Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine

admin

Administrators
  • Katıldı

  • Son Giriş

admin tarafından gönderilen her şey

  1. 26 Mayıs 1905'te İstanbul'da doğdu. Çocukluğu, büyük babasının İstanbul Çemberlitaş'taki konağında geçti. İlk ve orta öğrenimini Amerikan ve Fransız Kolejleri ile Bahriye Mektebi'nde (Askeri Deniz Lisesi) tamamladı. Lisedeki hocaları arasında Yahya Kemal, Ahmet Hamdi(Akseki), İbrahim Aski gibi isimler vardı. Necip Fazıl hocalarından en çok İbrahim Aski'nin etkisinde kalmıştır. Tasavvufla ilk tanışması da hocası İbrahim Aski'nin verdiği kitaplarla olmuştur. Necip Fazıl Kısakürek, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitirdikten (1924) sonra, Milli Eğitim Bakanlığı bursu ile gönderildiği Fransa'da, Sorbonne Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde okudu. Türkiye'ye dönüşünde Hollanda, Osmanlı ve İş Bankalarında müfettiş ve muhasebe müdürü olarak çalıştı. Robert Kolej, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Ankara Devlet Konservatuarı, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde ders verdi(1939-43). Sonraki yıllarında edebiyata yönelerek fikir ve sanat çalışmaları dışında başka bir işle meşgul olmadı. Necip Fazıl, annesinin arzusuyla şair olmak istedi (bunu düşündüğünde henüz 12 yaşındaydı) ve ilk şiirleri Yeni Mecmua'da yayımlandı. Milli Mecmua, Anadolu, Varlık ve Yeni Hayat dergilerinde çıkan şiirleriyle kendinden söz ettirmeyi başardı. Daha sonra Paris'e gitti ve dönüşünde yayımladığı Örümcek Ağı ve Kaldırımlar adlı şiir kitaplarıyla edebiyat dünyasında patlama yaptı. Necip Fazıl bu eserleriyle genç yaşta şöhreti yakalayarak, çağdaşı şairlerin önüne çıkmayı başardı. Edebiyat çevrelerinde hayranlık aynı zamanda heyecan uyandırdı. 1932'de Ben ve Ötesi adlı şiir kitabını çıkardığında henüz otuz yaşına basmamıştı. Necip Fazıl için 1934 yılı hayatının dönüm noktası oldu. Çünkü hayat felsefesinin değişmesine neden olan ve Beyoğlu Ağa Camii'nde vaaz vermekte olan Abdülhakim Arvasi ile bu dönemde tanıştı. Ve bu kişiden bir daha kopmadı. Necip Fazıl'ın, üstün bir ahlak felsefesini savunduğu tiyatro eserlerini birbiri ardına edebiyatımıza kazandırması bu döneme rastlar (Tohum, Para, Bir Adam Yaratmak). Necip Fazıl aralıklarla gidip uzun sürelerle kaldığı Ankara'ya üçüncü gidişinde, bazı bankaların da desteğini sağlayarak 14 Mart 1936'da haftalık Ağaç dergisini çıkarmıştır. Yazarları arasında Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer, Mustafa Sekip Tunç'un da bulunduğu Ağaç dergisi, yeni kapanan Yakup Kadri'nin Kadro dergisi yazarları Burhan Belge, Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir ve İsmail Hüsrev gibi yazarların savunduğu ve dönemin etellektüellerini hayli etkilemiş bulunan materyalist ve marksizan düsüncelerine karşı spiritüalist ve idealist bir çizgi izlemiştir. Ankara'da altı sayı çıkan Ağaç dergisi daha sonra İstanbul'a nakledilmiş ancak fazla okur bulamadığından haftalık Ağaç dergisi 17'nci sayıda kapanmıştır. Necip Fazıl, 1943 yılında dinsel ve siyasal kimliği ön plana çıkan Büyük Doğu adlı dergiyi çıkardı. 1978 yılına kadar aralıklarla haftalık, günlük ve aylık olarak çıkarılan Büyük Doğu'da iktidarlara cephe alan Kısakürek, yazı ve yayınları yüzünden mahkemelik oldu, hapse girdi ve dergi birçok kez kapatıldı. Sultan Abdülhamit taraftarı olan Necip Fazıl giderek İslamcı kesimin önderlerinden biri oldu. Ağaç dergisinde olduğu gibi, Büyük Doğu'nun ilk sayılarında da yazar kadrosu hayli kozmopolittir. Bedri Rahmi, Sait Faik gibi yazarların imzası dergi sayfalarında görülmektedir. Ancak, Büyük Doğu, dinsel bir kavga organı durumuna gelince bu yazarların bir kısmı ayrılmıştır. Necip Fazıl 1947 yılında Büyük Doğu toplatılınca Kasım-Aralık ayları arasında üç sayı devam eden Borazan adlı siyasal mizah dergisini çıkarmıştır. Sık sık kapatılan veya toplatılan Büyük Doğu'nun çıkmadığı dönemlerde günlük fıkra ve çesitli yazılarını Yeni İstanbul, Son Posta, Babialide Sabah, Bugün, Milli Gazete, Hergün ve Tercüman gibi gazetelerde yayımlayan Necip Fazıl, Büyük Doğu'da çıkan yazılarında kendi imzası dışında Adıdeğmez, Mürid, Ahmet Abdülbaki gibi takma isimler kullandı. 1962 yılından itibaren de hemen hemen tüm Anadolu şehirlerinde konferanslar verdi. Necip Fazıl, Sabır Taşı adlı oyunuyla 1947 yılında C.H.P. Piyes Yarışması Birincilik Ödülü'nü almış, doğumunun 75. yıldönümünde Kültür Bakanlığı'nca "Büyük Kültür Armağanı" ödülünü (1980) ve Türk Edebiyatı Vakfı'nca "Türkçenin Yaşayan En Büyük Şairi" ünvanını almıştır. Necip Fazıl Kısakürek yazılarını yazmaya devam ederken uzun süren bir hastalık dönemi geçirdi ve sonra 25 Mayıs 1983'te Erenköy'deki evinde öldü. Fatih'te düzenlenen cenaze merasiminden sonra Eyüp sırtlarındaki (Piyer Loti'deki) kabristana defnedildi. Takipçi
  2. 1963 yılında İstanbul'da doğan şair, ilk ve orta öğrenimini burada tamamladı. İstanbul Üniversitesi işletme Fakültesi'nde okuduktan sonra, Yedi yıl tiyatroyla uğraştı. Turnelere çıkarak, Anadolu'yu yakından tanıma imkânı buldu. Çeşitli gazete ve dergilerde yazı ve şiirleri yayımlandı. Radyo ve televizyonlarda programcılık ve sunuculuk yaptı. Halen bir özel televizyonda program yapmaktadır. Şiir ve tiyatro kasetleri de bulunan şairin, şiir kitaplari da mevcuttur. "Adam Gibi" İbrahim Sadri'nin 1988'den beri devam ettirdiği şiir- kaset serüveninin altıncısı ve kendinden en çok söz ettireni oldu. Aslında kendini bir şair gibi görmüyor ama şiirleri var ve bu şiirlerini yıllardır okuyor. Kendisinin iyi bir şiir okuyucusu olduğunu söylüyor. Eski kasetlerinde de her zaman alışık olduğumuz 'fondaki müzik', 'Adam Gibi'de oldukça fonksiyonel olarak yer alıyor. İbrahim Sadri'nin şiirleri belli bir dönemin ruh yapısını eleveriyor sanki.. Bunlar, 60'lı yıllarda doğan, 70'li ve 80'li yılların kargaşa ile sükun arasında aykırı yaşam biçimlerini idrak eden gençlerin birebir karşılık bulabilecekleri metinler. İbrahim Sadri bu dönemin kuşağına ve yaşadıklarına tanıklık etmek istiyor. İbrahim Sadri tiyatrocu, şair, mizahçı, televizyoncu, stand-upçı vesaire. Ama o kendisini "tiyatrocu" olarak görüyor. Tiyatroyu bırakmasını ise tiyatronun kurumsallaşmamış olmasına ve ekmek kapısı olarak yeterli olmamasına bağlıyor.
  3. (1928-1986) Istanbul'da dogdu. Bir sure Yüksek Ticaret Okulu'na devam etti. Kapalı Çarşı'da antika ticaretiyle uğraştı. Şiir kitapları: İkindi Üstü (1947), Dirlik Düzenlik (1954), Yer çekimli Karanfil (1957), Umutsuzlar Parkı (1958), Petrol (1959), Nerde Antigone (1961), Tragedyalar (1974), Çağrılmayan Yakup (1966), Kirli Ağustos (1970), Sonrası Kalır (1964), Ben Ruhi Bey Nasılım (1976), Sevda ile Sezgi (1977), Şairin Seyir Defteri (1980), Yeniden (Toplu Şiirler, 1981), Bezik oynayan Kadınlar (1982), İlkyaz Şikâyetçileri (1984), Oteller Kenti (1985). ``Edip Cansever şiirinin iki ana özelliği vardır: Yaşamının tutanağı, belgesi olması, bir de şiir isçiliği. Yeni bir oz, yeni bir dize bicimi onda yalınlık düzeyine varırken, isçilik evrelerinden geçmiştir Cansever, kalıplara karşı durduğu içindir ki, İkinci Yeni akımı içinde yer almış ya da o akımın şairi olarak gösterilmiştir. Biçimde başardığı başkaldırma, ozun zorlamasından ileri geliyordu.'' (Doğan Hızlan, 1983). Ahmet Necdet, Modern Türk Şiiri Yönelimler, Tanıklıklar, Örnekler Broy Yayınevi, Ekim 1993.
  4. 1938 yılında Samsun'da doğdu İlk ve ortaöğrenimini orada tamamladı. Şiire ilgisi küçük yaşlarda başladı. Ancak 40 yaşına dek fazlaca dışa açılmadı. 1978 yılından değişik çevrelerde duyulmaya başladı. Başta sevgi olmak üzere hemen her konuda şiir yazmaktadır. Ayrıca taşlamaları geniş çevrelerde bilinip okunmaktadır. Şiirlerinin yaklaşık 40 tanesi Orhan Gencebay tarafından olmak üzere 150 kadarı bestelendi. Bunlardan Rüyalarım Olmasa ve Vurgun adlı şiirleriyle 1990 ve 1991de yılın şairi seçildi.<BR><BR>Her yıl Akçay Şairler ve Bestekarlar Şenliğini düzenleyerek şiire olan katkısını sürdürmektedir. Şiirlerinin bir bölümünü topladığı, Vurgun (1978), Sende Kalmış (2000) ve Kıyamete Kırk Kala (2002) adlı kitapları yayımlandı.
  5. 1953 yılında Ovacık'ta doğdu. Parasız yatılı sınavında Türkiye ikincisi oldu ve Haydarpaşa Lisesi'nde yatılı okudu. Bir kısmı Elâzığ’da geçen lise eğitiminden sonra İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde resim eğitimine başladı. Bir yandan da Cağaloğlu matbaalarına grafik işleri ve bijuteri atölyelerine takı ve aksesuar modelleri yapıyordu. 1972 yılında üniversite eğitimine ara vererek evlendi. Askerliğini Bornova, Burdur ve Konya 2. Ordu Karargahı'nda ressam olarak yaptıktan sonra Elazığ’da ulusal bir gazetede muhabirlik yaptı. İstanbul’a geri döndü. Yılmaz Güney ile tanışıp Güney Filmcilik’te çalışmaya başladı. Üç yıl boyunca burada senaryo, öykü, roman, afiş, poster ve kartpostal hazırlanmasında görev aldı. Güney dergisiyle yolculuğu sürerken gelen 12 Eylül sürecinde o da geçti Nizamiye kapılarından. Çıktığında Cağaloğlu'nda açtığı atölyesinde matbaa ve yayınevlerine resim-grafik işleri yapmaya devam etti. Kız kardeşi Gülten'in 1986 yılında Ahmet Kaya ile evlenmesi hayatında yeni bir dönüm noktası oldu. Ahmet Kaya'nın onun yıllardır karaladığı ve bir kenara koyduğu şiirlerle tanışmasıyla aralarında 13 yıl sürecek bir üretim ortaklığı başladı. Bu süreçte “Yorgun Demokrat”, “Adı Bahtiyar”, “Ayrılık Hediyesi”, “Hani Benim Gençliğim”, “Başım Belada” gibi pek çok esere imza atarak bir döneme damga vurdular. Hayaloğlu ayrıca “Dağlarda Kar Olsaydım”, “Nankör Kedi”, “Sen Ağlama Yar” gibi şarkılar yapıp Ferhat Tunç'tan, Fatih Kısaparmak, İbrahim Tatlıses ve Müslüm Gürses'e kadar pek çok sanatçı ile çalıştı. 1999 yılında Ahmet Kaya için yazdığı “Giderim” yılın şarkısı oldu. Ahmet Kaya'nın Türkiye'den ayrıldığı yıl Ah Ulan Rıza isimli ilk albümünü çıkardı. 2002'de Gözleri İntihar Mavi isimli ilk şiir kitabını yayınladı. Kitabı 48. baskıya ulaşarak bir rekora imza attı. Üst üste gelen ağabeyinin, Ahmet Kaya'nın ve annesinin ölümü ile sıhhatini büyük ölçüde kaybetti. Her şeye rağmen eserlerini yaratmaya devam etti. İkinci albümü Bir Acayip Adam'ın da ilki gibi satış rekorları kırmasıyla bu kez Flash TV, Radyo Barış, Kral TV ve Su TV'de programlar yapmaya başladı. Bir yandan da yurt içinde ve yurt dışında çeşitli konser ve dinletilerle şiirlerini halka ulaştırdı, ödüller aldı. Akciğer kanserine yakalanan Hayaloğlu, 3 Mart 2009’da tedavi gördüğü Bakırköy Acıbadem Hastanesi'nde sabaha karşı çoklu organ yetmezliğinden hayata gözlerini yumdu. Cenazesi Küçükarmutlu Cemevi'nde ve Yeniköy Merkez Camisi'nde düzenlenen iki törenin ardından Yeniköy Mezarlığı'nda toprağa verildi. Mine Hayaloğlu ile evli olan Yusuf Hayaloğlu, Deniz, Hazan ve Can adında üç çocuk babasıydı. Vefatından sonra ailesi tarafından derlenen Dur... Ağlama Gözlerim adlı şiir kitabı 2010 yılında yayımlandı. Eserleri Gözleri İntihar Mavi (2002) Dur... Ağlama Gözlerim (2010) Şiir Albümleri Ah Ulan Rıza İstanbul Acılar Kraliçesi Demek Şimdi Gidiyorsun Ayrılık Hediyesi Asi Bir Küheylan Kim Susturabilir Topal Sevda Yüreğim Kanıyor İncinen Gurur Bir Acayip Adam Merhaba Nalan Neylersin Hangi Ayrılık Bir İntihar Gibi İşte Gidiyorum Hayat Nedir Anne Biz Üç Kişiydik Bir Acayip Adam Beni Düşün, Unutma Dokunma Yanarsın
  6. 18 Mayıs 1048'de İran'ın Nişabur şehrinde doğan Ömer Hayyam, İslam dünyasının yetiştirdiği büyük bilim insanlarından biri olarak kabul edilir. Yalnızca bir matematikçi ya da astronom olarak değil, aynı zamanda bir şair ve filozof olarak da derin izler bırakmıştır. Batı'da özellikle dörtlüklerinden oluşan şiirleriyle tanınan Hayyam, İslam dünyasında ise matematik ve astronomi alanındaki çalışmalarıyla ünlenmiştir. Hayyam’ın hayatı ve eserleri, bilim, edebiyat ve felsefenin kesişim noktasında yer almakta, bu üç alanda da derinlemesine bilgi ve anlayış gerektiren bir zenginlik sunmaktadır. Ömer Hayyam, dönemin önemli bilim ve kültür merkezlerinden biri olan Nişabur’da doğdu. Babası İbrahim, çadırcılık yaparak geçimini sağlayan bir zanaatkârdı. "Hayyam" soyadı da buradan gelmektedir; "çadırcı" anlamına gelir. Ailesi, Ömer Hayyam’ın eğitimine büyük önem verdi. Küçük yaşlardan itibaren, dönemin en saygın öğretmenlerinden dersler aldı. Özellikle matematik ve felsefe alanlarında derinlemesine bir eğitim aldı. Bu eğitim, onun entelektüel gelişiminde ve ilerideki bilimsel başarılarında büyük rol oynadı. Genç yaşlarında Nişabur’dan ayrılarak, o dönemin önemli bilim merkezlerinden biri olan Semerkant’a gitti. Burada, ünlü matematikçi ve astronom Ebu Tahir tarafından yetiştirildi. Semerkant’ta, matematik ve astronomi alanında kendini geliştirirken, aynı zamanda felsefe ve edebiyatla da ilgilendi. Ömer Hayyam, burada geçirdiği yıllar boyunca, kendini bilimsel araştırmalara adadı ve matematikteki en büyük katkılarından biri olan cebir üzerine çalışmalarına başladı. Bilimsel Çalışmaları ve BuluşlarıMatematik Alanındaki KatkılarıÖmer Hayyam, matematik alanında en çok bilinen isimlerden biridir. Cebir üzerine yaptığı çalışmalar, bu bilimin gelişiminde kilometre taşlarından biri olarak kabul edilir. Hayyam, özellikle üçüncü derece (kübik) denklemlerin çözümü üzerine önemli çalışmalar yapmıştır. O dönemde, bu tür denklemleri çözmek oldukça zordu ve Hayyam, bu soruna yenilikçi bir yaklaşım getirerek, denklemleri geometrik yöntemlerle çözmeye çalıştı. Hayyam’ın cebir alanındaki çalışmaları, yalnızca matematiksel problemlerin çözümüne katkı sağlamakla kalmamış, aynı zamanda matematiğin felsefi temellerini de sorgulamıştır. Onun cebir üzerine yazdığı “Risale fi’l-Burhan al-Siha” adlı eseri, matematik tarihinde önemli bir yere sahiptir. Bu eserinde, Hayyam, üçüncü derece denklemleri çözme yöntemlerini ayrıntılı bir şekilde ele almış ve bu alanda dönemin ötesinde bir anlayış geliştirmiştir. Astronomi Çalışmaları ve Celali TakvimiHayyam’ın bilimsel çalışmaları sadece matematikle sınırlı kalmamıştır. Astronomi alanında da önemli katkılar yapmıştır. 1074 yılında, Büyük Selçuklu Devleti’nin Sultanı Melikşah’ın daveti üzerine İsfahan’a gitmiş ve burada kurulan rasathanede çalışmalara başlamıştır. Hayyam, burada yürüttüğü çalışmalar sonucunda, o dönemin en hassas takvimlerinden biri olan Celali Takvimi’ni geliştirmiştir. Celali Takvimi, güneş yılına dayalı bir sistemdir ve o dönemde kullanılan diğer takvim sistemlerinden çok daha hassas hesaplamalar içerir. Bu takvim, bugün bile astronomi tarihinde önemli bir başarı olarak kabul edilmektedir. Hayyam’ın bu alandaki çalışmaları, yalnızca İslam dünyasında değil, aynı zamanda Avrupa’da da büyük ilgi görmüştür. Celali Takvimi, Gregoryen Takvimi'nin gelişimine de dolaylı olarak etki etmiştir. Geometri ve Bilimsel Felsefe Üzerine ÇalışmalarıHayyam’ın bilimsel çalışmaları arasında geometri de önemli bir yer tutar. Özellikle Öklid geometrisi üzerine yaptığı çalışmalar, dönemin bilim dünyasında büyük yankı uyandırmıştır. Hayyam, “Risale fi Şerh ma Eşkale min Musadarat Kitab Öklides” adlı eserinde, Öklid’in “Elementler” kitabında yer alan bazı aksiyomların ispatlarını ele almış ve bu konuda önemli katkılar yapmıştır. Hayyam’ın matematik ve geometriye olan ilgisi, onu bilimsel felsefe üzerine de düşünmeye itmiştir. Bilimin temel prensipleri, matematiğin doğası ve insan aklının bu prensipleri kavrama kapasitesi üzerine derinlemesine sorgulamalarda bulunmuştur. Bu bağlamda, Hayyam’ın bilimsel çalışmalarının, yalnızca teknik düzeyde kalmayıp, aynı zamanda felsefi bir derinlik içerdiği söylenebilir. Edebiyat ve RubaileriHayyam’ın Şair KişiliğiÖmer Hayyam, bilimsel çalışmalarının yanı sıra edebiyat alanında da önemli eserler vermiştir. Farsça yazdığı rubaileri, onun felsefi düşüncelerini, yaşamın anlamını ve insanın varoluşsal sorgulamalarını yansıtır. Hayyam, rubailerinde derin bir düşünsel arka planı, sade ve etkili bir dille ifade etmeyi başarmıştır. Onun şiirleri, hem İslam dünyasında hem de Batı’da büyük ilgi görmüş ve birçok dile çevrilmiştir. Rubailer, genellikle dört dizeden oluşan kısa şiirlerdir. Ancak Hayyam’ın rubaileri, bu kısa formun içine büyük anlamlar sığdırabilmesiyle dikkat çeker. Hayyam, rubailerinde hayatın geçiciliği, ölümün kaçınılmazlığı ve insanın evrendeki yerini sorgular. Şiirlerinde, derin bir mistik anlayışla birlikte, bazen de dünya nimetlerine ve yaşamın güzelliklerine vurgu yapar.
  7. 21 Nisan 1955 tarihinde İstanbul'da doğdu. Ortaöğrenimini Mardin'de yaptıktan sonra Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümünü bitirdi. Devlet Tiyatrolarında ve Şehir Tiyatrosunda dramaturg olarak çalıştı. Çeşitli dergi ve gazetelerde şiirleri, öyküleri ve tiyatro üzerine yazıları yayınlandı. İstanbul'da yaşıyor. Oyunları, öyküleri ve şiirlerini yazmayı sürdürüyor. ESERLERİ: Osmanlı'ya Dair Hikâyat (1981) Kum Saati (1984) Sahtiyan (1985) Yaz Sinemaları (1989) Eski 45'likler (1989) Mırıldandıklarım (1990) Yaz Geçer (1992) Oda, Poster ve Seylerin Kederi (1993) Metal (1993) Omayra (1993) Oyunlar, İntiharlar, Şarkılar (1997)<BR>Mürekkep Balığı (1997)<BR>Başkalarının Gecesi (1997)
  8. 1926'da Istanbul'da dogdu. Milli Eğitim eski bakanlarından Hasan Ali Yücel'in oğlu. Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi'nde Latince-Yunanca okudu. Öğrenimine İngiltere'de Cambridge Üniversitesinde devam etti. Şair, çevirmen ve radyo görevlisi olarak tanındı. Çeşitli elçiliklerde çevirmenlik, Londra'da BBC'nin Türkçe bölümünde spikerlik yaptı. 1958de Türkiye'ye döndükten sonra bir süre turist rehberi olarak çelişti. Ardından bağımsız çevirmen ve şair olarak yaşamını sürdürdü. Çevirileriyle de tanınan Can Yücel, şiir alanında ilk kitabı YAZINA'dan (1950) sonra uzun bir süre biçim arayışlarıyla oyalandı. Çeşitli edebiyat, kültür ve siyasi dergilerde şiirleri, edebiyat ve tiyatro çevirileri ile siyasal konularda yazıları yayınlandı. 12 Mart döneminde Che Guevara'nın "Gerilla Harbi" ve "Insan ve Sosyalizm" kitaplarının çevirisi nedeniyle 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 1974 affıyla özgürlüğüne kavuştu. 12 Eylül sonrasında müstehcen olduğu iddiasıyla "Rengahenk" adlı kitabı toplatıldı. Şairliğini, şiirin külhanca raconlarından yararlanarak siyasal inançlarıyla yoğurdu. 12 Ağustos 1999'da yaşamını yitirdi.
  9. Oğuzkan Bölükbaşı Kırıkkale'de dünyaya gelmiş ve ilk ve orta öğrenimini burada tamamladıktan sonra yüksek öğrenimini Hacettepe Üniversitesi Mühendislik Fakültesi fizik bölümünde yaparak aynı fakültede asistan olarak çalışmaya başlamıştır. Nükleer Fizik ana bilim dalında doktora da yapan şair Yardımcı Doçent Dr. Ünvanı almışken üniversiteden ayrılarak F-16 imalatı yapan TAİ’ye imalat kalite teminatı müdürü olarak geçti. Daha sonra elektronik harp ile ilgili imalat yapan Mikes adlı şirkette Kalite Teminatı direktörlüğü yapan Bölükbaşı 1995 yılından bu yana kendi şirketi olan TEKNOKAL şirketi ile danışmanlık yapmaktadır. Şiir yazmaya dokuz yaşında başlayan Oğuzkan Bölükbaşı'nın şiir kitaplarının yanısıra bilimsel ve toplumsal konularda yazılmış çeşitli kitapları vardır. Şiirleri Ayşenur Yazıcı tarafından hazırlanan Ölü Aşklar Derneği Şiir Antolojisi ile İsmail Cem Doğru tarafından hazırlanan Varlık Dergisi cep kitapları dizisindeki Antoloji Şairleri Seçkisi'nde de yer alan şair ayrıca çok sayıda konferans vermiş, çeşitli konferans ve vakıf kuruluşlarına katılmıştır. Şaire göre "hayat insanlara verilmiş en büyük hediye"dir ve o "bu hediyenin paketini açmadan dünyayı seyredenlere" üzülmektedir. İnsanlar arasında her türlü ayrımcılığa karşı olan Bölükbaşı yaşam ilkelerini şöyle özetliyor: "Doğal ve sosyal çevreyi kirletmeyeceksin, Önce insan diyeceksin ve Aşk bir balıktır, sevgililer deniz, balığı denizden ayırma,öldürürsün, hepsi budur .." BAZI ESERLERİ: Şiir: Zaman ve Ölüm şiirleri (1999) Şimdi Sanal Sevgiler Zamanı (2000 ) KIRIKKALELİ Anılar ve şiirler (2001 ) Canışığına Şiirler (2001) Bir Geceyi Çalsam Ne Olur Ömründen (2004) Araştırma / inceleme: Türkiye Sanayi Raporu (1990 ) 21.Yüzyılda Dünya ve Türkiye (1992) Türkiye 1993, Kaybolmuş Yıl (1992 ) Türkiye 1994, Ninniler yılı (1994) Türkiye 96(1996 ) Türkiye 97 (1998 )
  10. 11 Haziran 1923'te Ankara'da doğdu.28 Ocak 1981'de İstanbul'da öldü. Asıl adı Halit Özdemir Arun'dur. İlk ve ortaöğreniminin bir bölümünü Galatasaray Lisesi'nde yaptı.1942 yılında Kabataş Erkek Lisesi'nden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi'nde, önce Hukuk Fakültesi'ne, sonra İktisat Fakültesi ve Gazetecilik Enstitüsü'ne devam ettiyse de 1947'de yüksek öğrenimini yarıda bıraktı. Bir süre sigorta prodüktörlüğü yaptı. 'Zaman' ve 'Tanin' gazetelerinde çevirmen olarak çalıştı. İlk yazısı 1939'da 'Servetifünun-Uyanış' dergisinde çıktı.1951'de Sanat Basımevi'ni kurarak matbaacılık yaşamına girdi. Kendi şiir kitaplarını bastı.1955'te Yuvarlak Masa Yayınları'nı kurdu. İkilikler ve dörtlüklerden oluşan ilk şiirlerinde yoğun bir söyleyiş özelliği göze çarpar. İnsan toplum ilişkilerine yönelik temaları konu edinerek düşündürücü bir şiir evreni kurmuştur. Duygu ve düşünce yoğunluğuyla birlikte, alay ve taşlama şiirine egemen olan öğelerdir. İnsan ilişkilerinin toplumsal ve bireysel yanlarını sen ben ikileminde vermiştir. Çok kullandığı sevgi, ayrılık, ölüm temaları, son dönem şiirlerinde giderek yerini kaçış ve umutsuzluğun tedirginliğine bırakmıştır. Şiirin bir görüşü yansıtması, bir iletisinin olması düşüncesinden yola çıkmıştır. Yuvarlağın Köşeleri kitabında şiirin ve yazarın işlevi konusundaki görüşlerini dile getirmiştir. Batı şiiri ve geleneksel Türk şiirinden yararlanarak verdiği bileşim sanatını zenginleştirip geliştirmiştir. ESERLERİ Şiir kitapları: Dünya Kaçtı Gözüme (1955) , Sen Sen Sen (1956) , Bir Kapı Önünde (1957) , Yuvarlağın Köşeleri (1961) , Yumuşaklıklar Değil (1967) , Nasılsın (1970) , Çiçekleri Yemeyin (1975) , Yalnızlık Paylaşılmaz (1978) , Benden Sonra Mutluluk (1983)
  11. Ümit Yaşar Oğuzcan, 22 Ağustos 1926'da Tarsus'ta doğmuş ve 4 Kasım 1984'te İstanbul'da vefat etmiş Türk şairdir. Hayatı: 1946'da Eskişehir Ticaret Lisesi'ni bitirmiş ve Osmanlı Bankası'nda çalışmaya başlamıştır. Türkiye İş Bankası'nda halkla ilişkiler müdür yardımcısı olarak görev yapmış, 1977'de emekliliğe ayrılmıştır. Kendi adını taşıyan bir sanat galerisi kurmuştur. Edebi Kariyeri: İlk şiiri 1942'de yayımlanmış, 1947'de "İnsanoğlu" adlı ilk kitabını çıkarmıştır. Aşk, ayrılık, özlem, ölüm gibi temaları işlemiştir. 1973'te büyük oğlu Vedat'ın vefatından sonra şiirlerinde bu temaları daha yoğunluklu olarak ele almıştır. 50'den fazla kitap yazmıştır. Bazı Eserleri: "Deniz Musikisi" (1947). "Beni Unutma" (1958). "Acılar Denizi" (1973). "Galata Kulesi". Ödülleri: Birçok şiir plağı ve şarkı sözünde imzası bulunmaktadır.
  12. 18 Kasım 1906’da Adapazarı’nda doğmuştur. Asıl adı Mehmet Sait’tir. Ramazan Bayramı’nın birinci günü doğduğu için kendisine “kutlu” anlamına gelen “Sait” ismi verilmiştir. “Abasıyanık” soyadını ise Sait Faik; büyük dedesi Mehmet Efendi’nin hayvan taşırken sırtındaki abayı suya düşürmesi nedeniyle aileye “Abasızzadeler” veya “Abasızoğulları” denmesinin etkisiyle kendisi seçmiştir. Dedesi Seyyid Ağa, Adapazarı’nda dönemin aydınlarının toplandığı bir kahveye sahiptir. Babası Mehmet Faik Bey; tahrirat kâtipliği yapmış, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinde çalışmış, Milli Mücadele Dönemi’nde bir yıl Adapazarı belediye başkanlığı görevinde bulunmuştur. Daha sonra kereste ve zahire tüccarlığına başlayan Mehmet Faik Bey, ticarette başarılı olunca işini büyütmüş, 1924 yılında ailesiyle birlikte İstanbul’a yerleşmiş ve 29 Ekim 1938’de de Burgazada’da vefat etmiştir. Annesi Makbule Hanım ise Adapazarı’nın ileri gelenlerinden Hacı Rıza Efendi’nin kızıdır. Anne ve babasının aralarındaki anlaşmazlık yüzünden 1913-1916 yılları arasında ayrı kalması, Sait Faik’in ruhundaki yalnızlığın en önemli sebeplerinden biri olmuştur. Mehmet Faik Bey’in vefatından sonra Sait Faik ve annesi, kışları Kırağı Sokak’taki İkbal Apartmanı’nda, yazları ise Burgazada’daki köşkte geçirmiştir. Sait Faik; ilk hikâyelerini Maupassant etkisiyle yazmış olsa da, kendisinden önce Memduh Şevket Esendal’ın Türk edebiyatına yerleştirmeye çalıştığı durum hikâyesinin ya da Çehov tarzı hikâyenin en önemli temsilcisidir. Onun öykülerinde olaylar değil anlık durumlar resmedilir. Tahir Alangu’ya göre edebiyatımıza “küçük adam”ı getiren o olmadıysa da bunu yerleştiren, bilinmeyen yönlerini gösteren, bir moda haline getiren ve en güzel hikâyelerini yazan Sait Faik olmuştur. Sait Faik, Eftalikus'un Kahvesi hikâyesinde yazarlığa dair görüşlerini şöyle ifade etmiştir: “İşte hikâyelerimi nasıl yazdığımı şimdilik merak eden dostum, yarın incir çekirdeğini doldurmayacak mevzuları yazan bir hikâyecinin iyi bir hikâyeci olmadığını yazacağına göre, bilmem hikâyem oldu mu? Olmadıysa ne yapalım? Bizim hikâye anlayışımız da böyle efendim.” Onu özgün kılan bu bakış açısıdır. Küçük şeylere, detaylara gösterdiği dikkatle Sait Faik; ne kendisinden önceki yazarlara ne de çağdaşlarına benzemektedir. Sait Faik; çağdaşı olan yazarların İstanbul’a ait konuların tüketildiğini düşünüp Anadolu’ya açıldığı bir dönemde, onların aksine İstanbul’un kıyıda köşede kalmış küçük insanlarının günlük yaşamından kesitler sunarak İstanbul’u bambaşka bir boyutta işlemiştir. İstanbul’un balıkçıları, işçileri, Anadolu’dan İstanbul’a göç eden emekçileri, yoksulları, düşkünleri işlediği hikâyeleriyle, politik bir eksene kaymadan estetik bir kaygıyla “insan”ı ele alarak toplumcu gerçekçilerden ayrılmıştır. Ancak ondaki estetik kaygı, hiçbir zaman sadece sanatı önceleme noktasında değildir. Onun hikâyelerinde şiirsel bir üslupla yazılmış da olsa öncelik insandadır. Alemdağ'da Var Bir Yılan'da geçen “Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey.” ifadesinden de anlaşılacağı üzere “sevgi” Sait Faik’in eserlerine sirayet eden en önemli duygudur. Sait Faik; İstanbul’a, denize, hayvanlara, balıkçılara, yoksullara sevgiyle bakmıştır. Haksızlıklar karşısında öfkelenmesi, yalnızlıktan bunalması veya yeni bir insan tanıması onu yazmaya teşvik eder. Son Kuşlar'da geçen “Yazmasam deli olacaktım.” cümlesi Sait Faik’te yazarlığın varoluşsal bir mesele olduğunu göstermektedir. Eserleri: Hikâye: Semaver (1936), Sarnıç (1939), Şahmerdan (1940), Lüzumsuz Adam (1948), Mahalle Kahvesi (1950), Havada Bulut (1951), Kumpanya (1951), Havuz Başı(1952), Son Kuşlar (1952), Alemdağda Var bir Yılan (1954), Az Şekerli (Çeviri, 1954), Balıkçının Ölümü (1977), Yaşasın Edebiyat (1977), Müthiş Bir Tren (Çeviri, 1981), Sevgiliye Mektup (1987), Hikâyecinin Kaderi (2005), Büyüyen Eller (2007). Roman: Medar-ı Maişet Motoru (1944), Kayıp Aranıyor (1953), Yaşamak Hırsı (Georges Simenon’dan çeviri, 1954).
  13. Bugün Kosova sınırları içinde kalan, o zamanki adıyla İpek kazasından gelerek İstanbul’a yerleşmiş Tahir Efendi ile aslen Buharalı Emine Şerife Hanımın oğlu olarak İstanbul’un Fatih semtindeki Sarıgüzel mahallesinde dünyaya geldi. 1878 yılında Emir Buharî mahalle mektebine bir süre devam etti. 1879’da kaydedildiği Fatih İptidai Mektebi’nde ilköğretim bilgilerini aldı. Babasının, Mühürdar Emin Paşa'nın oğlu İbnülemin Mahmut Kemal (İnal) ve kardeşlerine verdiği derslere de katılarak okulun yanı sıra babasından da temel bilgilerini aldı. 1882 yılında Fatih Merkez Rüştiyesi’ne ve 1885’te de Mülkiye’nin idadi kısmına girdi. Bir taraftan babasından Arapça öğrenmeye devam ederken diğer taraftan Fatih Camii’nde Farsça Gülistan ve Mesnevi okutan Esat Dede’nin derslerini takip etti. 1888’de idadiyi bitirdi. Aynı yıl babasını kaybetti. Babasının ölümü sebebiyle Mülkiye’den ayrılarak, daha kısa yoldan hayata atılabileceği Baytar ve Ziraat Mektebi’ne kaydoldu. 1893 yılında bu okulu birincilikle bitirdi ve aynı yıl Orman ve Meadin ve Ziraat Nezareti’nde baytar müfettiş muavini olarak memuriyete başladı. Bu kurumda müfettiş muavinliğinden umur-ı baytariye müdür muavinliğine kadar çeşitli kademelerde yirmi yıl çalıştı. Bu kurumdaki memuriyetinin yanı sıra 1906-1907 yıllarında Halkalı Ziraat Mektebi’nde kitabet-i resmiye (resmî yazışma usulleri) dersleri verdi, ayrıca Çiftçilik Makinist Mektebi’nde yine kitabet hocalığı yaptı. 1908-1913 yılları arasında İstanbul Darülfünunu Edebiyat Şubesi müderrisliğinde bulundu. Halkalı Baytar Mektebi’ndeki öğrenciliği sırasında şiirle ilgilenmeye başladı. 1893 yılından itibaren Mektep, Hazine-i Fünun gibi dergilerde şiirleri çıktı. 1898 yılında yazı kurulunda da bulunduğu Resimli Gazete’de çok sayıda şiiri yayınlandı. (Bu şiirlerini kitaplarına almamıştır.) Resimli Gazete’den sonra suskunluğa büründü. 1908 yılında Meşrutiyet’in ilan edilmesinden hemen sonra, 27 Ağustos’ta çıkmaya başlayan Sırat-ı Müstakim dergisi ile birlikte aktif olarak basın yayın hayatına girdi. 8 Mart 1912 tarihli 183. sayısından sonra Sebilürreşat adını alacak olan bu dergide hem şiirleri hem de dinî ve edebî konulara dair yazıları çıktı. İlki derginin 1. sayısında çıkan “Fatih Camii” olmak üzere her hafta peş peşe yayımladığı şiirlerini 1911 yılında Safahat adıyla kitap olarak bastırdı. Bu kitapla edebiyat kamuoyunun ilgisini çekti, dönemin matbuatında adından sıkça söz edilmeye başlandı. Sırat-ı Müstakim’de Arapça ve Fransızcadan yaptığı çevirileri de yayımlandı. Mısırlı âlim Muhammed Ferid Vecdi’den Müslüman Kadını adıyla çevirdiği bir dizi yazı, 1909 yılında kitap olarak basıldı. Bu tercümelere sonraki yıllarda da devam etti. 1915’te kitap olarak da basılan Hanotoux’nun Hücumuna Karşı Şeyh Muhammed Abduh’un İslâm’ı Müdafaası’nı yine Arapça’dan tercüme etmiş ve dergide tefrika halinde yayımlamıştır. Abdülaziz Caviş’ten çevirdiği İçkinin Hayat-ı Beşerde Açtığı Rahneler ve Anglikan Kilisesine Cevap adlı eserleri 1925 yılında yayımlanmıştır. Sait Halim Paşa’nın İslamlaşmak adlı eserini ise Fransızca’dan tercüme etmiş ve bu kitap da 1921’de basılmıştır. Yine Sait Halim Paşa’nın İslam’da Teşkilat-ı Siyasiye adlı, Malta esareti sırasında Fransızca olarak kaleme aldığı eseri de tercüme ederek Sebilürreşat’ta sekiz tefrika halinde yayımlamıştır. II. Meşrutiyet’in ilanından hemen sonra İttihat ve Terakki Cemiyetine katıldı, ancak bir süre sonra Cemiyet’in baskıcı yönetim anlayışı dolayısıyla buradan ayrıldı ve eleştirel bir tavır aldı. 1911-1912 yıllarında Müdafaa-i Milliye Cemiyeti üyesi sıfatıyla Beyazıt, Fatih ve Süleymaniye gibi selâtin camilerinde vaazlar verdi, Balkan Savaşı felaketinin halkın psikolojisi üzerindeki tahribatını hafifletmeye çalıştı. 1913 yılı sonunda İttihat ve Terakki hükûmetinin baskılarıyla üniversitedeki görevinden istifa etmek zorunda kaldı. 3 Ocak 1914 tarihinde Mısır’a gitti. Medine’yi de ilk defa ziyaret ettiği bu seyahatten Mart ayı başında döndü. Dönüşünden sonra da İttihat ve Terakki hükümetinin şaire ve dergiye yönelik baskıları devam etti; Sebilürreşat 4 Haziran 1914’te 299. sayısında kapatıldı. 300 ve 301. sayılar Sebilünnecat adıyla çıktı, 302. sayıdan sonra yine Sebilürreşat adıyla devam etti. Harbiye Nezareti’ne bağlı Teşkilat-ı Mahsusa adlı kuruluşun görevlendirmesiyle 1914 yılının Aralık ayında bir heyet içerisinde Berlin’e gitti. Heyetin görevi, Birinci Dünya Savaşı’nda Almanlara esir düşen Müslüman askerlere Almanya’nın Osmanlı Devletinin müttefiki olduğunu anlatmak, onları bu konuda bilgilendirmekti. İttihat ve Terakki hükûmeti Mehmet Akif’in İslam dünyası üzerindeki manevî nüfuzundan yararlanmak istemiş, Akif de cemiyetle mesafeli olmasına rağmen millî bir mesele olarak gördüğü bu görevi kabul etmiştir. Bu vesileyle, kitaplardan tanıdığı ve bazı bakımlardan hayranı olduğu Batı medeniyetini yakından görme ve tanıma imkânı buldu. Yine Teşkilat-ı Mahsusa’nın verdiği görevle Birinci Dünya Savaşı’nda Arap kabilelerinin Osmanlı Devleti'ne bağlılığını sağlamak için kurulmuş bir çeşit nasihat heyeti ile Arabistan’ın Necid bölgesine gitti. Birinci Dünya Savaşı’nın Osmanlı Devleti için mağlubiyetle sonuçlanması sonrasında başlayan Milli Mücadele’ye fiilen katıldı. 10 Nisan 1920 tarihinde Ankara’ya gitmek üzere İstanbul’dan ayrıldı. 24 Nisan’da, Meclis’in açılışının ertesi günü Ankara’ya ulaştı. 30 Nisan 1920 tarihinde Hacı Bayram Camii’nde bir vaaz vererek Milli Mücadelenin desteklenmesi gerektiğini halka anlattı. Haziran ayında Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Burdur milletvekili olarak girdi, bir yandan meclis çalışmalarına katılırken bir yandan da Eskişehir, Burdur, Antalya, Afyon, Konya, Kastamonu gibi civar şehirlere giderek camilerde halkı direnişe çağıran vaazlar verdi. Bazı vaazları basılarak ordu içerisinde askerin maneviyatını artırmak amacıyla dağıtıldı. İstanbul’dan ayrılmasından sonra Sebilürreşat’ın neşri bir süre kesintiye uğradı. Eşref Edip’in, Akif’in talimatı doğrultusunda Kastamonu’ya gelmesinden sonra, Akif’in de Ankara’dan gelişiyle 464-466. sayıları bu şehirde yayımlanan dergi, 467. sayıdan sonra Ankara’da çıkmaya başladı. Kayseri’de basılan 490. sayı dışında Sebilürreşat’ın 467 ila 527. sayıları Ankara’da yayımlandı. Bir taraftan Milli Mücadele sürerken Ankara Hükûmeti bir milli marş ihtiyacı duyarak Maarif Vekâleti aracılığıyla 7 Kasım 1920 tarihinde gazetelerde milli marş için bir yarışma açıldığı ilan edildi. Birinci olan esere ve bestesine 500’er lira para ödülü verileceği belirtildi. Yarışma fikrine ve özellikle de para ödülüne sıcak bakmayan Mehmet Akif, kendisinden beklenmesine rağmen bu yarışmaya katılmadı. Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey’in ricası ve ısrarı üzerine para ödülünü almamak şartıyla bu şiiri yazmayı kabul etti. Bu şiir 1 Mart 1921’de Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi tarafından Meclis kürsüsünden okundu ve yapılan müzakerelerden sonra 12 Mart’ta milletvekillerinin oylarıyla millî marş olarak kabul edildi. Böylece Mehmet Akif, Milli Mücadele içindeki faaliyetlerini İstiklal Marşı’yla taçlandırmış oldu. Milli Mücadelenin zaferle sonuçlanmasından sonra 21 Mart 1923’te Meclis'in son kez toplanarak seçim kararı alıp dağılmasıyla milletvekilliği sona eren Mehmet Akif, ailesiyle birlikte İstanbul’a döndü. 16 Mayıs 1923 tarihinden itibaren 528. sayısıyla Sebilürreşat yeniden İstanbul’da yayımlanmaya başladı. Mehmet Akiif, 1923 yılının Ekim ayında Abbas Halim Paşa’nın davetlisi olarak Mısır’a gitti ve 1924 yılı baharına kadar Mısır’da kaldı. Baharda İstanbul’a geldi, sonbaharda tekrar Mısır’a gitti ve kışı orada geçirdi. 1925 yılı baharında tekrar İstanbul’a döndü, bu arada Diyanet İşleri Başkanlığı’nca kendisine Kur’an’ı tercüme etme görevi verildi. 1925 yılı sonuna doğru tekrar Mısır’a gitti ve 1936 yılına kadar orada kaldı. Bu yıllarda daha çok Kur’an’ın tercümesiyle uğraştı. Ayrıca 1929 yılından sonra Kahire’deki Camiatü’l-Mısriyye’de (Kahire Üniversitesi) Türkçe dersleri verdi. 1935 yılında sağlığı bozuldu ve hastalığının ilerlemesi üzerine 1936 yılı Haziran ayında İstanbul’a geldi. Bu yılın sonunda, 27 Aralık’ta İstanbul’da İstiklâl Caddesi’ndeki Abbas Halim Paşa'ya ait Mısır Apartmanı’nda vefat etti. Cenazesi 28 Aralık günü Beyazıt Camii’nden kaldırıldı ve çoğu üniversite öğrencisi olan büyük bir kalabalık tarafından Edirnekapı Şehitliği’nin karşısındaki mezarlığa defnedildi. 1960 yılında yol inşaatı sebebiyle mezarı Edirnekapı Şehitliği’ne nakledildi. Mehmet Akif’in eserlerini “şiirleri” ve “diğer eserleri” olarak ikiye ayırabiliriz. “Diğer eserleri”nin tamamına yakını tercümelerden meydana gelmektedir. Tercümelerinin dışında edebiyat bilgileri ile ilgili bazı yazıları ve Sırat-ı Müstakim/Sebilürreşat’ta tefsir, mevize, hasbihal gibi başlıklar altında yayımlanmış düzyazıları da bulunmaktadır. Bunların bir kısmı ölümünden sonra kitap olarak da yayımlanmıştır. Şiirlerini “Gençlik dönemi şiirleri” ve “Olgunluk dönemi şiirleri” şeklinde iki başlık altında değerlendirebiliriz. Bunlardan gençlik dönemine ait olanları kendisi sonradan kitaplarına almamış ve bir bakıma reddetmiştir. Gençlik dönemine ait şiirlerinin yayımlanmış olanlarının çoğu Resimli Gazete’dedir. Bunların bir kısmı manzum mektup tarzında yazılmış ve daha çok kendi yaşantısından söz ettiği şiirlerdir. Birçoğu ise dinî bir hüviyet taşıyan, Allah ve Peygamber sevgisini ve değer verdiği İslâm büyüklerine duyduğu hayranlığı dile getirdiği manzumelerdir. Bu şiirlerde o, şiir dili bakımından belli bir vasatı yakalamış ve aruzu sorunsuz kullanabilecek bir teknik olgunluğa erişmiş görünmektedir. Ancak onun kendine özgü üslubu, aradan on yıl geçtikten sonra, 1908 yılında yayımlanan ve kendisinin de başyazarlığını yaptığı haftalık Sırat-ı Müstakim dergisinde peş peşe yayımladığı şiirlerle belirecektir. Olgunluk dönemi şiirlerini yedi kitapta toplamıştır. Bunlar sırasıyla Safahat, Süleymaniye Kürsüsünde, Hakkın Sesleri, Fatih Kürsüsünde, Hatıralar, Asım ve Gölgeler’dir. "Safahat" adlandırması şiir kitaplarının tamamında üst başlık olarak da korunmuştur. İlk kitabında yer alan şiirlerin hemen tamamı II. Meşrutiyet döneminde yayın hayatına giren ve kendisinin de başyazarlığını yaptığı Sırat-ı Müstakim mecmuasında yayımlanmıştır. Onun geniş okuyucu kitleleri tarafından tanınması bu şiirlerle olmuştur. “Safahat-ı hayat” iddiasını doğrulayacak şekilde bu kitaptaki şiirlerin çoğu toplumun çeşitli kesimlerinden insan manzaralarını yansıtmaktadır. Babası öldüğü için ailenin geçim yükünü üzerine almak zorunda kalan bir çocukla, öğrenim gördüğü yatılı okuldan vereme yakalandığı için uzaklaştırılan başka bir çocuğun trajedisini anlatan “Küfe” ve “Hasta” şiirlerinde çocuklar, “Seyfi Baba”, “Kör Neyzen” ve “Yemişçi İhtiyar”da yaşlılar, “Meyhane”, “Bayram”, “Hasır” ve “Köse İmam”da kadınlar, toplumun zayıf ve yardıma muhtaç kesimleri olarak yansıtılmışlardır. Bu ilk kitapta gördüğümüz toplumsal meseleler onun sonraki kitaplarında da işlenmeye devam etmiştir. Birinci Safahat’ta, çeşitli toplum kesimleriyle ilgili olanlardan sonra ağırlık bakımından ikinci sırayı “dinî-hikemî” şiirler alır. Bu şiirler dolayısıyla Mehmet Akif, “toplumcu şair” ve "millî şair"in yanı sıra “İslâm şairi” sıfatını da kazanır. Mehmet Akif, toplum meselelerini İslâmî bir duyarlıkla ele aldığı şiirleri dolayısıyla Türk şiirinde yeni bir ses olarak kabul edilmelidir. İkinci kitabı Süleymaniye Kürsüsünde, tek bir şiirden meydana gelir. Bu eserinde Mehmet Akif, Süleymaniye Camii’nde halka hitap eden bir vaizi konuşturmuştur. Manzum hikâye tarzında kaleme alınmış olan bu eserde adı verilmeyen, “beyaz sakallı, temiz yüzlü bir ihtiyar” olarak tasvir edilen bu zatın Âlem-i İslâm ve Japonya’da İntişar-ı İslâmiyet adlı bir seyahatnamesi bulunan, Tatar Türklerinden meşhur gezgin Abdürreşit İbrahim olduğu kabul edilmektedir. Gerçekten de Mehmet Akif’in şiiri ile Abdürreşit İbrahim’in kitabı karşılaştırıldığında muhteva benzerliği açıkça görülmektedir. Abdürreşit İbrahim’in kitabı, Sibirya’dan başlayıp Moğolistan, Mançurya, Japonya, Kore, Çin, Hindistan, Hicaz ve Ortadoğu üzerinden İstanbul’da tamamladığı yaklaşık üç yıl süren seyahatinin izlenimlerinden oluşmaktadır. Söz konusu seyyahla yakın dostluğu bulunduğunu bildiğimiz Mehmet Akif'in şiiri yaklaşık olarak aynı coğrafyayı içine alır. Safahat’ın birinci kitabında İstanbul özelinde tasvir ettiği perişanlık manzaralarını ve ıstırap hikâyelerini bu eserinde bütün İslâm dünyasının ortak problemi olarak ortaya koyar. Ona göre, İslâmiyet’in uyulmasını ve uygulanmasını istediği ilkelerin terk edilmiş olması Müslümanları karanlığa, cehalete, fakirliğe ve sonunda sömürge olmaya itmiştir. Bundan kurtulmanın yolu, İslâmiyet’i hurafelerden arındırarak Asr-ı Saadet’teki saflığına kavuşturmak ve çağın ihtiyaçlarına cevap verecek bir yorumunu yapmaktır. Bu da ancak cehaletten kurtulmak ve çağın bilgisiyle donanmakla mümkün olabilecektir. Mehmet Akif, Hakkın Sesleri adlı üçüncü şiir kitabında bazı Kur'an ayetlerini şiirin imkânlarıyla serbest şekilde yorumlamıştır. Şair bu ayetleri bir çıkış noktası olarak almış ve bunun ilhamıyla mevcut toplumsal-siyasal meselelerle ilgili duygu ve düşüncelerini dile getirmiştir. Bu kitaptaki şiirler Balkan Savaşı sırasında yazıldıkları için hepsinde doğrudan ya da dolaylı olarak bu savaşın doğurduğu felâket ve acılar işlenmiş, başka bir deyişle şair bu acıları dile getirmeye vesile olacak ayetleri seçmiştir. Bu şiirlerle Mehmet Akif, toplum meseleleri karşısındaki duyarlılığını bir kez daha göstermiş, “son felâket” olarak nitelediği Balkan Savaşı'nın millet üzerindeki tahribatını tasvir ederek en azından bu felaketlerden ders alınması için aynı hataların tekrarlanmaması yolunda uyarılarda bulunmuştur. Bu tarihlerde Müslüman Türk toplumunda yaşanan bozgun psikolojisinin halkın değerlerini ve duyarlılığını paylaşan biri tarafından dile getirilmiş olması dolayısıyla Akif’in bu kitabı önemlidir. Mehmet Akif’in şiiri hayatla iç içedir, gündemi halkın gündemidir. Hakkın Sesleri onun bu tarafının daha belirgin şekilde göründüğü eserlerindendir. Bu kitaptaki şiirlerde Mehmet Akif, hem sorumsuz ve beceriksiz yöneticilere, hem halka önderlik yapamayan, daha doğrusu onu yanlış yönlere sevk eden aydınlara ve hem de yaşadığı bütün zilletlere rağmen vurdumduymazlığa devam eden halka karşı büyük bir isyan halindedir. Gerçi hemen her şiirin sonunda Allah’a yönelir ve bir kurtuluşun gerçekleşeceğine dair umudunu ve inancını dile getirir, fakat bu inanç daha sonra özellikle Çanakkale Savaşları sırasında yazdığı Asım’daki kadar kuvvetli değildir. Bu kitaptaki şiirleri daha çok Mehmet Akif’in umutsuzluğu ve “isyan”ı olarak okumak gerekir. Fatih Kürsüsünde, Mehmet Akif’in ikinci kitabı Süleymaniye Kürsüsünde gibi uzun soluklu tek bir manzumeden meydana gelmektedir. Yine Süleymaniye Kürsüsünde olduğu gibi bu da -bu kez Fatih Camii’nde verilen- bir vaaz olarak tasarlanmıştır. İki bölümden meydana gelen eserin ilk bölümünde birbiriyle arkadaş olan, fakat milletin geçmişi, bugünü ve geleceği konusunda farklı düşünce ve beklentileri bulunan iki kişinin konuşmalarına yer verilmiştir ve bu bölümde daha çok çatışma egemendir. Bu bir bakıma toplumda caminin dışındaki bölünmüşlüğü yansıtır. İkinci bölüm vaazdan meydana gelir; sahne camidir ve “cami”nin “toplayan, bir araya getiren” anlamlarına uygun olarak birbirinden farklı düşüncelere sahip bu iki kişi burada bir araya gelir. Ancak vaaz, söz konusu bölünmüşlüğün sadece bu iki arkadaşla sınırlı olmadığını, milleti oluşturan unsurlar -aydınlar, gençler, din adamları vb.- arasında da derin görüş ayrılıklarının bulunduğunu ortaya koyan tespitlerle doludur. Akif’in bu şiirde amacı, Süleymaniye Kürsüsünde de olduğu gibi bir din adamı aracılığıyla topluma doğru yolu göstermek ve onu parçalanmışlıktan kurtarmaya çalışmaktır. Fatih Kürsüsünde, bir bakıma Mehmet Akif’in ilk kitabı Safahat’ta yer alan "İnsan" şiirinde çerçevesini çizdiği ve “Durmayalım”, “Geçinme Belâsı” ve “Azim” şiirlerinde birtakım örnek yaşantılarla açıkladığı irade felsefesinin geniş plânda uygulamasıdır. Bu eserin İkinci Meşrutiyet döneminin fikir akımlarından İslamcılık ideolojisi bağlamında da önemli bir yeri vardır. Bu dönemde, özellikle de bu eserin yazıldığı 1914 yılında, fikir hayatımızda İslamcılık ile Türkçülük ideolojileri çatışma halindedir. Her ne kadar Türkçülerin çoğu İslâmî değerleri dışlamıyor ve İslâmcı aydınların büyük bir kısmı da Türklüğe ait değerlere sırt çevirmiyor olsa da, devlet yönetiminin dayandığı ilkelerin kaynağı olma iddiası taşımaları dolayısıyla bu iki fikir akımı rekabet halindedir. Bu eserde Mehmet Akif’i İslâmcılık ideolojisinin tezlerinin savunucusu olarak görürüz. Bu bakış açısıyla yapılan -Süleymaniye Kürsüsünde ve Hakkın Sesleri’ndeki bazı şiirlerde de gördüğümüz- ırkçılık eleştirisi bu eserinde de “İslâm milleti” fikrinin dağılmasına duyulan tepkinin bir ifadesi olarak önemli bir yer tutar. Balkan Savaşı’nda yaşanan acıların kaynağı olarak gördüğü ve Osmanlı Devleti’nin parçalanmasına yol açtığını düşündüğü Türkçülük ideolojisini Akif, aynı yıllarda Sırat-ı Müstakim’de çıkan vaaz ve tefsir yazılarında da şiddetle eleştirmiştir. Henüz Birinci Dünya Savaşı’nın doğuracağı sonuçlar ortaya çıkmamıştır; Arap dünyasının büyük bir kısmı hâlâ Osmanlı Devleti’nin elindedir, dolayısıyla her türlü milliyetçilik, Müslüman oldukları hâlde Osmanlı Devleti’ne isyan eden Arnavutlar gibi, Arapların da Osmanlı’dan uzaklaşmasına sebep olabilecektir. Ancak Akif’in ve diğer İslâmcı aydınların bütün uyarı ve telkinlerine rağmen başlamış olan süreç tamamlanmış; Araplar, Birinci Dünya Savaşı içerisinde Osmanlı Devleti’ne başkaldırmış ve Milli Mücadele yıllarına gelindiğinde Türk aydınları için Türk milliyetçiliğinden başka bir seçenek kalmamıştır. Nitekim bu yıllarda yazdığı şiirlerde Mehmet Akif de “millet” kavramını bütün Müslümanları değil Türkleri içine alan bir kavram olarak kullanacak, hatta İstiklâl Marşı’nda olduğu gibi “kahraman ırk"ından söz edecektir. Mehmet Akif’in beşinci şiir kitabı Hatıralar'da toplam on adet şiir bulunmaktadır. Bunlardan dördü birer ayetin, ikisi ise birer hadisin yorumlandığı şiirlerdir ve bu yönüyle Hakkın Sesleri’ndeki şiirleri hatırlatırlar. Uzun soluklu ve hacim bakımından kitabın dörtte üçünden fazlasını oluşturan üç şiir, “El Uksur’da”, “Berlin Hatıraları” ve “Necid Çöllerinden Medineye”, şairin seyahat izlenimlerini yansıtan manzumelerdir. Bu kitaptaki şiirler, Balkan Savaşlarında yaşanan bozgun ve ardından gelen felâketlerin acılarıyla, buna sebep olanlara duyulan öfkenin dile getirilmiş olması bakımından birbirlerine benzerler. Bu kitaptaki şiirlere bakıldığında hemen tamamına umutsuz ve karamsar bir ruh halinin egemen olduğu görülür. Bunun sebebi bu şiirlerin yazıldığı dönemde yaşananlardır. Birinci Dünya Savaşı’nın Osmanlı için bir yıkımla sonuçlanan boğucu havasında yazılan bu şiirlerde Mehmet Akif bile kendisini umutsuzluğa kapılmaktan koruyamamıştır. Mehmet Akif’e göre bütün bu hezimetlerin sebebi, Müslümanların İslâm’ın temel prensiplerinden uzaklaşmış olmalarıdır. Bu temel prensiplerin başında da çalışmak gelmektedir. Onun, Osmanlı Devleti’nin birçok cephede birden savaştığı bir dönemde bile “cihad”ı değil, İslâmiyet’in ahlâkî boyutunu öne çıkarması üzerinde düşünmek gerekir. “Müslümanlık huyun güzelliğinden ibarettir” hadis-i şerifini bir şiirine başlık yapmış olması da bu bakımdan anlamlıdır. Mehmet Akif’in “İslâm şairi” olduğunu unutmamak, fakat şiirlerinde, Osmanlı Devleti’nin “Cihat Fetvası” çıkardığı bir dönemde bile halkı savaşa değil, bireysel olarak kendini yetiştirmeye ve iyi ve ahlâklı insan olmaya teşvik ettiğini dikkate almak gerekir. Bu kitaptaki şiirlerinde Mehmet Akif, bu teşviki, olumsuzluk ve çarpıklıkları, ahlâksızlıkları öne çıkararak halkı uyarmak suretiyle yapmıştır. Mehmet Akif’in şiir kitaplarının altıncısı olan Asım, eleştirmenlerce onun sanatının zirvesi olarak kabul edilmiştir. Onun ilk kitabı Safahat’tan itibaren örneklerini verdiği “manzum hikâye” tarzının en yetkin örneğidir. Asım, bir tiyatro eseri gibi düzenlenmiş çok sesli bir metindir. Bu sesler Mehmet Akif’in zaman zaman kendi içinde bir çatışma da yaşayan ruh hallerinin tezahürüdür. Mehmet Akif’in iki farklı ruh hali arasında yaşanan çatışma Asım’da Köse İmam ve Hocazade’nin şahsında bir nesil çatışması gibi yansıtılmıştır. Köse İmam II. Abdülhamit devri insanının, Hocazade ise büyük mücadeleler sonunda II. Meşrutiyetin ilânını sağlayan ve hürriyeti elde eden yeni neslin temsilcisidir. Esere, Çanakkale şehitlerinin muhteşem destanı ile Asım’ın niteliklerinin anlatıldığı son bölümü dışında, karamsarlık ve umutsuzluğun egemen olduğunu belirtmek gerekir. Bu umutsuzluk, Köse İmam ve Hocazade'nin ülkenin geleceğini Asım’a emanet etme konusunda birleşmelerine yol açar. Özellikle Hocazade’nin Asım’a dair anlattıkları Hocazade’den daha karamsar olan Köse İmam’ı da Asım’ın nesli konusunda umutlandırmış gibidir. Eserin sonuna doğru Köse İmam ayrılır, sahneye Asım çıkar. Kendi neslinin hatalarını kabul eden, ama bunlardan ders çıkarmak gerektiğinin de bilincinde olan Hocazade’nin, Asım’a, Almanya’da yarım bıraktığı tahsilini tamamlaması yönündeki telkini veya nasihati ve Asım'ın hem kendisi hem arkadaşları adına bunu kabul etmesi ile eser sona erer. Artık ülkenin geleceğinin Asım’ın nesli ile aydınlığa kavuşacağına kuşku kalmamıştır. Köse İmam’ın hem kendi neslinden hem de Hocazade’nin temsil ettiği Meşrutiyet neslinden herhangi bir umudunun kalmadığını ortaya koyan, “Bizi kim kurtaracak, var mı ki bir başka nesil?” sorusuna Hocazade’nin verdiği “Asım’ın nesli Hocam!” cevabıyla eserde varlığı öne çıkarılan Asım, Mehmet Akif’in tasarladığı, Meşrutiyet’ten sonra millet hayatına yeni bir yön verecek olan Türk gençliğinin temsilcisidir. Asım’ın, Mehmet Akif’in şiir dilinin ulaştığı olgunluğu göstermek bakımından da önemli bir eser olduğunu belirtmek gerekir. Bu eseri Mehmet Akif’in sanatının zirvesi sayabiliriz. Çünkü Asım'dan sonra yayımlanan Gölgeler’de yer alan ve şairin Mısır hayatında yaşadığı olumsuzlukların izlerini taşıyan şiirlerin çoğu, Asım’daki dil mükemmelliği ve kompozisyon bütünlüğünden uzaktır. Asım’da Mehmet Akif, Meşrutiyet dönemine kadar kaleme aldığı fakat Safahat’a dâhil etmediği şiirleriyle başlayan ve Meşrutiyet döneminde belli bir olgunluğa ulaşan şahsî üslûbunun en mükemmel örneğini vermiştir. Asım, sadece Mehmet Akif’in değil, Türk edebiyatının da zirve eserlerindendir. Mehmet Akif’in yedinci ve son şiir kitabı Gölgeler, 1933 yılında Mısır’da basılmıştır. Bu kitapta yer alan şiirlerin birçoğunun anlaşılabilmesi onun Mısır hayatına dair bazı ayrıntıların bilinmesiyle mümkündür. Mehmet Akif, Mısır’da Kahire yakınlarındaki küçük bir yerleşim birimi olan Hilvan’da yaşamıştır. Bu yıllarda Kahire’deki Camiatü’l-Mısriyye adlı eğitim kurumunda Türk edebiyatı dersleri vermesinin dışında en önemli uğraşının İstanbul’da iken üzerine aldığı Kur’an tercümesi olduğu bilinmektedir. Bu yıllarda İstanbul’daki dost ve akrabalarına yazdığı mektuplardan, üzerine aldığı bu tercüme işinin Mehmet Akif’i çok yorduğu ve şiir faaliyetini de büyük ölçüde sekteye uğrattığı anlaşılmaktadır. Şiir kitaplarına aldığı ilk şiirlerini 1908 yılından itibaren yayımlayan Mehmet Akif’in ölümüne kadar süren yirmi sekiz yıllık şiir hayatı vardır ve bu sürenin yaklaşık on yılı Mısır’da geçmiştir. Bu on yılda ancak Gölgeler’deki şiirlerin bir kısmı yazılmıştır. On sekiz yıldaki altı şiir kitabına karşılık on yılın verimi bir kitabı bile doldurmamaktadır. Şairin kendisi bu verimsizliği, Kur‘an tercümesi üzerinde çalışması ve çocuklarıyla ilgili bazı problemler sebebiyle şiire zaman ayıramamasıyla açıklar. Nitekim bu yıllarda yazdığı mektupların birçoğunda bu durumdan şikâyet eder. Bu sebeplere sağlığının gittikçe bozulmasını da eklemek gerekir. Bütün bunlar, onun bu dönemde hem çok az şiir yazmasına sebep olmuş hem de bu şiirlere karamsar bir havanın egemen olmasına yol açmıştır. Bu dönemde yazdığı şiirlerin -birbirinin devamı, dolayısıyla aslında tek bir şiir sayılabilecek olan “Gece”, “Hicran” ve “Secde” ile “Firavun ile Yüz Yüze” ve “Sanatkâr” dışında- Mehmet Akif’in Asım’la gelmiş olduğu noktayı temsil etmekten çok uzak olduklarını belirtmek gerekir. Bu kitapta yer alan, fakat Mısır’a gitmeden önce yazılmış şiirleri bu hükmün dışında tutmak gerekir. “Bülbül”, “Leylâ”, “Yeis Yok” gibi Mısır’a gitmeden önce yazdığı lirizmi yüksek şiirlere karşılık, Mısır’a gittikten sonraki yıllarda yazdığı şiirlerin birçoğu birtakım tebrik manzumeleri veya resim arkasına yazılmış kıtalardır. “Hüsam Efendi Hoca”, “Ne Eser ne de Semer”, “Said Paşa İmamı” gibi şiirler ise edebî bir değer taşımayan sıradan manzumelerdir. Mehmet Akif, yaklaşık yirmi beş otuz yılda kaleme aldığı şiirlerini bir araya getirdiği yedi şiir kitabıyla Türk edebiyatında önemli bir boşluğu doldurmuştur. O kalemini millet ve memleket meselelerine hasretmiş bir sanatkârdır. Şiirleriyle daha çok içinde yaşadığı toplumun acılarını terennüm etmiş, fakat aynı zamanda bu acıların sona ermesi için çözüm önerileri de sunmuş duyarlı ve vicdanlı bir aydındır. Bu duyarlığı ve vicdanıyla çağına ayna tutarken, genellikle bir klişe hâlinde söylenenin aksine, sanat ve estetikten ödün vermemiştir; şiir kitapları dikkatle incelendiğinde onun bütün şiirleri üzerinde titiz bir işçilikle çalıştığı, dilin ifade imkânlarından sonuna kadar yararlandığı ve Türkçeyi her türlü duygu ve düşünceyi ifade edebilecek bir şiir dili olarak kullandığı görülecektir. Kaynak: Mehmet Akif Ersoy
  14. 2 Aralık 1884 yılında Üsküp'te doğdu. Asıl adı Ahmed Agâh'tır. İlk öğrenimini İstanbul'da Vefa Lisesi'nde tamamladı. Paris'e giderek (1903) bir yıl bir kolejde Fransızcasını ilerlettikten sonra Siyasal Bilgiler Fakültesine girdi. Dokuz yıl kaldığı Paris'ten döndükten (1912) sonra, İstanbul'da üniversitede çeşitli dersler okuttu (1915-1923) Urfa milletvekili oldu (1923); Varşova (1926), Madrid (1929) Ortaelçiliklerine atandı, Tekirdağ (1935-1942) ve İstanbul (1943-1946) milletvekilliklerinde bulundu. Büyükelçi olarak Pakistan'a gitti (1948), bir yıl sonra emekliye ayrılarak yurda döndü (1949). Rumelihisarı mezarlığında gömülü. Spor ve Sergi Sarayı civarındaki parka bir anıtı dikildi (1968) Kişiliğini Paris'te okurken ünlü tarihçi Albert Sorel'in derslerinden aldığı tarih zevkiyle, Fransız şairlerinin (Jean Moreas, Baudelaire, Verlaine, vb.) ölçü ve biçim güzelliklerinde buldu. Paris'e gidişi, II. Abdülhamit baskısından bir kaçış olduğu halde, orada siyasi faaliyetlere katılmayarak sanat çevrelerinde kendini yetiştirdi. Paris öncesi Hamid ve Servet-i fünun şiiri etkisinden kendisini böylelikle kurtardı, klasik divan şiirimizi Batı şiirindeki bütünlük anlayışıyla ele aldı. Avrupa dönüşü Yeni Mecmua'da "bulunmuş sayfalar" başlığıyla yayımladığı gazel ve şarkılarla tanındı (1918). Bu neoklasik şiirler, onun çıkış noktasının Osmanlı tarih ve şiiri olduğunu gösterdiği gibi, sonradan yeni şekiller ve sade dille yazdıklarında da şairin genel olarak Osmanlı medeniyet ve kültürüne bağlı kaldığı görülür. Onda tarih, vatan, millet ve İstanbul sevgisi, hep bu açıdan işlenir. Osmanlı medeniyeti yüzyıllar boyu en yüce eserlerini İstanbul'da yarattığı için, Yahya Kemal'deki İstanbul, Boğaziçi ve Türk musikisi hayranlığına, tabiat güzellikleri yanı sıra, tarih değerleri de girer. Duygu, düşünce ve hayali ustalıkla kaynaştıran şair, pek çoğuna hikaye karakteri verdiği lirik-epik şiirlerinin konularını aşk, tabiat, deniz, ölüm ve sonsuzluktan da alır. İç ahengi her şeyden üstün tutuşu, şiiri "musikiden başka türlü bir musiki" kabul edişi; "Ok" şiiri bir yana, bütün şiirlerini, bu ahengin sağlanmasına daha elverişli gördüğü aruzla yazmasına sebep oldu Yahya Kemal, şiirlerini, makale ve hikayelerini sağlığında kitaplarda toplamamış, eserleri dergilerde, dağınık kalmıştı. Ölümünden sonra dostları ve hayranları tarafından bir Yahya Kemal'i Sevenler Cemiyeti kurulduğu gibi, İstanbul Fetih Cemiyeti'ne bağlı bir de Yahya Kemal Enstitüsü ve Müzesi açıldı (1961). Bu Enstitü'nün yayımlamaya başladığı Yahya Kemal Külliyatı'nda şairin ilk üçü şiirlerini; diğeri makale, deneme ve anılarını derleyen şu eserleri çıktı: Kendi Gök Kubbemiz (1961), Eski Şiirin Rüzgariyle (1962), Rübailer ve Hayyam Rübailerini Türkçe Söyleyiş (1963), Aziz İstanbul (1964), Eğil Dağlar (1966), Siyasi Hikayeler (1968), Siyasi ve Edebi Portreler (1968), Edebiyata Dair (1971), Çocukluğum, Gençliğim, Siyasi ve Edebi Hatıralarım (1973), Tarih Müsahabeleri (1975), Bitmemiş Şiirler (1976), Mektuplar-Makaleler (1977) Hakkında yayımlanan kitapların sayısı yirmiyi geçer.
  15. Attila İlhan 15 Haziran 1925'te Menemen'de doğdu. İlk ve orta eğitiminin büyük bir bölümünü İzmir ve babasının işi dolayısıyla gittikleri farklı kentlerde tamamladı. İzmir Atatürk Lisesi birinci sınıfındayken mektuplaştığı bir kıza Nazım Hikmet şiiri göndermesi nedeniyle 1941'de tutuklandı ve okuldan uzaklaştırıldı. Üç hafta gözetim altında kaldı. İki ay hapiste yattı. CHP ŞİİR ARMAĞANINDA İKİNCİLİK ÖDÜLÜNÜ KAZANDI Türkiye'nin hiçbir yerinde okuyamayacağına dair bir belge verilince, eğitim hayatına ara vermek zorunda kaldı. Danıştay kararıyla, 1944 yılında okuma hakkını tekrar kazandı ve İstanbul Işık Lisesi'ne yazıldı. Lise son sınıftayken amcasının kendisinden habersiz katıldığı CHP Şiir Armağanında Cebbaroğlu Mehemmed şiiriyle ikincilik ödülünü kazandı. 1946'ta mezun oldu. İstanbul Hukuk Fakültesine kaydoldu. Üniversite yıllarında Yığın ve Gün gibi dergilerde ilk şiirleri yayınlanmaya başladı. 1948'de ilk şiir kitabı Duvar'ı yayınladı. 1949 yılında, üniversite ikinci sınıftayken Paris'e gitti. Fransız toplumu ve orada bulunduğu çevreye ilişkin gözlemleri daha sonraki eserlerinde yer alan bir çok karakter ve olaya temel oluşturmuştur. Türkiye'ye geri dönüşünde sıklıkla başı polisle derde girdi. Bir kaç kez gözaltına alındı. 1951 yılında Gerçek gazetesinde bir yazısından dolayı kovuşturmaya uğrayınca tekrar Paris'e gitti. Fransa'daki bu dönem Attilâ İlhan'ın Fransızca'yı ve Marksizmi öğrendiği yıllardır. 1950'li yılları İstanbul - İzmir - Paris üçgeni içerisinde geçiren Attilâ İlhan, bu dönemde ismini Türkiye çapında duyurmaya başladı. Yurda döndükten sonra, Hukuk Fakültesi'ne devam etti. Ancak son sınıfta gazeteciliğe başlamasıyla beraber öğrenimini yarıda bıraktı. Sinemayla olan ilişkisi, yine bu dönemde, 1953'te Vatan gazetesinde sinema eleştirileri yazmasıyla başlar. 1957'de askerliğini yaptıktan sonra sinema çalışmalarına ağırlık verdi. Ali Kaptanoğlu adıyla onbeşe yakın senaryo yazdı. YASAK SEVİŞMEK VE AYNANIN İÇİNDEKİLER 1960'ta Paris'e geri döndü. Babasının ölmesiyle birlikte İzmir'e döndü. Sekiz yıl İzmir'de kaldığı dönemde, Demokrat İzmir gazetesinin başyazarlığını ve genel yayın yönetmenliğini yürüttü. Aynı yıllarda, şiir kitabı olarak Yasak Sevişmek ve Aynanın İçindekiler serisinden Bıçağın Ucu yayınlandı. 1968'te evlendi, 15 yıl evli kaldı. 1973'te Bilgi Yayınevi'nin danışmanlığını üstlenerek Ankara'ya taşındı. Sırtlan Payı ve Yaraya Tuz Basmak'ı Ankara'da yazdı. 81'e kadar Ankara'da kalan yazar Fena Halde Leman adlı romanını tamamladıktan sonra İstanbul'a yerleşti. İstanbul'da gazetecilik serüveni Milliyet ve Gelişim Yayınları ile devam etti. Bir süre Güneş gazetesinde yazan Attilâ İlhan, 1993-1996 yılları arasında Meydan gazetesinde yazmaya devam etti. 1996 yılından beri köşe yazılarını Cumhuriyet gazetesi'nde sürdürmekteydi. 1970'lerde Türkiye'de televizyon yayınlarının başlaması ve geniş kitlelere ulaşmasıyla beraber Attilâ İlhan da senaryo yazmaya geri dönüş yaptı. Sekiz Sütuna Manşet, Kartallar Yüksek Uçar ve Yarın Artık Bugündür senaryosunu yazdığı dizilerdi. 2005 yılında İstanbul'da hayata gözlerini yumdu.
  16. İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde okudu. PTT Genel Müdürlüğü'nde, MEB Tercüme Bürosu'nda çalıştı. Şiir Kitapları: Garip (Oktay Rıfat ve Melih Cevdet'le Birlikte, 1941), Vazgeçemediğim (1945), <BR>Destan Gibi (1946), Yenisi (1947), Karşı (1949), Bütün Şiirleri (Derleyen: Asım Bezirci, 1982). "Yahya Kemal eski şiir dilini yıktı, o dilin şiir için bir zincir olduğunu gösterdi; Nazım Hikmet vezni yıktı, vezinsiz de şiir olabileceğini, vezinsiz de ahenge erilebileceğini, veznin şiir için, ahenk için geçilmez bir unsur değil, tam tersine hız kesen bir zincir olduğunu gösterdi. Orhan Veli çok daha ileri adım attı: şiirin kendine öz bir dili, bir vezni olmadığı gibi, kendine özgü konuları da olmayacağını gösterdi, ahengin, musikinin de şiirden <BR>kaldırılabileceğini anlattı.'' (Nurullah Ataç, 1950)
  17. Eski ismi Berçenek olan Tarlacık Köyü'nde dünyaya geldi. 1955 yılında daha sonra Ankara'ya nakledilen Mersin Astsubay Okulu'na kaydoldu. 1960'da eşi Suna'yı kaçırdı ve 6 ay köyünde kaldı. Bu sırada okulu Balıkesir'e nakledildi. Okul komutanının çabası ile yeniden okula dönen Aşık Mahsuni, 6 ay devamsızlık yaptığına ilişkin bir ihbar üzerine okuldan atılınca yeniden köyüne döndü. 1964 yılında ilk plağı ile müzik piyasasına girdi. Bir süre Gaziantep'te ikamet ettikten sonra Ankara'ya taşındı. 1989-1991 yılları arasında Halk Ozanları Derneği Genel Başkanlığı'ni yürüten Aşık Mahsuni Şerif, Pir Sultan Abdal Dernekleri Genel Merkez Disiplin Kurulu Başkanlığı, Hacı Bektaşi Veli Anadolu Kültür Vakfı Yönetim Kurulu Üyeliği ve Ozan-Der Onur Kurulu Başkanlığı'nı da yaptı. Evli ve 8 çocuk babası Aşık Mahsuni uzun süredir yaşamını Almanya'da sürdürüyordu. Türk halk müziği sanatçılarının başvuru kaynağı, söz ve beste deposu olan Aşık Mahsuni birçok dinleyecisi açısından günümüzün çağdaş Karacaoğlan'ıydı. Dom Dom Kurşunu, Yuh Yuh, Fadimem, Gül yüzlüm, Ciğerparem ve Ekmek kölesi gibi eserleriyle tanınan Aşık Mahsuni'nin türkülerini İbrahim Tatlıses'ten Mahsun Kırmızıgül'e kadar birçok türkücü ile bazı pop müzik sanatçıları da okudu. Halk şiirine gönül veren ve konuşma dilini şiirleştiren Aşık Mahsuni'nin 400'e yakın plağı,50 kasedi ve yayınlanmış 9 adet kitabı bulunuyor.
  18. İstanbul'da doğdu. İstanbul Edebiyat Fakültesi'ni bitirdikten sonra, çeşitli okullarda öğretmenlik yaptı. Güzel Sanatlar Akademisi'nde sanat ve estetik tarihi dersleri verdi. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'ne profesor olarak atandı. Maraş milletvekili olarak parlamentoya girdi. 1962'de İstanbul'da öldü. Şiir Kitabı: Şiirler (1961). "Denebilir ki, Haşim'in şairliği, dili zamana uyarak daha sadeleşmiş, Haşim'e özgü acılığını yitirerek Tanpınar'ın hayatla barışık yaradılışına uymuş olarak, Tanpınar'ın şiirlerinde de devam etmiştir. Haşim'in son ışıklarla bulutların cenk ettiği, uçuştuğu ateşli akşam havaları, yaz geceleri, mercan dalları, gölleri, bülbülleri, bahçeleri, İstanbul'un gürültüsüz bir köşesinde eski bir yalı gibi Tanpınar'a miras kalmıştır.'' (Necati Cumalı, 1961) "Tanpınar, şiirlerinin çoğunda insan kaderinin derin meselelerini, kainat ile insan varlığı arasındaki münasebeti, aşk, ölüm ve sanat konularını işler. Rüya, hayallerde gizli manalar bulan Tanpınar, şiirlerini umumiyetle kapalı, fakat uzak yıldızların ışıkları gibi sembollerle örmüştür.'' (Mehmet Kaplan, 1965)
  19. 26 Ağustos 1914 İstanbul doğumlu. Süvari yarbayı Hasan Hüsnü Bey'in oğludur, ilk öğrenimini Konya, Kayseri, Adana ve Kozan'da, orta öğrenimini Tarsus ve Adana ortaokulundan sonra girdiği Kuleli Askeri Lisesi'nde tamamladı (1933). 1935'te piyade subayı göreviyle Doğu ve Orta Anadolu'nun, Trakya'nın pek çok yerini dolaştı. Ordudaki hizmeti on beş yılı doldurunca, ön yüzbaşı rütbesiyle askerlikten 1950'de ayrıldı. 1952-1960 yılları arasında Çalışma Bakanlığı'nda iş müfettişi olarak İstanbul'da çalıştı. Buradan ayrıldıktan sonra İstanbul Aksaray'da Kitap kitapevini açtı ve yayıncılığa başladı. Dört yıl Türkçe isimli aylık dergiyi çıkardı. (Ocak 1960-Temmuz 1964). İlk yazısı 1927'de Yeni Adana gazetesinde yayınlanan bir hikâyedir, İstanbul dergisinde 1933'te çıkan "Yavaşlayan Ömür" adlı şiiriyle adını duyurmaya başladı. Varlık, Kültür Haftası, Yücel, Aile, İnkılapçı Gençlik, Yeditepe ve Türk Dili dergilerinde şiirleri çıktı. Bugüne kadar kendisine bir çok ödül verilen şair 1967'de ABD'deki Milletlerarası Şiir Forumu tarafından "En iyi Türk Şairi" seçilmişti. Toplumculuğunun temelinde insana ve insan hayatına saygı yatan Dağlarca, bu yüzden hiç bir edebî akım ve kişiden etkilenmeden kendi kozasını örer. Çok yazan ve üreten bir şair kimliğiyle, bağımsız kalarak hiçbir şairden etkilenmemiş, hiçbir akımın etkisinde kalmayarak şiirlerini yazmıştır. Onun sanat anlayışını şu cümlesi özetler: "Sanat eseri hem bir saat gibi içinde bulunduğumuz zamanı, hem de bir pusula gibi gidilmesi gereken yönü işaret etmelidir." Şiir kitapları: Havaya Çizilen Dünya (1935), Çocuk ve Allah (1940), Daha (1943), Çakırın Destanı (1945), Taş Devri (1945) Üç Şehitler Destanı (1948), Toprak Ana (1950), Aç Yazı (1951), Samsun'dan Ankara'ya (1951), İnönü'ler (1951), Sivaslı Karınca (1953), Asu (1955), Delice Böcek (1957), Batı Acısı (1958), Gezi - Mevlânâ'da Olmak (1958), Hoo'lar (1960), Özgürlük Alanı (1960), Cezayir Türküsü (1961), Aylam (1962), Türk Olmak (1963), Yedi Memetler (1964), Çanakkale Destanı (1965), Dışardan Gazel (1965), Kazmalama (1965), Yeryağ (1965), Viyetnam Savaşımız (1966), Açıl Susam Açıl (1967 - Üsküp, Çocuk Şiirleri), Kubilay Destanı (1968), Haydi (1968), 19 Mayıs Destanı (1969), Viyetnam Köyü (1970), Hiroşima (1970), Malazgirt Ululaması (1971), Kınalı Kuzu Ağıdı (1972), Haliç (1972), Gazi Mustafa Kemal Atatürk (1973), Arkaüstü (1974), Yeryüzü Çocukları (1974), Yanık Çocuklar Koçaklaması (1976), Horoz (1977), Balina ile Mandalina (1977 - Çocuk Şiirleri), Hollandalı Dörtlükler (1977), Ağrı Dağı Bildirisi (1977), Almanya da Çöpçülerimiz (1977), İkili Anlaşma Anıtı (1977) Pir Sultan Abdal Günleri (1977), Bir Elde Yaşamak (1979), Çukurova Koçaklaması (1979), Türk İstanbul (1979), Anıtlarda Soluk Alan (1979), Çıplak (1981), Uzun İkindi (1981), Yunus Emere'de Olmak (1981), Nötron Bombası (1981), Akşamcı (1985), Sayılarda (1985), Dişiboy (1985), Takma Yaşamalar Çağı (1986), Şeyh Galib'e Çiçekler (1986), Türk Dil Kurumu Koçaklaması (1986), Sanık Ayağa Kalk (1986), Yurdana (Nene Hatun Görüntüsü) (1987), Uzaklarda Giyinmek (1990), Dildeki Bilgisayar (1992). Dağlarca'nın burada anılanlar dışında ona yakın çocuk şiiri kitabı daha vardır.
  20. Ekim 1910'da Diyarbakır'ın Camiikebir Mahallesinde doğdu. Galatasaray Lisesinden mezun oldu. Mülkiye Mektebi'ne (Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi) devam etti, bir süre de Ankara Yüksek Ticaret Okulu'nda öğrenim gördü. Sümerbank'ta memur olarak çalıştı. 1939'da Paris'e gitti. Paris Radyosu'nda Türkçe yayınlar spikerliği yaptı. 2. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla yurda döndü. Askerliğini yaptı, bir süre İstanbul'da babasına ait işyerinde çalıştı. Ankara'da Anadolu Ajansı'nda çevirmenlik yaptı. Toprak Mahsulleri Ofisi ve Çalışma Bakanlığı'nda da bir süre görev yaptı. Geçirdiği kısmi felç sonucu konuşma yeteneğini yitirdi. Tedavi için götürüldüğü Viyana'da 12 Ekim 1956'da 46 yaşındayken yaşamını yitirdi. İlk şiirleri Muhit, Servet-i Fünun ve Uyanış dergilerinde yayınlandı. İlk şiirlerinde hece ölçüsünün alışılmış kalıplarının dışına çıkan biçemiyle dikkat çekti. 1946'da Cumhuriyet Halk Partisi'nin şiir yarışmasında "35 Yaş" şiiriyle birincilik kazanınca birden ünlendi. İlk şiir kitabı "Ömrümde Sükût" 1933'te yayınlandı. Döneminin en çok okunan şairlerinden. Bir yandan Garip akımından etkilenerek serbest şiiri denedi, diğer yandan Baudelaire, Verlaine gibi Fransız şairlerinin etkisinde kaldı. Ama hiçbir akıma bağlanamayan, uyum ve biçimi gözeten, duygulu, içten, kendine özgü bir şiir geliştirdi. Hem yaşam sevincini hem karamsarlığı yansıttığı şiirlerinde "yalnızlık" ve "ölüm" temaları ağır basar. Ziya Osman Saba ile çocukluk arkadaşıdır. İki şair arasında edebiyatımızı etkileyen yazışmalar Tarancı'nın ölümüne dek sürdü. Eserleri Şiir: Ömrümde Sükût (1933, 1968) Otuz Beş Yaş (1946, 1982) Düşten Güzel (1952, 1969) Sonrası (Ölümünden sonra 1957, 1962) Mektup: Ziya'ya Mektuplar (Ölümünden sonra 1957. Ziya Osman Saba'ya mektupları) Öykü: Cahit Sıtkı'nın Hikayeciliği ve Hikayeleri (Ölümünden sonra Selahattin Ömerli derledi, 1976) Bütün Şiirleri (Asım Bezirci derledi, 1983)
  21. Aşık Veysel Sivas'ın Şarkışla ilçesinin Sivrialan köyünde 1894 yılında doğmuştur. 21 Mart 1 973'te gene kendi köyünde ölmüştür. 1901 yılında Sivas'ta başlayan bir çiçek salgını sonucu sol gözünü yitirmiş, sağ gözüne perde inmiştir. Bir süre sonra, bir olasılıkla kurtarılabilecek olan sağ gözüne bir değnek saplanmış, bu gözünü de yitirmiştir. Böylece, bütün yaşamı boyunca bir karanlıklar dünyasında yaşamıştır Aşık Veysel. Veysel iki kez evlenmiştir. Bütün Anadolu'yu dolaşmıştır. Köy Enstitülerinde saz öğretmenliği yapmıştır. Aşık Veysel, 1931 yılına dek, köyünün dar çevresi içinde yaşamıştır. 1931 yılında Sivas'ta düzenlenen "Aşıklar Bayramı"na katılmış, adını o bayramda duyurmuştur. Aşık Veysel'i bulup çıkaran kişinin Ahmet Kutsi Tecer olduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz. Aşık Veysel de bu gerçeği vurgular: "Dilimin bağını çözmüştür" der, Ahmet Kutsi Tecer için. 1965 yılında TBMM, özel bir yasayla Veysel'e aylık bağlama haktanırlığını göstermiştir. Kimilerine göre, halk şiirimiz Aşık Veysel'le noktalanmıştır. Çağımızdaki halk ozanlarına baktığımızda, bu sert yargının çok da yanlış olmadığını söylemek gerekiyor. Bundan sonra çıkacak güçlü halk ozanlarına kapıyı açık bırakarak. Aşık Veysel de Alevi bir ozandır. Bütün şiirlerinde olmasa bile, kendisini bugün olduğu gibi yarın da andıracak, kalıcı nitelikte duyarlığı yoğun, demesi usta, biçimlemesi yerinde şiirleri vardır. Herhalde, 20. yüzyıl halk şiirimizin en yetkin temsilcisi olarak Aşık Veysel'i saymak, gerekli, yerinde bir değerlendirme olur.
  22. Pek çok âlim yetiştirmiş, eski ve yaygın bir aile olan Âlûsizâde'lere mensuptur. 1894 de İstanbul'a geldi. Ahmed Haşim, babasının Arap vilayetlerinde memurluk yapmasından dolayı İstanbul'a geldiğinde Türkçe bilmiyordu. Önce Nümune-i Terakki Mektebi'ne (1895) devam etti. Mekteb-i Sultani'ye (Galatasaray Lisesi) parasız yatılı olarak girdi (1896) ve buradan mezun oldu (1906). Reji memurluğu, İzmir Sultanisinde Fransızca öğretmenliği (1907-8), Maliye Mezareti'nde tercümanlık yaptı. I. Dünya Savaşı sırasında ihtiyat zabiti (yedeksubay) olarak askere alındı. Anadolu'nun çeşitli yerlerindeki askerî birliklerde görev yaptı. Böylece bir nisbette Anadolu'yu tanıma imkânı buldu. Savaştan sonra Düyûn-ı Umûmiye'de çalıştı. Sanayi-i Nefise Mektebi'nde (Güzel Sanatlar Akademisi) estetik ve mitoloji dersleri vermeğe başladı. Bu hocalığı uzun seneler devam etti. 1924 yazını Paris'te geçirdi. Fransız sembolistlerinin yayın organı Mercure de France dergisinde "Les tendances actuelles de la literatüre Turque" adlı, Tanzimattan sonra Türk edebiyatını ele alan bir makalesi yayımlandı (1 Ağustos 1924). Dönüşte Osmanlı Bankası'nda çalıştı. Aynı zamanda Mülkiye Mektebi ve Harp Akademisi'nde Fransızca dersleri verdi ve Sanayi-i Nefîse'deki görevine devam etti. Bu yıllar sanat hayatı bakımından da en hareketli yıllarıdır. 1928 de, hastalığı sebebiyle ikinci defa Paris'e gitti. Dönüşünde sıhhati için daha rahat bir iş; Anadolu Şimendöferleri Şirketi İdare Meclisi azalığı bulmuştu. Hastalığı ilerliyordu. 1932 de tedavi için gittiği Frankfurt'tan iyileşemeden döndü. 4 Haziran 1933 de vefat etti. Mezarı Eyüp'tedir. Ahmed Haşim'in sanat hayatı Galatasaray'da öğrenci iken başlar. Burada onun şiir zevkini geliştiren ilk tesir, edebiyat öğretmeni Ahmed Hikmet'ten gelir. Mektep arkadaşları İzzet Melih, Hamdullah Subhi, Emin Bülend ve Abdülhak Şinasi ile beraber bir sanat çevresi teşkil ettiler. Bu çevre içinde Haşim'in ilk şiiri Hayâl-i aşkım 7 Mart 1901 tarihli Mecmua-i edebiye'de çıktı. O yıl içinde aynı mecmuada neşredilen onüç manzumemesinde Servet-i fünun şiirinin, bilhassa Cenap ve Fikret'in tesiri görülür. 1906-8 yılları Haşim, Fransız şiirini, özellikle sembolistleri ve Batı edebiyatının estetik temellerini yakından tanımaya çalıştı. Halid Ziya, Kırk yıl'da, Hâşim'in kendi nesli içinde Avrupa şiirini en iyi araştıran ve bilen bir şair olduğunu söyler. 1908 de İzmir dönüşü Aşiyan, Musavver muhit mecmualarında, şahsiyetini daha çok belirten şiirlerini neşre başladı. Bu tarihten ölümüne kadar şiirlerinin çıktığı diğer dergiler Resimli kitap, Servet-i fünun, Rebab, Dergâh, Yeni mecmua ve Yeni Türk'tür. 1909 da Fecr-i âti topluluğuna katıldı. Ancak, grupla bağı bu topluluğun yayın organı durumundaki Servet-i fünun mecmuasına şiir vermekle kaldı. Grubun toplantılarından yalnız birine katıldı. Şahsiyet olarak da bu topluluğun dışında olan A. Haşim, ömrünün sonuna kadar da hiç bir akım içinde yer almadı, kendine has bir şiir ve nesir anlayışıyla kendine has bir şahsiyet olarak kaldı. Ahmed Haşim'in olgunluk devresini teşkil eden şiirlerde, Abdülhak Hâmid'le beraber, bâzı Servet-i fünun şairlerine tesir eden Şeyh Galib'in duygu ve hayâl gücü hissedilir. Gül-bülbül, Leylâ-Mecnun gibi motifler, mum alevinde yanan pervaneler, alevden kadeh ve şarap, hayâl havuzları... Galib'i hatırlatan veya düşündüren imajlardır. Ahmed Haşim'in, başta Şiir-i kamer'leri olmak üzere birçok şiirlerinde, Bağdad'da geçen çocukluğuna ait hatıraları bulmak mümkündür. Bazen platonik bir aşk olarak da görünen derin bir anne sevgisi, güneşten kaçıp çöle hayat veren geceye sığınma, hastalık ve ölüm gibi motifler çocukluğundan getirdiği, bazan açık, bazan şuur-altında gizlenmiş hatıraların izlerini taşır. Haşim'in sosyal tarafı bulunmayan şairliği de fıtraten içe-kapanıklığı, çirkinlik ve yabancılık kompleksleriyle izah edilmelidir. Ancak, onun şiirinin asıl kaynağını Fransız sembolizminde aramak lâzımdır. Sembolist şiirle ilk defa, Galatasaray'da iken, Fransızca bir şiir antolojisinde karşı karşıya gelir. Haşim'in, bilhassa Belçikalı şair Emil Verhaeren hakkında Mussavver muhit mecmuasında neşredilen (1908) bir makalesi, onun sembolistlere ne kadar çok yaklaşmış olduğunu göstermektedir. Aynı mecmuada daha sonra Henri de Regnier'yi, 1927 yılında da Hayat mecmuasında Mallarmé'yi tanıtan birer makalesi çıkar. 1921 de Dergâh'da çıkan "Bir günün sonunda arzu" isimli şiirinin fazla müphem bulunarak tenkit edilmesi üzerine, edebiyatımızda şiire dâir en güzel yazılardan biri olan Şiirde mâna ve vuzuh başlıklı makalesini yazar. Bu yazı daha sonra Piyale kitabının başına "Şiir hakkında bazı mülâhazalar" adıyla basılmıştır. Hâşim bu makalesinde, şiirde mâna ve açıklık aranmayacağı, şiirin tasvirî, öğretici veya belâgatçi değil, resullerin sözleri gibi çeşitli yorumlara müsait, sözden çok mûsikiye yakın bir ifade olması gerektiği üzerinde durur. Bütün hayatı boyunca 80 kadar şiir yazıp yayınlamış olan Ahmed Haşim bu yazısında ortaya koyduğu tarife, şiirlerinde yaklaşabilmiş midir? Gerçekten de onun birçok şiirleri çeşitli tefsirlere açık kalmıştır. Umumî hatlariyle bu şiirler psiko-analitik yorumlara muhtaç renkler, müzikalite, derin bir melankoli ve müphemiyet, uzak ve meçhul diyarlar hasreti arzeder. Konturları gölgelenmiş, karartılmış ve silinmiş birer tablo gibidir. Onlarda gerçek değil, sadece intiba verilmek istenmiştir. Buna göre Hâşim'in şiiri sembolistlere olduğundan daha fazla belki empresyonistlere yaklaşmış olmalıdır. Ahmed Haşim'in nesri, şiirinden çok farklı bir karakter gösterir. Şiirindeki müphemiyete, vuzuhsuzluğa, aşırı santimantalizme mukabil, nesirde açık, berrak, nisbeten sade ve bazan nüktedan, hattâ müstehzi bir ifâdesi ve üslûbu vardır. Onun bu tavrı da gerçekte, "Şiir hakkında bazı mülâhazalar" makalesinde nesirden beklediği vasıflara uygun bulunmaktadır. Gerek fıkraları ve edebî tenkitleri (Bize göre ve Gurabâhâhe-i lâklâkan) gerekse seyahat anektodları (Frankfurt seyahatnamesi) kendi nevilerinde muvaffak olmuş ve beğenilmiş nesir yazılarıdır. View full article
  23. Ressam Celile Hanım ile hariciye memurlarından Hikmet Nâzım Bey’in oğlu olarak Selanik'te dünyaya gelen ve asıl adı Mehmet Nâzım Ran olan şair, Ran soyadını ise ileriki yıllarda Hatice Piraye Hanım ile birlikte aldı. Fakat 1950 yılında Türkiye'den ayrılıp Rusya'ya gidince anne tarafından büyük dedesi Mustafa Celalettin Paşa'nın bir zamanlar kullandığı Borjecki soyadını kullandı. Yaklaşık bir yıl Fransızca öğretim yapan bir okulda okudu; ilköğrenimini Göztepe’deki Numune Mektebi’nde (Taş Mektep) tamamladıktan sonra Galatasaray Sultanisi’ne yazıldı, ancak ertesi yıl ailesinin para sıkıntısına düşmesi nedeniyle Nişantaşı Sultanisi’ne verildi. 1917’de girdiği Bahriye Mektebi’ni 1919’da bitirdi ve Hamidiye Kruvazörü'ne stajyer güverte subayı olarak atandı. Ancak zatülcenpe yakalanması dolayısıyla sağlık kurulu kararıyla askerlikten çıkarıldı (1920). Bu arada 1914’ten başlayarak, bir Mevlevi ve şair olan büyük babası Nâzım Paşa’nın etkisiyle şiirler yazmaya başladı. İlk şiiri “Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı” 3 Ekim 1918’de Yeni Mecmua’da çıktı. Orhan Selim, Adsız Yazıcı, Ahmet Cevat, Ahmet Oğuz Saruhan, Ben, Bendeniz, Ercüment Er, Fıkracı, İbrahim Sabri, İhsan Koza, İmzasız Adam, Kartal, H. İhsan, Mazhar Lütfi, Mümtaz Osman, Osman Cemal, Sarı Murat ve Süleyman Sabur Ran imzalarını da kullandı. 1920’de Kitap, Alemdar ve Ümit gibi süreli yayınlarda Mütareke İstanbul’unun karamsar ortamında direniş duygularını yansıtan şiirler yayımladı. Ocak 1921’de arkadaşı Vâlâ Nurettin’le birlikte Millî Mücadele’ye katılmak üzere Anadolu’ya geçti. İsteğine karşın cepheye gönderilmeyerek Vâlâ Nurettin’le birlikte öğretmen olarak Bolu’da görevlendirildi. Bolu’daki tutucu ortam ve Sovyet devrimine duyduğu ilgi onu Sovyetler Birliği’ne yöneltti. Eylül 1921’de yine Vâlâ Nurettin’le birlikte Batum üzerinden Moskova’ya gitti, Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’ne (KUTV) yazıldı. Rus fütüristleri ve konstrüktivistlerinden etkilendi; serbest şiiri ve basamaklı dizeleri denediği ilk şiirlerini bu yıllarda yazdı; bazılarını İstanbul’da çıkan Aydınlık dergisinde yayımladı. Bu arada ilk eşi Nüzhet Hanım’la kısa süren bir evlilik yaptı. 1924 Ekim'inde gizlice Türkiye’ye girdi, Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası’nın yayın organları Orak-Çekiç gazetesi ile Aydınlık dergisinde çalışmaya başladı. 1 Ocak 1925’te Dr. Şefik Hüsnü’nün Beşiktaş’taki evinde toplanan Türkiye Komünist Partisi (TKP) 2. Kongresi’ne katıldı, TKP Merkez Komitesi üyeliğine seçildi. Komünistlerin tutuklanmaya başlamaları üzerine Haziran 1925’te yeniden Moskova’ya gitti. Ankara İstiklal Mahkemesi’nce yokluğunda 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 1926’da diş hekimi Yelena Yurçenko ile ikinci evliliğini yaptı. 1928’de Bakû’da ilk şiir kitabı Güneşi İçenlerin Türküsü'nü yayımladı. Cumhuriyet’in beşinci yılı dolayısıyla çıkarılan aftan yararlanmak amacıyla Temmuz 1928’de yine gizlice Türkiye’ye girdi; Hopa, İstanbul ve Ankara’da 23 Aralık 1928’e kadar tutuklu kaldı. İstanbul’da Vâlâ Nurettin’in aracılığıyla, Zekeriya Sertel’in çıkardığı Resimli Ay dergisinde çalışmaya başladı. Mayıs 1929’da yayımlanan 835 Satır adlı şiir kitabı edebiyat çevrelerinde geniş yankı uyandırdı. Resimli Ay’ın Haziran ve Temmuz 1929 sayılarında “Putları Yıkıyoruz” başlığı altında imzasız olarak yayımladığı Abdülhak Hâmit ve Mehmet Emin’i hedef alan iki yazısı ile siyasi sonuçlar da doğuran bir eski-yeni kavgası başlattı. Bir yandan birbiri ardına şiir kitaplarını yayımlarken, bir yandan da 1930’dan başlayarak değişik takma adlarla Hür Adam, Halk Dostu, Yeni Gün, Akşam, Tan’da fıkra yazarlığı yaptı. Sinema ile ilgilendi, kendi adı ve Mümtaz Osman adıyla Muhsin Ertuğrul’un yönettiği “Cici Berber”, “Fena Yol”, “Karım Beni Aldatırsa”, “Naşit Dolandırıcı”, “Söz Bir Allah Bir”, “Aysel Bataklı Damın Kızı”, “Leblebici Horhor Ağa”, “Milyon Avcıları” filmlerinin senaryolarını yazdı. “Düğün Gecesi” (1933) ve “Güneşe Doğru” (1937) filmlerini ise yazdı ve yönetti. 1932’de Kafatası, ardından Bir Ölü Evi, Unutulan Adam adlı oyunları Şehir Tiyatrosu’nda sahnelendi. Ocak 1935’te bir süredir birlikte olduğu Piraye Altınoğlu ile evlendi. (İkinci eşi Dr. Yelena Yurçenko, Odessa’da vize beklerken 1929’da salgın bir hastalığa yakalanarak ölmüştü.) Pratik politikadan uzak durmak, kavgasını bir devrimci şair olarak sürdürmek eğilimine karşın Nâzım Hikmet kovuşturma ve yargılamalardan kurtulamadı. Mayıs 1929’daki TKP tutuklamalarında ona dokunulmadı. Ancak TKP içinde Hamdi Şamilof, Vanlı Kâzım, Mustafa Börklüce’yle birlikte ayrıca oluşturdukları İcra Komitesi’nin sekreterliğini üstlenmek zorunda kaldı. Şubat 1932’de İstanbul’da toplanan TKP kongresi Nâzım Hikmet'i Komintern kararlarını eleştirme özgürlüğü isteyen grup içinde yer aldığı gerekçesiyle partiden ihraç etti. Ardından Mart 1935’te yurt dışındaki başkan Şefik Hüsnü, Komintern’e Stalin karşıtı çalışmaları nedeniyle Nâzım Hikmet’in partiden çıkarıldığını bildiren bir rapor gönderdi. Komintern bülteninde yayımlanan bu haber Türkiye’de Orak Çekiç'in 1 Haziran 1936 tarihli sayısında açıklandı. Bu arada 1929’da “Sesini Kaybeden Şehir” adlı şiiri ve 1931’de ilk beş kitabında yer alan şiirleri nedeniyle açılan davalar aklanmaya sonuçlandı. 1933’te Gece Gelen Telgraf adlı kitabı dolayısıyla “halkı rejim aleyhine kışkırtmak” suçlamasıyla hakkında dava açılırken 22 Mart 1933’te gizli örgüt kurmak ve duvarlara bildiriler yapıştırarak komünizm propagandası yapmak suçlamasıyla tutuklandı ve yargılanmak üzere Bursa’ya gönderildi. Ancak Cumhuriyet’in onuncu yılı dolayısıyla çıkarılan af yasasıyla birinci dava düştü, ikinci davada ise 4 yıl hapse mahkûm olan Nâzım Hikmet, bu cezanın 3 yılı af yasası kapsamına girdiğinden, kalan cezasını ise fazlasıyla çekmiş olduğundan Ağustos 1934’te tahliye edildi. Aralık 1936’da aralarında Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın da bulunduğu 13 kişiyle birlikte tutuklanarak komünistlik suçlamasıyla yargılandı, Şubat 1937 ortalarına kadar tutuklu kaldığı bu dava da beraatle sonuçlandı. 17 Ocak 1938’de yeniden tutuklanan Nâzım Hikmet bu kez, orduyu ayaklanmaya teşvik ettiği iddiasıyla Ankara’da Harp Okulu Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde yargılandı ve 15 sene hapse mahkûm edildi. Bunu İstanbul’da “donanmayı ayaklanmaya teşvik” suçundan 20 yıla mahkûm olması izledi; iki ceza birleştirilerek toplam 28 yıl 4 ay hapis cezasına mahkûm edildi. Ankara ve Çankırı cezaevlerinde kaldıktan sonra Aralık 1940’ta Bursa Cezaevi’ne nakledildi. 1950 Temmuz'una kadar süren cezaevi yılları boyunca şiir ve oyun yazmayı sürdürdü. Geçimini sağlamak için çeviriler yaptı, senaryolar yazdı. Nâzım Hikmet’in dönemin Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak ve İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın ısrarı üzerine haksız yere mahkûm edildiği yolunda söylentiler yaygınlaştıysa da bunun kararı değiştirmede bir etkisi olmadı. 1949’da Vatan gazetesi başyazarı A. E. Yalman’ın ve hukukçu M. A. Sebük’ün yazılarıyla Nâzım Hikmet’in suçsuzluğu konusu gündeme geldi. M. A. Sebük 11 Kasım 1949’dan 2 Şubat 1950’ye kadar yazdığı 10 yazıyla şairin suçsuzluğunu belgelerle ortaya koydu ve Ocak 1950’de özel af isteğiyle TBMM’ye başvurdu. Öte yandan Uluslararası Barışseverler Komitesi gibi birçok yabancı kuruluş hükûmete başvurarak şairin serbest bırakılmasını istedi. Türkiye’de de aydınlar Nâzım Hikmet’in bağışlanması için geniş bir kampanya başlattılar. Resmî makamların başvurular karşısında hareketsiz kalmaları üzerine Nâzım Hikmet 8 Nisan 1950’de açlık grevine başladı ve aynı gün İstanbul’a nakledildi. Avukat M. A. Sebük’ün isteği üzerine ertelediği açlık grevine 2 Mayıs 1950’de yeniden başladı ve 19 Mayıs'a kadar sürdürdü. 15 Mayıs 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti’nin 14 Temmuz 1950’de çıkardığı Genel Af Yasası’ndan yararlanarak 15 Temmuz'da serbest bırakıldı. Mahpusluğunun son yıllarında âşık olduğu Münevver Andaç’la birlikte annesinin Cevizlik'teki evinin bir katına yerleşti. Geçimini sağlamak için İpek Film Stüdyosu’nda dublaj yönetmeni olarak çalışıyor, senaryolar yazıyordu. 23 Mart 1951’de eşi Piraye’den boşandı. 26 Mart 1951’de Münevver Andaç’tan oğlu Memet dünyaya geldi. Serbest bırakılmasına rağmen sürekli izlenen, bu arada kendisine verilen barış ödülünü (P. Picasso, P. Neruda, P. Robeson, W. Jebukowska ile birlikte) almak için Kasım 1950’de Varşova’da toplanan Dünya Barış Kongresi’ne katılmak için pasaport isteği geri çevrilen Nâzım Hikmet tedirgindi. Bahriye Mektebi’ni bitirdiği ve stajyer güverte subayıyken hastalanarak çürüğe çıkarıldığı hâlde askerliğine karar alınmasını kendisini ortadan kaldırmak için düzenlenmiş bir komplo olarak değerlendirdi. 17 Haziran 1951’de Bulgaristan’a gitmek üzere üvey kız kardeşinin eşi Refik Erduran’ın kullandığı bir sürat motoruyla Karadeniz’e açıldı, yolda rastladığı bir Rumen şilebiyle Romanya’ya gitti, daha sonra Moskova’ya yerleşti. 25 Temmuz 1951’de Bakanlar Kurulu kararıyla Türk vatandaşlığından çıkarıldı. Nâzım Hikmet mültecilik yılları boyunca birçok uluslararası toplantıya katıldı, Doğu Avrupa ülkelerinin yanı sıra Roma, Berlin, Paris, Viyana, Havana, Pekin ve Tanganika’ya gitti. 1952'de geçirdiği kalp krizinden sonra doktoru Galina Grigoryevna Kalesnikova ile birlikte yaşamaya başladı. 1954’te kendisine anne tarafından Polonya kökenli olması dolayısıyla atalarının soyadıyla (Borzenski) Polonya vatandaşlığı ve pasaportu verildi. Memet Fuat’ın ifadesiyle “Aslında konuk olarak bulunduğu Sovyetler Birliği’ndeki Stalinci yönetimden korkmaması olanaksızdı. (...) Özgürlükçü davranışları, birtakım uygulamaları eleştirisi zaten göze batmakta, arada bir yakınlarınca uyarılmaktaydı. Bir iki kez de sorumlu kişilerce uyarılmıştı.” 1956 Mart'ındaki Yirminci Kongre ile başlayan Stalinciliğin tasfiyesi hareketi Nâzım Hikmet’te büyük umutlar uyandırmıştı. Ancak Sovyet bürokrasisini eleştirdiği İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu? adlı oyununun 11 Mayıs 1957’de Moskova Yergi Tiyatrosu’nda bir gün sahnelendikten sonra gerekçe gösterilmeden kaldırılması üzerine hayal kırıklığına uğradı. Kasım 1960’ta bir süredir âşık olduğu, kendisinden 30 yaş küçük tiyatro sanatçısı ve senaryo yazarı Vera Tulyakova ile evlendi. Nâzım Hikmet hem Bulgaristan hem de Azerbaycan'daki Türkler tarafından ilgiyle karşılandı. Bulgaristan'daki Türkler onun etrafında bir bakıma kenetlendi: "Nazım Hikmet'in mücadelesi ve şiiri, Bulgaristan'da genç kuşak yazarları için bir esin kaynağı oldu. Eserleri memleketimizde Türkçe ve Bulgarca olarak yayımlandı ve yayımlanmaktadır." (Erdinç 1977: 10). Nâzım Hikmet, 1961’de, 1920’lerde yaşadıklarından esinlenerek Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim adlı romanını yazdı. Bir kalp krizi sonucu öldü, Moskova’da Novodeviçiy Mezarlığı’na gömüldü. Şair olan dedesinden Nâzım, babasından ise Hikmet adını alıp birleştirerek kendine bir şair kimliği oluşturmuştur. Erken yaşlarda takdir gören bir şairlik yeteneğine sahip olduğu görülen Nâzım Hikmet'in şiirdeki dönüm noktası, Yahyâ Kemal Beyatlı ile tanışması olarak kabul edilmektedir. Yahyâ Kemal'in Mekteb-i Bahriye-i Şahâne'de Nâzım'ın tarih hocası olmasıyla yolları kesişmiştir. Fakat bu hocalık sadece tarihle kalmaz. Beyatlı, Nâzım'ın dedesini yakından tanıyan evlerine de gidip gelen biri hâline gelir. Sorduğu sorulara yaşının gereğinden çok daha üstün cevaplar verdiğini gören Yahyâ Kemal, öğrencisini sahiplenir. Hatta bir gün Nâzım'ın kedisi üzerine bir şiir yazdığını gören Yahyâ Kemal, şiirin güzel olup olmadığını kediyi görünce anlamış ve "Sen bu uyuz hayvanı, yazdığın yazıdaki gibi görüyorsan diyecek bir şeyim yok. Durma, çalış. Yolun açık olsun." (Özarslan 2003). diyerek destek olmuştur. Bundan kısa süre sonra annesiyle görüşmesi nedeniyle Yahya Kemal'in desteğini almaktan vazgeçen Nâzım Hikmet, zaman içinde kendi çizgisini bulmuştur. 1897-1905 yılları arasında ortaya çıkan Millî Edebiyat içinde yer almış, Millî Mücadele döneminde ilk ciddi mahsullerini vermeye başlamıştır. Anadolu’yu yakından görmesi, Anadolu insanının çilesini, sefaletini bizzat gözlemlemesi toplumcu gerçekçi kimliğinin oluşmasında rol oynamış, bu gerçekçi tablo Nâzım’ın sanatını da etkilemiştir. Ersin Özarslan, bu süreci masal çağından destan çağına geçiş sürecini yaşayan bir çocuğun karalamaları olarak ifade etmiştir (Özarslan 2003). İlk dönem şiirlerinde kafiye ve redif gibi ahenk unsurlarını aynen uygulamamış sadece onlardan yararlanmıştır. Nâzım Hikmet bunun dışında şiirlerini kayıt ve kuralları göz ardı ederek serbest bir biçimde yazmıştır. Serbest nazım adı verilen bu şiir tarzını Ercümend Behzat Lav ondan yıllar sonra ise Orhan Veli ve arkadaşları kullanarak yaygınlaştırmışlardır. Onun serbest nazma geçmesinde ise en büyük rolü şüphesiz Sovyet tecrübesi ve Vladimir Mayakovski üstlenmiştir. Çünkü ona göre asıl olan şekil değil içeriktir ve şekli de içerik belirlemelidir ve bu nedenle uzun yıllar kullandığı heceden vazgeçmiştir. Bu etkiyle birlikte yeni bir şiir kurmak isteyen şair, Rus şiirine fütürizmi getiren Mayakovski’yi örnek alarak kurmak istediği şiirin altyapısını oluşturmuştur. Nâzım Hikmet'in ilk yıllardaki şairliği, daha sonraları kavga ettiği, Yahya Kemal Beyatlı, Peyami Safa, Ahmet Haşim gibi dönemin otoriteleri tarafından da kabul edilmiş, hatta övülmüştür. Fakat araya giren politik tercihler ve Nâzım Hikmet‟in hareketli ve değişken karakteri bu yakınlığı ortadan kaldırmıştır. Mehmet Solak, bu ilişki bağlamından hareketle onun kişiliği ve şairliği hakkında şöyle söyler: “Nazım Hikmet, sürekli değişimin şairidir. Benimsediği materyalist felsefenin, evrenin sürekli değişim içinde olması anlayışına da uygun bir tavırdır bu. Ne ki; değişim düşüncesinin, salt maddesel boyuta indirgenerek yaşanılan dünya (bu dünya) ile sınırlandırılması "unutma‟ ve "unutturma‟ yaklaşımını zorunlu kılmaktadır. Bu da, toprağına kök salamadan -kök salmayı çok istemesine rağmen- boyuna aramaktan başka bir yol açmamaktadır şaire. Kaldı ki; o yolda son durak yoktur, son basamak da. Şairin, buldukça yeni bir şeyler aramaya koyulması yahut basamakları çıkmaktan sıkıldığında, altındaki merdiveni itmesi bundandır” (Solak 2007: 299). Nâzım Hikmet ile özdeşleşmiş olan bir diğer konu memleket hasretidir. Sadece sürgünde yazdıkları da değil, şairin yurt sevgisini daha henüz ülkesinde yaşarken yazdığı şiirlerde de açık bir şekilde görmek mümkündür: "Memleketim, memleketim, memleketim, ne kasketim kaldı senin ora işi ne yollarını taşımış ayakkabım, son mintanın da sırtımda paralandı çoktan, Şile bezindendi." dizelerinde yoğun olarak hissedilen memleket hasreti Nâzım Hikmet'in Türkiye ve Rusya arasında geçen zor zamanlarının edebiyat sahasına yansımasıdır. Hayatındaki zor ve daima hareketli zamanlardan, hayatına giren hocalarından derin duygular beslediği kadınlara kadar her şey Nâzım'ın edebiyatının oluşmasını sağlamış ve geniş bir edebî dünya kurmasına zemin hazırlamıştır. Yurt özlemini, barışa, gelecek güzel günlere olan inancını, aşkı, umudu, umutsuzluğu, ölümü, insana özgü olan her şeyi konu alan şairin eserleri de gerek şekil gerekse içerik yönünden oldukça çeşitli bir birikimin ürünüdür. Tiyatro eserlerinde; ezen ezilen ilişkisini, egemen sistem karşısında yok olan silinip giden insanların yaşam umutlarını, hayallerini çarpıcı göstergeler ve etkileyici örneklerle aktarması, onun sanatının güncel olmasını sağlayan başlıca nedenlerdendir. Toplumcu gerçekçi sanat anlayışının en yalın ve en başarılı örneklerini aktardığı eserlerinde dil ve biçim ilişkisini oldukça dengeli kurgulamıştır. Politik tiyatronun belgelerle anlatımı, sinema perdesi ve 113 projeksiyon kullanımı, döner sahnelerin varlığı gibi özellikleri kimi eserlerinde belirgin olarak değerlendirilmiştir. Oyunlarında işçi sınıfının bilinçlenmesine yönelik mesajların verilmesi, Marksist sanat anlayışının bir gereği olarak yer tutar. Nâzım Hikmet Tiyatrosu’nun başlıca özelliklerinden olan karakterlerin derin psikolojik alt yapısının ustaca kurgulanmış dille izleyiciye aktarılması, verilen mesajın daha iyi anlaşılmasını sağlamıştır. Kafatası adlı eserinde oyunun başkahramanı olan Doktor Dalbanezo’nun yaşadığı değişim ve dönüşümün ustaca anlatımının izleyicide uyandırdığı çarpıcı etki politik tiyatronun başarılı temsillerindendir. İvan İvanoviç Var Mıydı Yok Muydu adlı eserinde dönemin egemen kalıpçı sanat anlayışına yaptığı itiraz; Yalancı Tanık adlı eserinde yaşanmış olayların belgelerle izleyiciye sunulması politik tiyatronun doğal gereklerindendir. Nâzım Hikmet’in diğer eserlerine baktığımızda insani ilişkilerin, namus ve ahlak kavramlarının, aile kurumunun, kutsal sayılan değerlerin kapitalistlerce metalaştırılarak nasıl içinin boşaltıldığı ve gene kapitalizmin çıkarları doğrultusunda nasıl kullanıldığı açıkça izleyiciye aktarılır. Kişilerin birbirlerine ve hayatlarına olan yabancılaşması etkili bir dille aktarılırken emeğin iktidarının nasıl olabileceğine dair de fikirler sunulur (Atakul 2019: 113).