admin tarafından gönderilen her şey
-
Turgut UYAR Hakkında
Turgut Uyar, altı kardeşin beşincisi olarak Ankara’da dünyaya gelmiştir. Annesi Fatma Hanım, babası harita subayı Hayri Bey’dir. Babası 1931 yılında emekli olduktan sonra ailesiyle birlikte İstanbul’a yerleşmiştir. Turgut Uyar ilköğrenimine İstanbul Edirnekapı’daki Hırka-i Şerif İlkokulu’nda başlamış ve Molla Aşkî’deki 5. İlkokul’dan mezun olmuştur. Ortaöğrenimini ise askerî yatılı öğrenci olarak Konya Askerî Okulu (1941) ve Bursa Işıklar Askerî Lisesi’nde (1946) tamamladı. Ardından yine askerî bir okul olan Askerî Memurlar Okulu’nda okuduktan (1947) sonra memur olarak orduda göreve başladı. 1958’e kadar o yıllarda Kars’a, sonra il olduğu için Ardahan’a bağlanan Posof, Samsun-Terme ve Ankara’da askeri memur olarak çalıştı. Bu tarihte askeriyedeki görevinden istifa ederek Türkiye Selülöz ve Kâgıt Sanayi (SEKA) Ankara Şubesinde çalışmaya başladı. 1967 yılında buradan emekli olmuştur. Şair 1946 yılında Yezdan Şener ile evlenmiş 1966’ya kadar süren bu evliliğinden Semiramis, Tunga ve Şeyda adlarını taşıyan üç çocuğu olmuştur. Emekliliğin ardından Tomris Uyar’la evlenerek (1969) İstanbul’da yaşamaya başlayan Turgut Uyar’ın Tomris Uyar’la vefatına kadar devam eden bu evliliğinden Hayri Turgut isimli bir çocuğu olmuştur. Şair, geçirdiği bir rahatsızlık neticesinde elli sekiz yaşında hayata veda etmiştir (1985) (https://www.biyografi.info/kisi/turgut-uyar; TBEA; Şenderin 2012: 144). Çocukluğundan itibaren edebiyata ve özel olarak şiire ilgi duyan Turgut Uyar ilk şiiri “Yâd”ı Yedigün dergisinde yayımlamıştır (1947). Bunu Kaynak dergisinde yayımlanan ve derginin başlatmış olduğu şiir yarışmasında ikincilik ödülü aldığı “Arz-ı Hâl” (1948) şiiri takip etmiştir. Aynı adı taşıyan ilk şiir kitabı Arz-ı Hâl 1949 yılında M. Çetin Tezcan’ın Akşamüzeri Türküsü ile birlikte ortak kitap olarak yayımlanır (Kaynak Yayınları). Uyar, daha sonra Kaynak, Varlık, Yeditepe, Pazar Postası, Dost, Değişim, Türk Dili, Yeni Dergi, Papirüs, Oluşum, Gösteri, Yeni Düşün gibi dergilerde şiir, eleştiri ve deneme türlerindeki ürünlerini yayımladı. 1963-65 yılları arasında 24 sayı çıkan Dönem dergisinin kurucuları arasında yer aldı. Yeni Türk şiirinin geçtiği evreleri Abdülhak Hâmid’den itibaren, her şairden bir şiir alarak incelediği yazılarını Bir Şiirden (1983) adıyla kitaplaştırdı. Ayrıca, şiir üzerine yazdığı yazılar, söyleşiler ve soruşturmalara verdiği cevaplar toplanarak Korkulu Ustalık (Hazırlayan Alaattin Karaca, 2009) adıyla yayımlanmıştır. İkinci şiir kitabı Türkiyem (1952) de ilki gibi hece ölçüsü kalıplarını da kullanan, memleket edebiyatı şairlerini andırır biçimde Anadolu motiflerini işleyen denemelerdir. Turgut Uyar asıl üçüncü kitabı Dünyanın En Güzel Arabistanı’ndan (1959) başlayarak yeni şiirin öncü şairleri arasında sayılmıştır. İkinci Yeni anlayışıyla yazdığı bundan sonraki şiirleri Tütünler Islak (1962), Her Pazartesi (1968), Divan (1970), Toplandılar (1970), Kayayı Delen İncir (1981) adlarıyla yayımlandı. Toplu şiirleri, eklemelerle birlikte Büyük Saat (1984) adıyla yayımlanmıştır. Turgut Uyar’ın Dünyanın En Güzel Arabistanı adlı eseri, 1953’ten beri dergilerde yayımlanan ve kendisinden birkaç yıl öncesinden itibaren kitap olarak basılmaya başlayan Oktay Rifat’ın Perçemli Sokak (1956), İlhan Berk’in Galile Denizi (1958), Cemal Süreya’nın Üvercinka (1958), Edip Cansever’in Yer Çekimli Karanfil (1958) ve Sezai Karakoç’un Körfez (1959) adlı kitaplarıyla birlikte Türk edebiyatında yeni bir akımın temsilci ve öncü kitapları arasında sayılmıştır. Bu akımın içerisinde Turgut Uyar, gerçekçi gözleme dayanan ve zengin imgeler, uzun ve geniş soluklu dize ve anlatım tarzı ile öne çıkar. Bu anlatımın en önemli ögeleri; öyküleme, içkonuşma, bilinçaltının uzak yakın çağrışımlar oluşturan sıçramaları, yer yer nesir cümlesine benzeyen dize yapısıdır. Bütün bunlar daha Anadolu’da görev yaptığı dönemde yazılan ilk şiirlerindeki tiplemeler, bireyin yalnızlık ve sıkıntılarını yansıtan davranış tasvirleri ve şairin geniş birikiminden gelen evrensel ve geleneksel malzemenin poetik dönüştürümü ile birleştiğinde İkinci Yeni şiirinin en özgün ve güçlü seslerinden birisi olan Turgut Uyar’ın şiiri ortaya çıkar. Onun lirizminin merkezinde çağdaş bireyin hâllerini son derece çarpıcı imgelerle aktarması gelmektedir. Kaynak: Turgut Uyar
-
Halide Nusret Zorlutuna Hakkında
Halide Nusret Zorlutuna, gazeteci Avnullah Kâzımî Bey ile Ayşe Nazlı Zorlu Hanım’ın kızı olarak İstanbul’da doğdu. II. Meşrutiyet’in getirdiği bayram havası içinde babasının Kerkük’e mutasarrıf olarak atanmasıyla eğitim hayatına burada başlayan sanatçı, Arapça ve Farsça öğrendi. Şairlik ve yazarlığının temelini oluşturan Kerkük’ten sonra 1919’da yeniden İstanbul’a gelen Halide Nusret’in yaşantısı, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde Türk edebiyatının görüntüsüne benzer. Çünkü II. Meşrutiyet’le birlikte memlekete getirilen kısmi özgürlüğün bütün vatana yayılması amacıyla hürriyet kahramanlarının önce uzak şehirlere gitmesi ve ardından yeniden İstanbul’da toplanması yaygın bir durumdu. Dolayısıyla onun yaşantısına babası Avnullah el-Kâzımî’yi de dâhil etmek gerekir. İstanbul’da eğitimine devam eden Halide Nusret, babasının ölümünden sonra geçim kaygısıyla öğretmenliğe başladı. Dindar bir ailenin ferdi olan sanatçının öğretmenlik mesleğini benimsemesi, onun tüm hayatının da bu yolda yürümesini sağladı. Binbaşı Aziz Vecihi Bey’le evlenmesi öğretmen olarak Anadolu’nun pek çok yerini gezmesine olanak sağladı. Halide Nusret, İstanbul'un işgali sırasında İstanbul Kız Lisesi’nde öğretmendi. “Memleketin sıkışık, karanlık günleriydi. Milletçe mutsuzduk. Bir yanda güya öğrenimime devam etmeye çalışıyor, bir yandan da özel bir lisenin ilk kısmında öğretmenlik yapıyordum. O zor yılların karanlığı içinde tek mutlu hatıra o okuldan; o okulda geçen günlerdir.” (Zorlutuna 2010: 18) ifadeleriyle başladığı anılarında Halide Nusret Zorlutuna, Anadolu’da geçen öğretmenlik yıllarında öğrencileriyle edindiği tecrübeleri Benim Küçük Dostlarım adını verdiği kitabında anlattı. Kırklareli, Kars, Karaman, Urfa, Maraş, Sarıkamış, Ankara onun öğretmenlik yaptığı Anadolu şehirleridir. Şükûfe Nihal ve Adile Ayda yakın arkadaşlarındandı. 33 yıllık öğretmenlik yaşantısını 1957’de noktalayan Zorlutuna, geri kalan ömrünü çocukları Hüseyin Avnullah Ergün ve Emine Işınsu’ya olduğu gibi memleketin tüm çocuklarına ve annelerine analık yaparak geçirdi. “Anneler Birliği” derneği başta olmak üzere çeşitli sivil toplum kuruluşları ve yayın organlarına omuz verdi. 1976’da, 75 yaşını doldurması münasebetiyle onuruna jübile düzenlendi. Oturduğu sokağın adı “Şairler Sokağı” yapıldı. Ayrıca başka pek çok onurun da sahibiyken imanlı bir Müslüman kadını kimliğiyle çocuklarına “Gerçek bir Müslüman olunuz. Doğru ve namuslu olunuz.” (Zorlutuna 2012: 32) vasiyetiyle Türk milletinin yeni başkentinde hem ailesinin hem de milletinin saygısına mazhar olarak vefat etti. Hayatının son yıllarıyla ilgili Adile Ayda şunları söyler: “O ince, o titrek maddi kabuk kırılıverecek diye her an korku duyuyor etrafındakiler. Fakat o maddi kabuğun içinde gepgenç, taptaze, dipdiri bir ruh yaşıyor. Bir kere tabiatın harikası denebilecek bir hafıza. İstediğiniz şairin istediğiniz şiirini ısmarlayabilirsiniz. Hepsi ezberinde. Politik olayları gazetelerden günü gününe dikkat ve ilgiyle takip etmekte… Düşünce ve muhakemesinde hiç yıpranmamış, kireçlenmemiş bir fikir çevikliği var. Bu ruhlaşmış, manalaşmış insanla konuştuğumuz zaman yaş kavramı tamamen silinmekte… Esasen, ellerindeki mafsal romatizması dışında ciddi bir rahatsızlığı da yok. Fakat devamlı olarak hâlsizlikten şikâyet etmekte? İstiyor ki otuzunda, kırkında olduğu gibi güçlü ve enerjik olsun, bir şeyler yapsın. Çünkü fikri, ruhi enerjisi yerinde.” (Ayda 1984: 240) Sanatçının ilk romanı Küller, 1919’da Ümit Mecmuası’nda tefrika edildikten sonra kitap olarak 1921’de yayımlanmıştır. O zaman kadın yazarların azlığından dolayı beklenenden fazla ilgi uyandıran eser, Zorlutuna'nın özel yaşantısından izler taşıması ve mekân yönüyle ayrıntılı ve tatmin edici düzeyde olmamakla birlikte İstanbul dışına çıkmasıyla da dikkate değerdir. Teknik olarak mektup ve anıların çerçevelediği romanda mekân; Beyrut, İstanbul ve Avrupa (İsviçre, Roma)'dır. İlki 12 Mart 1332-Beyrut (25 Mart 1916) ve sonuncusu 25 Haziran 1332-Roma (8 Temmuz 1916) tarihlerini taşıyan mektuplardan zamanın yaklaşık 3.5 ay olduğu anlaşılmaktadır. Romanı idare eden serüven, daha çok Ali Namık Bey’in kıskançlık krizleri etrafında gelişir. Başlangıcından beri Türk romanında olabildiğince seyrek görülen erdemli yaşantı, masumiyet ve insanla vatan sevgisinin birlikteliğiyle bu erdemleri canı pahasına muhafaza etme, romanın genel havasını oluşturur. Bu yönüyle Türk romanının başlangıç dönemi için son derece özel bir yerini işgal eden Küller’de roman unsurlarının zenginliğinden bahsetmek zordur. Halide Nusret'in Bir Devrin Romanı isimli kitabı ise anı türündeki eseridir. "Otuz yıllık hayatımın hatırlayabildiğim yirmi beş senesini demet demet önünüze seriyorum..." (Zorlutuna 1986: 4) ifadesiyle yazar, çocukluk yıllarından başlayıp meslek hayatını da içine alan dönemi anlatmıştır. Kitap iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde çocukluk yıllarının babasıyla ve babasız geçen günlerine, Kerkük hatıralarına, eğitim hayatına, kendisine gelen özel ve edebî mektuplara, siyasi olaylara ve edebî ortamda tanınma sürecine yer vermiştir. İkinci bölümün büyük bir çoğunluğu ise Edirne'deki öğretmenlik hayatını anlatmaktadır. "Edirne hatıralarımdan, daha yazmak istediğim güzel, ilgi çekici sürü şey var. Düşünüyorum da 'Edirne hatıralarımı' keşke ayrı bir cilt yapsaydım, diyorum şimdi, ama artık geçti." (Zorlutuna 1986: 254) Ayrıca bu bölümde evliliğine, öğretmenlik yaptığı diğer şehirlere ve arkadaşı Şükûfe Nihal'e de yer vermektedir. Halide Nusret’in bir romancı olarak kendisini bulduğu kitap Sisli Geceler'dir. İlk olarak 1922’de yayımlanan romanda vaka zamanı da Kurtuluş Savaşı yıllarıdır. Roman, Doktor Fikret ve Zehra’nın ilişkileri düzleminde ilerler. İstanbul’da yaşayan iki genç, birbirlerini severek evlenirler ve dönemin modasına uyup Anadolu’ya geçerler. Romanda bu durum “Yardım içinmiş… Şimdi gençlerde bu moda var!” ifadeleriyle anlatılır. Gençler, birbirlerini çok sevdikleri gibi İstanbul’dan da çok sıkılmışlar ve büyük bir heyecanla Anadolu’ya gitmişlerdir. Her ikisi de Millî Mücadele içinde bulunmaktan büyük bir onur duymakta ve etrafa faydalı olmaya çalışmaktadırlar. Fikret, cepheye gidince ilk zamanlarda Zehra evde kalmış ve burada eşini özlemekle birlikte Anadolu insanını tanımaya ve onlardan yararlanmaya çalışmıştır. Zehra, eşinin ablası Sacide’ye yazdığı mektupta “Burada ne çok dul anne, ne çok yetim yavru ve ne çok hasta insan var! […] Bizim en fazla elimizden gelen sevmek, okşamak, teselli ve tedavi etmek.” diyerek Anadolu’nun panoramasını göstermiştir. Şair olarak Halide Nusret, bu durumu “Güneş Doğarken” adlı şiirinde de dile getirmiştir. Halide Nusret’in şiir kitapları olan Geceden Taşan Dertler, Yayla Türküsü, Yurdumun Dört Bucağı, Ellerim Bomboş'la birlikte kitaplaşmamış şiirleri de Betül Coşkun tarafından tek kitapta toplanmıştır. Zorlutuna’nın şiirlerinin önemli bir boyutunu özellikle muhtaçlara olan duyguları oluşturmuştur. Bir öğretmen duyarlılığı ve sorumluluk hissiyle dolu yüreğinde şair bir ananın sesi her zaman en öndedir. Geceden Taşan Dertler adlı kitabındaki “Kış Levhaları” da bunlardan biridir. Şair, “O meş’um mütareke baharında” vatanının zor günlerine kendisi ağladığı gibi baharın da ağlamasını “Ağla Bahar” adlı şiiriyle “Gülme bu sene bahar! Bağır, ağla bu sene!” diyerek istemektedir. Bunun yanında o, söylemlerinde iyimserliği de elden bırakmamıştır. “Bu da Bir Emel” ve Mustafa Kemal’i anlattığı “Güneş Doğarken” bunlara örnektir. Memleket kaygısını her şeyin önünde tutan şair, kadın kimliğini gizleme gereği duymadığı gibi bunu ön plana geçirmek gibi bir tasarrufa da girmemiştir. O, her zaman bir anadır ve memleketi için çalışmak, özverili olmak durumundadır. Bunun dışındaki kadınlık özelliklerini göstermemiştir. “Git, Bahar” şiiri de buna örnektir. Şiirde şair, baharın gönlünde yerinin olmadığını dile getirmektedir. Yine kadın olarak kimliğini sorumluluğun emrine veren şair; “Ev Kadını”, “Fikir Kadını” ve “İş Kadını” şiirlerinde toplumdaki saygın kadınları anlatırken; “Akşam Lâvhası İçinde Yuvasız Kadın” adlı şiirinde ise sokağa düşmüş kadını anlatarak onun kurtulmasını dilemiştir. Halide Nusret’i en iyi tanımlayacak sıfatlardan biri de vatan sevgisidir. Tuna’dan Kerkük’e, Kıbrıs’tan Kars’a kadar pek çok vatan şehrini gezip görmüş şairin memleket sevgisi şiirlerinin de en önemli motiflerinden birini oluşturmuştur. O, âdeta her vatan toprağına, her ovaya, dağa, yaylaya karşı vefa duygusuyla minnet borcu ödercesine bir şiir, bir dize armağan etmek istemiştir. Yayla Türküsü'ndeki pek çok şiiri gibi Yurdumun Dört Bucağı da bu anlayıştaki şiirlerle doludur. Kaynak: Halide Nusret Zorlutuna
-
İclal AYDIN Hakkında
Memur anne ve babanın kızı olarak Nevşehir'de dünyaya geldi. Bir yaşındayken babasının görevi dolayısıyla ailesiyle Ankara'ya yerleşti. İlkokulu Ankara'da bittikten sonra bir süre Elazığ Anadolu Lisesinde yatılı olarak okudu. Liseyi Ankara-Yenimahalle Mustafa Kemal Lisesinde tamamladı. Ortaokul ve lise yıllarını yazarak ve tiyatro çalışmaları yaparak Ankara'da geçirdi. 1989 yılında Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümünü kazanıp üniversite eğitimine başladı ancak ikinci sınıfta okulu bırakıp Berlin'e yerleşti. Almanya´da hayatını devam ettirmek için hem tiyatroculuk yaptı, hem de bir restoranda bulaşıkçı olarak çalıştı. Almanya'da altı yıl profesyonel tiyatroculuk yaptı. Çeşitli sosyal çalışmalara katıldı. 1996 yılında tiyatroyu bırakarak Berlin'den Türkiye'ye döndü ve 1997 yılından itibaren televizyon projelerinde yapımcı-sunucu ve oyuncu olarak çalışmaya başladı. 1990 yılından beri Tiyatro ve televizyon projeleri üretiminde metin yazarlığı da yaptı. 1997 yılında Ayna grubunun "Ölünce Sevemezsem Seni" klibinde rol aldı. HBB'de gündüz kuşağında, "2'den 4'e" adında kadınlara yönelik bir program sundu. 1998-2000 yılları arasında da Radyo D, Radyo Cumhuriyet, Radyo Kent, BRT FM'de program yaptı. 1999'da Hayat Güzeldir programıyla BRT'ye geçti. 2003-2005 yılı arasında haftalık bir kadın dergisinin yayın yönetmenliğini yaptı. Çeşitli dizilerde oynadı. 2001-2013 yılları arasında önce Sabah, sonra Vatan gazetesinde söyleşiler ve günlük köşe yazıları yazdı. İclal aydın pek çok dizi ve filmde oyunculuk yaptı. Oyuncu, gazeteci ve yazar kimliğiyle pek çok ödüllere layık görüldü. Başlıca ödülleri ise şunlardır: 2002 - Tepedekiler Yılın Kitabı (Hayat Güzeldir ile), 2002 - Nişantaşı Nuri Akın Anadolu Lisesi, Yılın Köşe Yazarı, 2002 - Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi, En Beğenilen Sabah Kuşağı Programı (Hayat Güzeldir ile), 2003 - Radyo Gazetecileri Derneği, Medyanın en iyileri En iyi kadın programı (Hayat Güzeldir ile), 2004 - BJK Koleji, Basında Yılın Annesi, 2004 - Capitol, Ziyaretçilerin en çok beğendiği kadın gazeteci-yazar, 2005 - Oriflame, En başarılı Kadınlar Edebiyat Ödülü, 2005 - Mavigün Koleji, Yılın En İyi Köşe Yazarı. Hâlen İstanbul'da yaşayan İclal Aydın, yazarlık ve oyunculuk çalışmalarını da burada sürdürmektedir. Deneme, hikâye, roman ve söyleşi türünde eserler vererek günümüzün üretken yazarları arasında olan İclal Aydın, yazı hayatına Sabah ve Vatan gazetesindeki köşe yazılarıyla başlamıştır. "Hayat Güzeldir" programı için yazdığı günlükleri ve metinleri bir araya getirerek Hayat Güzeldir (2001) adlı ilk kitabını yayımlamıştır. Onun edebiyat dünyasında tanınması ise deneme ve romanlarıyla olmuştur. Kurmaca dünyasına Bitmiş Aşklar Emanetçisi (2013) ile başlayan Aydın'ın, kitabındaki hikâyelerin kahramanları aşkları, yalnızlıkları, acıları, özlemleri, mutluluklarıyla; bazen bir şiire, bazen bir köşe yazısına, bazen de yazarın belleğine, yüreğine ya da hayal gücüne konuk olmaktadırlar. Bir Cihan Kafes (2013) adlı ilk roman meraklısını sürükleyecek türden; aşk, gizem, mistik rüyalar, görünmeyeni gören, bilinmeyeni hisseden kalpler ve insan evladına biçilen kader niteliğindedir. Roman kısaca şöyle özetlenebilir: "Samire, Yaşar ve Lorin. Birbirlerinin gölgesinde saklanan, birbirlerinin masalını yazan üç küskün kadın. Yaraları doğuştan, lanetleri mirastır. Kanadı kırık üç kadın, ödedikleri ağır bedellerin karşılığını, içinde çırpınıp durdukları, kapısı açık olsa da çıkıp gidemedikleri gölge kafeslerinde beklerler. İhtiyaç duydukları inanç, temize çekecekleri geçmişte saklıdır. " Yazarın diğer romanı Unutursun (2017) Bir Cihan Kafes'in devamı gibidir. Ada, romanı şu cümlelerle değerlendirmiştir: "Unutursun’u bir devam romanı olarak nitelemek çok da doğru olmaz. Samire, Yaşar ve Lorin’in hikâyeleri akmaya devam ederken Gavras Bey’in farklı zamanlarda her birinin hayatına değmesiyle akış da usulca değişiyor. ‘Bir Cihan Kafes’te kısa bir misafirliği bulunan Lemide Hanım ise bu romanda hikâyenin ana damarlarından birini oluşturuyor. Kimi zaman ufak dokunuşların bir hayatı ne denli değiştirdiğini okuru yormayan bir kurguyla başarılı bir şekilde gözler önüne seren İclal Aydın, bir yandan da hikâyenin geçtiği dönemlerin atmosferini de büyük bir özenle aktarıyor. Her dönemin kendine has özelliklerini bilhassa göze sokmadan öykünün ana akışına yerleştirmesi, romanın öne çıkan özelliklerinden biri. Her dönemin neslini temsil eden karakterlerin hayata ve insan ilişkilerine bakışındaki farklılıklar da yine okuru toplumsal değişim üzerine düşünmeye davet ediyor." (Ada 2017). Çok mekânlı ve şahıs kadrosu geniş olan romanın dikkat çeken özelliği çok katmanlı bir hikâye düzlemine sahip olmasıdır. Aydın, bu sayede romanda şahıs kodrosundan kaynaklanabiecek karmaşıklığın önüne geçmiştir. Ayvalık’ın denize uzanan taş sokaklarından, nice yaşamlar görüp geçirmiş zeytin ağaçlarından, hayatın kaynağından akan suyundan, eski evlerinden doğmuş bir aile hikâyesi olan Üç Kız Kardeş (2018) bir mutsuzluk hikâyesi değil; neşeli günleri yâd ede ede iyiliğe dönüşün hikâyesidir. Kar, eseri ve yazarı şu cümlelerle değerlendirmiştir: "Zengin karakterli yapıda ve kronolojik açıdan katmanlı bir örgüye sahip olmasına rağmen romanın zaman çizelgesini takip etmek zor değil... Üç Kız Kardeş genel olarak rengi, dokusu, içinde geçen şarkılar, şiirlerle döneminin atmosferini yakalamış, okurun nostaljik bir hisle eşlik edeceği, her biri incelikle işlenmiş karakter kadrosunun derinliği sayesinde içine kolayca girebileceğiniz bir roman. İclal Aydın’ın oyunculuk ve edebiyat deneyiminin kesişmesinin artısı ise şu: Yazarın önceki romanlarında da söz konusu olan güçlü sinematografik duygu, Üç Kız Kardeş’te de göze çarpıyor ve hikâye, hayal gücünüzde tüm renkleriyle canlanıyor." (Kar 2018). Roman dışında çok sayıda deneme kitabı yayımlayan İclal Aydın, köşe yazılarından oluşan kitabı Yaz Bitmesin (2004)'de, kadın yalnızlığından gençlik meselelerine, değişen değerlerden günlük yaşamın koşuşturmacasına, ikili ilişkilerden aile ilişkilerine kadar pek çok konuya, kısaca insana dair her şeye okurlarının çok sevdiği üslubuyla değinmiştir. Kâğıt Kesikleri (2010)'nde ise acının bütün duraklarına tek tek uğramakta ve yaşamı görkemli bir yangınla temize çekmeyi denemektedir.
-
Bedri Rahmi EYÜBOĞLU Hakkında
Asıl ismi Ali Bedrettin olan Bedri Rahmi, 1913 yılında babasının kaymakam olarak görev yaptığı ve o vakitler Trabzon’a bağlı olan Görele’de dünyaya gelir. İlkokul yıllarını babasının memuriyeti sebebiyle memleketin değişik yerlerinde geçirir. Ortaöğrenimine Trabzon Sultanisi’nde başlar. Lisede en sevdiği ders edebiyattır. Onuncu sınıfa kadar resimle ilgilenmez, hatta resim ödevlerini bile ağabeyi Sabahattin’e yaptırır. Trabzon Lisesi’ne 1927 yılında resim öğretmeni olarak atanan Zeki Kocamemi, Bedri Rahmi için bir dönüm noktası olur ve onun resme ilgisini uyandırmayı başarır. Aynı dönemde Bedri Rahmi’nin resim merakı Fransa’da bulunan ağabeyi Sabahattin Eyuboğlu’nun gönderdiği resim kitaplarıyla da pekişir. Zeki Kocamemi’nin Trabzon’dan ayrılması, Bedri Rahmi’yi İstanbul’a yönlendiren önemli bir etken olur. 1929 yılında İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’ne kayıt yaptırır. Akademi'de Nazmi Ziya, İbrahim Çallı ve Ahmet Haşim gibi hocalardan dersler alan Bedri Rahmi oldukça mutludur. Akademi'deki ilk yılı daha ziyade bir arayış dönemi olan Bedri Rahmi, İbrahim Çallı’nın teşvikiyle Konkur sınavını beklemeden Fransa’nın Lyon kentine ağabeyinin yanına gider. Sabahattin Eyuboğlu fedakârlık göstererek aldığı devlet bursunu kardeşi ile paylaşmış, onun öğrenim görmesine olanak sağlamıştır. Bedri Rahmi, sonraki yıllarda Fransa’ya gidişini meslek hayatının en önemli olayı olarak ifade edecektir. Lyon ve Dijon’da kaldığı yıllarda bir yandan müzeleri gezerek sanat yapıtlarını incelemiş, Fransızca öğrenmiş, diğer taraftan da atölye çalışmalarına devam etmiştir. Yine bu yıllarda Kübizm akımının öncülerinden André Lhote’nin atölyesinde çalışan Cemal Tollu’yu görmek için Paris’e gitmiş; sonradan hayatını birleştireceği ve Eren ismini alacak olan Ernestine Letoni ile tanışmıştır. Paris’ten sonra bir süre de Londra’da bulunan Bedri Rahmi, 1933’te İstanbul’a döner. Yeni Adam, Ağaç gibi mecmualarda yazı ve desenleri yayımlanır. Cemal Tollu’nun yedi arkadaşıyla kurduğu “D Grubu”na katılır. Yine bu dönemde gazete yazarlığına başlar ve "Yukule-le Yazıyor" başlıklı yazılar kaleme alır. Geçimini sağlayacak kadar para kazanmaya başlayınca Eren Hanım'la 16 Nisan 1936’da evlenir. Bir süre sonra babasının yardımıyla Tekel Genel Müdürlüğü’nde göreve başlar. Bu dönemde Akademi’de tanıştığı ve öğrencisi olduğu Fransız ressam Léopold Lévy, Bedri Rahmi’yi çok etkilemiş, âdeta onun sanatını değiştirmiştir. CHP’nin 1938 yılında düzenlediği yurt gezileri Bedri Rahmi’nin resimlerine konu seçimi noktasında kaynaklık etmiş; değişen tabiat manzaraları, köy ve kent yaşamı, tarihsel değerlerimiz, çok boyutlu ve zengin duruşuyla folklorumuzu resme taşınma imkânı bulmuştur. Bedri Rahmi, yurt gezileri dönüşünde, 1 Kasım 1938’de yayımlanan Ses dergisi yazarları arasında görülür. Sanatçının bazı deneme yazıları ve resimleri de Ses dergisinin sayfalarını süsler. 1939 yılında Birinci Resim Heykel Sergisi’nde derece alır. Aynı yıl, oğlu Mehmet Hamdi Eyuboğlu dünyaya gelir. Bedri Rahmi, büyük bir hevesle Boğaz, Salıpazarı ve kahveler gibi İstanbul’un değişik mekânlarını resmetmeye koyulur. Bir yandan da gazete ve dergilerde eleştiri yazıları yazar. 1940’lı yıllarda ulusal değerlere ve kaynaklara yeniden yönelmek gerektiğini ifade eden Bedri Rahmi, bu düşünceden hareketle minyatürü, kilimi ya da ibriği sevmeyi ve eserlerine yansıtmayı benimser. 1942 yılında yurt gezileri çerçevesinde gittiği Çorum, onun sanat yaşamında büyük ve silinmez izler bırakır. Resimde ana temalarının kaynaklarını esas itibariyle bu gezide bulduğu söylenebilir. Özellikle İskilip, hayran kaldığı bir yöredir. 1950 yılında yeniden Paris’e giden Bedri Rahmi, bu kez şehri usta bir sanatçı gözüyle inceler. Bilhassa “Musée de l'Homme” (İnsan Müzesi) ilgisini çeker. Bu müzede gördükleri ona yepyeni bir ufuk açmış; buradan hareketle Eyuboğlu, güzelin aynı zamanda faydalı olması gerektiği düşüncesine varmıştır. Yazarlık faaliyetlerini 1960 yılına kadar düzenli olarak sürdüren Bedri Rahmi, yazıya ara verdiği dönemlerde daha çok yurtdışında bulunur. 1961’de Paris’e, oradan da Amerika’ya geçer. Konferanslar verir, söyleşiler yapar, resim sergilerini ve müzeleri dolaşır ve yeni eserler üzerinde çalışır. Bu gezilerin dönüşünde çalışmalarını devam ettiren sanatçı, Güzel Sanatlar Akademisi’nde profesörlüğe kadar yükselir, üç yıl kadar Resim Bölümü Başkanlığı da yapar. Ömrünün son yılları büyük oranda alkolün hüküm sürdüğü bir dönemi işaret eder. Sarılık şüphesiyle hastaneye kaldırılan Bedri Rahmi'nin aslında pankreas kanseri olduğu anlaşılır. Hastalık dönemi uzun sürmez ve sanatçı, 21 Eylül 1975 tarihinde vefat eder. Şiir ve edebiyat tutkusu, Bedir Rahmi’ye aileden gelen bir özellik gibi düşünülebilir. Baba Rahmi Bey, çocuklarına Batı edebiyatlarını ve kültürünü tanıtmış, Fransızcadan yaptığı çevirilerle onların Victor Hugo, Molière gibi sanatçıları tanımalarını sağlamıştır. Ancak Bedri Rahmi’de annesinin etkisi daha güçlüdür. Edebiyat sevgisini annesinden dinlediği türküler, ninniler, ilahiler ve masallarla pekiştiren Bedri Rahmi, Karacaoğlan, Pir Sultan gibi önemli değerlerimizi yine annesinden öğrenmiştir. Daha ortaokul yıllarında iken ağır basan edebiyat sevgisiyle dikkat çeken Bedri Rahmi, arkadaşlarıyla beraber Serçe isimli bir de dergi çıkarmıştır. Hayatı boyunca tuttuğu günlükleri yine lise yıllarından itibaren yazmaya başlamıştır. Bununla birlikte Milliyet gazetesinin açtığı yarışmada bir öyküsü birincilik ödülü kazanmış, zamanın prestijli yayınlarından aylık Muhit dergisinde bir de şiiri yayımlanmıştır. Sanatçı, çocukluğunda eski yazıyla yazılmış çok sayıda roman okumuş, Mehmet Emin Yurdakul’un şiirlerinden bazılarını ezberlemiştir. Hayat mecmuasını düzenli olarak takip eden Bedri Rahmi, orta mektepteyken Halide Edip, Reşat Nuri, Faruk Nafiz ve Ömer Seyfettin gibi yazarları da okumuştur. Muhit dergisinin Mayıs 1931 tarihli 31. sayısında çıkan “Bir Yudum Su” başlıklı şiir, şairin yayımlanmış ilk verimidir. Yeditepe, Ses, Güney, İnkılâpçı Gençlik, İnsan, Varlık gibi sanat-edebiyat dergilerinde 1933 yılından itibaren şiirleri yayımlanan Bedri Rahmi, Yaradana Mektuplar isimli ilk şiir kitabını 1941 yılında çıkarır. Bu dönem Garip şiirinin yanı sıra "toplumcu gerçekçi şiir" ve "saf şiir" anlayışlarının hüküm sürdüğü yıllardır. Hiçbir edebî akım içinde yer almayan Bedri Rahmi yine de çeşitli etkilere açık kalmıştır. Onun şiirinde daha çok yakın görüştüğü edebî çevre ve şahsiyetlerin etkisinden söz edilebilir. Güzel Sanatlar Akademisi’nden hocası olan Ahmet Haşim’in yanı sıra Necip Fazıl Kısakürek, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Asaf Halet Çelebi ve Garip şairlerinin etkilerinden bahsetmek mümkündür. Yine Yahya Kemal, Nâzım Hikmet gibi şairlerin de tesirinde kaldığı söylenebilir. Hâkim şiir anlayışlarından ve önemli sanatçılardan etkilenen Bedri Rahmi Eyuboğlu, dönemin şiir panoramasının âdeta bir özeti gibidir. 1930’lu yıllardan başlayarak oluşturduğu şiir atmosferinde Hececiler, Garip, Toplumcu Gerçekçiler, İkinci Yeni ve Batılı İzlenimci şairlerden aldığı birçok etkiyi görmek mümkündür. Bununla birlikte onun şiirinde Yunus’tan Karacaoğlan’a uzayan bir çizgide halk şiirinin ve kültürünün etkilerinden söz etmek gerekir. Yaşam serüveni ve çok renkli hayat hikâyesi de yine şiirini şekillendiren unsurlar arasında alınabilir. Belki de ressam yönü ağır bastığı için kendine özgü bir şiir anlayışı geliştirmeye çalışmamış, “eklektik” denebilecek bir tavrı benimsemiştir. Sanatı, halktan alınanın daha güzel ve daha faydalı bir şekilde yine halka sunulma gayreti olarak gören Bedri Rahmi, eserlerinde yalın anlatımı, halk söylemlerini, mahalli kullanımları önemser. Bu tavır onun halkı sanatla buluşturma düşüncesinden kaynaklanır. Şiirini kurarken halk edebiyatına ayrı bir yer veren sanatçı, özellikle masalı ve halk kültürünü ön plana çıkarır. Bedri Rahmi’nin halk şiirine ve kültürüne olan ilgisi Karadut ile daha belirgin hale gelir. Bununla birlikte şiirinde yaşama sevincine, resim unsurlarına ve özellikle renklere önem verir. Nitekim resmi, vücut bulmuş bir şiir olarak gören Bedri Rahmi’de şiir ve resim birbiriyle bütünleşen bir yapıdadır. Şiiriyle resmini bir potada birleştirmiş olan sanatçı, tablo-şiir geleneğinin güzel örneklerini vermiştir. Doğup büyüdüğü coğrafyadan aldığı esinlerle şiirini yoğuran Bedri Rahmi, onu evrensel unsurlarla da zenginleştirir. Tuz kitabının başında yer alan “Güzel ile Faydalı” şiiri, Bedri Rahmi’nin sanata bakışını yansıtan dikkat çekici bir metindir. Bu şiirde Bedri Rahmi, güzelin aynı zamanda faydalı olabileceğini, faydalı olmanın güzelin değerini azaltmayacağını dile getirir. “Yazma Destan” şiiri ise âdeta yazmalar için kaleme alınmış bir güzelleme olarak görülebilir. “Lorca” şiiri gibi bazı verimlerinde sanata ve şiire dair görüşlerine yer vermekle beraber Bedri Rahmi’nin poetik bir tavır geliştirdiğini söylemek mümkün değildir. Yine de onun biçim endişesinden uzak kalıp mana güzelliğini, etkili söylemi ve samimiyeti benimsediğini belirtmek gerekir. Onun üzerinde en çok durduğu husus, doğallıktır. Şiirinde Anadolu insanına önemli bir yer ayıran Bedri Rahmi, insani sıcaklığıyla ve duygu yoğunluğuyla öne çıkan sosyal içerikli bir şiir oluşturmayı başarmıştır. Modern şiir diliyle halk söyleyişini bir senteze ulaştıran Bedri Rahmi, şiirini geleneksel kültürümüzden aldığı etkilerle kurmuştur. Anadolu el sanatları, annesinden dinlediği masal ve türküler, halk inançları ve mitoloji de onun şiirini şekillendiren unsurlar arasında karşımıza çıkar. Eserlerindeki tema zenginliği ve çok yönlü sanat dünyasıyla dikkat çeken Bedri Rahmi, şiirimizi sanatsal, tarihsel ve kültürel boyutuyla Anadolu’ya, modern şiir yoluyla da Batı'ya bağlamıştır. Bu itibarla denebilir ki o, klasik ile yeni arasında özgün bir bireşime ulaşmıştır. Bedri Rahmi Eyuboğlu’nun şiiri tematik zenginlik yönüyle dikkat çekicidir. Nitekim birçok metafizik kavram onun şiirine tema teşkil eder. Bunlardan biri olan inanma problemi, bilinmezliğin sorgulanmasından Tasavvufi Türk edebiyatındaki şathiye geleneğine ve metafizik eleştiriye dek varır. Cinsel istek ve haz tutkusu da önemli bir problemdir. Özellikle “Karadut” şiirinde çingene kız imgesiyle beliren haz tutkusunun karşısına dinî yasaklar çıkar. Bu da şairde cinnete varan bir sorunsal oluşturur. Ölüm, Bedri Rahmi şiirinde bir diğer önemli tema olarak belirir. Onda hiçbir zaman mistik yönüyle belirmeyen ölüm, büyük bir korkuya karşılık gelir ve tek sığınak olarak Tanrı’ya yönelir. Tabiat da Bedri Rahmi şiirinin önemli temalarındandır. Tabiat ve onun mükemmel işleyişi şairi şüphelerinden uzaklaştırmaya ve inanmaya sevk eder. Bu yöneliş onu bir çeşit “tabiat romantizmi”ne götürür. Tabiat âdeta onun özgürleşmek ve reel âlemden kurtulmak için inşa ettiği bir sığınaktır. Memleket sevgisi onun şiirinde geniş yer bulan bir başka temadır. Anadolu coğrafyası bütün zenginliğiyle onun mısralarında âdeta şiirleşir. Cehalet, yanlış eğitim sistemi, fakirlik, geri kalmışlık, doğanın tahribatı, aydın yabancılaşması gibi birçok kavram “sosyal eleştiri” bağlamında bütünleşen bir tema oluşturur. Yine sosyal fayda onun önem verdiği bir başka husustur. Çocukluk ve geçmişe duyulan özlem yanında Fransa, Amerika ve İtalya yolculukları esnasında hissettiği gurbet duygusu da tema olarak şiirinde yer alır. Onun en önemli temalarından biri de aşktır. Şiirinde hiçbir zaman soyut bir nitelik göstermeyen aşk; cinsellik, haz ve şehvet ile iç içe bir özellik arz eder. Dostluk, güzellik ve resme ait unsurlar şiirinin bir diğer yönünü işaret eder ve bunlar onda mükemmellik duygusuna götüren hususlar olarak belirir. Unutmak, sarhoşluk gibi temalar ise Bedri Rahmi’de kaçışa aralanan kapılar hâlinde karşımıza çıkar. Fanilik, gelip geçicilik ise onda çürüme imgesiyle birleşen bir temadır. Yine çağdaşı birçok şair (Cahit Sıtkı, Necip Fazıl) gibi ölüm ve ötesi, yalnızlık, korku, yaşama sevinci, eşyaya duygu aktarımı ve tabiatı kendi bakış açısıyla işleme ögeleri Bedri Rahmi’de de öne çıkan hususlardandır. Garip şiirinden aldığı etkilerle kolay söyleme, küçük insanın iç dünyası, işçiler, ırgatlar ve onların zevklerine yönelen anlaşılır söylem, onun şiirinde dikkat çekicidir. Son dönem şiirinde ise imgenin hâllerini değiştirerek alışılmamış bağdaştırmalara yer verdiği görülür. Serbest tarzda yazdığı şiirlerin yanı sıra heceyi kullandığı örnekler de mevcuttur. Kafiyeyi ise hiçbir zaman göz ardı etmemiştir. Büyük bir titizlikle kurduğu şiirinde ilk dizenin iç sesini dinleyerek diğer dizeleri oluşturma gayreti sezilir. Bu bakımdan şiir dili kusursuz bir olgunluktadır. Döneminin yaşayan Türkçesiyle yazan Bedri Rahmi’nin kendine has bir şiir dili oluşturduğu kolayca fark edilir. O, imge için grameri bozmaya itibar etmemiş; dilde zorlama nev’inden söyleyişlere yönelmemiştir. Bununla birlikte zaman zaman doğduğu yörenin ağız özelliklerine ve halk şiirinden aldığı unsurlara yer verdiği de görülmektedir. Resim ile şiiri bir arada götürme gayreti içinde olan Bedri Rahmi, kendisini ressamların şair, şairlerinse ressam diye tanıttığını söyler ve bu durumdan şikâyet eder. Bu "kendinden saymama" tutumuna karşı çıkış, esasen Bedri Rahmi'nin her iki alanda da ciddi bir verimlilikle karşılık bulan sanat görüşünün özgünlüğünü açığa vurmaktadır. Öyle ki onun şiirlerinde renkli bir tablo canlılığına bürünen yahut Anadolu coğrafyasının, kültürünün nakış nakış işlendiği kilim desenlerini anımsatan söyleyişlere sıklıkla rast gelinir.
-
Sabit İNCE Hakkında
Sabit İnce 1954 yılında Nevşehir’in Kozaklı ilçesine bağlı Gerce köyünde doğmuştur (Ünalan 2011: 412). İlkokulu köyünde, ortaokulu Kozaklı’da, liseyi Kayseri Ticaret Lisesinde okumuştur. 1976 yılında Marmara Üniversitesi İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi İşletme-Ekonomi Bölümü'nden mezun olmuştur. Şair, bestekâr ve yazar olarak bilinmektedir. Evli ve üç çocuk babasıdır (İnce 2001: 49). Özel sektörde çeşitli görevlerde bulunan şair, Toprak Reformu Kayseri Bölge Müdürlüğünde, Toprak Mahsulleri Ofisi Kayseri Bölge Müdürlüğü ve Urfa Bölge Müdürlüğünde uzman olarak çalışmış ve 1999'da emekli olmuştur (İnce 2001: 49). Emekli olduktan sonra gazetecilik yapmaya devam etmiştir. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti üyesidir. Kayseri'de yaşamaktadır (Ünalan 2011: 412). Önceleri Garip mahlası ile şiirler yazan, sonra ustası Zavallı Baba tarafından Âşık İnce mahlası verilen şair, sosyal mesajlar içeren akıcı şiirleriyle bilinmektedir. İlk şiiri ilkokul birinci sınıftayken yazdığı "Gülüm Seni Çok Özledim"dir. Annesi yaktığı ağıtlarıyla tanınır. İnce, rüya görmemiş, bade içmemiştir (Ünalan 2011: 412). Ustası Âşık Zavallı Baba'dan ders ve muhabbet almış, onunla televizyon ve radyo programlarına katılmıştır. Ayrıca Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, Dadaloğlu, Emrah, Ruhsatî, Ferrahî, Sefil Selimî, Âşık Reyhanî, Mahzunî de ustası olarak gördüğü âşıklar arasındadır (Ünalan 2011: 412). Orta Anadolu ve Nevşehir yöresi tarzında ve kendisine özgü bir üslupla saz ve bağlama çalmaktadır. Bazı şiirleri Ozan Tekfurî (Beytullah Arabacı) tarafından bestelenmiştir. İrticalen şiir söyleyebilen İnce âşık meclislerine de katılmaktadır. Şiirlerini pek çok internet sitesinde de yayınlamaktadır (Ünalan 2011: 412). İnce'nin eserlerinde, sevgi, toplum, adalet, din ve tasavvuf gibi temalar öne çıkmaktadır. Şiirlerinden yola çıkarak anlatımının akıcı olduğu ve sözcüklerini titizlikle seçtiği söylenebilir. Serzenişini ve sitemini dile getirirken ayrı bir ustalık gösterdiği görülmektedir. Bizim Anadolu, Tercüman, Hergün ve Türkiye gazetelerinde yazar, muhabir ve istihbarat şefi olarak çalışmıştır. Töre ve Devlet dergilerinde yazılar yazmıştır. Kayseri’de yayımlanan Yeni Kayseri, Kayseri Olay, Kayseri Anadolu Haber, Star Haber, Kayseri Gündem ve Kayseri Hâkimiyet Gazetesi'nde "İnce Zımbalar" köşesinde; ayrıca Gülpınar, Yesevi, Ozan, Bizim Kuşak, Kayseri Çağdaş, Sevgi Yolu, Ana, Erciyes, Çemen, Simav Anadolu, Kumru, Yalaka gibi dergilerde yazı ve şiirleri yayımlanmaktadır. Kayseri’de yayımlanan Kayseri Şairler Antolojisi ve Adana’da yayımlanan Ozanlar Güldeste Şairler Antolojisi'nde yer almıştır. Yine Kayseri’de yayın yapan Erciyes, Elif, Başak televizyonlarında, mahalli radyolarda şiir ve edebiyatla ilgili programlar düzenleyip söyleşiler yapmıştır. Bu kanallarda âşıklık konusunda "Bizim Âşıklarımız" adlı bir program yapmıştır. (Ünalan 2011: 413). Ozan ve Bizim Kuşak Dergisi’nden mansiyon ödülleri, makale dalında da üçüncülük ödülleri vardır. Sözlerini yazıp bestelediği 40’tan fazla türküsü bulunmaktadır. Ayrıca Kayseri’de bulunan Anadolu İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Birliğini kurmuş ve genel başkanlığını yapmıştır. TBMM’de Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nda meclis alt komisyonunda ve Devlet Planlama Teşkilatınca hazırlanan Fikri ve Sınai Haklar Komisyonu'nda üye olarak görev almıştır. Anasam Bülteni adlı bir yayın organı kurmuş ve bu çatı altında 80 kitabın editörlüğünü yürütmüştür (Ünalan 2011: 413; İnce 2001: 49). Şairin Aşkın Ateşi, Ve Aynı Rüzgarla Savrulduk, Sırlı Söz Suskun Satırlar, Anadolu Hececileri 1-6, Anasam Şiir Antolojisi 1-2 ve Kapadokya Şiir Antolojisi adlı eserleri bulunmaktadır (İnce 2001: 49). Kaynak: GARİP/İNCE, Sabit İnce
-
Nahit Ulvi Akgün Hakkında
Muğla'nın Milas ilçesinde dünyaya geldi. Babası Mithat Bey, Yanyalı Haraççızadeler ailesine mensuptur. Haraççızadeler, 1900'lü yılların başında Osmanlı Devleti'nin çözülme ve dağılmasının en yoğun olduğu sırada, Yanya'dan göç ederek Bodrum'a, sonra da Milas’a yerleşti. Okul çağına geldiğinde Nahit Ulvi, Milas'ın o yıllardaki tek resmî eğitim kurumu olan Sakarya İlkokulu'na başladı. Harf İnkılabı'nın yapıldığı 1928 yılında, ilkokul üçüncü sınıftaydı. Dolayısıyla eğitim hayatının ilk iki yılını Arap alfabesinin öğretildiği bir ortamda geçirdi. Babası Mithat Bey, ilköğrenimini tamamlayan oğlunu o sırada Milas'ta yaşayan Musevi çocuklarının gayriresmî eğitim aldıkları Yahudi Okulu'na gönderdi. Bir yıl boyunca bu okula devam etmesinin en büyük kazancı Fransızcayı öğrenmek olacaktı. Eğitime çok önem veren babası Mithat Bey, Nahit'in öğrenimine devam etmesi için 1932 yılında evini Milas'tan İzmir'e nakletti. Oğlunu, Alsancak semtinde, o yıllarda 1. Lise olarak anılan Atatürk Lisesi'nin orta kısmına kaydetti (Morkoç 2004: 13). Nahit Ulvi liseyi bitirdiğinde babasının ve amcalarının etkisiyle tıp ya da eczacılık eğitimi almayı tasarlamaktaydı. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne başvurdu ve kabul edildi. Ancak aniden ortaya çıkan ve onu ölümün eşiğine getiren beyin zarı iltihabı iki yıla yakın bir süre yatağa bağlanmasına sebep oldu. Şair, bu hastalıktan mucizevi bir şekilde kurtulurak sağlığına kavuştu. Nahit Ulvi'nin yakın arkadaşı olan Salih Birsel, şairin tehlikeli hastalığının nedenini aşka bağlamıştır (Morkoç 2004: 14). Daha sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümüne giren Nahit Ulvi Akgün, 1948 yılında mezun oldu. Ödemiş ve İzmir liselerinde öğretmenlik yaptı (Necatigil 2004: 31). Nahit Ulvi Akgün, edebiyata küçük yaştan itibaren ilgi duyar. Okulda “küçük şair” ismi ile anılır. Resim öğretmeni Zeki Boran, Atatürk Lisesi'nde iken küçük şaire şiirlerini okutur ve onunla yakından ilgilenir. Edebiyat tutkusu, okulda öğretmen ve arkadaşları tarafından takdir edilmesine rağmen aynı durum evde aile bireyleri için geçerli değildir. Özellikle annesi Şefika Hanım, derslerinin olumsuz biçimde etkileneceğini, beklenen başarıyı gösteremeyeceğini düşünerek onun şiirle ilgilenmesine karşı çıkar. Ancak küçük şair, annesine rağmen gizlice şiir yazmayı sürdürür (Morkoç 2004: 14). Nahit Ulvi’nin fakülteye başlamadan önce Bağ Dergisi’nde şiirleri yayımlanmaktadır. Ünlü olmamakla birlikte edebiyat çevresinde isim sahibidir. İstanbul’a gider gitmez sanat konulu toplantılara katılmaya, edebiyatçılarla görüşmeye başlar. Kısa süre sonra kimi Türkiye çapında tanınmış, kimi henüz yolun başında sayılan geniş edebiyatçı topluluğunun içinde olacaktır. Sait Faik, Salah Birsel, Fahir Önger, Yaşar Nabi Nayır, Ziya Osman Saba gibi edebiyatçılar yakın dostları arasındadır. Akgün, fakülteden çıktığı akşam vakitlerinde o yıllarda İstanbul’da meşhur olan Küllük Kahvesi’ne, Suna Kıraathanesi’ne veya Haylayf Pastanesi’ne uğrar (Morkoç 2005: 28). Sürekli aşk şiirleri yazmasından dolayı Oktay Akbal ona “aşk şairi” ismini takmıştır. Akbal’a göre Nahit Ulvi, Servet-i Fünun ile Fecri Ati’nin aşk ve kadın şiirleriyle ünlü olan Celal Sahir’den de güçlü bir şairdir (Morkoç 2005: 29). İlk şiiri Akın gazetesinde çıkar (İzmir, 1936), 1940/41 yıllarında Servetifünün-Uyanış dergisindeki şiirleriyle yeni şiire yönelir. Şiirleri Yücel (1939), Değirmen (1942-44), Kovan (1943-47), Varlık, Fikirler (1947-50), Kaynak, Yeditepe, Adam Sanat dergilerinde yayımlanır. Türkiye’de ilk kez bir de “sesli şiir sergisi” açmış (İzmir, 1953) olan Nahit Ulvi, ilk şiirlerinde romantik aşk temasını işlemiştir. Son şiirlerinde ise ilerleyen yaşına paralel olarak hayatın anlamını ve geçiciliğini, yaşamanın türlü duraklarını araştırmaya koyulur. İlk denemelerini İzmir’de Üç Gönül (1937), Leyla (1937), Irgat (1942) adlarında üç küçük broşürde toplar (Necatigil 2004: 31). Kaynak: Nahit Ulvi Akgün
-
Ahmet ALTAN Hakkında
Ankara’da doğdu. Çetin Altan’ın oğludur. Robert Kolej ve Ankara Koleji’nde okudu. 1970 yılında İstanbul Kültür Koleji'ni bitirdi. Bir süre Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ne devam etti. 1981 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ni bitirdi. Yirmi dört yaşında gazeteciliğe başladı. 1987 yılında köşe yazarı oldu. Nokta dergisi, Hürriyet, Güneş, Milliyet, Yeni Yüzyıl, Taraf gazetelerinde çalıştı. Televizyon programcılığı yaptı. Dört Mevsim Sonbahar romanı gayr-ı meşru çarpık cinsel ilişkiler ve trajik ölümler romanıdır. Roman yazarı, onun babası ve Halit’in ortak sevgilisi Zeynep adında bir kadın var. Halit, Zeynep ve İnci ile aşk ilişkisi içindedir. İnci, hem Halit’le hem başkasıyla ilişki içinde. Yani dostluk, vefa, evlilik, nikâh gibi değerler yok ve herkes herkesle çok kirli, serbest bir cinsel ilişki yaşıyor. Roman kişilerinin hepsi trajik biçimde ölüyor. Sudaki İz adlı romanında 12 Eylül 1980 öncesi solcularını merkeze alır. Fazıla, kocası Bülent’le çocukluk aşkı Ömer arasında karmaşık cinsel ilişkiler içindedir. Yalnızlığın Özel Tarihi’nde kadın merkezli duygusallık ön plana çıkarılmış. Tarih ve cinsellik iç içe olmuş. Mutsuz insanların arayışlarıyla dolu hayatını anlattı. Romanda hayatı cinsellik açısından algılayan tiplere yer vermiş. İttihatçı Hüsrev Bey adında bir dede, sevgisiz, mutsuz ve yalnızdır. Torunu Nemin de yalnızdır. Hüsrev Beye tutkun deliliğin eşiğine gelmiş yaşlı kız Müberra da yalnız ve mutsuzdur. 40 yaşlarında zengin, konak kızı ve bir sürü sevgilisi olan bencil Nermin hayatı cinsellikle özdeşleştirmiş. Konağın esas sahibi Müberra hiç evlenmemiş, hayata hep cinsellik açısından bakıyor. Eğilimli olduğu dini bile bastırılmış cinselliği açısından yorumlar. Teşkilat-ı Mahsusacı Hüsrev Bey de katil, bencil olarak sunulmuş. Tehlikeli Masallar’da, erkek merkezli duygusal yapı ön plandadır. Eski vazgeçilemez sevgiliyle, yeni sevgili arasında kalan yalnız bir kişinin hikâyesine yer verdi. Aşk ve kadın karşısında tedirgin ver kırılgan erkek tipine yer verdi. İsyan Günlerinde Aşk romanında 31 Mart Vakası sıralarında ortaya çıkan olayları, isyanları, kargaşa ortamını, aşkları anlatır. 31 Mart'ta dincilerin hepsinin ayaklanmadığını, sadece İstanbul'da birkaç tabur askerin ayaklandığını anlatır. Ayrıca askerin kendi içinde de bir ayaklanma ve çözülme yaşadığını, subayların "alaylılar" ve "mektepliler" olarak ikiye bölündüğünü vurgular. 31 Mart ayaklanmasına karşı çıkan gerçek dindarlar da olduğunu belirtir. Bunun bir gerici ayaklanması değil, asker ayaklanması olduğunu dile getirir. 31 Martın dinî motiflerle süslü bir askerî ayaklanma olduğu görüşündedir. Kılıç Yarası Gibi romanında aşk, kadınların esrarengiz dünyası ve kadın kişilikleri üzerinde durur. İkinci Abdülhamit Dönemi, paşaların kendi aralarındaki çatışmaları, çetecilik faaliyetleri, Balkan ayaklanması, İttihat ve Terakki Partisi gibi unsurlar yer alır. Aldatmak romanında aldatmanın herkesin hayatında bir tohum olarak var olduğu iddia adilir. Ölmek Kolaydır Sevmekten, 1912-1913 yıllarındaki Balkan Savaşları ortamını, İstanbul’da yayılan karamsarlık, ümitsizlik, korku havasını, İttihat ve Terakki hükümetinin uygulamalarını bir aile hatırası üzerinden değişik yönleriyle anlatır. Kaynak: Ahmet Altan
-
Fikret KIZILOK Hakkında
Tam adı Münir Fikret Kızılok olan sanatçı, 1946'da İstanbul'da dünyaya geldi. Eğitimine başladığı Galatasaray Lisesi'nin ilkokul kısmında müzikle tanışan Kızılok, evden okula giderken gördüğü ve annesine alması için çok ısrar ettiği kırmızı bir akordeonla müzik hayatına atım attı. Kızılok, lise yıllarında Elvis Presley'in müziğinden etkilenerek gitar çalmayı öğrendi. İlk müzik derslerini sınıf arkadaşlarından birinin klarnetçi olan babasından alan sanatçı, ilk konserini de bir 23 Nisan'da Taksim Belediye Gazinosu'nda düzenlenen okul müsameresinde verdi. Okulda arkadaşlarıyla birlikte "Fikret Kızılok ve Orkestrası" adlı küçük bir grup kuran sanatçı, ortaöğrenimi sırasında farklı okullarda konserler verdi. Lisede okul arkadaşı olan Barış Manço ve Timur Selçuk'un da kendisine verdiği destekle "Fikret Kızılok ve Veliahtları" orkestrasını oluşturan usta müzisyen, gruptan ayrılan Mazhar Alanson'un yerine, bir dönem "Kaygısızlar" grubuna katıldı. Başarılı sanatçı, Kaygısızlar ile çıktığı 20 günlük Anadolu turnesinin ardından kendi solo kariyerine odaklandı. Cahit Oben ile grup kurduFikret Kızılok, 1964'te Cahit Oben ile yeni bir grup kurarak profesyonel müzik hayatına geçiş yaptı. Kendilerini "Beatles tipi müzik yapan bir grup" olarak tanımlayan "Cahit Oben 4" grubuna, bir süre sonra bas gitarcı Koray Oktay ve davulcu Erol Ulaştır da katıldı. Grup, bir yandan İlham Gencer'in işlettiği Çatı Gece Kulübü'nde program yaparken bir yandan da mahalle konserlerini sürdürdü. Kendi paralarıyla iki 45'lik plak dolduran grup, Hürriyet Gazetesi'nin 1965'te düzenlediği Altın Mikrofon Yarışması'na "Makaram Sarı Bağlar/Halime" plağıyla katıldı. Oben'in müzik hayatına nişanlısı Füsun Önal ile devam etmek istemesi nedeniyle grup dağıldı. Diş Hekimliği Yüksek Okulu'ndan mezun olan Kızılok, The Beatles'tan etkilenerek, grubun "All My Loving" şarkısının Türkçe aranjmanı olan "Sevgilim"i dinleyicinin beğenisine sundu. Sanatçı Kızılok, 1965'te gitarda Harun Batıbaygil, basta Gökhan Targay, davulda Koral Tümay'ın yer aldığı "Fikret Kızılok ve Üç Veliaht" grubuyla ilk plağını yayınladı. "Belle Marie/Kız Ayşe" şarkılarından oluşan plağın iki şarkısına Kızılok imza attı. Aşık Veysel'den etkilendiMüzik kariyerinde en çok Aşık Veysel'den etkilenen ve kendisiyle usta-çırak ilişkisine sahip olan Fikret Kızılok, arkadaşı Arda Uskan ile çıktığı bir yolculukta Aşık Veysel ile tanışmasının ardından 1969'da "Uzun İnce Bir Yoldayım" türküsünü yeniden düzenleyip 45'lik olarak yayımladı. Plak kapağındaki yazıda Kızılok, "Darmadağınık saçları, elinde gitarı, düşlerinde şipşirin köy çocukları ile ince uzun yolların, uçsuz bucaksız ovaların, bembeyaz dağ bulutlarının çocuğudur Fikret Kızılok. Pakistan'dan Paris'e kadar, dünyanın dört bucağını, yüreğinde delice esen dağ rüzgarları ile gezmiş, bütün bu ülkelerin halk şarkılarını incelemiştir, yıllar boyu." ifadelerini kullanmıştı. Kendisiyle yapılmış bir söyleşide bu yolculuğa değinen Kızılok, şunları kaydetmişti: "Seyahati çok sevdiğim için Anadolu'nun gezmediğim yeri kalmamıştı. İşte bu seyahatlerin birinde yolum Veysel'in köyüne düştü. Veysel'i dinledim, sazını dinledim ve aşık oldum. İstanbul'a dönünce onun hakkında ne buldumsa okudum, dinledim. Bir iki ay sonra artık içim dışım Veysel olmuştu. Onun hissettiklerini içimde hissediyordum. Artık duramıyor, dayanamıyor, Veysel'den söylemek ve sesimi herkese dinletmek istiyordum." Kasım 1969'da yine Aşık Veysel'in yanına Sivrialan'a giden Kızılok, aşırı kar yağışı yolları kapayınca 3 ay ustasının yanında kaldı. Bu tecrübenin ardından, dönüşte ondan şarkı sözlerini aldığı "Yumma Gözün Kör Gibi" ve "Yağmur Olsam" eserleriyle müzik dünyasında büyük bir çıkış yakaladı ve sanatçı ilk altın plak ödülünü kazandı. Sanatçı, yıllar sonra bu ziyaretini ise "Sonra tekrar, yalnız gittim. Bu ikincisinde kar yağdı. Kasımdı, kapandı yollar ve ben orada üç ay kaldım. Üç ay kalınca ben değiştim. Adamcağız saz çalıyor, bende de gitar var. Uymayan bir şeyler var. Fakat o kadar yakınında yollar var ki. Onun şarkısını filan da aranje etmek istemiyorum. Ne yapayım, ne yapayım derken, bir dizeyi yazmış fakat besteleyememiş olduğunu gördüm. 'Yapayım mı bunu?' dedim, 'Yap' dedi. 'Yeter gayri, yumma gözün kör gibi' diye bir şarkı. Geldim İstanbul'a, bunu yaptım ve 22 yaşında meşhur oldum." ifadeleriyle aktarmıştı. Bu başarının ardından bir 45'lik daha yapan Kızılok, kendisine ait "Söyle Sazım" eserini yayınladı. Plak kapağında ise parçayı "Türk geleneklerine uygun 17 perdeli 'Hüseyni' düzende üç değişik sazın Batı anlayışında ve çok sesli olarak kullanıldığı bir şarkı" olarak tanımlamıştı. Plağın arka yüzünde Kızılok'un Karacaoğlan'dan bestelediği "Güzel Ne Güzel Olmuşsun" vardı. Bu plak, listelerde kendisini gösterdi. Barış Manço'nun "Dağlar Dağlar" eserini geçen eser haftalarca 1 numarada kalarak, liste başı oldu. Fikret Kızılok, aynı plağı ile Hey dergisi tarafından düzenlenen "Yılın Müzik Oskarları"nda "Yılın Erkek Şarkıcısı" seçildi. Aşık Veysel, 1973'te hayatını kaybettiğinde cenaze törenine katılan Kızılok, "Dördüncü Sivrialan ziyaretimde Aşık Babamın toprağı ile karşı karşıya olmak çok acı ama o, sadık yarine kavuştuğu için mutlu. Bu saza onun elleri değmişti. Parmakları bana usül öğretmişti. Ustam öldü, toprak oldu. Ustamın parmaklarına değen bu sazın da toprak olması gerekir. Artık ona can veren parmaklar yok." diyerek sazını kırdı ve bir süreliğine müziğe ara vererek ilk eşi Şeyda Kızılok ile evlendi ve Kadıköy'de bir dişçi muayenehanesi açtı. 1975'te yeniden müzik hayatına döndüKızılok, 1975'te "Tehlikeli Madde" adını taşıyan yeni grubuyla uzun bir Anadolu turnesine çıktı. Sanatçı, bu grup ile folk motiflerinin rock ile harmanlandığı şarkılar yaptı. Turnenin ardından İstanbul'da da seri konserler verdi. Albümlerinde giderek folk motiflerinin yerini daha alaturka sesler alan Kızılok'un Ahmed Arif'in şiirlerinden yararlandığı "Haberin Var mı/Kör Pencere/Ay Battı" bu dönemin en önemli plağı olarak dikkat çekti. Son 45'liğini 1976'da yayınlayan Kızılok, müzik dünyasından eleştiriler alan plağında Mahzuni Şerif'ten "Biz Yanarız" ve Aşık Veysel'den "Sen Bir Ceylan Olsan" adlı türküleri yorumladı. Kızılok, 1977 ortalarında, 1971-1972'de yaptığı ancak o güne dek yayınlamadığı bazı kayıtları bir albüm olarak piyasaya sürdü. "Not Defterimden" adını taşıyan albümde sanatçının deneysel çalışmaları yer aldı. Ancak plak çıktıktan kısa bir süre sonra toplatıldı. Aynı plakla Varşova'da iki ödül alan sanatçı, plağın toplatılmasından dolayı müziği bıraktı. Sanatçı Kızılok, kariyeri boyunca 13 altın plak ve çok sayıda ödülün sahibi oldu. Hey Dergisi tarafından 1977'de yayınlanan "Türk Pop Müziği Sanatçıları Ansiklopedisi"nde, Fikret Kızılok başlığında şu bilgiler yer almıştı: "Bu alçakgönüllü özgeçmişi açarsak, aslında 1970'lerin ilk yarısında popüler müziğin en etkin isimlerinden birisiyle karşılaşırız. İlk yıllarında yerlere dek uzanan kaftanı, dağınık saçları, elinde bağlamasıyla türküler söyleyen, türkü tadında besteler yapan Kızılok, ilerleyen dönemde uzun çalar, daha rock kokan düzenlemeler ve bestelerle çıkar karşımıza. 1976'da 'müziği bıraktığını' açıklar. Bu açıklamaya kadar olan dönemi ise dolu dolu geçirir. İşte bu dönemin kısa bir özeti ya da 'Hikaye-i Fikret Kızılok'…" Siyasi içerikli eserlerin yanı sıra birçok sanatçı için şarkı yazdıKariyerinde siyasi içerikli birçok çalışmaya da imza atan usta müzisyen, 1975'te Uğur Mumcu'nun yazdığı "Sesleniş" yazısını 10 bölümde inceleyip senfonik şiir olarak besteledi. Çalışma 1996'da "Vurulduk Ey Halkım" adıyla albüm haline getirildi. Sanatçı, 1980'lerin başında tanıştığı Bülent Ortaçgil ile Çekirdek Sanatevi projesine başladı ve burada 3 albüm yayımladı. Bu albümlerden birinde yer alan "Olmasın Varsın" parçasının sözleri, aynı zamanda şair olan Bülent Ecevit'in şiirinden alıntılandı. Para amacı gütmeyen proje kapsamında Türkiye'deki alternatif müzik yapan müzisyenler konserler verip, kayıtlar çıkarıyordu. Birçok sanatçıya ilk sahne deneyimini yaşatan projede Erkan Oğur, Yeni Türkü ve Ezginin Günlüğü de yer aldı. Kızılok, 1983'te 5 senelik bir aradan sonra tabla, bas gitar, ney ve bendir eşliğinde kaydettiği "Zaman Zaman" albümünü yayınladı ve bu çalışması sanatçının en iyi albümlerinden biri olarak gösterildi. Ferhan Şensoy'un 1983'te sahnelediği "Köhne Bizans Operası"nın müziklerine de imza atan sanatçı, aynı yıl ikinci eşi Dicle Kızılok ile evlendi. Usta sanatçı, 1998'de Mustafa Kemal Atatürk'ün hayatını anlattığı, araştırması, metin yazarlığı, söz ve bestelerini kendisinin yaptığı veda albümü "Mustafa Kemal-Bir Devrimcinin Güncesi"ni hazırladı. Kendi hitlerinin yanında aynı zamanda birçok sanatçının eserlerine de katkıda bulunan Fikret Kızılok, 1995'te Fuat Güner ile meşhur MFÖ hiti "Sakın Gelme" şarkısının sözlerini yazdı. 2001'de ise Sertab Erener'e "Oysa" ve "Kumsalda" şarkılarını verdi. Daha önce 1998'de kalp krizi geçiren Kızılok, Bodrum'da temmuz ayında 2001'de tekrar kalp krizi geçirdi. İstanbul'a getirilen Kızılok'un durumu bir süre düzeldi. Onu ölümden kurtaran hemşire için son bir şiir yazdı. Sanatçı, 22 Eylül 2001'de vefat etti ve hayatının son yıllarını geçirdiği Bodrum'da defnedildi. Vefatından sonra sanatçının adı Ankara'da bir parka verildi. Sezen Aksu, MFÖ, Bülent Ortaçgil, Sertab Erener, Grup Gündoğarken ve Cahit Berkay'ın katılımıyla 2002'de Kızılok'a saygı konseri düzenlendi. Sanatçının geride bıraktığı eserlerden bazıları şöyle: "Ay Osman", "Silifke'nin Yoğurdu", "Makaram Sarı Bağlar", "Halime", "Sevgilim", "Colours - Baby", "Benim Aşkım Beni Geçti", "Yağmur Olsam", "Yumma Gözün Kör Gibi Söyle Sazım", "Güzel Ne Güzel Olmuşsun", "Vurulmuşum", "Leylim Leylim", "Olmuyo Olmuyo", "Sen Bir Ceylan Olsan", "Gözlerinden Bellidir", "Köroğlu Dağları", "Tutamadım Ellerini", "Koyverdin Gittin Beni Aşkın Olmadığı Yerde", "Haberin Var mı", "Biz Yanarız", "Sen Bir Ceylan Olsan"
-
Ahmet Erhan
Ankara’da doğdu. Asıl adı Erhan Bozkurt’tur. Ahmet İzzet-Emine Bozkurt çiftinin beşinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Ahmet İzzet’in adını kullanarak şiirlerini Ahmet Erhan adıyla yayımladı ve bu isimle ünlendi. Aslen Mersinli olan şair, çocukluk ve ilk gençlik yıllarını babasının işi sebebiyle Mersin ve Adana’da geçirdi. Bu dönemde futbolla ilgilendi, Adana Demirspor’un genç takımında oynadı. Yaşadığı sakatlık sebebiyle futbolu bırakması şiire ağırlık vermesinde etkili oldu. Babasının emekli olmasıyla ailesiyle birlikte Ankara’ya taşınan şair, ekonomik sıkıntılar sebebiyle ortaokuldan sonra ara verdiği öğrenimini 1976-1980 yılları arasında Etlik Akşam Lisesi'nde tamamladı; gündüzleri ise lisenin kantininde çalışarak geçimini sağladı. Gazi Yüksek Öğretmen Okulu Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi ve çeşitli özel eğitim kurumlarında Türkçe öğretmenliği yaptı. 1985’te Kıymet Dolaner ile evlendi; bu evlilikten 1986’da Ahmet Deniz adlı bir oğlu oldu. Ankara’dan sonra kısa bir süre Ayvalık’ta yaşadı. 2001’de İstanbul’a yerleşti ve burada ikinci evliliğini Hacer Günebakan’la yaptı. Şiirleri çeşitli sanatçılar tarafından bestelendi, bunlardan Ahmet Kaya ve Yeni Türkü grubu ile şiirleri izinsiz kullandıkları gerekçesiyle davalık oldu. İki defa alkol tedavisi gördü, bunlardan birinde kendisine panik atak diğerinde genetik bağımlılık teşhisi kondu. Gırtlak kanserine yakalanıp uzun süre tedavi gördü, geçirdiği ikinci ameliyat sonrasında sesini kaybetti. 4 Ağustos 2013'te tedavi gördüğü hastanede hayata veda etti. Ankara Karşıyaka Mezarlığı'nda toprağa verildi. Akdeniz temalı mezar taşını heykeltıraş Filinta Önal yaptı. Lise yıllarında başlayan edebiyat hayatı yaşamının sonuna dek süren ve bu süreçte birçok şiir ödülü kazanan Ahmet Erhan, (1981 Behçet Necatigil Şiir Ödülü, 1992 Yunus Nadi Şiir Ödülü, 1998 Cemal Süreya Şiir Ödülü, 1999 Halil Kocagöz Şiir Ödülü, 2004 Yunus Nadi Şiir Ödülü, 2005 Behçet Aysan Şiir Ödülü, 2008 Melih Cevdet Anday Şiir Ödülü) 2005 yılında bütün eserleri için Dyonisos Onur Ödülü'ne layık görüldü. İlk şiiri 1976 yılında Ataol Behramoğlu’nun çıkardığı Militan dergisinin 18. sayısında yayımlandı. (Şafak: 2006: 3) Militan’da yayımlanan toplu şiirleri ve Adnan Özer ve Yaşar Miraç’la çıkardıkları Yeni Türkü dergisinde yayımlanan şiirlerle dönemin edebiyat çevrelerinde adından söz ettirdi. Yeni Türkü Şiir Yayınları'nın kurucuları arasında yer aldı; birçok kaynakta belirtilenin aksine ilk kitabı bu yayınevinden çıkan cep kitabı boyutundaki Akdeniz Lirikleri’dir (1979). 1980’li yıllarda Doğrultu, Dönemeç, Türk Dili, Sanat Emeği, Yusufçuk, Gösteri gibi dergilerde yazdı. (Necatigil 2006:169; Kurdakul 1985: 245) 1981’de basılan Alacakaranlıktaki Ülke ile 22 yaşında Behçet Necatigil Şiir Ödülü’nü kazanarak bu ödülü alan en genç şair oldu. 70’li ve 80’li yılların sosyo-politik ortamında şiirini kuran Ahmet Erhan 1980 kuşağının toplumcu şairleri arasında anılmakla ve hatta “bu anlayıştaki şiirin kuşak içindeki kurucu şairi” (Asiltürk 2017: s. 334) olarak kabul edilmekle beraber onu döneminin şiirinden ayıran en önemli özelliği şiirinde toplumsal olaylara gösterdiği duyarlılığın kişisel tarihi ve duygulanımlarıyla iç içe geçmiş olmasıdır. “Onun kişisellik dediği şey toplumsallıkla içli dışlıdır. […] Erhan’ın şiiri, bireysellikle toplumsallığı bir düşünen, ikisinin üstünde baskı kuran” bir şiirdir ve dönemin bireysel şiir anlayışından da etkilense de onun “toplumsallık üreten bireyselliği verili şiire bir tepkidir.” (Şafak: 2006: 15) Baki Asiltürk, 1980 Kuşağı Türk Şiiri adlı eserinde Ahmet Erhan’ın metne yansıyan toplumculuğunu “vicdani” bir toplumculuk olarak değerlendirir. Ona göre “şair sol ideolojiyi benimsemiş olmakla beraber, şiirine bunun ideolojik/kavramsal olmaktan daha çok, insani ve etik/estetik açıdan yansıdığı görülür. Bu durum, onun yapıtlarını 1970’ler şiirinden ayıran temel özelliklerden biri kabul edilir.” (Asiltürk 2017: s. 335) Bu bağlamda Ahmet Erhan kuşağının bireysel şiirine de toplumcu şiirine de belli bir mesafede durmuştur denilebilir. Metin Celal de onun şiirini devrinin politik eğilimli şiirinden ayırır, onun slogan atanların arasından sıyrılıp kendi sesiyle konuşmayı başardığını söyler. (Aktaran Asiltürk 2017: s. 337) Adnan Özer’e göre “Ahmet Erhan Çağdaş Türk Şiiri'nde Cahit Sıtkı Tarancı, Ziya Osman Saba gibi örneklerle yükselen romantizm eğilimini sürdürmüş bir şairdir. Ama bir farkındalık da ortaya koymuştur.” Özer, Ahmet Erhan şiirinde toplumcu, nihilist ve protest eğilimler olmak üzere üç yönelimden söz eder. (Özer 2015: s. 9) Ahmet Erhan’ın şiiri ölüm, hayat, geçmiş, acı, umut, umutsuzluk, alkol ve Akdeniz konuları etrafında çeşitlenir. Bunlardan “ölüm” ve “Akdeniz” Ahmet Erhan şiirinin ayırıcı izlekleridir. Ölüm düşüncesi onun şiirlerinde bir metafor ya da felsefi zeminde tartışılan bir olgu değildir, aksine yaşam karşısındaki tüm gerçekliğiyle vardır. Şiirinde kendi bireysel yaşantısının olduğu kadar ölümünün de etrafında dolaşır, yaşamı da ölümü de sorgular. Ahmet Erhan’ın şiirinin bir diğer ayırıcı izleği olan -şairin kendi deyişiyle- “Akdeniz bilinci” onun şiirinin ana kanallarından birisidir. Doğaya, sanata, insana ve topluma bakışını belirleyen şeyin bu “Akdeniz bilinci” olduğunu söyleyen Ahmet Erhan bu bilincin “dünyayı yorumlarken genel kategorilerin dışına çıkma, insanı tarihsel bir araç olarak görmeme” noktasında kendisine çağdaş bir hümanizma anlayışı kazandırdığını söyler. (Asiltürk 2017: s. 338) Onun Akdenizliliği estetik bir yaklaşım olmakla beraber kişisel yaşantısının izlerini ve nostaljisini de barındırır. “Akdeniz’deki gündelik hayatı yazdıklarında görme imkânı buluruz. Bu işçilerin, memurların, dar gelirli insanların dünyasıdır. Kendi dünyası gibi algıladığı başkalarının ama bir biçimde kendisine benzediğini düşündüklerinin dünyasıdır.” (Şafak 2001: s.40) Haydar Ergülen'e göre ise Ahmet Erhan'ın şiirindeki karamsarlık, acı ve hüzün düşünüldüğünde bu yönelime "Karaakdeniz duyarlılığı" demek daha doğru olur. (Ergülen 2014: s.43) Ahmet Erhan’ın ilk kitaplarında yoğun olarak yer alan Akdeniz 1990’lardan sonra onun şiirinden tamamen çekilmese de yerini çoğunlukla kente, Ankara ve İstanbul’a bırakacaktır. Ahmet Erhan 1993’te kendisine yöneltilen “tekrara düşme” ve “şiirini yenileyememe” eleştirilerine “Yenilik Tutuculuğu” başlıklı yazıyla cevap verir. O “şiirde değişkenlikten değil ısrardan, derinleşmeden yanadır. Her kitabında farklı bir şiir yazanların anlayışını samimi ve doğru bulmaz. […] Her kitabında aynı şiiri yazdığını fakat bu şiirin kendi içinde yenilenip geliştiğini ileri sürer. “Yenilik Tutuculuğu” yazısında sözü edilenin yeniliğin değil aslında yenilikçiliğin söz konusu olduğunu söylerken “yenilikçiliğin bir çeşit tutuculuğa dönüştürülmesinin yanlışlığına işaret eder.” (Asiltürk 2017: 335) Ahmet Erhan’ın Alacakaranlıktaki Ülke’de sesini bulan toplumcu hassasiyeti kimi zaman yerini bireysel yaşantının izdüşümlerine fazlaca bıraksa da son şiirine kadar devam edecektir. Resimli Ahmetler Tarihi’nde en belirgin halini bulan kişisel tarih anlatısı dahi toplumsal göndermelerden arındırılmamıştır, aksine “Erhan kişisel tarihinden bize ilişkin ve hepimizin ortak olduğu bir tarih çıkarmaktadır.” (Şafak: 2006: 32) Ahmet Erhan şiirinde toplumcu duyarlılık ve toplumsal sıkıntılar, nostalji duygusu, ölüm ve yaşam, yalnızlık ve acı, taşra ve kentin görünüm ve etkileri, aşk, aile ilişkileri (bilhassa babası ve oğlu ile ilişkisi) sıkça yer alan temalardır. Atasözleri, deyimler, kalıplaşmış kullanımlar ve argo ifadelerin özellikle ironik anlatımı kuvvetlendirme amacıyla kullanımı söz konusudur. Kaynak: Ahmet Erhan
-
Gönül DURANOĞLU Hakkında
Gönül Duranoğlu 1940 yılında Ankara’da doğdu. İlk ve orta eğitimini Anadolu’nun çeşitli kentlerinde tamamladı. Sanat Eğitimini Devlet Güzel Sanatlar Akademisinde Hocalar Ali Avni Çelebi ve Cemal Tollu ile yaptı. Devlet sergisi, karma ve grup sergilerine katıldı. On bir kişisel sergi açtı. Resmi ve özel kolleksiyonlarda eserleri bulunmaktadır. Üç sanat kuruluşunun kuruculuğunu yapmıştır. Kırk yıldır resim çalışmalrıyla birlikte edebiyat çalışmalarını da şiir, deneme ve araştırmalarıyla sanat, edebiyat dergilerinde sürdürmektedir. Gönül Duranoğlu, yaşamın ve tanık olduğu olaylarıın, olguların içinden geçerken gözlemlediklerine düşünsel, eleştiren duygulu yaklaşımlarda bulunarak edindiği izlenimlerine temel olarak örmüş şiirlerini. Aynı zamanda bir ressamdır. Bütün şiirlerinde geçmişten geleceğe uzanan iki uçlu ve geniş açılımlı, biraz dünsellik (nostalji) taşıyan, daha çok da düşüncenin eleştirel bakışın üzerinde yükselen bireysel ve toplumsal açılımlı, aydın sorumluluğuyla algılanmış ve biçimlenmiş yaşam anlayışını öne çıkarıp somutluyor. Kadın duyarlılığıyla, ama ondan da önce aydınlanmacı, savaşımcı çağdaş insan tutumuyla yapıyor bunu. Özetle; Gönül Duranoğlu şair, ressam ve cumhuriyet kadınıdır. ESERLERİ / ŞİİRLERİ – Deniz Gezginleri KİŞİSEL RESİM SERGİLERİ – 1987 Türk – İngiliz Kültür Derneği – Ankara – 1988 Konya Devlet Güzel Sanatlar Galerisi – Konya – 1988 Seydişehir Halkevi Salonu – Konya – 1989 Ankara Keçiören Kültür Sarayı – Ankara – 1992 Türk – İngiliz Kültür Derneği – Ankara – 1992 Konya Devlet Güzel Sanatlar Galerisi – Konya – 1992 Seydişehir Yüksekokul Salonu – Konya – 1992-93 Mersin Ticaret Odası – Mersin – 1999 Milli Piyango Talih Kuşu Sanat Galerisi – Ankara – 2002 Anadolu Ajansı Sanat Galerisi – Ankara
-
Ahmet ADA Hakkında
Adana/Ceyhan’da doğdu. İlk ve ortaokulu 1962’de Ceyhan’da bitiren Ada, 1965 yılında Ceyhan Lisesinin ikinci sınıfındayken ailesinin maddi sıkıntıları nedeniyle okulu terk ederek çalışma hayatına atılmak zorunda kaldı. 1967-1969 yılları arasında Devlet Su İşleri Ceyhan Şubesinde, 1971’de Kayseri’ye yerleştikten sonra 1987 yılına kadar Marangozlar İstihlak Kooperatifinde, 1989-1993 yılları arasında otomobil ticareti ile uğraşan özel bir şirkette çalıştıktan sonra emekli oldu. 2002 yılında Mersin’e yerleşen Ahmet Ada, 19 Mart 2016’da Mersin’de vefat etti, Kayseri’de toprağa verildi. Türkiye Yazarlar Sendikası üyesi de olan Ahmet Ada, 1981 Akademi Kitabevi Şiir Başarı Ödülü'nü Ali Cengizkan ve Adnan Azar'la paylaştı. Şiir kitaplarıyla 1991 Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü ve 2011 Cemal Süreya Şiir Ödülünü aldı. 1993 Yunus Nadi Şiir Ödülü, ‘Onlar İçin Minibüs Şarkısı Üzerine Gözlemler” adlı incelemesi, 1999 E Dergisi İnceleme Ödülüne değer görüldü. Ahmet Ada toplumcu gerçekçi anlayışla şiir yazan 1970 kuşağı arasında kabul edilir. İlk kitabını 1980’de yayımladı. Şiirlerinin yanı sıra şiir üzerine yazdığı inceleme ve denemeleriyle de tanınan Ada’nın ilk şiiri “Tabuttur Kitaplar” ve Hilmi Yavuz’un şiiri üzerine bir çözümleme denemesi olan “Hilmi’nin Çocukluğu” başlıklı ilk yazısı 1966’da Soyut dergisinde yayımlandı. Şiirleri ve yazılarıyla Yeni Dergi, Papirüs, Varlık, Gösteri, Adam Sanat, Milliyet Sanat, Islık, Yaratım, Kitap-lık, Le poete travaille, Yom, Heves, Şiir-lik, Eski, Agora, Dize, Geceyazısı, Sonsuzluk ve Bir Gün, Şiirden, Sincan İstasyonu, Yazılıkaya Beyazmanto, Evrensel Kültür, Lacivert, Cumhuriyet Kitap, Radikal Kitap dergilerinde yer aldı. Bazı şiirleri Almancaya, Fransızcaya, İngilizceye, İtalyancaya ve Bulgarcaya çevrildi. İlk şiirlerinde yer yer İkinci Yeni’nin izlerine rastlansa da Ahmet Ada’nın şairliği toplumcu gerçekçi anlayışla asıl kimliğini kazanmıştır. Şair hem kendisinin hem de 70 Kuşağı şiirinin yaslandığı birikimi söyleşilerinde dile getirmiştir. Şiire başladığı yıllarda o kuşağın Nazım Hikmet, Ahmed Arif gibi şairlerden etkilendiğini, kendini "toplumcu gerçekçi şiir mirasının bir zinciri" olarak gördüğünü, hem kendinden önceki şiirden hem varolan şiirden etkilendiğini belirtir (Bilen 1985: 49). “Bizim kuşağın devraldığı gerçek miras Nâzım şiiridir. Aynı içerikten kaynaklanan, fakat biçimde-söyleyişte ayrılan Ahmed Arif, Enver Gökçe, Niyazi Akıncıoğlu, A. Kadir şiiridir. Onlarda biçimin önceliği görülmüyor; içeriktir biçimi belirleyen. Nesnelere, dilin imgelerine, yaşama onlar gibi bakıyorum. Dilde soyutlamadan kaçınıyorum onlar gibi. Ama yaşadığım dönem farklı. Yaşadığım dönemin imgesini yakalamaya, onu dönüştürmeye çalışıyorum. Yaşam içinde bir karşılığı olsun istiyorum şiirimin (Bilen 1985: 51) der. Ahmet Ada'nın şiirinin temel niteliklerinden biri, gerçekçi lirizmdir. İlk kitabı Gün Doğsun Gül Üstüne’den (1980) itibaren 70 kuşağının toplumcu şairleri gibi onun şiirinde de halk şiiri geleneğinin izleri, eleştirel tavır, kırsal kesimin kültürel değerleri görülür. Bu dönemde o da şiiri ideolojik estetik bir eylem olarak görür, şairanelikten kaçınır, simge kullanmaz ve kendi deyimiyle “çarşı pazarın konuştuğu dil içinde bir yer edinmeyi” amaçlar, İkinci Yeni’nin şiir dilini dışlar. Olgunluk döneminde şiirinin sınırlarını genişletir. Aşkı, kadını, çocukluğu, maziyi, resmi, müziği, doğayı, sanatı ve insana dair bütün değerleri şiirine taşır. Son dönem şiirlerinde ise modern şiirin biçimselliği ile modern dünya tasarımına felsefi derinlik katan yeni bir döneme girer. Uzun ve epik şiirlerinde göç, savaş gibi olgulara insanî bir perspektiften bakarak çok sesli bir şiire yönelir. 2006’da yayımlanan Kantolar kitabı, Ada'nın şiirinde önemli bir kırılmaya işaret eder. Şiirde farklı katmanlarla, çok anlamlılıkla, farklı ses arayışlarıyla ve “ciddi bir dünyevileşmeyle” (Kahyaoğlu, 2018) okur karşısına çıkar. Bir yıl sonra yayımladığı Yeni Kantolar’da da aynı dönüşümün izlerini sürdürmekle beraber varoluşsal sorunlar öne çıkar. Şair Taşa Bağlarım Zamanı (2009) adlı kitabında varlık, zaman, hiçlik, değişim, ölüm, kaygı, sıkıntı gibi ontolojik ve varoluşsal kavramlara yönelir. 2011’de yayımlanan Uçurum Otu’nda doğanın görünür kılınmasına, “gizlenmeyi seven doğa”nın açığa çıkarılmasına yönelik şiirlere yer verir. Bu eserinde, şiirini giderek derinleştiren ve çeşitlendiren Ada, çağın ruhunu eleştirir. Taşın Sesi (2014) Ahmet Ada’nın genişleyen ve zorlaşan şiir dünyasının tematik açıdan geçirdiği değişimi gösterir. İlk zamanlardan günümüze insanın yeryüzü serüveni, doğa-kültür gerilimi, insanın doğayla sorunsallaşan ilişkileri, doğanın temel öğeleri, insanın dünya deneyimi ve dünya algısı, varoluşun sınırları ve temel problemleri, varlık, yokluk ve ölüm gibi temalar onun son şiirlerinin içeriğini oluşturur. Ahmet Ada, şiirinin beslendiği üç kaynak göstermektedir: “Şiir yatırımım İkinci Yeni, gerçekçiler ve gerçeküstücülerdir” (Aydoğan 2018). Ahmet Ada, şiirindeki başkalaşımı ve kırılmaları ayrıca poetik yazılarıyla açımlar. Bu yazılarını bir araya getirdiği Şiir Okuma Durakları’nda (2004) poetikayı bir şiir okulu olarak görmektedir. Ona göre, şiire ulaşmak için, bir şiir kültürüne, birikimine gereksinim vardır. Bu birikime sahip olmayanlar elbette iyi şiirden zevk almayacaktır. Günümüzde şiir kitaplarının az satılması bu birikimin yetersizliğini göstermektedir. Birikim önce eğitimle sağlanacaktır. Ahmet Ada poetika yazılarının bu işlevi bir ölçüde yerine getireceğini düşünür. Kitapta yer alan “Poetika” başlıklı yazıda kendi şiir anlayışını da şu cümlelerle ortaya koyar: “Küçük kuruntuları da, aldanışları da, büyük özlemleri de, yağmuru da, kuşları da, tarihi de, coğrafyayı da bir arada taşıyan, hayatın bütünselliğini içeren imgeler sağanağıdır bana göre şiir. Gündelik hayatın içindeki gizli ayrıntıları çıkarma hüneridir. Aşkı, tutkuları, dünyanın nesnelerini, doğayı kişisellikten yola çıkarak yansıtan bir dil işçiliğidir. Dilin kuyumculuğudur şiir” (Akt. Aydoğan 2018).
-
İlhan İREM Hakkında
İlhan İrem, gerçek adıyla İlhan Aldatmaz, 1 Nisan 1955'te Bursa'da dünyaya gelmiştir. Hayatı boyunca sanatıyla Türkiye’de derin izler bırakan İrem, Türk müziğinin önemli şarkıcılarından biri olarak hafızalarda yer edinmiştir. Müziğe olan ilgisi genç yaşta başladı. Ortaokul yıllarında aldığı solfej ve şan dersleri, onun müziğe olan tutkusunu daha da pekiştirdi. Bu tutkunun ilk meyvelerini, henüz 14 yaşındayken okul orkestrasında solist olarak seçildiği 1969 yılında verdi. Bu dönemden itibaren İrem'in müzik kariyeri hızlı bir yükselişe geçti. Okul orkestrasıyla katıldığı Liselerarası Müzik Yarışması'nda Marmara bölgesi birinciliğini kazandı ve İstanbul’daki müzik dünyasında dikkat çekmeye başladı. Ancak genç İrem, 1972 yılına kadar Bursa’dan ayrılmak istemedi. Müzik kariyerinin ilk yıllarında Meltemler Orkestrası ile Bursa’da çeşitli mekanlarda sahne aldı ve müzikle iç içe geçen bir gençlik dönemi yaşadı. Müzik Kariyerindeki Romantik Dönem 70’li Yıllarİlhan İrem, 1970’li yılları sanat hayatında "romantik dönem" olarak tanımladı. 1973 yılında, ilk 45’liği olan "Birleşsin Bütün Eller - Bazen Neşe Bazen Keder" ile müzik dünyasına adım attı. Bu çalışma, onun beklediği başarıyı getirmese de, müzikal yolculuğunda kararlılıkla devam etmesine engel olmadı. Kısa bir süre sonra çıkardığı "Yazık Oldu Yarınlara - Haydi Sil Gözlerini" adlı ikinci plağı, İrem’i Türkiye çapında üne kavuşturdu. 1975 yılında ise "Anlasana" ile popülaritesini artırdı. İrem, bu yıllarda peş peşe başarılı plaklar çıkararak müzik dünyasında kendine sağlam bir yer edindi. Ancak 1976’da yayımladığı "Kuklacı Amca" adlı şarkısı, içeriği nedeniyle tartışmalara neden oldu ve plak şirketi tarafından piyasadan toplatıldı. Bu olay, onun müzik hayatında bazı riskleri göze alabilen bir sanatçı olarak tanınmasını sağladı. Aynı yıl "İlhan İrem 1973-1976" adında bir derleme albüm yayımlayarak, hayranlarına geçmiş çalışmalarını sundu. Bu dönemde "Havalar Nasıl", "Ayrılık Akşamı" gibi şarkıları büyük ilgi gördü ve sanatçının tarzını oturttu. Toplumsal ve Felsefi Derinlik 80’li ve 90’lı Yıllarİlhan İrem, 1980'lerde popüler kültürden uzaklaşarak toplumsal sorunlara duyarlılık gösterdiği eserler üretmeye başladı. 12 Eylül 1980 Darbesi’nin ardından, sanatsal ve insani değerlerin kaybolduğu bir dönemde sahnelerden çekilme kararı aldı. Bu süreçte "Pencere", "Köprü" ve "Ve Ötesi" albümlerinden oluşan bir senfonik rock üçleme hazırladı. Bu albümler, onun müzikal vizyonunun en özgün örneklerinden oldu ve "Pencere" albümü Altın Plak ödülüne layık görüldü. 1984’te Bulgaristan'da düzenlenen Altın Orfe Yarışması'nda Türkiye’yi temsil ederek uluslararası bir platformda yer aldı ve Gazeteciler Özel Ödülü'nü kazandı. 1987’de yayımladığı "Uzaklarda Biri Var" adlı kitabıyla müziğinin yanı sıra yazın alanında da adını duyurmaya başladı. Bu dönemde sahnelerden uzak kalarak kendi iç yolculuğuna odaklandı ve "iç uzaylarına derin yolculuklar" olarak tanımladığı bir süreç geçirdi. 1990'larda İlhan İrem, "İlhan-ı Aşk" albümü ile geri döndü. Bu albüm, onun sanat hayatında felsefi bir derinlik kazanarak toplumsal konulardan uzaklaşmaya başladığı dönemi başlattı. İrem, siyah giysiler içinde kendini ifade ederek toplum ve sanat ortamındaki duyarsızlığa bir sessiz direniş sergiledi. Bu yıllarda sahnelerden uzak durmayı tercih etti ve albümlerini yayımlamaya devam etti. "Koridor" ve "Seni Seviyorum" albümleri, onun müzikal arayışlarını farklı boyutlara taşıdığı çalışmalar arasında yer aldı. Bu dönemde yazdığı denemeler ve yayımladığı kitaplar, onun sanata olan bakış açısını daha geniş bir kitleye ulaştırdı. 2000’li Yıllar ve İlhan İrem’in Sanatındaki Dönüşüm2000'li yıllarda eski çalışmalarını yeniden yayımlayarak hayranlarına nostaljik bir yolculuk sundu ve yeni albümlerle müziğe olan bağlılığını sürdürdü. 2006 yılında "Cennet İlahileri" albümü ile sahnelere geri döndü ve yeniden konserler vermeye başladı. 2013 yılında yaptığı bir röportajda, eserlerini belli kalıplar içinde üretmediğini ve müzik yaratımı sırasında trans halinde olduğunu ifade etti. İlhan İrem, üç kez Eurovision Şarkı Yarışması Türkiye finallerine katıldı. 1979’da "Bir Yıldız" adlı eseriyle askerde olduğu halde özel izin alarak finale katılma hakkı kazandı, ancak kurallar gereği diskalifiye oldu. 1986 yılında Melih Kibar'ın bestelediği "Halley" adlı şarkının söz yazarlığını yaparak Türkiye'ye Eurovision’da en iyi dereceyi getirdi. Bu başarı, İrem'in müziğe olan katkılarının uluslararası alanda da takdir edilmesini sağladı. Özel hayatında, eşi Hansu İrem ile 1991 yılında evlenen İrem, eşinin desteğiyle birçok sanat çalışması gerçekleştirdi. Hansu İrem, onun albüm kapak fotoğraflarını çekti ve şiirlerini yazdı. Çiftin çocukları yoktu. İlhan İrem, sanat hayatı boyunca Türkiye’nin önemli müzisyenlerinden biri olarak kalmayı başardı. 28 Temmuz 2022'de İstanbul’da hayata veda eden İrem, ardında derin bir sanat mirası bıraktı. Müziği ve sözleriyle Türk müziğinde kalıcı bir yer edinen İrem, kendine has tarzıyla birçok sanatçıya ilham kaynağı olmuştur.
-
Faruk Nafiz ÇAMLIBEL Hakkında
İstanbul’da dünyaya gelir. Babası, Hazine-i Hassa başmüfettişi Süleyman Nâfiz Bey, annesi Fatma Ruhiye Hanım’dır. İlk ve orta öğrenimini Bakırköy Rüşdiyesi ile Hadȋka-i Meşveret İdâdȋsi’nde tamamlar. Tıp fakültesinden dördüncü sınıfta ayrılır. 1918’de İleri gazetesinin yazı heyetinde çalışmaya başlar, 1922’de gazetenin temsilcisi olarak Ankara’da bulunur. 1922-1924 yılları arasında Kayseri Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yapar. Öğretmenlik mesleğini Ankara Muallim Mektebinde (1924), Ankara Kız ve Erkek liselerinde (1924-1932), Vefa ve Kabataş liseleri ile Arnavutköy Kız Koleji’nde (1932-1946) sürdürür. 1946 yılında Demokrat Parti’den İstanbul milletvekili seçilir. 27 Mayıs 1960 İhtilali’nde tutuklanarak Yassıada’ya gönderilir. Haziran 1960-Eylül 1961 arasında tutuklu kalır, suçsuz bulunarak serbest bırakılır. Hayatının son yılları Arnavutköy’deki evinde geçer. Azize Çamlıbel ile olan evliliğinden Okyay ve Yeliz Belgin isimli iki çocuğu olur. (Bulut 1991: 22). 8 Kasım 1973 tarihinde Fethiye yakınlarında vefat eden şair Karacaahmet’e defnedilir. Faruk Nafiz ilk şiirlerini Peyâm (1913-1914), Edebiyât-ı Umûmiyye (1916-1919), Yeni Mecmua (1918), Ümid (1919-1921), Şâir (1918-1919), Büyük Mecmua (1919), Nedim (1919) dergilerinde, Birinci Kitap, İkinci Kitap, vb. adlarıyla sekiz sayı olarak çıkan dergide (1920-1921) ve Yarın (1921-1922) dergisinde yayımlar. Aruzla yazdığı aşk temalı ilk şiirlerinde Cenab Şahabettin, Tevfik Fikret ve Ahmet Hâşim’in tesiri görülür. İlk şiir kitabı Şarkın Sultanları’nı 1918'de yayınlar. Bu kitaptaki şiirlerinde Yahya Kemal’in tesiri görülmektedir. Sanat hayatı boyunca hece ve aruzu yan yana yürüten şairin, Şarkın Sultanları (1918) ve Dinle Neyden (1919), Gönülden Gönüle (1919), Suda Halkalar (1928) aruz vezni ile yazdığı şiir kitaplarıdır. Şairin ilk şiirlerindeki ferdi temalı şiir anlayışı, Ziya Gökalp’le tanıştıktan sonra şekil ve öz bakımından değişir. 1922'den sonra hece vezniyle şiirler yazmaya başlar. Orhan Seyfi Orhon, Enis Behiç Koryürek, Halid Fahri Ozansoy ve Yusuf Ziya Ortaç ile beraber “Beş Hececiler (Hecenin Beş Şairi)” olarak adlandırılan grubun içerisinde yer alır. İlk dönem şiirlerinde gazel, serbest müstezat, mesnevi, sone nazım şekillerini kullanan şair; memleket edebiyatı döneminde koşma, mani, türkü gibi halk edebiyatı nazım şekillerini kullanır. İlk şiirlerinde en çok kullandığı tema olan aşk, memleket edebiyatı idealiyle yazdığı eserlerinde memleket sevgisiyle birleştirilerek işlenir. Şairin poetikasını ortaya koyan “Sanat” (1926) şiirindeki; “Başka sanat bilmeyiz karşımızda dururken/Yazılmamış bir destan gibi Anadolu’muz/Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken/Sana uğurlar olsun... ayrılıyor yolumuz” (Çamlıbel 1986: 16) dizelerinde İstanbul aydını ve Anadolu halkı arasındaki karşıtlığı ortaya koyarak Batı karşısında Anadolu kültürünü, milli ve manevi değerleri yüceltir. Ankara ve Kayseri’de Anadolu’yu yakından görerek ferdi romantizmden toplum gerçeğine dönen Faruk Nafiz, Anadolu coğrafyasını, Anadolu insanının gerçeğini sade bir dille anlattığı “Han Duvarları” şiiriyle Anadolu’ya realist bir gözle bakan ilk şair olur. Şark Vilayetlerini Tetkik Heyeti’nde bulunan Faruk Nafiz, bu heyetle beraber gittiği Sivas, Erzincan, Gümüşhane, Trabzon, Erzurum ve Kastamonu illerini de görür ve bu seyahatle sanat anlayışında memleket edebiyatı idealini harekete geçirir. Müdürlüğünü yaptığı Hayat mecmuasında yayımlanan şiirleri bu ideal ile yazılmış şiirlerdir. Anadolu’yu, Anadolu’daki halkının çektiği sıkıntıları anlattığı Canavar (1926) adlı üç perdelik tiyatro oyunu, hece vezniyle yazdığı en başarılı eserlerindendir. Mustafa Kemal Atatürk’ün isteğiyle Akın (1932) ve Özyurt (1932) piyeslerini yazar. Atatürk’ün “milli tarih tezi”ne dayandırılarak yazılan Akın, Faruk Nafiz’in ikinci manzum oyunudur. İlk olarak 4 Ocak 1932’de, Ankara Halkevi tarafından Atatürk’ün huzurunda temsil edilen oyun, İstanbul Şehir Tiyatroları, Devlet Tiyatroları, Halkevleri tarafından da sahnelenir. Türklerin Orta Asya’dan göçlerini konu alan Akın’ın devamı Özyurt adlı eserinde Türklerin denize ulaşmaları, gittikleri yerlere medeniyet götürmeleri işlenir. Bu eserlerinde çağdaş bir Oğuz Kağan Destanı yaratmak gayreti içindedir. Ankara ve İstanbul’da edebiyat öğretmenliği yaptığı yıllarda Güneş, Tavus, Hayat, Yedigün dergilerinde şiirler, fıkralar, makale ve musahabeler yayımlar. 1934-1950 yılları arasında Akbaba ve Karikatür dergilerinde “Çamdeviren” ve “Deli Ozan” müstearıyla mizahi şiir yayımlar. Bu şiirlerini daha sonra Tatlı Sert (1938) adını verdiği kitabında bir araya getirir. Heyecan ve Sükûn (1959) kitabındaki şiirlerinde Allah’a, dini değerlere, tabiata ve maziye sığınma arzusu, insan sevgisi ve tefekkürle beslenmiş aşk anlayışı geniş yer tutar (Özcan 1993: 732). Yassıada’da tutuklu kaldığı süre boyunca yazdığı rubaileri Zindan Duvarları (1967) adıyla yayınlar. “Onuncu Yıl Marşı”nın söz yazarlarından biri (diğeri Behçet Kemal Çağlar) Faruk Nafiz Çamlıbel'dir. Kaynak: Faruk Nafiz Çamlıbel
-
İbrahim Zeki Burdurlu Hakkında
Burdur’da dünyaya geldi. Asıl soyadı Öcal’dır. Edebî hayatında Burdurlu’yu kullandı. Babası Nuri Öcal, annesi ise Hatice Öcal’dır. Üç erkek çocuğun en küçüğüdür. İlk ve ortaokulu Burdur’da okudu. Liseyi İstanbul Erkek Öğretmen Okulu'nda tamamladı. 1940'ta öğretmen olarak Ceyhan’ın Mustafabeyli köyüne atandı. Bir yıl çalıştıktan sonra Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'ne girdi. Mezun olduktan sonra kısa bir süre Ankara Atatürk Lisesi'nde Türkçe öğretmenliği yaptı. Sonra asıl görev yeri olan Sivas’a atandı. Askerlik görevini yedek subay olarak tamamladı. Askerlik dönüşü dört yıl Burdur’da çalıştı. 1947'de kendisi gibi Burdurlu olan Âdile Hanım'la evlendi. Bu evlilikten ikisi kız biri erkek olmak üzere üç çocuğu oldu. 1950-54 yıllarında Kıbrıs’ta Lefke, Lefkoşe ve Magosa Türk lise ve kolejlerinde edebiyat öğretmenliği yaptı. 1955'te tekrar yurda dönerek Burdur Lisesi'nde edebiyat öğretmenliğine devam etti. 1962'de Buca Eğitim Enstitüsü'nde edebiyat öğretmenliğine atandı. Buca Eğitim Enstitüsü'nden 1977'de emekliye ayrıldı. İbrahim Zeki Burdurlu, 27 Temmuz 1984 tarihinde İzmir’de öldü (Yayla 2010: 8-16). İbrahim Zeki Burdurlu, 1940 sonrası Millî edebiyatın zevk ve anlayışını devam ettiren şair ve yazarlardandır. Şair, yazar, folklor araştırmacısı ve nihayet eğitimci kişiliği ile çok yönlü bir insandır. Onun eserlerini bu çerçeveden ele almak gerekir. İbrahim Zeki Burdurlu’nun eserleri, altı ana başlıkta değerlendirilebilir. Bunlar şiir kitapları, çocuk edebiyatı ürünleri, şiir derlemeleri (antoloji çalışmaları), edebiyat araştırmaları, ders kitapları ve çeşitli konularda yazdığı makaleler şeklinde sıralanabilir. Ahmet Kutsi Tecer’in yönetiminde yayımlanan Ülkü mecmuasında neşrettiği şiirleri, bir anlamda onun sanat çizgisinin oluşmasını temin etmiş ve sonraki yıllarda halk şiiriyle zenginleştirilmiş yeni bir şiir arayışı sanatının esasını oluşturmuştur. Ülkü mecmuasının bir yayını olarak çıkan ilk şiir kitabı Toprak İnsanları’ndan itibaren bu gelişmeyi takip etmek mümkündür. Sanat anlayışının oluşmasında Ülkü mecmuası ile birlikte Sanat ve Edebiyat, Millet, İstanbul, Fikirler, Şadırvan, Su, Hisar, Varlık, Türk Dili, Yücel, Görüşler, Yaratış, Halk Bilgisi, Erciyes, Güney, Türk Folklor Araştırmaları, Mülkiye, Çağrı, İlköğretim ve Türk Yurdu gibi Türk dili ve edebiyatı açısından son derece önemli dergilerin katkısı unutulmamalıdır. İlkini 1945’te ve sonuncusunu 1976’da yayımladığı on dört şiir kitabına imza atan İbrahim Zeki Burdurlu’nun kitapları basım tarihine göre değerlendirildiğinde hemen hemen hayatının her döneminde şiirin olduğu rahatlıkla söylenebilir (Şengül 2011: 30). Şiir kitapları; Toprak İnsanları (1945), Toprağın İçindeki Toprak ve Toprağın Masalı (1946), Burdur’daki Mahallemiz (1947), Keloğlan (1949), Basık Tavan (1950), Bir Köyden Bir İnsan (1950), Lefkoşe (1953), Minnacık Ada (1954), Günaydın Yavru Kıbrıs (1959), Atatürk’üm (1959), Sev Beni (1966), Günaydın Anneciğim (1966), Açmıyor mu Kıbrıs’ımın Gülleri (1968), İzmir’in Mor Atları (1976) isimleriyle yayımlanır. Öğretmen olduktan sonra, eğitime destek verecek ve rengiyle kokusuyla Türk kültürüne ait çocuk edebiyatı ürünlerinin çok az olduğunu fark etmesi, onu çocuk edebiyatına yöneltir. Nitekim atandıktan sadece bir yıl sonra Nar Güzeli (1963), Sihirli Gül (1963), Güllü Padişah (1963), Dileği Gerçekleşmeyen Kız (1963) isimli dört esere imza atan Burdurlu, sonraki yıllarda Üç Yumak (1964), Mavi Pullu Balık (1964), Pamuk Bacı (1965), Altınlı Yılan (1966), Yarım Horoz (1966), Altın Perçem Sırma Saç (1966), Sümbül Çocuk (1966), Ülkemin Efsaneleri (1966), Keloğlan Masalları (1966), Leylek Dadı (1967) isimli eserlerle bu süreci devam ettirir. 1963-1967 arasındaki kadar yoğun olmasa da sonraki yıllarda çocuk edebiyatına katkı yapmaya devam eden Burdurlu’nun, Kendi Bir Karış Sakalı Üç Karış (1972), Bürge ile İrge (1977), Akça Kız’la Gökçe Yiğit (1978), Üç Elma (1978) gibi eserleri, bu türdeki diğer çalışmalarıdır (Şengül 2011: 35). Ölümünden sonra bu seriden Memiş Can (2007) isimli bir çocuk romanı daha yayımlanır. İbrahim Zeki Burdurlu, Şiirimizde Öğretmen (1965), Öğretmen Şairler Antolojisi (1966) ve Atatürk Şiirleri Antolojisi (1967) adlı antoloji çalışmalarını yapmıştır. Dil ve edebiyat araştırmaları Uygulamalı Yeni Kompozisyon (1965), Orta Öğretimde Türkçe Öğretimi (1971), Dil Bilgisi Açısından Yapıtlarımız (1975) ve Reşat Nuri Güntekin (1977) isimleriyle yayımlanmıştır. Başlangıçta şiirlerinde bireysel duyuşları işleyen İbrahim Zeki Burdurlu, zamanla toplumsal meselelere yönelmiş, ilk şiirlerinde görülen çocukluk ve gençlik hatıralarına sıkı sıkıya bağlılık, zamanla yerini Atatürk sevgisine, Kıbrıs özlemine, memleket gerçeklerine bırakmıştır. Doğduğu ve yaşadığı yerleri, insan zenginliği ile beraber çabucak benimseyen İbrahim Zeki Burdurlu’nun eserlerinde bu yüzden yöresel renkler çok zengindir. Burdur’un yanı sıra bir süre yaşadığı Kıbrıs ve İzmir onun şiirlerindeki renklerin farklı tonlarını oluşturur (Şengül 2011: 30-31). Bunlarla birlikte aşk, sevgiliye özlem, geçmişe özlem, çocukluk hatıraları, anne sevgisi gibi "ben"e yönelik temalarla vatan ve memleket, insan, tabiat, hürriyet, Atatürk sevgisi gibi toplumsal temaları şiirine yansıtır. Onun şiirlerinde toplumsal olanla ferdî olan iç içedir (Yayla 2010: 56). Altmış iki yıllık ömrüne sığdırdığı bütün bu çalışmalarla başta Türk şiiri olmak üzere, çocuk edebiyatı, dil, edebiyat araştırmaları, folklor araştırmaları ile Türk kültürüne hizmet eden İbrahim Zeki Burdurlu, kültürümüzün çok renkli bir simasıdır. Şiire taşıdığı yerel renklerle Türk edebiyatına hizmet etmiştir. Özellikle çocuk edebiyatı mahsulleri bugün bile çocuk eğitiminde kullanılacak çok önemli malzemeler ihtiva eder. Bu eserleri her şeyden önce bir öğretmen dikkatiyle kaleme alır. Şiirleri, 1945-1984 Türkiye’sine ve Kıbrıs’a ait çok önemli bilgiler içerir (Şengül 2011: 37). Dili son derece akıcı ve sadedir. Başta Ahmet Kutsi Tecer olmak üzere Ülkü dergisi etrafında oluşan dil ve edebiyat zevkini devam ettirir. Bu yönüyle İbrahim Zeki Burdurlu Türk edebiyatının üretken ve çok yönlü sanatçılarından biridir. Kaynak: İbrahim Zeki Burdurlu
-
Sunay AKIN Hakkında
Trabzon’da doğdu. Terzilik mesleği ile uğraşan bir ailenin ikinci oğludur. ilköğrenimine 1969'da Trabzon Yavuz Selim İlkokulunda başladı. Ailesi İstanbul’a taşınınca (1972) öğrenimine Selimiye İlkokulu ve Haydarpaşa Ortaokulunda devam etti. Haydarpaşa Lisesi ve Koşuyolu Kazım İşmen Lisesinde eğitimini tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Fiziki Coğrafya Bölümünden mezun oldu (1985). 1986'da Belgin Hanım’la evlendi. Ali Ozan ve Türkan Ilgın isminde iki çocuğu oldu. Hâlen İstanbul’da yaşamaktadır. İlk şiirleri 1984'ten itibaren Milliyet Sanat, Yeni Olgu gibi dergilerde yayımlanmaya başladı. Adam Sanat, Varlık, Cumhuriyet Kitap, Öküz gibi dergiler şiirlerinin ve yazılarının yayımlandığı diğer dergiler arasındadır. İlk şiir kitabı Makiler ise 1989'da yayımlandı. Bu yıllarda Yeni Yaprak (1989) ve Olmaz (1990) adında dergi çıkarma girişimleri oldu. 1987'de “Noktalı Virgül” adlı dosyayla Halil Kocagöz Şiir Ödülünü, 1990 yılında Makiler ile Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülünü aldı. 1999-2002 yılları arasında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde ders veren Akın, Müjdat Gezen Sanat Merkezinde öğretmenlik yaptı. Birçok televizyon kanalında kültür-sanat programları hazırlayıp sundu. (Gezgin Korkuluk, Mahya Işıkları, Yaşamdan Dakikalar, Hayat Deyince…). Ülkemizde ve yurt dışında tek kişilik gösteriler sergilemeye devam etmektedir. 23 Nisan 2005'te dünyanın çeşitli bölgelerinden topladığı oyuncaklarla İstanbul’un Göztepe semtinde İstanbul Oyuncak Müzesini kurdu. Müzede 1700’lü yıllardan günümüze yerli ve yabancı binerce oyuncak yer almaktadır. Bu yönüyle İstanbul Oyuncak Müzesi yalnızca çocuklara değil her yaş grubuna hitap etmektedir. Akın, aynı zamanda İstanbul Oyuncak Müzesi örnek alınarak kurulan birçok müzenin danışmanlığını ve küratörlüğünü yapmaktadır. Sunay Akın, 1980’lerde Garip Hareketi'nin yazma stilini benimseyen ve bu etkide şiir yazan şairlerin başında gelir. Şiirlerinde başvurduğu sözcük oyunları, esprili ve ironiye dayalı üslubu dikkat çekicidir. Orhan Veli tarzı kısa şiiri benimseyen Akın’ın şiiri “anlık etkilenmelerle yazılan, derinleştirilen şiir yerine hemen söyleniverilmiş izlenimi uyandıran şiirler” olarak değerlendirilir ve şair "Yeni Garipçi Şiir" grubu içinde sayılır (Asiltürk 2013: 423) . Şairliği ve şiirleri üzerinde tanıyıp beğenisini ve desteğini kazandığı Cemal Süreya’nın etkisi Akın'da oldukça fazladır. Nâzım Hikmet, etkilendiği diğer şairler arasındadır. Sunay Akın gerek şiirlerinde gerek denemelerinde büyük ölçüde kendi hassasiyetlerini konu edinir. Doğa, Kızkulesi, deniz gibi temaların şiirlerinde sıkça görülmesinin yanında İstanbul, Akın için başlı başına bir ilham kaynağıdır. Bunun yanı sıra toplumsal ve evrensel olaylar da eserlerine konu olur. Aynı zamanda savaş karşıtlığı, eşitlik gibi politik söylemlere de eserlerinde sıkça yer verir. Denemelerinde ise yer yer masalsı yer yer meddah anlatılarını andıran bir üsluba sahiptir. Dolayısıyla Sunay Akın’ın sözel anlatım kuvvetinin yazınına da etki ettiğini söylemek mümkündür. Denemelerinde dikkat çekilmesi gereken bir diğer özellik ise Sunay Akın’ın araştırmacı kişiliğini de yansıtan metinler olmasıdır. Eserlerinde anlattığı kimi olayların gerçek hayatta yaşanmış olduğunu belgelerle okuruna sunmaktadır. Yakın tarih (Çanakkale Savaşı, Cumhuriyet'in kuruluşu, sonrasındaki moddernleşme...) onun deneme ve söyleşilerinde önemli konular arasındadır. Kaynak: Sunay Akın
-
Hasan Hüseyin Korkmazgil Hakkında
Şair, 04 Mart 1927’de Şükrü Bey ve Gülşan Hanım'ın çocuğu olarak Sivas'ın Gürün ilçesinde doğdu. İlkokulu memleketinde bitirdikten sonra parasız yatılı olarak önce Niğde Ortaokulu’na, daha sonra Adana Erkek Lisesi’ne gitti. Lisenin ardından Çapa Eğitim Enstitüsü’ne kabul edildi. Buradan Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’ne nakledilen şair, 1950’de mezun oldu. İlk olarak Kahramanmaraş’ta Afşin Ortaokulu’na Türkçe ve müzik öğretmeni olarak atandı. 20 Ağustos 1950’de sürgün edildiği Göksun Ortaokulu’nda 6 ay kadar çalıştı. Burada, 15 Mart 1951’de tutuklandı. Anayasanın 141 ve 142. maddeleriyle Elbistan Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan şair, yedi ay yirmi beş gün ağır hapis ve kamu haklarından men cezasına çarptırıldı. Bu nedenle askerliğini 2 yıl er olarak yaptı. Hasan Hüseyin, 1960’a kadar yaklaşık 9 yılını Sivas ve Gürün’de geçirdi. Bu süre içerisinde arzuhâlcilik, tabelacılık, dava vekilliği, ressamlıkla geçimini sağladı. Sanat yazılarını bırakmadı; şiirler, gülmece öyküleri, radyo oyunları yazmaya devam etti. Karikatür ve Taş Karikatür dergilerinde gülmece yazılarını yayımladı. 27 Mayıs 1960 ihtilaliyle Ankara’ya gitti, gazetecilik yaptı. 11 Haziran 1964’te, Uşak Lisesi edebiyat öğretmenlerinden Azime Karabulut ile evlenen çiftin Temmuz isimli bir de çocukları oldu. 1970’ten sonra yoğun bir çalışma temposuna giren şair, bu tarihten sonra ölümüne kadar kendisini tamamen yazmaya verdi. Düşmeye bağlı olarak beyin kanaması geçirip 376 gün süren yatağa bağlı ağır hastalığının sonunda 26 Şubat 1984 Pazar günü vefat etti. Şiir, öykü, seyahat kitabı, çocuk romanı ve derleme kitapları yazan Hasan Hüseyin’in yayımlanmış toplam 26 kitabı vardır. Bunlardan 15’i şiir, 5’i çocuk romanı, 3’ü siyasi mizah öyküsü, 1'i gezi notları, 2’si de arkadaşı Bedrettin Cömert’in yazı ve şiirlerinin derlenmesinden oluşur. Şair, yaşamını halkla ve yokluklar içinde geçirmiş, bu yaşantıyı sanatına ve şiirine olduğu gibi yansıtmıştır. Edebiyatımızda daha çok şiirleriyle tanınan Korkmazgil, halkın yaşayış tarzından, söz varlığından, geleneklerinden yararlanarak metinlerini oluşturmuştur. Bununla birlikte yakın arkadaşı Aziz Nesin’i aratmayacak öykülerin de yazarı olan Hasan Hüseyin, dile hâkimiyetiyle ironisi yüksek edebî metinler yazmıştır. Toplumcu edebiyatın izlerini taşıyan şiirlerinde Anadolu halkının zengin kültürel ögelerini bulmak mümkündür. Anadolu'da yaşanan dramları, Anadolu insanının zor yaşama şartlarını dile getiren şiirler kaleme almıştır.
-
Kaan İNCE Hakkında
Ankara'da dünyaya geldi. Sırasıyla; Ankara İltekin İlkokulu, Ankara Cececi Ortaokulu ve Yenimahalle Endüstri Meslek Lisesinde öğrenim gördü. 1989-1991 yılları arasında Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Sosyoloji Bölümünde okudu. Şiirle ilgilenen Kaan İnce 1992 Yaşar Nabi Gençlik Ödüller'nde dikkate değer görüldü. 11 Ağustos 1992'de İstanbul'da hayata veda etti. Vefatında sonra İzlek dergisinin girişimi ve ailesinin öncülüğüyle “Kaan İnce Kültür ve Sanat Vakfı” kuruldu. Kaan İnce, üniversite hazırlık kursundaki Türkçe öğretmeni Nizamettin Uğur'un teşvikiyle şiire yönelmiştir. "Deyişler-1" başlıklı şiiri 1986'da Milliyet Sanat dergisinin Genç Şairler Köşesi'nde yayımlanmıştır. Daha sonra şiirlerini; Varlık, Çağdaş Türk Dili, Karşı, Damar, Yazılı Günler ve Promete gibi dergilerde yayımlamayı sürdürmüştür. Şiirlerinde; çocuksu duygular yanında ağırlıklı olarak ölüm, hüzün ve melankoli temalarını işleyerek hayatın varoluşsal değerini sorgulamıştır. Bu temaları işlemesi Kaan İnce'yi şair yapan ince bir ayrıntı olarak değerlendirilmiştir (Akdoğan 2019). Özlü, İnce'nin şiirlerindeki imgeleri "Zaman; yaşam pusulasıdır. Ölümle yatıp ölümle kalkmaktadır. Gece, baskındır onda; içte, saklı ve ölümle beraberdir. Gündüz çekinik, dışta, açık ve yaşamla birliktedir. Gece, ölümün ürkütücü yalnızlık doğasıyla baş etmeye çalışır." (Özlü 2016) cümleleriyle değerlendirir. Bunalım ve sorgulama süreci şiirlerine yansımış ve İnce'yi sonunda intihara sürüklemiştir. Onun şiirlerinde; endişe, belirsizlik, umutsuzluk, huzursuzluk ve karamsarlık duyguları sezilmektedir. İlk şiir kitabı Gizdüşüm (1992)'de intihar olgusu kuvvetli biçimde hissedilmektedir. Özlü, Gizdüşüm'ün bir bakıma intihar kitabı olduğuna işaret etmiştir: "Düşsel bir dünyanın ortasında tek başınadır. Şiirlerindeki özneden yola çıkarak sonuçla beraber, Kaan İnce’nin gizli düşü (Gizdüşü) meğerse intiharmış denilebilir." (Özlü 2016). Horus ise şairi ve şiirlerini şöyle değerlendirmiştir: "Kaan İnce bu dünyaya şiir ile yabancılaşır. Şiiri bir 'Devrik Yürek Savunması' olarak görür. Şiire şiir yazar. Hayata dair olan ümitsizliği yüzünden kalbinde yoksul bir yalnızlık barındırdığı sezilir. Seçtiği sözcükler ve bütün içtenliğiyle yazışı, ruhunu içselleştirmemize imkân tanır. Bu ümitsizliği biz de onunla yaşarız âdeta. Hiçbir mücadelesi yoktur Kaan İnce’nin, yaşadıkları ve hissettikleri karşısında. Yalnızca ne yaşadığını, ne hissettiğini anlatır. Kaan İnce’yi şiirde duygusallığa iten kocaman yüreğidir. Satırlarında, bize bunu sorgulatacak boşluklar bırakmaz." (Horus 2016). Kaan İnce'nin ölümünden sonra yayımlanan Ka n (1997) adı bir şiir kitabı daha bulunmaktadır. Kaynak: Kaan İnce
-
Adnan YÜCEL Hakkında
Adnan Yücel, 27 Mart 1953 tarihinde Elazığ'da doğmuştur. İlkokul, ortaokul ve liseyi Elazığ'da okuyan şair, Diyarbakır Eğitim Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden 1975 yılında mezun olmuştur. Aynı yıl Ankara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü'nde yüksek lisansına başlayan Yücel, bu zaman içerisinde Ankara'da çeşitli devlet okullarında ve kolejlerde Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliği yapmıştır. Daha sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne devam etmiş fakat tamamlayamamıştır. 1987 yılından itibaren Çukurova Üniversitesi'nde öğretim elemanı olarak Türk Dili derslerine girmiştir. Türk dili ve edebiyatı üzerine çeşitli makaleleri ve bildirileri olan Adnan Yücel'in 1993 yılında Altın Kitaplar Yayınevi tarafından yayınlanan Karacaoğlan, Yaşamı, Sanatı, Kişiliği ve Şiirleri isimli kapsamlı bir araştırma eseri vardır. Çukurova Öğretim Elemanları Derneği, Pen ve Türkiye Yazarlar Sendikası'na da üye olan Adnan Yücel, 24 Temmuz 2002 tarihinde Adana'da vefat etmiştir. Yücel'in ölümünün ardından şair Mehmet Özer, 2003 yılında, Adnan Yücel'in dünyasını çok yönlü bir şekilde ele alan Aşkın ve Başkaldırının Şairi Adnan Yücel isimli eser yazmıştır. Özellikle şiir kitaplarıyla tanınan Adnan Yücel, ilk şiirlerini Yeni Adalar Dergisi'nde 1974'ten sonra yayımlamaya başlamıştır. 1979 tarihinde Yurt Yayınları tarafından basılan ilk şiir kitabı Kavgalara Sözlenen Sevda, özellikle toplumcu çizgideki edebiyat eleştirmenlerinin dikkatini çekmiştir. Şiirleri Cumhuriyet, Yeni Halkçı Demokrat Gazetesi gibi gazetelerin yanı sıra Yeni Adımlar, Yeni Olgu, Yazko Edebiyat, Anadolu Ekini, Artı ve Söylem gibi çeşitli dergilerde yayınlanmıştır. İkinci kitabı 1982 yılında Soframda Kaval Sesi adıyla yine Yurt Yayınları tarafından basılmıştır. Eser çok ilgi görmüş ve 1987, 1992 ve 1995 yıllarında tekrar basımı yapılmıştır. Şairin ayrıca Bir Özlem Bir Türkü (1984), Acıya Kurşun İşlemez (1985), Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek (1986), Rüzgarla Bir (1989), Ateşin ve Güneşin Çocukları (1991), Çukurova Çeşitlemesi (1993) ve Sular Tanıktır Aşkımıza (1998) isimli şiir kitapları vardır. Eserleri arasında en çok ilgiyi, Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek isimli tek ve uzun bir şiirden oluşan kitabı görür. Bu eserin toplamda yedi baskısı yapılmıştır. Adnan Yücel'in şiiri, hem Garip akımından hem de toplumcu gerçekçi şairlerden -özellikle Nâzım Hikmet ve Hasan Hüseyin Korkmazgil'den- etkiler taşımaktadır. Halk dilinden beslenen şiirlerinde en önemli üç temel yapı taşı: ritim, ezgi ve imge olarak belirlenebilir. Adnan Yücel'in imgelerinde, özellikle Çukurova'yı ön plana çıkardığı açıkça görülmektedir. Kaynak: Adnan Yücel
-
Nevzat ÇELİK Hakkında
Sinop’un Boyabat ilçesinde doğdu. Nüfusa yanlış kaydedilmesinden dolayı uzun süre Nejden ve Nejdet isimleriyle yaşadı. 1965'te ailesiyle birlikte İstanbul'a yerleşti. 12 Marttan sonra sağ-sol çatışmasının başladığı ilk liselerden Yeni Levent Lisesi'ne kaydoldu, 1977’de yaptıkları boykot nedeniyle on iki arkadaşıyla liseden atıldı. Arkadaşlarıyla kaydını Tunceli Mazgirt Lisesi’ne aldı. Sonrasında İstanbul’a dönüp Şişli Lisesi’ne yazıldı ve buradan mezun oldu. Mart 1980’de Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Uygulamalı Endüstri Sanatları Yüksek Okulu Grafik bölümü birinci sınıfta okurken tutuklandı. Dev-Sol davasından idam istemiyle yargılandı, yedi yıl hapis yattı. Çelik’in yazma yeteneği bu dönemde mektuplaştığı kardeşleri ve arkadaşları tarafından fark edildi. 1987’de cezaevindeyken Attila Özkırımlı’nın yaptığı yazışmalı röportajda Cumhuriyet gazetesi şu cümleyi başlığa çıkartacaktı: “Şiiri, mektuplarımıza bir sağanak gibi girdi”. İlk şiiri “Ana”, Edebiyat 81’in sekizinci sayısında yayımlandı. Nevzat Çelik’in “Şafak Türküsü” adlı eseri 1984’te seçici kurulunda A. Kadir, Vedat Türkali, Kemal Özer, Demirtaş Ceyhun, Refik Durbaş ve Alpay Kabacalı’nın olduğu, dönemin önemli ödül kurumlarından olan “Akademi Kitapevi Şiir Ödülü”nü kazandı. Çelik, şiirin yanı sıra öyküler de yazıyordu. Henüz bitirmediği “Leke” adlı eleştirel öyküsü bir örgüt tarafından zulasından çalındı. 1986 Haziran’ında çıkan Ahmet Kaya’nın üçüncü albümü “Şafak Türküsü”nde Çelik’in dört şiiri vardır. Hapishane sürecinde açlık grevine girdi. 29 Nisan’da aralarında Melih Cevdet Anday, İlhan Berk, Rıfat Ilgaz, Onat Kutlar, Cemal Süreya, Ece Ayhan, Hulki Aktunç, Süha Tuğtepe gibi şairlerin de bulunduğu elli şairin imzaladığı destek mektubu yayımlandı. Bir subay eşliğinde koluna giren askerin yumuşak davranışlarından Nevzat Çelik, zafere yaklaştığını anlamıştı. Kararlı duruşu karşısında cezaevi koşullarında iyileşme görüldü, mektuplarını vereceklerini, hastaneye sevkini yapacaklarını söylediler. Açlık grevine o akşam son verdi. Şiir çalışmalarına devam eden Nevzat’ın ikinci kitabı “Müebbet Türküsü” mayıs ayında Vedat Günyol’un önsözüyle “Alan Yayıncılık” tarafından yayımlandı. Mayıs ayından başlayarak Nevzat Çelik için Avrupalı bazı yazarlar, parlamenterler, yazar örgütleri kendi ülkelerinde kamuoyu oluşturmak ve Türk hükümetine baskı yapmak için kampanya başlattılar. Haziran ayında 1979’dan bu yana düzenlenen “Uluslararası Şiir Festivali” ödülü Nevzat Çelik’in Şafak Türküsü ve Müebbet Türküsü kitaplarına verildi. Temmuz ayında Amerikan Pen kulüp başkanı Suzan Sontak, Nevzat Çelik’i onur üyesi seçtiklerini ve sayıları iki bini bulan üyelerinden Çelik’e destek mektubu yazmalarını istediklerini açıkladı. 1987 Kasım ayında Hasan Hüseyin Korkmazgil Şiir Ödülü, “Müebbet Türküsü” kitabına verildi (Türk 2014: 120). 4 Aralık 1987'de tahliye edildi. Hapishaneden çıkar çıkmaz ödülünü almak için Ankara’ya gitti. İlk imza günleri Ankara’da başladı. 1990’da Suda Seken Hayat ve Yağmur Yağmasaydı adlı şiir kitapları Alan Yayıncılık tarafından yayınlandı. 1991’de iş ve yayın kolektifi olan Pia’yı Mehmet Çetin’le birlikte kurdu. 1992’de birkaç ay süren evliliği oldu. İki yıllık sanat hareketi düşüncesi sürecinden 1994’te Omnia ve Pia Kolektifleri çıktı. 1998’te beşinci şiir kitabı Sevgili Yoldaş Kurbağalar” yayımlandı. Om’daki editörlüğü yayın yönetmenliği ya da patronluğu sırasında aldığı en büyük haz Kinyas ve Kayra romanını hazırlamak ve Hakan Günday’ı edebiyat dünyasına kazandırmak oldu. 2002’de Om Yayınevi’nin yayın faaliyetine geçici olarak son verildi. 2005’te Bağışlanmış Hüzün adlı romanının ilk baskısı Epsilon tarafından yapıldı. 2006’da öykü kitabı Sen Giderken yayımlandı. 2009’da sinemayla ilgilenmeye başladı; birkaç tretman ve “Şafak Türküsü”nün senaryosunu yazdı. Birçok kez gözaltına alındı, beş, altı gün süreyle gözaltında tutulduğu oldu. Halen İstanbul’da sanat yaşamına devam etmektedir. Toplumcu Türk şiirinin 1940 ve 1960 kuşağının yaşayan en belirgin sürdürücülerinden Çelik, lirizmi yüksek şiirler kaleme almıştır. Şiirlerinde yaşantısının izleri yoğun olarak görülür. Bu da kendisinin “Hapishane Şairi” olarak anılmasının nedenlerindendir. Diğer şairlerin aksine süreli yayınlarda çok görülmeyip odaklı kitaplarıyla tanındı. Şiirlerinde Nazım Hikmet kaynaklı güçlü bir kompozisyon duygusu vardır. “İlk şiirlerinde Ahmed Arif ve Nazım Hikmet etkisi belirgindir. Zeki buluşları, uyak kurmadaki özgün becerisiyle dikkat çekti. İlk dört kitabından sonra, uzun süre sessiz kaldı. 1998’de yayınlanan Sevgili Yoldaş Kurbağalar ise kendini yinelemediğini, yeni şiir alanlarına açıldığını gösterdi. Şiirini ses ve tema özellikleri bakımından genişletip zenginleştirdiği görüldü. Bu eserde, bir yandan Attilâ İlhan etkileri taşıyan, bir yandan da İkinci Yeni’nin olumlu özelliklerini özümsemiş bir şiire ulaştı. Günümüz Türk şiirinin en dikkate değer şairleri arasındadır” (Öztürk 2012: 127-128). A. Kadir, Nevzat Çelik’in “Şafak Türküsü” adlı eserinden sonra yıllık değerlendirme yazısında Nevzat Çelik’in şiirine şu cümlelerle dikkat çekti: “Umutlu, yaşama iyimser bir bakışı var, şiirlerinde dil yapısı, estetik yapı diri ve sağlam. Fazlalıklar yok. Şiirlerinde yakınma ve sızlanma yok. Çıplak ve yalın. Ölümle burun buruna gelip böylesine insanca, çorba kokularını duya duya ölümü karşılamak bence yürek ister. O genç şairde bu yürek var. Geleceğe inanıyor. Bence ilerisi için büyük umutlar vaad ediyor” (Çelik 1987: AK). Şiirleri değişik dillere çevrilen ve o dillerde yayımlanan dergilerde ve antolojilerde yer alan şair, 1987’de Nazım Hikmet’e atfen yazdığı “Genç Otobiyografi” şiirinin son bölümünde yazdıklarına sahip çıkmaya çalışmıştır: “… 80’de birinci şubede sorguladılar beni/ övünmek gibi olmasın ama tek laf demeden/ keyifli bir ıslıkla çıktım işkenceden/ 82 martında idamımı istediler/ 87 ocak hala sürüyor davam/ onlar bırakmaz yakamı/ ben bırakmam” (Çelik 1990: 14). Şiirlerindeki coşkulu sesin aksine sakin, mütevazı, az konuşan ama kendinden emin bir kişilik özelliği vardır. Bir lise öğrencisiyken dikkat çeken onurlu duruşunu yazın yaşamı boyunca korumuştur. Kaynak: Nevzat Çelik
-
Behçet AYSAN Hakkında
Ankara’da doğmuştur. Teknik ressam olan babası Fikret Aysan, Girit kökenlidir. Annesi Kadriye Hanım Saraybosna göçmenidir. İlkokula Ankara’da Demirlibahçe İlkokulu’nu (1960), Selimiye Askeri Ortaokulu'nu (1963) ve Kuleli Askeri Lisesi’ni (1967) bitirmiştir. 1967'de Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne askeri öğrenci olarak kaydolmuştur. Üniversite eğitimi, siyasi gerekçelerle 1973 senesinde tutuklanmasıyla kesintiye uğramıştır. Beraat edince eğitimini sürdürmek istemiş ancak üniversite yönetiminin kararıyla ilişiği kesilmiş, silahlı kuvvetlerden de ihraç edilmiştir. 1975'te Adviye Gülel ile evlenmiş ve Eren adında bir kızı olmuştur. Eren Aysan da şair ve yazardır. 1976'da Dev-genç'te kısa süreliğine sekreterlik ve eğitmenlik yapmış, Türk Haberler Ajansı’nda gece sekreteri olarak çalışmıştır. 1979 yılında afla geri döndüğü okulundan 1983'te mezun olmuş ve İzmit Verem Savaş Dispanseri’nde göreve başlamıştır (1983), sekiz ay sonra Ankara’ya tayin olmuştur. Ankara Numune Hastanesi’nde 18988'de başladığı psikiyatri ihtisasını 1991'de tamamlamış ve ölümüne dek görev yapacağı SSK Yenişehir Dispanseri’ne psikiyatri hekimi olarak tayin olmuştur. Behçet Aysan, konuşmacı olarak davet edildiği Sivas Pir Sultan Abdal şenlikleri sırasında çıkan olaylar neticesinde, Madımak Oteli yangınında 2 Temmuz 1993'te yaşamını yitirmiştir. “Ateşi Çalmak İçin” adlı dosyasıyla 1984 Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü’nü kazanmış, bu dosya Sesler ve Küller adıyla kitaplaşmıştır. 1986 Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü’nü, 1987 Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Ödülü’nü almıştır. Behçet Aysan için, Yönetim Kurulu Üyeliği görevinde bulunduğu Edebiyatçılar Derneği tarafından hazırlanan Behçet Aysan Kitabı ile Deniz Feneri Behçet Aysan Kitabı adında iki anı kitabı yayımlanmıştır. Türk Tabipler Birliği tarafından 1995'ten beri verilen Behçet Aysan Şiir Ödülü sanatçının adını yaşatmaktadır. Edebiyata ilgisi askeri ortaokul yıllarında başlayan Aysan’ın yayımlanan ilk şiiri, 1979 yılında Türk Dili dergisinde basılan "İlk Kar"dır. 1983 yılında dostlarıyla beraber Yaşam İçin Şiir adlı bir dergi çıkarmış, aynı yıl ilk şiir kitabı olan Karşı Gece basılmıştır. Şiirleri Varlık, Yarın, Broy, Gösteri, Düşün gibi dergilerde yayımlanmıştır. Çocuklar için yazdığı Çocuk ve Yaşlı Ağaç ve Üç Kardeştiler adlı iki radyo oyunu, Aysan’ın ölümünden sonra, 1995 yılında basılmıştır. Şiirler (1990) şairin kendi el yazısıyla, daha önceki kitaplarında basılmış şiirlerini içermektedir. Aysan'ın ölümünden sonra yayımlanan Düello, toplu şiirler kitabıdır ve şairin daha önce kitaplarına girmemiş on şiiri de kapsamaktadır. Leke ve Şiir (1998) ise dostlarında ve ailesinde kalan şiirleriyle defterinde kalan daha önce basılmamış şiirleri içermektedir. Neruda, Mayakovski, Atilla Jozsef ve Nazım Hikmet gibi isimlerden etkilenen Behçet Aysan, toplumsal duyarlılıkla eser verirken şiirsel dil ve üslupta ödün vermemiştir. Aşk, keder, ayrılık, ölüm, karamsarlık, kaçış, tabiat gibi bireysel temaları, toplumsal sorunlarla harmanlayarak işlemiş; bireysel dramıyla toplumsal dramının kesiştiği noktada eserler vermiştir (Dara, 1988'den akt. Özsoy 2013: 51). Didaktizm ve propaganda gibi çıkmazlara düşmeden, "kırık ve duygulu bir sesle" (Behramoğlu, 1993: 79) yazdığı şiirini, özgün imgeler, alışılmamış bağdaştırmalar, kısa ve kesik dizelerin yarattığı ahenk gibi inceliklerle örmüş, "toplumcu şiire bireyin yaşamından damıtılmış bir iç ses getirmiş"tir (Erbaş, 2006:157). Geleneğe sırtını dönmeyen, divan edebiyatı ve halk edebiyatı estetiğinden beslenen Behçet Aysan'ın şiiri, çok sesli bir söyleme, zengin bir çağrışım evrenine sahiptir. Şiirin "toplumun tarihsel temeline inerek onu güncelle kaynaştırarak, geleceği olanı kavrayıp geliştirme, şiir anlamını kültür savaşımı içinde bulmakla yükümlü” (Fişekçi, 1984: 16) olduğunu düşünen Aysan, şiiri bir tepki ve insanın varoluşunun ispatı olarak tanımlamıştır. Aysan öncelediği toplumsal ve kültürel içeriğe rağmen şiirin bir dil ve üslup meselesi olduğuna inanmış, bu sayede 1980 sonrası Türk şiirinde, toplumcu şiir anlayışını slogancılığa düşmeden estetik söylemle buluşturmayı hedeflemiştir. Kaynak:Behçet Aysan
-
Ahmet TELLİ Hakkında
Bugün Karabük’e bağlı olan Çankırı’nın Eskipazar ilçesinde dünyaya gelmiştir. Köy enstitülü sanatçılar kuşağından olan Telli, Hasanoğlan ve Pazarören köy enstitülerinde eğitim görmüş, daha sonra Gazi Eğitim Enstitüsü'nden mezun olmuştur. Kastamonu, Ankara ve Kırıkkale gibi çeşitli illerde Türkçe ve edebiyat öğretmenliği yapmıştır. 1981'de Gazi Eğitim Enstitüsü'nde öğretmenlik yaparken sıkıyönetimce tutuklanarak görevine son verilmiş, yargılanması sonucu aynı yıl beraat etmiştir. Fakat daha sonra sakıncalı bulunan bir yazısından ötürü 142. maddeden hüküm giymiştir. Ahmet Telli, meslekten atıldığı için bu dönemde yayıncılık, editörlük ve yayınevlerinde yöneticilik gibi işler yapmıştır. 1993’te mahkeme kararıyla öğretmenliğe dönen yazar kısa bir süre sonra emekli olmuştur. Ahmet Telli’nin ilk şiiri 1961’de Hız Gazetesi’nde yayınlanmıştır. 1972’den sonra yazı ve şiirlerinin Türk Dili, Varlık, Dönemeç, Oluşum, Damar, Cumhuriyet, Kavram Karmaşa, Yasakmeyve, Deliler Teknesi gibi birçok dergi ve gazetede yayınlandığı görülmektedir. İlk kitabı Yangın Yılları 1979’da yayınmış, daha sonra verimli yayın hayatına devam etmiştir. Arkadaşlık Günleriydi adlı tek öykü kitabının yanı sıra Ben Hiçbir Şey Söylemedim, Sulara mı Yazıldı, Buradayım Sözümde, Neylersin, Söylesen ve Görsen adlı yazılarını topladığı kitapları vardır. Birçok ödül alan sanatçı 1960 sonrası Toplumcu Gerçekçi şiirinin ikinci kuşağında yer alır. Ödülleri: 1972'de Cengiz Tuncer'in Kerkenez adlı romanı üzerine yazdığı eleştiri yazısından dolayı Varlık dergisinin düzenlediği eleştiri yarışmasında ikincilik ödülünü aldı. 1980 Ömer Faruk Toprak Şiir Ödülü’nü Hüznün İsyan Olur adlı kitabıyla (Bu ödülü Metin Altıok’la paylaşmıştır) 1981 Yazko Şiir Özendirme Ödülü’nü Saklı Kalan adlı kitabıyla, 1982 Nevzat Üstün Şiir Başarı Ödülü’nü Su Çürüdü adlı eseriyle kazanmıştır. 2011 Akdeniz Altın Portakal Şiir Ödülü’nü Nida adlı eseriyle almıştır. Ahmet Telli, 1970 sonrası tolumcu gerçekçi şiir kuşağının önemli temsilcilerinden biridir. "Modernist-toplumcu estetik doğrultusunda konumlandırdığı şiirleriyle bilinen ve daha sonraki yıllarda da aynı estetiği hemen hemen koruyan" (Güngör 2019: 8) Telli, şiirlerinde hem biçimsel hem de anlamsal olarak derinleşme ve gelişme seyrini sürdürmüştür. 1970'li yıllar ideolojik yönelimlerin yoğun ve eser üretiminin bol olduğu bir dönem olarak değerlendirilir. 1980 sonrasının siyasi ortamının sanatçılar üzerinde olumsuz etkileri olduğu kuşku götürmez. Ahmet Telli'nin ise 70'li yıllarda kaleme aldığı şiirlerinde kavgacı ve heyecanlı olduğu, 1981'de yayımladığı Saklı Kalan adlı kitabıylaysa derin bir sessizliğe büründüğü hatta ümitsizliğe düştüğü söylenir (Gülendam 2010: 265). Bu sessizliğin onun şiirinde zekâyı ön plana çıkarmasına neden olduğu ileri sürülür (265). Oysa Ahmet Telli, ilk eserlerinden itibaren toplumculuğunu kavgacı kimliği ile birlikte sürdürmeyi tercih eder. Bunu yaparken şiirde biçimden çok anlamın egemen olmasını sağlar. Ahmet Telli'nin şiirrlerinde dikkat çeken bir şiirsel üslup vardır. Bu üslûbun oluşumunda sözcük seçimi önemli bir rol oynar. Şairin sözcük seçiminde şaşırtıcı olmayı tercih ettiğini söyleyebilriz. Her şiire özgü bir sözlük dağarcığı yarattığını ve bunun şairin dağarcığın bir sistematiğe bağlandığını söyleyemeyiz. Örneğin, Nida adlı kitabındaki "Perişan" başlıklı şiirinde, "Afgan afyonu Fellah şarabı / Bir de Acem santur ömrünü / Nirengi noktalan. Haydutluk / Hikayelerinde rivayet yahut / infilak halindeki Alamut'tan / Tard edilmiş sünepe bir şaki" (2016: 12) dizelerinde anlamın kolayca yakalanmasına engel olan şey uzak anlam alanlarına sahip sözcüklerin bir arada kullanılmasıdır. "Afgan, Fellah, Acem, Alamut" sözcük grubu ile, "afyon, şarap"; "infilâk, rivayet, tard edilmek, şaki" gibi sözcük gruplarını bağdaştırılması, şiirin devamında "Boy boylayıp soyuna kibrit" gibi alışılmadık bağdaştırmalar kullanılması, Telli'in şiirini ikinci yeni şiirine yaklaştırır. Bununla birlikte anlamsızlığın anlamdan daha önemli kılındığını ve sezgiye daha çok yer verildiğini söyleyemeyiz. Şair, "En çok sevda sözcüğünü kullandım şiirlerimde / Sonra acı, hasret, bekleyişler ve sabır" (Dövüşen Anlatsın, s.1) diyerek özetlemektedir kendini. Her ne kadar sözcük seçiminde şaşırtmacalı alışılmadık bağdaştırmalar kullanmayı tercih etse de şiirlerin genelinde anlamının daima öncelikli olduğunu söyleyebiliriz. Bunun nedeni şairin sanatı ideolojisinin ifade aracı olarak kullanması olabilir. Niida adlı kitabındaki "Son Ubıh" adlı şiirinde kuzeybatı Kafkas halklarından birinin yokoluş öyküsüne yer verir. Hatta şiirin girişinde Puşkin'den alıntı yapar: "Çerkesler bizden nefret ediyor. Çünkü onları özgür yaylalarından attık, köylerini yaktık ve kabileleri toptan yok ettik". Nida şiirine de "Erdal Eren ile Necdet Adalı'yı düşünürken" ithafıyla başlar. Bu şiirde ve başka bir çok şiirde şairin yaşamından, çocukluk ve ilk genlik yıllarının imgesel hatıralarından izler görebiliriz.i Bu noktada Ahmet Telli'nin militanca söylemi ağırlıklı olarak şiirlerde kendini gösterir. "Polisle çatışırken bitti galiba çocukluğum ve ilkgençliğim" dizesinin devamında "Yoldaş, kardeş, haklıyız, kazanacağız, kan içinde" sözcük grupları ve aktarılan anlam Telli'nin şiir kitaplarının genelinde izi sürülebilecek bir alan oluşturur. İçinde bulunduğu zamana, yaşama ve bunları şekillendiren sistemlere başkaldıran şairin yaralı bir savaşçı profili çizdiğini söyleyebiliriz. Bu açıdan şairin Türk şiirinde Tevfik Fikret'in başlattığı eleştirel duyarlıklı şiir geleneğine bağlandığı söylenebilir. Ahmet Telli, şiirlerinde hem şiir sanatı hem de diğer sanatlara ilişkin göndermeler yapar. "Mecaz", "Santur", "La Minör" adlı şiirleri örnek verilebilir. Filmlerden ve şarkı sözlerinden alıntılar yapan şairin zaman zaman halk söylemine yaklaştığı görülebilir. "Kalemkâr" adlı şiirinde folkloru konu edinir ve eleştirel bir tutum takınır: "Yine de hayat ipine takmıyor / Folklorun işi bitmiş kâfiyesini" (Bakışın Senin 2016: 45). Telli, şiirlerinde sanatının kaynaklarına da açıkça göndermeler yapar. Gülten Akın'ın dizelerinden alıntıyla başladığı şiirindeki dizeler de bu kaynaklara işaret eder: "Bunlar Çocuk ve Allah'tan önceydi galiba. / Sonra Politzer, Dimitrov, Devlet ve ihtilal; / Kronştadçılan (gecikerek de olsa) samimi / Bulduğunu Lenin'in, Nisan Tezleri'ndeki / Faust'tan alıntısı da nisyana gömülmemiştir: / "Gri teoridir, dostum; ama yeşil yaşamın/ Sonsuz ağacıdır" /diyalektik handikap bu/ Hâlâ ezberimde Fuzuli'den birçok gazel, / Mahir'in Kesintisiz'i Deniz'in son sözleri / Hani derler ya, "mıh gibi" aklımdadır" (Bakışın Senin 2016: 14) Ahmet Telli, düzyazılarında özellikle şiir sanatı hakkında düşüncelerini dile getirir. Bunun yanısıra Ben Hiçbir Şey Söylemedim adlı deneme kitabında olduğu gibi sanatın yanı sıra, güncel konulara ilişkin değerlendirmeler de yapar. "Kullandığım dil Türkçe ve ben bu dili seviyorum. Beni kekemeleştirmeye, ahrazlaştırmaya çalışanların saldırılarına karşı, Türkçenin güzelliklerine daha çok bağlanıyorum." (Ben Hiçbir Şey Söylemedim 2001: 56) diyen şairin dili de bu açıdan ne kadar önemli bir araç olarak kullandığı görülebilir. Kaynak: Ahmet Telli
-
Ahmet Muhip DRANAS Hakkında
İstanbul'da doğdu (Kimi kaynaklarda şairin 1909'da Sinop'un Erfelek ilçesine bağlı Salı Köyü'nde doğduğu bilgisi yer alsa da, eşi Münire Dıranas'ın tanıklığına göre şair 1908'de İstanbul'da doğmuştur. Bkz. Dıranas, 1982, s. V). İlkokulu Sinop'ta bitiren Ahmet Muhip, ortaöğrenimini 1929'da Ankara Erkek Lisesi'nde tamamladı. Lisedeki edebiyat öğretmenleri Faruk Nafiz Çamlıbel ve Ahmet Hamdi Tanpınar'ın etkisiyle şiire yöneldi. Ankara Erkek Lisesi'ni bitirdikten sonra bir süre Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde çalıştı (1930-1935). Ankara Hukuk Fakültesi'ne iki yıl devam ettikten sonra öğrenimini yarıda bırakarak Güzel Sanatlar Akademisi Kütüphane Müdürlüğü göreviyle İstanbul'a taşındı. Memuriyetinin yanında Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'ne devam etti ve fakülteden mezun oldu. Dolmabahçe Resim ve Heykel Müzesi'nde müdür yardımcısı olarak çalıştı. 1938'de Ankara'ya döndü ve 1942 yılına kadar CHP Genel Merkezi'nde Halkevleri Kültür ve Sanat Yayınları'nı yönetti. 1940'ta Münire Hanım'la evlendi. Askerliğini İkinci Dünya Savaşı yıllarında Ağrı'nın Sürbehan Köyü'nde yedek subay olarak tamamladı. "Ağrı" şiiri ile "Gölgeler" adlı tiyatro eserini bu dönemde kaleme aldı. 1945'te terhis oldu. 1946'da Ankara'da Çocuk Esirgeme Kurumu Yayın Müdürü, 1957'de adı geçen kurumun başkanı oldu. 1960'a kadar bu görevini sürdürdü. İş Bankası Yönetim Kurulu üyeliği, Devlet Tiyatrosu Edebî Kurul Başkanlığı ve Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu üyeliği görevlerinde bulundu. Zafer gazetesinde yazılar yazdı. DP'den birkaç kez milletvekili adayı olduysa da seçilemedi. Yayımlanan ilk şiiri "Bir Kadına" başlığını taşır ve "Ankara Lisesi'nden Muhip Atalay" imzasıyla 15 Eylül 1926'da Millî Mecmua'da yayımlanır. Genç şair henüz on yedi yaşındadır. İçtihad ve Servet-i Fünun, Resimli Uyanış (1928), Varlık (1933-1941), Çığır (1934), Kültür Haftası (1936), Ağaç (1936), Yücel (1936-1941), Türk Yurdu (1942-1943), Ülkü (1944-1945), Sanat ve Edebiyat (1947), Hisar (1964) gibi dergilerde şiirler yayımladı. 1953'te Antoine de Saint-Exupéry'nin Küçük Prens adlı romanından yaptığı ilk çeviri, Çocuk Esirgeme Kurumu'nun süreli yayını olan Çocuk ve Yuva'da tefrika edildi. Şiirleri, İş Bankası Kültür Yayınları arasında okuyucularla buluştu. Tevfik Fikret'in Rübab-ı Şikeste ve Haluk'un Defteri kitaplarından seçtiği şiirlerle "Han-ı Yağma" ve "Tarih-i Kadim" manzumelerini "Türkçeleştirerek" "Kırık Saz" adıyla yeniden yazdı. 21 Haziran 1980'de Ankara'da öldü. Vasiyeti üzerine Sinop'un Erfelek ilçesinin Salı Köyü'nde toprağa verildi. Ahmet Muhip Dıranas, Cumhuriyet Dönemi Türk şiirinin “saf şiir” anlayışına mensup şairlerindendir. Gerçekçi sahneler betimleyen “Fahriye Abla”nın şairi olarak tanınmasına karşılık Dıranas, sembolik, romantik ve empresyonist bir şiir dünyası kurmuştur. Müziği şiirin vazgeçilmez ögesi olarak kullanmasıyla sembolik, şiire tarihî bir arka plan eklemesiyle romantik, dış dünyaya ait görünüşleri duyguların süzgecinden geçirip metne dönüştürmesiyle de empresyonist bir şairdir. Ahmet Hamdi Tanpınar, Necip Fazıl, Ahmet Kutsi Tecer ve Cahit Sıtkı Tarancı ile birlikte hece şiirine yeni bir soluk kazandıran şairlerdendir. Dıranas, bir lise öğrencisi olarak şiir dünyasına adım atarken elinde 19. yüzyıl Fransız şairi Baudelaire’in Elem Çiçekleri vardır. Elem Çiçekleri’ni eline tutuşturansa Ahmet Hamdi Tanpınar’dır. Genç Ahmet Muhip’i derinden etkileyen iki isimden biri Tanpınar diğeri Faruk Nafiz Çamlıbel’dir. Bu iki şair de Ahmet Muhip'in Ankara Erkek Lisesi’ndeki edebiyat öğretmenleridir. Hocalarıyla kurduğu yakın diyalog, Ahmet Muhip’i şiire yöneltir. İlk şiirinin yayımlandığı 1926 yılından yaklaşık kırk yıl sonra Ahmet Muhip, sanata girişindeki büyük etkinin Tanpınar’la başladığını söyleyecektir (Öz 1980: 17). Aynı günlerde Baudelaire ile olan gönül bağını da şu cümlelerle dile getirecektir: “Ben Fransızcayı bile Baudelaire’i okuyup anlamak için öğrendim denebilir. Ve gerçekten de dünyanın en büyük şairi olan Baudelaire’in etkisinde kalmak, benim için olsa olsa bir erdemdir.” (Şiirler: XVII) Dıranas’ın şiir yolculuğuna çıkarken muhayyilesinde çocukluk yıllarına ait tabiat manzaraları, hatıraları, gözlem ve izlenimleri vardır. İfade aracı ise 1930’lu yılların Türkçesidir. Edebiyat hayatının ilk dönemlerinde Tanpınar ve Necip Fazıl’ın mısra tekniğini, kelime ve imge servetini benimsemiş gibidir (Aktaş 1998: 132). Dıranas’ın şiirini tematik açıdan inceleyen Ahmet Oktay, aydın ve halk arasında sıkışıp kalmayan, aksine yüreğini ve şiirini her ikisine de açan bir Ahmet Muhip Dıranas’ın varlığından söz eder (Akt: Korkmaz 2003: 281) ve iki Ahmet Muhip Dıranas portresi çizer: “Biri şairler, yazarlar arasında özelikle ‘Kar’, ‘Köpük’, ‘Ayaklar’, ‘Olvido’ gibi şiirleriyle dolaşımda kalabilmeyi başarmış, biri de bu çevrede yazınsal değerine kuşkuyla bakılmış ‘Fahriye Abla’ şiiriyle kitleler içinde popülerleşmiş iki Ahmet Muhip Dıranas var. Bu iki şair imgesinden hangisini önemsememiz gerekir. Her ikisini de.” (Börteçine 1993: 617). Şiiri, “kelimelerle dördüncü bir boyut yaratma çabası” olarak tanımlayan Ahmet Muhip, nesnel dünyanın izlenime dayalı tasvirini yaparken dilin her türlü çağrışım imkânından yararlanır. Şiir dilini kurarken âdeta kelimelerin üzerine titrer. Mısrayı kuyumcu titizliğiyle işler. Bu nedenledir ki Dıranas’ın şiirinde yerini yadırgayan kelime bulmak zordur. Onun şiirlerinde kelimeler, yerleştirildikleri mısralara mutlaka bir müzikalite getirir. Okur, önce kelimenin ezgi değeriyle tanışır. Sade, yalın ve aydınlık mısra yapısı, şiirin dünyasına girmeyi kolaylaştırır. “Dıranas’ın şiirlerini güzel yapan önce dildir. Dilin bir mermer gibi işlenmesi. Bütün gerçek şairler gibi Dıranas da dile alışılmadık bir şekil verir. Bildiğiniz kelimelerin içinden bilmediğiniz hayaller ve düşünceler doğar (Kaplan 1978: 29). Dıranas’ın üslubu ince ve samimidir. Şiirde işçiliği önemsemesine rağmen rahat söyleyişin peşindedir. Hatta zaman zaman “sehl-i mümteni”nin sınırlarında gezinir. Sade ve yalın bir söyleyiş tutturur. Bu, onda şairanenin ihmalini doğurmaz. Dıranas’ın üslubu üç ana kaynaktan beslenir: Sembolizm (Simgecilik) Romantizm (Coşumculuk) Empresyonizm (İzlenimcilik) Dıranas, şiirde müziğe ve kapalı anlatımlara yer vermesiyle sembolistlerin yanındadır. Kaldı ki ilk şiirlerinde açık etkisi görülen Baudelaire de sembolist bir şairdir. Dıranas’ın kendisinden önceki kuşaktan özellikle Ahmet Haşim’le üslup akrabalığı kurulabilir. "Gece", "Selam", "Hatıra", "Bahar Şarkısı", "Portre", "Ben ve O" gibi şiirler şairin sembolist tavrına örnek verilebilir. Şiire tarihî ve millî bir arka plan eklemesiyle romantiklere yaklaşan Dıranas, Kaplan’ın deyişiyle “gerçek bir romantiktir.” (Kaplan 1982: 97). İnsan, mekân ve tarih şiirin ikliminde buluşur. "Fahriye Abla", "Elif", "Ağrı", "Köpük", "Serenad", "Olvido", "Ve Böyle Biteviye", "Her Günkü Şarkım" gibi şiirler bu çizginin ilk akla gelen örnekleridir. Dıranas, tabiat tasvirlerine izlenimlerini katmasıyla da empresyonistlere yakın durur. "Sonbahar", "Kar", "Denizi Özleyen Çocuklar", "Bahar Gökleri", "Yeni Bir Yaz Umudu" gibi şiirler bu empresyonist yaklaşımın örnekleridir. Şiir kitabının "Ağrı" ve "Bu Köyün Garip Kişisi" adlı bölümlerinde yer alan şiirler, çizdikleri aydınlık Anadolu manzarası üzerinde, bu toprağın bahtını, hayatını ve insanını sezdirirler. "Fahriye Abla"daki uçarı ve sevimli genç kız, "Elif"te bir masal prensesi hatta bir tanrıça kimliğine bürünür. Bir yanda balkonu sarmaşıklarla örtülü bahçesinde baharla birlikte akasyaların açtığı kutu gibi küçücük bir evde yaşayan, buğdaysı teni, başak kadar boyu ve vefalı komşuluğuyla güzel, şirin, çapkın, vefalı Fahriye, öte yanda kara taştan bir köyde oturan, eski destanlardan süt emmiş, masalların altın beşiğinde uyumuş, sevincinde bir büyük geleceği müjdeleyen bin yılın kımızı, sonsuza gebe dağ kızı, tanrıça Elif… Bir yanda Köroğlu’nun pencereye sarkan ağaçtan gözlediği, yalnız uykunun örtebildiği, peri rüyalarıyla saçları darmadağın uyuyan Kezban, diğer yanda eşkıya peşinde, geceye karşı atının nal seslerini Cefo’ya dinleterek dağlarda dolaşan Osman Binbaşı. Aralarındaki fark, Fahriye Abla'da mekân, Elif’te tarih, Kezban’da kültür, Osman Binbaşı’da nizam fikrinin hâkim olmasıdır. Adı anılanların hepsi de Anadolu toprağının insanı olmaları bakımından birbirine benzer. Dıranas, estetiğini oluştururken halk şiiri, divan şiiri ve Fransız şiirinden etkilenir. Sınırsız insan sevgisini, rahat bir söyleyişle buluşturur. Modernizmin hoyratça tükettiği sevgi, merhamet, dostluk gibi duyguları özenle şiirin dünyasına taşır. Anadolu coğrafyasını ve yaşama tarzı, geçmişi, kaderi ile birlikte insanı resmeder. Geleneğin masal ve destan unsurları, ferdî tasarrufun süzgecinden geçerek şiirleşir. Dıranas’ın şiirinde insan ve tabiat asıl temalardır. Ancak bu iki kavram iki ayrı tema olarak değil, hayat çevresinde ve sevgi ekseninde bütünleşerek karşımıza çıkar. Ne tabiat tek başınadır ne de insan. Örneğin "Ağrı" adlı şiirde tasvir edilen dağ, birdenbire sonsuzluğa yelken açan sihirli bir gemiye dönüşür. Çünkü şair, “rıhtımda bekleyen yolcu” benzetmesiyle kendini bu tabloya eklemiştir. "Kar", "Serenat", "Selam", "Olvido", "Ve Böyle Biteviye" gibi şiirler, insan-tabiat sentezinin ürünüdürler. Ahmet Muhip Dıranas’ın şiirini yansıtan, onun edebiyat tarihimizdeki yerini belirleyen şiirler de bunlardır zaten. Ahmet Muhip tarzı şiiri bu örneklerde aramak gerekir. Dıranas’ın şiirleri tematik gruplandırmaya tabi tutulduğunda sanatçı duyarlığı, aşk, barış ve mutluluk özlemi, şehir bunalımı ve kaçış, zaman, sonsuzluk ve ölüm, insan sevgisi gibi başlıklar tespit edilebilir. Sanatçı duyarlığını yansıtan şiirler, sanatı “bir ruh disiplini” olarak yorumlayan şairin, sanatkâr psikolojisini yansıtır. "Selam", "Her Günkü Şarkım", "Çeşme Başında", "Esenlik Size", "O Şarkı", "Evreni Sevmek ki" gibi şiirlerde Dıranas’ın poetikasını bulmak mümkündür. Şiir, ömrün ve ölümün güzelliğini söylerken şair, güzellikler alıp satma, insanlığı güzel kavramıyla yüceltme sorumluluğu üstlenir: "Güzellikler alır satarım, gelişim bu. / Güzel tellâlıyım ben; alan var mı? Neşem bu. / Güzel’le yüceltirim insanlığı, işim bu, / Çirkini, kabayı ve hamı kayıramam ki." ("Evreni Sevmek ki") Şair, özellikle "Serenat", "Bahar Şarkısı", "Hatıra", "Olvido" gibi şiirleriyle samimi bir aşk şairidir. Kaplan’ın tespitiyle “onda hayatın korkunç boşluk ve dramını sevgili ve güzellik duygusu doldurur.” (Kaplan 1978: 230). Dıranas’a göre, dile getirilmemiş olsa bile aşk, hayatı, dünyayı ve eşyayı güzelleştirir. Aşk gidince geriye hatıra düzleminde acılar, kederler, pişmanlıklar kalır. Dıranas’ta tüm insanlık için yoğun bir barış ve mutluluk özlemi dikkati çeker. Şair, modern dünyanın boşluk ve hiçlik duygularından kaçarken bir sığınak arar. Gözlerini tabiatın ihtişamına çevirdiğinde insanoğlunun yaşadığı dramı daha yakından keşfeder. Tabiatın sonsuz güzelliği ve cömertliği karşısında insanoğlunun yaşadığı boş ve süfli hayata derinden üzülür. En güçlü ifadesiyle "Ağrı" şiirinde dile getirilen bu ulvi duygu, Dıranas’ın hemen hemen bütün şiirlerini besler. Dıranas, "Maşar Dağı"nda bu dramın kaynağını bulur gibi olur. Tabiat ve dünyaya hapsolan insan, Tanrı ile olan bağlarını koparmıştır. Dıranas, "Şehrin Üstünden Geçen Bulutlar", "Denizi Özleyen Çocuklar", "Bir Kavsin Altında Şehir", "Aynalar", "Bitmek Tükenmek Bilmez Can Sıkıntısı", "Bir Sokak", "Adamlar ve Güller Kan Ağlıyordu" gibi şiirlerinde büyük şehir yanlılığından yakınırken, "Dağlara" adlı şiiriyle yaşadığı bunalıma çözüm yolu bulur. Şair için şehir, “tasalı camlarıyla, camların arkasındaki soluk yüzlü adamlarıyla” ("Her Şeyin Uzaklaştığı Saat"), “kaldırımlarına mavi tüylerin yağdığı, geceleri bir gitar ya da mandolin sesinin çıkardığı hüzünlü şarkılarla dolan ihtiyar bir mekân” ("Bir Kavsin Altında Şehir")dır. "Dağlara" şiiri ise bir çağrı ünlemiyle başlar: "Gel! Seninle yüce dağlara çıkalım!" Bu çağrı “bitmez tükenmez iç sıkıntısı”ndan kaçma arzusunu hissettirir. Şair, şehrin kasvetli ikliminden uzaklaşıp dağların hür havasına sığınır. Kendisi ile dağlar arasında özdeşlik kurar: "Yalnız yüce dağlar benim aşkıma eş". "Darağacı", "Kadavra", "Bir Tren Yolculuğu", "Geçen Günler", "Saat", "Zaman ve Kişi", "Biraz Daha", "Kendimle", "Ve Böyle Biteviye" gibi şiirler zaman, sonsuzluk ve ölüm temaları üzerine kurulur. "Saat", "Zaman ve Kişi" adlı şiirlerde insanın zaman karşısındaki acizliğine vurgu yapılır: "Saat çalar, zaman yürür / Ben susarım, otururum / Saat çalar, zaman yürür". Saatin konuşmasına karşı susma, zamanın yürüyüşüne karşı durma tezadı, insanda yetersizlik ve çaresizlik duygusu uyandırır. “Ve Böyle Biteviye”de “dar bir vaktin ürperttiği insan, belirsiz bir âlemde, pencere önünde oturup geleceğini umduğu baharı bekler.” “Rüya” adlı şiirde ise, bu “biteviye gidiş”in daha gizemli bir hâl aldığı görülür: “Bizimkine benzemeyen illerde / Al bir at üstünde dört nal gidiyordum.” Öte yandan şair, son umudunu “ölüm kıyılarından haber getirecek güvercin”e bağlamıştır. Bu umut bağlayış ölüme gizli bir sevimlilik kazandırır. İnsan sevgisi, Dıranas’ın işlediği ana temalardan biridir. Gelenekte var olan insan sevgisi, ülke sınırlarını aşarak evrensel çizgide hümanist tavırla buluşur. Bütün bir yeryüzü coğrafyasında insana yönelik sevgi, şefkat ve merhamet duyguları, şiirin dünyasına taşınır. “Evreni Sevmek ki” adlı şiir hümanist tavrın yansıdığı tipik örneklerdendir. Dıranas, hece ölçüsüne ve kafiyeye sıkı sıkıya bağlı bir şairdir. Ancak bu bağlılık, onu hece ölçüsünde yenilik yapmaktan alıkoymaz. Durakları kaldırır ve hece şiirinin mekanik sesini yumuşatır. Şiire esnek ve kıvrak bir söyleyiş kazandırır. Bir yandan da gelenekte kullanılmayan 6, 9, 10, 12, 13, 20’li hece gibi kalıplarla şiirini kurar. “Benim şiirlerimde vezin vardır, kafiye vardır ama ben ne kafiye düşkünüyüm ne de vezin mutaassıbı” diyen Ahmet Muhip Dıranas, bu “muhafazakârlık” anlayışını şöyle açıklar: “Vezin ve kafiye üzerinde ayak direyişim, başladığım bir şeyi en iyi şekilde bitirme çabasından kendimi yoksun kılmamak içindir. Ve ben, vezinli ve kafiyeli şiirden de yarınki anlayışı, yarınki zevki doyuracak bir sonuç elde edilebileceğine inanıyorum.” (Dıranas 1982: XIII) Vezin ve kafiyenin kolay buluşları tahrip işinde sanatkâra yardımcı olduklarını da ifade eden Dıranas, şiirlerinin tamamını hece vezniyle ve kafiyeli olarak kaleme almıştır. Geleneksel nazım şekillerinden en fazla koşma ve mesneviye iltifat eden, klasik Batı şiirinden de sonnet formunu benimseyen Dıranas, söz konusu nazım şekillerine şahsî ritim duygusuyla ve mısra yapısıyla özgün bir ses kazandırır. Dıranas, Gölgeler ve Çıkmaz (İlk sahnelendiği zamanki adıyla O Böyle İstemezdi) gibi tiyatro eserleriyle de üzerinde durulması gereken bir imzadır. Özellikle Gölgeler, Cumhuriyet Dönemi Türk dramatik edebiyatında tragedya türünün ilgi çekici bir örneğidir. Üç perdelik oyunda olay bir baba ve eşi, oğlu, kızı, komşusu ve hizmetçisi arasında geçer. Başkişi baba, “her kelimesini iç dünyasının derinliklerinden çekip çıkaran” elli-elli beş yaşlarında bir adamdır. Yaşlanma endişesinin kaynaklık ettiği yalnızlık duygusu ve çevresi tarafından anlaşılamama durumu kahramanın trajedisini oluşturur.
-
Aziz NESİN Hakkında
Asıl adı Mehmet Nusret olan yazar, Hanife Hanım ile bahçıvanbaşı, iaşe memuru gibi görevlerde bulunan İmam Abdülaziz Efendi’nin oğlu olarak İstanbul Heybeliada’da doğdu. 5-6 yaşlarında iken babası tarafından tanıştırıldığı Ali Galip Efendi’den okuma yazma ve Arapça öğrenen Nesin, henüz 8 yaşında iken hafız oldu. Annesi Hanife Hanım’ın, oğlunu hükûmet okullarından birinde okutma isteğine karşı çıkan baba Abdülaziz Efendi tarafından Mahalle Mektebi’ne yazdırılan (Nesin 2018: 36-38) Nesin, 1925 yılında Süleymaniye Kanuni Sultan Süleyman İptidai Mektebi’nde (sonrasında İstanbul 7. İlkokul olan) başladığı ilköğrenimini Darüşşafaka Lisesi’nin ilk bölümünde devam ettirdi. Darüşşafaka’nın 5. sınıfında devamsızlıktan okuldan atılan Nesin, İzmit’teki Akçakoca İlkokulu’nda sınava girerek diplomasını aldı. Vefa Ortaokulu, Davutpaşa Ortaokulu ve Çengelköy Askeri Ortaokulu’ndan sonra 1935’te Kuleli Askeri Lisesi’ni, 1937’de Harp Okulu’nu bitirdi. Ankara’daki Harp Okulu’ndan subay olarak çıkınca kıta hizmetlerinde bulundu. İstanbul Maçka’daki Askeri Fen Tatbikat Okulu’nda öğrenim görürken bir yandan da Güzel Sanatlar Akademisi Doğu Süsleme Sanatları Bölümü’nün derslerini izledi. Teğmen rütbesiyle 1939’da Askeri Fen Okulu’nu bitirdi (Özkırımlı 2004: 981; Yalçın 2010: 751). Millet ve Yedigün dergilerinde öykü ve şiirleri yayımlanan Nesin, aynı yıl ilk eşi Vedia Hanım’la evlendi. 1940’ta ilk çocuğu, kızı Oya, 1942 yılında ikinci çocuğu Ateş doğdu. Aziz Nesin, Kırklareli, Erzurum, Erzincan ve Kars’ta görev yaptı. 1942’de Ankara Harp Okulu’nda açılan ilk tank kursuna katıldıktan sonra Safranbolu, Zonguldak ve İstanbul’da askerî görevlerde bulundu. İkinci Dünya Savaşı’nın en yoğun olduğu yıllarda erlere izin vermek yasak olmasına rağmen çocuğu olan bir ere izin vermesi sonucu “görevini kötüye kullanmak” suçlamasıyla 4 ay 10 gün hapse mahkûm edildi ve 1944’te ordudan çıkarıldı (Nesin 2018: 70). Askerliğin yanı sıra edebî eserler de veren Nesin’in 1942-43 yıllarında yazar olarak yer aldığı ve yöneticilik yaptığı Yedigün dergisinde şiirleri, 1 Ocak 1944’ten itibaren de Millet dergisinde öyküleri yayımlandı. Askerlikle ilişiği kesildikten sonra 1945’te İstanbul Nuruosmaniye’de bir bakkal dükkânı işletti, ardından Karagöz gazetesi ve Yedigün dergisinde redaktörlük ve yazarlık yaptı. Profesyonel olarak yazarlığa başladığı bu yıllarda Tan gazetesinde yayımlanan köşe yazılarıyla adını duyurdu. Tan gazetesi yıktırılınca işinden olan Nesin’i Sedat Simavi de çekindiği için Yedigün’den çıkardı. Cumartesi adlı haftalık bir magazin dergisini 8 sayı çıkardı. 1946 yılında siyasî hayata atılan Nesin, yakın dostu Esat Adil Müstecaplı’nın kurduğu Türkiye Sosyalist Partisi’nde iki ay üye olarak yer aldı. Aynı yıl Gerçek, Yeni Dünya ve Ses gazete ve dergilerinde yazıları yayımlanan Nesin, Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz ve karikatürist Mim Uykusuz’la birlikte haftalık Markopaşa adlı mizah gazetesini çıkardı. Sık sık kapatılan gazete (Cantek 2015) 1950 yılına kadar Malumpaşa, Geveze, Merhumpaşa ve Ali Baba gibi çeşitli adlarla yayımlanmaya devam ederken yazar ve yöneticileri de pek çok kez soruşturma geçirdi ve yargılandı. Amerikan emperyalizmi ve Türkiye’de uygulanmaya başlanan Truman Doktrini’ne karşı yazdığı bir kitapçığından dolayı sıkıyönetim tarafından tutuklandı ve askerî mahkemede yargılanarak “yayın yoluyla millî menfaatlere aykırı eylemde bulunmak” suçundan on ay hapis cezasına ve dört buçuk ay sürgüne çarptırıldı. Sürgün cezasını Bursa’da çeken Nesin, büyük geçim sıkıntısı yaşadığı bu yılda ilk eşi Vedia Hanım’dan da ayrıldı. Aynı yıl yayımlanan Aziznâme adlı taşlama kitabı nedeniyle İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı; dört ay tutuklu olarak süren yargılama sonunda aklandı (Nesin 2018: 73-91). Baştan adlı haftalık siyasî bir gazete de yayımlamaya başlayan Aziz Nesin, 1949’da Sabahattin Ali’nin öldürülmesinin ardından Markopaşa yerine Hür Markopaşa, Yedi-Sekiz Paşa, Bizim Paşa ve Öküz Mehmet Paşa gazetelerini çıkardı. 1949’da Aziz Nesin tarafından yazılan bir yazıda İngiltere Prensesi Elizabeth, İran Şahı Rıza Pehlevi ve Mısır Kralı Faruk kendilerine hakaret edildiğini öne sürerek Dışişleri Bakanlığı’na başvurdular ve bunun üzerine açılan dava sonucunda Nesin, 7 ay hapse mahkûm edildi. 1950’de Fransızcadan çevirdiği iddia edilen G. Politzer’in Felsefe Dersleri adlı kitabının ön sözü nedeniyle Ceza Kanunu’nun 124. Maddesi uyarınca 16 ay hapis, 16 ay güvenlik gözetimi altında bulundurulma cezasına çarptırıldı; cezasını Sultanahmet, Üsküdar ve Nevşehir cezaevlerinde çekti. 1951’de tahliyesinin ardından arkadaşı Sabahattin Erdem ile Levent’te Oluş Kitabevi'ni açtı. Bir taraftan de aynı semtteki evlere gazete dağıtımı yapan Nesin, 1953 yılında da bir ortakla birlikte Beyoğlu’nda Paradi Fotoğraf Stüdyosu’nu kurdu. 1954 yılında dönemin önemli mizah gazetelerinden biri olan Akbaba’da takma adlarla yazmaya başlayan Aziz Nesin, bir yıl sonra Kemal Tahir ile birlikte Düşün Yayınevi’ni kurdu. O yıllara kadar yazdığı şiirlerini On Dakika adlı şiir kitabında bir araya getirip yayımlayan Nesin, bu şiirlerinde Yahya Kemal, Faruk Nafiz, Nâzım Hikmet etkisinde kaldığı için kitabını dağıtıma vermeden yaktı. İstanbul’da gayrimüslimlerin ev ve dükkânlarının yağmalandığı 6-7 Eylül olaylarında birçok solcu aydınla birlikte Aziz Nesin de tutuklandı. Harbiye Askeri Cezaevi’nde altı ay tutuklu kaldıktan sonra sorgusu bile yapılmadan serbest bırakıldı. 1956 yılında öykücü Meral Çelen’le evlenen yazarın aynı yıl oğlu Ali, bir yıl sonra da dördüncü çocuğu Ahmet Nesin doğdu. Aziz Nesin, Ulus, Yeni Gazete, Akşam, Tanin, Öncü, Yeni Tanin ve Ustura adlı haftalık gülmece ekini hazırladığı Günaydın gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı. 1961’de Tanin gazetesindeki köşe yazıları nedeniyle tutuklanan yazar, Balmumcu Cezaevi’nde 3 ay tutuklu kaldıktan sonra aklandı. Bir yıl sonra Kemal Tahir ile birlikte kurduğu Düşün Yayınevi anlaşılamayan bir nedenle yandı. 1967 yılında ayrıldığı eşi Meral Çelen’le iki yıl sonra barışarak yeniden evlendi. 1972 yılında kimsesiz ve yoksul çocukları okutmak için Nesin Vakfı’nı kurdu. 1974’te TYS Genel Başkanı seçilen Nesin, 1989’a dek bu görevine devam etti. 1993’te kurucularından olduğu Aydınlık gazetesinde yazmaya başladı. Sivas’ta 1993 Temmuz'unda 34 aydının yakıldığı ve Sivas Toplukıyımı adıyla anılagelen olayda Madımak Oteli’nden sağ kurtulanlar arasında idi. Semih Balcıoğlu, bu olayla ilgili hem ölümle burun buruna gelip hem suçlanmanın Nesin’i çok yıprattığını, yazarı birdenbire yaşlandırdığını belirtmiştir (Balcıoğlu 2001: 228). 1995 yılında 5 Temmuz’u 6 Temmuz’a bağlayan gece saat 00.30’da imza günü için gittiği Çeşme’de kalp yetmezliğinden öldü. İsteği üzerine Nesin Vakfı bahçesine gömüldü (Yalçın 2010: 751; Nesin 2018: 73-125 ). Aziz Nesin’in çeşitli alanlarda aldığı ödüller şu şekildedir: 1956’da İtalya Bordighera’da düzenlenen Uluslararası Mizah Yarışması’nda "Kazan Töreni" adlı öyküsüyle birincilik ödülü (Altın Palmiye), 1957’de İtalya Bordighera’da düzenlenen Uluslararası Mizah Yarışması’nda "Fil Hamdi" adlı öyküsüyle birincilik ödülü, 1959’da fıkra dalında İstanbul Gazeteciler Cemiyeti Birincilik Ödülü, 1966 Bulgaristan Uluslararası Mizah Hikâyeleri Yarışması’nda "Vatani Vazife" adlı öyküsüyle birincilik ödülü (Altın Kirpi), 1968’de Üç Karagöz Oyunu ile 6. Karacan Armağanı Birincilik Ödülü, 1969’da "İnsanlar Uyanıyor" ile Krokodil Uluslararası Mizah Hikâyeleri Yarışması Birincilik Ödülü, 1970’te "Çiçu" ile TDK Tiyatro Ödülü, 1974’te "Pırtlatan Bal" ile Arkın Çocuk Edebiyatı Ödülü İkincilik Ödülü, 1974’te Asya-Afrika Yazarlar Birliği Lotus Ödülü, 1976’da Bulgaristan’ın Gabrovo kentinde düzenlenen Uluslararası Mizah Kitabı Yarışması Hitar Petar Ödülü, 1978’de Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz ile Madaralı Roman Ödülü, TÜYAP tarafından düzenlenen anket sonucu 1985-86 Halkın Seçtiği Yılın Yazarı Ödülü, 1989’da Sovyetler Birliği Çocuk Fonu Tolstoy Altın Madalyası, 1990’da TÜYAP Kitap Fuarı Onur Yazarı, Tolstoy Altın Ödülü ve Viyana Tiyatro Ödülü, 1993’te Dionysos Şiir Ödülü ve Carl-von-Ossietzky Madalyası, 1994’te ABD Gazetecileri Koruma Komitesi Uluslararası Basın Özgürlüğü Ödülü (New York), 1995’te İsveç’te Editha Morris Vakfı Dünya Barışına Katkı Ödülü. Yazar, dedesinin adı olan Aziz Nesin takma adını ilk kez 1 Ocak 1944’te Millet dergisinde yayımlanan "Arkadaş Hatırı" adlı öyküsünde kullanmıştır. Askerdeyken de Yedigün dergisine Vedia Nesin imzası ile şiirler göndermiştir. Nesin, çeşitli gerekçelerle pek çok yazısını, eserlerini takma adlarla yayımlamak zorunda kalmıştır. İlk öyküsü "Bir Salkım Üzüm"ü 1941 yılında Yedigün dergisinde yayımlayan yazarın ilk öyküleri duygusal nitelikte olup konuları yazarın yaşamından izler taşımaktadır. 1946 yılında Markopaşa gazetesiyle gülmece öyküleri yazmaya başlayan Nesin, bu alanda dünya çapında ün yapmış olup eserleri çeşitli dillere çevrilmiştir. Bu türle birlikte Nesin’in dili sadeleşmiş, yazar halkın kolaylıkla anlayabileceği dilde yazmaya başlamıştır. Mizah hikâyelerinin konularını çok geniş bir çevreden alan Aziz Nesin, bizdeki çok eski ve köklü mizah geleneğini yenileştirip sürdürmüş ve bu eski geleneğin küçük hikâye alanındaki mizah anlayışını çok geliştirmiştir. Tahir Alangu, Nesin’in 1918-1935 yılları arasını kaplayan Batı etkisindeki salon mizahının kurduğu modayı yıktığını, çeşitli anlatım ve biçim denemelerine başvurarak da mizah hikâyesi geleneğinin hem mirasçısı hem de başarılı bir yenileyicisi olduğunu belirtmiştir (Alangu’dan aktaran Nesin 1973: 373-374). Kuvvetli bir gözlem gücüne sahip olan Nesin, toplumsal düzenin çarpıklığının, kurumların işleyişindeki aksaklıkların günlük yaşama yansımalarını ve gülünç yanlarını anlatmasının yanı sıra insanları belirli alışkanlıkları, düşünüş ve davranış biçimleri çevresinde tipleştirmiştir. Hayatın içinden işine yarayan malzemeyi seçip almaktaki, halk masallarını ve hikâyelerini kullanmaktaki başarısı yazarın çok yazmasını, verimli bir yazar olarak tanınmasını kolaylaştırmıştır. Aziz Nesin’in, yazı yaşamına başladığı yıllarda yazdığı edebî türlerden biri de şiirdir. İlk şiirlerini On Dakika adlı bir kitapta toplamasına rağmen bu şiirlerinde Yahya Kemal, Faruk Nafiz ve Nâzım Hikmet etkisinde kaldığını fark ederek kitapları dağıtıma vermeden yakmıştır. Şiir yazmaktan vazgeçmeyen Nesin, 1984 yılında kendi özgünlüğünü, üslubunu bulduğunu hissettiği zaman şiirlerini Sondan Başa adlı kitapta toplamıştır. İnsanları güldürmek için yazmadığını belirten Aziz Nesin, “Biz gözü yaşlı insanlarız; sevinir ağlarız, üzülür ağlarız, kahrolur ağlarız. Mizahımız da bundan ötürü gözyaşlarından süzülmüş birkaç damla kahkahadır.” (Nesin 2018: 46) şeklinde tanımlamış ancak yazdıklarını okuyanların gülmeleri karşısında da gülmece kavramı üzerine düşünmüş, kendi gülmece anlayışını da “bana göre, insanı güldüren her türlü olay, eylem, devini, edim gülmecedir. İlle de yazı olarak ortaya çıkması gerekmez. Çizgi olarak, mim olarak, insan hareketleriyle, devinileriyle çıkabilir. Yaşamın her alanındaki devini, eylem, edim olabilir. Ancak bunun sağlıklı olması gerekir. Sağlıklı olarak bizi güldürüyorsa bir şey, bu gülmecedir.” (Pazarkaya 2015: 23) şeklinde ifade etmiştir. Modern Türk mizahını dünyaya tanıtan hikâye, roman ve oyun yazarı Aziz Nesin, kendisiyle yapılan bir röportajda Türk edebiyatının sorunlarına değinmiş, yeni yetişecek yazarlara olanak sağlanmamasını, gazetecilikle edebiyatın birbirinden tamamen ayrılıp gazeteciliğin ayrı bir meslek hâline gelmesini başlıca sorun olarak belirtmiştir. Kendi kuşağının yetişmesinde gazeteciliğin önemli bir yeri olduğunu düşünen yazar, yeni yetişen nesil için bu ayrımın olmasını büyük bir kayıp olarak görmüştür. Türk edebiyatının en büyük zorluklarından birinin de kamuyla ilişki kurmak olduğuna değinen yazar, değiştirilmesi istenen insanlar ile Türk edebiyatı arasındaki sosyal uzaklık nedeniyle sağlam bir köprü kurulamadığını düşünmüştür (Altınkaynak 2018: 86-88). Hayatı boyunca hep yararı ön planda tutan Nesin, edebiyatın da bir yarar sağlaması gerektiğine inanmış ve çeşitli türlerdeki eserlerini hep bu eksende oluşturmuştur. Okurlarına mesaj vermek isteyen yazar, tiyatro yazarlığında da aynı amaç doğrultusunda birey ve toplum olarak yaşamayı hak etmenin gerekliliğini, bireylerin yaşamlarına ve toplumlarına sahip çıkmayı ele almıştır. Yazar, benzetmeci yaklaşımla yazdığı ve soyutlamaya yöneldiği kimi oyunlarında seyirciyi bireyin iç hesaplaşmasıyla karşı karşıya bırakırken benzetmeci ya da göstermeci yaklaşımı kullandığı çoğu oyunlarında ise bireyin yaşantısı ve yazgısı içinde yaşadığı toplumun duyarlık ve bilinç düzeyiyle ilişkilendirmiştir. 1960’ların sonuna doğru tiyatroda açık biçimi ve göstermeci biçemi denemeye başlayan yazar, geleneksel tiyatromuzdan da yararlanmıştır. 1970’lerde ise yeniden kapalı biçime ve benzetmeci biçeme yönelmiştir (Yüksel: 34-37). Tiyatro, şiir, hikâye ve roman gibi pek çok edebî türde eser veren Nesin, daha çok mizah türündeki eserleriyle tanınmış, Türk mizahını şekillendiren, sevdiren ve dünyaya tanıtan önemli bir isim olarak Türk edebiyatında yer almıştır. Kaynak: Aziz Nesin
-
Cezmi ERSÖZ Hakkında
Çocukluk ve ilk gençlik dönemleri Altunizade’de, Suadiye’de geçen Cezmi Ersöz, anne ve baba tarafından aslen Urfalıdır. Albay emeklisi babası Alaadin Bey de ev hanımı annesi Melek Hanım da daha sonra variyetlerini kaybeden zamanında Urfa’nın en zenginlerinden olan ailelere mensuptu. İki erkek kardeşi olan Ersöz ailenin ortanca çocuğudur. Yazar, Kabataş Erkek Lisesi’ni ikincilikle 1977’de bitirdi. Aynı yıl İstanbul İktisadi Ticari İlimler Akademisi’ne bağlı olan Şişli Siyasal Bilimler Yüksek Okulu’nda “Siyaset ve Kamu Yönetimi” bölümünde üniversite eğitimine başladı.[1] Bir taraftan okurken bir taraftan da dayısının İstiklal Caddesi’ndeki muhasebe ve mali müşavirlik bürosunda çalışmaya başladı. 1981’de üniversiteden mezun oldu. İlk denemesi “57’liler ve Kimlik Bunalımı” Sanat Olayı’nda (1981); ilk şiiri “Sesini Bağışla Bana” ise Varlık’ta yayımlandı (1982). 1982’de askere gitti. Polatlı Topçu ve Füze Okulu’ndaki acemi eğitiminden sonra Kıbrıs Ayvasıl’da Topçu Eğitim Birliği’nde görevlendirildi. 1980 askeri darbesi sonrası ülkenin siyasal koşulları, Kıbrıs’ta Rum Kesimi ve Türk Kesimi arasındaki gerginliklerden dolayı epeyce sıkıntılı günler geçirdi. 1984’te terhis oldu ve evlendi. Evliliği yedi yıl sürdü. 1984’te yazar reklam sektöründe metin yazarı olarak işe başladı. Kendisiyle bir türlü bağdaştıramadığı reklamcılık sektöründe çok başarılı olamadı. İşinden arta kalan zamanlarda bol bol okudu, yazdı. 1990’da yayımlanan Son Yüzler kitabından sonra yazara çeşitli yayın organlarından iş teklifleri gelmeye başladı. Dönemin en modern gazetelerinden biri olan daha sonra iflas eden Güneş’te kadrolu olarak işe başladı. Metin Münir’in yayın yönetmenliğinde söyleşiler ve Yeşilçam, Beyoğlu, sinema salonları vb. üzerine mekân yazıları yayımladı. Güneş’te ismi tanınmaya başlayan Ersöz daha sonra Özgür Gündem’de çalıştı. 1993-94’te gazetenin muhabiri olarak Güneydoğu’ya gitti. Burada yaptığı röportajlar epeyce ses getirdi. Güneydoğu röportajlarından oluşan kitabı Haritanın Yırtılan Yeri (1994) hakkında dava açıldı ve dava takipsizlikle sonuçlandı. Gazetenin bombalanmasının ardından sekiz ay işsiz kaldı. Akabinde iyi bir ücretle haber dergisi Aktüel’de çalışmaya başladı. İki ay sonra buradan kovuldu ve yazarın gazetecilik hayatı böylelikle sona erdi. Cezmi Ersöz Güneş’te çalışırken Kemal Kenan Ergen, Gani Müjde, Metin Üstündağ gibi isimler Güneş bünyesinde Limon adlı mizah dergisi çıkardı. 1991’de bu ekip Deli adıyla kendi dergilerini yayımladı. Yazar Özgür Gündem’de çalışırken bir taraftan da Deli’ye yazılar gönderdi. Dergi başarılı olduğu hâlde maddi imkânsızlıklar yüzünden kapandı. Aynı ekip kendi olanaklarıyla Leman dergisini çıkarmaya başladı. Cezmi Ersöz de 1993’ten itibaren Leman’da yazmaya başladı ve geniş bir okur kitlesine sahip oldu. Yazar, 1993’te Yusuf Kurçenli’nin yönettiği “Çözülmeler” filminin senaryosunu yazdı. Film, 1995 Ankara Film Festivali’nde En İyi Senaryo ödülünü aldı. 1995-98’de Ersöz, Mavi Umut radyolarında “İçimizden Biri” programını hazırladı. 2011’de de Kanal 24’te İskender Pala ve Hilmi Yavuz’la “İncir Çekirdeği” adlı programını sundu.[2] Halen serbest yazar olarak çalışan ve İstanbul’da yaşayan Cezmi Ersöz, Türkiye Yazarlar Sendikası, Edebiyatçılar Derneği ve Sokak Çocukları Derneği üyesidir. [1] YÖK’ün kurulmasıyla İstanbul İktisadi Ticari İlimler Akademisi Marmara Üniversitesi adını alır. Yüksekokullar fakülteye dönüşür. Ersöz’ün eğitimini gördüğü bina Suadiye’den Bakırköy’e taşınır (Yılmaz, 2005: 62). [2] İskender Pala’nın ayrılışından sonra programın kadrosuna Beşir Ayvazoğlu katılır. Cezmi Ersöz, deneme, hikâye, röportaj, şiir, mektup, roman, biyografi, senaryo türlerinde eserler verir. Kitaplarının yanı sıra yazıları Sanat Olayı, Varlık, Aktüel, Deli, Leman, Hürriyet Gösteri, Öküz, Sanat Çevresi, Sombahar, E, Deve, Islık gibi dergilerde; Cumhuriyet, Güneş, Özgür Gündem, Aktüel gibi gazetelerde yayımlanır. Pek çok edebiyatçı gibi yazarın çocukluk yılları onun yazarlık serüveninde etkili olur. Cezmi Ersöz’ün çocukluğu özellikle annesinin ailesinin maddi olarak çöküşüne denk gelir. Yazar satılan evlere, düşkünleşen aile büyüklerine ve yoksullaşmaya yakından tanık olur. O dönemde İstanbul’un en lüks yerleşim yerlerinden biri olan Suadiye’de Urfalı olmak; Urfa’ya gidince de İstanbullu olmak beraberinde ne oraya ne de buraya ait olamamayı getirir. Ersöz’ün “yöresel kıyafetli”, “tahta bavullu” akrabaları Suadiye’ye gelince oranın insanının garip bakışlarıyla karşılaşır. Urfa’da ise yazar bir İstanbullu, şehirli olarak alay konusudur. Metaforik bağlamda arada kalma ve yerleşememe durumu yazarın eserlerinde kendini başat izleklerden biri olarak gösterir. Annesi Melek Hanım duyarlı, romantik ve Dostoyevski’den Puşkin’e değin çok okuyan biridir. Subay eşi olmasına rağmen asker eşleriyle görüşmez, orduevlerine gitmez ve yoksul insanlarla arkadaşlık kurar. Babası Alaadin Bey de annesi kadar mütevazıdır. Yoksul insanların bulunduğu kahvelere gider, toplumsal sınıf ayrımı gözetmeden insanlara eşit davranır. Bunun yanında babası 27 Mayıs darbesi içinde yer aldığından dolayı erken emekli edilen “Emekli İnkılap Subayları”ndandır. Babasının arkadaşlarına kefil olmasından dolayı aileye sürekli gelen hacizlerin yarattığı ortam, varlık içinde yokluk çekmeleri ve daha pek çok istikrarsızlık yazarın hem kişiliğini hem de eserlerinin temalarını etkiler. Bu sebeple Ersöz bakışlarını “arka dünyalar”a, “dışlanmış/kırık hayatlar”a yöneltir (Yılmaz, 2005: 26-48). Yazarın üniversitede okurken dayısının yanında İstiklal Caddesi’nde çalışması ona pek çok deneyim kazandırır; Çiçek Pasajı, Balık Pazarı, Nevizade ve Krapen’de bambaşka dünyaları ve insanları tanımaya başlar. O dönemde sıkça okuduğu Sait Faik’in, Gorki’nin insanlarını bu sokaklarda görür. Yazar Beyoğlu’nda akordeoncu olan Madam Anahit, Muammer Ketencoğlu; bir dönemin en ünlü cazcılarından olan fakat daha sonra huzurevinde ölümü bekleyen Hrant Lusikyan, Beyazıt’ta eski para alıp satan Hüseyin Avni Dede gibi dışlanmış, kıyıda kalmış, unutulmuş, kayıp insanlarla röportajlar yapmaya başlar. Söyleşi, biyografi ve öykü türünün karıştığı röportajları ilk kez 1985’te Cumhuriyet Pazar’da “Kırk Yıllık Tebessüm” başlığıyla yayımlanır; daha sonra Son Yüzler (1990) adıyla kitaplaşır. Ersöz’ün iş tecrübesi aynı zamanda onun dünya görüşünü de şekillendirir. Emekçi insanlar, patron-işçi ilişkileri vb. onu sosyalizm akımına yöneltir. Fakat eserlerinde ideolojik dogmalar yoktur olaylara hep insani boyuttan yaklaşır. Kafka Market: Aykırı Yazılar (1991)’dan itibaren yazarın kendine has bir üslûp yarattığı görülür. Son Yüzler, Kafka Market ve Hayat, Bir Emrin Var mı? (1993) adlı ilk dönem denemelerinde yazarın gözlemci yanı ön plandadır. Bu üç eser de kentli insanların başka hayatlarını anlatır. Beyoğlu, gece hayatı, modern zaman ilişkileri ana temalardır. İstanbul her zaman yazarı besleyen atardamarlardan bir olur. 1990 ortalarından sonra yazarın edebi anlayışı değişime uğramaya başlar ve yazar dış gözlemden içe doğru yönelir. İlk dönem yazılarında Memduh Şevket Esendal, Yaşar Kemal vb. etkileri görülürken daha sonraki yıllarda Sait Faik, Ahmet Hamdi Tanpınar, Vüsat O. Bener, Oğuz Atay gibi isimler yazarı besleyen damarlar olur. Bütün çelişkileri, çatışmaları, aşkları, mutluluklarıyla insanı anlatmaya başlar. Düz yazılarında yoğun şiirsellik, kurgusallık ve imgeler ön plana çıkar. Hayallerini Yak Evi Isıt (1998), Yine Seninle Geldi Hayat (2002), Şizofren Aşka Mektup (2001), Beni Asıl Hayat Aldattı (2009) şiir ile düz yazının iç içe geçtiği öykü tadında denemelerdir. Şiir ve roman türlerinde verdiği eserler de dâhil olmak üzere yazarın ana temlerini insanın yalnızlığı, yabancılaşması, çaresizliği, çelişkileri, hayal kırıklığı, terk edilme korkusu; aşk, ölüm, ayrılık ve cinsellik oluşturur. Bununla birlikte toplumsal sorunlar üzerine de yazar. Örneğin belgesel ve söyleşinin iç içe geçtiği Haritanın Yırtılan Yeri (1994) 1990’lı yıllarda Güneydoğu Anadolu’nun durumu üzerinedir. Bana Türkçe Bir Ekmek Ver (2000) ana dilde eğitimin yasaklanması ekseninde yazarın aile, ordu/askerlik, siyasi partiler vb. üzerine yazılarını içerir. İçime Gir Ama Sigaranı Söndürme (1999) deneme/hikâye formunda şiddete maruz kalan bir kadının yaşadığı şiddeti eleştirir. Daha ilk eserlerinden itibaren var olan mizah zamanla açıktan olmak ziyade gizli bir konuma çekilip varlığını sürdürür. Yazar Leman başta olmak üzere mizah dergilerinde öykü, biyografi, röportaj ve şiirin iç içe geçtiği yazılar yayımlar. Leman’daki ilk yazılarında ince mizah ve ironi görülürken daha sonra ironi, melankoli ve hüzün ile yoğrulur. Yazarın salt duygusal derinliğe sahip yazıları da bulunur. Derginin okurları zamanla yazarın kendine has tarzına alışırlar. Cezmi Ersöz’ün Sıddık Akbayır’la birlikte Can Yücel üzerine hazırladığı iki biyografi eseri bulunur: Can’dı Yücel’di Şarabiydi (2013) ve Can Baba: Bir Sevgi Duvarı Hikayesi (2017). Abdocan: Ölümden Başka Her Şey Olacak (2013) ise gezi olaylarında hayatını kaybeden Abdullah Cömert üzerine yazılan şiirlerden oluşur. Açıkla Bana Bu Işığı (2003) ise yazarın kendi üzerine yazığı otobiyografik türde eserdir. 2008 yılından günümüze kadar yazarın çocuk ve genlik edebiyatı üzerine eserler kaleme aldığı görülür. Her zaman kendini seçkinci edebiyatın dışında konumlandıran yazar kendine has bir söylemle muhalif tavrıyla yazın faaliyetlerine devam etmektedir. Kaynak: Cezmi Ersöz
-
Uğur IŞILAK Hakkında
Türk ses sanatçısı, besteci, şair, sunucu ve politikacı. Uğur Işılak'ın 20 yıllık profesyonel müzik hayatında 400'e yakın eseri bulunmaktadır ve yaklaşık 30 yıldan bu yana Türkiye, Avrupa, Amerika, Avustralya ve Orta Asya’da kültür ve sanat etkinliklerinde yer almıştır. 20’nin üzerinde albüm çalışması yapmıştır. AK Parti için birçok seçim müziği yapan Işılak Haziran 2015 Türkiye genel seçimleri'nde meclise girmiştir. Fakat 1 Kasım 2015'te tekrarlanan genel seçimlerde milletvekili adayı olamamıştır. 2010 yılında kendisi ile yapılan röportajda "Ben hayatımın hiçbir döneminde solcu olmadım. Ama ben sağcıyım da demedim. Kendimi sağcı olarak da tanımlamıyorum çünkü sağcılık gibi çok cılız bir kavramın içine sıkışmak istemiyorum" demiştir. Uğur Işılak 15 Kasım 1971'de Almanya'nın Velbert şehrinde dünyaya gelmiştir. Babasının adı Ahmet, annesinin adı ise Arife'dir. Aslen Ankara / Şereflikoçhisarlı'dır. daha sonra ailesiyle birlikte Gelsenkirchen şehrine taşınmıştır. Henüz çocukluk yıllarında, şiire ve şairlere olan merakı ile sekiz yaşlarında ilk şiirlerini yazmaya başladı. On iki yaşlarında ağabeyi Abdullah Işılak'tan, bağlama dersleri alarak bağlama çalmayı öğrendi. Bağlamada ustalaşmasıyla birlikte, genelde halk edebiyatı normlarında yazdığı şiirlerini, on üç yaşında bestelemeye başladı. İlk, orta ve lise tahsilini Almanya’da tamamladıktan sonra İstanbul’a yerleşmiştir. Konya/Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde öğrenim görmüştür. Açıköğretim İktisat Fakültesini bitirdi. Fatih Ünivesitesi Edebiyat Öğretmenliği Bölümünü devam etti. 1987 yılından itibaren ilk çalışmasını yaparak profesyonel olarak müzik hayatına başlamıştır ve Avrupa'nın muhtelif yerlerinde konserler vermiştir. 1990 yılında Almanya'da kendine ait ses kayıt stüdyosu kurarak aranje ve tonmaisterlik yapmaya başlamıştır. İlk solo albümünü 1993 yılında "Kim Kime Dum Duma" ile müzik piyasasına giriş yapan Işılak, 1998 yılında Türkiye'ye dönerek çalışmalarına devam etmiştir. Aynı yıl İstanbul’da 'Divan Müzik' şirketini kurdu. Sanatçı, ardından 2001 yılında çıkardığı “Yıldırım Gibi” adlı albümünün promosyonuna paralel olarak 8 hafta “Uğur Işılak'la Ozanca” isimli kendi TV programını sundu. Uğur Işılak, 2008 - 2010 yılları arasında ATV Avrupa kanalında 32 hafta düzenli olarak ‘’Uğur Işılak’la Yıldırım Gibi'' İsimli TV programını hazırlayıp sundu. Daha sonra“Söz pazarı” ve TRT Haber kanalında “Yeni Şeyler Söylemek lazım” isimli programlar yaptı. 2002 yılında “Ben Ağlarsam Kıyamet Kopar” adlı albümünü piyasaya sürmüştür. TRT, ATV, 360tv başta olmak üzere birçok ulusal kanalda kültür-sanat programları yapmıştır. Bunların arasında Necip Fazıl Kısakürek, Mehmet Akif Ersoy, Kanuni Sultan Süleyman, Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim ve bin yıllık edebiyat tarihimizde yer alan önemli şair ve ozanlardan sadeleştirme yaparak derlediği ve bestelediği onlarca eserden oluşan albümler bulunmaktadır. Yaptığı kültürel çalışmalar sayesinde birçok ödüle layık görüldü. 2012 yılında Necip Fazıl Kısakürek'in şiirlerinden oluşan “Üstad” albümünü çıkarmıştır. 2002 yılında “Haydi Anadolu”, 2008 yılında “Her şey Türkiye İçin”, 2014 yılında “İnandık Hakka”, “Dombra” ve 2015 yılında “Söyle Var Mısın” eserlerini AK Parti seçim müziği olarak hazırlamıştır. Ayrıca 2002 yılında CHP'nin yurt gezilerinde kullandığı "Haydi Anadolu" şarkısının söz yazarı ve bestecisidir. 7 Haziran 2015'de yapılan Türkiye genel seçimlerinde Adalet ve Kalkınma Partisi'nden İstanbul 3. bölge milletvekili seçilmiştir. 1 Kasım 2015'de tekrarlanan Türkiye genel seçimlerinde milletvekili adayı olmamıştır. EserleriAlbümleri Duy Sesimi (1996) Dönen Alçak Olsun (1998) Söyleyeceklerim Var (2000) Yıldırım Gibi (2001) Haydi Anadolu (Single) (2002) Ben Ağlarsam Kıyamet Kopar (2002) Kalabalık Yalnızlara & Ozanca (2004) Kalabalık Yalnızlara (2005) Sil Baştan (2006) Aşkın Cenazesi Var (2007) Sizin Gibi Değilim (2008) Artık Geç Oldu (2009) Miras 1 (2011) Üstad (2012) Makam-ı Sultan (2013) Akifçe (2014) 2 CD 2 Kelam (2015)
Jump to content