-
AFFEDİN BENİ
Kırmızı bir şarap, ayaklarımı ıslatan dalgalar ılık esen rüzgâr. Sessizlik, bir tek yoksun. Şikâyetçi değilim ayrılığın o vahşi tadını seviyorum. Çünkü ayrılık olmasa kaçacağım bir deniz kıyısı olmayacak ve ben ruhumu dinlendiremeyeceğim. Bekli de kimsenin hayatına dahil olmak istemiyorum, yeterince çaba göstermiyorum. Hayallerime sığdıramıyorum kimseyi atımın arkasına bindireceğim siyahlara bürünmüş, siyah ojeli bir prenses yok sanırım. Ve ardımda bıraktığım kadınlar, küfredebilirsiniz bana, sokakta beni gördüğünüzde elinizde başka bir elle hiçbir şey yaşanmamış gibi davranabilirsiniz, kırılmam. Ya da yıllar sonra ?Serkan tanıdın mı beni?? diye sorduğunuzda pardon sizinle yatmış mıydık dediğimde o? çocuğu diyebilirsiniz hakkınız. Ya da hiç bunları düşünmeden benim aşktan bir bok anlamayan adam olduğumu düşünüp affedebilirsiniz beni?
-
BEN KARANLIK BİR ADAMIM
Ben karanlık bir adamım kendini aydınlatamayan. Kanayan yerlerimi sar diyorsun uçuklu dudaklarınla. Karanlık bir adamım saçlarını taramayan. Yaşlı bir sonbaharım yaprakları dökülmüş. Çocukluğumda bıraktım uçurtmalarımı, horoz şekerimi. Tenha sokaklarda geziyorum, yanıp sönen sokak lambası gibi ürkütücüyüm. Yaklaşma bana, sana da bulaşır damarlarımda dolaşan. Ben aşk yoksuluyum, kirlettiğim tenlerle karşılaşıyorum sokakta, tükürüyorum yüzüme. Ellerimde kan, yüzümde eskiden kalma bir çizgi. Sevmeden seviştiğim kadınlar, nede çoklar. Nede çok utançlarım. Ben aşk yoksuluyum. Bakma bana öyle hem karanlığım hem de kötüyüm, git sana da bulaşmadan içimdeki yoksulluk? Sandalyenin kırık ayağıyım, birazda serseri. Eski kaldırımlarda yürüyorum dilimde gözü nemli şarkılar. Aşklarım sizi eskiciye verip yerine mandal alıp asacağım kendimi o mandallarla. Ve bir daha içmeyeceğim. Küfretmeyeceğim geceye, sigarayı bırakacağım. Bir bok yapamayacağım? Yüzümüze vuran rüzgârın rengi olsaydı, mesela pembe estikçe boyansaydı tüm sokaklar. Ya aşk? onun rengi olsa. Kırmızı, mavi, mavi güzel olurdu ama nedense içimden siyah geçiyor. Siyah kadar masum, beyaz kadar kirli. Artık git kapıyı da kapat, pencereden sızan ışık yeter bana ışıkları yakma. Git tüm renklerini de al ve git. Ben karanlık bir adamım kendini aydınlatamayan. Lütfen git.
-
SİLER BELKİDE HER ŞEYİ...
Serkan KURT Mor halkalı gözleriyle tüm çektiği acılara rağmen gülümsemeye çalışıyordu, gülümsemek yüzünde eski bir dosttu nede olsa. Hastane kokusu ilk zamanlar midesi bulandırıyordu, o hep denizi koklamıştı, saçlarını rüzgara emanet etmişti. Şimdi saçları da yok, o ipeksi saçlar sökülmüştü sonbaharda yapraklarını döken ağaçlar gibi. Küçük ama çok istediği hayalleri vardı, sürekli aynı şeyleri anlatırdı. Hatta bunu düşünerek o acıları unuturmuş. Masal gibiydi, balıkçı kasabasında bahçeli bir evde yaşamaktı tek istediği, denizin dudağında. 'Denizin dudağımı olurmuş deme sakın diye eklemeyi de hiç ihmal etmezdi' Belkide hiç gerçekleşmeyecekti. Bu aralar unutkanlıkta başlamıştı, bazen babasının adını unutuyordu.Unutmak, en çokta bu yıkıyor insanı. Sevgilini anneni babanı dostlarını hatırlamayacaksın. Gece ışıklar söndüğünde yorganın altına hıçkıra hıçkıra ağlayacaksın, yastığın ıslanacak. Yorgun bedenin karnına bıçak sokmuşlar gibi acıyacak, bunu hiç kimse anlamayacak. Kurduğun düşler gönlünden kaçarcasına gidecek, düşlerin seninle saklambaç oynayacak. Saklanmayan sobe... Bu genç yaşta bu kadar acı ve bu kadar erken ölüm yakışır mı yüzüne. Çocuklarını sevemeyecek, burnunun direkleri sızlayacak bunları düşününce ve bağıra bağıra ağlayacaksın. Belki de unutkanlık için üzülmemeli, anneni, babanı, sevgilini, dostlarını unutmak, siler belki de her şeyi siler belki de tüm gözyaşlarını, tüm acını.
-
GİDECEKSİN.
Yağmurlu bir gündü, gidecektin ertesi gün; ıslaktı, yağmurluydu kalbim. Nemli ellerini aramak olamazdı artık. Haritadan bir yer mi seçmeliydim seni soluyacağım? ?Geleceğim,? diyordun, beni inandırmaya çalışıyordun, olmuyordu. Yağmur yağıyordu ve keman sesi vardı. Ben bahçemde ıslanan ağaçlara, çiçeklere bakıyordum; boyunlarını büküşü tanıdık bir yüzü anımsattı; aynaya baktığımda hep gördüğüm. Gidişin yağmurluydu, ıslaktı sokaklar, boştu. Geceler yalnız kalacaktı biliyorum, yatağım, soğuk duvarlarım nemliydi. Şarkılarım sessizdi. Özlemekle ilgili bir şeyler mi karalayacağım ya da dinleyeceğim? Kalbim sıkışıyordu. Alışkanlık olamazdı bu. Hayır! Ben bu yamalı kentin tüm sokaklarında sana yürüdüm. Sen diye baktım her canlıya. Hiç bir şey dolduramıyordu yerini. Özlemek eksik kalmış bir şarkıdan ibaret değildi; söylenmemiş bir sözdü boğazımıza takılan. Eksik geceler yaşayacağım şimdi, daha zor uyuyacağım biliyorum. Eksilecek şarkılarım. Şimdi sen gidiyorsun, ardından yağmur yağacak. Birazdan en güzel yüzünle yanımda olacaksın. Gitmeden son bir kez daha yemek yiyeceğiz, sinemaya gideceğiz, bir şeyler içip geleceğe, mutlu günlere ilişkin konuşup sevişeceğiz. Gidiyorsun her şeyim, biliyorum geleceksin özlemlerim daha kısa sürecek, özlemeyi özleyeceğim belki de. Gideceksin sevgilim, sokakları bana bırakıp gideceksin. Ben keman dinleyeceğim, ıslık çalacağım yıldızlara. En çok da dolunaya...
-
KİMSE AŞKTAN KAÇAMIYOR
Üniversiteyi kazandığımda tek hedefim derslerime çalışıp okulu bitirmekti. Bir çok erkek üniversiteyi özgürlük olarak görür, kızlar uzun geceler. Evde iki arkadaş kalıyorduk: Tuna ve ben... Ev arkadaşım her akşam, ?Şu kızla tanıştım, bu bana baktı, o benden hoşlanıyor galiba,? diyordu; sırtına bir çift kanat takarak anlatıyordu bunları bana. Bense bu duruma anlam veremiyordum; bir insanla neden yetinmiyordu, özgürlük bumuydu, hayır hayır bu olsa olsa bencillik olurdu. Bense, hayatıma bir sevgili girmeyecek, okul sürecinde bana dost gerek diyordum. Bunu söylerken ben de inanmıyordum insanın kaçtıkları en çok yaşamak istedikleridir? Esra sınıfın maskotuydu. Kantinde otururken, ?Sana çok güzel bir kız ayarlayacağım,? dedi. Şaşırmıştım, ?Kim?? diye sormayı çok isterdim ama sormadım, soramadım, çünkü hemen kim olduğunu söyledi. ?Ahsen,? dedi, şaşırmıştım; okulun en çok beğenilen kızıydı Ahsen. Gözlüklerimi çıkartıp Esra?nın gözlerine baktım, hayır demek çok zordu ama ben bir sevgili yani yeni bir bela istemiyordum. Yutkunarak, ?Ben sevgili değil dost arıyorum,? dedim. Esra şaşırmıştı. Ahsen kantinden içeri girdi, gözlerine bakamadım bile; çok güzeldi, bütün gözler Ahsen?in üzerindeydi. Esra, Ahsen?in yanına oturmuştu; bana bakarak konuşuyorlardı. Esra yanıma gelerek, ?Ahsen seninle tanışmak istiyor,? dedi. Şaşırmıştım, neden benimle tanışsın ki bu kadar yakışıklı erkeğin içinde neden ben? ?Ne söyledin Esra, yanlış bir şey söylemedin değil mi?? diye sordum. ?Hayır,? dedi; ?yalnızca senin söylediğini söyledim. Ben sevgili değil dost arıyorum dediğini. O da bu zamanda böyle erkekler var mı diye sordu.? Masadan kalkıp Ahsen?in masasına oturduk. Esra bizi tanıştırdıktan sonra ilk an konuşmakta ikimiz de zorlandık, bizi susturan neydi bilmiyorum. Yine görüşmek üzere telefon numaralarımızı birbirimize verdik. Ahsen yanımdan ayrıldı, kantinde bütün gözler üstümdeydi, bu bakışlara anlam veremiyordum ama tuhaf biçimde mutlu da olmuştum. Anahtarı kapıya taktığımda Tuna?yı rahatsız etmemek için zile basmayı tercih ettim, sürekli kız arkadaşları sürekli eve geliyordu. Tuna, havluyu beline sarmış, yüzünde anlamsız bir mutlulukla, ?Oğlum içerde mükemmel bir kız var, sen bizi biraz yalnız bıraksan,? dedi. İçeri girmeden sokağa çıktım. Ders çalışmam gerekiyordu; evimize Kordon çok yakındı. O kısa aralıkta Ahsen?i düşünerek yere oturdum, balıkçı teknelerini izledim. ?Aaa selam, ne yapıyorsun burada?? dedi, Ahsen. Çok şaşırmıştım çok da mutlu olmuştum. ?Oturuyorum, ya sen?? diyebildim. ?Ben de biraz evdeki gürültüden kaçtım, ev arkadaşlarımın memleketinden arkadaşları gelmiş, ev çok kalabalık ben de bu gece bir arkadaşta kalmaya karar verdim,? dedi. Uzun bir süre bir çok konudan konuştuk; siyaset, öğrenci sıkıntıları, eski aşklar... ?Ben artık gideyim,? dedi. ?İstersen bizim evde fazladan bir yatak var bizde kalabilirsin,? dedim. ?Yok ya ben sizi rahatsız etmeyim,? dedi. ?Yok canım ne rahatsızlığı?? dedim. İçinde birçok bilinmez olmasına karşın bu teklifi kabul etti. Eve geldik, Tuna beni okulun en güzel kızıyla görünce şaşırdı. Ahsen, salondaki yırtık koltuğa oturdu; ben de çay demlemek için mutfağa girdim, arkamdan Tuna geldi. ?Seni kurt,? dedi. ?durdun durdun turnayı gözünden vurdun. ?Yok be Tuna, sadece arkadaşız,? dedim. ?Ne yani sen bu kızı eve getirdin ve sadece arkadaşız diyorsun; oğlum bu kızın yanına yaklaşmak çok zor, ama sen eve getirdin,? diyerek üsteledi. Meraktan çıldırdığını biliyordum. ?Tuna biz arkadaşız. Esra tanıştırdı bizi bugün kantinde,? dedim; inanmadığını belli eden gözlerle beni bir süre süzdükten sonra sustu. Çayı Ahsen?e götürdükten sonra kütüphaneme baktı, kitaplarımı karıştırdı, ?Okumayı seviyorsun galiba,? dedi. ?Evet okuyunca ya da yazınca rahatlıyorum. Hayal kuruyorum, aşk böyle daha güzel, insana acı vermiyor,? dedim. ?Acı çekmekten korkuyor musun?? diye sordu. ?Hayır ama bana o acıyı verecek insan bunu hak etmeli,? dedim. Ahsen?in yatağını hazırladıktan sonra lavaboyu gösterdim. ?İyi olur, bugün çok yoruldum,? dedi. En güzel tişörtümü üstüne parfüm sıkarak verdim, iyi geceler diledikten sonra odama girip yattım. Sabah kalktığımda küçük bir not bırakıp evden çıkmış, teşekkür etmiş. Daha adımı bile bilmediğini yazmış. Ahsen?le sık sık buluşup konuşuyorduk artık. Okuldakiler aramızda dostluğa inanmaya başlamışlardı; her yere birlikte gidiyorduk; sinemaya; tiyatroya; konserlere... Çok eğleniyorduk, yüzümüzdeki gülücükler artıyordu. Tek bir sorun vardı, bu korkak çocuk Ahsen?e âşık olmuştu. Ne yapacağımı bilmiyordum, geceleri gözüme uyku girmiyordu, küçük bahaneler üretip arayarak sesini duyuyor, yeniden hayal kuruyordum. Tuna?ya anlattım duygularımı, ?Oğlum sakın söyleme arkadaşlığınız da bitebilir,? dedi. Biliyorum ama bir yol buldum galiba. Odama girdim birlikte çektirdiğimiz fotoğraflara baktım, saatlerce şarkılar söyledim, ağladım, güldüm. Sabah uyandığımda bir buket çiçek alıp Ahsen?in kapısının zilini çaldım; yağmur yağıyordu. Kapıyı Ahsen açtı; çiçekleri uzattım, şaşırdı; ?Dur sakın bir şey söyleme, sana söylemek istediğim bir şeyler var,? dedim. Heyecandan dizlerim titriyordu; kekeleyerek boğazıma dizilen sözleri çıkarmaya uğraşıyordum. Sustu. ?Ahsen biliyorum bunları benden duymak seni hayal kırıklığına uğratabilir ama ben artık bu duyguları seninle paylaşmak istiyorum. Ben sana âşık oldum, eğer sen de istersen,? diyebildim. Yüzündeki ifadeden bu yaklaşımıma tepki duyduğunu anlamam zor olmadı. ?Bak gördün mü senin de artık öteki erkeklerden farkın kalmadı,? dedi. O an elimdeki çiçekler yere düştü. ?Ahsen, bugün bir nisan,? dedim. Daha çok kızdı, ?Şimdi gözümden daha da düşütün,? dedi. ?Yalan söylüyorsun, gözlerinden anlıyorum, iyi bir plan ama aramızdaki arkadaşlığı bitirdi Deniz.? Kapıyı yüzüme kapattı; onun da benden hoşlandığını biliyordum. Yağmurda yürüdüm bir süre. Birkaç ay hiç konuşmadık, aynı ortamda bulunmadık. Hiç kimseyle bu konuda tek söz etmiyordum. Ama hiç umudumu kesmedim, mutlaka bir gün bir yerde yeniden... Dört ay sonra eve girdiğimde Tunay?la Ahsen?i oturup konuşurlarken gördüm; ?Affedersiniz rahatsız ettim,? deyip odama giriyordum ki Tuna bağırdı, ?Oğlum benim için gelmedi senin için geldi,? dedi. Yanına gittim; Tuna bizi yalnız bıraktı; okul bitiyordu, son günlerdeydik artık; iyi ama neden bu kadar beklemişti? Yanına oturdum, boynuma sarıldı, ağlayarak, ?Biz hatayı nerde yaptık biliyor musun?? dedi. Bana sarıldığında içim ürpermişti, sıkıca sarıldım, kokusunu özlemiştim. ?Hayır bilmiyorum,? dedim. Bir nisanda hiç ayrılmamalıydık,? dedi. ?Artık geç kaldık ama içimde kalmasın sana ilk günden beri âşıktım,? dedi. ?Ama okul bitti sen başka kentlere, başka aşklara, ben başka bir kente... Ama seni asla unutmayacağım,? dedi. Bu aşk böyle başlamadan bitmişti. Yedi yıl sonra bir nisanda telefonum çaldı, telefondaki ses ?Beni tanıdın mı?? diyordu. Sesi uzaklarda geliyordu, sanırım ağlamıştı, burnunu çekiyordu, yorgun bir sesti. ?Düşün istersen,? dedi; ?ben bir sigara alayım...? O an anladım Ahsen olduğunu. ?Parlament mi?? dedim. ?Unutmamışsın,? dedi. Uzun uzun konuştuk; yaptığımız o hatadan söz ettik. ?Deniz bir ay sonra evleniyorum, şu an Ankara?dayım, burada öğretmenlik yapıyorum. Telefonu 118 den buldum; gel de her şeyi bırakıp sana geleyim,? dedi. Yeni boşanmıştım, kafam çok karışıktı, yine yanlış zamandı. Yıllardır kafamdan atamadığım kadın olmadık zamanda karşıma çıkmıştı yine; ama bu kez son şanstı bu. Dudaklarımın arasından çıkan söz göz yaşlarım kadar gerçekti, ?Gelirim,? dedim. Aşk bir gün mutlaka buluyor bizi, kimse aşktan kaçamıyor?
-
SANKİ İSTANBUL GÖZLERİN
sanki İstanbul gözlerin yok olmaya hazır tükenmeye, tüketilmeye yağmalanmaya sanki bezmiş gözlerin umudunu yitirmiş unutulmuş yaşlanmış sanki İstanbul gözlerin yeniden fethedilmeyi bekleyen aç susuz ama gururlu?
-
SOĞUK YÜZLER
Soğuk yüzler giriyor yatağıma kirli sevişmeler bulantı sağnağı yine içimde ölü bir gül cesur olmalı şair cesur olmalı buz kesiliyor vücudum boşalıyor zembereği kalbimin gonklar çalıyor bir yanlızlık daha başlıyor çocuk gülüşlerin ardında bir ceset yatıyor yanımda saksıda çürüyor çiçek gözyaşlarım buz gibi nehir bana bir yalnızlık gerek sen gibi ya da bu gece gibi bana bir ben gerek eskisi gibi...
-
KATİL BENİM
Kanımı akıtarak yazıyorum, vuruyorum yine kendimi. Bana bir sözün olamaz tek bir sözün, çünkü ben söyledim kendime her şeyi. Her şeyin en kötüsünü söyledim. İdamı bekleyen mahkum gibi. Önce mahkum ettim kendimi, sonra boğazıma dikenli teli doladım, vurdum sehpaya tekmeyi. Beni siz öldüremezsiniz. Ancak ben öldürürüm kendimi…
-
KORKAK MARTI
O sabah çok erken uyandım, kahvaltımı ayak üstü edip, sırt çantamı kaskımı alıp dışarı çıktım. İstanbul da arabayla bir yere gitmek güzel bir günün içine edebilirdi! Haftada bir kaç kere bine bildiğim motorumu çalıştırdım kalp atışlarım şimdiden hızlanmıştı, bir süre motorun sesini dinledim. Klasik bir şarkı gibiydi. Kaskımın içinde hafif bir melodi geliyordu 'Ezginin günlüğü Martı ' çalıyordu. Motor kullanmak beden olarak yorsa da ruhen dinlendiriyordu beni. İki saatlik yolun son yarım saatinde heyecanlanmaya, korkmaya başlamıştım. Korkuyordum çünkü; yükseklik korkum vardı. O yamacın ucundan kendimi boşluğa bıraktığım o ilk sahne ne kadar güzel görünse de, beni korkutuyordu. Bu korkuya rağmen bunu zevkle yapacaktım. O yokuşu tırmanmaya başlamıştım, yanımdan eşli grup halinde otomobiller, motosikletler geçiyordu. Bu uzun yolun ardından nihayet o yamaca gelmiştim, kalabalıktı. İçimde çocuksu bir sevinç vardı. İlk ata bindiğim an geldi aklıma sevişirken her iki kişininde orgazm olması gibi bir zevkti bu. Hazırlıklar ve sıramın gelmesi bir buçuk saati bulmuştu. Beklemekten nefret ediyordum. Ve cılız adımlarla koşmaya başladık dizlerim titriyordu, aslında tüm vücudum titriyordu. Kendimi kontrol edemiyordum, yükseklik korkuma rağmen atladık. Gökyüzünde süzülmeye başlamıştık. Kendimi çıplak hissediyordum, rüzgarın yüzüme vurması ve kulaklarımda ki o uğuldama. Güneşe dayanamayan yeşil gözlerim kısılmıştı ve yaşlar akıyordu. Gökyüzünde süzülürken aklıma bir sürü güzel şey geliyor ve nedense yere indiğimde hepsi üzerimden uçup gidiyordu. Gökyüzünden aşağıya bakmak insanı daha da çok korkutuyordu. Sekiz ya da dokuz yaşındayken bahçemizde bulunan tek katlı kullanılmayan piriketten örülme bir kulübe vardı. Ağaçtan pekte kullanılmadığı için sağlam olmayan birde merdiveni. Arkadaşlarımın oyunundan sıkıldığımda yada birine küstüğüm de 'en çokta anneme küserdim' o sağlam olmayan merdivenden düz zemine çıkıp külebenin tam ortasına sırt üstü yatar, gökyüzünü seyrederdim. Biraz kenarda dursam düşeceğimden korkardım. Yaşımdan büyük düşler kurar kendime bir dünya oluştururdum. Bu benim en çok keyif aldığım oyundu. Hatta tel ve makaradan yapma arabamdan bile çok seviyordum düşlerimi. Annemin sesiyle daldığım düşlerden uyanırdım ve hiç gitmek istemezdim. Çok sonra büyüdüm, ama o korkuyu hala üzerimde taşıyordum. Korktuğum için motorla sürat yapıyordum. Korktuğum için yamaç paraşütü yapıyordum. Korktuğum için aşık oluyordum sonunu bile bile. Ben korkularıyla beslenen, hala çocukluk düşleriyle yaşayan küçük bir adamım ...
-
ÖLÜMÜN TADI
Fotoğraflar, kenarları yırtılıp sararmış siyah beyaz fotoğraflar. Sarı saçlı gülümseyen bir çocuk var, bu ben olamam, kusursuz cinayetler planlayan. Yatağımın altındaki ıslaklıktan nemlenen kutuya yeniden koydum anılarımı bir bir. Kitaplarımın durduğu raftan kanlar fışkırıyordu, gözlerimi kapattım. Sonra o ses geldi, bir çocuk ağlıyordu, uzaktan geliyordu sesi. Bir sigara yaktım, defalarca bırakmayı düşündüğüm o sigaraya sarıldım yine, perdelerimi açmaya korkuyordum. Dün gece otomobilden atlamıştım, kolum dizim acıyordu, okşadım yaralarımı. Yatağım kan içindeydi, kurşun eritiyordum sabaha kadar, bir tek kendimi vuramıyordum. Senfoniler çalıyordu; sisli bir sokaktaydım, faytonlar geçiyordu; hayır hayır faytonlar değil 18. yüzyıldan kalma sisli bir gecede soylular geçiyordu atlarıyla. Öyle çaresizdim ki onları görünce korktum. Sisliydi sokak, karanlıktı, yoksuldu. Cüzamlılar vardı dilenen, bakamadım gözlerine. Öldürebilirdim kendimi; boğazıma dikenli bir tel bağlayabilirdim; sürüklenebilirdim atın soylu ayaklarında. Kanım kilometrelerce akabilirdi, bir sigara içebilir miydim acaba nasıl olurdu ölümün tadı? Bana nerde olduğumu söylesin biri ya da bu cinayetleri işleyen o sarı saçlı sevimli çocuk ?olamaz,? desin. Gitmek istiyorum, balık tutmak istiyorum, rujsuz bir dudak öpmek istiyorum. Bok püsür burada kalsın, ben ölümün tadına orada varmak istiyorum?
-
FOTOĞRAFLAR
Çocukluğumdan kalan birkaç fotoğraf var beni heyecanlandıran. Kırmızı bir bisiklet, babamın bana alması için ağladığım, küstüğüm kırmızı bisiklet. Selesinde o güneş saçlı yüzü kirli çocuğu taşıyan. Bir de bayramlıklarım var benim, pabucum, pantolonum, kazağım. Bayramın erken olması için uyuduğum akşam güneşi. Çocukluğumdan kalan birkaç fotoğrafım var benim. Şimdi sen heyecanlandırıyorsun beni, yeleleri rüzgâra sığmayan, ruhu bedenine dar gelen. Her şey normal, her şey hayat içindir senin için. Sevdiğini bir çırpıda buruşturup atabilen. Kendine güveniyorsun, güvenmelisin elbet. Tüm kapıları açık bırakan sen, hayatını fallarda arkadaş masallarında harcayan sen. Umudumu törpülerken senin hayallerin sığmıyordu bu kente. Yaşamak azgın bir nehirde duru bir su gibi, yaşamak dikenlerin olduğu bir bahçede asil bir gül gibi… Ben de çıkarım hayatından, elbet sen de gidebilirsin. Başka kentlerde başka insanlar, kirli çarşaflar, yine gidersin başka kentlere, nasıl olsa hayat yeniler kendini, kirlenen beden değil hayattır deyip aldanırsın. Oysa hayatı kirleten bizleriz. Sonra, çok sonra aynaya baktığında o parlayan gözlerin artık yoktur. Arkana dönüp bakmaya korkarsın, bedenin tükenir. Artık parlayan gözlerle “Seni seviyorum,” diyen de kalmaz. Özlersin seni sevenleri, çocukluğunda bıraktığın oyuncaklar gibi. Şarap içersin, dağınık evine girip sevişirsin, sabah mutsuz bir kadın bakar aynaya, yorgun bir kadın. Kenti alt üst edip alışveriş yaparsın. Sonra yine bir barda alkol kurbağalar ve sen… Mutsuz olma kadın, bir rüyadır bu hayat, karabasan olmasın hiç bir şey. Ve bu adam gidecekse senden, hiç almadığı o renkli dünyanı sana geri verip siyah beyaz dünyasında yaşayacak. Küçük teknesinde şarabını yudumlayacak hiçbir zaman geçmiş diyemediği seni geleceğim diyerek yakamozlar düşürecek yüreğine. Birkaç damla gözyaşı süzülecek yanaklarından, yalnızca senin gördüğün o gözyaşlarını bir daha göremeyeceksin. O yeşil gözlerimden dökülen gözyaşlarını da özleyeceksin. Kim bilir umurunda olmayacak belki de. Sen başka tenlerde yaşarken ben siyah beyaz dünyamda balık tutacağım. Ki bu gidiş diğerlerinden uzun olacak hiç gelmeyeceksin belki de. Ama ben bekleyeceğim. Şimdi gidiyorsan, bil ki ağlamayacağım, hiç dokunmayacağım başka tenlere, öpmeyeceğim dudaklarından, bu kenti diğerlerine bırakıp anamın huzurlu dizlerinde uyuyacağım. Biliyorsun ondan daha büyük sevgiyle dokunan yoktur, yalan yoktur sevgisinde, durudur. Ve inan yatağım boş kalacak. Ve sen, her şeyim; gözlerinde çocuklar misket oynuyor, hiç gördün mü onları? Bıraktığın bu eller ve yeşil gözlerim hiç unutmayacak, yanılma! Gidiyorsan her şeyini al ve git. Seni çocukluğumdaki kırmızı bisiklet gibi hiç unutamayacağım, yırtık sararmış bir fotoğraf olarak kalacaksın. Baktığımda beni yaralamayan huzurlu bir deniz olacaksın. Şimdi git, fotoğraflar bende kalsın…
-
BİR ŞEYLERİ ARAR GİBİ ŞARKILAR
Bir şeyleri arar gibi şarkılar eskiden kalma bir aşk mektup plak yanan bir soba karla kaplanmış yola bakan mutlu bir çift göz yolu gözlenen baba oyuncaklar eski bir sevgili çay sohbetleri bir şeyleri arar gözlerim intihar eden bir aşkın ardından.
-
SEN GİDERSEN CİNAYET İŞLERİM
Barut kokan bir sokakta ilerliyordum, ayaklarım yerden kesilircesine yürüyordum. Soğuk bir rüzgâr esiyordu ve uğulduyordu kulaklarım. Bu karabasanla uyandım o sabah aynadaki yüzüm eskimişti biraz, daha yabancılaşmıştım kendime, bir kurt gibi açtım unuttuğum her şeye. Duyumsuyorum, evcil bir yalnızlık geliyor göçebe kentlerde bıraktığım. Sevgilim, çiçeklerim soldu; odam dağınık sen de gidiyorsun uzak kentlere. Ben alevden oyuncaklarla oynayacağım, karabasanlar bölecek uykularımı ve dudağımda fazlaca uçuk olacak biliyorum… Nasıl da eskiyor aşklar. Heyecanla, “Seni seviyorum,” dediğimiz anlardaki çocuk sevinçlerimiz yeniliyor yaşama. Paslı bir bıçak kesiyor dilimizi, kanımızla besleniyoruz yarasını yalayan bir hayvan gibi. Yalandır yalnızlığın güzelliği, kim uydurmuş bilmiyorum. Bir ceset taşıyorum sırtımda, ormanda bir yer arıyorum. Kurtlardan saklamalıyım onu, yorgunum her zamankinden çok; gökyüzünü rahatça görebileceği bir yere gömüyorum ve yanında uyuyorum. Uyuyorum, uyuyorum çok uzun uyuyorum. Bir cinayet işlemek istiyorum, kusursuz bir cinayet. Önce hazırlıklarımı yapıyorum, bira şişesi yapışıyor dudağıma, sonra tabancamı temizliyorum, eldivenlerimi takıyorum. Bana gerekli olan bir canlı bu, bir insan olmalı, hayvanlara kıyamam kan tutar beni. Bir uyuşturucu satıcısı ya da bir pezevenk bulmalıyım, silahı göğsüne dayayıp arabaya bindirmeliyim. İtlerin ve tel örgülerin olduğu tenha bir sokakta kafasına sıkmalıyım. Hayır hayır daha yavaş bir ölüm olmalı, izlediğim korku filmlerinde böyle olmuyor. Testere, balta, bıçak, bak işte unuttum bunları diyorum kendime. Ben o korku filmindeki kötü adamım bu gece, karanlık ve kan kokan. O filmlerde hep iyiler kazanıyor, bu gece kötüler kazanmalı, ben kazanmalıyım. İçimdeki kana susamış canavarı doyuracağım. Gözlerine bakıyorum bana hap satarken silahımı göğsüne dayayıp arabaya bindirdiğim ibne. Ter içinde yalvarıyor. Kafasına bir mermi sıkıyorum, yere düşüyor kan sıçrıyor yüzüme, bir insandan akan kan gibi değil bu, kirli. Bok çukuruna atıyorum, sonra üzerine işiyorum evime gedip bir sigara içiyorum. Sevgilim sen gidersen cinayetler işlerim, resim yaparım şarkı söylerim. Barut kokan bir sokakta ilerliyorum, ayaklarım yerden kesilircesine yürüyorum. Soğuk bir rüzgâr esiyor ve uğulduyor kulaklarım, sen bana otobüste el sallarken…
-
İNSAN HANGİ MEVSİMDE ÖLMEK İSTER?
Radyoda yine o eski şarkı çalıyordu. Bense intiharı kovalıyordum. Acizlikti, korkaklıktı biliyorum. Bedenime sığdıramadığım ruhumu özgür bırakmalıydım. Evet korkuyordum, hatta düşünmek bile tüylerimi diken diken ediyordu. Balıkçı olamayacaktım örneğin; her günüm birikmiş bir hayalin bunaltmasıyla geçecekti. Asacaktım her gün bana ait olanları bir bir ve başkalarına ait olanlarla yaşayacaktım. Değişecektim... Sanki yaşamın yasasıydı bu. Martı Jonathan gibi olamayacaktım belki de. Aslında her şey çocukken başlıyor, kurallar ve birilerinin sunduğu hayatı yaşamanın gerekliliği. Oysa ben asi bir adamım, boyun eğmem gerçeklik adına sunulan sahteliklere. Ölüm dedim de üşüdüm, sahi ben intihar edecektim. Ama şarabım bitmedi, sonra ortalığı toparlamalıyım. Dostlarım ne der sonra. Her yer dağılmış ve kafam çok karışık. Nedenlerimiz azaldıkça hayattan kopuyoruz belli ki. Şarkılar o eski tadı vermiyor. Şiirler güzel ama şairler hep kavga ediyorlar ve boşluğa düşüyor o şiirler de. Çelişki şairle şiir arasında. Kim zehirledi bu şairleri, sormuyorum. Kül tabağı ne çabuk doluyor. Dışarı çıkmalıyım, marinaya gitmeliyim; hava ne kadar da soğuk, bu havada ölünmez ki. Şimdi ben intihar etsem bu buz gibi havada tabutumu taşırken küfür ederler. Ben kendi doğrularımla başımdaki ağrıya rağmen bir süre daha yaşayacağım. Yaza kadar. Ama yazın da denize gitmek var, her yer yemyeşil; yok yok en iyisi son baharda ölmek. Sahi, insan hangi mevsimde ölmek ister? Ben kocaman yalnızlığa soyunurken nerede yıkanırım? Biliyorum intihar hiç iyi düşünce değildi. Yaşamalıyım, daha çok yazmalıyım. Kim sever soluksuz bir kalabalığı? Ya aşk, söyleyin aşkı kim çaldı? O hep buralarda bir yerlerde olurdu. Masum yüzüyle yaramaz bir çocuk edasıyla gülümserdi. Şimdi bir mum yakmalı, karanlığa, gidenlere. Ertelemeden bulmalı insan yitirdiklerini. Özlediği kaldırım taşlarını bile bulmalı, selam vermeli aynada kendine. Vakit yok, zaman katil. İşte buradan başlamalı insan yitirdiklerini sorgulamaya. Lambalı radyolarda, plaklarda dinlemeli şarkıları gaz lambası ışığında. Komşunun kapısını çalmalı. Ey dostlarım ben aciz bir adamım, et kemik yığını küçük beynim de ermez büyük işlere ve sözlere. Bildiğim tek şey var: Bir umudun peşinde yürümek gerek çok geç olmadan.
-
BEN BİR FAHİŞEYİ SEVİYORDUM (BİR MUCİZEYİ)
Senin ucuz bir fahişe olduğunu biliyordum Bana söylediğin tüm yalanları da Ben sarı yapraklı yollarda dolaşırken marinada denizi izlerken sen ucuz barlarda kahkahalar atıyordun Şimdi her şey bitti ağır ağır Yok oluyordu hüzünlerde Sevgilerde bitiyormuş İnsan geç anlıyor bazen geç kalıyor yüzüne tükürüyor gerçekler şiddetle Seni sevmek bir hata değildi insan bir fahişeyi de sevebiliyordu Sözler aşkta tutmuyordu laf geçmiyordu doğru yanlış yoktu aşkta, kalbinin ardından sürükleniyordun uzunca Ve bitmeyen yollara rehber oluyordun karşına çıkacaktan habersiz Gidiyordun yol iz bilmeden Şimdi sus sesini duymak istemiyorum aynı kaldırımlarda karşılaşmak bile İçimdeki ses sadece iyi ol diyordu fahişe Bir gün sende anlayacaktın ama, zamana kurban gitmiş eskimiş bir eski eşya gibi görünmek istenmeyen bir yere konulacaktın sonra unutulacaktın orda İşte o zaman anlayacaksın beni Eski bir eşya gibi unutulduğunda Sigaralara ve şarap kadehlerine sarılacaksın ucuz şaraplar içeceksin Renkli dünyandan sana bi bok kalmayacak? Ben aynı adam yeşil gözlerinde umutlar saklayan belki canım çok yanacak seni böyle görünce Ama ben yine o sarı sararmış yaprakları toplayacağım denizi izleyeceğim Hiçbir şey değişmeyecek, belki acılarım dinecek, biraz daha büyüyeceğim? Yerine bir başkasını sevmek belki zor Sana bakıyor gibi bakmak sana dokunur gibi dokunmak ellerini hissetmek Ve yüzümde tebessüm oluşturan her şeyi bir başkasında aramak Mümkün değil biliyorum o yüzden sana kızgınlığım, kırgınlığım İnsan bir fahişeyi de sevebiliyormuş Bir daha asla geri dönmeyecek mucizeyi? Gidiyorsun, gitmek kolaydır, elinden tutarsın gözyaşlarının yürürsün artık sana ait olmayan kaldırımda Kapattığın kapının ardında bıraktığını düşünerek tüm yaşanmışlıkların bakire bir bahar ısmarlarsın tanrıya Sonra çok sonra anlarsın elinden tuttuğun sadece göz yaşlarının olmadığını, tüm yaşadıklarında senle gelmiştir, bunu en çok uykusuz gecelerde kabusla uyandığında anlarsın? Şimdi gidiyorsun demek Gitmelisinde ardına bakmadan Ağlamayacağım, kapattığın kapının ardında bıraktığın adam yolunu gözlemeyecek Hatta artık daha iyi görünmeye çalışacağım Gözlerimin altındaki kırışıklıklarla ilgileneceğim daha çok bakacağım aynaya Bir fahişeyi seviyordum biliyordum Hayatımda ki her şeyin boynuna kemendi takarak asıyordum bana ait ne varsa düşünmeden Aşk böyleymiş, gözün kör kulağın sağır olurmuş İlacı olmayan bir hastalık gibi yapıştın kalbime hiç gitmeyecekmiş gibi, canımı acıtıyorsun Duyuyor musun canımı acıtıyorsun Ben seni sevmeyi sevdim beklide yerini bir başkasının dolduramayacağı bir fahişeyi sevdim Ve şimdi her şey daha ağır geliyor Daha çok canım yanıyor Yanık ağrılarıyla kıvranıyorum abdessiz gecelerde? Geceye sessizliğe yarım kalmış her şeye ağzımda uygun küfürler var Yaz geldi ben evimde bıraktığın odada aynı koltuktayım Brahms ve Jazz dinliyorum Tecavüz ediyorum tüm iyi niyetlerime Seri bir katil olma isteği canlanıyor içimde, türlü türlü işkenceler yapma istediği Ellerim titriyor daha fazla içmemem gerektiğini anımsıyorum Olmuyor kanla boyanmış gözlerim intikam diyor Seni hala seven inatçı yorgun kalbimse merhamet et diyor Sürgün ediyorum kendimi senden çok uzakta, merhametim kalıyor baş ucunda? Son gece ateşlenmiştim dudağımda uçuk çıkmıştı terlemiştim çok yorgun bitkin hissediyorum kendimi Gidişin ağır geliyordu Sen hüznümün gülümseyen yüzüydün çünkü Yirmi bir gün oldu tam yirmi bir gün ateşler içinde yanıyorum Sense sevişiyorsun sana ait olmayan tenlerde Bir fahişeyi sevmek bu kadar ağır olamaz Tanrım sen şahitsin, sen biliyorsun her şeyi Takvimden yapraklar söküldükçe unuturum diyordum, insan sevince unutamıyormuşAğlatan filimler seyrediyorum şarap içiyorum midem ağrıyor her yeri dağıtıyorum Her şey bildiğin gibi, paramparçayım Kitaplarım ve boş kağıtlar yerde duruyor düzenli değilim artık? Şimdi sarılıyorum kendime uyurken sabaha kadar buz tutuyor vücudum İçimdeki tüm imgeleri boş sokaklara attım Neşter vurup kalbime söküp atamam ki seni Biliyorsun, ben bir mucizeyi seviyorum?
ddnzsk
Üye
-
Katıldı
-
Son Giriş
Jump to content