalması sonucu artan protein ihtiyacı tarım sektörüne yöneliyor. Buna karşılık tarım alanlarının yağmalanması ve erozyon yüzünden tarımsal üretim arttırılamıyor. Sonuçta, dünya gıda stokları son yıllarda hızla azalmaya başladı. Bazı bölgelerde süreğen bir durum alan açlık felaketinin, önümüzdeki yıllarda giderek artması bekleniyor. Oksijen ve yaşam kaynaklarımız olan ormanları tüketiyoruz (1) . Küresel ısınma ve ozon tabakasının delinmesi gibi olaylar da işin cabası.

Ayrıca dünyada büyük bir gelir dağılımı adaletsizliği bulunmaktadır ve küreselleşme ile birlikte bu dengesizlik daha da artmaktadır. Dünya ekonomik hasılasının yarısı, dünya nüfusunun sadece yüzde yedisini tarafından tüketilmektedir.

Dünyanın bu günkü ekolojik şartları, geri kalan yüzde 93 nüfusun, zengin yüzde 7 yi yakalamasına olanak vermemektedir.

Çünkü bu olasılık, sınai atıklar ve deterjan, parlatıcı vb. gibi evsel atıklar yüzünden daha şimdiden çok tehlikeli boyutlara varmış olan çevre felaketinin, en az on misli artması demektir ki kıyamet bunun yanında hafif kalır.

Çöken komünizm gibi kapitalizmin de bir çözüm olmadığı artık iyice anlaşılmaya başladı. Çünkü kapitalizmin gelişmesine imkan veren dünya pastası artık büyütülemiyor. Bundan böyle zenginlerle yoksullar arasındaki paylaşım mücadelelerinin artacağı anlaşılıyor. Daha kanaatkar, daha adil ve tüketimi dünya kaynaklarının yenilenme oranını aşmayan sürdürülebilir bir toplum ve dünya yaratmak zorundayız.

Medeniyetler çatışmasından söz edilen şu günlerde, tamamen doğaya dönmeyi öneren Avustralya yerlileri Aborijinler ile kapitalist tüketim toplumları arasında orta yolu oluşturan ve Aborijinler gibi "hayırlıysa olsun" diyen ama "bilime" de açık, şekilci ve gelenekçi olmayan, barışçı ve kanaatkar gerçek İslam, sürdürülebilir bir dünya yaratma yolunda kulak verilmesi gereken bir öğreti olsa gerek.

Saadet zinciri:

Yeni dünya düzeni ve küreselleşme ile birlikte son yıllarda iyice rakipsiz kalmış görünen kavramların başında, tam çekişme anlamına da gelen tam rekabetçi piyasa ekonomisi geliyor. Adil bir servet, gelir ve fırsatlar dünyasında yararlı olabilecekken , kapitalizmin yozlaştırmasıyla, spekülatif davranışlara açık, bir tür saadet zinciri şeklinde çalışan ve zaman zaman koparak ekonomik krizlere yol açan bu sistem, artık doğa engeline de yaslanmış bulunuyor. Öbür taraftan sanayi toplumunun artık ömrünü tamamlamaya başlamasıyla, bu yıkıcı rekabet anlayışının anlam değiştirmeye başladığına, eskisinden farklı olarak, dayanışmacı, koruyucu ve optimizasyon sağlayıcı gibi anlamlar içermeye başladığına da tanık oluyoruz.... Büsbütün alternatifsiz kaldığı düşünülen şu günlerde, serbest rekabet kavramının anlamındaki bu ince ama önemli ayrımın, yaygın olarak hayat bulması dileği, son yılların bir diğer aktüel konusu olan yaşamsal çevre sorunları açısından da tek umudumuzu oluşturuyor.

Çoğumuzun bildiği gibi, sanayi toplumu ile küresel ısınma, ormanların tahribi, canlı türlerinin hızla yok olması, asit yağmurları, su ve hava kirliği gibi çevre sorunları arasında, bazı çevrecilerin zannettiği gibi kötü ve düşüncesiz kimselerin etrafa çöp atarak çevreyi kirletmesinin çok daha ötesinde, bu kültürü benimsemiş olan herkesin sorumlu olduğu yaşamsal boyutlu ilişkiler bulunuyor.

Yaşam ortamımız olan doğayı bir üretim unsuru olarak gören, seri ve kitlesel üretime dayalı sanayi sistemi, bilindiği gibi, ekonomik ilişkileri bireysel fayda ve çıkara dayandırıyor. Herkesin kendi çıkar ve faydasını, maksimum kılmasıyla otomatik olarak toplum çıkarının da sağlanacağını varsayıyor.

İlk bakışta doğru ve tutarlı gibi görünse de bu sistem, kapitalizmin, servetler, gelirler ve fırsatlar açısından eşit başlangıç şartları sağlayamaması nedeniyle (2 ) sık sık sebep olduğu ekonomik krizler bir yana, yalnızca, yaşamsal öneme sahip olmasına karşın piyasa fiyatı bunu yansıtmayan doğayı, dönüştürülmesi gereken bir üretim unsuru olarak görmesiyle dahi dünya yaşamı için büyük yıkımlara yol açmaktadır.

Diğer yandan yoğun rekabet koşullarının, reklam, moda, magazin v.b. yoluyla körüklediği gösteriş ve tüketim çılgınlığı bu zararların katlanmasına yol açmaktadır. Temizlik duygumuzu dahi istismar eden bu kazanç çekişmesi, deterjan, yumuşatıcı, parlatıcı, vb. gibi her gün bir yenisi eklenen kimyasallarla, evimizi temizlediğimizi zannederken yaşam ortamımızı kirletmemize, yok etmemize neden oluyor. Öyle ki orman ve tarım alanlarının yağmalanması ile sınai ve evsel atıklar yüzünden, tüm arıtma çabalarına, teknolojik gelişmelere ve hukuki önlemlere karşın seksenli yılların başında dünyada her gün bir canlı türünün nesli yok olurken bu yok oluş ikibinli yıllarda saatte bire ulaşmıştır (3).

Nesli tükenen bu canlı türleriyle birlikte muhtemel hastalıklarımıza şifa olabilecek ilaç hammaddelerinin ve daha da önemlisi zararlıları dengeleyecek faydalı türlerin de yok olduğu bilinen bir gerçektir. Dünyanın ekolojik dengesi bozulmuş bulunuyor. Tütmeye başlayan her yeni fabrika bacası, kesilen her ağaç bizi felaketimize biraz daha yaklaştırıyor.

Kapitalizmin sonu mu?

Dünya halklarının tamamının Bir Amerikalı gibi yaşayıp bir Amerikalı gibi tüketmesine doğa izin vermiyor. Dünya pastası artık büyütülemiyor. Kaldı ki bilgi toplumuna geçmekte olan A.B.D. ve diğer sanayileşmiş ülkeler, kendileri bilgi teknolojilerine ağırlık verirken, katma değeri nispeten küçük olan ve çevre kirliliği yaratan sanayi dallarını, başka ülkelere kaydırmaya başladılar. Böylece kendi ürettikleri yüksek katma değerli ürünler için, satın alma gücü olan pazarlar yaratmış olacaklar.

Düşünülen yeni dünya düzenin böyle olacağı anlaşılıyor (4 )... Fakat her ne olursa olsun sanayi, hiçbir zaman bu günkü yoğunluğuyla tüm dünyaya yayılamayacaktır. Bu ekonomik ve kültürel sistemin dünya halklarının esenliği ve geleceği için bir çözüm olamayacağı bizzat sistemin kendi temsilcileri tarafından belirtilmektedir. A.B.D. eski Başkan Yardımcılarından olan Zbigniew Brzezinski, Kontrolden Çıkmış Dünya adlı eserinde, " Kendi kendimizi sınırlandırabileceğimiz yeni bir fedakarlık ahlakı ve kültürü yaratmalıyız" diyerek bu gerçeği işaret etmektedir.

İslâm dininde Allah' tan bir şey dilerken veya bir işe girişirken "hayırlıysa olsun" deniyor. Aynı deyim kıtaya ilk gelen beyazlarca insan bile sayılmayan Avustralya yerlileri Aborijin'ler tarafından "herkesin, her şeyin ve tüm evrenin hayrına ise olsun" şeklinde söylenmektedir (5 ). Hinduların doğaya ve hayvanlara gösterdikleri şefkat ise pek ünlüdür.

Küçük çıkarlarımızın kendimiz ve başkalarınca anlamlı olabilmesi, bunların, insanıyla, doğasıyla, tüm yaşamın da çıkarına hizmet etmesine, hiç değilse zarar vermemesine bağlı. Üstelik sosyal ve ekonomik çalkantılar sonucu her an işsiz ve çaresiz kalma tehlikesiyle karşı karşıya olan insanın, doğadan başka sığınabileceği bir kucak ve karnını doyuracak bir ana da yok.

Artık, tam rekabet anlayışı yerine tam sorumluluk anlayışını benimseyip, tek tek bireyler olarak, çıkar ve mutluluk arayışlarımızı tekrar gözden geçirmemiz gerekiyor. Bireylerin mutluluğu toplumun da mutluluğunu sağlıyor belki ama özgür birey, toplum ve doğayla kaynaşmadan, tüm yaşamın hazzını duyumsamadan, bu mutluluğu asla yaşayamıyor... Üstelik korkak ve başkalarına tutsak da oluyor.

Çıkarlarımızı kollamakta haklı nedenlerimiz olsa da onları nasıl bir dünyada elde etmek istediğimizi de kendimize sormamız gerekiyor. Kurtsuz kuşsuz, aslansız kaplansız, yeşilsiz, zehirli hava solunan, kirlenmiş, balıksız denizlerinde yüzemediğimiz, dostluk, kardeşlik ve yardımlaşma yerine birbirimizin üzerine basarak yükseldiğimiz, birbirimize hava attığımız bir dünya da mı?

Doğa - bilim sentezi:

Toplumlara, geçmişlerine, kültürel birikimlerine bakılmaksızın gelişmiş-azgelişmiş, kalkınmış-kalkınmamış, kaliteli-kalitesiz ayrımları yapılıyor. Doğayla, kuzularla kuşlarla haşır neşir ama parası olmayan bir çocuğun, dünyası TV, hamburger, market, v.b.den ibaret, yarış atı gibi yetiştirilen, okulla ev arasına sıkışmış, kelebekten bile ödü kopan apartman çocuğundan daha mutsuz veya kalitesiz yaşadığı söylenebilir mi?

Kırk elli yıl öncesini anımsayanlar Anadolu şehirlerinde örneğin Bursa' da, en orta halli ailelerin bile meyve ağaçları ve çiçeklerle bezenmiş ve hatta içlerinden mahalledeki diğer komşuları da sırasıyla dolaştığı için kimsenin kirletmediği şırıltılı ufak dereler akan geniş bahçeli, (şimdi ne yazık ki hepsi apartmana dönüşmüş olan) büyük ahşap evlerde doğayla iç içe yaşadıklarını bilirler...

Sürdürülebilir bir yaşam istiyorsak nüfusumuzu ve tüketimimizi dünya kaynaklarının yenilenme hızına uydurmak zorundayız. Bunun için topu topu ikiyüz yıllık bir geçmişi olan sanayileşme kaynaklı modern batı kültürünün insanlığı birbirine düşüren oyunlarına, yoğun medya bombardımanı altında beyinlerimizin tüketime ve gösterişe şartlanmasına izin vermeyip binlerce yılın bilgi birikimlerine sahip dünya uygarlığının diğer kültürlerine de kulak vermemiz gerekiyor.

Bu eski kültürler, insanı gerçek doyum ve sevince ulaştıran şeyin, sahip olmak ve tüketmek yerine, paylaşmak, yardımlaşmak, alçak gönüllülük, gerçek benliğimizi tanımak ve gelecek endişesi, korkusu duymadan doğayla tam bir uyum kurabilmek olduğunu söylüyorlar.

Eldeki veriler geleceğimiz ve çocuklarımız için karamsar tablolar çizse de insan, ütopik düşler kurmaktan kendini alamıyor. Doğayla iç içe, ama eskisinden farklı olarak doğanın bilimle, örneğin bilgisayarla da buluştuğu, doğal teknolojilerle yapay teknolojilerin kucaklaştığı harika bir dünya düşlenemez mi?

Kanserojen etkiler yapan katkı maddeleriyle, hormonuyla (6 ), tarım ilacıyla, kimyasal gübreler ve yemlerle fabrikasyona dönüşmemiş, herkesin en azından spor niyetine ve saf gıdalarla beslenerek kendi sağlığını korumak için, ekip biçerek katkıda bulunduğu, sebzesiyle meyvesiyle ve de hayvanlarıyla doğal bir tarım, alabildiğine zengin ve rafine bir yemek kültürü...

Tarımda eskiden olmayan etkin bir bankacılık ve sigorta sistemi... Ekolojik dengeyi bozmayan modern sulama sistemleri...

Beyin yıkama yerine bilgilendirmeye dönük reklamlarla, daha kanaatkar bir toplum... El sanatlarının tekrar canlandığı... Uluslararası dev şirketlerin, "kişiye balık vereceğinize ona balık tutmasını öğretin" Çin özdeyişine uygun olarak, tüketim malları yerine küçük ölçekli, tek bir kişiye bile üretim olanağı veren mikro teknolojiler ve know-how üretip sattıkları...

Bakıcılık, menajerlik ve danışmanlık gibi insan hizmetlerinin geliştiği... Doğayla bütünleşmiş yeni bir "küçük şehircilik" anlayışı... Şehirlerde motorlu araç kullanılmaması... Şehirlerarası uzun mesafelerde toplu ulaşım ve raylı sistem...

Otomobil, çamaşır ve bulaşık makinesi gibi araçlarda daha paylaşımcı davranılan, gerekirse kiralama sistemleri gibi havuzlar oluşturan... Bu gibi paylaşımlarla şehirleşmenin getirdiği izolasyonu azaltan sosyal kaynaşma ortamı...

Bilgi teknolojilerine yoğun Ar-Ge desteği sağlayan, ekolojik dengeyi en önemli iç ve dış güvenlik sorunu olarak ele alan, güneş, rüzgâr ve deniz dalgası gibi yenilenebilir enerji kaynaklarına ağırlık veren ve doğaya zararlı enerji ve üretim tesislerine izin vermeyen veya bunları telafi edici bir biçimde vergilendiren bir devlet...

Tüketimi, sahip olmayı, bencilliği, gösterişi değil, demokrasiyi, özgürlüğü, yetenekleri, yaratıcılığı teşvik eden, paylaşmayı, hizmet aşkını ve yardımlaşmayı yücelten bir kültür...

Beslenme dışında, bilerek isteyerek tek bir canlıya bile zarar vermenin ayıplandığı; toplu kıyımların cezalandırıldığı... Kısacası, bitkisel ve hayvansal çeşitliliği korunmuş o bildik doğa ile, sinema, tiyatro, müze, sanat, din, felsefe, bilgisayar vb. gibi kültür verilerinin uyum içinde kaynaştığı sağlıklı, şen insanlarıyla cıvıl cıvıl bir dünya...

Ne Yapmalı:

Bu günkü koşullanmalar içinde, böyle bir dünyayı düşlüyor olsak ve elimizden fazla bir şey gelmemesine üzülsek de, başkalarını suçlamadan önce işe kendimizden başlayarak tüketim arzularımızı dizginlemek, geleceğimiz ve çocuklarımız için neler yapılabileceği konusunda kafa yormak tek çıkar yol gibi görünüyor. Bu gerçekleri biliyor olmak ve bilmeyenlere, özellikle çocuklarımıza anlatmak bile olumlu değişiklikler yaratabilir. Başlangıç olarak, "ben tek başıma ne yapabilirim ki" diye yerinmeden, inanmamız, en büyük gücümüz olan hayallerimizle zihnimize güvenmemiz ve işe araştırmayla başlayıp sabırla adım adım ilerlememiz yeterli olacaktır. Gerisini, yol aldıkça artan heyecanımız getirecektir sanırım...

Bunlara ek olarak politikacıları yönlendirmek üzere baskı gurupları oluşturabilir, yaşam ortamımızı zehirleyenlerin vergilendirme ve hukuki önlemlerle caydırılmaları yolundaki politikaları önerebilir veya destekleyebiliriz. Kentimizdeki yeşil alanların yap-sat cı larca yağmalanmasını önleyebilir ve hatta üstelik kamulaştırmalarla, yeni yeşil alanlar açılmasını ve çocuklarımız, gençlerimiz için oyun ve hayvan parkları, göletler, spor sahaları vb. yapılmasını sağlayabiliriz.

İşsiz olanlarımızın, üretici kesimlere ağır bir yük oluşturan, enflasyonu körükleyen, verimsiz ve asalak kişiler olarak devlet kuruluşlarını doldurmak yerine bu işgücü fazlasının, tarıma özendirilmesini, üretken, dünyaya ve yeni teknolojilere açık, daha kanaatkâr ama kendine de güveni olan mutlu kişiler olmalarına çalışabiliriz

Tarım sanayileşmiş ülkelerde, aynen, az sayıdaki kişiyle büyük üretim yapılan sanayi işletmeleri gibi ele alınıyor. Ancak tüketicilerce, ilaçlama, sunî gübreleme ve hormon kullanımı gibi uygulamaların doğaya ve insan sağlığına zararları anlaşıldıkça ekolojik tarıma geçiş yönünde talepler de artmaktadır.

Sanayileşme özlemiyle bizde üvey evlat muamelesi görmesine karşın tarım, bilgi toplumları için bambaşka anlamlar ve değerler kazanacağa benziyor. Nitekim son yıllarda zengin batı ülkelerinde, hormonsuz, katkısız, ilaçsız yetiştirilmiş ve üretilmiş doğal, ekolojik gıdalara ve köyleri de kapsayan doğa turizmine karşı büyük bir talep patlaması yaşanıyor. Bazı büyük uluslararası denetim firmalarının güvencesini taşıyan sertifikalı doğal ürünler adeta kapışılıyor. Birçok Türk çiftçisi de ürünlerini bu yolla satıyor veya ihraç ediyor...

Bizim köylülerimizin modern yaşam özlemiyle şehirlere akın etmeleri sonucu köylerimizin çoğu adeta boşalmış durumda. Satın alma veya kiralama yoluyla bu köylerden ev ve tarla edinmek mümkün.. İyi bir organizasyonla, içinde çağdaş olanaklarla köy yaşamını buluşturan, merkebiyle, at arabasıyla, yerel yemekleriyle, turistlere de cazip gelecek, ihracata yönelik, modern köyler oluşturmak mümkün. Ekonomik krizler ve büyük şehirlerimizin karmaşasından bunalmış doğa sever girişimciler için büyük bir fırsat.

Enis Turan

İktidardaki İsveç Sosyal demokrat İşçi Partisi’nin (SAP) Hıristiyan sosyal demokratlarının örgütü Broderskapsrörelsen (Biraderlik/ Erkekkardeşlik Örgütü) adlı kuruluşun yayın organı Broderskap’ın (Biraderlik) 10 Mart 2006 tarihli 10ncu sayısının arka sayfasında, Nasrin Hoseini imzalı ve Vattnet som kan orsaka krig  (Su savaş nedeni olabilir) başlıklı bir makale yayınlandı. Hoseini, İsrail yönetiminin, Filistin, Suriye ve Lübnan halklarının sularını nasıl gaspettiğini kısaca ve sonderece ılımlı bir üslupla anlatıyor. Türkçeye çevirdiğim bu metinde, terör bahanesi ile Filistin halkını hapseden kilometrelerce uzun duvarın, aynı zamanda ve asıl olarak bu halkı nasıl su kaynaklarından koparttığı açıklanıyor.

İleride Filistin halkının, Filistinli köylülerin yaşadığı toprakları çölleştirecek olan söz konusu utanç duvarı’nın, Filistin halkını ürettiği tarım ürünlerini kurutmaya, bu halkı tüm geçim kaynaklarından yoksun bırakarak 15- 20 yıl içinde toptan göçe zorlamaya yönelik olduğu anlaşılıyor... Naziler, Yahudileri gaz odalarında yok etmeye çalışmışlardı. Şimdi de ırkçı yahudi devleti Filistin halkını susuz ve aç bırakarak yoketmeye, ve topraklarından tamamen sürmeye çalışıyor... Birinci haksızlığın ve kötülüğün temelinde ahmak Nazi ırkçılığı duruyordu; kötülükte bu birincisinden aşağı kalmayacak ikincisinin temelinde de Siyonist ırkçılık yatmaktadır. Ve malesef bölgenin yakın geleceğini kanlı karanlık günler beklemektedir.

Bölgede yaşanan trajedilerin baş sorumlusu, yaklaşık iki bin yıl aşağıladıkları, sistematik soykırımlara uğrattıkları, ruhlarını ve beyinlerini zehirledikleri Yahudi toplumunun en dindar ırkçı unsurlarını bölgeye yerleştiren ve kendi yaratmış oldukları Yahudi sorunu’nu Filistin halkının, Arap halklarının başına bela eden ve böylece görünüşte günahlarında kurtulmaya çalışan Batı’nın emperyalist merkezleridir. Mevcut acıklı durumun baş sorumlusu, İsrail devletinin nükleer silahlara sahip olmasına yardımcı olan ve petrol yararları uğruna bu devleti bir ileri karakol olarak Arap halklarına karşı kullanan ABD ve Büyük Britanya (İngiltere) devletleridir. Filistin halkına yönelik bitmeyen saldırıların giderek daha da tehlikeli ve trajik olaylara doğru tırmanışın baş sorumlusu, militarist İsrail devletini her yıl en az dört milyar ABD Doları ile destekleyip, İsrail ordusunun sivil Filistin halkına yönelik açık cinayetlerine ve yıkımına göz yuman ABD’dir, İngiltere’dir ve diğer büyük emperyalist devletlerdir.

İsrail, bölgede yürüttüğü tüm saldırganlıklarında sistematik olarak su kaynaklarını ele geçirmiş ve suyu Filistin halkına, Arap halklarına karşı bir silah olarak kullanmıştır. Değişik kaynakların ortak verilerine göre günümüze İsrail, bölgedeki su kaynaklarının yüzde 80 kadarını denetleyebilmektedir artık. Bu sadece Filistin halkının suları değildir. İsrail, 1967 savaşından sonra, büyük kısmı Filistin bölgesinde akan Ürdün Nehri’nin (Şeria) sularının en büyük kısmına elkoyduğu gibi, Suriye’nin Golan tepelerindeki su kaynaklarını da ele geçirmiştir. Yine İsrail Lübnan’ı işgal ettiği 1982 yılında, Lübnan’da doğup Ürdün’e akan Hasbani ve Wazzani Nehirleri’nin sularına el koymuştur. Lübnan’ın işgal edildiği 1982 yılından beri İsrail, tamamen yasadışı yollarla Litani Nehri’nden daha fazla su almaktadır. Bu satırları yazana göre İsrail’in Kuzey ıraktaki güçlü varlığının önemli nedenlerinden biri de, bölgenin zengin su kaynaklarıdır...

Arca Arıyoruk'ın 14 Ağustos 2003 tarihli ve "Turkish Water to Israel" başlıklı ingilizce makalesinde, kişi başına düşen 2.150 metreküp ile bölgenin en su zengini ülkesinin Irak olduğu ve ardından kişi başına 1850 metreküp su ile Türkiye'nin geldiği yazılmaktadır. İsrail’de ise kişibaşına yaklaşık 325 metreküp su düşmektedir ama, aşağıdaki makalede okuyacağınız gibi İsrailli Yahudiler bu ortalamanın çok üzerinde su kullanmaktadırlar. Bunun nedenide Filistin halkından çalınan sulardır ve anlaşılmış olacağı gibi Filistinli insanlarda sözkonusu ortalamanın çok altında su tüketmek zorunda kalmaktadırlar... Tüm bunların ötesinde İsrail, çekilecek boru hatlarıyla Türkiye’nin Manavgat suyunun önemli bir kısmını ve yine Mısır’ın yaşam kaynağı Nil’in sularını almayı planlamaktadır...

BBC, 16 Haziran 2003 tarihli ve “Water war leaves Palestinians thirsty” başlıklı yazılı haberlerinde, Kyoto’da düzenlenen Üçüncü Dünya Su Konferansı’nda konuşan eski Sovyet Cumhurbaşkanı Mikhail Gorbaçov’un, “yakın tarihte su kaynakları üzerine 21 kez silahlı savaş oldu ve bunların 18 tanesini İsrail başlattı” dediğini bildirmektedir. Yine aynı habere göre, 1993 Oslo Barış Görüşmeleri’nde, Filistin halkının su kaynakları üzerinde daha fazla haklarının ve denetimlerinin olması gerektiğinin altı çizilmiştir. ABD gibi emperyalist güçlere güvenerek Birleşmiş Milletler kararlarını en çok çiğneyen ülke ünvanına sahip İsrail, Filistin halkının yaşamsal su gereksinimi üzerine bu öneriyi rahatça geri çevirmiştir. “West Bank Water Usage” başlıklı makalede ve ayrıca isveççeden çevirdiğim aşağıdaki makalede açıklandığına göre, Batı Yakası’nın suyunun yüzde 73’ünü İsrail, yüzde 17’sini Filistin halkı ve yüzde 10’unu da -nüfusları çok daha düşük olan- illegal Yahudi yerleşimciler kullanmaktadırlar. Ve saldırgan militarist ırkçı İsrail devleti, güçlü propoganda algı ile halen mazlum rolü oynamaya çalışmaktadır.

Kaynak : http://www.sinbad.nu/israilsu.htm

 

ERNESTO CHE GUEVARA

Ernesto Che Guevara 14 Haziran çarşamba günü Arjantin'in önemli şehirlerinden Rosario'da doğdu.

Che henüz iki yaşında iken ilk astım krizine yakalandı.Sierra Maestra'da Batista ordularına karşı savaşırken Che'ye zorlu dakikalar yaşatan bu hastalık,Bolivya ormanlarında Barrientos'un askerleri tarafından vuruluncaya kadar yakasını bırakmadı.

Yüksek mühendis olan babası Ernesto Guevara Lynch, İrlanda asıllı bir aileden, annesi Clia dela Sena ise İrlandalı-İspanyol karışımı bir aileden geliyordu.Che üç yaşında iken ailesi Buenos Aires'e yerleşti. Daha sonraları astım krizlerinden dolayı Che'nin durumu dahada kötüleşti. Doktorlar tedavisinin çok güç olduğunu, mutlaka iklim değiştirmesi gerektiğini söylediler. Böylece Guevara ailesi yeniden göç etti.Cordoba'ya yerleştiler.

Guevara ailesi tipik bir burjuva ailesi idi. Politik eğilimleri itibarıyla da sola açık liberal olarak tanınırlardı. İspanya iç savaşında açıkça cumhuriyetçileri desteklemişlerdi. Zamanla maddi durumları bozuldu. Che, eğitim bakanlığına bağlı Dean Funes lisesine başladı. Okulda İngilizce eğitim yapılırken, annesinden de fransızca öğreniyordu. Daha ondört yaşındayken Freud'un kitaplarını okumaya başlayan Che, fransızca şiirlere bayılırdı. Baudelaire'e karşı büyük bir tutkusu vardı. Onaltı yaşında ise Neruda'ya hayran olmuştu.

Guevara ailesi,1944 yılında Buenos Aieres'e göçtü. Durumları iyiden iyiye bozulmuştu. Che, biryandan öğrenimine devam ederken bir yandan da çalışıyordu.Tıp fakültesine yazıldı. Fakültedeki ilkyıllarında Arjantin'in kuzey ve batı bölgelerini baştan başa dolaşmış, buralardaki orman köylerinde cüzzam ve tropikal hastalıklar üzerinde çalışmalar yapmıştı.

Son sınıfta iken Che, arkadaşı Alberto Granadas ile bütün Latin Amerika'yı içine alan bir motosiklet turuna çıktı. Bu tur ona, Latin Amerika'nın sömürülen köylülerini yakından tanıma fırsatı verdi. Che, 1953 yılının Mart ayında üniversiteyi bitirmiş doktor olmuştu. Venezuella'daki cüzzam kolonisinde çalışmak üzere anlaşmıştı. Buraya gitmek için çıktığı yolculuğu sırasında Peru'ya da uğradı. Orada yerliler hakkında daha önce yayınlanmış bir incelemesi yüzünden tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Hapisten çıktıktan sonra Ekvator'da bir kaç gün kaldı. Burada Ricardo Rojo adında bir avukatla tanışması hayatının dönüm noktası oldu. Che, Venezulla'ya gitmekten vazgeçip, Ricardo Rojo ile birlikte Guetamala'ya gitti. Devrimci Arbenz Hükümeti sağcı bir darbe ile devrilince Arjantin büyük elçiliğine sığındı. İlk fırsatta ihtilalcilerin safına katıldı. Faaliyetlerinden dolayı elçilik binasından çıkartıldı. Guetamala'da kalması tehlikeli bir durum alınca Meksika'ya gitti. Ernesto, Guatemala'da bir çok Kübalı sürgün ve Fidel Castro'nun kardeşi Raul ile karşılaşmıştı. Meksika'ya geçtiğinde ise Fidel Castro ve arkadaşları ile tanışarak Küba devrimcileri safında yer aldı. Daha sonra Granma gemisiyle Küba'ya hareket etti ve savaşın sonuna kadar en ön safhada yer aldı.

Devrim sonrasında Binbaşı Ernesto Che Guevara Havana'nın la Cabana Kalesi'nin komutanlığına getirildi.1959 yılında Küba vatandaşı ilan edildi . Bir süre sonra silah arkadaşı Aleida March ile evlendi. 7 Ekim 1959'da Milli Tarım Reformu Enstitüsü başkanlığına atandı. 26 Kasım'da da Küba Milli Bankası başkanlığına getirildi. Böylece Che ülkenin mali işlerini yüklenmiş oluyordu.

23 Şubat 1961'de Küba Devrim Hükümeti bir sanayi bakanlığı kurarak Che'yi bunun başına getirdi. Ancak Playa Giran çatışması sırasında, tekrar kale komutanlığı görevine getirildi. Daha sonra az gelişmiş ülkelere çeşitli seyahatlar yapan Che, sömürülen halkları ve emperyalistleri daha yakından tanıma fırsatı buldu. Bu durum Che'nin savaşcı yanının tekrar canlanmasına yol açtı.

Artık başka Latin Amerika ülkelerine gidip halkları örgütlemesi gerektiği kararını vermişti.1965 Eylül'ünde bilinmeyen ülkelere doğru yola çıktı. 3 Ekim 1965'de Fidel Castro, Che'nin ünlü veda mektubunu Küba Halkı'na okudu.

...Ve ölüm Che'yi Bolivya'da Higueras yakınlarında yakaladı. Barrientos'un askerleri O'nu 7 Ekim 1967 gecesi Hieguras yakınlarında kıstırdılar. Bacağından ağır bir yara aldı ve Hieguras'da bir okula hapsedildi. Kimsenin karşısında eğilmedi. Ve 9 Ekim günü Barrientos'un kiralık katillerinden Mario Turan'ın dokuz kurşunuyla can verdi.

BİZİM FİDEL

Kelimelere düşkünlüğü... Baştan çıkarıcılığı... Nerede olursa olsun karşılaştığı her sorunun peşine düşer. İlham gücünün sürükleyiciliği tarzına yakışır. Beğenisinin vüsati, kitaplarına gayet iyi yansımıştır. Sigarayla savaşta moral üstünlük sağlayabilmek amacıyla puro içmeyi bırakmıştır. Bir tür bilimsel şevkle çözümler yaratmayı sever. Her gün birkaç saat egzersiz yapıp, sık sık yüzerek enfes formunu korur. Alt edilemeyecek denli sebatkârdır; katı disiplin sahibidir. Umulmayana, hayal gücü sayesinde ulaşmıştır. Çalışmayı öğrenmek, dinlenmeyi öğrenmek kadar önemlidir.

Helak olacak kadar konuşur; konuşarak dinlenir. İyi yazar ve yazmayı sever. Yaşamdaki en büyük motivasyon kaynağı, riskin yarattığı heyecandır. Ancak doğaçlama ustalarına özgü hitabet gücü, onun en kusursuz niteliklerindendir.

Konuşmaya başladığında önce, sesi alçak ve konuşmasının yönü belirsizdir. Kuvvetli bir vuruşla dinleyicilerini avucuna alana kadar, adım adım, kullanabileceği her şeyden yararlanır. İlham sahibidir; karşı konulamaz, göz alıcı zarafeti, ancak bunu hissetme onurundan mahrum olanlar tarafından inkâr edilebilir. Anti-dogmatizm abidesidir.

Başucu kitaplarının yazarı Jose Martin'in düşüncelerini Marksist bir devrimin akışkanlığı ile bağdaştırabilecek kadar yeteneklidir. Belki de düşüncelerinin özü, kitlelerle uğraşmanın her şeyden önce bireylerle ilgilenmek anlamına geldiği konusundaki netliğinde yatmaktadır.

Bu, yüz yüze iletişimde sağladığı mutlak güveni açıklayabilir.

Her bir farklı durum için kullandığı ayrı bir dil ve dinleyicilerini ikna edebileceği farklı bir yaklaşımı vardır. Karşısındakilerle nasıl aynı düzeyde olabileceğini bilir. Engin, müteferrik bilgisi, her türlü ortamda rahat hissetmesini sağlar. Şu kesindir ki, nerede, nasıl ve kiminle olursa olsun Fidel Castro orada kazanmak için bulunur. En küçük gündelik faaliyetlerde bile sahip olduğu mağlup etmeye dönük eğiliminin, özel bir nedeni var gibidir. Hiçbir zaman teslim olmaz ve içinde bulunduğu durumu değiştirmeyi başarıp, zafer kazanana kadar durup dinlenmez.

Özellikle bir sorunun çözümüne yaklaşıldığında, hiç kimse ondan daha takıntılı olamaz. Büyük ya da küçük, her hangi bir meseleye kendisini aynı ihtiraslı tutku ile adayabilir. Hele bir de bu mesele güçlüklerle yüzleşmek anlamına geliyorsa... Hiç bir zaman böylesi anlarda olduğundan daha iyi hissedemez.

Onu yakından tanıyanların "Bir şeyler yanlış ki, sen yine mest olmuş gibisin" dedikleri vakidir.

Tekit, onun çalışma yöntemlerinden biridir. Sözgelimi, Latin Amerika'nın dış borçları, iki yıl kadar önce konuşma başlıklarından biri haline gelmişti. Bu tarihten itibaren mesele, konuşmalar içerisinde genişletildi, yayıldı ve derinleştirildi. İlk söylediği şey, basit bir aritmetik çıkarım, yani bu borçların ödenemez olduğuydu. Ardından, sırf bu amaçla düzenlenen uluslararası bir toplantıda ortaya koyduğu sersemletici bulgular geldi: [Borçların] Ulusal ekonomiler üzerine etkileri, toplumsal ve siyasal yansımaları, uluslararası ilişkilerde yarattığı mutlak baskı, ortak Latin Amerika politikası için taşıdığı tartışılmaz öneme kadar varan bütünsel bir görünüm.

Onun, bir siyasetçi olarak ender rastlanan yeteneklerinden biri de, bir meselenin en uzak sonuçlarına bile nasıl evrilebileceğini sezebilmesidir. Ama bu yeteneğini, ilham patlamaları şeklinde değil, çetin ve direngen bir akıl yürütme süreci içerisinde kullanır. En büyük yardımcısı, bunaltıcı yargılar ve inanılmaz hızlı matematik hesaplamalarla dolu bir söylevi ya da özel bir konuşmayı yedeklemekte -zaman zaman da kötüye- kullandığı hafızasıdır. Ardı arkası kesilmeyen özet verilerle kaşık kaşık beslenebilmek için yardıma ihtiyaç duyar. Bilgi akışı sağlama işi, yatağından kalkmasıyla başlar. Her sabah kahvaltısına, en az iki yüz sayfalık dünya haberleri eşlik eder. Nerede olursa olsun her sabah zorunlu raporlar önüne gelir. Kendi tahminine göre, resmi raporlar, ziyaretçilerin getirdikleri ve sınırsız merakını her an uyandırabilen yazılar dışında, her gün yaklaşık elli farklı belge okumaktadır.

Herhangi bir meselede, en küçük çelişkiyi bile yakalayabildiğinden, ona verilecek her yanıt kusursuz olmalıdır. İhtiyaç duyduğu bilginin bir başka kaynağı da kitaplardır. Haris bir okuyucudur. Özel bir yöntem kullanmadığı konusunda ısrar etse de, kimse nasıl ve ne zaman bu kadar çok ve hızlı okuduğunu anlayamaz. Sık sık, günün erken saatlerinde yanına aldığı bir kitap hakkında, ertesi sabah yorumlar yaptığı bilinir. İngilizce okuyabilir ama konuşmaz. Daha çok İspanyolca okur ve eline üzerinde harfler olan her hangi bir parça kâğıdın geçtiği her an okumaya isteklidir. Ekonomi ve tarih başlıklarını düzenli olarak izler. İyi edebiyatın değerini de bilir ve yakından izler.

Gerçek nedenlerin nedenlerinin nedenlerini bulana kadar bardaktan boşanırcasına sorduğu seri ve birbirini izleyen sorularla insanları bombardımana tutma huyu vardır. Latin Amerikalı bir konuğu ayaküstü ülkesindeki pirinç tüketimi oranlarından söz ettiğinde, o anda kafasından yaptığı hesapla çok ilginç, öyleyse herkes günde dört poundluk [yaklaşık iki kilogram] pirinç yiyor demiştir. En iyi taktiği, bilgilerini doğrulamak ve kimi durumlarda karşısındakini tartıp ona göre muamele etmek için, yanıtlarını zaten bildiği sorular sormaktır.

Bilgi edinebileceği hiçbir fırsatı kaçırmaz. Angola savaşı sırasında katıldığı bir resmi kabulde, bir çatışmayı öylesine tarif etmişti ki, Avrupalı bir diplomatı Fidel Castro'nun o çatışmada bulunmadığına ikna etmek zor olmuştu.

Che Guevara'nın yakalanması ve öldürülmesi üzerine yaptığı açıklama, Palacio de la Moneda baskını ve Salvador Allende'nin ölümüne ya da Flora Kasırgası'nın yarattığı tahribata ilişkin beyanları, muazzam konuşma örnekleridir.

Latin Amerika'nın geleceğine ilişkin hayali Bolivar ve Marti'ninkiyle aynıdır: Dünyanın kaderini değiştirme kapasitesine sahip uyumlu ve özerk bir toplum. Amerika Birleşik Devletleri'ni, Küba dışında, her hangi bir ülkeden çok daha iyi tanımaktadır. İnsanlarının tabiatı, iktidar yapısı ve hükümetlerinin gizli niyetleri hakkında derin bilgisi vardır. Ambargonun yarattığı sürekli fırtınayı bunun sayesinde savuşturur.

Genellikle saatler süren görüşmelerinde, en beklenmedik kıvrımlara varana kadar titizlikten taviz vermeden her konunun üzerinde ayrıca durur. Yanlış kullanılacak tek bir sözcüğün tamiri imkânsız hasarlar yaratabileceğini bilir. Sorulara yanıt vermekten asla kaçınmaz ve asla sabrı taşmaz. Fazla kaygılanmaması için bazı gerçekleri duymasını engellemeye çalışanlar vardır. Yine de [duyar ve] bilir. Kendisinden bir şeyler saklamaya çalışan bir görevliye şöyle demiştir: Müsterih olmam için gerçekleri benden saklıyorsun ama sonunda tüm bana hiçbir zaman anlatılmamış gerçeklerin hepsiyle birden karşı karşıya kaldığımda şoke olup öleceğim. Yine de en ciddisi, yetersizlikleri örtmek için ondan sakladıklarıdır. Çünkü -siyasi olsun, bilimsel, sportif ya da kültürel olsun- devrimi ayakta tutan başarılara paralel olarak, gündelik hayatı her düzeyde ama özellikle de yurttaşların mutluluğu düzeyinde etkileyen büyük bir bürokratik yetersizlik söz konusudur.

Sokaklarda insanlarla konuştuğunda, bu sohbet, yepyeni anlamlar ve gerçek bir muhabbetin açıklığını taşır. Ona Fidel derler. Çevresini güvenle sararlar. Hakikatlerin konuşulduğu canlı bir radyo yayınında, ilk ismiyle hitap ederek, muhalif görüşlerini onunla tartışır ya da ona taleplerini iletirler. Bunlar, kendi parlaklığıyla örtülü sıradışı bir insanın görebildiğimiz yanlarıdır. Tanıdığıma inandığım Fidel Castro budur: Davranışları yalın ama hayalleri iflah olmayan, modası geçmiş sakalları olan, sözcük seçimlerinde tedbirli, görgülü, düşünceleri harikulade olmaktan daha hafif bir deyimle nitelendirilemeyecek bir adam.

Uzmanlarının er geç, kansere çare bulacaklarının hayalini kurarken, en büyük düşmanından 84 kat daha küçük bir adada, dünyadaki güç dengelerine uygun bir dış politika geliştirmiştir. Bilincin doğru teşekkülünün, insanlığın en büyük başarısı olduğuna ve moral güdünün, dünyayı değiştirmek ve tarihi harekete geçirmekte maddi şeylere üstün geleceğine kanidir.

Daha uzun yaşamayı talep ettiği bazı anlarda, başka türlü yapabileceği bazı şeyler için hayattan biraz daha fazla süre istediğini gevelediğini duymuşluğum vardır. Bu kadar insanın kaderini taşımanın getirdiği yükle belinin büküldüğünü gördüğümde, en çok ne yapmak istediğini sordum. Bir kerede yanıtladı: Bir sokağın köşesinde dikilmek.

* Gabriel García Márquez'in bu yazısı www.progresoweekly.com adresinde 10-16 Ağustos haftasında yayımlanan İngilizce orijinalinden Kasım Akbaş tarafından Latinbilgi.Net için çevrilmiştir.

Arap liderleri İsrail-Filistin sorununun çözülmesini gerçekten istiyorlar mı? Bu da sorulur mu demeyin. Zira Filistin devleti kurulursa birçok otoriter Arap rejimi zor duruma düşecektir. Bir Ortadoğu düşünün ki, Filistin halkı nihayet hak ettiği devlete kavuşmuş ve komşusu İsrail ile barış içinde yaşıyor. Bu durumda komşu Arap ülkeleri için dış politikadaki en önemli sorun hallolmuş olacak. Peki o zaman genç ve işşiz Arap kamuoyunun dikkati nereye yönelecek? İçerdeki sorunlara. Bu sorunların başında da rejimlerin baskıcı karakteri ve genel başarısızlığı gelecek. O halde Filistin sorununun ortadan kalkması Arap rejimleri için demokratikleşme baskısının artması demek. Siz bir diktatör olsanız halkın öfkesinin içeriye değil dışarıya akmasını tercih etmez misiniz? O halde Filistin sorunu Arap otokrasilerinin ömrünü uzatıyor diye düşünmek mümkün.

Bu basit fakat doğruluk payı olan analiz Amerika'da oldukça yaygın. Ortadoğu konusunda kafa yoran birçok Amerikalı: "Bakmayın Arap ülkelerinin Filistin için gözyaşı döktüklerine, bu zengin ülkeler isteseler Filistinli mülteci sorununu bir günde hallederler" diyorlar. İşin aslı şu ki bu analiz çoğu zaman İsrail'i korumak ve suçsuz kılmak için yapılıyor. Fakat her şeye rağmen bu durum Arap rejimlerinin günahını azaltmıyor. Zaten Arafat'ın hayattayken birçok Arap lideriyle arası biraz da bu nedenle bozuktu. Arafat tarih sahnesinden çıkıp partisi Fetih'in yerine Hamas iktidara gelince işler daha da çetrefilleşti. Bir bakıma Arap ülkelerinin Filistin meselesindeki ikiyüzlülüğü daha da açık bir şekilde ortaya çıktı.

Mısır ve Ürdün

Gazze'ye bitişik Mısır'ı ele alalım. Mısır'daki en önemli muhalefet akımı Müslüman Kardeşler. Filistin'deki iktidar, yani Hamas, bu Müslüman Kardeşler hareketinin Filistin kolu. Aynı ideolojiye sahip. Mısırlı Müslüman Kardeşler halkın gözünde aynen Hamas gibi çok güçlü. Mısır'da demokratik bir seçim yapılsa aynen Hamas gibi iktidara gelecekler. Geçen yıl yapılan anti-demokratik seçimlerde bile Müslüman Kardeşler oy oranlarını beş misli artırdılar. Baskıcı ve sözde laik Hüsnü Mübarek rejiminin Hamas'a nasıl baktığını artık siz düşünün. Mübarek Hamas'ın başarısız olması için elinden geleni yapmaya hazır. Zira Hamas başarılı olursa Mısır'daki İslamcı güçler daha da güçlenecek.

Peki ya Ürdün. O da Batı Şeria'ya bitişik, nüfusunun yüzde 70'ine yakını Filistin kökenli. Ancak gelin görün ki Kral Abdullah'a karşı en ciddi muhalefet hareketi gene Müslüman Kardeşler. Yani bir bakıma Hamas'la aynı parti. Ürdün'de serbest seçimler yapılsa orda da Müslüman Kardeşler'in iktidara gelmesi mümkün. İşte Filistin meselesiyle doğrudan bağlantılı iki Arap ülkesinin Hamas'a bakış açısının bir fotoğrafı. Mısır ve Ürdün Filistin'de Hamas'ı zor duruma düşürecek her eylemin arkasında yer almaya hazırlar. Peki ya Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt ve diğer Körfez emirlikleri. Onlar nerede? Bu ülkelerin başları zaten kendi İslamcıları ile dertte. Kendi ülkelerinde Müslüman Kardeşler tipi ve daha da radikal birçok grup cirit atıyor ve ABD destekli rejimden nefret ediyor. Bu şartlar altında Suudların ve Arap emirliklerinin en istemedekleri şey Filistin'deki yeni demokratik iktidara yardım etmek. Durum böyle olunca Hamas'ın kasası tam takır. Dört aydır Filistin'de maaş ödenemiyor. Bir düşünün. Arap âleminin en önemli davası Filistin. Ülke işgal altında. Ekonomi ve üretim adına ortada hiçbir şey kalmamış. İşsizlik oranı yüzde 70. Serbest seçimler yapılmış Hamas hakkıyla seçimleri kazanmış. Amerika ve Avrupa, yani şu meşhur 'uluslararası camia' Hamas'ın tutumu nedeniyle Filistinlilere mali ve ekonomik ambargoya karar vermiş. Tanıdık deyimle Filistin 70 cent'e muhtaç durumda.

Bu şartlar bir yandan Filistin halkını açlık sınırına getiriyor, diğer yandan şiddet ve savaş iklimini körüklüyor. Ve İsrail bu ateşe körükle gidiyor. Filistin halkının vergi gelirine el koyuyor. Bölgeye giriş-çıkışı engelliyor. Suçsuz sivilleri, çoluk çocuk demeden geçen hafta Gazze plajında yaptığı gibi acımasızca hedef alıyor. Üstelik yeni Başbakan Ehud Olmert Hamas'ın iktidarda olmasından son derece memnun. Konuşacak muhatap yok diyerek, Filistin toprakları üzerinde duvar çekmeye devam ediyor. Utanmadan bir de bu duvarı dünyaya tek taraflı, barışcıl, ve adil bir çözüm olarak pazarlıyor.

Peki Filistin halkı için hayat gittikçe çekilmez hale gelirken, Arap âlemi ne yapıyor? Seyderiyor. Hiçbir Arap ülkesinden doğru dürüst bir para yardımı gelmiyor. Üstelik bu rejimlerin çoğu son iki yılda üç misli artmış petrol gelirlerini ne yapacaklarını bilemiyor durumdalar. İşte size Filistin konusundaki "dillere destan" Arap dayanışması. Bu şartlar altında iş gene Avrupa Birliği'ne düşüyor. AB Komisyonu bu hafta sonu aldığı kararla en azından Filistinli sağlık görevlileri için para yardımı yapmaya karar veriyor.

Ne yapılmalı?

AB üstüne düşeni fazlasıyla yapıyor. Bu şartlar altında Hamas'a, İran'a, ABD'ye ve Türkiye'ye çok iş düşüyor. Haddimiz değil ama ne yapılması konusundaki fikirlerimizi sunalım. Hamas yapıcı ve yaratıcı davranarak Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas'a İsrail ile masaya oturma yetkisi vermeli. Aksi takdirde Ehud Olmert bütün dünyayı müzakere için muhatap bulamadığına inandıracak ve maksimalist duvarını meşrulaştıracak. İran'a düşen görev ise ABD ile masaya oturmak ve sadece nükleer enerji konusunu değil İsrail ve bölgesel barış sürecini de kapsayan bir "genel pazarlık" önermek. Bu öneriyi 2002 yılında Hatemi yapmıştı ama ABD kabul etmemişti.

Ancak bugün ABD hem İran hem de Irak konusunda köşeye sıkışmış durumda. O nedenle İran'ın genel pazarlık teklifini kabul etmeye daha yatkın. Hatta Washington bu teklifi kabul edip İran'la müzakereye Irak'taki en önemli Şii merci olan İran kökenli Ayetullah Sistani'yi de davet edebilir. Washington böylece sadece İran değil aynı zamanda Irak konusunda da barış için mesafe kat edebilir. Bilindiği gibi Ayetullah Sistani henüz hiçbir Amerikalı ile bire bir temas kurmuş değil. Türkiye ise iki şey yapmalı. Birincisi bu sefer Halid Meşal'ı değil, Filistin Başbakanı İsmail Haniye'yi Ankara'ya davet ederek Mahmud Abbas'a müzakereci olarak destek vermesini isteyebiliriz. Ankara bunun karşılığında gerekirse Filistin hükümetine AB'nin yaptığı gibi ekonomik yardım konusunu bile düşünmeli. Araplardan Filistin'e hayır yok. Bari biz tarihi sorumluluğumuzu yerine getirelim. İkinci girişim ise İran ve ABD konusunda yapılmalı. Hem Tahran hem de Washington'a ikili görüşmelerinin bizi de ilgilendiren Irak'la ilgili bölümlerinde yer almak istediğimizi bildirmeliyiz. Şunu unutmayalım: İran ve ABD gerçekten masaya oturup bir genel pazarlık yaparlarsa, Ortadoğu'da başarı şansı Oslo'ya oranla çok daha yüksek bir barış süreci başlayacaktır. Bu sürece ev sahipliği yapmak için elimizden geleni yapmalıyız.

Dr. Ömer Taşpınar: Brookings Enstitüsü Türkiye Programı Direktörü

Kaynak : Radikal