Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine

kaptan

Moderatör
  • Katıldı

  • Son Giriş

kaptan tarafından gönderilen her şey

  1. İlişkiler içinde en çok hastalıklı olanları severim, ateşimin yükselmesini, sayıklamalarımı, kabuslarımla hayallerimin birbirine karışmasını, en dokunulmaz yerlerimde hissettiğim sızıları. Hastalığının bütün kıvrımları, hastalığımın bütün kıvrımlarıyla öpüşen bir kadınla denizaltıma binip çıktığım yolculukları. Solgun bir sabah vakti insanların arasından ayrılışımı. Hiçbir yere gitmeyen bir denizaltının içinde, hiçkimsenin gitmediği yerlere gitmeyi. Birçoğumuz çıktık bu yolculuğa.Evet, sevdiğimiz hasta biri. Evet, bu ilişki hastalıklı. Ama bunu ne önemi var. Hastalıklarımız birbirini tutuyorsa,öpüşen dudaklar gibi değiyorsa hastalıklarımız birbirine... Benim de o kristal denizaltıya binmişliğim var. Süt buğusu gibi solgun maviliğin yayıldığı ıssız bir sabah vakti, dönüp dönmeyeceğini bimediğin bir yolculuğa çıkmak için ürpertilerle binip, kapaklarını kapatırsın. Eğer dönersen başka biri olarak döneceksindir yolculuğundan. O denizaltı bir yere gitmez. Giden sensindir. O denizaltının içinde tuhaf bir yolculuğa çıkarsın, o yolculukta gördüklerini, duyduklarını, hissettiklerini hiçkimseye anlatamazsın, senin anlattığını kimse anlamaz çünkü. Onlar da vaktinde o yolculuğa çıkmış olsalar bile, kimse kimsenin yolculuk hikâyesini kavrayamaz. Kristal denizaltının çevresinden geçip de senin içerde yaptıklarını görenler şaşarlar sana, şaşılacak şeyler yaparsın gerçekten. O denizaltıya binenler kendilerini bile şaşırtacak davranışlarda bulunurlar. Bir orospuya aşık olmaktır o denizaltıya binmek. Bir serseriye tutulmak. Bir çılgının peşinden gitmek. Bütün hayatını bir bencilin yanında geçirmek istemektir. Geleceğini, bir dakikasını bile kendine ayırmadan, verdiğin armağanın değerini belki de hiç bilmeyecek birine vermeye hazırlanmaktır. Seni seyredenler hastalığını düşünürler. 'Hastalıklı ilişkiler' tanımlamasının içindesindir artık. Denizaltının dışındakiler, seni iyileştirmek için sana bağırırlar, nasihatler verirler, yardım etmeye çabalarlar. Seslerini duyar ama yalnızca gülümsersin. Fuzuli'nin şiiridir artık senin duyduğun: 'El çek ilacımdan tabib...' İyileşmek istemezsin. Yalnızca, seni hastalıklı insanların arasına atanı değil hastalığı da sevdiğini kim bilebilir ki seni seyredenler arasında. Sen artık Zelda'ya tutulan Fitzgerald, Wagner'e tutulan Cosima'sındır. Kulağına sesler gelir. - Senin sevdiğin çirkin bir kadın, o adam bencil, güvenilmez biri senin güvendiğin, hastalıklı bir ilişki bu. Gülümsersin. Onlara şöyle demek istersin: - İlişkinin hastalıklı olması önemli değil ki, önemli olan iki kişinin hastalığının birbirine, biribiri için yaratılmış iki parça gibi uyması. Zaten hastalıklı bir ilişkinin olabilmesi, insanın o kristal denizaltıya binip bilinmez yolculuklara çıkması için, birbirine tutulan iki kişinin değil, onların hastalıklarının birbirine değmesi, o hastalıkların kıvrımlarının denk gelmesi gerekir. Seyredenler, hastalıkların uyduğunu görmezler. Onların gördüğü birbirine uymayan iki kişidir. Çirkin bir erkek ve güzel bir kadın gibi, fedakâr bir kadın ve çıkarcı bir erkek gibi, sevecen bir erkek ve sinirli bir kadın gibi iki benzemeyen insanın aynı denizaltının içinde acılarıyla ve mutluluklarıyla tuhaf bir seyahate çıkmasına şaşar insanlar. Sorarlar kendi kendilerine: - Neden bu iki insan aynı kristal denizaltının içinde. Cevap çok basittir aslında: - Çünkü onların hastalıkları birbirine uyuyor. O kristal denizaltıya binmişliğim var. Hastalıkları hastalıklarımın kıvrımlarına uyanlara rastlamışlığım var. Fuzuli'nin mısraını mırıldanmışlığım var: - El çek ilacımdan tabib... İtiraf edeyim ki, ilişkiler içinde en çok hastalıklı olanları severim, ateşimin yükselmesini, sayıklamalarımı, kabuslarımla hayallerimin birbirine karışmasını, en dokunulmaz yerlerimde hissettiğim sızıları. Hastalığının bütün kıvrımları, hastalığımın bütün kıvrımlarıyla öpüşen bir kadınla denizaltıma binip çıktığım yolculukları. Solgun bir sabah vakti insanların arasından ayrılışımı. Hiçbir yere gitmeyen bir denizaltının içinde, hiçkimsenin gitmediği yerlere gitmeyi. Birçoğumuz çıktık bu yolculuğa. Evet, sevdiğimiz hasta biri. Evet, bu ilişki hastalıklı. Ama bunu ne önemi var. Hastalıklarımız birbirini tutuyorsa,öpüşen dudaklar gibi değiyorsa hastalıklarımız birbirine. Hangi sağlıklı ilişki böyle ateşler içinde yanabilir ki, hangi sağlıklı ilişki benim gördüğüm rüyaları görebilir ki, hangi sağlıklı ilişki böyle sancıyabilir ki. Ateşlerle yanarak, sancılarla kavrularak, çılgın rüyaların içinde kıvranarak, kristal denizaltımda hastalıklı ilişkilerin içinde seyahatlere çıktım. Gezdiğim sıcak sahillerin büyücüleri bana hep aynı şeyi söyledi. - Önemli olan onun sana uyması değil,önemli olan onun hastalığının senin hastalığına uyması. Dolaştığım tarih sayfaları, aşk bölümlerinde hep 'hastalıklı' ilişkileri anlatıyordu, kayda geçmeye değer olarak yalnızca onları bulmuştu. Brahms Clara Schuman'a böyle tutulmuş, Yesenin İsodora Duncan'a hayatını böyle armağan etmişti. Onlar birbirlerine uymuyordu. Uyan, hastalıklarıydı. Solgun bir sabah vakti kristal bir denizlatıya biner hayatın derinliklerine gidersiniz. Dönüp dönmeyeceğinizi bilmeden. Dönerseniz başka biri olarak dönersiniz. Kristal bir denizaltıya binmişliğim var. Ateşler içinde kıvrandığım. Ve sizin ateşler içinde kıvrandığınız. Hiç iyileşmek istemediniz. En iyileşmek istediğiniz, iyileşmek için yalvardığınız zamanlarda bile istemediniz iyileşmeyi. Bir kristal denizlatıya binip gittim bir gün. Garip rüyalar gördüm.
  2. Birden özleyiveriyorsunuz... Çoktan unuttuğunuzu sandığınız ya da yalnızca bir kere karşılaştığınız ve özlemek için yeteri kadar tanımadığınız birini bir sabah çılgınca özleyerek uyanıyorsunuz. Rüyalarınız, içinizdeki o gizli, esrarını ele vermez büyücü, siz çarşaflarınızın arasında, bütün tehlikelerden uzak, güvenle yattığınızı sandığınız bir anda, usulca ruhunuza sokulup, sizden habersiz oralara yığılmış cephanelikleri birer birer ateşleyiveriyor. İnfilaklarla sarsılarak uyanıyorsunuz. Hayatınızda olmayan birini hayatınıza almak, ona dokunmak, onun sesini duymak için kıvranırken buluveriyorsunuz kendinizi... Özlemek, o yakıcı istek, bilinen herşeyi ve önem sırasını değiştiriveriyor. Özlediğiniz ise çok uzaklarda... Yanında olmasını istediğiniz halde yanınızda olmayan bir tek kişi, yanınıza bile yaklaşmadan, hatta onu özlediğinizden ve onu istediğinizden haberdar bile olmadan, bütün hayatı, bütün görüntüleri eritip başka kılıklara sokuyor...
  3. Ağustos kuşları Derin, saf, mavi bir gökyüzünde kara noktalardan oluşmuş kıpırtılı kara bir yumak helezonlar çizerek dönüyor. Onlara bakıyorum. Bir ucundan katılan kalabalık ve karışık siyah noktalarla büyüyen yumak diğer ucundan zarif ve düzenli bir ok gibi çıkarak maviliğin içlerine doğru uçuyor. Gidiyorlar. Onlara bakıyorum. Garip bir hüzünle bakıyorum onlara. Bir şeyin bittiğini söylüyorlar bana. Başka bir şeyin başlayacağını da. Onlar gittikten sonra bir zaman boş kalacak o saf mavilik. Bilmediği bir şeyi özler gibi bomboş bekleyecek. Ayrıldığımız sevdiklerimizle, buluşacağımız ve henüz kim olduklarını bilmediğimiz seveceklerimiz arasındaki o kederli, yalnız ve yalnızlığında gizli ümitlerle beklentiler taşıyan boşluk. Uzaklaşanları görüyoruz, anıları taze. Tanıyoruz gidenleri. O berrak mavilik bir zaman sonra yeni kuşlar bulacak, ışıkları değişecek, bulutları, yağmurları, sonbaharla şeffaflaşmış güneşleri olacak. Yaşanmış olanlardan kopmak zor. Yaşanacak olanları beklemek heyecanlı. İkisinin arasında, derin ve yalnız bir gökyüzü gibi hüzünlü bir boşluk var. İçinden geçilmesi en zor olan zaman. Kendi boşluğuyla daralmış o kederli ruh nasıl da gidenleri yakalamak, geçmişe tutunmak ister. Nasıl da hüzünle bakar gitme vakti gelenlere. Ne çok insan, böyle bir kederli boşlukta, geleceği beklemeye sabrı ve gücü yetmediğinden yanlış bir karar verip geçmişi yaşatmaya çalıştı. Halbuki kural ne kadar açık. Gitme vakti gelen gidecek. Boş bir gökyüzü gibi gelecek olanları bekleyeceksin. Kederle, hüzünle ve sabırla. Gitmenin bir mevsimi var. Gelecek olanları karşılamanın bir mevsimi. Bir mevsimi var boş bir gökyüzü gibi beklemenin. Gidenleri biliyoruz. Sesleri, fısıltıları, kokuları, gülüşleri ne kadar da tanıdık, ne kadar yakın. Bize değdikleri yerleri kopartacaklar giderken. Kopmanın sancısını duyacağız. Kuşlarını yitirmiş bir gökyüzü gibi kendi acısıyla yankılanacak içimiz. Bir zaman, sonsuza dek öyle bomboş kalacağından korkacak. Sonra tek tük yeni kuşlar gelecek. Sonra değişik ötüşleri olan dağınık sürüler. Bulutlar, yağmurlar, yeni ışıklar, şeffaflaşmış güneşler. Gelecek olanları tanımıyoruz. Yüzleri nasıl, sesleri nasıl, kokuları nasıl bilmiyoruz, üzülünce nasıl bakıyorlar, sevinince nasıl, bilmiyoruz. Yeni gülüşlere alışacağız. Yeni dokunuşlara. Sözcüklerin bir başka biçimde söylenebileceğini de göreceğiz. Şu anda hiç tanımadığımız bir beden birkaç ay sonra sıcak bir sokulganlıkla yanımıza uzandığında, bir yabancıdan bir sevgili yaratan bu tabiata şaşacağız. Giden kuşlara bakıyorum hüzünle. Süzülerek uzaklaşıyorlar. Gitmenin bir mevsimi var. Gelecek olanları karşılamanın bir mevsimi. Bir mevsimi var bomboş bir gökyüzü gibi beklemenin. Niceleri, bomboş bir gökyüzü gibi durmanın azabına dayanamadığından gidenleri yolundan döndürdü. Ölü kuşları oldu onların. Ölü kuşlarla doldu mavilikleri. Derin, saf, boş bir gökyüzü gibi kederle durun. Gelecekler. Yeni sesleri, yeni kokuları, yeni dokunuşlarıyla gelecekler. Sözcüklerin başka türlü söylenebileceğini de öğreneceksiniz. Her kederden bir ümide kapı açan bu tuhaf tabiata şaşacaksınız. Unutmayın, gitmenin bir mevsimi var. Gelecekleri beklemenin bir mevsimi. Bir mevsimi var bomboş bir gökyüzü gibi durmanın. Gelenler, sadece beklemesini bilenlere geliyor. Bekleyin... Gelecekler.
  4. Beni unutsun herkes Dinsin şehrin gürültüsü Odam kalsın öyle ıssız Bu gece çekilip kendi içime Ağlayacağım sessiz sedasız
  5. sokaktan insanlar geçiyor benim aklımdan hep sen tramvayda yanımdasın sofrada beraberiz çatalı öyle tutma sigara içme diyorsun üzülüyorsun benim için bak gömleğin kirlenmiş bu sakalda neden niye mahzun yüzün tam konuşacağım seninle kayboluyorsun
  6. Uzak uzak enginde Ufak ufak gemiler Gözlerim yâr renginde Saçlarım kar gibiler Yüzümde mâvi hüzün Ağlıyorum siz yüzün Ona benden götürün Kucak kucak sevgiler Uzak uzak enginde Gözden ırak gemiler Bir türkü oldum ben de "İstedim vermediler" Pencereme siniyor Mâvi gölgeler yer yer Beynimde geziniyor Küçük küçük kediler Uzak uzak enginde Minik minik gemiler Gözlerim yâr renginde Gönlüm bilmez ne diler
  7. Kulak ver bu masal aşk kadar derin Anlatılamamış -gör- neler var ki Titremiş renkleri tüm çiçeklerin Kadehini kırmış dinlemiş sâkî Ruhlar cesetlere çaput bağlamış Dehrin kurduğunu zaman sağlamış Yağmamış çöllere gözlenen yağmur Çağlayanlar susmuş çağlar ağlamış Yollar da yürümüş dîvânelerle Gönderdiklerini almamış hâne Bahâneler olmuş bahâne aşka Ateşler tutuşmuş pervânelerle Birden iki doğmuş azalmamış bir Hasretle oynamış vuslat birdirbir Bir'in zâtı olmuş nusrete nusret Hepsi sığmış 'bir'i almamış kabir Ben sana derdimi anlatabilsem Gurbet olur semâ yıldızlarına Eylesem çok değil rabbime kasem Çıkamaz geceler yarına aslâ
  8. Aksin suda topukların Tınlıyor, sen yürüyorsun Sarmaş dolaş dünle yarın Başımı döndürüyorsun Dalgalarla derin sular Sana sırlar söylüyorlar Çerçevende gurûb ahmer Gülüyor, söndürüyorsun Ölmek için izlerine Düşen kuşlar var gezinde Yaşlı taşlar üzerinde Gönlümü sen sürüyorsun Rükû etmiş yalılarla Suyu öpen gölge var yâ Rûhumu gönderip aya Beni süründürüyorsun Her adımın artan yüküm Her nazarın yeni hüküm Büküldükçe büklüm büklüm Ömrümü sen bürüyorsun Sen bana neş'e yerine Elem yalnız -hem- veriyor Bana kendi gözlerine Bakıyor dindiriyorsun Râm oluyor hulyâlara Geliyorum ardın sıra Aşk öleli rüyâlara Sâdece sen giriyorsun
  9. Bir kum saatinde erimiş gibi, Zaman parça, an parça parça. Hangi zalim oktur delen bu kalbi? Göğsümden dökülen kan parça parça. Benim değil artık, yaşamıyor dün. Doğar mı doğmazmı beklediğim gün? ... Bu yalan dünyada ne var ki bütün, Huzur parça parça, can parça parça. Yaşanmamış ömre yan parça parça! ...
  10. Şüpheyle tereddütle yürek yandığın anlar Mahkûm ederim suçlu görüp kendimi kendim Âlemlere şâmil keremin, mağrifetin var, Sen affını çok görme benim Rabb’im Efendim. Ruhum süzülür nur olarak göklere bazen, Bazen yedi kat yerlere batmış gibidir can. Bir korkulu humma gibi kavrar beni isyan Sen affını çok görme benim Rabb’im Efendim Kurtar bizi zulmetten İlâhi bol ışık ver, Kahrolsun, uzaklaşsın o şeytan denen ejder. Rabb’im sana ermek dileriz yolları göster, Sen lûtfunu çok eyle benim Rabb’im Efendim
  11. Gel bahâr erit, bu yolun karını, Geçen seneleri anmayalım hiç Dinle bülbüllerin şarkılarını, Güllerin kıpkızıl şarabını iç, Bu dünya bir büyük meyhânedir, gel! Saçında baygın bir gül kokusu var… Dudakların kızıl, karanfil gibi. Gözlerinde gülsün mine ışıklar, Sesinle büyüle çarpan her kalbi. Bu hayat zâten bir efsânedir, gel! Ben mi çıldırmışım, sen mi delirdin? Yalvaran sesimden bu kaçış neye? Git dediğim zaman koşar gelirdin; Gel şimdi de, inan bu efsaneye; Şimdi günler bir peymânedir, gel! Gel bahâr, gel bahâr, yakınlarda gül! Denize renginden armağan bırak; Ufuklarda gezin, semâya süzül, Sonra yavaş yavaş in, içime ak! Gönlüm hasretinle divânedir, gel!
  12. Kar Gibi Örttün Üstümü İçimde Tüm Çiçekler Birer Birer Titrediler Uykusuzluğundan Belli Kafanda Birikintiler Teker Teker Döküldüler Sen Hep Kendine Önlemler Aldın Ben Kendime Yasaklar Koydum Önümüzde Barajlar Var Bu Su Hiç Durmaz Yaşamak Dopdoluydu Akan Pınarlar Gibi İnanmayanlar Beklediler Umutlarını Borç Verdin Cebinde Hiç Kalmadı Dostların Anlamadılar Sen Hep Kendine Önlemler Aldın Ben Kendime Yasaklar Koydum Önümüzde Barajlar Var Bu Su Hiç Durmaz Nar Gibi Güzelliğin Gizliydi Vereceklerin Fazlaydı İnsanlar Anlamadılar Sustun Sustun Konuşmadın Sonra Kaçtın Arkana Bakmadan İnsanlar Şaşırdılar Sen Hep Kendine Önlemler Aldın Ben Kendime Yasaklar Koydum Önümüzde Barajlar Var Bu Su Hiç Durmaz
  13. Su Olsam, Ateş Olsam Göklerdeki Güneş Olsam Konuşmasam Taş Olsam Yine de Oynarmısın Benimle Sus Olsam Kusur Olsam Ağızdaki Küfür Olsam Doğuştan Esir Olsam Yine de Oynarmısın Benimle Sayılmasam Kaç Olsam Toprakdaki Güç Olsam Aptal Gibi Suç Olsam Yine de Oynarmısın Benimle Benimle Oynarmısın Benimle Oynarmısın
  14. Yanıma gelirsen eğer İçimde eritirim seni Kardan sonra güneş Günden sonra gece de öyle Ben eritirken Sen erirken Seveceğiz birbirimizi Yüzüme bakarsan eğer Dokunurum sana Hava ile kuşlar Denizle kıyı da öyle Şarkımı soylersen eğer Kaybolurum sende Denizde damla Şehirde insanda öyle Ben kaybolurken Sen ararken Bulacağız birbirimizi.
  15. Beklemek bizim yaşamımız Vapur beklemek Gün beklemek İnsan beklemek Çiçeklerin açmasını Gecenin geçmesini Sayfaların dolmasını beklemek Beklemek sayrılığa dönüşmesin Yönetmesin bizi beklemek Kardeşleri var çok güçlü Ümit etmek ve ertelemek Gelişini beklemek Uyanmanı beklemek Çözülmeni beklemek Başka bir yerde yaşamayı beklemek Anlaşılmayı beklemek On beşinde beklemek Kırkında beklemek Beklemek mi bizim yaşamımız Beklemek bizim yaşamımız.
  16. Bu Sabah Yalnız Uyandım Sensiz Olmaz Tanıdık Kokular Yok Sensiz Olmaz Kahvaltım Anlamsızdı Sensiz Olmaz İlk Sigaram Bile Tatsızdı Sensiz Olmaz Anlaşılan Alışmışım Sensiz Olmaz Bir Verdiysem İki Almışım Sensiz Olmaz Aşk Bir Dengesizlik İşi Sensiz Olmaz Dengeye Dönüşendir Sevgi Sensiz Olmaz Yine Kendi Kendime Sormadan Duramadım Niye Seni Böyle İstiyorum Bulamadım Yalnızlık Zor Sokaklar Çıkmaz Sensiz Olmaz Hep Tekdüze Her Şey Dümdüz Sensiz Olmaz Anlamak Çzmeye Yetmez Sensiz Olmaz Biraz Telaşlı, Huzursuz Sensiz Olmaz Yine Kendi Kendime Sormadan Duramadım Niye Seni Böyle İstiyorum Bulamadım Gece Gelmiş, Yatağım Boş Sensiz Olmaz Sen Uzaktasın, Ben Uzanmış Sensiz Olmaz Anlamak Çözmeye Yetmez Sensiz Olmaz Biraz Telaşlı, Huzursuz Sensiz Olmaz Yine Kendi Kendime Sormadan Duramadım Niye Seni Böyle İstiyorum Bulamadım
  17. Hep küçük şeyler bizi usandıran Küçük şeyler bizi utandıran Hep küçük şeyler bizi yarıştıran Küçük şeyler bizi uzlaştıran Küçük şeyler, küçücük şeyler Bizi yönlendiren, sevindiren, düşündüren Hep kısa anlar, mutluluklar Hayal görür uzun sananlar Hep kısa anlar karar verdiğimiz Sonra günler boyu neden diye düşündüğümüz Hep kısa anlar, kısacık anlar Bizi yönlendiren sevindiren düşündüren Hep büyük düşler peşinden koştuğumuz Sonra nerdeyiz diye içinde kaybolduğumuz Hep büyük düşler elimle tutamadığım Hiç görmediğim, yaşamadığım Büyük düşler, hep küçücük şeyler Bizi yönlendiren, sevindiren, düşündüren Hep küçük şeyler bizi savaştıran Küçük şeyler bizi barıştıran Hep küçük şeyler seni sevdiğim Küçük şeyler seni üzdüğüm Küçük şeyler hepsi minicik şeyler Bizi yöneten, sevindiren, düşündüren
  18. Yurdum senin dağlarında, dağlarında hatıram var Senden bana, benden sana aramızda bir sitem var Elleri aldın koynuna, beni bıraktın Bir ben kaldım, bir ben kaldım sürgünlerde... Ben sana dağlarımın kokusuyla gelmiştim Ben seni dağlarımın kokusuyla sevmiştim Bırakıp gitmemeyi, terketmemeyi, beklemeyi Öğrendiğim dağlarımın kokusuyla... Sen büyük şehrin insanıydın Hayatın büyüktü, hayallerin büyüktü Büyük ve süslü sözler duymak istiyordun Büyük ve süslü sözler söylemeliydim sana Seni kaybetmemek için... Seni kaybetmemek için geçmişimi gizlemeliydim Duymak istediklerini söylemeliydim sana Duymanı istediklerimi değil... Yüreğinde şekillendirdiğin insanı oynamalıydım sana Kendimi değil... Sen şirin bir kanarya sevmek istedin Oysa şahini tanıdım dağlarda Şahinle yaşadım, şehince yaşadım Ama kanaryayı oynamalıydım sana Seni kaybetmemek için... Sen kanarya taklidinden hep nefret ettin Sen şahini hiç tanımadın... Bunları sana anltamazdım şehir gülü Çünkü sen büyük şehrin insanıydın Büyük sözler duymalıydın... Ben sana dağlarımın kokusuyla gelmiştim Ben seni dağlarımın kokusuyla sevmiştim... Yüreğimde bir çobanın suskunluğu, suskunluğu var Yüreğimde bir çobanın suskunluğu, suskunluğu var... Dağlarımı sev Dağlarımı sev Dağlarımı sev Yalvarırım sev... Hatırlarsın bir kelime oyunumuz vardı Sen kelimeyi söylerdin, bense tarif ederdim 'Heyecan' demiştin, mevsim ilkbahardı Bense gözlerine bakıp 'heyecan'ı tarif etmiştim sana 'İsmini duyunca kalbimdeki çarpıntı' demiştim Bu doğruydu şehir gülü, Ama dilimin ucuna kadar gelip Dudaklarımı zorlayan, fakat kelimelere dönüşemeyen, İçime hapsettiğim tariflerim vardı... Bizim eve büyük şehirden misafir gelince Herkes en güzel elbisesini giyerdi Biz çocuklar kapının yanıbaşında dizüstü çöküp Hayranlıkla onları seyrederdik... Ben heyecanı babamın alnında biriken teriyle Bardağa uzanan elinin titremesiyle tanıdım Annemin kendi yöresine ait konuşma şeklinden utandığı Ama onlar gibi de konuşamadığı için Suskunluğu tercih edişiyle tanıdım... Bunları sana yine anlatamazdım şehir gülü... Kaç gecedir dağları görüyorum rüyamda Kaç gecedir babamı görüyorum.. Şimdi tercih senin şehir gülü İster kanaryayı sev, ister şahini Ama şahini seveceksen önce dağlarını sev, dağlarını sev... Ben sana dağlarımın kokusuyla gelmiştim Ben seni dağlarımın kokusuyla sevmiştim Yüreğimde bir çobanın suskunluğu, suskunluğu var Yüreğimde bir çobanın suskunluğu, suskunluğu var... Dağlarımı sev Dağlarımı sev Dağlarımı sev Yalvarırım sev...
  19. Rahmetini umarak Günahkar bir dille; Allah Azze ve Celle Ya Rasulallah, Âlemlere rahmet hayatın geçiyor kalbimizden, Kalbimizden seyrediyoruz seni. İşte Bir yaşındasın, Beni Sa'd yurdundasın Sana süt anne olmadı kadınlar Bu yüzden dargın bulutlar Bir damla yağmur indirmiyor Kıtlık hüküm sürüyor Beni Sa'd yurdunda Minicik bir bulut var gökyüzünde Sana aşık... Ayrılmıyor başucundan Ve insanlar yağmur duasında... Hz.Halime kucağına alıyor seni Yüzünde bir gölgelik...Seni güneşten korumak için Oysa minicik bulut gökyüzünde Sana meftun, sana kilitli... Ve dua eden rahibin kucağındasın Dünyalar güzeli gözlerine bakıyor rahip Kıtlığı da unutuyor, yağmuru da, duayı da Ama sen unutmuyorsun Uğruna canlarımız feda o gözlerinle gökyüzüne bakıyorsun O minicik bulut ilişiyor bakışlarına Büyüyor, büyüyor... Sonra nazlı, nazlı yağmur damlaları iniyor buluttan Fakat çoğusu bilmiyor yağmurun geliş sebebini Çoğusu bilmiyor seni... Altı yaşındasın Medine-i Münevvere yolundasın Yanında aziz annen ve Ümmü Eymen Yetimliğini hissediyorsun baba kabristanında Sonra yolda, Ebva'da öksüzlük karşılıyor seni Mekke'ye annesiz giriyorsun Abdulmuttalip bir başka seviyor seni Ebu Talip bir başka seviyor Ya Rasulallah Mekke çocukları annelerine seslenirler miydi senin yanında Onlar anne deyince sen yere mi bakardın Mekke rüzgarları kaç gece gözyaşlarını taşıdı Ebva'ya Kaç gece anne diye hıçkırdın Efendim! Senin yerine de anne dedik annemize Senin yerine de baba dedik Yirmi beş yaşındasın Ve bambaşkasın Kimse sana denk değil Şefkat yayıyor kokun Güven veriyor sesin Sen Muhammed-ül Emin' sin Otuz üç yaşındasın Dalga dalga rahmet var Otuz beş yaşındasın Hadi gel bekletme yar İniltiler çalıyor kapısını göklerin Hadi gel bekletme yar Sinesi çatlayacak Rasul bekleyenlerin... Hadi gel ey Yâr! Nurdağına davet var İşte Kırk yaşındasın Hira Nur dağındasın Cibril iniyor göklerden Ve nokta nokta her yerden salat, selam yükseliyor Sen kâinatın yüreğinden hasretle kopan ' Ah! ' sın Karanlık gecelerimize sabahsın Sen Nebiyullahsın Sen Habibullahsın Sen Rasulullahsın Niye incittilerki seni sultanım Niye işkence yaptılarki sana Ebu Talip öldü diye mi bu pervasızca saldırılar Himayesiz kaldın diye mi Kabe'deki ağlayışın geliyor gözümüzün önüne ' Amca yokluğunu ne çabuk hissettirdin ' diyişin Haremde namaz kılışın geliyor aklımıza Başına pislikler saçılıyor Başlar feda o mübarek başına Nasipsizler sana bakıp nasıl da gülüyorlar Biri koşuyor Mekke sokaklarından sana doğru Biri koşuyor ama sanki yere inmiş Arş-ı Âla ' Bu koşan kimdir ' diye bir soru dolaşıyor boşlukta Bu koşan kim? Ve cevap veriyor biri: Muhammed' in kızı Fatımatüz-Zehra Velilerin anası... Yüzünü gözünü siliyor biricik kızın Sana yeryüzünde en çok benzeyen Gülmesi sen, ağlaması sen ' Ağlama kızım ' diyişin geliyor aklımıza Niye çıkardılar ki yurdundan seni Himayesiz kaldın diye mi Onlar bilmiyorlar mıydı seni himaye edeni Seni yetim bulup barındıranı Seni alemlere rahmet kılanı Onlar deli diyorlardı sana, sen susuyordun Mecnun diyorlardı, şair diyorlardı, sen susuyordun 'Seni bizim elimizden kim kurtaracak' diyorlardı Sen, Sen ' Allah! ' diyordun Allah Azze ve Celle Semayı haşyet kaplıyordu Sen ' Allah! ' diyordun Arş-ı Âla titriyordu Bedir' de ' Allah! ' diyordun Üç bin melek iniyordu alaca atlarda Yüz yirmi beş bin sahabi: ' Anam babam sana feda olsun ' diyordu Ya Rasulallah Medine-i Münevvere sokaklarında yürüyordun Neccar Oğulları'nın küçük kızları seni görünce Sevinçten ne yapacaklarını bilememişlerdi ' Beni seviyor musunuz ' diye sormuştun onlara ' Seni çok seviyoruz Ya Habiballah ' demişlerdi Sen de: ' Allah biliyor ki ben de sizi çok seviyorum' demiştin Bu gün yaşayan gençler var Neccar Oğulları'nın kızları diğil belki Ama seni onlar da çok seviyor Gözyaşlarından belli ki seni canlarından çok seviyorlar Senden başka kimseleri yok Allah biliyor ki sen onları da çok seviyorsun Altmış üç yaşındasın Refik-i Âla duasındasın Senin için siyah yünden çizgili bir cüppe dokunmuştu Kenarları beyazdı Onu giyerek ashabının yanına çıkmıştın Ve mübarek ellerini dizine vurarak: ' Görüyor musunuz ne kadar güzel ' demiştin Meclisinde bulunan biri sana seslenmişti: ' Anam babam sana feda olsun ya Rasulallah, onu bana ver ' Niye istemişti ki senden sevdiğini bile bile İstendiğinde katiyyen ' hayır ' demediğini bile bile ' Peki ' dedin o zata Ve sen yine yamalı, eski cübbeni giydin Dostuna kavuşmana bir hafta kalmıştı Aynı cübbeden yine yine diktirdiler Ama giyinmek nasip olmadı Haberler uçurmuştun Ebu Hureyre' nin diliyle: ' Benden sonra öyle kimseler gelecek ki, keşke peygamberi görseydik de ne malımız ne de evladımız olsaydı diyecekler ' Ve Hz. Enes ile paylaşmıştın özlemini ' Beni görmedikleri halde bana iman eden kardeşlerimi görmeyi çok isterdim' Sultanım! Ey Medine minberinde ' ümmeti, ümmeti ' diye hüznü giyen sevgili Ey Mekke mihrabında alemler hesabına ' Allah! ' diyen sevgili Bize lütfu ilahi bahşedilen kapına diz çöktük, bey' at ettik Rabbinden bize ne getirdi isen amenna Duyduk, itaat ettik Ya Rasulallah Sen hâlâ kırk yaşındasın Ve hâlâ ümmetinin başındasın...
  20. Ben, böyle olmamalıydım İsmini duyunca, boynum düşmeliydi omzuma. İçime bir ateş düşmeliydi Ayaklarımın feri kesilmeliydi. Kendimden geçmeliydim sonra... Adını sayıklamalıydım, adımı unuttuğumda Ama bunu kimse duymamalıydı, Seni, mahşere kadar saklamalıydım. Ben böyle olmamalıydım Nisan akşamlarını ıslatırken yağmur Bahar, şarkılarını söylerken karanlığa Çalan her kapıya sensin diye koşmalıydım. Ayak sesleri gelmeliydi uzaktan Ben hep sana yormalıydım. Gece yıldızlarını serpince göğe Seni görmek için uyumalıydım. Şarkılar kime söylenirse söylensin Sana diye dinlemeliydim. Türküler dolmalıydı odama, Ben bir selvi boylu yârdan ayrıldım deyince bir ses Selvi boylu yâr sen olmalıydın Kömür gözlüm ateşine düşeli Senin için söylenmiş söz olmalıydı. Bir mey yokluğuna ağlamalıydı delice Bir keman, incecik çığlık olmalıydı Ama bunu kimse bilmemeliydi, Seni mahşere kadar saklamalıydım. Böyle olmamalıydım, Kelimeler Taif'i taşıyınca kulaklarıma Daha yüzüme çarpmadan Taif rüzgarı, Taşların izi çıkmalıydı yüzümde. Uhud anılırken, dişlerine sızı düşmeliydi. Haremde bir ikindi vakti Kem gözler çevrilince sana Ve vefasız eller uzanınca yakana İçim daralmalı, nefesim kesilmeliydi. Sen ötelere hazırlanırken, Öteler senin için süslenirken, Son kez baktığın pencerede hayal edip seni, Perdenin son kez kapanması gibi, Kapanmalıydı gözlerim. Sonra içime doğru gerilip, Seni bize lutfedenin ismini haykırıp, 'Allah(C.C.) ' deyip, Düşmeliydim yere. Ama bunu kimse bilmemeliydi. Seni mahşere kadar saklamıydım. Ve mahşer günü... Uzaktan seni seyretsem. Sana yakın olmak için can atsam. Beni engelleseler, 'Sen kim yakınlık kim? ' deseler. Ben ağlamaktan konuşamasam. Gözlerini çevirsen bana. 'Benim cennetim bana bakan gözlerindir.' Ve tebessüm etsen. Ama bunu kimse görmese, Seni ebede kadar saklasam.
  21. Sen yoktun... Hz Âdem’deydi nurun Önce cenneti, Sonra yeryüzünü şereflendirdin. Âdem nuruna affedildi Arafat bu affa şâhitti Sen yoktun Nuh’un gemisindeydi Nurun... Dalgalar yeryüzünü boğarken Taprağın bağrındaki su Gökyüzüyle buluşurken Ve bu bir ilahi azap derken, Allah nurunu taşıdı binbir sebeple Tûfan, nurunu selamladı edeple... Sen yoktun... Hz.İsmail’in alnındaydı Nurun İbrahimî bir dua yükseldi kimsesiz çöllerden “Rabbimiz” dedi, “Onlara kendi içlerinden Senin ayetlerini okuyacak Kitap ve hikmeti öğretecek onlara, Onları temizleyecek bir elçi gönder, Amin dedi on sekiz bin âlem Nurunla aydınlanan minicik ellerini semaya kaldırarak Amin dedi İsmail. Hira Nur dağı amin diyerek ayağa kalktı Medine’den adı Uhud olan bir amin yankılandı sevr dağında. Sen yoktun... Hz.İsa “Ahmed” diye muştuladı seni Alemlerin efendisi diye sana seslendi. Artık ben sizinle çok söyleşmem, dedi havarilerine.. Çünkü bu âlemin reisi geliyor... Bekleyin Ahmed geliyor. Kainata rahmet geliyor. Havarilerin yüzünü okşayan, Ölüleri dirilten bir nefes oldun Ama sen yoktun... Sen yoktun Sultânım, Hz. Abdullah’ın alnındaydı Nurun Başı eğik gezerdi mazlum Huteyle göklerden seni sorardı Varaka seni arardı semada Anneler kız çocuklarını hep ağlayarak sevdiler. Ağlayarak süslediler ölüme... Ağlayarak hadi dayına gidiyorsun dediler. Sen yokken, Canlı canlı toprağa gömülmenin adıydı dayıya gitmek. Anne yüreğinin çıldırtan çaresizliğiydi. Ve yavrusunun ölüme gidişini seyretmesiydi... En son çocuk atılırken çukura Annesinin suretinde bir melek tuttu onu Ve tebessüm ederek hira nur dağını gösterdi. Melekler süslüyordu hirâyı. Efendisine hazırlanıyordu cebel-i nur, Efendisine hazırlanıyordu mekke. Âlem Efendisine hazırlanıyordu Kainatın gözü Hz. Aminedeydi. Toprak yalvarıyordu rabbine, Allahım gönder artık diyordu. Gel diye ağlıyordu mazlumlar, gözleri semada Ve bir gelişin vardı ya rasulallah, Bir inişin vardı yer yüzüne... Önünde cebrail! Ardında yalın kılıç melekler! Bir inişin vardı yer yüzüne... Yetimler en huzurlu geceyi geçirdi belki de Öksüzler annelerine sarıldı doya doya. Sonra bir sessizlik kapladı seher vaktini. Herşey sus pus olmuştu. Hadi diyordu yıldızlar, Hadi diyordu ay! Kainat bir isim duymak istiyordu. Ve bir ses yükseldi Âmine’nin evinden; Muhammed! Karanlıklar aydınlığa bıraktı yerini. Muhammed! Melekler öptü o nurdan ellerini. Muhammed! Seni yaratan Allah’a kurbânız ey dürri yekta! Sana o adı veren rahmana kurbanız Artık sen vardın Susuz topraklara rahmet indi seninle Annenden sonra anne halime sevindi seninle Yağmura mı ihtiyaç var? Kaldır şehadet parmağını, Yağmurları salsın Allah. Sonra tut ağacın yaprağını, Köklerini çıkarttırıp yanında yürütsün Allah. Yeterki sen iste, Sen iste yarasulallah Deki ben kimim? Dağlar, taşlar dile gelsin, Dilsiz çocuklar ellerinden tutup, Ente Rasulullah desin. Sen vardın Bedir kârdı, Uhut dardı Hendek yârdı. Yiğitlerin vardı. Ölmek için yarışan yiğitler... Hele bir enesin vardı senin. Enes bin malik... Uhut’ta öldüğünü duyunca arkadaşlarına, Niye burada oturuyorsunuz diye sormuştu. Onlar da “Allah’ın Rasulü öldürülmüş deyince Enes kükremiş: “ Peki o öldükten sonra yaşayıp da ne yapacaksınız? Kalkın ve O’nun gibi ölün! Demişti. Ve savaşın en yoğun olduğu yerde şehit düşmüştü. Hem de ne şehit ey nebi! Vücudu yaralardan tanınmaz haldeydi. Kızkardeşi ancak parmaklarından tanıdı onu... Musab Bin Umeyr’in vardı senin. Uhut’ta sancağını taşıyan. Öyle bir aşkla sana bağlıydı ki Allah o gün melekleri Musab’ın suretinde indirdi. Ebu hureyren vardı... Acıkınca mescidin önünde durur sana bakardı. Sen anlardın, Ya Ebâhir gel! Derdin. Ve sen gittin... Bir gidişle gittin Ardında hüznün kaldı. Hasretin kaldı göklerde. Bilal ezan okuyamaz oldu Ne zaman teşebbüs etse Muhammed rasulullah demeye Dizleri üstüne çöker, kendinden geçerdi. Sonra günler ay, Aylar yıl oldu. Ve asırlar oldu Sensizliğe açtık gözlerimizi. Ama sen bırakmazsın bizi. Sen varsın ey şehitlerin sultanı Sen varsın! Bir şehit bile ölmezken Sana nasıl yok deriz. Ebutalip şama giderken devesinin önüne geçip Beni burda kime bırakıp gidiyorsun demiştin. Ne anam var ne babam... Ebutalip bırakmamıştı bu yüzden. Sensizliğin ızdırabıyla inleyen ümmetini kime bırakıp gidiyorsun Ya Rasûlallah! Bırakma bizi ki; Allah; Sen onların içindeyken onlara azab edecek değiliz buyuruyor. Bırakma bizi! Hayatı seninle öğretti Rahman. Kulluğu seninle tanıdık. Duayı senden öğrendik sevgili! Hz Ömer umre için senden izin isteyince, “Kardeşcik” dedin ona, Kardeşcik, duanda bana da yer ayırır mısın? Bizler Ömer değiliz ama Bütün dualarımız senin için Ey Rabbimiz! Rasulünü anışımızdan haberdar et! O’na binler salat, binler selam! Habibine Makam-ı Mahmut’u ver O’na vesileyi lutfet. O’nu refik-i Âlâya yükselt Bizi de affet O’nun hatrına affet Zatının hatrına Affet.
  22. Sözün acıydı, yolun dolambaçlı... Yedi uzun yıl geçerek Yedi yıl dolaştın durdun... İçimden bir his şöyle diyor: Ayrıl arkadaşlarından istasyonda Sabahleyin git kente İliklenmiş ceketinle Bir dam ara Ve bir arkadaşın çalarsa kapını Aç! Haaa...Açma... Yine de ört hislerini Rastlarsan ana babana İstanbul'da ya da başka bir yerde Yürü git yabancı gibi Yok ol köşede Tanıma! Sana armağanları olan şapkayla gizle yüzünü Göster! Aaah! Gösterme, gösterme yüzünü Yine de gizle, ört hislerini İşte burada ye şu eti, çekinme Git rastgele bir eve yağmur yağınca Otur bir sandalyeye Ama çok kalma Şapkanı da unutma Söylüyorum sana Ört hislerini Ne söylediysen bir daha söyleme Düşüncelerini bir başkasında bulursan tanıma Kimseye imzanı ya da resmini vermemişsen Kimsenin yanında bullunmamış ve kimseyle konuşmamışsan Nasıl yakalayabişlirler seni Ört hislerini... Dikkat! Ölümü düşündüğünde Mezar taşın olmasın yattığın yeri belirten Üzerinde bir yazıyla seni eleveren Ölüm tarihiyle seni açığa çıkaran Bir kez daha, son bir kez daha Ört hislerini... Sevdiğim söylüyor bensiz olamayacağını Bu yüzden kendime dikkat ediyorum Yolda yürürken önüme bakıyorum Ve korkuyorum her yağmur damlasından Sanki beni ezeceklermiş gibi... Sen yine de bana bakma Ne giydiğini yaz bana Sıcak tutuyor mu? Uyuduğun yeri yaz bana Yumuşak mı? Nasıl göründüğünü yaz bana Yüzün aynı mı? Sorulardır sana bütün verebildiğim Ve gelen yanıtları kabullenmeliyim Yorgunsan uzatamam elimi Ya da açsan besleyemem Sanki bu dünyada hiç yokmuşum Unutmuşum gibi seni... Sözün acıydı, yolun dolambaçlı... Yedi uzun yıl geçerek Yedi yıl dolaştın durdun...
  23. Bir boşluktayım şimdi gittin gideli Olmuyor sevgilim yaşamak sensizlikte seni Bırakmıyor yalnızlık sarıyor bedeni Bir bilsen ne kadar çok özledim sevgili seni İçimde yangınlar sensiz yarınlar Açıtır canımı sarar korkular Sen yoksan benide yaşamıyor say Ben öldükten sonra gelsen yavrum neye yarar Şimdi gözlerimde yaşlar kapımda acılar Nereden sevdim seni eserin kaldı sançılar Bir bilsen yüreğimde bin bir türlü ağrılar Ben öldükten sonra gelsende sevgili ne çıkar.
  24. İdam mührünü vurudunda sevgime Yıllardır sormadın hallerin ne diye Şimdi lanetler yağdırıyorsam sana sevgine Bilmelisin bunlara tek suçlusu sensin Yıkıla yıkıla yıllarım geçti çok Sabrettim ama mutluluk gelmedi Ey zalim yeter artık zamanı geçti Gidiyorsam şimdi sebebi sensin Benim de suçum var elbette biliyorum Hakkından fazla sana değer veriyordum Bu dünya yetmedi bak şimdi gidiyorum Ölüyorumsam buna tek sebep sensin Cehennemde yanacak olsada bedenim Senin için ben her şeyden kendimden geçtim İçtiğim meyleri en yakın dostumdu bildim Sarhoşsam şimdi bunların sebebi sensin Gelmeyin sakın mezarım başına İki elim yakanızda olacak öbür dünyada Yıkıla yıkıla yaşadım bu hayatta Şimdi topraktaysam övün eserin orada
  25. Senden kalan bir hatıra gözümde yaşlar Yazık yaşanmadan boşa geçti yıllar Genceçik yaşımda saçımda aklar Senden kalan şimdi bana yalnız acılar.. Ben istemedim hüzün yoldaşım olsun Sevdim ama umutlarım istemedim ki solsun Neden sevgilim gözlerim yaşlarla dolsun Bu sevda uğrunda istemedim ki gençliğim solsun Suçmuydu sevmek seni ölesiye Hani sevmiştin sende delicesine Terk etmek yoktu ettiğin yeminler nerde Anlamadım sevgilim gittiğin günü nedeniyle