admin tarafından gönderilen her şey
-
Mehmet Bozkurt ESENYEL Hakkında
Selânik'te doğan şair, ailesiyle birlikte 1924'te Edirne’ye yerleştirildi. İlköğrenimini Edirne’de; liseyi Edirne, Balıkesir ve Kastamonu'da tamamladı. İÜ Edebiyat Fakültesi'ne girdi; fakat ekonomik zorluklar sebebiyle eğitimini tamamlayamadı. Muhasebe memurluğu, ajans müdürlüğü, bölge hesap kontrolörlüğü, Toprak Mahsulleri Ofisi Genel Müdürlük Genel Muhasebe Hesap Kontrolörlüğü yaptı. 1972'de emekli oldu. İlk şiirleri ve makaleleri Trakya ve Anadolu yerel gazetelerinde yayımlandı. Memleket sevgisini konu alan şiirlerinde hece veznini ve serbest vezni başarıyla kullandı. 1971 TRT Şiir Yarışması birincilik ödülü aldı. Aralık 1992’de Edirne’de 55. sanat yılı kutlandı.
-
Orhan Seyfi Orhon Hakkında
İstanbul Çengelköy’de doğdu. Babası Miralay Mehmed Emin Bey, annesi Nimet Hanım’dır. İlkokula Çengelköy Havuzbaşı Mektebinde başladı ve 1902’de bitirdi. Ardından Beylerbeyi Rüştiyesine kaydoldu ve 1905’te bu okuldan mezun oldu. 1909’da ise Mercan İdadisinden mezun olan Orhan Seyfi Orhon, Darülfünunda sırasıyla Mülkiye ve Tıbbiye mekteplerine kaydoldu. İkisinde de uzun süre bulunmadı ve ardından Hukuk Mektebine kaydolarak 1914’te buradan mezun oldu (İnal 2002: 1717; TBEA-II 2001: 630; Donbay 2009: 12-20). Gazetecilik faaliyetlerine Hukuk Mektebinde okuduğu yıllarda başladı. 1910’da arkadaşlarıyla birlikte Hıyâbân dergisini çıkardı. Ardından Türk Yurdu, Yeni Mecmua ve Büyük Mecmua gibi dergilerde neşredilen şiir ve yazılarıyla devrinin ünlü bir kalemi oldu (Banarlı 1983: 1137). 1914’te Meclis’te memurluk yapmaya başladı. 1915'te memurluğunun ilk dönemlerinde askere alındı. Bu görevi 1918’de bitti. Enver Paşa’nın isteğiyle kurulan ve Mehmet Emin Yurdakul, Ömer Seyfettin, Ahmet Ağaoğlu gibi isimlerin de bulunduğu Çanakkale Edebî Heyeti’nde yer aldı (Donbay 2009: 21-25). Orhon’un tam anlamıyla gazeteciliğe başlaması Yusuf Ziya'yla 1922’de kurdukları Akbaba dergisiyle oldu. Cumhuriyet yıllarında ise Papağan (1924), Güneş (1927), Yeni Kalem (1927), Karagöz (1927), Ayda Bir (1935), Her Ay (1937), Çınaraltı (1941) ve Yeni Çağ (1946) gibi gazete ve dergileri yayımladı (Donbay 2009: 26). Bu dergilerden Çınaraltı, yayımlandığı yıllarda Türkçü düşüncenin önemli mecralarından oldu (Kahraman 2007: 390). Bir diğer işi de öğretmenlik olan Orhan Seyfi, Hap Akademisi, Erenköy Kız, İstanbul Erkek ve İtalyan Lisesi gibi kurumlarda öğretmenlik yaptı (Banarlı 1985: 92; Donbay 2009: 29-30). 1946’da siyasete atılan Orhon, 1946-1950 yılları arasında Cumhuriyet Halk Partisi Zonguldak milletvekili oldu. 1950’de tekrar aday olan sanatçı, seçimi kaybetti. Bunun üzerine Cumhuriyet Halk Partisi’nden ayrıldı ve Demokrat Parti’yi desteklemeye başladı. Daha önceki yıllarda Milliyet, Tasvir, Cumhuriyet ve Ulus gibi gazetelerde yazılar yayımlayan Orhan Seyfi, Demokrat Parti’yi desteklemeye başladıktan sonra Zafer ve Havadis gazetelerinde günlük siyasi fıkralar yazmaya başladı. 27 Mayıs sürecine tepki göstererek 75 yaşında tekrar siyasete döndü ve 1965’te Adalet Partisi İstanbul milletvekili oldu. Ondan daha yaşlı birkaç üyenin görevi ona bırakmalarıyla en yaşlı vekil sıfatıyla TBMM’ye geçici başkanlıkta bulundu. 1969 seçimlerinde tekrar aday oldu, ancak kazanamadı. Bunun üzerine gazeteciliğe dönüş yaparak Son Havadis gazetesindeki"Bir Bakıma" adlı köşesinde günlük fıkralar yazmaya devam etti (Banarlı 1985: 93; Donbay 2009: 30-35). Yahya Kemal’le ilgili olan son yazısını yazdıktan sonra kalp krizi geçiren Orhan Seyfi Orhon, 22 Ağustos 1972’de vefat etti ve Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildi (Donbay 2009: 35-36). Eser sayısı bakımından Türk edebiyatının verimli isimlerinden olan Orhan Seyfi Orhon’un şiire ilgisi Beylerbeyi Rüştiyesinde okuduğu yıllarda başlamıştır. Edebiyat hocası Celâl Sahir’in teşvikleriyle şiire ilgisi artmış ve bu yıllarda Abdülhak Hâmit ve Tevfik Fikret’in etkisinde kalmıştır (Kahraman 2007: 390). Orhon, şairliğinin ilk dönemlerinde Nayîler adlı grubun içinde yer almış ve aruz vezniyle şiirler yazmıştır. Daha önce Muallim Nâcî, Tevfîk Fikret ve Mehmet Akif Ersoy gibi şairlerin aruzu Türkçeleştirme faaliyetine Orhan Seyfi de katılmıştır. (Banarlı 1985: 94). 1919'da yayımlanan ilk şiir kitabı Fırtına ve Kar, aruzla yazdığı 17 şiirden oluşmaktadır. Şair, bu kitaba adını veren "Fırtına ve Kar" şiirinde aruzun farklı vezinlerini bir arada kullanarak bu konudaki ustalığını sergilemiştir (Donbay 2009: 161-162). Orhan Seyfi Orhon daha sonra Ziya Gökalp’ın etkisinde kalarak eserlerinde hece veznini ve konuşma dilini tercih etmeye başlamıştır (İnal 2002: 1718). Buna bağlı olarak Milli Edebiyat hareketinin ilkelerini uygulamak için kurulan ve heceyle şiir yazan şairlerden oluşan Şairler Derneği’nin kuruluşunda da yer almıştır (Donbay 2009: 123). Mensubu olduğu yeni anlayışın ilk ürünü ise 1919'da yayımlanan ikinci şiir kitabı Peri Kızı ile Çoban Hikâyesi'dir. Hece vezniyle yazılmış manzum bir hikâye olan bu eser hem Türkçenin, hem de hece vezninin bir zaferi gibidir. Ancak Orhan Seyfi, her iki veznin de terbiyesinden geçtiği için heceyle yazdığı şiirlerinde de kimi zaman aruz ahengine rastlamak mümkündür (Banarlı 1983: 1138). Orhan Seyfi Orhon, Oğuz Kağan Destanı’ndan faydalanılarak yazdığı bu eserini Ziya Gökalp’a ithaf etmiştir (Donbay 2009: 162). Üçüncü şiir kitabı Gönülden Sesler, 1922'de yayımlanmıştır. Bu eserdeki şiirlerde de Ziya Gökalp tesiri açıktır. Ayrıca bu eser şekil, ahenk ve içerik bakımından hece şiirinin önemli merhalelerinden biri olarak kabul edilmektedir (Filizok 1991: 44). Yeni Lisan hareketi şiir alanında amacına ulaşınca bu harekete yeni bir ad vermek gerekliliği ortaya çıkmıştır. İsmail Habib Sevük, heceyle şiir yazma hareketinin en çok öne çıkan beş şairi Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç, Halit Fahri Ozansoy, Enis Behiç Koryürek ve Faruk Nafiz Çamlıbel’i kastederek Beş Hececiler adını kullanmış ve bu adlandırma yaygın olarak kullanılmıştır. Bahsedilen dönemde heceyle şiir yazan başka isimler olsa da bu beş kişiyi onlardan ayıran özellikleri, hece veznini diğerlerine göre daha başarılı kullanmış olmalarıdır (Donbay 2009: 123-124). Orhan Seyfi Orhon ve diğer şairlerin hece veznini başarılı kullanmaları ise genellikle heceye aruzdan geçmiş olmalarına bağlanmaktadır. Orhon’un 1935’te çıkan dördüncü şiir kitabı Kervan, aruz vezniyle yazdığı eski manzumelerinin ve yeni şiirlerinin bir arada yayımlandığı bir eserdir. O Beyaz Bir Kuştu adlı beşinci şiir kitabı 1941’de yayımlanmıştır ve bu kitapta beğendiği şiirlerini toplamıştır. 1951'de yayımlanan altıncı şiir kitabı Hicivler'de yer alan şiirler İsmet İnönü’ye yönelik siyasi taşlamalardır. Yedinci şiir kitabı İstanbul’un Fethi, İstanbul’un fethinin 500. yılı için yazılmış uzun bir şiirden oluşmaktadır. Sekizinci şiir kitabı İşte Sevdiğim Dünya'da aruz veznini yeni bir anlayışla kullanmıştır. Buradaki şiirler Japonların haiku adlı kısa şiirlerine benzemektedir. Bunların yanı sıra, 1970'de Nihat Sami Banarlı tarafından yazılan bir girişle birlikte şairin bizzat seçtiği ve farklı devirlerde farklı anlayışlarla yazdığı 131 şiirinin yer aldığı Şiirler adlı bir eseri de yayımlanmıştır (Donbay 2009: 168-178). Orhan Seyfi Orhon, çocuklar için yazdığı şiirleri, başka şairlerin çocuklar için yazdıkları şiirlerle birlikte Hayat Bilgisi Şairleri adıyla 1929-1930 yıllarında üç ciltlik bir antoloji olarak yayımlamıştır. Bu antolojinin bir diğer önemli tarafı da yeni Türk harfleriyle hazırlanan ilk kitaplardan olmasıdır (Donbay 2009: 178-180). Orhon’un mensur eserleri de bulunmaktadır. Çocuk Adam (1941) adlı romanı bu türde yazdığı tek eserdir. Bu roman, sanatçının hayatından izler taşıması ve buna bağlı olarak biyografik bilgiler vermesi sebebiyle de önemlidir. Mizahî yazılarını topladığı Fiskeler (1922-1924) adlı eserinde çoğunluğu mensur toplam 30 mizahi metin yer almaktadır. Bu yazılar, Fiske takma adıyla yazdığı ilk mizahi metinler olması sebebiyle önemlidir. Mizahi hikâyelerini topladığı Düğün Gecesi (1957) adlı eserinde 39 hikâye yer almaktadır. Tarih, kültür, sanat, dil ve edebiyat konularındaki düşüncelerinin yer aldığı 39 yazısı Dün, Bugün, Yarın (1943) adlı eserinde bir araya getirilmiştir. Bunun yanı sıra gazetelerde günlük meseleler hakkında yazdığı 39 fıkrası da Kulaktan Kulağa (1943) adlı eserinde toplanmıştır (Donbay 2009: 180-190). Halk kültüründen eserlerinde fazlasıyla yararlanan Orhan Seyfi Orhon, meşhur halk hikâyesi Kerem ile Aslı'yla ilgili de iki eser yayımlamıştır. Bunlardan Asrî Kerem (1938) adlı eser, Kerem ile Aslı hikâyesinin modernize edildiği mizahî bir destandır. Kerem ile Aslı (1938) adını taşıyan diğer eser ise hikâyenin Orhan Seyfi Orhon tarafından toplanıp düzeltilen orijinal hâlidir ve halkın okuma ihtiyacına yönelik yayımlanmıştır (Donbay 2009: 191-194). Orhan Seyfi Orhon, Cumhuriyet Kitaphanesi için Abdülhak Hâmit, Mehmet Akif, Ziya Gökalp, Yahya Kemal ve Nazım Hikmet biyografilerini hazırlamış ve bu eserler 1937 yılında yayımlanmıştır. (TBEA-II 2001: 630). Bunların haricinde Maskeler Aşağı (1943), Maarif Vekili Hasan Âli Yücel’e Açık Mektup (1944) ve Gençlere Açık Mektup (1951) gibi eserleri de bulunmaktadır (Donbay 2009: 191-201). Mizah dergilerinde kazandığı şöhreti edebiyat sahasına da aktaran Orhan Seyfi Orhon (Enginün 2002: 275), birçok farklı türde eser yazmasına rağmen edebiyat tarihindeki yerini daha çok şiirlerine borçludur. Ancak 1930’lu yıllardan itibaren Türk şiirinde serbest vezin anlayışı baskın olmaya başlayınca Orhan Seyfi Orhon’un heceyle yazdığı şiirler eskisi kadar ilgiyle karşılanmamıştır (TBEA-II 2001: 630). Millî Edebiyat hareketinin bir temsilcisi olduktan sonra âşık tarzının şekillerini başarıyla icra eden Orhan Seyfi Orhon, edebî eserlerin yalnızca dil bakımından kıymetlendirildiği dönemlerde oldukça ilgi toplamıştır (Enginün 2002: 40). Onun bazı eserlerinde türkülere has anlatım özellikleri, Türk mitolojisi, halk edebiyatı ürünlerindeki manzum konuşma geleneği gibi halk kültürüne ait unsurlara rastlamak da mümkündür (Filizok 1991: 42). Orhan Seyfi Orhon aşk, kadın, yalnızlık ve hüzün gibi temalardan şiirlerinde fazlaca yararlanmıştır. Şiirlerinde işlediği konular ve ses unsuruna verdiği önem birçok bestecinin de dikkatini çekmiş ve onlarca şiiri bestelenmiştir (Donbay 2009: 156-157). Günlük mevzular ve hayat karşısında genellikle alaycı bir tavır takınan Orhan Seyfi, konuşulan Türkçe hususunda oldukça başarılı olsa da derinliği olan şiirler yazmamıştır (Enginün 2002: 40). Aruzla başladığı şiir yolculuğunda bir müddet sonra heceye yönelmiştir, fakat aruz vezninden de tamamen kopmamış ve ilerleyen dönemlerde yine aruz vezninden istifade etmiştir. Ciddi şiir diliyle mizahî dil arasında yaşadığı ikilem, neredeyse bütün sanat hayatı boyunca devam etmiş ve o, daha ziyade mizah ve hiciv sahasında boy göstermeyi tercih etmiştir (Banarlı 1983: 1139). Hayatı, eserleri ve fikirleri göz önünde tutulduğu zaman Orhan Seyfi Orhon’u Türk edebiyat tarihinin değerli bir şairi, Türk basınına önemli katkıları olmuş usta bir gazeteci ve Türkçülük fikrine bağlı demokrat ruhlu bir kültür milliyetçisi olarak tanımlamak mümkündür (Donbay 2009: 206). Kaynak: Orhan Seyfi Orhon
-
Yavuz Bülent Bâkiler Hakkında
Sivas’ta doğdu. Annesi ve babası aynı zamanda hala-dayı çocukları olan Cezmi Bey ile Hayriye Hanım’dır. (Özcan 1996: 45; Işık 2007: 547; Komisyon 1977: 303) Yavuz Bülent’in ataları bugün Ermenistan işgali altında olan Azerbaycan sınırları içindeki Karabağ’ın Ağdam Köyü’nden Anadolu’ya göç etmek zorunda kalan Karabağî ailesindendir. Bilinen en eski aile üyesi Hacı Ali Murat, Hacı Ali Ferahşad ve babasının dedesi olan Hacı Murat El-Karabaği’dir. (Bakiler’den aktaran Özcan: 1996: 45) İlkokulu Sivas Ziya Gökalp İlkokulunda bitirdi. Ortaokul tahsilini Sivas’ta tamamlayan Bakiler, dinî eğitimini hem tatbikî hem de kültürel boyutlarıyla anne ve babasından aldı. Babasının memuriyeti sebebiyle lise eğitimini Gaziantep ve Malatya’da devam ettirmek durumunda kaldı. 1955’te Malatya Lisesi’nden mezun oldu. Yüksek tahsilini Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde 1960 yılında tamamladı. (Komisyon 2003: 164) Askerlik görevini 1961 yılında Ankara’da yerine getirdi. (Özcan 1996: 61) Muhtelif gazetelerde çalışma hayatına başlayan Bakiler, Metal-İş Federasyon’unda eğitim ve araştırma müdürü olarak görev aldı. 1964 - 1968 yılları arasında TRT’de raportör ve yapımcı olarak çalıştı. Bu yıllarda kısa sürede olsa Milli Eğitim Bakanlığı’nda öğretmenlik yaptı. (Özcan 1996: 65) 1968–1973 yılları arasında Sivas’ta avukatlık mesleğini icra etti. Bu dönemde Adalet Partisi Sivas İl Başkanı oldu. 1976’da KYK ve Toprak ve Tarım Reformu Müsteşarlığı’nda müşavirlik görevlerinde bulundu. 1976-1979 yıllarında yeniden TRT’de çalışmaya başlayan Bakiler, yapımcı olarak çok sayıda program yayımladı. 1979–1980 yıllarında Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda müsteşar yardımcılığı ve müşavirlik yaptı. Bu dönemde Başbakanlık müşavirliği görevini de icra etti. Ayrıca Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın çıkardığı süreli yayın olan Millî Kültür’de yazı işleri müdürlüğü yaptı. İLESAM, Türk Ocakları ve Aydınlar Ocağı üyesi olan Bakiler, 1993-1995 yılları arasında Türk Ocakları Genel Başkan Yardımcılığı görevinde bulundu. Rumeli Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneği tarafından “Fahri Hemşehrilik Beratı”na layık görüldü. (Özcan 1996: 70) Yavuz Bülent Bakiler, Kastamonu milletvekilliği yapmış olan İsmail Hakkı Yılanlıoğlu’nun kızı olan Ayşe Hanım ile 1946 yılında evlendi ve Ayşe Hanım’dan iki çocuk sahibi oldu. (Komisyon 2003: 164-165; Özcan 1996: 46) 1993 yılında emekli olan Bakiler, uzun soluklu Ankara ikametinden sonra İstanbul’a yerleşti. Farklı seçim dönemlerinde Adalet Partisi ve Milliyetçi Demokrasi Partisi Sivas milletvekili adayı olsa da seçilemez. Bakiler’in yetiştiği muhit genel olarak Anadolu kültürünün hâkim olduğu mekânlarla bezelidir. Bilhassa milliyetçi ve muhafazakâr bir yapıda olan ailesinden aldığı terbiye ve görgü, onun dünyaya bakışını, kültürel kimliğini şekillendiren önemli göstergelerdendir. (Özcan 1996: 48) Bakiler, gençlik yıllarında babasından tesir alarak Turancılık fikrini benimsemekle birlikte, milliyetçi ve muhafazakâr bir dünya görüşünde karar kılar. Şiir türünde ortaya koyduğu eserleriyle ön plana çıkan Bakiler, çocukluk döneminin geçtiği Sivas’ta halk ozanlarına imrenerek ilk şiirini ilkokul üçüncü sınıfta Sivas hakkında terennüm eder. Bakiler’in yayımlanan ilk şiiri Malatya Lisesi isimli dergide yayımlanan “Sır” adlı şiiridir. Bakiler’in kız kardeşinin ölümü üzerine yazdığı duygu yüklü şiirleri 1953 yılında Türk Sanat dergisinde yayımlanır. (Komisyon 2003: 165) Böylece Bakiler, serbest vezinli şiirleri ile edebiyat camiasına ulusal düzeyde dâhil olmuş olur. (Bakiler’den aktaran Özcan 1996: 278) Edebî, eleştirel, kültürel, siyasî ve fikrî yazılar da kalem alır. Bu yazıları Türk Yurdu, Orkun, Türk Edebiyatı, Hisar, Boğaziçi, Türk Kültürü, Kayseri Kültür, Töre, Ziya Gökalp, Türk Dili, Defne, Zaman, Millî Kültür, Türkiye, Kültür ve Sanat, Diyanet Dergi, Yeni Türkiye, Sivas Folkloru, Türk Sanatı, Hizmet gibi süreli yayınlarda çıkar. 1979-1980 yıllarında Millî Kültür dergisinde “Millî Kültür” imzalı yazıları o kaleme almıştır. Hukuk Fakültesi mezuniyetinden sonra Yeni İstanbul gazetesinde çalışmaya başlayan Bakiler, bu yıllarda Kopuz ve Orkun dergilerinde yazı işleri müdür olarak görev aldı. Sivas’ta çıkan Hizmet gazetesinde uzun yıllar baş makale yazarı olarak görev aldı. Bakiler, süreli yayınlardaki makalelerinde edebî hususlara, kültürel değerlere, Türk Dünyası’na, millî romantik meselelere odaklanır. Hisar dergisi etrafında toplanan ve “Hisarcılar” adı ile anılan edebî cemiyetin içinde anılan (Çınarlı 1998: 128) Bakiler’in şiir dünyasının oluşumunda sözlü kültür geleneği çok önemli bir rol oynar. Özellikle annesi Hayriye Hanım’ın aktardığı göç ve halk hikâyeleri, sözlü destan ürünleri, masallar ve ezgi ile söylenen güfteler bu hususta belirginlik gösterir. (Özcan 1996: 48; Zal 1989: 5) Bu durum aynı zamanda Yavuz Bülent’in sanatkâr kişiliğini oluşturmasına ve edebî dilini sarih ve akıcı bir hale getirmesine etki eder. Bu bakımdan anne sevgisi üzerine yazdığı şiirleri müstakil bir eseri meydana getirebilecek yekûndadır. Babasının sahip olduğu zengin kütüphane, onun edebî gelişimine büyük katkı sunar. İlkokul çağlarında tanıştığı halk ozanlarından da tesir alan Bakiler, şiirindeki melodik yapının temellerini daha bu dönmede atmış olur. Âşık Veysel’i ortaokul döneminde tanır ve çok etkilenir. Onun ilk şiirlerinde kendini gösteren halk şiiri özellikleri, bunun en büyük delilidir. Onun yazdığı ilk şiirlerde Sivas’a duyduğu sevgi ve sahiplenme ön plana çıkmakla birlikte, ana baba sevgisi, aşk, gurbet ve ölüm temaları da mevcuttur. (Bakiler’den aktaran Özcan 1996: 50-55) Bakiler’in şiirinde aşk; hasret ve edep kavramları ile birleşir. Beşeri aşkın görünümleri, bedensel hazlardan uzaktır. Bu noktada Divan şiiri geleneğinin aşk temsilini andırdığı söylenebilir. 1953 yılında lise ikinci sınıftayken kendisinin çıkardığı Malatya Lisesi dergisinde Sır isimli şiiri çıkar. Aynı yıllarda Türk Sanatı adlı dergide de şiirlerini yayımlayan Bakiler, ulusal edebiyat camiasına da giriş yapmış olur. (Özcan 1996: 56) Yüksek tahsili esnasında Ankara’daki sanat hayatına dâhil olan Bakiler, ilk şiir kitabı olan Yalnızlık’ı 1962 yılında bastırır. Bu şiir kitabında sevgi, özlem, hasret, kahramanlık, dini ve Turan ülküsü, temaları dikkatleri çeker. Bu eserde taşralı bir Türk gencinin büyük şehirlerdeki yalnızlık hisleri hâkimdir. (Bakiler’den aktaran Özcan 1996: 291) 1963 yılından sonra kaleme aldığı şiirleri ise 1973 yılında Hisar Yayınları arasında çıkan Duvak adlı şiir kitabında yer alır. (Özcan 1996: 66) Bu şiir kitabında sosyal ve toplumsal meseleler tematik yapıda ön plana çıkar. Üçüncü şiir kitabı olan Seninle 1987’de Türk Edebiyatı Vakfı yayınlarınca yayımlanır. Bakiler, bütün şiirlerini ise Harman isimli eserinde toplar. Şiirde şekilden ziyade muhteva ve öze bağlı kalan Bakiler, hem hece vezninde hem de serbest vezinde şiirler terennüm eder. Onun şiirlerindeki duyuşları, bir bakıma onun dünyayı algılama biçimidir. Dışa dönük bir kişiliğe sahip olan Bakiler, toplumun bizatihi kendisini önemser. Topluma dönük sanat telakkisini benimser. Anadolu Türklüğünü önceleyen Bakiler, Anadolu kültürünü kendi sanatına en büyük kaynak teşkil edici bir nüve olarak algılar. (Özcan 1996: 85) Şehir–köy arasındaki kültürel farkı bir sanatkâr kaygısıyla gözlemleyen Bakiler, taşranın günlük yaşamına, sosyo-ekonomik zorluklarına dair şiirler de kaleme alır. İslâm dinine olan aidiyetini kültürel fonla besler. Kısa süreli seyahatleriyle kendisini Türk Dünyasına açan Bakiler, Türk kültür coğrafyasının şümullü dünyasında kendini konumlar. Çocukluk yıllarında okuduğu Büyük Doğu dergileri sebebiyle Necip Fazıl’dan oldukça etkilenir. (Bakiler’den aktaran Özcan 1996: 292) Ayrıca Arif Nihat Asya ile yaptığı şiir istişareleri ve Asya’nın şiirleri, onun şiirine yön vermiştir. Türk dilinin anlam zenginliklerini öz bir biçimde kullanarak sade ve açık bir dil ve üslup ortaya koyar. Bununla birlikte Öz Türkçecilik anlayışına sanatkârane bir kaygı ile karşı çıkar. Türk kültüründe yer edinmiş kelimelerin kökenine bakmaksızın kullanmayı tercih eder. Ahenkli bir söyleyişi yakalayan Bakiler’in şiirlerinin hemen hepsinde bir ezgisel duyuş ve samimi üslup kendini gösterir. Bu durum onun halk şiiri geleneğinden beslenmesi ile yakından alakalıdır. İlk nesir yazısı babasının arkadaşı olan Şemsettin Sirel’in ölümü üzerine yazar. Bu yazısı, lise döneminde babasının isminin de yer aldığı “Bülent Cezmi” müstear adı ile Malatya’da bir yerel gazetede yayımlanır. Sonraları Malatya’daki ve Sivas’taki günlük gazetelerde muhtelif konularda yazılar kaleme alır. İlk dönem nesirlerinde Osman Yüksel Serdengeçti’den etkilenir. (Bakiler’den aktaran Özcan 1996: 293) Balkanlara dair izlenim ve fikirlerini kaleme aldığı yazıları Mehmet Çınarlı’nın Hisar dergisinde tefrika edilir. Yazıların ilgi görmesi ve Çınarlı’nın ısrarı ile Üsküp’ten Kosova’ya adlı eseri, 1979 yılında Türk Edebiyatı Vakfı yayınları arasından neşredilir. Bakiler, bu eseri ile 1980 yılında Millî Kültür Vakfı’nın edebiyat alanında jüri özel ödülüne layık görülür. (Özcan 1996: 67) Onun nesir türündeki bir diğer eseri de Türkistan Türkistan ismiyle yayımlanır. Bu eserinden sonra nazımdan nesre doğru bir temayül görünüm kazanır. İlk iki nesir kitabı gezi türünde olan Bakiler’in inceleme ve monografi türünde ortaya koyduğu eserleri de vardır. Hatıralarını, siyasî değerlendirmelerini kaleme aldığı müstakil eserleri yakın zamanda yayımlanmıştır. Onun hazırladığı Şiirimizde Ana (1967), Sivas’a Şiirler (1973) şiir antoloji özelliğini taşır. Ölümünün 50. Yılında Mehmet Âkif Ersoy ve Âşık Veysel (1986), Elçibey (2009), Muhsin Başkan (2015), Serdengeçti Geldi Geçti (2019) adlı monografik eserleri de mevcuttur. Bakiler, Azerbaycan Türk edebiyatının önemli isimlerinden olan Bahtiyar Vahapzade’nin muhtelif eserlerini Türkiye Türkçesi’ne aktarır. Askerlikten sonraki dönemde TRT Ankara Radyosu’nda bir yıl boyunca “Her Hafta Bir Ozan” isimli radyo programı yapar. 1975’te yeniden Ankara’ya döndükten sonra TRT’de “Anadolu’da Eski Türk Başkentleri” ve “Kültür Penceremiz” isimli televizyon programlarını hazırlar. 1999 -2000 yıllarında özel bir kanalda Sözün Doğrusu adlı televizyon programının yapımını ve sunumunu üstlendi. Ayrıca Bakiler, “Avrupa’da Türk İzleri” adlı programın metin yazarlığını ve seslendirilmesini gerçekleştirmiştir. Bu program birçok farklı ödüle layık görülmüştür. (Özcan 1996: 67) Kaynak: Yavuz Bülent Bâkiler
-
İlhan BERK Hakkında
Manisa’da doğdu. Asıl adı, Emrullah İlhan Birsen’dir. Babasının adı Veli, annesinin adı Hesna olan Berk, iki kız, dört erkek çocuktan oluşan ailesinin en küçük çocuğudur. İlkokulda, okul müdürü Azmi Bey’in rehberliğinde okul gazetesini çıkaran Berk’te ilk edebiyat ilgisi böyle başladı. Ortaokulda ise Türkçe öğretmeni Halime Hanım’ın himayesinde edebiyat sevgisi ve yazı yazma tutkusu gün geçtikçe gelişir. Bu arada ilk şiirleri Halkevlerinin çıkardığı Uyanış dergisinde yayımlandı. Bir müddet sonra ilk kitabını Güneş Yakanların Selâmı'nı Manisa Halkevi’nin yardımıyla 1935 yılında çıkardı. Öğretmen Okulu’nda parasız yatılı olarak okumaya başladı. “Okulu bitirince Giresun’un Espiye nahiyesine atanır. Daha sonra Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’nün Fransızca bölümüne girer. Böylece hem Fransız edebiyatıyla hem de büyük şehirle tanışmıştır. Bitirdikten sonra (1945) Zonguldak’a atanır.” (Tomris 1967: 49) Kömür işçilerine ait çok sayıda şiir yazması, onun gözlemci kişiliğini yansıtması bakımından önemlidir. Manisa’dayken yazmaya başladığı Servet-i Fünûn dergisindeki yazılarını devam ettirir. Varlık dergisine az da olsa şiirlerini göndermektedir. Daha sonra sekiz yıl görev yapacağı Kırşehir’e nakil oldu ve ilk önemli eseri olan İstanbul Kitabı'nı yazdı. Bu kitapla şair kendine belirli bir çevre edinmeye başladı. Yaz aylarında da Ankara ve İstanbul’a giderek sanatçıların sol kesimiyle ilişkilerini devam ettirdi. Mahir Ünlü’nün, Baki Süha Edipoğlu’ndan aldığı şu cümleler onun ruhsal durumunu belirtmesi bakımından önemlidir: “İlhan Berk, o yıllarda Anadolu’nun çeşitli kasaba ve şehirlerinde öğretmenlik yaptığı için ancak yaz aylarında Ankara’ya, İstanbul’a gelebiliyordu. Küskün ve neşesiz bir hâli vardı.” (Ünlü-Özcan 1990: 326) Yazmış olduğu Günaydın Yeryüzü adlı kitabından dolayı 142. Maddeye muhalefetten mahkemeye verildi. Eserin Yeditepe Yayınlarından basın masasına gidişi altı ayı geçtiği için avukatı Burhan Apaydın’ın zaman aşımını fark etmesi sayesinde dava düştü ve ceza almadan kurtuldu. İlhan Berk, Fransızcayı bilmesi nedeniyle Batı edebiyatını takip edebiliyordu. Rimbaud’dan Mallarmé’ye Whitman’dan E. E. Cummings’e kadar yüzlerce Batılı şairi okuyarak şiirin sözsel alanın ötesinde çok daha başka özelliklerinin olduğunu fark etmiştir. (Berk 1994: 95) Böylece yönünü Batı'ya çeviren İlhan Berk, kaynaklarını oradan seçerek yeni bir şiir anlayışı edindi. Berk, kendisi gibi Fransızca öğretmeni olan Edibe Hanım’la evlenir. Bu evlilikten tek çocukları olan Ahmet dünyaya gelir. Berk, 1956 yılında Ziraat Bankası’nın yayın bürosuna çevirmen olarak girer ve Ankara’ya nakil olur. Böylece on üç yıl çalışacağı Ankara’da İkinci Yeni anlayışının en yoğun günlerini yaşadı. Bir bakıma 1955 yılına kadar sol çizginin en önemli kaynağı olan Nazım Hikmet’in etkisini de aşmış oldu. Gerçi o, 1954 yılında Yeni Dergi’ye yazmış olduğu “Saint Antoine’in Güvercinleri” şiiriyle bunun sinyalini vermiştir. Ancak şuurlu ve planlı başlangıcı Ankara’ya naklinden sonradır. Bir müddet sonra bu hareketi “İkinci Yeni” adı altında bir edebî harekete dönüşür. 1970 yılına kadar Ankara’da geniş bir sanat çevresi edinen Berk, şiir günleri ve muhtelif görevlerle 1962 yılında Londra'ya ve 1964 yılında Paris’e gider. Paris’te yedi ayı aşkın bir zaman kalır. Burada gerek yabancı sanatçılarla gerekse Türkiye’den giden sanatçılarla tanışarak resim sergileriyle şiir günlerine katılır. Avrupa’da ve Uzak Doğu’da pek çok ülkeyi gezer. Ankara’da bulunduğu süre içerisinde İkinci Yeni yolunda çok önemli eserler verdi. Bu arada Pazar Postası, Yedi Tepe, Yeni Ufuklar, Dost, Varlık gibi dergilerde şiir ve şiir üzerine değerlendirme yazıları yayımlamaktadır. Ece Ayhan’dan, Cemal Süreya’ya, Edip Cansever’den Turgut Uyar’a kadar uzanan İkinci Yeni’nin şiir dünyasında hatırı sayılır bir yer edinmiştir. Bunu Ahmet Necdet şöyle açıklar: “İlhan Berk, düşüncelerini benimsetmek, doğrulamak amacıyla Mallarme, Rimbaud, Valery, Pound, Breton, Tzara, Michaux, Eluard vb. Batılı şairlerin sık sık adlarını anar; onlardan parçalar aktarır, şiirler çevirir. Böylece hem onların izinden gittiğini göstermek, hem de kendi görüşlerini pekiştirmek ister.” (Necdet 1993: 21) 1970 yılında Ziraat Bankası’ndaki görevinden emekliye ayrılır. Artık bir ayağı İstanbul’da diğeri Bodrum’dadır. Sürekli okuyarak kendisini yenilemeye çalıştı; Husserl ve Ponge’ye kadar uzanan Berk, Şubat 1971 tarihinde TRT’nin düzenlediği “Tek Şiir Dalında Sanat Ödülü”ne lâyık görüldü. Kendisini tamamıyla okumaya vererek defterler tutar. "Dünyada İstanbul kadar hiçbir şeyi sevmedim.” (K. A.,107) diyen Berk, 1980’e kadar olan döneminde yoğun bir tempoyla çalışıp bir taraftan şiir yazarken diğer taraftan da resim yapar. Resim, onun şiir dışındaki en önemli uğraşı olmuştur. Bir bakıma önemli bir mutluluk kaynağıdır. 1974 yılında Galeri Baraz’da ilk resim sergisini açtı. 1978’de Bedri Rahmi Eyüboğlu Galerisi’nde ikinci resim sergisini düzenledi. 1980 yılında Kül adlı şiir kitabıyla 1980 Yılı Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü’nü aldı. Artık ödüller geç de olsa gelmeye başlamıştır. Deniz Eskisi kitabıyla Yeditepe Şiir Ödülü’nü kazandı. 1980-1990 arası onun yazı hayatı bakımından en yoğun olduğu dönemdir. 1984 yılında Galeri Nev’de bir resim sergisi düzenlemiş, 1987’de Dakka’da yapılan Asya Şiir Festivali’ne ve 1990’da da İsrail’de yapılan Uluslararası İsrail I. Şiir Festivali’ne katılmıştır. Artık otomat yazı makinesi gibi durmaksızın yazar. Çünkü ona göre: “Yazmak yaşamaktır.” (U.B.A., 80) 1989’dan beri Hürriyet Gösteri ve Adam Sanat dergilerinde “Logos” ve “İnferno” başlığı altında şiir üzerine denemeler yazmıştır. 28 Ağustos 2008 Perşembe günü Bodrum Devlet Hastanesi'nde prostat kanserinden vefat eder. Bodrum Türbe Mezarlığı'na, eşi Edibe Hanım’ın yanına defnedilmiştir. Dünya şiirini günü gününe takip eden şairin sanat anlayışını, renkleri birbirine biraz karışsa da şiirlerinin kronolojik sıralamasına göre üçe ayırabiliriz: 1. Bireysel Duyarım ve Şiirle Merhabalaşmak: Bu dönem, şiirlerini bir araya getirdiği Güneşi Yakanların Selâmı ile başlatılabilir. Güneşi Yakanların Selâmı’nda, melankolik bir ruhun varlığı hissedilir. Şairin bu kitabını 17 yaşında yazdığını düşünecek olursak; bu kitaptaki hüzün duygusunun etrafında şekillenen atmosferin yaşanmamış bir çocukluktan ve Servet-i Fünûn’dan beri süregelen edebiyatımızın üzerindeki karamsar havadan kaynaklandığını söyleyebiliriz. Berk’in dünya görüşü ve mizacı itibariyle Tevfik Fikret’le benzer yönleri bulunmaktadır. Yüz yıl sonra Tevfik Fikret’le kendisi arasında bir kontra-anket yapması da düşündürücüdür. Ancak bu döneme ait şiirlerinde Ahmet Haşim’in belirgin bir etkisi hissedilmektedir: “İlk olarak Haşim’i gördüm kendi dünyamda. Daha sonra Necip Fazıl’dan, Yahya Kemal’i okudukça şiirdeki dilin, sesin, özellikle Türk şiirinden gelen sesin ağırlığı dikkatimi çekti.” (Ercan 1990: 50) Kendi “ben”ini, söz konusu edinen bu dönem şiirlerinde rüya üzerinde ısrarla durmaktadır. 2. Toplumcu Gerçekçi Dönem: Berk, Güneşi Yakanların Selâmı’ndan sonra sırasıyla İstanbul Kitabı (1947), Günaydın Yeryüzü (1952), Türkiye Şarkısı (1953) ve Köroğlu (1955) şiir kitaplarını yayımlar. “Tümü, Toplumcu Gerçekçi bir anlayışın ürünü olan bu eserleriyle sanatkârın yönünü, çalışan sınıfın sıradan insanlarına döndüğünü görmekteyiz. Mevcut düzenin aksaklıklarını gösteren bir tavır takınır.” (Özcan 2017: 33) Nazım Hikmet’i önder olarak kabul eden bu hareket içerisinde Berk’i de görmekteyiz. Ancak bu dönemin şair ve yazarlarında kaba bir köy gerçekçiliği hâlinde görülen bu anlayışa Berk, kenti anlatarak girer ve onu sosyalist bir değerlendirmeye tabi tutar. Edebiyatımızın uzun soluklu şiirlerinden biri olan "İstanbul" şiirinde hikâyesi günü gününe anlatılan bir kent ve o kentin insanları vardır. İlhan Berk, toplumsal hayatı şiirleştirerek ete kemiğe bürünen bir imgeye dönüştürür. “Sanat hayatında İstanbul Kitabı, büyük bir sıçramadır.” (Özcan 2017: 34) Güneşi Yakanların Selâmı’ndan sonra bu kitap, bize ustalık verimi görünür. Kaynağı hakkında gerekli açıklamayı Berk yapar: “Etki alanlarımın içinde Nazım’ın da payının olduğunu söylemek isterim. Ama o zamanlar onun yalnız şiirinin yapısal cesareti ve kullanıldığı dille ilgiliydim. Düşüncesi ise bana yabancı değil. Benim asıl kendimi bulmam Whitman’ın şiirlerinin Fransızcasıyla karşılaşmamla başladı. Whitman’ın yorgan gibi geniş mısralarıyla, geniş dünyasıyla karşılaştığım zaman, o toprağın adamı olduğumu anladım.” (Ercan 1990: 51) İstanbul Kitabı’nın yanı sıra Atlas, Galata ve Pera isimli eserlerinde de aynı sanat anlayışı hâkimdir. İstanbul Kitabı’nda kentin insanları, kapitalist düzenin dişlileri arasında öğütülen insanlardır. Sesleri ve solukları çıkmaz. Onlar adına gören, duyan; konuşan ve üzülen şairin kendisidir. “Günaydın Yeryüzü’yle kentin dışına çıkarak kıra yönelen Berk, yeni bir tarzla karşımıza çıkar. Kaynaşan ve her yandan capcanlı bir şekilde fışkıran devrimci bir ruhu, doğaya bahşeder. Doğanın dingin yapısı Sosyalist düşünceyle biçimlenir. Şuursuz doğanın yerini kendisi ve halkı adına savaşan bir doğa alır.” (Özcan 2017: 37) Türkiye Şarkısı, Anadolu’ya ve Anadolu insanına bir dönüştür. Ayağa giyilen çarık da olsa anlatılan onun vasfında Anadolu insanının yoksulluğudur. Köroğlu kitabında, İstanbul Kitabı’ndaki protestonun yerini ayaklanma fikri alır ve kahramanları aktivist bir kimliğe bürünür. Marksizm'i, genel dünya görüşü olarak kabul eden Berk, sığ ideolojinin sanatını çıkmaza soktuğunu görünce toplumcu gerçekçi yaklaşımı terk eder. Her ne kadar mahkûmiyetin doğuracağı korkudan dolayı bu sapmayı yaptığı söylenirse de bizce en önemli neden, Berk’in Batı şiirine yönelmesi ve orada ideolojinin dışında daha güzel şeyler bulmasıdır. 3. İkinci Yeni Dönemi: İkinci Yeni şiiri kendinden önceki şiire (I. Yeni’ye) bir tepki olarak doğmuştur. Bunun nedenini İlhan Berk, şöyle sıralıyor: "1. İkinci Yeni’nin kendinden önceki bu şiir, anlama dayanan bir şiirdir. İkinci Yeni ise bu anlama karşıdır. 2. Orhan Veli, Melih Cevdet, Oktay Rifat şiiri konuşma diline dayanır. İkinci Yeni konuşma diline karşıdır. 3. Orhan Veli, Melih Cevdet, Oktay Rifat şiiri salt şiirden yana değildir. İkinci Yeni, salt şiirdir." (Berk 1992: 95) Bu tür gerekçeler öne süren Berk, 1954 yılında Yenilik dergisinde yayımladığı "St. Antoine’nin Güvercinleri" adlı şiiriyle İkinci Yeni’nin ilk şiirini yayımlar. Galile Denizi (1958), Çivi Yazısı (1960), Otağ (1961) ve Mısırkalyoniğne (1962) isimli kitaplarıyla İkinci Yeni şiir hareketinin en önemli örneklerini verir. “İkinci Yeni’nin kaynakları tamamıyla Batılıdır. I. Dünya Savaşı'nın doğurduğu Dadaizm ve Sürrealizm akımları, İkinci Yeni’nin en önemli kaynaklarıdır.” (Özcan 2017: 39) 1954 yılından sonra Oktay Rifat, İlhan Berk, Edip Cansever, Turgut Uyar, Cemal Süreya, Sezai Karakoç, Ece Ayhan gibi şair ve yazarların elinde İkinci Yeni’nin geliştiğini görüyoruz. İkinci Yeni’nin genel özellikleri esas alınarak İlhan Berk'in şiirleri hakkında şu tespitleri yapmak mümkündür: Gelenekten Kopma: İkinci Yeni'yle birlikte Berk, Türk şiirinin geleneksel işleyiş tarzıyla bağlarını koparır. Şiirde geleneksel olan her şeyi ortadan kaldırmaya çalışır. Cümle yapısını bozar, konuyu sıfırlar, usu şiirden kovar ve yapıyı tümüyle değiştirmeye çalışır. Bu nedenle geleneksel olan bütün formları değiştirmeye çalıştığı gibi geleneksel düşünme tarzına da karşı çıkar. Öykü Konu: İkinci Yeni öyküye ve açık bir öykülemeye karşıdır. Konunun ağırlığını sıfır dereceye indirerek silmek ister. Gerçeküstücülükten büyük izler taşıyan İkinci Yeni’nin en önemli gayelerinden birisi de klasik yasaları ters yüz etmektir. Anlamsızlığın Anlamı: İkinci Yeni’nin en önemli ilkelerinden birisidir. Şiirden mümkün olduğu kadar anlamı silmek için uğraşırlar. Önemli ilklerinden birisi şiiri, salt anlamın yaptığını söylememek; şiiri anlam üzerine kurmamaktır. “Bu, İkinci Yeni anlamsızdır, anlamına hiç gelmez. Anlamı, şiirin birçok ilkelerinden biri bilmek, şiirin bir ona bağlı olduğunu, onsuz olmayacağını söylememektir.” (Berk 1992: 100) Bu nedenle anlamı kapalı tutmak için birden çok yolu denerler. “Anlamsızlığın anlamı” tabiriyle ifade edilen Berk’in ve İkinci Yeni’nin bu tutumunun şiirden anlamı tümüyle silmek olmadığını söyleyebiliriz. Özünde şiiri, Tanrı kelamı gibi yüksek bir perdeden söylemek ve ona farklı yorumlara yol açabilecek kapalı bir söyleyiş özelliği kazandırmaktır. “Ünlü Fransız şairi Mallarme’nin şiir yazmak isteyen ve başarılı olmadığından yakınan ünlü ressam Degas’ya verdiği yanıt bu açıdan önemlidir: Şiir düşüncelerle değil, sözcüklerle yazılır.” (Aksan 1993: 67) Berk de anlamın kaynağı olarak "us"u görür. Bu nedenle onun kontrolünden kurtularak şiirlerini yazar. Anlama kul olmanın şiiri öldüreceğine inanan Berk, ustan kaçarak bilinçsizliğin bilincine sığınır. Varoluş da Var: İlhan Berk, diğer İkinci Yeni kuşağı gibi varoluşçuluktan büyük bir şekilde etkilenmiştir. İnsanın Tanrı’yla olan bağlarını kesen varoluşçuluk, hayatın anlamsızlığını vurgulayınca dünyada insana sıkıntı ve bunaltıdan başka bir şey kalmamıştır. “Varoluşçulara göre insan bir bunaltıdır. Bunalması, kendini yaratmak, yani seçmek zorunda olmasından ve bu seçimi sağlayan hürriyetinden gelir. Kişi zaten tesadüfle dünyaya gelmiş, yalnız, umutsuz, terk edilmiş bir yaratıktır. İnsan bunalım çıkmazındadır ama seçmek imkânı da bu sıkıntılardan doğmaktadır.” (Kabaklı 1973: 400) Tanrısız varoluşçuluğa bağlanan Berk’in hayatında da yalnızlık ve sıkıntının büyük bir yeri vardır: “Ben sıkıntıyım” (Berk 1975: 119) ibaresi, onun iç görüsünü ifade etmesi bakımından önemlidir. “Şiir yalnızlıklarla büyür. Ozan yalnızdır çünkü.” (Berk 1993: 94) Kalabalık kentlerin makineleşmiş hayatı karşısında Berk’in duyduğu bu ürperti, çağımız insanının problemidir. Berk de kendisine yalnızlığın bir kıyı adamlığını yakıştırır. Yalnızlığın, kasıp kavurduğu insandır. İstanbul Kitabı, Pera, Otağ, Taşbaskısı kitaplarında varoluşçulara yakın bir bulantısı ve iç sıkıntısı görülür. Batı'ya Hep Batı'ya: İstanbul Kitabı’yla Batı'ya yönelen Berk, artık dur durak bilmeksizin Batı'nın tükenmek bilmeyen sanatının kaynaklarına yönelir. Ahmet Haşim’i bir yana bırakacak olursak, kaynaklarının tamamıyla Batılı olduğunu söyleyebiliriz. İkinci Yeni’den itibaren Batı'nın önemli şairlerini okumuş ve onların tarzına uygun şiirler yazmıştır. Bu kadar fazla değişimi bir arada yaşamasının nedenini okuduğu her güzel eserin etkisinden bir türlü kurtulamamasına bağlıyoruz. Sadece Galile Denizi’nin kaynaklarını göstermesi bakımından şu cümleleri ilgi çekicidir: “Galile Denizi’nin dış kökenlerinde Mallarme, Rimbaud, Artaud, Cummings vardır. İç etkiler, Ahmet Haşim ve Divan Şiirinin de sözünü etmeliyim.” (Tokat 1985: 7) Bu yönelme, bazen onlardan mısra alabilecek kadar ileri düzeydedir. “İlhan Berk’in gerek şiirlerinde, gerek düzyazılarında en çok Arthur Rimbaud’la karşılaşıyoruz. İlhan Berk’in harflerle ilgili şiirleriyle, "Galata" ve "Pera" gibi şiirleri üzerinde Rimbaud’un "Sesliler" şiiriyle, "Kentler(I)", "Kentler(II)", "Anakent", "Köprüler" ve "Kent" şiirlerinin etkisi görülmektedir. (Alkan 1994: 112) Bunun dışında Apollinaire, Baudelaire, Mallarme, E. E. Cummings, Borges, Whitman, Rene Char, Neruda, Homeros, Heredotes, Nerval gibi yüzlerce şair, onun Batılı kaynağını oluştururlar. Aragon, Andre Breton, Paul Eluart, Sade, Bataille, Dante gibi daha birçokları da bu tabloya eklenebilir. Fenomenolojiden Ontolojiye: Berk, Şenlikname’yle (1972) Batı’nın yeni bir kaynağı olan Husserl’in fenomenolojisine yönelir. Ahmet Oktay’ın anlatımıyla: “Nesnel ve maddeci bir şiirin örneklerini vermeyi sürdürür. Husserl’in varlıkların, olguların özlerini ortaya çıkarmak için nesnelerin ve olguların görünür, genel geçer varlıklarını “paranteze almak” amacıyla kullandığı betimleme yönteminden yararlandığı söylenebilir.” (Oktay 1993: 390) Şenlikname’deki şiir isimleri de şuurlu bir seçimdir: "Karadeniz", "İstanbul", "Mavi ve Siyah", "Ölü Doğa", "Anka", "Sis", "Rücû", "Fatih", "Hamsi", "Âşık Veysel", "Orhan Duru". Neticede isimleri ne olursa olsun karşımızdakiler birer nesnedir. Ancak ortada nesneleri algılayan bir öznel bilinç vardır. Aynı anlayışı Taşbaskısı, Galata ve Kül kitaplarında da sürdürür. Metafizik olmasa da Berk’in, nesnelere bu yönüyle mito-poetik bir yaklaşımı olduğunu söyleyebiliriz. Kaynak: İlhan Berk
-
Cahit Külebi Hakkında
Cahit Külebi, Tokat’ın Zile ilçesinin Çeltek köyünde Necati Bey ve Feride Hanım’ın ilk erkek çocuğu olarak 10 Ocak 1917’de dünyaya geldi. Ailesi doğumundan kısa bir süre önce, Rus işgalinden dolayı Erzurum’dan göç ederek bu köye yerleşti. Necati Bey, Erzurum’da Gullebiler olarak bilinen bir sülaleye mensuptur. Bu sülale, okuma yazmaya önem verirdi. Devlete birçok asker ve memur yetiştirdi. Annesi Feride Hanım ise Erzurum’un Pasinler ilçesi Tayhoca (Tahirhoca) köyünden Karabeyoğulları lakabıyla tanınan ve geniş toprakları olan bir sülalenin kızıydı. Asıl adı Mahmut Cahit olan Cahit Külebi, şiirlerinde “Nazmi Cahit, Cahit Külebi” imzalarını kullandı. Soyadı kanunu çıkınca ailesi “Erencan” soyadını aldı (Çetişli 1998: 29-30). Ancak şair, Erzurum’da sülalesine verilen “Gullebiler” lakabından hareketle kullandığı “Külebi” ismini, daha sonra soyadı olarak tescil ettirdi ve edebiyat dünyası onu Cahit Külebi olarak tanıdı. İlköğrenimine çok küçük yaşta Zile’deki Mahalle Mektebinde başladı. Daha sonra o dönemde Zile’nin en modern mektebi olan Nümûne-i Terakkîye verildi. Bu iki okuldan hoşnut olmayan küçük Cahit, Dutlupınar İlkokuluna gönderildi. Ailesi, 1924’te çoğunluğunu Doğu Anadolu’dan gelen göçmenlerin oluşturduğu ve yeni ilçe olan Artova’ya (Çamıbel) taşınınca eğitimine burada devam etti. Babasının tayini 1927’de Niksar’a çıktı. Böylece Zile’de başlayan ve Artova’da devam eden ilköğretim macerası 1929 yılında Niksar Gazi Ahmet Danişment İlkokulunda tamamlanmış oldu. O tarihte Niksar’da ortaokul olmadığı için yaşı büyütülerek Sivas Erkek Lisesine yatılı olarak gönderildi. Ortaokul ve liseyi parasız yatılı olarak okuduğu bu okulu 1936’da bitirdi. Babasını 1935’te kaybeden Cahit Külebi, ailenin yaşadığı ekonomik zorluklardan dolayı, yüksek tahsilini, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu öğrencisi olmanın sağladığı maddi imkânla İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde tamamladı. 1940 yılında mezun olan Cahit Külebi, aynı yıl yedek subay olarak askere gitti. 1942 yılının sonunda askerlik görevini tamamlayan şair, İstanbul Üniversitesinde öğrenci iken tanıdığı Tarih Bölümünden mezun olan Süheyla Tarkan’la evlendi. Bu evlilikten Mehmet Ali ve Ahmet adını verdikleri iki erkek çocuğu oldu (Çetişli 1998: 32-43). Askerlik dönüşü Antalya Lisesine edebiyat öğretmeni olarak atandı. Burada üç yıl kadar kalan şair, 1946 yılında Ankara Devlet Konservatuarına edebiyat öğretmeni olarak tayin edildi. Bu okulda bir süre idareci olarak da çalışan Cahit Külebi, 1954 yılında Ankara Gazi Lisesi edebiyat öğretmenliği görevine getirildi. 1956’da müfettiş olarak Milli Eğitim Bakanlığına geçen şair, bu görev kapsamında kısa bir süre Amerika’da bulundu. 1960-1964 yılları arasında İsviçre bölgesi öğrenci müfettişliği ve kültür ataşesi görevini yerine getirdi. 1966’da Milli Eğitim Bakanlığı başmüfettişliğine, 1969’da da Milli Eğitim Bakanlığı Kültür müsteşar yardımcılığına atandı. 3 Ocak 1973’te kendi isteği ile 30 yıl süren çalışma hayatını sonlandırdı. 1951’den itibaren Türk Dil Kurumu üyesi ve Türk Dili dergisinin ilk sayısından itibaren de yazı kurulunda yer aldı. Cahit Külebi, emekli olduktan sonra bu kurumda daha aktif görevlerde bulundu. 1972’de yönetim kurulu üyeliğine, 1973’te Yayım Kolu Başkanlığı görevine getirildi. 1976’da Türk Dil Kurumu genel sekreterliği görevine getirilen şair, 1983 yılına kadar bu görevde bulundu (Onaran 2004: 10). Bir ara siyaset hayatına da giren Cahit Külebi, 1983'te SODEP ve Sosyal Demokrat Halkçı Parti'nin kuruluşunda yer aldı. Bir süre parti merkez ve yönetim kurulu üyeliği ile parti müfettişliği görevinde bulundu. Cahit Külebi, hayatının sonlarında büyük üzüntüler yaşadı. Küçük oğlu Ahmet’i 1991’de, eşi Süheyla Hanımı ise 1993’te kaybetti. Çankaya sırtlarındaki bir apartmanın zemin katında yalnızlık içinde günlerini geçirdi. 28 Mart 1997’de kalp ve böbrek yetmezliği teşhisiyle hastaneye kaldırıldı. Yaklaşık üç ay süren tedavi sürecinden sonuç alınamadı ve 20 Haziran 1997 günü böbrek yetmezliğinden hayatını kaybetti. 21 Haziran 1997 günü Cebeci Asri Mezarlığına defnedildi (Çetişli 1998: 47-48). Daha Niksar’da ilkokulda okuduğu yıllarda sınıf arkadaşının yazdığı şiirlerin öğretmeni tarafından takdirle karşılanması onda şiire karşı derin bir isteğin oluşmasını sağladı. İlk denemelerini de bu yıllarda yaptı. Sivas Erkek Lisesinin orta kısmında okurken okula gelen Ahmet Kutsi Tecer ve Sivaslı halk şairlerinin şiirleri, gerçek anlamda şiirle meşgul olmasını sağladı. Cahit Külebi, ilk şiirini Sivas Lisesinin çıkardığı Toplantı adlı dergide “M. Cahit” imzasıyla yayımladı. Daha sonra "Sivas Erkek Lisesinden Ahmet" imzasıyla Yücel dergisinde şiirler yazdı (1935). Yüksek tahsil için geldiği İstanbul’da özellikle Fransız şairlerini ve Şark'ın büyük şahsiyetlerini okuma imkânı buldu. Bu tarihten sonra kaleme aldığı şiirlerinde sesini daha güçlü bir şekilde duyurdu. 1938’de yazdığı şiirlerinde “Mahmut Cahit, Nazmi Cahit” gibi imzalar kullandı. Sivas’ta iken tanıdığı Ahmet Kutsi’den sonra burada kültür ve sanat dünyasının önemli isimleriyle dostluklar ve arkadaşlıklar kurdu. Bunlar arasında Behçet Necatigil, Orhan Veli, Sabahattin Kudret Aksal, Ceyhun Atıf Kansu gibi isimler de vardı. Bu isimler Cahit Külebi’nin sanatçı kişiliğinin oluşmasında etkili oldu. Cahit Külebi, “Külebi” soyadını tescil ettirdiği 1946’dan önce çeşitli dergilerde yayımlanan şiirlerinde “Cahit Erencan” imzasını da kullandı. Varlık, Sokak, İnsan, Yaratış, Türk Dili, Kültür Dünyası, Söz ve Hisar gibi dergilerde şiirlerini yayımladı. Cahit Külebi, 1940-1950 yıllarını kapsayan yeni şiir akımında kendine özel bir yer edindi. Aydın bir saz şairi içtenliği ve Karacaoğlan rahatlığıyla ama her zaman temiz bir dille zaman zaman kötümser, güvensiz bir şekilde kendi türküsünü söyledi. Yarım kafiyeler, iç sesler, duygu ve düşüncelerine eklediği zarif benzetmeler ve söyleyişindeki titizlikle döneminin en sevilen şairler arasına girdi (Necatigil 1995: 214). İlk şiir kitabını 1946’da Adamın Biri ismiyle İstanbul’da yayımladı. Bu kitaptan itibaren yayımladığı bütün kitaplarında bazen çocuksu bir saflıkla, bazen haksızlığa uğramışlığın öfkesiyle, zaman zaman ince bir alayla ama her zaman toplumsal bir duyarlılıkla şiirler kaleme aldı (Onaran 2004: 9). Bireyci gibi görünen şiirlerinde bile, toplumun yaşadığı acılardan süzülmüş duygulara yer verdi (Karaören 1985: 6). Bu kitabı, 1949’da yayımladığı Rüzgâr takip etti. 1952’de yazdığı Atatürk Kurtuluş Savaşında isimli kitabına ismini veren “Atatürk Kurtuluş Savaşında" adlı şiiri, Nevit Kodallı tarafından Atatürk Oratoryosu olarak bestelendi. 1954’te Yeşeren Otlar’ı neşretti ve bu kitapla 1955 yılında Türk Dil Kurumu Edebiyat Ödülünü aldı. Cahit Külebi, bu tarihten sonra yaklaşık on yıl şiirden uzak kaldı. Bu sürenin yarıya yakınını yurt dışında geçiren şair, 1965’te Süt’ü yayımladı. 1969’da önceki kitaplarında bulunan bazı şiirlerinin de yer aldığı Şiirler isimli kitabı neşretti. 1973’te yayımlanan Türk Mavisi, 1987’de Hitit Verlag Yayınevi tarafından Almancaya, Bilgi Yayınevi tarafından da The Turkish Blue (2008) ismiyle İngilizceye çevrilerek yayımlandı. 1977’de Sıkıntı ve Umut’u neşretti. 1980’de ise Yangın isimli şiir kitabını okuyucularıyla buluşturdu. Bu kitabında 1960’larda başlayan 12 Mart ve sonrasında 12 Eylül’le devam eden sıkıntılı, baskıcı dönemlere göndermelerde bulundu. Kitap, bu hâliyle çok beğenildi ve 1981’de Yeditepe Şiir Armağanına layık görüldü. 1982’de şiirlerini topladığı kitabı, bu sefer Bütün Şiirleri ismiyle raflardaki yerini aldı. Şairin öldüğü 1997 yılında ilk kitapta yer almayan şiirler de ilave edilerek bu kitabın yeni baskısı yapıldı. Söz konusu kitap, daha sonra defalarca basıldı. Cahit Külebi’nin sağlığında yayımlanan son kitabı 1991’de neşrettiği Güz Türküleri oldu. Bunlardan başka Kültür Bakanlığı, Cahit Külebi’nin şiirlerinden seçmeler yaparak, bunları Rusça, Özbek Türkçesi ve Azeri Türkçesine aktardı ve 1993-1994 yıllarında üç kitap olarak yayımladı. Çeşitli dergi ve gazetelerde yer alan düzyazılarını 1985 yılında Şiir Her Zaman ismiyle yayımlayan Cahit Külebi, ertesi yıl İçi Sevda Dolu Yolculuk isimli eserinde hatıralarına yer verdi. Cahit Külebi, kendisiyle yapılan mülakatlarda ve kaleme aldığı yazılarının satır aralarında şiirden ne anladığını, şiirin nasıl olması gerektiğini, o dönemdeki ideolojik yaklaşımların etkisinde kalmadan açıkladı. Şiiri, bütün güzel sanatlar içinde apayrı bir yere koyan şair, ilkeleri ve kuralları en serbest olan ama aynı zamanda duyguların anlatıldığı en ince dokulu ve en yoğun tür olarak gördü. Ona göre şiir güzel sanatlar içerisinde değişime en açık, anlatımı en yalın bir tür olmasına rağmen sanatların en soylusu, en halisi ve en özneli ve bir o kadar da yazılması en güç olan şiiri, insana en yakın bir sanat faaliyeti olarak gördü (Çetişli 1998: 70). Bu yüzden zaman zaman yaşadığı hikâyeye bağlı olarak dikkati başka yöne kaysa da hayatı boyunca şiirden hiç uzak kalmadı. Şiirlerinde sevgi, cinsellik, kadın güzelliği, yaşama sevinci, gurbet ve yalnızlık, öte duygusu, yaşlanma duygusu, bedbinlik, ölüm, tabiat, sanat gibi ferdî temalarla, memleket (şair ve memleket, memleket coğrafyası, insan ve tarih, insan ve problemleri), yozlaşma gibi sosyal temaları işledi. Başta Atatürk olmak üzere, Bakî, Karacaoğlan, Nurullah Ataç, Ceyhun Atuf Kansu, Guillaume Apollinaire gibi portrelere yer verdi (Çetişli 2012: 131-220). Toplumda oluşan kanaatin aksine, kendisinin halk şiiri geleneğinden faydalanmadığını söyleyen Cahit Külebi, halk şiirinden kendi yararlanma anlayışı içinde çok şey aldığını, ancak bu tarzda gençliğinde kaleme aldığı birkaç şiirinin dışında halk şiirine benzer şeyler yazmaya hiç özenmediğini; onu esas hayran bırakan şeyin halk ürünü türküler olduğunu sık sık belirtti (Onaran 2004: 18). Kendisini “halkçı şair” olarak tanımlayan Cahit Külebi, halkçılığı toplumculuktan daha geniş ve kapsamlı bulduğunu sık sık dile getirdi. Bu yüzden şiirlerinde halk diline yakınlık duydu. Şiirde ahenge çok önem veren şair, kafiye ve veznin sağladığı sesi şiirinin ayrılmaz bir parçası gördü. Şiir yazdığı dönemde kafiye, vezin ve söz sanatlarına karşı çıkanlara aldırış etmeden son derece özgün benzetmeler yaptı. Şiirlerindeki içten ve coşkulu anlatım, ayrıntıya düşmeden söyleme, dili zorlamadan kolayca kullanma gibi özellikler, onu aynı zamanda Türk şiirinin önemli bir lirik şairi yaptı. “Hikâye” şiiri bu konudaki en güzel örnektir. Cahit Külebi, şiirlerinde tabiatı insanla birlikte ele aldı. Tabiattaki olumsuzluk ve imkânsızlıkları aynı zamanda insana ait olumsuzluklar ve imkânsızlıklar olarak gördü. Şaire göre tabiat, baştanbaşa çelişkilerle doluydu. Tabiattaki cömertlik ve yokluk aslında insanın kendi içinde yaşadığı çelişkilerin yansımasıydı. Bu yüzden onun şiirlerinde gördüğü, şahit olduğu olaylar veya olumsuzluklar ders vermek ya da bilgiçlik taslamak için anlatılmadı, lirik bir söyleyişle bu çelişkiyi hissettirmeye çalıştı. Bunları anlatmayı toprağına bağlı bir sanatçının görevi olarak düşündü. Çocukluğunda ve ilk gençlik yıllarında bulunduğu Tokat ve Sivas bu acıları duyup yaşadığı yerler oldu ve bu coğrafyaya ait tespitlerine sonraki yıllarda kaleme aldığı “Kızılırmak Kıyılarında”, “Tokat’a Doğru”, “Sivas Yollarında”, “Yurdum”, “Yurdumuz”, “Şiir Yöntemim” gibi şiirlerinde yer verdi. Cahit Külebi, şiirle düzyazının, politikayla sanatın karıştırılmasına karşı çıktı. Her birinin kendi imkânları ve sahasının olduğunu ve birbirlerinin alanına müdahale etmemesi gerektiğini düşündü. Bununla birlikte sanatkârın her türlü baskıdan uzak ve hür olması gerektiğini savundu. Sanatçının politikanın içinde olmasını veya politikadan güç almasını sanatın ruhuna aykırı bulan şair, ömrü boyunca bu çizgiyi muhafaza etmeye çalıştı. Türk edebiyatının Anadolu’dan yükselen bu önemli sesi, Türk şiirinin 1940-1950 yılları arasında gerçekleşen yeni şiir anlayışının önemli bir ismi oldu. Cumhuriyet'in ruhuna uygun, memleket gerçeklerini anlatan, halkı ve konuştuğu dili önemseyen, yaşadığı hayatı bütün yönleriyle ama coşkun bir şekilde anlatmayı esas alan lirik şiirler yazdı. Klasik şiirden Bâkî’yi, halk şiirinden Karacaoğlan’ı beğeniyle okuyan Cahit Külebi, çağdaşları arasında Nurullah Ataç ve Ceyhun Atuf Kansu’yu diğerlerinde farklı bulduğunu sık sık dile getirdi. Kaynak: Cahit Külebi
-
Mümtaz Beğen Hakkında
Şair. 19 Ağustos 1969, Aksalur / Ürgüp / Nevşehir doğumlu. Ozan Ülkü adını da kullandı. Aksalur Atatürk İlkokulu, Kayseri İmam-Hatip Lisesi, AÖF Bankacılık-Sigortacılık Meslek Yüksek Okulu mezunudur. 1999’dan itibaren sigorta acenteliği yaptı. İlk yazısını Diyanet Gazetesi’nde (1990) yayımladı. Daha sonra Yeni Düşünce, Kayseri Akın Günlük, Ortadoğu, Hergün, Kurultay, Türkiye, Diyanet, Genç Nefer, Geçit, Sesleniş, Yesevi, Erciyes, Ozan, Ece, Bizim Anadolu, Çemen, Türkü dergilerinde yazdı. Kayseri yerel televizyonlarından Kanal 38’de “Edebî Bakış” adlı kültür-edebiyat-sanat programını hazırlayıp sundu (2004-). ANASAM ve Aydınlar Ocağı üyesidir. “Mümtaz Beğen, söyleyecek sözü olan ve bu paralelde varlığını şiirlerinde duyurmayı başaran bir şair. Halk şiiri geleneği çerçevesinde şekil ve muhtevayı kaynaştırarak modern bir çizgi yakalamıştır. Şiiri şiir yapan unsurları kavrayarak, şiirin kaynaklarına inmesi kendisini tekrar ve taklit tuzağının dışında bırakmıştır. Tema zenginliği, duygu ve düşünce akışı, buluş gücü ile artık şiirin damarlarını bulmuştur. Bu kitabıyla, kendi yolunun yolcusu olarak, uzun süre sesinin şiir vadisinde yankılanacağına inanıyorum...” (Nurkal Kumsuz) ESERLERİ (Şiir): Sevdam ile Övünürüm (1993), Ozan Ülkü (1993), Dediğin Olsun (2000), Dahası Var mı? (2002). HAKKINDA: Mümtaz Beğen / Dahası Var mı? (2002).
-
Yılmaz GÜNEY Hakkında
Asıl adı Yılmaz Pütün’dür. Adana’nın Karataş ilçesine bağlı Yenice Köyü’nde doğdu. Babası kan davası yüzünden Adana’ya göçen aslen Urfa Siverekli çiftçi başı Hamit (Hamo) Pütün (Hamit Çavuş), annesi ise Güllü (Gule) (nüfustaki adı Nafiye) Hanım’dır. Yazarın annesinin ilk eşi Koço Bey’den iki kardeşi; babası Hamit Bey’in ikinci eşi Sebiha Hanım’dan dört kardeşi vardır. Öz kardeşi Leyla ise 1938’de doğdu (Kahraman 1992: 19-34). İlkokul üçüncü sınıfa kadar Yenice İlkokulunda, sonra sırasıyla Adana İnönü ve Adana İnkılap İlkokullarında okudu (Öztürk 2015: 44). Ortaokulu Adana Ortaokulunda tamamladı. Öykü yazmaya lise yıllarında başladı. “Unutulmuş Adam” (1956), “İçimizden Biri” (1956), “Ölüm Beni Çağıyor” (1956) yazarın ilk öykülerindendir. 1955’te (kimi kaynaklara göre 1956) On Üç, Fikir Sanat Dergisi’nde yayımlanan “Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri” yazar için hayatının dönüm noktası oldu (Güney 1998: 19; Kahraman 1992: 67). 1956’da Adana Erkek Lisesinden mezun oldu. Çocukluğundan itibaren simitçilik, çobanlık, bekçilik, ırgatlık vb. işlerde çalışan Yılmaz Güney, lise yıllarında ve sonrasında film şirketlerinde pursantaj memuru olarak çalıştı. 1956’da yazar, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesine kaydını yaptırdı. Derslere devam zorunluluğu yoktu. Bunun üzerine Adana’ya döndü; amacı hem okuyup hem çalışmaktı. Fakat iki iş bir arada yürümedi ve okulun yarıyıl sonu sınavlarına dahi giremedi. 1957’de İstanbul’a gitti. 1958’te İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesine kaydını yaptırdı. Yılmaz Güney’in İstanbul’a gelirken en büyük amacı büyük bir yazar olabilmekti. Çeşitli sebeplerle okula devam edemedi. 1958’de yayımlanan “İyi Günler Pazar” öyküsünden itibaren yazılarında da Yılmaz Güney adını kullandı. Yazar İstanbul’da bir taraftan sinema sektöründe çalışmaya bir taraftan da edebiyatçılarla tanışmaya, gazete/dergilere yazı yazmaya devam etti. 1958’de Atıf Yılmaz’ın yönettiği “Bu Vatanın Çocukları” filminde ilk asistanlık, senaryo yardımcılığı ve başrol oyunculuğu deneyimini yaşadı (Özgüç, 2005: 10). “Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri” adlı hikâyesinde siyasi propaganda yaptığı gerekçesiyle 1956’da başlayan yargılanma süreci 1961’de sona erdi ve yazar bir buçuk yıl ağır hapis, sürgün ve kamu haklarından ömür boyu men cezası aldı (Özkılınç, 2014: 63). Hapishanede iken senaryolar yazarak geçimini sağladı. 1962’de Konya’da sürgündeyken içkili eğlence mekânında şarkıcılık yapan Birsen (Can) Ünal’la tanıştı. 1963’te İstanbul’a döndü ve sinema sektöründeki kariyerine devam etti. Can Ünal’la evlilik dışı birlikteliklerinden Elif adında kızları oldu. 1964-65 yıllarında Yılmaz Güney sinema sektöründe rüştünü ispat etti ve çok meşhur bir aktöre dönüştü. 1966’da çekilen “Çirkin Kral” filminden sonra bu takma adıyla anılmaya başlandı. 1966’da ilk romanı Boynu Bükükler yayımlandı. 1967’de Nebahat Çehre (gerçek adı Hilal) ile yaptığı evlilik bir yıl sürdü. 1968-1970 yılları arasında önce Sivas ardından Muş’ta askerlik görevini tamamladı. 1970’de İstanbul’a döndü. Ara vermeden film çekimlerine başladı. Aynı yıl Jale Fatma (Fatoş) Hanım’la evlendi. 1970’de yönetmenliğini yaptığı “Umut” filmi Türk ve Dünya sinemasında oldukça ses getirdi. 1971’de oğlu Yılmaz dünyaya geldi. 1972-74 yılları arasında İstanbul Selimiye askeri cezaevinde tutuklu kaldı. 1974’te af yasasıyla hapishaneden çıktıktan sonra ideolojik görüşünün ağır bastığı filmlere imza attı. Aynı yıl “Endişe” filminin çekimlerinde Adana’da bir gazinoda silahlı tartışmada yargıç Sefa Mutlu’yu öldürmekten tutuklandı. On dokuz yıl ağır ceza hapsi aldı. Cezaevindeyken Nihat Behram’la birlikte Güney isimli dergi çıkardı; senaryoları Zeki Ökten, Şerif Gören gibi yönetmenler tarafından filme çekildi. 1981’de firar ederek Paris’e kaçtı. 1984’te Paris’te mide kanserinden vefat etti (Kahraman 1992: 76-335). Filmleri dışında ayrıca 1971’de yayımlanan Boynu Bükük Öldüler romanıyla 1972 Orhan Kemal Roman Ödülünü kazandı. Yüzden fazla filmde oyuncu, yönetmen ve senarist olan Yılmaz Güney pek çok ödül almıştır. Aldığı ödüllerden en önemlileri şöyledir: Hudutların Kanunu (1966)-4. Antalya Film Festivali (1967), En iyi erkek oyuncu; Seyyit Han (Toprağın Gelini)-1. Adana Film Şenliği (1969) En başaralı üçüncü film/en başarılı erkek oyuncu; Bir Çirkin Adam (1969)-7. Antalya Film Festivali (1970) En başarılı film/en başarılı erkek oyuncu; Umut (1970)-2. Adana Film Şenliği (1970) En iyi film/en iyi senaryo/en iyi erkek oyuncu-25. Uluslararası Cannes Film Festivali (1971) yarışma dışı gösterildi-27. Uluslararası Berlin Film Festivali (1977) Fibresci Ödülü; Acı (1971) Adana Film Festivali (1971)En başarılı ikinci film/en başarılı erkek oyuncu; Ağıt (1971)- Adana Film Festivali (1971)En başarılı film/en başarılı yönetmen/en iyi erkek oyuncu; Umutsuzlar (1971)-3. Adana Film Festivali (1971) En iyi üçüncü film; Arkadaş (1974)-Antalya Film Festivali (1975) En iyi ikinci film; Zavallılar (1974)- 12. Antalya Film Festivali (1975) En iyi üçüncü film; Endişe (1974)-12. Antalya Film Festivali (1975) En iyi film/en iyi senarist; Sürü (1978)-29. Uluslararası Berlin Film Festivali (1979) Jüri özel ödülü, Sinema Yazarları Derneği (1980) En iyi film/en iyi senarist, 32. Locarno Film Şenliği (1979) En iyi film, özel mansiyon, 10. Antwerp Film Festivali (1979) Belçika Kraliyet film arşivi ödülü/büyük ödül, Londra Film Festivali (1980) En özgün ve yaratıcı film, Valencia Film Festivali (1980) Büyük ödül; Düşman (1979) 30. Uluslararası Berlin Film Festivali (1980) En iyi senaryo jüri özel ödülü/Katolik kilisesi büyük ödülü, Sinema Yazarları Derneği (1981)En iyi üçüncü film/en iyi senaryo; Yol (1981) 35. Uluslararası Cannes Film Festivali (1982) Altın Palmiye ödülü (Özgüç 2005: 31-369). İlk hikâyeleri On Üç, Salkım, Nasır, Doruk, Yeni Ufuklar ve Pazar Postası gibi dergilerde yayımlanan Yılmaz Güney hikâye dışında roman, deneme, mektup ve senaryo türlerinde eserler kaleme alır. Çocukluğundan itibaren okumaya ve edebiyata düşkün olan Güney’in gençlik dönemi hikâyeleri alttan alta bir sınıf bilinci taşısa da tam anlamıyla belirli bir dünya görüşüne yaslanmazlar. Yazar bu dönemde aynı zamanda sinema sektöründe oyunculuk ve yönetmenlik yapmaktadır. Bu nedenle hikâyelerinin kurgusunda sinematografik öğelere rastlanır. Birey-toplum ilişkisi, ezilen insanlar, insanın hiçliği, yalnızlığı öykülerinin tematik evrenini oluşturur. Bu eserlerde yer yer düş ile gerçeğin iç içe geçtiği ve fantastik unsurların kullanıldığı görülür. Yazar, karakterlerin bilinçaltını okuyucuya sunmaya çalışır, psikolojik tahlillere yer verir. Hikâyelerde varoluşçuluk akımının etkileri gözlenir. Bu dönem eserlerinde yer yer şiirsel söylem göze çarpar. Yılmaz Güney’in öykücülüğünün ilk evresinden sonra araya hapishane yılları girer. Bu dönemden sonra yazarın eserlerinde varoluşçu duyuştan ziyade somut gerçekliklerin ağır bastığı gözlemlenir. Artık dünya görüşünün üstün geldiği yapıtlar kaleme alır. Boynu Bükükler( 1966) / Boynu Bükük Öldüler (1971) romanı bu evreye denk gelir. Feodal üretim biçimi olarak ağalık düzeninin anlatıldığı romanda ahlak, sevgi ve insan ilişkileri gibi kavramlar sorgulanır. Köyü ele alması bağlamında eser Yaşar Kemal’in Çukurova’yı anlattığı hikâye ve romanlarıyla, Orhan Kemal’in eserleriyle benzerlikler taşır (Sezer’den aktaran Dorsay 2000: 465). Fakat romanda köyü terk eden kahramanların şehirdeki serüvenine de yer verilir. Eser, toplumsal düzende ataerkil erkek kimliğinin eleştirisini de içerir. Hücrem-Salpa-Sanık (1975) üçlemesinde yazarın doğrudan mesaj kaygısı taşıdığı gözlemlenir. Çünkü Güney, artık sesinin geniş kitlelere ulaştığının ve bu kitleler üzerindeki etkisinin de farkındadır. Bu eserlerde toplumsal/siyasal olayları yazar. Hücrem’de devrimci düşünce ve sınıf mücadelesi temel izleklerdendir. Salpa’da aydın kesimin egemen ideoloji ile bağını Mehmet Salpa karakteri üzerinden sorgular. Sanık’ta ise Yaşar Yılmaz karakteri üzerinden tezini ortaya koyar. Buna göre kitlelerle organik bağı bulunmayan aydınlar yalnızlığa mahkûmdur. Soba, Pencere Camı, İki Ekmek İstiyoruz (1999), gecekondu çocuklarının suçla olan bağlantısını işler ve eserde çocuk cezaevlerinin durumu anlatılır. Yazarın senaryolarında gözlem gücünün ağır bastığı görülür. Güney’in yaşadığı ve gördüğü her şey senaryolarının malzemesini oluşturur. Denemeleri toplumsal ve siyasal meseleler üzerinedir. Selimiye Mektupları (1995) ise 1972-74 arasında yazarın Selimiye Cezaevinden eşi Fatoş Güney’e yazdığı mektuplardan oluşur. KaynakçaDorsay, Atilla (2000). Yılmaz Güney Kitabı. İstanbul: Güney Yayınları. Ergün, Mehmet (1978). Bir Sinemacı ve Anlatıcı Olarak Yılmaz Güney. İstanbul: Doğrultu Yayınevi. Güney, Yılmaz (1971). Boynu Bükük Öldüler. Ankara: Dost Yayınları. Güney, Yılmaz (1998). Ölüm Beni Çağırıyor/Gençlik Öyküleri. İstanbul: Yaba Yayınları. Güney, Yılmaz (2016). Selimiye Mektupları. İstanbul: İthaki Yayınları. Güney, Yılmaz (2017). Hücrem. İstanbul: İthaki Yayınları. Güney, Yılmaz (2017). Salpa. İstanbul: İthaki Yayınları. Güney, Yılmaz (2017). Sanık. İstanbul: İthaki Yayınları. Kahraman, Ahmet (1992). Yılmaz Güney Efsanesi. Ankara: Verso Yayıncılık. Özgüç, Agâh (2005). Bütün Filmleriyle Yılmaz Güney. İstanbul: Agora Kitaplığı. Özkılınç, Güney (haz.) (2014) Sinemanın Güney’i. İstanbul: Evrensel Basın Yayın. Öztürk, Birol (2015). Benim Rahat Edemediğim Yerde Kimse İstirahat Edemez, Bir Yılmaz Güney Biyografisi. Ankara: Yason Yayınevi.
-
Yılmaz ERDOĞAN Hakkında
Yılmaz Erdoğan, 4 Kasım 1967 yılında Hakkari'de dünyaya gelmiştir. İlk ve ortaokulu bitirdikden sonra Ankara Aydınlıkevler Lisesi'nde eğitimine devam etti. Liseden sonra İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi'ni kazandı. İstanbul Kocamustafapaşa'da arkadaşlarıyla birlikte yaşamaya başladı. İTÜ'deki eğitimini yarıda bırakarak Ferhan Şensoy'un Nöbetçi Tiyatro kadrosuna katıldı. Ardından Levent Kırca´nın 'Olacak O Kadar' isimli tv programında başyazar olarak çalıştı. TRT´de yayınlanan 'Umut Taksi' ismindeki dizinin yazarıdır. Ayrıca bu dizide rol almıştır. Bir Demet Tiyatro adlı dizideki Mükremin Çıtır karakteri ile geniş kitlelerce tanınmaya başlamış, aynı zamanda bu dizinin senaristliğini de yapmıştır. 1994 yılında Necati Akpınar ile birlikte Beşiktaş Kültür Merkezi'ni kurdu. Burada ‘Haybeden Gerçeküstü Aşk’, ‘Sen Hiç Ateşböceği Gördün Mü?’, ‘Cebimde Kelimeler’, ‘Otogargara’, ‘Bana Bir Şeyhler Oluyor’ gibi oyunları kaleme aldı. Ardından Demet Akbağ ile başrol olarak oynadığı ‘Bir Demet Tiyatro’ adlı oyunu yazdı. 2001 yılında hem yazıp oynadığı hem de yönettiği Vizontele isimli ilk uzun metraj filmini çekti. Sadri Alışık Ödülleri en iyi erkek oyuncu, Altın Kelebek Ödülleri en iyi komedi dizisi, AACTA en iyi yardımcı erkek oyuncu, Afife Tiyatro Ödülleri Cevat Fehmi Başkurt özel ödülü sahibidir. Yılmaz Erdoğan, 1991'de Sanem Oktar ile evlenmiş ve 1998'de ayrılmıştır. Bu evlilikten Berfin isimli bir kızı bulunmaktadır. Yılmaz ikinci evliliğini 2006 yılında Belçim Bilgin ile yapmış 2018 yılında boşanmıştır. Erdoğan'ın bu evlilikten ise Rodin isimli bir oğlu bulunuyor. Yılmaz Erdoğan, 1.77 metre boyunda, 73 kilo ve Akrep burcudur.
-
Uğur MUMCU Hakkında
Hukuçu, gazeteci, yazar ve Türkiye’de araştırmacı gazeteciliğin öncülerinden olan Uğur Mumcu kimdir? Yazdığı eserler ve konuları nelerdir? Hangi konularda araştırmaları ile öne çıkmıştır? Uğur Mumcu neden ve nasıl öldürüldü? Uğur Mumcu Kimdir?22 Ağustos 1942’de Kırşehir’de doğdu. Ankara Devrim İlkokulu, Cumhuriyet Ortaokulu ve Ankara Bahçelievler Deneme Lisesinden mezun olduktan sonra 1961 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde eğitime başladı. Öğrenciyken 26 Ağustos 1962’de Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan makalesiyle Yunus Nadi Ödülü’nü kazandı. 1963'te fakülte öğrenci derneği başkanı seçildi. 1965 yılında mezun oldu. 1969-1972 yılları arasında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde asistan olarak çalıştı. Uğur Mumcu’nun Gazeteciliği12 Mart Muhtırasının verilmesinden önce Doğan Avcıoğlu’nun yönetimindeki “Devrim” gazetesinde köşe yazarlığı yapan Mumcu, Muhtıradan sonra tutuklandı ve yargılandı. Bu yüzden askerliğini “sakıncalı piyade” olarak Ağrı Patnos’ta tamamladı. Askerliğinin ardından “Yeni Ortam” gazetesinde köşe yazarlığı yapan Uğur Mumcu, aynı zamanda Anka Ajansında çalıştı. 1975’ten itibaren Cumhuriyet gazetesinde “Gözlem” başlıklı köşesinde düzenli olarak yazmaya başladı. Uğur Mumcu yazılarında hem sorunları dile getirdi hem de hukuka aykırı ve yasadışı uygulamaların üstüne gitti. Bu dönemde hukuk eğitiminin de katkısı ile soruşturmaya konu olan olayları, sıradan insanların rahatlıkla anlayacağı bir dil ile anlatırken, aynı zamanda fikri takip yaparak ele aldığı konular sonuçlanana kadar üzerinde yazı yazmaya devam etti. Herhangi bir güç odağı, siyasi parti, oluşum ya da örgütlenmeden bağımsız biçimde yalnızca gerçekleri yazmayı ve aktarmayı amaçlayan Mumcu “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz” söylemini kendine temel ilke edinmişti. Uğur Mumcu’nun eserleri1975 yılında Anka Ajansında çalışırken Altan Öymen’le beraber hazırladıkları, Süleyman Demirel'in yeğeni Yahya Demirel'in hayali mobilya ihracatını konu edinen, “Mobilya Dosyası” adlı kitap yayımlandı. Böylece "hayali ihracat" kavramı kamuoyunun gündemine girmiş oldu. 1975 yılında 12 Mart dönemini anlatan “Suçlular ve Güçlüler” kitabı yayımlandı. 1977’de “Sakıncalı Piyade” ve “Bir Pulsuz Dilekçe” kitapları yayımlandı. 1978’de "Büyüklerimiz" kitabı yayınlanan Mumcu, 12 Eylül’e giden süreçte yaşanan terör olaylarını yakından takip etti. Terör ve şiddet olaylarının kaynağının silah kaçakçılığı olduğunu fark eden Mumcu bu konuda çok sayıda köşe yazısı ve yazı dizisi kaleme aldı. 12 Mart dönemi öncesi ve sonrası gençlik liderlerinin yaşadıklarını kendi ağızlarından yansıttığı ve silahlı eylemlerle bir yere varılamayacağına dikkat çektiği kitabı "Çıkmaz Sokak" 1979’da yayımlandı. 1981’de “Silah Kaçakçılığı ve Terör”, 1982’de “Terörsüz Özgürlük” kitapları ile çalışmalarını derledi. 1981’de Abdi İpekçi’nin katili Mehmet Ali Ağca'nın İtalya’da Papa'yı öldürme girişiminden sonra Ağca üzerine inceleme ve araştırmalarını yoğunlaştırdı. 1982’de "Ağca Dosyası" kitabı yayınlandı, 1983 yılında Ağca ile cezaevinde röportaj yaptı. 1987’de araştırmacı gazetecilik açısından büyük bir başarı kabul edilen “Rabıta” ve “12 Eylül Adaleti”, 1991’de en önemli araştırmalarından biri olan “Kürt-İslam Ayaklanması 1919-1925” isimli kitapları yayımlandı. 1991 yılında Cumhuriyet gazetesinde yönetiminde yaşanan kriz üzerine gazeteden ayrıldı. 1 Şubat - 3 Mayıs 1992 tarihleri arasında geçici olarak Milliyet gazetesinde yazan Mumcu, 7 Mayıs 1992'de Cumhuriyet'e geri döndü. Uğur Mumcu suikastı24 Ocak 1993'te Ankara'da Karlı Sokaktaki evinin önünde, arabasına konulan bombanın patlaması sonucu suikasta kurban giderek yaşamını yitirdi. Öldürülmeden önce, PKK ile Kürt sorunu birbirinden ayırdığı bir bakış açısıyla, konu üzerinde çalışmalar yapmaktaydı.
-
Arif Ali ALBAYRAK Hakkında
1956 yılında BAF'ta (Kasaba) doğdu (21 Ekim 1956) . Hatice Albayrak ve Ali Arif Albayrak'ın 5.nci çocuklarıdır. Dr.Albayrak sosyal, kültürel, siyasi, mesleki, sportif ve sanatsal (şiir, müzik,resim,karikatür ve fotoğraf) birçok kuruluş ve örgütün içerisinde çalışmış, üyesi olmuş ve yönetim kurullarında görev almıştır. Uzun yıllar Serbest Calışan Hekimler Birliği, Gazi Mağusa Hekim Ve Dişhekimleri Dayanışma Derneği yönetim kurullarında görev almış, 1994-1997 yılları arasında Doğu Akdeniz Universitesi Vakıf Yönetim Kurulu (DAÜ VYK) üyeliği yapmıştır. Halen Baf Kültür ve Dayanışma Derneği (BKDD) , Müzik Üretenler Derneği (MÜDER) , Kıbrıs Sanat Derneği (KSD) , KSD Edebiyat Kulübü, Gazi Mağusa Belediyesi Türk Müziği Korosu (GMB TMK) , Gazi Mağusa Hekim Ve Dişhekimleri Dayanışma Derneği (GMHDDD) , Kıbrıs Türk Tabibleri Birliği (KTTB) , Serbest Calışan Hekimler Birliği (SÇHB) , Ulusal Endoskopik Laparoskopik Cerrahi Derneği (ELCD) , Şiir Dostları Derneği (ŞDD) , amatör bir resim organizasyonu olan GRUP RENK, GMB TMK Sanat Kurulu, KKTC Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Bakanlığı Kültür Sanat Kurultayı, Kıbrıs Türk Karikatürcüler Derneği (KTKD) ve Avrupa Karikatürcüler Federasyonu (FECO) üyesidir. Müzik çalışmalarını GMB TMK'nda sürdüren Dr.Albayrak 2001 yılı içinde Çıkaracağı "Eylül" isimli ilk müzik CD'sinin (Türk Müziği) hazırlığını yapmaktadır. 2 eserine klip çektiren Dr.Albayrak 5 esere daha klip hazırlığına girmiştir. Ayrıca Kıbrıs Halk/ Folk Müziği veya Akdeniz Müziği tarzında da özgün çalışmaları devam etmektedir. Evli ve 2 çocuk babasıdır. EserleriAğıt Ağlamak Üzereyim Aydınlık Körfezlerde Dokunmak Sana Gözlerince Sevdam Kaygan Zeminlerde Aşk Senfonisi Neredeydiniz? Seviyorum Seni Yarınlar Hep Güzel Olacaktır
-
Bekir Sıtkı ERDOĞAN Hakkında
Karaman’da doğdu. Babası Karamanlı din âlimi Yahya Bey, annesi Adviye Hanım’dır. Bekir Sıtkı’nın çocukluğu Karaman ve Konya’da geçti. Babası vefat edene kadar (1936) “çocuk”luğunu yaşayan Bekir Sıtkı, bu tarihten sonra dört kardeşin en büyüğü olması sebebiyle sorumluluğu üzerine aldı ve onlara daha iyi bakabilmek için meslek sahibi olmak istedi. Öğretmenlik ideali ile Adana Öğretmen Okulu sınavına girmeyi düşündü; ancak hastalanınca sınavı kaçırdı. II. Dünya Savaşı nedeniyle Konya’ya taşınan Kuleli Askerî Lisesi onun için bir şans oldu. Askerî liseye giren Bekir Sıtkı, buradaki eğitimini 1946 yılında tamamladı. Ardından Ankara’ya gitti ve burada Kara Harp Okulu’na devam etti. 1949 yılında piyade subayı olarak mezun oldu. İlk görev yeri olan Çankırı, Bekir Sıtkı’nın hem meslek hem de evlilik hayatının başladığı yerdir. Aynı yıl Zeliha Hanım’la evlendi. Çankırı’da bir yıl kalan teğmen Bekir Sıtkı’nın ikinci görev yeri Erzurum'dur (1950). Erzurum’da ilk çocuğu Yahya dünyaya geldi. Bekir Sıtkı Erdoğan’ın oğluna Yahya adını vermesinin nedeni Yahya Kemal’e olan hayranlığıydı. Bu dönemde Bekir Sıtkı’nın en büyük arzusu, edebiyat bölümü olan üniversitenin bulunduğu bir şehre, İstanbul ya da Ankara’ya tayininin çıkmasıydı. 1953 yılında Ankara Askerî Ekmek Fabrikası İnzibat ve Takım Komutanlığı’na atandı. Bu atama şair için edebiyat dolu bir hayatın başlangıcıydı. İdealine kavuşan şairin, 1955 yılında ikinci çocuğu olan kızı Sahil dünyaya geldi. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı’na kayıt yaptıran Bekir Sıtkı; şairliğinin, şiiri iyi tanımasının, eski yazı bilmesinin verdiği avantajla 1957 yılında mezun oldu. Tek isteği edebiyat öğretmenliği yapmaktı. 1960 yılında Deniz Ordusu’na edebiyat öğretmeni olarak atandı. Bundan sonra Bekir Sıtkı’nın deyimiyle “şairane hayatı” başladı. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’na geçtikten sonra ilk görev yeri İstanbul Beylerbeyi’ndeki Deniz Astsubay Hazırlama Okulu oldu. Daha sonra Heybeliada’daki Deniz Lisesi’ne atandı (1963). Bu görevde on bir yıl hizmet ettikten sonra 1974’te kıdemli albaylıktan emekli oldu. Bekir Sıtkı Erdoğan’ın emeklilik hayatı İstanbul’da; yazları Heybeliada’da, kışları Erenköy’de öğretmenlik yaparak geçti. Şair; Marmara Koleji, İstanbul Atatürk Kız Lisesi, Alman Lisesi gibi pek çok okulda çalıştı. Öğretmenlik mesleğini Alman Lisesi’nde, 1991 yılında sonlandıran şair, meslek hayatının ardından tüm günlerini şiir yazarak geçirdi. Bekir Sıtkı Erdoğan’ın çocukluğu sanatkâr bir aile ortamında, gençliği ise şairler ve şiir severler arasında geçmiştir. Babasından ve annesinden dinlediği beyitler, dayısının okuduğu şiirler, teyzelerinin resimleri onu sanata yaklaştırmıştır. Bekir Sıtkı’nın ilgi duyduğu sanat dalı edebiyattır. Şair dayısının şiirleri ve şiir akşamları, daha okula başlamayan Bekir Sıtkı’nın ilgisini çeker. Şiir akşamlarının en hevesli dinleyeni odur. İlk şiirini, ilkokul üçüncü sınıfta Yerli Malı Haftası münasebetiyle yazar. “Hiç durmadan tütüyor fabrika bacaları/Çıkarıyor en güzel, en sağlam yerli malı” dizelerinden oluşan şiirinde 7+7 ölçüsü yakalayan Bekir Sıtkı çok sevinir. Bu, Bekir Sıtkı’nın kulağına ve zihnine yerleşmiş olan “gelenek”in göstergesidir. Şair, dayısından dinlediği âşık tarzı şiirler sayesinde şiirin sesini duyar ve poetikasını belirleyecek kaynakları küçük yaşta tanımaya başlar. Bekir Sıtkı, şiirini oluşturacak “çevre”yi; Yunus Emre’yi, Karacaoğlan’ı, Emrah’ı, Nedim’i, Cenap Şahabettin’i, Yahya Kemal’i okuyarak şiirinin hem şekil hem içerik boyutunu oluşturmaya başlar. Şiirin üç boyutu olduğunu düşünür: Derinlik, genişlik ve uzunluk boyutu. Şiirin derinlik boyutu, lirizmidir. İkinci boyutu genişlik yani “çevre”dir. Bekir Sıtkı, çevre ile şairlerin ortak paylaşım alanlarını kastetmektedir. Köy odaları, kahvehaneler, pastaneler, gazete ve dergi çevreleri, şiir sohbetlerinin yapıldığı evler vb. şairleri bir araya getiren ve onların şiirlerine kaynaklık eden önemli mekânlardır. Bekir Sıtkı’nın ilk çevresi çocukluğunu geçirdiği evdir. Onun şiirinin tohumları, bu evde yapılan şiir sohbetleri ile atılmıştır. Sanatını besleyen en verimli dönemi ise Harp Okulu yıllarıdır. Çünkü bu dönemde şair; Gültekin Sâmanoğlu, Mustafa Necati Karaer, Numan Esin, Munis Faik Ozansoy, Orhan Şaik Gökyay, Orhon Seyfi Orhon, İlhan Geçer, Halil Soyuer, Fuat Azgur gibi isimlerle bir araya gelerek edebiyat ve şiir sohbetleri yapmaktadır. Behçet Kemal Çağlar’ın evi toplanma mekânıdır. Bekir Sıtkı, “Hancı” şiirini Behçet Kemal Çağlar’a okuma fırsatını bu toplantılarda bulur ve şiir 1949'da Şadırvan dergisinde yayımlanarak Bekir Sıtkı’nın adı duyurur. Bekir Sıtkı Erdoğan’a göre şiirin üçüncü boyutu ise “kültür”dür. Şiirin ana malzemesi duygu ve dildir; ancak bu unsurları kullanmak için bilgiye, kültürel birikime ihtiyaç vardır. Bekir Sıtkı’ya göre şiire derinlik katacak olan önemli unsur, şairin yaptığı okumalarla zenginleştirdiği dimağıdır. Küçük yaşta başladığı şiir ve okumalarına hiç ara vermemiştir. Türk şiirinin sözlü geleneğine ait örneklerinden divan edebiyatının en önemli isimlerine kadar şiiri ve şairi tanımak için pek çok okuma yapan şair, bu sayede şiirini, özellikle ritim açısından, sağlam bir yapı üzerine inşa etmiştir. Türk milleti, Türk milletinin değerleri, Türk kadını ve çocuğu; başta yaşadığı şehirler Karaman, Konya, Erzurum, İstanbul olmak üzere pek çok Türk şehri, halk ve divan edebiyatı geleneği onu besleyen ana kaynaklardır. Bekir Sıtkı, hem halk edebiyatı nazım şekillerini -koşma, varsağı, güzelleme, koçaklama vb.- hem de divan edebiyatı nazım şekillerini -gazel, kaside, rubai vb.- kullanmıştır. Şairin daha çok ilk şiirlerinde "millî veznimiz" dediği hece veznini tercih ederken sonraki şiirlerinde aruz veznine ağırlık verdiği görülmektedir. Bekir Sıtkı’nın sade Türkçe ile hece vezninin ve aruzun hemen her kalıbını başarılı bir şekilde kullandığı bilinmektedir. Şiirlerini “ipe inci dizer gibi işlediğini” belirten şair, ne söyleyeceğinden ziyade nasıl söyleyeceğini düşünmüş ve cehdi şairler kategorisinde yerini almıştır. Serbest vezin, hece veya aruz vezni iyi şiir söylemek için onun ana malzemeleridir. Şairin daha çok ilk dönemlerinde görülen halk edebiyatı etkisi muhtevada “memleket özlemi, gurbet” temalarının ön plana çıkmasına neden olmuştur. Bir Yağmur Başladı isimli ilk eserinde çocukluğunu, çocukluğunun geçtiği çevreyi ve bu çevreye olan sevgisini anlatmıştır. Bekir Sıtkı eşyaya ve insana dair hemen her şeyi şiirine konu etmiştir: İnsan, şehir, aşk, deniz, gurbet, hayat, ömür, maddi ve manevi dünya, sevgili, şiir, Yunus, Mevlana gibi. ”Mavi İhtiras” isimli dörtlüğünde denize olan sevdasını anlatan şair, “İstanbul Destanlar İçinde” isimli şiirinde İstanbul’un fethini kaleme almıştır. Olgunluk döneminin ana temaları “ilham kaynağı”, “şiir”, “edebiyat dünyası” vb.dir. Estetik kaygılarını doğrudan doğruya sanatın konusu yapan Bekir Sıtkı; edebiyat, şiir, sanat kavramları üzerine düşünmüş ve “Ses Ver” isimli şiirinde poetikasını kaleme almıştır. Bekir Sıtkı Erdoğan, son dönem şiirlerini özellikle divan edebiyatı nazım türleri ve biçimleri olan tevhid, münacât, na’t ile gazel, kaside, müstezad üzerine kurmuştur. Aruz bu dönemin ana ritim unsurudur. Cenap Şahabettin’in “Senin İçin” isimli şiirinde aruzun yarattığı ritim şairi derinden etkilemiş ve bundan sonra aruz öğrenmeye başlayan Bekir Sıtkı, “Dostlar Başına” isimli eserinde aruzun kusursuz örneklerini vermiştir. “Ateş Çemberi” isimli şiir bu örneklerden biridir. Bekir Sıtkı Erdoğan’ın şiirleri Çınaraltı, Hisar, Türk Edebiyatı, Erciyes, Şadırvan, İstanbul, Türk Yurdu, Kubbealtı Akademi Mecmuası, Millî Kültür gibi pek çok dergide yayımlanmıştır. Şair, mahlas kullanmamış; kalemine “Elif” mahlasını vermiştir. Erdoğan’ın "Hancı", "Eminem", "Sen Karşıma Her Özlediğim Anda Çıkarsın", "Yaz Mevsimidir", "Aşka Heveslendi Bu Gönlüm" gibi şiirleri Prof. Dr. Alâeddin Yavaşça, Dr. Selahattin İçli, Münir Nurettin Selçuk, Amir Ateş, Erol Sayan tarafından bestelenmiştir. Bekir Sıtkı’nın yazdığı ve ödül aldığı marşlar ise şunlardır: "Harp Okulu Marşı" (1965); "50. Yıl Marşı" (1973). Bir Yağmur Başladı, ilk eseridir ve Güvercin Yayınları tarafından 1949 yılında basılmıştır. Bu kitaptaki şiirlerin konuları çeşitlilik arz etmektedir. Şiir sevdası, aşklar, ömür yolculuğu, Mevlana ve tasavvuf, memleket, memleket özlemi vb. kitaptaki ana temalardır. Dostlar Başına (1965) adlı eserinin ana teması, “aşk”tır. Burada, hem beşerî hem de ilahî aşkı anlatan şiirlerinin yanı sıra yalnızlığı, gençlik yıllarına özlemi, İstanbul’un fethini ve Atatürk’ü anlatan şiirleri de yer almaktadır. Sabır Sarmaşıkları, rubailerden oluşan eseridir. Yaklaşık yüz altmış adet rubainin yer aldığı eser henüz basılmamıştır. Ancak pek çoğu Türk Edebiyatı dergisinde yayımlanmıştır. Elif Divanı, Bekir Sıtkı Erdoğan’ın “edebiyatı savunduğum dava kitabı” dediği eseridir ve bölümleriyle tam bir divan özelliği göstermektedir. Şair, kaleminin mahlası “Elif” olduğu için bu esere "Elif Divanı" adını vermiştir. Eserin bir diğer adı Kaybolmayan İzler'dir. Bekir Sıtkı, bu eserinde şiiri, şairi, Türk edebiyatını kaleme almıştır; eser henüz basılmamıştır. KaynakçaIşık, İhsan (2004). "Bekir Sıtkı Erdoğan". Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi. Ankara: Elvan Yay. Karaalioğlu, Seyit Kemal (1982). "Bekir Sıtkı Erdoğan". Resimli Türk Edebiyatçılar Sözlüğü. İstanbul: İnkılâp ve Aka Yay. Necatigil, Behçet (2007). "Bekir Sıtkı Erdoğan". Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü. İstanbul: Varlık Yay. Saltık, Eylem (2002). Bekir Sıtkı Erdoğan’ın Şiirlerinde İmaj Dokusu. Yüksek Lisans Tezi. Eskişehir: Eskişehir Osmangazi Üniversitesi. Saltık, Eylem (Nisan-2002). "Bekir Sıtkı Erdoğan ile Ropörtaj". Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi. S. 342. s. 24-27. Tanzimat'tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi (2001). "Bekir Sıtkı Erdoğan". İstanbul: YKY. C. I. s. 373.
-
Barış MANÇO Hakkında
Mehmet Barış Manço, 2 Ocak 1943 tarihinde İstanbul’un Üsküdar semtinde Zeynep Kamil Hastanesinde dünyaya gelmiştir. Barış Manço, II. Dünya Savaşı’nın sonlarında doğduğu için ailesi savaşın bitmesine duyduğu özlem nedeniyle ona “Barış” ismini koymuştur. Böylelikle Türkiye’de Barış ismini alan ilk kişi olmuştur. Mançozâdeler, Konya Ovası’ndan Rumeli’ye göç edip Selanik’e yerleşen köklü bir ailedir. I. Dünya Savaşı’nın baş göstermesiyle de İstanbul’a göç ederler. Mehmet Abdi Bey, saraydan çıkmış Çerkez bir halayık olan Nimet Hanım ile evlenir. Cumhuriyet’in ilanıyla da Mançozâdeler, Manço soyadını alır. Abdi Bey ile Nimet Hanım’ın oğlu İsmail Hakkı Bey, dönemin Türk Sanat Müziği sanatçılarından Rikkat Uyanık ile evlenir; bu evlilikten Oktay, Savaş, İnci ve Barış dünyaya gelir. Barış Manço, ailenin dört çocuğunun en küçüğüdür. İlkokulu Kadıköy, Gazi Mustafa Kemal İlkokulu’da okur. Eğitimine Galatasaray Lisesinde devam eder. Onuncu sınıftayken babasını kaybedince okuldan ayrılan Manço, Şişli Terakki Lisesinden mezun olur (Yangın 2002: 7 ) Müzisyen bir annenin oğlu olan Manço, şarkı söylemeye iki yaşında başlar. İlk müzik grubu Kafadarlar’ı 1958’de Galatasaray Lisesi orta son sınıftayken kurar. Bundan başka çeşitli gruplarla müzik çalışmaları yapar (Harmoniler, Kaygısızlar, Moğollar). 1962’de ilk 45’liğini çıkarır. Belçika Güzel Sanatlar Akademisinde resim, grafik, desen ve iç mimari okur. İlk evliliğini 1967 yılında Belçikalı Maria Claude ile gerçekleştirir. Bu evlilik çok kısa sürer. 1969 yılında akademiyi birincilikle bitirir. Kol Düğmeleri ve Gülpembe gibi unutulmaz bestelerin ardından 1970 yılında Dağlar Dağlar şarkısıyla müzik yaşamında çok büyük bir çıkış yapar. 1972 yılında uzun yıllar birlikte çalışacağı Kurtalan Ekspres adlı grubu kurar. Aynı yıl, askerliğini Kara Kuvvetlerinde topçu asteğmen olarak yapar. Türkiye’de arajman modasına uymayan Manço, Anadolu Rock türünde şarkılar üretir. 18 Temmuz 1978’de Lale Çalar ile evlenir. Doğukan Hazar ve Batıkan Zorbey adında iki oğlu olur (Yangın 2002:9-19). Sanatçı, müzik yaşamının yanı sıra 1988 yılında 7’den 77’ye adlı uzun soluklu televizyon programına başlar. Programın “Adam Olacak Çocuk” köşesinde sütünü içen, ıspanağını yiyen, dişlerini fırçalayan, arabanın arka koltuğunda oturan ve bir milletin geleceği olan çocukları ciddiye almış, onların sevgisini kazanmıştır. “İkindi Kahvaltısı” köşesinde ikinci baharını yaşayanlara, gençliklerini ikram etmiştir (Yangın Aslanoğlu 2020a). Kültürel bir dünya belgeseliyle kutuplardan ekvatora yüz elli farklı ülkeye gitmiş, dünyanın çevresini defalarca dolaşmış, Modern Evliya Çelebi unvanını almıştır. 1990’da sanatçının Japonya serüveni başlar. Japonya’da on yedi kentte konser verir. Türk Japon ilişkilerinin gelişmesinde önemli bir payı olur. Türkiye, konser esnasında Japon başbakanın halkıyla birlikte Türk bayrağını salladığı anları unutamaz. Türk dünyası ile de arası çok iyi olan sanatçı, çizgisinden ödün vermeden yurt içinde ve yurt dışında sayısız konserler vermiş, iki yüze yakın beste yapmıştır. On iki altın, bir platin albüm ödülü almıştır. Ünü Türkiye dışına taşan Manço’nun şarkılarının bazıları Yunanca, Bulgarca, Arapça, Farsça, Japonca, İbranice, Fransızca, İngilizce, Flemenkçeye çevrilir. Kırk yıllık sanat yaşamında üç yüzün üzerinde ödüle layık görülmüştür. Bunlardan bazıları: Türkiye Cumhuriyeti Devlet Sanatçısı (1991), Hacettepe Üniversitesi Onursal Doktora (1991), Japonya Tokyo Soka Üniversitesi Uluslar Arası Kültür ve Barış Ödülü (1991), Belçika Krallığı Leopold II. Şövalyesi Nişanı (1992), Fransız Kültür Bakanlığı Edebiyat ve Sanat Şövalyesi Nişanı (1992), Japonya Tokyo Min-On Sanat Vakfı Yüksek Şeref Madalyası (1995), Türkmenistan Cumhurbaşkanlığı Türkmen Vatandaşlığı (1998), Türkmenistan Devleti Fahri Profesörlük Unvanı (1998) (Yangın 2002: 32). 1 Şubat 1999’da İstanbul Moda’daki evinde kalp krizi geçiren Manço, kaldırıldığı Siyami Ersek Göğüs ve Kalp Damar Cerrahi Hastanesinde vefat etmiştir. 3 Şubat’ta Atatürk Kültür Merkezi’nde yapılan devlet töreni ve her kesimden insanın katıldığı muazzam bir kalabalıkla Kanlıca’daki Mihrimah Sultan Mezarlığı’nda toprağa verilmiştir. Barış Manço, 7’den 77’ye programıyla modern bir Evliya Çelebi, aynı zamanda şarkılarıyla ozan- baksı geleneğimizi devam ettiren çağdaş bir Türk ozanı, kıyafetleriyle, ilginç takılarıyla, uzun saçlarıyla bildiğimiz âşıklardan çok farklı bir sanatçıdır. Bir diğer farkı da elinde kopuz ve saz yerine gitar olmasıdır. Buna rağmen çok geniş kitlelere türküleri ve türkü formatında şarkılarını sevdirmiş, Türkçeyi ve Türkçe sözleri ve ezgiyi benimsetmiştir. “Barış der ki...” diye başlayan dörtlüklerinde bir Karacaoğlan, bir Dadaloğlu; sevgiyi, dünyanın faniliğini, ilahi aşkı anlatırken bir Yunus Emre, bir Mevlana oluvermiştir. Müzik dünyasında kendini kanıtlamış olan Barış Manço’nun âşık edebiyatı içindeki yeri de zamanla kabul görmüştür (Yangın Aslanoğlu 2019). “Barış Manço, güftelerinde ismini tapşırarak Türk milletinin kabul ve değerlerini aktaran atasözü, deyim ve halk değişlerini kullanarak Türk müziğini tek seslilikten özüne sadık kalarak çok sesliliğe aktarmış maziye bağlı hali sergilemiş ve geleceğe umut kapıları açmıştır. Güftelerinde kullandığı ‘Ya nasip ya kısmet’, ‘Unutma ki dünya fani, veren Allah alır canı’, ‘Can bedenden çıkmayınca’ ‘Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’, ‘Becerikli işini dağdan aşırmış, beceriksiz düz ovada şaşırmış’, ‘Sarı sarı bilezikleri, takarım kollarına’ gibi pek çok tecrübeye dayanan ve duygusal Türk halk değişlerini orijinal çok sesli bestelerle çağdaş Türk hayatına ve gelecekteki nesillere taşımıştır… 7’den 77’ye adlı TV programında gerek Türkiye içinde gerekse Türkiye dışında ilgi çekici tarihi ve coğrafi olay, yer ve eserleri tanıtması âşıkların seyahatlerinin dünya coğrafyasına yayılışının sonucu şeklinde değerlendirilebilir.” (Günay 1993: 238). Âşıklar, bizim duygularımızı, sazlarını kâğıt, mızraplarını kalem kabul ederek söylemişlerdir. Bu nedenle Barış Manço’yu âşıklardan ayrı tutamayız. Bu hususta Barış Manço “Benim yaptığım âşık edebiyatının bir devamı, âşıklarla çok sıkı bağlarım var, onlardan esinleniyorum Firkati, Şeref Taşlıova, Murat Çobanoğlu... Onlarla benim aramda pek fazla fark yok yaptığımız iş açısından” (Yiğit: 1997) derken gerçekten de yaşadığı topluma yabancılaşmadan müziğiyle onlara seslenerek geniş bir kitleyi kendine çekmiştir. Diğerlerinden farklı tahsil görmüş olmasıyla, kıyafetleriyle, uzun saçlarıyla tek sesli bir müzik anlayışı ile sadece bağlama kullanmak yerine çok sesli bir müzik ile batı ve doğu enstrümanlarının karıştırılmasını sergilemiştir. Sanatçı, bağlama-gitar, ney–saksafon, piyano-kemençe-davul birleşimi ile evrensel bir müziği, evrensel duyguları dile getirmiştir. Bir zamanlar köylü müziği olarak nitelendirilen halk müziğinin, Anadolu Rock tarzında zenginleştirilmesi ile çağdaş bir ozan olmuştur. Barış Manço’nun eserleri farklı enstrümanlar eşliğinde, farklı biçim ve türlerde sunulsa da âşık tarzındaki şiir söyleme geleneğinden izler taşır. “Halhal” adlı şarkısında bir köylü güzeli olan Nazo Gelin’i “yavru ceylan gibi kaçar”, “seke seke çaydan geçer”, “bir bakışı canlar yakar” gibi Türk saz şiirinde sıkça karşımıza çıkan ifadelerle sunarken dinleyiciye Karacaoğlan’ın güzellerini hatırlatır.” (Düzgün: 2009) “Kahvehanede karsısındaki dinleyiciye hikâyeyi birkaç akşam boyunca anlatan bir âşığın yerini elektronik ortamın imkânlarını kullanan ve sunumunu pop müzik formatına uygun olarak birkaç dakika içine sığdırmaya çalışan modern bir sanatçı vardır. Temasını Türk destan ve hikâyecilik geleneğinden, üslubunu ozan-baksı ve âşıklık geleneğinden alan bir sanatçı söz konusudur.” (Düzgün: 2009) Barış Manço, tarihe karıştığını düşündüğümüz “âşıklık” geleneğinin, üçüncü kültür dairesinde adı konmamış yeni bir dönüşümünü temsil etmiştir. Manço’nun Türk kültür ve geleneğini yaşatması, gelecekte “Manço Geleneği” olarak anılabilecektir (Günay: 2019). Barış Manço, eserlerinde edebî sanatlara, ikileme, yansıma, pekiştirmelere, söz oyunlarına fazlaca yer vermiştir. Atasözü ve deyimler ise onun şarkıların vazgeçilmezi olmuştur. Şarkılarında, ellinin üzerinde atasözü, dört yüz elliye yakın deyim ve deyim hükmünde tabirler vardır (Yangın 2002). Hatta onun bazı tabirleri bile atasözü ve deyim hükmünde dilimize yerleşmiştir. Tekerlemeler, bilmeceler, alkış ve kargışlarla zenginleştirdiği şarkılarını; masal, halk hikâyesi, destan, efsane gibi farklı anlatım tarzlarıyla icra etmiştir. Barış Manço, Yunus Emre’nin 13. yüzyıldan sonra Anadolu’da başlattığı serüvenin günümüzdeki temsilcisi olmuştur. O, Anadolu’nun bağrından gelen değerlere sahip çıkan atalarının sözlerini, Yunus Emre’nin felsefesini, çağımıza uygun biçimde taşıyan bir elçidir. Barış Manço’nun yaşamına ve sanatçı kimliğine baktığımızda, onun Yunus Emre misali, , sevgiye, hoşgörüye, ilahi aşka ve evrensel değerlere yer verdiğini görürüz. Sanatçının, “Hemşerim Memleket Nire?” “Bir Selam Sana” şarkılarında, kardeşlik, hoşgörü, insanları eşit görme anlayışı vardır. “Günaydın Çocuklar” da barışa olan özlemin dile getirilişini görürüz. Yunus Emre’nin tasavvuf anlayışını, Barış Manço’nun “Dört Kapı” “Benden Öte Benden Ziyade” gibi şarkılarında daha net bir biçimde görürüz. “Bir canım var, vereceğim maldan öte maldan ziyade/ Orda öyle bir isim var ki o senden öte senden ziyade” derken dünyanın faniliği ve tek gerçeğin, hakiki sevgilinin Allah olduğu, bunun dört kitapta da verildiğini anlatan Barış Manço, Yunus Emre’nin “Ten fani, canlar baki” görüşünü desteklemiştir. “Dört Kapı” adlı eserinde “Kırk yamalı hırka yeter, İdris biçmiş der, giyerim.” diyerek Hz. Ömer’in de giydiği rivayet edilen kırk yamalı hırkaya atıfta bulunur. Barış Manço, sufi anlayışını eserlerine yansıtmıştır. “Hele destur” diye başlayan “Dıral Dede’nin Düdüğü” adlı şarkıda, İsrafil’in suru üflemesine bir telmih yapılırken “Kul Ahmet erken kalkar, haydi ya nasip dermiş. Kimseler anlamazmış, ya nasip ne demekmiş.” dediği “Ahmet Bey’in Ceketi” adlı şarkısında Allah’a teslim olmuş Ahmet Bey’in, dervişlere has tutumu, başında sarığı yerine ceketini sırtında sürekli taşıması da sanatçının tasavvufi sembolleri kullanmasının bir göstergesidir. Barış Manço, sözüyle, tavrıyla, modern dünyanın sufilerinden olmuş, uzun saçlı, hırkalı haliyle bir derviş görüntüsü çizmiş, kimi eserlerinde de bir Anadolu ereni gibi “Hak” âşığı olduğunu dile getirmiştir (Yangın Aslanoğlu 2020b). “Sırtındaki uzun kıyafetlerle, parmağındaki yüzüklerin tarihin tozlu anılarını hatırlatarak bir tür ‘Pembe İncili Kaftan’ çağrışımı yapması elindeki yabancı çalgının sesinin bile kulağınıza terbiye görmüş üç telli saz gibi gelmesi ondaki yerli duruş ile ilgilidir. Bu ‘yabancı’ görüntüyü yerli insanın temsil ettiği sentez Türkiye için oldukça değişik ancak başarılı olduğu su götürmez bir denemeydi.” (Koru: 1999). Ahmet Yesevi’nin İslam medeniyet dairesine girdiğimiz dönemde üstlendiği misyonu Batı medeniyet dairesine girdiğimiz dönemde Barış Manço üstlenmiştir (Düzgün: 2009). “Pek çokların dediği gibi, o, çağımızın Dede Korkut’u bir bilge ozanı idi. Belki, önümüzdeki çağ için arkada bıraktığı sürgünlerden yenileri yetişecek ve yeni çağlara, onun türkülerini taşıyacaklardır…” (Yıldırım 1999: 530) “Dünyada öğrenilmesi gereken ilk dil, tatlı dildir.”diyen Manço, bu dili hayatı boyunca kullanmış, dünya vazifesini, şarkılarındaki mesajlarıyla, insan ilişkileriyle ve örnek yaşamıyla yerine getirmiştir. Her ülkenin, marka değeri isimleri vardır. Dünya o isimlerle, o ülkeyi tanır. Türkiye’nin marka yüzü de Barış Manço’dur. O, değeri her geçen gün biraz daha iyi anlaşılan Türkiye’nin sentezi bir sanatçıdır (Yangın Aslanoğlu 2019) Barış Manço’nun ölümünün ardından sevgisi gün geçtikçe artmış, adına sempozyumlar, paneller düzenlenmiş; üniversitelerde, eserleri üzerine sadece müzik değil edebiyat, felsefe ve sosyoloji alanında çalışmalar yapılmış, Millî Eğitim müfredatında anılmaya başlamıştır. Manço ile ilgili lisans, yüksek lisans ve doktora düzeyinde birçok çalışma yapılmıştır: 1996 yılında Şüheda Nihan Yiğit tarafından Barış Manço’nun Âşık Edebiyatı İçindeki Yeri adlı lisans tezi, 1997’de Mine Solmaz’ın Barış Manço’nun Âşık Edebiyatındaki Yeri adlı bitirme tezi, 1999’da Birgül Yangın’ın Çağdaş Türk Ozanı Barış Manço adlı bitirme tezi, 2014’te Ahmet Yılmaz tarafından Barış Manço Eselerinin Türk Müziği Makamları Bakımından İncelenmesi adlı yüksek lisans tezi, 2018’de Hatice Çelik Müzik Destekli Öğretim Yönteminin Yedinci Sınıf Türkçe Dersi Millî Kültür Temasının Öğretimine Etkisi: Barış Manço Şarkıları Örneği adlı doktora tezi, 2019’da Mustafa Filiz’in Barış Manço Şarkılarında Metinlerarasılık adlı yüksek lisans tezi, 2019’da Metehan Göktürk’ün Barış Manço ve Çağdaşlarının Müzikleri Üzerine Bir Çalışma adlı yüksek lisans tezi, 2019’da M. Fatih Turanalp’da Şarkılarla Dini ve Ahlaki Değer Aktarımı: Barış Manço Örneği adlı yüksek lisans tezi yazılmıştır. KaynakçaDüzgün, Dilaver (2009). “Âşıklık Geleneğı̇nı̇n Değı̇şı̇m ve Dönüşüm Sürecı̇nde Barış Manço Olgusu”, Millî Folklor. 84: 42-50 Günay, Umay (1993). “Cumhuriyet Terkibi ve Barış Manço”, Türkiye’de Âşık Tarzı Şiir Geleneği. Ankara. 237- 238 Günay, Umay (2019). “Türk Kültürünün Bilgi ve Kültürel Şifre Taşıyıcısı Olarak Barış Manço” Çağdaş Halk Ozanı Barış Manço Sempozyumu, (2 Ocak 2019), İstanbul Üniversitesi. Yangın Aslanoğlu, Birgül (2019).“Barış Manço’nun Eserlerinde Semboller ve 2023 Vizyonu”, Çağdaş Halk Ozanı Barış Manço Sempozyumu, (2 Ocak 2019), İstanbul Üniversitesi. Yangın Aslanoğlu, Birgül (2020a).“Barış’ın Masalı”, Edebiyat Daima, Ocak. Yangın Aslanoğlu, Birgül (2020b). “Barış Manço’nun Eserlerinde Tasavvuf İzleri”, Kadran, Şubat. Yangın, Birgül (2002). Çağdaş Türk Ozanı Barış Manço. Ankara: Akçağ Yay. Yıldırım, Dursun (1999). “Dede Korkut’tan Ozan Barış’a Dönüşüm”, Türk Dili. Haziran. 565-570: 505-530. Yiğit, Şüheda Nihan (1997). Barış Manço’nun Âşık Edebiyatı İçindeki Yeri. Lisans Tezi. Ankara: Hacettepe Üniversitesi.
-
Abdurrahim KARAKOÇ Hakkında
Kahramanmaraş’ın Elbistan ilçesi Celâ (eski adıyla Ekinözü) köyünde doğdu. Dedesi, Karakoçoğulları sülalesine mensup Balcı Fakı adıyla tanınan ve aynı zamanda da şair olan Mehmet Efendi’dir. Annesi ev hanımı Fatma Hanım, babası ise İstiklal ve Maraş savaşlarına katılmış çiftçi Gazi Ümmet Karakoç’tur. Ailenin beş erkek çocuğundan ikincisi olarak dünyaya gelen Abdurrahim Karakoç’un ağabeyi şair Bahaeddin Karakoç, kardeşi ise Milli Eğitim Bakanlığı müfettişliğinden emekli olmuş şair ve yazar Ertuğrul Karakoç’tur. İlkokulu köyündeki Celâ İlkokulu’nda tamamlamış (1944), fakat öğrenimini sürdürmemiş ve bir süre marangozluk yapmıştır. Şair, askerlik döneminde yakalandığı paratifo hastalığından dolayı moral bakımından olumsuz etkilenmiş, bu ruh haliyle de o zamana kadar yazdığı ve iki cilt olabilecek miktardaki tüm şiirlerini aynı zamanda “hamlık döneminin ürünleri” olduğu düşüncesiyle yakmıştır. 1953’te askerliğini tamamladıktan sonra bir süre kendilerine ait bağ ve bahçe işlerinde çalışmıştır. Şair, 1958’de Celâ’da belediyenin kurulmasıyla beraber açılan sınavlara girmiş ve belediyede mesul muhasibi olarak yirmi üç yıl görev yapmıştır. 1964 yılında ev hanımı olan Pakize Akın ile evlenmiştir. Bu evliliğinden, isminin geniş kitlelere yayılmasını sağlayan şiirinin de adı olan Mihriban ve Türk İslam ile Enderhan adını verdiği oğulları dünyaya gelmiştir. Abdurrahim Karakoç, belediyedeki görevinden 1981 yılında emekli olmuş ve sonrasında herhangi bir işle de meşgul olmamıştır. 1984 yılında çocuklarının eğitim hayatlarını sürdürebilmeleri için Ankara’ya taşınan şair, ölümüne kadar yaşayacağı Sincan’a yerleşmiştir. Abdurrahim Karakoç, 1985 senesinde gazeteciliğe başlamış, siyasi yaşamının bir parçası olarak Büyük Birlik Partisi’nni kuruluş çalışmalarına destek vermiştir. Karakoç, Ankara’nın Sincan ilçesinde kurduğu Yeni Ufuk, Yeni Düşünce, Yeni Hafta ve Gündüz gazetelerinde yazı hayatını sürdürmüş, 2000 yılından itibaren de ülke meselelerine dair görüşlerini mizah ve hiciv türündeki köşe yazılarıyla Akit gazetesinde yazmıştır. Şiirlerinden dolayı hakkında pek çok dava açılan şair, bunların tümünden beraat etmiştir. Yazı ve şiir çalışmalarına Ankara’nın Sincan ilçesinde devam eden Abdurrahim Karakoç ciğerlerindeki enfeksiyon sebebiyle hastaneye kaldırılmış, 7 Haziran 2012’de tedavi gördüğü Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde hayatını kaybetmiştir. Keçiören’deki Bağlum Semt Kabristanı’nda Şeyh Abdülhâkim Arvasî Türbesi’nin yanında toprağa verilmiştir. Abdurrahim Karakoç şiir zevkini Balcı Fakı diye tanınan ve halk şiirleri söyleyen dedesi Mehmet Efendi ile babası Ümmet Efendi’den almış, Türk halk şiiri geleneğine sahip bir ortamda büyümüş, küçük yaşlardan itibaren şiir yazmaya başlamıştır. Aile bireyleri arasında özellikle babasının Nef’î’den Baki’ye, Fuzûlî’den Nedim’e kadar birçok şairin eserlerinin bulunduğu zengin bir kütüphanesinin bulunması Karakoç’un şairliğini besleyen önemli bir etken olmuştur. İlk şiiri 1950’li yıllarda Elbistan’da çıkan Engizek (1955) adlı bir dergide yayımlanan ve sınıf arkadaşlarını hicvetmek üzere kaleme aldığı bir şiirdir. Daha sonra da şiirlerini Fedai, Devlet, Töre ve Bizim Ocak dergilerinde yayımlamıştır. Karakoç, şiire başlamasını ve şiirinin yaslandığı kaynakları tecrübeleri ve yaşamıyla iç içe oluşu üzerinden anlamlandırmıştır: “Şiir yazmaya küçük yaşlarda başladım. Zaten bizim oralarda her genç şiir yazar. Bu tutku başka bir meşgalenin veya işin olmayışından kaynaklanıyor gibime geliyor. Ben de avareydim, boşluğumu şiirle doldurmaya çalıştım. Benimle şiire başlayanlar yalnızlıktan, yardımsızlıktan dökülüp gittiler. Bana gelince: Sağ olsunlar, iktidarların ve muhalefetin irikıyım politikacıları, ihtilal cuntacıları, ‘bilimsel’ cüppeliler, entelektüel züppeler, millî soyguncular, sosyete parazitleri, sermaye sülükleri, zulüm-işkence makineleri, adalet katleden hukukçular, dalkavuklar, üçkâğıtçılar vs. hep bana yardımcı oldular. Şiir malzememi veren onlar, öfkemi bileyen onlar oldular. Yardımlarını inkâr etmiyorum, fakat teşekkür de etmiyorum” (Karakoç 1997: 50). Abdurrahim Karakoç, 1960-1963 yıları arasında yazdığı şiirlerden oluşan ve Fedai dergisinde yayımlanan Hasan’a Mektuplar adlı ilk eserinde mektup tarzı şiiri denemiş ve bunda başarılı olmuştur. Şairin tanınmasında Hasan’a Mektuplar adını taşıyan ve birbirinin devamı olan yirmi iki şiirinden meydana gelen eseri oldukça etkili olmuştur. Daha sonra beş şiirden oluşan “Hasan’dan Gelen Mektup”, sekiz şiirden oluşan “Haberler Bülteni”, yedi şiirden oluşan “Vatandaş Türküsü”, beş şiirden oluşan “Masal” Karakoç’un şöhretini sağlamıştır. Köyde doğup büyümesi, memuriyet hayatını burada geçirmesi Karakoç’un köyü ve köylüyü yakından tanımasına vesile olmuş, onların duygu ve düşüncelerini, köy ve köylü gerçeğini şiirlerinde yansıtmaya çalışmış, özellikle “Hasan’a Mektuplar”da elli yıl önceki Anadolu gerçeğini bütün çıplaklığıyla dile getirmiştir. Bu arada Anadolu insanının hastane ve mahkeme kapılarında karşılaştığı zorlukları, çektiği sıkıntıları, siyasetçilerin vaatlerini yerine getirmeyip vatandaşları aldatmasını yergi ve öfke duygularıyla dile getirmiştir. Dönemin zihniyetini ortaya koymaya, toplumun fotoğrafını çekmeye çalışan Karakoç’un bu eserinde 1960 sonrası Türkiye’sinin kültürel, sosyal, sanatsal, ekonomik ve siyasi alanlarda yaşadığı değişimin karikatürize edilmiş hikâyelerini görmek mümkündür. Ahmet Kabaklı, Hasan’a Mektuplar’ın odağında yer alan Hasan’ın toplumun sembolü olduğunu şu sözlerle ifade etmiştir: “Abdurrahim Karakoç, bu tarz şiirlerini şiir diye değil, manzum şikâyetnâme, tuzlu-biberli istida gibi yazmıştır. Ancak unutulmasın ki eski, yeni ozanların, âşıkların da töresi dert açmada, yakınmada, zulme adaletsizliğe karşı çıkmakta, halkın gönül dili olmaktır. İşte Karakoç, bu görevi yozlaştırmadan, yönlendirmeden, sömürmeden ve taraf tutmadan yapmaktadır” (Kabaklı 1991: 737). 1975’te basılan ve önceki şiirlerinin büyük bir kısmını da içeren Vur Emri şairin sanat anlayışının bir aynası olarak değerlendirilmiştir (Filiz 2010: 16). Kan Yazısı’nda (1978) ağırlıklı olarak Türk-İslâm ülküsü, toplumdaki bozukluklar, siyasi istismarlar, Türk coğrafyasının içinde bulunduğu esaret hali ve şairin dinî hassasiyetini öne çıkaran şiirlerinden sonra Karakoç’un yergi şairi olarak tanınırlığı artmıştır. Şair, Suları Islatamadım’da (1983) yer alan şiirlerinde geçmişe özlem, gelecek kaygıları, bozulan toplum, siyaset, Batı dünyası ve dinî-hamasî konulara yer vermiştir. Onun ilk kez hicivden uzaklaştığını gösteren eseri olan Dosta Doğru (1984) ise daha çok aşk ve Anadolu’ya dair şiirlerden oluşur. Eserin başında şiir hakkındaki görüşlerini de dile getiren Karakoç lirizmi, söyleyişteki samimiyetle birleştirmiştir. 1987’de yayımladığı Beşinci Mevsim’de önceki eserlerinden farklı olarak nazım ve nesri bir araya getiren Karakoç, nesir kısmında bazı şiirlerin yorumuna da yer vermiştir. Şair dört yıl aradan sonra yayımladığı Gökçekimi (1991) adlı kitabında daha çok felsefe, sevgi, tabiat, toplum ve kendisiyle hesaplaşmaya yoğunlaşmıştır. Akıl Karaya Vurdu (2000) eserinde ise sosyal meselelerden aşka, ülkü şiirlerinden tabiata kadar çeşitli konular işlemiştir. Bu şiirlerinde dikkat çeken özelliklerden biri de önceki eserinde dikkat çeken geçmişe dalma ve kendisiyle hesaplaşma konularında yoğunlaşmasıdır. Şairin bir seri şeklinde yayımladığı Gerdanlık I, Gerdanlık II ve Gerdanlık III başlıklı eserlerinde muhtelif konular bir araya getirilmiştir. Yasaklı Rüyalar’da (2005) düzyazı şiire de yer veren şair, şiir hakkındaki düşüncelerini içeren altı düzyazı kaleme almıştır. Şair, bu kitapta yer alan şiirlerinin aşk, öfke, ironi karışımı olduğunu ve yaşanan 90’lı yılların bir yorumunu ortaya koymak istediğini söylemiştir (Karakoç 2005: 1). Abdurrahim Karakoç’un şiirinde lirizm ön plândadır. Bu Karacaoğlan’dan gelen bir geleneğin etkisidir. Bu lirizm, onun -bir bölümü bestelenmiş- aşk, gurbet, yabancılaşma, tutunamama, yoksulluk, adalet, din-inanç, ayrılık, vatan konulu şiirlerinde daha belirgindir. İnsanı yaşadığı toplum, tarih ve tabiatla birlikte düşünen şair bu ilişkilerden doğan ve birçoğunun insan elinin eseri olan paradokslar üzerinde düşünür. Tanrının kurduğu ve mükemmel işleyen bir düzenin insan tarafından nasıl tahrip edildiğini şiirlerine taşır. “Abdurrahim Karakoç’un şiirinin niteliklerinden biri de samimiyetidir. Sanat yapmak için özel bir gayret sarf etmez. Her şiiri doğaçlama söylenmiş gibidir. İmgeleri âşık tarzının bir tekrarı değil, “Lambada titreyen alev üşüyor” dizesinde olduğu gibi aksine modern şiirin arzu ettiği özgünlükte renkli ve çağrışım dünyası zengindir. Bu yönüyle halk şiirini dönüştürmüş, onu yüzeysel anlamın yansıtıldığı bir şiir olmaktan kurtarıp derin düşüncelerin işlendiği bir tür haline getirmiştir” (Kolcu 2008: 270). Karakoç’un şiirlerinin önemli özelliklerinden biri olan samimiyet onu kolay anlaşılır hale getirmiştir. Şiirleri yazarken de herhangi bir kesime hitap etmemiş, toplumun genel-geçer sorunları üzerine eğilmiştir. Karakoç’la yapılan bir söyleşide, kendisine yöneltilen “Şiir için üst dildir deniyor. Peki sizce şiirde alt kültürle üst kültür birleşebiliyor mu?” sorusu üzerine şu cevabı vermiştir: “Vallahi şimdi belirli bir kitleye hitap etmek gerek bence… Alt kültür- üst kültür filan değil, herkese birden. Yani şu tarlaya yağmur yağsın da şu tarlaya yağmasın demek olmuyor. Ben mesela yazıyorum, yazdıklarımı bir profesör de anlıyor, severek okuyor. Bir çoban da severek okuyor. Budur işte şiir. Bazıları yazıyor profesörler anlasın, sırf edebiyatçılar anlasın diyor. Ben bunu uygun bulmuyorum. Herkes anlamalı.”(Akgül 2007) Şiirin gelenekle ilişkili olması gerektiğini söyleyen Karakoç, geleneğe bağlılığın yanında şiirin evrensel bir nitelik de taşıması gerektiğini savunmuştur. Evrensellik hususunda şairin görüşü şu şekilde özetlenebilir: “Evrensel olabilmesi için güçlü olması lazım, imkânlar olması lazım. Millî olmadan da hiçbir şey evrensel olmaz. Şairin gücüne, zarafetine, kullandığı imajlara bağlıdır, neye bağlı olacak ki. Bir de içten yazılmasına, samimiyetine. Yürekten yazılan bir şey kalıcı olur” (Karakoç 1997: 47). Abdurrahim Karakoç, şiirin kendi kültürüne yönelmesi, kendi kural ve ölçüleriyle yazılması gerektiğini vurgulamıştır. “Bizim şiirimiz ilk önce millî olmalıdır. Şaire göre şiirin görevleri; millîliktir, saflıktır, hakka bağlılıktır, halka saygılı olmaktır. Ağaç kökünden uzakta büyümez” (Karakoç 1997: 47). Abdurrahim Karakoç’un şiirlerine de yansıyan millîlik temel düşüncesinin tam karşılığı, Türk-İslâm ülküsüdür. Halka yararı olmayan, kendi özünden uzaklaşmış düşüncelere sahip aydınları bu ideal doğrultusunda hicvetmekten geri durmamıştır. Aynı zamanda realist bir şair olan Karakoç Türk-İslâm âleminin geri kalmışlığının ve esaretinin de farkında olduğunu şiirlerinde dile getirmiştir. Abdurrahim Karakoç’un şiirlerinde bazı dönemlerde dozu artan bir şekilde insan eleştirisi ağırlık kazanmıştır. Karakoç, millî ve dinî konuları işleyen, şahsi ve sosyal problemlerin temelinde insanların sahip oldukları yanlış zihniyetler konusunda vicdanlarının sesine kulak asmamalarının, ahlaki ve dinî kıstasları görmezden gelmelerinin ya da reddetmelerinin yattığını düşünmüş, bu düşüncesini de şiirin ana malzemesi haline getirmiştir. Şair, şahsi problemlerini önceleyen insanların söz tavır ve davranışlarının kendisine ve topluma zarar verdiğini, toplumda görülen aksaklıkların kaynağında şahsın kendi menfaati ve doğruları dışında başka bir şey düşünmesinin yattığını şiirlerinde tez olarak ele almış ve bu tür insanları tanıtarak okurlarını vicdan muhasebesi yapmaya davet etmiştir. Şiiri davasının ifade vasıtası haline getiren Karakoç’un ana gayelerinden biri insanları bilinçlendirmek, onları bencillik, rüşvet yemek, halkın değerlerini küçümsemek ve kendilerini toplumundan ayrı bir yerde konumlandırmak, makama ve şöhrete karşı aşırı sevgi beslemek gibi kötü özelliklerinden kurtarmaktır. Şiirlerinde hiciv ve eleştiriyi sade ve anlaşılır bir dille yapan Karakoç, hece ölçüsünden hemen hemen hiç vazgeçmemiştir. Hecedeki ustalığı onun günümüz âşık tarzı şiirin önde gelen temsilcileri arasında anılmasını sağlamıştır. Yalın bir söyleyişle çağdaş İslâmî duyarlılığı bir araya getirmiş, halk şiiri formunda dava ve düşüncelerini derinlemesine işleyerek kendisinden sonraki halk şairlerine öncülük etmiştir. Karakoç’un seyrek de olsa, kısmen serbest sayılacak tarzda şiir denemeleri ve halk şiiri tarzında olmayan ama heceyle yazılmış şiirleri de vardır. Ancak sanat yaşamının hemen her döneminde halk şiiri tarzını korumaya çalışmıştır. Bu şiirlerde daima gür konuşan bir şiir kişisinin varlığı hissedildiği gibi, ahengi gözeten ve kafiyeye önem veren bir şair olagelmiştir. Karakoç'un şiirini aşk, gurbet ve tabiat şiirleri; dinî-hamasî şiirler ve içtimaî yergiler olarak üç gruba toplayan Tural'a göre şair, hemen hemen bütün şiirlerinde ahengi aliterasyon ve asonanslarla sağlamış, vuzuhu esas almış ancak, "heyecanı tebliğ maksadıyla kullanılmış edebi sanatlar" arasında ağırlıklı olarak mecaza da yer vermiştir (2006: 139). Memleketi Kahramanmaraş çevresinden alınmış kelime ve deyimler, kimi zaman şive taklitleri onun şiirlerine bir yandan âşık çeşnisi ve anlatım zenginliği sağlarken öbür yandan kolay içselleştirilen ve geniş halk kitlelerince sevilen bir şiir yapısı ortaya çıkarmıştır. Ahmet Kabaklı tarafından “Halk şiirine derin düşünce ve davayı genişlemesine, derinlemesine sokan” (Kabaklı 2002: 844-845) bir şair olarak değerlendirilen Karakoç, Anadolu halkının devletinden, hükümetinden, gazetecisinden, doktorundan, hâkiminden ezelî şikâyetlerini dile getirmiştir. “Mihriban” ve “Bulduktan Sonra Arama” başta olmak üzere yüzden fazla şiiri şarkı ve türkü formunda bestelenmiştir. Abdurrahim Karakoç, şiir dışında deneme de yazmış, bunları da Düşünce Yazıları (1990) ve Çobandan Mektuplar (1996) adlı kitaplarında bir araya getirmiştir. Düşünce Yazıları’nda 1986’dan 1989 yılı sonlarına kadar Yeni Düşünce adlı gazetede yer alan köşe yazıları yer almaktadır. Çobandan Mektuplar ise sohbet, mektup ve röportajlardan oluşan ve aynı zamanda Karakoç’un kente ve insana dair yazılarını içeren eseridir. Kitapta çobanla arasında gerçekleşen ve hayali olup olmadığı belli olmayan mektuplar ve kendisiyle yapılmış söyleşiler yer almaktadır. Şairin bazı şiirleri 1996 yılında Mehriban/Goşgular adıyla Aşkabat'ta Türkmen lehçesiyle basılmıştır. KaynakçaAkbaş, Ali (1983). “Karakoç’la Bir Çeşmebaşı Sohbeti”. Doğuş Edebiyat Dergisi. S.20, 4. Akgül, Leyla (2007). “Abdurrahim Karakoç ile Söyleşi”. Ay Vakti Dergisi. S. 77, http://ayvakti.net/?cat=256 [erişim tarihi: 29.12.2018]. Aslan, Selman (1998). “Abdurrahim Karakoç’a Göre Şiir”. Genç Kardelen Dergisi. S.9, 38. Aytekin, Osman (1998). “Abdurrahim Karakoç ile Şiir Üzerine Bir Sohbet”. Genç Kardelen Dergisi. S.9, 23. Fidanil, Mahmut (1983). “Necip Fazıl Üzerine Abdurrahim Karakoç ile Sohbet”. Kültür ve Sanat Necip Fazıl Kısakürek Özel Sayısı. S.28-29. Filiz, Mehtap (2010). Abdurrahim Karakoç'un Şiirlerinin Tematik Açıdan İncelenmesi. Yüksek Lisans Tezi. Kars: Kafkas Üniversitesi. Karakoç, Abdurrahim (1997). Beşinci Mevsim. Ankara: Ocak Yayınları. Karakoç, Abdurrahim (2005). Yasaklı Rüyalar. Ankara: Alperen Yayınları. Karakoç, Bahaeddin (1998). “Abdurrahim Karakoç’u Çekiştirir Bu Yazı”. Genç Kardelen Dergisi. S.9, 5. Karatekin, Özdilek (1985). “Abdurrahim Karakoç Üzerine”. Konevi Dergisi. S.25, 18. Kolcu, Ali İhsan (2008). Cumhuriyet Devri Türk Şiiri. Erzurum: Salkımsöğüt Yayınları. Komisyon (1983)."Abdurrahim Karakoç Özel Sayısı". Doğuş Edebiyat. S. 20. Komisyon (1998). "Abdurrahim Karakoç Özel Sayısı". Genç Kardelen. S. 9. Kurt, İhsan (2013). Abdurrahim Karakoç. İstanbul: Anonim Yayıncılık. Saldere, Gülsüm (2001). Abdurrahim Karakoç’un Lirik Şiirlerinde Kelime Dünyası. Yüksek Lisans Tezi. Ankara: Gazi Üniversitesi. Subaşı, Muhsin İlyas (1983). “Kendi Alanında Tek Başına Millete Yeten Şair”. Doğuş Edebiyat Dergisi. S.28, Kasım, 27. Şehsuvaroğlu, Lütfü (2013). Abdurrahim Karakoç-Şâir'in Habercisi Olarak Portresi. Ankara: Genç Arkadaş Yayınevi. Tunalı, Yağmur (1983). “Dikkatler”. Doğuş Edebiyat Dergisi. Kasım, 5. Tural, Sadık (2006). Zamanın Elinden Tutmak. Ankara: Yüce Erek Yayınları. Yiğit, Fatih (1979). “Abdurrahim Karakoç ve Şiiri”. İlim Kültür ve Sanatta Gerçek Dergisi. Eylül, 18.
-
Ali TEKİNTÜRE Hakkında
Müzisyen, söz yazarı ve şair Ali Tekintüre, 1953 yılında Adıyamada doğdu. Genç yaşta İstanbula geldi. Askerdeyken yazdığı "Tanrım Beni Baştan Yarat" şiiri daha sonra Muzaffer Özpınar tarafından bestelendi ve Emel Sayıın parçayı okumasıyla Ali Tekintüre de tanınmaya başladı. 1978 yılında Dilek Taşı sinema filmi için sözlerini yazdığı 'Dilek Taşı' şarkısı Gülden Karaböcek'e şöhretin kapılarını açmıştır. Hemen ardından sözlerini yazdığı "Sürünüyorum" adlı şarkı stadlarda marş oldu. Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur, Gülden Karaböcek, Müslüm Gürses, Bülent Ersoy gibi dönemin ikon isimleriyle çalışan Ali Tekintüre birçok unutulmaz şarkıya imza attı. 'Dilek Taşı'ndan başka 1985 yılında 'Duyar mısın Feryadımı' adlı şarkının aynı adlı sinema filmi çekti. Yazdığı "Gitme" parçası 1987nin en meşhur parçalarından biri oldu. Yaklaşık 1500 eseri kaset ve CD`ler de okundu. Ayrıca 10 şiir kaseti var. Bilinen şarkılarından bazıları: Tanrım Beni Baştan Yarat, Kadehi Şişeyi Kırarım, Gidecek Bir Gün (Aldanma Çocuksu Mahsun Yüzüne), Dilek Taşı, Sürünüyorum, Kırılsın Ellerim, Duyar mısın Feryadımı, Ne Fayda, Anadan Ayrı, Baharı Bekleyen Kumrular Gibi, Toprak Alsın Muradımı, Köşe Kapmaca, Düşünürken, Senden Vazgeçmem, Birisi, Kaderi Ben Mi Yarattım(Bir ümit ver), Evlat, Aldana Aldana, Beklemek İbadet Kalmak Zulümdür, Gitme Yarim, Her Saat Başında, Tiryaki, Acı Gerçekler, Hepsi Geçer, Seni Yakacaklar, Canım Dediklerim, Benim İçin Üzülme, Elimde Fotoğrafın, Kahrolayım, Ümitlerim Bitince Gel, Gurbet Yolu, Akşamcı, Güldür Yüzümü, Tövbe Ettim, Aklı Yok, Bir Kadın Tanıdım, İkimizden Bir Kalmadı, Sevmez Olaydım, Hangimiz Sevmedik...
-
Doğan CÜCELOĞLU Hakkında
Yazar, psikolog (D. 1938, Siliifke /Mersin – Ö. 16 Şubat 2021, Beşiktaş / İstanbul). 1938 yılında Mersin Silifke'de doğdu. İlk ve ortaokul öğrenimini memleketinde yaptı. Silifke’de o yıllarda lise olmadığı için lise eğitimini Ankara ve Kırklareli’ndeki ağabeylerinin yanında tamamladı. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümünden mezun oldu. University of Illinois, Champaing Urbana’da dil psikolojisi alanında doktora yaptı. 1980-1996 yılları arasında ABD'deki Fullerton şehrinde California Eyalet Üniversitesi'nde görev aldı. Türkiye’de İstanbul Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Kırktan fazla bilimsel makalesi yayımlanan bir psikolog ve çeşitli topluluklara bilimsel psikoloji çerçevesinde gelişim seminerleri sunan bir iletişim psikolojisi uzmanı olan Cüceloğlu, 1996'dan bu yana Türkiye'de üniversite öğrencilerine, öğretmenlere, ana-babalara ve iş adamlarına yönelik seminerler, konferanslar ve atölye çalışmaları düzenledi. 1990'dan bu yana kitaplarını Türkçe olarak yayınlayan Cüceloğlu, Türk insanının düşünce, duygu ve davranışlarını bilimsel psikoloji kavramları içinde inceleyen kitaplar kaleme adı. Yıldız Cüceloğlu ile evli olan uzman psikolog Doğan Cüceloğlu'nun Timur Cüceloğlu adında bir oğlu bulunuyor. Öğrenme ve kişisel gelişim konularında yayımlanmış pek çok kitabı vardır. Vefatı: Ünlü psikolog ve yazar Doğan Cüceloğlu, 83 yaşındayken,15 Şubat 2021 günü İstanbul Beşiktaş’ta yaşadığı dairede ölü bulundu Cüceloğlu'nun ölümüne dair İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nden yapılan açıklamada, ''Kafa kısmında düşmeye bağlı kanamanın olduğu anlaşılmış olup, konu ile ilgili çalışmalar devam etmektedir'' ifadelerine yer verildi. Edinilen bilgiye göre, Cüceloğlu bugün evinde yürürken ayağının takılması sonucu başının üzerine düştü. Evdeki görevli durumu sağlık ekiplerine haber verdi. Eve gelen sağlık ekipleri Cüceloğlu'nun hayatını kaybettiğini tespit etti. Haberi alan Cüceoğlu'nun kızı da eve geldi. Cüceoğlu'nun oğlunun yurtdışında olduğu öğrenildi. Cüceoğlu'nun evinde adli tabip, savcı ve polis ekipleri incelemede bulundu. Cüceloğlu, ölümünden iki saat önce sosyal medya hesabından bir paylaşım yapmıştı. ESERLERİ: Yeniden İnsan İnsana (1993), İnsan ve Davranışı (1994), İçimizdeki Çocuk (1994), İyi Düşün Doğru Karar Ver (1995), Yetişkin Çocuklar (1997), Anlamlı ve Coşkulu Bir Yaşam İçin Savaşçı (1999), Savaşçı (2000), İletişim Donanımları (2002), Başarıya Götüren Aile Bir Kadın Bir Ses Derviş'in Aklı Profesör Ahmet Dervişoğlu ile Sohbetler Gerçek Özgürlük İçimizdeki Biz İnsan İnsana İnsan İnsana Sohbetler 1 İnsanı Ararken Damdan Düşen Psikolog Keşke’siz Bir Yaşam İçin İletişim Korku Kültürü Mış Gibi’ Yaşamlar Onlar Benim Kahramanım Öğretmen Olmak Var Mısın? KAYNAKÇA: İhsan Işık / Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi (2001, 2004) – Encyclopedia of Turkish Authors (2005) - Resimli ve Metin Örnekli Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi (2006, gen. 2. bas. 2007), Doğan Cüceloğlu evinde ölü bulundu! (sabah.com.tr, 16.02.2021), Doğan Cüceloğlu hayatını kaybetti - Ünlü psikolog Doğan Cüceloğlu kimdir? (İHA-DHA, ntv.com.tr, 16.02.2021), Psikolog ve yazar Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu'na son veda (hürriyet.com.tr, 18.02.2021).
-
Behçet NECATİGİL Hakkında
İstanbul'un Fatih semtinde dünyaya geldi. Babası Kastamonulu Hacı Mehmet Necatî Bey, annesi ise Fatma Bedriye Hanım'dır. Necatigil'in çocukluk dönemi, hem aile ortamından hem de sağlığına bağlı sebeplerden dolayı çok acılı ve sıkıntılı geçti. Babasının Saime Hanım'la olan ikinci evliliğinden 1921'de Sabahat, 1923'te Fehamet adlı iki çocuk dünyaya geldi. Bu kız kardeşlerinin ikisi de 1984'te vefat ettiler. Necatigil, 1923 yılında Beşiktaş Cevri Usta İlkokulu'nda başladığı eğitimini dördüncü sınıfa kadar burada sürdürdü, son sınıfı Kastamonu Erkek Muallim Tatbikat Mektebi'nde tamamladı (1927). Ortaokula Kastamonu’da başladı. Ancak hastalıklar, onun okula iki yıl ara vermesine neden oldu. Türkçe öğretmeni şair Zeki Ömer Defne, Necatigil'in edebiyat ve sanat yeteneğini keşfetti ve onunla yakından ilgilendi. Araya ameliyat ve elektrik tedavilerini gerektiren hastalıklar girince İstanbul'a geldi. 1931'de Kabataş Lisesi orta ikinci sınıfına kaydolup iki yıl sonra ortaokulu, üç yıl sonra da (1936) lise edebiyat kolunu birincilikle bitirdi. 1936 yılında Yüksek Öğretmen Okulu öğrencisi olarak İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'ne kaydoldu. Yüksek Öğretmen Okulu’nu yatılı olarak okudu. 1940 yılının Ekim ayında fakülteden birincilikle mezun oldu. 1940 yılında Kars Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak tayin edildi. Ancak bölgenin sert iklim şartlarına uyum sağlayamadığından hastalandı ve bu sebeple Zonguldak Çelikel Lisesi’ne nakledildi. Necatigil, Kars Lisesi’nde 26 Aralık 1940-25 Eylül 1941 tarihleri arasında stajyer edebiyat öğretmeni olarak görev yaptı. 9 Ekim 1941-1 Mart 1943 tarihleri arasında Zonguldak Çelikel Lisesi’nde çalıştı. 11 Mart 1943'te İstanbul Pertevniyal Lisesi’ne atandı. 1 Mayıs 1943 tarihine kadar burada çalıştıktan sonra askerlik görevini yapmak üzere yedek Subay Okulu’na kaydoldu. Askerlik dönüşünde, 19 Aralık 1945'te Kabataş Erkek Lisesi’ne öğretmen olarak tayin edildi. Buradaki görevi 1960 yılının Kasım ayına kadar devam etti. 1960 yılında İstanbul Çapa Eğitim Enstitüsü’ne nakledildi. 2 Ekim 1972 tarihinde İstanbul Çapa Eğitim Enstitüsü’nden emekli oldu. Emeklilik yıllarında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nin Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Enstitüsü’nde kompozisyon derslerine girdi. Ayrıca Yıldız Yüksek Teknik Okulu’nda da dersler verdi. Behçet Necatigil, ek ders görevi aldığı Sarıyer Ortaokulu’nda bu okulun öğretmenlerinden Huriye Korkut Hanım'la tanıştı ve 19 Ekim 1949 tarihinde Beşiktaş Vişnezade'de nikâhları kıyıldı. Necatigil ailesinin 4 Ocak 1951'de Selma, 24 Kasım 1957'de Ayşe adlı iki kızları dünyaya geldi. Şair, 13 Aralık 1979 Perşembe günü saat 17.00'de hayata gözlerini yumdu. Şair, 17 Ekim 1927 tarihinden itibaren ürün vermeye başlamıştır. Onun on beş kitapta toplanmış olan şiirleri Varlık, Hamle, Değirmen, Gençlik, Yeni Zonguldak, Kara Elmas, İnkılâpçı Gençlik, İnsan, Harman, Yaratış, Kovan, Aile, Kaynak, Sanat ve Edebiyat Gazetesi, Yenilikler, Yirminci Asır, Yeditepe, Yeni Şiirler, Yazı, Vatan Gazetesi, Seçilmiş Hikâyeler Dergisi, Türk Dili, Kültür Dünyası, Esi, Yenilik, Dost, Maya, Yelken, Varlık Yıllığı, Ataç, Türk Edebiyatçılar Birliği, Yeni Dergi, Yeni İnsan, Yeni Gazete, Cumhuriyet Gazetesi, Soyut, Türkiye Defteri, Politika Gazetesi, Saçak, Felsefe Dergisi, Oluşum, Yazı, Oluş, Yirminci Asır, Günümüzde Kitaplar, Gösteri, Yazko Edebiyat, Üç Çiçek Şiir Özel Kitabı gibi süreli ve süresiz yayınlarda daha önce yayımlanmıştır. Ancak bazı şiirleri ilk defa kitaplarında yer almıştır. Behçet Necatigil, Türk edebiyatı tarihinde en çok "şair" kişiliğiyle yerini almıştır. Sanat anlayışı bakımından hiçbir edebî akım ve hareket içinde yer almamakla birlikte kendini "toplumcu realist" bir şair olarak tanımlar. O, toplumcu realizm anlayışına göre içinde yer aldığı orta hâlli sosyo-ekonomik topluluğun ekonomik ve sosyal sorunlarını realist bir gözlemle sunmayı amaçlamış ve toplumun sosyal sorunlarını kendi bireysel yaşantılarının prizmasından geçirerek vermeye çalışmıştır. Şiirlerinde en çok ev, aile, orta hâlli insanın sorunları, çocukluk, gençlik, ihtiyarlık, aşk, ölüm, yalnızlık, anı, edebiyat, sanat, kentleşme, sanayileşme, uygarlık ve Atatürk konularına yer vermiştir. Onun şiirlerinin içeriği pek fazla değişiklik göstermemiştir. Ancak sanatçının kendi ifadesiyle, pek çok şair gibi onun şiiri de üç döneme ayrılır: 1. Gurbet Burcu: Şairin taklit, özenti ve kendini arayış dönemidir. Necatigil'in gurbet burcu dönemi ürünleri, Kapalı Çarşı (1945) ve Çevre (1951) adlı kitaplarında toplanmıştır. 2. Hasret Burcu: Bu, şairin kendi kişiliğini bulma dönemine bir geçiş sürecidir. Arada (1958) ve Dar Çağ (1960) kitapları, Necatigil'in hasret burcu dönemi ürünleridir. 3. Hikmet Burcu: Şairin kendi kişiliğini bulduğu, olgun ürünlerin verildiği son dönemidir. Necatigil'in Yaz Dönemi (1963) kitabıyla başlayan son şiirleri hikmet burcu ürünleridir. Şair, şiirlerinde büyük kişilerin, aristokratların, seçkin ve kahramanların değil, büyük kentte tutunmaya ve var olmaya çalışan orta hâlli vatandaşların hayatına, duygu ve düşüncelerine yer vermiştir. Sanatçı, genellikle karamsar bir dünya görüşüne sahiptir. Hayatın daha çok olumsuz boyutlarını ele alıp irdeler. Şiirlerine neşeden çok hüzün, acı ve sıkıntı hâkimdir. Onun, şiirlerinde işlediği konulara genel olarak bakılırsa şöyle bir değerlendirmede bulunulabilir: Necatigil, ev ve aile mutluluğuna önem vermiş, hem bireysel hem de sosyal hayatın merkezine "ev"i almıştır. Ev, ona göre yaşama biçimlerinin belirleyici unsuru ve sosyo-ekonomik seviyelerin başlıca ölçütüdür. Şair, büyük kentte yaşayan orta hâlli bir vatandaşın bireysel ve sosyal tüm sorunlarını, aşklarını, özlemlerini, beklentilerini, felsefî ve sosyal konulara bakış açılarını değişik boyutlarıyla irdelemeye çalışmıştır. Necatigil, birçok İstanbul şairi gibi İstanbul'un tarihî ve coğrafî güzelliklerinden çok; İstanbul gibi büyük bir kentte yaşama savaşı veren fakir, orta hâlli insanların sorunlarının şairidir. "Ev ve aile", Necatigil'in şiirinin başlıca konusudur. Aşk konusunda Necatigil, özellikle ilk gençlik yıllarının sevda duygularına, eski sevgililerin bıraktığı derin acılara ve onların anılarına yer verir. Eski sevgililerin duygusal anıları, onda etkili bir yere sahiptir. O, gençliğin doya doya yaşanması, yaşlılığın ise mecburen katlanılması gereken ömür dönemleri olduğunu vurgular. Yalnızlık, ona göre düşünce ve sanat üretimi için en uygun zeminlerden biridir. Ölüme metafizik bir olgu olarak yaklaştığı gibi ona ahlaki bir işlev de yüklemektedir. Biçim özellikleri bakımından Necatigil'in şiiri iki döneme ayrılır: 1. Tahkiyeye Dayalı Şiir Dönemi: 1955 yılına kadar yazdığı şiirlerinde hikâye (narration), anlatma öğesi ağır basar. Bu dönemde yazılmış şiirlerinin anlamları açık, ayrıntıları bellidir. Konular, genellikle olay örgüsü içinde sunulur. Necatigil, ilk şiirlerinde Garipçiler gibi yalın, açık ve kolay anlaşılır bir dil ve üslûp kullanır. 2. Modern Şiir Dönemi: 1955 yılından sonra yazdığı şiirleri, genellikle modern ya da entelektüel şiirlerdir. Bu tür şiirlerde anlam çok açık değildir ve hikâye öğesi yoktur. Okuyucu tarafından doldurulması gereken boşluklar vardır. Kelimeler, pek çok anlam boyutlarıyla birlikte kullanılmış ve çok değişik ve zengin yorumlara açık şiirlerdir. Kapalı ve anlaşılmaz sanılabilecek bu şiirler, aslında şairin hayatı, kişiliği ve beslendiği kültürel kaynaklar iyi bilinirse çözülebilecek niteliktedir. O bakımdan bu şiirlere kapalı şiir değil, güç anlaşılır şiir demek daha doğru olur. Necatigil, şiirlerinin çoğunda mısra kümelenişi ve kafiye düzeni bakımından serbest nazım biçimlerini kullanmıştır. Ancak bazı şiirlerinde gazel, mesnevi, kıta gibi vezinli ve kafiyeli nazım biçimlerini de denemiştir. Yine bazı şiirlerinde halk şiiri nazım biçimlerinden koşmaya, yeni Türk şiiri nazım biçimlerinden soneye, çapraz kafiye ve sarma kafiyeye de yer vermiştir. 1950 yılına kadar yazdığı şiirlerin hemen hemen tamamına yakını lirik, bu tarihten sonrakilerin çoğu da didaktik türdedir. Çoğu şiiri belli bir düşünceyi ve ahlaki ilkeyi telkin eden hikmetli şiirlerdir. Bu bakımdan onun şiirini, hakîmâne şiirin Cumhuriyet dönemindeki uzantılarından biri olarak görmek mümkündür. Bu iki türün yanında az da olsa pastoral ve epik türde şiirler de yazmıştır. Sanatçı, bazı şiirlerinin dışında vezne bağlı kalmayıp serbest şiir yazmıştır. Aruz veznini bir tek "Hayıfname" şiirinde kullanmıştır. Hece veznini ise 1940 yılına kadar olan ilk şiirlerinin çoğunda kullanmış, sonraki dönemlerde ise çok fazla vezin kaygısı gütmeden serbest şiirler yazmıştır. Hece vezninin en çok 7'li, 14'lü ve 8'li kalıplarını tercih etmiştir. Şair, ilk şiirlerinde müzikal bir öğe olarak kafiyeye özel bir önem vermiş, son şiirlerinde ise kafiye kaygısı gözetmemiştir. Necatigil, şiirinde yalın bir konuşma dili kullanmıştır. O, yoğunlaştırılmış anlam katmanlarını az sözle ifade etmeye çalışan tasarruflu bir dile sahiptir. Özenle seçtiği kelimelerin okuyucu için zengin çağrışımlara imkân sağlamasına dikkat etmiştir. Necatigil, şiirini kurarken oldukça titiz ve disiplinli bir tutum içindedir. Şiirinin bu özelliği, hiç şüphesiz onun günlük hayatındaki dar, sınırlı ve tasarruflu yaşantısıyla örtüşmektedir. Türkçenin tüm imkânlarından en iyi şekilde yararlanmaya çalışmış, çoğunda denenmiş değerler yattığına inandığı eski kelimeleri anlam zenginliklerinden dolayı kullanmaktan çekinmemiştir. Şiirde kullandığı kelimelerde anlam ve ses güzelliğine önem vermiştir. Özellikle ilk şiirlerinde atasözlerine, halk deyimlerine ve sonraki şiirlerinde çağın getirdiği bazı teknik kelimelere yer vermiştir. Necatigil'in şiirlerinde konuşma üslûbu hâkimdir. Hitabet üslûbuna ve aşırı coşkuya yer vermemesi, onun kalabalıklardan sıkılan, utangaç ve çekingen mizacından kaynaklanmaktadır. Behçet Necatigil'in şiirinin en özgün yanlarından birisi, kültür şiiri olmasıdır. Bu anlamda Necatigil, Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde gelenekten yararlanma çığırının öncüleri arasında yer alır. Behçet Necatigil, şiirin yanında "şiircik", “şiirimsi-düzyazı" ya da "şiir uçları" adını verdiği şiirle nesir arası, çoğu bir mısralık ya da bir cümlelik, bir beyitlik ya da iki cümlelik yazılardan oluşan ayrı bir edebî türde de ürünler vermiştir. Bunlar, bir anlamda Divan şairlerinin müfredleri veya mısra-ı bercestelerine benzemektedir. Şair, bu ürünlerini şiirlerinin çekirdeği olarak nitelemektedir. Necatigil'in şiirden sonra en fazla yoğunlaştığı edebî türlerden birisi radyo oyunudur. Birçok radyo oyunu yazmış ve yine pek çok roman ve hikâyeyi radyo oyunu olarak uygulamıştır. Türk ve dünya radyolarında yayımlanan bu oyunlar, bir bakıma şiirlerinin hareketli olaylarla açımlanmış biçimleri gibidir. Bu anlamda şiirleriyle radyo oyunları birbirini tamamlayan metinlerdir. O, radyo oyunlarında da şiirlerinde olduğu gibi geleneksel kültüre, tasavvufa ve mitolojiye yer vermiştir. Oradan aldığı bazı motifleri modern bir kurgu ve form içinde yeniden üretmiştir. Necatigil, radyo oyunlarında genel olarak ev, aile, karı-koca ilişkileri, aşk, geleneksellik-modernlik çatışması, kadın sorunları, tasavvuf, yaşamanın anlamı, insancıl değerler, vicdan muhasebesi, sanat-edebiyat dünyası, memur psikolojisi gibi konuları işlemiştir. Genellikle bilge, mürid, orta yurttaş, sanatçı, sahte eleştirmen, memur, karı, koca, yaşlı anne baba, vefasız evlat, eski sevgili, kıskanç kadın, evlenememiş kızlarla geleneksel ve modern değerleri temsil eden kişileri, tipik ve karakteristik özellikleriyle irdelemeye çalışmıştır. Necatigil, radyo oyunlarında süssüz, sanatsız, yalın bir konuşma dili kullanır. Cümleleri genellikle kısadır. Uzun, dolambaçlı cümlelere, şive taklidine, sosyo-ekonomik farklılıklara sahip toplulukların konuşma biçimlerine yer vermez. Her sosyal tabakadan insanı kültür dili denilen ortak yazı diliyle konuşturur. Kişi, mekân ve tabiat tasvirinden çok psikolojik çözümlemelere önem verir. Yaptığı tasvirler de psikolojik çözümlemelere belli bir çerçeve ve zemin oluşturmak amacına dönüktür. Necatigil, hikemî üslûba bilinçli olarak önem vermiştir. Oyunlarındaki pek çok cümle, başlı başına hikmetli bir söz, vecize ya da önemli bir düşünceyi yoğunlaştırmış yargı cümleleri hâlindedir. Behçet Necatigil, Cumhuriyet döneminde 1935-1979 yılları arasında toplumcu realist sanat anlayışıyla şiirler yazmış bağımsız bir şair, radyo oyun yazarı, çevirmen, inceleme, araştırma, deneme yazarıdır. KaynakçaÇetin, Nurullah (2013). Behçet Necatigil, Hayatı, Sanatı ve Eserleri. Ankara: Akçağ Yayınları. Demirci, İbrahim (1990). Behçet Necatigil'in Dünyası. Yüksek Lisans Tezi. Samsun: Ondokuz Mayıs Üniversitesi. Doğan, Zeliha (1982). Behçet Necatigil'in Şiirleri. Yüksek Lisans Tezi. Ankara: Ankara Üniversitesi. Gökalp, Gonca (1992). Behçet Necatigil'in Şiirinde Aile. Yüksek Lisans Tezi. Ankara: Hacettepe Üniversitesi. Til, Seher (1986). Behçet Necatigil'in Çevirileri Üzerine. Yüksek Lisans Tezi. İstanbul: Marmara Üniversitesi.
-
Melih Cevdet ANDAY Hakkında
Melih Cevdet Anday, 1915’te İstanbul’da doğdu. Ankara Gazi Lisesi’nden 1936’da mezun oldu. Oktay Rifat ve Orhan Veli okul arkadaşlarıydı. 1938’de sosyoloji öğrenimi için Belçika’ya gitti. İki yıl sonra II. Dünya Savaşı çıkınca zorunlu olarak yurda döndü. 1942’den başlayarak Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığı Yayın Müdürlüğü’nde danışmanlık, Ankara Kitaplığı’nda memurluk, gazetecilik yaptı. Daha sonra İstanbul’a yerleşti. “Akşam”, “Büyük Gazete”, “Tanin” ve “Cumhuriyet” gazetelerinde fıkra yazarlığı, sanat sayfası yöneticiliği yaptı, denemeler yazdı. 1954’te başladığı İstanbul Belediye Konservatuvarı Tiyatro Bölümü fonetik-diksiyon öğretmenliğinden 1977’de emekli oldu. 1964-1969 arasında TRT Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu. 1979’da UNESCO Genel Merkezi Kültür Müşaviri olarak Paris’e gitti. “Ukde” adlı ilk şiiri 1936’da Varlık dergisinde çıktı. İlk şiirlerinde hececilerin biçim ve tema özelliklerini benimsedi. Gizemci denebilecek bir duyarlılıkla nesneleri sıralayan, çevresine çocuksu bir şaşkınlıkla bakan bu şiirlerin ayırıcı yanı, uyaklı yazılmalarına rağmen uyağa bağlı olmamaları. Orhan Veli ve Oktay Rifat’la ortak eserleri “Garip“teki (1941) şiirlerinde çocuksu şaşkınlığın bilince dönüştüğü, uyakların aşıldığı ve ölçünün kırıldığı görülür. Bu ilk dönem şiirlerinde yer yer Dadaizm‘den etkiler hissedilir ama belirleyici değildir. Başlangıçta çocukluktan beri arkadaş olduğu Orhan Veli ve Oktay Rifat‘la aynı şiir çizgisinde yürüdü. Ama Veli ve Rifat’tan “duygu” bakımından ayrıldı. Şiirlerinde duygu, düşünceyle gelişir, hatta düşünceyi hazırlar. Düşünce ögesi duygularını hep ayrıntıdan kotarır. “Telgrafhane” ve “Yan Yana” kitaplarındaki şiirlerle bu kez, toplum ve insan değerlerini savunan, kavgacı bir şiire yöneldiği dikkat çekti. Duyguya toplumu da eklediği bu dönem kitaplarından “Yan Yana” sakıncalı bulunup toplatıldı ama beraat etti. Lirizme karşı çıkmasına rağmen, toplumsal güçlüklerin içe akışı olarak gördüğü bu unsuru şiirlerinde kullanmaktan geri durmadı. 1960 sonrası şiirinde bu kez mitolojik unsurlar görülmeye başlandı. “Kolları Bağlı Odysseus” (1963) ile başlayan bu süreçte, Anadolu’daki eski Yunan kültürü ile yaşadığımız tarihsel ve güncel koşullar arasında bir metafor kurmayı istedi. 1975 sonrası eserlerinde yeni sorularla yeni arayışlara yönelmek isteyen bir şairin aynı zamanda bir filozofun ve halk ermişinin sesi duyulur. Mitologya serüvenine Doğu kültürleri unsurlarını da katmaya başlar. Şiirindeki bu gelişme denemeleri ve romanlarında da hissedilir. Takma Adları Anday, eserlerinde kendi adı haricinde şu takma adları da kullanmıştır: Yaşar Tellidede, Niyaz Niyazoğlu, A. Mecdi Velet, M. C. A., H. Mecdi Velet, Yaşar Tellidere, Gani Girgin, Zater, Yaşar Tellioğlu Melih Cevdet Anday’ın EserleriŞiir Kitapları: Garip (1941, Orhan Veli ve Oktay Rifat’la birlikte) Rahatı Kaçan Ağaç (1946) Telgrafhane (1952) Yanyana (1956) Kolları Bağlı Odysseus (1962) Göçebe Denizin Üstünde (1970) Teknenin Ölümü (1975) Sözcükler (1978, toplu şiirler) Ölümsüzlük Ardında Gılgamış (1981) Tanıdık Dünya (1984) Güneşte (1989) Yağmurun Altında (1995) Yalan Rahatı Kaçan Ağaç Şinanay Şiir Çevirileri: Annabel Lee – Edgar Allan Poe Atlının Türküsü – Federico Garcia Lorca Ben de – Langston Hughes Bir Zenci Kızın Türküsü – Langston Hughes Çayhane – Ezra Pound Gece. Şehir Uyumuş. – Aleksandr Blok Hürriyet – Paul Éluard Kanun – Wystan Hugh Auden Pan Öldü – Ezra Pound Şiir Sanatı – Paul Verlaine Roman Çevirisi: Buz Sarayı (1973 – Tarjei Vesaas) Babalar ve Oğullar (1983 – Turgenyev) Romanları: Zifaftan Önce (1957 – Murat Tek adıyla) Yağmurlu Sokak (1959 – Murat Tek adıyla) Dullar Çıkmazı (1962 – Murat Tek adıyla) Bir Gecede Üç Erkek (Murat Tek adıyla) Aylaklar (1965) Gizli Emir (1970) İsa’nın Güncesi (1974) Raziye (1975) Şiir Üzerine Yazıları: Anlamın Anlamı Çağlar Geçiyor Şiir Üzerine Şiirin Vazgeçilmez Üç Dönemi Şiirin Anlamı Uzun Şiir – Kısa Şiir Yarın Düşüncesi Tiyatro Oyunları: İçerdekiler (1965) Mikadonun Çöpleri (1967) Yarın Başka Koruda Dikkat Köpek Var Ölüler Konuşmak İster Müfettişler (1972) Ölümsüzler (1984) Ödülleri: 1970 TRT Roman Armağanı (Gizli Emir ile) 1973 TDK Çeviri Ödülü (Buz Sarayı ile) 1976 Yeditepe Şiir Armağanı (Teknenin Ölümü ile) 1978 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü (Sözcükler ile) 1981 İş Bankası Büyük Ödülü (Ölümsüzlük Ardında Gılgamış ile) 1984 Enka Sanat Ödülleri (Mansiyon – Ölümsüzler ile) 1991 TÜYAP Onur Ödülü 2000 Aydın Doğan Vakfı Şiir Ödülü
-
Vahdet Nafiz AKSU Hakkında
Şair. 1959, Erzurum doğumlu. İlk, orta ve liseyi Erzurum’da tamamladı. Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Fakülte yıllarında gazeteciliğe başladı. Erzurum’da yayımlanan Halkın Sesi gazetesinde muhabir, yazı işleri müdürü ve köşe yazarı olarak çalıştı. Aynı zamanda bazı İstanbul gazetelerinin Erzurum muhabirliğini yaptı. Erzurum Belediyesi ve Petrol Ofisi Genel Müdürlüğü basın müşavirliği (1986), genel sekreterlik, uzmanlık, APK üyeliği ve genel müdür müşavirliği (1993-), TBMM’nde milletvekili danışmanlığı (1993-) görevlerinde bulundu. Şiirlerini serbest vezin ve hece vezniyle yazdı. Rubai tarzında yazdığı şiirlerine düşünce yoğunluğu ve anlam derinliği katmak için çaba gösterdi. Klasik şiirimizin birikiminden yararlandı. ESERLERİ (Şiir): Ahir Zaman Koşmaları (1990), Haşa Huzurdan (rubai, 1990), Üçüncü Kitap (1996). HAKKINDA: Hasan Ali Kasır / Erzurum Şairleri (1999).
-
Ataol BEHRAMOĞLU Hakkında
Ataol Behramoğlu (Gürus) (Sırasıyla Tulgar ve Gürus ailenin eski soyadlarıdır) İstanbul Çatalca’da doğdu. Azeri kökenli bir aileye mensuptur. Babası yüksek ziraat mühendisi Haydar Bey, annesi İsmet Hanım’dır. Üç erkek kardeşi vardır. Şair ve yazar Nihat Behram kardeşlerinden biridir. Avukat olan diğer kardeşi Namık Kemal Behramoğlu’nun da bir şiir kitabı vardır. İlk çocukluk yıllarını Kars’ta geçiren Ataol, ilkokul üçüncü sınıfa kadar burada okudu. Daha sonra babasının tayini dolaysıyla ailesi Çankırı’ya taşındı. İlkokulu Kurtuluş İlkokulu’nda (1953), ortaöğretim (1956) ve liseyi Çankırı Lisesi’nde (1960) tamamladı. İlk şiiri lise yıllarında Yeni Çankırı gazetesinde Ataol Gürus adıyla yayımlanan “Melankoli” (1959) dir. Bunun dışında çıraklık dönemine ait diğer şiirleri, hikâye, köşe yazıları Yeni Çankırı, Devrim, Çağrı ve Yeşil Ilgaz gibi yerel gazete ve dergilerde yayımlandı. 1960’tan itibaren ise şiirleri Varlık, Yelken, Dost, Devinim 60, Elif, Yapraklar ve Evrim gibi dergilerde okuyucu ile buluştu. 1960’ta Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu. Genel not ortalaması yeterli gelmediği için birinci sınıfta kaldı ve bölümü bıraktı. Bir süre Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü’ne devam etti. 1962’de aynı fakültenin Rus Dili ve Edebiyatı bölümüne geçti. Aynı yıl Çankırı Lisesi’nden sınıf arkadaşı olan Abdullah Nefes’le birlikte Türkiye Türkiye İşçi Partisi’nin örgütlenme çalışmalarına katılması, hayatının dönüm noktalarından biri oldu. Üniversite yıllarında İsmet Özel’le şiir dolayısıyla kurdukları yakınlaşma da yıllar içinde yakın bir dostluğa dönüştü. 1965’te Fikir Kulüpleri Federasyonu’nun kurucuları arasında yer aldı ve İsmet Özel başta olmak üzere sol görüşteki öğrencilerle birlikte TİP’in yayın organı olan Dönüşüm dergisini tekrar çıkardılar. İlk şiir kitabı Bir Ermeni General 1965’te yayımlandı. 1966’da üniversiteden mezun oldu ve aynı yıl Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğrenci olan Necmiye Alpay’la evlendi. Anton Çehov’dan çevirdiği ilk çeviri kitabı Ivanov ise 1967’de yayımlandı. Aynı yıl Tuzla Piyade Okulu’nda yedek subaylık eğitimini tamamladı. Trabzon ve Malazgirt’te askerlik görevini ifa edip 1969’da terhis olarak Ankara’ya döndü. Devrimci düşüncelerine ideolojik bir zemin oluşturmak için Sovyet Devrimi üzerine okumalarda bulundu. G. D. Obiçkin’in eserini Aykut Baykal müstearıyla Lenin, Hayatı ve Mücadelesi (1969) adıylaTürkçe’ye çevirdi. Eser Lenin üzerine Türkçe olarak yayımlanmış kapsamlı ilk kitaptır (Yılmaz, 2016: 56). Mart 1970’te İsmet Özel’le birlikte geniş yankı uyandıran Halkın Dostları dergisini çıkarmaya başladı. Dergiye daha sonra Nihat Behram, Ayhan Gerçeker ve Murat Belge katıldı. 1965-71 yılları arasında Papirüs, Şiir Sanatı, Yeni Gerçek ve Yeni Dergi gibi dergilerde yayımladığı şiirlerle poetikası olgunlaşmaya başladı. Kendisi için “nevrastenik tutku” (Behramoğlu-Özel, 1995a: 91) hâline gelen yurtdışına gitme düşüncesi eşinin Paris’e gitmesiyle nüksetti ve 1970’te önüne çıkan ilk fırsatta Yaşar Kemal’in yardımıyla önce Almanya’ya oradan Londra’ya gitti. 1971’de Paris’e geçti. 1971 Eylül’ünde sıkıyönetim tarafından yurtdışından yazı gönderdiği Halkın Dostları kapatıldı; Aralık’ta ise eşi Necmiye Hanım’dan boşandı. Picasso gecesinde Louis Aragon ile tanıştı. Aragon’un yönettiği Les Lettres Françaises’te Abidin Dino çevirisiyle “Bir Gün Mutlaka” şiirinden bir bölüm yayımlandı. Kısa bir süre sonra Pablo Neruda ile de tanıştı. 1972’ye kadar Paris’te yaşadı. Bu süreçte gece bekçiliği, öğretmenlik ve otel kâtipliği gibi geçici işler yaparak geçimini sağladı. Fransızca ve İngilizce bilgisini ilerletti. Yoğun şekilde okuma faaliyetlerine davam etti ve iki büyük defter dolduracak kadar şiir yazdı. 1972’de Sovyet Yazarlar Birliği’nden burs kazandı. Yaklaşık iki yıl Moskova Devlet Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde stajyer olarak Rus Edebiyatı üzerine çalışmalarda bulundu. 1974’te Türkiye’ye döndükten kısa bir süre sonra Yaşar Kemal aracılığıyla Muhsin Ertuğrul yönetimdeki İstanbul Belediyesi şehir tiyatrolarında dramaturg olarak çalışmaya başladı. 1975-76 arasında (18 sayı) kardeşi Nihat Behram’la birlikte edebiyat ve kültür dergisi olan Militan’ı çıkardı. 1977’de Barış Derneği’nin kurucu üyesi oldu. 1978’de ikinci evliliğini Rus asıllı Ludmila Denisenko ile yaptı. Aynı yıl Dünya Yazarları I. Barış Kurultayı’na katılmak üzere Yaşar Kemal, Aziz Nesin ve Burhan Arpad’la birlikte Türkiye Temsilcisi olarak Sofya’ya gitti. Yunan Barışçıları’nın davetlisi olarak gittiği Atina’da da Yannis Rittos ile tanıştı. 1978-79 yıllarında (31 sayı) Sanat Emeği dergisinin yazı kurulunda yer aldı. 1979’da Çağlayan Lisesi’nde haftada bir-iki saat edebiyat dersi verdi. Paris’te kısa süreli verdiği Türkçe dersleri dışında ilk öğretmenlik deneyimidir. Aynı yıl Yazarlar Sendikası genel sekreteri seçilmesi ve Ludmila ile olan evliliğinden kızı Barış’ın doğması yazar için önemli gelişmelerdir. 1980 darbesi sonrasında siyasi gelişmelerin etkisiyle dramaturgluk görevinden ayrılmak zorunda kaldı. İşsizlik, eylemsizlik ve parasızlık (Behramoğlu-Behram, 2015b: 131) yazarın sıkıntılı günler geçirmesine sebep oldu. 1981’de Ne Yağmur… Ne Şiirler kitabındaki görüşlerinden dolayı tutuklandı. Kitabının yeni baskısının toplatılmasına ve imha edilmesine karar verildi. Bir hafta sonra yargılanarak beraat etti. 1982’de Yazarlar Sendikası kapatıldı. Yöneticisi olduğu Barış Derneği de kapatılarak şair tekrar tutuklandı. Maltepe Askeri Cezaevi ve Sağmalcılar Cezaevi’nde on ay tutuklu kaldı. Yazar tutukluluk dönemini edebi olarak üretkenliğe çevirdi. Adam Yayıncılık’ta editörlük yaptı (1981-82). Disiplinli ve planlı şekilde okuma, yazma, çeviri faaliyetlerinde bulundu. Daha önce yazmış olduğu eserleri yeni okumalarla tekrar gözden geçirdi ve antoloji hazırlığı yaptı. 1982’de beraat etti fakat hakkında açılan davalar, soruşturmalar devam etti. Haziran 1983’te ailesiyle birlikte Büyükada Tepeköy’de bir eve taşındı. Aynı yılın Kasım ayında son duruşmasına katılmadığı Barış Derneği davası sebebiyle sekiz yıl hapse mahkûm edildi. 1984’te sahte pasaportla ülkeden ayrılmak zorunda kaldı ve Yunanistan üzerinden Paris’e gitti. Kızı ve eşi de kısa bir süre sonra ülkeden gizli yollarla ayrıldı. Böylece yazarın hayatında 1989 yılına kadar sürecek yeni bir dönem başladı. 1985’te Sorbonne Üniversitesi, Centre de Poétique Comparée’da daha önce Moskova’da tanıştığı Leon Robel ile Nâzım Hikmet üzerine yüksek lisans tezini tamamladı. 1986’da ressam Yüksel Aslan’la birlikte Fransızca olarak Anka dergisini çıkarmaya başladı ve Türkiye’ye dönene kadar on sayı yayımladı. Daha sonra derginin yönetimini Mevlüt Bozdemir’e devretti. Hakkında açılan davaların beraatle sonuçlanması üzerine Haziran 1989’da Türkiye’ye döndü. Yurtdışında eşiyle arasında başlayan anlaşmazlıklar ülkeye dönünce boşanma ile sonuçlandı. Türkiye’de sırasıyla Pendik Belediyesi’nde kültür danışmanı (1989-93); Simavi Yayınları’nda editör (1990-94); Türkiye Yazarlar Sendikası’nda (1995-99) genel başkan olarak çalıştı. 1998’de İstanbul Üniversitesi, Slav Dilleri ve Edebiyatları Anabilim Dalı, Rus Dili ve Edebiyatı bölümüne okutman olarak atandı. 1999’da ise İzmit Yüksek Öğretim Derneği Radyosunda edebiyat programları yapmakta olan Hülya İşbilir ile evlendi. İstanbul Üniversitesi’nde 2000’de “Rus Edebiyatında Puşkin Gerçekliği” çalışmasıyla doktor; 2002’de yardımcı doçent; 2003’te doçent unvanlarını kazandı. 2009’da ise İstanbul Üniversitesi’nden emekli olarak Beykent Üniversitesi, Mütercim-Tercümanlık (Rusça) bölümünde profesör olarak göreve başladı. 2012’den beri ise Aydın Üniversitesi Mütercim-Tercümanlık (Rusça) bölümünde öğretim üyesi olarak akademik çalışmalarına devam eder. 1995’den beri Cumhuriyet gazetesinde köşe yazarlığı yapmaktadır. 1981’de Asya-Afrika Yazarlar Birliği Lotus Ödülü’nü; 2002’de PEN Yazarlar Derneği, Dünya Şiir Günü Büyük Ödülü’nü; 2008’de İki Ağıt’la Enver Gökçe Şiir Ödülü’nü ve Rusya Federasyonu Uluslararası Puşkin Nişanı’nı; 2010’da Kabataşlılar Derneği Yılın En İyileri Ödülü’nü; 2011’de 14. Altın Portakal Şiir Sempozyumu Onur Ödülü’nü; 2014’te Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği, Aydınlanma Onur Ödülü’nü, Anton Çehov’un Vanya Dayı çevirisiyle Sanat Kurumu Tiyatro Ödülleri En İyi Çeviri ve Çehov’un Üç Kız Kardeş çevirisiyle Yeni Tiyatro Dergisi Emek ve Başarı Ödülleri, Türkçe’ye Katkı Ödülü’nü; 2016’da Eminescu Uluslararası Akademisi tarafından düzenlenen Uluslararası Şiir Festivali’nde Mihai Eminescu Nişanı ve Opera Omnia Ödülü’nü; Avrupa Homeros Şiir ve Sanat Madalyası Kurulu Ödülü’nü aldı. Ocak 2018’den itibaren UNESCO’yla bağıntılı “Avrupa Bilim, Sanat ve Edebiyat Akademisi” (Academié Européenne des Sciences, Arts&Lettres/AESAL) şaire akademi üyeliği verdi. Eserleri Bulgarca, Sırpça, Macarca, Yunanca, İtalyanca, Azeri Türkçesi, İngilizce, İbranice, Çince, Ermenice, Flemenkçe, Fransızca, İspanyolca, Japonca, Kazakça, Letonca, Malayalamca, Romence, Rusça, Slovence dillerine çevrildi. Ataol Behramoğlu, şiir, deneme, inceleme-araştırma, çeviri, antoloji, tiyatro, gezi, çocuk edebiyatı ve mektup türlerini içeren geniş bir yelpazede eserler verir. Bunlar içinde şiiri ayrı bir yere koymak gerekmektedir. Şiire olan ilgisi Çankırı’da çocukluk ve gençlik dönemlerinde başlar. İlk okuduğu, takip ettiği isimler Necip Fazıl, Sabahattin Ali, Orhan Veli, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Attila İlhan ve Cahit Külebi’dir. Lise yıllarında Orhan Kemal, Sabahattin Eyüboğlu ve Aziz Nesin’i okumaya ve Batılı şairleri tanımaya başlar. Romantik/simgeci akım başta olmak üzere edebi akımlarla ilgilenir. Panat Istariti, Ernest Hemingway, John Steinbeck, Charles Baudelaire, Paul Verlaine, Arthur Rimbaud, Stéphane Mallarmé, Paul Valéry ve Victor Hugo’nun eserlerini okur. Lise yıllarında yayımlanan “Melankoli”, “Leylaklarda Yitirdiğim”, “Mızıka”, Gerçeksiz Yaşam” gibi şiirlerinde ve ilk şiir kitabı Bir Ermeni General (1965)’de Garip, İkinci Yeni ve Attila İlhan etkisi vardır. “İstanbul”, “Bahar Şiiri”, “Sonbahar Ezgisi”ndeki günlük, sade ve anlaşılır üslûp Garip şiirini anımsatır. “Koşu”, “Hani Sevmek İçin Elleri”, “Sabiha”, “Kedi”de Attila İlhan’ın şiirsel üslûbunun izleksel yansıması görülür. Bu dönemde sıralama yöntemiyle mısra boyunun kısaltılması, anlamın kelimeye indirgenmesi, sözdiziminin değiştirilmesi, alışılmamış bağdaştırmaların kullanılması gibi şiir tekniklerinin dikkat çekmesi ,şairin İkinci Yeni etkisine girdiğini gösterir. Üniversite yıllarında TİP’e üye olduktan sonra Behramoğlu şiirinde tematik ve söylemsel bir dönüşüm başlar ve söylemi toplumcu gerçekçi hatta devrimci anlayışa evrilir. 1970’de yayımlanan Bir Gün Mutlaka adlı kitabıyla şair rüşdünü ispatlar. “Onun Türküsü’nü Guevara’nın”, Yıkılma Sakın”, “Yolculuk, Özlem, Cesaret ve Kavga Şiirleri” gibi şiirlerle başlayan bu serüven şiirlerin isimlerinden de anlaşılacağı üzere şairin önemli temsilcileri içerisinde yer alacağı Toplumcu-Gerçekçi şiirdir. Bu dönemde "Guevara”, “Neruda”, “Nâzım”, “Theodorakis”, “Salvador Allende”, “Mayakovski” gibi sol ideolojinin simgesel isimleri yer almaya başlar, Nâzım Hikmet, Ahmed Arif şiirlerinin etkileri izlenir ve İkinci Yeni söyleminden uzaklaşır. Ne var ki “Beyaz, İpek Gibi Yağdı Kar” gibi şiirlerinde hâlâ Garip şiirinin yansımaları devam eder. Mustafa Suphi Destanı (1979), Dörtlükler (1980) ve İyi Bir Yurttaş Aranıyor (1981)’da epik şiire yönelir. Aşk, doğa, yaşam, ölüm, çocuk sevgisi gibi temalarla şiirleri zenginleşir. Mustafa Suphi, TİP’in ilk merkez komitesi başkanıdır ve Ataol Behramoğlu’nu yaşamı, eylemleri ve ölümüyle derinden etkiler. Mustafa Suphi Destanı, Mustafa Suphi özelinde devrimci hayat felsefesini benimseyenler üzerine yazılmıştır. Eserin tamamlanması on yıla yakın bir zaman alır. 1984-89 yılları arasında yazarın hayatı memleketinden uzakta geçtiği için şiirlerinde derinden bir yurt özlemi hissedilir. Her zaman olduğu gibi İyi Bir Yurttaş Aranıyor, Bebeklerin Ulusu Yok’ta olduğu gibi sisteme eleştiri ve yergi devam eder. Sevgilimsin (1993)’den itibaren Ataol Behramoğlu’nun şiirleri kendi içinde tekrar evrilir. Bireyin iç dünyası odak noktası olmaya başlar. Genel olarak lirik söyleyişle aşk temi hâkimdir. Aşk İki Kişiliktir (1999)’te birey odaklı yaşam, ölüm, kadın ve aşk temleri hâkimdir. Kırık mısra düzeni Nâzım Hikmet şiirinin etkisi olduğunu düşündürür. Attila İlhan’ın etkileri anlatım düzeyinde hâlâ devam eder. Yeni Aşka Gazel (2002) simgesel olarak okumaya açıktır. Eserin genelinde bireysel temler hâkimdir. Şair sone ve gazel nazım şekillerini kullanır. İki Ağıt (2007), “Şili’ye Şiirler” ve “Sava’da Boğulan Türkler” olmak üzere iki bölümden oluşur. “Şili’ye Şiirler”e yenilerinin yanı sıra “Pablo Neruda”, “Salvador Allende’yi Dinlerken”, “14 Eylül 1973” ve “Kudurukluk” gibi eski şiirlerini de alır. “Sava’da Boğulan Türkler”, iltica ederken boğulan mültecilerin gerçek haberinden esinlenilerek kurgulanır. “Gecede Ölüm” gibi şiirlerinde kırık mısra kullanımı göze çarpar. Eserde toplumsal ve siyasal göndermeler ön plana çıkar. Hayata Uzun Veda (2008)’nın odak noktası şairin kendi benidir. Epik ve lirik söyleyişle mısralarda müzikalite yakalanır. Okyanusla İlk Karşılaşma (2008)’nın imajinatif dünyası zengindir. Tabiat temi mitik ve simgesel unsurlarla zenginleştirilir. 2012’de Cumhuriyet gazetesinin “Çizlenimler” ve “Cumartesi Yazıları” sütunlarında Kâmil Masaracı imzasıyla yazdığı dörtlüklerde, Ne Çok Hain (2017)’de halk şiirine yakın yalın ve açık söyleyiş hâkimdir. Şiirlerin siyasi göndermelerle toplumcu yönü ağır basar. Özlem ve Yaz: Foça Dörtlükleri (2016) ise şairin bir süredir yazlarını geçirdiği Foça üzerine yazılır. Sali Turan’ın çizimleri esere görsel bir tat katar. Yaşama sevincinin birey üzerindeki etkisi renkli imge dünyasıyla okuyucuya sunulur. Şiir dışında Ataol Behramoğlu'nun deneme, araştırma/incelemeleri oldukça kapsamlıdır. Denemeleri edebiyat, kültür, sanat, birey-toplum, siyaset üzerinedir. Yaşayan Bir Şiir (1986) yazarın ilk deneme kitabıdır. Eserde yazarın poetikasının ve toplumcu şiirin temel dinamikleri; Yürüyüş, Halkın Dostları, Sanat Emeği, Adam Sanat, Yasak Meyve gibi dergilerin soruşturmalarına verdiği yanıtlar ve edebiyat polemikleri yer alır. İki Ateş Arasında: Sürgün Yazıları (1989)’nda yazar, aydın kimliğiyle yurt dışındaki yaşamından kesitler sunar, göçmen kültürünü anlatır. Nâzım’a Bir Güz Çelengi (1990) adından da anlaşılacağı üzere Nâzım Hikmet’in sanat anlayışı ve şiirleri üzerine hem yazarın hem de Isidor Ştok, Aleksandr Krivitki gibi isimlerin yazılarını içerir. Şiirin Dili-Anadil (1995) ve Mekanik Gözyaşları (1997)’nda Çağdaş Türk Edebiyatı'nın evreleri anlatılır. Şair, ekseriyetle toplumcu gerçekçi şair, roman ve öykücülerin sanat anlayışları hakkındaki düşüncelerini dile getirir. Kimliğim: İnsan (1999)’da yazarın Cumhuriyet gazetesinde 1995-97 yıllarında yayınlanan güncel politika, şiir, toplumsal meseleler ve felsefe üzerine yazıları yer alır. Başka Bir Açı (2000), Gerçeklik Duygusunun Kaybolması (2001) ve Kendin Olmak ya da Olmamak (2003)’ta birey odak noktasına alınarak evrensel düzlemde toplum, kültür ve güncel siyasi meseleler mercek altına alınır. Diğerlerine kıyasla Yeni Ortaçağın Saldırısı (2004), Sivil Darbe (2009) ve Yalancının Ampülü (2014)’nün siyasi eleştiri tonu daha yüksektir. Biriciktir Aşk (2005)’ta ise aşk, evlilik, cinsellik ve kadın temleri irdelenir. Son deneme kitabı Şiir Hayatın Neresinde, Şiir ve Şair Üzerine (2015)’de Türk ve dünya şiirinin önemli isimleri Ataol Behramoğlu’nun süzgecinden geçerek yorumlanır. Yazarın inceleme kitapları Rus Edebiyatı Yazıları (XIX. ve XX. Yüzyıllar) (2001), Rus Edebiyatında Puşkin Gerçekçiliği (2001) ve Rus Edebiyatının Öğrettiği (2008) uzmanlık alanı olan Rus edebiyatı üzerinedir. Puşkin’den Gogol’a Gorki’den Pasternak’a Rus edebiyatının farklı dönemleri üzerine araştırmalarını içerir. Düşünce, şiir, tiyatro, roman ve öykü türlerinde çevirileri ekseriyetle Rusça’dandır. Dünya, Türk, Rus, Bulgar, Latin Amerika şiirleri üzerine ve müstakil tematik antolojileri bulunur. Tiyatro oyunu olarak derlenen İyi Bir Yurttaş Aranıyor, Mustafa Suphi Destanı, Bebeklerin Ulusu Yok şiir kitapları dışında yazdığı tek oyun Lozan (1993)’dır. Tür olarak açık biçim oyundur ve Lozan Barış Antlaşması’nın emperyalizmle ilişkisini irdeler. Tiyatrolarında genel olarak toplumcu bakış hâkimdir. Yzarın eser verdiği bir diğer tür gezi yazılarıdır. Başka Gökler Altında (1996) şairin yurt dışı gezilerinin izlenimlerinden oluşurken; Yurdu Teninde Duymak (2008)’ta çoğunlukla yurt içinde Halûk Çetin’le birlikte 1994’tan itibaren yaptığı şiir-müzik dinletilerinin anılarını okuyucuya sunar. Benim Prens Adalarım (2010) ise İstanbul’un Avrupa kültür başkenti olması dolayısıyla hazırlanan armağan seri kapsamında özellikle yazarın Büyükada üzerine yazdığı denemelerden oluşur. Çocuk edebiyatı üzerine yazarın çeviri, derleme ve telif olmak üzere şiir, masal ve hikâyeleri bulunur. Ataol Behramoğlu’nun arkadaşları İsmet Özel, Metin Demirtaş ve kardeşi Nihat Behram’la birbirlerine yazdıkları mektuplar sırasıyla Genç Bir Şairden Genç Bir Şaire Mektuplar (1995), Şiirin Kanadında Mektuplar (1997) ve Yeniden Yaratılmanın Çoşkusuyla: Mektuplar (2015)'dır. Eserler, şairin kişisel hayatı ve dönemini yakından gözler önüne serer. Ataol Behramoğlu'nun sanat anlayışı günümüze değin Garip şiirinden Toplumcu-Gerçekçi şiire kadar biçim ve içerik olarak her ne kadar evrilse de toplumcu söylem her zaman ön plandadır. Bunun yanı sıra bireyin iç dünyası, aşk, kadın, ölüm vb. temler şairin yaratıcı beniyle estetik biçimde yorumlanır. Farklı türlerde çok yönlü eserler veren yazar sade, akıcı ve anlaşılır üslûbuyla geniş bir okuyucu kitlesine hitap eder. KaynakçaAkerman, Mehmet Tanju (2009). Çağını Yakalayanlar, Röportajlar. İstanbul: Siyah-Beyaz Kitap. Behram, Nihat (2005). Acının ve Umudun Rengi, Yazılar/Söyleşiler 2. İstanbul: Everest Yayınları. Behramoğlu, Ataol (1991a). Bir Gün Mutlaka-Toplu Şiirler I. İstanbul: Adam Yayınları. Behramoğlu, Ataol (1991b). Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var-Toplu Şiirler II. İstanbul: Adam Yayınları. Behramoğlu, Ataol (1992). Kızıma Mektuplar. Toplu Şiirler III. İstanbul: Adam Yayınları Behramoğlu, Ataol ve İsmet Özel (1995a). Genç Bir Şairden Genç Bir Şaire Mektuplar. İstanbul: Oğlak Yayınları. Behramoğlu, Ataol (1995b). Sevgilimsin. İstanbul: Adam Yayınları. Behramoğlu, Ataol (1995c). Şiirin Dili-Anadil. İstanbul: Adam Yayınları. Behramoğlu, Ataol (1997). Nâzım’a Bir Güz Çelengi. İstanbul: Adam Yayınları. Behramoğlu, Ataol (1999). Aşk İki Kişiliktir. İstanbul: Adam Yayınları. Behramoğlu, Ataol (2002). Yeni Aşka Gazel. İstanbul: Adam Yayınları. Behramoğlu, Ataol (2007a). Yaşayan Bir Şiir. İstanbul: Evrensel Basım Yayın. Behramoğlu, Ataol (2007b). İki Ağıt. İstanbul: Evrensel Basım Yayın. Behramoğlu, Ataol (2008a). Okyanusla İlk Karşılaşma. İstanbul: Tekin Yayınları. Behramoğlu, Ataol (2008b).Hayata Uzun Veda. İstanbul: Tekin Yayınları. Behramoğlu, Ataol (2015a). Yarım Yüzyıldan Şiirler. İstanbul: Tekin Yayınları. Behramoğlu, Ataol ve Nihat Behram (2015b). Yeniden Yaratılmanın Çoşkusuyla: Mektuplar (1967-1983). İstanbul: Tekin Yayınları. Behramoğlu, Ataol (2016).Özlem ve Foça: Yaz Dörtlükleri. İstanbul: Tekin Yayınları. Behramoğlu, Ataol (2017). Ne Çok Hain. İstanbul: Tekin Yayınları. Korbek, Korhan (ed.) (2009). Ataol Behramoğlu, Şair, Düşünür, Çevirmen, Öğretmen. İstanbul: Heyamola Yayınları. Yalçın, Murat (ed.) (2001). Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi, Cilt I. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, s. 201-203. Yılmaz, Figen (2006). Ataol Behramoğlu Hayatı ve Şiiri. İstanbul: İstanbul Aydın Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Basılmış Yüksek Lisans Tezi. http://www.ataolbehramoglu.com.tr [erişim tarihi 25.11.2018] https://tiyatrolar.com.tr/ataol-behramoglu [erişim tarihi 30.11.2018]
-
Türkan İLDENİZ Hakkında
Düzce'de doğdu. Babası Kafkasya göçmeni fotoğrafçı Nurettin, annesi ev hanımı İkbal’dir. 1945’te Düzce Namık Kemal İlkokuluna, 1951’de Düzce Ortaokuluna başlayan Türkan İldeniz, 1954’de Düzce’de lise olmaması nedeniyle eğitimine İstanbul Kandilli Kız Lisesinde devam etti. İldeniz lise yıllarını derslerinin yanı sıra her türlü sanatsal, sosyal etkinliğe katılarak çok yoğun geçirmiştir. 1950’lilerde Attila İlhan’ın da katkılarıyla düzenlenen sanat ve edebiyat matinelerine sıklıkla katılarak şiirler okuyarak şiirlerini tanıttı. (Bodur, 2018: 28). 1956’da lise son sınıf öğrencisiyken şiirlerini yayınlamaya karar vererek Varlık dergisine gitti. Sanatçı o dönemi şu cümlelerle aktarmıştır: “Varlık’a ilk defa şiir götürüşüm. Yaşar Nabi’nin ‘yayınlanamaz’ gerekçesiyle geri verişi. ‘Şunları, şunları okuyun’ öğütleri… Benim itirazlarıma gözlükleri ardına gizlenerek incecik, yarım ve iğneli gülüşü. O öfkeyle karlar altında dört kilometre yaya yürüyüşüm. Ve sonuç olarak dört defter dolusu şiirleri yakışım. Yeni bir yöntemle altı ay geceli ve gündüzlü şiir çalıştım, şiir yaşadım. Şiir benim için kaçınılmaz bir tutku olmuştu artık. Ve altı aylık çalışmamın ürünü olan şiiri okurken Yaşar Nabi’nin beğendiğini gösteren tebessümü. Ondan beri özellikle Varlık’ta süregelen şiir çalışmalarım. Başkaldırışlarım” (Makal 1972: 5). Şair ayrıca Seçilmiş Hikâyeler, Dost, Yelken, Hisar ve Anadolu gibi çeşitli dergi ve gazetelerde yazdı. Liseyi bitirdiği 1957’de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne kaydını yaptırdı. 1959’da Akşam gazetesi yazarı Bilgin Peremeci ile hayatını birleştiren şair, 1959’da üçüncü sınıftayken fakülteyi terk etti. İlk kızı Ece 1960’da, ikinci kızı Ege 1965’te dünyaya geldi. 1963’de İstanbul Büyükşehir Belediyesi, ‘Basın Yayın’ bölümünde memurluğa başladı. Hayat telaşı içerisinde şiir yazmayı, şiir üzerine düşünmeyi bırakmayan şair, 1966'da Taşra Kızının Deliceleri'ni, 1967'de ise Havva Çıkmazı'nı yayınlamıştır. İldeniz, 1969’da evliliğini sonlandırmıştır. Şair memuriyetten 1983’te emekli olmuştur. İldeniz, şiir yazmaya devam etmektedir. Dosya halinde bekleyen üçüncü şiir kitabını yayınlamayı planlamaktadır. Çocukluğundan itibaren şiir yazmaya başlayan İldeniz'in şiire olan ilgisi, sevgisi hiç bitmemiş zamanla mısralarını daha da geliştirerek şiirini olgunlaştırmıştır. İyi bir gözlemci olan şairin, şiirlerine yaşam içerisinde şahit oldukları yansımıştır. Şairin süreli yayınlarda yayınlanan şiirleri beğenilmiş, takdir edilmiştir. Türkan İldeniz, çevresinin de isteği üzerine hem süreli yayınlardaki şiirlerini hemde yeni yazdığı şiirleri bir araya getirerek 1966’da Taşra Kızının Deliceleri ismini verdiği şiir kitabını yazın hayatına kazandırmıştır. İlk kitabı beş altı ay içerisinde tükenmiş, çok beğenilmiştir. “İldeniz’in Taşra Kızının Deliceleri baştanbaşa ‘çılgın mızrak yaşın’ şiirleriyle dolu. Okura da bir gençlik çağı havasını taşıyor. Yirmi yaşın delice günlerine sürüklüyor ister istemez. Günümüz kadın şairleri arasında ayrı bir havası, bir kişiliği var İldeniz’in. O ele geçmez ilk gençlik çağını ‘kurallar dışı’, çılgınlık yaşlarını sımsıcak duyuran bu şiirleri okumanızı öğütlerim”(Akbal, 1967: 88). İldeniz, bu eserindeki on dört şiiriyle o dönemler popüler olan şiir sergisi açmıştır ve "şiirleri Yahya Kemal'in ücreti olan beş yüz liraya satılmıştır" (Ozansoy 23 Şubat 1967: 3). İldeniz, “Taşra Kızının Deliceleri” adlı kitabının ardından Fransızlar tarafından Paris’e davet edilmiştir. Ülkesini yurtdışında temsil etmekten onur duyacak olan İldeniz daveti kabul ederek Paris’e gitmiş ve şiirlerini orada da duyurmuştur. 1967’de ikinci şiir kitabı Havva Çıkmazı'nda şair, daha fazla sosyal konulara yer vermekle birlikte toplumda kadının yeri ve önemi üzerinde sıklıkla durmuştur. M. Minnetoğlu bu dönemde onun şiiri için, “Türkân İldeniz kadın şairlerimizin en iyilerinden biri olmakla kalmıyor. Şiirimize kadınca, anaca, eşçesine, duygulu bir şair yüreği ile de bir canlılık bir hareket getiriyor” (Minnetoğlu, 1968: 2). değerlendirmesini yapmıştır İldeniz, bir dönem sanat camiasından uzak kalmış fakat şiir yazmaktan hiç vazgeçmemiştir. 1971’de Varlık’ta yayınladığı “Kumarbaz” adlı şiiriyle edebiyat dünyasında tekrar yankı uyandırarak dikkatleri üzerine çekmiştir (İmzasız, 25 Nisan 1971: 1). 1975’te ise Bangkok’ta açılacak uluslararası kadın sergisine Kültür Bakanlığınca eserleriyle katılması için davet edilmiştir. “Bu sergi İldeniz için çok anlamlıdır çünkü o, daima sanatında kadının toplumsal yaşamdaki yerini ön planda tutmuştur. Davasında toplumu, toplumun kadına bakış açısını ele alarak her zaman onların sözcüsü olmaya çalışmıştır. İlk olarak kendinden yola çıkarak yazdığı ‘deliceleriyle’ kadınlara yoldaş olmuş ardından ‘Havva’ diyerek kadının ilk anından son anına kadar yaşadığı tüm duygularıyla kadın olgusuna vurgu yapmıştır. Öncelikle Türkiye’de, kendi topraklarında, seslenmeye çalıştığı topluma şimdi dünya çapında seslenecek ve şiirlerine evrensellik kazandırmış olacaktı bu nedenle şüphesiz bu sergi hayatında büyük önem arz etmiştir” (Bodur 2016: 24). Sanat hayatı boyunca hiçbir edebiyat oluşumunun içinde yer almayan şairin, şiirlerinin kaynağını kendi yaşantısı, başkaldırışları ve hayalleri oluşturmuştur. Şiirlerindeki sade Türkçe, samimi üslup sayesinde 1950’lilerde şiirdeki karmaşa dönemlerinde herkese umut olmuş ve 1950-1970 arasında adından sıklıkla söz ettirmiştir (Nacitarhan 2010: 116). Etkilendiği şairler arasında Fazıl Hüsnü Dağlarca ve Attila İlhan’ı saymak mümkündür. KaynakçaAkbal, Oktay (1966). “Yatakta Şiirlerle”. Varlık. 684:191-192. Akbal, Oktay (1967). Dost Kitaplar. İstanbul: Kitapçılık Ticaret Limited Şirketi Yayınları. Binyazar, Adnan (1967). “İldenizin Şiirleri”. Varlık. 685: 12-13. Bodur, Neslihan (2016). “Türkan İldeniz’in Hayatı, Sanatı ve Eserleri Üzerinde Bir İnceleme”. Yüksek Lisans Tezi. Giresun: Giresun Üniversitesi. Bodur, Neslihan (2018). "Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde Kadının Sesi: Türkan İldeniz". Hars Akademi. 1:26-39. İldeniz, Türkan (1967). Havva Çıkmazı. İstanbul: Ece Yay. İldeniz, Türkan (1968). Taşra Kızının Deliceleri. İstanbul: Ece Yay. Kaplan, Mehmet (2007). Şiir Tahlilleri 2 - Cumhuriyet Devri Türk Şiiri. İstanbul: Dergâh Yay. Makal, Tahir Kutsi (1972). “Türkan İldeniz Şiir Benim İçin Kaçınılmaz Bir Tutkudur”. Son Havadis. 5. Minnetoğlu, Mualla (1968). “Türkân İldeniz ve Havva Çıkmazı”. Ekspres. 2. Nacitarhan, Cavit (2010). Şiirin Umudun Yorulmaz İğnesi Sennur Sezer. İstanbul: Evrensel Basım Yayın. Ozansoy, Gavsi (1967). “Beş Kuşak Konuşuyor”. Haber, 3. Öz, Erdal (2016). Günlükler. İstanbul: Can Yayınları. Sarısayın, Ayşe (2009). Unutulmaz Bir Atlı Erdal Öz. İstanbul: Can Yayınları. Türk, Hatem (2014). Başkaldıran Dizeler Hasan Hüseyin Korkmazgil. Sivas: Asitan Yayınları.
-
Erhan Güleryüz Hakkında
Söz yazarlığı , bestecilik , aranjörlük , yorumculuk , prodüktörlük derken Türkiye'nin en önemli komple müzisyenlerinden bir tanesidir.
-
Ahmet Selçuk İLKAN Hakkında
Ahmet Selçuk İlkan 1955 yılında Adana'da doğdu.İlk ve orta öğrenimini ayrı yerde tamamladı.Lise yıllarında yazdığı ve çeşitli sanat dergilerinde yayınlanan şiirleri ile dikkat çekti.1973 yılında yüksek öğrenimini tamamlamak üzere Almanya'nın Berlin şehrine gitti. Berlin Teknik Üniversitesinde Mİmarlık eğitimini sürdürürken bir yandan da sanat çalışmalırana devam etti. 1975 yılında Hayat Dergisi'nin düzenlediği 'Aşk' konulu şiir yarışmasında 'Hatırlar mısın? ' isimli şiiriyle ilk birincilik ödülünü kazandı. 1976 yılında Mimarlık öğrenimini yarım bırakarak Türkiye'ye döndü. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümüne girdi ve 1980 yılında mezun oldu. 1978 yılında profesyonel olarak şarkı sözü yazarlığına da başlayan İlkan'ın şarkıları o dönemin popüler sanatçıları seslendirdi.İlk şarkıları şunlardır: Ya Seninle Ya Sensiz, Gözler Kalbin Aynasıdır, Ayrılık Kolyesi, Neredesin Ey Talih, Artık Ne Duamsın Ne Bedduam, Bayramın Olsun vs. Bu güne kadar Türk müzik dünyasının en ünlü bestekâr ve yorumcuları ile çalışan İlkan'ın 1000'in üzerinde eseri bulunmaktadır, bunlardan ilk akla gelen; Islak Mendil, Tahta Masa, Kahır mektubu, Anılar, Bir Pazar Günü, Sabahçı Kahvesi, Hatıram olsun, Bir Gülü Sevdim, Ya Seninle Ya Sensiz, Gözler Kalbin Aynasıdır, Sevdalıyım, Eyvah-Çaykarası, Çocukların Günahı Ne, Ben Ne İnsanlar Gördüm, Bana Sor Yalnızlığı, Eskici, Seninle Aşkımız Eski Bir Roman, Bir Cennettir Bu Dünya, Kurşuna Gerek Yok, Selam Olsun, Bizim Sokaklar, Yine Bugün Sensiz, Bir Evet Yeter, Seni Sana Emanet Ediyorum, Ya Benimsin Ya Toprağın, Sana Hasret Gideceğim, Liselim, Mastika ve diğerleri... Ahmet Selçuk İlkan'ın bir başka özelliği Türk müzik dünyasında ilk melodi şiir akımını başlatmış olmasıdır. Mum Işığında (Ayten) isimli şiir albümü 1982 yılında piyasaya sürüldüğünde yepyeni bir akım ayak seslerini beraberinde getiriyordu.1991 yılında ilk şiir klibini çeken İlkan'ın bu güne kadar yayınlanmış 8 tane şiir albümü bulunuyor. ESERLERİ Mum Işığında (Ayten) 1982, Şiir Gözlüm (Fahriye Abla) 1984, Bak Bir Erkek Ağlıyor 1986, Bir Beyaz Karanfil 1988, O Adam Benim 1990, Seni Arıyorum 1992, Şairler Ağlamaz 1997, Ayrılıkların Şairi (Asi Bir Tutku) 2000, Son Romantik 2002
-
Cemal SÜREYA Hakkında
1931'de Erzincan'da doğdu. Asıl ismi Cemalettin Seber. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye ve İktisat Bölümü'nü bitirdi. Maliye Bakanlığı'nda müfettiş yardımcılığı ve müfettişlik görevlerinde bulundu. 1982'de müşavir maliye müfettişliğinden emekli oldu. Oluşum, Türkiye Yazıları, Maliye Yazıları dergileri ile Saçak dergisinin kültür-sanat bölümünü bir süre yönetti. Politika, Aydınlık ve Yeni Ulus gazeteleri ile Yazko Somut ve 2000'e Doğru dergilerinde köşe yazıları yazdı. İkinci Yeni hareketinin önde gelen şair ve kuramcılarından sayılan Cemal Süreya'nın ilk şiiri "Şarkısı-beyaz", Ocak 1953'te Mülkiye dergisinde yayımlandı. 9 Ocak 1990'da İstanbul'da ölümünden sonra adına bir şiir ödülü kondu. ESERLERİ: Üvercinka, 1958, Göçebe, 1965 Beni Öp Sonra Doğur Beni, 1973 Güz Bitiği, 1988 Sıcak Nal, 1988 Sevda Sözleri ( Toplu Şiirler, ilk üç kitabıyla birlikte) 1984. Ölümünden sonra yapıtları "Bütün Eserleri" adıyla Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanmaya başladı.
-
Gülten AKIN Hakkında
Yozgat'ta doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. Anadolu'nun çeşitli kentlerinde yardımcı öğretmenlik ve avukatlık yaptı. ``...bireyci duygulara ağırlık veren bir şiirin işçisiydi. 1970'lerde toplumsal sorunlara yönelip ...kaba güce, baskıya direnenlerin sözcüsü oldu. Kadın duyarlılığının, analığın yapıcı öfkesini yansıttı.'' ESERLERİ Şiir kitapları: Rüzgar Saati (1956), Kestim Kara Saçlarımı (1960), Sığda (1964), Kırmızı Karanfil (1971), Maras'ın Ökkes'in Destanı (1972), Ağıtlar ve Türküler (1976), Seyran Destanı (1979), Seyran (Butun Şiirleri, 1982), İlahiler (1983).
-
Uğur ARSLAN Hakkında
İstanbul-Karagümrük'ta doğdu. 1978 yılında İstanbul Karagümrük Muallim Naci İlköğretim Okulunda başladığı öğrenimini, Orta Doğu Kolejinde sürdürdü. İstanbul Üniversitesi Sakarya Kampüsü Makine Meslek Yüksek Okulundan mezun oldu. İşe girdiği fabrikadan kısa sürede ayrılarak lise yıllarındaki sunuculuk ve spikerlik idealini gerçekleştirmek için Ak Radyo'da program sunuculuğu yapmaya başladı. Bir yıl sonra Kanal 7 televizyonunda sunuculuk ve sonrasında program yapımcılığına başladı. Bir yıl sunuculuk, spikerlik eğitimini aldıktan sonra Amerika'da New York Film Akademisinde yönetmenlik eğitimi gördü. Temmuz 1999'da New York'da ilk kısa filmini çekmeye başladıktan bir ay sonra, askerlik görevini yapmak üzere Türkiye'ye döndü. Askerliğini İzmir Narlıdere'de yaptı. Uğur Arslan, Kanal 7'de Deniz Feneri adlı TV programını sunmaya başladı. 1998 yılında aynı isimde "Deniz Feneri Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği"ni kurarak Yönetim Kurulu Başkanlığını yaptı. Seçil Arslan ile evlidir ve iki çocuğu vardır. Daha çok yazdığı ve seslendirdiği şiirleriyle tanınan Uğur Arslan, bir dönem TGRT'de "Yol Hikâyeleri" isimli programı sundu. Uğur Arslan’ın serbest ölçüde yazdığı kendi şiirlerini seslendirdiği albümler arasında Deniz Feneri, (1999); Deniz Feneri 2 Beni Tanırsın Sen, (2000); Deniz Feneri Şiirleri 3 Kavuşursak Biteriz, (2003) ve Biz Barışmayız Artık Deniz Feneri Şiirleri 4, (2005) en bilinenlerdir. Aşkın Kanunu Yazsam Yeniden (2013) kitabında; sevginin değil, ilginin fazlasının öldürücü olduğu, sadeliğin her zaman daha dikkat çekici ve cazip olduğu gibi konuları işler. Deniz Feneri-Gerçek Hayattan Kesitler- (2001) adlı deneme kitabında; sosyal yardım konularını ve bu konuda emeği geçenlerin fedakârlıklarını ele alır.
Jump to content