Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine

cicceekk

Üye
  • Katıldı

  • Son Giriş

cicceekk tarafından gönderilen her şey

  1. Medineli Sabit bin Kays, sahabenin ileri gelenlerindendi. Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)e hizmetten asla geri kalmaz, sözünden ise bir an olsun dışarı çıkmazdı. Efendimiz de onu çok severdi. Hatta bir küçük hatası yüzünden aşırı üzüntüye kapılan Sabit'i teselli ederek "Sabit cennetliklerdendir." buyurmuştu. İşte bu Sabitin aile içi bir sıkıntısı vardı. Hanımı Cemile, Sabite bir türlü ısınamamış, onu sevememiş, içindeki ilgisizliği yenip de bir gün olsun sevgiyle muhatap olamamıştı. Cemile bir kadın olarak iç dünyasındaki bu fırtınayı kime anlatabilirdi? Kendisini kim dinlerdi? İslamda kadın dinlenir miydi? Önceki devirde kadının söz hakkı yoktu çünkü; Cemile tereddütler içerisinde doğruca Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazretleri'nin huzuruna girdi, olanca cesaretini toplayarak kimselere açamadığı iç dünyasını Efendimize açtı. " Ya Resulallah, dedi, beyimin İslamî yaşayışına diyeceğim yoktur. Ahlakından da şikayetçi değilim. Lakin ben onu bir türlü sevemedim. Bu halimle ona isyan etmekten, isteklerine ters bir karşılık verip kötü bir sonuca düşmekten korkuyorum. Söyleseniz de beni boşasa. O, kendisini sevmeyen bir hanımı zorla nikanı altında tutan adam durumuna girmese, ben de dinime zarar verecek bir itaatsizliğe doğru kaymasam!. " Efendimiz, iç dünyasını bu nitelikte anlatan Cemile'yi tepkiyle değil ilgiyle dinledi. Bir hanımı, sevemediği erkekle bir arada kalmaya mecbur etmeyi zaten münasip de bulmuyordu. Ancak, beyi ne diyecekti? Boşamak istemezse zorla boşayacaksın da denemezdi. Bir de onu dinlemek gerekirdi. Nitekim öyle de yaptı. Cemilenin duygularını, düşüncelerini aynen Sabite aktararak onu da dinledi. Anlaşılan Sabit, Cemileyi seviyordu. Ama Cemilenin kendisini aynı sıcaklıkta sevmediğini, tek taraflı sevginin mutluluk getirmeyeceğini de biliyordu. Nasıl bir çare bulunabilirdi? Düşünmeye başladı. Gözlerini diktiği sabit noktadan başını kaldırıp dedi ki: Ya Resulallah, Cemile'ye nikahta en değerli bahçemi mehir olarak verdim. Bunca değerli serveti verdiğim kadını bir anda nasıl boşayabilirim? Üstelik benim öyle başka bir bahçem de yoktur! Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), Sabitin yaklaşımını öğrenmiş oldu. Cemileye bu defa sorusunu şöyle sordu: "Sabit seni boşayacak olsa, nikah sırasında aldığın değerli mehri iade eder misin? Böylece sen mehrini verip nikah bağından kurtulmuş olursun, Sabit de nikah hakkından vaz geçip bahçesini geri almış olur. İki taraf da bir şey verirken bir şeyleri almış sayılarak karşılıklı mağduriyetlerinizi gidermiş sayılırsınız. Teselli tarafınız bu olur. " Cemile buna hemen razı oldu. Kocasının nikah sırasında kendisine mehir olarak verdiği bahçeyi "Memnuniyetle iade ediyorum." dedi. Sabit de "Öyle ise ben de nikahını aynı memnuniyetle ona iade ediyor, bu andan itibaren boşamış bulunuyorum, özgürdür." dedi. Taraflar böylece bir şey verirken bir şey de aldıklarından helalleşerek ayrılmış oldular. Bu olay üzerine Bakara Suresinin 229. ayeti nazil oldu. Ayet-i kerime anlaşmayı iptal etmiyor, hatta ortak aile hayatını sürdürme sevgisi yok olunca, hanımın aldığı mehri verip de nikahını ortadan kaldırmasını meşru görüyor; ancak erkeğin fırsatçılık edip de kadından veremeyeceği miktarda mal istememesini de tavsiye ediyordu. Bu hadise üzerine fıkıhta hüküm şöyle tespit edildi: Kadın ayrılmak istediği beyine bir şeyler vererek kendini boşatabilir! Yeter ki beyi fırsatçılık edip de kadından veremeyeceği miktarda haksız mal isteğinde bulunmasın.
  2. Saliha bir kadının, münafık ve cahil bir kocası vardı. Bu kadın " Bismillahirrahmanirrahim " diye besmele çekmeden, hiçbir işine başlamazdı. Kocası, onun bu haline kızar, kadıncağıza yapmadığı eziyeti bırakmazdı. O saliha kadın ise, kocasının eza ve cefalarına sabreder ve onun doğru yola gelmesi için Allah'a dua ederdi. Birgün,kadının kocası iyice öfkelenmişti..Karısına yapacağı eziyet ve kötülük için bir bahane arıyor ve kendi kendine : " Şuna bir oyun çevireyimde görsün ; bakalım onu rezil olmaktan kim kurtaracak ? " diye söylenip duruyordu. Başkalarına açıkça söyleyemediği inkarcılığı,artık bütün çirkinliğiyle,içinde dolup taşmıştı. Hanımını çağırdı,ona bir kese altın vererek : - Bunu iyi sakla !!! diye tenbih etti. Kadında kocasının emri üzerine hemen gitti,besmeleyi çekerek keseyi iyice sakladı. Bu arada kocasıda onu gizlice takip ediyordu. Sonra karısının haberi olmadan keseyi, karısının sakladığı yerden aldı. İçindeki altınları boşaltarak, keseyi derin bir kuyuya attı. Aradan çok geçmeden karısını çağırdı ve : - Sana verdiğim bir kese altını hemen getir. dedi. Kadın koştu ; keseyi sakladığı yere, " Bismillahirrahmanirrahim " diyerek elini uzattı. Tam o anda, Allahu Tealanın emriyle, kese kadının sakladığı yerde içindeki altınlarla beraber aynen duruyordu. Islanan keseden suları damlıyordu. Kadın kesenin neden ıslak olduğunu anlayamadı ve keseyi kocasına getirdi. Adam içi altınla dolu keseyi görünce çok şaşırdı ve karısının söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu anladı. Sonra karısına ; - Sana çok zulmettim,çok canını yaktım,beni affet. diye yalvarmaya başladı. Allah'a tevbe ve istiğfar etti. İbadetlerine bağlı bir insan oldu. O günden sonra dua ve yakarışlarında hep şöyle derdi ; - Ya Rabbi ! Bana dünyam ve ahiretim için hayırlı, Saliha bir kadını eş olarak verdiğin için,sana hakkıyle şükretmekten acizdim,beni affet Alah'ım... O saliha kadın ise ; - Ya Rabbi ! Sana şükürler olsun ki,duamı kabul edip kocamı salihlerden eyledin,diye dua ediyordu. Bu hikayeden alınacak ibretler ve çıkarılacak hikmetler çoktur.Büyükler demişlerki ; " Sabrın kendisi acıdır,lakin meyvesi tatlıdır."
  3. ARZU EDEN GELSİN Muhammed Nasûhî Efendi, bir ara üç gün müddetle sevenlerinden birinin dâveti üzerine hava değişikliği için Çamlıca civarındaki Bulgurlu 'ya gitti. Bulgurlu 'ya gelişlerinin ilk gecesi, gece yarısından sonra teveccüh namazını kıldıktan sonra yanında bulunanlara; - Bize bugün Üsküdar'a gitmek gerekiyor. Hizmeti yerine getirdikten sonra inşallah yine geliriz. Arzu eden bizimle gelebilir, buyurdu. Sabah namazını kıldıktan sonra Üsküdar'a gelmek üzere yola çıktı. Yolda karşısından derviş kıyafetli biri geldi ve; -Ben duacınız da efendime gidiyordum. Dergâhınıza vardım. "Efendim hazretleri (yâni siz) Bulgurlu'dadır." dediler. Çok şükür efendime burada kavuştum. Size gelişimin sebebi, Üsküdar'da Bülbülderesi denilen yerdeki bir mağarada, Nakşibendiyye yolu mensuplarından Şâh Haydar adında bir zât vardı. Bu zât kimsenin işine karışmayan, haram işlememek için insanlardan uzak yaşamaya gayret eden biriydi. Ömrünün sonuna doğru bana; "Artık dünya hayatım bitmek üzeredir. Vefat ettiğimde cenazemi yıkamak, namazımı kılmak, kabre koymak ve telkinimi vermek üzere Nasûhî hazretlerinin vekil olmasını istirham ediyorum. Bu vasiyetimi unutma ve başkaları yapmak isterlerse mâni ol. Vefatımı ve vasiyetimi ona bildirmene lüzum yok. Ona Allahü teâlâ bildirir." buyurdu. Lâkin duacınız işgüzarlık yapıp kendiliğimden geldim. Bu gecenin son üçte birinde vefat etti, dedi. Nasûhî hazretlerinin yanında bulunan talebeleri, onun bir kerâmetini daha gördüler. Vefât eden zâtın dediği gibi oldu. Nasûhî hazretleri talebeleriyle birlikte Bülbülderesine geldi. Kabrini kazdırdı. Cenazesini yıkadı. Namazını kılıp, kabre koydu ve telkinini verdi.
  4. Çok eski devirlerde Kifl adında bir adam vardı. Kifl, ahlâkî ve insanî değerlere önem vermeyen, para kazanmak için her yolu meşru gören çok zengin bir adamdı. Zenginliğini de faizden elde etmişti. Dara düşen, ihtiyacı olan kimse kendisine geliyor, oda yüksek bir faizle geri ödenmesi şartıyla onlara para veriyordu. Vadesi geldiği zaman kişi parasını ödeyemezse bu sefer faiz miktarını daha da artırıyordu. Şayet yine ödeyemezse adamları vasıtasıyla o kimsenin bütün varına yoğuna el koyuyordu. Bir gün, kapısına borç için bir kadın geldi. Bu kadın yakın zamanda kocasını kaybetmiş, namuslu, kendisini çocuklarına adamış bir anneydi. Bir süre, kocasından kalan şeylerle evini idare etmeye çalışmıştı. Ancak artık evde para kalmamıştı. Bunun için çalışması gerekiyordu. Bir yerde iş bulmak istedi; ama dışarısı dul bir kadın için çalışmaya müsait değildi. Neden sonra aklına evde dokuma yapıp onları yakın bir arkadaşı vasıtasıyla satmaya karar verdi. Bunun için bir dokuma tezgahına ihtiyacı olacaktı. Tezgahı alabilmek için de borç arayışına girdi. Yakın dost ve akrabalarına gitti; ama kimsede para yoktu. Çok üzülmüştü. Çaresiz bir şekilde evine doğru giderken yolda istemeden iki kişi arasında geçen bir diyaloga şahit oldu. Şehirde Kifl adında bir kişinin insanlara borç para verdiğini duydu. Hemen onun yanına gitmeye karar verdi. Kifl kapıda kadını görünce çok beğendi. Onu elde etmek istedi. Kadın, Kifl'den karşılığını ödemek şartıyla borç para istedi. Kifl, kadının dul olduğunu da anlayınca ona ahlaksız bir teklifte bulundu. Kendisiyle beraber olması şartıyla vereceği parayı istemeyeceğini söyledi. Bu teklifi kadın şiddetle reddetti. Çok üzülmüştü. En çok da kendisine böylesi tekliflerin gelmesinden korkuyordu. Allah'ım bana yardım et. diye dua etti. Aradan birkaç gün daha geçmişti. Evde hiçbir şey kalmamıştı. Çocuklar açlıktan ağlıyordu. Onların ağlamasına kendisi de katılıyordu. Kendisini Kifl'e teslim etmeye mecbur hissetti. Bu sırada da Allah'ım! Nolursun beni affet. Bir daha böyle bir günah işlemeyeceğim. diye dua ediyordu. Kadın, Kifl'in yanına gitti. Kifl'in yüzü gülüyordu. Ancak kadın bir yandan ağlıyor, bir yandan da titriyordu. Kifl, kadına bu halinin sebebini sordu. Kadın, - Buraya kendi isteğimle gelmedim. Daha önce böyle bir günah işlemedim. Onun için Allah'tan çok utanıyorum ve korkuyorum. Beni bu günaha sürükleyen fakirliğimdir, dedi. Kifl, duyduklarına çok şaşırmıştı. O kaskatı kalbi bir anda yumuşayıverdi. İçini pişmanlık duyguları sarmıştı. O sırada ağzından şu ifadeler döküldü: - Sen fakirliğin sebebiyle mecbur kaldığın bir günah işliyor ve bundan dolayı ağlıyorsun. Halbuki Allah bana bu kadar servet vermişken, ben günah işlemekten çekinmiyorum. Ben, Allah'tan utanmaya ve korkmaya senden daha layığım. Kifl, pişmanlık hisleri içinde, yapacağı kötü işten vazgeçti. Kalbine apayrı bir huzur ve mutluluk geldi. Kadına bir miktar para verip onu gönderdi. Kadıncağız, sevinç ve kendisini harama girmekten koruyan Rabbine şükür içinde evine döndü. Kifl, artık eski Kifl değildi. O güne kadar yapmış olduğu bütün günahlar için tevbe ediyordu. O gün sabaha kadar Rabbine dua dua yalvardı ve affını diledi. O gece Kiflin ecel vaktiydi. O hal üzere ruhunu Rahman'a teslim eyledi. Sabah olmuştu. Kifl'in evinden çıkmadığını gören yakınları kapıyı açtıklarında Kifl'i ölü olarak buldular. Bu sırada kapısında herkesin okuyabileceği şekilde şöyle bir yazı vardı: Allah, Kifl'in günahlarını affetti. Halk, bu duruma şaşırdı kaldı. Allah, Kifl'in affedilmesine sebep olan bu olayı, o dönemin peygamberine vahiy yoluyla bildirdi. Böylece herkesin şaşkınlığı gitti ve insanlar bundan büyük bir ders aldılar. Hikâye bize ne anlatıyor? Tevbe kapısı her zaman ve her kişi için açıktır. Bir kimse ne kadar günahkâr bir kul olursa olsun büyük bir pişmanlık ve samimiyetle tevbe ederse Allah onun tevbesini kabul eder ve onu bağışlar. Allah, kendi rızası istikametinde bir hayat yaşamaya gayret eden kullarını sever. Rahmetinin gereği olarak bazen kulları günaha gireceği an onları değişik vesilelerle korur. O yüzden kula düşen Rabbiyle arasındaki bağı devamlı surette güçlü tutmasıdır.
  5. Abdullah bin Mübarek bir gün yolda gidiyordu. Önünde birkaç koyunla bir çoban çocuk gördü. Ona acıdı ve; "Zavallı, çocuklukta çobanlık yaparsa, büyüdükte Allahü teâlânın ibâdet ve mârifetine nasıl erişir?" dedi. Sonra kendi kendine; "Gideyim, ona Allahü teâlâyı tanımakta bir mesele öğreteyim." deyip, çocuğun yanına geldi ve: -Evlâdım, Allahü teâlâyı bilir misin? buyurdu. Çocuk: -Kul nasıl sâhibini bilmez?" dedi. -Allahü teâlâ'yı ne ile biliyorsun? -Bu koyunlarımla. -Bu koyunlarla, O'nu nasıl bilirsin? -Bu birkaç koyun çobansız işe yaramaz. Bunlara su ve ot verecek, kurttan ve diğer tehlikelerden koruyucu birisi lâzımdır. Bundan anladım ki, kâinat, insanlar, cinler, hayvanlar ve canavarlar ve bu kanatlı kuşlar bir koruyucuya muhtaçtır. Bu binlerce çeşit mahlûkatı korumaya kâdir olan, Allahü teâlâdan başkası değildir. İşte bu koyunlarla Allahü teâlâyı, böylece bildim -Allahü teâlâyı nasıl bilirsin? -Hiç bir şeye benzetmeden bilirim. -Böyle olduğunu nasıl bildin? -Yine bu koyunlardan. -Nasıl? -Ben çobanım. Onların koruyucusuyum. Onlar benim korumam ve tasarrufumdadırlar. Onlara dikkatle bakıyorum. Ne onlar bana benzerler, ne de ben onlara benzerim. Buradan, bir çoban koyunlarına benzemezse, Allahü teâlânın elbette kullarına benzemiyeceğini anladım. Abdullah bin Mübârek: -İyi söyledin. İlimden bir şey öğrendin mi? buyurdu. Çocuk: -Ben bu sahrâlarda, nasıl ilim tahsîl edebilirim, dedi. -Peki başka ne öğrenmişsin? -Üç ilim öğrendim. Gönül ilmi, dil ilmi ve beden ilmi. -Bunlar nelerdir, ben bunları bilmiyorum. -Gönül ilmi şudur ki, bana kalb verdi ve kendi mârifet ve muhabbeti yeri eyledi ki, bu kalb ile O'nu bileyim. O'nun sevdiklerine gönülde yer vereyim, sevmediklerine yer vermiyeyim ve böylelerinden uzak olayım. Dil ilmi şudur ki, bana dil verdi ve dili zikretmek, O'nun ismini söylemek yeri eyledi. Bununla O'nu hatırlatanları dile getirmeği, O'ndan bahsetmiyen sözden onu korumayı, böyle sözden uzak olmayı îmâ etti. Beden ilmi şudur ki, bana beden vermiştir ve onu kendine hizmet yeri eylemiştir. Böylece O'na hizmet olan her şeyi yaparım, hizmet olmayan şeyi ise bedenimden uzaklaştırırım. Abdullah bin Mübârek, bunun üzerine: -Ey çocuğum! Evvelki ve sonraki ilimler, senin bana bu öğrettiklerindir! dedikten sonra: Ey oğul, bana nasîhat ver, buyurdu. -Ey efendi! Âlim olduğun yüzünden belli oluyor. Eğer ilmi Allah rızâsı için öğrendiysen, insanlardan istemeyi, beklemeyi kes. Yok, dünyâ için öğrenmişsen, Cennet'e kavuşamazsın, dedi.
  6. Fahreddîn-i Râzî Herat ve civarında bozuk inançları yaymakla meşgul olanlarla mücâdele ediyor, Müslümanlar'ı bunların tehlikelerine karşı korumaya çalışıyordu. Üç yüz kadar atlı talebe ve âlim ile Herat'a geldiğinde; hem devlet, hem din büyükleri akın akın ziyaretine gelmiş, alâka göstermişlerdi. Ama birileri vardı ki; ne geliyor, ne de gelme arzusu ızhâr ediyordu. Acaba Fahreddîn-i Râzî hazretlerinin muhâliflerinden miydi? Halktan bir zengin, bir gün Fahreddîn-i Râzî hazretlerini bahçesinde yemeğe dâvet etti. Maksadı; ziyaretine gelmeyen zâtı da orada bulundurup, görüşmelerini ve bir yanlış anlamanın meydana gelmemesini temin etmekti. Fahreddîn-i Râzî hazretleri, yemekte karşılaştığı ziyaretine gelmeyen zâta, - Niçin bizi ziyârete gelmediniz? diye sordu. Şöyle cevap verdi o zât: - Ben fakirin biriyim. Ne ziyâretinize gelişim size bir şeref kazandırır, ne de gelmeyişim size bir şey kaybettirir. Siz mühim kimselerle meşgul olun. Bu cevap Fahreddîn-i Râzî hazretlerini düşündürdü. Bu defa büsbütün meraklanarak ısrarla suallerini peşi peşine sıraladı: - Bu, sıradan birinin sözüne benzemiyor. Kalbi-gönlü uyanık birinin cevabıdır bu. Şimdi daha çok meraklandım. Söyleyin lütfen niçin gelmiyorsunuz? Bize vermek istediğiniz bir mesajınız olmalı. - Sen, 'Müslümanlar'ın benim ziyâretime gelmeleri vâciptir' diyormuşsun. Neden senin ziyâretine gelmek vâcip olsun? - Ben ilim ehli biriyim. Benim ziyâretime gelenler aslında benim değil, ilmin ziyâretine gelmiş olurlar. Mücâdelemde bana yardımcı olmuş, beni desteklemiş sayılırlar. - Öyle ise anlat bakalım... İlmin hedefi Allâh'ı bilmek olduğuna göre, nasıl biliyorsun Hazret-i Mevlâ'yı? - Yüz delil ve burhan ile biliyorum Allah Teâlâ'yı... - Peki öyleyse, söyler misin; burhan ve delil, şüpheleri gidermek için değil midir? Demek sende bu kadar şüphe varmış ki her birine delil aramış; ancak bu delillerle şüpheni gidermişsin. Halbuki Allahü zû'l-Celâl bana, öyle bir îman verdi ki; şüphenin zerresi bile kalbimde yoktur. Olmayan şeyi gidermek için ne diye delil ve burhan arayayım? Bu cevaptan sonra bir suskunluk başlar. Neden sonra yerinden kalkan büyük müfessir Fahreddîn-i Râzî hazretleri, - Uzat elini de öpeyim. Sen sıradan biri değil, bir îman ve ihlâs numûnesi mâneviyât sultânısın. Kim isen söyle de beni daha fazla merakta bırakma. Fahreddîn-i Râzî hazretlerinin kulağına eğilen birinin, fısıltı hâlinde söyledikleri şundan ibârettir: - Konuştuğun zât, Necmüddîn-i Kübrâ hazretleridir. Fahreddîn-i Râzî hazretleri hemen diz çöküp rica eder: - Lütfen beni de kabul buyurun tâlipleriniz arasına da, ben de iştirak edeyim sohbetlerinize... * * * İşte zâhirî ilimle bâtınî ilmin farkı... İşte zâhirî ilim ehli ile, zû'l-cenâhayn olan mâneviyat erbâbının seviye ve dereceleri... Keza, aralarındaki diyaloğun güzelliği ve hakkı teslim ile neticelenişi... Ve, biribirlerine karşı olan nezâket ve saygıları... Zamanımız 'tartışmacıları'na örnek olması dileğiyle...
  7. Hacı Bayram-ı Velî'nin doğduğu Zülfadl (Sol-Fasol) köyünden bir genç askere çağrılmıştı. Yetim olan bu temiz genç, babasından kalma birkaç altınını, annesinden kalan hâtıra bilezik ve küpleri emânet edecek bir kimse bulamadı. Hepsini küçük bir çekmeceye koyup, Hacı Bayram-ı Velî'nin türbesine getirdi. Türbeyi ziyâret edip; "Yâ hazret-i Hacı Bayram-ı Velî! Beni vatanî vazifemi yapmak için çağırdılar. Annemden ve babamdan kalma şu hâtıraları emânet edecek bir kimse bulamadım. Bu küçük çekmeceyi zâtı âlinize emânet bırakıyorum. Eğer askerden dönersem, gelir alırım. Şâyet dönemezsem, istediğiniz bir kimseye verebilirsiniz!" diye münâcaat etti. Sonra çekmeceyi sandukanın kenarına koyarak ayrıldı. Aradan yıllar geçti. Gencin askerliği bitti ve emânetini almak üzere Hacı Bayram-ı Velî'ye geldi. Ziyâretini yapıktan sonra, çekmeceyi koyduğu yerde buldu. Hiç dokunulmamıştı. Orada türbeyi bekleyen türbedâra; "Bu çekmece benimdir. Askere gitmeden önce emânet bırakmıştım. Şimdi alıyorum." dedi. Türbedâr; "Tabi, alabilirsen al. Çünkü ben, bir defâsında bu çekmecenin yerini değiştirmek istedim. Fakat bütün uğraşmalarıma rağmen yerinden bile oynatamadım. Bunda bir hikmet olduğunu düşünerek, bir daha elimi bile sürmedim." Genç, çekmecenin yanına gelip, Hacı Bayram-ı Velî'ye teşekkür etti ve emânetini alarak köyüne döndü.
  8. Kendi halinde bir tüccardı. Bir gün kumaşları gemiye yükledi. Endonezya'ya gitti, oraya yerleşti. İşini orada devam ettirdi. Kumaşları kaliteliydi. Tam da halkın aradığı cinstendi. Kendisi de kanaat sahibi bir insandı. Kazancı az olsun, temiz olsun düşüncesindeydi. Bir gün geç geldi iş yerine. Eleman iyi bir kâr elde etmişti sattığı mallardan. Merak etti, sordu: - Hangi kumaştan sattın? -Şu kumaştan efendim. -Metresini kaça verdin? -On akçeye. -Nasıl olur?" diye hayret etti, -Beş akçelik kumaşı on akçeye nasıl satarsın? Bize hakkı geçmiş adamcağızın. Görsen tanır mısın onu? Eleman gitti, müşteriyi buldu, getirdi. Dükkan sahibi müşteriyi karşısında görür görmez, helâllik istedi ve fazla parayı müşteriye uzattı. Müşteri şaşırmıştı. Böyle bir durumla ilk defa karşılaşıyordu. -Ne demekti hakkını helâl et? Olay kısa sürede dilden dile dolaştı. Çok geçmeden kralın kulağına kadar vardı. Sonunda kral kumaş tüccarını saraya çağırdı. Kral sordu: -Sizin yaptığınız bu davranışı daha önce biz ne duyduk, ne de gördük. Bunun aslı nedir? -Ben, dedi tüccar, bir Müslüman'ım. İslâm dini böyle emreder. Müşterinin bana hakkı geçmişti. Dolayısıyla kazancıma haram girmişti. Ben sadece bir yanlışı düzelttim. Kral, -İslâm nedir, Müslümanlık nedir? gibi peş peşe sorular sordu. Birer birer sorularını cevapladı. Kral ilk defa duyuyordu böyle bir dinin varlığını. Fazla zaman geçirmeden İslâm'ı kabul etti. Daha sonra kısa süre içinde de halk Müslüman oldu. 250 milyonluk nüfusa sahip olan bugünkü Endonezya'nın Müslümanlığı kabul etmesindeki sır sadece beş akçelik kumaştı. Yapılan tek şey vardı sadece: İnandığı gibi yaşamak, sahip olduğu güzellikleri çevresiyle paylaşmaktı. Efendimizin müjdesi herkese açık: "Doğru ve güvenilir tüccar, kıyamet gününde peygamberler, sıddıklar (doğrular) ve şehitlerle beraberdir." Yani, asıl etkili olan söz dili değil, hal diliydi. Konuşmaktan çok yaşamaktı. Anlatmaktan ziyade davranış dilinin devreye girmesiydi.
  9. Hazret-i İbrâhim aleyhisselâm kavmine bir peygamber olarak gönderildiğinde, onların puta tapıcı dinî telakkilerine karşı çıkmış ve önlerinde eğildikleri putların işe yaramaz birer taş, metal ve ağaç yığını olduklarını anlatmıştı. Onlar ise buna itiraz edip durmuşlardı. Bunun üzerine İbrâhim aleyhisselâm, kavminin zihnini ve vicdânını harekete geçirmek ve onları uyandırmak yoluna başvurmuştu. Ve günün birinde şehir halkı mesîreye çıkmışken, tapınaktaki bütün putları kırıp, baltayı da en büyüklerinin boynuna asmış; onlar dönüp, bu durumu görünce de şaşırıp kalmışlardı. Şimdi hâdisenin gerisini Kur'ân-ı Kerim'den tâkip edelim: Mesîreden dönen halk; '' Bunu ilahlarımıza kim yaptı? Muhakkak o zâlimlerden biridir, dediler. (Bir kısmı da) 'Bunları diline dolayan bir genç duyduk; kendisine İbrâhim denilirmiş' dediler. 'O halde, dediler, onu hemen insanların gözü önüne getirin. Belki şâhitlik ederler.' Sonra da sordular: ' Bunu ilahlarımıza sen mi yaptın ey İbrâhim? İbrahim aleyhisselâm cevap verdi: ' Belki de bu işi, şu büyükleri yapmıştır. Hadi onlara sorun; eğer konuşuyorlarsa!.. Bunun üzerine kendi nefislerine (vicdanlarına) döndüler (yani kendi kendilerine), ' Doğrusu siz, hakikaten zâlimlerin ta kendilerisiniz! dediler. Sonra tekrar (eski) kafalarına döndüler (ve Hz. İbrâhim'e), ' Sen bunların konuşmadığını pekâlâ biliyorsun, dediler. İbrâhim aleyhisselâm da, ' Öyleyse, dedi, Allâh'ı bırakıp da, hiçbir şekilde size ne fayda ne de zarar verebilen bir şeye hâlâ tapacak mısınız? Size de, Allâh'ı bırakıp da tapmakta olduğunuz şeylere de yuf olsun! Siz hâlâ akıllanmayacak mısınız? Aralarından bir kısmı, ' Eğer bir iş yapacaksanız, yakın onu da ilahlarınıza yardım edin! dediler. (Hz. İbrâhim'in kavmi bu teklifi kabul ederek, onu yakmak için büyük bir ateş hazırladı!.. Ve eli-kolu bağlı olarak ateşe attılar! İbrâhim aleyhisselâm ise, 'Bana Allâh'ın sahip çıkması yeter; o, ne güzel bir sahip' diyerek Allâh'a sığınıyordu.) 'Biz, 'Ey ateş! İbrâhim için serin ve selâmet ol!' dedik.' Yani Cenâb-ı Hak, ateşten sıcaklık ve yakıcılık tabiatını gideriverdi. Âyet-i kerimede geçen 'Bunun üzerine kendi nefslerine döndüler' ifadesindeki nefs, vicdan demektir. Zira bu doğrudan bildiğimiz hevâ ve hevesi ifade eden nefs değil; doğru ve yanlışı, hakkı ve bâtılı, adâlet ve zulmü biribirinden ayıran temel insânî ölçü olan vicdanı ifade eder. Nitekim bu hâdisede Hz. İbrahim'in kavmi, bir an için bir taş yığını olan bir putun eline baltayı alıp diğer putları kıramayacağını anlamış, hakikatin ta kendisiyle karşı karşıya gelmişti. Ne var ki, o bir anlık derûnî muhâsebe, akletme ve gerçeği kabul etmenin tesirinden kurtulup, tekrar eski kafalarına dönmüşler; üstelik de putların dile gelip konuşmayacaklarını itiraf etmek zorunda kaldıktan sonra. Bu durumda Hz. İbrahim gayet haklı olarak 'Yuh size ve Allah'tan başka taptıklarınıza!' demekte, hemen ardından da, 'Siz hâlâ akıllanmayacak mısınız?' diye sormaktadır... Evet soru bu: 'Siz hâlâ akıllanmayacak mısınız?' Cenâb-ı Hakk'tan dileğimiz; verdiği akıl nimetini, kendi yolunda, rızâsına muvâfık şekilde kullanmayı nasip eylesin. Âmîn...
  10. İstanbul'un fethinden sonra Hazreti Fatih bütün mahkumları serbest bırakmıştı. Fakat bu mahkumların içinden iki papaz zindandan çıkmak istemediklerini söyleyerek dışarı çıkmadılar. Papazlar Bizans imparatorunun halka yaptığı zülüm ve işkence karşısında ona adalet tavsiye ettikleri için hapse atılmışlardı. Onlar da bir daha hapisten çıkmamaya yemin etmişlerdi. Durum Hazreti Fatih'e bildirildi. O, asker göndererek, papazları huzuruna davet etti. Papazlar hapisten niçin çıkmak istemediklerini Hazreti Fatih'e de anlattılar. Fatih o dünyaya kahreden iki papaza şöyle hitap etti: - Sizlere şöyle bir teklifim var: Sizler İslam adaletinin tatbik edildiği memleketimi geziniz, Müslüman hakimlerin ve Müslüman halkımın davalarını dinleyiniz. Bizde de sizdeki gibi adaletsizlik ve zulüm görürseniz, hemen gelip bana bildiriniz ve sizler de evvelki kararınız gereğince uzlete çekilerek hâlâ küsmekte haklı olduğunu ispat ediniz. Hazreti Fatih'in bu teklifi papazlar için çok cazip gelmişti. Hemen Padişahtan aldıkları tezkere ile İslam beldelerine seyahate çıktılar. İlk vardıkları yerlerden biri Bursa idi... Bursa'da şöyle bir hadiseyle karşılaştılar: Bir Müslüman bir yahudiden bir at satın almış, fakat hiçbir kusuru yok diye satılan at hasta imiş. Müslümanın ahırına gelen atın hasta olduğu daha ilk akşamdan anlaşılmış. Müslüman sabırsızlıkla sabahın olmasını beklemiş, sabah olunca da erkenden atını alıp kadının yolunu tutmuş. Fakat olacak ya, o saatte de kadı henüz dairesine gelmemiş olduğundan bir müddet bekledikten sonra adam kadının gelmeyeceğine hükmederek atını alıp ahırına götürmüş. Atını alıp götürmüş ama at da o gece ölmüş. Hadiseyi daha sonra öğrenen kadı, atı alan Müslümanı çağırtıp meseleyi şu şekilde halletmiş: - Siz ilk geldiğinizde ben makamımda bulunsa idim, sağlam diye satılan atı sahibine iade eder, paranızı alırdım. Fakat ben zamanında makamımda bulunamadığımdan hadisenin bu şekilde gelişmesine madem ki ben sebep oldum, atın ölümünden doğan zararı benim ödemem lazım, deyip atın parasını Müslümana vermiş. Papazlar İslam adaletinin bu derece ince olduğunu görünce parmaklarını ısırmışlar ve hiç zorlanmadan bir kimsenin kendi cebinden mal tazmin etmesi karşısında hayret etmişler. Mahkemeden çıkan papazların yolu İznik'e uğramış. Papazlar orada şöyle bir mahkeme ile karşılaşmışlar: Bir Müslüman diğer bir Müslümandan bir tarla satın alarak ekin zamanı tarlayı sürmeye başlar. Kara sabanla tarlayı sürmeye çalışan çiftçinin sabanına biraz sonra ağzına kadar dolu bir küp altın takılmaz mı? Hiç heyecan bile duymayan Müslüman bu altınları küpüyle tarlayı satın aldığı öbür Müslümana götürüp teslim etmek ister; - Kardeşim ben senden tarlanın üstünü satın aldım, altını değil. Eğer sen tarlanın içinde bu kadar altın olduğunu bilseydin herhalde bu fiyata bana satmazdın. Al şu altınlarını, der. Tarlanın ilk sahibi ise daha başka düşünmektedir. O da şöyle söyler: - Kardeşim yanlış düşünüyorsun. Ben sana tarlayı olduğu gibi, taşı ile toprağı ile beraber sattım. İçini de dışını da bu satışla beraber sana verdiğimden, içinden çıkan altınları almaya hiçbir hakkım yoktur. Bu altınlar senindir dilediğini yap, der. Tarlayı alanla satan anlaşamayınca mesele kadıya, yani mahkemeye intikal eder. Her iki taraf iddialarını kadının huzurunda da tekrarlarlar. Kadı, her iki şahsada çocukları olup olmadığını sorar. Onlardan birinin kızı birinin de oğlunun olduğunu öğrenir ve oğlanla kızı nikahlayarak altını çeyiz olarak verir. Papazlar daha fazla gezmelerinin lüzumsuz olduğunu anlayıp doğru İstanbul'a Hazreti Fatih'in huzuruna gelirler ve şahit oldukları iki hadiseyi de aynen nakledip şöyle derler: - Bizler artık inandık ki, bu kadar adalet ve biribirinin hakkına saygı ancak İslam dininde vardır. Böyle bir dinin salikleri başka dinden olanlara bile bir kötülük yapamazlar. Dolayısıyla biz zindana dönme fikrimizden vazgeçtik, sizin idarenizde hiç kimsenin zulme uğramayacağına inanmış bulunuyoruz, derler.
  11. En sık karşılaşılan cilt sorunları akneler, lekeler ve kızarıklıklarla başa çıkabilmek için yapılması gerekenler çok kolay! Sadece doğru yöntemi bilmek gerekiyor... Cilt bakımı deyince aklımıza uzun saatler alan maskeler, birbirinden pahalı ürünler gelir. Fakat alacağımız nemlendirici, tonik ve temizleyici ile günde 15-20 dakikamızı ayırarak cildimizin bakımını yapabiliriz. Özellikle geçiş mevsiminde olduğumuz şu günlerde artık cildimizin korunmaya ve bakıma daha çok ihtiyacı var. Bu konuda görüşlerini aldığımız Dermal Skin Care Center Müdürü Melike Niksarlı pek çok hastalığın temelinde olduğu gibi cilt hastalıklarının temelinde de stres yattığını belirterek şunları belirtti: Stres ister istemez hayatımızda var ama kişi bir yerden sonra strese karşı direnebilmeli. Uzmanlar tarafından meditasyon, yogolar, ayurvedalar, Aromaterapiler yapılması öneriliyor. Ama kişi bunları yapamıyorsa kendine hiç olmazsa günde 5-10 dk ayırabilmeli ve kendiyle baş başa kalmalıdır. Bir bakıma bu da meditasyondur. Cilt problemleri genel olarak egzama, sedef, akne ve lekelerdir. Cildin durumunu ise nemsiz, hassas ve stresli olarak ayırabiliriz. Hava kirliliği, stres ve güneş ışınları gibi pek çok etken cildi olumsuz etkiliyor. Akne artık sadece bir ergenlik dönemi sorunu olmaktan çıktı. Bugün 35-40 yaş grubu kadınlar da akne sorunuyla bize geliyorlar. Bu aknelerin oluşumunda stres, beslenme biçimi ve cilde bakım çok etkili. Kuru bir ciltte her gün 5 milyar hücre oluşur, 5 milyar hücre de ölür ve dökülür. Güneş ışınları pigmentlere etki yapar ve lekeler oluşur. Güneş ışınlarını UVA, UVB ve UVC olarak ayırmak mümkün. UVA yaşlanmaya sebep olan, UVB ten rengini oluşturan ve UVC kansere neden olan ışınlardır. Halk arasında zamansız yaşlanma dediğimiz olayın nedeni UVA ışınlarıdır. Doğum kontrol hapları da güneşi çeker. Güneşten koruyucu ürünler kullanılmadığında ya da sürekli solaryuma girildiğinde deri yıpranır, derideki pigmentler bir araya toplanır ve istemediğimiz kahverengi lekeler oluşur. Ayrıca hormonlarımız ve kullandığımız şampuanların içindeki renklendiriciler de leke oluşumuna neden olur. Özellikle hamilelik döneminde kadınların elmacık kemiklerinin üstünde, alnında ve dudak bölgesinde lekeler oluşur buna doğum maskesi denir. Stres bu lekelerin daha çok çoğalmasına neden olur. Bu lekeler doğumdan sonra bakımı yapılırsa en az seviyeye indirgenebilir. Vitaminler önemli! Alkol ve sigarayı çok tüketen kişilerin bol miktarda A, C ve E vitamini almalarının yanı sıra egzersiz yapması gerekiyor. E vitamini özellikle damarlar için gereklidir. Ayrıca sigara ve alkol içenlerin ciltleri içmeyen kişilere oranla daha kurudur. Mutlaka nemlendirici kullanmalı ve beslenmelerine dikkat etmelidirler. Çatlak ve selülitler Selülite genel olarak vücuttaki yağ hücrelerinin çoğalmasının neden olduğu düşünülür. Oysa vücuttaki yağ hücreleri asla çoğalmaz. Fakat beslenmeye bağlı olarak toksinlerin vücuttan ne kadar uzaklaştırıldığı önemli. Çünkü toksinler yeterli miktarda atılmazsa yağ hücreleri genişler. Bu genişleyen yağ hücreleri vücutta belirginleşir ve selülit dediğimiz şekilleri oluşur. Selüliti minimum seviyede tutabilmek için düzenli olarak egzersiz yapmalı, besinlere dikkat etmeli ve kola, kahve gibi kafeinli içeceklerden kaçınılmalıdır. Çatlaklar özellikle ergenlikte ya da doğumda görülen ani kilo alıp vermeyle oluşur. Çatlakları önleyebilmek için hızlı kilo alıp vermeme dışında yapılabilecek bir şey yok. Kızarıklıklar Eğer akciğerlere yeterli oksijen gitmiyorsa yüzde; özellikle burun üstünde ve elmacık kemiği üstünde ya kızarıklık olarak ya da siyah nokta olarak ortaya çıkar. Çocuklukta geçirilen alerjilerin etkisiyle ya da sinüziti olanların rahat nefes alamamalarından dolayı yüzlerinde kızarıklık oluşabilir. Önlemi alınmazsa ileride kılcal damar çatlamalarına neden olabilir. Bu tür cildi olanlar, damarları kuvvetlendirici ayrıca güneşten, soğuktan ve rüzgardan koruyucu ürünler kullanmalılar. Cildinizin sağlığı sizin elinizde! Cildin yaşlanmaması için güneş koruyucu kullanılmalı ve güneşin altında kalınmamalıdır. Herkesin her yaşta mutlaka, cildin dengesini bozmayacak maddeler içeren temizleyici, nemlendirici ve tonik kullanmaları gerekir. Mevsim geçişlerinde ısı farklılıkları cildin dengesini bozar buna karşı koruyucu kullanılmalıdır. Pek çok kişinin cildi rüzgara karşı hassastır. Bu kişilerin rüzgara karşı koruyucu ürünler kullanmaları gerekmektedir.
  12. Evinizde bulunan limon, salatalık, zeytinyağı gibi bazı besinler güzelliğinize de hizmet ediyor... Yumuşacık eller: Ellerinizin yumuşacık olmasını istiyorsanız yatmadan önce küçük bir kaba zeytinyağı koyun ve içinde 10 dakika kadar bekletin. Eski bir eldiveninizi giyip yatın. Sabah kalktığınızda ellerinizin yumuşacık olduğunu göreceksiniz. Güçlü tırnaklar: Limon ve susam yağı tırnaklarınızı güçlendirir. Yarım limonu ılık suyun içine sıkın, bir çay kaşığı susam yağı ekleyin. Ellerinizi birkaç dakika içinde bekletin. Kurulayın ve nemlendirin. Ayaklara nane yağı: Bir kaba koyduğunuz ılık bir suyun içine birkaç damla nane yağı damlatın. Biraz da susam yağı ekleyin ve 10 dakika ayaklarınızı içinde bekletin. Çıkarıp kurulayın ve nemlendirin. Ayaklarınızın yumuşacık olduğunu göreceksiniz. Yoğurt ve portakal maskesi: Çeyrek portakalı 2 çay kaşığı yoğurt ile karıştırıp yüzünüze sürün. Birkaç dakika bekletin. Yıkayın ve nemlendirin. Cildinizin pürüzsüz bir hal alacak. Yorgun gözlere salatalık: Göz altındaki halkalar için salatalığı yuvarlak kesip gözlerinizin üzerine koyun ve birkaç dakika bekletin. Bu konuda patates de işinize yarayabilir. Patatesleri ince dilim kesip 10 dakika kadar gözlerinizin üzerine koyup bekletin. Saça özel maske: Dört çay kaşığı limon suyu ve yarım çay bardağı zeytinyağını karıştırın, saçınıza uygulayın. Yaklaşık 15 dakika bekledikten sonra iyice yıkayın ve kurutun.
  13. Bakım programları, terapiler ve egzersizler dışında, birkaç küçük püf noktasıyla da kusursuz bacaklara sahip olabilirsiniz. İşte, adım adım mükemmel bacaklara ulaşmanın sırrı... Bacak bacak üstüne atmanın göze her ne kadar hoş görünsede sağlık açısından pek yararlı olduğunu söylemek zor. Çünkü bu "estetik" hareket, kan dolaşımını düzensizleştiriyor ve metabolizmanın yavaşlamasına neden oluyor. Özellikle masa başında çalışıyorsanız, bacak bacak üstüne atmak yerine, bacaklarınızı mümkün olduğunca uzatın ve gerin. Her öğünde karbonhidrat bakımından zengin tahıl ürünleri, ekmek, makarna, pilav ve meyve gibi gıdaları tüketin. Bu gıdalar sindirim sistemini düzene sokarak metobolizmanızı harekete geçirecektir. Düzenli masaj yapın: Cildinizdeki ölü hücreleri gidermek için harcadığınız çaba ve enerjiyi vücudunuz içinde harcamalısınız. Temizleyici ve yenileyici etkisi olan peeling'in canlandırıcı etkisi vücut içinde geçerlidir. Özellikle cildin kalınlaştığı diz ve dirseklerinizi peeling ile yumuşatabilirsiniz. Banyodan sonra özellikle sıcak suyun etkisiyle kuruyan cildinizi nemlendirmek için vücut sütü kullanmalısınız. Bacaklarınızı kremlerken ürünü topuklarınıza kadar sürmeye özen gösterin. Böylece kuruyan, çatlayan ve kalınlaşan topuklarınızı yumuşatabilirsiniz. Özellikle sıcak yaz günlerinde sık sık duş almak için birçok nedeniniz olacak. Bunlardan biri de yüksek topuklar üzerinde şişen ve yorulan bacaklardaki gerginliği yok etmek... Duşun son üç dakikasını bacaklarınıza ayırın ve soğuk suyu doğrudan bacaklarınıza tutun. Bacaklarınızın daha zinde bir görünüm kazandığını göreceksiniz. Hiç sigara hiçmeyin: Sigaranın en büyük sağlık düşmanı olduğu hiç kuşkusuz ki bilinen bir gerçek. Sigara birçok sağlık sorununun yanında cildin havasız kalmasına neden oluyor ve gözeneklerin de tıkanmasına yol açıyor. Sağlıklı bir yaşam için asla sigara içmeyin. Egzersiz yapın: Yapacağınız egzersizler kan dolaşımını hızlandırarak, bacak kaslarını besler. Özellikle aerobik ya da step egzersizleriyle ya da bisiklet kullanarak bacak kaslarınızı şekillendirebilirsiniz. Masa başında otururken de egzersiz yapabilirsiniz. Oturduğunuz yerde popo kaslarınızı gerin ve bırakın. Bu hareketi hergün 10 kez tekrarlayarak kalça ve bacaklarınızın şekillenmesini sağlayabilirsiniz. Bacaklarınızın iç kısımlarını sıkılaştırmak için dizlerinizin arasına bir tenis topu koyup, onu patlatacakmış gibi sıkın. Kaslarınızın çalıştığını hissedeceksiniz. Haftada bir kez lavanta ya da kekik yağı katılarak yapılan rahatlatıcı bir banyonun, kan dolaşımını düzenleyici bir etkisi bulunuyor. Ama dikkat; banyo süresi beş dakikadan fazla olmamalı. Yoksa bacaklarınız kurur ve cilt yüzeyinde pul pul dökülmeler olur. Dondurucuda 10 dakika beklettiğiniz kalın naylon çorapları giyerek bacaklarınıza buz terapisi uygulayabilirsiniz. Böylece bacaklarınızın eskisinden daha sıkı ve canlı bir görünüme kavuştuklarını göreceksiniz. Banyo yaptığınız suyun sıcaklığını kontrol altına alın. Çünkü çok sıcak su özellikle bacak ve kalçalardaki ince damarların ortaya çıkmasına yol açar. Uygun bir yere uzanın, bacaklarınız kalbin seviyesinde olsun. Örneğin, ayağınızın altına yastık koyabilirsiniz. Bacaklarınızı sırayla havaya kaldırın, elleriniz ile eksenler çizerek masaj yapın. Tüm gün vücudumuzun yükünü çeken bacaklarınız için yapacağınız egzersizlerin yanında en etkili yöntemlerden biri de trambolin ile zıplamak. Daha çok spor salonlarında bulunan trambolin ile 10 dakika yapacağınız zıplama hareketi bacak kaslarınızı açacak ve güçlendirecektir.
  14. Hayatınızdan memnunsunuz, çekicisiniz ve kendinizden eminsiniz. Öyleyse hangi yaşta olduğunuzun hiçbir önemi yok. 1) Aşk gençliği aramaz Erkeklerin sadece genç kadınları sevdiğini mi düşünüyorsunuz? Öyleyse bir hayli yanılıyorsunuz. Eşiniz genç bir kadının kapris ve iniş çıkışlarla dolu hayat beklentileri ile ne kadar mutlu olabilir ki? Günümüzde erkekler de mutluluğun yaşla bağlantılı olmadığının farkında. 2) Başkalarını kandırmak oldukça yorucu Niçin herkesi kandırmaya çalışalım ki? Kendinizi yaşınızdan daha genç göstermek olağanüstü bir performans sergilemenizi gerektirecek. Örneğin kızınızın yaşını bilen biri onu kandırmaya çalıştığında size şunu sorabilir: "Ne!!! Daha 39 yaşında mısın? Ama kızın 25 yaşında değil mi?" Asla gerçeği söyleyememek uzun vaadede çok yorucu olabilir. 3) Hissettiğiniz yaştasınız Sağlıklı beslenme ve tıbbın ilerlemesi sayesinde bugün 30'unda olan bir kadın büyükannesinin bu yaştaki halinden çok daha genç gösteriyor. Çeyrek yüzyıl öncesine göre kadınların hayattan beklentileri ve gerçekleştirdikleri büyük bir değişim geçirdi. Artık büyükanne olsanız bile kot pantolon giyebiliyorsunuz. 4) Hayatı tanıyorsunuz Sokakta yürürken karşılaştığınız daha genç bir kadını gördüğünüzde herhangi bir rekabet duygusuna kapılmamak harika bir duygu. Çünkü olgun kadınlar beraberinde birçok tecrübeyi de getiriyor. 5) Bilinçli baştan çıkarıcı Bir rakam bir insan hakkında çok az şeyi belirtir. Oysa sinyaller çok daha fazlasını verir. Artık eşinizi etkilemek için ne yapacağınızı kara kara düşünmüyorsunuz. Hangi bakışın onu kalbinden vurduğunu, hangi mimiğin onu baştan çıkardığını 30'lu yaşlardaki bir kadın olarak daha iyi biliyorsunuz. Bunun nedeni ise çok basit: Erkek ve kadın arasındaki ebedi oyunu 20 yaşındaki bir kadından daha iyi analiz edebiliyorsunuz. 6) Ünlüler bile yaşını gizlemiyor En iyi örneklerden biri ünlü şarkıcı Madonna. Kısa bir süre önce 45 yaşına bastı. Baştan çıkarıcı vamp bir kadın, iki çocuk annesi, çocuk kitabı yazarı ve üstelik üçüncü bir çocuk daha arzuluyor. Önemli olan yaşınızdan değil, hayattan vazgeçmemeniz. 7) Tecrübenin son kullanma tarihi yok Bir yoğurdun son kullanma tarihi olabilir, ama olgun bir kadının asla. Ne olmuş artık 25'i aştıysanız? Biraz daha büyük olan kadınların çocukları çoktan büyümüştür, ayrıca mesleklerinde de kariyerlerinin başlangıcında değillerdir. Hayatta nerede durduğunuzu, nereye ait olduğunuzu biliyorsunuz. Bundan daha güzel bir duygu olabilir mi?
  15. Maydanoz-limon suyu ne yapar? Pek çok kişi zayıflamak için sabahları aç karnına sıcak su, maydanoz ya da limon suyu içiyor. Bu yöntemlerin vücuttan sadece idrar atmaya ve bağırsakları çalıştırmaya yaradığına dikkat çeken uzmanlar, şişkinliği azalanların zayıfladığını sandığını söylüyor. Zayıflama yöntemleri ve diyetler hakkında ağızdan ağza dolaşan, yıllardır uygulanan çeşitli yöntemler var. Ancak bunların bir kısmının bilimsel gerçeklerle yakından uzaktan ilgisi yok. JFK Hastanesi Beslenme Uzmanı Sedef Süsoy, zayıflamak isteyenlerin diyet ürünler, tatlandırıcılar ve sabahları aç karna içilen maydanoz suları ile ilgili yaptıkları yanlışlara dikkat çekerek, bu konudaki sorularımızı yanıtladı... Yemekler nasıl pişirilmeli ki, kilo almaya davetiye çıkarılmasın? "Kızartmalardan kaçınalım" diyoruz ama sadece haşlama mı sağlıklı? Sadece haşlama yemek zorunda değiliz. Yemeklerimizi fırında ızgarada ya da tencere yemeği olarak tüketebiliriz (sotelemeden). Ama kızartmalardan kaçınmak gerekiyor. Çünkü kızarttığımız her şey (et, sebze) yüksek oranda yağ çekiyor. Yani, yediğimiz yemekle birlikte bolca yağ içiyor gibi oluyoruz. Yemeklerimizde hangi yağı kullanalım? Zeytinyağı sağlıklı diye biliyoruz, ancak en az diğer yağlar kadar o da kalorili... Yemeklerimizde kullanacağımız yağ sıvı olmalı. Tereyağı ve margarinleri hayatımızdan çıkarmalıyız. Sıvıyağı kullanırken de ölçüsüne dikkat etmeliyiz. Katı yağın da sıvı yağın da kalorisi aynıdır ve bir tatlı kaşığı yağ 45 kaloridir. Sıvıyağı kullanmanın en doğru yolu ise, zeytinyağı veya fındık yağından bir ölçü, diğer sıvıyağlardan da bir ölçü karıştırarak kullanmaktır. Böylece, yağ dengesini yakalamış oluruz. Akşam yemekleri için ideal saat kaç? Daha sonra bir şey yenmemeli mi? Akşam yemeği mümkün olduğu kadar erken saatlerde yenmelidir. Mesela 18.00 ile 19.30 arası olabilir. Daha sonrasında ise, sadece bir ara öğünle yemek yeme işlemi bitirilmelidir. Bu öğünde ise, kişiye göre bir meyve, süt vb hafif gıdalar tüketilebilir. Yatmadan en az iki saat önce tüm yeme işlemleri bitmelidir. Ailede bir kişi diyet yapıyorsa, diğer fertler bu kişiye nasıl yardımcı olabilir? Herkes diyete göre mi beslenmeli? Diyet yapmak 'sağlıklı beslenme' anlamına gelir. Bu nedenle, evdeki herkes rahatlıkla diyete göre beslenebilir. Diyet için her zaman 'kişiye özeldir' deriz. Kişilerin yaşam tarzına, alışkanlıklarına göre düzenlenen bir diyette, ev halkı için fazla bir değişiklik olmayacaktır. Damak zevkimizin ve beslenme alışkanlıklarımızın küçük yaşlarda şekillendiği göz önüne alınırsa, çocuklara tatlıyı sevdirmemek mi gerekir? Ailenin beslenme şekli, çocuğun alışkanlıkları konusunda etkilidir. Çocukları tatlıyla ödüllendirmemek, tatlıya yöneltmemek gerekir. Hiç kimsenin doğrudan tatlıya ihtiyacı yoktur. Tatlıdan almamız gerektiğini savunduğumuz şekeri, ekmek veya ekmek yerine geçen karbonhidrat grubundan da alabiliriz. Pek çok diyetin mönüsünde soda yer alıyor. Günlük soda tüketimi ne kadar olursa, zararlı değildir? Açıkçası ben diyetlerde pek soda içilmesi taraftarı değilim. Çünkü sodadan aldığımız mineralleri sadece sağlıklı beslenerek de yeterli miktarda alabiliriz. Ayrıca, içerisinde bulunan yüksek orandaki sodyum (Na) yüzünden, fazla miktarda tüketilen soda ile vücutta fazla sodyum birikimi oluşabilir. Bu da tansiyon hastaları için istemediğimiz bir durumdur. Zaten toplumumuzda tuz tüketimi gereğinden fazla olduğu için ayrıca bir tuz yüklemesine gerek yoktur. Pek çok kişi zayıflamak için aç karnına maydanoz suyu, limon suyu içiyor. Bu yöntemlerin bilimsel bir açıklaması, dayanağı var mı? Kesinlikle yoktur. Maydanoz suyunun diüretik, yani idrar söktürücü olduğu bilinmektedir. İnsanlar vücutlarından idrar çıkışı olduğunda, şişkinlikleri azaldığı için zayıfladıklarına inanır. Limonun ise, bağırsakları çalıştırıcı etkisi vardır ama zayıflatıcı özelliği yoktur. Sabahları aç karnına içilen sıcak ya da soğuk suyun da zayıflatıcı özelliği yoktur. Kişinin tuvalet alışkanlıkları kilosu üzerinde etkili midir? Kabızlık sorunu olanlar şişmanlıktan daha mı çok yakınır? Kişinin tuvalet alışkanlığı kilosuna etkin olabilir. Kabızlık bazı metabolik hastalıkların göstergesi olabilir. Bu nedenle, bu hastalıklar tedavi edilmediğinde kabızlık devam eder ve metabolizma yavaşlar. Kilo verimi azalır. Kişi kilo aldığı halde beden ölçüsünü koruyorsa, bu şişmanlık adına endişe edilecek bir durum değil midir? Kilo alınıyorsa, beden ölçüsü önemli değildir. Beden hemen etkilenmeyebilir. Kilo alımı sadece bir işarettir. Dikkat edilmesi gerekir ve sebebi araştırılmalıdır. Yarım paket kepekli diyet bisküvi ince bir dilim ekmeğe eş değer Diyet ürünler hakkında ne düşünüyorsunuz? "Nasıl olsa diyet ürün... Kilo aldırmaz" düşüncesiyle gerekenden fazla tüketilebiliyorlar... Diyet ürünler sadece zengin lif kaynaklarıdır. Yani, yüksek miktarda kepek ya da yulaf içerirler. Ama bunun yanı sıra, az miktarda da olsa içlerinde yağ ve un bulunur. Yani, kısaca ekmek yerine geçerler. Diyet ürünler yenildiklerinde kilo verdirmez, sadece tokluk hissi yaratırlar. Örneğin, yarım paket diyet kepekli bisküvi bir ince dilim ekmeğe eşdeğerdir. Fazla tüketildiklerinde kilo yapabilirler. Tatlandırıcı kullanımında bir sınırlama olması gerekli mi? Tatlandırıcı kullanılarak içilen çay ile şekersiz içilen çay arasında kalori ve sağlığa yarar-zarar açısından bir fark var mı? Tatlandırıcı kullanımını ben pek önermiyorum. Çayı ve benzeri tüm içecekleri şekersiz içmek en sağlıklısı. Ama bazı kişiler 'ben şekersiz yapamam' derlerse, o zaman tatlandırıcı öneriyorum. Tatlandırıcı kullanımında tatlandırıcı maddenin türü çok önemlidir. Özellikle sakarin içeren tatlandırıcılar değil de, aspartam içeren tatlandırıcılar kullanılması önemlidir. Sizin formda kalma sırrınız ne? Nelere dikkat ediyorsunuz? Sağlıklı besleniyorum. Yani, kesinlikle öğün atlamıyorum, dengeli besleniyorum. Ara öğünlerde meyve tüketiyorum. Bol su içiyorum. Katkı maddesi içeren ve yağlı olan tüm yiyeceklerden uzak duruyorum.
  16. Beslenmeyi biliyor muyuz? Yağ ve şeker vücudumuza enerji sağlar. Ancak bunların fazlaca tüketilmesiyse, kilo almamıza neden olur. Bu konuyla ilgili her birinizin çok ya da az bilgisi olduğunu biliyorum. Ayrıca artık günümüzün en önemli akımlarından biri olan; dengeli ve bilinçli beslenme ve böylece sağlıklı yaşamakla ilgili size kendi tecrübelerimden aktarımlar yapmak istiyorum. Biliyorsunuz ben bir yemekçiyim, ama kimyacı olmamdan dolayı bilimsel araştırmaları çok daha kolay algılayıp, anlayabilirim. İşte size anlatacaklarım da kendi analiz ve sentezlerimin yanısıra, iyi bir yemekçi olmanın bana kazandırdığı gözlemlerdir. Sağlıklı bir beslenme, aşağıda sizler için sınıflandırdığım beş ana grup yiyeceği gerektiği kadar almanızla sağlanabilir. Yani yiyeceklerimizi, besleyicilik değerleri bakımından 5 ana grupta topladım. 1. Et ve Bakliyat Grubu Bu grup yiyeceklerle protein, B vitamini ve demir ihtiyacımızı karşılarız. Kırmızı et, tavuk, balık, yumurtaya ek olarak; bakliyat grubundan, mercimek, kuru fasulye ve nohutu hemen sayabiliriz. 2. Süt ve Süt Ürünleri Grubu Bu yiyeceklerle de kalsiyum ve fosfor minerali ihtiyacımızı karşılarız. Kalsiyum kemik gelişimi için çok gerekli olmasının yanı sıra, yine kalsiyum ve fosfor mineralleri, yiyeceklerin emilerek vücuda yararlı hale gelmesinde de rol alır. Peynir, süt, yoğurt, çökelek ve sütlü tatlılar bu grubun temel yiyecekleridir. 3. Sebze ve Meyve Grubu C vitamini gereksinimimizi ağırlıklı olarak sebze ve meyveden karşılarız. Ispanak, lahana, kabak, elma, armut gibi yiyecekler ilk sıralamada aklıma gelenler. 4. Yağ ve Şeker Grubu Aslında yağ, şeker, salça ve baharatı, yemeklerimize lezzet vermesi için kullanırız. Diğer taraftan, yağ ve şeker vücudumuza enerji de sağlar. Ancak bunların fazlaca tüketilmesiyse, kilo almamıza neden olur. 5. Tahıl Grubu Bu grup yiyeceklerle hem B vitamini ihtiyacımızı hem de günlük enerji gereksinimimizin büyük bir kısmını karşılarız. Makarna, ekmek, pirinç, şehriye, kek, bisküvi, irmik gibi besinler hemen aklıma gelenler.
  17. Menopoz, doğurganlık yeteneğinin kaybolduğu dönemdir. Bütün kadınlar bu özel dönemi yaşar. Şişman kadınlarda daha erken olmakla birlikte, genellikle menopoz yaşı 48-55 olarak belirtilmektedir. Organizmada değişiklikler gözlenir ve bunların başında hormonsal değişiklikler gelmektedir. Bu dönemde tıbbi tedaviyle birlikte sağlıklı beslenme ve düzenli fiziksel aktivite çok önem kazanmaktadır. Menopoz sonrası kadınlardaki en büyük sorun ağırlık kazanımının hızlı bir şekilde olmasıdır. Kimi kadınlar yemek yemekten bağımsız olarak yağlandıklarını hissederler. Bu normal fizyolojinin getirdiği bir yağlanmadır. Daha önce kilo sorunu olmayan kadınlarda da şişmanlık gelişebilmektedir. Östrojen düzeyindeki azalma besin alımını etkiler ve bazal metabolik hızda azalmaya neden olur. Kadınlarda fiziksel aktivite düzeyindeki azalma da bu ağırlık kazanımının daha hızlanmasını sağlamaktadır. Yaşamın bu döneminde düzenli fiziksel aktivite önceliklidir. İdeal ağırlığın sürdürülmesi, kalp ve kemik sağlığı için önemlidir. Diyabet, kalp-damar hastalıkları ve kanserden korunmayı sağlar. Bu nedenle menopozdaki kadınların haftada 4-5 kere 45- 60 dakika düzenli olarak yürüyüş veya sevdikleri spor aktivitelerini yapmaları gerekmektedir. Meme kanserine dikkat Şişman menopozal kadınlarda, ağırlık kaybı programları planlanırken kemik mineral yoğunluğu ve osteoporoz riski düşünülerek diyetin süresine, şekline ve fiziksel aktivitenin yoğunluğuna dikkat edilmesi gereklidir. Şişmanlık ve östrojen düzeyindeki azalma, kan yağ düzeylerini olumsuz etkilemektedir. Kötü huylu (LDL) kolesterolünde ve trigliserit denilen kan yağı düzeyinde artma iyi huylu (HDL) kolesterolünde azalma oluşmaktadır. HDL/LDL kolesterolü oranının bozulması, kardiyovasküler hastalıklar için önemli bir risk faktörüdür. Menopozdaki şişmanlığın Tip II diyabet oluşumu için de risk faktörü olduğu düşünülmektedir. Halk sağlığı çalışmaların sonuçları menopoz sonrası kadınlarda, beden kitle indeksi ile meme kanseri arasında pozitif ilişkinin varlığını göstermiştir. Bu nedenle mutlaka menopozdaki kadınların vücut ağırlıklarını hedef tartılarında tutmaları önemlidir. Menopozda östrojen düzeyindeki azalma ile kadınların kemik kaybı hızlanır, kalsiyum gereksinmesi artar. Bu dönemde; idrarda kalsiyum atımındaki artış, bağırsaklardan kalsiyumun etkin olarak emilmesindeki azalma ve diyet ile yeterli kalsiyumun alınmaması, kemik kaybının nedenlerindendir. Menopoz sonrası sağlığın korunmasında ve kaliteli bir yaşam için, diyet ve yaşam şeklinin önemli olduğu bilinen bir gerçektir. Araştırmaların sonuçları menopoz sonrası kadınlarda besin gereksinmesinin, genç kadınlardan farklı olduğunu göstermektedir. Beslenme programları düzenlenirken, kadınlarda bu dönemde oluşabilecek şişmanlık, kalp-damar hastalıkları ve osteoporozu önleyici şekilde diyetlerin hazırlanması gereklidir. Bunları sıralayalım: Besin çeşitliliği şart 1. Her öğünde dört besin grubundaki besinler (süt ve süt ürünleri, et ve benzeri besinler, taze sebze ve meyveler, ekmek ve tahıl grubu besinler) aynı öğünde bireyin gereksinmesine uygun miktarlarda tüketilmeli ve besin çeşitliliği sağlanmalı. 2. Süt-yoğurt grubundan 3-4 porsiyon tüketilmelidir. 1 porsiyon süt grubu= 1 su bardağı az yağlı yoğurt veya süttür. Ya da 2 karper kadar az yağlı peynir anlamına gelir. 3. Et ve et grubundan toplam 3 porsiyon tüketilmesi gerekir. 1 porsiyon et grubu= 2 köfte kadar tavuk-balık veya yağsız kırmızı et veya 1 tabak kuru baklagil yemeği veya 1 kase fındık-fıstık veya 1 adet yumurtadır. 4. Bitkisel özlü sıvı yağlar özellikle soya yağı ve erken hasat zeytinyağı menopozdaki kadınlar için hayat kurtarıcıdır. 5. Besin öğesi olmayan fitokimyasalların (karotenoidler, flavonoidler, isoflavonoidler, polifenoller vb.) tam olarak bilinmemekle birlikte, kronik hastalıklara karşı koruyucu etkisinin olduğu düşünülmektedir. Bu nedenle çiğ sebze ve kabuklu meyveler, fitoöstrojen özelliği nedeniyle soya ve ürünleri beslenmelerinde yer almalıdır. 6. Osteoporoz ve kalp damar hastalıklarındaki koruyucu etkisi düşünülerek, omega 3 yağ asitlerinden zengin diyetlerin tüketilmesi önerilmektedir. Bunlar ceviz, balık, ayçiçeği yağı, soya yağı, ayçekirdeği, badem gibi besinlerin güvenli miktarlarda beslenmelerinde bulundurmaları gerekmektedir. 7. Basit şekerlerin yerine kompleks karbonhidratlar tercih edilmelidir. Şekerin fazla tüketilmesinin sadece enerji sağlayarak, diyetin besin öğesi yoğunluğunu sınırlandıracağı unutulmamalıdır. 8. Sebze ve meyvelerden zengin diyetler uygulanmalı. Posa tüketimi arttırılmalı. Diyetle yeterli miktarda posa alınmasının kronik hastalıklardan (şeker hastalığı, kanser ve kroner kalp hastalığı vb.) koruyucu tedavi edici özelliği vardır. Ayrıca posa, barsak faaliyetlerinin düzenlenmesini sağlayacaktır. 9. Hayvansal proteinden zengin besinlerin tüketilmesi doymuş yağ tüketimini de arttırır. Bu nedenle az yağlı süt ve süt ürünleri, yağsız etler, derisiz tavuk-hindi eti tüketimi hayvansal kaynaklı proteinlerdir. 10. Kalsiyumun yeterli miktarda tüketilmesi önem taşımaktadır. 11. Yemekler e aşırı tuz eklenmemeli ve tuzlanmış besinler fazla tüketilmemelidir. 12. Alkolden sakınılmalıdır. Alkol, bazı vitamin ve minerallerin vücutta kullanılmasına olumsuz etkide bulunur. Kemik oluşum hücrelerini harap eder ve kalsiyum emilimini bozar. Şişmanlığa zemin hazırlar. 13. Sigara içilmemelidir. Sigara kalp damar hastalıkları riskini arttıracağı gibi, D vitaminin aktif şekline dönüşümünü azaltır. Aynı zamanda kandaki C vitamini düzeyini ve serum östrojen düzeyini de düşürür. 14. Aşırı kafein tüketilmemelidir. Kafein içeren çay, kahve türleri ve kola tüketimi sınırlandırılmalıdır. 15. Her gün bol sıvı alınmalı ve sulu yiyecekler tüketilmelidir.
  18. 'Yaza daha çok var, nasıl olsa zayıflarım' diye düşünmeyin. Sağlıklı ve kalıcı kilo kaybı için şimdiden kilonuzu kontrol altına almalı, sağlıklı beslenmeyi öğrenmelisiniz. Diyet deyince pek çok kişinin aklına uzun uzun diyet reçeteleri, sabahları yenen bir kibrit kutusu kadar beyaz peynir, birbiri ardına sıralanan yasak yiyecekler, tartının değişmeyen ibresi ve moral bozukluğu gelebilir. Ancak artık ideal kiloya ulaşmak, onu korumak ve en önemlisi sağlıklı beslenmeyi öğrenmek bu kadar da zor değil. Doğru diyeti seçmek, beslenme kurallarını öğrenmek ve yiyecekleri tanımak için ilk adımı atmalısınız. Sizi sağlıklı zayıflatacak, dengenizi bozmayacak, doğru bir diyet nasıl olmalı? Aç kalarak zayıflayabilir misiniz? Pek çok kişi kilo verme konusunda sabırsız davranarak şok diyetlere yönelir. Oysa tıptaki adı ketojonik diyetler olan şok diyetlerle kilo kaybeder ancak yağlardan kurtulamazsınız. Beslenme ve Diyet Uzmanı Dilara Acımış Koçak bu konuda şunları söylüyor; '' Terazi ibresinin inmesi için 24 saat aç kalmanız yeterli. Ne var ki bu sahte bir zafer. Çünkü bu yöntemle vücut su kaybına uğruyor, kaslar küçülüyor ama yağlar erimiyor. Bu aşamada organizma kendisine gerekli olan enerjiyi yakalamak için kaslar ve karaciğerde bulunan glikojen denilen bir tür şekeri yakıyor. Sonra kasları enerjiye dönüştürüyor. İşte bu nedenle gün boyunca yemek yemeyen kişi kendini güçsüz hissetmeye başlıyor. Çünkü karbonhidrat almadan veya çok kısıtlı beslenilen bir diyetle gün içinde tüm karbonhidrat depoları boşalır, kan şekeri düşer, tatlı isteği artar, güçsüzlük hissi, baş ağrısı oluşabilir'' Kendinizi kandırmayın Yüksek protein içeren, karbonhidrat içermeyen düşük kalorili diyetler metabolizmayı hızlandırdığı için kilo kaybı sağlar fakat tartıda görülen yağ kaybı olmayıp sadece kas ve su kaybıdır. 1 gr. kas kaybettiğinizde yaklaşık 2,7 gr. su kaybedersiniz ve böylece hızla zayıfladığınızı zannedersiniz. Bunu anlamak için en kolay yol aynaya bakmaktır. Eğer tartıda kilo vermenize rağmen yüzünüz kollarınız inceliyor ve yağ deposu olan karın kalça bölgesi incelmiyorsa yağ kaybetmiyor ve zayıflamıyorsunuz demektir. Diyetiniz size uygun mu? Bunu anlayabilmek için kendinize şu soruları sorun ve cevapları verirken gerçekçi olun... Bir gün içinde tüm besin gruplarından içeriyor mu? İçindekiler marketinizde, bakkalınızda var mı? Yaşam tarzınıza ve bütçenize uygun mu? Sevdiğiniz yiyecekleri yemenize izin veriyor mu? Gerçekçi hedefler içeriyor mu? Eğer bu sorulara doğru cevap veremiyorsanız, o zaman uygulayacağınız diyetin de bir anlamı kalmaz. Bir süre sonra günlük yaşamınıza uymadığını görür ve uygulamakta zorlanırsınız. Oysa doğru bir diyet sizin yaşam tarzınıza uygun olmalıdır. Hızlı kilo vermenin riskleri Kİlo vermek için acele ederek, sağlığınızı tehlikeye atmayın. Bunun yerine sağlıklı zayıflamaya çalışın. Ne yazık ki diyet yapanlar sonuca hemen ulaşmak istiyor ancak bu sırada yanlış beslenme alışkanlıkları nedeniyle metabolizma bozuluyor, ciddi sağlık problemleri ortaya çıkıyor. Yüksek protein Hızlı kilo kaybı genelde düşük kalorili ve proteini yüksek diyetlerle sağlanıyor. Çünkü proteini yüksek karbonhidratı düşük diyette ekmek ve benzerleri kısıtlanır yerine tavuk, balık, süt, et ürünleri gibi hayvansal kaynaklı besinler daha fazla verilir. Bu diyetler sadece hızla eski kiloya dönmeye neden olmakla kalmaz, organların çalışmasını da bozar. Bu bozuklukların neler olabileceğine göz atalım... Bunları unutmayın! - Protein oranı yüksek diyetler kolesterol açısından da zengindir. Bu yüzden kalp hastalığı açısından büyük risk taşır. - Baş ağrısı, bulantı, ishal, halsizlik yapar. - Safra kesesi problemleri oluşabilir. - Kişi kilo kontrolü sağlayamaz, bir süre sonra verdiği kiloları geri almaya başlar. - Özellikle genç kızlar bu tür diyetleri uyguladıklarında saç dökülmesi, tırnak kırılmaları, depresyona eğilim şikayetleri ortaya çıkar. Ketojenik diyet ne demektir? Çok düşük kalorili olup protein oranı yüksek diyetlerdir. Vücut dokularından kayıp ile kilo vermeyi sağlarlar. Bu diyetlerde kişinin kas ve su kaybetmesi vücut yağının yükselmesine neden olur. Metabolizmanın dengesini bozduğu için uzun süre kullanıldıktan sonra hızlı kilo almalara neden olur. Sağlık açısından uygun olmadığı gibi besin öğeleri açısından yetersiz ve dengesiz olması nedeniyle hastalıklara daha kolay yakalanmaya neden olur.
  19. Evlenen bir kişinin beslenme tarzı da değişir. Zengin sofralarda yenen yemekler, akrabalar arası davetlerde yiyip içmeler kilo aldırır. Kadınlar için önemli bir faktör de hamile kalmaktır... Hayat o kadar fazla sürprizle dolu ki bizi nerede, ne zaman ve neyin beklediğini tahmin etmek çok zor. Hiç beklemediğimiz bir anda hayatımıza birisi giriyor ve bizi pek çok açıdan etkiliyor. Tabii ki yalnız bir yaşamla evlilik hayatı arasında büyük bir fark var. Daha düzenli bir yaşamla birlikte hayatımızın var olan standartlarına yenileri eklenirken başka bir dünyanın içinde buluveririz kendimizi. Daha önceleri oldukça düzensiz olan beslenme alışkanlıklarımızda da kaçınılmaz şekilde değişiklikler gözlenir. Bir arada zengin sofralarda yenen yemekler, akrabalar arası davetler vs. hepsi bizim yeme alışkanlıklarımızdaki değişime yenilerini ekleyen faktörler arasındadır. Özellikle sözünü ettiğimiz Türk mutfağı gibi zengin bir mutfaksa... Dolayısıyla söz dönüp dolaşıp yine aynı yere geliyor: "Seçicilik" ya da yaşamın her saniyesini "maksimum farkındalık" ile yaşamak. Elbette kulağa çok kolay bir şeymiş gibi gelen bu durumu yaşama yansıtmak aynı derece kolay olamıyor. Çeşitli dönemlerde yaşanan sancılar zaman zaman bizi başkalarıyla bazen de kendimizle çatışmaya düşürür. İşte bedenimiz için bir başka kritik zaman! Bu dönemde de sorunları çözmede yine akılcı olmalı, bir şeylerin hırsını alırcasına bedenimize zarar vermemeliyiz. Unutmayın; sağlıklı bir psikolojik yapı her şeyin başını oluşturur. Hayat bu rutin içinde devam ederken birden ailemize yeni birinin katılması gibi önemli bir karar alıveririz. İşte hayatımızla birlikte bedenimizin de büyük değişim yaşadığı bu dönemin öncesi ve sonrası biz kadınlar için oldukça önemlidir. Özellikle bu dönemde aldığımız kilolar çoğunlukla -vücudumuzda kalırsa- "evlendikten sonra kilo aldı", "kendini bıraktı" gibi yorumları destekler. Dolayısıyla alınan söz konusu kiloların kalitesi bu noktada önem taşır. Sağlıklı bir yaşam için olduğu gibi sağlıklı bir gebelik için de tüm besin öğeleri önemlidir. Haftanın zayıflatan öğüdü Zararsız abur cuburlar Yağsız ve tuzsuz patlamış mısır (sınırsız). Doğranıp üzerine limon sıkılmış salatalık (sınırsız). Fırında tarçınla pişirilmiş elma, yanında 1 top diyet dondurma ile hem çok lezzetli hem de düşük kalorili bir tatlıdır. Yeni araştırmalar yeni sonuçlar Tahıl hastalıklara iyi geliyor Tam tahıllı ürünler hastalıklara yakalanma oranını azaltıyor. Kanser ve kalp hastalığından ölüm oranını yüzde 17 ile 35 oranında azalttığı saptandı. Kolesterole karşı aloe vera Aloe vera kozmetik alanının yanı sıra birçok kronik hastalığın tedavisinde kullanılıyor. Hayvanlarda yapılan bir araştırmaya göre total kolesterolü yüzde 61 oranında azaltıyor. Brokoli mide kanserini önlüyor Brokolinin kanseri önlemede yararlı olduğu biliniyor. Brokolinin mide ülserine neden olan H.pylori adlı bakteriyi önlemede de yardımcı olduğu saptandı. Haftanın besini BAKLA Bakla sindirimi kolay ve çok besleyici bir sebzedir. Tanelerinde bol miktarda azot ve nişasta vardır. Baklagillere adını veren bu sebze, zengin bitkisel protein ve karbonhidrat içerir. Demir ve kalsiyum mineralleri açısından da zengin olan baklada A, C, B ve B2 vitaminleri de bulunuyor. Bakla idrar yollarını temizler, bağırsak parazitlerini düşürür. Şeker hastalarında ise kan şekerini düşürücü bir etkiye sahiptir. Sağlıklı bir gebelik için Kilonuzu boyunuzun karesine böldüğünüzde çıkan sonuç 18.5-25 aralığının üstünde ise öncelikle bu normal değerin içine girip sonra gebelik serüveninize başlamalısınız. Hormonal problemlerden kaynaklanan kilo artışınız mevcutsa bir endokrinoloji uzmanına tedavi olmalısınız. Ailemizde var olan diyabet, kalp, yüksek tansiyon, kanser gibi rahatsızlıklar göz önüne alınarak rutin kontroller bir tarafa bırakılmamalıdır. Bu dönemde alınacak vitamin ve mineraller çok önemlidir. Özellikle folik asitin (B vitamini) ayrı bir önemi vardır. En iyi kaynakları yeşil yapraklı sebzeler, pancar, brokoli, bamya, kuru baklagillerdir. Gebelikte ihtiyaç duyulan kalsiyum emilimi için yeterli düzeyde D vitamini mutlaka alınmalıdır. En iyi kaynakları yağlı balıklar, peynir, yumurta sarısı ve süttür. Kalsiyum, demir ve çinko gibi mineral açısından zengin besinler bu dönem ve sonraki yaşantımız için beslenme programında yer almalıdır.
  20. Erkekler çok sayıda kadınla ilişkiye girmeyi, arkadaş çevresi içinde bir statü göstergesi olarak görüyor. Esini atlatıp başka bir kadınla bir gece geçiren erkek, arkadaşlarından alkış toplarken; sadakati tercih edenler alay konusu oluyor: Bu nedenle erkekler sırf, sırf arkadaşlarından artı puan toplamak uğruna, partnerlerini aldatmasalar bile başka kadınlara ilgi duyduklarını ima ediyor ya da kaçamak program yaptıklarına dair hikayeler uyduruyor. Aşk kapıyı çalınca Bu durum pek sik rastlanan bir durum olmasa da erkekler; başka bir kadına aşık olup partnerlerini aldatabiliyor. Bu durum erkek farkına varmadan gelişiyor. Genellikle birlikte çalıştıkları, uyumlu ve başarılı kadınlara aşık oluyorlar. Onu kaybetme korkusu erkeği paniğe sürüklüyor, bu nedenle de pek çok taviz veriyor. Kadının, bu tavizlerden hoşlanıp daha sıcak davranmasıyla birlikte erkek, partnerini unutup yeni bir aska yelken açıyor. Kahramanlık Erkeklerin en ilginç aldatma nedenlerinden biri de kahramanlık sevdası. Yakın çevrelerinde korunmaya muhtaç, tehlikede bir kadın varsa erkekler hemen koruyucu kanatlarını geriyor. Bu hamilik hissi, zamanla o kadınla birlikte olma isteğine dönüşüyor. Çaresiz bir kadınla birlikte olmak , ona sevgi vermek de erkeklerin kendilerini adeta bir kahraman gibi hissetmelerine neden oluyor. Heyecan Erkekler hayatlarındaki kadına delice aşık olsalar da, çoğu zaman önlerine çıkan fırsatları değerlendirmeden edemiyorlar. Özellikle uzun yıllar ayni kadınla birlikte olan erkekler yeni heyecanlar yaşama fırsatlarını asla kaçırmıyorlar. Başka bir kadına kur yapmak ve flört etmek onları eski yıllara götürüp kendilerini erkek hissetmelerini sağlıyor. 40 yaş bunalımı Bu durum 40 yaş üstü erkekler için geçerli. Genellikle evli ve çocuklu olan bu erkekler kendilerinden yasça küçük genç kadınlarla birlikte olarak hala güçlü bir erkek olduklarını çevrelerine kanıtlamaya çalışıyorlar.
  21. Kışın tüketilen yiyeceklerdeki yağ ve kalori miktarının artması, günlük aktivitelerin azalması kilo alımının artmasını kaçınılmaz kılıyor. Kışın gizlenen bu kiloları vermenin zamanı geldiğinde ise genellikle en kolay yol seçiliyor sağlıklısız şok diyetlere başvuruluyor. Memorial Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Dyt. Seçil Kenar insanların haftada 4-5 kilo verdiren çok düşük kalorili, bir çok besin öğesini yetersiz içeren diyetlere yöneldiklerini belirterek diyete karar verildiğinde önemli olanın bu kiloları sağlıklı bir şekilde vermek olduğunu söylüyor. Tartıda kaç kilo olduğumuz mu yoksa olmamız gereken ağırlıkta, sağlıklı yağ yüzdesine sahip bir vücuda sahip olmak mı? Uzmanlara göre önce cevaplanması gereken soru bu. Çünkü bu tür çok düşük kalorili, kısa sürede fazla kilo kayıplarına sebep olan diyetlerde kayıplar yağdan değil, su ve kastan oluyor. Ayrıca bu diyetler ile metabolizma hızı yavaşlarken, verilen kilolar hızla geri alınabiliyor ve daha sonrasında yapılan diyetlerde kilo vermek daha da zorlaşıyor. Bunun yanında sık sık bu tür diyetleri uygulayan kişilerde sindirim ve sinir sistemi bozuklukları, anemi, yorgunluk, baş dönmeleri, bulantı ve kusma problemleri görülebiliyor. Zayıf olmak adına yapılan diyetlerin uzun vadede bir çok hastalığa neden olduğunu belirten Dyt. Seçil Kenar şöyle devam ediyor: Unutulmamalıdır ki bazı fazla kilo alımları sadece yeme davranış bozukluğu sonucu oluşmayabilir. Herhangi bir hastalık sonucunda direkt veya indirekt olarak şişmanlığı tetiklemiş olabilir. Böyle bir durumda yapılan bilinçsiz zayıflama diyetleri ile sağlık problemlerinin daha da artmasına sebep olabilirsiniz. Zayıflama; size uygun beslenme ve egzersiz programlarının uygulandığı, diyetisyen ve uzman doktor kontrolünde olmalıdır. Kısa süreli, sadece zayıflama amaçlı olmamalı, ideal kiloya gelindiğinde mutlaka bireye kilo koruma programı düzenlenmeli ve bundan sonraki yaşamında nasıl bir beslenme programı uygulayacağı davranış değişikliği tedavisi olarak kişiye anlatılmalıdır. İdeal zayıflama diyeti nasıl olmalı? - Diyete başlayacak kişi mutlaka bunu istemeli ve kendini hazırlamalı. - Diyetisyen tarafından kişinin beslenme öyküsü, yaş, kilo, boy, fiziksel aktivite düzeyi ve vücut analizi incelenerek, alternatifler içeren dengeli ve yeterli bir beslenme programı hazırlanmalı. - Bir sonraki öğünde çok acıkmayı ve kan şekerinin düşmesini engellemek açısında meyve, diyet bisküvi, küçük kepekli sandviç, ayran v.b ara öğün alternatiflerinin olduğu 3 ara öğün ve 3 ana öğünden oluşan dengeli bir beslenme programı olmalı. Unutmamak gerekir ki aç kalmak zayıflamak değildir. - Gün içinde ne kadar aktif olurnursa olunsun, haftada en az 3-4 kez spor yapılmalı. - Günde 8-10 bardak su içmeye özen gösterilmeli. - Glisemik indeksi (kan şekerini hızla yükseltip düşürmeyen) düşük besinler tüketilmeli. Basit karbonhidrat denen şeker ve şekerli besinler yerine günlük karbonhidrat ihtiyacı hem daha tokluk veren, hem acıkmayı geciktiren kepekli ekmek, kepekli makarna, bulgur pilavı gibi lifli besinlerden karşılanmalı - Yiyecekler tüketilirken ızgara, haşlama, buğulama türü yağ içeriği düşük besinler tercih edilmeli -Şeker içeriği yüksek gıdalar yerine meyve tüketilmeli
  22. Kimimizin cildi kurudur, bazılarımızın yağlı, büyük çoğunluğumuzun karmadır. Tabii bu sıfatlar alnımızda yazmaz. Ayrıca bu cilt tipleri her zaman tek bir özellik içinde sınırlı kalmaz. Biz bunları zorunlu olarak böyle sınıflasak da, gerçek hayatta biraz daha karmaşık, anlaşılması daha güç ciltlerle karşılaşırız. Cildimize bakmak, korumak, geliştirebilmek için onu iyi tanımalıyız. Biliyorsunuz, cilt bakım ürünleri hiç de ucuz değildir. Bu bizim zaafımız, hepimiz razı geliyoruz. Her birimiz kendi gücümüz oranında ciddi bir bütçeyi bu ürünlere ayırıyoruz. Ama doğru seçim yapmamışsak, pek yararını göremiyoruz. Üstelik faydası bir yana, bize zararlı bile olabiliyor. Cildimizin güzelleşmesini beklerken, yepyeni sorunlarla karşılaşmamıza yol açabiliyorlar. Cilt tipimiz genellikle kalıtsaldır. Buna rağmen zamanla değişebilir. Güneş, çevre kirliliği, kapalı mekanlarda yaşamak, kaloriferlerin havayı kurutması, sağlıksız beslenme, yanlış sabunlar, kalitesiz veya yanlış bakım ve makyaj ürünleri, en güzel, en normal cildin bile bozulmasına yol açabilir. Cilt tipi zamanla değişebilir Günlük bakım ürünlerinizi ve makyaj malzemelerinizi seçerken dikkatli olun. Cildin değişkenliğini ve hassasiyetini dikkate alın. En iyisi, ürünleri tek tek alın ve cildinize iyi gelip gelmediğine hemen karar vermeyin. En kaliteli kremleri kullandığınızı düşünürken, bir bakarsınız ki, cildiniz tepki göstermeye başlamış! Kuşkusuz bu değişimleri, tepkileri, etkileri en iyi kendiniz takip edebilirsiniz. Bugünkü yazımda, cildinizi anlamanız ve ona daha iyi bakmanız için bazı temel bilgiler vermeye çalışacağım. fondötenleri tercih edin. Kuru Cilt Özellikleri: Kuru ciltte yağ ve ter salgılaması son derece sınırlıdır. Böyle ciltler, yıkandıktan sonra gerilir, kolayca kızarır. Kırışmaya çok müsaittir. Özellikle göz çevresi erken yaşta kırışır. Cilt yüzeyindeki aşırı kuruluk, cildi bakterilere karşı koruyan asit mantonun dengesini bozar. Bu nedenle, kuru ciltler çok hassas olur. Kalıtımdan başka, hormonal sorunlar, özellikle menapoz ve guatr hastalığı, cildin kurumasından sorumlu olabilir. Bunların yanı sıra, güneşlenme merakı, yeteri kadar su içilmemesi, aşırı soğuk ve sıcak hava, hatalı bakım ürünleri de cildin kurumasına yol açar. Bakımı: Uygun bir nemlendirici ve gece kremleri, kuru ciltleri rahatlatır, besler ve dengeler. Bu tip ciltlerde yüzde 15-30 oranında yağlı kremler kullanılabilir. Özellikle hayvansal ya da bitkisel yağlar içeren, mineral veya kollajen benzeri ürünler, C-E vitaminleri, Qenzim-10, östrojen, soya yağı ve yeşil çay katkılı nemlendiriciler, kuru ciltleri çok rahatlatır. Öte yandan bol su içilmesi ve sert temizleyicilerden, sabun ve şampuanlardan sakınılması gerekir. Makyaj yaparken cildinizi daha fazla kurutmamak için yağ veya su bazlı fondötenleri tercih edin. Yağlı Cilt Özellikleri: Hem soluk, hem de parlak görünürler. Geniş gözenekleri, siyah noktaları ve benekleri ile sivilce oluşumuna müsaittirler. Bakımı: Yağlı ciltle baş etmek zordur. Bu konuda yapılan en büyük yanlış, yağlı ve akneli ciltleri nemsiz bırakmaktır. Oysa bu tip ciltlerin yağını dengelerken, nemini korumak çok önemlidir. Güneş ise cildinizi kurutmaktan başka işe yaramaz. Akneli dönemlerde cildinizde kalıcı lekeler bırakabilir. En iyi dostunuz sprey şeklindeki yağsız güneşten koruyuculardır. Sabun yerine temizleme losyonlarını kullanabilirsiniz. Sabunlar risklidir. Sabundan vazgeçemiyorsanız aşırıya kaçmayın, ılık su kullanın ve cildinizi izleyin. Kuruma başlarsa üründen vazgeçin. Yağsız (oil-free) ürünlerde nem çekici ve koruyucu maddeler bulunur. Yağ oranını dengeleyen (oil-control) ürünlerde ise pudra, kil veya polimer bulunur. Bunlar cildin fazla yağını emer. Karma Cilt Özellikleri: En sık rastlanan cilt tipi budur. Çoğu insanın cildi, karma cilde yakındır. İsminden de anlaşılacağı gibi yağlı ve kuru cildin karışımıdır. 'T' bölgesi; yani alın, burun ve çene bölgesi yağlı, göz çevresi ve yanaklar ise kurudur. Bakımı: Karma ciltler için uygun bakım ürünlerini bulmak zordur. Dengesi çabuk bozulur. Örneğin, ağır bir nemlendirici kullanıldığında cilt hemen sivilcelenir. Tahriş edici bir temizleyici kullanılırsa, yanaklar da pullanma başlar. En doğru çözüm, yağlı ve kuru bölgeler için ayrı ürünler kullanmaktır.
  23. Birbirlerini seviyorlar, istiyorlar ama o güçlü heykeltıraş elleriyle birbirlerine yeni biçimler vermeye uğraşıyorlardı. İkisi de yeniden biçimlenmeyecek kadar katı bir malzemeden yapılmıştı, dağılmayı, parçalanmayı göze alıyorlar ama değişmeye yanaşmıyorlardı. İlişkileri sürdü. Acıları da. Diz çökmüş çırılçıplak bir kadın...Yüzünü bir taşa dayamış. Saçlarını, ensesinin çukurunu, aşağıya doğru bir kavisle inen sırtını, gergin belini ve topuklarına doğru yaslanmış kalçalarını görüyoruz. Bu siyah mermerden heykelin sadece sırtına bakarak, yüzünü taşlara dayamış kadının acısını hissediyoruz. Zaten heykelin adı da "acı". Çağımızın Mikelanjelo'su denilen Rodin'in yaptığı bu minik heykelin karşısında durup "acıyı" taşa böyle nasıl işlediğine hayretle bakarken, yanımdaki arkadaşım müzenin sessizliğine uydurduğu sesiyle fısıldayarak konuştu. - O kadar çok acı çektirdi ki acıyı iyi tanıyor. Rodin'in çok acı çektirdiği doğruydu. Çok acı çektiği de. Hayat onu sürekli hırpalamış, o da hayatı ve hayatla birlikte gelen kadınları hırpalamıştı. Daha genç bir delikanlıyken Güzel Sanatlar Akademisi bütün başvurularını reddetmişti. İnsanlık tarihinin en büyük heykeltıraşlarından biri hiçbir zaman istediği okula gidememişti. Gençlik yıllarında yaptığı heykelleri büyük sergi salonlarına kabul etmemişlerdi. O dönemdeki heykellerinin bedenleri ve yüzleri öylesine gerçeğe benzemişti ki, bir heykeltıraş için en büyük aşağılamayla karşılaşmış, bunları "modellerinin kalıplarını çıkartarak" yapmakla suçlanmıştı. Bu suçlamayı hiç unutmamıştı. Kendisine heykel ısmarlayanların çoğu daha sonra çeşitli nedenlerle vazgeçmişlerdi. Kırklı yaşlarına kadar para kazanabilmek için başka heykeltıraşların yanında çalışmış, kendi tarzını bulmakta zorlanmıştı. Ancak bir İtalya seyahatinde ne yapması gerektiğine karar vermiş ve klasik heykeli yeniden yaratmıştı. Altmışlı yaşlarına yaklaşırken, artık şöhret kapısını güçlü bir biçimde çaldığında bile yaptığı Balzac heykeliyle bütün Paris alay etmişti. Eleştirilmekle, alay edilmekle, reddedilmekle geçmişti hayatının önemli bir kısmı. Yılmamıştı. Yonttuğu mermere benzeyen sert ve dayanıklı bir yapısı vardı. Kadınlara karşı ise epey insafsızdı. Genç yaşlarında Rose Beuret ile tanışmış, ondan bir çocuk sahibi olmuştu ama Beuret ile evlenmemişti. Her zaman hayatında birkaç kadın bulunmuştu. Onları seviyor, onlarla oluyor ama çok fazla yanına yaklaştırmıyordu. Paris'in entelektüel sosyetesini uzun yıllar konuşturan, kitaplara, filmlere konu olan, kadınlarla erkekler arasında hálá tartışılan en dramatik aşkını ise kendisinden yirmi dört yaş küçük bir heykeltıraşla, Camille Claudel'le yaşamıştı. Rodin, bir arkadaşının yerine bir grup genç hanıma heykel dersi vermeye kabul ettiğinde karşılaşmışlardı. Camille daha 18 yaşındaydı. "İnsanların yüzüne baktığınızda onların ruhlarını görürsünüz" diyen ve karşılaştığı yüzlere bizimkinden daha değişik gözlerle bakan Rodin, Camille'in yüzüne daha ilk görüşte vurulmuştu. Biçimli kaşları, etli dudakları, uzunca Grek burnu ve bir sırrı saklar gibi bakan siyah gözleriyle Camille, daha sonra Rodin'in birçok heykelinin de modeli olmuştu. Ve, uzun sürecek sarsıcı bir aşk başlamıştı. Rodin, genç heykeltıraşı asistanı olarak yanına almıştı, aynı stüdyoda yan yana heykellerini yapıyorlardı. Rodin'in en ünlü heykellerinden biri olan "öpüşmenin" bu aşktan doğduğu söyleniyordu. Ama aralarındaki sorunlar büyüktü. Rodin, yıllardır birlikte yaşadığı Rose'dan ayrılmaya yanaşmıyor, ortalarda fazla dolaşıyor, kadınlara kur yapmaktan çekinmiyordu. Sonunda Camille, "Senin tarzından fazla etkileniyorum, kendi tarzımı yaratmakta zorlanıyorum" diyerek İngiltere'ye arkadaşlarının yanına kaçtı. Bir kadının yaşayabileceği en acıtıcı ikilemlerden birini yaşıyor, hayatı boyunca birlikte olmak istediği erkekten kaçmaya uğraşıyordu. Rodin, Camille'in peşinden İngiltere'ye gitti. Hem bu yetenekli ve güzel kadından ayrılmak istemiyor hem de kendi hayatını yaşamak istiyordu. Camille yazılı bir anlaşma yapmaları gerektiğini söyledi. Oturup iki işadamı gibi ciddi ciddi bir anlaşma yazdılar. Rodin, Camille'den başka hiç kimseye heykel dersi vermeyecek, başka kadınlarla görüşmeyecek, Rose'dan ayrılacak ve Şili'ye yapılacak uzun bir seyahatten sonra da evleneceklerdi. Buna karşılık, Camille evlenene kadar Rodin'in kendisini ayda dört kez görmesine izin verecekti. Aslıda ikisi de kıvranıyordu. Ayrılmak istemiyorlardı. Kendileri olmaktan vazgeçmek de istemiyorlardı. Hem karşılarındakini hem de kendilerini seviyorlar ve bu iki sevgi içlerinde vahşice çatışarak canlarını yakıyordu. Anlaşma yürümedi. Aklın uzlaşmacılığı duygularda yoktu. Birbirlerini seviyorlar, istiyorlar ama o güçlü heykeltıraş elleriyle birbirlerine yeni biçimler vermeye uğraşıyorlardı. İkisi de yeniden biçimlenmeyecek kadar katı bir malzemeden yapılmıştı, dağılmayı, parçalanmayı göze alıyorlar ama değişmeye yanaşmıyorlardı. İlişkileri sürdü. Acıları da. Camille'in eserleri arada sırada önemli sergi salonlarında sergileniyor, övgüler alıyordu. Ama genç kadın Rodin'i affetmiyordu. İstediği o büyük ve parlak başarıyı elde edememesinde de Rodin'in rolü olduğuna inanmaya başlamıştı. Depresyonlara giriyor, bazen öfkeden yaptığı heykelleri kırıyordu. Kendine bakmıyordu. Rodin, gizliden gizliye onu korumaya çalışıyor, para gönderiyor ama genç kadının öfkesini dindiremiyordu. Camille Rodin'e, onu eski sevgilisi Rose'un kuklası halinde gösteren karikatürler çizerek gönderiyordu. Sonunda koptular. Ne gariptir ki, bu büyük aşktan Rodin sanat tarihinin en erişilmez başarılarına doğru yürüdü, Camille ise bir akıl hastanesine doğru. Bir gün Camille'in şair olan kardeşi, ablasını ziyarete geldi, yaşadığı evi, yığılmış çöpleri gördü, sürekli bir şeyler sayıklayan Camille'i bir hastaneye yatırdı. Ölene kadar orada kaldı. Rodin'in kendi heykellerini çaldığını söyledi. Camille'in aslında Rodin'den daha yetenekli bir heykeltıraş olduğunu söyleyenler de çıktı. Bu iki insanın hikayesi defalarca ve değişik biçimlerde anlatıldı. Camille, Rodin'e rastlamasaydı nasıl bir hayat yaşardı? Camille'e hiç rastlamamış bir Rodin'in heykelleri nasıl olurdu? Rodin, defalarca genç sevgilisinin yüzünün heykelini yapmıştı. Daha sonra yaptığı kadın heykellerinin çoğunun ise yüzü gözükmüyordu. Yüzleri saklı kadınlar. Yüzleri görünmeyen kadınlar. Yüzlerinin nasıl olduğunu sadece Rodin'in bildiği kadınlar. Altmışını geçtiğinde artık bütün dünyanın kabul ettiği bir şöhrete erişmişti. Yeryüzü sanatında öylesine etkileyici bir gücü vardı ki daha sonraları Alman edebiyatının en büyük şairlerinden biri olacak olan Rilke, onun hayatını yazabilmek için Paris'e gelip bir yıl bu hırslı heykeltıraşın sekreterliğini üstlendi. Krallar ziyaretine geldi. Fransız devleti ona, daha sonra müze olacak bir ev verdi. Rodin heykeller yapmaya ve kadınlarla maceralar yaşamaya devam etti. Klasik heykeli yeniden keşfetti. Dev eller yaptı, birbirine değen eller. Düşünen bir adam yaptı. Küçük bir kadın heykeli yaptı. Yüzünü taşa gömmüş bir kadın heykeli. Ensesinde, omuzlarında, sırtının kavisinde acıyı taşıyan bir kadının heykeli. "Acı" koydu heykelin adını. Yetmiş yedi yaşındayken yıllarca hep aldatmasına rağmen hiçbir zaman ayrılmadığı ve kendince hep sadık kaldığı Rose Beuret ile karlı bir ocak gününde evlendi. Rose, bir ay sonra, hep sevdiği, hep sonunda kendine döneceğine emin olarak beklediği, daha onu kimsenin tanımadığı yıllarda bile onun büyük bir heykeltıraş olacağına inandığı adamın karısı olarak öldü. Rose'suz bir dünyada Rodin sadece on ay kalabildi. Kasım ayında da o öldü. Camille ise onun ölümünden sonra yaklaşık otuz yıl daha bir akıl hastanesinde hayatını sürdürdü, heykel yapmasına doktorlar izin vermedi, ailesi hastaneden taburcu edilmesini istemedi. Bir ölüye kızarak ve heykellerinden uzak yaşadı. Yüzünü bir daha kimse görmedi. Çok güzel bir yüzü vardı. Ve, o yüzünü taşa gömdü. AHMET ALTAN
  24. Onlar her şeyleriyle vaatkar ve çekicidir; bakışlarıyla, kokularıyla, duruşlarıyla, "Sev Beni" derler, "sev beni, kimse benim gibi sevişemez, benim gibi öpüşemez kimse, kimin dudaklarında böyle karadut tadı var, kim bu kadar güzel kokuyor; ayışığında çırılçıplak dolaşırım, yağmurlarda gülerim; dokun saçlarıma, hiç bu kadar parlağını gördün mü, seni öyle çok severim ki kimse benim gibi sevemez." Kleopatra'dır onlar, Mara Hari'dir, Messelina'dır, Hürrem Sultan'dır. Muse'ler gibi her yolcuyu şarkılarıyla sarhoş eder, yolundan döndürürler; her gemi onların sesini dinleyebilmek için felaketlere uğramaya razı olur. Her yerdedirler, her yanda; başınızı çevirdiğinizde bir ışık bulutunun içinden çıkıverirler. Onlar göründüğü andan itibaren bütün duygular, bilinen ne kadar duygu varsa hepsi, saklandıkları köşelerden kuytulardan çıkarak size doğru çılgın bir koşu tutturur; hepsini tadarsınız, en yakıcı olanları, en baharatlıları, en lezzetlileri. Ve, onlar gözyaşı demektir. Acı çektirir ve acı çekerler. Kadınlar için, onlar, bir gün bir yerde mutlaka karşılaşacaklarını bildikleri, bu karşılaşmayı yürek çarpıntılarıyla, korkarak bekledikleri karanlık ve uğursuz hayaletlerdir. Öteki kadının çeşit çeşit kılıklara girebileceğini bilir kadınlar; en yakın arkadaş, komşu, bir başka erkeğin sevgilisi, iş arkadaşı, bir davetteki misafir kılığında yaklaşabilirler; bütün kadınlar diğer bütün kadınlara kuşkuyla, "acaba bu mu, bu en yakınımda duran mı öteki kadın çıkacak" diye diye bakar, bu meşum ihtimale karşı daima hazır bekler, gizlice silahlanır, her kadının rastladığı diğer bütün kadınlar için yaptığı küçük yorumlar, eksikliklerinin yada fazlalıklarının altını usulca çizip her an olabilecek bir çatışmaya karşı biriktirilen cephane olarak tutulur bir yanda. Kadınların en yakın arkadaşlarını bile hafifçe çekiştirmesi, minik alay oklarıyla daha sonra vurulacak yerleri önceden işaretlemesi, vefasızlıklarından, kötü kalpliliklerinden değildir; öteki kadın'ın hangi kisvenin altından aniden fırlayabileceğini bilemediklerinden ama her yerden çıkabileceğinden emin olmalarındandır. Kızıl bir şeytan, kara bir büyücü, kötü kalpli bir orospudur "öteki kadın" kadınlara göre; "öteki kadın" ın hep güldüğünü, hep eğlendiğini, hep kurbanlarını aşağıladığını düşünürler; "öteki kadın"ın nasıl ağladığını, erkeği gecenin bir vakti evine dönmek zorunda kaldığında kendini nasıl yenik hissettiğini, yalnızlığı nasıl bir yenilmişlik duygusuyla yaşadığını, kimsesiz gecelerde Kleopatra'nın masum ve güçsüz bir kız çocuğuna nasıl döndüğünü bilmezler, bunu umursamazlar da. Birisi onlara "öteki kadın'ın acı çektiğini söylese, en iyi yetişmişi, en kibarı bile bir anda değişip, "Ne acı çekecek o orospu" deyiverir, "o amacına ulaşamadığı için ağlıyor yalnızca, müstehaktır ona." Öteki kadın ise herkese karşı dövüşür; sevdiği erkeğe, sevdiği erkeği seven kadına, o kadını destekleyen bütün kadınlara, kalabalıkların ahlakına, kendi çevresine, ailesine karşı tek başına vuruşmak ve bu olağanüstü savaştan galip çıkmak zorundadır; öteki kadının yenilgisi çok acıdır çünkü, savaş meydanına bir kez çıktıktan sonra oradan yenilmiş olarak ayrılırsa ona bu meydana çıkmasını pahalıya ödetirler, laf dokundurmalarla, alaylarla, dedikodularla onu parçalar, bu savaşa girme cesaretini gösterdiğine pişman ederler. O yüzden bu savaş çok şiddetli geçer. Arthur Miller'ın "Cadı Kazanı"nda olduğu gibi yenileceğini düşünen öteki kadın bütün bir kasabayı şeytanların istila ettiğini ve baş şeytanın da kendisinin yenilmesine yol açan erkek olduğunu söyleyebilir, Catherine de Medici gibi rakibelerinin yemeklerine zehir koydurabilir. Hiçbir erkeğin anlayamadığı, bilemediği, inanılmaz yöntemlerle istihbarat faaliyetleri yürütülür, iki kadın birbiri hakkında neredeyse en mahrem bilgileri bile kimsenin anlayamayacağı kaynaklardan öğrenir, bu bilgileri değerlendirir, erkeğe ihbar eder, ihaneti, hatta cinayeti kışkırtır. Eğer bu savaşta iki kadın yenişemeyeceğini anlarsa, erkek bir türlü karar veremez ve savaşın biri lehine bitmesini sağlayamazsa o zaman beklenmedik bir şey olur ve iki kadın birden o erkeği yok etmek için uğraşır; öyle hırpalarlar ki erkeği, onu öldürmekle kesin bir karar vermek arasında bir seçime bütün vahşetleri, bütün cazibeleri, bütün silahlarıyla zorlarlar. Öteki kadının ortaya çıkmasıyla birlikte aslında herkes acı çeker. Bir eğlencenin, bir isteğin, bir sevginin, bir bağlılığın bu kadar süratle acı ve kedere dönüşebildiği belki de hayatımızda başka hiçbir örnek yoktur. VIII. Henry gibi hükümranlığını ve krallığın cakasını en pervasızca, en şımarıkça yaşamış bir kral bile Katolik karısı Catherine ile sevgilisi Anne Boleyn arasındaki savaşta sıkışıp yeni bir din icat etmek ve bütün memleketin dinini değiştirip yıllarca bitmeyecek kanlı bir din savaşının başlamasın neden olmak zorunda kalır. Ama o, kral olduğu ve krallar da kadınlar kadar vahşileşebileceği için, kadınlar arasındaki savaşı kazanan Anne Boleyn'i daha sonra o güzel başını vurdurarak cezalandırır. Her türlü duygunun ayaklanıp ortaya çıktığı, bu yer yer çok zevkli, yer yer çok acı, şefkatle şiddetin iç içe geçtiği neredeyse ölümcül macerada, tanrıların ve kadınların erkeklere yaptığı en büyük şaka ise, aslında her kadının öteki kadın olmasıdır. Bütün kadınlar aynı zamanda öteki kadın'dır. En sıradanı, en durağanı, en kibarı, en sadesi, en dürüstü, en güvenilir olanı bile bir anda öteki kadına dönüşebilir, hayattaki rolünü kendini bile şaşırtabilecek bir süratle değiştirir, bir savaşta kalabalıkları yanına alıp öteki kadın'a karşı savaşırken, bir başka savaşta kalabalıkları karşısına alıp herkesle savaşa girebilir; öteki kadın olmanın fettanlığına, çekiciliğine, yalnızlığına ve acısına bir anda kendini bırakabilir, bakışı, konuşuşu, yürüyüşü, saçlarının kesimi, görünüşü, dudaklarına sürdüğü rujun rengi aniden değişebilir. Öteki kadın her kadının içindeki ve belki de bu yüzden onu o kadar iyi tanıyıp ondan o kadar nefret eder. Zevk denizlerinin muse'leridir öteki kadınlar. HER KADIN ÖTEKİ KADIN'A DÜŞMANDIR. VE, HER KADIN ÖTEKİ KADIN OLMAYI ÇILGINCA SEVER. 07,08,2002 ÇARŞAMBA SAAT: 22,40 AHMET ALTAN
  25. 'Ben senin her şeyin olacağım' açgözlülüğü, sevdiğin insanı kendi varlığınla sarıp dünyadan kopartarak, yalnızca kendine ait, başkalarının girmeyeceğinden emin olduğun bir kapalı bahçe haline getirme arzusunun boğuculuğu... Oysa tersine bir yolculuk var gibi. Hiçbir şeyi olmamaktan başlarsan, o geniş özgürlük meralarından 'her şeyi olmaya' ulaşabiliyorsun. Her şeyi olmaktan başlarsan, kısa zamanda gideceğin yer 'hiçbir şeyi' olmamak oluyor. Hafızamızın bizden bağımsız bir hayat sürdürdüğünden şüpheleniyorum bazen, kaybolduğunu sandığımız nice anı, nice çehre, söz, cümle, yazı, kendi derinliğiyle bulanıklaşmış kanalların içinde varlıklarını sürdürerek yüzüp duruyor; sonra birden, neredeyse ilk günkü kadar taze ve parlak olarak beliriveriyorlar, o zamana kadar niye saklanmışlardı ve o gün ortaya niye çıktılar, bunu hiç bilemiyoruz. Geçenlerde, her mevsimden kendinde bir şeyler taşıyan kararsız bir sabah vakti, beyaz yelkenler gibi şişen bulutlarla çocuksu bir güneşin yaşadığı saklambacın bir yağmura mı yoksa ılık bir güne mi döneceğini kestirmeye çalışarak, uzaktan kremalı bir pasta gibi gözüken uçuk sarıya boyanmış konağa yaklaşırken, Goethe'nin Frau von Stein'a yazdığı bir ayrılık mektubundan bir satır, görünürde kendisini çağıran hiç kimse olmadığı halde çıkıp geliverdi. 'Biz birbirimizin hiçbir şeyi olmayacaktık ama her şeyi olduk' diye yazmıştı Alman şiirinin Zeus'u. 'Biz birbirimizin hiçbir şeyi olmayacaktık...' Bu kısa mektubun tümünü okumak için duyduğum ani istekle hemen eve dönüp 'Goethe'nin Mektuplarını çıkardım. Kendisinden yedi yaş daha büyük olan, evli ve dört çocuk sahibi soylu kadına bu mektubu yazdığında Goethe yirmi yedi yaşındaydı, bütün hayatını geçireceği ve 'Ben Weimar'lı bir dünya vatandaşıyım' diyeceği Weimar'a geleli henüz bir yıl olmuştu. Daha o yaşında, çok az yazara nasip olmuş olağanüstü bir şöhretin tadını çıkarıyordu, yirmi altı yaşındayken yazdığı 'Genç Werther'in Acıları' yalnızca Almanya'da değil bütün Avrupa'da büyük ilgi görmüş, kıtanın hemen hemen her yanında gençler Werther gibi giyinip Werther gibi konuşmaya, Werther gibi ölmeye başlamışlardı. Sokaklarda, Werther'in kitapta anlatılan kıyafetine bürünmüş, altın düğmeli mavi frak, sarı pantolon, fırfırlı pantolon, fırfırlı beyaz gömlek giymiş binlerce genç dolaşıyordu. Goethe'nin bu kitabında, çok yakın bir arkadaşının sevgilisi olan Charlotte Buff'a duyduğu aşkı ve bu imkânsız aşk nedeniyle çektiği acıları çok içten anlattığı için gençleri bu kadar etkilediği söyleniyordu. Sonunda çareyi tutkuyla sevdiği kadının yanından kaçmakta ve duygularını yazıp kurtulmakta bulmuştu. O büyük aşkın ertesinde rastlamıştı bir başka Charlotte'a. Charlotte von Stein zarafeti ve etkileyici kültürüyle bağlamıştı genç yazarı kendisine. Zor bir ilişkileri vardı. Sık sık yaptıkları kavgalardan birinde Goethe işte o mektubu yazmıştı. 'Neden sana acı çektiriyorum sevgilim? Neden hep, ya sana acı çektirmek ya da kendi kendimi aldatmakla geçiyor günler. Biz birbirimizin hiçbir şeyi olmayacaktık ama herşeyi olduk... Seni artık görmeyeceğim. Yıldızları nasıl seyrediyorsam, bundan böyle sana da öyle bakacağım demek.' İnsana ait bütün duyguları şiirlerinde ve yazılarında anlatan Goethe, sanki anlattıklarını daha iyi bilebilsin diye tanrının kendisine bağışladığı bütün çelişkileri ruhunda barındıran bir yazardı ve elbette ki bir aşk ilişkisini tek bir mektupla bitirebilecek birisi değildi. İlişkileri, Goethe çok daha genç ama çok daha basit bir kıza aşık olup onunla evlenene ve von Stein'ı 'Cenazemi onun evinin önünden geçirmeyin' dedirtecek ölçüde kızdırana kadar uzun yıllar sürdü. 'Birbirlerinin hiçbir şeyi olmayacakken herşeyi olmaya' devam ettiler. Hem çok sevdiği hem çok beğendiği biriyle 'onun hiçbir şeyi olmamak' üzere yola çıkıp onun herşeyi olmaya varmak, kabul etmeli ki, insanın ilgisini çeken bir macera. Hele bunun 'birbirlerinin herşeyi olmak için yola çıkıp birbirlerinin hiçbir şeyi olan' insanların çoğunlukta bulunduğu bir dünyada yaşandığını düşünürseniz, daha baştan 'birbirinin hiçbir şeyi olmamaya' karar vermenin sihrinin etkisinden pek kurtulamazsınız. 'Sen benim hiçbir şeyim olmayacaksın ve ben senin hiçbir şeyin olmayacağım' deyişteki korkunç vazgeçiş, hep biraz uzakta kalıp, aradaki bağın, kararlarla, sözlerle, açıklamalarla, nikâh kağıtlarına atılan imzalarla, birbirinin sahibi olabilmek için duyulan isteklerle değil de yalnızca karşısındakine hissedilen sevgiyle sürebileceğine olan muhteşem inanç, bir aşkı bir buçuk asır sonra da hatırlanır kılıyor elbet. 'Ben senin herşeyin olacağım' açgözlülüğü, sevdiğin insanı kendi varlığınla sarıp dünyadan kopartarak, yalnızca kendine ait, başkalarının girmeyeceğinden emin olduğun bir kapalı bahçe haline getirme arzusunun boğuculuğu; kimse kimsenin 'herşeyi olamayacağından' sonunda insanı sıkıntıyla bunaltarak, karşısındakinin 'hiçbir şeyi olmama' isteğine sürüklüyor herhalde. Tersine bir yolculuk varmış gibi gözüküyor. Hiçbir şeyi olmamaktan başlarsan, o geniş özgürlük meralarından 'herşeyi olmaya' ulaşabiliyorsun. Herşeyi olmaktan başlarsan, kısa zamanda gideceğin yer 'hiçbir şeyi' olmamak oluyor. Hiçbir şeyden başlayan macera artarak, çoğalarak, genişleyerek büyüyor. Herşeyden başlayan ise sürekli eksilmeye, azalmaya, sonunda yok olmaya mahkum gözüküyor. 'Birbirlerinin herşeyi olmak' gelip bir sınıra dayanmanın, her türlü hareketten, kıpırtıdan yoksun iki kişilik bir hapishanenin temellerini atmanın parolasına dönüyor. Sanırım, yeryüzünde birbirini seven hiç kimse 'birbirinin hiçbir şeyi' ya da 'birbirinin herşeyi' olmayı becerememiştir, ikisi de imkânsızdır çünkü. Birbirinizi seviyorsanız 'birbirinizin hiçbir şeyi' olarak kalamazsınız, sevgi hareket eder, yürümek, ilerlemek, 'herşeyi olmaya' doğru gitmek ister, sonunda 'herşeyi olursanız, ' ondan sonrası bir ayrılık mektubudur ya da daha fenası, bir sıkıntı ve kaçış. Ama yine de bu uzun yürüyüşte unutulmayacak epeyce haz ve acı derlersiniz. Herşeyi olma arzusu ise, daha sevgi başlarken onun yürüyeceği yolları keseceğinden, sıkıntı, yaşanabilecek birçok haz daha yaşanmadan gelir, vurur sizi. Goethe 'hiçbir şeyi olmamayı' ve 'herşeyi olmayı' daha yirmi yedi yaşında keşfetmiştir; daha sonra bütün hayatı aşkta ve edebiyatta hep bu iki şeyi keşfederek geçti. Yirmi altısında parlak bir şöhretle taçlanırken kırkında onu derinden yaralayan büyük bir başarısızlığı, okuyucularının kendisini terkedişini, sekseninde ise gelmiş geçmiş en büyük şair ilan edilişini gördü. Yirmi yedisinde sevdiği kadının 'hiçbir şeyi' olmamayı isterken, yetmiş dördünde, karısı öldükten sonra, aşık olduğu ondokuz yaşındaki bir kızın 'herşeyi' olmayı isteyerek evlenme teklif edip reddedildi. 'Biz birbirimizin hiçbir şeyiydik' diyen serazat çocuk, 'herşeyi olmak' istediği kadın tarafından reddedildiği için arabasında ağlayarak evine dönen adamın acısını da yaşadı. Yazarken 'herşeyi' bilen bir yazardı, yaşarken 'hiçbir şey' ona mutluluğun nasıl ele geçirilebileceğini öğretemedi. Hiçbir şey ve herşey, hepimiz gibi onun da hayatını altüst etti. AHMET ALTAN