Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine

deryadeniz79

Üye
  • Katıldı

  • Son Giriş

Blog Gönderileri tarafından gönderilen deryadeniz79

  1. ZATEN İNECEKTİM

    Hoca eşeğine binmiş. Alımlı, çalımlı dolaşıyormuş. Tam bir köylüsünün yanından geçiyormuş ki dengesini kaybedip düşmüş. Adam başlamış gülmeye. Çalımı bozulan Hoca fena öfkelenmiş.
    - Ne gülersin be adam diye bağırmış. Düşmesem de inecektim zaten.

  2. DAĞINIK KALSIN

    Adamın birinin üç tel saçı varmış.Berbere gitmiş.
    Berber :
    "hangi tarafa tarayayım efendim"demiş.
    Adam:
    "sağ tarafa tara."demiş.
    Saçının bir teli gitmiş iki tel kalmış.
    Berber :
    "hangi tarafa tarayayımefendim"demiş.
    Adam:
    "sol tarafa tara."demiş.
    saçının bir teli daha gitmiş. Bir tel kalmış
    Berber :
    "hangi tarafa tarayayım efendim" demiş.
    Adam :
    "bırak o da dağınık kalsın demiş.
  3. HİTLER

    Hitler üç esir yakalamis, Ingiliz, Fransiz ve bir Yahudi.
    - "Size soru soracağım, bilirseniz sizi bırakacağım" demis.
    İngiliz'e sormuş
    - "Titanik kaç yılında battı?"
    İngiliz hemen cevap vermiş
    - "1912" diye.
    Hitler göndermiş İngiliz'i. Fransız'a sormuş bu kez:
    - "Tiftik'te kaç kişi öldü?"
    Fransız cevap vermiş
    - "1050".
    - "Tamam, sen de gidebilirsin" diye özgür bırakmış.
    Ve Yahudi'ye dönmüş;
    - "Say lan isimlerini!"
  4. DELİLER

    İki deli havuzun başına gelirler. Biri hemen havuza atlar. Havuzdan biraz su içer ve hemen tükürür. Bunu gören öbür deli :
    - Ne yaptın lan sen, der.
    Havuzdaki deli :
    - Geçen gün iki şeker atmıştım tatlı oldu mu diye bakıyordum ama olmamış, der.
    Dışardaki deli :
    - Ulen sen delimisin nesin karıştırsana...
  5. AKŞAM GİDECEZ

    Bir mecliste konuşulurken,
    Amerikalı :
    -Biz mars'a gideceğiz, demiş.
    Alman :
    -Biz yakıtsız giden otomobil üreteceğiz, demiş.
    Fransız :
    -Atom bombasını etkisiz hale getirecek projelerimiz var, demiş.
    Bizim Karadenizli de onlardan geri kalmamak için :
    -Biz de güneşe gideceğiz, demiş.
    -Güneşe gidemezsiniz, demişler. güneş yakar.
    Karadenizli gülümsemiş :
    -O kadar da enayi değiliz tabi, demiş. Akşam serinliğinde gideceğiz...
  6. CEP TELEFONU

    Temel otobüste cep telefonuyla konuşuyormuş, yolcular uyarmış:
    -Otobüste cep telefonuyla konuşmak yasaktır! Temel telefonun öbür ucundaki arkadaşını uyarır:
    -Ula Cemal, otobüsün içinde konuşmam yasakmış, sen konuş ben tinleyeyum!

  7. YOL VERIN

    Kaza yerinin etrafını önce polis kordonu sonra da büyük bir meraklı kalabalığı çevirmişti.. Gazetesine iyi bir kaza fotoğrafı yetiştirmek isteyen uyanık foto muhabiri çemberleri aşamayınca
    "Yol verin.. Yol verin.. Ben kaza kurbanının oğluyum" diye bağırmağa başladı. Kenara çekilip yol verdiler.. Foto muhabiri yaklaştı.
    Arabanın önünde bir eşek yatıyordu.
  8. HASTA FENERLİ

    Hasta fenerli gerçektende hasta olur ölüm döşeğine düşer.
    Her zaman maçlara gittiği fanatik arkadaşları ziyaretine gelirler.
    Son defa görelim derler.
    - Allah'ın takdiri, elden bir şey gelmez ama bir son istediğin varsa bari onu yerine getirelim,
    - O zaman beni Galatasaray'a üye yapın!
    Herkes birbirine bakar:
    -Yaav sen doğuştan fenerli değil misin? Ne yapıyorsun sen?
    Hasta fenerlinin birden yüzü güler:
    -Ulen bu sene burada çok çektiler ya, burada çok çekenler ahirette direk cennete gideceklermiş" ondan benimde çok günahım var...
  9. CÜZDAN

    Cemal kahvede cüzdanını kaybetmiş.
    Kahve ahalisine dönerek :
    -İçinde on milyon vardı. Bulup bana getirene beş yüz bin vereceğim.
    Temel atılmış:
    -Bulup bana getirene beş milyon vereceğim.
  10. RAHİBELER

    İki rahibe varmış biri matematikçi biri mantıklı. Bunlar bir aksam karanlıkta kiliseye dönerlerken matematikçi rahibe mantıklıya dönerek ;
    -"Yaklaşık 20 dakikadır bir adam bizi takip ediyor ve gittikçe yaklaşıyor su anda aradaki mesafe 50 metre" der.
    Bunun üzerine mantıklı rahibe bunun tek mantıklı açıklaması olabileceğini ve adamın kendilerine tecavüz edeceğini ve daha hızlı yürümeleri gerektiğini belirtir. Rahibeler daha hızlı yürümeye başlarlar. 2 dakika sonra matematikçi rahibe:
    -"Adam da hızlandı ve aradaki mesafeyi kapatıyor, su anda 30 metre arkamızda O zaman mantık olarak koşmamız gerekir."
    Rahibeler koşmaya baslar ve 3 dakika sonra matematikçi rahibe
    -"O da koşuyor ve arayı kapatıyor su anda mesafe 10 metre. O zaman mantık olarak bizi yakalayacak birimiz sağa diğerimiz sola saparak kiliseye ulaşmaya çalışalım en az birimiz kurtulur.".
  11. GİDİYORUM

    Olmayacaksam senin, açmayacaksam vuruşlarına kapımı, haramsa nefesin nefesime
    Toprak helaldir bedenime!!
    Aşkın didaktik maddeleri olamıyor işte, koyamıyorsun sınırları, cümlelerin yapman gerekenlerle kurulamıyor.. Onlarda tıpkı benim gibi yarım yamalak gözlerin önünde..
    İnzivalara gebe yarınlar biriktiriyorum sana, korkagın tekiyim geçemiyorum ki karşına..
    Diyemiyorum, canımsın, seninim gel!!! Ne OLuRRR diye..
    Anlatmıyor mu duruşum..Bu kadar mı aciz bakışlarım..Bu kadar mı küçücügüm karşında..
    Kallavi hayalperestliklerim, adına yakılmış düşler arşivimde saklı..
    Ben sana ait olsam ne çıkar, sen başkasının olduktan sonra..
    başkasına bakıp, başkasına dokunduktan sonra
    Başkasına yanıp başkasına emanet etmişken kalbini, biçareligimi nasıl atarım küçücük bedenim üzerinden
    Taksiratım affedilir mi mahşerde..
    Ben canıma degil sevdama kıymaya gidiyorum..
    Sevdam sevdama kıyacak kadar büyük çünkü!!
    Çünkü sen böylesi sevdamı göremeyecek kadar sevdalısın sevdalına..
    Dar geliyor sokaklar, kaldırımlar kaçırmıyor beni senden..
    Lambalar aydınlatmıyor uzaklarımı..Ayaklarım kaçak ve militan sesler çıkarırken, gece her adımda bagıra bagıra usanmadan yazarken seni içime, ve yıldızlar bile anlayamıyorken sebeb-i terk-i diyarı,
    bir tek sana ait olanlar ilişemiyor, taş koyamıyor sessiz yolculu uma..
    Çünkü sana ait olan her şey onun..
    Geçipte karşıma, ona sahip bakışını yerleştirirsen gözlerim önüne, ölüme giden bir yaşanmışlık bile bırakmazsın zaten kefenime..
    Herşeyi ardıma koydum..
    Ve almadım düşlerimi de yanıma, rastlarsın zamanı silik bir mekanda..
    Gidiyorum..
  12. SENİ SEVİYORUM SENSİZ OLMUYOR

    Sana nasıl anlatsam bilmiyorum. Ama bildiğim tek ama tek şey seni delicesine çok sevdiğim. Seninle öyle bütünleştim ki ayrılmak değil kopamıyorum senden. Ne seni bırakabiliyorum; ne de kendimi hiçe sayıyorum. Bunların ikisini de yapamıyorum. Çünkü artık düşünemiyorum. Kafama, benliğime o kadar yerleşmişsin ki; seni oradan çıkartmak olanaksız. Belki kendimi küçük düşürüyorum ama sevgide küçük düşme söz konusu olsa bile seve seve senin için her adımı atarım. Seni o kadar çok sevdim ki artık aşkım senden bile öte. Seni sevdiğimi dağlara, taşlara kısacası her yere; bütün kainata haykırmak istiyorum Seni Seviyorum!!
    Bu kelime topluluklarını defalarca senin için ama yalnız senin için tekrarlayabilirim. Biliyor musun; seni sevdiğimden beri artık çevremdeki her şey gözüme daha güzel daha hoş ve de daha ümit verici gelmeye başladı çünkü onlar bana seni hatırlatıyor...
    Dağlar gibi sende içimde çok büyük tutunulması zor bir yerdesin. Tepeler gibi sende içimde ulaşılması zorsun. Zirveye sadece bir kişi çıkar senin yaşamında; işte o da ben olmak istiyorum zirvede tek ben; BEN VE SEN...
    Su gibi berraksın ama içimdekileri de alıp götürüyorsun,yol gibi senin de sonun yok; yani seni sevmenin sonu yok... Bu böyle nereye kadar sürer bilemem tabi. Bunu ben belirleyemem; ama şunu bil ki seninle ölüme bile varım..!
    Sensiz geçen bir gün değil bir salise bile düşünemez oldum. Sen benim; benliğim, varlığım, hayatım, geleceğim, çılgınlığım, sevincim, mükemmelim, sevdiceğim, bebegim kısacası her şeyim her şeyimsin...
    Sensiz bir hayatın oksijensiz yaşamdan farkı yoktur. Aldığım nefes içtiğim su yürüdüğüm yol her şeyde sen ve senden izler var.
    Seni seviyorum
  13. SENİ SEVİYORUM

    Seni seviyorum diyorum sürekli, ama artık içimden.. Sessiz sessiz yapıyorum konuşmalarımı, ne sen duy ne ben duyabileyim.. Kimse bakmasın gözlerime.. Kimse konuşmasın hatta benimle çünkü kendimden çok sendeyim son günlerde.. Sessizliğim bundan.. İçinde huzursuzluk çıkartmayayım diye çabalıyorum.. Söylediğim tek cümle var, nakarat oldu; seni seviyorum..
    Sen, huysuz bir ev sahibi gibisin aslında.. Sürekli atmaya çalışıyorsun beni yüreğinden.. Yada kendine bile yabancı biri.. İnsan bunca zaman emin olduğu şeylerde yanılır mı.. Bu kadar uzak, kayıtsız nasıl davranabilir ki.. Anlamadım ben seni.. Anlayamadım.. Artık ne görüyorsam kendime aldığım o.. Altında yatanlara ulaşmaya çalışmıyorum.. Hatta seninle göz göze gelmek kabusum son günlerde, nedendir ki savunduklarımı görmek istemiyorum senin gözlerinden akan..
    Şimdi ben gidiyorum.. Daha doğrusu uzaklığım seni kaybetmek istemediğimden aslında.. Ama misinalar var elimde fark etmediğini sanarak yakın olmaya çalışıyorum çoğu zaman ve bu o kadar rasyonalize halde oluyor ki kendime inkarım kolaylaşıyor.. Kızıyorum sana.. Neydik ne olduk diyorum sonrasında.. Başlıyor durduramadığım göz yaşlarım ve hıçkırıklarla adını anıyorum.. Yine aynı cümle sessizliğimde aklımdan geçen ve yüreğimde avazı çıktığı kadar bağıran; seni seviyorum..
    Zamansızım aslında.. İlerleyen hayat beni içine alıyor gibiyim.. Rutinler devam ediyor, biraz sen varsın aralarında o kadar.. Zaman sızım oluyor bir anlamda da.. Senden uzaklaşıyorum ve bunu kabul etmek zorluyor.. Canımı acıtan şarkılarda güçleniyorum şimdi.. Giderim diyorum.. Denedim diyorum.. Sevda yerine dokunmadım onun diyorum.. Ve ne var biliyor musun.. Değersizliği görüyorum en çok, senin duvarlarına çarptığım yerlerime bakıyorum o değersizlikle.. Sonrası boşluk.. Sonrası yalnızlık biraz.. Ve sonrası yine her şeye rağmen sessiz sedasız bir seni seviyorum..
    İçimdekileri bildiğini sanırdım.. Gülümsediğinde sıcacık olurdum.. Anladıklarımı anlattığım yerde vardın diye düşünmüştüm.. Ama yoksun.. Şans mı şanssızlık mı bu yaşantılar.. Biz demeye çalışmak şimdi zor.. Senin sessizliğin benden de öte.. Duyamıyorum.. Sadece içimden düşüşünü fark ediyorum.. Sıyıra sıyıra geçiyorsun yüreğimin sen yerlerinden.. Kanıyorum.. Ve biliyor musun bu yaralar kapanmayacak.. Kendime ulaşamıyorum artık sende var olan.. Yaşatıyor musun bilmiyorum beni iç dünyanda.. Var olmasam bile son cümlelerim yine sitemle karışık; seni seviyorum..
    Anlamıyorsun beni diyorsun ya hep, evet anlamıyorum.. Anlamayacağım da..Çünkü senin aşk demeye çalıştığın, ömrü en çok bir günlük kelebek.. Sen beni anlamayı denesen birbirimizi sevmek için elde olan nedenlerin sonu yok, göreceksin.. Nefes aldığım her saniyede çünkü ile bağladığım seni seviyorumlar var içimde..
    Baktığın yer neresi şimdi duygulara bilmiyorum.. Her görüş ve her uzaklık eski yakınlıklarla yan yana duracak hep.. Üzüleceğim ben.. Sen ne yaşıyorsun artık bilmiyorum.. Evet yaralıyor bu da.. Gülümsemeye mecalim yok, biraz senin yüzünden aslında.. Bende kalanları istediğin zaman alabilirsin diyeceğim ama sen bana hangi duygunu bırakmıştın ki.. Sana verdiklerimi almayacağım merak etme çünkü onlar gibisi olmayacak bundan sonra sana sunulan sevgilerde.. Sakla.. Göz yaşların ıslatır bir gün.. Korkma sessiz sessiz söyleyerek cümlemi, kendine bırakıyorum kiracısı olduğum yüreğini.. Zarar ziyan yok.. Hissettiklerin için mücadele edersin sanmıştım, yanıldım.. Kendinle kal şimdi.. Avuntu sevdalarda yalnızlığınla kal.. Son kez içimdeki sen tarafıma söylüyorum ben; seni seviyorum..

  14. AFFET BENİ

    Burnu bir karış havada, gözü yükseklerdeydi ben onu sevdiğimde.
    Hele hele benim aşkımı yerden yere vurup, nasıl kırmıştı kalbimi zalim.
    Dudaklarından dökülen acı sözleri; öyle ki, bugün bile unutamadım.
    Ne tebessümdü o, zehirden beter.
    Her olayda içim paramparça, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı olurdu.
    Yorgun düşerdim onsuz geçen, onunla dolu, koyu siyah gecelerden.
    Pişmanlıktan kendime lanetler eder,
    Sevgimi söylediğim günü düşündükçe,
    Kaleme sarılıp yazardım ona nefretin aşkla kucaklaştığı o uzun mısralarımı.
    Derdim ki; alın yazımdı, onbeşimin çocuksu aşkıydı.
    Nasıl da gülerdi canı istedi mi...
    En anlamlı bakışlarıyla önce ümitlendirir,
    Ardından bir uçurumun kenarına yapayalnız bırakır giderdi.
    Ben çaresiz, ben yorgun, ben bıkkın bu sevdadan.
    Ah bilirdi o insafsız, diri diri yanardım o böyle yaptıkça...
    Şubatın buz gibi kasvetli soğuğunda; onda ne bulduğumu bugün bile bilemem.
    Ama o günlerde hayatımın amacı, varolma gibi gelirdi bana.
    Çocukluk mu, yoksa gençliğimin safça tutkusu muydu bu kölesiye bağlanış,
    İçten içe kopan fırtınalar, bu delice yakarış?
    Kimbilir, belki de sevilmeye muhtaç bir kalbin bitmek bilmeyen kaprisi...
    Ondan hiçbir şey istememiştim.
    Sadece sevgi...
    Evet, şimdi yıllar sonra ben, onu düşünüyorum ilk defa kucağımda resimler, hatıralarla.
    Hava yine soğuk, yine kasvetli gözleri gözlerimde yine sevgi, derin yüreğimde.
    Unuttum sanırdım, meğer aldanmışım, ağladım saatlerce.
    Bu onun "ölüm yıldönümü"dür.
    17'sinde toprakla kucaklaşan, o zalimin hikayesidir anlatılan.
    Bir melodidir kırık, umutsuz...
    Doldururken sensizlik o an odayı gönlüm hala boş, kafam yine dumanlı.
    Bir feryat yankılanmıştı acı dolu tam 15 yıl önce bugün bomboş kırlarda.
    Deli gibi koştum sınıfa, sırası boştu.
    Benim kadar çaresizdi her köşe.
    Kendi kendime konuşarak yaklaştım sırasına;
    "Sen ölemezsin; canımsın, sevgimsin, emelimsin...
    Dileğince nefret et, alay et duygularımla ..
    Kızmam sana ...
    Ama ne olur bir yalan olsun, acı bir şaka.
    Evet, evet beni üzmek için yapıyorsun.
    Herşeyini özledim...
    Allahım son defa göreyim yeter bana"
    Bu sensiz yakarış defalarca sürmüştü...
    ta ki, ölümün o sinsi kokusunu içimde duyana kadar.
    Hıçkıra hıçkıra ağladım, sıraya kazıdığın ismini öptüm.
    Sonra, ona ait birşeyler bulmak için aradım her köşeyi...
    Yalnızca buruşturulmuş bir sayfa, rengi solmuş.
    Yazı, onun yazısı.
    Bir mektuptu, özenilerek yazılmış, belki de çok emek verilmiş her satırına...
    Çok şaşırdım, mektup bana hitabendi.
    Korkakça, kaybolmasından korkarak,
    Acıyla okudum her cümleyi kalbimde büyüyen bir özlemle...
    Hele hele o ilk satırı...
    Öyle ki, bugün bile unutamam, okudukça ağlarım.
    "İnsan sevdiğini yerden yere vururmuş bir tanem, AFFET BENİ !!!..."

  15. SEVEBİLİYORMUYUZ

    İnsanlar sevgi kıvılcımlarından fazlaca taşısalardı, dünyanın bu karamsar yüzü kesin değişirdi. Çünkü bu dünyanın merkezi insandır. Odur sevginin tadına varan. Bütün güzel şeyler sevmeyi amaç bilen insan düşüncesinden oluşmuştur. Bütün sevgiler insan kokuşludur. Sıcağı sıcağına.
    Yalnız sevgide buluruz doğruları. Bu yüzden seven kimseler daha mutludur. Sevgiden yoksun kimseler çelişkiler içinde bocalar durur. Bu bocalayışlar,hırçınlıklar yaratır ve sonra da hem kendisine hem de çevresine zarar vermekle devam eder.
    Seven kimseler mutludur dedik; Yürekleri gerçek sevgiyle çarpan kimselerin gözleri,çevreye bir başka tatlılıkla bakar. Böyle tatlı bakışlarla karşılaşanların,gözlerinden gönüllerine tatlı ve ılık bir yakınlaşma duygusu yayılır. Çünkü sevgi kaynağı zengin olan kişiler ,samimi ve etkileyicidir. İnsanları içten sever,neşelidir,güler yüzlüdür,aranan kişidir o.Kendi mutluluğu yanında başkalarının da mutlu olmasını,iyiliğini yürekten ister. Gösterişten uzak,samimi duygular içinde dostluk kurar. Mutluluğa giden yolları kendisi bulduğu gibi başkalarına da gösterir. Menfaatsiz sever,karşılık beklemez,gerçek dosttur. Bu tür insanların umudu daima başının altında yastığıdır. Hayatı sevdiği gibi,sevdirir de. Karşılaştığı problemleri insanlık sevgisinde çözer,eritir. Onların yüreklerine attıkları sevgi tohumları en taze biçimde filizlenir ve çiçek, çiçek sunulur. Yaşadığı ortam ne olursa olsun bir kardelen gibi açmayı bilir,çevresiyle hep barışık kalır.
    Evet,böylesine sevebiliyor muyuz? Sevginin tadına varabiliyor muyuz? O zaman bu dünyadan ,yaşamdan,yaşamaktan korkmamıza hiç gerek yok. Başarı bizimdir,mutluluklar bizim içindir.
    Böylesine bir sevgiye sahip olmak da elbette kolay değildir,biliyorum. İnsan ve insanlık sevgisinin kolay, kolay kazanılmadığını da biliyorum. Kendimizden başka diğer insanların mutluluğunu yürekten istemek ve böyle bir mertebeye kolay erişilemeyeceğini de biliyorum, fakat mutlu insanları görmek ve onların arasında mutlu yaşamak isteyenler, bunlardan daha sihirli bir çare söylenebilir mi.
    Bu temiz dilekler bizim en kuvvetli tarafımız olsun ve bunları yüreğimizdeki sevgi kaynağının zenginlik derecesiyle gerçekleştireceğimize inanalım. İnsanlık yolunda dostça niyetlerimizi çevremize taşırarak sergileyelim. İçimizdeki sevgi pınarımız çoraklaşmadıkça bir gün bizi anlayanlar çıkacaktır. Gerçek sevgi gözelerimiz kurumadıkça çözemediğimiz sorunlar kalmayacaktır. Mutluluğun kapıları bizlere,ancak bütün insanları derinden sevme özelliğimizle, ardına kadar açılacağına inanalım.
    Tertemiz ve engin bir sevginin aydınlatamayacağı hiçbir karanlık yoktur ve bu sihirli anahtarın kolaylıkla açamayacağı bir insan yüreği de yoktur.
    Unutmayalım,bizim için önemli olan zoru başarmaktır. Çünkü o zor yapılan şeyler en çok sevilenlerdir.
  16. SENİ ÖZLEMEK

    Seni ilk gördüğüm gün başka kim varsa silinip gitti hayatımdan. Tatlı anılar bir yana, hangi olay varsa zihnimden silindi. Yepyeni, tertemiz bir başlangıçtı bu. Çıplağım, karşında arınmış durumdayım. Yaşamın iki yüzlülüğünü, yalancılığını, ihanetlerini, kalleşliklerini soyunup karşına en saf, en yalın benliğimle çıktım.
    Sana ait olanı yaşamak istiyorum ben. Aşksa aşk, sevinçse sevinç, hüzünse hüzün, acıysa acı... Senden gelen hiçbir şey korkutmuyor beni. Sen yanımda olduktan sonra her şeye dayanabileceğimi biliyorum. Gözlerindeki derin uçurumlarda bir dağcı edasıyla gezinmek mutlu ediyor beni. Seni her gün yeniden keşfediyorum. Bu keşifte yolumu kaybetmeme imkan yok. Pusulamda rehberimde sensin. Karanlık yollarda ışığımda sensin.
    Demet demet çiçek oluyorsun. Ben o çiçek tarlasının acemi bahçıvanı, birini koklasam diğerinin hatırı kalır diye üzülüyorum. Neyse ki her gün yeniden açıyorsun. Ve ben o renk renk çiçekleri bir daha koklama şansına sahip oluyorum.
    Ne desem de sevda mı anlatsam diye düşünüyorum. Bu güne kadar söylenmiş en güzel sevda sözcükleri bile sana duyduğum aşkı ifade edemeyecek diye korkuyorum. Dünyanın bütün dilleriyle Seni Seviyorum desem yetmeyecek biliyorum.
    Bana dokunduğunda tatlı bir ürperti kaplıyor bedenimi. Hafif bir meltem nasıl gıdıklarsa insanın vücudunu öyle oluyorum işte. Ama senin dokunuşların bu dünyadan uzaklaştırıyor beni. Kendimi lacivert bir okyanusun ortasında buluyorum. İçimdeki sonsuzluk duygusu büyüyor. Hiç bitmesin istiyorum dokunuşların.
    Nereye gidersem gideyim yanımda götürüyorum seni. Hiç yalnız değilim bu yüzden. Ne gecelerim sensiz geçiyor, ne gündüzlerim. Yaptığım her şeyde, attığım her adımda mutlaka sen de varsın.
    Özlemek aşkın yaramaz çocuğu. Ben o çocuğu bile uslandırdım artık. Özlenen sensin çünkü
    Sen benim için bu dünyada özlenmeye değer tek şeysin. Karşıma nasıl çıktığının önemi yok. Biz buna hayatın sürprizi diyelim.
    Hani bir piyango bileti alır cüzdanında unutursun da haftalar sonra hatırlayıp listeye baktığında ikramiye kazandığını görür, sevinirsin ya...
    İşte Sen Benim Hayatımın Büyük İkramiyesisin !

  17. GİTME

    Gidiyorsun yine gitme desemde
    benim için kendinden vazgeçiyorsun herşeyi bir kenara koyup sonsuz çok uzaklara gidiyorsun yanlız kalacağını zannediyorsun ama şunu unutma ki ben seni tüm kalbimle sevdim bazen yüzümde gülümseme uyandırdın bazen se kalbimde bir kıpırtı
    anlamalı bilmediğim daha birçok şey ...
    kulağımda bir melodi oldun
    gözlerimde bir ışıntı
    ve en önemlisi bir daha sevmemeyi de senden öğrendim
    şimdi kilit vuruyorum yüreğime
    sonsuz umutları yüreğimin bir kenarına koyuyorum
    belki gelirsin diye
    uzaklara dalıyor gözlerim
    ta o günlere....
    biz umutluluğu kısa zamanda yakaladık ama
    bir o kadar da mutsuzluğu da
    yarım kalan bir sevgiydi bizimkisi
    belkide başlamaması gereken
    artık ikimizde bir mazi olduk
    her seven gibi...

  18. YAĞMURLA GELEN

    Bu sabah yağmur var bu sokaklarda
    Gözlerim dolu dolu oluyor bilinmezliğe.
    Anne sözü dinler gibi masum,
    Ağladım bu sabah, bu sokaklarda
    Bu sabah yağmur var bu sokaklarda , tıpkı şarkıda söylendiği gibi. Şimdilik ince ince yağıyor yağmur. Hava bulutlu, gri ve puslu. Arabalar geçiyor, Ağaçların nazlı nazlı süzülüşlerini seyrediyorum. Karşıda, Paşa Lojmanının yeşillikler arasındaki gri silueti. Ve ıslak, nemli toprağın kokusu...İçimde garip bir huzur.
    Yağmuru hep sevdim. Yağmurla birlikte garip bir hüzün ve ardından büyük bir huzur kaplar içimi, ferahlarım, hafiflerim. Bilmem Sizin için ne ifade eder yağmur. Yağmuru sever misiniz? Yoksa hiç sevmeyen, hatta nefret edenlerden misiniz?
    Çocukken annenizden izin alıp, ya da bir kaçamak yapıp, yağmur şakır şakır yağarken sokağa fırladınız mı? Minicik ayaklarınızda belki naylondan kırmızı renkli bir çizme , belki de her tarafı delikli sandaletinizle, küçük göletlerin içine girip çıktınız mı? En çok sevdiğiniz arkadaşınızla birlikte, göletlere batıp çıktıkça sevinç çığlıkları atıp, çocuk şarkıları söylediniz mi?
    Hiç yağmurda yürüdünüz mü ? Saçım bozuldu, ayaklarım ıslandı diye üzülmeden, sırılsıklam ıslandığınız halde içinizde çocuksu bir coşkuyla, sokaklarda kayıp gittiniz mi? Ne güzeldir yağmurda ıslanmak. İçinizde çocuk kalan yanınıza göre tabi. Eğer hiç kalmamışsa çocuk yanınız, ya da derin bir uykudaysa süresiz, yağmurda ıslanmak, hoş değildir şüphesiz.
    Sevgilinizle yağmurda dolaştınız mı? Yol boyunca karşılıklı olarak dizilmiş ağaçların, dallarıyla birbirini kucakladığı geniş sokaklarda, kocaman bir şemsiyenin altında, sevgilinizle sarmaş dolaş yürümekteyken, nemli ve temiz havayı içinize çekerken, sevgilinizin kulağınıza fısıldadığı tatlı aşk sözcükleriyle sarhoş oldunuz mu? Yağmurlar içinize içinize yağdı mı?
    Dışarıda yağmur bardaktan boşanırcasına yağarken, hiçbir şey yapmayıp, sadece pencerenizden yağmuru ve oradan oraya koşuşturan insanları seyrettiniz mi? Sıcacık evinizde , kömür sobasının üzerinde demlenen çayın tatlı tıkırtısı kulağınızdayken, çay bardağınızı, çay kaşığınızla çıngır çıngır karıştırıp, nefis çayınızdan kocaman bir yudum aldınız mı? Her yudumla birlikte içinizin ısındığını, yumuşadığınızı hissettiniz mi?
    Yağmurlu bir günde her şeye boş verip, tüm planlarınızı erteleyip, tüm görüşmelerinizi, buluşmalarınızı iptal edip, sıcacık yatağınızda, sobanın yanında mindere kıvrılıp yatıvermiş bir kedi edasıyla, mışıl mışıl uyudunuz mu?
    Yağmurda ağladınız mı? Gözyaşlarınız yağmura karışırken, ağladığınızın hiç fark edilmemiş olmasını dilediniz mi? Ya da yağmurda ağlamak yerine, gözyaşlarınızı yağmur gibi içinize akıttınız mı?
    Sahi bunların tamamını ya da bir kaçını yağmurda yaptınız mı? Yoksa yağmur, kar , çamur demeden, yağmurun yağdığını bile fark etmeden ya da yağmura hiç aldırış etmeden, planlarınız gereği bir şeyleri yetiştirmek için oradan oraya koşuşturmakla mı geçti günleriniz? Eğer öyleyse, çok şey kaybettiniz.
    Şimdi yavaşlayın, hatta durun. Pencerenizi açın ve yağmurun sesini dinleyin. Gözlerinizi yumun. Sadece Siz ve yağmurun sesi. Düşlere dalın, uzaklara gidin. Çocukluğunuzu yakalayın. İlk aşkınızı hatırlayın. İnanın hayal kurmak için hiç geç kalmadınız. Yağmurda çılgınlık yapmak için de. Koşun, ıslak sokaklar Sizi bekliyor...
    Yağmurda huzur, yağmurda hüzün, yağmurda dans ve yağmurda aşk, hepsi Sizinle olsun...
    Hadi ne duruyorsunuz
    Bugün yağmur bana yağıyor
    Ta içime akıyor
  19. YETER ARTIK

    Yeter artık bırak yakamı...
    Sıkıldım her akşam seninle yatıp her sabah seninle uyanmaktan.
    Sıkıldım artık anlıyor musun? SI-KIL-DIM...
    Elimdeki elinden, dilimdeki isminden herşeyinden sıkıldım. Nedir benden istediğin? Bırak peşimi kendi hayatımı yaşayayım. Bırakta biraz hayal kurayım içinde sen olmayan. Bırak biraz hayatı kendi gözlerimle göreyim.
    İlgilenme artık benimle. Lütfen sabah uyandırmak için öpme yanağımdan, okşama saçımı işe geç kaldığımı söylerken. İlikleme düğmelerimi giyinirken ve uğurlama kapıdan çıkarken. Ben giderim...
    Yürüme yanımda artık. Yalnız yürümek istiyorum bu sokaklarda. Sarılma lütfen, ellerim cebimde kalsın. İkaz etme ben kendim göreyim yanımdan geçen arabaları...
    Karışma artık aldığım kararlara sana danışmayacağım...
    Silme artık göz yaşlarımı ben böyle mutluyum. Dokunma yanağıma...
    Bakma gözlerime öyle. Bakma artık...
    Sus... Sus ve söyleme artık beni sevdiğini. Sonra çekip gidiyorsun...
    Dönme bana arkanı yine. Bak gidiyorsun işte beni tekrar amansız karanlık bir sabaha terkediyorsun.
    Sana yeter artık diyorum. Günler, haftalar, aylar geçti beni sensiz, beni bensiz bırakalı... Sen hala her akşam bana aynı işkenceleri yapıyorsun ve her sabah dönüp arkanı aynı o günkü gibi çekip gidiyorsun...
    Yeter artık bırak yakamı...
    Yoksa... Yoksa ben bırak gideceğim bu hayatı...

  20. HAYALLER

    İnfaazın hacmine sığmayan kaypak bir ruh. Konuşmuyor belkide bunda bi fayda olmadığının farkında. Geç kalmış bir anlam hüznü bastırmaya çalışıyor sivri hatlarında. Canı yanmıyor artık. İnce bir tizle akan serum damlalarına bakarken anımsıyor. Camlarını imdirdiği binaları, günahlarını aldığı insanları ve elindeki en sevdiği şarap sişesini. Kafasını usulca beyaz tavana doğrultuyor. Kurudu sandığı asi gözyaşları süzülüyor uzamış sakallarının arasından. Gözyaşını saklamak için elini oynatmaya calıştığında anlıyor bedeninin artık söndüğünü. Gözlerini kapatıp dalıyor...
    Çıkaramadığı bir melodi çınlıyor beyninin içinde ses yükseldikçe rüzgar azıyor. Bir asırdır tadamadığı huzur gelip oturuyor içine. Talan olmuş dudakları sütliman. Üşümüyor artık çıplak olmasına rağmen. Melodinin arkasından derin bir soluk sesi duyuyor. Ne serum izi var kollarında, nede neşterlenmek istenen bir bedeni. Bir kelebek hışmıyla aralıyor odasının kapısını. Ve arkasına bir daha asla bakamamak üzere felaketin yüreğine doğru yürürken kayboluyor hastane koridorundan.

  21. YALNIZLIK KORKUSU

    Sevdiğimiz eşyayı, dostları yada sevgiliyi.
    Sonunda yürekte kalan hep ayni duygu, hüzün...
    Çünkü yitirilene alışmışızdır, sevmişizdir, bizimle olan beraberliği keyiflendirmiştir. Çünkü o beraberliğe değer vermişizdir.
    Ya o güzelliği yasarken; paylaşımı, keyfi, sevmeyi ve sevilmeyi birlikte hissederken...
    Hep korkmaz miyiz? İçimizi en güzel anlarda bile hep sarmaz mı?
    Ya biterse? Ya yok olursa bu güzellik?; endişesi..
    Tabii ki bitecek. Yaşadığımız mutluluklar, hüzünler hep bitmedi mi?
    Hep yerine başka başka hüzünlere, mutluluklara bırakmadı mi?
    Gene ayni korkular, ayni endişeler...
    Peki sahip olduğumuz güzellik için yitirme korkusuyla ağlamak niye? Kime? Ne için ? Biliyor musunuz?
    Dökülen göz yaşları sadece kendimiz için..
    O değere sahipken de, yitirdiğimizde de..
    Çünkü bizi asil korkutan YALNIZLIK..
    İçimizde hissettiğimiz o güzel duyguları uzunca bir süre tekrar yaşayamamak..
    Özlemek, özlenmek, sevmek, sevilmek, sım-sıkıca sarılmak,
    o bedenin canini, kanını hissetmek, sevişmek.. Hangisi kolay vazgeçilir hazlar ki?
    Biten aşklarda da, biten ömürde de yanaklarımıza dökülen gözyaşları hep kendimiz için.
    Çünkü merkez hep biziz, doymak bilmeyen egomuz..
    Ve o egoyu doyurabilmek, hoşnut kılabilmek için ne kadar çok çırpınır dururuz.
    Bizim sevdiklerimiz bizi muhakkak sevmeli, özlediklerimiz özlemeli,
    doğrularımız her zaman tek doğrudur.
    Ya yanımızda ki insan ? Onun egosu ? Arzuları, özlemleri veya usandıkları...
    Ne kadar o sevdiğimiz insana karşı fedakarız?
    Vermeden neyi ne kadar alabiliriz ki?
    Bizler; hep ilişkilerimizde hesap kitap içinde değil miyiz ?
    Her zaman denge.. Verdiğimiz kadar alalım, aldığımız kadar verelim hesapları yapar dururuz.
    Sonuç YALNIZLIK .
    Peki bu kadar yalnızlıktan korkuyor, yaşanılan güzellikleri,
    paylaşımı bir daha yasayamamak endişesiyle kaybedeceğimiz
    değere ağlıyorsak niye bu kadar ince hesaplar.
    O değer bize mutluluk yerine hüzün, kargaşa yaşatıyorsa zaten vazgeçmeliyiz.
    Yok eğer yaşamın sıkıntılarından biraz da olsa bizi alıp mutluluk veriyorsa o zaman gözyaşı yerine biraz daha akilci olmak daha doğru değil mi?
    Sıkıca, hiç bitmeyecekmiş gibi o güzelliği, huzuru sonuna kadar yasamak varken neden korku??
    Bilirsiniz.. Anılarımızda öylesine anlamlı, mutlu anlar vardır ki, kimi zaman onca geçen yıllara değerdir. Tabii ki bu değerler karşılık bulduğunda daha da değer kazanacaktır.
    Eh iste o zaman bize biraz daha is düşüyor demektir. Daha çok özen...
    Çünkü yasam içinde, ayni frekansı yakalamak o kadar zor ki...
    Sevgiyi, özlemi birlikte yasamak doyumsuz bir hazdır.
    Artık o sevdiğin insan kendin olmuşsundur.
    Korursun, tıpkı kendini koruduğun gibi. Üzmekten, incitmekten korkarsın.
    Artık hesap, kitap yapılamaz. ; Daha çok vermek vermek istersin.
    Çünkü ego vererek de doyumu öğrenmiştir. Çünkü gönlünü ayna tutmuşsundur o sevgiliye. Çünkü yitirme korkusu askı ölümsüz kılar.
    Çünkü ayrılmanın da bir vahşi tadı var
    Öyle vahşi bir tat ki dayanılır gibi değil
    Çünkü ayrılık da sevdaya dahil Çünkü
    AYRILANLAR HALA SEVGILI..

  22. MEKTUP

    Yine sessiz bir kış seheri, odamın perdeleri açık, kar usul usul yağıyor şehrime. Dört tane duvar , yaylı yatağım , yatağımın baş ucunda duran ahşap sehpa ve üzerindeki içi boş vazo; geçen sene vardı içinde bir şeyler ama zamana, birazda susuzluğa yenik düştüler. Kocaman dev blokları olan dillere destan bir konağın arkasına saklanmış küçük ,ahşap bir evdeyim işte. Kimim kimsem yok, annemi hiç görmedim , babam; bir yaz akşamıydı iyi hatırlıyorum , sofada oturmuş gümüş kabzalı tabancasını temizliyordu, ben yan odada elimi kafese daldırmış babamın kanaryasını tutmaya uğraşıyordum . Babam sinirli adamdı kızdığı zaman eline ne geçerse fırlatır, yeri göğü inletirdi, bana hiç kızmamıştı belki o silah patlamasaydı bir gün bana da sinirlenecek belki bir tokat patlatacaktı yanağıma . Silah sesini duydum öyle bir irkildim ki masadaki kafes yere yığılı verdi , bir an kuşun delicesine çırpınışını gördüm, içim korkuyla dolmuştu hemen sofaya koştum babam yerde öylesine yatıyordu ki korkudan yaklaşamadım bile . küçük kanaryamda ölmüştü babam da, artık hiç kimsem yoktu. İlk başlarda böyle olmadığını sanıyordum baba tarafımdan akrabalarım vardı, iki üç yıl sonra kendimi sokaklarda buldum . Ne babam vardı ne de bir yakınım. Yirmilerimde bir kız sevdim! İşte şimdi bu küçük kasabadayım yalnızlığımda pek bir değişiklik yok ama biraz yaşlandık galiba gelecek ay elliyi devireceğim. Neyse ağır ağır çıkmak gerek rahat musalla taşından, eh şimdilik rahat tabi arkamıza cemaat gelirde Allahuekber denilince sırtımız ya rahatta olur yada azapta. Adamın çıkası da gelmiyor sıcacık yorganın altından, şimdi sen tut buz gibi havada kalk işe git olacak iş mi yahu! Tak tak , ha! sen kimsin be seher bülbülü sabahın köründe? geldim geldim ses soluk yok gitti mi acaba? Ceketim nerede yahu bulamıyorum, hay aksi , yerlerde buz kesmiş .Eee neredesin seher bülbülü? Öyle geçerken ihtiyarı yatağından kaldırayım diye mi uğradın? Yoksa yuvanı mı şaşırdın?
    Buda nesi be eski toprak! Aman, aman şaka maka iyice yaşlandın eski toprak baksana yerden bir kağıdı bile alamıyorsun, tamamdır işte sabahları hep böyle olur cıvatalar soğuktan sıkılaşıyor eğilemiyorsun ,eğilirsen doğrulamıyorsun.
    Sen benim kadar sevebilir misin? hah ha haaaa ne bu eski toprak? Bizim bilmediğimiz bir gizli hayranın mı var? Baksana sabahın altısında kapıya bırakılan pembe bir mektup hem isimsiz, hem aşklı meşkli. Neyse bu arada iliklerim dondu gir içeri ne demeye kapının önünde alık alık bekliyorsun sanki bırakan geri dönecekmiş gibi,! Şöyle sıcak bir çay iyi gider yediğimiz bu soğuğun üstüne, bu arada da şu alacalı bulacalı mektubu rahat rahat okuruz.
    Ohhh içim ısındı ciğerlerimiz cana geldi be eski toprak. Ne diyor bizim seher bülbülü bir bakalım. Hah tamam! Bohça sarar gibi sarmış mübarek kat kat, adam mektubu açarken yoruluyor inşallah içindekiler bizi bu kadar yormaz.
    Bu mektubu sana hem çok uzaklardan hem de çok yakınından yazıyorum sevdiğim!
    Hep birini sevmek istemiştim, yitikte olsa yalanda olsa , yanımda olmasa da sevmeyi delicesine ve sen çıktın karşıma..
    Ben Leyla isem benim sevdiğim Mecnun olsun isterim , yan yana olmasak da , beden toprağa kavuşsa da ruhlarımız hiç ayrılmasın isterim. Sen böyle sevebilir misin? Ben severim diyorum kendi kendime en az ölüm kadar gerçek. Keşke şimdi yanımda olsaydın, ama yoksun! Olsun diyorum, ben seni öylesine sevmedim ki! Ben seni sıcak tenin içinde sevmedim , ben seni ruhunla sevdim. Ben seni! Ben seni zifiri bir karanlıkta sevdim .
    Sevdim mi acaba? Gerçek sevgi bu mu? İçimi cayır cayır yakan bu ateşin adı aşk mı? Yoksa ,yoksa her şeyin yapmacık olduğu şu küçücük dünyada daha da küçülen insanların adını aşk koydukları bir heyecan mı sadece? Eğer bu gerçek aşk değilse gerçeğini hayal bile etmek istemem. Şu an hissettiklerim bile beni ağır ağır boşluğa çekiyor bundan fazlasını ne hislerim ne yüreğim ne de ruhum kaldırır. Sadece bir tek cevap ver. Ben senin kalbinde hiç olmasam da artık sana sarılamasam da unutma ki bu ateş hiç sönmeyecek değil mi? Ta ki ruhum ölene dek. Sevdanın adını anan tek bir yürek kalmasa da , tüm kalplere mühür vurulsa da , seven gönülleri kor ateşle dağlasalar da, benim kalbim seni anar , benim sevdam tüm mühürleri söker , ben de dağlanacak tam bin yürek var her biri Arş kadar.
    Tekrar soruyorum Sen beni böyle sevebilir misin?
    Dur ! sakın söyleme, ben duyamıyor olsam da , kim bilir belki karanlık kıskanır, belki yalnızlık çekemez sevdamızı. Belki de ışıklar küser gözlerime . Bir sel olur çağlar yüreğim aşkın yıkımında . Ne olur sarmaşıklar girmesin aramıza ; zehirli sarmaşıklar. Tut elimden ne olursun beni sensiz sadece sensiz bırakma. Bir gün olurda duyarsan çekildiğini bedenimin toprağa gülmeyen bir yüzü vardı yazsınlar mezar taşıma. Sonra gelip güldür beni bir tanem. Ay ışığında gel mezarıma , bir demet papatya bırak mezarımın başucuna, ellerini üstüme yığılı toprağa sok ve hisset hayattayken sana anlatamadıklarımı. Dedimya ben zifiri karanlıkta sevdim; kuşkusuz, amaçsız, ölesiye sevdim, tabi adı sevdaysa bu çilenin.
    Adına her ne diyorlarsa acı, ızdırap , keder tarifi her neyse bu duygunun ben kabulüm sen yanımdaysan.
    Şu içimden geçenlerin sadece birini tutup çıkarabilsem seni sana onunla anlatabilsem ne yazmaya kalem ne de satırlarıma kağıtlar yeterdi. Çünkü sen benim içimdesin ruhumun deli sarmaşığı!
    Seni seviyorum, seni seviyorum
    Öylesine değil , ölümüne, bir bulmacanın karelerinde yok olmacasına!
    Hatırlar mısın? hep seher bülbülüm derdin bana ben sana seni öldükten sonrada seveceğim derdim de sen hep gülerdin, hiç inanmazdın bana belki ben öyle hissederdim, sanki fersahlar vardı aramızda ben senin başucundayken. Hep boşluğa dalardı gözlerin sanki bir benim yanımdaydın bir boşluğun içindeki düşlerde. Bak işte aradan nice yıllar geçti ben toprak oldum sen Eski Toprak!
    Hani papatyalarımız vardı cam vazoda sakladığımız arada bir alıp seviyor sevmiyor oynadığımız papatyalar. Şimdi boş görüyorum vazoyu aşkımız soldu mu yoksa sevdiğim?
    Ben seni böyle sevdim, beşikten mezara kadar değil , ruhum yok olana kadar.
    Sen beni böyle sevebilir misin?
    Sensiz geçen her gün ufkuma göz yaşı yağıyor , ben zaten gözyaşı olmuşum! Hatıralarının sıcaklığı tüm ruhumu ısıtıyor aradan geçen onca yıla rağmen. Hatırlar mısın sevdiğim? Hani gözlerinde kendimi görmeye çalışırdım da sen hep ağlardın da puslu bir hayal olurdum gözlerinin içinde , ellerini tutarken, sana sarılırken yutkunurdun hep öyle ağlamaklı. Bugün ruhlar semada ölümle dans ediyorlar yırtık kefenlerinde. Bugün yıldızlar bizim için parlıyor farkında mısın?
    Senden ayrılmadan; yani seni terk etmeden önce saçlarından bir tutam aldım, şimdi avuçlarımın içindeler. Hani ben ölmüştüm de sen bana sarılıp ağlamıştın da ben kıpırdayamamıştım , usul usul gel kollarıma sevdiğim kainatı kıskandırmadan gel ben seni işte böyle sevdim!

  23. Seninle Evlenmek İstiyorum Zeynep

    Tüm kötülüğümle iyilik nedir dediğim bir zamandı. Bütün vakitlerimde bu soruyu soruyordum evet ben kötüyüm ama iyi nedir? Muhabir bana kayıt cihazı uzattı ve bunu neden yaptınız diye sordu? Ben onu duyacak gibi değildim bir kaç defa aynı soruyu yöneltti. Tüm merakıyla soruyordu... Atatürk ü ve savaşları görmüş bir çocuktu Cem. Tüm abileri savaşta ölmüştü ve hepsi atatürk ü görmüştü. Cem, ülkemizi kurtaran ulu atamızı bende görmek istiyorum anneciğim diyor annesi ise, oğlum ata çok yoğun çalışıyor, ülkemizin ferahı için meclis kurdu, cumhuriyet i ilan etti bizler için sağlığından da oldu diyordu.
    Çocukluğunun verdiği saflıkla herşeyi güzel görüyordu. Oldukça zeki, akıllı, konuşması güzel ve saygılı bir çocuktu Cem. Hep iyi şeyler yapacağım anneciğim, seni hep gururlandıp mutlu edeceğim seni çok seviyorum. Cem büyümeye başladıkça ne kadar iyi olabileceğini ve tam tersi ne kadar kötü olabileceğini söylüyor.
    Ama ben hep iyiyim Atatürk gibi olma hırsıyla büyüdüm ve daha da önemlisi ülkem için yaşamak ve faydalı şeyler yapmak istiyorum ben nasıl kötü olabilirim ki diyordu. Lise yıllarında öğretmenleri tarafından takdir edilmiş, geleceğinin çok iyi olduğu söylenen Cem için iyi fırsatlar ayarlanması ve kaliteli bir eğitim alması gerektiğini söylüyorlardı. Cem ailesinden ve toplumdan aldığı eğitimle aslında hiç bir eğitime ihtiyaç duymuyordu. Daha önce yazılmış olan kitaplar ona sadece bilgi verebilirdi ya da yeniden yazılacak olan kitaplar onun hayatı olabilirdi. Toplumu düşünüyordu hep. Günü yaşadığı yeri ve ordan gelip geçen insanları gözlemleyerek geçiyordu. O Üsküdar ın en güzel evlerinden birinde büyüdüğü için kendini çok şanslı hissediyordu. Üsküdar ın en iyi lisesinde okuyordu. Üsküdar Amerikan Lisesi yaşadığı zamanının en iyi eğitim veren liselerindendi. Bir yastık alır ve ağaca tırmanır sahilden gelip geçenleri izler düşünür düşünür... Tırmandıkça insanlar küçülüyordu ve gördüğü bir çok şey küçükken o denize bakıyordu.
    Herşey yüksekten küçük gözüktüğü halde genişliği ölçülemiyecek deniz hep aynı gibi geliyordu. O buna Kedi bakışı diyordu. Kedilerin uzağı çok net görebildiği halde gözlerinin göremeyeceği kadar geniş bir açıya baktıklarında görmeleri zorlaşıyordu. Ve o hep aynı uzaklıkta kalmış oluyordu. Yükseldikçe gördüklerinin küçüldüğünü bilsede düşünceleri büyüyordu. Denize, gökyüzüne ve birde geçen arabalara bakıyor.
    Peki arabalara ve insanlara bakmanın gereği ne diyordu. Neden atatürk öldükten sonra kendilerini değiştirme girişimlerinde bulunan ama bunu geleceğimizi gören ata nın dediği gibi yapamayan onlara bakıyorum. Onları dinliyorum bu çok da zevkli oluyor ama hep kendilerini ve kötülüklerini anlatan bu insanlar beni dinlemeliydi. Arabalar ve insanlar o kadar hızlı gelip geçiyordu ki çocukken o kedi bakışı ağcının üstünde hep denize bakacağına göremeyeceğim şeyleri görmeye çalışmayacağına dair kendine söz vererek büyümüştü. Zamanının en iyi liselerinden birinde Üsküdar Amerikan Lisesinde okumuştu ve çocukken söz verdiği gibi annesini gururlandırıyordu. Okulu bitirince mesleğini düşünüyordu.
    Üniversiteye gitmeli ama hangi bölümü düşünmeli diyordu Cem. İnsanlar birbirlerine ağacın dibinden bakıyor ve hep aynı şekilde görüyor birbirlerine koydukları kurallar, devletin onlara koyduğu kuralllar arasında güçsüzleşen ve değişen ülkem için ben hukuk u seçmeliyim diyordu. İstanbul Üniversitesinin Hukuk bölümünü kazanmış ve annesine verdiği sözü tutmuştu. Hep iyi şeyler yapıyordu ve annesi onunla gurur duyuyordu. Üniversitenin ilk yılını birincilikle bitirmişti. Üniversite de herkes Cem i tanıyor. Güzel konuşmasını, insanlara olan saygısını, sevgisini ve ona özel olan konuşma tarzıyla Cem i dinlemeyi seviyorlardı. Cem, üniversitenin ikinci yılında sınıflarına yeni kayıt olan kıza aşık olmuştu. Sürekli onu düşünüyordu.
    Üniversiteye yeni gelen Zeynep in bu durumdan haberi yoktu. Nereye gitse Cem den bahsediyorlardı ama bir türlü Cem le konuşma fırsatı bulamadığı için çok üzgündü. Cem hep geleceğini denizi, gökyüzünü ve annesini düşündüğü için hayatında aşk a yer vermiyordu. Ama artık bu duyguyu engelliyemiyordu bununla mücadele etmek yerine ona olan aşkını anlatmaya karar verdi. İlk konuşmanın etkileyici olması gerektiğini düşünüyordu. O gün ki ders çıkışı için çok iyi bir plan yapmıştı. Ders çıkışı Zeynep in masasına sınıf arkadaşları tarafından kağıtlar bırakıldı.
    Bunlardan biride Cem in kağıdıydı. Her bir kağıtda başka bir şey yazıyordu. Zeynep şaşkınlıkla kağıtları açıyor okuyordu. "Zeynep senin çok zeki olduğunu düşünüyorum", " Zeynep sen çok güzelsin", " Zeynep gözlerinin bir okyanus gibi olduğunu düşünüyorum bana her baktığında nefesim kesiliyor ve boğuluyorum", " Zeynep konuştuğunda dudaklarına bakıyorum aynı annemin dudakları gibiler samimi, içten, nazik ve bir anne gibi seven." bir çok kağıt vardı Zeynep bir kaçını okuduktan sonra devamını yürürken okumaya karar vermişti.
    Zeynep in eve gidiş yolunu bilen Cem yol üzerine de bazı mesajlar bırakmıştı. Zeynep okudu bir kağıtda " Seninle evlenmek istiyorum sen aşık olabileceğim tek kişisin" yazısını gördü ve bir anda elinde ki diğer kağıtları düşürdü. Okuyamadığı bir çok kağıt vardı ve rüzgarla birlikte hepsi uçmuştu. Arkadan bir ses ısrarla Zeynep diye bağırıyordu. Zeynep dönüp baktığında ona seslenen kişiye yaşadığı duygusallıkla birlikte aşık olmuştu. Zeynep, her düşüncesiyle Cem gibiydi. O uzağa bakar ve uzaktaki güzelliği görmeye çalışır. Uzakta ki denizin dibine dalar ve boğulmamaya çalışırdı.
    Gördüğü yakışıklı kişi sınıf arkadaşı umutdu. Umut yanına gelip Zeynep e, "Ders çıkışı ağlamaklı gibi oldun seni merak ettim iyi misin ?." dedi. Zeynep ilk bakışta hoşlandığı adamın onunla ilgilenmesi karşısında çok heyecanlandı ve konuşamadı. Umut, "Seninle yürüyebilir miyim?" diye sordu. Zeynep onaylarmışçasına kafa salladı ve evine kadar beraber yürüdüler.
    Bu sırada Cem hazırlıklarını tamamlamış bir şekilde çay bahçesinde bekliyordu. Ancak Zeynep kağıtları okuyamamıştı ve Cem in planladığı gibi yol üzerinde ki yazılarda görmemişti. Gece sonuna kadar Zeynep i beklerken ona olan aşkının bu bekleyişle daha da arttığını düşünüyordu. Eve dönerken kağıtları ve mesajları görmediğini düşünerek içinde ki aşkı daha da ateşliyordu....
  24. İÇİMDEKİ BEN

    Hayatın anahtarı kendimi keşfetmemde sanki! Kendimi keşfetmem de hayatın ta kendisi...
    İçimde dolaşıp duran harfler var.
    Kelimeler ve cümleler var yakalayamadığım..
    Bir türlü bir araya gelemeyen, ama var olduğunu hep bildiğim...
    Olduğum bir ben var,
    Olmak istediğim bir ben daha var..
    Bir kıyı var, uzak mı yakın mı bilemediğim..
    Huzur ve sükuneti bulurum sandığım..
    Farklı pencereler, bakamadığım..
    Uzak ülkeler kadar uzak bir ben var!
    Aynadaki kadar yakın bir ben daha!..
    Bir çocuk var yine içimde oradan oraya koşturan ve bir ihtiyar derin çizgileriyle geriye bakan..
    Hiçbir şey için "Benimdir" deme
    Sadece de ki; "Yanımdadır."
    Çünkü ne altın, ne toprak,
    Ne sevgili, ne hayat,
    Ne ölüm, ne huzur, ne de keder,
    Daima seninle kalmaz.
    D.H. Lawrance
    Saklambaç oynayan dünyalar içimde, sobeleyemediğim..
    Aralayamadığım kapılar,
    Bulamadığım anahtarlar,
    Açamadığım kilitler var yine...
    Mavi ve beyaz çoğu zaman.
    Özgür ve temiz...
    Biri deniz, bir beyaz bir martı.
    Yağmurun ardından nefis bir toprak kokusu içime çektiğim. Hayatla ölüm arasında kısacık, incecik bir çizgi var çözemediğim. İçimde, içimi anlatan bir kilim var dilini sökemediğim...
    Balonlar var rengarenk, bilerek ipini bıraktığım..
    Uçurtmalar var kocaman enginlere saldığım..
    Oyuncaklar sonradan bulduğum..
    Ve kuşlar salıverdiğim..
    Aydede var ucunda sallandığım..
    Papatya tarlaları, içinde kaybolduğum..
    Bir gül bahçesi var içinden geçtiğim.....
    İçimde dolaşıp duran harfler var.
    Kelimeler ve cümleler de...
    Doğru yerde bir virgül, yanlış yerde bir nokta var..
    Soru işaretlerinin yağmuru, ünlemlerin şaşkınlığı var..
    Satır başları ve araları..
    Yapısına uymayan, yarım kalmış cümlelerim var bir yerlerde, var olduğunu hep bildiğim...
    Mektuplar var henüz yazılmamış..
    Korkular var yine içimde yapışkan ve soğuk..
    Olduğum bir ben var...
    Olmak istediğim bir ben daha var..
    Ümitlerim var gökkuşağının arkasında..
    Filize dönmüş tohumlar..
    Günü karşılayan, geceye karışan...
    Yıldızlar kadar uzak,
    Rüzgarlar kadar özgür ve dün kadar yorgun..
    Manzaralar var, seyretmeye doyamadığım..
    Kayıplarım var tutamadığım..
    Okyanus derinliklerine dağların zirvelerine yolculuklarım,
    Küçük mağaralara kaçışlarım...
    İçimde dolaşıp duran harfler var..
    Kelimeler ve cümleler var yakalayamadığım.. Bir türlü bir araya gelemeyen, ama var olduğunu hep bildiğim...



  25. TERKETMEK

    Sevme kapasitesi sadece bencillikleriyle sınırlı olanlar, kendilerini sevebilen insanların onlara yüreklerinde ayırdıkları yer kadar büyüyebilirler.
    Kimileri "seviyorum" der terkeder, kimileri sever ama "şartlar gereği" istemeden terkeder; kimileri hiç sevmeden terkeder, kimileri mekan değiştirmeden terkeder, kimileri de Tanrinın ilahi bir kararıyla terkeder. Sonucta, terkedilenler yürekten sevenlerdir, bu terkedilişin acısını hissedenlerdir. Onun için yalnızlık çekerler. Bununla beraber, aynı çatı altında yaşayıp, çocukları bile olduğu halde birbirini sevmeyen, sevmesini bilemeyen ya da tek taraflı seven insanların dramıyla doludur terkedilmiş hayatlar. Onlar kendilerini sevenleri mekan olarak terk etmeksizin gönülden terk ederek onlara manevi bir sürgün hayatı yaşatırlar.
    Doğruyu söylemek gerekirse, mekan ya da gönül değiştirerek terk edenleri önemli, anlamlı, sevgili, unutulmaz yapan, "onsuz olmaz" yapan hep kendi yüreğimizdir. Bizim gönlümüzde, bu insanlar bizim arzumuz ve sevgimizin gücüyle "büyük" olurlar. Peki, bu insanlar gerçekten bu sevgiye ve ilgiye layık mıdırlar? Onları bizim hayatımızda büyüten, onların üstün insanlık ve kişilik özellikleri midir, yoksa bizim sevgiye, sevgiliye olan özlemimiz ve yalnızlıktan korkumuz, ya da sevdiğimize inandığımız insana bahsettiğimiz ama kendi kendimize yarattığımız bir hava kabarcığının içindeki kelebek ömrü misali yaşanan bir düş dünyası mıdır? Bu insanlar bizim için gerçekten gönüldaş mıdırlar ya da hayatın karmaşasında yolda kazara çarpıştığımız, aynı asansörde beraber mahsur kaldığımız, ya da aynı otobüste beraber yolculuk ettiğimiz, aynı güzergahta binmiş ama bizimkinden farklı bir istasyonda inecek insanlar mıdır? Bizim yaşamdaki görevimizle onlarınki aynı mıdır? Acaba bu insanlar hayatımızdan çıkarken farkında olmadan ya da istemeyerek --- çünkü onlar kendilerini bizim devleştirdiğimizi unuturlar ya da fark etmezler--- bize iyilik mi ederler? Önemli olan bu soruları sorabilecek kadar gerçekleri görebilmektir. Tanrı nın insanoğlunun yaşamına "kader" adını verdiğimiz alın yazısını çizerken "adaletsizlik" yaptığını düşünürüz çoğunlukla Ama aslında o, bizim hayatımızda, kapasitesi ve özel görevi nedeniyle sadece belli bir zamanda bulunması gereken ve kendisinin kaldıramayacağı bu görevi layıkıyla yapabilecek bir başkasına devretmesi gerektiği ve ötesini hak etmediği gerçeğini bize haykıran, o ilahi bir adalet değil de nedir?
    Sevenler ve sevmesini bilenler, sevilmeseler dahi büyümeğe devam ederler. Sevme kapasitesi sadece menfaatleri ve bencillikleriyle sınırlı olanlar, kendilerini sevebilen insanların onlara yüreklerinde ayırdıkları yer kadar büyüyebilirler. Seven insan, sevdikçe İNSANLIK katında yüceleşir, verdikçe büyür, Tanrı katında melekleşir. İşte böyle bir hayat tecrübesi sayesinde DOSTLUK kavramının yüceliğinin ve içindeki sevginin anlamının fark edilmesi fırsatı doğar. İşte o an, insanın iç dünyasındaki Rönesans uyanışıdır. Devrimlerim en anlamlısı, özgürlüğe açılan bayrakların en güzelidir. Dostluk sıradan bir kavram gibi görünmekle beraber, evrenin düzeninde ve yaşamımızda varoluş kadar bir öneme sahiptir. Karşımızdaki insanı olduğu gibi sevebilmemiz için, önce onunla ve inandığı değerlerle dost olmamız gerekiyor. Evrende de bütün cisimler arasında bir kütlesel çekim gücü vardır. Aşkta, karşımızdaki insanı olduğu gibi sevmeyiz aslında, olduğu şekilde göremeyiz çünkü bizim gözümüzde olması gerektiği şekilde görürüz herşeyi; ona olduğu gibi değil, kendi hayal dünyamızda olması gerektiği gibi bakarız. Tıpkı çölde susuzluktan ölüme mahkumken bir vaha görmemiz gibi
    Dostlar terketmez. Ama, aşıklar terkeder. Çünkü aşk, bir sinema filmi gibidir. O filmde oynadığınız rol, film süresince vardır. Bir başka filmde farklı bir rolde olacağınız için, bir önceki rolünüzle ilginiz kalmaz. Dostluk üzerine bir aşk kurabilirsiniz. Ama aşk üzerine dostluk milyonda birdir. O tür bir aşkın temelinde az oranda bulunan başka duygularla karışmış olmakla beraber, dostluk duygusu baskın miktardadır mutlaka. Aşk, sevgi başta olmak üzere her türlü duygunun karışık bir şekilde bir araya geldiği bir manevi yoğunluk olarak çıkar karşınıza. Bu yüzden, aşkın barometresindeki ibrenin sevgiyle nefret, coşkuyla öfke, iyiyle kötü, ruhla beden arasında gidip gelmesine hiç şaşmamak gerekir. Size "Bu insana neden aşıksınız?" diye sorulsa, genellikle vereceğiniz cevaba kendinizden başka kimse anlam veremeyecektir. Hatta sizin bile çoğunlukla kendi cevabınıza anlam vermekte zorluk çekme olasılığınız çok yüksektir. Çünkü böylesine karmaşık yapılı bir duygunun sizce anlamı ya da derinliği değil, sadece var olması, bir morfin gibi sizi yalnızlık denen başka bir karmaşık duygunun zindanından mümkün olduğu kadar uzun bir süre için almasıdır önemli olan. Oysa ki, çok derin bir dostlukla bağlandığınız bir insana olan sevginizi anlatmak için fazla zorlanmazsınız. Davranış ve tavırlarınızla anlatırsınız sevginizi, ona verdiğiniz değeri Söylenecek çok şey vardır, ama sözlerin yerini bakışlar, davranışlar ve sadece sizin ikinizin konuşabildiği bir dil alır. Yıllar sonra bile, yine o kaldığınız yerden başlayabilirsiniz sohbetinize. Aşktaysa, insanlar birbiriyle bir daha o ayni dili konuşamazlar; ne kaldıkları yeri hatırlarlar ne de ne söyleyeceklerini. Çünkü aşk dinamik bir yapıdır, belli bir yoğunluk derecesinde ve etkileşim kıvamında olmak zorundadır. Duygunun olumlu ya da olumsuz olmasına bakmaksızın yoğunluk açısından üst düzeyde olması gerekir. Hangi insanoğlu nasıl bir insanüstü enerjiyle böyle bir duyguyu sürekli aynı düzeyde tutabilir ki?
    Dostlukta, sevilmemek ya da kaybetmek korkusuyla karşınızdaki tarafından bir anda terkedilmeniz söz konusu değildir. Aksine, onu siz terk ettiğinizde, o da sizi zamanla terk edecektir; bazen de hiç terk etmeyecek ama hafızasının ve kalbinin derinliklerinde bir yere gömecektir. Onu kolayca bulamazsınız ama kolayca kaybedemezsiniz de. Aşka gelince, o, hızla girer hayatınıza ve ayrılması da o kadar anlıktır. Ama insan olarak hayatınız o hızla değişen duygu yoğunluk ibresine ayak uyduramadığı için sizi hazırlıksız yakalar ve hasta eder. İşte, o yüzden aşk virüsünün bulaştığı beden hastalığın ilerlemesiyle normal işleyişinin dışına çıkar. Beyinle kalp arasındaki kan dolaşımı ve sinir iletişim ağı farklı bir şekilde çalışmaya başlar, haberleşme ve ulaşım yavaşlar; hatta, işlemez hale gelir. Duygulu ve duyarlı bir insansanız çabuk etkilenir, çabuk yenik düşersiniz. Ancak güçlü bir irade ve sağlam bir kişilik sahibiyseniz, gerekli iyi beslenme ve bakımla kendinize gelir, bir daha da kolay kolay hastalanmayabilirsiniz. Çünkü artık bağışıklık kazanmış olursunuz. Dostluk, aslında aşk denen virüsün yatağa düşürdüğü insanı ayağa kaldıracak tek ve en güçlü serumdur. Ne tıp ilmi, ne de diğer ilimler, etkisi daha güçlü alternatif bir ilacı henüz bulabilmiş değildirler.
    Dostlukta fiziki bir beraberlik ya da belli bir mekan olması gerekmez. Buna rağmen, çok yoğun bir birliktelik söz konusudur... Gönül ve düşünce birliği dostları asktan öte bir duygu boyutunda yasatır birlikteliği. Ortak olan o kadar çok şey vardır ki... Belki aynı sokakta beraber yürümezsiniz, ama aynı ruh hali ve düşünceyle adımlarınızı beraber atarsınız. Yalnız olmadığınızı bilir, kendinizden emin olarak korkusuzca yürürsünüz o, yürümeğe çekindiğiniz yolları.
    Dostluk, gecelerin en alaca olduğu karanlıklarda bile bazen bir Ay ışığı, bazen de bir Kutup Yıldızının parıltısı olarak çıkar karşınıza. Bilirsiniz ki gökyüzünün en acımasız olduğu, karanlığın hiç gitmek istemedigi zamanlarda bile bir yolunu bulup çıkar gelir bulutlar arasından. Bilirsiniz ki, o muhakkak gelecektir ve size umut verecektir, yola devam etmeniz için. Oysa, aşk, bir Kuyruklu Yıldız gibidir. Gelip geçiverir gözünüzün önünden. Dilek tutmağa bile fırsatınız olmaz. Kırk yılda bir gelir. Ne zaman ne amaçla geldiği de belli olmaz. Onu Kutup Yıldızından ya da Ay'dan daha çok arzularsınız, çünkü hiç sizin olmamıştır. Aslında, Kuyruklu Yıldız sadece sizin hayal dünyanızda yaşayan bir cansız oluşum. Gökyüzünde hayatınızın atmosferinden geçerken aşırı ısınmayla ateş topu haline gelmiş bir Göktaşıyla Kuyruklu Yıldız arasında hiç bir fark yoktur temelde. Kuyruklu Yıldız, sevmediği için terkeder; Göktaşıysa başka çaresi kalmadığı ve zayıf karekterli olduğu için düşer hayatınıza. Küçük olanları, küçük bir yarayla atlatırsınız ama kütlece büyük olanların hasarı daha fazla olur. Dostluk, sabahları Güneş, geceleri de ya Ay ya da Kutup Yıldızı olarak dünyanızı aydınlatır Sizi karanlıklardan ve kışın acımasız soğuğundan koruyan hep odur Farkına bile varmazsınız onsuz yaşamın ne kadar zor ve cehennem azabı oldugunu.
    Öyleyse, milyon yılda bir gelip şöyle bir yanınızdan geçecek diye beklediğiniz Kuyruklu Yıldıza ümit bağlamak ve yaşamınızı karanlığa gömmek yerine, gecelerinizin güneşi yanı başınızdaki Ay'ı, en karanlık ormanda bile size doğru yolu gösteren, bilge Kutup Yıldızını ve varlığıyla sizin ve çevrenizdeki bütün güzelliklerin yaşam kaynağı olan ve etrafında sizin gibi nicelerinin deli divane olduğu Güneş'e neden gönül vermediğinizi merak ediyorum. Elinize, teleskopla gökyüzüne bakma fırsatı geçtiğinde, zamanınızı ve emeğinizi Halley Kuyruklu Yıldızını beklemeğe ya da kovalamağa harcamak yerine, yaşamınızda bu kadar önemli yeri olan Güneşe, Aya ve Kutup Yıldızına ayırsanız, hem kendi yaşamınıza, hem de size yüreklerini açanlara haksızlık etmemiş olacaksınız. Tanrı'nın bir mucizevi lütfu olan dostluk, bir insanın kendisine ve insanlığa sunabileceği en anlamlı ve eşsiz bir armağandır. Sizi gönülden seven ve değer veren bir insan, böyle bir armağandan başka ne isteyebilir ki? Öyleyse, yeni bir yıla başlarken sevdiklerinize vereceğiniz en güzel armağanın parayla satılmadığını anlamışsınızdır ve zengin olmanıza de gerek yoktur. Yeterki kalbinizin sesini dinleyin.
    Ve unutmayın, dostlukta terkedilmek ya da sevilmemek korkusuna yer yoktur, siz dostu ve sevgiyi terk etmediğiniz sürece