cicceekk tarafından gönderilen her şey
-
İNSAN GÖRMEDEN DE SEVEBİLİR Mİ?
Kıskançlıklarla, kuşkularla, hesaplaşmalarla süren sancılı bir aşkın orta yerindeki bir sevişmeden sonra adam seviştikleri odadan çıktığında başlayan bir hava bombardımanında ev isabet alıyor ve adamın biraz önce geçtiği bölüm çöküyor. Daha iki dakika önce koynunuzda olan birinin yok olduğunu görüyorsunuz. O korkunç anda kadın yaşadığı çaresizlik karşısında, aslında pek de inanmadığı Tanrı'ya sığınıyor. Dizlerinin üstüne çöküp yalvarıyor. "İnandır beni" diyor, "o yaşarsa sana inanacağım. Ona bir fırsat tanı. Bırak mutluluğuna sahip olsun. Bunu yap, inanacağım sana." Ve Tanrı'yla bir pazarlığa oturup en çok sevdiğini geri alabilmenin karşılığında Tanrı'ya en çok sevdiğini vermeyi öneriyor. Eğer biraz önce o kapıdan çıkan erkek yeniden o kapıdan sağ olarak dönerse, o erkeği bir daha hiç görmeyeceğine söz veriyor Tanrı'ya. "İNSANLAR BİRBİRLERİNİ GÖRMEDEN DE SEVEBİLİRLER, değil mi?" diyor, "seni hayatlarında bir kere bile görmeden seviyorlar." Graham Greene, Zor Tercih isimli romanında, erkeğin dönüşünü gören kadının duygularını yalın bir dille anlatıyor. O anda Maurice girdi içeri. Yaşıyordu. İşte şimdi onsuz olmanın ıstırabı başlıyor diye düşündüm ve yine kapının ardında ölmüş yatıyor olmasını istedim.' Kadın, sevdiği erkeğe kavuşmuş ve onu kaybetmişti. Ve onun yaşadığını gördüğü anda, biraz önceki pazarlığın ağırlığını fark edip, "keşke ölseydi" diyordu. Bundan sonra, bir insanı görmeden de sevmenin mümkün olup olmadığını öğrenecekti. Romandan yapılan filmde, Tanrıyı görmeden seven insanların birbirlerini de görmeden sevip sevemeyeceklerini, iki sevgili unutulması zor cümlelerle tartışıyordu. - İNSAN SEVDİĞİNİ GÖRMEDİĞİNDE AŞK BİTER Mİ? - Düşünsene, Tanrıyı bir kez bile görmedik ama onu seviyoruz. - Ama benimki o tür bir sevgi değil, Sarah. - Belki de başka bir tür sevgi yok, Maurice. Aşk, bir insanı Tanrıyı sever gibi sevmek mi, onu görmeden ama onu hissederek onun varlığına bağlı kalmak mı? Bir dokunuşa, bir bakışa, bir sese, bir işarete muhtaç olmadan, onu besleyecek bir bedene, bir vaade, bir ümide ihtiyaç duymadan, tek başına da sürebilecek kadar güçlü bir sevgi mi aşk? "Sevmeye devam edebilmek için onu görmeliyim" demeyecek kadar büyük bir iman, büyük bir bağlanma mı? Bir ruhun bir başka ruha sarılması ve bu sarılışı bir bedene gerek duymadan da sürdürebilme mi? "Tanrı'yı sevdiğim kadar severim seni" diyebilmek, böylesine korkunç bir bağlılığa rıza göstermek mi aşk? Peygamberler bile Tanrı'ya bir kere yüzünü göstermesi için yalvarırken, hiç görmeden de ruhunu bir başka ruha adamak mı? Hayatın içinde, insanların sevmek için görmeye ihtiyaç duyduğuna şahit oluyoruz; kaybedişler unutuşları da getiriyor; bir bedenin aracılığı olmadan bir ruha bağlılığımızı da çok sürdüremiyoruz. Tanrımız olmuyor sevdiğimiz; imanımızı çabuk kaybetmeye, bütün inançsızlar gibi sevgimizin sürmesi için bir kanıt görmek istemeye çok yatkınız. "Belki de sevmenin başka türü yoktur" diyen birilerinin romanların, filmlerin arasında dolaşması ve bizim o insanları hayatta da bulacağımıza dair ümidimiz, bizi aşka doğru çeken. Böyle bir ümidimiz olduğu için şiirler, romanlar yazıyor, böyle bir ümidimiz olduğu için şiirler, romanlar okuyoruz. Neredeyse bütün hayatını kendi inancıyla dövüşerek geçiren Graham Greene'in Tanrı'yı görmeden seviyorlar, ben de onu görmeden severim diyen bir satırı yazması, bize aşkın çekiciliğini yaşatan. Bu satırı okumak, bunun gerçek olabileceğine inanmak, bu hayali benimsemek, bizim sıradan hayatımızı, bizim yaşadığımızdan daha renkli, daha çekici, daha heyecanlı kılan. Hiç rastlamasanız da bir insanı sevmenin bir Tanrıyı sevmek gibi bir şey olduğunu yazan birinin varlığı, sizi, bunu söyleyebilecek birinin varlığına da inandırır ve o inançtır ki, bence, sizin hayatınıza mana katan. Aynen, Tanrıyı görmeden sevmek gibi siz de bir insanın başka bir insanı hiç görmeden sevebileceğine, o insana hiç rastlamadan inandığınızda, romanların size itaat ettiği o kutsal topraklara girmek için, o toprakların sınırlarında içiniz ürpererek dolaşmaya başlarsınız. Birisi tarafından öyle sevilmek istersiniz. Ve birisini öyle sevmek. Ancak o zaman, gerçek bir mümin gibi, çekilecek olan acıları değil, bir tanrısı olan bir kainatta yaşamanın mucizesinin fark edersiniz. Acı dolu, isyan dolu bir mucize. "Keşke inanmasaydım" dedirtecek, "keşke onu böyle sevmeseydim" dedirtecek bir mucize. Ama bütün acısına, bütün kederine, bütün yalnızlığına rağmen vazgeçilmeyecek bir mucize. O mucizeyi görenlerin ondan kolay kolay kopabileceklerini sanmam. İnsanların bütün nankörlüklerine, alaylarına, hor görmelerine, inanmamalarına karşın tek başına kendi inancıyla yaşayan, kendi inancının yüceliğinde diğer insanların zavallılığını, yetersizliğini, aşksızlığını görüp, onlar için üzülen ve kendi sevgisine sıkı sıkıya tutunan bir ahir zaman peygamberi gibi, başkalarına bomboş gözüken bir çölde, o çölün boş olmadığını hissederek yürürsünüz. Sizin bu yürüyüşünüz, bir gün bir romanda ya da bir yazıda bir satıra dönüştüğünde, sizinle alay eden nice insanın çorak ve loş hayatına sizin hayatınızdan bir ümit ve ışık sızar. Büyük bir ödülün ve büyük bir cezanın sahibisinizdir. Bir insanı bir tanrıyı sever gibi sevebilecek bir güçle ödüllendirilmiş..... Bir insanı bir tanrıyı sever gibi sevebilecek kadar güçlü olduğunuz için de cezalandırılmışsınızdır. İnsanlar Tanrı'yı görmeden seviyorlar. Ama Tanrıya inananların çoğu, bir insanın bir başka insanı hiç görmeden sevmeyi sürdürebileceğine inanmıyor. Ben, Tanrıyı inanan Graham Greene'e inanıyorum, "bir insan başka bir insanı hiç görmeden de sevmeyi" sürdürür. Benim inancımı paylaşanlar, bir gün öyle sevmeyi ve öyle sevilmeyi bekleyecekler, bu inanç, onların içinde kapatıldıkları küçük hayatların sınırlarını yıkıp onları vaat edilmiş hayallere taşıyacak. Bir gün biri onlara diyecek ki: - Belki de başka tür bir sevgi yok, Maurice. AHMET ALTAN
-
YÜREKLERİYLE KONUŞAN,GÖZLERİYLE GÜLEN
Bir kadını tanımak... Bütün gel-gitleri, kaprisleri, küçük şımarıklıkları, korkuları, şaşkınlıkları, hercailikleri, hayal kırıklıkları, aşkları, terkedilişleri, başarıları, başarısızlıkları, kurnazlıkları, saflıkları, çocuk ağızları, şirinlikleri, küçük yalanları, büyük itirafları, kocaman yürekleri ile kendi olmaya çalışan kadınları tanımak... > Bir kadını sevmekle başlar, her şey ama, bir kadını tanımakla varılır hayatın sırrına. >Bir kadını tanımaya soyunmak zor ama keyifli bir yolculuğa çıkmaktır. >Dört mevsimi bir yürekte buluşturur, bu yüzden de sürekli şaşırtırlar. >Sürprizlerin ardı arkası kesilmez. Zordur anlamak onları. Benzemek gerekir, anlayabilmek için belki de! >Kendi zekâsını hatırlatanları sever, sevgisini göstermekten ürkmeyenleri, sürprizlere hazırlıklı olanları bir de. Muson yağmurları gibi yağarken, Sahra'da çöl fırtınası koparıp ardından güneş olup ısıtabilirler. Dedim ya bir dünyadır kadınlar, yürekleriyle konuşan, gözleriyle gülen.... Bir kadını sevmekle başlar her şey ama, bir kadını tanımakla anlaşılır, hayatin sırrına ancak askla varılacağına. Sevgi arsızıdır kadın. Verdiğinden daha fazlasını isteme bencilliğini gösterecek kadar sevgi arsızı... >Bu yanını doyurunca şımaracağından korkanlar, birlikte çoğalacaklarını bilmeyenlerdir. Bir kadını sevmekle başlar her şey ama, bir kadını tanımakla kanat çırpılır özgürlüğün bütün maviliklerine. Kendine inananlara, aşka inananlara koşar. Hem yaman bir aşk avcısı hem de engebeli yollarda koşmaktan bitap aşk yorgunudur kadın. Bir kadını sevmekle başlar her şey ama, bir kadını tanımakla çıkılır keyifli serüvenlere... Hayatla dalga geçmesini bilir kadın, tıpkı kendiyle dalga geçmesini bildiği gibi. Ağız dolusu gülüşlere teslim olur. Bir kadını sevmekle başlar her şey, ama bir kadını tanımakla tanık olunur tutkuların gücüne. Göze alandır kadın. Çekip gitmeyi, sahip olduklarından vazgeçmeyi, karşılık beklememeyi... Mücadele eder, kızar, bağırır ama hep sever. Dedim ya bir dünyadır kadınlar, yürekleriyle konuşan, gözleriyle gülen... Yüreğini sevgiye açan ve sevmekten korkmayan bütün kadınlar gibi... Şimdi bir düşünün, kaç kadını değil bir kadını tanıyabildiniz mi bugüne değin??? Tanrı, kadınlara geçmişi ve geleceği, erkeklere ise yaşadığı günü armağan etti, kadınlar geniş bir zamana yayıldıkları için huzursuz, erkekler daracık bir zamana sıkıştırdıkları için anlayışsız olurlar.... AHMET ALTAN
-
DİL YARASI
Babası oğluna bir torba çivi verir ve ona sabrını her kaybettiğinde kapağın arkasına bir çivi çakmasını söyler. Birinci gün çocuk 37 çivi çakar. Haftalar ilerledikçe çocuk kendini kontrol etmeyi öğrenir ve daha az çivi çakmaya başlar. Daha sonra, kendini kontrol etmesinin gidip kapağa çivi çakmaktan daha kolay olduğunun farkına varır. Hiç çivi çakmadığı ilk günün sonunda durumu babasına bildirir. Bu defa baba, oğluna kendini kontrol ettiği her günün sonunda çivi sökmesini söyler. Günler geçer ve en son çivi söküldüğünde çocuk yine babasına haber verir. Babası çocuğu elinden tutup kapağın yanına götürür ve şunları söyler: "Bak oğlum çok çalıştın, fakat kapağın üzerindeki tüm deliklere bir bak. Hiçbir zaman eskisi gibi olmayacaklar. Her sabırsızlığında karşındakilerde böyle yaralar oluşur. Birini bıçaklayıp tekrar bıçağı çıkarabilirsin, önemli değil ama ne kadar özür dilersen dile o bıçak yarası daima orada duracaktır..."
-
H E D İ Y E
Karla kaplı sokakta sağa sola koşuyor ve rastladığı kişilere, avucunda tuttuğu şeyi gösteriyordu: - Bak, abla ne verdi!.. Olayı başından beri görmüştüm. Okuldan çıkan liseli kızlardan birisi yanına yaklaşmış ve yanağına bir öpücük kondurup, küçücük avuçlarına birşeyler bırakmıştı. Beş ya da altı yaşlarındaki yavrucuk, kızın arkasından bir süre baktıktan sonra büyük bir sevinçle yerinden fırlamış ve belki de şimdiye kadar kendisine verilen o tek hediyeyi, başkalarına göstermek istemişti. Sıra bana geldiğinde, gülen gözlerle yaklaşıp aynı şeyleri yaptı : - Bak, abla ne verdi!.. O değerli hazinesine duyduğum merakla ellerini araladığımda, ne diyeceğimi bilemedim. Soğuktan moraran avuçlarında, erimeye yüz tutan bir kartopu tutuyordu. Hemde dizlerine kadar kar içindeyken. Çocuk hızla kaybolmakta olan hazinesini birkaç kişiye daha göstermek arzusuyla koşarak yanımdan uzaklaştı. O küçük çocuğun kim olduğunu sorduğumda, ailesinin bir kazada öldüğünü ve dedesiyle birlikte yaşadığını söylediler. Ona, " mahallenin yetimi" diyorlarmış...
-
RÜZGAR İLE YAPRAĞIN HİKAYESİ
...Yaprak sallanırdı hep, Rüzgarın geçtiğini hissettikçe, heyecandan titrerdi. Rüzgar onun ruhuna işlemişti... Ama rüzgar bilmezdi, Yaprağın onu deli gibi sevdiğini... Yaprakta zaten utanırdı anlatamazdı sevgisini Rüzgar sertti, otoriterdi, sözünü dinletirdi... İstese bir estimi her şeyi yerinden sökerdi. Yaprak öylemiydi; Sessizdi sakindi bazen sular gibi coşardı ama, Sonra gene dinerdi .... Rüzgar öylemiydi; Coşkundu heybetliydi.... Yaprak dalında durudu hep, O diyar diyar gezerdi... Mevsimler geçiyor ayrılık vakti yaklaşıyordu. Yaprak gün geçtikçe sararıp soluyordu. Yaprağın korkusu dalından düşmek değildi tabi, Onun yüreğini acıtan rüzgarı bir daha görememekti. Artık nerdeyse sonbaharın sonu gelmişti. Yaprak zaten en çok sarı sonbaharı severdi. Ayrılık vakti geldi çattı artık. Ama yaprak üzgün değildi. Zaten son isteği rüzgarın kollarında ölmekti. Rüzgar o gün her zamankinden daha deli esti, Yaprağın ise artık gücü iyice tükenmişti. Kendini usulca rüzgarın kollarına salıverdi. Yaprağın cansız bedeni usulca toprağa deydi, Rüzgar ise dönmemek üzere uzak diyarlara yöneldi... Sonu olmayan bir hikayenin kahramanlarıydık biz, adı üzerinde sonu olmayan bir hikayeydi bizimkisi sonu gelmedi... ..
-
ÖLÜMSÜZ AŞK
Gözleri yine nemli, yine ıslak bakışlar... Alışmıştı artık bu mecburiyete, boyun eğdi. Henüz hayatının baharında ama ölümle yüz yüzeydi. Babası onu kurtarmak için elinden geleni yapıyordu. Ama onu ne babasının çabaları ne de kalbinin teklemesi değil, kalbindeki sızı ilgilendiriyordu. Kalbinin derinliklerindeki sızı. Sevdiği aklına geldi bir damla yaş daha döküldü gözlerinden... Ayrıldıklarından beri tam beş çile dolu yıl geçmişti. Aslında sevgilerinin arasına o kahrolası para girmişti. Hatırlıyordu da sevdiği ona bir keresinde: "Ben zengin değilim sana şuan yaşadığın gibi bir hayat vaat edemem ama seni seven bir kalbim var. Sana sadece onu verebilirim." demişti. Zaten sevgiye muhtaç birisi başka ne isteyebilirdi ki. Kendisini sevmesi yeterdi. O en çok Saçlarının dökülmesine üzülüyordu. Çünkü sevdiği öpmüş koklamıştı saçlarını. Her dökülen saç yüreğine bir hançer olup saplanıyordu. Şimdi tek isteği sevdiğinin son anlarında yanında olmasıydı. Ne olurdu onu bir kez daha görebilse, onu bir kez daha koklayabilse. Olmuyordu ne yapsa çaresiz ne yapsa erişilmez olmuştu arık. Bu düşünceler arasında uykuya daldı. Babası heyecanlı bir şekilde kızının odasına girdi. " Müjde kızım, kalp bulundu " dediğinde kızının bir peri güzelliğinde, sevdiğinin özleminden ıslanmış yüzüne baktı ve çıktı odadan... Nihayet kendine geldiğinde sanki başka bir dünyadaydı. Kendini çok garip hissediyordu. İçinde acayip bir his vardı. Sanki bu dünya ona çok farklı gelmişti. Aklına yine sevdiği geldi. Kalbi eskisinden daha hızlı atmaya başladı. Kalbi değişmişti ama sevdiğini eskisinden daha çok sever olmuştu. Bir gece ansızın uyandı uykusundan. Kalbi çok hızlı atıyordu. Anlam veremedi ve tekrar uyumaya çalıştı. Fakat hemen her gece aynı durumla karşılaşınca doktora gitti, durumunu anlattı. doktor "Bir aya kalmaz geçer" demişti. Ama aradan aylar geçmesine rağmen durum aynıydı. Birgün bahçeye çıktı. Çiçekleri seviyordu. Kırmızı güllerin yanına gitti. Kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. En çok kırmızı gülleri severdi. Çünkü sevdiği ona benzediğini söylerdi hep. Bu sırada bahçe kapısı çaldı. Kapıyı açtı kimse yoktu. Tam kapıyı kapatacakken yere baktı bir mektup vardı mektubu yerden aldı ve mektubun kendisine geldiğini gördü. Fakat mektubu gönderen ismini yazmamıştı. Mektubu açtı ve kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Bu koku onun kokusuydu. Kendini zorlayarak eve girebildi. Birden bütün kanı çekilmişti sanki vücudundan. Zarfın içinden mektubu titreyen ellerle çıkardı ve okumaya başladı : " Sevdiğim, bugün sevdamızın altıncı yılı. Seni hep sevdim. Seninle ayrılmak zorunda kaldığımızdan beri, bir kalbe iki sevginin sığmayacağını bildiğimden ne birini sevdim ne de evlendim. Her günüm çile ve azapla geçti. Her gün sana şiirler yazdım, her gün şiirlerimi okudum ve her gün ağladım. Tam beş yıl boyunca her gün yazdım, okudum, ağladım. Bir gün önüme bir fırsat çıktı. Bu fırsatı reddedip kendime daha fazla haksızlık edemezdim. Belki seni unuturum diye senden çok uzaklara gittim. Ama şimdi seni daha çok özlüyorum. Her gece yanına geliyorum o masum yüzünü okşuyor yanaklarına öpücükler konduruyorum, sen uyanıyorsun benim geldiğimi anladığını sanıyorum ama sen o tatlı uykuna geri dönüyorsun. Sevdiğim hep ben geldim senin yanına artık sen gel olur mu. Kırmızı güllerimize iyi bak. Ve artık unutma içinde seni senden daha çok seven bir kalbin var. Ona iyi bak olur mu. Kırmızı güllere ve kalbimize iyi bak. Seni yanıma gelene kadar bekleyeceğim sevdiğim Hoşçakal..."
-
BAŞKA BİR AŞK HİKAYESİ
Üniversiteli delikanlı Kolejli kıza bir voleybol maçında rastladı. Okul salonundaydı maç. Tribünsüz, minik bir salon.. Seyircilerle, oyuncular arasında, sahanın çizgisi vardı sadece.. O kadar yakındılar.. Delikanlı, bu tatlı, bu güzel, bu dünyalar şirini kızı ilk defa görüyordu takımda.. Hoşlandığını, fena halde hoşlandığını hissetti. Az sonra bir şeyi daha hissetti. Uzun zamandan beri maçı değil, o güzel kızı izlediğini.. Kız servis atarken hemen önünden geçti. Göz göze geldiler.. Kız gülümsedi.. Delikanlı, çok popülerdi o yıllarda.. Kız onu tanımış olmalıydı. Kim bilir, belki kız da ondan hoşlanmıştı.. Belki de delikanlı öyle olmasını istediği için ona öyle gelmişti.. Set değişip, takım karşıya gidince, delikanlı da yerini değiştirdi, o da karşıya gitti.. Üçüncü sette tekrar eski yerine döndü.. Kız da gidiş gelişleri fark etmişti galiba.. Bir defa daha gülümsedi. Manidar.. "anladım" der gibi bir gülümseyişti bu... Delikanlı o hafta boyu hep bu dünyalar şirini kızı düşündü.. Pazar günü, sabahın köründe kalktı, erkenden oynanacak maçı, ne maçı canım, o dünyalar şirini kızı görmek için.. Delikanlı artık kızın hiçbir maçını kaçırmıyordu.. Dahası.. Ankara Koleji'nin her dağılış saatinde, okul civarında oluyordu, onu bir kez daha görmek için.. Karşılaştıklarında, hafif çok hafif bir gülümseme, çok minik bir baş eğmesi ile selamlaşır olmuşlardı.. Bir defasında, yaptığına sonra kendisi de günlerce güldü.. O gün gene tesadüfmüş gibi, okul dağılışı kızın karşısına çıkmış, gülümseyerek selamlamış, sonra arka sokaklara dalıp, yıldırım gibi koşarak, bir blok ötede gene karşısına çıkmıştı. Kız bu defa, iyice gülmüştü.. Karşısında, sözüm ona ağır ağır yürüyen, ama nefes nefese delikanlıyı görünce.. Delikanlı, voleybol takımının kaptanını iyi tanıyordu. Arkadaştılar. Sonunda bütün cesaretini topladı, kaptana açıldı.. O kızdan fena halde hoşlanıyordu. Galiba kız da ona karşı boş değildi. Bir yerde, bir şekilde tanışmaları gerekiyordu.. O zamanlar, bu işler böyle oluyordu çünkü.. Kaptan "tabi" dedi.. "bu hafta sonu güzel bir konser var. Biz onunla gitmeye karar vermiştik zaten. Sen de gel. Hem konseri birlikte izleriz, hem de tanışırsınız.." "Mutluluk işte bu olmalı" diye düşündü delikanlı.. "Mutluluk işte bu!.." Ve konser gününe kadar geceleri hiç uyuyamadı.. Konser gününü de hiç ama hiç unutmadı.. O ne heyecandı öyle.. Konserin verildiği sinemanın kapısında tanıştılar.. El sıkıştılar.. O güzel ele dokunduğu anı da hiç unutmadı delikanlı.. Kaptan, salona girdiklerinde, ustaca bir manevra daha yaptı. Delikanlı ile dünyalar şirini kız yanyana düştüler. İnanamıyordu delikanlı.. Onunla nihayet yanyana oturduğuna, onun sıcaklığını hissettiğine, onun nefesini duyduğuna inanamıyordu.. Biraz önce tanışırken tuttuğu el, bir karış ötesinde öylesine duruyor, delikanlı, sahnede dünyanın en romantik şarkısı söylenirken o an dünyanın bütün şarkıları dünyanın en romantik şarkısıydı ya- o eli tutmak için öylesine büyük bir arzu duyuyordu ki içinde.. Ama uzatamıyordu işte elini.. Her şey böyle iyi giderken, yanlış bir hareketle, onu ürkütebileceğinden, incitebileceğinden öylesine korkuyordu ki.. Sonunda dayanamadı, sanki kolu uyuşmuş gibi, uzandı.. Kolunu kızın koltuğunun arkasına koydu.. Kızın omzuna değil.. Koltuğun üzerine.. Sonra kız arkaya yaslandı.. Bir kaç saç teli, delikanlının elinin üzerine dokundu.. Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu artık genç adamın.. Dünyalar şirini kızın saçları eline dokunuyordu çünkü.. Konserden çıkarken, kız, şakalaştı.. "Sizi her maçımızda görüyoruz. Alıştık nerdeyse.. Yarın Adana'da da maçımız var.. Gözlerimiz sizi arayacak.." Hayır, aramayacaktı. Delikanlı o anda kararını vermişti çünkü.. Cebinde onu otobüsle Adana'ya götürüp getirecek, hatta öğle yemeğinde bir de Adana kebap yedirecek kadar para vardı.. Gece yarısı kalkan otobüse bindi.. Sabah erkenden Adana'ya indi. Maç saatine kadar başı boş dolaştı. Salona erkenden girdi, en ön sıraya tam servis köşesine en yakın yere oturdu.. Takımlar sahaya çıkarken, salondaki en heyecanlı seyirci oydu. Maç falan değildi sebep tabii.. İlk sette kız farkında bile değildi onun.. Nerden olsundu ki.. İkinci sette öbür tarafa gittiler.. Döndüklerinde, ügüncü sette kız fark etti delikanlıyı.. Yüzünde çok ama çok şaşkın bir ifade, biraz mutluluk, biraz da gurur vardı sanki.. Ankara'nın hele Kolejde çok popüler bu delikanlısının onun için ta oralara geldiğini bilmenin gururu.. Maç bitti. Kız soyunma odasına, delikanlı garaja gitti. Tek kelime konuşmadan.. Konuşmaya gelmemişti ki.. Kız "keşke orada olsaydın" demişti. O da olmuştu işte.. Hepsi o.. Ona o kadar çok şey söylemek istiyordu ki aslında.. Bir gün üniversite kantininde gazete okurken, iç sayfalarda bir şiire rastladı. Daha doğrusu bir şiirden alınmış bir dörtlüğe.. Söylemek istediği her şey bu dört satırda vardı sanki.. Bembeyaz bir karta yazdı o dört satırı.. Öğleden sonrayı zor etti, Kolejin önüne gitmek için.. Kızın karşıdan geldiğini gördü. Koşarak yanına gitti. "Bu sana" diye kartı eline tutuşturdu ve kayboldu ortadan.. Kız, Necip Fazıl'ın dört satırını okurken.. "Ne hasta bekler sabahı Ne taze ölüyü mezar... Ne de şeytan bir günahı Seni beklediğim kadar!.." Ertesi gün öğleden sonra, tarif edilemez heyecanlar içinde Kolejin önündeydi gene.. Kız karşıdan geliyordu.. Bu defa yanında arkadaşları yoktu. Yalnızdı.. Yaklaştığında işaret etti delikanlıya.. Gözlerine inanamadı genç adam.. Onu yanına mı çağırıyordu yoksa.. Evet, çağırıyordu işte.. Kalbinin duracağını sandı yaklaşırken.. "Sana bir şeyler söylemek istiyorum" dedi kız.. O da heyecanlıydı, belli.. "Bak iyi dinle.. Dünkü satırlar için çok teşekkürler.. Herhalde hissettin, ben de senden hoşlanıyorum. Ama senden evvel tanıdığım birisi daha var. Ondan da hoşlanıyorum ve henüz karar veremedim, hanginizden daha çok hoşlandığıma.. Ve de şu anda, onu terk etmem için bir sebep yok.." "O zaman karar verdiğinde ve de eğer seçtiğin ben olursam, hayatında başka kimse olmazsa, ara beni!" dedi, delikanlı ikiletmeden.. Ayrıldı kızın yanından.. Bir daha voleybol maçına gitmeden, bir daha okul yolunda önüne çıkmadan.. Bir daha onu hiç görmeden.. Yıllarca sonra Levent Yüksel'in söyleyeceği şarkıdaki Sezen Aksu'nun sözlerini o zaman biliyordu sanki. Aşk "onurlu" olmalıydı.. Günlerce, haftalarca, aylarca bekledi.. Tıpkı, kıza verdiği o dörtlükteki gibi bekledi.. Hastanın sabahı, şeytanın günahı beklediği gibi bekledi.. Heyecanla bekledi. Hırsla, arzuyla bekledi. Umutla, umutsuzlukla bekledi. Bazen öfkeyle bekledi.. Ama bekledi.. Başka hiç kimseye bakmadan, başka hiç kimseyi bulmadan bekledi. Bir gün bir şiir antolojisinde şiirin tamamını buldu.. İki dörtlüktü şiir.. İlki kıza verdiğiydi.. Bir ikinci dörtlük daha vardı orada.. O dörtlüğü de bir kartın arkasına dikkatle yazdı.. Cebine koydu.. Bekleyiş sürüyor, sürüyordu.. Okullar kapandı, açıldı.. Aylar, aylar geçti. Bir gün delikanlı kızı aniden karşısında gördü.. "Günlerdir seni arıyorum" dedi kız. "Günlerdir seni arıyorum. İşte sana haber.. Artık hayatımda hiç kimse yok!.." "Yaa" dedi delikanlı.. "Yaa" dedi sadece.. Kalbi heyecandan ölesiye çarparken, aylardır ölesiye beklediği an gelip çatmışken, ağzından sadece bu ses çıkmıştı: "Yaaa!.." Cebindeki artık iyice eskimiş kartı uzattı kıza.. "Sana bir şiirin ilk dörtlüğünü vermiştim ya bir gün.." dedi. "Bu da sonu onun..." Sonra yürüdü gitti, arkasına bile bakmadan.. Kız ikinci dörtlüğü oracıkta okurken.. "Geçti istemem gelmeni Yokluğunda buldum seni. Bırak vehmimde gölgeni Gelme artık neye yarar!.." Aradan yıllar, çok ama çok uzun yıllar geçti. Delikanlı bugün hala düşünüyor.. O uzun, çok uzun bekleyiş mi öldürmüştü aşkını? Ya da beklerken, ölesiye beklerken hayalinde öylesine bir sevgili yaratmıştı ki, artık yaşayan hiç kimse bu hayali dolduramazdı.. O sevgilinin kendisi bile.. Hayalindekini canlı tutmak için mi, canlısını silmişti yani?.. Ya da.. Ya da.. Bir şiirin romantizmine mi kapılmış, bir delikanlılık jesti uğruna, mutluluğunun üzerinden öylece yürüyüp mü gitmişti acaba? Delikanlı bu soruların cevabını bugün hala bilmiyor.. Bilmediğini de en iyi ben biliyorum.. Çünkü, o delikanlı, bendim!...
-
AŞK ANILARDA GİZLİYDİ
Her gün aynıydı kız için mutsuz ve hüzün dolu... Ta ki onu tanıyıncaya kadar. Sevilmenin keyfine varıp olabildiğince sevinceye kadar. Hayatta olan her şeyin yaşamak için bir amacı olduğunu bunların en yücesininse sevgi olduğunu anlayıncaya kadar... Sonunda ömrü boyunca aradığı şeyi bulmuştu ; sonunda güvenecek inanacak birisini bulmuştu . Kıza sadece mutluluğu yaşatacak kişiyi bulmuştu. Sanki onunla doğmuş, hayatta ki tüm güzellikleri onunla keşfetmeye başlamıştı. Mutluydu ve mutlu olmaya devam edeceğini sanıyordu. Her geçen gün kızın sevgisini daha da artırıyordu daha çok bağlanmaya başlamıştı, çocuğa, her saniyesini onu düşünerek değerlendiriyordu. Kızın sevgisi ne kadar arttıysa çocuğun ilgisi ise bir o kadar azalıyordu. Halbuki çocuk hiç aklında yoktu kızın hiç düşünmemişti onu sevip onun için canını bile feda etmeyi göze alacağını ama olmuştu işte bunun tek açıklaması vardı o da KADER'di. Kader karşılaştırmıştı onları ve Tanrı istemişti birbirlerini sevmelerini. Onlar ise çaresiz boyun eğmişlerdi bu isteğe ve mutluydular. Ta ki çocuk bu Aşk'a karşı koymaya başlayıncaya kadar Kız hayatı yeni yeni öğrenmeye başlıyordu. İnsanları yeni yeni tanıyor ve yaşamın acımasızlığını yeni keşfediyordu. Ve tüm bu karmaşanın içinde bulmuştu onu... Sevmişti de hem de sonsuz. Çocuk onun için hayatın karmaşasından kurtulmak için sığınacağı bir liman gibiydi. Onu sonsuza kadar koruyabilecek, en acımasız dalgalara sırf onu koruyabilmek için gözünü kırpmadan göğüs gerebilecekti. Hayat gibi AŞK'ın da acımasız olduğunu bilmiyordu aslında biliyordu ama inanamıyordu bir türlü buna. Birlikte geçirdikleri her dakika kız için hayatının en mutlu zamanlarıydı. Çocuğun yanından ayrılası gelmiyordu. Elini tutması, sarılması , saçlarını karıştırması, kulağına seni çok seviyorum diye fısıldaması kız için tüm Dünya'ya bedeldi. Halbuki çok çabuk kaptırmıştı kendini çok çabuk kanmıştı yapmamalıydı. Karşısındaki canın ta içi bile olsa bu kadar gözü kapalı güvenmemeliydi. Her şey gibi Aşk'ta büyüsünü yitirirdi çünkü, geride sadece sevgi kalırdı ve oda hiç var olmamışsa bu duygudan geriye sadece anılar kalırdı ve onlarda çok çabuk unutulurdu elbet. Kız sevmişti hem de çok, çocuk ise aşıktı beklide çok, ama anlaşılan sevmemişti çünkü bir kalemde silmişti kızı. Anılarda unutulacaktı er ya da geç, kızın boşalan yerini bir yenisi dolduracak ve kolayca unutturacaktı onu. Ama kız unutamazdı ona bu AŞK"tan miras kalan bir tek anılar değildi SONSUZ SEVGİSİNE birde SONSUZ ÖZLEM eklenmişti artık. Bir başkasına "aşkım" demek "seni çok seviyorum" demek imkansızdı onun için. Artık hayat anılarda anlam kazanıyordu. Yıllar sonra bir gün karşılaştılar. Çocuğun eli başka bir kadının beline dolanmıştı yanlarında ise küçük bir çocuk BABA diyerek onun paçalarını çekiştiriyordu. Çocuk mutluydu yani öyle gözüküyordu. Kızın tüm umutları sönmüştü. Belki hatasını anlarda geri gelir diye beklediği o, artık başkasına aitti. Biran duraksadı ve düşündü sadık sevgisiyle bağlandığı hayatı birlikte aşacağını onu hep koruyup kollayacağını düşündüğü insan GÜVENDİĞİ İNANDIĞI insan O'muydu. Olamazdı bir yerlerde bir yanlışlık vardı. Çünkü kızın sevdiği çocuk o değildi kız aslında hayattan korkmuş hatıralara sığınmış ve sadece beklemişti Artık gücü kalmamıştı bekleyemezdi. Beklememeliydi zaten anılarda can bulmak istiyordu yaşamının en mutlu dakikalarını bir ömür boyu yaşamak istiyordu. Elini sol göğsünün üstüne YÜREĞİN ATTIĞI YER'e götürdü. Hiç bir şey duyumsamadı. Daha sıkıca bastırdı ve dinledi fakat orada olmasını umduğu yürek başka bir can da atıyordu; çocuğun yüreğinin içinde... Bu yıllardır böyleydi zaten ne zaman kalp atışlarını dinlemek istese elleri boşlukta kalır duyumsadığı tek şey ise acı olurdu. Bugünden sonra artık dayanamazdı geri dönmek istiyordu anılarına geri dönmek ve düşündü. Gerçekten sevmiş miydi yoksa sadece hayata karşı bir korkumuydu bu bir kere incinen yüreğini bir daha incinir korkusuyla ondan başka kimseye açmamıştı. Ama olsundu hayatında sadece bir kere sevmişti hem de SONSUZ sevmişti. Anılarını düşündü her bir yenisi hatırladıkça yüzünde hafif bir tebessüm oluşuyordu. Ve o günü hatırladı; terk edildiği o günü yüzündeki tebessümü gözlerindeki yaşlar siliverdi yüreğindeki bir damla mutluluğu ise kıskanç hüzün boğdu, hiçbir şey eskisi gibi değildi OLAMAYACAKTIDA.... Ama kız anılarında mutluydu. Deniz kenarına gitti eskiden korkarak baktığı azgın dalgalar onu ürkütmüyordu artık. Yükselen her bir dalga anılarını getiriyordu kıza. Esen rüzgar sevdiğinin nefesini, batan güneş ise yitirdiği AŞK'ını hatırlatıyordu. Anılarına kavuşmak istiyordu, denize doğru ilerledi attığı her adımda içine bir sevinç doğuyordu azıcık kalmıştı şu son adımla birlikte mutluluk onu karşılayacaktı. Son adımı da attığı anda çocuk kızın elinden kavradı, sarıldılar yine el ele tutuştular kız ağlıyordu çocuğun ise gözleri dolmuştu sahil boyunca yürüdüler çocuk "Ben de seni bekliyordum AŞKIM nerelerde kaldın" dedi. Kız konuşmadı sadece tebessüm etti ve mutluydu çünkü ANILARINA KAVUŞMUŞTU...
-
AŞKIN HİKAYESİ
Bir zamanlar, bütün duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış: Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve tüm diğerleri, Aşk dahil. Bir gün, adanın batmakta olduğu, duygulara haber verilmiş. Bunun üzerine hepsi adayı terk etmek için sandallarını hazırlamışlar. Aşk, adada en sona kalan duygu olmuş çünkü mümkün olan en son ana kadar beklemek istemiş. Ada neredeyse battığı zaman, Aşk yardım istemeye karar vermiş. Zenginlik, çok büyük bir teknenin içinde, geçmekteymiş. Aşk, "Zenginlik, beni de yanına alır mısın?" diye sormuş. Zenginlik, "Hayır, alamam.Teknemde çok fazla altın ve gümüş var, senin için yer yok." demiş. Aşk, çok güzel bir yelkenlinin içindeki Kibir'den yardım istemiş. "Kibir, lütfen bana yardım et!", Kibir "Sana yardım edemem, Aşk. Sırılsıklamsın ve yelkenlimi mahvedebilirsin." diye cevap vermiş. Üzüntü yakınlardaymış ve Aşk yardım istemiş: "Üzüntü, seninle geleyim." Üzüntü "Of, Aşk, o kadar üzgünüm ki, yalnız kalmaya ihtiyacım var." Mutluluk da Aşk'ın yanından geçmiş; ama o kadar mutluymuş ki Aşk'ın çağrısını duymamış. Aşk, birden bir ses duymuş. "Gel Aşk! Seni yanıma alacağım..." Bu Aşk'tan daha yaşlıca birisiymiş. Aşk o kadar şanslı ve mutlu hissetmiş ki, onu yanına alanın kim olduğunu öğrenmeyi akıl edememiş. Yeni bir kara parçasına vardıklarında, Aşk'a yardım eden yoluna devam etmiş. Ona ne kadar borçlu olduğunu fark eden Aşk, Bilgi'ye sormuş: "Bana yardım eden kimdi?" Bilgi "O, Zaman'dı" diye cevap vermiş. "Zaman mı? Neden bana yardım etti ki?" diye sormuş Aşk. Bilgi gülümsemiş: "Çünkü sadece Zaman Aşk'ın ne kadar büyük olduğunu anlayabilir"
-
AŞKIN DİLİ
Hep "aşkın dili olsa da konuşsa" deriz. İşte bir gün aşk konuşmaya başlamış ve demiş ki: Ey insanlık hep peşimden koştunuz, bana ulaşmaya çalıştınız. Aslında bana ulaştınız ama hiç fark etmediniz. Benim için ağladığınız zaman bile size hep yalan, belki de şaka gibi geldim. Bana hep yakıştırmalar yaptınız. Size bir hikaye anlatayım. Bir gün küçük bir köpek kuyruğunu yakalamak için hep kendi etrafında dönüp duruyormuş ve büyük köpek dayanamayıp ne yapmaya çalışıyorsun? diye sormuş. Yavru köpek de, bana ancak kuyruğumu yakaladığım zaman mutluluğa ulaşacağımı söylediler. Ben de onun için uğraşıyorum diye cevap vermiş. Büyük köpek gülmüş ve ben de küçükken senin gibiydim. Hep kendi etrafımda döner, kuyruğumu yakalamaya çalışırdım ama bir gün durdum, düşündüm ve yürümeye karar verdim işte o zaman anladım ki zaten o benim peşimden geliyordu. İşte şimdi anladınız mı? Aşk; bir köpeğin kuyruğu gibidir ki ona ulaşmak için peşinden koşmanız gerekmez, o zaten her hareketinizde arkanızdan gelir.
-
BİR AŞK HİKAYESİ
Daha henüz 18 yaşındaydı, ama hayatının sonundaydı. Tedavisi mümkün olmayan ölümcül bir kansere yakalanmıştı. Kahır içinde eve kapamıştı kendini.. Sokağa çıkmıyordu. Annesi.. Bir de kendisi.. O kadardı bütün hayatı.. Bir gün fena halde sıkıldı, dayanamadı, attı kendini sokağa.. Bir yığın vitrinin önünden geçti.. Tam bir CD satan dükkanı da geride bırakmıştı ki, bir an durdu. Geri döndü, kapıdan içeri, gözüne hayal meyal takılan genç kıza bir daha baktı. Kendi yaşlarında harika bir genç kızdı tezgahtar.. Hani ilk bakışta aşk derler ya, öyle takılıp kalmıştı işte.. İçeri girdi.. Kız gülümseyerek koştu ona.. "Size nasıl yardım edebilirim" diye.. Nasıl bir gülümsemeydi o.. Hemen oracıkta sarılıp öpmek istedi kızı.. Kekeledi, geveledi, sonra "Evet" diyebildi.. Rast gele bir plağı işaret ederek.. "Evet.. Şu CD'yi bana sarar mısınız?.." Kız CD'yi aldı, içeri gitti. Az sonra paket edilmiş geri geldi. Aldı paketi, çıktı dükkandan, evine döndü, açmadan dolabına attı.. Ertesi sabah gene gitti aynı dükkana.. Gene bir CD gösterdi kıza, sardırdı, aldı eve getirdi, attı paketi dolaba, gene açmadan.. Günler hep alınıp sardırılan CD'lerle geçti.. Kıza açılmaya bir türlü cesaret edemiyordu. Annesine açıldı sonunda.. Annesi "Git konuş oğlum, ne var bunda" dedi.. Ertesi sabah bütün cesaretini topladı. Erkenden dükkana gitti. Bir CD seçti. Kız gülerek aldı plağı. Arkaya gitti, paketlemeye. Kız içerdeyken bir kağıda "Sizinle bir gece çıkabilir miyiz" diye yazdı, altına telefon numarasını ekledi, notu kasanın yanına koydu gizlice.. Sonra paketini alıp kaçtı gene dükkandan.. İki gün sonra evin telefonu çaldı.. Anne açtı telefonu.. CD Dükkanındaki tezgahtar kızdı arayan.. Delikanlıyı istedi.. Notunu yeni bulmuştu da.. Anne ağlıyordu.. "Duymadınız mı" dedi.. "Dün kaybettik oğlumu.." Cenazeden birkaç gün sonra, anne oğlunun odasına girebildi sonunda.. Ortalığa çeki düzen vermeliydi. Dolabı açtı.. Oraya atılmış bir yığın açılmamış paket gördü.. Paketleri aldı, oğlunun yatağına oturdu ve bir tanesini açtı.. İçinde bir CD vardı, bir de minik not.. "Merhaba.. Sizi öyle tatlı buldum ki.. Daha yakından tanımak istiyorum.. Bir akşam birlikte çıkalım mı.. Sevgiler.. Jacelyn!."
-
S E V G İ
Bazen bir şarkıya dalar hüzünleniriz. Bazen eski bir anıya. Bazen tatlı bir gülümseme gelir aklımıza bazen tatlı bir buse... Hepsinde sevginin izleri vardır, geçmişte kalan ama hala yaşanan... Şimdi herşeyi bir kenara bırakın! Ve geçmişte kalan tatlı bir anınızı düşünün. Düşünün hadi.. Tamam.. Şimdi o anınıza geri dönün ve yine aynı şeyleri yaşamaya çalışın.. Mutlu oluyorsunuz, değil mi? İşte bunun sebebi, içinizdeki o sevgi pınarıdır. Bazen geçmişte yaşanan acı olaylar gelir aklımıza. Düşünürüz! Acı ile dolar yüreğimiz. Ama yine de mutlu olmaya çalışırız. Çünkü yüreğimizde hala sevgi kıpırtıları vardır. İşte, bu sevgi yener geçmişte yaşadığımız acı izleri. Çoğu zaman haksızlıklarla karşılaşırız, kötülüklerle, yalanlarla, acılarla.. Ve bir an içimizdeki o sevgi bile zaptedemez bizi. Karşılık vermek isteriz yapılan haksızlığa, kötülüğe. Bu dünyada,arkamızdan övgüyle söz edilecek bir olay varsa, o da sevgi adına yaptığımız bir olay olacaktır. Çünkü herşey bu dünyada kalır. Hiç kimse çok sevdiği bir şeyi beraberinde götüremez. Ancak, yaptığı ve yapacağı kalıcı şeyler, ona çok şey kazandırır. Sevgi adına yapılan kalıcı şeyler ne olabilir? Bu soruya aslında bir çok cevap verilebilir. İnsanları sevmek,onlarla iyi geçinmek, sevgiye inanarak yaşamak bile, sevgi adına yapılmış kalıcı şeylerdir. Tabi sevgiyi, sadece hissetmek yerine, bunu uygulamaya geçirmek daha kalıcı olur. Sevgiyi uygulamaya geçirmek, sevgiyi hissederek yaşamaktır. Sevgiyi yoğun olarak yaşayan biri, zaten sevgi adına iyi birşeyler yapıyor demektir. Elimizden geldiğince sevgiyi doya doya yaşayalım! Sevgiyi yaşadıkça, yaşam daha da renklenir. Kişinin mutlu olabileceği bir kozu olur elinde. Sevgi bir umuttur, sevgi mutluluktur... Sevgiyi ifade etmek çok basittir. Annemize sarılmak bile bir sevgidir... Sıcak bir gülümseme, bir sevgi ifadesidir. Bunları yapmak çok mu zor? Sevgiye inanan için hiç te zor değil. Sevgide ayıp olmaz. Bırakın çıksın içinizdeki duygular. Göstersin kendini insanlara. Onlar da mutlu olsun, sizin mutlu olduğunuz gibi. Unutmayın ki; Sevgi öğrenilmez.. Sevgi öğretilmez... O, zaten insanın içinde var olan bir duygudur. Ama o duyguların dışa vurulabilmesi için yardımcı olunur. O duyguların herkese aşılanması için... Bazen bir çocuk görürüz.. Yapayalnız, soğukta, aç ve çaresiz... Hüzünleniriz, gitmek isteriz yanına, kucaklamak, okşamak gelir içimizden çocuğu. Yardım etmek isteriz ona. Kimsesizdir, sevgiye muhtaçtır diye.. Ama çoğu zaman gidemeyiz yanına. Bir şey engeller bizi. İçimizde ona karşı yoğun duygular hissederiz ama bunu harekete geçiremeyiz. Sanki "mutlaka başka biri yardım eder" düşüncesine kapılırız. Ama o an düşünemeyiz, o "başka biri" nin biz olmamız gerektiğini. Sevgiyi uygulamaya geçirmek , "başka biri" nin yapacağı şeyi, bizim yapmamızdır. Sevgi, bu şekilde aşılanır.. Sevgi ancak o "başka biri" nin yapacağı şeyi, kendimizin yapmasıyla gerçekleşir, "başka biri" ni beklemeyin... Çünkü "başka biri "de, "bir başka biri" ni bekleyecektir.. Ve o çocuk, hep "birilerinin" sevgisine hasret yaşamaya mahkum olacaktır.. Sevginizi göstermek için geç kalmayın... Unutmayın ! Sevgi öğrenilmez... Sevgi öğretilmez... Sevginizi paylaşın... Herkes ortak olsun sevginize... Sevgi paylaşılınca kutsallaşır...
-
AŞK VE ÇILGINLIK
Uzun zaman önce dünya yaratılmadan , insanlar dünyaya ayak basmadan önce iyi ve kötü huylar ne yapacaklarını bilmez vaziyette dolanıyorlarmış . Bir gün toplanmışlar ve her zamankinden daha fazla canları sıkkın oturuyorken SAFLIK ortaya bir fikir atmış "Neden saklambaç oynamıyoruz ?" ve hepsi bu fikri beğenmiş , hemen çılgın ÇILGINLIK bağırmış "Ben ebe olmak istiyorum !" ve başka hiç kimse ÇILGINLIK'ı arayacak kadar çıldırmadığı için ÇILGINLIK bir ağaca yaslanmış ve saymaya başlamış . 1,2,3,... ÇILGINLIK saydıkça , İYİ HUYLAR'la KÖTÜ HUYLAR saklanacak yer aramışlar . ŞEFKAT Ay'ın boynuzuna asılmış , İHANET çöp yığınının içine girmiş , SEVGİ bulutların arasına kıvrılmış , YALAN bir taşın altına saklanacağını söylemiş ama gölün dibine saklanmış . TUTKU Dünya'nın merkezine gitmiş , PARA HIRSI bir çuvalın içine girerken çuvalı yırtmış ve ÇILGINLIK saymaya devam etmiş , 79, 80, 81, 82, 83... AŞK dışında bütün İYİ ve KÖTÜ HUYLAR o ana kadar zaten saklanmış , AŞK kararsız olduğu gibi nereye saklanacağını da bilmiyormuş ... Bu bizi şaşırtmamalı , çünkü hepimiz aşkı saklamanın ne kadar zor olduğunu biliriz . ÇILGINLIK 95, 96, 97... ye gelmiş ve 100'e vardığı anda AŞK sıçrayıp güllerin arasına girmiş ve saklanmış . Ve ÇILGINLIK bağırmış "Önüm , arkam , sağım , solum sobe , geliyorum" . Arkasına döndüğünde ilk önce TEMBELLİK'i görmüş , o ayaktaymış çünkü saklanacak enerjisi yokmuş . Sonra ŞEFKAT'i Ay'ın boynuzunda görmüş , ve İHANET'i çöplerin arasında , SEVGİ'yi bulutların arasında , YALAN'ı gölün dibinde ve TUTKU'yu Dünya'nın merkezinde ... Hepsini birer birer bulmuş sadece biri hariç ! ÇILGINLIK umutsuzluğa kapılmış , en son saklı kişiyi bulamamış , derken HASET ÇILGINLIK'ın kulağına fısıldamış : "Aşk'ı bulamıyorsun çünkü o güllerin arasında saklanıyor " ÇILGINLIK çatal şeklinde tahta bir sopa almış ve güllerin arasına çılgınca saplamış , saplamış , saplamış ... Ta ki yürek burkan bir haykırma onu durdurana kadar ... Ve haykırıştan sonra , AŞK elleriyle yüzünü kapayarak ortaya çıkmış . Parmaklarının arasından sicim gibi kan akıyormuş , gözlerinden . ÇILGINLIK , Aşk'ı bulmak için , heyecandan Aşk'ın gözlerini çatal sopa ile kör etmiş ... "Ne yaptım ben ? Ne yaptım ben ?" diye bağırmış "Seni kör ettim , nasıl onarabilirim ?" AŞK cevap vermiş ; "Gözlerimi geri veremezsin ama benim için bir şey yapmak istersen benim kılavuzum olabilirsin !" O günden beri Aşk'ın gözü kördür ve o günden beri ÇILGINLIK da her zaman onun yanındadır ...
-
ÖLMEYEN SEVGİ
Genç adam ellerinde bir buket çiçek, sahile koşarak geldi... Gözleri şöyle bir sahilde gezindi, aradığını göremeyince ilk gördüğü banka oturup sevdiğini beklemeye başladı. Ellerinde her zamanki çiçeklerden vardı. Sevgilisinin en sevdiği çiçekler bunlardı. Kırmızı , kıpkırmızı, kan kırmızısı güller... Sanki dalından yeni koparılmış gibi tazeydiler, buram buram kokuyorlardı, sevgi kokuyor, aşk kokuyor en önemlisi de özlem ve hasret kokuyordu güller... Hepsinin üzerinde damlalar vardı. Sanki ağlıyor gibiydiler. Genç adam güllere baktı, sanki onlarla konuşuyormuş gibi, "Neden ağlıyorsunuz, bakın ben ne kadar mutluyum" dedi. Az sonra sevdiğini göreceği için kalbi yine deli gibi atmaya başlamıştı. Ne zaman onu düşünse, onunla buluşacağını hayal etse kalbi aynı böyle yerinden çıkacakmış gibi oluyordu. Senelerdir birbirlerini sevmelerine rağmen ikiside sevgisinden hiç bir şey kaybetmemişti.. Onları hiç bir şey ayıramazdı... Ne hasret, ne ayrılık, ne de ölüm... Genç adam telaşla saatine baktı. Sevdiği yine geç kalmıştı, 1 dakika gece kalmıştı. Üstelik o, sevdiğini bekletmemek için dakikalarca önce koşarak geliyor, onu beklemeyi bile seviyordu. Ama sevdiği her zaman bunu yapıyordu. Devamlı kendisini bekletiyordu. Herkesin bir kusuru olurmuş diye düşündü... Ve gözlerini önündeki uçsuz bucaksız denizlere dikti.. Denizin sonu yok gibiydi, tıpkı sevdiği kıza karşı olan aşkı gibi denizinde sonu yoktu. Sonsuzluğa uzanıyordu. Aslında bugün onlar için çok özel bir gündü. Kendi aralarında söyleneceklerdi. Delikanlı önce bunu sevdiğine açmış, sonrada gidip iki yüzük almıştı. Bu kadar önemli bir günde bari onu bekletmemeliydi.. Ama alışmıştı artık beklemeye, zararı yok biraz daha beklerim diye düşündü. Güllerin yaprakları nedense hala yaşlı idi. Bir türlü anlamıyordu onları. Her şey bu kadar güzelken neden ağlıyorlardı ki? İşte az sonra sevdiği gelecek, ona sarılacak, kucaklaşacaklardı... Sonra söz yüzüklerini takıp, evliliğe ilk adımlarını atacaklardı. Genç adam öyle heyecanlıydı ki sevdiğine kavuşmak için can atıyordu... Martılara baktı, birbirleriyle oynaşıp, uçuşan martılara... Ne kadar güzel dansediyorlardı havada. Tekrar saatine baktı genç adam. Endişelenmeye başlamıştı. Sevgilisi yine geç kalmıştı, hem de çok... Bu kadar geç kalmaması gerekiyordu. İşte her gün burada buluşmak için sözleşmiyorlar mıydı? Her gün sahilde, martılara bakarak, denizin onlara anlattığı masalları dinleyerek birbirlerine sarılıp hasret gidereceklerine söz vermiyorlar mıydı? O zaman neden gelmemişti yine??... Aklına kötü düşünceler gelmeye başladı. Hayır.. hayır.. olamazdı. Sevdiğine bir şey olamazdı. Onsuz hayat yaşanmazdı ki... O ölse bile devamlı benimle yaşar diye düşündü genç adam. Bunun düşüncesi bile hoş değildi. Gözlerini yere indirdi. Gözyaşlarını kimsenin görmesini istemiyordu. Zaten nedense etrafındaki insanlar ona sanki kaçık gibi bakıyorlardı. Rahatsız olmaya başladı bakışlardan. Artık bıkmıştı... Yine sevgilisi geldi aklına.. Neden gelmedi acaba diye düşünmeye başladı. Gözlerini kapattı. 7 sene oldu dedi. 7 senedir her gün bu sahildeydi, sevdiğini bekliyordu. Daha fazla dayanamadı. Kalbi parçalanacak gibi oluyordu. Gözlerinden 1 damla daha yaş güllerin üzerine damladı... Yine gelmeyecek galiba, en iyisi ben onun evine gideyim diye mırıldandı... Hiç olmazsa gülleri her zamanki gibi yanına koyar, ona vermiş olurdu... Genç adam ayağa kalktı. Sevdiğiyle buluşmak üzere, yeşil tepenin ardındaki kabristana doğru yürümeye başladı..
-
EN GÜZEL ÇİÇEK
Bir gün kitap okumak için parka gitmiş, yaşlı bir söğüt ağacının uzun, dağınık dallarının yanındaki boş banka oturmuştum. Hayatımdan bezmiş bir halde, dünyanın alay edercesine, üst üste silleler vurmasına içerlemiş, homurdanıyordum. Tüm bunlar günümü mahvetmeye yetmezmiş gibi, oyun oynamaktan bitap düşmüş küçük bir çocuk nefes nefese çıkageldi. Yanıbaşımda, kafası aşağı eğik bir şekilde durdu ve büyük bir heyecanla bana "Bak ne buldum!" diyerek elindekileri gösterdi. Elinde bir çiçek vardı ve çiçek acınacak durumdaydı. Çiçeğin bütün yaprakları yırtılmıştı. Sanırım çiçek ya yeterli yağmur görmemiş ya da pek ışık alamamıştı. Çocuğun ölü çiçeği alıp gitmesi için sahte bir gülücük attım ve kafamı başka yöne çevirdim. Ancak çocuk dönüp gideceğine yanıma oturdu. Çiçeği burnunun üstüne getirerek, şaşırmış bir şekilde "Bu kesinlikle çok hoş kokuyor ve ayrıca da çok güzel. İşte bu yüzden onu kopardım; al, bu senin için." diyerek çiçeği bana doğru uzattı. Getirdiği bu çiçek yabani bir ottan başka bir şey değildi, renkli göze hoş gelen bir şey de değildi ama biliyordum ki onu almazsam çocuk gitmeyecekti. Ben de çiçeğe doğru uzandım ve "Bu tam ihtiyacım olan şeydi." diyerek cevap verdim. Ama çocuk avcumun içine koyacağı yerde, öylece havaya doğru tutuyordu çiçeği. İşte o zaman çocuğun gözlerinin görmediğini anladım: çocuk kördü. En güzel çiçeği seçtiği için ona teşekkür ederken sesim titriyor, gözlerimden yaşlar boşalıyordu. "Bir şey değil" dedi gülümseyerek ve sonra koşarak oyununa geri döndü, bende bıraktığı etkiden habersizce. Orada otura kaldım ve bu küçük çocuğun yaşlı söğüt ağacının yanında oturan ve kendi kendine acıyan bu yaşlı kadını nasıl gördüğünü merakla düşünmeye başladım. Benim sıkıntılı olduğumu nasıl bilmişti? Çiçeği neden bana getirmişti? Bir ihtimal, kalp gözü ona doğruyu göstermişti. Sonunda kör bir çocuğun gözlerinden problemin dünya ile ilgili olmadığını anlamıştım: problem bendeydi. Oysa ki gerçek kör bendim ve tüm zamanımı bir kör olarak geçirmiştim. İşte o gün etrafımdaki güzellikleri görmeye ve benim olan her anın tadına varmaya ahdettim. Ve sonra solmuş çiçeği burnuma yaklaştırarak o güzel kokuyu koklamaya başladım. O sırada küçük çocuk elinde başka bir otla, parkta oturan başka bir yaşlı adamın hayatını değiştirmeye gidiyordu..
-
SEVGİ YOLCULARI
Uzaklarda ışıklı gemiler yolcu taşımakta, deniz durgun, rıhtım kalabalık... Ağır duygu yükü taşır durur yorgun argın, beli bükülmüş yolcular... Sevgiliye selam götürür kara trenler, dumanlı dağlardan dolana dolana... Birkaç damla göz yaşı akar durur, garlar da, iskeleler de, rıhtımlar da... Boynu bükük, özlem yüklü sevgiler akar durur, hasret yüklü dünyalının gönlüne... Sevda yüklü kervanlar gelir gider, bir oraya bir buraya... Beyaz mendiller sallanır hep yolculara, yolculuklara... Ayrılıklar, acılar kavurur, olgunlaştırır insanı... Özlemler büyütür gerçek sevgileri... Biri güle güle der; diğeri, hoş geldin... Bir ikilemdir yaşamın kendisi... Ne gitmekten vazgeçersin, ne de kalırsın... Gitmek mi zor, kalmak mı zor?.. der ya hani bir şarkı... Hem ağlarım hem giderim... diyen gelin gibi... İşte bu yaşam... Bir kararsızlık... Duygu yüklü bir öykü bizimki... Bir başka şarkı yükselir, dolu bulutlardan... Gözlerim vagonları dolaştı, üzgün üzgün... Sonbahar esmeye başlamıştı ki, sabahın kuşluk vakti aceleyle uyandım. Çocukları uyandırdım. Hava uyanmaya başlamış, otobüsün kalkma vaktine bir saat kalmıştı. Uykulu gözlerle Elif, yüzüne dökülmüş saçlarını elinin tersiyle topladı, ağır ağır. Yataktan kalkıp lavaboya doğru yürüdü. Ayşe daha uyanmamıştı. Uykusu hayli ağırdı. Başında davul çalsan uyanmaz, uykusu geç açılan cinstendi. Geceden bavulları hazırlamıştık. Alelacele bir şeyler atıştırıp yola çıkacaktık. Bir heyecan hepimizde. Umulmadık, beklenmedik bir yolculuktu hazırlandığımız. Bir yolculuk bileti kazanmıştık bilinmeze. Gideceğimiz yer meçhuldü. Biz bu yolculuğu hak etmiştik. Şans mı, şanssızlık mı, anlamadım. Posta kutusuna topal bir güvercin haber bırakmıştı, yolculuk var diye... Üç kişiydik. Giyindik. Bohem bir yolculuk için ne gerekse almıştık yanımıza. Umutlarımızı, özlemlerimizi, hasretimizi doldurmuştuk tahta bavullarımıza. Kapımızın önüne indiğimizde, bizi bekleyen kango araca binip otobüs terminaline doğru yola koyulduk. Servis aracımız beyaz bir otobüsün önünde durdu. Karışık, belirsiz duygularla adım adım ilerledik, bizi bilinmezimize götürecek otobüse. Belki bir sevgiliye, belki bir cennet bahçesine. Vedalaşmaya gerek yoktu, bizi uğurlamaya gelen kimsecikler yoktu zaten. Otobüsün bagajına eşyalarımızı yerleştirip, o üç basamağı hızla çıkınca, içeri göz attım ki ne göreyim... Sevdiğim bütün dostlarım orada... Ağzım açık kalmıştı; gözlerim, hayret ve sevinçten ışıl ışıldı... Bu ne sürprizdi böyle!.. Kim düşünmüş böylesine bir seyahati... Emin, arka sıralarda: Hadi! Çabuk olun arkadaşlar, geç kalacağız... diye telaşla seslendi, her zamanki gibi yine aceleciydi. Binnur'a göz ucuyla baktım. Görüntüsü, yeşiller içinde bir dal gibi yüzümü aydınlattı eskiden olduğu gibi. Acelemiz yok arkadaşlar. Yol uzun... Dolu dolu günlerimiz olacak hep birlikte! diyordu Nigar. Heyecanından, yüksek sesle konuşmaktan kendini alamıyordu... Hepimiz eski tanıştık. Aramızda, uzun süre görüşmesek de hiç kopmayan bir sevgi bağı vardı, kökü ta eskilere dayanan, riyasız, yalansız, samimi. Doğduğumuz mezra bizi böyle bağlamıştı birbirimize. Acıları, sevgileri paylaşmıştık. Yüreklerimiz sımsıcak, bakışlarımız heyecanla birbirimizi aramaktaydı. Başımı hafifçe arkaya çevirdim. Yaşlı Cemile teyzem bile topal ayağı ve yaralı yüreğiyle gelmiş, çoktan koltuğuna kurulmuştu. Yanına kuşlarını da almayı unutmamıştı. Eteğine oturttuğu kuşlarını, avcunun içine doldurduğu yemlerle beslerdi. Az gitmezdik evine, kuşlarının su içişlerini seyretmekten kendimizi alamazdık çocukken. Küçük, kalaylı bakır sahanda su içirirdi onlara... Şoför Rıza gömleğinin yakasına yerleştirdiği bembeyaz mendiliyle, sıcak güneşe karşı önlemini şimdiden almıştı. Parmaklarının arasındaki sigarasını derin derin içmekteydi. Hepimiz koltuklarımıza yerleştik; Rıza abi kontağı çevirdi ve otobüsümüz yavaştan harekete geçti. Duygularımız çarpışmaya başlamıştı. Öyle TV falan yoktu otobüste. Hepimizin gözleri önünde, yaşamın gerçek film sahneleri vardı, acısıyla, tatlısıyla. Uzun bir yolculuğa çıkmıştık. Molasız, uzun bir yolculuktu bizimki. Arka sıralarda, sevgisini yüreğine gömüp, Selma'sını yıllar önce gurbete göndermiş Murat'ı gördüm. Darmadağınık, sevgi dolu bir yaşamdı Murat'ın yaşadıkları. Yeşilimsi sevdasını, acı sarı tahta bavula koyup Selma'yı yolcu etmişti yıllar önce. Yaşamında bir başkası da olmamıştı hiç. Böylesine tutkulu bir sevgiydi aralarındaki. Bir ara, Murat'ın başka biriyle birlikte olduğunu yaymışlardı ortaya. Kimseler inanmamıştı. O an gözlerine bakınca daha iyi anlamıştım ki, Murat, Selma'ya kavuşmak için bu otobüse binmişti. Suna'ya takıldı şimdi düşüncelerim. Duygu yüklü arkadaşım. Hani evlenecektin Ercan'la? Nasıl bağlıydınız birbirinize... Ne oldu öyle?.. Yoksa, Tanrı kıskandı mı sevginizi? Bir arkadaşım anlatmıştı. Birini çok sever de dünyayı unutursan, Tanrı Benden fazla kimseyi sevemezsin! diye çekip alırmış sevdiği kulunun sevgilisini? Yoksa Tanrı da mı kıskanç, ha ne dersiniz? İyi olmuş Suna bu yolculuğa katılman, diye düşündüm. Seni buralarda görebilmek ne güzel... Toparlamışsın bak kendini! Açın yeri başka, acının yeri başkaymış, değil mi? Gidiyorduk hepimiz, mutlu, umutlu. Emniyet kemerleri falan da takmamıştık. Şoför Rıza usta sürücüydü. Yüreği sevgi dolu yaşamıştı hep. Ölüme götürmezdi yolcularını. Sevdiklerine ulaştırırdı usta sürücülüğüyle... Otobüsümüz yemyeşil bir alana yanaştı. Yanımıza aldığımız hafif yiyecekleri ağız tadıyla yemek güzeldi. Etrafımızda sevgiden örülü bir hale. Her birimiz en sevdiklerimizi yanımıza almıştık. Kimimiz çoluk çocuğunu, kimimiz eşimizi, kimisi kumrularını, kimisi de sevgilisinin hayalini...Yoksa burası Cennet denilen yer miydi? Issız, sakin... Pınar şırıltılarından başka ses yoktu etrafta. Emel'i aradı gözlerim. Bakışlarımız karşılaştı. Çocuklarını başına derlemiş, eliyle beni çağırmaktaydı. Her yer çimen kokusu... Akasya, suskun... Gelincikler ırgalanmakta... Rüzgar efil efil esiyor... Müzik bangırtıları da yok. Arka taraflarda, gönül tellerinden yükselen bir şarkı: Silemezler gönlümden, ne aşkını ne seni... Gurbet ezgileri yükselmekte dumanlı ruhlarda. Gökyüzüne çevirdim başımı. Hava birden bulutlandı, her yanı sis kapladı. Havayı nem sardı, toprak kokusu tütmeye başladı her yerde. Yağmur ha yağdı ha yağacak... Otobüsümüze sığınmıştık yeniden. Tam hareket etmek üzereydik ki, bir kara tren yaklaşmaktaydı ötelerden. O acı sesini duydum, yeri göğü yırtarcasına. Gözümü açtım birden bire. Yastığıma sarılmışım, ayaklarımı karnıma çekmişim, çok üşümüş gibi. Tir tir titremekteyim. Yüreğim hızlı hızlı çarpmakta, telaşla. Cep telefonumun alarmı, baş ucumda avazı çıktığı kadar bağırmakta. Duvar saatini aradı gözüm, kendi kendime mırıldanarak, Hay Allah... Derin uykuda duymamışım. İşe geç mi kaldım yoksa?!
-
BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ
Kağıt Parayı Kimler İcat Etti ? Para icat edilmeden önce, deniz kabuğundan kıymetli metallere kadar çeşitli mallar değişim aracı olarak kullanılmıştır. Tarihi kayıtlara göre, M.Ö. 118 yılında Çinliler deri para kullanmışlardır. İlk kağıt para ise M.S. 806 yılında yine Çinde ortaya çıkmıştır. Batıda kağıt paraların basılması ve kullanılması 17 nci yüzyılın sonlarına rastlamaktadır. İlk kağıt paranın 1690lı yıllarda Amerika Birleşik Devletlerinde Massachusetts Hükümeti, İngiltere'de ise "Goldsmiths" ler tarafından basıldığı ve dolaşıma çıkarıldığı, 1694 yılında İngiliz Merkez Bankası ve daha sonra diğer ülke merkez bankalarının kurulması ile de yaygınlaştığı görülmektedir. "Kağıt icat edildi, paranın kağıt olması yüzyıllar sürdü." Dünyanın en çok söylenen şarkısı hangisidir ? Bu şarkı "Happy birthday to you" dur. Şarkının asıl kaynağı Amerikalı iki kız kardeşe aittir. Orijinal adı "Good Morning to All" yani "hepinize günaydın"dır. Daha sonra güftesi değiştirilerek bütün dünyaya yayılmıştır. Fakat telif hakkı kardeşlere aittir, onlardan sonra da Warner/chappel müzik şirketine geçmiştir. Müzik ticari amaçlı kullanıldığı zaman şirkete ödeme yapma zorunluluğu vardır. Mezara niçin çiçek konulur ? İlk olarak Mısır Firavunu Tutamkamon' nun milattan önce 1346 da öldüğünde mezarının çiçekten taçlarla kaplandığı saptanmıştır. Kuzey Avrupa da ise M.Ö 2000 yıllara kadar mezara çiçek konduğu belirlenmiştir. O zamanlarda bu çiçeklerin amacı iyi ruhları çekme, kötü ruhları kovma amacıylaydı. Sonradan ise asıl amaç cesetler çürürken çıkan kokuyu kamufle etme amacını taşır. Servi ağacı da bu nedenle mezarlıklarda kullanılır. Ağacın yaprakları rüzgarı önler, kendine özgü ferah kokusu vardır. Cenaze törenlerinde siyah giyinmenin amacı da mezarlıklarda hayaletlerden sakınmak amacı taşımaktadır. İnsanlar saatlerini niçin sol kollarına takarlar ? Özel bir durum veya farklı olma düşüncesi yoksa insanların çoğu saatlerini sol kola takar. Çünkü çoğunluk sağ elini kullanmaktadır ve bu kolun daha hareketli olması nedeniyle saatin bir yerlere çarpıp zarar görme olasılığı yüksektir. Zaten saatin kurma düğmesi 3 rakamının yanındadır. İnsanlar saati kurmak istedikleri zaman onu bilekten çıkarmadan sağ elle uzattıkları sol kollarındaki saati kurabilirler. Satrançta şah niçin o kadar pasiftir ? Çünkü şah koruma altındadır. Zaten satrançta amaç şahı almaktır. O yüzden bütün taşlar onu korumakla görevlidir. Vezir ise başkumandan gibi şaha yardım eder. İleri geri, çapraz her yöne gidebilir. Batıda vezire Kraliçe adı verilmiştir. Bununla Kraliçe'nin Kralın en büyük desteği olduğunu işaret etmektir. Satranç 6. yüzyılda Hindular tarafından oynanmaya başlanmış, oradan dünyaya yayılmıştır. Bir hafta niçin 7 gündür ? Babilliler 7 günlük haftayı zaman birimi olarak kullanıyorlardı. İlk çağlarda bilinen beş gezegen ile güneş ve ayın sayısının 7 oluşu bu sayıyı gizemli ve uğurlu kılıyordu. Daha sonra dinlerde göğün 7 kat oluşu ve doğadaki ana renk sayısının 7 oluşu, müzik notalarının 7 oluşu sayının önemini daha çok belirtti. Daha sonra Fransa takvim yapısını değiştirerek hafta sayısını 10 yaptı ama kabul görmedi. Rusya 5 günlük hafta uygulamasına geçti, o da tutulmadı. Sonunda yine hafta 7 gün olarak kaldı. Niçin otellerin kapıları döner kapıdır ? Döner kapıların tek amacı enerji ve yer tasarrufudur. Büyük binaların içerleri devamlı olarak ısıtılır. Açılan normal kapıdan içeri soğuk hava rahatlıkla girer. Eğer normal kapı kullanılırsa hava değişimi nedeniyle klimalar veya motorlar yeniden çalışacaktır. Özellikle çok kişinin girip çıktığı otel veya benzeri binalarda enerji tasarrufu için döner kapı kullanılır. Döner kanatlar sıcak havanın dışarı çıkmasına, soğuk havanın da içeri girmesini engeller. Üstelik tüm bu işlev kapı çapı kadar yer alır. Bardaktaki buzlar niçin birbirlerine yapışırlar ? Buzun erimesi için yalnızca sıcaklık değil basınç da önemlidir. Dağlardaki buzulların kayma nedeni de budur. Basınçla alt tabaka erir ve kayma oluşur. Bir kabın içinde ya da bir bardakta üst üste duran buzların her biri altındakine değdiği noktada bir basınç oluşturur ve bu noktada çok küçük kısım erir. Buradan hareket eden su çok az yanda iki buz küpçüğünün birleştiği noktada tekrar donar. İki buz parçası kaynak yapılmışçasına birbirlerine yapışır ve orada bir daha erime olmaz. Neden evlilik yüzüğü yüzük parmağına takılır biliyor muydunuz ? Evlilik yüzüğü neden hep aynı parmağımızdadır da, neden işaret parmağı baş parmak ya da serçe parmak değil de neden yüzük parmağı... Evlilik yüzüğünü ilk defa eski mısır prensesi nefertiti takmıştır...o yıllardaki Tıbbın ne kadar ilerde olduğu ayrı bir tartışma konusudur ama yüzyıllar Sonra anlaşılmıştır ki direk kalbe giden tek damar evlilik yüzüğünü taktığımız Parmaktadır.. Başka hiç bir parmağımızdan direk kalbe giden bir damar yoktur
-
V A Z G E Ç T İ M
Kaç gece yalnızlığımda, uykusuz yastığımda, Kitap okudum, ışıkları söndürdüm; uyuyamadım. Düşümde görmek için dualar okudum. Gözüm yaşardı, ismini saya saya uyumak istedim; Uzandı elim telefona.... Karanlığı sevmediğin aklıma geldi, Vazgeçtim! Sevgi güneşinden çiçek yaptım, Dostlara gönderdim, Yazmak istedim sana da. Sadece;'Günaydın'' İlk söyleyen ben olmayacağım aklıma geldi; Vazgeçtim! Yollarda gezdim, yağmurun incitemediği şarkıda, Boynumdaki inciler döküldü, İnci tanelerinde saklıydı mügelerimiz! Armağanlarımı çöpe attığını duydum; Toplayamadım; Vazgeçtim! Özleyince seni, yüreğim daraldı. Gülemez oldum insanlara; güldürttüm herkesi üstüme. Arayıp sormadığın aklıma geldi. Kalbim gelmek istedi ,ayaklarım yola çıktı. Vazgeçtim! El açtım, Tanrı ya! Dua ettim kaç gece senin için; Elini tutmak, gözüne bakmak için. Önemsemediğin aklıma geldi ; Vazgeçtim! Sevmek için neden aradığında kızdım sana! Buz rengi kelimelerinle alındım sana.. Beddua etmek geldi içimden, açtım ellerimi; Vazgeçtim! Acılarla dolu hüzün bırakmıştın bana.. Acıdan keyif alıyordum! Gözün aydın! sayende mazohistte olmuştum! Ağlaya ağlaya sana gelmeyi düşündüm. Suskunluğun, kayboluşun aklıma geldi ; Vazgeçtim! Gururu içimdeki yılanın başını öldürdüm. Sana gelmek istedim. Belleğimden sildim ;nefreti kini! Sevdiğin çiçekleri topladım, yabani otların arasından. Kıtaları atladım; okyanusun suyunu şişeye doldurdum. (Sarhoş etmeliydi sevgimizi) Bırakmıştım artık! Her şeyi, başta gururu! Onurum incinmiyordu; Yılan da ölmüştü. Unutmadan sevdiğin kitapları, sepya renkli parfümüde bıraktım çantama. Yola çıktım, direksiyon oynuyordu elimde; son hızla! Sana geleceğim yollar açıktı. Yoktu hiçbir barıkat! Yüreğim patinaj yaptı! Saçlarımı yoldum, elimdeki herşeyi fırlattım yollara.. Dağıttıklarımı toplayamadım! Telefonu, numaranıda.. Başkasına ait olduğun aklıma geldi; Vazgeçtim!!
-
ŞAPKA
bak işte görüyor musun diyemiyorum dilimin ucunadek geliyor diyemiyorum bir gökyüzü var ki bu senin bilmediğin bir kırmızı var ki bu senin hiç görmediğin balıklar öyle yüzmez o sularda, sen yoksun şarkılar bir böyle götürmez insanı erguvanlardan sende hiç özlemek yok mu a bekleroğlu sende hiç bunalmak yok mu a cennetmekan ne tutarsın bu şapkayı başında ne tutarsın bu başında şapkayı bak işte görüyor musun diyemiyorum dilimin ucunadek geliyor diyemiyorum biliyorum nah işte mutluluk şuracıkta şu kilidi kırdınmı arkası cennetiala hidroöeni füzesiyle korkuya kuluçkada höt desen devrim doğuracak perşembe gebe bak işte görüyor musun diyemiyorum dilimin ucunadek geliyor diyemiyorum sen hiç vatansamaz mısın varsamaz mısın sen hiç onursamaz mısın çoksamaz mısın sen utanmaz mısın arlanmaz mısın hele bir döndür başını da şu gidişe bak hele bir döndür başını da şu düzene bak hele bir döndür başını da şu haline bak bak işte görüyor musun diyemiyorum dilimin ucunadek geliyor diyemiyorum. Köleliğin karşılığını buldum sözlükte toplumculuk ne demekmiş biliyor musun apartıman bundan çıkar biliyor musun ondan sonra kulismulis kilitmilit mapusane ondan sonra allahmallah yalandolan kaşkariko kimden aldın bu şapkayı başına ne tutarsın bu şapkayı başında neden yere çalmıyorsun bu şapkayı başına yere neden bu başı şapkayına bak işte görüyor musun diyemiyorum dilimin ucunadek geliyor diyemiyorum
-
PORTRESİ
tarlakuşlarına inanır allaha inanmazdı denizi ilk gördüğü gün ölüm ölüm diye bağırırdı ve gözlerinde mavi yıllarca çalkalanıp durdu bakınca ağaçlar inildeşir taşlar toz olurdu içteniçe suların akışında bulduğu neydi neden ıslık çalardı rüzgarda neden ağlardı bir dostu vardı mahpustu pas tutmuş yıllaryılı zinciri dilermek bir hızlı yaşamaktı zamana sığmamaktı bunu bilirdi bir köpeği vardı ado doç'tu aşksız geceler gibi karaydı göğsü yürek biçiminde aktı zincir sesleri geliyordu ötelerden karanlık uluyordu korkunçtu ve gözleri bal damlası kadar tatlı forsa gözleri gibi uzaktı bir sevdiği vardı adını kimse bilmez bir dileği vardı anlaşılmaz alnına gecelerce çökmüş gölgesi onu hem herkes bilir hem de hiçkimse bilmezdi birgün bütün okuduklarını unuttu birdenbire sevdiklerini unuttu nesi varsa yaşanmış bırakıp gitti
-
ÖNCE YÖNLER KENDİLERİNE
Gece balçık kokuyordu inceden otuzdokuzuncu paralelde biryerde mor üstüne direkleme bariton hey anam-denizin altı gibi hani şu direnmek de olmasa camgömbeğinde bir kara nokta yönlerin hiçbir önemi yok artık bir gece sallanıyordu açıkta o gece büyük kopuştu gördüm köprülerin bıçak açmıyordu ağızlarını ağaçlar çözülmüşlerdi uykularından uykular, çözülmüşlerdi karaca gözleriydi ürkütülmüş sürülerle karacalardı insanlardı hey anam - ne de güzel doruklar ne de güzeldi direnirken insan bu sel gecesi olmasa kendimizi bulamazdık delirmiş dal uçlarını kahverengini yeşili kırmızıyı maviyi bulamazdık cam göbeğinde bir kara nokta isterseniz o dalgadan da verebilirim paraşüt dünyayı indiremez ki balıklar sofralara sürüklenmişler yaşamak olabildiğince dişi iki şimşek arasında bir sellice düş isterseniz yönleri de verebilirim elele- isterseniz-ayrılmamacasına hey anam- ne de güçlüydük birden yıldızlar hep yukarda yukardaydılar hani şu sözgelimi yukarda
-
ORANLAMA
bir sen eksiktin sarıyıldız hoş geldin geç bakalım karşıma benimle içer misin ağlar mısın içince burnunu çeker misin gözyaşların yakabilir mi dudaklarımı ama neden titriyorsun öyle sarıyıldız bak ben su taşıyorum ince elekle iğne deliğinden dünyayı geçiriyorum bak ben aklıma uyup böyle sarıyıldız durmadan aklımı şaşırıyorum sen beni kaçıncı binden tanıyorsun ki hadi bana çelikmavisi bir gece getir hadi dostlukları tek tek koparıp getir alnımdan öp beni e mi, yitik sıcaklığımı getir gençliğimi çılgınlığımı deli gönlerimi getir ne o sarıyıldız sen demi ağlıyorsun
-
ONÜÇÜNÇÜ BURÇTA DELİRMEK
kollarını o biçim kavuşturma, kötü çok kötü acır gibi bakma yüzüme yoksulluğum büyüyor aç şu perdeleri nella aç nella uykum geliyor kır şu camları nella kır nella boğulacağım yapraklar kokunca bir sular yorulunca sızılar gencelince bil ki birbaşımayım bil ki kaçıp kurtulmak bil ki sayısız kötü çok kötü sessizliği sevmiyorum sustur şuçığırtkanları ben bu bulvarları güzel günlere götüreceğim bırak ellerini ellerime mutluluklara götüreceğim dalgınım kırıkdöküğüm bu düzenler beni böyle uzak konuşunca bir anılar tutuşunca bir kollarım öksüzleşince bil ki dolaşıp düşmek bil ki kendimden öte bil ki karışık kötü çok kötü bu karanlık sürdükçe kendimizden kurtulamayız sığmıyor sığmuyor sesim bu yorgn biçimlere çözdüm suları, bıraktım kısrakları, ardımsıra yıldızlar onüçüncü burçtan beni gecelere dağıtacaklar onüçüncü burçtan beni gecelere dağıtacaklar acılar bağrışınca bir şarkılar susunca bir ninniler tükenince bil ki ben bil ki çok yakın bil ki apaçık kötü çok kötü
-
KOKMUŞLAR MEZARLIĞI
güneşse güneş benim beyoğlubeyler topraksa toprak benim beyoğlubeyler bir şey var anlamadığım bu sabahlarda eski saraylarda bu yeni saltanatlar saksılarda çiçek diye kızgın namlular demirin kömürün petrolün kalleşliği bir şey var anlamadığım bu sabahlarda kayguysa kaygu benim beyoğlubeyler bayramsa bayram benim beyoğlubeyler ya siz kimsiniz kentlerin göbekleri suların en kadını kadının en köpresi sofraların padişahı bir şey var anlamadığım bu yasaklarda ben güldükçe neden karartılır ışıklar duvarlar yükseltilir köpekler kışkırtılır kundakta bebek suçlu tarlada tohum bir şey var anlamadığım bu yasaklarda umutsa umut benim beyoğlubeyler ya siz kimsiniz bu kokmuşlar mezarlığı imamlar sofrası bu omuzlardan omuzlara bu korku tapınakları akşamla kargalarla nargilelerle leblebici bakkalbaşı minder minder üçotuzüç bir şey var anlamadığım bu yezit yalanlarda yarınsa yarın benim beyoğlubeyler barışsa barış benim beyoğlubeyler ya siz kimsiniz kimsiniz ey şimdi müzelerde yerleri belli eski beyler yeni beyler bey eskileri
-
KARAGÜN DOSTU
biliyorum matarada su torbada ekme ve kemerde kurşun değil şiir ama yine de matarasında su torbasında ekmek ve kemerinde kurşun kalmamışları ayakta tutabilir biliyorum şiirle şarkıyla olacak iş değil bu dalda narı tarlada ekini kızartmaz güvercin gurultusu ama yine de diler arasında bıçak gibi parlar kavgada şiirin doğrultusu göz güzü görmez olmuş tek bir ışık bile yok yürek bir yaralı şahindir döner boşlukta belki bir şiir belki bir şiir kırıntısı çalar kapımızı umutsuz karanlıkta yoklar yüreğimizi iğilir yaramıza dağıtır korkumuzu ve karşı tepelerden gürül gürül bir kalk borusu
Jump to content