Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine

kaptan

Moderatör
  • Katıldı

  • Son Giriş

kaptan tarafından gönderilen her şey

  1. Bilmezler yalnız yaşamayanlar, Nasıl korku verir sessizlik insana; İnsan nasıl konuşur kendisiyle; Nasıl koşar aynalara, Bir cana hasret, Bilmezler. (Meydan, 15.5.1948)
  2. Tüyden hafif olurum böyle sabahlar; Karşı damda bir güneş parçası, İçimde kuş cıvıltıları, şarkılar; Bağıra çağıra düşerim yollara; Döner döner durur başım havalarda. Sanırım ki günler hep güzel gidecek; Her sabah böyle bahar; Ne iş güç gelir aklıma, ne yoksulluğum. Derim ki: «Sıkıntılar duradursun!» Şairliğimle yetinir, Avunurum. (Yaprak, 15.5.1949)
  3. İşim gücüm budur benim, Gökyüzünü boyanm, her sabah, Hepiniz uykudayken. Uyanır bakarsınız ki mavi. Deniz yırtılır kimi zaman, Bilmezsiniz kim diker; Ben dikerim. Dalga geçerim kimi zaman da, O da benim vazifem; Bir baş düşünürüm başımda, Bir mide düşünürüm midemde, Bir ayak düşünürüm ayağımda, Ne halledeceğimi bilemem. (Yaprak, 1.3.1049)
  4. Gerin, bedenim, gerin; Doğan güne karşı. Duyur, duyurabilirsen, Elinin, kolunun gücünü, Ele güne karşı. Bak! dünya renkler içinde! Bu güzel dünya içinde. Sevin sevinebilirsen, İnsanlığın haline karşı. Durmadan işleyen saatlerde Dişli dişliye karşı; Dişlilerin arasında, Güçsüz güçlüye karşı, Herkes bir şeye karşı; Küçük hanım, yatağında, uykuda, Rüyalarına karşı. Gerin, bedenim, gerin, Doğan güne karşı. (Aile, 1949, sayı 11)
  5. Dikilir Köprü üzerine, Keyifle seyrederim hepinizi. Kiminiz kürek çeker, siya siya; Kiminiz midye çıkarır dubalardan; Kiminiz dümen tutar mavnalarda; Kiminiz çımacıdır halat başında; Kiminiz kuştur, uçar, şairane; Kiminiz balıktır, pırıl pırıl; Kiminiz vapur, kiminiz şamandıra; Kiminiz bulut, havalarda; Kiminiz çatanadır, kırdığı gibi bacayı, Şıp diye geçer Köprü'nün altından; Kiminiz düdüktür, öter; Kiminiz dumandır, tüter; Ama hepiniz, hepiniz... Hepiniz geçim derdinde. Bir ben miyim keyif ehli, içinizde? Bakmayın, gün olur> ben de Bir şiir söylerim belki sizlere dair; Elime üç beş kuruş geçer; Karnım doyar benim de:. (Varlık, 1.5.1947)
  6. Gün doğmadan, Deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola. Kürekleri tutmanın şehveti avuçlarında, İçinde bir iş görmenin saadeti, Gideceksin; Gideceksin ırıpların çalkantasında. Balıklar çıkacak yoluna, karşıcı; Sevineceksin. rısilkeledikçe Deniz gelecek eline pul pul; Ruhları sustuğu vakit martıların, Kayalıklardaki mezarlarında, Birden, Bir kıyamettir kopacak ufuklarda. Denizkızları mı dersin, kuşlar mı dersin; Bayramlar seyranlar mı dersin, şenlikler [cümbüşler mi? Gelin alayları, teller, duvaklar, donanmalar mı? Heeey! Ne duruyorsun be, at kendini denize; Geride bekleyenin varmış, aldırma; Görmüyor musun, her yanda hürriyet; Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol; Git gidebildiğin yere. (Aile, 1947, sayı 3)
  7. Sizin için, insan kardeşlerim, Her şey sizin için; Gece de sizin için, gündüz de; Gündüz gün ışığı, gece ay ışığı; Ay ışığında yapraklar Yapraklarda merak; Yapraklarda akıl; Gün ışığında binbir yeşil; Sarılar da sizin için, pembeler de; Tenin avuca değişi, Sıcaklığı, Yumuşaklığı; Yatıştaki rahatlık; Merhabalar sizin için; Sizin için limanda sallanan direkler; Günlerin isimleri, Ayların isimleri, Kayıkların boyaları sizin için; Sizin için postacının ayağı, Testicinin eli; Alınlardan akan ter, Cephelerde harcanan kurşun; Sizin için mezarlar, mezar taşları. Hapishaneler, kelepçeler, idam cezaları; Sizin için; Her şey sizin için. (Yaprak, 1.5.1949)
  8. Gün olur, alır başımı giderim, Denizden yeni çıkmış ağlann kokusunda Şu ada senin, bu ada benim, Yelkovan kuşlarının peşi sıra Dünyalar vardır, düşünemezsiniz; Çiçekler gürültüyle açar; Gürültüyle çıkar duman topraktan. Hele martılar, hele martılar, Her bir tüylerinde ayrı telâş!.. Gün olur, başıma kadar mavi; Gün olur, başıma kadar güneş: Gün olur, deli gibi... (Aile, 1947, sayı 2)
  9. Su taşırım, eşeğim önümde; Deh, eşeğim, deh! Bin kişinin canına can katar günde; Deh, eşeğim, deh! İki teneke bir yanına, İki teneke öbür yanına; Salına salına; Can katar günde bin kişinin canına; Deh, eşeğim, deh! Şu dünyada varım yoğum: Karım, eşeğim, oğlum. Deh, eşeğim deh! Hepinize uzun ömürler versin Tanrım. Siz ölürseniz, ben ne yaparım? Deh, eşeğim, deh! O su taşır, bana yağ bal, Karıma süt olur Çamurlu su, içene afiyet olur. Günde yüz hane, bin nüfus —Deh, eşeğim, deh!— Hayat bulur, Sıhhat bulur, Bereket bulur. (Yaprak, 1.11.1949)
  10. Altındağ, Ankara'nın arka tarafında kurulmuş büyük bir fakir fukara mahallesidir. Aşağıda okuyacağınız parçalar bu mahalleden bahseden uzun bir şiirden alınmıştır. Sabaha karşı bütün Altındağ rüya görür. Burada, sadece, bir genç kızla bir lağımcının rüyasını okuyacaksınız. Biri bir koca görür rüyasında: Yüz lira maaşlı kibar bir adam. Evlenir, şehire taşınırlar. Mektuplar gelir adreslerine: Şen Yuva Apartımanı, bodrum katı. Kutu gibi bir dairede otururlar. Ne çamaşıra gidilir artık, ne cam silmeye; Bulaşıksa kendi bulaşıkları. Çocukları olur, nurtopu gibi; Elden düşme bir araba satın alınır. Kızılay Bahçesi'ne gidilir sabahları; Kumda oynasın diye küçük Yılmaz, Kibar çocukları gibi. Lâğımcının hamam rüyasıdır, Rüyaların en güzeli. Uzanır yatar göbek taşına; Tellaklar gelip dizilir yanıbaşına. Biri su döker, Biri sabunlar; Elinde kese sıra bekler biri. Yeni müşteriler girerken içeri, Lâğımcı, Pamuklar gibi çıkar dışarı.
  11. Uyandım baktım ki bir sabah, Güneş vurmuş içime; Kuşlara, yapraklara dönmüşüm, Pır pır eder durur, bahar rüzgârında. Kuşlara, yapraklara dönmüşüm; Cümle âzam isyanda; Kuşlara, yapraklara dönmüşüm; Kuşlara, Yapraklara.
  12. Bir memurlar, Saat dokuzda, saat on ikide, saat beşte, Biz bizeyizdir caddelerde. Böyle yazmış yazımızı Ulu Tanrı; Ya paydos zilini bekleriz, Ya aybaşını. (Varlık, 1.12.1946)
  13. Akşam üstüne doğru, kış vakti; Bir hasta odasının penceresinde; Yalnız bende değil yalnızlık hâli; Deniz de karanlık, gökyüzü de; Bir acaip, kuşların hâli. Bakma fakirmişim, kimsesizmişim, —Akşam üstüne doğru, kış vakti— Benim de sevdalar geçti başımdan. Şöhretmiş, kadmmış, para hırsıymış; Zamanla anlıyor insan dünyayı. Ölürüz diye mi üzülüyoruz? Ne ettik, ne gördük şu fâni dünyada Kötülükten gayri? Ölünce kirlerimizden temizlenir, Ölünce biz de iyi adam oluruz; Şöhretmiş, kadınmış, para hırsıymış, Hepsini unuturuz.
  14. Giyilmemiş çamaşırlar nasıl kokar bilirsin, Sandık odalarında; Senin de dükkânın öyle kokar işte. Ablamı tanımazsın, Hürriyette gelin olacaktı, yaşasaydı; Bu teller onun telleri. Bu duvak onun duvağı işte. Ya bu camlardaki kadınlar? Bu mavi mavi, Bu yeşil yeşil fistanlı... Geceleri de ayakta mı dururlar böyle? Ya şu pembezar gömlek? Onun da bir hikâyesi yok mu? Kapalı Çarşı deyip de geçme: Kapalı Çarşı, Kapalı kutu. (Varlık, 1.3.1947)
  15. Gemiler geçer rüyalarımda, Allı pullu gemiler, damların üzerinden; Ben zavallı, Ben yıllardır denize hasret, «Bakar bakar ağlarım». Hatırlarım ilk görüşümü dünyayı, Bir midye kabuğunun aralığından: Suların yeşili, göklerin mavisi, Lâpinaların en harelisi... Hâlâ tuzlu akar kanım İstiridyelerin kestiği yerden. Neydi o deli gibi gidişimiz, Köpükler ki fena kalpli değil, Köpükler ki dudaklara benzer; Köpükler ki insanlarla Zinaları ayıp değil. Gemiler geçer rüyalarımda, Allı pullu gemiler, damların üzerinden; Ben zavallı, Ben yıllardır denize hasret. (Aile, 1947, sayı l)
  16. Nerde böyle hüzünlenmek o zaman; İçip içip ağlamak, Uzaklara dalıp şarkı söylemek; Hafta sekiz ben eğlentide; Bugün saz, yarın sinema, Beğenmedin Aile Bahçesi; Onu da beğenmedin, parka; Sevdiğim dillere destan; Sevdiğim, Meyil verdiğim; Ben dizinin dibinde elpençe divan, Samanlık seyran. Nerde, Nerde, Nerde böyle hüzünlenmek o zaman! (Varlık, 1.2.1947)
  17. Uzanıp yatıvermiş, sereserpe; Entarisi sıyrılmış hafiften ; Kolunu kaldırmış, koltuğu görünüyor; Bir eliyle de göğsünü tutmuş. içinde kötülüğü yok, biliyorum; Yok, benim de yok ama… Olmaz ki! Böyle de yatılmaz ki! (Varlık, 1.9.1946)
  18. Duyduğum yoktu ne vakittir Güvercin sesi, kumru sesi, pencerede; İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir? Nedir bu yosun kokusu, Martıların gürültüsü havalarda; Nedir? Yolculuk olmalı, yolculuk. (Varlık, 1.1.1947)
  19. Ne atom bombası, Ne Londra Konferansı; Bir elinde cımbız, Bir elinde ayna; Umurunda mı dünya!
  20. Denizlerimiz var, güneş içinde; Ağaçlarımız var, yaprak içinde; Sabah akşam gider gider geliriz, Denizlerimizle ağaçlarımız arasında, Yokluk içinde.
  21. Kadehlerin biri gelir, biri gider, Mezeler çeşit çeşit; Bir sevdiğim şanoda şarkı söyler; Biri yanıbaşımda, İçer içer, ötekini kıskanır. Kıskanma, güzelim, kıskanma; Senin yerin başka, Onun yeri başka.
  22. Her gün bu kadar güzel mi bu deniz? Böyle mi görünür gökyüzü her zaman? Her zaman güzel mi bu kadar, Bu eşya, bu pencere? Değil, Vallahi değil; Bir iş var bu işin içinde.
  23. Gel benim canımın içi, gel yanıma; İpek çoraplar alayım sana; Taksilere bindireyim, Çalgılara götüreyim seni. Gel, . Gel benim altın dişlim; Sürmelim, ondüle saçlım, yosmam; Mantar topuklum, bobsitilim, gel.
  24. Alnımdaki bıçak yarası Senin yüzünden; Tabakam senin yadigârın; «İki elin kanda olsa gel» diyor Telgrafın; Nasıl unuturum seni ben, Vesikalı yârim? (Temmuz 1940/Küllük, 1.9.1940)
  25. «Hereke'den çıktım yola, Selâm verdim sağa sola, Haydi, benim bu dünyaya garip gelmiş şairim, Yolun açık ola!» İzmit sokakları yaprak içindeydi; Başımızda, unutamadığım şehrin havası; Dilimde hep oraların şarkıları; Ellerim ceplerimde, Bir aşağı bir yukarı. Sonbahar; İzmit sokakları yaprak içindeydi. «İzmit'in köprüsü betondur beton, Nasıl kadrin bilmez yanında yatan, Sensin gece gündüz gözümde tüten. Yüreğim yanıktır, ciğerim delik, Of, of, kemirir bağrımı of, ince hastalık.» Arifiye! Şoför durdu, Enistütü Mektebi, dedi. Süleyman Edip bey müdürün adı. Bir yol da burada duralım; Ellerinde nasır, yüzlerinde nur, Yarına ümitle yürüyenlere Bir selâm uçuralım. «Ada yolu kestane Aman dökülür tane tane.» Ada demek, Adapazarı demek; Kadehler şişe olur Çark'ın başında; Zaten efkârlısın, Ayağını denk al, şekerim. «Hükümat önünden geçtim, Oturdum bir kahve içtim, Hendek'te bir güzel gördüm, Yavuklumdan vazgeçtim; Hendeğin yolları taştan, Sen çıkardın beni baştan.» Sabahları erken kalkılıyor yolculukta; Doğan güneşe karşı, Dertler biraz daha unutulmuş, Gurbete biraz daha alışılmış, Yapılacak işler düşünülüyor. «Düzce yolu düz gider, Aman bir edalı kız gider.» Düzce'deyim Yeşil Yurt Oteli'nde. Otelin önü çarşı, Salepçiler salep satar otele karşı. Yine dertli geçirdim geceyi, Şarkılar, türkülerle: «Evlerinin yüzü aşı boyası, İnsaf bilmez yüreğine acı değesi, Duyduğumdan beterini duyası.» Alışamıyacak mıyım, Unutamıyacak mıyım? Güneşten sonra yattım, Güneşten önce kalktım; Pencereden dışarıya şöyle bir baktım: Ufuk, yeşil yeşil, ağarıyordu. Sevgilim, dedim, Dördüncü uykudadır şimdi; Galata Köprüsü açılmak üzeredir; Kül rengi sulara Kirli bir gün ışığı dökülecektir. Çatanalar, mavnalar, kayıklar, Limanda sıra bekleyen gemilerin arasında İnsanlar hayat mücadelesinde; Adamlar, kadınlar, çocuklar; Ellerinde yemek çıkınları, Rejiye giden işçi kızlar. «Benden selâm olsun Bolu Beyi'ne, Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır; Ok gıcırtısından, kalkan sesinden, Dağlar seda verip seslenmelidir.» Hey, hey! Hey dağlar, hey dağlar, Bolu'nun dağları, hey! Savulun geliyorum, hey Bolu beyleri! Böyle olur yüksek yerin rüzgârı; Böylesine söyletir insanı, Yokuş çıkar, döne döne; Yokuştan bir Döne çıkar;İsa Balı'nın ardından Hanoğlu Kocabey çıkar; Ayvaz çıkar, Hoylu çıkar; Bir yardan Köroğlu çıkar: «Hemen Mevlâ ile sana dayandım, Arkam sensin, kalem sensin, dağlar hey!» Kır At'a nal mı dayanır? Dağlar uykudan uyanır, Yer gök kızıla boyanır. Bu dağlardan geçmedinse, Bu sulardan içmedinse, Yaşadım deme be, ahbap. El dayanmaz, diş dayanmaz pınar başlarında Kavaklar yatar, boylu boyunca. Ovaya kereste indiren arabalardan Ses gelir, inceden ince: «Arabalar yük indirir ovaya, Arabacı değnek vurur düveye, Başın döner, bakamazsın havaya.» Arabacı nasıl kıyar düvesine? Varı yoğu bir çift öküzü, Gelinlik bir kızı, Üç tane kuzu; Her şey ateş pahasına. Korozman yaptık yolda posta ile, Canım posta, gülüm posta, Selâm götür eşe dosta. Şehirliden vilâyete ilâm verilmiş, Belediye meydanına radyo kurulmuş; Verdiğimiz haberlerin özeti... Falan filân; Bir teneke benzin aldık karaborsadan, «Dayan!» dedik. Gerede'nin yolu, Reşadiye gölü. Bir göl ki... İnsanın şair olup şiir söyleyeceği geliyor «Akşam oldu yine bastı kareler.» Oturdum sırtın üstüne. Geçmiş günleri düşündüm. Askerdim, Adilhan köyündeydim; Böyle bir akşamdı yine; İçimde yine İstanbul hasreti, Dalmış düşünmüştüm; «Bu dağlar Koru dağları değil, Bu köy Adilhan köyü değil; Ne şu değirmen Ferhat ağanın, Ne de bu türkü hazin; Ne açım, ne susuz, Ne de gurbet elde yalnız. Hele güneş bir çekilsin, Gideceğim bir ahçı dükkânına Bu akşam da orada içeceğim; Hele şu Haliç vapuru İskeleye yanaşsın, Yolcular çıksın hele; En güzel saati şimdi Eyüp'ün.» Haydi yavrum, yolcu yolunda gerek. Nihayet göründü Ibrıcık köyü. - Selâmün aleyküm kahveci dayı! - Aleyküm selâm, evlât, Bir hastamız var, makine bekliyor. Bir hastaları varmış, makine bekliyor . Gübre kokuyor kahvenin peykeleri. Herkesin derdi başka; - Memleket, hemşeri? - Sinop. «Uy neyimiş neyimiş, aman aman, Kaderim böyle imiş, Yâr üstüne yâr sevmek, aman aman, Ateşten gömleğimiş.» «Gerede'ye vardık, günlerden Pazar Kaldırımlarında yosmalar gezer; Bilmem, bu gurbetlik ne kadar uzar. Yüreğim yanıktır, ciğerim delik, Of of, kemirir bağrımı of, ince hastalık.» Zonguldak yolundayız. Dağların tepesinden, Birdenbire denizi göreceğiz. Denizi gökle bir göreceğiz, Şimal rüzgârları gelecek uzaktan. O yolcu, biz yolcu, Şimal rüzgârlarıyla öpüşeceğiz. Güneşli bir günde, Masmavi göreceğiz Karadeniz'i. Balkaya'dan Kapuz'a kadar, Karış karış biliriz biz bu şehri; E.K.İ.'nin çiçekli bahçeleri Rıhtıma kömür taşıyan vagonlarıyla; Paydos saatlerinde yollara dökülen Soluk benizli insanlarıyla. «Siyah akar Zonguldağın deresi; Yüzkarası değil, kömür karası; Böyle kazanılır ekmek parası.» Gemiler vardı limanda gemiler Herbiri yeni bir ufka gider. 1945