Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine

cicceekk

Üye
  • Katıldı

  • Son Giriş

cicceekk tarafından gönderilen her şey

  1. Kadın yirmi yedi yaşında... Yüreği, kar beyaz soğuklara terkedilmiş ama inat bu ya hala sımsıcak. Düşünceleri kah hayatın gitgide ağırlaşan gerçeklerinde kah aydınlık hayallerde dolaşıyor nefes nefese.. Elinde samur fırçası, geçmişi karalayıp bugünü renklendiriyor hiç durmadan. Renkler kıpır, kıpır , içindeki çocuk haşarı mı haşarı... Gözleri ise buğulu bakmakta hüzünlere yenik... Hayatı sorgulamaktan çoktan caymış. Omuzları bir küçük kız çocuğun şımarıklığını sergilercesine "Bana ne" ifadesinde. Kıpır, kıpır ya içi.. Arayışları var kendisinden bile sakladığı. Bela da geliyorum demez ya... İşte böyle bir anda; ruhu, sanal dünyanın kapısından sızıverir içeri sessiz, habersiz.. Hani şu chat canavarı var ya bu günlerin belalısı. Orada kendisi gibi şaşkın yüreklerin arasında buluverir kendini. Ve... olanlar olur o zaman. Hiç beklenmeyen anda buzda kayar gibi "Hooop" havada bulur duygularını darmadağınık. Sanki başında deli rüzgarlar hiç esmiyormuş, esenler de yetmiyormuş gibi. Erkeğin yaşı otuz. Hırslı, kendinden emin. Kendisiyle barışık ve yaşadığına memnun. Kahkahası ekrandan yüreklere taşan, mutlu ve duygu dolu bir bulut adam. Eşi ve çocuğu için yaşamakta olduğunu saklamadan kadını davet eder sanal dünyanın sanal aşk oyununa. Acemidir kadın. Belki genç adam da öyle. Oynadıkları oyunun tehlikesinden habersiz bir masalı yaşamaya başlarlar. Ekranın karşısında nefeslerini tutup beklerler sevdalının gelmesini. Karşılaşmaları her defasında kahkahaları hatırlatırcasına şen olur. Zamanın koordinatları buluşamadığında, birbirlerine teğet geçtiklerinde, hüzün yayılır gecelere. Uyku tutmaz bekleyişlerde ikisini de. Sabah yeni umutlara gebe başlar. Ve ekranda doğarlar her buluşmayla yeniden.. Duyguların en fırtınalısına yakalanırlar. Birbirlerini gerçekten merak ederler. Bulut adam kadının açlığından, üşümesinden bile sorumlu tutmaya başlar kendini. Kadınsa adamın yorgun hallerine dayanamaz. Elleri dokunmasa da ellerindedir artık. Birbirlerini el üstünde tutarlar anlayacağınız. Günler, aylar geçer... Hayaller ekranlara sığmaz olur. Artık görmek isterler birbirlerini. Dokunmak sarılmak isterler. Hatta çılgıncasına sevişmek... Kadın kıvranır onsuzluğun acılarında.. Özlem şiddete dönüşür. Acıtır... İşkencelere yatırır kadını. Oyun değildir artık bu. AŞK ekranda değil hayatın ta içinde yaşamaktadır. Bulut adam sorar durmadan ; -Nolacak şimdi... Kadın, adam kadar cevapsız... "Bilmiyorum" der. "Bilmiyorum" Artık sorgulamalar başlar duyguları ... "Bu nedir?...Bunun adı ne..?" Kadın aşkı tanımlar ama çare değildir tanımlamak.. Yaşananlardır gerçek olan. Hissedilenlerdir. Her sevdanın başını bir karabasan bekler ya...Beklemese sevda denen şey olmaz zaten. İşte bu bir sevdadır ve başında karabasanlar. Kadın unuttuğu aşk gözyaşlarını hüzünlere, sancılara, onulmaz ağrılara boyar, alaca bulaca. Artık her şeye gözlerindeki buğuların ardından bakmaktadır. Ve ekrana şunları; buzların arasından aldığı yüreğinin kalemiyle yazar. Yüreğini buzlara iade etmek üzere... "Beni ignore et*.Ne olur bunu yap." Bulut adam şaşkındır belki ama adı gibi bilir. Doğru olan budur. Düşünür bir süre. Susar ekran. Susar kadının yüreği...Ölüm anıdır bu. Verilen son nefestir sanki.. "Sevdam HAYIR dese...Sensiz yapamam dese" diye bekler nefes almak için. Bulut adamın suskunluğu bozduğu yerde ölecektir kadın.. Bunu ikisi de bilirler. Bir yazı belirir ekranda çaresizce okunan "Netten çıkıyorum o zaman.. Hoşçakal" Mavi üzerine siyah yazılmış sözcükler kararlı ve kesindir... Titreyen ve cansızlaşan parmakları son bir kez tuşları gezinir kadının "Hoşçakal" Düşer Bulut adamın gülen yüzü ekrandan. Ve KADIN ÖLÜR...
  2. Günlerce, gecelerce hep onu düşünmüştüm. O ise beni sadece bir iş arkadaşı olarak görüyordu. Hatta bir seferinde, kız arkadaşıyla kavga etmiş ve bana cep telefonunu uzatarak, onu aramamı ve ikna etmemi rica etti. Göz yaşlarımı içime akıtarak, kıza telefon açıp barğıması için ikna etmeye çalıştım. Sanki tanrı dualarımı duymuştu. Kız hiçbir şekilde barışmaya yanaşmıyordu. Ben üstüme düşeni fazlasıyla yapmıştım. Aradan birkaç hafta geçmişti. Haldun olanları unutup, eski neşesine kavuşmuştu. Bir akşam saat 22:00 sularında cep telefonuma bir mesaj geldi. Mesajın sahibi Haldundu. Mesaj şöyleydi. -Yarın bana son kez yardım etmeni istiyorum. Hayatımın aşkını buldum. Ne olur benimle evlenmesi için onu ikna et. Bu mesaj beni beynimden vurmuştu. Gün ışıyana kadar yanağımdan süzülen yaşlar yastığımda acı ve unutulması mümkün olmayan bir iz bırakmıştı. İşe giderken ayaklarım beni geri geri götürüyor, yol bitmesin diye sürekli dua ediyordum. Hayatımda ilk ve son kez aşık olmuştum ve bu aşkı ben kendi ellerimle yok edecektim. Mesaime yarım saat geç gittim. İçeri girer girmez Haldun, bu günün hayatındaki en mutlu gün olduğunu ispatlar gibi neşeli ve bir çocuk gibi heyecanlı yanıma geldi. Ben ise yenilgiyi çoktan kabullenmiştim. Ama sevdiğimin mutluluğu beni teselli ediyordu. Haldun, iyi günler dedikten sonra hemen konuya girdi. -Yeşim, senin hakkını nasıl ödeyeceğim bilmiyorum. Ama inan çok yüce bir olaya vesile oluyorsun. Elindeki telefon numarasını bana uzattı. Bu numarayı arayıp, karşı tarafa; -Haldun seni hayatını paylaşacak kadar çok seviyor. Lütfen onu kırma ve evlilik teklifini kabul et. İnan seni şimdiye kadar kimseyi sevmediği kadar çok seviyor. Dememi istedi. Masama; -Bu emeğinin karşılığı değil ama, diyerek küçük bir hediye paketi bıraktı. Elimdeki telefon numarasını çevirmeye başladığımda parmaklarımdaki titremeyi görecek diye çok endişelendim. Telefon çalmaya başlamıştı. Birden masamdaki kutudan love story müziğini duydum. Telefon halen kulağımdaydı. Bir yandan da kutuyu açmaya çalışıyordum. Kutuyu açtığımda bir cep telefonu gördüm. Telefonu aldım ve açtım. Haldun bir hamle ile masamdaki iş telefonunu kulağımdan aldı. Ben ise gayri ihtiyari cep telefonunu kulağıma götürmüştüm. Haldun şimdiye kadar duymayı her şeyden çok istediğim, bir kerecik duyduğumda ölmeyi bile kabul edeceğim o cümleleri söylemeye başladı. Ben ise göz yaşlarımı tutamadım ve boynuna sarıldım.
  3. Uzun uzun yıllar evveldi.... Uzak sahillerin, nemi yaprağı üzerinde, yemyeşil ormanlarında güzeller güzeli bir kız yaşarmış....... Adı yokmuş.. Bir isme de, ihtiyacı yokmuş zaten. Duyamaz ve konuşamazmış, O...... Tüm gün topladığı deniz kabuklarıyla uğraşırmış sadece..... Her sabah uyandığında, acaba bugün, hangi deniz kabukları bulma şansına sahibim diye merak duyarmış..... Kime sorsanız, tüm deniz kabuklarının birbirine benzediği o uzun sahillerde, o aylardır yıllardır hep mutlu ve her günü ayrı bir umut ve güzellik içinde, heyecanla yaşamaktaymış..... Çünkü O zamanın, sevenler için sonsuz olduğuna inanırmış...... Çünkü O, zamanın, sevinenler için kısa üzülenler için çok uzun, korkanlar için çok hızlı , bekleyenler içinse çok yavaş olduğunu, bilirmiş...... O, sonsuzu seçen, seven , ama çok seven bir yüreğe sahipmiş...... Topladığı ve dokunduğu her deniz kabuğu ile, yüreğine bir parça daha sevgi biriktirmekteymiş...... O, deniz kabuklarında, kulaklarıyla duyamadığı, bilinmez nice sesleri dinlemekteymiş aslında...... Yüreğinin kumsalları ve suları, ona hiç gitmediği, hiç görmediği kıyıların, nice hikayelerini anlatır durularmış...... Dünya, onun yüreğinde atarmış... Dünya, onun yüreğinde ses verirmiş evrene...... O, dünyayı yüreğinden işitir, bilir ve yaşarmış...... Bazen işittiklerimiz, yeter sanırız...bildiklerimiz gerçek sanırız....... Ve bunlar mutlu etmez bizi..... Çünkü mutluluk; duyamadıklarımızda, gidemediklerimizde, fark edemediklerimizdedir.... Oysa, görebildiklerimizden, daha fazlasıdır gerçekler........ Günlük döngüler içinde, Sevdiklerimizle ve kendimizle paylaşabileceğimiz şeylerden uzak kalarak yaşıyoruz hayatlarımızı maalesef..... Hayat bu olmamalı.. İşler hiç bir zaman durulmayacaktır ki, hep yoğun, hep çok olacaktır...... Ama sular bile durulur. Durulur ve durulanır o zaman su; sedeflenir, sakinliğin, dinginliğin tatlı huzuru , derinliği aks olur kumsallarda..... Bu hayattır işte.. Hayat oradadır... Dinlerken, beklerken, izlerken, durulanırken.. Hayat orada yaşanır gerçel anlamda.. Oysa bizler mekanik ve elektronik bir dünyaya hapis vaziyette şuursuz yaşıyoruz, hayat, bu diye..... Yaşamımızı, hayata ve kendimize endeksleyebilmeliyiz... Gerçekle, doğru arasındaki farkı görebilmeliyiz...... Hepimiz .... Gerçekten mutlu olmak, sadece yüreğin işidir... Yüreklerimize fırsat vermeliyiz..... Her yeni güne başlarken, hangi deniz kabuğuna dokunarak, bilinmedik hangi yaşama katılacağımız şansına gülümseyerek, umutla uyanmalıyız...... Var olmanın güzelliği bu olsa gerek... Acaba, bugüne kadar, yüreğinizde kaç deniz kabuğu biriktirmişsinizdir ? Sen..., bugün hangi deniz kabuğunu dinledin, ve bugün kaç deniz kabuğu topladın? İnsanın yüreği, belki de, deniz kabuklarından örülü olmalı. Her yürek, bir kumsal olmalı belki de...... Kumsal gibi sonsuz olmalı..... Kum tanelerinin kristallerinde, nice deniz çiçekleri, sedefleri açtırmalı her gün için.. Ve, her mevsimde ebruli olmalı o kumsal, her koşulda kumsalda olmalı varlığımız. Mesela, yazı, kumsal mevsimi biliriz sadece. Fakat, kışın da, oradayızdır.. İnsanlar nedense, kumsalları, sadece yazın fark ederler...... Ne talihsizlik.! Tıpkı, yüreklerimizi de, aynı talihsizliklerle fark edemediğimiz gibi Belki de, maviyi görmek değildir önemli olan.. Belki, bakışlarımız gökyüzüne yöneldiğinde, Önce, uçurtmayı görebilmeli gözlerimiz.. Önce uçurtmayı görebilirsek, mavileri de yakalarız zaten...... Uçurtma, mavidedir nihayetinde.... Eğer her gün, yeni bir var olma çiçeği açıyorsa gözlerimizde ve Yüreğimizin ebruli kumsallarından, yepyeni deniz kabukları, sedefler toplayabiliyorsak, Yokluk yok demektir, değil mi? VE, her sabah ya da akşam üstleri, Sulanmalı mutlak o var oluş çiçeklerimiz....... Güne ya da akşama başlarken Yürek su ister......Çiy ister... Şebnem ister...... İnsanın en yalnız olduğu zaman dilimlerdir, sabahın eri ve akşamüstleri....... İnsanın en çok kendi olduğu, kendinde ve kendiyle olduğu vakitlerdir onlar. Doğrularımızdan, gerçeğe yönelik yolculuğun başladığı vakitlerdir. Sonsuza uzanan, uzanması gereken yürekler yollarını çiçeklendirme ve deniz kabuklarını sevgilendirme vakitleridir. Doğrularınıza sahip çıkın. Kendinizi yakalayın. Sonsuzluğu, kendinizden esirgemeyin. Bakın, dinleyin, dokunun, deniz kabuklarının size söyleyecekleri var.. Yüreğinizin, ebruli kumsalından ayrılmayın.
  4. Bir makas ve bir kutu ilaç. Tercih sözkonusu olduğunda hiç düşünmemiştim hangisini seçeceğimi ama işte o an bir kutu ilaca baktım baktıkça kendimi değil geride bıraktıklarımı düşündüm. Ne yaparlardı tek tek bütün tanıdıklarımı düşündüm. Ölüm haberimi aldıklarında ne yapacaklardı. Görmek isterdim kimin ne kadar üzüldüğünü ama şuna emindim ki üzülmeyen bir tek insan olmazdı tanıdıklarımın içinde belki tanımadığım insanlar bile yada beni tanımayanlar üzülürdü duyunca hikayemi. Bu suçsuz insanın nasıl olurda kendi canına kıyacağını. Sonra gidip uyuyan kızımın o güzel masum yüzüne baktım. Beni ne kadar çok sevdiğini söylediği sevgi sözcüklerini duydum kulaklarımda. Bensiz düşünemiyordu hayatı belki herkes gidebilirdi ama ben yani annesi olacaktı hep yanında. Kimse yoktu ben bunları düşünür savaşırken hayatta kalmakla gitmek arasında. Biri gelsin birşey söylesin gitme desinde işim dahada kolaylaşır diye düşündüm. Sonra tekrar kendi evim diyebileceğim ama evim olmayan evin mutfağına attım kendimi. Kardeşim arkadaşı ile gülüyor şakalaşıyordu sanki nereden çıktı bu ablamlar dercesine baktığını hatırladım bu akşamki yemekte gözlerimin içine. Bakmıştı ama tamam gidiyorum hayatından sen rahatını bozma diyemiyordum. Sırtımı dönüp o bakışı unutmak istercesine kızımı alıp kaçmıştım hemen odaya. Bir taraftan bulaşıkları yıkarsam belki fazla yorulmaz ve bize katlanabilir diye düşündüm. Ve kızımı uyutmaya karar verdim kendimle başbaşa kalabilmek için. Çok üşüyordu minik yavrum yere serili yatakta yatarken başına pencereden gelen rüzgarı elimle ölçtüm birşeyler daha giydirip yeni aldığım hikaye kitabını okudum. Okuduğumu duymuyordum o anda kafamda bin tane düşünce savaşıyor ve kaybediyordu saniye farkla. Sonunda uyumuştu gözlerini kapattığı an başladı yaşlar süzülmeye yanaklarımdan. Kalkıp oturdum çünkü bende hastaydım ve nefes alamıyordum. Nefes alabilmek çok güzeldi ama değerini bilemiyordum. Bir süre ağladım düşüncelerime meze olsun diye.Bir hafta öncesine kadar bir odası kurulu düzeni ve çok sevdiiği arkadaşlarının olduğu bir okula gidiyordu kızım. Bir gün içerisinde değişmişti hem onun hem bizim hayatımız ama biz bile anlayamazken yaşadıklarımızı ona anlatamıyorduk. Artık kirasını bile ödeyemediğimiz evimizden eşyalarımızı alıp götürerek taşıdılar bizi kardeşimin evine. Gelmeyi düşünüp gelmemek çok daha rahatlatıcıydı oysa. Gidelim diyordum gidelim buralardan ama bir evimin olması sadece bana ait olması her zaman daha çekiciydi gözümde. Gitmemek için direndik birsüre sonra onlar geldi. Küçüklüğümün kötü adamları icra polis avukat üçlüsü. Alıp götürdüler ele dokunur ne varsa evimizden. Sanki kararın doğru taşınmalısın der gibiydiler, ne yaptıysak durduramadık bu talanı. Eve geldiğimde eşim her yeri toplamış süslemişti. Kızımın evi görmesini istemedim, eşyaların yoklukları değil onun vereceği tepki korkutuyordu beni. Neyseki Kızım yoktu evde gittiğimde. Oh şükür dedim içimden görmemiş bize dokunan şeyler kimbilir onda ne yaralar açardı belkide onunda çocukluğundan hatırladığı bu kötü adamlarmı olurdu. Eşim evi toplamış almayı unuttukları bir müzik çalarda hafiften bir müzik çalıyordu. Çoktandır sermediğim örtüleride sermişti sehpanın üzerine koltuklarımız ve sehpamız vardı hala onu güzelleştirmek istercesine. Aslında görmedi diye sevinmiştim ama kızımın evin o manzarasını gördüğünü ama sandığım kadar büyük bir tepki vermediğini öğrendim. Eve getirdim televizyon seyrettiği bakıcısını evinden. Eve girer girmez o akşam televizyonda oynayacak olan dizileri saymaya başladı sadece hızlı hızlı sevdiği programları sayıyor ve ağlıyordu. Onu yatıştırmak bir gün daha sabretmesini söylemeye çalışmak faydasızdı ama hala bizim ağlamadığımızı ve yalanda olsa gülücükler saçtığımızı görünce sustu. Ertesi günü televizyonumuzun geleceğini söylemiştik ona geleceğine inanmasakta. Gidecek bir yerimiz vardı oda ne zamandır gelmemizi isteyen kardeşimin eviydi. Sanki sevgi doluydu gelin abla beraber yaşayalım dediğinde ağzından çıkan kelimeler. Ama aslında kabus yeni başlıyordu. Aslında hayata sen öyle bakarsan kabus olurdu biliyorum ama artık yaşadıklarımın çok ağır gelmesi beni delirtecek güce ulaşması güzel görmemi engelliyordu hayatı. Ertesi günü bekledik ve eşyalarımızı hemen geri alamayacağımızı söylemeleri ile o akşam bir haftalık kıyafetlerimizide alarak uzaklaştık o evden sanki gecenin karanlığı herşeyi kapatıyor soğuğu ise içimize işliyordu. Otobüs beklerken yeni bir hayata başladığımı düşünüyor kızımın anlamsızca bakan gözlerine bakmamaya çalışıyordum.Zaten ağlayarak çıkmıştı o evden artık bir daha o eve gelmeyeceğini okulunu arkadaşlarını göremeyeceğini biliyordu sanki. Çok yakında aylardır hazırlandığı 23 Nisan gösterileri yapılacaktı okulunda ve bu gösteri onun için çok önemliydi. Gösteriye katılacağını söyledik buna bizde inanmadan ve çok uzun bir bekleyişten sonra bizi kardeşimin evine götürecek otobüse bindik. Hiç konuşmak istemiyordum durakalmıştım. Oysaki en çok ben istemiştim kardeşimin evine gitmeyi neden mutlu değildim. Eve gittiğimizde kardeşim yeğenim ve bir arkadaşı yemek yiyorlardı. O zaman bu evdemi yaşayacaktım artık dedim içimden kendi evim gibi olmayacaktı hiçbir zaman ama kendi evimiz gibi hissetmek gerekiyordu huzurlu olmamız için. Aradan bir hafta geçmişti kabus gibi bir hafta yeğenim ve kızım sürekli tartışıyor ve kardeşim ve eşim bu konuda hep kızımın üzerine geliyorlardı. Onu korumak bana aitti. Onu korumak kendimi yaşadıklarımı üzüntülerimi unutup sadece onu korumak. Bu annelik iç güdüsümüydü bilmiyorum ama o çok sevdiğim yeğenimi bir düşman gibi görüyordum kızımı üzdüğü için. O hafta sonu tekrar apar topar çıktığımız evimize gittik hala almamız gerekli şeyler vardı üstelik bir hafta sonra kalan eşyalarımızı bir depoya taşımak zorundaydık ve toparlanacak çok şey vardı. Hızla evi toplayıp sarmaladık ve yine kabus dolu bir hafta geçirmek üzere döndük kardeşimin evine.Kızımı çok seviyordu ne de olsa teyzesiydi ama oda annelik iç güdüsünden hep oğlunu haklı görüyor zaten babasız büyümesinden dolayı acıdığı yeğenimi o da kendince koruyordu. O hafta Salı günü tatildi ve kızımın yirmi üç nisan gösterilerine katılmak gibi bir hayali vardı hala. Onu gösteriye götürmeye üşendiğimizden değilde gösteride giyeceği kıyafetleri alamadığımızdan götüremiyorduk. Ona havaların yağmurlu olduğunu ve gösterinin iptal edildiğini söyledik hiç tepki göstermedi yine korktuğum gibi olmamıştı ama benim kızım niye tepkisizdi kendisi için çok önemli, şeyleri kaybettiğinde bile neden bu kadar tepkisizdi. Oda alışmış mıydı bu yokluğa bu anlamsızlığa bilmiyorum. Pazartesi günü yine çaresizlik artık son safhasına varmış ve beni hiç istememem birinden borç istemeye kadar zorlamıştı. Herkez herşey beni o kadar incitiyor o kadar üzüyordu ki bunun da üzmesi incitmesi hatta çok sevdiğim birini kaybedebileceğim düşüncesi bile beni engelleyemedi. Ona bir faks çektim sadece yalvardım öl dese ölecektim gel dese de gidecek o kadar bıkmıştım o kadar çaresizdim. Faksı çekerken avucumun içine gömmüştüm tırnaklarımı ruh gibiydim ayakta zor duruyor bir yere yaslanmak istiyordum. Çabucak kaçtım faksı çektikten sonra masamın bulunduğu odadan. Çünkü telefon çalsın beni arasın istemiyordum çünkü onunla konuşacak kadar cesaretli değildim. Kimseye yalvarmamıştım üstelik yalvardığım bu kişi başkası olsaydı belki bu kadar etkilenmezdim. Ağzımda iki kelime çıkıyordu sadece onu kaybettim kelimeleriydi. Sigaramı içerken sürekli bunu tekrarlıyor ve ağlıyordum. O anda yaşadığım o büyük acıyı ve sebebini kimseye anlatsam da anlayamaz. Ömrümden ömür silinmişti sanki ölmeyi tercih ederdim o kadar. Sonra toparlandığımı sanarak yerime gittim kardeşim onu aramış ve gelen haber olumsuzmuş. Yani bana borç falan veremezmiş çünkü onunda durumu da iyi değilmiş. Boşuna kendimi küçük düşürmüş yalvarmıştım. Peki şimdi ne yapacaktım. Onu arayamazdım artık konuşamazdım çare değil ölmek istiyordum. Kimseyle konuşmadım iş dışında ve akşam olunca yine bir ruhtan farksız olan bedenimi eve taşıdım. Bu yabancılığı bu umursamazlığı hiç bu kadar hissetmemiştim kardeşim yaşadıklarımı anlattığımda sanki hiç önemsemeden beni dinliyordu bana yabancı gibi bakıyordu çünkü onun hayatı ve heyecanları olduğu gibi kalmış kaldığı yerden devam ediyordu. Kendimi oraya ait hissetmek için elimden geleni yapmıştım ama başaramadım o gece yanlış bir geceydi. Eşim yoktu çalışıyordu. Bir an önce ölmek tek düşündüğüm buydu saaatler geçtikçe buna daha çok yaklaşıyordum kızımı uyuttum evde sezsizlik hakimdi, kardeşim benim uyuduğumu sanıp arkadaşı ile bilgisayarda chat yapıyordu. Sanki son bakışını unuttuğumu düşünüyor oh be kendi evim kendi odam ve hayatımda bunların ne işi var der gibi salonun kapısını sıkı sıkıya kapattı. Bizi duymak görmek bile istemiyor böyle bir günde tüm olup biteni ona anlatmışken beni nasıl olurda yanlız bırakır diye düşünüyordum, kendimde değildim ve kızımı uyuttuktan sonra mutfağa gittim. Hem ağlıyor hem sigara içiyor hemde saçlarımla uynuyordum. Sanki o saçlar bana ağırlık veriyordu sanki onları kessem başımdaki bu ağırlık kaybolup gidecekti. Şimdi ilaçları içmenin tam zamanı diye düşündüm sigaramı bitirdim ve tekrar kızıma bakmaya gittim dönüşte de yatak odasında makası alıp tekrar mutfağa geldim, makasla ilaç kutusu yanyanaydı. Ölmek kafamdaki tek şeydi herşeyin sonunu ölümümden sonrasını düşündüm. Kızımı eşimi dostlarımı kendimi. Haketmediğim bir hayatı yaşıyordum hakketmediğim acılar çekip inciniyordum. Artık beni hayata ne bağlayacaktı ki. Saçlarımı avuçladım ve kestim umurumda değildi nasıl kestiğim çünkü ölecektim zaten. Kestikten sonra tekrar elimi saçlarıma götürdüm ve rahatladığımı hissettim. Sanki herşeye rağmen yaşamam gerekliydi. Kizım için yaşamam gerekliydi. İçimdeki his bana bunu söyledi. Hala umut vardı ve umutların sebeplerin en büyüğü kızımdı. Saçlarımı toplayıp çöp tormasına attım saklamadım çünkü birileri ben ölmeden onları görsün beni kurtarsın istiyordum keserkende birleri gelsin ne yapıyorsun desin diye bekledim. Kimse gelmedi makası aldığım yere bıraktım ve kızımın yanına başımda korkunç bir ağrı ile uzandım artık ağlamak istemiyordum çok yorgundum. Uyumak ve bir dahada uyanmamak hayalmiydi bilmiyorum ama bu halde uykuya daldım. Sabah kalktığımda olanları unutmuştum. O gün yirmiüç nisandı işe gitmeyecektim kızımla beraberdim. Hala yaşıyordum ama saçlarım yoktu. Artık kimseye güzel görünmesem de olurdu. Nasıl yaşadığımı bilmeden yaşamaya devam edecektim. Sadece nefes alacak kadar kızımı sevecek kadardı yaşama sevincim. Bu kadar. Yorgun Ve Savaşçı Bir Anneden
  5. Bir zamanlar Afrika´´daki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü. Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. İster kendi başına gelsin ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep aynı şeyi söylerdi: "Bunda da bir hayır var!" Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı ve kralın başparmağı koptu. Durumu gören arkadaşı her zamanki sözünü söyledi: "Bunda da bir hayır var!" Kral acı ve öfkeyle bağırdı: "Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu?" Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı. Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. Ellerini, ayaklarını bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını farkettiler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip yediler. Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı. "Haklıymışsın!" dedi. "Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum.Yaptığım çok haksız ve kötü bir şeydi." "Hayır" diye karşılık verdi arkadaşı. "Bunda da bir hayır var." "Ne diyorsun Allah aşkına?" diye hayretle bağırdı kral. "Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir." "Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil mi? Ve sonrasını düşünsene!!!..."
  6. Hiç bir hedefin olmadı senin... İçindeki canlılığın gözüne girmeye uğraşırdın en çok. Öyleki çok inanırdın kendine, hayata aldanmak kutsal bir şölendi senin için. Yaşanmış her şeyi unutarak yani bütün hedeflerini yakarak gözünün içindeki melekle bakardın insanların o kederli gözüne. Kuşkulandığın her şeyin üzerine bir sevgi yağmuru gibi yağarak... Kuşkuna lanet okuyan ve bu dünyanın diliyle, ahmak bir sevgi yağmuru gibi yağarak bakardın insanların kederli göğüne. Tarifsiz biriydin yakından bakıldığında çünkü bir işine yaramıyordun kimsenin. Öyle iyiydin ki bütün oyunlar bozuluyordu sende. Senin saflığın bütün tarifleri bozuyordu. Hayattan bir sonuç almak isteyenlerin ezberini bozuyordun. Oysa sende tutarsızdın. Hayatın dokusundaki o silinmez laneti görüpte sustuğun için. Bütün felaketlerden kendini sorumlu tutup varlığını siper ettiğin için o başı ve sonu belli olmayan kötülüğe... Üstelik alabildiğine bencildin, içindeki inanışın aydınlattığı sevgi yağmurunu yaşarken kimse bu laneti ve sonsuz kötülüğü görüp taşlamasın diye canını vermek isteyecek kadar bencildin... Ve ihanet gündelik yaşam biçimindi senin. Çünkü sevgiyi planlamıyordun sen. Sevgiye karar veremiyordun bir türlü. Gözünde kameran, yanında cetvelin, açı ölçerinle dolaşmıyordun. Elinde değildi hep sevgiye maruz kalıyordun sen. Sevgi hiç beklemediğin bir yerde, hiç düşünmediğin bir zaman gelip seni bulurdu. Ve maruz kaldığın her sevgi içindeki her sevgiyi tek tek yeniden özlenen bir sabaha uyandırıyordu. Beklenen, gururlu ve aslında kimsesiz sabaha böyle sabahalara, doğurgan bir sevgi anası olmana rağmen şaşıp kalıyordun sevgiler arasındaki bu büyülü kardeşliğe. Teslim alıyordu seni sevgiler arasındaki zulmün olgunlaştırdığı ve cesur kıldığı kutsal fısıldaşmalar... Meydan okuyan karşılaşmalar içinde taşıdığın ve yollarını hazırladığın her şey seni büyülüyordu. Kimi kez elinde olmadan kendi derinliğine vuruyordun.Bunu düşünmek bile tepeden tırnağa mahcup kılıyordu seni. Oysa mahcup olmaktan çok çekinirdin. Çünkü bilirdin ki mahcubiyet bir yorgunluktur... Sevgiler değil asla değil ama enerjinin neredeyse tamamı içindeki ümitsizliğe gidiyordu.Ona yardıma, susturmaya belki biraz olsun dinginleştirmeye... Böyle böyle bir soytarıya çecvirdin ümitsizliğini. Ona gülümseyen, umutlu bir maske taktın, ona sevecen sözler öğrettin. Kimsenin kalbi kırımasın diye bu dünyada o kabına sığmayan ümitsizliğe vakitsiz bahar giysileri giydirdin. Eksik yaşanmış ve hep eksik yaşanacak bahar giysileri. Kendin için değil aşkların için değil sana güvenen insanların için gizledin ümitsizliğini... Sanki yazgı değişecekmiş gibi hiç durmadan seviştin bu ümitsizlikle... Zehirlenmesin diye incelik, küçük düşmesin diye şiir hep acıyla seviştin... Kimseye bulaşmasın diye gördüğün ve yaşadığın cinnet. Kimseyi onulmaz bir kötü yapmasın diye bu dünyanın dokusuna kazınmış lanet. Oysa masken ve bir hedefin olmadığı için asıl bütün dengeleri bozan sendin. Herkese ait gibi görünüyordun ama hiç bir yere ait değildin. Yürüyüşlere katılıyordun, isyanını haykırıyordun, ama sonra birden kayboluyordun. Her şey kendiliğinden olsun diyordun, aşk gibi, isyan gibi, hüznün o güzel yüzlü perisi gibi ... İçinden geldiği gibi hareket ettiğin için istikrarı bozuyordun. Kimse seni elde var bir diye düşünemiyordu. Sayıları sayan kafaları karıştırıyordun. Aileler, gelinler, damatlar, evin büyükleri, idealleri olanlar, hayattan hep bir sonuç bekleyenler, yararlı olmak isteyenler hep bir birlerine düşüyordu senin yüzünden... Oysa sen cesur bile bulamazdın kendini, yaşamın kıyısında yolculuk eden bir kimsenin cesareti acımaktır çünkü en çok. Kendi gibi olan ruh kardeşlerine acımak. İçindeki derin merhamet, seni gövdene düşman kılan öfkeyi bile durmaksızın küçük düşürüyordu. Acının da ötesi vardı çünkü... Hayatta kalan içindi intahar. Bu derin acıyı yüklenecek olan birisi içindi.Sana hep bu acının ötesinde ve intiharlardan sonra bu acıyı yüklenecek birisi olmak kaldı. Omuzlarında bunca yük varken unutulmak istedin. Unutturulmak... Zaten doğuştan kanayan içini bir kez daha kanattın ...bir kez daha Yakışmak için lanetli dünyanın lanetli insanlarına ve göze batmamak için acıyı talihsiz bir hastalık gibi yaşayanlara... Ne kadar içini kanatsanda ne kadar yüklensen de başkalarının talihsizliğini sen bir yabancıydın dünyaya... Çekici idi yüzündeki ışık ama ancak uzaktayken özlenirdin. Yakınlaştıkca tutuşurdu maskeler, karışırdı hesaplar... Ruhlardaki mezarlıkta kargaşa başlardı... Kemikleşmiş korkular ayaklanırdı. Kıyamazdın yine de geçip giden zamana, aldanırdın içindeki inanışa. Ne olursa olsun deyip girerdin insanların içine... Girerdin olduğun gibi, öyle korkusuz, maskesiz, içindeki inanışın o saf karmaşası ve akıl dışı telaşıyla. Sonra , sonra öyle bir an gelirdi ki ne kadar istesende kendine bile geri dönemezdin... Gün gelirdi lekesiz bir inanışla kaderini birleştirmek istediklerin, seni lanetlemekten yorulup sıkılırlardı... Yorulup sıkılırlardı... Yorulup sıkılırlardı... **Ölüme SözÜm yok,, saDece AvuçLarImm kaNıYorr..
  7. Sen sevmeyi bilirmisin? yüreğini ısıtan o yumuşacık. seni sarmalayan sevgiyi. hani bir çocuğun uykulu gözlerle sana kollarını açıp kucağına alman için bakan gözlerindeki sevgiyi. hani günler sonra gördüğün sevgilinin gözündeki ışıltıyı sevgiyi okumayı bilirmisin sessizce sadece gözlerden.. ya da hissetmeyi sadece teninden. bazen kelimeler gereklidir tarifler için. bazense yetersiz. sana bir yemek tarif etsem. her detayıyla. tadını katan nedir o yemeğin bilir misin. neden hiç anneninkine benzemez yediğin o yemeğin tadı. içine kendini katmıştır da ondan. tarif değildir bu. kelimeler yetmez onu anlatmaya. işte bazen böyle hissedersin sevgiyi kelimeler olmadan. yada böyle hissettirsin kelimeleri kullanmadan. sadece kendini katarsın. bakışlarınla yaşatırsın... teninle tattırırsın sevdiğini. Neden hiç sordun mu kendine kimse o gibi değil. ya da kimse onun gibi sarılmıyor sana. kimi var uyurken dokunmamak için kaçarsın yatağın içinde bir o yana bir bu yana. kimi var. sokulmak istersin daha da sanki bir puzzle'ın iki parçası gibi tamam olmak onunla. ya sevişirken hissettiklerin? hatta sevişmeyi hayal ederken onunla hissedebildiklerin. sırf onu görmek. onunla olmak adına yaptıklarınla özel olduğunu anlatmak ona. ya da onun sana sen sevmeyi bilir misin. ya da sevdiğini hissettirmeyi. hissedebilir misin kelimeler olmadan sevgiyi.. söylendiğinde inanmadığın sevgidense. söylemese de bildiğin sevgiyi ara. bulduğunda kaçırmamak için uğraşma. nasılsa bir gün eğer bakmazsa sana öyle. o zaman gitmiş olur geldiği gibi kendiliğinden. sadece hisset. yaşa ve keyfini çıkar. mutluluğunu hisset bu sevginin.
  8. Mezhepler nasıl ve ne zaman doğmuştur? Peygamberimiz (S.A.V.) hayatta iken herhangi bir mezhebe ve müctehide ihtiyaç duyulmuyordu. Çünkü peygamberimiz doğrudan meseleleri ve ilgili hükümleri asıl kaynağından, yani VAHY'den alıyordu. Dünya işlerinde Peygamberimizin (S.A.V.) bazen kendi görüşünü ortaya koyduğu vakidir. Yani bazı hususlarda kendileri içtihad ederlerdi. Ancak dini konularda buna gerek duyulmaz, Cebrail'in vahiy indirmesi beklenirdi. Ashab devrinde de içtihada gerek görülmediği gibi, mezheplere lüzum hissedilmemiştir. Ashab'dan biri karşısına çıkan bir mesele hakkında kendinde bir çözüm bulamadığında, onu arkadaşlarına sorar, doğruyu öğrenip öylece cevap verir veya meseleyi çözerdi. Ancak Ashab-i Kiram fethedilen İslam ülkelerine dağılıp her biri gittiği ülkede İslamı yayarken ancak kendi bildiklerini öğretebildi. Zamanla İslam Devletinin sınırları genişlemiş, ashap azalmış ve yeni yeni meseleler ortaya çıkmış, böylece farklı görüşler ortaya çıkmaya başlamıştır. Tabii'nin devrine gelindiğinde ise meselenin önemi kavranmış ve ümmeti dinin kaynağından birleştirip Vahdet'i sağlamak için Peygamberimiz (S.A.V.)'in hadislerini toplama, tasnif, tahlil, birbirleriyle ve Kur'an ile karşılaştırmak suretiyle hüküm çıkarma çalışmalarına girişilmiştir. İşte atılan bu ilk adımla birlikte ilim adamları kollarını sıvayarak işe koyulmuştur. Ancak kendine güvenen ilim adamları bu işe koyulurken "biz bir mezhep kuruyoruz, siz de bize uyacaksınız" diye bir fikir, bir öneri ortaya atmak söyle dursun böyle birşey hatırlarından bile geçmemiştir. Şu da unutulmamalıdır ki, mezhepler arasındaki görüş ayrılıkları teferruat meselelerde olup, dinin zaruri hükümlerinde ve te'vili mümkün olmayan "muhkemat"ta bütün hak mezhep alimleri ittifak içindedirler. Mezhepler arasındaki farklılığın sebepleri nelerdir? Sadece fer-i meselelerde olan farklılığın bazı sebeplerini şu şekilde sıralamak mümkündür: A. Ayetlerden kaynaklanan farklılıklar: Bazı ayetlerde kelimelerin mecazi veya hakiki manada kullanılıp kullanılmadığının farklı anlaşılması Bir kelimenin birden fazla manaya gelmesi Ayette bir tahsisin olmaması. Yani yapılacak ise bir sınırlamanın getirilmemesi Emir ve nehiy ifadelerinin gerçek manada kullanılıp kullanılmadığı hususu Ayetlerdeki meselelerin net bir şekilde ortaya konmamasının hikmeti kulların akıllarını kullanmaya teşvik için olabileceği gibi Rabbimizin kullarına karşı kesin ve zorlayıcı bir çizgi çizmek yerine biraz esneklik bırakmak suretiyle rahmet ve merhametli oluşu da olabilir. Hadislerden kaynaklanan farklılıklar: Lügatten kaynaklanan farklı anlayışlar. Arapçanın çok ince bir lisan olması hasebiyle bir kelimenin bir harekesi manayı değiştirir. Bir hadis birkaç okuyuş şekliyle rivayet edildiğinde imamların bunlardan birini tercih etmesi farka yol açar. Mana ile rivayet caiz olduğu için bazı hadisler tamı tamına Peygamberimizin ağzından çıktığı şekliyle değil de mana ile rivayet edilmiştir. Ancak ravilerin aynı manaya geldiği düşüncesiyle önem vermediği bir kelime bazen aynı hadisten farklı hükümlerin çıkmasına sebep olmuştur. İmamların hadisleri anlamada birbirinden farklı olması. Bu, ya hadisin çok manaya gelmesinden ya da imamların anlayış seviyesinin farklılığından kaynaklanır. Aynı meselede farklı iki hadisin bulunması ve imamların bunları değerlendirerek bir hüküm çıkarması İmamların hadis bilgisinin farklı farklı oluşu Peygamberimizin davranışlarının farklı anlaşılması Hadiste kastedilen mananın anlaşılmaması Hadisin sahihliğini tespitteki metotların farklı oluşu ve zayıf hadisle amel edilip edilemeyeceği konusundaki görüş ayrılıkları Bunların yanında örf ve adetin fetvaların verilisindeki tesiri, sahabe sözlerine itibar edip etmeme ve değişik fetva metotları farklı görüşlerin oluşmasına neden olmuştur.
  9. İslâm öncesi dönemde yaşayan Ümame isimli akıllı bir kadın, kızı Ünas'ı Kinde krallarından Haris ile evlendirdiğinde, hâlâ değerini koruyan şu unutulmaz nasihatları yapmıştı: 'Kızım, eğer bir kızın ana-babasının servetinden dolayı kocasına ihtiyacı olmasaydı, senin herkesten ziyade müstağni (ihtiyaçsız) olman lazım gelirdi. Fakat öyle değil; erkekler bizim için yaratıldığı gibi, biz de onlar için yaratılmışızdır. Kızım, sen ana-babanın evinden, büyüyüp yürüdüğün yuvadan çıkıp, bilmediğin ve şimdiye kadar alışmadığın, ülfet etmediğin bir adamın evine gidiyorsun. Şimdi, onun rızasını gözetip kendisine itaat et ki, o da sana kul-köle gibi olsun; seni sevip hoşnut olman için gerekeni yapsın. Ben şimdi sana on şey söyleyeceğim. Onları kavra ve gereğince hareket eyle ki, eşinle güzel geçinebilesin: 1- Sana yiyecek ve giyecek her ne getirirse, onu yürekten kabul etmelisin; kanaat sahibi olmalısın. 2- Emrettiği uygun şeyleri yapmalı, yasaklayıp yapma dediği şeyleri yapmamalısın. 3- Evin içini ve üstünü başını temiz tutmaya dikkat etmelisin. 4- Güzel görünüp güzel kokmalısın ki, kocan senden iğrenmesin; gözünden düşmeyesin. 5- Uyuduğu ve yemek yediği vakitlere dikkat etmelisin. Bunları hangi vakitte yapmayı alışkanlık haline getirmişse, o vakitleri gözetip yemeğini ve yatağını hazırlamalısın. Çünkü açlık ve uykusuzluk insanı öfkelendirir. 6- Kocanın malını muhafaza etmeli, israf ve teleften korumalısın. 7- Onun itibarını gözetmeli, hısım ve yakınlarına da saygılı olmalısın. 8- Ona isyan etmemeli, işine muhalefette bulunmamalısın. 9- Sırrını elaleme ifşa etmemelisin. İşine isyan edersen sana kin duyar, sırrını ifşa edersen eziyet ve cefasından kurtulamazsın. 10- Kocan kederli iken ferah olmayasın, neşeliyken de keder göstermeyesin.
  10. İnsanın yeryüzündeki serüveni ile birlikte gözle görülemeyen bir üçüncü varlıktan söz edilegelmiştir. İnsanlığın binlerce yıllık tarihinde işte bu gözle görülemeyen varlıklara her toplumda farklı isimler konulmuş, farklı nitelendirmelerde bulunulmuştur. En ilkel toplumlardan, en gelişmiş toplumlara kadar her ülke folklöründe, kültüründe, mitolojisinde de yer alan bu varlıklar, cinler ve periler olarak adlandırılmıştır. Başta Müslümanlık olmak üzere semavi dinlerde de bu varlıklardan bahsedilmektedir. Kur´an da cin olarak bahsedilen bu varlıklara Batı´da ``genie'' ve ``genius'' denilmektedir. Peki bu varlıklar, insanların durduk yerde uydurdukları, hayali varlıklar mıdır, yoksa gerçek varlıklar mıdır? Kuşkusuz bu sorulara verilecek cevaplar, insanların inanç sistemiyle yakından alakalı olacaktır. İnsanlardilediklerine inanırlar, dilemedikleri şeylere inanmazlar. Kimseye zorla birşeyi inandırmak mümkün değildir, doğru da değildir. Ama bazı insanlar inanmıyor diye, ahiret günü, cennet, cehennem de yoktur, melek ve cin diye varlıklar da yoktur denilemez. Bu bütünüyle bir inanç konusudur. Değerli müfessir Elmalılı Hamdi Yazır ``Cinn Suresi''nin tefsirinde şunları söylüyor Cinlerin de cismani bir bünyesi olabilir. Ancak bizim her bünyeyi görmemiz gerekmeyeceği gibi, gördüklerimizin de her parçasını görmediğimiz biliniyor. Şu halde gözlerimizin önünde nice nice bünyeler bulunurken, biz onları görmeyebiliriz, nitekim mikropları sıradan bir bakışla göremediğimiz gibi, hava boşluğu içinde, göremediğimiz dalgalar, ışıklar da bulunabilir. Bunların bize uzak ve yakın, yüksek ve alçak olanları da çıkabilir ve biz bütün cisimleri, bütün cismani ve fiziki kuvvetleri keşfetmiş değilizdir. Şu anda gerek ruhani, gerek cismani bakımdan bizim duygularımızdan gizlenmiş yaratıklar bulunduğunu inkar etmek doğru değildir.'' KUR´AN DA VAR DENİLEN HİÇ YOK OLUR MU? ``Cinler var mıdır?'' Zaman zaman kendini bilmez bazı insanlar, böyle bir soruyu ortaya atarlar. İnançlı bir insanın böyle bir soru sorması mümkün müdür? Kur´an-ı Kerim´in var dediği bir şey için ``Var mıdır, yok mudur'' denilebilir mi? Bazı insanlar, ``Cinlere inanmam, hangi çağda yaşıyoruz'' diyerek tepki gösterirler. Ben o insanların tepkilerinde samimi olduklarına inanmıyorum. Böyle diyen pek çok insanın, ne şekilde inandıklarını, nasıl kapı kapı dolaştıklarını çok iyi biliyorum. Kur´an-ı Kerim´in 30´dan fazla ayetinde cinlerden bahsediliyor. Bunun için, bırakın cinin inkar edilmesini, ``Var mıdır, yok mudur'' diye sorulmasını bile hoş görmek mümkün değildir. O halde, madem ki dünyamızı ve yaşantımızı cinlerle paylaşıyoruz, bilmemiz gereken çok şey vardır. Cinler nedir? Nerdedir? Cinlerle temasımız var mıdır? Günlük yaşantımızda cinler ne zaman ve nerede bize daha yakın olurlar? Tabağgımızdaki yemeğimizi bile bazen onlarla paylaştığımızı biliyor musunuz? Cinler Nasıldır? Görünür mü, görünmez mi? Onlar için zaman, mekan ve sınır diye birşey var mıdır? Kaç yıl yaşarlar? Yemek yer, su içerler mi? Nasıl ölürler? Cinlerle evlenenler var mıdır? İyi cin, kötü cin diye birşey var mı? Nerelerde yaşarlar? Aile gibi mi, yoksa tek tek mi yaşarlar? Benim aklıma gelmeyip, başkalarının aklına gelen binlerce soru... Size bunları anlatmaya çalışacağım. Zaman zaman yüreğiniz kalkacak. İçiniz ürperecek. Yüce Allah´ın Kur´an-ı Kerim´le biz kullarına cinleri nasıl anlattığını göreceksiniz. Çok şey öğreneceksiniz. Ufkunuz genişleyecek. Dünyanız aydınlanacak. Hepsini anlatacağım. Bunların yanısıra, rüya nedir? İnsanların hayatında nasıl bir rol oynuyor. Nazar var mıdır? Nazardan nasıl korunursunuz? Reenkarnasyon doğru bir inanış mıdır? İslam´da yeri var mıdır? Bilgilerim ve tecrübelerim çerçevesinde bütün bu soruları cevaplamaya çalışacağım. Şimdiden hayır dualarınızı bekliyorum. CİNLER DE MÜKELLEF VARLIKLARDIR Cinlerin varlığına en güzel delil, Kur´an-ı Kerim´dir. Kur´an da bildirildiğine göre cinler de insanlar gibi mükellef varlıklardır. Cinler de peygamberlerin getirdiği ilahi davete muhattaptırlar. Onlar da insanlar gibi topluluklar halinde bulundukları gibi, fırka fırka, kabile kabile ayrılmışlardır. Cinler de insanlar da Allah´a kulluk için yaratılmışlardır. Zariyat Suresi´nin 56´ıncı ayetinde, ``Ben cinleri ve insanları bana kulluk etsinler diye yarattım'' denilerek bu hakikate dikkat çekilmektedir. Kur´an-ı Kerim´in cinlerle ilgili ayetlerine bakıldığında insanlarla birlikte anıldıkları ve kulluğa çağırıldıkları açıkça görülmektedir. İlahi azap insanlarla birlikte cinleri de kapsamaktadır bu ayetlerde. Cin Suresi´nin 11´inci ayetinde, cinlerin ``Bizden iyileri de var, kötüleri de var. Biz çeşitli yollara ayrıldık'' dedikleri belirtilmektedir. Yine aynı surenin ilk ayetinde de ``De ki; cinlerden bir topluluğun Kur´an dinleyip sonra şöyle dedikleri bana vahyolundu: Bir harikulade bir Kur´an dinledik. Doğru yola iletiyor, ona inandık. Artık rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız.'' buyurmaktadır.
  11. MELEKLER İmanın şartlarından ikincisi meleklere inanmaktır. Melekler, nurdan yaratılmış varlıklardır. Onlar yemezler, içmezler, erkeklik ve dişilikleri yoktur. Melekler, Allah'ın sevgili kullarıdır. Allah'ın emirlerini kusursuz yerine getirirler, hiç günah işlemezler. Yüce Allah, varlıkları çeşitli şekillerde yaratmıştır. Bunlardan kimisi bizim görebileceğimiz, kimisi de göremiyeceğimiz şekildedir. İnsan, bazı varlıkları göremiyor. Çünkü, insanın gözü her şeyi görebilecek durumda yaratılmamıştır, görme yeteneği sınırlıdır. Meselâ; çok küçük bir cismi göremediğimiz gibi; havayı, rüzgârı, rûhumuzu ve aklımızı da göremiyoruz. Telden geçen elektrik akımı da görülmüyor. Halbuki göremediğimiz bu şeylerin var olduğunu biliyoruz. İşte melekler de var olduğu halde görülmeyen varlıklardır. Melekler nurdan yaratılmış lâtif varlıklar oldukları için biz onları göremiyoruz. Fakat meleklerin varlığına inanıyoruz, çünkü meleklerin varlığını Allah Teâla Kur'an-ı Kerim'de haber vermiş, Peygamber Efendimiz de melekleri hem görmüş, hem de bize bildirmiştir. Yüce Allah'ın ve sevgili Peygamberimizin bildirdiği her şey doğrudur. Bu sebeple biz, meleklerin varlığına kesin olarak iman ediyoruz. Melekler: yerde, göklerde, çevremizde ve her yerde bulunurlar. Sayılarını ancak Allah bilir. Her birine Allah'ın verdiği görevler vardır. Bazıları devamlı olarak Allah'a ibadet eder. Bazıları da kâinatın tertip ve düzeni ile vazifelidirler. İnsanların gücünün erişemiyeceği büyük işler yaparlar. İnsanlara iyiliği telkin eden, kötülüklerden koruyan, sıkıntılı zamanlarda müminlerin yardımına gönderilen melekler de vardır. Yüce Allah, meleklerin varlığı ile sonsuz kudretini göstermiştir. Büyük melekler ve görevleri 1) Cebrâil: Meleklerin en büyüğüdür. Görevi: Allah ile peygamberler arasında elçilik yapmak, Allah'ın kitaplarını peygamberlere getirmektir. Kitabımız Kur'an-ı Kerim'i Allah'tan Peygamberimize getiren Cebrâil'dir. 2) Mikâil: Tabiat olaylarının idaresi ile görevlidir. (Yağmur yağması, rüzgâr esmesi, ekinlerin bitmesi v.s. gibi) 3) İsrâfil: Kıyametin kopması ve insanların öldükten sonra tekrar dirilmeleri ile görevlidir. 4) Azrâil: Ömrü sona eren insanların canlarını almakla görevlidir. Bu dört büyük melekten başka, diğer meleklerden bazıları da şunlardır: Kirâmen Kâtibin: Her insanın biri sağında, diğeri solunda iki melek bulunur. Bunlara Kirâmen Katibin denir. Sağındaki melek, insanın yaptığı iyi işleri, solundaki ise kötü işleri yazar. Böylece her insana ait iyiliklerin ve kötülüklerin yazıldığı "Amel defteri" meydana gelir. Münker ve Nekir: Bunlar, öldükten sonra kabirde insanlara soru sormakla görevli meleklerdir. Rıdvan: Cennetteki meleklerin başkanıdır. Mâlik: Cehennemde görevli olan meleklerin başkanıdır.
  12. Bir çocuk bâliğ olduğu zaman ve bir kâfir (Kelime-i tevhîd) söyleyince, yanî, (Lâ ilahe illallah Muhammedün resûlullah) deyince ve bunun mânâsını bilip inanınca (Müslümân) olur. Kâfirin günâhlarının hepsi hemen afv olur. Fakat, bunların her müslümân gibi, imkân bulunca, îmânın altı şartını, yanî (Âmentü)yü ezberlemeleri ve mânâsını öğrenerek bunlara inanmaları ve (İslâmiyyetin hepsini, yanî Muhammed aleyhisselâmın söylediği emrlerin ve yasakların hepsini Allahü teâlânın bildirmiş olduğuna inandım) demeleri lâzımdır. Dahâ sonra imkân buldukça, bütün huylardan ve karşılaştığı işlerden farz olanları, yanî emr olunanları ve harâm olanları, yanî yasak edilmiş olanları öğrenmesi de farzdır. Bunları öğrenmenin ve farzları yapmanın ve harâmlardan sakınmanın farz olduğunu inkâr ederse, yanî inanmazsa îmânı gider. Bu öğrendiklerinden birini beğenmezse, kabûl etmezse mürted olur. Mürted, (Lâ ilahe illallah) demekle ve İslâmiyyetin bazı emrlerini yapmakla, meselâ namaz kılmakla, oruç tutmakla, hacca gitmekle, hayrât ve hasenât yapmakla müslümân olmaz. Bu iyiliklerinin âhırette hiç faydasını görmez. İnkârından, yanî inanmadığı şeyden tevbe etmesi, pişmân olması lâzımdır. İslâm âlimleri, her müslümânın öğrenmesi, inanması ve tâbi olması lâzım olan farzlardan otuziki ve ayrıca ellidört adedini seçmişlerdir. Otuziki farz Îmânın şartı: Altı (6) İslâmın şartı: Beş (5) Namazın farzı: Oniki (12) Abdestin farzı: Dört (4) Guslün farzı: Üç (3) Teyemmümün farzı: İki (2) Teyemmümün farzına üç diyenler de vardır. Bu zaman, hepsi otuzüç farz olur. Îmâmın Şartları (6) 1- Allahü teâlânın varlığına ve birliğine inanmak. 2- Meleklerine inanmak. 3- Allahü teâlânın indirdiği kitâblarına inanmak. 4- Allahü teâlânın Peygamberlerine inanmak. 5- Âhiret gününe inanmak. 6- Kadere, yanî hayr ve şerlerin (iyilik ve kötülüklerin) Allahü teâlâdan olduğuna inanmak. İslâmın Şartları (5) 7- Kelime-i şehâdet getirmek. 8- Her gün beş kere vakti geline namaz kılmak. 9- Malın zekâtını vermek. 10- Ramazan ayında her gün oruc tutmak. 11- Gücü yetenin ömründe bir kere hac etmesidir. Namazın Farzları (12) A- Dışındaki farzları yedidir. Bunlara şartları da denir. 12- Hadesten tahâret. 13- Necasetten tahâret. 14- Setr-i avret. 15- İstikbâl-i Kıble. 16- Vakit. 17- Niyet. 18- İftitah veya Tahrime Tekbîri. B- İçindeki farzları beşdir. Bunlara rükn denir. 19- Kıyâm. 20- Kırâat. 21- Rükû. 22- Secde. 23- Kade-i âhire. Abdestin Farzları (4) 24- Abdest alırken yüzü yıkamak. 25- Elleri dirsekleri ile birlikte yıkamak. 26- Başın dörtte birini mesh etmek. 27- Ayakları topukları ile birlikte yıkamak. Guslün Farzları (3) 28- Ağzı yıkamak (mazmaza). 29- Burnu yıkamak (istinşak). 30- Bütün bedeni yıkamak. Teyemmümün Farzları (2) 31- Cünüplükten veya abdestsizlikten temizlenmek için niyet etmek. 32- İki eli temiz toprağa vurup, yüzü mesh etmek ve tekrar iki eli temiz toprağa vurup, her iki kolu dirsekten avuca kadar sığamak.
  13. Bir çocuk bâliğ olduğu zaman ve bir kâfir (Kelime-i tevhîd) söyleyince, yanî, (Lâ ilahe illallah Muhammedün resûlullah) deyince ve bunun mânâsını bilip inanınca (Müslümân) olur. Kâfirin günâhlarının hepsi hemen afv olur. Fakat, bunların her müslümân gibi, imkân bulunca, îmânın altı şartını, yanî (Âmentü)yü ezberlemeleri ve mânâsını öğrenerek bunlara inanmaları ve (İslâmiyyetin hepsini, yanî Muhammed aleyhisselâmın söylediği emrlerin ve yasakların hepsini Allahü teâlânın bildirmiş olduğuna inandım) demeleri lâzımdır. Dahâ sonra imkân buldukça, bütün huylardan ve karşılaştığı işlerden farz olanları, yanî emr olunanları ve harâm olanları, yanî yasak edilmiş olanları öğrenmesi de farzdır. Bunları öğrenmenin ve farzları yapmanın ve harâmlardan sakınmanın farz olduğunu inkâr ederse, yanî inanmazsa îmânı gider. Bu öğrendiklerinden birini beğenmezse, kabûl etmezse mürted olur. Mürted, (Lâ ilahe illallah) demekle ve İslâmiyyetin bazı emrlerini yapmakla, meselâ namaz kılmakla, oruç tutmakla, hacca gitmekle, hayrât ve hasenât yapmakla müslümân olmaz. Bu iyiliklerinin âhırette hiç faydasını görmez. İnkârından, yanî inanmadığı şeyden tevbe etmesi, pişmân olması lâzımdır. İslâm âlimleri, her müslümânın öğrenmesi, inanması ve tâbi olması lâzım olan farzlardan otuziki ve ayrıca ellidört adedini seçmişlerdir. Ellidört farz 1- Allahü teâlânın bir olduğuna inanmak. 2- Helâl yimek ve içmek. 3- Abdest almak. 4- Beş vakit namaz kılmak. 5- Cünüblükten gusl etmek. 6- Rızkın Allahü teâlâdan olduğuna inanmak. 7- Helâl, temiz elbise giymek. 8- Hakka tevekkül etmek. 9- Kanaat etmek. 10- Nimetlerinin mukabilinde, Allahü teâlâya şükr etmek. 11- Kazaya râzı olmak. 12- Belâlara sabr etmek. 13- Günâhlardan tevbe etmek. 14- Allah rızâsı için ibâdet etmek. 15- Şeytanı düşman bilmek. 16- Kurân-ı kerîmin hükmüne râzı olmak. 17- Ölümü hak bilmek. 18- Allahın dostlarına dost, düşmanlarına düşman olmak. 19- Babaya ve anaya iyilik etmek. 20- Marûfu emr ve münkeri nehy etmek. 21- Akrabayı ziyâret etmek. 22- Emânete hıyânet etmemek. 23- Dâima Allahü teâlâdan korkup, ferahı (şımarıklığı ve azgınlığı) terk etmek. 24- Allaha ve Resûlüne itâat etmek. 25- Günâhdan kaçıp, ibâdetlerle meşgul olmak. 26- Müslümân âmirlere itâat etmek. 27- Âleme, ibret nazarıyla bakmak. 28- Allahü teâlânın varlığını tefekkür etmek. 29- Dilini, fuhşa âit kelimelerden korumak. 30- Kalbini temiz tutmak. 31- Hiçbir kimseyi maskaralığa almamak. 32- Harâma bakmamak. 33- Mümin her hâlde, sözüne sâdık olmak. 34- Kulağını münkerât dinlemekten korumak. 35- İlim öğrenmek. 36- Tartı ve ölçü âletlerini, hak üzere kullanmak. 37- Allahın azabından emin olmayıp, dâima korkmak. 38- Müslüman fakirlere zekât vermek ve yardım etmek. 39- Allahın rahmetinden ümid kesmemek. 40- Nefsinin isteklerine tâbi olmamak. 41- Allah rızası için yemek yidirmek. 42- Kifayet miktarı rızık kazanmak için çalışmak. 43- Malının zekâtını, mahsûlün uşrunu vermek. 44- Âdetli ve lohusa olan ehline yakın olmamak. 45- Kalbini, günâhlardan temizlemek. 46- Kibrli olmaktan sakınmak. 47- Baliğ olmamış yetimin mâlını hıfz etmek. 48- Genç oğlanlara yakın olmamak. 49- Beş vakit namazı vaktinde kılıp, kazâya bırakmamak. 50- Zulümle, kimsenin malını yimemek. 51- Allahü teâlâya şirk koşmamak. 52- Zinâdan kaçınmak. 53- Şarabı ve alkollü içkileri içmemek. 54- Yok yere yemîn etmemek.
  14. özlerinden akan yaşlara hâkim olamıyordu. Akıbetini bildiği bir hayat için neden çalışmamıştı? Ömrünün er geç son bulacağını bile bile geleceğini neden karartmıştı? Cennetin yolunu kendi kendine kapatmış, cehennemin yolunu da alabildiğine açmıştı yaşantısı ile. Hiç bu ana geleceğini düşünememişti. Genç adam gözlerini güçlükle araladı. Zifiri karanlıkta hiçbir şey göremiyor; sadece bunaltıcı küçük bir yerde olduğunu hissediyordu. Ayaklarını, ellerini kımıldatmak istediyse de başaramadı. Başını sağa sola çevirmek istedi; bir türlü vücuduna hükmedemediğini anladı. Neler olup bittiğini, en son neler yaptığını hatırlamaya başladığında ise, çaresiz bir şekilde gerçeği kabullendi. "Burası mezar olmalıydı. O da ölmüştü." Buna inanamıyordu; ama ne olursa olsun, ne yaparsa yapsın, bunu geri çevirme gibi bir imkânının olmadığının da farkındaydı. Bu olmamalıydı. Ağzında arkadaşlarıyla beraber kendinden geçene kadar içtiği içki kokusu, elinde ise, yine arkadaşlarıyla oynadığı kumar kâğıtlarının kiri vardı. En azından bunlar olmadan ölseydi. Ellerinden o pis kiri, nefesinden keskin alkol kokusunu yok edebilseydi. Üzerindeki ağırlık gittikçe daha da artıyor, hem vücudu hem de yüreği müthiş bir sızı hissediyordu. Evet, en azından şimdi olmamalıydı. Karısı ve çocukları, eve dönmediğini görünce ne yapacaklardı? "Üzülürler mi acaba?" diye geçirdi içinden. Çocuklarını hırpalayan, annelerini döven, aldığı alkolün etkisiyle önüne çıkana sataşan, çocukların rızkını ve nafakasını kumar ve içki ile tüketen bir baba eve gelmediğinde üzüntü duyarlar mıydı acaba?... Ya annesi? En son ne zaman görmüştü annesini? Bir hafta önce idi; kumar parası bulamamış, borç para almak için gitmişti annesine. Para vermeyen annesini hırpalayıp bileziklerini alarak uzaklaşmıştı oradan. Annesinin onun ardından; "Oğlum, pişman olacağın şeyleri yapma! Sana beddua etmek istemiyorum. Kendine gel yavrum, yalvarırım kendine gel." diye haykırışları arasında hızla uzaklaşmıştı oradan. Ya arkadaşları, komşuları, akrabaları? Her biri ile problem yaşamıştı. Onun yaşantısını hoş görmedikleri için ne onun evine geliyor, ne de onu evlerine davet ediyorlardı. Tüm ilişkilerini koparmışlardı onunla. Ardından iyilikle konuşacak, bir Fatiha okuyacak, ölümüne gerçekten üzülecek hiç kimsesi yoktu. "Keşke tekrar dünyaya dönebilsem, yaptığım tüm hatalarımı telafi edip, içkiyi kumarı bırakıp insanlarla iç içe dostane bir hayat sürebilsem. Allah'ım, tekrar dünyaya dönebilsem." Bunun bir yolu var mıydı acaba? Geriye dönüp yapılan tüm hataları telafi etmek mümkün mü idi?.. Cehennem kenarına kadar gelip sonra cenneti hak etmek için dünyaya geri dönmek mümkün mü? Elbette mümkün olmadığı bir gerçek. Bu gerçek, genç adamı daha da telaşlandırdı. "Annem kendine gel, dediğinde keşke onu dinleseydim. Allah'ım, yalvarırım bana bir fırsat daha ver, ne olur!" Tüm bunları söylerken gözlerinden akan yaşlara hâkim olamıyordu. Akıbetini bildiği bir hayat için neden çalışmamıştı? Ömrünün er geç son bulacağını bile bile geleceğini neden karartmıştı? Cennetin yolunu kendi kendine kapatmış, cehennemin yolunu da alabildiğine açmıştı yaşantısı ile. Hiç bu ana geleceğini düşünmemişti. Daha gençti. Ölüm yaşlılar içindi aslında, onun daha çok zamanı vardı. Belki yaşasaydı doğru yolu bulurdu? Neden genç yaşta ölmüştü ki? "Kimi kandırıyorum ben. Yüz yaşıma da gelsem, aynı hayatı sürdürürdüm mutlaka." Bunları düşünürken, vücudundaki ağırlık gittikçe onu rahatsız etmeye başlamıştı. Bir kurtulabilseydi bundan. Derin bir sessizlik hâkimdi. İnsanın içini ürperten, yüreğini sızlatan korkunç bir sessizlik. Ve aniden çıldırtan sessizlik bozuldu. "Allahu Ekber Allahu Ekber.... Ezan sesiydi bu! Evet, ezan sesi! Daha önce hiç dikkatini çekmemişti bu ses. Ve çok güzel, insanı rahatlatan bu çağrı, onu hiç etkilememişti böylesine. Ezanın bitiminden sonra içeriye hafif bir ışık yansıdı. Gün ağarmaya başlayınca, olup biteni anlamıştı. Evindeydi. Sarhoş bir vaziyette gelmiş. Evin içerisinde bilinçsizce gezinirken masaya tutunmuştu. Ayakta bile zor duran bedeni yığıldı yere. Masayı da düşerken üzerine devirmişti. Yaşıyordu. Masayı itti üzerinden. Uyuşmuş ayaklarını, ellerini hareket ettirdi usulca. Hiç bu kadar sevinmemişti. Hayatı boyunca hiç bu kadar mutlu olmamıştı. Oturduğu yerden düşüncelere daldı. Şimdi ne yapacaktı peki? Eski yaşantısına geri mi dönecekti? Yoksa ölümü bu kadar yakın hissettikten sonra cennetin yolunu açacak ameller mi yapacaktı? Kararlı bir şekilde doğrulup abdest aldı. Ve bu yaşına kadar yönelmediği Rabbine yöneldi gönül rahatlığıyla. O henüz namaza durmuştu ki, karısı kapıyı açtı. Gördüğü manzaraya inanamadı. Çocuklarının babası, hayat arkadaşı, o namaz kılarken dalga geçtiği eşi Rabbinin huzurundaydı. Elleri semada gözleri yaşlı binlerce kere şükretti Rabbine. Dudaklarından şu ilâhî kelam döküldü: "Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur."
  15. GUSÜL (BOY ABDESTİ) Kuru hiç bir yer bırakmamak üzere bedenin her tarafını yıkamaya gusül denir. Gusül yapmayı gerektiren haller: 1) Cünüplük Hali: a) Erginlik çağında olan kadın ve erkeğin cinsi ilişkide bulunması b) Uykuda veya uyanıkken kadın veya erkeğin belirli organlarından bilinen sıvının gelmesi. 2) Her ay belirli zamanlarda kadınlarda görülen âdet hâlinin bitmesi, 3) Doğum yapan kadınlarda lohusalık hâlinin sona ermesi. Bu durumda olanların gusül yapmaları farzdır. Gusülsüz Yapılamayan İşler Gusül yapması farz olan kimse yıkanmadıkça şunları yapamaz: 1) Namaz kılamaz. 2) Kur'an okuyamaz. 3) Kur'an'a el süremez. 4) Kâbeyi tavaf edemez. 5) Bir zorunluluk olmadıkça câmiye giremez. Ayrıca kadınlar, âdet gördükleri günlerde ve lohusalık hallerinde oruç tutamazlar. Gusül yapmayı gerektiren haller bulunmadığı zaman bile cuma ve bayram namazları için gusletmek (yıkanmak) sünnettir. Guslün Farzları Guslün Farzları Üçtür: 1) Ağıza su alıp boğaza kadar çalkalamak, 2) Buruna su çekip yıkamak, 3) Bütün vücudu (iğne ucu kadar kuru yer bırakmıyarak) yıkamak. Gusül Nasıl Yapılır Gusül yapacak olan bir kimse önce besmele okur ve yıkanmaya niyet eder. Ellerini bileklere kadar yıkadıktan sonra edep yerlerini yıkayıp temizler. Bundan sonra sağ avucu ile ağzına üç kere su alır ve her defasında boğazına kadar ağzının içini iyice çalkalar. Oruçlu ise boğazına su kaçmamasına dikkat eder, sonra sağ avucu ile burnuna üç kere su çekip her defasında sol eli ile sümkürür ve burnunu temizler. Bundan sonra yukarıda anlattığımız gibi abdesti tamamlar. Abdest bitince evvelâ üç defa başına, daha sonra üç defa sağ omuzuna, üç defa da sol omuzuna su dökerek yıkanır. Suyu her döküşte ellerinin erebildiği yere kadar vücudunu oğuşturur. İğne ucu kadar kuru yer bırakmamak üzere vücudun her tarafını üç defa iyice yıkar. Yıkanırken: Göbek boşluğu, kulakların iç kıvrımları, küpe delikleri, diş araları, bıyık, saç ve sakal ile bunların diplerinin ıslanmasına özellikle dikkat edilir. Gusülde dua okunmaz, üzerinde bir örtü yoksa kıbleye dönülmez ve gereksiz yere konuşulmaz. İşte farzlarına ve sünnetlerine riayet edilerek yapılan gusül budur. Gusül yapması gereken bir kimse, ağzına ve burnuna su alıp iyice çalkaladıktan sonra akar bir suya, denize veya büyük bir havuza girerek vücudunun her tarafını ıslatırsa gusül yapmış olur. Teyemmüm Abdest ya da boy abdesti almak için su bulunmadığı veya bulunup da kullanma imkanı olmadığı durumlarda, niyet edilerek temiz toprak veya toprak cinsinden bir şeye elleri sürüp yüzü ve kolları meshetmektir
  16. Abdestin farzları dörttür: 1- Yüzü, bir defa yıkamak. 2- İki kolu, dirsekleri ile birlikte, bir defa yıkamak. 3- BaşIn dörtte birini mesh etmek ya'nî ıslak eli başa sürmek. 4- İki ayağı bir defa topuklarla birlikte yıkamak. Bu farzlardan birini yapmayanın abdesti sahîh ya'nî geçerli olmaz. Abdestin sünnetleri 1- Helâya girerken ve abdeste başlarken, Besmele çekmek. 2- Elleri, bilekleri ile beraber, üç defa yıkamak. 3- Ağzı, ayrı ayrı su ile, üç defa yıkamak. Buna mazmaza denir. 4- Burnu, ayrı ayrı su ile, üç defa yıkamak. Buna istinşak denir. 5- Kaşların, sakalın, bıyığın altındaki görünmeyen deriyi ıslatmak. Bunların üzerini yıkamak farzdır. Kıllar seyrek olup alttaki deri görünüyorsa, deriyi yıkamak, ya'nî ıslatmak farz olur. 6- Sakalı hilâllemek ve sarkan kısmını mesh etmek. 7- Dişleri oğmak, temizlemek. 8- Başın her tarafını bir defa mesh etmek. 9- İki kulağı, bir defa mesh etmek. Kulakla yanak arasını yıkamak farzdır. 10- Enseyi, üçer bitişik parmaklarla, bir defa mesh etmek. 11- El ve ayak parmaklarının arasını tahlîl etmektir. 12- Yıkanacak yerleri, üç defa yıkamak. Her birinde, uzvun her yeri ıslanmalıdır. Üç defa su dökmek değil, üç defa yıkamak sünnettir. 13- Yüzü yıkayacağı zaman, kalb ile niyet etmek. 14- Tertîp, ya'nî uzuvları sıra ile yıkamak. 15- Delk, ya'nî yıkanan yerleri oğmak. 16- Müvâlât, ya'nî her uzvu, birbiri arkasından yıkayıp ara vermemek. Bu sünnetleri yapmak sevâb olur. Yapmamak, tenzihen mekrûh olur.
  17. MÜBAREK GÜN VE GECELER Cuma Günü Ramazan ve Kurban Bayramları Mevlid Kandili Regaib Gecesi Mirac Gecesi Berat Gecesi Kadir Gecesi Cuma Günü Cuma günü müslümanlar için bir bayram günü demektir. Cuma namazı cemaatle kılınır. Bu sebeple müslümanlar bir araya gelerek birbirleri ile yakından tanışmak ve görüşmek imkânı bulurlar. Her hafta müslümanların böyle bir araya gelmesi aralarındaki dostluğu artırır, birlik ve beraberliği güçlendirir. Cuma, önemli olayların meydana geldiği çok hayırlı ve faziletli bir gündür. Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: «Üzerine güneşin doğduğu en hayırlı gün cuma günüdür. Adem (a.s.) o gün yaratılmış, o gün cennete konulmuş ve o gün cennetten çıkarılmıştır.» (58) «Cuma gününde bir saat vardır ki, hangi mü'min o saatte Allah'tan bir dilekte bulunursa Allah onun dileğini kabul eder.» (59) Ramazan ve Kurban Bayramları Yılda iki dini bayramımız vardır: 1 Ramazan bayramı. 2 Kurban bayramı. Bayram sevinç günü demektir. Ramazan ayında oruç tutarak Allah'ın emrini yerine getiren, Kurban Bayramında kurban keserek Allah yolunda fedâkârlık gösteren, bayram namazlarını topluca kılan müslümanlar görevlerini yapmış olmanın sevinç ve mutluluğunu yaşarlar. Bayramlarda anne, baba ve büyükler ziyaret edilir, dargınlar barışır, hısım ve akrabalar arasında karşılıklı hediyeleşmeler dostlukları pekiştirir. Bayramlarda mü'minler birbirleri ile bayramlaşır, uzakta olanlara tebrikler gönderilerek gönülleri alınır. Kabirler ziyaret edilerek ölüler için dua edilir. Kur'an okunarak ve sadaka verilerek ruhları şad edilir. Bayramlar, Allah'ın mü'min kullarına birer ziyafet günleridir. Bu günler, Allah'ın rızasına uygun davranışlarla değerlendirilmelidir. Mevlid Kandili İnsanlığın kurtuluşu için gönderilen son ve en büyük peygamber, bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) 571 yılında Kameri aylardan Rebiü'l-evvel ayının 12. gecesi doğmuştur. Bu mübarek geceye "Mevlid Kandili" denir. O'nun doğduğu çağda dünyanın her tarafında cehalet, zulüm ve ahlâksızlık almış yürümüş, Allah inancı unutulmuş, insanlık korkunç ve karanlık bir duruma düşmüş, dünya yaşanmaz hale gelmişti. Sevgili Peygamberimizin tebliğ ettiği İslâm dini ile dünya aydınlandı, tek Allah inancı ile kalpler nurlandı. Eşitlik, adalet ve kardeşlik geldi. O'na inanan toplumlar gerçek huzura kavuştu. O'nun doğduğu gece, insanlığın kurtuluşu için çok hayırlı ve mübarek bir başlangıçtır. Bu gece, müslümanlar arasında yüzyılllardan beri büyük bir coşku ile kutlanmakta, Sevgili Peygamberimiz derin bir saygı ile anılmaktadır. Büyük Türk Alimi Süleyman Çelebi tarafından yazılan ve asıl adı "Vesiletün'necat" olan mevlid kitabı O'nun doğumunu, üstünlüğünü ve mucizelerini en güzel bir şekilde dile getiren değerli bir eserdir. Peygamberimizin doğum yıldönümlerinde okunan mevlidleri saygı ile dinlemek, O'nun mübarek ruhuna salât ve selâm okumak hiç şüphesiz büyük milletimizin Sevgili Peygamberimize olan engin sevgi ve bağlılığının bir ifadesidir. Bununla beraber, O'nun ahlâk ve fazilet dolu hayatını öğrenmek ve kendimize örnek almak başta gelen görevlerimizdendir. Asıl o zaman O'nun sevgisini ve hoşnutluğunu kazanmış oluruz. Regaib Gecesi Üç aylar diye bilinen Recep, Şaban ve Ramazan ayları manevi bakımdan diğer aylardan daha üstün ve daha bereketlidir. Recep ayı gelince Peygamberimiz şöyle dua ederdi: «Allah'ım bize Receb ve Şabanı mübarek eyle ve bizi Ramazana ulaştır.» (60) Recep ayının ilk cuma gecesi "Regaib Gecesi" dir. Bu gece, Allah'ın rahmet ve bağışlamasının bol olduğu, duaların kabul edildiği mübarek bir gecedir. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: «Beş gece vardır ki, onlarda yapılan dualar geri çevrilmez (yâni kabul edilir). Bunlar: Recebin ilk cuma gecesi, Şabanın onbeşinci gecesi, Cuma geceleri, Ramazan bayramı gecesi, Kurban bayramı gecesi'dir.» (61) Mi'rac Gecesi Allah,'ın dâveti üzerine Sevgili Peygamberimiz bir gece Mekke'deki Mescid-i Haramdan Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya götürülmüş, oradan Cebrâil ile birlikte bütün gökleri aşarak "Sidretül'münteha" denilen makama yükselmiştir. Peygamberimiz (s.a.s.) buradan daha ileriye gitmiş ve vasıtasız olarak Yüce Allah ile görüşmüştür. Bu mukaddes yolculuğun Mekke'den Kudüs'e kadar olan bölümüne İsra, Kudüs'ten itibaren devam eden bölümüne de Mi'rac denir. Peygamberimiz, beş vakit namazı ümmetine Mirac hediyesi olarak getirmiştir. Mirac olayı Peygamberimizin en büyük mucizelerinden biridir. Hicretten bir buçuk yıl önce Receb ayının 27. gecesinde meydana gelmiştir. Berat Gecesi Şaban ayının onbeşinci gecesi "Berat Gecesi"dir. Borçtan, suç ve cezadan kurtulmak anlamını taşıyan Berat, günahlardan kurtuluş gecesi demektir. Bu gece yüce Allah'ın, kendisine yönelip af dileyen mü'minleri bağışlayarak kurtuluş beratı verdiği bir gecedir. Bu geceyi şuurlu bir halde geçirerek dileklerimizi Allah'a sunmamızı isteyen Sevgili Peygamberimiz şöyle buyuruyor: «Şaban ayının onbeşinci gecesi olduğu zaman, o geceyi ibadetle geçirin, gündüzünü de oruç tutunuz. Çünkü, Allah Teâlâ, o gece güneş doğuncaya kadar, dünyaya rahmetle tecelli ederek şöyle buyurur: Yok mudur bağışlanmak isteyen, bağışlayayım? Yok mudur rızık isteyen,rızıklandırayım? Yok mudur dert ve musibete yakalanan, şifa vereyim? Daha ne gibi dilekleri olan varsa istesinler vereyim.» (62) Öyle ise Rabbimizin müjdesine kulak vererek bizlere tanınan bu fırsatlardan yararlanmalıyız. Kadir Gecesi Ramazan ayının 27. gecesi "Kadir Gecesi"dir. İnsanlara dünyada ve ahirette mutlu olmanın yollarını gösteren dinimizin kutsal kitabı Kur'an-ı Kerim Peygamberimize Ramazan ayı içinde Kadir Gecesinde inmeye başlamış, Hz. Muhammed (s.a.s.)'e peygamberlik görevi bu gecede verilmiş ve İslâm güneşi bu gecede doğmuştur. İşte bu önemli olaylar Kadir Gecesine büyük bir şeref vermiş, üstün bir değer kazandırmıştır. Kadir gecesinin bin aydan daha haylırlı olduğu Kur'an-ı Kerim'de açıkça bildirilmiştir. Sevgili Peygamberimiz de bu gecenin fazileti hakkında şöyle buyurmuştur: «Kim ki, faziletine inanarak ve mükâfatını Allah'tan bekleyerek Kadir Gecesini ibadetle geçirirse geçmiş günahları bağışlanır.» (63) Kadir Gecesi biz mü'minlere Allah Teâlanın büyük bir lütfu ve sonsuz rahmetinin eseridir. Bu geceyi Allah rızası için namaz kılarak, Kur'an okuyarak ve dûa ederek en iyi bir şekilde değerlendirmeliyiz. Hz. Aişe bir gün Peygamberimize: «Ya Rasûlellah: Kadir Gecesine rastlarsam nasıl dua edeyim?» diye sordu. Peygamberimiz şöyle buyurdu: «De ki: Ya Rab; sen çok affedicisin, affetmeyi seversin, beni afffet.» (64) Sevgili Peygamberimizin öğrettiği bu duayı, biz de Kadir Gecesinde tekrar edelim. Kandil gecelerini; Allah rızası için namaz kılmak, Kur'an okumak, Peygamberimize salât ve selâm okumak, günahlarımızın bağışlanması için Allah'tan af dilemek, dünya ve ahirete ait dileklerimiz için dua etmek ve yapacağımız yardımlarla yoksulları sevindirmek suretiyle değerlendirmeliyiz.
  18. Birgün hazret-i Ebû Bekr 'r.a.', hazret-i Fahr-i âlem seyyid-i veled-i âdem Nebiyyi muhterem ve habîb-i mükerremin 's.a.v.' huzûr-ı şerîflerinde, se'âdetle otururlarken; Bir bedbaht kötü huylu kimse; bir edebsizlik edip, Ebû Bekre dil uzatıp, yakışıksız sözler söyledi. Hazret-i Server-i kâinât; o edebsiz, Ebû Bekre edebsizlik etdikce; birşey söylemez, ba'zan da tebessüm eder idi. Hazret-i Ebû Bekr; o bedbaht ve edebsizin edebsizliği haddi aşınca; zarûrî olarak gadaba gelip, birkaç söz söyleyince; hazret-i Fahr-i kâinât, se'âdetle ve devletle yerinden kalkıp, gitdi. Hazret-i Ebû Bekr 'radıyallahü teâlâ anh' Sultân-ı Enbiyânın ardına düşüp, yetişdi ve dedi ki: - Yâ Resûlallah! Niçin, bir hayâsız, edebsizlik edip, gönül incitirken, susu, birşey söylemediniz. Şimdi, ben ona söyleyince, kalkıp, gitdiniz; sebebi nedir. Hazret-i Fahr-i kevneyn ve Resûl-i sakaleyn 's.a.v.' buyurdu ki: - Yâ Sıddîk! O hayâsız ve bedbaht sana dil uzatmağa başladığı zemân, Allahü teâlâ bir melek gönderdi ki, o kimseyi karşılayıp, kovacak idi. Sen, hemen gadaba geldin; söylemeğe başladın. O melek gidip, yerine iblîs geldi. İblîs-i la'înin olduğu yerde, ben durmam. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk 'r.a.' ondan sonra, vaktli vaktsiz söz söylememek için, mubârek ağzına bir taş koyar idi. Ne zemân söz söylemek lâzım gelse, evvelâ fikr ederdi. Bir söz söyliyeceği zemân, o sözü kendi kendine nice zemân düşünür, tefekkürden sonra, mubârek ağzından o taş parçasını çıkarıp, ne söz söyliyecek ise söyler idi. Sonra o taş parçasını mubârek ağzına alıp, tesbîh ve tehlîl ile meşgûl olurdu. Kimseye, hayrdan ve şerden dünyâ kelâmı söylemez, eğer kat'î lâzım ise ve çok efdal ise, söylerdi. Yoksa, gecede ve gündüzde tesbîh ve tehlîl ile meşgûl idi.
  19. İmam Kazım (a.s) kendi tarlasında çalışmakla meşguldü. Fazla faaliyet İmamdın bütün vücundan terler akıtmıştı bu arada Ali ibni Ebi Hamza-i Bata ini geldi imamın yanına, ve o manzarayı görünce: - Kurban olayım, niçin bu işi başkalarına bırak mıyorsun? diye sordu. - Niçin başkalarına bırakayım? Halbuki benden daha üstün kişiler bile, daima bu gibi işlerle meşgul olmuşlardır. - Allah'ın elçisi, Emirülmü'minin ve bütün ecdadım. Esasen tarlada çalışmak ve ziraatla meşgul olmak Peygamberlerin, peygamber vasilerinin ve Allah'ın seçkin kullarının başta gelen, en önemli adetlerinden biridir.
  20. Ebû'l-Haseni'l-Harkânî (k.s)hazretleri şöyle anlatır: 'İki kardeş vardı. Bu iki kardeşin hizmete muhtaç bir anneleri vardı. Her gece kardeşlerden biri annenin hizmeti ile meşgul olur, diğeri Allah Teâlâ'ya ibâdet ederdi. Bir akşam, Allah Teâlâ'ya ibâdet kardeş, yaptığı ibâdetten, duyduğu hazdan dolayı kardeşine: 'Bu gece de anneme sen hizmet et, ben ibâdet edeyim, dedi. 'Kardeşi kabul etti. İbâdet ederken secdede uyuya kaldı ve o anda bir rüya gördü. Rüyasında bir ses ona: 'Kardeşini affettik, seni de onun hatırı için bağışladık, deyince genç: 'Ben Allah Teâlâ'ya ibâdet ediyorum. Kardeşim ise anneme hizmet ediyor. Fakat beni onun yaptığı amel yüzünden bağışlıyorsunuz, dedi. Ses ona: ''Evet, senin yaptığın ibâdetlere bizim hiç ihtiyacımız yok. Fakat, kardeşinin annene yaptığı hizmetlere annenin ihtiyacı vardı, karşılığını verdi.
  21. Bişr-i Hafi. Evliyânın büyüklerinden. Genç. Günah çukuruna düşmüş yuvarlanıyor yuvarlandıkça batıyor... Bir gün Gecesini içki masalarında sabahladığı bir gecenin günü. Sarrhoş. Evinin yolunu tutturmuş, gidiyor, gitmeye çalışıyor. Yürüyor. O da ne? Bir kağıt, üstünde Besmele yazılı bir kağıt. İçi cız ediyor. Eğiliyor. Çamurların içinden Besmele yazılı kağıdı alıyor. Hiç Allah'ın ismi yerde olur mu, çamurlar içinde olur mu, bin bir düşünce bin bir ah ediş. Kağıdı öpüyor, çamurlarını siliyor, temizliyor, evine götürüyor, güzel kokulare sürüyor ve eveinin en güzel yerine asıyor. O gece âlim bir zât bir rüyâ görür. Rüyâda,'' Git, Bişr'e söyle! İsmimi temizlediği gibi onu temizlerim. İsmimi büyük tuttuğu gibi büyültürüm. İsmimi güzel kokulu yaptığı gibi, onu güzel ederim. İzzetime yemin ederim ki, onun ismini dünyada ve âhirette temiz ve güzel eylerim'' denildi. Bu rüyâ, üç defa tekrar etti. Rüyâ gören kimse, sabah olunca, Bişr-i Hafi'yi arayıp meyhanede buldu. Mühim haberim var diye içeriden çağırdı. Bişr geldiğinde, gelen zâta dedi ki: -Kimden haber vereceksin? -Sana Allahü teâlâdan haber vereceğim. Bunu duyan Bişr, ağlamaya başladı ve sordu: -Bana kızıyor mu, şiddetli azap mı yapacak? Rüyâyı sonuna kadar dinleyince arkadaşlarına dönüp şöyle söyledi: -Ey arkadaşlarım! Beni çağırdılar, bundan sonra bir daha beni buralarda göremiyeceksiniz. O zâtın yanında hemen tövbe etti. Bu anda ayağında ayakkabı bulunmadığı için, hiç ayakkabı giymedi. Sebebini soranlara,''Söz verdiğim zaman yalınayaktım, şimdi giymeğe hayâ ederim'' derdi. Ayakkabı giymediği için kendisine ''Hafi'' (yalınayak) denilmiştir.
  22. Bir şahıs, Harem-i Şerîfin kapısında, Ey doğrulara yardım eden, haramlardan kaçınanları koruyan Allâhım!.. diyerek hep aynı duâyı okuyordu. Ona, Sen başka duâ bilmez misin? dediler. O şöyle açıkladı, bu duâyı tekrar etme sebebini: Ben Beyt-i Şerîfi tavâf ederken ayağıma takılan bir şeyi eğilip aldım. Bir de baktım ki, içinde bin altın bulunan bir kese. Şeytanımla îmânım mücâdeleye tutuştular. Bin altın çok para, senin bütün ihtiyaçlarını karşılar dedi şeytanım. Îmânım ise, Bu haramdır, boşuna saklama; sahibini bul, teslim et! dedi. Ben böyle mücâdele içinde iken, birinin sesi duyuldu: Burada, içinde bin altınım bulunan kesem kaybolmuştur. Kim buldu ise getirsin, ona otuz altın müjde vereyim! Bin haramdan otuz helâl hayırlıdır, diyerek keseyi sahibine teslim ettim. O da bana otuz altın verdi. Bunu alıp bakırcılar çarşısında gezerken, bir Arap kölenin bu paraya satıldığını görünce, hemen satın aldım. Bir müddet sonra bu kölenin yanına bir kısım Araplar gelip gizlice konuşmaya başladılar. Köleden ne konuştuklarını sordum. Saklamayıp aynen anlattı: Ben Mağrip sultânının oğluyum. Babam, Habeş melikiyle cenk edip savaşı kaybetti. Beni de esir alıp buralarda sattılar. Babam bunları göndermiş, elli bin altın da vermiş ki, beni satın alıp götürsünler. Sen bana çok iyilik ettin, kendi evlâdın gibi baktın. Bundan dolayı memnun kaldım. Bunlar beni satın alacaklar; sakın az altına râzı olma, elli bin altına sat beni. Dediği gibi oldu. Elli bin altına sattım köleyi. Bu kadar büyük sermaye ile bir kısım mallar alıp Bağdata gittim. Orada açtığım dükkânda mallarımı satıyordum. Bir tanıdığım gelip, Meşhur bir tüccar dostum vefât etti, ay gibi güzel kızcağızı yalnız kaldı. Gel bunu sana alalım dedi. Ben de kabul ettim. Kızın, çehiz olarak getirdiği birtakım tabakların üzerinde içi altın dolu keseler vardı. Hepsinin üzerinde de biner altın yazılı iken, birinde dokuz yüz yetmiş altın yazılı idi. Bunun sebebini sorduğumda kızcağız dediki: Babam bu keseyi Harem-i Şerifte kaybetmiş. Bulan bir helâlzâde keseyi iâde edince, otuz altını ona müjde olarak vermiş, ondan geriye kalanlardır bu kesedeki altınlar. Bunun üzerine ben Allâha hamd ve şükürlerde bulundum; bunlar hep doğruluğun, iyiliğin bereketi, diyerek hâdiseyi kızcağıza anlattım. Sürur ve saâdetimiz daha da perçinlenmiş oldu!.. (Nevâdir-i Süheylî, Sayfa: 280-81) Evet, enteresan bir hâdise. Doğruluk ve dürüstlüğün neticesini göstermesi bakımından verdiği mesaj oldukça mühim. Kaldı ki bu, sadece dünyadaki semeresi. Âhiretteki karşılığı ise, ebedî bir saâdet. Rabbimiz cümlemizi, îmânımızın sesine kulak vererek sadâkat ve istikametten ayırmasın. Âmîn...
  23. Öyle birini bulun ki; Size içten bir şekilde güzel olduğunuzu söyleyen; Suratınıza kapadığınızda sizi o geri arasın; Sizin uykuya dalmanızı seyretmek için uyumayan; Sizi alnınızdan öpen; Size en zor anlarınızda; sizi bulutların üstünde çıkarmak isteyen; Arkadaşlarının önünde elinizi tutan... Öyle birini bekleyin ki; Size durmadan size sahip olduğu için kendini şanslı saydığını veya ne kadar önemsediğini hatırlatan; Arkadaşlarına dönüp 'aradığım o...' diyen...
  24. Küçük bir kasabanın 4 ayrı mahallesi varmış. Birinci mahallede''EVET AMA'' lar yasıyormuş. Evet ama'lar her zaman ne yapılması gerektiğini bildiklerini düşünürlermiş. Yapma zamanı geldiğinde ise''evet ama'' diye yanıtlarlarmış.Yanıtları hep yanlış olurmuş. Suçu'da başkalarına atmakta ustaymışlar. İkinci mahallede''YAPACAĞIM'' lar yasarmış. Ne yapacaklarını bilirlermiş. Kendilerini yapacakları şeye adim hazırlarlarmış ama yapacakları sırada şanslarını kaçırdıklarının farkına varırlarmış. Bu mahallede insanların dizleri dövülmekten yara bere içindeymiş. Yasamı ertelememek için verdikleri kararı bile ertelerlermiş. Üçüncü mahallede yasayan ''KEŞKE'' çilerin hayati algılama güçleri mükemmelmiş. Neyin yapılması gerektiğini daima en iyi şekilde bilirlermiş ama... maalesef her şey olup bittikten sonra.''Keşke'' cilerin de basları hep kanarmış, duvara vurmaktan !.. Kasabanın en yeşil bölgesinde, en güzel evlerin olduğu mahallede ise''IYI Kİ YAPTIM''lar otururmuş. ''Keşke''ciler bu mahallede yürüyüşe çıkar, etrafa hayranlıkla bakarlarmış. ''Yapacağım''lar ''Keşke''ciler ile birlikte bu mahallede yürüyüşe çıkmak ister ama bir türlü fırsat bulamazlarmış.''Evet ama''lar ise mahallenin güzelliğini görmek yerine, ağaçların gölgelerinin yeterince geniş olmadığından,günesin erken saatte dogması gerektiğinden şikayet ederlermiş. ''İyi ki yaptım'' mahallesinde ki insanların kusuru da beyinlerinde mazeret üretme merkezlerinin olmamasıymış.Bu yüzden yasadıkları ortam her zaman güzel, düzenli ve huzurluymuş. Bu hafta hep beraber ''İyi ki yaptım'' mahallesine taşınmaya ne dersiniz ?
  25. Buz gibi bir ekranda sıcak bir merhabaydın sen, en gerçekten daha gerçektin. Rotasını, klavyeye dokunan parmaklarımızın çizdiği yolculukta aynı durakta karşılaştık biz. Sıcacık bir merhabaydın sen buz bir ekranda. Yalnızdık, yolu yok yalnızdık, bir şekilde yalnız. Gerçek yaşam içindeki sanallığımızdan kaçıp, sanal yaşamdaki gerçekliğe soyunmamış mıydık, cebimizdeki yalnızlık ağırlaşınca. Sonra çıplaklığımıza kelimelerimizi giyinmemiş miydik! Açıp tüm gizlerimizin önünü, istediğimizce özgür, dilediğimizce deli, yaşayamadığımızca çocuk, inandığımızca kendimiz, nasıl aktık birbirimize zaman içinde, kol bulmuş nehirler gibi. Söylenememiş biriktirdiklerimizi, kırılmış umutlarımızı, bedeli ödenmiş vakitlerimizin bıraktığı fermanı, yitirdiklerimizi sormadık mı, anlatmadık mı birbirimize güvenerek! En gülünmeyecek şeylere bile gülmedik mi çocuklar gibi bir masalın içinde kahkahalarla, haytaca, tüm günün ciddiliğini fırlatıp bir kenara! Olabildiğimizce özgür, kırabildiğimizce rahat, umursamazca katı, tüm öfkemizle, yığılan isyanlarımızın hırsını çıkarmadık mı birbirimizden, başka bir hayattan toplayıp getirdiğimiz nefretlerimizle sessiz harflerde avaz avaz bağırmadık mı! Vurgulardaki samimiyete sığınıp, bir dost göğsü hasretiyle kelimelerimize yaslanmadık mı, sarılmadık mı birbirimize soğuk gecelerin siyah yalnızlığında, ağlamadık mı harf harf !... Yağmuru yağdırdık birlikte, güneşi doğdurduk, ayrı mevsimlerde aynı mevsimin soğuğunda üşüdük, sıcağında ısındık, paylaştık biz. Herhangi bir günün yorgun akşamında dudağımıza değmeyen bir fincan kahvenin tadını bildik, birbirimizin sigarasını yaktık, ayrı koltuklarda yan yana oturduk, paylaştık biz. Dost ziyaretlerine gittik, alışveriş yaptık, saatleri durmuş zamanlarda sokaklarda gezdik, bilmediğimiz şehirlerin uykusuz evlerinde uyuduk, uyandık birbirimize rüyalarımızı anlattık, paylaşabildiklerimiz oldu, paylaşamadıklarımız... En gerçekten daha gerçektik. Kelimeler yetersiz kaldığında yaşamı bir kağıt parçası gibi buruşturup bir kenara atmayı, daha yakında olabilmeyi de istedik. Ama... Necla Maraşlı ("Beni Ne Ölümler İstedi de Vermedim" adlı kitabından