Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine

simpsonsoner

Üye
  • Katıldı

  • Son Giriş

simpsonsoner tarafından gönderilen her şey

  1. Koca Kızılırmak köpüre köpüre Akıyordu, Bir telgraf direği dibinde, Zamanlar kadar telaşsız ve köpüksüz, Yürüyordu, Sivaslı bir karınca. Karşı kıyıdan parlak, Kişniyordu, Atlar doru doru, Atların şarkısından ayrılmış, Yürüyordu, Atların mesafesini anlamaz. Sesi, adımlarının sesi, memnun ve bahtiyar, Duyuluyordu, Kahraman. Bir açlığın ayaklarınca aziz, Yürüyordu Yeryüzünden. Rahat gidişinden belli, Biliyordu, Dağı, suyu, otları, lezzetle. Başka karıncalardan kopmuş, Yürüyordu, Başka karıncalara. Gayretle, çalışmakla, yorulmazlıkla, Benziyordu, Afrika'dakine, Çin'dekine, Paris'tekine, Kara toprağın alnı üstünde, kara, Yürüyordu, Alın yazısından daha hür. Yoktu fikirlerden, davalardan haberi, Yürümüyordu, Rüyası hiç. Buğday tanesi üzre, Yürüyordu, Sivaslı bir karınca.
  2. Bir ışık üstünde gelir Gelir o Işırsın Seversin yeri göğü Uyanmış tutsaklar çağrısına dek. Dolar da Dolar da yüreğine tohumların davranışı Uzarsın Bir anıdan bir geleceğe gövermişçene. Gelir de bir uykusuza su Gelir bir orman uyanık yellerden. Gider hele Yıldızların Gider hele göllerin yalnızlığı Kalırsınız Yaptıklarınızla yüz yüze, çırılçıplak. Almıştınız Vurmuştunuz Ovalar başak çoğalımıyla doluydu, Derelerde vardı bilinmez anıların gücü Ağaçların yemişleri sizin ağırlığınızdaydı, Çalmıştınız Öldürmüştünüz çünkü. Bir sorgu günü değil anlamak günü Gözleriniz açılsa Maviden Açık kalsa ağzınız kandan şimdi Sizi bağışlamaz yeraltı otları bile Almaz yılan uykuları bile düşlerinizi sizin Siz dikeysiniz, siz hamsınız. Şimdi ne siz varsınız, ne o, ne öteki, Yaban yeşili ev yeşilini kovmuştur. Yine ıssız Yeryüzü gökyüzü, Yine ıssız Ölüler unutulmuş gider Ölülerin ardından bir köpek gider. Kopmuşçasına sen şimdi Karanlığın, yokluğun ardında sen Bitersin yerden göğe; Upuzun Eğri uzun Dar uzun. Gider o Gider Gider bir ışık üstünde.
  3. Kişi seni severse Soyunur aya karşı Sever Ölüşüne dek
  4. - Ordunun silahları alınmış ve alınmakta Atım acından hasta, çalmışlar kılıcımı, Üşürüm. İçimde silah sesleri, Sabaha kadar, tövbe tövbe, Gecelerle dövüşürüm. Kabzalarım vardı parıl parıl, Altın elmas. Getirmiştim ta Orta Asyadan, Ta batı Avrupa hayran olmuştu, Kalmış ağırlıklarınca avuçlarımda yas. Hepsi bir başka biçimdeydi, Ama kardeşti tüfekle yay. Onlarla yaşamam hızlanırdı, Duyulurdu suyun ekmeğin lezzeti daha hoş, Daha kolay. Çalmışlar kılıcımı, Vaktim bir ateşle kızıllaşır önce. Sonra tarihler tarihler döğer içimizdekileri, O kadar hafif, o kadar yalın, Kılınç olur düşünce.
  5. Suçu büyüktü Âsû'nun gökleredek Taş atmıştı güneşe doğru Bilinmeyen türküsünde Bilinmeyen çağından Açtı uykusuzdu sayrıydı Dolmuştu şeytanların soluğu derisine Kötü bir ışık Ve mavilikte duruşu çarpık ağaçların Sövmüş Tanrısına sövmüş Âsû Âsû Yakılacak yakılacak Âsû Âsû Doymuşlar bir ilk zaman içinde Ki sürer sıcaklığı karın karın Kartalla doymuşlar yılanla doymuşlar Doymuşlar yellerle yıldızla yalazla Var olmanın yenikliği alna çizilmiş Kötü ruhlar uyusun türlü boyalar içre Ve ta masallara uzanır Dudakların kızıl süsleri Ağaç, davulların seslerinden Âsû Âsû Yeşiller allar sarılar Âsû Âsû Halay çeker korku Uzak kuşakların acısına karışık Yontulmuş taşlarda susar Güçsüz yumuşaklığı etin Büyünün kara kanını üfler boynuzlara Toprakta kök Açık bir esrikliktir apaçık bir uykudan Ve avın kurtuluşu işte Kişinin gücü Tanrının büyüklüğüne Âsû Âsû Yankılanır dağdan dağa insandan insana Âsû Âsû Devrilmiş gözleri ak Patlamış ürküden göğsü Bütün oba ateş bütün oba ölüm Bütün oba çırılçıplak Açlığı uykusuzluğu sayrılığı tükenmez ama Düşer elleri Yaşaması parlamaz ama Âsû'nun Ölüsü parlar Aydınlık yitiverir yeryüzü yalnızlığından Âsû Âsû Seni senin karanlığın sever ancak Âsû Âsû
  6. Geceyle parlayan gözleri vardı, Cesurdu, cesurdu ziyade. Nasıl ki çekti bizi, İstifade. Karanlık mağaranın kapısında durduk, Geçerken bıraktık taşı. Sustu büyük bağırmasında, Gecelerin ve ormanların sırdaşı. Artık bizim gibi değil, Su içmez, kımıldamaz. Uyanıklığı hiç yok, Uykusu az. Öyle garip ve öyle sade, Süsler yapacağız süslerinden. Tüyleri gibi aydınlık, Ve bir şey görmeyen. Hazır, etrafın düşmanlığında, Zaferin bitmez tükenmez yemeği. Aklımızın, korkumuzun, ellerimizin, Beraber yiyeceği !
  7. Sen korkutursun Küçücük kuşları Bahçelerde sabahtan akşama dek Ama gelince kocaman gökler geceleyin Üstüne doğru Senin korktuğunu duyarım.
  8. Kardaş, senin dediklerin yok, Halay çekilen toprak bu toprak değil. Çık hele Anadoluya, Kamyonlarla gel, kağnılarla gel gayri, O kadar uzak değil. Çamı bitmiş, kavağı azalmış, Gamla örtülü bayırlar, çıplak değil. Yedi ay kıştan sonra, Yeşeren senin yaşamındır, Yaprak değil. Yersin, içersin sofrasından, üç yüz senedir, Kuvvetlisin ama kuvvet hak değil. Bakımsızlıklarla göçüp gitmiş bir cihan, Mevsimler soğumuş, sular azalmış, Buğday, Selçuklulardan kalan başak değil. Parça parça yarılmış öküz ardında, Parmağı üç pare, tırnağı ak değil. Utanır elin ayağın, Korkarsın yakından görsen, Eli el değil, ayağı ayak değil. Gün doğar, tarla kuşları uçuşurlar, Ağır bir aydınlık, bildiğin şafak değil. Öyle dalmış ki yüzyıllar süren uykusuna, Uyandırmazsan, Uyanacak değil. Dertle, sefaletle yüklü, Siyah leşlerle kararmış, berrak değil. Çağlayan ne, Akan kim, Kızılırmak değil. Kardaş, görmüyorum ama hala duyabiliyorum, Geçmiş zamanlar gelecek zamanlardan parlak değil. Vakte şahadet edercesine yükselmiş, Akşam parıltısından, bütün zaferler üzerine, Dağlar dalgalanmakta, bayrak değil.
  9. Vurmuş dağlara dağlara ışığı Belli olmuş uzağı yitmişliğinden Düşünür bizi Gece aşağıda Üstlerden büyür samanyolu Bir sevgiye benzer Başka bir sevgiye benzerken Gece aşağıda Bağışlar öldürmüşü Çalanı yalan söyleyeni kaçanı Toprağa çiğ düşmeden Gece aşağıda Bir eski savaş alanında korkunç Bir ayrılıkta upuzun Neler soyunur neler Gece aşağıda Nice yorgun olursa olsun yercek Yükünden yeşilinden Uyutur böceği otu Gece aşağıda Bu nedir bulamıyorum Yıldızlar yıldız Gökyüzü gök Gece aşağıda Hani yapılar vardır Taş taş doldurur boşluğu Öylece duvarları örer Gece aşağıda Susma Dinleme gerek İletine güne tohumu Gece aşağıda Bakma Anlama gerek Azalır biraz şimdi Gece aşağıda Kişi yerin dibine dek çırılçıplak Başarısız uykusuz Ama bir umut verir Gece aşağıda
  10. Susamış, analara, oğullara, kızlara kardeşim, Su, Susamış vakte. Durmaz biz dursak bile vatanda, Otların kurusu, Ekinlerin yaşı hiç. Kurmuş mu diyorsun ölümümüz, Daha büyük bir ölüme pusu, Kelime-i şahadetlerle yükselen dağlarda? Ahaca birikmiş yüzlerce yıl, Arzusu Bu toprakta yaşayan şeylerin.
  11. Dağ bıçaklar Erkenden Güzelliğini Gecenin
  12. Çirkin, yavrum, dudaklarındaki kızıllık, Kansız doğaya karşı. Uyurken memleket ve evren uzaktan, Uyurken bir hücre, hücreler içinde, Eksi. Çirkin, bu satışlar, Yüzde yirmi, yüzde otuz. Geçer anların tadı içerden ; Anılar ve sevgiler, çarşılar üstünde, uçar. Yeniden var oluruz. Sürünür ovalar yaslı ve boşuna, Çirkin şimdi, yükselmiş güzellik. Ve kaçar yaşamanın ölçülerinde; yeni, uzun; Bir avuçluk, bütün dokunduklarımız, Bir ellik. Okulumuz, bahçelere, hesaplara dönmüş, Çirkin. Sonsuz ormanlığı rahatlığın, yüce uzamışlığı erdemliliğin, Dağlarda ve sokaklarda. Tedirgin. Yalanla, gerçeklerin sırrına varmış, Oyunla karışmış, ölmüşlerin akıllarına; Çirkin, mahkemelerde bir avukat. Gelir bilinmeyen yönlerin namussuz hoşluğu, Körlerden ve topallardan daha sakat. Çirkindir, uzayan erkek vakitlere göre, Gece yarısı. Ağrıyan kemiklerle, uzaklıklara gizlenmiş, Acımakla değil, korkunçluğuyla büyük, Yıldızlar yıldızlar ve yukarısı. Çirkin değil midir, dolarken nesillerin hayırsızlığına, Yavaş yavaş. Ninelerin çarpılmış yüzünde, Kabul edilmemiş duasında gelinlerin, Tarihlerden bir savaş? Bir ekmek kavgası duyulur ta böceklerden, Uluyan ağaçlar, susan makineler sesi. İğrenç hendeseleri gövdenin, bürünür düşlere; Gezegenler arasındaki uygarlığa karşı, Çirkin, doymuşların ve doymamışların nefesi. Nasıl kımıldamasın, nasıl uyusun, Sabrımız ve ahmaklığımız, derinde ? Güzel değildir avunmak, kuşlar çiçekler boşunadır; Çirkindir, küçük mutluluğumuz, Piç dünyalar üzerinde. İnsan boyu kadar cüce, insan ömrü kadar kısa, Güzel neymiş ki ulu çirkinin yanında? Çirkin, bu, bardaklara sığmayan kederimiz, Çirkin, bu ardı ve önü görünmeyen kader, Karanlıkla ve soysuzlukla yaşar, vatanında. Ölüm, karşılıksız gülümseme, çaresiz şey, Uğruna efsaneler beyazlığında yürür nefis. Çirkin, bin yıl önceki anam babam, Koydukları her taş, inandıkları her masal, Pis. Tanrı duymaz, cenazeler duymaz, Göklerde şehrimizin utanmayan sağırlığı, Biter, aptalın türküleri, gömülerde, Aşkın, havanın, yerin hafifliğinde ey dost, Çirkindir ağırlığım, ağırlığın, ağırlığı.
  13. Bu adam ölmüştür ama, Düşmedi toprağa henüz vakit. Hayatını devrettik ağaçlara Kalbi kimlere ait. Bu adam ölmüştür ama, Başucundan ayrılamadık. Sonsuz kederinde gecelerimizin Nedendir hala bu beyazlık. Bu adam ölmüştür ama, Henüz durmadı nehir. Ve nasibi muhteşem kuşlar gibi Onu götürebilir.
  14. Bütün hayatı uyur bir sema-yı mühmelde Geniş ufukları efsanevi hikayelerin Tasavvur ettiği gökler kadar beyaz, narin, Minarelerle müzeyyen, sevimli bir belde... O mai dalgaların bu sesiyle perverde Sevahilinde güler ruhu başka bir denizin, Gezer bu levhaya ait bir ihtiram-ı hazin Melul hisli mükedder nazarlı gözlerde. Bütün bedayi'-i ezman, nefais-i a'sar Bu mai çehreli İstanbul'un beyaz ve uzun Ufuklarında bulur penah si'r ü füsun Dalınca gözlerim ağlar bu hüsn-i sakinde; Bu beldenin uyuyan bir başka güzellik var Bütün tulu' ve gurubunda, subh u leylinde
  15. Anlattı erenler: Bir bahar değil, Aşıkın ömründe bin bahar varmış. Hicranla ağaran bu saçlar değil, Sevgisiz kalan kalp ihtiyarlarmış... Sorardım sırrını hiç düşünmeden: 'Bu fani gönlümün sevinci neden?' Beni günden güne meğer genç eden Daima değişen maceralarmış! Gönlümde kovalar eskiden beri Sarışın kumralı, kumral esmeri. Dolmadan boşalmaz birinin yeri. Gönlümde, anladım, her dem baharmış.
  16. Gözlerim gözlerinde dinlenirken eriyor, Eriyor yaklaşırken dudağına dudağım. Zerrelerim çözülmüş gibi sesler veriyor, Ben sıcak bir denize inen buzdan bir dağım. Yanında damla damla bittiğimi duyarım, Yoklarım yerinde mi yüzüm, alnım, saçlarım? Bir göğüs geçirerek derim ki:' Yine varım, Fakat bir rüya gibi şimdi kaybolacağım' Bir gün, için içimde neyim varsa alacak, Varlığım bir su olup kabından boşalacak, Benden nişan olarak kucağında kalacak Boş bir yığın: Elbisem, gömleğim, boyunbağım.
  17. Güneşle ayın bile girmediği bir yerde Dün ancak gözyaşıyle sönen bir ateş yandı. Sesini yükselterek karşımda perde perde, Dün bir kadın ağladı, bir gönül parçalandı... Kolumun çemberine atarak varlığını Yandı, yandırdı beni canlı bir koy yığını! Dün bir kadın gözünün gördüm yaşardığını, "Senin adın ne?" dedim."Sorma" diye kıvrandı. Derdini birbir açtı karşısında ocağın, Gözleri dopdoluydu, saçları darmadağın. Her gece bir yabancı barındıran yatağın Baş ucundan göklere bir ah olup uzandı. Anlattı her kulağın duyduğu yalanları, Kalbini üç beş karış kumaşla alanları, Nasıl çevirdiğini yolda geç kalanları... En hazini evine tek döndüğü zamandı! İçim bir zindan gibi kilitlendi sevince, Bu zindanda çiçekten beyaz, ipekten ince, Aldatılmış, atılmış kadınlar birleşince Göynümdeki canavar zincirinden boşandı...
  18. Sana çirkin dediler, düşmanı oldum güzelin, Sana kafir dediler, diş biledim Hak'ka bile. Topladın saçtığı altınları yüzlerce elin, Kahpelendin de garez bağladım ahlaka bile... Sana çirkin demedim ben, sana kafir demedim, Bence dinin gibi küfrün de mukaddesti senin, Yaşadın beş sene kalbimde misafir demedim. Bu firar aklına nerden, ne zaman esti senin? Zülfünün yay gibi çelik tellerine Takılan gönlüm asırlarca peşinden gidecek. Sen bir ahu gibi dağdan dağa kaçsan da yine Seni aşkım canavarlar gibi takip edecek...
  19. Hasretinle geçiyorken bu gençlik çağım, Ey sevdiğim, ben ümitsiz değilim gene Ak düsünce saçların kumral rengine Kollarında son aşıkın ben olacağım. Ey başında şimdi sevda rüzgarları esen, Böyle her gün yollarımdan geçsen de süzgün Sen benimsin büsbütün terk olunduğun gün ... O mukadder günü, bilmem, düşündün mü sen? Ben bir beyaz saçlı aşık, sen bir ihtiyar ... O gün bana yaklaşırken ey ilahi yar, Esirgeme gözlerimden bir son buseni, Kirpiğinden yavaş yavaş bir damla aksın, Çünkü, ruhum, sen de o gün anlayacaksın Ki hiç kimse benim kadar sevmemiş seni!
  20. Derinden derine ırmaklar ağlar, Uzaktan uzağa çoban çeşmesi, Ey suyun sesinden anlıyan bağlar, Ne söyler şu dağa çoban çeşmesi. "Göynünü Şirin'in aşkı sarınca Yol almış hayatın ufuklarınca, O hızla dağları Ferhat yarınca Başlamış akmağa çoban çeşmesi..." O zaman başından aşkındı derdi, Mermeri oyardı, taşı delerdi. Kaç yanık yolcuya soğuk su verdi. Değdi kaç dudağa çoban çeşmesi. Vefasız Aslı'ya yol gösteren bu, Kerem'in sazına cevap veren bu, Kuruyan gözlere yaş gönderen bu... Sızmadı toprağa çoban çeşmesi. Leyla gelin oldu, Mecnun mezarda, Bir susuz yolcu yok şimdi dağlarda, Ateşten kızaran bir gül ararda, Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi, Ne şair yas döker, ne aşık ağlar, Tarihe karıştı eski sevdalar. Beyhude seslenir, beyhude cağlar, Bir sola, bir sağa çoban çeşmesi...
  21. Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı Bir dakika araba yerinde durakladı. Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar, Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar... Gidiyorum, gurbeti gönlümle duya duya, Ulukışla yolundan Orta Anadolu'ya İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık! Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık, Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı... Arkada zincirlenen yüksek Toros dağları, Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler, Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler... Ellerim takılırken rüzgarların saçına Asıldı arabamız bir dağın yamacına, Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık, Bu ıslakla uzayan, dönen kıvrılan yollar. Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu. Gökler bulutlanıyor, rüzgar serinliyordu. Serpilmeye başladı bir rüzgar ince ince, Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine Yol, hep yol, daima yol... bitmiyor düzlük yine. Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali Sonunda ademdir diyor insana yolun hali, Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor, Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor... Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine, Bir sarsıntı... uyandım uzun süren uykudan; Geçiyordu araba yola benzer bir sudan Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu, Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu; Ağır ağır önümden geçti deve kervanı, Bir kenarda göründü beldenin viran hanı. Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya. Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı, Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor, Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor, Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı, Gitgide birer ayet gibi derinleştiler Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki çizgiler... Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı, Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı; Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler, Aygın baygın maniler, açık saçık resimler... Uykuya varmak için bu hazin günde, erken, Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı; Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı Ben garip çizgilerle uğraşırken başbaşa Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa; "On yıl ayrıyım Kınadağı'ndan Baba ocağından yar kucağından Bir çiçek dermeden sevgi bağından Huduttan hududa atılmışım ben" Altında da bir tarih. Sekiz mart otuz yedi.. Gözüm imza yerinde başka ad görmedi. Artık bahtın açıktır, uzun etme arkadaş! Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş; Araya gitti diye içlenme baharına, Huduttan götürdüğün şan yetişir yarına! Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk Soğuk bir mart sabahı... Buz tutuyor her soluk Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor, Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor... Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar, Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar Biz bu sonsuz yollarda varıyoz, gitgide, İki dağ ortasında boğulan bir geçide Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu Burada son fırtına son dalı kırıyordu Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla Savrulmaya başladı karlar etrafımızda Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü; Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü... Gönlümde can verirken köye varmak emeli Arabacı haykırdı İşte Araplıbeli Tanrı yardımcı olsun gayri yolda kalana Biz menzile vararak atları çektik hana. Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor Kimi haydut kimi kurt masalı anlatıyor Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor "Gönlümü çekse de yarin hayali Aşmaya kudretim yetmez cibali Yolcuyum bir kuru yaprak misali Rüzgarın önüne katılmışım ben" Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde Uzun bir yolculuktan sonra İncesu'daydık Bir han yorgun argın tatlı bir uykudaydık Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım. Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım! "Garibim namıma Kerem diyorlar Aslı'mı el almış haram diyorlar Hastayım derdime verem diyorlar Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben" Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında Korkarım yaya kaldın bu gurbet çıkmazında Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı! Bahtına lanet olsun aşmadıysan bu dağı! Az değildir, varmadan senin gibi yurduna Post verenler yabanın hayduduna kurduna! Arabamız tutarken Erciyes'in yolunu Hancı dedim bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu'nu? Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende, Dedi Hana sağ indi ölü çıktı geçende! Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti... Gönlümü Maraşlı'nın yaktı kara haberi. Aradan yıllar geçti işte o günden beri Ne zaman yolda bir hana raslasam irkilirim, Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim Ey köyleri hududa bağlayan yaslı yollar Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar! Ey garip çizgilerle dolu han duvarları Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!...
  22. Namluya dayanır yola dalarsın Duruşun bakışın yaman be Ali Boşuna tetiği ne kurcalarsın Var daha ateşe zaman be Ali Yıllanmış bir çınar pusuluk yerin Neredeyse gelecek beklediklerin Var iki atımlık canı kederin Desene işleri duman be Ali O'nu sen büyüt de söğüt boyunca Kendini ellere versin o gonca Sözüne kanmadın bunu duyunca Gönlündü gözünü yuman be Ali Geldiler beklenen çiftler ormana Duruyor iki genç ne hoş yanyana Bir kurşun kadına bir de çobana Çınlasın yıllarca orman be Ali Görünce uzanmış yar kucağına Boynunu dolamış zülfü bağına Kurşunu kahpeye atacağına Kendine çevirdin aman be Ali
  23. Ben sarhoş değilim, yol sokak sarhoş! Hancıyı kaybettim, hanı kaybettim. Hayatı sayfa sayfa okuduğum boş, Sonundaki, imtihanı kaybettim! Anladım, her gerçek, bir yalan gizler! Beni aldatıyor dağlar, denizler... Meçhul bir zamana karıştı izler, Saati, dakkayı, anı kaybettim... Beni benden, kendi benliğim çaldı! Gölgem uzadıkça, boyum kısaldı... Ellerim bomboş bir roman kaldı, İçimdeki kahramanı kaybettim! Bu başımda esen, bir kavak yeli... Ben ondan deliyim, o benden deli! Onu aynalarda gördüm göreli; Bekir Sıtkı Erdoğan'ı kaybettim!
  24. Gurbetten gelmişim, yorgunum hancı! Şuraya bir yatak ser yavaş yavaş... Aman karanlığı görmesin gözüm! Beyaz perdeleri, ger yavaş yavaş. Sıla burcu burcu... ille ocağım!.. Çoluk çocuk hasretinde kucağım... Sana her şeyimi anlatacağım, Otur baş ucuma, sor yavaş yavaş. Güç bela bir bilet aldım gişeden; Yolculuk başladı Haydarpaşa'dan! Hancı n'olur, elindeki sişeden, Birkaç yudum daha ver yavaş yavaş! Ben o gece, hem ağladım, hem içtim, İki gün, diyardan diyara uçtum... Kayseri yolundan, Niğde'yi geçtim; Uzaktan göründü, Bor yavaş yavaş... Garibim; her taraf bana yabancı, Dertliyim; çekinme, doldur be hancı! İlk önce kımıldar hafif bir sancı; Ayrılık sonradan kor yavaş yavaş... Bende bir resmi var, yarısı yırtık, On yıldır evimin kapısı örtük! Garip, bir de sarhoş oldu mu artık; Bütün sırlarını der yavaş yavaş... İşte hancı! ben, her zaman böyleyim, Öteyi ne sen sor, ne ben söyleyim... Kaldır artık, boş kadehi neyleyim, Şu bizim hesabı, gör yavaş yavaş?
  25. Gurbetten gelmişim, yorgunum hancı! Şuraya bir yatak ser yavaş yavaş... Aman karanlığı görmesin gözüm, Beyaz perdeleri ger yavaş yavaş... Sıla burcu burcu ille ocağım... Çoluk çocuk hasretinde kucağım Sana her şeyimi anlatacağım, Otur başucuma sor yavaş yavaş. Güç bela bir bilet aldım gişeden, Yolculuk başladı Haydarpaşa 'dan... Hancı, ne olur, elindeki şişeden Bir kaç yudum daha ver yavaş yavaş!.. Ben o gece hem ağladım hem içtim, İki gün diyardan diyara uçtum Kayseri yolundan Niğde'yi geçtim, Uzaktan göründü Bor yavaş yavaş... Garibim, her taraf bana yabancı, Dertliyim çekinme, doldur be hancı! İlk önce kımıldar hafif bir sancı, Ayrılık sonradan kor yavaş yavaş... Bende bir resmi var yarısı yırtık, On yıldır evimin kapısı örtük... Garip birde sarhoş oldu mu artık Bütün sırlarını der yavaş yavaş... İşte hancı! ben her zaman böyleyim, Öteyi ne sen sor ne ben söyleyim? Kaldır artık, boş kadehi neyleyim? Şu benim hesabı gör yavaş yavaş...