Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine

afflicted_

Üye
  • Katıldı

  • Son Giriş

afflicted_ tarafından gönderilen her şey

  1. İğnelerin kapsüle dokunup mermiyi ateşlemesi gibi ateşliyordun günahların fişeğini... ama hep kendini yaraladığının farkında bile değildin... yaralı bir gemiye benziyordun... bulabileceğin tek ve küçücük bir rıhtıma yanaşmaya dahi razıydın... fakat her tarafın kokuşmuş sularla çevriliydi.. nereye gitsen etrafında kokuşmuş sular... İçin mikroplarla kaynıyordu... yaranı iyileştirmeyi düşünemez bir haldeydin.. Eğer ALLAH rıhtımı gösterip şifa vermezse yarın batmış olacaksın.. Altın kaplı bir yelpaze ruhumu serinletmeye başladı.. lakin yetersiz..! cüretkar bir yangın bütün aleviyle bütün vücudumu sardı.. kalbimin bilmediğim bir noktasında atomlar patlıyor..... yakıp yıkan bir enerji açığa çıkıyor ve bir yangın halinde yayılıyor tüm bedenime.... atomları patlatan tetik ise; Sen.. ben artık bu aşkın yalnızlığa mahkum ettiği zavallı bir ırgatım.... görebildiğim en son noktada sadece ayrılık var.. gözleriyle, acımasızlığıyla hayatımı süzen bir ayrılık.... geriye değersiz bir tortu kalacak sonunda.... derbeder bir tortu..! Bana şefkatli bir el lazım.. zayıflığımdan dolayı şikayette bulunmayacak, öğüt vermekte üretken bir el..! çünkü bu aşk anlaşılmadık bir içeriğe sahip.ve ben acemiyim.. sana böylesine hayran olmak, seni delicesine sevmek ve böylesine hissetmek..! Bütün hayallerim seninle damgalandı... ama bir arzunun illete dönüşebilecek bir dürtüsü değil bu..! madde ötesi bir yakınlığın sımsıkı kavrayan parmakları.. ruhunu görebilseydim eğer ve dokunabilseydi ona... vuslatın en güzeli olurdu benim için.... berrak bir ruhtan ibaretsin ve ben sana mahkumum..! halbuki anlatamadım.... senden dünyevi hiç bir beklentim olmadığını ve sadece sana duyduğum sevginin büyüklüğünü ve saflığını öğrenmeni istedim.... sence kötü mü yaptım..? neydin sen? bir rüzgar mıydın da şöyle bir esip geçtin..? yapraklarını döküp dallarını kırdın içimdeki sevgi çınarının.... yüreğime ebediyet arzusunun çekirdeğini bıraktın.... bedenim alev alev tutuştu böylece.... sonsuz hayat az ötede duran canlı varlık kadar yaklaştı ruhuma.. neydin sen? bir ışık demeti miydin de RABBİM bu demeti çok güzel yarattığı nadide bir kalıp içinde sundu bana..? bir ayna mıydın? Gözlerimi kaybettim içinde ve şimdi ne seni ne de kendimi görebiliyorum..! neden bir an pencerelerine varana kadar açtın bana gönlünü? sonra bir başka diliminde zamanın esrarlı bir havaya bürünüp kapılarını bile kapattın yüzüme..! yoksa mevcut değil miydin? kuru bir ısırgan dalı mı sarstı beni? Ebediyete yönelik sevgi ve hasrete susamış kalbim, aslında mevcut olmayan seni bu kuru ısırgan dalında hissedip de aşka mı geldi..? şimdiye değin yaşadıklarım, körebe oynayan bir romantizmin köpüklerimiydi..? neydin sen? gökten avuçlarıma düşen bir damla su mu? kalbimin yangını bütün hücrelerimi sarınca buharlaşıp kayboldun.. sonu gelmeyen bir heyecan mıydın ki kendi ellerimle hazırladım sonunu..?yoksa bu zavallı gönlümle yıkılmaz bir kule olarak mı algıladım seni ve sen bir kuştüyü olarak uçup kayboldun gökyüzünde..? bir şiirmiydin? içimi doldurdun gizemli mısralarınla,intizarınla..şimdi her mısra boşluğa asılıp kaldı,yapayalnız.. bir masal mıydın? Kuşların geceleyin ruhuma anlattığı bir efsane miydin, çağların ötesinden kopup gelen..? yoksa bulutların kulağıma fısıldadığı bir nağme miydin? seninle farkına vardım içimin ücra köşelerinin.. karanlıklar içinde bırakılmış onurumuzu kurtarmak için bilendim seninle... kıskacına sıkıştığım bir döngüyü, yüzeysel endişeler çemberini kırdım sayende.. sayende adımlarımı yeniledim... ince bir alev gibiydin ama o alev bir yığın dinamiti ateşleyecek güçteydi.. neredesin şimdi? hangi tomurcukta? hangi iklim ve mekanda? bu günde mi, dünde misin? Hayalde mi düşte misin? her yere bakıp seni hatırlıyorum, yollara bakıp seni özlüyorum.. dünyamı saçlarının rengine bürüyüp kayıplara karışmasaydın, her şey bana acıyarak bakmayacak, yollar gözyaşıma şahit olmayacaktı.. sana bir yabancı gibi uzaktan seslenmeyecek yüreğimde ağırlayacaktım seni.. bazen bir yağmur damlasısın... ,bir çiçek yaprağının, bir rüzgar perisinin bakışlarında buldum o mağrur, dimdik ve tavizsiz tavrını.. sesin bazen ıssız bir köşede yankılandı. defalarca yılmadan dikkatle dinledim seni.. fevkaladeydin.. biliyorum ki ne her sevgili Leyla'dır, ne de her yürek Mecnun'a aittir.. ah bir yeterince anlayabilseydin beni!!ne bir öyküden arta kalan duygu kırıntısı, ne de bir boşluktan sızan aldatıcı bir ışıktır sevgim.. Lakin anlayabilse de anlayamasan da sevgim böyle ve sürecek..
  2. Günlerden Pazartesi, genç, yakışıklı ve gizli işlerle uğraşan adam peşindekilerden kaçarken bi sokakta genç, güzel ve ağırbaşlı bir kıza çarpar kız yere düşer adam kızın canının yandığını düşünerek, kızı yerden kaldırır. Kız ile Adam göz göze gelirler ve adam koşmaya başlar. Ve o günden itibaren güzel kız hep o Adamı düşünür... Adamın aklı ise kızda kalır ve 4yıl sonra o gizli işlerle uğraşan genç artık evlenmek isteyen ağırbaşlı bir kişi olur. Babası oğluna hemen gelin bulup evlendirir. Erkek çok mutludur, Karısı ise kocasını çok seviyodur. Genç Adam artık büyümüş ve tam 27 yaşına gelmiştir ama halen o gün çarptığı kız aklına gelir ve derin derin dalar karısı ise olanlardan habersiz hayatını sürdürmektedir. Ve artık karısı bi çoçuklarının olmasını ister ve bi kız çoçukları olur. Genç Adam artık 30 yaşına gelmiştir. Kızı 2 yaşına gelir kızın adını Elif koyarlar. Babası Mustafa ise artık onların çok sıkıntılı günler beklediğinden kuşkulanır. Nedeni ise Mustafa'nın işten çıkmasıdır .Mustafa artık eve geceleri gelmektedir. Karısı Yasemin buna çok üzülmektedir. Elif ise hiç birşeyden habersiz büyümektedir. Ve aradan yıllar geçer elif 4 yaşına gelir. Mustafa ise karısına söyleyemediği bi şey vardır. Mustafa eve geç geldiği günlerde karısını aldatmıştır. Mustafa karısına o gece çok içmiştim arkadaşlarla bi otele gittik ve dayanamayıp bu olayı yaptım der. Karısı Yasemin Elifi alıp gider ve bi daha geri dönmez ve genç Adam 2 yıl bekler ve kendisini asar bunu duyan Yasemin hemen eve gelir ki Kocasının tabutu kaldırılıyor. İşte bu hikayede anlatılan hiç bir zaman nefsinize yenik düşmeyin...
  3. Bekleyişlere yüklemişsen aşkını, senin için en tanıdık sözcük "yarın"dır....... Aslında "o" yoktur ve senin de beklemekten başka çaren yoktur. Bu yüzden yarın senin için hiç bitmeyen bir umuttur. O olmadan geçirdiğin hiçbir gün yaşanmış sayılmaz. Yaşamadığın günler eklendikçe birbirine, yarına olan özlemin daha da artar. Her gece gözlerini "yarın olsun" diye kaparsın, her gece o günü değil yarını düşünerek uyursun. Uyuyabilirsen tabii... Gün ışığı varken daha çabuk geçer zaman. Gündüzdür, bir uğraşın vardır, "o ve yarın" yine aklındadır ama yolların, sokakların kalabalığında daha az hissedersin yalnızlığını. Ama o gece kahrolası gece.... bir çöktü mü kentin üzerine geçmek bilmez saatler de senindir artık. Ne yapsan olmaz, ne yapsan tüketemezsin dakikaları. Oysa senin istediğin bu gecenin de bir an önce bitmesi ve "yarın" olmasıdır. Bugün yoktu ya "o" belki yarın olacaktır. Günlerdir beklediğin telefon belki "yarın" gelecektir. Aylardır hasret kaldığın yüzünü belki "yarın" göreceksindir. Kadehlere sığınarak ve kendini sarhoşluğun kollarına bırakarak bitirmek istersin geceyi. Yapamazsın çünkü içki seni uykuya değil "yarınlı" düşüncelere taşır. İki satır kitap okuyamazsın. Sözcükler çoktan anlamını yitirmiştir. Belki bir iki şarkı daha çekilir kılar geceyi dersin ama dinlediğin her şarkı yine "o" nu anlatır sana... umudun vardır ya içinde "yarın"a dair; bir tek ona sarılırsın. Yüzünde beliren gülümsemeyle kaparsın gözlerini. Zaten ne kalmıştır ki şurada "yarın" olmasına... Sabahın ilk ışıkları yüzüne çarpar çarpmaz açarsın gözlerini. Heyecanla kalkarsın yataktan. "yarın" olmuştur ya, geceki sıkıntından eser kalmamıştır. Telefonlarını kontrol edersin, arayan, not bırakan var mı diye... Yoktur... Kapıyı dinlersin gelen var mı diye... Yoktur... yine yalnızsındır işte ve bu duygu bir bıçak gibi keser yüreğini... ince ince bir sızı hissetmeye başlarsın, tıpkı dün sabah hissettiğin gibi... "Yarın" bugün olmuştur ve senin önünde yine sadece "yarın" olmasını beklemekle geçecek bir bugün vardır. Daha kaç gün geçecektir "yarın"ı bekleyerek bilinmez... BEKLEYİŞLERE YÜKLEMİŞSEN AŞKINI VE "YARIN"I BEKLEYEREK TÜKETİYORSAN ZAMANINI, BEKLEME ...... Çünkü; O YARIN HİÇ GELMEZ.....!!!!!!!!!!!!!!!
  4. Çoğu zaman pek çok şeyi çocuklardan öğreniriz. Bir sure önce, bir arkadaşım, 3 yasındaki kızını, bir rulo altın renkli kaplama kağıdını ziyan ettiği için cezalandırmıştı. Durumları iyi değildi ve kızının kağıtları, ağacın altına koyacağı bir kutuyu süslemeye harcaması onu çok sinirlendirmişti. Buna rağmen, küçük kız, ertesi sabah hediyeyi babasına getirdi ve "Bu senin için babacığım" dedi. Arkadaşım, gösterdiği tepki için kendini suçlu hissetti, ama kutunun bos olduğunu görünce için için sinirlenmekten de kendini alamadı. Kızına bağırdı: "Birine bir hediye verdiğin zaman içinin dolu olması gerektiğini bilmiyor musun?" Küçük kız babasına yaşlı gözlerle baktı ve şöyle dedi: "Ama babacığım, kutu bos değil ki. Ben kutunun içine öpücüklerimi üflemiştim. Hepsi senin için babacığım." Babanın içi paramparça olmuştu. Kızını kucakladı ve onu affetmesi için yalvardı. Arkadaşım bu altın renkli kutuyu yatağının bas ucunda yıllarca sakladığını anlattı bana. Ne zaman cesaretini kaybetse, kutunun içinden hayali bir öpücük çıkarıyor ve onu oraya koyan çocuğunun sevgisini hatırlıyordu. Gerçek anlamda bakmak gerekirse, her birimiz arkadaşlarımız ve ailelerimiz tarafından bize sunulan karşılıksız sevgi ve öpücüklerle dolu altın renkli kutulara sahibiz. Dünyada sahip olabileceğimiz daha değerli bir şey olamaz...
  5. Sensizlikte fırtınalar kopuyordu yaşadığım şehirde .Ölüm ise hırçın dalgaların maskesini giymiş kıyılarıma vuruyordu. Üşüyordum.. Gözlerim gözlerini arıyordu gökyüzünde.. Ama gökyüzü kapalı.. Şehre yağmur yağıyordu .Yağmurlar ise acımasız.. Bereket dağıtan yağmur, yüreğime yalnızlığın acımasızlığını bırakıyordu damlalarında ..Korkuyordum karanlığa yenilmekten. Tüm şehri dolaşıyorum önümde seni bulma umutlarım arkamda beni kovalayan yalnızlık.. Saatler geçmek bilmiyor. Gözlerim bir an saate dalsa yelkovan cellatlığa, akrep ise karanlığa bürünüyordu. Yapamıyordum sensiz. Ayaklarım yoruluyordu su birikintilerine çarpa çarpa. Sensiz duygularım bölük pörçük.. Ölümü ensemde hisseder gibiyim. Kimsenin olmadığı sokaklara girmiyordu ayaklarım.. Korkuyordum sensizlikte ölümün kalbimi esir almasından.. Kılcaldamarlarımdan canımı çekiyorlar sanki... Üşüyorum sensizlikte.. Yağan yağmurda sığınacak sıcak yüreğini arıyordum.. Fırtınada dev dalgalara karşı sığınabileceğim sakin bir liman. Kısacası seni arıyordum...Ezan sesi, gecenin karanlığını dağıtıyorken gözlerim uykuya yenik düşecekti az daha...Koşmaya başladım güneşin ilk ısıttığı sokaklara...Güneşin sıcaklığında bulabilirdim. sesini....Soluk soluğa koşuyorum akşamdan ıslak kaldırımları. Güneşi görüp kuruyan her kaldırım gibi bende sana kavuşuyorum sanki... Rüyadan uyandığımda ter içindeydim.. Korkularım bir anda mutluluğa dönüşürken varlığında rüyalarda bile sensizliğin acısını hissetmek kötüydü...Ne mutlu sevdiklerinin her an kıymeti bilip ölümüne sevenlere..
  6. Nazım Hikmetin Abidin Dino'ya dediği gibi, belki mutluluğun resmi yapılamaz ama hariıtası çizilebilir diye düşünüyorum. Biraz garip ve tutarsız da olsa, sonuçta çizilebilir. Mutluluk bazen küçük bir hediye, bazen bir bakış, sıcak, candan bir el, çocuğumuzun aldığı diploma vs. olabilir. Mutluluk nerede, niçin ve nasıl algılandığına, kişisine, yerine ve zamanına bağlıdır. Şuna inanıyorum ki, servet, güç yada güzellik başlıbaşına bir mutluluk sağlamaz. Mutluluk ancak eşler arası gerçek bir sevgi, diyaloğ ve güvenle yakalanabilir. Evli olup da kişinin tek başına mutluluğu söz konusu zaten olamaz. Son yıllarda yapılan ciddi anket ve araştırmalarda, sonuçlar bilinen tekrarların aynısı. Elindekiyle yetinmesíni bilmeyen insanın, dünyayı da bağışlasan mutlu olma şansı yoktur. Mutluluk. Küçük ve az şeylerle yetinmek, elindekiyle mutlu olmasını bilmektir. Beklenti ve isteklerinizi abartmadan sınırlı tutmak, iç ve aile içi huzurun mutluluğu için neden sayılabilir. Dışa dönük gösteriş, moda, lüks, şan, şöhret yada salt mevki, para gücü gibi değerler mutlu olmak için yeterli bir neden sayılmaz... Hayat bir sınavdır, sahip olmak istediklerinizle değil, elinizdekiyle mutlu ve huzurlu olmanın yollarını öğrenin. Çünkü mutluluk mutlu olmayı arzu eden ve buna gayret edenlerin hakkıdır. Evlilklerde mutluluk ancak eşlerin bir ömür el ele, yürek yüreğe vermesi ile gerçekleşir. Bir başına kimsenin soluğu buna yetmez... Önemli olan sorumluluklarınızın bilincinde olmak. Tartışmaların, kavgaların esiri olmadan, seviyenizi ve aklınızı kullanmayı ve korumayı öğrenin. Belki, bunun açınızdan pek kolay olmadığını düşünüyorsunuz, doğru ama imkansız olduğunu söyleyemezsiniz. Dikkatlerinizi geleceğinize yönelterek planlı, programlı ve kararlı davranarak istekleriniz doğrultusunda hareket etmeyi gerçekleştirebilirseniz, mutlu olmamanız için hiç bir neden kalmaz. Çünkü emek verilmeden, çaba harcanmadan hiç bir şey kendiliğinden olmaz. Seviyenin önemi burdandır. Sorumluluğunuz bu yüzden çok önemlidir. Birliktelikler sorumluluk gerektirir. Çünkü mutlu ve huzurlu evlilikler saygı ve yöntemlere bağlıdır. Bazen küçük bir hatanın bile büyük sorunlara dönüştüğü bir arena olabilir. Etrafınıza bakıp bir düşünün lütfen. Bu kısa süreli yaşam için bu kadar kırıcılık, bu kadar gerilim, bu kadar sıkıntıya, inada gerek var mı? Nedense bir çok insan anlayışın, dinleyişin, hoşgörü, saygı, sevgi ve geleceğinin yerine salt inadı koyarak yaşamını sürdürmeye çalışıyor. Ve o acıyı hem kendisi çekiyor, hem de başkalarına çektiriyor. Bunun Hollanda da yabancılara yardım amaçlı sosyal bir kurumda çalıştığım süre içerisinde Türk ve faslı aileler arasında daha yoğun bir şekilde yaşandığının ayırdına vardım. Bu bir anlayış, yetişme tarzı ve kültür meselesi değil midir sizce. Düşününki, ne kadar yaşayacağımızın belli olmadığı bir dünyada, ömrümüzü hargür içerisinde geçirmenin bir anlamı var mı?. İnsan olarak herkesin sevgiye, mutluluğa, anlaşılmaya, güvene, insan gibi yaşamaya hakkı ve ihtiyacı var. Bütün bunları hakketmek için de öncelikle kötü huylarınızdan vazgeçip, özveride bulunabilecek bir çaba içine girmelisiniz. Mutluluk yada mutsuzluk denince nedense akla ilk gelen evlilikler oluyor. Evli ve mutsuz çiftlere öncelikle şunu söylemek isterim. Evlilik kurumunuza saygı, güven, sevgi, hoşgörü, açıklık, dürüstlük, alçak gönüllülük gibi, biribirilerini anlama, dinleme anlayışını ve içselliğini yerleştiremezseniz, bilmelisiniz ki, hiç bir tutum yada davranış sizin mutlu ve huzurlu olmanızı sağlayamaz... Evlilik kurumu her zaman saygı duyduğum ve genel toplum düzeni açısından olması gerektiğine inandığım aile birliğidir. Ancak bizim gibi geri kalmış toplumlarda 15 20 sinde evlenen gençlerin, gelecekleri hakkında öyle bilinçli ve üzerinde uzun boylu düşünmedikleri bir gerçek. Çünkü gençliğin de tozpembe hayallerinin zamanı ve budalalık dönemleridir. Bütün bir yaşamı kurban vermek fazlaca önemli değildir o dönemlerde onlar için. Zaten akılları başlarına geldiklerinde iş işten geçmiş olur. İstikrar, denge, içtenlik olmayan hiç bir evlilik yada ilişkide iyi ve mutlu bir gelecek beklemek hayalden öteye geçmez. Kadın yada erkek, mutlu olmak istiyorsanız. Kısır, gereksiz tartışma ve çekişmelerle yaşamınızın kararmasına izin vermeden ve karşı durarak, yuvanızda saygı, sevgi ve uzlaşma kültürünün egemen olmasını sağlamalısınız. Bu uğurda çok zor sınavlar vermek zorunda kalabilir siniz. Ancak her birey üstüne düşen görevi yerine getirerek, kendi payına düşeni yapmak için çaba verirse ortada bir sorun kalmaz... Eğer evliliğinizde ilişkiniz her gün yara alıyorsa, bunun nedenlerini iyi düşünüp, bu yarayı tedavi etmenin yollarını bulup ortaya çıkarmazsanız. Hayatınız boyunca acı cekmek zorunda kalırsınız. Evlilik insanın hayatında önemli bir karardır. İnsanın sığınacağı bir yuvadır. Bu yuvanın kesin kes yıpratılmaması, yara almamasi gerekir. Bazan ailevi ilişkiler arası ölçüyü kaçırmadan konuşup tartışmanın sayısız yararları var. bu gün bir çok evliliklerde zorunlu olmadıkça konuşmamayı yeğ tutuyorlar. Çünkü ilişkiler arası iletişim yok. Oysa ki psikologlar ülkemizde aile fertlerinin konuşup dertleşmedikleri için bu sebeple ailede bulunması gereken sıcak ilişkilerin doğmadığını bununda aile fertlerinde depresyon stres gibi olaylara neden olduğunun özellikle altını çiziyorlar. Mutluluk gökte zembille inmez. Hakketmesini bilenler içindir derdi rahmetlik ninem Az ile yetinmeyi bilmek özenti ve gösterişlerden uzak, kendisi olabilmeyi başarmak, mutluluğun hala en temel belirleyicisi olarak bilinmektedir.. Paranın ve ekonomik gücün, güzelliğin, göreceli değerler olduğunu unutmamak gerek. Yalnız başına asla ve asla mutluluğun belirleyicisi değildirler. Öyle veya böyle hayatı yaşamak, yaşamı da güzelleştirmek gerek. Mutluluk bir çabadır, bir uzlaşma kültürüdür, kendine güvendir, bir iç derinliği, iç zenginliği ve iç güzelliğidir. Mutlu olmak için her şeyi oluruna bırakmak yetmiyor, onun için çalışıp emek vermek gerekir. Her şeyini insan kendi üretmek zorundadır. Mutluluk bize bağışlanmış bir eser değildir. Yaşamı anlamlandırmak için sevgi almak, sevgi vermek gerek. Çünkü insanın varlığını, mutluluğunu hissedebileceği ve hissettirebileceği tek yer yüreğidir. Mutlu bir yuva kurmayı, mutlu olmayı, mutlu yaşamayı herkes arzu ve hayal edebilir. Ama onun gerekliliklerini yerine getirmekse size bağlıdır. Tabi bu yaşadığınız hayata hangi açıdan baktığınız, gördüklerinizin neresinde durduğunuz, öngörülerinize göre gerçek değerlerin neler olduğuyla da ilintilidir. Bir kere evli olupta gözü dışarda olan insanların kesinlikle mutlu olma şansı yoktur diyor bir düşünür. Oncelikle, mutluluk insanın kendisinin hak etmesi gereken bir olgudur. Bir piyango bileti ile gelse bile yinede doğru bileti almak yada seçmekle mutluluğa erişilir. Oysa acı ve mutsuzluk her zaman bir maruz kalmadır. Bir haksızlıktır, çaresizliktir. Mutsuzluk bir acı ve çile çekme halidir. Yoksa kim mutsuz ve bedbaht olmayı ister. Araştırmalarda, doğru kişilerle, doğru evliliklere odaklanmanın önemini vurgulamadan geçemiyeceğim. Mutlak zekadan çok, sosyal zekanın ve sosyal yapının mutluluğa çok daha olumlu katkılar sağlayacağının altını özellikle çiziyor uzmanlar. Kavgadan, kargaşalardan uzak, hayata gülerek ve gülümseyerek bakabildiğimiz saygı ve sevgi kültürümüzü pekiştirerek, yaşamı omuzlarımızda bir yükmüş gibi görmediğimiz an, yükümüz hafifleyecektir. Üstelik hayat bize çok daha renkli ve zevkli gelecektir. Yazımı yıllar önce yazdığım bir şiirle noktalamak istiyorum. Yolunuz yüreğiniz kadar aydınlık, uğurunuz açık ola
  7. "Tam seni soruyordum"; deyişini duymuştum ilk benim olduğunu sandığımda. Kalbim ağzıma geldi, yutkundum! Seni algılamaya başladı beynim; Karşımdaydın, tüm görkemin ışıl ışıl gözlerin ve bana sonuna kadar açtığın kalbinle.; Buydu; dedim içimden yıllardır aradığım. Yıldızlarda aramıştım gözlerini; ay'dan başka bir şey yoktu gökte yüzünü benzeteceğim, bir bakıma o kadar da uzaktın bana. Oysa şimdi uzansam dokunacaktım sana. Uzandım; Bilmem kaç bin wolt elektrik yayıldı vücuduma. İşte o an vermiştim ellerine kalbimi. Defalarca gelmeler, gitmeler, hayaller, öpücükler, kahkahalar, hasretler yaşadım seninle;. Bir kandil gecesi yeminler savurduk rüzgara; Allaha ulaştı ruhumuz. Onun önünde döküldü dudaklarımdan o iki kelime; benimle evlenir misin? Çılgın bir evet sonrası benimdin artık! Ölmek ne güzel olacaktı seninle. Dudaklarımın değmediği yer kalmamıştı yüzünde, kollarımdaydın bütün senliliğinle. Söz vermiştik ilk çocuğumuzun adını sen ikincisininkini ben koyacaktım. Şimdi benim ilk kız çocuğumun adı senin adın olacak. Evimin hiçbir yerinde şark köşesi hiçbir köşesinde abajurlar olmayacak; yerlerde puf puf minderlerde. Duvarlarımın rengi hiçbir zaman siyah beyaz olmayacak mesela. Annenin ellerini hiç öpemeyeceğim, babanla rakı içemeyeceğim, kardeşinle fenerin maçlarına gidemeyeceğimde. Hatırlarmısın? Pırıl pırıl bir Pazar sabahı kıpır kıpır bir kalp elinde bir çiçekle merhaba dedin anneme; nasılsınız teyzeciğim anne demeye çoktan razıydın belki ama dil varmıyor bazen bilirim. Anacığımı ilk kez böyle içten sarılır gördüm bir kıza, onun sana kızım dememesi için bir neden yoktu; dedi de istedi de seni biliyorsun Kalbinin tüm renklerini taşıyan bir çiçek yumağı getirmiştin, hâlâ duruyor masanın üzerinde. Daha ne kadar dayanırım bilmiyorum onu görmeye. Nefes aldığın her yerinde yaşıyorsun evin. Ben daha ne kadar yaşarım bilemiyorum. Odamda; resimlerinin önünde gerçeğe dönüşmüştü hayâller. Şeker olmuştum sana; sonra tepsi, öyle pişmişti işte kahveler. Üç vakte kadar görüşmek dileğiyle ayrıldık evden, ilk kez kollarımda dolaştırıyordum seni, ilk kez eleleydik sokaklarında eylülün; son olduğunu nereden bileyim.. Sarıya boyanmış bir aracın camıydı aramıza giren, o iri iri, siyah siyah gözlerin küçüldü yavaş yavaş, kayboldun gözlerimde. Yokluğuna duyduğum ağlamaklı bir isyandı kalbimde var olan. İki elim cebimde boynum bükük tuttum evimin yolunu, akşamı senle ettik evde bıraktıklarınla.. Bir yada birkaç hafta kat üstüne kat çıktık gönül arsamıza; gözlerin temeli, sözlerin yıkılmaz duvarları oldu kuracağımız(ı sandığım)yuvanın.. Yine bir kandil gecesi; Allah'ın huzurundayım; beni bıraktığın yerde, seni beklediğim yerde; Sen! Yoksun. Ben! Yalnızlığımla birlikte, yalnızlığını yaşıyorum! Bir kez daha yemin ediyorum seni seviyorum; canım yanıyor! Efkar dağıtmak için o malum yere bir ömrü bir çırpıda bitirdiğimiz terasımıza çıktım. Bir dolu efkar alaşağı etti beni. Boş sandalyeler, solmuş çiçekler, zerine oturup Bakırköy'ü seyrettiğimiz minderler seni sordu gitti diyemedim; küçüldüm. Ardımda bıraktığım bir damla göz yaşına sormuşlar seni, kurumadan az önce anlatmış bir daha asla gelmeyeceğini; oturup birlikte ağlamışlar Seni en çok terasımızda özleyeceğim biliyor musun! Saat geç oldu beklememin bir amacı yok, günlerin çok öncesiydi gelmeyeceğini söylediğinde. Şimdi aşkımızın mumlarından yak bir tane. Bak o yanan benim! Titreyen kalbim, Alevi değil mumun, Eriyip akansa göz yaşlarım; Üzülme çok kalmayacağım, Birazdan biterim.. Akılda sen, yürekte acı olunca, ne kalem rahat duruyor ne sayfa. Bak gördün mü sevişip aşkı doğurdular yine Bir şiirle başlamıştın sen yine öyle bitiyorsun işte, satır satır. Eve nasıl geldim hatırlamıyorum desem yalan değil. Kapıyı anacığım açtı yüzüme baktı, anladı her hal seni sordu iyidir dedim inanmadı, bir daha sordu ağladım; ağladı. Göz yaşlarımı sildi, bende onunkini. Sen yalnız beni değil anamı da ağlattın! Sarıldık ne zaman ayrıldık bilmiyorum.. Yazdı geldin; Kıştı gittin! Kalbime kar yağdı.
  8. Heyecanla sahibi olan ufak çocuğa doğru koştu Pufy. Onun kendisini her çağırışına büyük bir heyecanla gitmek, göreviydi sanki. Annesi, babası, kardeşi, arkadaşı... her şeyiydi ufak çocuk onun için. Bir kerecik sevse, sevinçten çıldırır, sırf kendini bir kez daha sevdirebilmek adına, her türlü cambazlığı yapmaya çalışırdı. Yeter ki, sevsin... Ölmüş annesini hala emmeye çalışırken tanışmıştı sahibi olan ufak çocukla. Süt gelmeyen memeleri zorlarken, arkasından yumuşacık iki minik el sarılmış, onun "annemden ayrılmam" diye feryatlarına kulak asmadan kucağına almıştı. Gözlerine bakıp, "bundan sonra birlikteyiz ufaklık, isminde 'Pufy' olsun olur mu ?" demişti. Minicik bir köpek, minicik bir çocuk... Sevgi ve dostluğun başlangıcının adıydı Pufy... Böyle başlamıştı yaşamın yeni tadı. Tombiş vücudunu minik ayakları zor taşır, ufak çocuğun arkasından koşarken çoğu zaman hemen yorulur, beni de bekle anlamında "Hev Hev" diye kendini ifade ederdi. Ufaklıkta geri döner, Pufy'nin yanına oturur ve Pufy dinleninceye kadar onunla sohbet ederdi. Birbirlerini hiç gözden kaybetmemeye çalışırlardı. Pufy bir an onu gözden kaybetse bu korkunç dünyada kaybolacak zannederdi. Henüz 2 aylıktı, yaşama dair her şeyi çocuktan öğreniyordu. Oyun oynayalım diye attığı ufak ısırıklardan birinde, çocuğun ayağı kanayınca, çok utanmış, üzüntüsünden köşe bir yere gidip ağlamıştı. Onlar iki kardeş gibiydiler. Çimlerde alt alta, üst üste yuvarlanmaları, yemek yemek için olan yarışları, çeşmeye kim önce gidecek müsabakaları. Hepsi hayatın öğrenimiydi Pufy için. Geceleri hava biraz serin olurdu. Büyük büyük köpekler gelir, etrafta sinirli sinirli gezerlerdi. Pufy her akşam kerpiç bir duvarın arkasında uykuya dalar, sabaha kadar uyanmazdı. Kim bilir belki uyanırsa büyük köpeklerden biri onu yerdi ? Ya da karanlık onu boğardı. Üstelik ufak çocukta yoktu. Onu kim korurdu ? Günler hızla geçiyor, her gün Pufy yeni bir şeyler öğreniyor, her gün ufak çocuğa daha çok bağlanıyordu. Doğum tüyleri dökülmeye başlamış, kısa ve gri yeni tüyleri onu daha tombul ve güzel göstermeye başlamıştı. Evet, yakışıklı bir delikanlı olacaktı. Hatta kocaman olup, ufak çocuğu hep koruyacak, ona kimsenin zarar vermesine izin vermeyecekti. Hele çimlere bastıkları için çocuğa bağıran kapıcıyı çoktan gözüne kestirmişti. Büyüyünce ufak bir paça alacak, çocuğa bir daha bağırmaması gerektiğini anlatacaktı. Sanırım insanlar iyi canlılardı. Ufakları bile böylesine sevgi dolu ise, büyükler daha anlayışlı, daha koruyucu olmalıydı. Evet, evet.. Yaşam çok güzeldi... "Haydi Pufy, saatimi getir" yine büyük bir heyecanla koştu. Saati çimlerin içinden alıp, hızla geri çocuğa döndü. Saati bırakınca, sevgi dolu ufak eller boynuna dolandı. Ah, hep sevseydi keşke. Yumuşacık ellerin ilettiği sevginin karşılığını o minik elleri yalamakla verdi. Tekrar ayağa kalktı çocuk ve saati fırlattı. "Haydi pufy, getir bebeğim". İşte yine saati getirecek ve yine sevilecekti. Heyecanla koştu, saati ağzına aldı. Kalbi küt küt çarpıyordu. Dönmek için hamle yaptığında arkasında biri engel oldu. Bacağıyla onu itelemişti. Minicik başını kaldırıp, gözlerini yukarıya dikti. Kocaman bir insan duruyordu. "Acaba saati bu amcaya versem, oda beni sever mi" diye düşündü. Adam elindeki küreği havaya kaldırdı, sanırım atıp getirmesini isteyecekti. Ama o kürek çok büyüktü, getiremez di ki... Beklediği olmadı. Kürek büyük bir hızla başına indi... "Demek bahçeme pislersin ha!!!" acıdan ne söylediğini anlayamamıştı bu büyük insanın. Öyle çok canı yanmıştı ki, avazı çıktığı kadar bağırmak istemiş, fakat ağzına dolan kırmızı sıvı sesinin çıkmasını engelleyerek, ufak bir mırıltı halini almıştı. Kulakları duymaz oldu, gözleri kararmıştı. Neden vurmuştu o amca ona ? Ufak çocuk nerdeydi ? Neden korumamıştı Pufy'sini. Kürek bir kez daha kalkıp vücuduna indi. Yine tarifsiz bir acı kapladı vücudunu. Bir hüzün perdesi kapatmıştı gözlerini. Artık hareket edemiyordu, küt küt atan kalbinden başka hiç bir yerini hissetmiyordu çünkü. Minicik gözlerini kaldırıp ufaklığı aradı. İlerde belli belirsiz bir gölge. Evet oydu, kokusunu buradan bile almıştı. Tıpkı oda kendisi gibi hareketsiz, korku dolu gözlerle bakıyordu. Acaba ona da mı vurmuşlardı ? Neden donup kalmıştı ? Neden gelip kendisini bu canını yakan adamdan hala kurtarmıyordu... Nedenler ile doldu beyni. Saati hızlıca alıp gelemediği için mi böylesine acı bir ceza verilmişti ona ! ? Kürek bir kez daha kalktı... Pufy her şeyi anlamıştı. Bir kaç saniye sonra, annesi gibi hareketsiz olacaktı. Annesi gibi toprak olacak, gözleri güneşin doğuşunu hiç göremeyecek, yeni bir gün başlıyor sevincini, yüreğinde hiç hissedemeyecekti. Bir daha kalkıp oynamayacak, kafasını küçük çocuğun kollarının arasına sokamayacaktı. Her şeyden önemlisi, büyüyüp onu koruyamayacaktı. Kılıçların kınına girerken çıkardıkları ses gibi bir ses çıktı boğazından. Yaşamasına niçin izin verilmiyordu ? Soru işaretleriyle dolu minik gözlerini, ufaklığın gözlerine dikti. Son yargılamasını yapmıştı, insanlar ufaldıkça sevgi doluyor, büyüdükçe kin ve nefrete dönüşüyorlardı. Kürek indi... Yaşam bitti... Pufy' den arda kalan, minicik ağzından bırakmadığı kanlı bir saatti
  9. Çoban Ali, bütün gün dağlarda, bayırlarda koyunlarını otlatır, onlara kaval çalarak vakit geçirirmiş. Çoban Ali doğanın ortasında koyunlarıyla başbaşa olduğu için pek konuşmazmış. Kiminle konuşsun ki? Konuşmaya gereksinim duyduğunda kavalını çıkarır, ona düşüncelerini üflermiş yanık yanık. Bir gün, durgun bir su kenarında koyunlarını otlatıyormuş. Sırtını çimlerin kenarındaki ağacın gövdesine dayamışken, kavalını çıkarıp üflemeye başlamış. Önce hafiften, sonra uzun uzun çıkıp çevreye yayılmış ezgilerin duygusallığı. Çimler, bu gizemli dizeme uyup uzun boyunlarını sağa sola sallamaya başlamışlar. Rüzgar hafiften esince yardım etmiş onlara. Otlar, çimler, sazlar salınmışlar bir o yana bir bu yana. Papatyalar ve diğer kır çiçekler de katılmışlar onlara. Büyüleyici kavalın sesine uyarak çimler, otlar, sazlar, papatyalar ve diğer çiçekler bir dansdır tutturmuşlar. Bir sağa, bir sola, salınarak, öne ve arkaya yaylanarak. Çoban Ali, önce hafiften üflediği kavalına biraz canlılık katıp, daha derinden, ta yüreğinin derinliklerinden bir nefes vermiş. Daha yanık, daha duygulu. İşte o zaman kavalın ezgisi daha gür çıkmış. Dizem daha bir gizem ve etkileyicilik kazanmış. Yayılmış tüm doğaya dalga dalga. Ezginin dizemi yayıldıkça uzun uzun, rüzgar gücünü arttırmış, otları, sazları, çiçekleri yalayarak. Bitkiler boyunlarını bükerken rüzgarın okşayışıyla bir o yana, bir bu yana. Rüzgar da keyiflenmiş bu salınmadan. Coştukça coşmuş Çoban Ali'nin büyüleyici ezgisiyle. Sanki Çoban Ali çalıyor, doğa da geçmiş karşısına dans ediyormuş. Kavalın sesi küçük su birikintisinden de duyulmuş. Önceleri yumuşak uzun dizemler olarak; sonraları coşan, çağlayan duygular olarak. Sudaki yuvasına gizlenmiş uyuklayan küçük bir balık, birden dikkat kesilmiş bu hoş ezgiye. Önce dinlemiş gözlerini yumarak. Sonra coştukça kavalın sesi, duramamış yerinde, dolanmış suyun içinde bir o yana bir bu yana. Kuyruğunu sallamış ezginin dizemi ile. Kuyruğu açıldıkça tül tül suyun içinde, bedenini kıvırdıkça suda ilerlemek, dönmek, dans etmek için, kavalın sesine hayran kalmış. "Kimdir bu kadar güzel çalan acaba?" diye zıplamış suyun içinden. Kıyıdaki ağaca, sırtını dayamış Çoban Ali'yi görünce, uzaktan kıyıya doğru yaklaşmış süzülerek. Çoban Ali, kavalına düşüncelerini üflerken, farkına bile varmamış kıyıda çırpınan, zıplayan güzel balığın. Bir an, suya birşey düşmüş gibi ses çıkınca, kavalını üflemeyi durdurup bakmış kıyıya doğru. Olur a, kendi kuzularından biri, su içmek isterken ayağı kayıp yuvarlanmıştır belki suya. İlk bakışta korktuğu gibi bir olay olmadığını görünce merakla su kenarına doğru emeklemiş. İşte bu anda, sudan fırlayıp havada çırpınan güzel kırmızı balığı görmüş. Küçük balıkmış sesi çıkaran, suya düşerken "cup" diye. Kaval susunca bir an için, rüzgar çiçekleri, otları, sazları okşamayı durdurmuş. Ezginin dizemiyle dans eden çiçekler, otlar, sazlar durmuşlar birden. Sessizce beklemişler, "Ne olacak?" diye. Çoban Ali, elleri üzerinde suya doğru eğilince, içinde bir oyana, bir bu yana çırpınan, kıvrak hareketle dolanan, kırmızı balığı görmüş. Kuyruğunu yayarak tül tül, kıvrılırken suyun içinde, tüm güzelliğini sergilemeye çalışıyormuş küçük balık. Çoban Ali bakmış ki küçük balık sevgi ile çırpınıyor suyun içinde, hemen bağdaş kurup kıyıya, kavalını çalmaya başlamış. Her zamanki gibi önce incecikten yavaş yavaş, sonra coşarak, yüreğindeki sevgiyi yansıtarak üflemiş. Kavalın sesi coştukça, çimler, otlar, çiçekler ve sazlar da başlamışlar salınmaya. Ezginin dizemine, gizemine ve coşkusuna uygun olarak, önce ağır ağır, sonra hızlanarak, dalga dalga. Bir yanda suyun içindeki balığın kıvraklığı, bir yanda bitkilerin salınımı, bir yanda Çoban Ali'nin kavalından çıkan ezginin büyüleyici duygusallığı, yayılmış doğaya perde perde... Kuşlar gelmişler cıvıldaşarak ağacın dallarına. Kuzular melemişler arada ezginin dizemine uyarak. Tüm doğa ezginin duygusallığını yaşayarak çalkalanmış kıvrıla kıvrıla... Çoban Ali bakmış ki doğa dans ediyor kavalını çalarken; O da kendini kaptırmış bu dansa ve daha canlı, daha içten üflemiş kavalını... Günler haftaları, haftalar ayları kovalamış. Çoban Ali ve sürüsü gelirken su kenarına, koyunların çıngırakları ile kuzuların meleyişleri duyulunca uzaktan, çimler, otlar, çiçekler, sazlar kucaklaşırmışlar sevinçten. Kuşlar doluşurmuş ağacın dallarına. Doğa hazırlanınca büyük şölene, suyun kenarına bağdaş kurup kavalını çıkarırmış Çoban Ali. Daha ilk ezgi süzülürken kavalın deliklerinden suda bir kıpırdanma başlar, küçük kırmızı balık fırlayarak suyun içinden, "Ben de hazırım" dermiş. Çoban Ali çalmaya başlayınca kavalını; gözlerini kapar, içinin güzelliğini üflermiş derinden... Bir gün bakmış ki küçük balık kırmızı yüzünü sudan çıkarmış, kara gözleri ile öylece hareketsiz bakıyor. Dayanamamış onun bakışlarına. Çoban Ali belki de aylardır ilk kez dudaklarını kıpırdatıp: - Çok mu seviyorsun? - Evet aşığım. - Ümitsiz bir aşk o zaman seninki. - Olsun ama çok güzel. - Nasıl anlıyorsun geldiğimi? - Çimler hışırdıyor, çiçekler fısıldaşıyor, kuşlar cıvıldıyor, bir hareket geliyor doğaya. Toprak ve su bile etkileniyor. Ben de yuvamdan çıkıp yanına kadar geliyorum ezginin eşliğinde, dans ederek. - Çok güzel yüzüyorsun. - Fark ettin demek. - Hele kuyruğunu açınca, gelin duvağı gibi oluyor. - Kuyruğum çok güzeldir. - Aslında her şey çok güzel. Kara gözlü kıvırcık tüylü kuzular, ağaçlarda kıpırdayan küçük kuşlar, salınan, dalgalanan çimler, çiçekler, fısıldaşan sazlar, çimenlerin arasında serpişmiş beyaz papatyalar, şu içinde yüzdüğün duru su, karşıdaki dağlar, ıssız tepeler... Hepsi çok güzel. - Doğa katıksız olunca çok güzeldir. - Görmek isteyene. - Evet. - Ben de bu güzelliğin içinde çalıyorum kavalımı. - En güzel sevgiyi yansıtarak. - Gözlerimi yumup içimden geldiği gibi. - Yalnız içinden geldiği gibi değil bence. Ben o ezgilerde duygularını, sevecenliğini de duyuyorum. Sanırım diğerleri de benim gibi. - Çok mu seviyorsunuz benim ezgilerimi? - Evet. "İşte doğanın aşkı" diyoruz sen gelirken. - Herkes, herşey aşık mı sence? - Evet. - Ben de aşığım. Doğaya. Onun katıksız güzelliğine... Çoban Ali, kavalı yine dudaklarına götürüp yavaştan üflemeye başlamış. O güzelliği anlatmak istercesine, nefesini öyle kullanmış, öyle güzel ezgiler çıkmış ki kavaldan, tüm doğa büyülenmiş, karşısına geçip dans edip oynamışlar hep birlikte. Küçük balık kah başını suyun yüzünde tutarak, kah sağa sola kıvrılıp, kuyruğunu sallayarak, eşlik etmiş ezginin dizemiyle dans eden doğaya. Onun çırpınırken ürettiği kıpırtılar, yavaş yavaş sevgisini ve aşkını yaymışlar suyun üstüne. Halka halka, dalga dalga... Çoban Ali her gün, koyunları otlamaları için yayınca, suya eğilir, balıkla konuşur dururmuş. Bu konuşmalar çok uzun sürdüğü için eskisi kadar çok çıkmaz olmuş kavalın sesi. Ne yapsın Çoban Ali, hem konuşup hem de kaval çalamaz ki. Sabırla kavaldan çıkacak ezgiyi bekleyen doğa, kaval sesinin gecikmesine tepki gösteriyormuş. Rüzgar hızla eserken, ağacın yaprakları arasında soğuk ıslık çalıyor, çiçekler ve çimler yerlere kadar eğilip onun hırçınlığından kaçıyormuş. Çoban Ali aldırmadan çevrenin tepkisine, sevgisini konuşurmuş küçük balıkla. Mutluluk içinde... Küçük balık sevildiğini gördükçe daha neşeli, daha kıvrak çırpınırmış suyun içinde. Balık yorulunca konuşmaktan, Çoban Ali'den kavalını çalmasını istermiş. O zaman Çoban Ali, suyun kenarına bağdaş kurup üflermiş kavalını. Sevgi konuşmaları ile mutluluğu yaşamış olan Çoban Ali, çalınca kavalını, tüm doğa, yine dans ederek katılırmış ezgiye. Eskisinden daha canlı, daha içten. Buralara hiç kış gelmiyor, doğa hep yeşil ve neşe dolu yaşıyormuş tüm coşkusuyla... Bir gün, koyunları ile su başına doğru ilerlerken Çoban Ali, karşı yönden patikadan, kendine doğru gelen bir adam görüvermiş. Keskin gözleri, adamın niçin buralarda olduğunu hemen anlamış. Daha uzaktan omuzunda asılı duran oltası ile bu adamın bir balıkçı olduğunu görmüş. Balıkçı, sabahın erken saatlerinde buralara gelmiş, balık avlamak için. Çoban Ali'den de erken... Balıkçı omzuna dayadığı oltası ile ıslık çalarak, sallana sallana gelirken kendine doğru, ürkerek bakmış Çoban Ali. Balıkçı yanından geçerken yüreği hoplamış birden. Göz ucuyla korkarak baktığında, oltanın ucunda sesizce süzülüp duran, kendisinin çok iyi tanıdığı, sevgisini paylaştığı küçük kırmızı balığı görmüş. Küçük balık, yakalandığı otlanın ucunda, açık ağzından asılmış, çırpınmadan, sesizce uzanıyormuş. Hareketsiz tül gibi uzayıp giden kuyruğu, kocaman açılmış, bağıramayan, çığlık atamayan ağzı, donuk gözleri ile ölümün, bitmiş bir yaşamın sessizliğini yayıyormuş çevreye. Ama balıkçı mutlu, yakaladığı avın keyfi ile dudaklarını büzmüş, gönlünce ıslık çalıp duruyormuş. Çoban Ali'nin gözleri doluvermiş birden. Yanaklarından aşağıya süzülüvermiş yüreğinin acısı, sicim gibi... Gözleri buğulu, hızlı adımlarla, koşarcasına yürümüş suyun başına doğru, bir umutla. Ola ki, balıkçı bir başka balığı tutsun. Kendi sevgi dolu balığı yaşıyor olsun. Suyun kıyısına gelince, hemen çömelip suya doğru, gözleri ile küçük balığını aranmış... Rüzgar hafiften esiyor, çimler, çiçekler, ağaçlardaki yapraklar bile kıpırdamadan sessizce bekleşiyormuşlar. Kuşlar gelmeye başlamış sessizce. Fazla gürültü, patırtı yapmadan. Küçük kanat çırpıntısı ile dallara konup bekleşmişler. Çoban Ali, ağlamaklı bir sesle, suya doğru seslenmiş, sevgisini dile getirmiş, "Belki küçük balık duyar da çıkar" diye. Oltanın ucundaki bir başka balık olsun, kendi küçük balığı sudan çıksın, "Korkma ben buradayım" desin diye, beklemiş. Gözlerinden yaşlar akarken, suyun yüzeyi öylece durgun ve sesiz kalmış. Ne bir kıpırdanma, ne bir dalgalanma... Çoban Ali kavalına sarılmış hemen. "Belki, duymadı geldiğimi" diyerek en yanık, en içten ezgiyi üflemeye başlamış ağır, ağır. Yalnızca doğa, rüzgarın da etkisiyle sızlanmış yavaşça. Yanık kaval sesi, dalga dalga yayılırken doğaya, çimlerin, çiçeklerin arasından dolana dolana dolaşırken dağları bayırları, küçük balığı, onun sevgisini fısıldamış ağlayarak. Doğa da sızıyla dinlemiş kavalın acı dolu ezgisini... Çoban Ali unutuvermiş koyunlarını. Aşkam olunca koyunlar, hüzünlü çobanı dağda bırakıp kendiliklerinden dönmüşler köye, ses çıkartmadan. Çoban Ali, su başında öylece kalmış Dizleri üzerinde, ağzında kavalı, susmadan üflemiş yüreğinin tüm acısını. Onun ezgileri yankılanmış gecenin karanlığında... Yıllar sonra buralara gelen insanlar, sessiz doğanın güzelliğini görüp, su başındaki ağaca sırtlarını dayayarak oturduklarında, gözlerini kapayınca ağacın yapraklarının birbirine sürterken çıkarttığı sesi, bir ezgiye benzetmişler. Çimler, çiçekler, suyun kenarındaki sazlar bu sese ayak uydurup salınarak dans edermişler. Kuşlar da bir başka öter, yanık yanık ezgilerle Çoban Ali'nin sevgisini yansıtırmış durmadan. Su kenarında, daha önce hiç görmedikleri bir kırmızı çiçek salınırmış bir o yana, bir bu yana... Bu çiçek, insanlara çok değişik gelirmiş. Kimse onun gibi bir çiçek görmemiş o güne kadar. Yapraklarının uçlarında püsküller varmış. Tül tül uzanan, rüzgarla dalgalanan kıvrılan püsküller. Çiçek, uzun ince bir boruyu andırıyormuş. Üzerinde siyah noktalar varmış dizi dizi. Çiçeğe şöyle bir dikkatle bakınca kavala benziyormuş. Rüzgar estikçe çiçek kıvrılıyor, sallanıyor, çevreye bir ezgi yayılıyormuş kaval sesini andıran. İnsanlar bu çiçeğe "Kaval Çiçeği" demişler. Kaval çiçeği, yalnız bu su başında bulunurmuş. Nereye götürseler, nerede yetiştirmeye çalışsalar olmamış. Yalnız bu su başında, kendi kendine yetişmiş, büyümüş. Kışın yaprakları dökülür, çiçeği kurur, bir çalı gibi dururmuş suyun kenarında. Bahar gelince, doğa uyanırken, o da uzun kış uykusundan silkinir, renklenip çiçek açar, bol yeşil püsküllü yapraklarıyla Çoban Ali'nin ezgilerini çalarmış, doğa dans etsin, baharı kutlasın diye... Bir duygu düşünün; Çok kutsal olsun. Ona saygınız ve sevginiz sonsuz olsun. Birden karşınıza çıkan bir olanak, size herşeyi unutturabilir. Onun peşinde gidiverirsiniz. Bu tuzağa yakalanırsınız. Ne kaybersiniz? Çok. Belki de herşeyinizi... Balıklar öğrendiklerini en çok 14 saniye saklayabilirmiş. Sonra her şeyi unuturmuşlar. Bazen biz de öyle yapmıyor muyuz? Herşeyi unutup bir şeyin peşine takılıp gitmiyor muyuz? Bu durumda bıraktıklarımız nelerdir? Sonunda elimizde kalan çoğunlukla, o kutsal duygunun izleridir. Bu anılar sonsuza değin sürüp gider. O duygu kaybolmaz. Biz ise yok olup gitmişizdir. Acaba hep böyle mi olmalı? Bizler yanılgının bedelini hep yaşamla mı ödemeliyiz? Bana kalırsa en az bir kez daha şans tanınmalı. Ama, ee yazık ki, gerçek böyle değil işte.
  10. Neden mutlu olmak varken mutsuzluğu seçelim. Neden huzura kavuşmak varken huzursuzluğun peşinden koşalım. içindeki duyguları artık hayata geçirmenin zamanı geldi diye şöyle bir söylen kendi kendine... istediğini yaşa, hayata, kendine sinir koyma. Duygularını yasamak için zamanı bekleme, onları hapsetme yüreğine, içinden geldiği gibi yaşa... Bazı şeyleri yapmak için bekleme, belki gecikebilirsin. Mutlu olmak için mücadele et, mutsuzluğun hayatına girmesine izin verme. ondan her zaman uzak dur, sakın yaklaşma! Eğer bir şeyler yapmak istiyorsanız, karsınızdaki insandan ya da yapmak istediğiniz şeyin sizi kötü karşılamasından korkuyorsanız size diyebileceğim tek şey korkma yaşa ve gör! yasamadan ve yaşatmadan hiçbir şeye karar verme. Dediğim gibi her şey için çok geç olabilir. Ve fazla vakit geçirmeden her şeyi olduğu gibi kabullenmeye hazırsan bekleme hemen hayata geçir düşüncelerini. Hadi!.. ne bekliyorsunuz, belki sizin telefonunuzu bekleyen birileri vardır. Ya da yapmak istediğiniz şeylerin zamanı gelmiştir. Çabuk ol!..
  11. Öylesine bir gündü, yeni değil de sanki geçmiş günlerden biriydi, öyle gibiydi... Kaç gece beklemiştim seni. Kaç gece koynuma hasretini alıp uyumuştum. Kaç gece yalnızlık sancısıyla kıvranıp durmuştum. Öyle acımasızdı ki geceler, gökteki yıldızlar yüreğime atılan birer taş gibi gelmişti bana. Yine de her şeye değerdi bekleyişim. Bütün yollar sana çıkıyordu ama ben asıl senin yolunun benimkiyle kesişmesini bekliyordum. Aylar geçmişti hep vardın ama bir tek o an yanımdaydın. Biraz yabancıydın bana, biraz da tanıdık. Şaşkındık, şaşkınlığımız çok fazla yansıyordu yüzümüze. Göz göze gelmek hiç bu kadar zor olmamıştı. Bir bakıştan bin anlam çıkarmak buna denirdi işte. Yüzümüzde birbirimize ait izler arıyorduk bakarken. Ne çok duymuştum sesini ama sanki sen ilk kez konuşuyordun. İlk kez söylediğin cümleler sahibiyle bütünleşiyordu. Düştükçe gülüşün yüzüne, sessiz olan her şey konuşmuştu içimde. Yine de sözler bir türlü çıkmıyordu ağzımdan. Oysa boynuna sarılıp "Sen aylardır beklenen, sen yıllardır özlenensin" demek istiyordum. Hava serin değildi ama ben titriyordum. Kelimeler hiç bu kadar zor olmamıştı bana. Ne zaman bir şey söylemeye kalksam, her seferinde bir şey oluyordu, sözcükler ağzımda donuyordu. Sıcaktın, dokunmasan da yansıtıyordun. Biraz önce titreyen ben artık terliyordum. Aşktı bu biliyordum ama bunu kendime bile itiraf edemiyordum. Farkında değildin belki, belki ben belli etmiyordum ama yıllardır koruduğum, yıllardır kimseye açmadığım topraklarımı çoktan teslim almıştın bile. Sınırlarımdan içeri girmiştin bir kere. Yüreğimin en gizli, en kuytu köşelerinde sen vardın artık. İtirazsızdım, belli ki mutluydum. Belli ki beni şaşırtan mutluluğun ta kendisiydi. Harfleri tükenmez bir kavuşmanın alfabesindeydim. Ve ben okumayı sanki yeniden öğreniyordum. Şimdi bu sevdayı bana yaşattığın için kendimi şanslı hissediyorum. "Ya sen olmasaydın" diye düşünmüyorum çünkü sen varsın. Çünkü sen içimdesin. Çünkü sen benim hayat kaynağımsın. Biliyor musun, çölde bulabildiğim bir avuç su olsan, bitmeyesin diye içmem seni. Nerede olursan ol benimle kal. Ben, bu yürek attığı sürece seninleyim.
  12. Baya bir rahatsızlık geçirdiğim dönemlerdi..ve bir gün baya bir kendimden geçtiğim güne saplamıştım.. Rahatsızlığımdan dolayı bayılmıştım.. hastane arabasına nasıl beni koyduklarını hatırlamıyorum bile.... Sadece DR.larin sesini duydum bir yankı gibi bir kaç saniye...Bağırıyorlardı telaştan, kaybediyoruz.... kalbi duruyor diye...ve yine yoklara karıştım... .Benim hala anlam veremediğim bir duruma girmişti ruhum...sadece karanlık bir yerde uzaktan yol gibi bir ışık görüyordum... ayaklarımdan sanki ruhumun yukarı doğru kalktığını hissediyordum...o ara aklım başıma geliyordu...ne kadar dua biliyorsam okumaya basladim...ve bu durum bir kaç kez tekrarlandı ben okudukça sanki bacaklarımdan çıkan ruh geri bedenime giriyordu...bu arada hiç bir acı hissetmiyordum... Bir ara gözlerimi açar gibi oldum... başımda Dr.lar vardı telaşlı, fakat bir sessizlik vardı, Dr.ların konuştuklarını duyamıyordum. Bu arada yeşil gözlü genç, kumral, yüzünde bir nur vardı sanki... güler yüzüyle beyaz giyiminle onu sadece omuzlarına kadar görebiliyordum.. Dr.ların arasından yavaş ilik esen bir rüzgar gibi geçiyordu.. şu an bile bakışları gözümün önünde... Bir an kimse yoktu yattığım ambulansta, sessizdi her yer.. sol tarafımdan bu sefer yüzünü göremediğim, ama beyaz hacda giyilen ehram vardı üzerinde...Sol tarafımdan ayak ucumdan geçerek sağ tarafıma oturdu...Tok ve tatlı sesiyle bana su sözleri dedi... Senin o kadar günahların var ki aslında cezasını çekecek olduğun fakat yaptığın iyilikler bunu karşılandığından dolayı af ediliyor... Sadece bir günahın var ki bunun afi yoktur! dedi bana.. Bana 20 yıl önceki benim çoktan unuttuğum bir olayı hatırlattı... Hastanede koridorda oturuyorum...bir Hintli çocuk geçiyordu annesiyle ve babasıyla birlikte...bu çocuğun başı gövdesinden büyüktü.... ve benim içimden Allah im bu çocuğu neden böyle yarattın geçmişti... elimde olmadan... Demek ki Allaha büyük karşılık vermiştim... günah islemişim... Simdi hala içim yanıyor... aklıma geldikçe... nerde nasıl bulurum da, ben o çocuktan af dilerim... vicdan azabı çekiyorum... Soluğumun kesildiğini hissetim, çok yavaş nefes alıyordum... Ve var gücümle kendi kendime emir vermeye başladım beynimle... .ölmek istemiyordum, çünkü yapacak olduğum vazifelerim vardı... Ve yavaşlayan nefesimi çoğaltmaya başladım... Kendime bir an geldiğimde,, hastanedeydim, Dr.lara ilk sorum .. ."ben neredeyim? öldüm mü yoksa dünyada mıyım" olmuştu... Kendimi af edemiyorum.. Allah af etsin beni...
  13. Daha yaş yirmi bile değil...Ne işim var, diyorum, böyle gece yarıları, harflerin sözcüklerin karşısında? Bak dışarıda gürül gürül hayat, üstelik asıl hayat işte bu saatlerde başlıyor şimdi. Eskiler, diyorum, zamanında demişler ya "İçiyorsak, bir sebebi var!" diye, bana "Cehaletin hakim olduğu yerde alimlik deliliktir." diyen büyüklerime de bunu söyleyesim geliyor: Böyle, akreple yelkovanın Tanrıdan çekinmeseler yorgunluktan uyuyup kalacakları bir saatte yazıyorsam eskimiş şehirlerin toprağa karışmış delileri gibi, e bir sebebi vardır tabi... Daha yaş yirmi bile değil. Ne zaman başladım hatırlamıyorum sevdaları hatmetmeye. Bu görünmeyen bir düğmeden sessizliği ve karanlığı gittikçe daha sessiz ve karanlık bir hale getirilen gecelerden kim bilir kaçıncı? Sevdikçe artıyor uykusuz geceler, hayal kurdukça ince bir nehir gibi kollara ayrılıp kim bilir hangi denizlere karışıyor. Hayallerim, sevgilerim okyanus olmaya her an hazır çömez nehirler gibi. Daha yaş yirmi bile değil. Çocukken sevdiğim ilk çocukluk aşkım dün gibi aklımda. Hem de öyle hayal meyal değil, yeni kaynamış sütün aklığı gibi dipdiri... Evlendi, çoluğa çocuğa karıştı. Şimdi belki de adını bilmediğim kasabalarda. İlk çıktığım kız, artık ilk çıktığım kız değil. Sevdiğim hiçbir kız belki de o sevdiğim kız değil artık. Ama hayalleri, dedim ya, dün gibi aklımda. Aynada kendimi görür gibi hatırlıyorum olup bitenleri. Başıma gelenler, yalan yanlış söylenenler hala aklımda. Dişlerim her an sıkılı, çünkü ölünün başındaki akbaba sanki hatırladıklarım. Yazmıyorum boşuna, hatırladıklarım ben ölünce cesedimi didikleyecekler. Ama işte bu satırlar mezar taşım yerine geçsin, gözüm yok süslü püslüsünde. Daha yaş yirmi bile değil. Küçükken, baba ocağında geçen sert kış gecelerinde yağmur camlara saatin saniye sesleri gibi tık tık vururken hayal kurardım. Bir gün kendi evim olunca, sabaha kadar mum ışığında misafirlerime kurduğum kent masallarını anlatacağım, diye... İşte büyüdük, boyumuz posumuz o kadar olmasa da içimizdekiler büyüdü. Ne kurgusu, ne masalı? Her şey bire bir gözümün gönlümün içinde. Her şeyi birebir yaşıyorum, kurguya zaman mı kalıyor? İşte şehir işte masal: Yıllar boyunca böyle bir sevdanın hayalini kurmuşum, tamam oldu bu sefer, aman bunu bozmayım, diyerek yaşıyorum aşkımı. Gelecek planları, alış veriş listeleri... Her gün saatlerce beraberiz, akşam oluyor, arkadaşlar evde, aileler evde, birbirimize doymuyoruz. Derken geçiyor günler böyle, saatlerin en üşengeci bile durmaz, her çağda, her zamanda akıp gider. İnsanlar da saatten farksız, şehirlerimiz ayrılıyor sonunda. İşte, diyorum, işte sana fırsat, ayrılığı yaz, ayrılığı anlat... Sevgilinle arandaki mesafe sana acı veriyorsa, acının rengini sayfalara yay, sayfalar acı koksun senin gibi. Ama hep derler ya, ben de dedim: Hiçbir şey düşlendiği gibi gitmiyor. Yeni şehrimde bir kız gördüm. Beğenmemek insanlık değil, beğenince de insanlıktan çıkıyorsun. Ben edebiyatçıyım, yeri geldiğinde abartırım ama hayır, onu görünce ne romantizm, ne nihilizm; gerçeğe aykırı bütün akımlar iflas ediyor. Salınıp kapıdan girişi, selam verirken ki gülümsemesi... İşte, dedim, yüzyıllardır bozulmayan güzellik bu olmalı; Leyla mısın, Zühre misin, Kleopatra mısın nesin sen? Ben seni abartmamalıyım, bu kadar da olmamalısın, sevdiğim var güzel kız, yapma! O bir şey yapmadı, zaten dünyadan haberi yoktu kızcağızın. Sonbahar bitmek üzere, bizim iklim çoktan soğumaya başladı. İşte yine kış havası, yine yağmurlar yolda. Yağmur atmosferin kapısından girince, uykuya, yatağın sıcağına dönüş yok artık. Kimseye aşık değilsen bile, aynada geçmişin var. İlla ki eski sevgililerinden birini özlüyorsun zaten, sana en büyük kalleşliği de yapsa özlüyorsun. Ah bu yağmurlar! Sevdiğim kızın şehrindeydim mevsim dönmeye başladığında. Birkaç gün kalıp dönecektim. Ne olduysa o gece oldu. Sabaha az bir şey kala uykum bölündü. Uykuyu ya çiş böler ya susuzluk, ya da kabus... Kafamı yastığımdan kaldırdım, nedir dedim uykumu bölen, hangi ses, hangi ihtiyaç? Kafamı çevirdim, yanımda kız arkadaşım olmalıydı. Adım gibi eminim, orda uyuyor olmalıydı. Ama hayır, işte o güzel kız yanımda boylu boyunca uzanmış, kundaktaki bebeğin kokusuyla mışıl mışıl uyuyor. Açmasını istiyorum gözlerini, sen bebeksen bu yaşlarda başının etrafında uçan meleklere gülümsemelisin. İşte ben, masum olmasa da bir melek; aç gözünü bak bana! Sen o musun, ihtiyacım mısın, kabusum mu? Sevdiğim kız mısın, yoksa yeni yeni aklıma düşen mi? Aç gözünü n'olur, bak gittikçe ona benziyorsun. Bu işin şakası da yok dönüşü de... O gözünü açmadıkça zaman uzadı o gece ve artık dönüş yollarında geldiğim yere aynı yollardan dönerken ben, birkaç gün önce giden ben değildim. Artık kabusun ta kendisi başlıyordu ki en hakiki kabus, uykusuzluğun ta kendisidir. Artık içeri girmeleri bekleyemiyorum, koridorlardayım. O karşıdan yaklaştıkça her şey ve herkes kayboluyor, Münkirle Nekir mezar taşlarında sorguyu suali, Mikail göğü yeri bırakıp geliyor. O kızı gördükçe Allah'a binlerce kez daha secde ediyorlar. Daha fazla bekleme İsrafil, kıyamet işte burada kopuyor. Adım adım yürüyor her şey mahşere, ah sen ne güzel kızsın? Ah bu ben, bu inançsız, bir işe yaramaz mahlukat, seni görüp nasıl inanmam Tanrıya, sen böyle kendi kendine var olamazsın. O nasıl bir Tanrıdır ki işte böylesini yaratmaya gücü yeter? O nasıl cömert ki kıskanmadan, alınmadan bir tanrıça gibi sanki, seni alır buralara, bu itin çakalın ortasına koyar. Yalvarırım dön o geldiğin saraya, bak bu dünya artık çok kirli, insanlar sahtekar. Senin o güzel, siyahın asıl sahibi iri gözlerine girmeye layık değiliz biz, saçların beni bile korkudan yorgan altına sokan şimşekler gibi, gökyüzünün gümbürtüsüyle birken, savurma işte, harcama. Nasıl geçti bilmiyorum o günler. Yeni bir hayat kurmaya çalışırken, bu tuzla buz olmuş zaman nasıl geçti? Yeni bir hayat, diyorum. Basit bir şey değil ki. Yan odada annemin babamın varlığıyla huzur içinde uyumak yok artık. Evim buz gibi, ben yapayalnızım. Hem de öyle herhangi bir başkasıyla aynı evde değil, sahiden ben ve kendim vardım artık, yapayalnızdım. Artık her şey geride kalmıştı; eski hayatım, dostlarım, sevdiğim kız... Hafızamda kurduğum yıllanmış konfor tarihe karıştı. Artık yeniden dünyaya gelsem bile o düzeni kuramayacağım. Hayalini kurduğum yaşlara ermiştim. Geceleri dostlarıma yağmurlu gecelerde, dışardaki soğuğun kapının, pencerenin altından sızdığı evimin solgun ışığının altında kurmaca falan değil, içimdekinin ta kendisini anlatıyordum. Anlatmakla olmaz ya, karşılarında günden güne yaşıyordum. Gün be gün takip ediyorum gözlerimin yeni çıkan kırışıklarını. Ruhum yeni bir aşk için çocuklar gibi oyun parklarına koşardı aslında ama nerde? Bu hayaller, asla ve asla anlatılamaz herkese, anlatılsa da yaşanamaz. İmkansızın hayali güzeldir, ama asla olmayacağını bile bile düşlemek... bir çocuğun boyundan uzun dala zıplaması kadar rezil rüsva, ve meyveyi yakalaması kadar uzak. Yine de onu görmeden duramıyordum. Evime gelsin diye, doğrudan çağırmaya cüret edemediğimden, bir sürü insanla birlikte davet ediyorum. O iki dakikalığına girdiği mutfağa nasıl yakışıyordu? Ona layık olamayan bir şeyi sahiplenişi... Gülümsemesi, oturuşu, bakışı... Ve o günler... İçimdeki hayaller soğuk bir iklimin yağmurlarıyla büyür. O yağmurlar ki bazen kendi gerçek varlıklarıyla bizim hayallerimizi sularlar. Hayaller büyür büyür ve artık otuzuna gelmiş bir yetişkin gibi kendilerinin farkına varırlar. Nedirler ve ne değildirler... Artık bazı şeylere gücünün yetemeyeceğini kabullenince de, kendilerini akıp giden hayatın olmaz olası gerçeklerine salıverirler. Benimki de böyleydi işte, o yağmur sesinde hayal kurmak ve hemen arkasından iskambilden kuleye üflercesine unutmak hepsini. Günler geçtikçe, düşlerimdeki hastalık çoğaldı. O güzel kızla ilgili bütün her şeye bu acımasız, bu vebalı hücreler yayılıyordu. O, gözümün önünde durdukça, bir yandan küçücük ihtimaller, bir yandan kız arkadaşımın varlığı mengenem olup araya kıstırıyorlardı beni. Böyle olmadığını, olamayacağını anladığımda hastaya durumu itiraf etmeye karar verdim. Ne kendime dürüst davranıyordum, ne ona, ne de kız arkadaşıma... Bir yerden olabildiğince temizlemek lazımdı. Ve bahardan çalıntı bir kış sabahı, aklımda karşımdaki denizde yüzen tekneler gibi sözcüklerle oturdum yanına, anlattım ne varsa... Gelsin benim olsun diye değil, ne olduğumu göstermek için. Ben anlattıkça düşlerime yağmur yağdı, düşlerim büyüdü ve her şeyi anlamaya başladı: Olmayacak olanı düşünmek gerçekle yalan arasında sıkışmış bir varlık gibiydi ve ne gerçek ne de yalan olamadıkça yerde ve gökte bir kütleye sahip değildi. Ben anlattıkça bitiyordu her şey. Sanki bir ressam çizdiği resmi aynen başa alıyordu. Tual bomboş kalmıştı işte, bu itiraf onun da beklediği bir şeydi ama sonrası hiç de beklediğim gibi olmadı. Zaman geçtikçe ve ben saçmaladıkça aramızdaki mesafe bin yıldır sırt sırta veremeyen tepelere dönüyordu. Artık bir kız arkadaşım da yoktu. Artık ne o ne bu... Ben ovanın ortasında ellerini açıp gökteki yaratandan bir damla su istemekten aciz bir zavallı. İçimi yakan tarafı, o kızcağız da beni seviyordu hala. Benim boğazımda hep bir düğüm, ben o sevdiğin adam değilim aslında, demeye hazır. Ama olmuyor bir türlü, boğazımda denize gömülmüş korsanların gemici düğümleri, açılmak bilmedi aylarca. O kızı sevdiğimi herkes bildi, o da bilsin, madem sessizce yaşayamadım bilmeyen kalmasın istedim, bir türlü olmadı. İçimde bir dilenci kılığıyla duruyor bu sır. Üstü başı kir pas içinde, leş gibi kokan, kapkara bir dilenci; ben anlatmadıkça üstü başı eskiyor, daha da kirleniyor. Arada bir dürtüyor beni, Önümüz kış, ben böyle üşürüm, çare bul... Ben çare bulacak halde olsam... Bir gün geldi. Bana hala güvendiğini, kimsenin benim gibi olamayacağını söyledi. İçimdeki dilenciyi giydirmenin zamanıydı galiba. O kanserli hücreleri tamamen temizlemenin zamanı... Ben o değilim. dedim, O dürüst, sadık adam değilim... Yer gök susmuştu artık, hastalıklı hücreler susmuştu. Dilencinin keyfi yerinde. Sevdiğim kız...o da susmuştu. Ama çok derinlerden bir yerden bir sızı hissetmiştim sanki. Kuyruk acısı desem yerinde midir bilmem ki! Adını çağırınca uyanacak lanetli ruhun beklediği olmuş gibi, gözünün içine bakamadığım sevgim uyanır gibi oldu. Çingene gibi bağırıp çağıran yer gök! İçimdeki arsız, yüzsüz dilenci! Beni hala sevdiğini söyleyen kız! Siz sustunuz ama ya içimdeki her an uyanmaya hazır bu lanet n'olacak? Din değil ki bu sevda, kitabını hatmedeyim, ibadetini yerine getireyim. Aylarca sustum, ama köpek gibi sevdim. Boğaz'daki martılar, Boğaza düşen yağmurlar şahidim işte, köpek gibi sevdim. Sır tutmanın sabrı dişlerimi kanattı sıkmaktan. Önce ona anlattım. Susayım, bari öbürü bilmesin, dedim, olmadı; oturdum, anlattım işte... Ben, dedim, köpek gibi sevdiysem, böyle de bir köpeğim işte. Okuyan, dinleyen sonuç bekler. Ben de yeni fark ettim, aşkım öfkemden büyük, bir sonuç bulamadım ki yazayım. Ne başı belli, ne sonu... Neresini anlatayım; seviştiğin insanın yüzünde kimi görürsen asıl sevdiğin odur işte. Bu da tıpkı şu öyküyü yazan adam gibi, yani köpek gibi sevenlerin yerlere çalınası gerçeğidir... Ben ta çocukluğumda istemiştim kurup yazayım, anlatayım bir şeyler diye ama ne mümkün? Bu hakikatler, hayallerimi yazmaya zaman bırakmıyor. Ve insan ne kadar uğraşırsa uğraşsın, hayaller çoğu zaman kurulduğu yerde çakılı kalıyor. Edebiyatçı olacağım diyorum, bu çakılı kalan hayalleri ne yapayım, nereye yazayım? İşte yaz bitecek yine, sonbahar ve kış bizi bekliyor. Gök gürültüsünün çatırtıları, camlara vuran yağmurlar yine başlayacak. İşte mevsim, işte gerçekler. Gerçek dediğimiz şey ya insanı açlıktan kurutuyor, ya küçücük bebelerin uykusuna bomba diye atılıyor, ya da işte sadakat kavramını yerle bir edip köpek gibi aşık ediyor bizi. Önümde sonbahar kış, kim bilir kaç tane daha gelecek? Ey hiçbir kusurunu bulamadığım, ey beni deli gibi kendine aşık eden güzel kız, seni yaratanı en iyi sen bilirsin. Söyle yeri, göğü ve seni yaratana, artık gerçekleri yazmayı istemiyoruz. Bütün bu acı gerçekler için güzel düşlerimiz var, biz yazalım ki gerçek olsun. Daha yaş yirmi bile değil. İçimdeki dilenciler, hayallerimin mikroplu kalıntıları; onlardan bir sürü var, atamadım hala. Ah bu yağmur, işte bu yağmur!.. bana bıkmadan dilenciler doğurur...
  14. (Güzel olması için hiç bir şey yapmadığım ve sadece korkumu akıttığım bir yazıdır.. can kardeşim ve beni anlatır...) Öğretmen, bize kompozisyon yazmamızı söyleyince çok sevindim, nihayet tüm ülkeden otuz kişi de olsa düşündüğüm ve kendimce doğru olan şeyleri duyabilecekti. Yazımı tam bir aşkla bitirdim, ve beğendim. Ama sonra Elif kompozisyonunu okudu. Ve ben kompozisyon yazmamızdaki amacı düşündüm. Amacı insanlara bir şeyler öğretme fırsatını bulmuşken sonuna kadar kullanmak mıydı yoksa kendimi ifade etmek miydi? Kendimi nasıl ifade ederdim, hangi konu benim hayatımdı? Ben de bir zamanlar beynimdeki böceği öldürdüğüm hikayemden bahsetmek istiyorum. Bu, bir zamanlar hıçkıran bir kızla ilgili. Şimdi; dinleyin. Ve etraf bulanıklaşır, nesnelerin sınırları, suyla dağıtılmış renk karışımına benzeyerek belirsizleşir. Günlük hayatın sesleri, uzaklaştıkça uzaklaşır ve zaman denen kara delik anın yaşandığı her yeri anda olan her şeyi yukarı çeker. Tam durmaya yakın, bir kızın hıçkırıkları duyulur kızlar tuvaletinde gerçekten ilgilenmeseler de herkes ne olduğunu sorar. Soru kalıplarını ve ünlem cümlelerini bilirsiniz: -hadi yaaaaa -şşş kızım.. bi'' anlat.. -nazaaar,niye ağlıyo''? -lütfüüü;peçete veriyim mii? Ama ben ne olduğunu gerçekten merak ediyordum. Sonunda dedikodu dalgası bana ulaşmadan öğrendim. İşte o an ,hıçkıran kızı çok sevdim. Tanrım, ne güzel bir insandı! Onu o zaman neden sevdiğimi bilmiyordum. Hıçkıran kız; fanusun dışında onu bekleyen babasını özlüyordu, yada ondan öncekiler öyle yaptığı için hıçkıran kız,aslında ağlayan kızdı. Sürekli neden ben diyordu. Karamsardı. Aklına rüyaları geliyor ve içten içe ağlamak için bahane olmuş oluyordu tüm bunlar. Ama ben, hiç karamsar değildim. Bir zamanlar yatağımda sessizce ağladığım zamanlarda, Tanrı'nın bana gizlice sunduğu ve inanmak isteyeceğim düşüncelerim aklıma geldi. Belki de Tanrı,b düşüncelerimi ona iletmem için göstermişti. Gizli bir görevdi bu, önemli bir görev. Ama aklımda bir şüphe vardı, ya ben inanmak istediğim için doğru geliyorduysa düşünceler bana? Hayal ettiysem, öyle olmasını dilediysem yada gerçekten inanmak istediysem düşüncelere? Ama Tanrının sesi, bana ya onlar zaten öyleyse dedi. Riske girmeye karar verdim. Doğru yapma ihtimalimi küçümsemek yerine, yanlış yapma ihtimalimi küçümsedim. Böyle karışık düşünceler içindeydim. Oysa hıçkıran kız, hüzünlü gözleriyle bana bakarken, riske girmeye olan korkum, kalbimden tıpkı aldatan bir sevgili gibi uçup gidiverdi. Onunla konuşmaya başladım ama amacım bir psikolog edasıyla konuşmak değildi. Belki de düşüncelerimi kendime kanıtlamak istiyordum? Her şeye rağmen, kalbindeki ateş; benim içine attığım birkaç odun parçasıyla parlardı, ve böylece içinde bir ateş olduğunu fark ettim. Eğer o ateş büyürse; kalbini yakacaktı. Ve aynı ateş; düşmanı su gibi hayatını söndürecekti. Hayır; koşulsuz ve nedensiz sevdiğim insan asla böyle olmayacaktı, benim onu sevmem için sevebileceğim biçimde; hep var olacaktı. Konuşmalarımızla ağladık ve göz yaşlarımızı dondurduk. Artık; ne zaman bir damla göz yaşı dökülebilecek durumda olsak; birkaç buz parçasını; sıcak bir kolanın içine atıyoruz, ve yüzümüzü bardağa doğru çevirerek sıçrayan damlalarla serinliyoruz. Benim bir zamanlar yaşadığım yıllar; sihir gibi bir şeydi. Hiç yoktan var olan bir şeyi, zaten hep var olan bir şeyle yok etmiştik. İkimiz, beraber. Bu bizim yaşantımız olmuştu artık anılarımız beraberdi. Belki de ikimizin de ihtiyacı olan şey buydu. Şimdi; geçirdiğim onca karanlık, umutsuz nemli ve sıcak yıllardan memnunmuş gibi hissediyorum. Ve kendimi tadının en güzel zamanındaki cennet elması gibi görüyorum. Elimizde bir çok düşünce ve bir paket lezzetli bir şeker var. Onu yemekte acele etmiyoruz. Şekerlerimizin bir gün bir yağmurda eriyeceğini biliyoruz o yüzden; düşüncelerimiz bizim en kıymetli ve ölümsüz varlıklarımız. Ve ne kadar güzel olurlarsa; şekerlerimizi o kadar lezzetli kılacağımızı biliyoruz. Hayatta her şeyin, herkes için panzehir ayrıdır. Bizimkiler aynıydı. Yazımın son satırlarına geldikçe, böyle güzel yazılarımı aslında ir zamanlar hıçkıran kıza yazdığımı anlıyorum. Bütün bu yazdıklarımı da aslında ona ithaf ettiğimi ve o olmazsa yazamayacağımı da biliyorum. Bu; mutluluğun farkına varılması için acının gerekmesi gibi bir şey. Ondan ayrı kalacak olmam yada bir gün birimizin şekerlerinin önce eriyecek olması önemli değil. Biz biliyoruz ki; bir gün mutluluğun kıymetini anlamak için acının gerek kalmadığı yerde buluşacağız. Belki birimiz fanustan biraz geç çıkacak; âmâ sonuçta en güzel meyvelerin ve masaldaki hurilerin buluştuğu yerde; -mutluluğun değerinin acı olmadan anlaşıldığı bir yerde- tüm ailemizle ve sevdiklerimizle kocaman bir masada oturup sohbet edeceğiz. Ama şu anda fanustayken anladığım bir şey var: hıçkıran kızı; bir zamanlar ağladığı için ve şimdi hep gülümsediği için seviyorum. O da beni seviyor.
  15. Bir sigara daha yakmalıyım... Karnım aç, dolapta ne var? Biraz zeytin, bir parça peynir kalmış olmalı Yine de kalkıp bakmalıyım Masanın üzerinde bir avuç özlem bırakmıştın Başucumda sensizlik Kirli kül tablalarında ardı sıra yakıp söndürdüğüm yalnızlık Nereye dokunsa bakışlarım, yokluğuna çarpıyor İstanbul öksüz, İstanbul sensiz, Şimdi gözlerimi kapatmalıyım Bu bir akşam vaktidir. El ayak çekilir usulca sokaktan Soğuk bir rüzgâr esmektedir. Yol yorgunu, çok ama çok uzaklardan Son vapur iskeleye yanaşır Sokak pazarlığında ağırdan satar kendini kadın Adam, eli cebinde, sırnaşır... Bir akşam vaktidir İstanbul’da. Lüks model araçların trafiğe çıktığı saatlerde, bir iş hanı soyulur, Yolu kesilir bir adamın, bıçaklar çekilir, adam vurulur Rakı sofralarında meze olur memurun maaşı, yeni gecekondular kurulur Bir yıldız kayar gökyüzünde ve siren sesleri yırtar gecenin sessizliğini Hastane odasında, bir çocuk, dünyaya açar gözlerini, Üst katında bir adam ölür... On beş yılın ilk gecesine uyanır şair... Karar verilmiştir ikindi vakti. Suçu sabit görülür. Dağlar var aramızda... Bu fırtına, bu boran, Dört bir yana savurmuş düşlerimizi Aynı kavgada ayrı düştük biz... Şimdi mektuplarda, Silik bir devrik cümle edasında okunan esaretimiz Ve iki yana düşmüşlüğü ellerimizin Ve yorgun bakışlarımız, özlemlerimiz Yarım kalan umut, yarım kalan söz Söylemediklerimiz. Bir hengamedir kopmuştur. Polis Görev’de, Öğretmen Grev’dedir Biri aç kalmamak için vurdum der... Diğeri açlıktan bıktığım için Görevli Memur, grevli memuru görev aşkıyla döver Diğeri can havliyle yediği her darbede söver Ağzına biber sürmek yerine, gözüne biber gazı sıkan memur, Kargaşanında verdiği etkiyle hedefini şaşar Ve o sırada aynı caddeden geçmekte olan Bir anne ve çocuğuna isabet ettirir... Kazazede kadın ve çocuk boğazları yanmış vaziyette, Olay yerini terk etmek çabasındadır Ancak bulundukları mevkii maalesef iki grubun tam ortasındadır Bir polis çocuğu, bir öğretmen kadını kapar... Görev mağduru çocuk ve Grev mağduru kadın İstanbul’da nefes alırlar Soluğundan bu yüzden kaçamazlar, biberli gazın Yollar var aramızda Ayak izlerimizin çoktan silindiği, Ve ne zaman yürümeye kalksak, Hep kendi menzillerimize vardığımız Adresi aynı dertlerin yükü sırtımızda, Cesaretimiz, kuşkularımız, korkaklığımız, Yine de umut dolu bir yanımız, Mutsuzluğumuz, diğer yarımızda Adam iri yarı cüssesiyle koltuğa oturdu... Kadın bir müddet ayakta durdu öylece, konuşmadı.. Ağlamak istediğini düşündü bir zaman Ağlamalı mıydı? Sadece utanç Derin bir utanç duyduğunu hissetti. Kapının yanında duruyordu. Çekip gidebilirdi, Koşarak inecekti merdivenlerden sonra sonra.. arkasına bakmadan koşmaya devam edecekti. Bunca yıl hiç aldatmamıştı eşini... Ona hiç ihanet etmemişti. Ama şimdi işte yanında duruyordu kapı… Çekip gidebilirdi… Çekip Gidebilir miydi gerçekten Korkmuştu ilk başta. Ama şimdi hiç korku hissetmiyordu. Ali’yi düşündü. Ali bunu bilse ne derdi. Bir daha bakar mıydı yüzüne. Bir daha, bir bardak su ister miydi ondan. Bir daha, seni seviyorum der miydi hiç. Homurtuyla karışık bir ses duydu aniden. Ama bakamadı yine. Elinde tuttuğu sigarasının bitmesini bekleyen adamdı, sesin sahibi “Bayağıda güzelmişsin ha.. Gençsinde” Bir eliyle göbeğini kaşıyordu bunu söylerken… Utanma utanma… Gel yaklaş bakalım biraz. O yine de sevecekti Ali’yi. Her zaman sevmişti. Zaten bilmesi de gerekmiyordu. Hiç kimsenin bilmesine gerek yoktu. Yattığı adamlar hariç. Onlara bile gerçek adından, ailesinden asla bahsetmiyecekti. Ama girmişti bu yola bir kere. Korkma, yavru kuşum.. Kibar adamım ben, merak etme incitmiycem seni, canını yakmam çekinme benden. Kadın birden yere bakan gözlerini adama çevirdi. Gayri ihtiyari bir hareketti bu. Anlamak istercesine bir bakış. Can yakmaktan bahsetmişti adam. Canını nasıl yakabilirdi ki? Kapıya gelen polis memuru daha beş yıl önce yakmıştı canını zaten. Başınız sağolsun demişti memur Ali henüz sekiz aylıktı o zaman. Boş gözlerle bakmıştı memura… O zaman da anlamamıştı. Kimsesi yoktu ki, Anne babası öleli çok olmuştu. Hiç akrabası yoktu. Hüseyin’le evlendikleri zaman kendi soyundan kalan tek kişiydi o. Bir tek Hüseyin vardı. O da birazdan evde olurdu zaten. Bebeben yalnızım şu an. Oğlum var içerde. Eşim birazdan gelir Buyursaydınız… Neden sonra Polis memurunun gözlerinin dolduğunu, kendisine acıyarak baktığını fark etti. “E..Eşim diyorum, Hüseyin BOZKAYA Hüseyin Hüseyin diyorum be adam! ! Duymadın mı? Aha şu bebeğin babası. Niye susuyorsun? Hüseyin işte… Gelir şimdi. Gelecek Öyle dediydi..Hüseyin..Hüseyiiiiin! ! “ Hasretim bir bakışına güzel, Yangınım kaş çatışına Saçlarına dokunsa elim, Dilimde hala usuldan söylediğim gazel İstanbul Kirletti toprağını, suyunu, Azdı sokakları, Kustu it’ini, uğursuzunu Çektin ya ellerini benden, Artık hayır gelmez bu bedenden Sen gittin, Bu şehir, tenime doladı soysuzluğunu... Çıkar mantonu da endamını görelim. Kadın üzerinde ki mantoyu usulca sıyırdı üzerinden. Beş yıldan beri erkek elinin değmediği teninde bir titreme oluştu. Korku değildi, heyecan değildi, telaş değildi. Canını yakmayacağım demişti iri yarı cüsseli adam. Tebessüm etti istemeden. Kibar adam’ım ben demişti. Tıpkı hastanedeki doktor gibi… Canını en fazla yakan ikinci kişiydi doktor. Odasına davet etmiş, bir çay ikram etmiş ve sonra söze girmişti “Oğlunuz maalesef kalp hastası hanımefendi..” Anlamadığı bir sürü kelime daha söylemişti. “Doktor bey çaresi?” diye sormuştu yaşlı gözlerle. “Ameliyat… Hem de en kısa zamanda… Yoksa…” O an da susturmuştu doktoru. Yoksa… kelimesinden nefret ediyordu. Hüseyin öldüğünden beri tek başınaydı.. Ailesi Ali’ye bakmayı kabul etmiş, ama onu istememişlerdi. Zaten en baştan beri sevmemişlerdi. Kapı kapı iş aramıştı. İş veren de olmuştu lakin, ”alın teri” değildi ondan bekledikleri.. “Kadın teni” olmuştu hep… Güç bela bir tekstil fabrikasına kapağı atmıştı. Yine de kimseye muhtaç olmamışlardı. Vardiyalı çalışıyor, bazen gece geç saatlerde geliyordu eve. Ali’yi Meral’e bırakıyordu işe gittiği vakit. Meral tek dostuydu bu dünya üzerinde… Tek arkadaşı, tek sırdaşı… Etraftan dedikodular geliyordu kulağına. Ne yapıyordu bu kadın tek başına. Geç geliyordu, “mesai” falan diyordu. Elinde pazar çantası hiç boş dönmüyordu. Nerden kazanıyordu bu kadar parayı? “Yoksa!!... Hüseyin’i sokak arasında bıçaklayıp öldürmüşlerdi. Kimse ne olduğunu niye olduğunu bilmiyordu... Bir tek bıçak darbesi... Tam kalbin üzerine... Polis her şeyi sormuştu... Birileriyle kavgalı mıydı, düşmanı var mıydı, sevgilisi dostu var mıydı, borcu, alacağı, kan davası… Hiçbir şey bulamamışlardı. Güzel kadındı Emine… İsteyeni çok olmuştu zamanında Hüseyin’den önce sevdiği varmış diyorlar. Hala seviyormuş diyorlar. Ona kızmış da, inadına Hüseyin’e varmış diyorlar. Yoksa! !. Çakallara yem oldu onurumuz, Rakı sofralarına meze diye konuldu namusumuz Sür beni buralardan, yollara düşür, Her gece uykularıma haramiler üşüşür... Sensiz böyle nice olur halimiz, Duymaz mısın? Karanlıkta, Seni arar, ağlar durur Ali’miz Uyumuştur Ali... Sabahın ikisi, Meral ilacını vermiştir. Vermiştir değil mi? Telefon açsaydı keşke. Sabah gidip başucunda uyanmasını bekleyecekti. Kakaolu puding istemişti dün. Söz vermişti ona… Sabah kalktığında hazır olacaktı. Evin erkeğinin dediği yapılırdı. Kocaman adam olmuştu artık. Eve hırsız girmeye kalksa, o koruyacaktı annesini. Son zamanlarda biraz hastalanmıştı ama o kadar olurdu canım. Doktor amca söz vermişti. İyileştirecekti onu. Söz vermişti doktor amcası. Otuz Beş milyara iyileştirecekti Ali’yi Ama çabuk olması gerekiyordu. Fazla bir miktar değildi zaten. Elinden geleni yapmıştı. Eh! sonuçta onun da bir hakkı vardı, can kurtarıyordu. Hastane masrafı, ilaç masrafı, derken… Hepsini içine katınca bu fiyat oldukça makuldü... Bedava yapamazdı ya canım. Onun gibi kaç hasta daha sırada bekliyordu. Hepsine aynısını yapsa bu ekonomik şartlarda ölürdü açlıktan. Saygın bir adamdı o...Hayat kurtarmak onun göreviydi... Ve her görevin bir karşılığı olmalıydı… Güzelim bırak bön bön sağa sola bakmayı da soyun. Sabaha kadar bekleyecek halimiz yok ya. E hadiii.. Çıkar bluzunu,eteğini geel.. Tiksiniyordu adamdan, Ama kızmıyordu… Kızmamalıydı şu an hiç kimseye, Herkes bir rol üstlenmişti bu tiyatro sahnesinde ve elinden geldiğince oyununu oynuyordu işte. Polis görevini yapıyordu, doktor görevini yapıyordu, vaiz görevini yapıyordu, belediye çöpçüsü, mahalle kasabı, cenaze levazımatçısı… Ve şimdi aynı odayı paylaştığı adam. Görevini yapıyordu Kadın bluzunu çıkardı üzerinden... Sonra yavaşça eteğini indirdi. Bir rahatlama duydu içinde o an… Utanma duygusu kayboluvermişti sanki… Hiçbir şey hissedemediğini fark etti. Hissizdi, Sırt üstü yatağa uzandı… Adam iştahlı gözlerle vücuduna bakarken, o gözlerini yumdu. Kendini görmek istemiyordu şimdi. Gül’üm derdin ya bana, kopardılar gülü dalından.. Bir kurşun at boşluğa, gelsin vursun alnımdan Yavrumuzun yarasına, paçavra yaptım ar’ımı.. Ziyan oldum gittim de, göstermedim zar’ımı Ali uyandığı vakit baş ucunda buldu annesini. Birlikte kahvaltı yaptılar. Yine puding yapmıştı annesi ona oturup birlikte yediler. Heyecanlıydı Ali. Bu gün ameliyat olacaktı. Doktor hastane de kalmaları için çok diretmişti ama ikisinin de gönlü razı gelmemişti… işte ikisi de korkuyordu, ikisi de umut doluydu, ikisi de yalnızdı bu koca şehirde. Öğlene kadar oyun oynadılar, şarkı söylediler. Emine bir ara çok zorlandığını hissetti, ağlamak üzereydi ki Meral yetişti imdadına… Sonra dışarı çıktılar.. Parkta oyalandılar biraz, deniz kenarına gittiler.. Ameliyat saati 16:00 demişti doktor... Ama iki saat önce orada olmaları söylenmişti. Henüz vakitleri vardı ve yavaş yavaş cadde de yürümeye başladılar. İlerde bir topluluk gözlerine çarptı. Bir sürü insan bir araya gelmiş, ellerinde pankartlarla bağırıyorlardı. Gittikleri yol üstünde toplanmıştı kalabalık. Anne tereddüt etti. Hemen bir taksi var mı diye etrafa baktı ama caddenin trafiğe kapalı olduğunu gördü. Çaresiz bir önce ki caddeden gitmeleri gerekecekti. Oysa gitmek istedikleri yol kavşağına çok az bir mesafe kalmıştı. İşte o an.. Anne, hayatının belki de en önemli hatasını yaptı. Grubun kenarından geçerek yola devam etmeye karar verdi.. Topluluğun yanına yaklaştıklarında içerden gelen “yuuuh! “ Seslerini duyduğu an bir şeyler olacağını anladı ama.. artık çok geçti. Kalabalık birden geriye, onlara doğru koşmaya başladı. Arkasından maskeli çok sayıda polis onları kovalıyordu. Vücudunu oğluna siper ederek olduğu yere çöküverdi. Koşuşturmaca anında birkaç kişi hafiften çarpıp vücutlarını sarstı ama önemsiz darbelerdi bunlar. Birden boğazlarının yandığını nefes alamadığını fark etti kadın. Dehşete kapıldı. Bağırmak istedi. Bağıramadı… Ha..s.t..a diyebildi yalvaran gözlerle bir polis memuruna. Çocuğu gören polis ağzında ki gaz maskesini çıkarıp çocuğun yüzüne yapıştırdı ve kucağına alarak hızla uzaklaşmaya başladı. Kadın çaresizdi. Bir elin sert bir hareketle koluna asıldığını hissetti. Artık göz gözü görmüyordu. Kesik nefes alışlarla, yarı kör bir durumda kendini çeken ele yöneldi. Yakınlarda cadde üzerinde bulunan bir kırtasiye dükkanına attılar bedenlerini. İçerisi ana baba günü gibiydi.. Tezgahın önüne çöktü Emine.. Boğazı alev alev yanıyor, gözlerini açamıyordu. Yine de can hıraş bir vaziyette konuştu “Oğlum Oğlum kalp hastası.. Hastaneye gidiyorduk biz. Memur aldı. Bulun onu, Ne olur bulun” Ali’yi hemen bir polis aracına bindirip uzaklaşmışlardı oradan. Bir süre arabada beklediler. Ama Ali; gitgide fenalaştı. Durumu fark eden polis memurları hızla en yakın hastaneye yol almaya başladılar. Aynı anda Emine’de Emniyet’i aramış, yarım yamalak çıkan sesiyle oğlunun durumunu, adını, gitmeleri gereken hastane ve doktor ismini vermişti. Polis telsizleri arasında hızlı bir iletişim akışı başladı. “Bütün ekipler! Ali BOZKAYA, altı yaşında erkek çocuğu, acil müdahale durumu anlaşıldı mı tamam..” Memur, Ali’ye baktı. Kucağında ve kendinden geçmiş bir halde yatıyordu Ali… “Merkez anlaşıldı, malum isimli çocuk yanımızda.. sağlık merkezine intikal halindeyiz.. tamam.” Verilen adresler değişen güzergahlar ve hayatla ölüm arasında gidip gelen saniyeler sonrasında hastaneye varıldı. İlk müdahalenin ardından kısa bir süre sonra ameliyata alındı Ali... Emine yerde ki karo taşın kırık çizgisinden bir an bile ayırmıyordu gözlerini. Tam iki buçuk saat olmuştu Ali içeri alınalı.. On dakika arayla gelmişlerdi hastaneye. Oğlunun son durumunu bilmiyordu, onu öpememiş koklayamamıştı ve içeriden hiçbir haber gelmiyordu. Hüseyin’i düşündü yine. Kızıyordu ona. Ama bu kızgınlığının, çaresizliğinden kaynaklığını da biliyordu. Kızıyordu polislere, ama yine onlar; belki de oğlunun hayatını kurtarmışlardı. Kızıyordu doktorlara, öğretmenlere, sosyal adalet isteyen eylemcilere, camileri dolduranlara, tren garı yolcularına, kebapçılara, simitçilere.. Hayatın tümüne kızgındı Emine. Ama oğlu bir iyileşsindi. İçerden sağ salim bir çıksındı. Vallahi vazgeçecekti kızmaktan… Unutacaktı her şeyi Ali’si Bütün hayatı yeniden sevmeye değerdi Yumma gözlerini çocuk, Örtemem üzerine karanlık bir geceyi Senin baharın var yaşanacak, Meyve verecek dalların Yılların var büyüyecek, Çocuk kalırsan öylece, Yarın, Bükük kalır boynu bütün delikanlıların Yumma gözlerini çocuk, Bilemem üzerine toprak atmayı. Sinem’e sarmaya alıştım seni, Beceremem koynumdan bırakmayı Kadın parkta oturmuş birbirleriyle oynaşıp duran çocukları seyrediyordu. Her biri kendi içinde küçük birer alem’diler. Ve o saflıkları, masumiyetleri kocaman geliyordu bu dünyaya. Sanki buraya ait değildiler. Dokunulmazlık ayrıcalığını hak eden tek varlıklardı. Ama kimi zaman bu bile çok görülüyordu onlara. Elinde tuttuğu kese kağıdıyla yanlarına yaklaştı. Her birine beşer tane şeker verdi. Yürümeye devam etti sonra Cadde de toplanmış bir kalabalık gördü. Slogan atan genç insanlar. Adalet isteyen insanlar, İş yeri, araç, camı kıran, kaldırım taşı söken, ve onurdan bahseden, eli taşlı sopalı gençler… Tebessüm ederek yürüdü kadın. Bir caminin hoparlöründen gelen vaizin sesine takıldı kulağı. Aziz din kardeşlerim. Zina günahtır. Büyük günahlardandır… Bu fiili işleyen bir insan… Kadın elinde olmadan hafif bir ses tonuyla güldü bu kez… Daha da ilerde, penceresi açık bir taksiden gelen radyoda ki sese şahit oldu. Konuşmacı, hükümetin içinde yer alan yüksek düzeyde bir kadın bürokrattı. Bizler, Atatürkçü aydın Türk kadınları olarak, Ülkemizde kadına karşı uygulanan şiddetin vs..vs..vs… Kadın kaldırımın ortasında kahkahalar atarak yürüyordu şimdi. Tam on ay sürmüştü o işkence. En zavallı görünenin en zalim, en zalim bilinenin en zayıf olduğu bir yerdi burası… Tanıyordu bu şehri... Sözlerin maksadını kolay anlar olmuştu... Maskenin ardında duran yüzü hemen fark ediyordu artık. Yıllar içinde unutmayı denediyse de olmadı. Olmayacağını biliyordu. Neden di bütün o yaptıkları? Ne için di? Yapmasaydı daha temiz bir kadın mı olacaktı? Daha mı namuslu görünecekti? Onur neydi? Niyeydi? Ilık bir göz yaşı süzüldü yanağından sessizce.. Telefonunu çıkardı. Numarayı çevirdi. “Ali. Geldiniz mi yavrum. Tamam canım. Ben on dakika sonra geliyorum. Yürüyüşe çıkmıştım biraz Torunuma da bir şeyler aldım. Gelince görüşürüz evladım” Ağlama kadınım, Bilemedim yalnızlığını ben senin Aşifte dedim sana, Rüzgardan açılınca ucu, eteğinin Rüzgarı görmedi kimse, Gözlerimi görmedi, Görününce uluorta çıplak baldırın, Ayıbını onca bakış, gizlemedi Kimimiz namaza durduk sonra, Orucumuzu açtık iftar sonrasında Güzel söylemlerimiz oldu, Sosyalist emellerimiz, düşüncelerimiz, Ses getiren eylemlerimiz oldu Konuşan aydınlarımız vardı, Sabahları evine dönerken sen, Bizim mutlu “günaydın”larımız Onurlu insanlardık biz, Çözümcü konuşmalarımız, Mutluluk “vaat edişler” imiz, Karşılıklı “oy” alış verişlerimiz, Atılan “nutuk” larımız vardı Bir de yanağından süzülen, İnci tanesi unuttuklarımız. Ağlama kadınım Ve, Sev bizi yine.. Senin şefkatinle büyüyoruz biz, Yoksa yetemeyiz, Kendi kendimize..
  16. Semanın ufkunu saran karabulutlar dağılmış, baharın rikkatini yeryüzüne yayan ışıltısı sarmıştı. Güneşin enginliğini gözlerimize yapıştırarak, güllerin rengini ve kokusunu sinemizde yatıştırarak öteler ötesinin ufuk perdesi aralanmıştı. Güneşin sıcak yüzü tenleri yıkamaya başlamış, güllerin zarif yelleri açılmaya başlamıştı. Akşamın mehtabında sahillerin sürükleyişi hicranımı taşlamıştı. Zihnimin ince bezini yırtarak, fikrimin kalın tezini kırarak... Güllerin kanlarını yüreğimde kaçışımla ısırıyordum, günlerin tanlarını sözlerimde bakışımla ısıtıyordum. Kendimi kaybettiğim, hicranla ezildiğim yaralı ruhum. Belli belirsiz sahillin dilinde yutularak yürüyorum, karanlığın gizlediği ufuklara doğru yalnızlığa kapanıyordum... Gökyüzünün süslü perdesi yıldızlar başımda taç. Bedenimi ürperten ılık İlk baharın esen uğultusu kafamın odasında dinmişti. Ruhumu saran, kafamın odasını soran sesin yankısı ise bende sinmişti. Bir yandan bakan güller, bin andan akan düşler. Güllerin rengi, günlerin derdi: Birinde gözlere kan akar, diğerinde izlere yan bakar. Varlık istikametinin var oluşu, karlık istirahatının yar oluşu yakalandığı an, ruhun sevincine şan takar: Gül ve günler... Güller izzet, günler ismet. Düşler ise; yüreklerin çizik izi, kafaların kırık dizi, günlerin yanık sisi. Zihnimin günlüğü artan adımlarımla tutuşmaya başlamıştı. Fikrimin külüne, izanımın gülüne yazdığım yırtık sayfalar. Benliğimi soldurduğu, irademi doldurduğu ve yüreğimi yaslarla yoğurduğu denizin kucağında! hüzünlere gark olan gözlerime dalgalar çarpıyordu. Duygularıma vurulan balyozların hıçkırığıyla, düşüncelerime kurulan heyelanların kırıklığıyla yaslar ve yaşlar artıyordu. Aklım durmuş, ruhum donmuş, kalbim dalmış... Düşler..! boş bir avuntu, loş bir anı esintisi olarak beyhude ömürun tozu olarak dağılıp gider. Düşler sonunda kalan ise yalnızca kafalara biriken hecelerin hamal yüküdür. Yükler idraklerin derinliğine sızarak; hayatın değişimini kavranmasını zayıflatıyor, sağlam kişilik edinmesini hayıflatıyor, toplumun zengin birikiminde kaliteli kimlik edindiremiyor. Atıl ve sıradan hayatla, bereketsiz ve verimsiz zamanla, esefsiz ve esersiz özürlülükle ömür geçiriliyor. Anlık anlar dönüyor, geleceğin bilinmez karanlığına üfleniyor. Ruhları ve kalpleri karartan vasıtasız ve gayesiz düşler. Bunun sonucunda yüzler kırışmış, dişler kırılmış, düşler hayatının çarkında sıkışmış olarak yaşamın soluğu söner. Düşler... gerçekçilikle birleşirse, gayelerin adımı akıl nimeti ile şekillenirse; hayatın anlamı, varlığın sırrı boşluk yerine hoşluk meydana getirir. Mana yarışının dinamizmine koşarak insanlık özelliği yakalanır. Geleceğin aydınlığında akılcı adımlarla, akıcı yaklaşımlarla merdivenleri çıkarak ihsanların kapısı aralanır. Güller; bize estetiğin ve güzelliğin resmini fısıldar, sevginin zarif tebessümünü yaslar. Kırmızılıklar gözlerin yaşlarını isletir, kırıklıklarla kan olarak yüzleri ıslatır. Güller sevdalara tılsımdır, yüreklerin yangınlarına biriken ayrılıkların yakarışıdır. Gayesiz düşlerden uzak, gayelerin derinliğine vakıf olarak, akıl izzetine akif kalarak güller varlığımda bana paye. Düşüncelerime yığılan, duygularıma çarpan kelimelerin önüne geçemeyerek; gözlerimin buğulandığı, ruhumun boğulduğu, kalbimin kasıldığı, dimağıma kadar biriken selin yığılışıyla ve fıtratımın fırtınalı coşkusuyla İstanbul Boğazının enginliğine haykırıyorum: Selam; yaşamın donanım işaretini sunan izler, varlığın gelişim iradesini açan güller. Adresi benliğimize ulaşan, zihinlerin duvarında buluşan, satırlara kazınan, hatıralara yazılan: Günler... Akşamın soğuk deminde, sahillerin millerce uzunlukta ki dilinde ağır ağır süzülüyordum. Kulaklarımda dalgaların sahile vuran tokadı, üzerimde martıların acı çığlığı, önümde karanlığın alnı, özümde hecelerin yağmurları takip eder. Her yanım kuşatılmış, her anım başıma gömülmüş. Rüyaların bulanık tablosu şiirle tüten duygularımın sandığından çıkarılarak, fikrimde seyir. Seyir ki hüzün bakış. Yüreğime ok atışı gibi; bedenimi eğen, ruhumu ezen çatlamış tablo. Zamanların akıntısında çağlarla sarılan, ruhların ufuk aşıntısında aralanan, anlık anların harabelerinden süzülen Destansı sevdaların düşleri varılan, hicranlı ayrılıklarla yazılan; Üsküdar'ın dudağına yapışmış konağı, acı aşkların yanağı olan: Kız Kulesi karşımda durur. Tarihlerin kuyusunda çalkalanan sancıların yakıcı sırdaşı... Kim bilir hangi sevdanın ayrılıklarına tanık oldu, kim bilir hangi zahmetlerin kamçısı davasına vurdu. Nice hadiselerin tanığı, nice kasidelerin sanığı olarak yorgun duvarları fısıldar. Anıların mühründe öğütlenen, asırların dişinde öğütülen: Kız Kulesi İstanbul'un kalın ense kökünde, başıma yığılan ağırlığın közünde yürüyorum; karanlığın gizlediği ufuklara doğru. Uzaklıklar gözlerime koz, yıkıntılar gönlüme toz, hüzün taşkınlıkları artan doz... Sanki yılların çilesi ıslatmıştı. Boynuma ateş dolanmıştı. Günler; gözlerimde okunan hicranla yıkanmış, güllerin kanlarıyla dokunan isyanıyla sararmış, düşlere sokulan ıssızlıkla sıvanmıştı. Düşüncelerime yansıyan, güllere ayna. Şu satırların yazılmasına sebep kaynak. Düşlerimde bilenen, duygularımda şekillenen güllerin kanlarını yüreğime akıtan, yosunlu kuyuların acılığını yaşatan. Rüyalarımın penceresinden akan, kafa kağıdına yazdığım eserimden bakan. Şiirlerimin ilham yazısı seslenir, gül esintisini her andan nefesi kalbimin izinde savrulan, gün esaretinin her andan ruhumun gizinde kavrulan: İlk baharla açan güllere selam. Esaretiyle yüreğimi sürgünlere atan Gülin'e kelam... Kalıpta donan ruhum erimiş, satırda duran özlem kalbime inmişti. Güllerin aynasında ki kanlar dökülerek, kirpiklerimi ağrıtan anılar film şeridi gibi canlanmaya başlamıştı. Gül kokulu, şen dokulu; kafamın odasını altüst eden, fikrimin adasını işgal eden... Anlık tozların düşlerinde solukla yürüyen. Damarlarımın ininde uğultulu seslerle gezinen. İsmin canıma mimlenmiş, cismin kanıma damgalanmış. Benliğimi ansızın sisleyerek yürüyen sen... Sen izanımın bünyesinde, zamanlarımın bütününde gölgesin. Gölgenle izin izimi bulan varlık. Zihnimi ve fikrimi kemirip duran darlık... Sana sürgünüm: Sevdanın işaretinde atılan oklarla bilinmezin balçıklarına iten, karanlığın kubbesinde biten sürgün yüreğim Selamların haykırışı sesini bulsun. Satırlarım senin gözünü öpsün. Kelamlarım; kırgınlığını dindirerek, kızgınlığını sindirerek tutsun... Yazan : Özkan KARACA
  17. Beklemekle gelmezdi oysa Kaç kez bu söze aldanıp salmıştım sokaklara serseri vücudumu?..O aşk, ya yol kenarındaki dükkandan gelen bir türkünün sesindeydi, ya da karanlık bir caddenin köşe başında Oysa beklemeden geldi bu kez aşkŞimdi tüm keder dolu hastalık seanslarımı, morga benzeyen alkollü sabahlarda uyandığım yatakları, içine girip yüreğime aldığım vücutları, bildiğim tüm bölük pörçük hayatları, dengesizliklerle dolu hafızamı, anlaşılmaz bir hevesle, bir sonbahar günü boş bir peynir tenekesinde yakıyor şaşkınlığım Çoktan geldi aşk; bu bir ihtilal olmalıki yıllarca geriye döndüğüm viran haldeki bir ülke gibiBütün ilerleme, ileriye gitme çabalarım yerle bir olmuş, bilmediğim bir kuvvet gidişatıma darbe vurmuşÇocukluğumun gerçekçi sevgisine, masumiyetine ve hevesine dönmüş gibiyim Şimdi ise Ankara var gözümdeÇünkü bu güzel sevdamın tüm kurtuluşu, özgürlüğü, doğduğum şehrin o beklenen sabahına bağlıÇünkü yıllarımı yiyen bu şehre, yıllarımı bulmaya adadığım sevdayı vermeyeceğim Sevda Ne umut dolu şey(?)Oysa öyle karamsar yaşıyoruz kiBu oynadığımız, uğraştığımız, kazanmaya çalıştığımız şey, en az hayat kadar yaman bir oyunKuralı zor, yasası ağır, dönüşü yok!..Dedim ya: Beklenmeden çöken bir darbe, bir ihtilal, bir devrim Hayalleri düşünüyorum seni Ankara'yı Aktepe'nin uçurumunda ellerim beline dolanmış, şehri izliyoruz. Ayağımızın dibinde uçurum, gözlerimizde Ankara Uçurumda ölüm var, Ankara'da hayat Her ikisini de aynı anda yaşıyoruz. Güneş yakışmıyor bu şehre, caddelerde yağmur altında dolaşıyoruz. Sonra bir akşam vakti kar bastırıyor. Siyah saçlarında beyaz tanecikler. Güneş utancından göğün dibine girmiş, tek mevsimimiz kış olmaya başlıyor. Ankara'ya sen yakışıyorsun. Ankara sana yakışıyor. Düşünüyorum hayalleri, Bazen öyle yakınlar ki, insan ne kadar uzak olduğunu önemsemiyor bile Hayaller Seninle yan yana öyle güzel duruyorlar ki, sen olmasan, yüzlerine bile bakılmaz. Gelecek, biliyorum o günler... Bu içimdeki umuttan öte, zamanı dolduğunda doğacak çocuğun hayatı kadar kesin Umutlu, ama karamsar yaşanan bir sevdadan onur duymayı sürdürüyorum. Çünkü Ankara'ya yakışıyorsun, çünkü sana yakışıyor Ankara... Çünkü uzaklığını önemsemeyecek kadar yakın. Çünkü doğacak çocuk kadar kesin O kesinliğe kadar güzelliğini kapıdan süzülüp giden silüetinle hatırlıyorum. Ve elinden tutacağımız hayaller için, sana içimde bir çocuk büyütüyorum
  18. Güzeldi kız Kocaman yeşil gözleri vardı. Delikanlı kız derlerdi. Sertti, umarsızdı, aşka inanırdı ama güvenmezdi aşığına. Aşığına dedim ya asıl mesele burada. Birde genç vardı, severdi deli gibi. Yeşil gözlüm derdi, yeşil gülüm ve söylerdi sevdiğini cesurdu, yürekliydi. Kız gülerdi ona güler geçerdi. Çünkü yalan derdi güvenmezdi. Genç sabaha kadar bekçilerin inadına kız yurdunun bahçesinde tam yeşil gülünün penceresinin dibinde beklerdi bir ihtimal camdan bakarda yüzünü görürüm diye. Oysa gündüz çok rahat görebiliyordu yeşil gülünü aynı koridordaydı sınıfları. Nedendi geceleri cam diplerinde sabahlamalar? Gülerdi kız. Bir gün okulun merdivenlerinde önüne geçti kızın hiç konuşmadı elindeki mektubu verdi yalvarır gözlerle baktı ve uzaklaştı. Önce sinirlendi kız ama bir şey söylemedi. Çünkü o da emin değildi kendinden. Açtı ve okudu. Yeşil gülüm diye başlamıştı mektup. Kısa ama bir kitap kadar dolu. Yeşil Gülüm Hani gecenin karanlığında ölümün nefesi ensende bir deniz kıyısında oturursun ya, her şey anlamsızdır. Gece, hayat, yaşamak hiç umut yoktur hayata dair. Ve aniden, ölümü beklerken bir gemi geçer ışıl ışıl, umut umut ve aydınlatır her yeri. İşte öyle bir şeysin sen. Seni tanıdığımdan beri her gün bir gemi geçiyor içimden. Sev beni yeşil gözlüm ne olur. Seni seviyorum Kız; durdu, düşündü uzaklara daldı gözleri bir an. Kendini sorguladı. Neden? Dedi. Neden sevemiyorum? Ne güzelde yazmış dedi. Seviyorum yazmış dedi. Sevindi, güldü. Öfkelendi sonra aniden. Ne sevmesi be hangi sevgi yalan bunlar dedi. Sevdim de ne oldu? İnandım güvendim de ne oldu? Ne aşıklar gördüm ne mektuplar okudum hani neredeler? Dedi. Bana bunları düşündürenler utansın, aşk aşk diyerek çekip gidenler utansın dedi. Ve apar topar katladı yeşil, duygu dolu sayfayı. Ama atamadı cebine koydu. Kaçar gibi Ve yine bir gün bir öğrenci evi partisinde bir araya geldiler. Genç hiç gözlerini ayırmadı kızdan. Ne yanına gidip konuşabildi ne de mektubunu sorabildi. Kırılmaktan korkuyordu çünkü. Parti bitti ve kız uyudu sabah uyandığında yorganını kadırmasıyla küçük kağıtların yere serilmesi bir oldu. Genç sabaha kadar aşkını yazmıştı minik ve yeşil kağıtlara. Birkaç tanesini eline aldı okudu. - Sana dokunamasam da yanında olmak bile her şeye değer. - Bir bakışın dünyaya bedel. - Seninle bir gece yanımda ama ayrı kıtalarda. - Yeşil gülüm. - Yeşil gözlüm. - Seni seviyorum. Ve daha nice güzel sözler. Kalktı ve evdekilere baktı gözleri onu aradı ama yoktu, gitmişti. Kim bilir ne kadar acı çekiyordur dedi. Acıdı ona güldü ama yine. Düşündü. Hep aynı soru. Neden sevemiyorum? Neden korkuyorum? Belki çok iyi olacak her şey ya gerçekten seviyorsa inanmalımıydı ona?????? Binlerce soru Ama öyle kırgındı ki eski aşklarına çok ağlamış çok gözyaşı dökmüştü bir vurgun daha kaldıramaz bu riski alamazdı. Genç hergün yeni bir şeyler yaptı ona. Her gün bir başka gösterdi sevgisini. Kız defalarca okul dergisinde okudu gencin ona yazdığı şiirleri. Ama nafile karşısında korkak, ürkek güvensiz biri vardı. Duyguları yoktu adeta. İçten içe kendine kızsa da yeşil gözlü kız hep alay etti gülüp geçti. Bir gün arkadaşı geldi yanına kızın. Hani sana aşık mavi gözlü yakışıklı çocuk varya okulu bırakıyor sanırım arkadaşlarıyla konuşuyordu az önce okulun cafesinde. Birde senin pencerenin karşısına kocaman bir yazı yazmış. Kesinlikle senin için. Sen nasıl bir insansın? Neden yalnızlığı tercih ediyorsun? Dedi. Bu sefer öylesine kızdı ki kendine güzel kız. Bir tufan koptu adeta duygusuz yüreğinde. Hiddetle baktı aynaya ne sanıyorsun sen kendini dedi ve odasının camına gitti ürkek adımlarla okudu ve öylece dondu kaldı bir zaman. İşte bunlar yazıyordu duvarda kocaman ve yeşil bir boyayla UNUTMA YEŞİL GÜLÜM! SEVEN DEĞİL SEVEMEYEN KAYBEDER. Koşarak indi merdivenleri duvarın dibinde durdu ve yazıya dokundu önce işte aradığı buydu, aradığı silgi buydu tüm korkuları uçup gitmişti adeta. Ve anladı ki kaybettiğini sandıklarının hiçbir değeri yokmuş aslında. Çünkü onlar hiç sevmemişler. Ama mavi gözlü cesur genç seviyordu emindi artık buna. Tutamadı kendini yalnız geçirdiği günleri düşündü ve duvarın dibine çöküp ağlamaya başladı. Genç ise elinde valizi terk ediyordu okulu yanından geçerken kalabalığın içinde ağlayan yeşil gözlüsünü gördü. Valizini fırlattı ve yanına koştu. Gülümmm dedi kocaman yürek dolusu yeşil gülüm sakın ağlama kıyamam ben sana sakın dedi ve gözyaşlarını sildi kızın elini tuttu korkarak. Kız başını kaldırdı ve şöyle dedi. - KAYBETMEK İSTEMİYORUM Genç - SENİ SEVİYORUM.
  19. Varlığın acı veriyor olsaydı bana; Seni ölüme sevmez, Gelmeyeceğini bile seni beklemezdim hala. Ben sensizlikte bile "seni yaşıyorum" sevgili... Mevsim, sonbahara akarken ben de sana geliyorum. Elimde yokluğun yüreğimde suskunluğunla sana geliyorum sevgili. Ilık bir Eylül gecesi kentin yorgun kaldırımlarında tanıdık kelimeler arıyorum sevdana dair. Sana dair tek bir kelime yeterdi bana. Tek bir nefes bile gülümsemem için yeterdi bana..Sensizlikte kanarken sol yanım, ben hep seni düşledim zembereği kırılmış zamanın avuçlarında. Seni aradım güneşin sıcak alnında, senin ellerini aradım yağmurun ıslak dualarında. Sana gelirken toprak yağmur kokuyordu sokaklar ise yalnızlık... Sana çıkan tüm yollar arsız dikenlerle süslenmişti sanki. Ayaklarım kan revan..Bir yanım uçurum bir yanım sensizlik ama her şeye inat sana geliyorum. Hava puslu, etraf ise sensizlik .. Dikenlere aldırmadan yalınayak yürüdüm gecenin dar sokaklarında. Yüreğimle ezdim tüm engelleri, ayaklarımla öptüm yollarındaki ikiyüzlü dikenleri. Her şeye inat sana geliyorum bir elimde mevsimlerin koynundan çaldığım ılık bahar bir elimde bulutların saçlarından arakladığım rüzgar ile .. Bir ömür uzaktan sana geliyorum bir elimde bir avuç gülüş karakışlarda güneş bil diye bir elimde bir yudum umut zifiri karanlıklarda aydınlığa sımsıkı tutun diye. Sana geliyorum sevgili.... Unutmadan sevgili; gittin diye meteliksiz bir intiharın ayakuçlarına boynunu büken bir kukla olmadım hiçbir zaman. Gittiğin gün kansız ve acımasız bir ihtilalin demir kelepçeli zamanlarından kaçıp sen diye ipsiz uçurumlara sığındım. Yokluğunda kimi zaman bir çocuk gibi koynunda ağladım kimi zaman kirpiklerinden ıslak yağmurlara kaçtım. Sensizlikte her gece arsız fırtınalarına göğüs gerdim ve esrarkeş yangınları sen diye koynuma alıp yüreğimde közledim yalnızlığının ıslak çığlıklarını. Evet gittiğin gün sen kokan kelimelerim çıplak kaldı dudaklarımda. Yüreğim gözyaşına asılı kaldı gözkapaklarımda. Ama hiçbir zaman boynumu bükmedim yokluğuna. Pes etmedim sensizlikte kıyılarıma vuran hasret dalgalarına. Direndim, savaştım yalnızlığınla. Kan revan içinde kalsam da, bilmediğim fırtınalarda sensiz savaşsam da ben hiçbir zaman yalnızlığına yenilmedim sevgili.... Gittiğin günden beri tek bir kelime konuşmadık seninle. Giderken seninle gitti taze baharlarım. Yetim kaldım mevsimlerin koynunda. Gözlerindeki sıcaklığı aradım güneşin sınırsız coğrafyasında. Seni sordum memleketimden göçen turnalara. Ama bulamadım seni. Yüreğimin derinliklerinde. kaybetmiştim seni. Aldığım nefeste, hayata bıraktığım her gülüşte seni aradım. Bulamadım işte. Ucube binaların nemli duvarlarına dayanıp sana ağladım. Dudaklarımı kapatıp kelimelerimle yalnızlığına ağladım. Ama hiçbir zaman ne kadere ne de sana isyan ettim. Gittin diye hiçbir zaman suçlamadım seni. Varlığına küfürler edip arkandan beddualar savurmadım hiçbir zaman. Gitmiştin beni sensiz bırakarak. Gitmiştin aramızda yaşananları bir kibritle zamansız yakarak. Ama gittin diye hiçbir zaman unutmadım seni. Yokluğuna inat yaşattım seni. Gittin diye bir ikindi vakti kefensiz satırlara gömmedim seni. Varlığın bana hiçbir zaman acı vermedi ki ben seni gidişinle suskunluğuna gömeyim sevgiliSeni sen diye sevdim ben. Varlığına inat yokluğunda bile sevdim seni. Sana duyduğum sevgim bir günlük olsaydı eğer; seni sensizlikte bile yaşatmazdım sevgili. Seni hiçbir zaman acılarımın metresi diye sevmedim ki ben. Ben yüreğindeki sıcaklığı, tenindeki saklı baharları ve gözlerindeki ıslak gözyaşları sevdim. Seni hep " aldığım nefes " bildim. Yüreğime dokunduğun için, yarım bir adamı sevginle tamamladığın için sevdim seni... Satırlarıma sonvermeden bilmen gereken bazı şeyler var sevdiğim. İyi dinle beni sevgili. Cümlelere değil kelimelere örülmüş anlamları iyi algıla sevgili.. Yokluğunda seni aradım yorgun gecenin gri sabahlarında. Yalnızlığında kanattım fakir kelimelerimi. Dilimde birikmiş ve bir kaç cümleyi geçmeyen itirafım var sana canım. İyi dinle beni şimdi. Sensizlikte "seni aldattım sevgili". Yanlış duymadın sevgili. Açık açık utanmadan sıkılmadan seni aldattığımı söylüyorum sevgili. Sensizliğin soğuk gecelerinde seni aldattım. Hem de defalarca Başucumda bu imkansız sevdanın sevapları dururken ben seni günahlarınla aldattım sevgili. Yokluğunda kanarken tövbesi yarım kalmış günahlarınla seviştim yalnızlığının buz tutmuş yatağında. Her gece bedenimi ateşlere serip günahlarınla seviştim kan ter içinde. Közlenmiş bedenimle, terkedilmiş yüreğimle tövbesi oldum en masum günahlarının. Seni sensizlikte senin günahlarınla aldattım sevgili. Sen benden uzaklarda iken bensiz zamanlarda işleyeceğin her günaha bedenimle kefil oldum. Körpe ve filizlenmemiş acılarını satın aldım ömür defterinden. Evet, tüm günahlarını ve bensiz yaşayacağın tüm acılarını satın aldım karşılığını yüreğimle ödeyerek. Sen bu satırları benden uzaklarda okurken ben bir kelebek edasıyla baharın ince dallarından binlerce çiçeği yüreğimin eteklerine topluyor olacağım. Bir gün Cennetin taze baharlarında buluştuğumuzda giyineceğin beyaz duvağı süslemek için en parlak yıldızları çalacağım gecenin kirpiklerinden. Sen benden bir ömür uzaklıkta yaşarken sensizlikte bile sen varmışçasına sevdana nefes alıyor olacağım. Her gece günahlarınla sevişip güneşle beraber perdelerine gelip yüzüne ilk gülümseyen ben olacağım sevgili... Sen beni unutsan da ben seni yüreğimde yaşatacağım. Uzaklarda bir yerde yaşıyor ve nefes alıyor olmanı en büyük mutluluğum bilip acılarına delicesine yanacağım. Közlenmiş yüreğimle bir sonbahar gecesi ıslak saçlarına yağacağım avuçlarımda güller ile. Gözbebeklerinden yuvarlanıp ayakuçlarına serileceğim. Gülüşlerini nefesim bilip sensizlikte bile sana yaşıyor olacağım sevgili. Adını yüreğime vurulmuş bir mühür bilip dudaklarında anılan dua olarak hep seninle nefes alacağım sevgili.. Sen bana bir ömür uzakken ben sana bir nefes kadar yakınım sevgili. Gelmeyeceğini bile bile ben hala seviyorum seni. Gün gelecek, Adımı unutmak zorunda kalacaksın Puslu gecenin yorgun sabahında. Bir kibrit çakıp yaşananlara, Tek tek yakacasın benli hatıraları Ömür defterinin en masum günahında. Duvarlarında asılı takvimlerden düşen Bir gün gibi, Ağladığında yüreğine gömülen Bir hüzün gibi Yavaş yavaş eriyeceğim dudaklarında. Ama ben sana inat, Yokluğuna inat, Bedenimle közleneceğim günahlarında. Seni benden alan kadere, Tek bir kelime etmeden Seni içimde yaşatacağım. Çünkü ben senin; Bedelini yüreğimle ödediğim En masum günahındım...
  20. Çok yavaş gel bana ! aynen bir karınca, kozasından çıkan bir tırtılın ilk yaprağa koşusu gibi yavaş ve sessiz gel / geleceksen . Kalbe gürültülü düşüşlerden korkarım ben . Onca ağırlığıyla düğümü gevşemiş bir salıncakta sallanıyorum. Yavaş gel bana geleceksen../ ama düşmeden daha! ! Nice yeşil gözlerde kelebek uçurmuş bu gönül ve mavisinde uçurtma. Kara gözler kaçırmış uykularımı. Kahverengisinde toprak şefkati aramış / bulamamışım. Su gibi gel geleceksen, sessiz. Akışınla bu yüreğe serin mevsimler, bereketinle çorak yanlarıma başaklar taşı ve gelme gideceksen uğramadan değdir kollarını kıyılarıma çek git ve gelme biteceksen! ! Karanlıklara alışığım. Hiçbir mum yolunu aydınlatmasın . Bir yıldızı arkadaş koma saçlarına dağınık, kör, ıslak ve bitkin gel / geleceksen . Azığını yollarda gece gözlü kedilere dağıt, geçmişini bastığın her kaldırım taşına anlat. Sokakların en sahipsiz anlarında çık yola. Çocukların ayak izlerini takip et. Geç gel vakit gece yarısını biraz geçerken, üzerine giydiğin yıllanmış elbiseyi çıkarma. düşlerinle çıplak / ellerinle titrek / yüreğinle sıcak gel geleceksen! ! Hiçbir söz veremem sana. Karnın bir dilime doyar yada doymaz. Bir zeytin tanesi / tek ekmek / su veya çay bunları da bil geleceksen! Döngü, sol yanıma pervane. Vakitsiz ötüşlerin yanılgısı değildir sana gel deyişim. Kim görmüş ki kaf dağının ardını ki kavuşmalara el uzatsın. Sen kimseyi alma yanına geleceksen. Ayak izlerini süpür kaldırımlardan. Çöpçülerin gece vardiyası düşlerinde ses ver sokak lambama. Tüm resimleri de yak ! dönmeyeceksen. Ben işte o geldiğin saatlerde, zamanı çekiştirip yaka paça ! seni bekleyişlerimin rahmine akıtıp, yalnızlığımı, güzel yüzünün hürmetine hamile bırakmış olacağım. Namluda bekleyen yağlı kurşun misali kapımı tıklamana tetik ! eşiğe serili beyaz gömleği kaldırmayacağım. Üzerine basışın, koca bir geçmişi ezişin olsa da, kaç adımda uzak düştüğün hasretimin avuçlarına bıraktığı mesafeyi tek bir sarılışımla kapatacağım. Yüzlerce dönüp durmuşluğumla düştüğüm uykusuz gecelerin soğuk yatağını seninle ısıtacağım. Bir geçmiş getirme bana, unuttuğum annemi hatırlatan. Gelecek taşı ! gözlerindeki ışıltıyla bana seni anımsatan. Belki sigarayı bırakırım dudağım dudağına değdiği anda. Kaypak bir sarhoşluktan uyanıp kadehleri kırarım ve belki ilk defa kahvaltı soframa ikinci bir çay bardağı koyarım. İki yumurta, iki zeytin, iki çatal, iki sandalye! Ve ilk kez farklı bir el dürter beni kalk diye, beni uyandırmadan gel geleceksen yoksa gelme bir gelip iki gideceksen! Aşım yalnızlığımla tuzlanmış biliyorum. Doğrudur yanık türkülerde aradığım seni ve rastlantı değildir saç telini doladığım parmağıma helal kılışım yüzünü. Belki de beline dolanacak kırmızı bir masumlukla perçemini kaldırıp öpmekte de geç kaldım seni. Olsun, kapansın üzerime senin girmediğin tüm kapılar ! dökülsün içimden matarası boş fakir duygular. Kim bilir ! belki bir gün beni, yüreğim değil de iyi yazılmış şiirler anlar. sus şimdi ve gel susmayacaksan! !
  21. Ayağında yaklaşık yüz yirmi milyon parasal değeri olan spor ayakkabı ve de ona giydiğinde çok yakışan bir iki model pantolon, etek giyerken hiç görmedim onu, zaten giyse de yakışmaz neden mi çünkü çok hoş giyiniyor yakışacak olursa kendisi giyerdi. Neyse üzerinde hemen hemen her gün farklı giydiği ve de mutlaka marka olan tşortler, işin açıkçası giyinmesini biliyor. Aksesuar olaraktan; onu hiç çantasız görmedim. İki çeşit çantası var sanırım ya da ben sadece o ikisini gördüm. Kolunda bir iki parça deriden yapılmış takılar ve de saati, üzerinde Arapça yazıların bulunduğu bir kolye, yüzük yok hiç görmedim, devamlı kapalı duran bir cep telefonu, küpe onu da hiç görmedim takmaması da iyi, çünkü zeki olduğunu kanıtlayan küçücük kulakları var, üzerinde de kullanıma terk edilmiş minicik küpe delikleri, sadece öylesine duruyorlar. Saçlarını saldığında çok hoş oluyor, birde walkmanı var kulaklarına müzik veren kulaklıklarıyla birlikte, Ruh haline gelince; çok tatlı biri ama halen çözemedim onu, bana karşı ne düşünür bilmiyorum. Çok zeki ama tanımsız. Dedim ya halen çözemedim onu, arkadaşlığı zor biri, ben onun ikizler burcu olduğunu düşünüyorum ama kova burcuymuş. Çift ruhlu iyi güzel hoş ama bazen de çok ters biri olup çıkıyor. Onu kızdırmayı seviyorum. İnternet üzerinde çok hızlı muhabbet eder, inanır mısınız nickini bile hızlan biraz yapmış, ama yüz yüze geldiğinizde hiç konuşmaz, dudakları günde , anca bir iki kez gülme eylemi için yüzünde yol alır, hâlbuki bilse gülmenin ona ne kadar yakıştığını, bakımlı bir kız, eğlencelide ama huysuzluk yapmayı çok seven bir tip. Daha büyüyecek olgunlaşacak. Yüz ifadesi çok sevimli küçücük ve de ince bir burnu var üzerinde ona ayrı bir güzellik katan gözlükler ve de cehresine dağılmış sarı çiller, yuvarlak çenesiyle bağanmış kafa şekli. Ah birde kendini sevebilse, o sadece kendine kızar, ölmek ister, dünyanın tüm dertlerinin onda olduğunu zanneder ama bilmiyor ki onun yerinde olmak isteyen milyonların olduğunu. Asla yalan söyleyemez sanal alemde olsa bile, karşısındaki kişiyi kıramaz, en güzel zannettiği huyu bana kızmak ama olsun onun bu halini de çok tatlı buluyorum. Onunla yürümeyi asla reddetmem hatta kulağında kulaklığı koşar vaziyette konuşmadan yürüse bile. Bazen çok tatlı sevimli olur ama bu bazenler çok nadiren olur. O halinde yemede yanında yat , bir içim su gibi tabirlerle bile anlatamazsınız onu. Keşke her zaman böyle olsa diyemem çünkü bu kadar tat iyi olmayabilir. Zayıfça biri, biraz kilo almalı fazla bir şey yemez yese de yediklerini detaylı bir şekilde inceler. Aldığı her nesnenin son kullanma tarihine kadar bakar. Unutmadan nefes alan nabzı atan her varlıktan korkar. Karınca, arı, sinek ve de sayamadığım bir sürü varlık. 1.60 1.65 civarında boyu var, 45 50 kilo kadarda kilosu var. İşte böyle .... Sizce kim bu kız?
  22. Moda; Özellikle toplumların kendisini eğitememiş insanlarının kötü taklitsel yaşamlarıdır. Çevrenize bir bakın birbirlerine gerek yaşamsal,gerek kültürel anlamda çok benzeyen insanlar benzemekten öteye kopya yaşamlar işte bu moda olgusunun sonucudur. Nedir bu modayı belirleyen yada topluma pompalayan etmenler? Medya başta olmak üzere toplumda önde gelen (medyatik) kişiler elbette.. Ülkemizde de bu anlamda taklit yaşamlar son dönemde bir hayli artmış durumda.Tek kanal dönemimden büyük bir seçenek yelpazesine kavuşan görsel medya bu anlamda önemli bir güç olmuştur Uzağa gitmeyin çevrenize şöyle bir bakın hatta aynaya bakın. Yakınlarımızda dizi kahramanlarından o kadar çok var ki.. Onlar gibi giyinen,onlar gibi konuşan,onlar gibi yaşamaya çalışan.. İşte çevrenizdeki bu kişiler maalesef kendini geliştirememiş ve kendine bir tarz oluşturamadan önüne ne konursa onu alan ve kullanan tüketim toplumunun birer bireyleri olmaktan öte geçememiş kişilerdir.. Moda diye aynı şeyleri giymenin manası nedir? Sokaklarda dolaşan yüzlerce aynı tip ayakkabı, aynı renk elbise giyen insanları buna iten sebep nedir? Yolda yürümesini engelleyen bir ayakkabıyı bile, bile moda diye giymek, çok çirkin görünmesini sağlayan bir tarzda saçını şekillendirmek neden? İnsan elbette kendisini farklı şekillerde ifade edebilir farklı giyinebilir, saçını şekilden şekle sokabilir ama bunu herkesle aynı olsun diye yapmanın mantığı nedir? Hatta ilişkilerini bile buna paralel olarak yönlendirmek, sevdiği dizideki kahramanı taklit ederek benzer ilişkiler aramak, onun gibi sevmek, onun gibi yaşamaya çalışmak yada onun ihanetlerini veya intikamlarını örnek almak kişiliğimize neler katmaktadır.. Uyanın insanlar, kendiniz gibi olun artık.Empoze yaşamların yerine kendiniz gibi giyinin, böyle sevin, böyle yaşayın. Otokontrolünüzle size sunulan suni yaşamları değiştirin.. Siz ancak siz olduğunuzda daha güzel olacaksınız.. Saygılar...
  23. Çocukken sorulan anneni mi yoksa babanı mı çok seviyorsun? sorusunun, çocuğun yeni gelişmeye başlayan aklına ne kalın bir pranga vurduğunu yıllar sonra idrak ettim. Çok boyutlu olaylar dünyasını tek boyuta indirgeyen bu ilk yapı taşı yıllar geçtikçe çoğalıp, sağcı mısın solcu mu?, terörün sebebi nedir?, benden yana mısın karşı mısın? ve daha yüzlerce öldürücü yanlışa götürüyor. Bu zincirden kurtulup, olayların tek nedenli olmadığını, sağcılığın da solculuğun da insanları esir etmenin iblisçe bir yolu olduğunu idrak etmek ise her zaman mümkün olmayabilir. İşte bu düşünsel esaretin bir örneği de tarım mı sanayi mi? sorusudur. Aslında bu bir soru değil bir yargıdır. Yani ancak ya tarım ya da sanayi olabilir demektir. Nasıl ki kırk katır mı kırk satır mı? sorusunun doğru cevabı, hayır, ikisi de değil ise, tarım-sanayi seçmecesinin cevabı da her ikisi de dir. Doğru soru, tarım mı sanayi mi? değil, nasıl tarım? veya nasıl sanayi? dir. Ülkelerin arasında yüksek gümrük duvarları varken tarım ya da sanayide ileri ülke tanımı, o sektördeki ürünleri çok üretmekle ölçülüyordu. Bugün bu duvarlar alçalmış (yer yer kalkmış) ve artık çok üretmek anlamını kaybederek yerini o sektördeki rekabet gücüne bırakmıştır. Bugün Dünya'nın en ileri tarım ülkesi, aynı zamanda en ileri sanayi ülkesidir. Bunun nedeni, artık tarımın köylü, sanayinin de kentli yurttaşların uğraşı alanı olmaktan çıkıp her ikisinin de teknoloji esaslı hale gelmiş olmasıdır. Senenin 3-4 ayı, yüzyıl önceki usullerle tarlada çalışıp geri kalan zaman da politikacıları yarıştırıp, Dünya fiyatlarının 2 katı taban fiyat sağlamaya çalışan kesimin yaptığı işin adı tarım değil tarım gibi bir şey dir. Aynen, bir yabancı firmayla lisans anlaşması yapıp rekabet gücünü lisansörünün kontrolüne bırakan ve en yüksek gümrük duvarı sözü veren partiye oy veren kesimin yaptığı işin adının sanayi olmayıp sanayi gibi bir şey olduğu gibi! Artık ister sanayi ister tarım isterse bambaşka bir alan olsun, ortak bileşen rekabet gücü, onun da ana girdisi teknoloji üretimi dir. Teknoloji üretimi ise önce o alandaki mevcut bilgilere erişmekle başlayıp, o bilgileri ve kişisel bilgi-beceri-yaratıcılığı kullanıp daha ucuz ve/ya daha kaliteli ürünler üretebilme sürecidir Bu sürecin bir çok şeyle ilgisi yoktur. Ama en çok ilgisi olmayan şey ise, kendisine rekabet gücü sağlayan teknolojileri üretmiş olanlardan, onların eski teknolojilerini satın almaktır. Denilebilir ki yüksek rekabet gücü edinmenin bir şartı da, teknolojiyi satın alınabilir bir nesne sanan insanların yaşadığı ülkelerin mevcut olmasıdır. Pekiyi, bugün bulunduğumuz ve ne tarım ne de sanayi ile ilgisi olmayan noktadan, bu yeni anlayışın belirlediği noktaya geçilebilir mi, geçilebilirse nasıl? Aynen diğer sorunlarda olduğu gibi bu sorun da tek boyutlu değildir. Yani ortada, bir düğmeyi öbür tarafa çevirerek değiştirilebilecek bir tablo yoktur. Buna rağmen, öbür tarafa çevrilmesi gereken bir ilk düğme vardır. O da, tarım ve de sanayi kesimine, yaptıkları işin tarım ve sanayi olmadığını, bunun bundan böyle desteklenmeyeceğini, buna izin vermenin, hükümetlerin değil rakiplerin elinde olduğunu, onların da bu izni verecek kadar avanak olmadıklarını cesaretle söyleyebilmektir. Çevrilecek ikinci düğme ise, geleneksel siyaset anlayışımızın, geleneksel tarım ve geleneksel sanayimizden daha farklısını yaratamayacağını aynaya bakarak söyleyebilmektir. Gerisi nisbeten kolaydır.
  24. Ücret şikayetlerini, özellikle de kamu kesimindekileri birkaç grupta toplamak mümkündür: Yaşamak istediği hayat standartı için geliri yeterli olmayanların şikayetleri (hemen herkes), Kendini mukayese ettiği kişiler / kesimler dolayısıyla gelirinden şikayet edenler -ki bunlar da ikiye ayrılır-: Ücretini hak etmemekle birlikte, başka hak etmeyenlerin de varlığına dayanarak şikayet edenler, Ücretinin karşılığından fazlasını verdiği, objektif ölçülere göre sabit olup da şikayet edenler. Bu üç grup içinde ilk ikisinin şikayetlerini karşılamak oldukça kolaydır. Toplum olarak zenginleştikçe, düşlediğimiz yaşam düzeyine yaklaşacağımız tabiidir. Bu ise, daha çok ürettikçe olabilecek bir iştir. Daha çok üretebilmenin koşulları da bellidir. Bu koşulların bağırmakla gerçekleşmesi imkansızdır. Dolayısıyla bu bağlamda sızıldanmanın fazla bir anlamı yoktur. İkinci grup için ise bu kadar dahi bir açıklamaya ihtiyaç yoktur. Yalnızca, "kötü örnek örnek alınamaz" demek yeterlidir. Böylece şikayetlerin %66.6'sını karşılamış olmakta, geriye sadece %33.3'lük gibi bir azınlığın (!) şikayetleri kalmaktadır. Ancak ne var ki bu azınlık, sesine çok kulak verilmesi gereken bir azınlık olup genellikle sesi pek çıkmayan, kamu kesiminin ürettiği her ne yararlı iş varsa onları üreten bir azınlıktır. Bir azınlığın ücret sorunu gibi görünen sorun aslında, Türkiye'mizin birçok farklı görünümlü sorununun kıyafet değiştirmiş bir bileşkesidir. "Ürettiğinin -bu toplumun zenginlik sınırları içinde- karşılığını alamamak" şeklinde formüle edilebilecek bu sorunun çözülebilmesi için, bu soruna nelerin yol açtığına bakılmalıdır. Aksi halde sorun, "filan genel müdürün haksevmezliği" veya "baba'nın çalışanlara sahip çıkmayışı" gibi gerçekle ilişiği bulunmayan biçimlere bürünebilir ve bürünmüştür bile. Bu nedenlerin hangisinin öbüründen daha önemli olduğu konusu biraz karışıktır. Dolayısıyla, bu sebepleri -hiç olmazsa başlangıçta- eşit önemde saymak daha doğrudur. Kanımızca, yukarıdaki şekilde formüle edilen soruna ait gerçekler şunlardır: Üzerinde bu denli yoğun şikayet bulunan "ücret"in tanımı konusunda, ülkemizde inanılması güç bir karışıklık vardır. Bir kısım vatandaşımız ücretin, devletin kendilerine ödemesi gereken ve yaptıkları ya da yapmadıkları işlerle ilgisi olmayan zorunlu bir ödeme olduğuna inanmaktadırlar. Bir diğer kısım ise ücreti, yaptıkları iş karşılığında kendilerine ödenen TL cinsinden bir bedel olduğunu, bunun dışındaki ödentilerin (adına yanlış olarak sosyal hak denilmektedir) ise ücret sayılamayacağını düşünmektedirler. Bir başka grup insanımız ise ücretin, örgütlerinin gücü ile orantılı olarak alınabilecek bir karşılık olduğunu savunurken, çok ufak bir azınlık da ücretin, işgücü piyasasına arz ettikleri akli ve/ya bedeni emeğin, arz-talep dengesi içindeki karşılığı olduğunun bilincindedir. Ancak her ne olursa olsun ücretin tanımı konusunda sağlıklı bir fikir birlikteliği yoktur. İnanmayanlar, rastgele 10 kişiye ücretin tanımını sorup, alacakları cevaplardan şaşkalabilirler. (a) şıkkında belirtilen kavram kargaşası yalnız ücret alanlar için değil, ücret verenler için de geçerlidir. Buna inanmayanlar da 1475 sayılı iş yasasındaki "ücret" tanımına bakabilirler. Ücret sorunları ile ilgilenenlerin ne kadarının "ücret düzeyi" ve "ücret yapısı" kavramları gibi iki anahtar kavram hakkında doğru bilgi sahibi olduğu da şüphe götürür. Bu da ikinci bir eksiklik olup inanmayanlar bunu da test edebilirler*. Şikayetlerin büyük bir bölümü, adına "Gelir Yetmezliği" denilebilecek olan ve enflasyondan tüketim ahlakı yetmezliğine, beceri yetersizliğinden hızlı nüfus artışına kadar yayılan geniş bir sorunlar yelpazesinden kaynaklanmaktadır. Ortalama gelir düzeyi düşük, harcama konusundaki motivasyon yüksek oldukça bu sıkıntılar azalmayacak, aksine artacaktır. Enflasyon, ücretleri kemiren -ve büyük parçalar koparan- bir etkendir. Enflasyon, toplumun az üretip, ondan daha çok tüketmesinden kaynaklanmaktadır. Hal böyle iken, birçok sektörde "en az enflasyon oranında zam yapmak", genel kabul gören bir uygulama haline gelmiştir. Bu ise, bazı kesimlerin enflasyondan korunurken (kısmen, tamamen ya da fazlasıyla), bazı kesimlerin ise bu yükü olduğundan daha ağır olarak taşımalarına yol açmaktadır. Enflasyonun kendisi haksızlıktır. Ama bu haksızlığın haksız biçimde dağılımı, haksızlığı ortadan kaldırmamakta aksine daha da büyütmektedir. Kamu kadrolarının gereğinden fazla kalabalık olması, bu kesimde çalışanların ücretlerini düşüren en önemli etkendir. Kalabalık kamu kadrolarının başlıca sebepleri ise, adına İş Yaratma teknolojisi denilebilecek metodların uygulanması için çalışmak yerine, işsizliğe karşı kolay bir önlem (!) olarak kamuya ek personel almak ve ikinci olarak da özel girişimcilerin yapmaları gereken işleri (ayakkabı, bez, tuz ve süt üretiminden temizlik ve taşıma hizmetlerine kadar) kamunun yapmaya "kalkışması" dır. "Doğru sistem kuramamak" gibi başka nedenler varsa da ilk iki sebep zaten yeterlidir. Mevcut siyaset anlayışımız ve buna dayalı örgütlenme (ki hepsine birden yanlış siyaset anlayışı denilebilir), ücretlerin, teknik bir hesaplama işi olmaktan çıkıp, "birilerinin birilerine haksız çıkar sağlama yarışı" na dönüşmesine yol açmıştır. Örneğin sözleşmeli personel uygulamasının dejenere edilerek, kollanmak istenilen personele bol keseden dağıtılması, işini dürüstçe yapan insanların dolaylı olarak cezalandırılmasına yol açmıştır. Her ne şekilde olursa olsun bir defa alınan ücretin derhal müktesep hak haline gelmesi, sorunu içinden çıkılamaz hale getirmiştir. Belirli sektörlerdeki gereksiz korumacılık, o sektörlerdeki ücretlerin olması gerekenin üstüne çıkmasına ve onun da başka sektörler için "belirleyici" olmasına yol açmıştır. Belirli sektörler, işçi ücretlerini bir manivela olarak kullanmakta ve ürettikleri malların fiyatlarına bu yolla aşırı zam yapmaktadırlar. Ürün maliyeti içindeki işçilik payı örneğin %10 olan bir malı üreten özel sektör kuruluşu, işçisine toplu sözleşmede %150 zam yapmakta, ondan sonra da bunu bahane ederek ürün fiyatına yüksek oranda zam yapabilmektedir. Piyasa ücret yapısını bozan bu uygulama son derece yaygındır. Tazminat, ek ödeme, yan ödeme vs gibi adlar altında ödenen ve güya belirli bir kesimin diğerlerine göre mağduriyetini önleyeceği sanılan acayiplikler tek sonuç vermektedir: Genel ücret yapısının daha da bozulması! Hemen herkesin ağzında (özellikle de en çok çiğneyenlerin ağzında) slogan olmuş "eşit işe eşit ücret" in ne demek olduğunda büyük bir kavram kargaşası vardır. Bir kesim (çoğunluk), "eşit iş" derken, gerçekten birbirinin aynı olan işleri anlarken, çok küçük bir azınlık ise "iş değerlemesi yöntemi uygulanarak bulunan ağırlık puanlarının eşit olduğu işler" i anlayabilmektedir. "Söke söke alırız" inancı, ücret yapısı deformasyonunun önemli bir nedenidir. Toplu pazarlıklarda ücret zammını gerçekten "söke söke" alanların cebinden, enflasyonun "usulca" geriye aldığı zamlar, daha az "sökme" (her ne demekse) gücüne gücüne sahip olanları mağdur etmektedir. Toplu pazarlığın bir ilkesi serbest pazarlık ise, onun ayrılmaz ikizi de serbest rekabet olmalıdır. Çoğu tekel durumunda olan kamu kuruluşlarının ürettikleri mal ve hizmetlerdeki tekelcilik, bu "sökme" işini, tek taraflı bir eylem haline getirmektedir. Bu genel gerçeklerin dışında, "genel ücret yapısı" ndaki sorunlar şu özel nedenlerden de beslenmektedir: 657 sayılı Devlet Personel Yasası, toplumumuzun uygulayamadığı bazı ilkelerinden dolayı, kamu personeli ücretlerini bir haksızlıklar manzumesine dönüştürmüştür. Adına, "Başarı Değerlemesi" (Merit Rating) denilen ve ölçülmesi güç işlere (çoğu kamu hizmetleri böyledir) uygulanan metodun, kamu yöneticilerinin çoğunluğunca bilinmeyişi veya uygulanmayışı ya da uygulanamayışı ve bunun yerine bambaşka ölçülerin kullanılması, kamu personeli ücret yapısını önemli ölçüde bozan etkenlerden birisidir. 657 sayılı yasanın öngördüğü ücret modelinde ücretin, ancak "yüksek ünvan" ile mümkün olabilmesi, zorlamayla birçok anlamsız ünvanın ve dolayısıyla da ücret bileşeninin doğmasına neden olmuştur. Kamu personelinin yapmakla yükümlü oldukları işlere uygun nitelikler edinmelerini sağlayabilecek bir "Beceri Kazandırma Sistemi"nin yokluğu, ücretlerin nitelik ve liyakata değil, amirine yaranma, iktidar partilerine yakın olma (veya görünme) gibi unsurlarca etkilenmesine ve sonuçta da ücret yapısının bozulmasına yol açmıştır. Başlangıçta, ancak çok az sayıdaki üst düzey görevlisine "teminindeki güçlük" ücretini verebilmek amacıyla çıkarılan sözleşmeli personel uygulamasının kısa sürede dejenere edilip yaygınlaştırılması, müdüründen çok maaş alan sekreter ve şoförleri yaratmıştır. Aynı kuruluş içinde, benzer görevleri yapan kişilerin bir bölümünün sendikalı bir bölümünün sendikasız oluşu önemli bir çelişkidir. Tanım itibariyle serbest pazarlık, serbest rekabete açık işler için uygulanabilir. Rekabeti olmayan işlerde (örneğin köy hizmetleri, sağlık hizmetleri ya da belediyelerin temizlik işlerinde), bir kısım personelin serbest pazarlık imkanına sahip olmasının, sonuçta farklı ücret alan "eşit işler(!)" yaratması kaçınılmazdır. Bunun sebebi de bu tür hizmetlerin, "hizmet satınalma" yoluyla değil "kamu görevlisi" eliyle yapılmasıdır. Bu tablonun çıkış yolu var mıdır? Tabii ki vardır: Bunlardan en kolayı, tüm kamu görevlilerinin ücretlerini mesela 20 milyon TL'den başlatmaktır. Böyle bir çözüm aslında işsizlik meselesine de büyük katkıda bulunacaktır. Her kamu görevlisi asgari bir kişi tutup işini (yapılacak bir iş varsa) ona yaptıracak, kendisi de bilgi ve becerisini kullanabileceği daha yararlı hizmetler üretecektir. Böyle bir çözümün uygulandığı ilk pazartesi günü işe gelen olursa bu çözüm pekala yürütülebilir. Ancak bu çözümün uygulanmasında bazı pratik güçlükler vardır. Örneğin T.C. bütçesinin 900 trilyon kadar olması gereği filan gibi! Başka çözüm var mıdır? Pek hoş görünmese ve kısa sürede şikayetleri dindiremese de çözüm, yukarıda başlıcaları sayılan yanlışları ortadan kaldıracak bir "paket"in uygulanmasıdır. Yapılmaması gereken ise birçok şey olabilir. Ama bunlar içinde bir tanesinden özenle kaçınmak gerekir: O da sistemin orasına burasına yama yapmaktır. Yani, en fazla bağıran kesime yeni bir ad altında (tazminat vs gibi) bir ödeme yapmak, daha sonra en fazla bağıran kesime aynı hakkı tanımak ve bu yolla vakit geçirip, sorunu daha da büyüterek ileriye taşımak! Tabii bir başka (ve belki de en etkili) çözüm de, işlerin güçlüğü ile ücretlerini tam ters orantılı hale getirmeye devam etmek ve sonuçta herkesin birer trilyonluk maaşlarıyla ekmek alamayacak hale gelmesini görmek ve ancak ondan sonra yukarıdaki "paket" çözümü uygulamaya mecbur kalmaktır. YENİ BİR ÜCRET SİSTEMİ Kamu kuruluşlarında uygulanan çeşitli ücret statüleri, çeşitli nedenlerle dejenere olmuş ve bugün, ne çalışanlar ne çalıştıranlar ne de hizmet alanları memnun edemeyen, memnun etmek bir yana her kesimi ayrı ayrı çileden çıkaran bir duruma gelmiş dayanmıştır. Artık "iyi bir ücret sistemi" ne sahip olmak, "olursa iyi olur ama olmazsa da böyle idare eder" çizgisinin ötesine geçmiştir. Ancak, "iyi bir ücret sistemi" ni gerçekleştirmek bir yana tanımlamak dahi pek kolay değildir. "İyi bir ücret sistemi": Çalışanlara en yüksek ücreti veren sistem midir? İşlerin güçlüğünü ücretlere yansıtan sistem midir? Çalışanların performanslarını dikkate alan sistem midir? Piyasa ücret yapısına uyan sistem midir? Arz-talebe göre şekillenen sistem midir? "Yalnız talep" e göre belirlenen sistem midir? "Yalnız arz" a göre oluşan sistem midir? Yoksa bunların karmakarışık bir bileşimi midir? Halen yürürlükte bulunan kamu çalışanları ücret sistem(ler)i, en çok bu sonuncusuna uymaktadır. İçinde, yukarıdaki parçaların herbirisinden renkler bulunmaktadır. Bu ücret yapısı bu hale nasıl gelmiştir? Bu, ayrıca irdelenmesi gereken bir konudur*. Bu irdeleme yapıldığında varılacak ilk sonuç şudur: Kurulacak yeni sistem, büyük ölçüde eski "bozucu etkiler" in etkisinde kalmaya devam edecektir. Gerek 657 sayılı Devlet Personel Yasası, gerek Sözleşmeli Personel statüsü ve gerekse daha dar ve özel ücret sistemlerinde (istisna akdi vbg) göz atıldığında görülen ortak yan, herbirinin bazı "duyarlık alanları" içerdiğidir. Bunların başında, "amirin takdiri" gelmektedir. Bu "duyarlık alanı" , bizim insan niteliği dokumuz ile çok kolay dejenere edilebilecek bir alandır. İkinci bir "duyarlık alanı", "eğitim" olup dejenere edilmesi oldukça güçtür. Bir diğeri "kıdem" dir ve o da çok güç dejenere edilebilir. Dejenere edilmeye çok yatkın bir alan "görevin gereği"dir. Bazı görevlerin kişilere göre tanımlandığı, gereklerinin kişilere göre "ayarlandığı" çok görülmüştür. O halde yeni sistem, bu gibi "duyarlık alanları" nı olabildiğince az içermelidir. Bu, yeni ücret sisteminin son derece basit bir sistem olacağı anlamına gelir. Bu acıdır ama bir gerçektir. Madem ki dejenere edilemeyen birkaç alan vardır, o halde yeni sistem bu birkaç alana dayalı olmalıdır. Bunlar, "kişilerin eğitim düzeyi" ve "kıdemi" dir. Kişilerin "eğitim" ve "kıdem"inden başka faktörü dikkate almayan bir ücret sistemi uygulansa acaba nasıl sonuçlar ortaya çıkar? Başlıca ikisi şunlar olabilir: Kamu çalışanları arasındaki eğitim düzeyi dağılımında düşük eğitim düzeyliler ve kıdemi az olanlar çoğunlukta olduğu için büyük çoğunluk, oldukça düşük düzeyde bir ücret alabileceklerdir. "Ünvan" ile "ücret" arasında doğrudan bir ilişki kalmayacağı için, yapay ünvan ihdası garabeti oldukça azalacaktır. Ayrıca, yüksek ücretin ön şartı durumuna gelmiş olan "ünvan"lara erişmek için siyasi baskı kullanma alışkanlığı zayıflayacaktır. Bu çok önemli bir avantajdır. Çalışanları rencide eden, "siyasi yardımla ünvan edinme" eğilimlerinin zayıflamasının, birçok ahlaki sorunu da ortadan kaldırabileceği beklenmelidir. Yeni sistemde alınması gereken bir önlem, bir yanda işsiz insanlar varken herhangi bir kamu görevine kapağı atabilmenin bir piyango çarpma şansı olmaktan çıkarılmasıdır. İşsizlik varoldukça "iş"in değeri azalmayıp artacaktır. Ama ilginç olan, "iş"in değil "kamuda iş"in değerli sayılmasıdır. Bunun açık sebebi, kamu işlerinin rahatlığı ve güvencesidir. Bir ilke olarak, hangi ücret sistemi getirilirse getirilsin, kamu işleri işsizliğe karşı bir önlem olarak kullanıldığı sürece, çalışanların, çalıştıranların ve hizmet alanların mutlu olmalarına imkan yoktur. O halde yeni ücret sisteminin vazgeçilmez önşartlarından birisi, yeni iş yaratma teknolojileri nin kullanılıp, kamu işlerine olan talebin azaltılmasıdır. Bir diğer ön koşul, kamu işlerinin "rahat iş" olmaktan çıkarılmasıdır. Bu ise kamu işleri için iki genel ilkenin benimsenmesiyle yapılabilir: İlke 1- Kamunun görevi, işlerin yapılabileceği ortamları hazırlamak ve onları korumaktır. Kamu, özel kişi ve/ya kuruluşların yapabileceği hiç bir iş yapamaz. Bu ilkenin benimsenmesiyle, mevcut personel emekli olana kadar, bu ilkeye aykırı düşen işlere yeni eleman alınmayacaktır. İlke 2- Kamu görevleri, ancak yüksek öğrenim görmüş elemanlar eliyle yapılabilir. Bu ilke ile de kamu görevlerine karşı mevcut bulunan aşırı talep azalmış olacaktır. Bu iki ilke, yeni ücret sistemi dolayısıyla doğacak olan "düşük ücret" sorununu ortadan kaldıracaktır. Sonuç olarak; mevcut ücret kargaşasının "yama"larla ortadan kalkması mümkün değildir. Bir ücret sistemini çağdaş hale getirebilmek için bulunması gerekli "duyarlık alanları" ne yazık ki bir süre daha kullanılabilir görünmemektedir.
  25. Her bilim dalında çok sayıda formül bulunur. Ancak, bu formüller genellikle çok az sayıdaki ana denklemler den türetilir. Bu az sayıdaki denklem yerine çok sayıda formülün kullanılması pratik zorunluklar nedeniyledir. Örneğin, tüm fiziksel hareketlerin ana denklemi olan (kuvvet eşittir kütle çarpı ivme) bağıntısı, yüzlerce değişik form altında kullanılır ve herbiri ayrı bir formülle ifade edilir. Bir alanda yeni bir formül türetmenin koşulu, türetilecek formülün, o alanın ana denklemlerine uygun olması, onlarla çelişmemesidir. Toplum yaşamının da benzer ana denklemleri vardır. Örneğin, maddenin sakınımı prensibi diye bilinen, hiçbir madde yok olmaz, ya da yoktan varolmaz, ancak yer veya şekil değiştirir kuralının aynısı ekonomi ve sosyal yaşam için de doğrudur. İşte bu ana denklemlerden birisi, (toplumun ortalama refahı eşittir ortalama nitelik düzeyi bölü toplumun yaşam düzeyi beklentisi çarpı nüfus) şeklinde ifade edilebilir. Burada nitelik düzeyi deyimiyle, zeka-bilgi beceri-ahlak-ruh sağlığı dörtlüsü kastedilmektedir. Bu basit denklem, birçok sorunun açıklanmasına yaradığı gibi, sorunlara önerilen çözümlerin geçerliğini de test etmeye yarar. Bu denkleme göre, toplumumuzun nitelik düzeyi değişmediği takdirde, nüfus arttıkça refah düşer. Yine aynı denkleme göre, refah beklentileri pompalanan ama nitelik düzeyi ona paralel olarak artırılamayan toplumların refah düzeyi azalır. Beklentileri ile gerçek refahı arasındaki fark artan bir toplumdaki bu tatmin olmamış fark, çeşitli tepkilerin kaynağını oluşturur ve o toplumu yönetmek giderek güçleşir. O halde toplumların beklentilerini artırırken son derece bilinçle davranmak gerekir. Ya da örneğin, refahı artırmak için onlara devlet eliyle yardım yapmanın yararı olamaz. Çünkü denklemde böyle bir parametre yoktur. Toplumları yönetenler ve de onlara yön verenler, toplum yaşamının ana denklemlerini bilmek ve ürettikleri görüşlerin bu denklemlere uygunluğunu sürekli olarak kontrol etmek zorundadırlar. Benzer şekilde, bu denklemlerin uygun dillerle toplum kesimlerine de anlatılıp, nitelik düzeyi yükseltilemeyen bir topluma hiç kimse veya hiçbir devletin ilave bir hak, refah vs veremeyeceği bilinci yerleştirilmelidir. Böylelikle, refahını daima kendi dışından bekleme alışkanlıkları içine girmiş bulunan kitlelere yalan söylenmemiş olur. Topluma yapılabilecek en büyük hizmet, onlara birkaç ana denklemi açıklamaktır