admin tarafından gönderilen her şey
-
Mehmet Nuri Parmaksız Hakkında
1974 yılında İstanbul’da doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini, İstanbul’da tamamladı. 1991 yılında girdiği Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden 1995’te mezun oldu. Aynı yıl Mardin Derik Lisesi'ne edebiyat öğretmeni olarak atandı. 1997 yılında Ankara – Gölbaşı Anadolu Lisesi'ne edebiyat öğretmeni olarak geldi. Şiir üzerine yazdığı makaleleri ve şiirleri İlk Yaz, Erciyes, Sarmaşık, Gülpınar, Simav Anadolu, Maki, Hisler Bulvarı, Kümbet, Karınca, Bizim Ece, Size, Çağrı, Bizim Külliye, Edebiyat Otağı, Berceste, Türk Dili gibi birçok dergide yayınlandı. Son yıllarda, Milli Eğitim Bakanlığı adına, Başkent Öğretmenevi ve Milli Eğitim Şura salonunda, öğretmen şairlerin katıldığı birçok şiir dinletisi organizasyonu gerçekleştirmiş ve birçok Devlet töreninde sunuculuk görevinde bulundu. 2006 yılında yapılan seçimde İLESAM Yönetim Kurulu üyesi olarak seçildi. 2008 Ocak ayına kadar İLESAM'ın Başkan Yardımcılığı görevinde bulundu. Türk edebiyatı ve şiirine yaptığı katkılardan dolayı, Antalya ve Simav'da (Kütahya) düzenlenen şiir organizasyonlarında "Türk Şiirine ve Kültürüne Hizmet Ödülü"ne layık görüldü. 2006 yılının Ekim ayından itibaren Polis Radyosu’nda “Gönül Köprüsü” adlı bir şiir-edebiyat ve sanat programı yaptı. 2007’nin Ekim ayından itibaren ise, yine Polis Radyosu'nda, her Perşembe günü saat 21’de yayınlanan “İmbikten Damlalar” adlı şiir-edebiyat ve sanat programını yapmaktadır. Nisan 2008’den itibaren Mamak Kültür Merkezi’nde kurulan Şiir Okulu’nda “Şiir Yazma Teknikleri” konusunda dersler vermekte ve periyodik olarak Altındağ Belediyesi adına edebiyatımızın ve kültürümüzün önemli isimleriyle “Cumartesi Sohbetleri” adlı söyleşiler düzenlemektedir. Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Halk Edebiyatı alanında “Âşık Edebiyatında Ağıt Konulu Destanlar” adlı tez çalışmasıyla yüksek lisans yaptı. ESERLERİ: “Mektuplarıyla Cahit Sıtkı” adlı inceleme, "Mogan Şiir Akşamları", "Mogan Şiir Akşamları (2008)" ve "Anne Konulu Şiirlerden Seçmeler" adlı üç antoloji eseri bulunmaktadır.
-
Şevki DİNÇAL Hakkında
Şevki Dinçal, 3 Mayıs 1952 tarihinde Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Ortaköy bucağında doğmuştur. İbrahim ve Fatma’nın evliliklerinden dünyaya gelen Dinçal’ın bir ablası bir de küçük erkek kardeşi vardır. Üç yaşındayken elim bir kaza sonucu babasını kaybeder. Küçük yaşta annesinden de ayrılmak zorunda bırakılan Dinçal, köyde, sokakta, yetiştirme yurtlarında ve yatılı okulda sıkıntılı ve çileli bir çocukluk dönemi geçirir (Kaya 2009: 257). İlkokulu köyünde okuyan Dinçal, ortaokula Mersin’de başlar, Süleyman Demirel’in desteği ile Ankara’da tamamlar. 1967'de Polis Koleji’ne girer, 1970'de dereceyle buradan mezun olur. Daha sonra Polis Akademisi’ne devam eder, 1973'te Polis Akademisi’ni bitirdikten sonra komiser yardımcısı olarak emniyet teşkilatında işe başlar (Dinçal 2009:143-148). İzmir, Şanlıurfa, Bursa ve Ankara’da emniyet genel müdürlüğü bünyesinde çeşitli görevler yürütür. Mesleğiyle ilgili olarak yurt dışında çeşitli kurs ve seminerlere katılır. Bilecik ve Kütahya İl Emniyet Müdürlüğü de yapan Dinçal, 2012'de da Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesinde Polis Teftiş Kurulu İzmir Bölge Başkanlığı’nda Polis Başmüfettişi görevindeyken yaş haddinden emekli olur. Evli ve bir çocuk babası olan Dinçal, hâlen İzmir’de yaşamaktadır (Kaya 2009: 257). Şiir yazmaya ortaokul yıllarında başlayan Dinçal, şair bir aileden gelir. Âşık Aziz Üstün, annesinin babasıdır ve Âşık Veysel’in yol arkadaşıdır. Âşık Veysel’in türküleriyle büyüyen Dinçal, yerli ve yabancı birçok şairden etkilenir. Şiirlerinde mahlas kullanmayan Dinçal, sadece deyişlerin yer aldığı Sır Kapısı adlı kitabında “Özdeni” mahlasını kullanmıştır. Şairin koşma tarzı şiirlerin yanında kıta, rubai ve beyitlerle vücuda getirdiği şiirleri mevcuttur. Şiirlerinde daha çok aşk, sevgi, özlem, toplumsal olaylar, toplumsal sorunlar, tasavvufî konular, felsefe vb. konuları işler. İlk şiirlerinde daha çok hece ölçüsünü tercih eden şair, aruz ölçüsü ve serbest ölçüyü de kullanır. Şiirlerinde atasözü, deyim, yerel söyleyişlerden ve sanatlardan yararlanan Dinçal, sade ve anlaşılır bir dil kullanır. Şiirlerinin sayısı iki binden fazladır. Yedi yüzden fazla şiiri bestelenmiş ve bunlardan birçoğu TRT arşivine girmiştir. Dinçal’ın şiirleri pek çok sanatçı tarafından seslendirilmiştir, bunlardan en çok bilineni Bedirhan Gökçe tarafından seslendirilen “Başı Gözüm Üstüne” adlı şiiridir. Dinçal, 2005'te TRT 1’de yayınlanan İkbal Gürpınar’ın sunduğu “Gün Başlıyor” adlı programa katılmış, hayat hikâyesini anlatmıştır. 2010'da ise TV8’de yayınlanan Doğan Cüceloğlu’nun sunduğu “Doğan Cüceloğlu ile İnsan İnsana” adlı programa katılmıştır. 2008 yılı UNESCO tarafından Mevlana yılı ilan edilince Afyon Kocatepe Üniversitesi öğretim üyesi Burhan Kul ile birlikte “Aşk Yolcusu Mevlana” isimli bir ilahi CD’si çıkarmıştır. Çalışmadaki ilahilerin sözlerinin tamamı Şevki Dinçal’a besteleri ise Burhan Kul’a aittir. MESAM ve İLESAM üyesi olan şair, Mevlanaca adlı şiir kitabıyla İLESAM tarafından 2012 yılında yılın şairi ödülüne layık görülmüştür. Dinçal’ın yirmi bir şiir, bir roman ve bir de anı türünde olmak üzere toplamda yirmi üç kitabı vardır. Bunların haricinde basıma hazır iki roman ve Umudun Işığı İçimizdeki Yarın kitabının devamı niteliğinde olan Sokaklar Çocuk Doğurmaz isimli bir kitabı daha vardır. Hâlen şiir yazmaya devam eden Dinçal, çeşitli derneklerin şiir etkinliklerine de katılmaktadır (Kaya Çakı 2019).
-
Cemile DÜZGÜN Hakkında
Çocuk edebiyatçısı.25 Eylül 1956, Ohtamış / Ulubey / Ordu doğumlu. İlkokulu doğduğu köyde bitirdi. Yatılı öğretmen okulu sınavını kazanarak Trabzon Beşikdüzü Öğretmen Okulunda öğretmen olmak için yetiştirilirken yapılan değişiklik sebebiyle lise mezunu oldu. Sonradan Giresun Eğitim Enstitüsü Sınıf Öğretmenliği Bölümünü bitirdi. 2003’te üç şiir yarışmasına katıldı. Haziran 5-6-7’de Isparta Göller Bölgesi Yazarlar ve Şairler Derneğinden onur belgesi, 22 Ağustos’ta Kütahya Şiir Sevenler Derneğinden mansiyon aldı. Şiirleri kültür-sanat dergileri ile antolojilerde ve yerel gazetelerde yayımlandı. Küçük Yelkenlim (2004) adlı bir eseri vardır.
-
Cengiz SÜSLÜ Hakkında
12.02.1966 yılında Erzurum'da doğdu. Ilk,orta ve lise öğrenimini burada tamamladıktan sonra 1984 yılında Erzincan'a yerleşti. Ticaret hayatına burada başlayan yazar,1992 yılında İzmir'e yerleşerek ticaret hayatına burada devam etti.1995 yılında İzmir ege üniversitesi basım ve yayın evinden ilk kitabını yayınladı. Yazar musiki eseri sahipleri grubu (MSG) üyesidir. Müzik production ve organizasyon işi yapan yazar Halen Izmirde yaşıyor. Eserlerinin bir kısmını,ikinci kitabında yayınlamak için hazırlıklarını sürdürmektedir. ESERLERİ NİHAVENT MAKAMINDA GÜNEŞE NAME YAZDIM:(Talebelik Şiirleri) Şiir kitabı:(Deneme) -Satiş: 4.000 Adet (İlk Baskı) 1996 Ege Üniversitesi Basım ve Yayın evi HAYRET SANA: Söz: Cengiz Süslü Müzik ve Aranje: Ceyhun Çelik Sanatçı: BUSE (İlk albüm) SARI BELAM: Söz:Cengiz Süslü Müzik:Cüneyt Aranje:Ceyhunçelik Sanatci:Vedat HUZURA GELDiM: Söz-Müzik:Cengiz Süslü ÇOCUKSU DUYGULAR: Söz:Cengiz Süslü Müzik:Cüneyt KENDi CENAZEMİ KILDIĞIM GÜNDÜR: Söz-Müzik:Cengiz Süslü İSTE: Söz-Müzik:Cengiz Süslü ÇOCUKLARIM: Söz-Müzik:Cengiz Süslü FALCI: Söz-Müzik:Cengiz Süslü KiMLER BiLECEK: Söz-Müzik:Cengiz Süslü AĞLA ANAM: Söz-Müzik:Cengiz Süslü ANAMI AĞLATTILAR: Söz-Müzik:Cengiz Süslü NE DİYCEM: Söz-Müzik:Cengiz Süslü Sanatçı:Özlem AYIPTIR SÖYLEMESİ: Söz-Müzik:Cengiz Süslü BANA EYVALLAH: Söz:Cengiz Süslü Müzik:Yusuf Salman YÜZ BIRAKMADIN: Söz-Müzik:Cengiz Süslü BU BENIM ÇIKIŞIMDIR: Söz-Müzik:Cengiz Süslü BU GECE: Söz-Müzik:Cengiz Süslü BUGÜN-(Deyiş) : Söz-Müzik:Cengiz Süslü BU YÜZDEN DÖNEMEM: Söz-Müzik:Cengiz Süslü DELiRiRSiN: Söz-Müzik:Cengiz Süslü Di-GEL YARIM: Söz-Müzik:Cengiz Süslü DOSTLAR: Söz-Müzik:Cengiz Süslü DUR NEFES ALAYIM: Söz-Müzik:Cengiz Süslü EMiNE: Söz-Müzik:Cengiz Süslü GiTME DE: Söz-Müzik:Cengiz Süslü GÜLCAN: Söz-Müzik:Cengiz Süslü HABERiN VARMI: Söz-Müzik:Cengiz Süslü HADi GEL: Söz-Müzik:Cengiz Süslü HATIRI YOKMU: Söz-Müzik:Cengiz Süslü MÜMKÜN DEĞİL: Söz:Müzik:Cengiz Süslü SANA YEMİNLİYİM: Söz:Cengiz Süslü Müzik:Yusuf Salman SÖYLEYİN ARAMASIN O VİCDANSIZA: Söz-Müzik:Cengiz Süslü ŞARAP MİSALI: Söz-Müzik:Cengiz Süslü YEMİN ET: Söz-Müzik:Cengiz Süslü YEMİN OLSUN: Söz-Müzik:Cengiz Süslü
-
Serpil TUNCER Hakkında
Müzeyyen ile Kemalettin Çetin’in kızı olarak İstanbul Eyüp’te dünyaya geldi. İlk, orta ve lise öğrenimini İstanbul'da tamamladı. 1994 Karadeniz Teknik Üniversitesi Rize Meslek Yüksek Okulu İşletmecilik Bölümünden mezun oldu. 1998 yılında Kredi ve Yurtlar Kurumuna memur olarak atandı. Daha sonra Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Çalışma Ekonomisini bitirdi. 2016 Yılında Arel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Medya ve Kültürel Çalışmalar Programında yüksek lisansını tamamladı. Küçük yaşlardan itibaren öykü yazmaya başlayan yazarın kalem ürünleri pek çok edebiyat dergisinde yer aldı. 2016-2018 yılları arasında Acemi dergisinin editörlüğünü yaptı. Filler Ölüme Yalnız Gider (2019) isimli kitabında yer alan Son Ütücü isimli öyküsüyle 2018 Uluslararası Kaşgarlı Mahmut Öykü Yarışması'nda Türkiye üçüncüsü oldu. Kendi çabaları ile kurduğu "erikagacioyku.com" isimli öykü ağırlık bir edebiyat sitesi vardır. Hâlen devlet kurumunda memur olarak çalışan yazar evlidir ve iki kızı çocuğu vardır. Edebiyat ortamında "öykücü" kimliğiyle öne çıkan Serpil Tuncer, yazı hayatına esasen şiirle başlamıştır. Öyküde karar kılışını şu cümlelerle dile getirmiştir: "Şiirle başladım ama öykü ile düşüncelerimi daha iyi ifade edebildiğimin farkına vardım. Öykü yazmak; hem çok kolay hem de çok zor. (...) Şiiri çok sevdim ama öykü beni benden alıp götürdü. Anladım ki ben şiire sevdalanmış ama öyküyle nikâhlanmış bir yazarım…" (Kabadayı 2018). Yazarın öyküleri; Dil ve Edebiyat, Aşkar, Temrin, Mavi Yeşil, Mahalle Mektebi, Kardeş Kalemler, Acemi, Lacivert ve Yedi İklim gibi pek çok dergide yayımlanmıştır. Öykülerini Ekinoks Günleri (2011) ile kitaplaştırmaya başlamış ve bunu Mor Sokak Sakinleri (2013), Büyülü Deniz (2016) ve Kuşları Uğurlama Sanatı (2018) izlemiştir. Yazar, genellikle insanlık hâllerini ele almış ve psiklojik tahlillere başvurarak kişilerin iç dünyasını başarıyla yansıtmıştır. Türkdoğan'a göre şiire meyyal naif, kısa, yalın ve etkili cümlelerle çoklu bir etki uyandırmayı başaran yazarın; sıcaklık, içtenlik, akılcılık, gerçekçilik ile kaleme aldığı; aklın, hayalin ve zekânın sınırlarını zorlayan sıra dışı hikâyelerinin kahramanları da sıra dışıdır (Türkdoğan 2018). Yazar kurgusu sağlam öykülerinde bazen okurun yakalayabileceği ipuçları ve doldurabileceği boşluklar bırakır. Gerçekle hayalin iç içe geçtiği Büyülü Deniz'deki öykülerde; yavrusunu yeni kaybetmiş ancak portakal diye sayıklayan bir lohusadan, gemide giderken güvertede ruhunu bir su cinine kaptıran tayfaya kadar değişik konular işlenmiştir. Kuşları Uğurlama Sanatı'nda hayata dair öykülerin yanı sıra masalsı öyküler de bulunmaktadır. Bu kitapta psikolojik tahliller ve ruh çözümlemeleri belirgindir. Ölümden dönen bir genç kızın, ölüme koşan bir kadınla yan yana durduğu Filler Ölüme Yalnız Gider (2019)'deki öykülerde yazar; sevenleri, ayrılanları, kavuşanları, birbirini özleyenleri, hüzünleri, sevinçleri, hayal kırıklıklarını ve umutları ele almıştır. Gözlem gücü yüksek olan Serpil Tuncer; yalnızlık, kırılganlık, bunalım, parçalanmışlık, sıkışmışlık, dağınıklık ve bastırılmışlık gibi temaları; temeline "kenardaki insan"ı yerleştirdiği öykülerinde bir fotoğrafçı titizliğiyle işlemiştir.
-
Merve KARACAN Hakkında
1986 fatih doğumlu..Küçükçekmece İlköğretim Okulu ve ardından ihlas kolejini bitirdi...Ondokuz Mayıs Üniversitesi matematik bölümü mezunu.. Öğretmenik yapıyor...İstanbul ve İstanbula ait olan her şeyin hayranı....
-
Hülya Çetiner DAL Hakkında
Şair. 2 Aralık 1962, Lüleburgaz / Kırklareli doğumlu. Asıl adı Hülya Dal olup, asker bir ailenin kızıdır. Ürünlerinde Hülya Çetiner Dal imzasını kullandı. İlk ve ortaokul öğrenimini Malkara’da, liseyi İstanbul’da tamamladı. 1987’de devlet memuru olarak çalışmaya başladı, 1999 yılında Eskişehir Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Ankara’da, Maliye Bakanlığında görev aldı ve bu görevini sürdürdü. İLESAM üyesi Hülya Çetiner Dal, İsmet Dal ile evli; Gökhan ve Gökçen adlarında iki çocuk annesidir. Hülya Çetiner, şiire küçük yaşlarda merak duymaya başladı. Daha sonra deneme ve öyküleriyle birlikte şiirleri birçok gazete ve Kırıkkalemler, Alternatif Sanat gibi edebiyat dergileri ile Memurlar Vakfı Antolojisi, Kırıkkalemler Antolojisi’nde yer aldı. “Çocukluğumu Özledim Anne” adlı şiiri Tekiner Aksoy tarafından türkü formunda bestelendi. 2007 yılında Gözlerini Kime Emanet Bıraksam ilk şiir kitabı yayımlandı.
-
Sergül VURAL Hakkında
Şair ve yazar. 3 Aralık 1964, Kayseri doğumlu. İlköğrenimini Bilecik’te, liseyi Erzincan’da bitirdi. 1995 yılında Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesinden mezun oldu. 1997-2008 arası özel bir araştırma şirketinin Kayseri temsilciliğini yürüttü. Anadolu İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği Yönetim Kurulu’nda ve Türkiye Yazarlar Birliği Kayseri Şubesi Yönetim Kurulu’nda ikişer dönem görev yaptı. Kayseri Enstitüsü Derneğinin kurucu üyelerindendir. Evli ve iki çocuk annesidir. Şiir ve denemeleri Akpınar, Bayatî, Berceste, Bizim Ece, Çemen, Dikili Ekin, Erciyes, Fidayda, Gonca, Güllük, Gün Doğumu Kültür-Sanat, Güncel Sanat, İdakörfez Fanzin, İklim, İslami Edebiyat, Kayseri Kültür Ocağı, Kültür Çağlayanı, Kümbet Altında, Mavi Sürgün, Okumaca, Ortanca, Sakızağacı, Şiir Vakti, Somuncu Baba, Sükût, Vezin, Yedi İklim ve Yeniden Diriliş dergilerinde yayımlandı. Katıldığı birçok şiir yarışmasında ödüller aldı. 2009 yılından itibaren Kayseri Hakimiyet gazetesinde “Duygu Yansımaları” isimli köşe yazılarına Kayseri Gündem Gazetesi’nde devam etti. ESERLERİ: Şiir: Naz Çiçeğim (2002), Bir Günde Dört Mevsim (2006), Süveyda (2009). Derleme: İncesu’dan Sesleniş (2006, Mehmet Sarı ile ortak çalışma), Üşüyorum - Şiir Güldestesi (2010 ), Göç Hikayeleri (2013). Çocuk Kitapları: Anne Peygamber Nerede (2011), Anne Seccadem Nerede (2011). Deneme: Sızı (2012), Eserlerden Esintiler (2015). Araştırma: İstasyon Mahallesi Demiryolunda Zaman Yolculuğu (2014). Roman: Siyah Elmas -Hz. Bilâl (2012, 2014) Aşkta Kaderim Sensin (2016).
-
Petek Sinem Dulun Hakkında
1984, Ankara doğumlu. Anadolu Üniversitesi’nde İnsan Kaynakları Yönetimi ve İşletme okudu. Halen İstanbul Üniversitesi Çocuk Gelişimi bölümünde öğrenimini sürdürüyor. Şiir, söyleşi, öykü ve inceleme yazılarıyla Varlık, Kitap-lık, Kök Şiir, Cin Ayşe, Ecinniler, Buzdokuz gibi dergi ve fanzinlerde yer aldı. Kurucuları arasında yer aldığı Öykülem dergisinin yayın kurulunda 1 yıl görev aldı. Fahriye Abla’dan Çanakkaleli Melahat’e Modern Türk Şiirinde Kadın İmgesi adlı ortak kitaba Ümit Yaşar Oğuzcan yazısıyla katkıda bulundu. Şakacı Kuşlar Sokağı adında bir çocuk kitabı bulunmaktadır. Ara Kat Sesleri adlı dosyasıyla 2019 Altın Defne Genç Şiir ödülünü aldı.
-
Nurullah GENÇ Hakkında
Erzurum’un Horasan ilçesine bağlı Tahirhoca köyünde, Emine Hanım ile Seyfullah Genç’in oğlu olarak doğdu. İlkokulu, köyünde okul olmadığı için akrabalarının yanında, iki ayrı köyde okuyarak bitirdi. Ortaokul birinci sınıf için Kars’a gitti; teyzesinin yanında Merkez Ortaokuluna devam etti. Amcası köyden Horasan’a taşınınca, ortaokul 2 ve 3. Sınıfları onun yanında okudu ve Horasan Ortaokulundan mezun oldu. Ortaokul 2. Sınıftan itibaren çalışmaya başladı. Boyacılık, garsonluk, bulaşıkçılık yaptı. Ortaokul 3. Sınıftan itibaren başladığı fırıncılık mesleğini, üniversiteyi bitirene kadar sürdürdü. Lise tahsiline Erzurum İmam Hatip Lisesinde başlayan Genç, 1979’da mezun olana kadar parasız yatılı olarak okudu. Nurullah Genç, 1979 yılında Atatürk Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümünü kazandı. 1983’te mezun olduğu bölüme 1984 yılında Araştırma Görevlisi olarak girdi. 1985-1987 yıllarında aynı üniversitede Sosyal Bilimler Enstitüsü İşetme Yönetim ve Organizasyon Anabilim Dalı’nda yüksek lisansını, 1987-90 arasında ise aynı anabilim dalında doktorasını tamamladı. Üniversite yaşamı da çalışmakla geçen şair, çocukluğundan gelen şiir merakı, edebiyata ilgisi neticesinde Genç Kuşak adlı dergiyi çıkardı. Üniversite yıllarında edebiyatın yanı sıra tiyatro ve satranç çalışmalarında aktif olarak yer aldı. Cimri isimli oyunda Harpagon rolü ile dikkat çekti. Aynı yıllarda Erzurum satranç şampiyonu olarak Türkiye Satranç ligine girmeyi başardı. Askerliğini 1992 yılının Kasım-Aralık aylarında Burdur’da kısa dönem olarak yaptı. 1995 yılında doçent, 2001’de profesör olan Genç, 2003 yılına kadar Atatürk Üniversitesindeki öğretim üyeliği görevini sürdürdü. Ardından Kocaeli Üniversitesine geçti ve burada da yedi yıl çalıştıktan sonra 2010’da emekli oldu. Emekliliğin ardından İstanbul’a yerleşen Nurullah Genç, İstanbul Ticaret Üniversitesinde akademik yaşamını sürdürdü. 1994-2013 yılları arasında kamu ve özel sektör kuruluşlarına danışmanlık hizmetlerinde bulundu. Çok sayıda işletmenin reorganizasyonunu gerçekleştirdi ve stratejik planını yaptı. Aile işletmelerine ortaklık bilinci ve yapısı hususunda hizmet verdi, aile anayasaları hazırladı. Kocaeli Üniversitesinin stratejik planlama çalışmalarında bulundu. Bologna Eşgüdüm Komisyonunda yer aldı. Burada bölüm başkanlığı ve dekanlık görevlerinde bulundu. İstanbul Ticaret Üniversitesinin 2012-2017 Stratejik Planı’nı hazırlama kuruluna başkanlık etti. 31 Aralık 2012’de Bakanlar Kurulu Kararıyla, Sermaye Piyasası Kurulu'na Üye olarak atandı. 10 Şubat 2015 tarihine kadar Sermaye Piyasası Kurulu üyesi ve Başkan vekili olarak görev yaptı. 1 Mayıs 2015 tarihinde Merkez Bankası Meclis Üyesi olarak göreve başladı. Halen bu görevini sürdürmektedir. Evli ve üç çocuk babası olan Nurullah Genç, TYB, İFSAK, KASK ve FİAP (Fransa) üyesidir. Nurullah Genç’in aldığı ödüller şunlardır: Tarım ve Orman Bakanlığı Şiir Yarışması İkincilik Ödülü (1977), MTTB Hicri 1400 Şiir Yarışması Birincilik Ödülü (Hicret şiiri ile, 1978), Yeni Devir Gazetesi Genç Kalemler Makale Yarışması İkincilik Ödülü (1981), Kültür ve Turizm Bakanlığı Roman Teşvik Ödülü (Tutkular Keder Oldu ile, 1987), Türkiye Diyanet Vakfı Na’at-ı Şerif Büyük Ödülü (Yağmur şiiri ile, 1990), Türkiye Diyanet Vakfı Münacat Yarışmasında Mansiyon Ödülü (Arzuhal şiiri ile, 1991), Milli Gençlik Vakfı Gençlik Marşı Yarışması Birincilik Ödülü (1993), Mektep Dergisi Hikâye Yarışması Üçüncülük Ödülü, Kültür ve Sanat Dergisi Şiir Yarışması Mansiyon Ödülü, Doğu Anadolu Gazeteciler Cemiyeti Kültür Hizmet Ödülü (1996), Tuzla Belediyesi Gül Şiirleri Armağanı Büyük Ödülü (Gül ve Ben ile, 1998), Türkiye Yazarlar Birliği Yılın Şairi Ödülü (Hüznün Lâlesidir Dünya ile, 1999), Roman Çeviri Ödülü (Arapça’ya çevrilen Tutkular Keder Oldu romanı ile), 18. Altın Kamera Fotoğraf Yarışması’nda Başarı Ödülü (Renkli baskı dalında), Ist Exhibition of Photography “Portraıt 2013” Altın Madalya Ödülü (Siyahbeyaz dalda, Sırbistan), Salon of Art Photography World Around Us 2013 Altın Madalya Ödülü (Spor dalında, Sırbistan), International Exhibition of Art Photography 2013 Gümüş Madalya Ödülü (Moment dalında, Makedonya), Grand Canyon Arizona 2012 Jüri Özel Ödülü (Mimari dalda, ABD), Grand Canyon Arizona 2012 Mansiyon Ödülü (Gezi dalında, ABD), PSA International Exhibition of Photography 2012 Mansiyon Ödülü (Renkli dalda, ABD), Golden Spurs 2012 Mansiyon Ödülü (Gezi dalında, Belçika), Konya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Dünya İnançları Fotoğraf Yarışması Mansiyon Ödülü (Türkiye), UFSD 2012 Fotoğraf Yarışması Sille Sanat Sarayı Mansiyon Ödülü (Türkiye), Ist Exhibition Photography “Photography 2012” Pirot, Mansiyon Ödülü (Siyah- beyaz dalda, Sırbistan), www.ukrfoto.org 2012 Mansiyon Ödülü (Serbest dalda, Ukrayna), Fokus Uluslararası Fotoğraf Yarışması 2013 Mansiyon Ödülü (Türkiye). Edebiyat dünyasına şiirle giren Nurullah Genç, ilk şiir denemelerine çocukluk yıllarında başlamış, köy odalarında gerçekleştirilen şiir sohbetleri, Kerem’den, Dadaloğlu’dan, Karacaoğlan’dan ve Yunus Emre’den okunan şiirlerden etkilenmiştir. Şiir anlayışının oluşması ve şiirinin yaslandığı arka plandan söz eden Nurullah Genç, çocukluk yıllarından itibaren şiirle iç içe oluşunu şöyle dile getirmiştir: “Benim şiire başlamam, şiiri sevmem, şiirin hayatıma geçişi Erzurum’un Horasan kazasında 7-8-9 yaşlarında başladı. Kış günlerinin diz boyundan yukarı kar yağdığı ve inanılmaz soğukların yaşandığı o gecelerde şiirler karşı karşıya gelince, ‘Bu ne güzel bir şeymiş, bana göreymiş.’ diyordum. Sonra okula gittik. Lisede, üniversitede şiirle tam anlamıyla karşı karşıya kalınca, o 7-8 yaşlarında başlayan macera edebiyat dergilerinde şiir yayımlamaya kadar gitti” (Kotan, 2015: 18). “İstiyorum” başlıklı ilk şiiri 1978’de Orman Bakanlığı Aylık Bülteni’nde yayımlanmıştır. Bunun dışında Aylık Dergi, Türk Edebiyatı, Kardelen, Kırağı, Palandöken, Gurbet, Hüner, Kalem ve Onur, İkindi Yazıları, Düş Çınarı, Dolunay gibi dergilerde yayımlanan şiirleriyle tanındı. Nurullah Genç şiirlerinde hüzün, hülya ve aşk gibi duyguları öncelerken, ilk şiirlerinde ağırlıklı olarak yer alan karamsarlığı şiir serüveninin hemen her aşamasında sürdürmüş ve aşk temasıyla birlikte olgunlaştırmıştır. Şiirde vazgeçmediği iki ana tema olan aşk ve hüzne; ayrılık, yalnızlık ve acının eşlik ettiği görülmektedir. Nurullah Genç, şiirlerinin tematik yönüne dair şunları söylemektedir: “Benim şiirlerimde; ölüm, aşk, ayrılık, yalnızlık temaları vardır. Çünkü dünya, yalnızlıklar ve ayrılıklar ülkesidir. Her insan her an aslında yalnızdır kalabalıklar içerisinde, evinde bile. Çünkü ruh ve beden de yalnızdır.” Bununla birlikte “yine şiir temalarımın içerisinde benim medeniyetim çok önemli bir yer tutar. Türk Medeniyeti ve İslam Medeniyeti. Ona telmih çokça vardır ki bir kitabımı tamamen ona ayırmış bir şairim ben. Bu kitapta bütün medeniyetimizin arayışı vardır. Ama bu aynı zamanda bir kapanmayı da beraberinde getirmedi benim şiirimde. Dünya medeniyetine ve değişik medeniyetlere de telmihler vardır. Yani bir yerde fenafillâhı kullanırken bir şiirde tema olarak, başka bir şiirde ya da aynı şiirde Nirvana’ya da telmih vardır. Yani Hint Mitolojisi’ne de Hint felsefesine de telmihler vardır. Dikkatli okuduğunuz takdirde bunları bulabilirsiniz. O yüzden böyle sınırlı birkaç tema etrafında dönmüyor benim şiirim; ama bu kültürel kodlara inilmediği takdirde bir kişinin şiirimi çözmesi zor olur” (Akt. Kotan, 2015: 22). Nurullah Genç, ferdî hassasiyetleriyle kendine has bir şiir yaratmıştır. Dolayısıyla şiirlerinde en çok önem verdiği husus, ahenk olmuştur. Geniş bir şiir bilgisine sahip olan şair, müzikalitesi yüksek, ahengi sağlamada etkili olan kelimeleri kullanmaya özen göstermiştir. Nurullah Genç’in şiirlerinde dikkati çeken bir diğer husus, imge zenginliğidir. Sıradan sözcükler ve telmihlerle bir imge dünyası oluşturur. Şairin imge dünyası, ağırlıklı olarak İslam tarihi, siyer, hadis, peygamber kıssaları, evliya menkıbeleri, mitoloji, Türk tarihi ve Dede Korkut hikâyelerinden beslenir. Bu yönleriyle Nurullah Genç'i, gelenekten beslenen bir şair olarak değerlendirmek gerekir. Daha çok dinî ve tasavvufî mazmunlar üzerine kurulan gelenek anlayışına sahiptir. Şiirlerindeki gelenek etkileri şekilden çok mazmunlar ve muhteva açısından kendisini hissettirir. (Yavuzer, 2019: 345). Nurullah Genç, 1980 sonrası Türk şiirinde İslâmî duyarlılığı yaşatan ve yansıtan bir şair olarak konumlandırılır.
-
Hüseyin Nihal ATSIZ Hakkında
İstanbul’da doğdu. Asıl adı Hüseyin Nihal Çiftçioğlu’dur. Atsız soyadını daha sonra almıştır. Babası Mehmet Nail Bey, annesi Fatma Zehra Hanım'dır. Baba tarafından Gümüşhane’nin Torul ilçesinden, anne tarafından Trabzon’un Kadıoğulları ailesindendir. Hüseyin Nihal, ilkokula İstanbul’da başladı. Kadıköy'deki Fransız ve Alman okullarına bir müddet devam etti. Babası Süveyş'e tayin edildi. Burada kısa bir süre Fransız okuluna gitti. İstanbul'a döndükten sonra istikrarlı bir eğitim hayatı olmadı. Birçok okul değiştirdi. Sırasıyla Cezayirli Gazi Hasan Paşa Okulu, Kadıköy Osmanlı İttihat Mektebi ve Kadıköy Sultanisi'ne devam etti. Nihayet 1922'de İstanbul Sultanisi'nden mezun oldu. Aynı yıl Tıp Fakültesini kazandı ve oradan da Askeri Tıbbiyeye geçti. Ancak üçüncü sınıfta Ziya Gökalp’ın cenazesinin kaldırıldığı gün adının karıştığı bir kavgadan dolayı buradan ayrılmak zorunda kaldı. Bir müddet farklı işlerde çalıştı. İstanbul Darülfünunu’nun Edebiyat Fakültesine ve yatılı kısmı olan Yüksek Muallim Mektebi’ne 1926’da kayıt oldu. Bu arada tecil isteği kabul edilmeyince İstanbul’da er olarak askerlik görevini yerine getirdi. Edebiyat Fakültesinden 1930'da mezun olarak eğitim hayatını noktaladı. 1931’de Mehpare Hanım'la evlenen Hüseyin Nihal Atsız, 1935’te eşinden ayrıldı. 1936’da üniversiteden dava arkadaşı Bedriye Hanım'la evlendi. Bu evliliğinden iki oğlu dünyaya geldi. Hüseyin Nihal Atsız’ın iş hayatı da öğrenciliği gibi istikrarsızdır. Bu durum onun mizacıyla bağlantılı olduğu kadar düşüncelerini açıkladığı yazıları ve konuşmalarından duyulan rahatsızlıkla da ilgilidir. Meslek hayatına, Fuat Köprülü’nün isteği ile Edebiyat Fakültesi Türkiyat Enstitüsü'nde asistan olarak başlayan Hüseyin Nihal Atsız, 1933’te o dönemki Millî Eğitim Bakanı Dr. Reşat Galip ile Prof. Zeki Velidi Togan arasında yaşanan bir tartışmada hocası Zeki Velidi Togan’ı destekleyen bir telgrafı bakanlığa gönderince üniversitedeki görevinden alınıp Türkçe öğretmeni olarak Malatya’ya gönderildi. Burada çok kısa süre kalan Hüseyin Nihal Atsız, edebiyat öğretmeni olarak Edirne Lisesi’ne atandı. Edirne’de çıkardığı Orhun dergisinde Türk Tarih Kurumu’nun hazırladığı tarih kitaplarındaki yanlışları ağır bir dille eleştirince aynı yıl vekâlet emrine alınarak İstanbul’a geldi. 1934-1938 yılları arasında Deniz Gedikli Okulu'nda çalıştı. Yönetimle düştüğü fikir ayrılığı yüzünden buradaki görevinden ihraç edildi. 1938'den 1944'e kadar İstanbul'da çeşitli özel liselerde edebiyat öğretmenliği yaptı. Daha sonra kendisine yöneltilen “lrkcılık-Turancılık” suçlamasıyla 9 Mayıs 1944 tarihinde tutuklandı. Yaklaşık bir yıl sonra bu suçlamadan beraat etti. Başka suçlamalarla muhatap olan ve hepsinden beraat eden Hüseyin Nihal Atsız’a 1949’a kadar resmî bir görev verilmedi. 1949'da öğretmen kadrosu ile Süleymaniye Kütüphanesine gönderildi. 1950-1952 tarihleri arasında ise Haydarpaşa Lisesi'nde çalıştı. Yaptığı bir konuşmadan duyulan rahatsızlık üzerine tekrar öğretmen kadrosuyla Süleymaniye Kitaplığına gönderildi. 1969'da en uzun süre kaldığı bu görevdeyken emekli oldu. Emekli olduktan sonra bütün zamanını inandığı davaya ayırdı. “Milliyetçi-Türkçü-Turancı” çizgide çalışmalar yaptı. Çeşitli gazete ve dergilerde yazılar yazdı. Aynı çizgideki derneklerin kurucuları arasında yer aldı; konferanslar verdi. Bu yüzden oldukça fazla sıkıntılar yaşadı. Ötüken’de yazdığı yazılardan dolayı hakkında verilen mahkûmiyet kararı kesinleşince tekrar tutuklandı. Onun eserlerinden feyz alanların yoğun başvurusu üzerine Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından 1974’te affedildi (Sertkaya 1987: 1-11). Bütün bu meşakkatli hayatına rağmen hiçbir zaman vazgeçmediği tarih araştırmalarına devam etti. Ruh Adam’ın devamı olacak dediği Yalnız Adam isimli romanının fikrî hazırlığı içindeyken kalp krizi nedeniyle İstanbul’da vefat etti. Atsız Mecmua, Orhun, Millî Mecmua, Ötüken, Ergenekon, Çınaraltı, Tanrıdağ, Kopuz gibi dergilerde şiir, hikâye ve diğer yazıları yayımlanan Hüseyin Nihal Atsız'ın, Büyük Doğu’da Selim Pusat takma adıyla küçük roman kabul edilebilecek "Z Vitamini" isimli eseri tefrika edildi. Özellikle Orhun, Atsız Mecmua ve Ötüken dergilerinin onun mücadelesinde önemli bir yeri vardır. Okuyucularına ilk defa bu dergileriyle ulaşan Hüseyin Nihal Atsız, bu dergilerde yazdığı yazılarda “Atsız, H. Nihâl, Nihâl Atsız, Çiftçioğlu, Çiftçioğlu H. Nihâl, H. Çiftçioğlu” gibi imzaların yanında “Y. D, T. Bayındırlı, Selim Pusat, Sururi Ermete, Bozkurt, Atsız Dergi” gibi takma adlar da kullandı (Sertkaya 1987: 15). Ondan günümüze Yolların Sonu-Şiirler (1946) isimli şiir kitabı ile Dalkavuklar Gecesi (1941), Bozkurtların Ölümü (1946), Bozkurtlar Diriliyor (1946) -bu iki eser, 1973’de Bozkurtlar adıyla tekrar yayımlanır-, Deli Kurt (1958), Z Vitamini (1959) ve Ruh Adam (1974) isimli altı romanı kaldı. Bu edebî eserlerinin yanında Divan-ı Türki-i Basit (1930), Çanakkale 'ye Yürüyüş (1933), XVIncı Asır Şairlerinden Edirneli Nazmi'nin Eseri ve Bu Eserin Türk Dili ve Kültürü Bakımından Ehemmiyeti (1934), Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar (1935), XVinci Asır Tarihçisi Sükrüllah, Dokuz Boy Türkler ve Osmanlı Sultanları Tarihi, İstanbul (1939), Müneccimbaşı Şeyh Ahmet Dede Efendi, Hayatı ve Eserleri (1940), 900’üncü Yıl Dönümü (1040-1 940) (1940), İçimizdeki Şeytanlar (1940), En Sinsi Tehlike (1943), Türk Edebiyatı Tarihi (1943), Hesap Böyle Verilir (1943), Türk Ülküsü (1956), Tevârih-i Cedid-i Mir 'ât-i Cihân (1961), Osmanlı Tarihine Ait Takvimler I (1961), Türk Tarihinde Meseleler (1966), Birgili Mehmed Efendi Bibliyografyası (1966), İstanbul Kütüphanelerine Göre Ebüssuud Bibliyografyası (1967), Âli Bibliyografyası (1968), Âşıkpaşaoğlu Tarihi (1970), Evliya Çelebi Seyahatnamesinden Seçmeler I (1971), Evliya Çelebi Seyahatnamesinden Seçmeler II (1972) ve Oruç Bey Tarihi (1973) isimleriyle edebî, siyasî ve tarihî araştırmalar yaptı. Ayrıca başka çeşitli dergilerde kaleme alınan birçok yazısı vardır. Fransızca, Farsça ve Arapçayı iyi bilen Atsız, aynı zamanda usta bir şairdi. Şiirlerini genelde hece vezniyle yazan şair aruzu da kullandı. Konu olarak önceliği Türk ülküsüne ve Türk kahramanlığına verdi (Suver 1978: 13). Aşk konusunu işlediği şiirleri azdır. Bazı şiirlerinde ise davasını anlattığı sırada yaşadığı yalnızlıktan ve karşılaştığı olumsuzluklardan bahseder. Hüseyin Nihal Atsız, şiirlerinde doğrudan doğruya ülküsünü anlattığı gibi, zaman zaman ülküsünün beslendiği vatan (toprak), mâzi (tarih), savaş, kahramanlık, mitoloji gibi millî kültür unsurlarına yer verdi (Ercilasun 1976: CXXXI). O da her idealist gibi, insanı sahip olduğu değerler yönünden ele aldı. Ona göre insanın gerçek değeri sahip olduğu ideal ve ülkü ile eşdeğerdir. Bunun dışındaki hayat boştur. Şiirlerinde işlediği konuları ele alışı, romanları ve ülküsünü anlattığı diğer yazılarından bağımsız değildir. Hüseyin Nihal Atsız’ın tarih araştırmaları yapması, romanlarında tarihî konulara yönelmesini kolaylaştırdı. Tarihî roman yazarlarında bulunması gereken millî şuurla yoğrulmuş coşkun bir ruh, zengin bir muhayyile gücü, yaşadığı zamanın çirkinliklerinden mazinin muhteşem zamanlarına dönme isteği Hüseyin Nihal Atsız’ın karakterinde ve mizacında var olan hususlardır. Bu mizaç, onun hayatını ve sanatını şekillendiren ana unsurdur (Tural 1976: CVII-CVIII). Türk milliyetçiliğinin öncü yazarlarından biri olan sanatkâr; Türk dilini, edebiyatını, tarihini iyi bildiği için ele aldığı konularla özellikle gençliğin dikkatini çekmeyi başardı. Bozkurtların Ölümü ve Bozkurtlar Diriliyor isimli romanlarıyla Göktürk devrini âdeta yaşamışçasına başarılı bir şekilde yansıttı (Sertkaya 1987: 12). Birçoğuna göre Bozkurtların Ölümü ve Bozkurtlar Diriliyor romanları Kültekin, Bilge Kağan ve Tonyukuk kitabelerinin romanlaştırılmış hâlidir (Tural 1976: CXI). Her iki romanda da Türk milletinin cesur, bilgili, şuurlu ve dürüst idareciler vasıtasıyla varlığını koruyacağını, gücünü artıracağını anlattı. Osmanlı Devleti’nin siyasî yapısı gereği asırlarca uzak durulan İslamiyet öncesi tarihi, Türklüğü ve kahramanlığı her anlamda temsil eden bir kısmı tarihten alınmış kurmaca kahramanlar vasıtasıyla ve başarılı bir şekilde edebiyatın gündemine taşıdı. Bu eserler, tarihî roman türüyle birlikte ulus-inşa sürecine de önemli katkılar yaptı. Deli Kurt adlı romanında Osmanlı tarihinin ilk devrelerini romanlaştırdı. Osmanlı tarihinde Fetret devri olarak isimlendirilen Yıldırım Beyazit’ın oğulları arasındaki taht kavgasını anlattı. Bu kavgaların sebep olduğu siyasî bölünmelere ve devlet içinde sebep olduğu istikrarsızlığa işaret etti. Ruh Adam, kendisinin de ifade ettiği gibi yaşanmış bir hayat hikâyesinin romanlaştırılmış halidir. Ruh Adam'daki bazı karakterlerin gerçek hayatta kim olduklarına dair çeşitli görüşler ileri sürüldü. Selim Pusat'ın Hüseyin Nihal Atsız, Ayşe Pusat'ın ikinci eşi ve iki oğlunun annesi Bedriye Atsız, Tosun'un yazarın iki oğlundan biri olduğu sürekli dillendirildi (Küçükalcan 2015: 431). Gerçekten de Ruh Adam'daki Selim Pusat, bir anlamda Hüseyin Nihal Atsız’ın karakter ve mizacını yansıtan bir roman kahramanıdır. Diğer iki romanından Dalkavuklar Gecesi’nde mizah ve Z Vitamini’nde ise hiciv ön planda olmasına rağmen tarihî romanları kadar ilgi uyandırmadı. Üslup yönünden kuvvetli bir sanatkâr olan Hüseyin Nihal Atsız, eserlerini akıcı, berrak ve lirik bir dille yazdı. Süsten ve özentiden uzak tabii ve canlı bir dilin peşine düştü. Coşkun bir heyecanın çerçevelediği kuvvetli bir romantizm, onun şiir ve romanlarının karakteristik çizgileridir. Diğer eserlerinde ise daha ilmî bir üslup kullanmaya özen gösterdi (Öner 1977: 67). Hüseyin Nihal Atsız; tarih, edebiyat tarihi, tenkit, tetkik, biyografi, bibliyografya ve siyasî tarih incelemeleriyle güçlü bir nesir yazarı olduğunu gösterdi. Edebiyat tarihi ve Türk tarihi üzerine yaptığı çalışmaları önemlidir. Edebiyat Tarihi isimli eseri, onun Türk edebiyatı ve sanatın temel meseleleri konusunda kendini yetiştirmiş olduğunu gösterdi. Güzel sanatlar, edebiyat ve edebiyat tarihi hakkında yaptığı tanımlar, Türk edebiyatının İslam öncesi dönemi ve Türk medeniyet tarihi üzerine yaptığı incelemeleriyle edebiyat tarihçiliğine yeni bir bakış açısı kazandırdı. Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminin en önemli eserlerinden olan ve Hüseyin Nihal Atsız’ın 1949’da yayımladığı Âşıkpaşazâde Tarihi bugün bile önemli bir başvuru eseridir. Özellikle çıkardığı dergilerde dönemin siyasi nabzını tutan yazılarıyla bir hayli ilgi uyandırdı. Uzun yıllar kütüphanede çalışması başta bibliyografya olmak üzere tarih ve edebiyat tarihi çalışmalarında etkili oldu. Türk kültürünün sorunlarını ele alan çalışmalarıyla o konudaki önemli bir boşluğu dikkatlere sundu. Özellikle Türk tarihini eksik ve yanlış ele alan çalışmaları ağır bir dille eleştirdi. Yaşadığı dönemde özellikle başta komünizm olmak üzere bölücü hareketlere karşı çıkışı ve bu konuda tavizsiz duruşu onu sert mizaçlı ve kavgacı bir kişiliğe sahipmiş gibi gösterdi. Ancak özellikle gençler üzerinde düşünceleriyle önemli ölçüde etkili oldu. Eserleri özellikle şiir kitabı ve romanları defalarca basıldı. Özellikle 2000’li yıllar Hüseyin Nihal Atsız’ın yeniden hayat bulduğu yıllardır. Türk milletinin ve Türk yurdunun geleceğine yönelik isabetli tespitleri milliyetçi çevrelerce fark edilince sanatkâr üzerine yapılan çalışmalarda da gözle görülür bir artış gözlendi (Küçükalcan 2015: 7). Ölümünden hemen sonra onu tanıtıcı ve ölümünden duyulan üzüntünün ve milliyetçilik-Türkçülük davasındaki rolünün anlatıldığı çok sayıda makale ve kitap yazıldı. Günümüzde çok okunan yazarlar arasında olan Hüseyin Nihal Atsız, edebiyata meraklı milliyetçi gençlerin ilgiyle okuduğu ve etkilendiği yazarların başında gelmektedir.
-
Pir Sultan ABDAL Hakkında
Şairin hayatı ile ilgili bilgilerin büyük bir kısmı, çeşitli halk rivayetleri ile başta Pertev Naili Boratav, Aldülbaki Gölpınarlı ve Cahit Öztelli olmak üzere bazı araştırıcıların, Pir Sultan Abdal mahlaslı şiirlerden elde ettikleri çıkarımlardan ve yorumlardan ibarettir. Bu yapılırken âşığın yaşadığı kabul edilen 16. yüzyılda gelişen olaylar ve bu olayların şiirlerdeki yansımalarından hareket edilmiştir. Bu çıkarımlara göre âşığın adı Haydar’dır ve köken olarak Yemenli’dir (Boratav ve Gölpınarlı 1943: 27). Bazı rivayetlerde ise Pir Sultan Abdal’ın ailesinin Horasan’ın Hoy şehrinden göçerek Sivas’ın Yıldızeli ilçesine bağlı Banaz köyüne gelip yerleştiği yer almaktadır (Gölpınarlı 1969: 9). Umay Günay (2008: 315), Pir Sultan Abdal’ın şiirlerinin muhtevasını, tasavvuf bilgisini ve kelime hazinesini dikkate alarak onun ciddi bir medrese ve tekke eğitimi almış olabileceğini söyler. Doğan Kaya, Pir Sultan Abdal’ın bu eğitimini Çorum’da aldığını ve bir süre sonra sipahi olarak orduya katılıp Belgrad seferine (1521) iştirak ettiğini ayrıca Budin’in (1529) fethinde de bulunduğunu, zaferden sonra Çorum’a döndüğünü bir müddet sonra da Sivas’ta bir Bektaşi dergâhında posta oturduğunu nakleder (2009: 417). Pir Sultan Abdal’ın şeyhi, şiirlerinde pîrim diye andığı Hasan Efendi olmalıdır (Öztelli 2012: 38-39). Kul Himmet ile Kul Hüseyin, Pir Sultan Abdal’ın adı bilinen müritleridir (Öztelli 2012: 40). Pir Sultan Abdal’ın Seyyit/Seyit Ali, Pir Mehmet, Er Garip adlarını taşıyan üç oğlu, Sanem adında bir kızı ile Elif adında bir de kız kardeşi vardır (Öztelli 2012: 48). Pir Sultan Abdal’ın musahib’i, bugün Sivas’ta adına bağlı bir mahalle ve cami bulunan Ali Baba’dır. Pertev Naili Boratav, 1939’da Banaz’da yaptığı çalışmada, Pir Sultan Abdal’ın soyundan geldiği söylenen Haydar Efendi’ye köy halkının büyük bir hürmet beslediğine şahit olur (Boratav ve Gölpınarlı 1943: 34). Tahir Kutsi Makal (1999: 20), günümüzde Pir Sultan’ın soyunun Banaz’da Şimşek, Türkan ve Yiğit ailelerinde sürdüğünü kayda geçirir. Pir Sultan Abdal’ın ne zaman ve nerede öldüğü de kesin olarak belli değildir. Onun ölümü üzerine çok sayıda rivayet bulunmaktadır. Pir Sultan Abdal’ın Safevi taraftarlığı ve bu taraftarlığı sebebiyle katılmış olabileceği birtakım kalkışmalar dolayısıyla Sivas’ta belli bir süre hapsedildiği ve akabinde de bugün Kepçeli olarak bilinen yerde bir zaman kendisinin müridi de olan Sivas Valisi Hızır Paşa tarafından astırıldığı rivayet edilmektedir. Pertev Naili Boratav’ın tespit ettiği rivayete göre, Sofular köyünde yaşayan Hızır, Banaz’a gelerek Pir Sultan Abdal’a mürit olur. Belli bir zaman sonra Pir Sultan Abdal’a “Pirim bana himmet ver de bir makama geçeyim, büyük adam olayım.” der. Pir Sultan, “Ulan Hızır, ben dua ederim, sen büyük adam olursun, paşa, vezir olursun, gelir beni asarsın.” der. Pir Sultan’ın himmetiyle İstanbul’a giden Hızır, paşa (vali) olarak Sivas’a döner. Hızır Paşa, şeyhi Pir Sultan’ı bir gün makamına davet eder ve ona ikramlarda bulunur. Pir Sultan, ikramları haramla elde edilmiş şeyler olduğunu düşündüğü için yemeyi kabul etmez. Hatta köpeklerinin bile bu haram şeyleri yemeyeceklerini söyler. Gerçekten de köpekler önlerine konan yemekleri yemezler. Hızır Paşa, bu yapılanları hakaret olarak görür ve Pir Sultan’ı Toprakkale’de hapse kor. Bir zaman sonra içinde ‘şah’ sözcüğü geçmeyen üç şiir söylerse Pir Sultan’ı affedeceğini söyler. Pir Sultan sırasıyla, Hızır Paşa bizi berdar etmeden / Açılın kapılar Şah’a gidelim; Kul olayım kalem tutan eline / Kâtip ahvalimi Şah’a böyle yaz ve Ala gözlü pirim sen himmet eyle / Ben de bu yayladan Şah’a giderim ayaklı şiirleri söyler. Hızır Paşa, bu üç şiiri dinledikten sonra Pir Sultan’ın asılmasını emreder. Pir Sultan Abdal asıldıktan sonra hırkasının darağacında asılı kaldığı kendisinin ise Sivas’ı, dört farklı yönden terk ettiği halk arasında yayılır (Boratav ve Gölpınarlı 1943: 35-39). Pir Sultan Abdal’ın Belgrat seferi (1521) ile Budin’in (1529) fethinde bulunduğu yönündeki bilgiler, onun en geç 1500’lerin başında doğmuş olabileceğini gösterir. Osmanlı sipahisi olarak bazı seferlere katılmış da olsa Pir Sultan’ın Osmanlı hanedanına karşı muhabbet beslediği söylenemez. Onun, Osmanlı-Safevi çatışmasının yoğun olarak yaşandığı dönemde Safevi hanedanından yana tavır aldığı görülmektedir. Kanuni Sultan Süleyman’ın Bağdat’ı fethi (1534) üzerine söylediği şiir, Pir Sultan Abdal’ın Safevi taraftarlığı konusunda şüpheye yer bırakmayacak bir belge sunmaktadır. Pir Sultan Abdal’ın devamlı kavuşmayı arzuladığı ve bir gün mutlaka çıkıp geleceğini düşündüğü şah, 1548’te Anadolu üzerine sefere çıkan Şah Tahmasb (saltanatı 1524-1576) olmalıdır (Aslanoğlu 2000: 60). Onu bir şiirinde, Koca Haydar Şah-ı cihan torunu / Ali nesli güzel imam geliyor (Avcı 2012: 171) şeklinde anar. Halk rivayetlerinde Pir Sultan Abdal’ı astıran kişi olarak adı geçen Hızır Paşa’nın tarihî kişiliğini saptamak için yapılan çalışmalar, aynı zamanda Pir Sultan Abdal’ın da ölüm tarihini belirlemeye yönelik olmuştur. Pir Sultan Abdal’ın Şah Tahmasb zamanında yaşadığı sabit olduğundan onu astıranın, 1552’de Köstendil, 1554’de Şam Beylerbeyi olan, 1560’da da Bağdat’a Beylerbeyi tayin edilip 1567’de ölen Hızır Paşa olduğu söylenebilir (Gölpınarlı 1969: 9). Buna göre Pir Sultan Abdal’ın 1560’larda Hakk’a yürüdüğünü tahmin etmek olanaklı görünmektedir. Pir Sultan Abdal’ın mezarının nerede olduğu da tam olarak bilinmemektedir. Pir Sultan hakkındaki rivayetlerde, onun asıldığı yerde gömülü olduğu kaydı vardır. Asıldığı yerin dışında Erdebil, Merzifon ve Çiçek Yaylası’nda (Eğin-Divriği arası) da birer mezarının olduğu rivayet edilmektedir (Kudret 2003: 19). Pîr Sultan Abdal’ın ‘eser’ olarak kabul edilebilecek müstakil cönk, yazma veya matbu nüshası olan bir eseri yoktur. Bazı cönk ve mecmualarda dağınık olarak bulunan şiirleri daha çok sözlü belleklerde yaşatılmış ve günümüze taşınmıştır. Pir Sultan Abdal mahlaslı şiirlere yer veren en eski kaynak, 1608’de yazılan Menâkıbü’l-Esrâr Behcetü’l- Ahrâr dır. Bu eserde, Gafillen bacadan düşme / Evvel kapu şeraittir, İsmin anınca salâvat verenler / Meşrebim virdim Muhammed Ali’dir (Deligöz 2007: 88) ve Âşıktan ahval isterler / Tasdik ehli kal isterler (Boratav-Gölpınarlı 1943: 25), ayaklı şiirler Pir Sultan Abdal mahlasını taşımaktadır. Pir Sultan Abdal’ı bilim dünyasına tanıtan ilk yazı Fuat Köprülü’ye aittir ve bu yazıda âşığın iki manzumesine yer verilmiştir (Köprülü 1928'den aktaran Öztelli 2012: 471). Âşık hakkındaki ilk kitap neşri ise Sadettin Nüzhet’e aittir. Kitapta, yazarın değişik cönk ve mecmualardan derlediği yüz beş şiir ile altı nefes’in bestesi yer almaktadır (Sadettin Nüzhet 1929'dan aktaran Boratav-Gölpınarlı 1943: 11, 19). Pertev Naili Boratav ile Abdülbaki Gölpınarlı’nın ortaklaşa hazırladıkları çalışmada, Pir Sultan Abdal tapşırmalı toplam yüz otuz üç şiir yer almaktadır (1943). Gölpınarlı’nın 1953’te yaptığı çalışmayla Pir Sultan Abdal tapşırmalı şiirlerin sayısı iki yüz on dörde yükselmiştir. Cahit Öztelli’nin on ikinci baskısı yapılan Pir Sultan Abdal Bütün Şiirleri adlı kitabında toplam üç yüz kırk beş şiir ile yirmi beş nefes’in notaları bulunmaktadır (2012). Ali Haydar Avcı, Pir Sultan Abdal tapşırmalı şiirlerin sayısını –beşi şüpheli olmakla birlikte- dört yüz yirmi dokuz olarak tespit etmiştir (2012). Pir Sultan Abdal üzerinde bir ömür çalışma yapan İbrahim Aslanoğlu, Pir Sultan Abdallar adını verdiği çalışmasında altı farklı Pir Sultan’dan bahseder ve diğer beş kişinin şiirlerinin tek “Pir Sultan” adı altında bir şaire mal edildiğini söyler. Aslanoğlu, altı şaire ait –şüpheliler dahil- toplam dört yüz otuz dokuz şiire yer verir. Bu şiirlerden Banazlı Pir Sultan’a ait olanların sayısı ise yüz altmış bir’dir (2000: 89-234). Pir Sultan Abdal üzerine yapılan tek doktora çalışmasının sahibi Haydar Deligöz, gerçek Pir Sultan Abdal’a ait olabilecek şiirlerin sayısını yüz otuz bir olarak verir (2007: 401). Abdülbaki Gölpınarlı (1953, 1969, 2013), Cevdet Kudret (1965, 2003), Memet Fuat (1977, 2003), Sabahattin Eyuboğlu (1977), Esat Korkmaz (1994), Oktay Mert (1997), Tahir Kutsi Makal (1999) ve Öner Yağcı (2000) gibi araştırıcıların çalışmalarında da muhtelif sayılarda Pir Sultan Abdal’ın şiirlerine yer verilmiştir. Leyla Akgül (2012)’ün Pir Sultan Abdal Sözlüğü adlı çalışması da âşığı anlamaya yönelik önemli bir kitap olarak karşımıza çıkmaktadır. Pir Sultan Abdal, hakkında en fazla çalışma yapılan âşıklardan biridir. Bugün için bir sayı vermekten uzağız ama kitap halindeki yayınların bile yüze yaklaştığını söyleyebiliriz. Buna mukabil akademik çalışmaların azlığı ise dikkat çekicidir. YÖK Ulusal Tez Merkezi’nde “Pir Sultan” anahtar kelimesine bağlı olarak on üç adet lisansüstü tez listelenmektedir. Bunlardan sadece biri doktora (Deligöz 2007) diğerleri yüksek lisans tezidir. Bu tezlerden dördü “Pir Sultan Abdal” adına bağlı olarak kurulmuş derneklerle ilgilidir. İki tez tasavvufi boyutuyla Pir Sultan’ı ele almaktadır. Bir çalışmada Pir Sultan mahlaslı güftelerin musiki yönünden incelenmesi yapılmıştır. Geriye kalan diğer çalışmalarda da Pir Sultan’ın tam anlamıyla işlendiği söylenemez. Pir Sulatan Abdal’ın Sivas ve Erzincan başta olmak üzere Anadolu’nun değişik yörelerinden derlenerek TRT Türk Halk Müziği Repertuvarı’na kazandırılan çok sayıda türküsü bulunmaktadır. Pir Sultan Abdal şiirleri üzerine kurulan ve bir kısmı TRT Repertuvarı’nda da bulunan türkülerden 43 tanesinin notalı yayını Turabi Değerli tarafından yapılmıştır (2003). Alevilerce yedi büyük şairden biri sayılan Pir Sultan Abdal, -diğerleri Nesimî, Hatayî, Kul Himmet, Yemînî ve Vîranî’dir- “Türkçenin şiiriyetini başarıyla eserlerine aktaran yalnız Alevi-Bektaşi akımının değil Türk edebiyatının [da] en başarılı şairlerinden biridir" (Günay 2008: 325). Çok sayıda olmamakla beraber lirik aşk şiirleri de söylemiş olan Pir Sultan Abdal, daha çok nefes'leriyle ün kazanmıştır. Onun nefesleri, yüzyıllardır “ayin-i cem”lerde söylenmektedir. Pir Sultan Abdal’a ait olduğu kabul edilen şiirler, hecenin yedi, sekiz ve on birli kalıplarında ve koşma biçimindedir. Pir Sultan’ın şiirlerindeki dil, kendi çağının günlük konuşmalarda kullanılan Türkçe’dir. Pir Sultan Abdal’ın bir ustasının olup olmadığını bilemiyoruz ama onun Dedem Korkut, Yunus Emre, Kaygusuz Abdal ve Şah İsmail (Hatayî)’den etkilendiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Pir Sultan Abdal, ünü Anadolu sınırlarını aştıktan ve trajik bir sonla Hakk’a yürüdükten sonra bütün Alevi şairleri derinden etkilemiştir. Zamanla Alevî âşıklar, “sünni otorite karşısında Alevî duyarlılığını dile getirdikleri (Oğuz 2003: 31-38)” şiirlerinde Pir Sultan mahlasını kullanmaya başlamışlardır. Bunun sonucu olarak onun adına bağlanan şiirlerle güçlü bir gelenek oluşmuştur. Pir Sultan Abdal, kaynağı Yunus Emre’ye uzanan Âşık Edebiyatının “Alevi-Bektaşi Edebiyatı” olarak adlandırılan en önemli kolunun kurucusu durumundadır. Onun şiirlerinin ana temalarından biri Osmanlı-Safevi çatışmasıdır. Bu özelliğinden dolayı Pir Sultan, “Türk edebiyatında merkezi hükümetle (Osmanlı) anlaşamayan şairlerin öncülerinden ve en ünlülerinden (Günay 2008: 313)” sayılır. Pir Sultan Abdal, Cumhuriyet’ten sonra bazı ideolojik yaklaşımlarla popüler yayınlarda onun kavgacı yanı ön plana çıkarılarak bir kesimin devrimci, halk âşığı/ozanı olarak görülmüş ve öyle yorumlanmıştır. Buna kaynak olarak, Gelin canlar bir olalım / Münkire kılıç çalalım / Hüseyn’in kanın alalım / Tevekkeltü teâlallâh (Kudret 2003: 53) dörtlüğüyle başlayan şiiri ile tapşırma dörtlüğü Ben Musa’yım sen Firavun / İkrarsız Şeytan-ı lâîn / Üçüncü ölmem bu hain / Pir Sultan ölür dirilir (Kudret 2003: 62) olan şiir gösterilebilir. Durum böyle olmakla birlikte Pir Sultan Abdal’ın muhtevasında öfke olan, kin barındıran sözlerden örülmüş çok sayıda şiiri, millî türkü repertuvarımızda (TRT) yerini almıştır ve milletimiz tarafından sevilerek dinlenilmektedir. Günümüzde Pir Sultan Abdal adıyla birkaç dernek faaliyet göstermektedir. Pir Sultan Abdal’ın adını taşıyan ilk dernek Pir Sultan Abdal Turizm ve Tanıtma Derneği adıyla 1976’da Banaz’da kurulmuş olup 12 Eylül 1980 darbesiyle kapatılmıştır. Dernek, 1989’da Pir Sultan Abdal Turizm Tanıtma ve Dayanışma Derneği adıyla tekrar faaliyete geçmiştir. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği 1988 yılında Ankara merkezli kurulmuş olup birçok şehir ve ilçede şubesi bulunmaktadır. Bu derneğin Pir Sultan Abdal Sanat Dergisi adında bir de süreli yayını bulunmaktadır. Pir Sultan Abdal adına bağlı bir de vakıf vardır. Merkezi Ankara’da olan vakfın adı, Pir Sultan 2 Temmuz Eğitim ve Kültür Vakfıdır. Pir Sultan Abdal, 1979’dan beri yukarıda adları verilen derneklerin katkılarıyla her yıl çeşitli etkinliklerle anılmaktadır. 25. Pir Sultan Abdal Anma Etkinlikleri, 21-22 Haziran 2014 tarihlerinde Banaz’da gerçekleştirilmiştir. Pir Sultan Abdal’ın hayatını konu alan üç roman, bir tiyatro eseri bir de sinema filmi vardır. Orhan Ural, Pir Sultan Abdal’ı konu alan romanının sonuna âşıkla ilgili bir de kaynakça eklemiştir. Battal Pehlivan’ın ilk baskısı 1993’te yayımlanan romanı Remzi Taşkın tarafından resimlendirilmiştir. Vehbi Bardakçı’nın belgesel roman türündeki çalışması Nisan 2014’te yayımlanmıştır. Erol Toy’un Pir Sultan Abdal’ı konu alan oyunu iki bölümden oluşmaktadır. Senaryosunu Mehmet Aydın’ın yazdığı Pir Sultan Abdal filminin yönetmeni Remzi A. Jöntürk’tür. Acar Film tarafından 1973’te yapımı gerçekleştirilen filmin başrol oyuncusu Fikret Hakan’dır.
-
Oktay Rıfat HOROZCU Hakkında
Trabzon’da doğdu. Babası, Trabzon valisi ve daha sonra Türk Dil Kurumu’nun ilk kurucu başkanlığını yapacak olan ünlü şair Samih Rifat’tır. Annesi, Hasan Enver Paşa'nın kızı ve Nâzım Hikmet’in annesi Ayşe Celile’nin kız kardeşi Münevver Hanım’dır. Ailesi Manastır'da "Horozcu" adıyla anılır. Ankara’nın muhtelif semtlerinde oturan aile, daha iyi yetişsin diye Oktay Rifat’ı İstanbul’a gönderir. Dedesi Hasan Enver Paşa’nın İstanbul’da Fransızca eğitim yapan özel bir okulu vardır. Burada Fransızcayı söker (Rifat 1992: 322) ve tekrar Ankara’ya gelir. Latife Hanım İlk Mektebi’ne yazıldı. Gazi İlk Mektebi adını taşıyan diğer okulda da Orhan Veli öğrencidir (Rifat 1992: 333). Oradan Taş Mektep’e, yani Ankara Lisesi’ne geçen şair, Orhan Veli’yle olan samimiyetini ilerlettiği gibi, Melih Cevdet Anday’la da tanıştı. Üç arkadaşın ilk edebî çalışmaları, Ankara Erkek Lisesi'nin yayın organı olan Sesimiz dergisindedir. Oktay Rifat’ın ilk yazısı, derginin altıncı sayısının onuncu sayfasında çıkan mensur şiir tarzındaki “Hepsi Var. Sevgilim Yok”tur (Rifat 1931: 10). İkincisi “Nesir” başlığı altında yayımlanan “Ağlayan Evler. İskelet Parmaklı Kadın” (Rifat 1932: 5) isimli hikâye ve mensur şiir karışımı bir yazıdır. Aynı dergide yayımlanan bir diğer yazısı ise “Mide Karar Verirse” (Rifat 1932: 13) başlığını taşımaktadır. Oktay Rifat’ın ilk şiiri, bu dergide yayımlanan “Mermer Merdivenler” (Rifat 1932: 12) şiiridir. Aynı dergide yazdığı “Yollar” (Rifat 1932: 5) ve “Hasret” (Rifat 1934: 9) şiirleri incelendiğinde bu dönem şiirlerinde henüz etkilenme dönemini yaşadığı görülür. “Bu şiirler, biçim ve içerik bakımından Beş Hececiler’in şiirini çağrışmaktadır.” (Sazyek 1992: 42). İmaj kültürü ve muhteva bakımından Ahmet Haşim ve Ahmet Hamdi Tanpınar estetiğinden izler taşır. Üç arkadaş, Sesimiz dergisinin dışında Oktay Rifat’ın amcası Cevat Rifat’ın İzmir’de baş muhabirliğini ve yazı işleri müdürlüğünü yaptığı İnkılâp dergisinde Nisan 1933 tarihinden itibaren yazı ve şiirlerini yayımlamaya başlarlar. Oktay Samih Rifat, adıyla yazdığı bu şiirleri: “Merdiven”, “Kadife”, “Komşunun Balkonu”, “Kör Kuyu”, “Kupa Kızı”, “Bıçak Altında”, “Tramvay”, “Evler”, “Serinleme” ve “Taşlıkta Akşam” adlarını taşımaktadır. Aynı dergide “Mim Hanımdan Bir iki Çizgi” ve “Karanlıkta Kaybolan Gölge” adlarını taşıyan, mensur şiirle hikâye arasında iki çalışmasına da rastlamaktayız. Üçlü bir edebi muhitin zemini, sağlıklı bir biçimde oluşturulmaktadır. 1934'te Ankara Erkek Lisesi’ni üçüncülükle bitirdi. Orhan Veli, 1933’te İstanbul’a giderek İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'ne kaydoldu. İki arkadaşı ise Ankara’da kalır ve yükseköğrenimlerine burada devam ederler. İkisi de Hukuk Fakültesi'ndedir (Sazyek 1992: 4). Orhan Veli’nin İstanbul’da olduğu 1933-1936 yılları arasında üç şairin de sesi, soluğu kesilir. Onun 1936'da Ankara’ya dönmesiyle şiir çalışmalarına yeniden başladılar. Varlık dergisi Nahit Sırrı Örik ve Yaşar Nabi Nayır’ın yardımlarıyla 1936’nın son iki ayında üç şairin ürünlerini arka arkaya yayımlamaya başlar (Sazyek 1992: 44). Kendilerinden önceki şiir anlayışlarının tümüne karşı çıkan bu hareket, kısa zamanda dal budak salarak köklenir. Örnekten poetikaya yönelme yönteminin takip edildiği Garip tarzı ilk on şiir “Şiirler” başlığı altında Varlık (Rifat-Veli 1937: 453) dergisinde yayımlandı. Bu şiirlerden “Ağaç” şiiri Orhan Veli ve Oktay Rifat tarafından ortaklaşa yazılırken, “Saksılar”, “Bir Kadın” ve “Yıldızlar” şiirleri de Oktay Rifat tarafından yazılmıştır. Geriye kalan şiirler ise üçü Mehmet Ali Sel müstear adıyla Orhan Veli tarafından yazılmış ve o sırada yurt dışında bulunan Melih Cevdet Anday’a ithaf edilmiştir. Sonradan yayımladığı Garip kitabına da aldığı bu şiirleri, vezinsiz ve kafiyesiz şiirlerdir. “1938’de Yaşar Nabi Nayır’la olan anlaşmazlıkları Varlık dergisinden kopmalarına sebep olur." (Sazyek 1992: 53). Ancak kendileri de bir hayli tanınmış ve yapmak istediklerini ortaya koymuşlardır. Oktay Rifat’ın bu dönemini Garip’in dışına taşımak mümkün değildir. Garip’in üç avaresi, üçüz kardeş gibi birbirlerine paralel bir biçimde hareket etmektedir. Sadece Oktay Rifat, Garip’in statik bir mektep fikriyle hareket etmesi hususunda arkadaşlarına karşı çıkar: Orhan Veli’nin arzusuyla üç şairden seçilmiş şiirler 1941 yılının Mayıs ayında Garip adıyla çıkarılır. Oktay Rifat’ın, bu müşterek kitapta ikisi Orhan Veli’yle müşterek olmak üzere: -“Kuş ve Bulut” ile “Ağaç”-, yirmi üç şiiri bulunmaktadır. Aynı zamanda üçlünün şiir görüşlerinin bir yansıması olan ve çeşitli dergilerde yayımlanan makaleler, kitaba ön söz olarak konulur. Böylece Garip’in meşhur poetik görüşlerinin bir yansıması olan ön söz de tamamlanmış olur. Oktay Rifat, 1 Eylül 1947 tarihinden 4 Haziran 1948 tarihine kadar Ankara’da Radyo Dairesi Müdürlüğü'nde şef olarak çalıştı. Ankara’daki çalışma hayatı 1955'e kadar devam etti. Bu sürede daha önceden Yaprak dergisinde yayımladığı sosyal muhtevalı şiirlerini 1952'de Aşağı Yukarı’yla kitaba dönüştürür. Yine aynı muhtevaya paralel şiirlerinin toplandığı Karga ile Tilki şiir kitabını 1954'te çıkardı. Bu kitap, kendisine 1955 Yeditepe Şiir Ödülü’nü kazandırır. 1956’da çıkan ve içindeki hiçbir şiiri herhangi bir dergide yayımlanmayan Perçemli Sokak adlı kitabıyla yeni bir şiir anlayışına yönelir. Garip şiirine tepki niteliğindeki İkinci Yeni şiir anlayışının önemli kitaplarından birisi olan Perçemli Sokak’la geçmişin bir özeleştirisini yapar. Garip hareketinden bütünüyle kopan şair, Perçemli Sokak’la imgenin ve dilin alanına girer. Yeni şiir anlayışını ilgili kitaba yazdığı ön sözle belirgin bir hâle getirir. Bu anlayışını 1958'de yayımladığı Âşık Merdiveni’yle de sürdürür. 30 Haziran 1959 tarihinde 64944 sicil numarasıyla TCDD Haydarpaşa Bölgesi Müdürlüğü’ne avukat olarak girer ve emekli olduğu 1 Ekim 1972 tarihine kadar buradaki memuriyetine devam eder. Bu arada 1960’lı yıllardan itibaren Yunan ve Latin ozanlarına yönelerek onlardan yaptığı çevirileri 1963'te Latin Ozanlarından Çeviriler ve 1964'te Yunan Antologyası adıyla kitaba dönüştürür. 1949'da oynanan ancak yayımlanmayan “Oyun İçinde Oyun” piyesinden sonra, kitaba dönüştürülen ilk tiyatro oyunu Birtakım İnsanlar'ı 1961'de yayımlar. Tanin gazetesinde “Söz Gelişi” başlığı altında şiir ve kültür alanında deneme ve makaleler yazar. Daha önce Ulus, Cumhuriyet, Yaprak, Yeditepe, Esi gibi gazete ve dergilerde şiirle ilgili yazılarıyla dikkat çeken Oktay Rifat, Tanin’de “Anıtlarımız”, “Mevlana ile Köylü”, “Uzay Yolcusu” ve “Şapka” gibi muhtelif mevzularda yazılarını yayımlar. 1960-1966’lı yıllar çeviri ve tiyatro çalışmalarıyla geçer. “Atlarla Filler” ile “Çil Horoz” isimli oyunlarını 1962'de yazan Oktay Rifat’ın bu oyunları, sahnelendikten yirmi yedi yıl sonra 1988'de ancak kitaba dönüştürülür. 1966'da yeniden şiire yönelen şair, Yunan ve Latin ozanlarından yaptığı çevirilerin birikimiyle biraz Yunan mitolojisine, biraz da topluma yaslanan Elleri Var Özgürlüğün kitabını yayımlar. Ekim 1967-Ekim 1969 arasında Yeni Dergi’nin 37. sayısından 61. sayısına kadar yayımladığı şiirlerini 1969'da Şiirler adıyla kitaplaştırır. Onun şiirinde bir aşama olarak kabul edilen bu kitabı, nesneden imgeye ve imgeden dile doğru gidişinin mükemmele vardığı noktadır. 1973'te Yeni Şiirler kitabını yayımlar. Yeni Dergi’nin Mart 1970-Aralık 1971 arasındaki 66-87. sayılarında yayımladığı bu şiirleri, “onun şiir çizgisinde bir zirve olarak kabul edilmektedir.” (Tanyol 1997: 64). Özellikle “Dağın Orda” başlığını taşıyan bölümdeki soneleri, görkemli parçalardır. 1974'te Balıkesir’in Altınova kazasında Ankara Üniversiteli Profesörler Tatil Sitesi’nde bir yazlık eve sahip olması, onun edebî çalışmalarındaki yönünü kentten kıra, toplumsaldan doğaya yöneltmesine yol açar. Bu, kentten ve toplumsaldan bütünüyle bir kopuş değildir. Bir bakış açısı değişikliğidir. Altınova’nın pamuk tarlaları, doğal çevresi, köy muhiti ve denizi Oktay Rifat’ın edebî hayatına olumlu yönde yansır. 1976'da yazdığı Çobanıl Şiirler’den itibaren doğaya yönelen şair-yazar bu tutumunu; Bir Cıgara İçimi (1979), Elifli (1980), Denize Doğru Konuşma (1982), Dilsiz ve Çıplak (1984) şiir kitaplarıyla 1976'da yılında yazdığı Bir Kadının Penceresinden ve bu yöreyi mekân olarak seçtiği Danaburnu (1980) romanlarında sürdürür. “1980 yılında Bir Cıgara İçimi adlı şiir kitabıyla Sedat Simavi Vakfı Ödülü'nü kazanır. Yine, Yağmur Sıkıntısı adlı oyunu Ankara Sanat Sevenler Derneği’nin Yılın En İyi Oyunu Ödülü'nü ve TRT 1970 Sahne Eserleri Yarışması Başarı Ödülü'nü alır. Danaburnu adlı romanına ise 1981’de Madaralı Roman Ödülü verilir.” (Rifat 1985: 47) 1960’lardan sonra Milliyet Sanat, Cumhuriyet, Yazko Edebiyat, Yeni Dergi, Gösteri, Düşün gibi dergi ve gazetelerde şiir, deneme ve makalelerini yayımlayan Oktay Rifat, artık ölümün yaklaştığını hissetmektedir. Son şiir kitabı Koca Bir Yaz'ı bu endişeyle altı ay gibi kısa bir zamanda tamamlayarak, Ekim 1987’de yayımlar. Ancak çok yorgun düşmüştür. Bu yorgunluğa sanatkâr ve duyarlı yüreği dayanamayarak, “18 Nisan 1988 Pazartesi gecesi, geçirdiği bir kalp krizi neticesinde vefat eder.” (Cumhuriyet 1988: 1) Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verilir (Cumhuriyet 1988: 9) Oktay Rifat’ın şiirlerinin edebî özellikleri, sanat anlayışındaki değişmeleri de göz önünde bulundurularak dört başlıkta ele alınabilir: I. Garip Çizgisindeki Şiirleri: 1941'de yayımladıkları Garip kitabıyla 1945'te yayımladığı Yaşayıp Ölmek Aşk ve Avarelik üstüne isimli kitaplarında Garip’in poetik anlayışı ön plana çıkarılmıştır. Bu kitaplarındaki şiirler akıldan daha çok duyuların ön plana çıkarıldığı somut ve maddeci dinamikleri olan bir şiir anlayışıyla yazılmışlardır. Şiirler her türlü biçim endişesinin dışlandığı, dilin günlük konuşmaya yaslandığı bir tutumla kaleme alınmıştır. II. Toplumcu Gerçekçi Çizgideki Şiirleri: 1942'de yayımladığı Aşağı Yukarı, 1945'te yayımladığı Karga İle Tilki kitapları toplumcu gerçekçi şiir anlayışının ilk ürünleridir. Daha sonra Perçemli Sokak’la İkinci Yeni çizgisine kayan şair Elleri Var Özgürlüğün (1966) kitabıyla yeniden toplumcu şiire dönüş yapar. Çobanıl Şiirler (1976) isimli kitabında toplumculuk kentten kıra doğru yön değiştirerek yeni bir ortamda şekillenirken Bir Cıgara İçimi (1979) köy ve köylü gerçeğini toplumcu gerçekçi bir yaklaşımla ele alır. III. İkinci Yeni Çizgisindeki Şiirleri: 1956'da yazdığı Perçemli Sokak (1956) kitabıyla İkinci Yeni çizgisindeki ilk örneklerini verir. Perçemli Sokak’ın ön sözü niteliğindeki Ahmet’e hitabıyla başlayan yazısı İkinci Yeni’nin ilk poetik metnidir. İmge tikleşmesinin ve müptezel imgelerin egemen olduğu bu kitabını Elleri Var Özgürlüğün (1966) kitabındaki bazı şiirleriyle Âşık Merdiveni (1958) isimli kitapları takip eder. Ancak Perçemli Sokak'taki imge tikleşmesi Âşık Merdiveni’nde yerini özgün imgelere bırakır. “Garip döneminde, şiiri her türlü süsten arındırarak, tabii hâliyle karşımıza çıkan şair, İkinci Yeni döneminde ona kendi imaj dünyasının zengin ve renkli dil elbisesini giydirir.” (Özcan 2005: 39). IV. Saf Şiir Özelliği Taşıyan Şiirleri: Şiirler (1969), Yeni Şiirler (1973), Elifli (1980), Denize Doğru Konuşma (1982), Dilsiz ve Çıplak (1984), Koca Bir Yaz (1987) isimli şiir kitapları daha çok saf şiir olgusunun ön plana çıkarıldığı şiirlerinden oluşur. Şiir dilinde ustalığı yakalayan şair, imgenin işlevsel ve özgün olduğu bir şiir düzeni kurar. Evrensel temalar, şiirin biçimsel düzeniyle birleşerek özgün yaratımlara yol açar. İnsan duyarlığı ve sevgisi başucu temalarıdır. Şiir dilindeki saflık ve olgunluk zirveye ulaşır. Oktay Rifat, sanat hayatı boyunca Bir Kadının Penceresinden (1976), Danaburnu (1980) ve Bay Lear (1982) olmak üzere üç roman yazmıştır. Bir Kadının Penceresinden romanıyla Danaburnu romanları toplumsal sorunları irdeleyen konularıyla ön plana çıkarlar. Bir kadının kendisini gerçekleştirme ve var olma sürecini ideolojik anlamda irdeleyen Bir Kadının Penceresinden romanı, feminist bir eğilimle yazılmıştır. Danaburnu romanı çok zincirli olay örgüsüyle köy ve kasaba insanının içler acısı hâlini anlatmaktadır. Bay Lear, ayakta kalmak adına kızları ve damatlarıyla ölümcül bir mücadeleye girişen bireyin öyküsünü dillendirir. Postmodern romanın başarılı bir örneğidir. Bir Kadının Penceresinden, az gelişmiş sosyal bir ortamda yetişmiş olan roman başkahramanı Filiz’in az gelişmişliğinin yönlendirdiği ilişkilerinin bir tahlilidir. Bu ilişkiler şebekesindeki bozukluk, roman başkahramanının hem kişisel hem de sosyal ilişkilerinde belirleyici bir rol oynamaktadır. Roman, 1975 yılının sığ siyasi ortamını ele alan toplumcu gerçekçi bir eserdir Ancak diğer romanlarıyla karşılaştırdığımızda ilk eseri olmasının bazı acemiliklerini taşıdığını görürüz. Roman, yapısı bakımından geleneksel anlayışın sebep-sonuç mantığına dayalı olay örgüsüyle diğer romanlarından ayrılmaktadır. Danaburnu romanı, Oktay Rifat’ın Bir Kadının Penceresinden romanına göre daha olgunlaştığı bir devrenin ürünüdür. Dört ayrı hikâyenin iç içe anlatıldığı romanın merkezinde Berber Recep’in öyküsü yer almaktadır. Yazar, romanın her ne kadar imgelem ürünü de olsa Danaburnu’nun temel olayını yıllarca önce Hürriyet gazetesinden aldığını (Rifat 1992: 319) belirtmektedir. Ancak yaşamı sanata dönüştürürken bir sanatkâr olarak gerekli yorumu yapmıştır. Toplumcu gerçekçi roman anlayışını bu eserinde de devam ettiren yazarın bu anlayışının ilkelerini yansıtması bakımından aşağıdaki ibareleri ilgi çekicidir: “Sosyal roman deyince, sosyal olayların şuuruna sahip romancıların, bu şuurun ışığında yazılmış eserlerini anlamak lazımdır.” (Rifat 1981: 53). Danaburnu romanı, Türkiye’nin 1970-1980’li yıllarının olumsuz sosyal ortamını yansıtmaktadır. Üçüncü ve son romanı Bay Lear hakkında Oktay Rifat’ın kitabına yazdığı son söz dikkat çekicidir: “Bay Lear, yeni anlamıyla gerçekçi bir romandır. Bu kitap Joyce çizgisinden yola çıkılarak kısa sürede çalakalem yazılmıştır.” (Rifat 1982: 223) Bay Lear romanında, sadece Joyce’den gelen bir etkilenme söz konusu değildir. Soyut romanın özelliklerinden olan, olayı önemsememe, herhangi bir sonuca bağlamama ve yaşayan bir kişiyi öldürerek tekrar diriltip serüvene sokma gibi birçok özelliği bir arada görmekteyiz. Yine aynı romanda modernizmin doğurduğu kentleşme olgusuna karşı, postmodernist bir yalı gelenekçiliği savunulurken, zaman zaman alaya kaçan havası ve Tatarca, İngilizce, Fransızca gibi farklı dillerin kullanılmasıyla da Yeni Roman’a has özellikler yansıtılmaktadır. Oktay Rifat'ın tiyatroları toplumcu gerçekçi sanat anlayışıyla yazılmış, bireyin kendi kaderiyle veya toplumsal koşullarla yaptığı mücadelesi üzerine oturtulmuştur. Ekonomik ve kültürel değişimlerin karşısında insanın uyum ve uyumsuzluk problemlerini dile getiren oyunlardır. Dil, şiirin ve insanın mensubu bulunduğu kesimlerle farklılaşan bir zenginliği taşımaktadır. İnsan tekinin duyarlığını ve çıkmazlarını ele alırlar.
-
A.Kadir BİLGİN Hakkında
A. Kadir Bilgin (Ali Yıldırım)Ankara’da doğdu. Ali Yıldırım adını da kullanmaktadır. İlk ve orta öğrenimini Ankara’da tamamladıktan sonra, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Kütüphanecilik Bölümünden 1983'te mezun oldu. Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı kütüphanelerde memur, kütüphaneci ve yönetici olarak çalışmaktadır. Türk Kütüphaneciler Derneği ve Edebiyatçılar Derneği üyesidir. Yazı ve şiirleri 1990 yılından bu yana Yaba Öykü, Türk Dili, Broy, Dize, Damar, vb. dergilerde yayımlanan Bilgin, şiirin zirvesinde felsefenin olduğuna, şiirin insan hayatını ancak felsefeyle değerlendirebileceğine inanmakradır. Şair, Asi İsa (1998) kitabındaki şiirlerinde; hayatı doğru algılayarak ve şiirinin nasıl kurduğunu örnekleriyle de göstermektedir. Bigin, şiirlerini serbest ölçüde yazıyor ve aşk, sevgi, özlem, vefa, doğa ve sosyal içerikli konuları işlemektedir. Bilgin, Şairin Gözüyle (21012) adlı deneme kitabında; şiir konusundaki düşüncelerini aktarmıştır.
-
Dursun Ali Erzincanlı Hakkında
Müzisyen, Tasavvuf Müziği Sanatçısı, Şair, Oyuncu. 1969 senesinde, Osman ve Meliha Erzincanlı çiftinin oğulları olarak, Erzurum'da dünyaya gelen Dursun Ali Erzincanlı'nın eğitim hayatı Abdurraman Şerif Beygu İlköğretim Okulu'nda başladı. Erzurum Müftülüğü ve Gürcükapı Camii'nde, 3 yıl boyunca Kur'an-ı Kerim ve din dersleri alan Dursun Ali Erzincanlı, lise eğitimini Erzurum İmam Hatip Lisesi'nde tamamlamıştır. 1992 yılında İstanbul Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Edebiyat bölümünü kazandı. Bundan dolayı ailesi ile İstanbul'a göç ettiler. 93 yılına kadar yaklaşık 1 yıl bir film şirketinde yönetmen Mesut Uçakan ile beraber çalıştılar. 93 yılının temmuz ayında Moral FM'de programcılığa başladılar. Yaklaşık 10 yıl boyunca Moral FM'de görev yaptılar. Yaklaşık 3 yıldır Radyo Onbeş'te görev yapıyor. Haftalık sunduğu program her hafta pazar günleri 00:45'te başlıyor. Program'ın ismi Aşk-ı Şeyda. Son 5 yıldır peygamber efendimizin hayatını, ona atf edilen şiirlerini ve onun mübarek ve şerefli hayatını şiirsel bir üslupla anmaya gayret gösteriyor. Hemen hemen her yıl bir albüm çıkarıyor. Genellikle albümleri ramazan ayında çıkarmaya özen gösteriyor. 2000 yılında Yazdığı ilk Naat-ı Şerif'i olan "Faran Dağları'nda Açan Sevgili", şiir albümüne dönüştü ve En Sevgili'ye adıyla başlayacak bir serinin ilk albümü oldu. Hz. Muhammed'in (sav) hayatını konu alan bu şiir albümlerinin sekizincisi olan "Adın geçer" isimli albüm 2009 yılında çıktı. Yönetmenliğini Nazif Tunç'un yaptığı Veysel Karani ve Rabia filmlerinde başrolde oynadı. Evli ve üç çocuk babasıdır. Albümleri: En Sevgiliye 1 En Sevgiliye 2 En Sevgiliye 3 En Sevgiliye 4 En Sevgiliye 5 En Sevgiliye 6 En Sevgiliye 7 En Sevgiliye 8 Kutlu Doğum Af Makamına Popüler İlahileri: İlk Yıldızlar Habibullah'ı Sevmek Asırlık Şiir Kumeyl Duası İnşirah Duası Adın Geçer Tevbe Hz. Ali'nin Duası Mahşer Veysel Karani'nin Duası Rol Aldığı Tv Filmleri: Hazreti Rabia (Hasan Basri, 2008) Veysel Karani (Veysel Karani, 2007) Rol Aldığı Sinema Filmleri: Ölümsüz Karanfiller (1995) İskilipli Atıf Hoca / Kelebekler Sonsuza Uçar (Giresunlu Muammer, 1993) Rol Aldığı Belgesel: Mehmet Akif Ersoy Senaryosunu Yazdığı Video Filmi: Otuz Kuş (2016) Şiir Kitapları: Körpe Tutkular Gecenin Şiiri En Sevgili'ye Sen Yoktun Edendim Bant Tiyatrosu: Kınalı Kuzular O Geliyor Anlatı: Delaliül Nur Delailül Hayrat
-
Hasan TURAN Hakkında
Hasan Turan, 1924 yılında Malatya’nın Darende ilçesinin Aşudu köyünde doğmuştur. Daha sonra yedi aylık bebekken ana kucağında Çukurova’ya gelir ve ailesiyle Adana'nın Ceyhan ilçesine bağlı Mustafabeyli köyüne yerleşir. Âşık, köylerde çerçilik yaparak geçimini sağlayan babasını 6 yaşındayken kaybeder ve iki yaşındaki kız kardeşi Zeynep ile birlikte yetim kalır. Ardından âşık,1931 yılında ilkokula başlar. 1933 yılında üç yıllık ilkokuldan mezun olduktan sonra yedi yıl boyunca çobanlık yapar. Daha sonra âşık, Mustafabeyli’de 1940 yılında ilkokulun 4. ve 5. sınıfları açılınca 1941’de buradan da mezun olarak kendi ifadesi ile ilkokulun yükseğini bitirir. Âşık, sonraki süreçte Düziçi Köy Enstitüsüne kaydolur, 1942’de kız kardeşinin ölümü üzerine 23 Şubat 1942’de okuldan kaçıp eve gelir ve bu tarihten sonra bir müddet ana oğul birlikte yaşamaya başlarlar (Arı 2009: 291). Âşık, bu süre zarfında ırgatlık ve ırgat başçılığı yapmaya başlar ama ırgatın hakkını aradığı için ağalarla ters düşer. Bunun üzerine ağanın adamları âşığı fena şekilde döverler. Anasının da isteğiyle âşık, Düziçi Köy Enstitüsüne geri döner. Okulda yine hastalığı nükseder. Okula geri döndüğü sıralarda İsmet İnönü, okulu ziyarete gelir. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'ye yazdığı bir şiir, kendisinin Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve Köy Enstitüleri Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç ile tanışmasına vesile olur. Cumhurbaşkanı İnönü, onu alıp Ankara’ya götürür ve orada tedavi ettirir; ona Avrupa’da okuma imkânı tanısa da o köyüne, anasının yanına geri döner ve okulunu bitirerek 1947 yılında öğretmen olur. İki kez evlenen âşığın ilk evliliğinden beş çocuğu vardır (Arı 2009: 291). Hasan Turan, Mustafabeyli Yatılı Bölge Okulu Müdürlüğü görevinden emekli olur. Ardından siyasete atılır ve CHP'den Ceyhan İlçe Başkanı olur. Sonrasında Mustafabeyli'nin ilk belediye başkanı olma onuruna kavuşur. Âşık, 29 Eylül 2002 tarihinde akciğer kanserine yenik düşerek vefat eder. Hasan Turan'ın âşıklığa başlamasında çocukluğunda dinlediği ve okuduğu Karacaoğlan, Kerem ile Aslı, Köroğlu ve Leyla ile Mecnun gibi halk hikâyelerinin etkisi olur. Âşık saz çalamaz; badeli âşık değildir ve usta çırak ilişkisi içerisinde yetişmemiştir. Mahlas kullanmaz ve şiirlerinde adını tapşırır. Âşığın "Ana Beni Eversene", "Nem Alacak Felek Benim", "Şen Ola Düğün Şen Ola", "Vermediler Ne Yapayım" adlı şiirleri, Cemil Demirsipahi tarafından bestelenir ve TRT repertuvarına kazandırılır. Şiirlerini 8’li (4+4) ve 11’li (6+5, 4+4+3) hece ölçüsü ile yazar ve şiirlerinde genellikle tam kafiye kullanır. Âşık, şiirlerinde genellikle doğrudan anlatımın yanı sıra hikâye ve delil ve ispat yoluyla anlatım tekniklerini kullanır. Ayrıca tekrir, ikileme, atasözü ve halk söyleyişlerine sıkça yer verir. Şiirleri genellikle koşma tarzında güzelleme, taşlama ve koçaklamadır. Aşk, köy, yoksulluk, zamandan ve dünyadan şikâyet temalarını sıklıkla kullanır (Arı 2009: 294). Kaynak: HASAN TURAN
-
ARİFE KALENDER Hakkında
Malatya'nın Arguvan kazasına bağlı Ermişli köyünde doğdu. İlk ve Ortaöğreniminin büyük bölümünü Malatya'da Malatya Turan Emeksiz Lisesinde okudu, Fenerbahce Lisesinden 1971 yılında mezun oldu. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Yabancı Diller Yüksekokulu Almanca Bölümünde okudu,1977’de mezun oldu. Mezuniyetinden sonra, Kadıköy Ortaokulunda, Kadıköy Anadolu Lisesinde Almanca öğretmenliği ve yöneticilik yaptı. 1997 yılında, emekli oldu. PEN yazarlar Derneği genel sekreterliği (1999-2001) yapan Arife Kalender, BESAM | Bilim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği yönetim kurulu üyesi ve Türkiye Yazarlar Sendikası üyesidir. Arife Kalender’in ilk şiirleri yerel dergi ve gazetelerde çıktı. 1970'li yıllarda Yansıma dergisine yazdı. Sonrasında Karşı, Kıyı, Damar, Gösteri, Evrensel Kültür, Varlık, Yaşasın Edebiyat vb. dergilerde yazı ve şiirleri yayınlandı. Şiirlerinin yanı sıra; Erich Fried'den, Gerhard Hauptmann'dan, Georg Trakl'dan, Ulla Hahn'dan, Albert Ehrenstein'dan, Erich Kâstner'den şiirler çevirdi. Edip Cansever, Metin Eloğlu, Şükran Kurdakul, Arif Damar, Behçet Necatigil, Turgut Uyar, Özdemir Asaf, Melisa Gürpınar, Ataol Behramoğlu, Oktay Rifat, Gülten Akın, Cemal Süreya, İlhan Berk ve Ahmet Muhip Dıranas incelemeleri yaptı. Bu incelemelerini Şiir Irmakları (2005) adlı kitapta topladı. Kalender’in şiirlerinde; ardıç dalından, İstanbul sokaklarına, çingenenin düşlerine, aşlara, martılara kadar insan hayatının ve çevresinin bütün yönlerine dair konular işlenir. Arife Kalender, Gül Küstü / Toplu Şiirler 1 (2011) kitabında; aşkın evrenselliği, aşka sığınma konusundaki şiirlerini topladı. Suskun Resimler Durağı (1995) ile Türk Tabipler Birliği Behçet Aysan Şiir Ödülünde övgüye değer bulundu. Deli Bal ile 2004 Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülünü aldı.
-
Zülfü LİVANELİ Hakkında
Tam adı Ömer Zülfü Livaneli'dir. Mustafa Sabri Livanelioğlu ve Şükriye Livaneli'nin çocuğu olarak Konya Ilgın'da doğdu. Zülfü Livaneli, babasının tayini nedeniyle ilkokulu Amasya'da okumuş; aldığı modern eğitimle, yazları Kuran kursundan edindiği din eğitimini harmanlayarak Anadolu kültürünü özümsedi. İlkokulu bitirdiğinde alınan bağlamayla müziğe başlayan Zülfü Livaneli, babasının isteğiyle, eğitim hayatına dedesinin ve babaannesinin yanında devam etti, Ankara Maarif Koleji'nden (Bugünkü TED Ankara Koleji) mezun oldu. 1964'te Ülker Tunçay'la evlendi. 1966'da Aylin isimli bir çocukları oldu. Kısa bir süre Trabzon'da çalıştı. Askerliğini bitirdikten sonra Ankara'ya geldi ve arkadaşı Akay Sayılır'la Ana Dağıtım isimli bir kitap şirketi kurdu. Bir süre sonra şirketi Ekim Yayınları ismiyle bir yayınevine dönüştürdüler. Bu dönemde tanıdığı insanlar arasında Uğur Mumcu, Doğan Avcıoğlu, Hasan Cemal, Uluç Gürkan, Cengiz Çandar, Muzaffer Erdost, İlhan Erdost, Mihri Belli, Erdal Öz, Kurthan Fişek, Vasıf Öngören... sayılabilir. Ülkede siyasi karışıklık sürerken Zülfü Livaneli, sosyalist yazarların kitaplarını yayınladığı için gözaltına alındı, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Bu yıllarda Güneş Topla Benim İçin, Leylim Ley gibi büyük beğeni kazanan eserlerini seslendirdi. 1971'de pasaport alıp yurtdışına çıkmak isterken tutuklandı, otuz gün Ankara Yıldırım Bölge Sıkıyönetim Hapishane'sinde tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakıldı. Hapishaneden çıktıktan sonraki ilk plak çalışması Zülfü Livaneli ile Yaşar Kemal'in dostluğunun başlangıcı oldu. Yaşar Kemal'in ona verdiği Ozanoğlu ismiyle ilk 45'liğini doldurdu. Yeniden arandığını öğrenince yurtdışına gitmeye karar verdi. Bir süre Almanya'da kaldı, Norveç'e geçti. İsveç'e gittiğinde eşi ve kızı da yanına geldi. Orada bir müzik okulunda ders verdi. Eşi, Stokholm Üniversitesi'nde pedagoji eğitimi aldı, kendisi de felsefe eğitiminin yanı sıra Dalcrose Okulunda müzik eğitimine devam etti. Güneş Karabuda'nın Kuzey Afrika'da çektiği bir filme yaptığı müzikle sinemaya yakınlaşan Livaneli'nin Tunç Okan'ın Otobüs filmi için yaptığı müzik ilk profesyonel çalışmasıdır. 1975'te Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz ile Merhaba isimli şarkıları içeren ikinci plağını kaydetti (1975). 1974'te çıkan aftan yararlanarak 1976'da Türkiye'ye döndü. Yunan şarkıcı Maria Farandouri'nin kendisinden Nazım Hikmet şiirlerini bestelemesini istemesi üzerine Nâzım Türküleri isimli albümü 1978'de çıkardı. Livaneli, bu sırada yine İsveç'e gitti ve müzik çalışmalarına orada devam etti. Yılmaz Güney'in senaryosunu yazdığı, Zeki Ökten'in yönettiği Sürü filminin müziğini yaptı. O günlerde Türkiye'de Livaneli‟nin müzikleri yasaktır. Mitterand'ın düzenlediği bir toplantı için Yaşar Kemal ve Aziz Nesin'le birlikte Fransa'dayken 12 Eylül 1980'de Türkiye'de ordunun yönetime el koyduğu haberini toplantı sırasında aldı. Eşi ve kızıyla Almanya'ya taşındı. Bu dönemde sanatsal çalışmalarını Avrupa'da sürdürdü. Çalkantılı süreç bitince Türkiye'ye döndü. 1994'te Sosyal Demokrat Halkçı Parti'nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı adayı oldu, kazanamadı. 1995'te UNESCO Genel Direktörü Federico Mayor'ın özel danışmanı oldu. 1996'da Paris'te UNESCO Merkezi'nde düzenlenen bir törenle UNESCO İyiniyet Büyükelçisi olarak atandı ve dünya ölçeğindeki "Barış Kültürü" programında UNESCO Büyükelçisi olarak çalışmaya başladı. 1998'de Paris'te UNESCO Merkezi'nde Costa Gavras ile birlikte eşbaşkanlığını yürüttüğü Türk-Yunan Medya Toplantısı'nı düzenledi. 1999'da Harvard ve Princeton üniversitelerinde konferanslar verdi, Versailles Dünya Kültür Zirvesi'nde bildiriler sundu. 2000'de Amerika'da "Millenium Dreamers-Binyılın Düşünü Kuranlar" programında "Dünya Gençliğine Örnek Gösterilen 10 Şahsiyetten Biri" seçildi. 2002'de CHP'den İstanbul milletvekili olarak TBMM'ne girdi. Aynı yıl Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM) ve Batı Avrupa Birliği (BAB) Asamblesi Türk Delegasyonu Üyesi oldu; merkezi Paris'te bulunan Elie Wiesel'in başkanlığını yürüttüğü Evrensel Kültür Akademisi'ne seçildi. 2004'te FIPA (Festival International de Programmes Audiovisuels) Ödülleri Jüri Başkanlığı'na seçildi. 2004'te CHP'den istifa etti, TBMM'de bağımsız milletvekili olarak devam etti. 2004'ten itibaren Vatan, Milliyet, Sabah, Cumhuriyet gibi gazetelerde sürekli köşe yazıları yazmakta, http://www.livaneli.gen.tr kişisel ağ adresinden yayın yapmaktadır. Müzisyen ve yazar kimliklerinin yanında siyasetçi ve sivil toplum kuruluşlarının etkin bir üyesi olarak aydın sorumluluğuyla çabalayan Zülfü Livaneli, namus cinayetleri, ölüm oruçları, toplumsal şiddet olaylarında barışçıl çözümler için gayret gösterdi. Mikis Theodorakis'le birlikte Türkiye-Yunanistan Dostluk Derneği'nin kurucusu (1986), Gorbaçov ve Cengiz Aytmatov'un girişimiyle başlatılan Issık Gölü Forumu'nun (1986) kurucu üyesidir. İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı yönetim kurulu üyesi (1991), Venedik Dünya Sanat Forumu'nun kurucu üyesidir (1991). Avrupa Film Ödülleri Jüri Başkanlığı (1990) yapmıştır. Eserleri, hayat tarzı ve felsefesiyle bir kültür aktarıcısı olan Zülfü Livaneli, müzisyenliğinin yanında yazarlığı ve film yapımcılığını sürdürmüş; ulusal ve uluslararası birçok ödül almıştır. Livaneli, sanat yaşamı boyunca otuz film müziğine üç yüz besteye, dört uzun metrajlı filme, yirmi bir kitaba (roman, öykü, senaryo, deneme) imza atmıştır. Zülfü Livaneli'nin aldığı ödüller şunlardır: 1978 Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) En İyi Film Müziği Ödülü (Sürü filmiyle), 1982 Ankara Sanat Evi En İyi Film Müziği Ödüllü (Yılanı Öldürseler filmiyle), 1982 Yılın Plağı Ödülü (Yunanistan – Maria Faranduri Livaneli Söylüyor albümüyle), Cannes Film Festivali Altın Palmiye En İyi Film Müziği Ödülü (Yol filminin müziğiyle), 1982 Alman Plak Eleştirmenleri Derneği Yılın Plağı Ödülü (Yol filminin müziğiyle), 1983 Hollanda Edison Ödülü (Maria Faranduri Livaneli Söylüyor albümüyle), 1986 Altın Plak Ödülü (Livaneli-Theodorakis, Güneş Topla Benim İçin albümüyle),1984 Nokta Dergisi Yılın Müzisyeni Ödülü, 1987 Cannes Film Festivali Özgün Bakış Ödülü (Yer Demir Gök Bakır filmiyle), 1987 San Sebastian Film Festivali En İyi Yabancı Film Ödülü (Yer Demir Gök Bakır filmiyle), 1987 Nokta Dergisi En İyi Film Yönetmeni Ödülü, 1989 Montpellier Festivali Altın Antigone Birincilik Ödülü (Sis filmiyle), 1989 Valencia Altın Palmiye Birincilik Ödülü (Sis filmiyle), 1989 yılında Avrupa Film Akademisi En İyi Yönetmen Ödülü (Sis filmiyle), 1989 Fransız Eleştirmenlerince seçilen Avrupa’nın En İyi On Filminden biri Sis, 1989 Antalya Film Festivali En İyi İkinci Film Ödülü (Sis filmiyle). 1989 ve 1996 Abdi İpekçi Ödülü, 1997 Balkan Edebiyat Ödülü, 1997 Premio Luigi Tenco Uluslararası Besteci Ödülü, 1999 yılı 37. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde Yaşam Boyu Onur Ödülü, 2001 Yunus Nadi Roman Ödülü, 2001 Soranos Dostluk ve Bilim Ödülü, 2005 Theodorakis Ödülü, 2006 Barnes & Noble Yeni Büyük Yazarları Keşif Ödülü, 2006 Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Müzik Ödülü (Mutluluk filmiyle), 2007 Sinema Yazarları Derneği En İyi Müzik Ödülü, 2007 Yeşilçam Ödülleri En İyi Müzik Ödülü, 2008 Ankara Uluslararası Film Festivali En İyi Müzik Ödülü, 2009 Orhan Kemal Roman Armağanı, 2015 Beyaz Martı Edebiyat Onur Ödülü, 2017 Antalya Muratpaşa Belediyesi Onur Ödülü, 2018 Cem-Papendreu Uluslararası Barış Ödülü. Lise çağlarından itibaren yazı, çeviri, şiir denemeleri yapan Zülfü Livaneli'nin yaşamında müzik ve edebiyat beraber ilerlemiştir. İsveç’teyken yazdığı hikâyelerden oluşan ilk kitabı Arafat’ta Bir Çocuk, İsveç ve Alman televizyonlarında film olarak gösterime girmiştir. Bu sırada gazetelere Uruguay Tupamaro’sundan, Japon Kızılordu’dan, Cezayir’den, Şili’den Stockholm’e gelen politik mültecileri konu alan Devrimsiz Devrimciler adlı bir yazı dizisi hazırlamıştır. Cumhuriyet gazetesinden geri çevrilen yazı dizisi, Yaşar Kemal’in aracılığıyla İsmail Cem tarafından Politika gazetesinde basılmıştır. Aynı gazeteye Stockholm Mektubu adlı haftalık yazılar yazmış, Avrupa'daki Türk işçilerini konu alan Dönemeyenler adlı bir dizi yayımlamıştır. Arafat’ta Bir Çocuk adlı ilk edebi yapıtı, Almanya'da çalışan Türkleri anlatan sekiz kısa öyküden oluşmaktadır. Livaneli, Sis adlı senaryosunu, 27 Mayıs 1960 ihtilali sırasında Ankara’da ailesiyle birlikte yaşadıklarından hareketle yazmıştır. Sis, Livaneli'nin yönetiminde, 1988 yılında başrollerini Rutkay Aziz ve Uğur Polat’ın paylaştığı film olarak yayınlanmış ve pekçok ödül almıştır. Orta Zekâlılar Cenneti (1991) adı altında topladığı denemelerinde, az bilgili ama uyumlu ve kurnaz karakterleriyle toplumda saygın bir yer edinen insanları anlatmıştır. Diktatör ile Palyaço (1992) adlı yapıtında Türkiye ve dünyadaki diktatörlerin benzerlikleri ve farklılıklarını işlemiş ve hepsinin sonunun aynı olduğunu vurgulamıştır: “Kimsenin saygıyla anmadığı bir biçimde, bir köşede unutulan bir emekli olarak çevreyi izleyerek ömürlerini tamamlamak” (Livaneli, 2010: 33). Sosyalizm Öldü Mü? (1994) adlı kitabındaysa kültür, refah, sosyalizm, insan hakları, sömürü hakkındaki köşe yazılarını derlemiştir. Gorbaçov’la Devrim Üstüne Konuşmalar adlı yapıt, Yaşar Kemal ve Zülfü Livaneli'nin aralarında bulunduğu aydın grubunun 21 Ekim 1986’da Kremlin’e SSCB’nin yeni devlet başkanı Mikhail Gorbaçov tarafından davet edilmesiyle başlayan ve Gorbaçov ile çeşitli ülkelerde karşılaştıkça Sovyet Devrimi, Marksizm, Leninizm, Perestroyka, Yeni Dünya Düzeni ve Amerikan hegemonyasına dair sohbetlerinden oluşan bir anı kitabıdır. Amerikan C-Span televizyonun 1997 yılındaki açıklamasında, bu küçük toplantı ve ardından yapılan basın toplantısının tarihin akışını değiştiren Perestroyka devriminin başlangıç noktası olduğu belirtilmiştir (Livaneli, 2003: 126). Zülfü Livaneli, sanat yaşamının olgunluk döneminde ilk romanı Engereğin Gözündeki Kamaşma’yı yayımlamıştır. Naima ve Evliya Çelebi’nin yapıtlarından alıntılarla bezediği bu tarihi romanda, XVII.yüzyıl İstanbul’unda Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme döneminde, Osmanlı padişahı ve haremağası arasındaki efendi-köle ilişkisi aracılığıyla iktidarın büyüleyici gücünü irdelemiştir (Livaneli, 1996: 147). Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm (2001) adlı romanında İsveç’te yaşayan, dünyanın çeşitli ülkelerinden siyasal nedenlerle sürülmüş insanların uyumsuzluklarını, bunalımlarını, ortak kaderlerini konu almıştır. Kişi ve mekân tasvirlerinin yanında felsefi bakış açısıyla, hem yurt içinde hem yurt dışında büyük yankı uyandıran Mutluluk adlı romanı, kadın-erkek ilişkilerine, kadının üzerindeki toplumsal ağırlığa dair Türkiye gerçeklerini yansıtan lirik ve eleştirel bir eserdir. Leyla’nın Evi (2006) adlı romanı gerçek ile kurgunun iç içe geçmiş halidir. İstanbul, özellikle de Boğaziçi tasvirlerinin süslediği ortam eserin gerçekliğini pekiştirir (Livaneli, 2012a: 271). Son Ada (2008) adlı simgesel ve sarsıcı romanında, herkese tanıdık gelen, ancak düşsel bir ülkede, yaşanan sakin yaşam, emekli darbeci bir başkanın cennet gibi bir adaya yerleşmesiyle değerlerin altüst oluşunu aktarır. Mustafa Kemal Atatürk’ün yakın arkadaşı Salih Bozok’un veda mektubunu konu alan Veda romanının odağındaki mektup, Selanik’te mahalle mektebinde başlayıp bir imparatorluğun çöküşüne tanıklık eden ve modern Türkiye’nin doğuş coşkusunu yaşayan güçlü bir dostluğun çarpıcı bir belgesidir. Zülfü Livaneli, Serenad (2011) adlı romanında aile sırları yanı sıra, II. Dünya Savaşı sırasındaki Yahudi soykırımı, Ermeni ve Kürt sorunu, Struma ve Mavi Ay facialarını ele almıştır. Kardeşimin Hikâyesi'nde iki kardeş karakter üzerinden geçmiş-şimdi, genç-yaşlı arasındaki uçurumu aşk duygusuyla çerçeveleyerek anlatmıştır. Eserin sonucunda karakterlerin temsil ettiği geçmiş ve halihazırı temsil eden gün tek bir bedende bütünleştirilir. Eserde yabancılaşma, toplumsal ayrıklık, aşk ve insan ilişkilerini iç içe geçen hikâyeler ve olay örgüleriyle aktarmıştır. Zülfü Livaneli, 2007'de kendi yaşam öyküsü Sevdalım Hayat'ı yayımlamıştır. Çocukluğunu, ailesini, müzik yaşamını, Türkiye'den uzaklaşmak zorunda kaldığı yılların güçlüklerini mseafeli bir içtenlikle aktardığı eseri, sanatçıyı daha yakından tanımak açısından çok değerlidir. Sanat Uzun, Hayat Kısa adlı yapıtı, kendisinin okuduğu kitaplardan, bestelerinden, filmlerinden, yazdığı yapıtlardan, yaşadığı ülkeden beslenen birikmiş sözlerinden oluşan yaşama ve insana dair denemelerdir. Gözüyle Kartal Avlayan Yazar Yaşar Kemal (2015) adlı eserde yakın dostu Yaşar Kemal'i birçok yönüyle topluma anlatmayı amaçlamıştır. Toplumdaki eğilimleri önceden sezebilen yazar, romanlarının arka planında Türk toplumundaki çok katmanlılığı işlemektedir. Livaneli romanlarında, Türk toplumunun içinde bulunduğu karmaşık durumu her seferinde farklı açılardan ele alırken bireyden topluma ulaşma çabasındadır.
-
Celal VARDAR Hakkında
Yugoslavya'da dünyaya gelen Celâl Vardar'ın çocukluğu Rumeli'de geçti. Ailesi Türkiye’ye göç ettikten sonra lise öğrenimini Edirne’de tamamlayarak 1940 yılında Ankara’ya geldi. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde başladığı öğrenimini yarıda bırakarak Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu'nda memuriyete başladı ve buradan emekli oldu. Emekli olduktan sonra Madeni Eşya İşverenleri Sendikası'nda çalıştı. 2 Eylül 1991 tarihinde hayatının büyük bir bölümünü geçirdiği Ankara'da hayata gözlerini yuman Celâl Vardar, Cebeci Mezarlığı'nda toprağa verildi. Şiirleri, 1950’li yıllarda Seçilmiş Hikâyeler, Pazar Postası, Dost dergilerinde yayımlanmaya başladı. Dost Yayınları arasında çıkan ve tek kitabı olan İki Dal’dan (1957) sonra yazdığı kırk bir şiirinin bir bölümü çeşitli dergilerde, daha sonra da Anadolu Ekini dergisinde topluca yayımlandı. Şiirlerinde rahat ve kolay söyleyiş dikkati çekmektedir.
-
Yunus EMRE Hakkında
Yunus Emre’nin hayatı hakkında her türlü soruya konuya eğilen araştırmacılar tarafından çok farklı cevaplar verilir ve herkes kendi zaviyesinden çok iddialı bir dille onu mekânsal olarak bir yerlere ve tarihsel olarak bir yüzyıla yerleştirir ve bu düşünceyi savunmak üzere bulduğu belgelerden hareketle yoğun tartışmalar yürütür. Bu tartışmalar bazen de araştırmacıları birden fazla Yunus Emre’nin olduğu fikrine götürür. Bütün bu farklı bakış açılarının, bir mekâna yerleştirme veya birden fazla Yunus Emre bulunduğuna yönelik iddiaların arasında Yunus Emre üzerine araştırma yapanların uzlaştığı nokta “hayatı ve şahsiyeti hakkında pek az bilgimiz vardır” cümlesi olmaktadır. Bu nedenle de onu bir mekâna bağlama amacı güden hayat hikâyesi kurgularının peşinden doğduğu ve öldüğü yılların sonuna çoğu zaman bir soru işareti konulur. Bu nedenle, TEİS Projesi kapsamında ele alınan bu yazıda tartışmalı görüş ve önerileri kesinleşmiş sonuçlar olarak vermek yerine daha genel hatlarıyla bir Yunus Emre profili çizilmeye çalışılmış, birden çok Yunus Emre olduğu görüşü yerine diğer ihtimaller ve öneriler “Yunus Emre’nin diğer adları” olarak değerlendirilmiştir. Bugüne kadar kayda geçirilenlere göre Yunus Emre’nin mezarı, makamı veya türbesi diye adlandırılan ve anlatı ortamı veya bağlam tarafından “mezar” olduğuna inanılan yerlerin sayısı, Mustafa Tatcı’nın Yunus Emre’den söz eden birçok kaynaktan derleyerek kaydettiği şekliyle 15’in üzerindedir: Eskişehir (Mihalıççık, Sarıköy, köyün şimdiki adı Yunus Emre, yeni bir türbe ve külliye yapıldı), Karaman (Kirişçi Baba veya Yunus Emre Camii), Kırşehir (Niğde Ortaköy ile Kırşehir arasında, son dönemde üzerine yeni bir türbe yapıldı), Bursa (Emir Sultan’a giden yol üzerinde Şibli mevkii Sadi Tekkesi), Ordu (Ünye), Manisa (Kula ile Salihli arasında Emre Sultan köyünde Taptuk Türbesi ve Yunus Emre Mezarı), Erzurum (Palandöken Dağı Tuzcu/Dutçu köyüTaptuk ve Yunus Emre Mezarı), Isparta (Keçiborlu, Uluborlu Eğirdir), Afyon (Döğer köyü Emre Sultan Mezarı ve Sandıklı Yeniçay köyü) , Sivas, İzmir (Tire Yunus Emre Camii), Aksaray (Tapduk köyünde Tapduk ve Yunus’a ait iki mezar), Tokat, bugünkü Yunanistan’da olan Limni adası ve Kuzey Azerbaycan’ın Gah (Tatcı 2011; 155-170) bölgesi (Yunus Emre ve şeyhi Taptuk Emre adına iki türbe) bilinen ve literatüre geçen yerler arasındadır (Tatcı 1990: 34-43). Bu mezarların bir bölümü Taptuk Emre ile Yunus Emre’nin ortak mekânı olmaktadır. Bu mezarların çoğunun Hacı Bektaş Veli Velayetnamelerinde de tekrar edilegelen şeyhinin dergâhına 40 yıl doğru odun taşıyan Yunus Emre’nin kendisine “bizim Yunus” dedirtmek için son zamanlarında gözleri görmeyen şeyhinin geçtiği eşiğe boylu boyunca yattığına dair anlatılarla, menkabelerle ilişkili olmalıdır. Yunus Emre’ye hemşehrilik duygusuyla sahip çıkmak isteyenler 20. yüzyılda oluşan “folklorizm” (Gürçayır 2007) eğilimlerinin de etkisiyle “gerçek” Yunus Emre’nin kendi şehirlerinde doğduğunu, bulunduğunu, öldüğünü ve/veya defnedildiğini söylüyor. Araştırmacılar ise, yeterli belge yokluğunu gerekçe göstererek bu yerlerden hangisinin Yunus Emre’nin mezarı olduğunu bilemediklerini itiraf ediyorlar ve halkın sevdiği kişilere mezarları dışında da “makam” inşa ettiği tezini ortaya atıyorlar. Kuzey Afrika’da Tunus şehrinde Hacı Bektaş Veli’ye atfen Sidi Bakdeş adıyla bir türbenin 16. yüzyılda inşa edildiği (Oğuz 2002), gelenekte rüya marifetiyle mezar tespiti yapıldığı ve buraların üzerine türbeler dikildiği dikkate alınırsa, “makam” fikrinin veya rüya yoluyla mezar tespiti uygulamasının yabana atılmaması gerekir. Ancak bu makamların anlatı kültürünün ayrılmaz bir parçası olduğu ve bir benimseme ve yerlileştirme işlevi gördüğü de unutulmamalıdır. Zira konuya “sevgi” ölçütünü getirirsek Mevlana, Hacı Bayram Veli veya Fatih Sultan Mehmet’in halk tarafından sevilmediği için birden fazla makam ve türbesinin olmadığı sonucu çıkarılabilir ki böyle bir tespitin isabetsizliğini tartışmaya bile gerek yoktur. Dolayısıyla Yunus Emre’nin birden çok yerde mezarının bulunması onun ne denli sevildiğinden çok ne denli anlatıldığını göstermektedir. Anlatılan Yunus Emre’nin hikâyesi nasıldı? Genç Yunus Emre’nin Taptuk Emre ile buluşması, ona tabi olup kırk yıl dergâhında hizmet görmesi, bu hizmetin sonunda şiir söylemeye ve seyahat etmeye icazet alması, muhtemel bir “dervişlik” hikâyesinin epizotları olabilir. Çünkü genç Yunus’un kimliğinden, nereli olduğundan başlayarak varyantlar oluşmaktadır. Nasibini arayan genç Yunus’un Taptuk Emre’yi nerede bulduğu da Yunus Emre ve Taptuk Emre mezarlarından anlaşılacağı üzere çok varyantlıdır. Bu ve benzeri varyantlar arasından hangisi doğrudur sorusu Yunus Emre araştırmalarının asıl çıkmazını oluşturmaktadır. Bu nedenle çok varyant ve çok mekân folklor çalışmalarında “çok anlatılan”ı işaret eder. Çok anlatılan bu metin veya metinlerin türsel özelliklerinin ne olduğu, nasıl bir bağlamda anlatıldığı veya hangi mekânlara yayıldığı soruları bu kabule bağlı olarak sorulabilir. Örneğin Köroğlu “haksızlığa uğramış kahraman”, Karacaoğlan “güzellere düşkün âşık”, Pir Sultan Abdal “ötekileştirilen Alevilerin sesi” gibi özellikleriyle karşımıza çıkarken Yunus Emre’nin günümüze gelememiş, belki bütünlenememiş hikâyesi “nasibini arayan genç dervişin olgunlaşma serüveni” olarak kurgulanmış ve anlatılmış bir dinî/tasavvufi hikâye olabilir. Anlatılardan kurgulandığı ve benimsendiği şekliyle Yunus Emre’nin yaşadığı dönem ve mekân kadar ona ait olduğu düşünülen, onun mahlasını taşıyan şiirler de “tarihsel kişilik” oluşturma açısından sorunludur. Yunus Emre şiirlerinin sayısını yazmaları karşılaştırarak belirleyen ve ona ait şiirlerin toplam sayısının 415 olduğunu söyleyen Mustafa Tatcı bu durumu “Divanda verdiğimiz 415 şiirden başka, elimizde 300 kadar daha “Yunus” mahlaslı şiir bulunmaktadır. Bu şiirlerin başka Yunuslara ait olduğunu sanıyoruz.” şeklinde açıklıyor (1991; 41). Öte yandan Turan Alptekin, Yunus Emre şiirlerini Âşık Yunus, Yunus Emre ve Yunus Emre II Bizim Yunus (2007 ve 2012) arasında paylaştırıyor. Aynı yöntemi Mustafa Tatcı, Âşık Yunus ve Diğer Yunusların Şiirleri (1991) adlı eserinde deniyor. Birden fazla Yunus Emre olduğunu kabul eden bu ve benzeri yaklaşımlar, Yunus Emre ile ilgili bir başka sorunlu alanı daha işaret ediyor: Bu sorun Yunus veya Yunus Emre mahlasını kullanan diğer şairlerin varlığı veya Yunus Emre’nin bir mekâna yerleştirilirken yeni söyleyiciler eliyle şiirlerinin ve hayat hikâyesinin yeniden üretilmesi ihtimalidir. Yunus Emre şiirlerini “muhtelif” Yunus’lar arasında taksim ederken çeşitli dönemlerin, zamanların, bağlamların ve sözlü kültür içinde başta âşıklar olmak üzere Yunus Emre adına bir çeşit “usta malı” üreten şairlerin varlığını dikkate almak gerekir ki bu paylaştırma yöntemi bu soruları cevaplamamaktadır. Dolayısıyla Yunus Emre şiirlerinin arasından Yunus mahlaslı diğer şiirleri ayırmaya çalışırken “farklı Yunus’lar” kadar “anlatı bağlamlarının Yunus Emre’leri” yani Yunus Emre geleneği üzerinde de durmak gerekir. Ayrıca “yazan” Yunus Emre ile “söyleyen” Yunus Emre arasına konulacak çizginin ve şiirlerle ilgili yapılacak bölüştürmenin kuramsal yaklaşımının ve çözümleme yönteminin ne olacağı yeterli düzeyde analitik ve ikna edici olmalıdır. Şiirleri varyantlaşan ve hayatı efsaneleşen Yunus Emre de sözlü şiir geleneğinin diğer temsilcileri gibi yaşadığı dönemden ziyade, Batı Avrupa’da ortaya çıkan ve yaklaşık iki yüzyıl sonra Türkiye’ye ulaşan “folklor” hareketleriyle birlikte aydının ve yazılı alanın gözünde önem kazanmış ve değerli bulunmuştur. Bu nedenle onunla ilgili yazılı kaynakların büyük çoğunluğu yazılı düşünce sisteminin değil, cönk ve mecmua gibi sözlü kültür kayıtlarının arasındadır. Sözlü kültür içindeki varyantlı şiirleri ve bin bir renge bürünmüş menkabeleriyle günümüze ulaşan Yunus Emre’yi Türkiye’de değerli bulan aydınlarla ancak 1908’de ilan edilen II. Meşrutiyet’ten sonra karşılaşılmıştır. Örneğin Tanzimat Dönemi’nin güçlü üç temsilcisi olan Şinasi, Ziya Paşa ve Namık Kemal folklor ateşinin kıvılcımlarının Osmanlı topraklarına da düşmesiyle “halk” ve “halkçılık” terimlerini kullanmaya başlamışlarsa da Yunus Emre’yi bu bakışın bir parçası olarak görmemişlerdir. Yani klasik dönemin Şuara Tezkireleri (İsen vd.2002) yazıcıları gibi, iki Meşrutiyet arasının “ikircikli” Tanzimat aydınları da Yunus Emre konusunda suskundur. Menkabeleri ve varyantlı şiirleriyle Yunus Emre ilk kez Türkçülük hareketiyle edebiyatın temeline “halk edebiyatı”nı koyanlardan ilgi görmüştür. M. Fuat Köprülü’nün (1890-1966) bir bölümünde Yunus Emre’den söz ettiği Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar (1919) adlı kitabı 1908 hareketinin bir ürünüdür. Yazılı edebiyatı “millî” olmamakla itham ederek edebiyatı ve edebiyat tarihini “folklorik” alandan oluşturmaya çalışan bu akım, folklorun tarihen varlıkları ve hayatları belirsiz şairleriyle, hikâye, menkabe veya efsane kahramanlarını edebiyat tarihinin konusu hâline getirmiş ve onların halk arasında yaşayan anlatılarından biyografiler oluşturmuşlardır. Böylece bu hikâyeleri “tarih algısıyla” anlatan veya saklayan sözel bellek ile edebiyat tarihini yeniden yazmak isteyen aydın aynı düzlemde buluşmuş ve buradan ihtiyacını duyduğu her şeyi bir anlamda yeniden “icat” etmiştir. Dolayısıyla Yunus Emre’nin varyantlı şiirleri ile çok mekâna ve çok mezara sahip menkabevi hayatı da bu süreçten nasibini almıştır. Eğer tartışmasız bir şekilde varlığı biliniyorsa 13.yüzyılda “yaşayan” ve “yazan” Yunus Emre ile sözlü kültür ortamında “anlatılan” ve bu anlatıma paralel olarak her yüzyılda hakkında şiir veya menkabe “üretilen” Yunus Emre arasındaki “proto-tipik” ilişki, edebiyat tarihçisinin değil folkloristin konusu olmalıdır. Edebiyat tarihçisi, yazılmış ise 13. yüzyıldaki eseri ve biyografiyi dikkate alarak değerlendirmesini yapmalıdır. Sözlü geleneğin kendi kuralları içinde yeniden üretilen şiirlerin ve hayatların edebiyat tarihçisine yanılgıdan başka verebileceği bir şey yoktur. Edebiyat tarihçisi yanıldıkça ve çelişkileri izah edemedikçe bulunması gereken yeni belgelere ihtiyaç duyulduğunu söyleyerek kaçamak yollara sapacaktır. Sözlü gelenek ortamında söylene söylene varyantlaşmış şiirleri “edisyon-kritik” yöntemiyle tek örneğe indirmek veya anlatıla anlatıla varyantlaşmış ve birçok mekâna yerleşmiş hayatlar içinden “folklorizm”den “akla yakın”lığa kadar birçok öznel kritere göre en “uygun”unu tercih etmek Yunus Emre gibi çok mezarlı ve çok mekânlı anlatı kahramanları ile ilgili tartışmaları ortadan kaldırmamıştır. Bu durumda tartışmayı aynı düzlemde yürütmek ve sonucu bulunacak “yeni belgeler”e havale etmek yerine, sözlü kültür ortamları ve bu ortamlardaki eserlerin üretim biçimleri üzerinde düşünmek gerekir. Esasen bu konuda Türk edebiyatı ve Türk aydını yalnız değildir. Sözlü ortamda üretilen metinlerin halk tarafından kabul edilen tarihselliğinin aydın veya araştırıcı tarafından da benimsenmesi sorunu birçok kültür kuramcısının ele aldığı bir konudur. Bu kuramlarda sözel bellek, saklama, aktarma ve yeniden üretme süreçleri bakımından sorgulanmaktadır. Bu kuramların büyük çoğunluğunun 20. yüzyılda ortaya çıkmış ve birçok alana uygulanmış olmasına rağmen ne yazık ki Türk edebiyatının örneğin Yunus Emre gibi sorunlu alanlarında hemen hemen hiç tartışılmamıştır. Yunus Emre gibi çok mekânlı ve çok mezarlı anlatı kahramanlarının hayatları ile ilgili bilgi ve belgelerin yerel veya ulusal duygular veya turizm gibi kaygılarla özellikle 20. yüzyılda çok farklı şekillerde yorumlandığı görülür. Eskişehir’deki Sarıköy’ün adının Yunus Emre olarak değiştirilmesinden, tarihî mezardan veya türbeden bambaşka bir külliyenin doğuşuna, sahiplenme ve turizm açısından başarılı görülen bu uygulamanın başka Yunus Emre mekân ve mezarlarında karşımıza çıkmasına kadar izlenemez ve kontrol edilemez bir değişim yaşanmaktadır. Bu değişimin büyük çoğunluğu halkbiliminin fakelore yaklaşımları ile sorgulanmayı hak etmektedir. Nitekim Selcan Gürçayır tarafından çevrilen makalelerden oluşan Folklorun Sahtesi: Fakelore (2007) adlı kitapta yer alan görüşler “Yunus Emre” uygulamaları özelinde Türk akademisyenler tarafından ele alınmamıştır. Yunus Emre metinleri üzerine çalışırken başta Risâletü’n-Nüshıyye (Günay-Horata 2004) gibi sözel bellekte saklanması ve yeniden üretilmesi mümkün olmayan şiirlerin “tarihselliği” ile her cönkte ve mecmuada varyantlaşmış olarak karşımıza çıkan ve bu hâlleriyle de sözel ortamlarda yeniden üretilmiş oldukları belli olanların “folklorik”liğinin iki ayrı okuma biçimi önerdiğini unutmamak gerekir. Bu iki ayrı okuma biçimini “edebiyat tarihçiliği” veya “folklor” lehine teke indirmenin doğru sonuçlar veremeyebileceğini göz önünde tutmak gerekir. Türkiye’de Yunus Emre üzerine yapılan yayınlar birbirinden tamamen farklı amaç ve sonuçları olması gereken bu iki bakış açısını daha çok “edebiyat tarihçiliği” lehine birleştirmişlerdir. Her ne kadar Yunus Emre de diğer çok mekânlı veya çok mezarlı menkabe kahramanları gibi “gerçek hayatı” ve “menkabevi hayatı” adlarını taşıyan başlıklar altında iki farklı düzlem ve iki farklı gerçeklik temelinde tanınsa da sonuçta yapılan yorumlar menkabevi hayatı edebiyat tarihi temelinde “aklileştirme” ve anlatı ortamının ürettiği gerçekliğe teslim olma sonucu doğurmaktadır. Âşık Paşa, Gülşehri, Baki veya Şeyh Galip gibi hayatları ve şiirleri görece daha az varyantlaşan “tarihsel kişilikler” ile Nasreddin Hoca, Yunus Emre, Köroğlu, Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal veya Ercişli Emrah gibi yaşamışlarsa bile “proto-tipik” gerçek hayatları ve gerçek şiirleri ile onlar için bağlam tarafından üretilen biyografiler ve şiirler nedeniyle “anlatı kahramanlarına” dönüşenlerin aynı sorular ve aynı yöntemler etrafından incelenmesinin zorluğu ve sonuçsuzluğu ortadadır. Anlatı kahramanlarını tarihsel kişiler olarak çözümlemeye çalışmak bugüne kadar ikna edici sonuçlar doğurmamıştır. Her araştırıcı son cümlesini ya “bence” diye bitirmek zorunda kalmış ya da doğru sonuca ulaşmayı ileride bulunacak “yeni belge”lere havale etmiştir. “Bence Yunus Emre’nin gerçek mezarı şurasıdır”, “bence bu şiir Yunus Emre’ye ait değildir” veya “Yunus Emre’nin gerçek kimliği eldeki belgelerden anlaşılmıyor, ilerde bulunacak belgeler bu konuyu aydınlatacaktır” ifadeleri anlatı kahramanlarını tarihsel kişilik olarak çözümlemek isteyenlerin bir anlamda dramatik sonuç cümleleri olmuştur. Anlatı kahramanları ile ilgili olarak ilk cümlede “hayatı hakkında fazla bilgimiz yoktur” dedikten sonra ona ait olduğu varsayılan ve en eski örnekleri şairinin ölümünden ortalama 150-200 yıl sonra yazıya aktarılmış şiirlerden ve belki çok daha sonra derlenmiş menkabelerden “ayrıntılı” kronolojiler çıkarmanın işin bir başka tutarsızlığı (Oğuz 2011) olduğu görülür. Yunus Emre’nin hayatı ve yaşadığı yer veya dönem üzerine bugüne kadar yapılan çalışmaların yöntemine ve elde edilmiş sonuçlarına yönelik bu itiraz kaydından sonra onunla ilgili tarih kayıtlarını dikkate alacak olursak, yaşadığı kabul edilen dönemle hakkında bulunan yazılı belgeler arasındaki zaman aralığı hemen görülür. Yaklaşık 150-200 yılı bulan bu zaman diliminde Yunus Emre şiirlerinin nasıl kuşaktan kuşağa aktarıldığı, yazılı metinlerin çekimlenmesi sırasında ne tür değişikliklere uğradığı gibi hususlar, üzerinde durulması gereken konulardır. Yüzyıllar içinde oluşan, mekân ve metin düzleminde varyantlar oluşturan Yunus Emre anlatı kültürüne ve geleneğine kaynaklık eden tarihsel bir kişiliğin varlığı yadsınamaz. Bunun en önemli kanıtı ve bu kişinin yazılı kültür alanında eser vermiş bir şair olduğunun en önemli belgesi Risâletü’n-Nüshıyye ve sonunda yer alan 556. beyti oluşturan “Söze tarih yidi yüz yidiydi/Yunus cânı bu yolda fidiydi” (Günay-Horata 2004) mısralarıdır. Bu beyitte geçen 707/1307-1308 tarihinde şairin eserini tamamladığı ve dolayısıyla hayatta olduğu anlaşılmaktadır. Risâletü’n-Nüshıyye’deki bu bilgi, Adnan Erzi tarafından Bayezid Umumi Kütüphanesinde bulunan ve içindeki bilgi ve belgelerden 16. yüzyıla ait olduğu değerlendirilen bir mecmuanın Fevâid olarak adlandırılan boş bırakılmış sayfalarında Yunus Emre’nin 720 /1320 tarihinde 82 yaşında vefat ettiğine dair diğer bir kayıtla da örtüşmektedir. (Erzi 1950’den akt. Tatcı 1990:14) Birbirini doğrulayan bu iki kayıttan hareketle Yunus Emre geleneğine vücut veren “proto-tipik” şairin 638/1240-1241-720/1320-1321 tarihleri arasında yaşamış olduğu fikri zaman içinde diğer yorumların önüne geçmiş ve bilim dünyasında yaygın olarak kabul görmüştür. Esasen Risâletü’n-Nüshıyye’nin sunduğu kanıta dayalı olarak Köprülü’den (2003: 249) başlayarak birçok Yunus Emre araştırıcısı onun 13.yüzyılda yaşadığı konusunda hemfikirdirler. Nitekim kabul gören bu yorumlar ve yaklaşımlara uygun olarak UNESCO 25. Genel Konferansında kabul edilen Anma ve Kutlama Yıldönümleri arasında 1991 yılı “Yunus Emre’nin doğumunun 750. Yılı” olarak ilan edilmiş, Türkiye’de ve dünyada sayısız kutlama etkinlikleri ve bilimsel çalışmalar yapılmıştır. Yunus Emre şiir geleneğini inşa eden şairin bu tarihlerde yaşadığına kanaat getirilse bile bunlar ve diğer bütün belgeler ne yazık ki daha geç dönemlerde, çoğu en erken şairin ölümünden 150-200 sene sonraya tarihlenmektedir. Böyle olunca da bu kayıtların, dervişler arasında yayılan menkabelerin, verilen tarihlerin, sözlü gelenekte veya yeniden yazılan nüshalarda varyantlaşan şiirlerin üzerinden doğru bir biyografi ve edebî şahsiyeti üzerine doğru bir çözümleme güçleşmektedir. Örneğin Risâletü’n-Nüshıyye ve erken döneme ait bazı Divan nüshaları onun ciddi bir yazılı eğitim süreci geçirdiğine işaret ederken, başta eldeki en eski nüshası 1034/1624 olan Hacı Bektaş Veli Veleyatnamesi (Noyan 1986:4) olmak üzere cönk ve mecmualarda yer alan pek çok şiiri ve hakkında anlatılan menkabeler onun başlangıçta ümmi bir halk ozanı olduğuna, daha sonra tarikat kültürü içinde kendini yetiştirdiğine inanıldığını göstermektedir (Köprülü, 2003: 256). Cumhuriyet dönemine damgasını vuran uluslaşma yorumu ve buna bağlı olarak halk kültürünün havas-avam çatışması ekseninde değerli bulunmasına bağlı olarak Yunus Emre, Kaygusuz Abdal, Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan ve Âşık Veysel ile devam eden geleneğin kurucusu bir Anadolu dervişi olarak yorumlanmıştır.(Eyuboğlu 1994:31) Nitekim bu yorum kimi nüanslarıyla Ahmet Adnan Saygun’un Yunus Emre Oratoryosu (1942) Kemal Tahir’in Devlet Ana (1967) romanı, Özdemir Birsel’in Gönüller Fatihi Yunus Emre (1973) ve Kürşat Kızbaz’ın Yunus Emre Aşkın Sesi (2014) filmleri gibi Cumhuriyet dönemi sanat eserlerinde de karşımıza çıkmaktadır. Yunus Emre’nin doğum ve ölüm tarihleri ile ilgili gerek yazma eserlerde gerekse yapılan araştırmalarda var olan tartışmalar ve farklı yorumlar, doğduğu ve öldüğü yer konusunda daha da şiddetlenerek devam etmektedir. Başta kaynakçada yer alan Gölpınarlı (1981), Köprülü (2003), Kunter (2005) Tatcı (1990) tarafından kaleme alınan eserlerde ayrıntılı olarak üzerinde durulan bu tartışma Limni adasından Azerbaycan’a kadar geniş bir coğrafyada on beşin üzerinde yerde bulunan ve Yunus Emre’nin yaşadığı kabul edilen dönemden en az 150-200 yıl, hatta bazıları 500-600 yıl sonraya ait belgelerin delil olarak gösterildiği mezar/türbe/yatır/makam üzerinden yürütülmektedir. Bu yönde yapılan çalışmalarda bulunması muhtemel yeni belgelerin durumu aydınlatabileceği görüşünün öne çıktığı görülmektedir. Yunus Emre’nin yaşadığı dönem, aile hayatı, eğitim durumu, memleketinin neresi olduğu, mezarının nerede olduğu veya daha da önemlisi kaç Yunus Emre bulunduğu gibi sonuçlandırılmamış tartışmalara bağlı olarak, eserleri hakkında da ortak bir görüş yoktur. Bu nedenle “Yunus Emre” adına kayıtlı şiirleri, tarihî kesin kanıtlara dayanmadan ve gelenek içindeki varyantlaşmayı dikkate almadan üslup ve tema gibi sözlü gelenekte kolayca değişebilir veya üretilebilir noktalardan hareketle farklı Yunus Emre’ler arasında bölüştürmenin tutarlı olmadığını düşünüyor ve kimi ayrıştırma ve bölüştürme denemelerinin aksine bu çalışmada Yunus Emre adına kayıtlı bütün şiirleri “Yunus Emre şiirleri” olarak kabul ediyoruz. Yunus Emre şiirlerinin birden fazla “Yunus”a ait olduğuna ve Divan’da veya diğer cönk ve mecmua gibi yazılı kaynaklarla sözlü gelenekte yaşayan bazı şiirlerin “gerçek” veya “asıl” Yunus Emre’ye ait olmadığına dair farklı yorumların yanında Yunus Emre’ye aidiyeti tartışma dışı olan iki eseri bulunmaktadır: Risâletü’n-Nushıyye Dîvan Risâletü’n-Nushıyye, başlangıçtaki 13 beyitlik kısmı aruz vezninin Fâilâtün /Fâilâtün /Fâilün kalıbıyla yazılmış olan, peşinden gelen mensur bir kısımdan sonra Mefâîlün /Mefâîlün /Feûlün 563 beyitten oluşan asıl kısmı bulunan ve bilinen Yunus Emre Dîvanlarının pek çoğunda yer alan tasavvufi nasihatname özelliğinde bir mesnevidir. Yazmaların hepsinde beyit sayısı aynı olmamakla birlikte en hacimli nüshada 563 beyit olduğu, bunun nüshalar arasında yapılacak karşılaştırmalarla 600 beyte kadar çıkabileceği görüşünü savunan araştırıcılar bulunmaktadır. Mesnevi, Yunus Emre Divan nüshalarından Süleymaniye Kütüphanesi Fatih Bölümü, Karaman Nüshası, Yahya Efendi Nüshası, Nuruosmaniye Kütüphanesi, Bursa İl Halk Kütüphanesi, Avusturya Nüshası, DTCF Nüshası (Günay-Horata 2004: 101-103) içinde yer almaktadır. Mesnevi’nin giriş kısmında tasavvufun genel prensipleri üzerinde durulmakta daha sonra “dâstân” terimi altında tamâ-kanaat, tekebbür-tevazu, öfke, gazab-sabır, cimrilik-cömertlik ve gıybet-doğruluk zıtlıkları üzerinden konu ele alınmaktadır (Günay-Horata 2004:67-98). 19. yüzyıl sonlarında Osmanlı harfleriyle birkaç baskısı yapılan Yunus Emre Divanları içinde yer alan Risâletü’n-Nushiyye, latin alfabesiyle 1933-1934 yıllarında Burhan Toprak, 1943 ve 1965 yıllarında iki kez Abdülbaki Gölpınarlı, 1991 yılında Mustafa Tatcı ve 1994 yılında Umay Günay ve Osman Horata tarafından yayımlanmıştır. Dîvan, Yunus Emre’nin edebiyat dünyasında ve halk arasında tanınırlığını sağlayan, gerek yazma metinlerde gerekse sözlü kültür ortamlarında tekrar tekrar üretilerek günümüze ulaştırılan eseridir. Bu eser hem çeşitli kütüphanelerde yazma nüsha olarak hem de cönk ve mecmualar içinde yazılı olarak günümüze ulaşmıştır. Öte yandan onun adını veya mahlasını taşıyan birçok ilahi de tarikat kültürü veya mevlid geleneği içinde sözlü aktarım yoluyla günümüze ulaşmıştır. Kendisi tarafından yazılan “müellif hattı” veya kendisi hayatta iken “istinsah” edilen bir divanı günümüze ulaşmamıştır. En eski yazmalar bile ölümünden çok sonra tertip edilmiştir veya çekimlenmiştir. Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar adlı eserinde bir bölümünü inceleyen Fuat Köprülü’ye son dönemde yaptığı araştırmalarla konuya önemli katkılar sağlayan Mustafa Tatcı’ya göre 14.-16. yüzyıllara tarihlenen en eski ve en önemli nüshalar Fatih Nüshası, Raif Yelkenci Nüshası, Yahya Efendi Nüshası, Ritter Nüshası, Nuruosmaniye Nüshası, Bursa Nüshası, Hacı Bektaş Nüshası ve Karaman Nüshası’dır (1990: 48) Bu nüshalar arasında Fatih nüshasının en eski nüsha olduğuna dair yaygın görüşün yanında son zamanlarda Karaman nüshasının daha eski olduğunu savunanlar da vardır. Yazma nüshaların yanında ilki 1302/1884 yılında olmak üzere Osmanlı Türkçesi ile 1320/1904 ve 1340/1921 yıllarında basılmış Yunus Emre divanları da bulunmaktadır (Köprülü 2003: 269, Günay-Horata 2004:101). Fuat Köprülü’nün Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar adlı konuyla ilgili ilk ve önemli eseriyle 20. yüzyılda dikkatleri üzerine çektiği Yunus Emre’nin Divanı Latin harfli olarak ilk kez Burhan Toprak tarafından 1933-1934 yıllarında yayımlanmıştır. Toprak eserinde yer alan Yunus Emre mahlaslı 1250 şiirden 350, diğer bir baskıda da 150 kadarının gerçek Yunus Emre’ye ait olabileceğini savunur. İkinci önemli yayın Abdülbaki Gölpınarlı tarafından 1943 ve 1965 yıllarında yapılan iki yayındır. Faruk K. Timurtaş tarafından Fatih nüshası esas alınarak hazırlanan Yunus Emre Divanı yakın dönemde yapılan önemli yayınlardan biridir. Timurtaş çeşitli yazma ve basma eserlerde Yunus Emre adına kayıtlı binden fazla şiir bulunduğunu bunlardan ancak 300-350 kadarının gerçek Yunus Emre’ye bunlardan bir bölümünün de Âşık Yunus’a ait olduğunu söyler (1986:III). Prof. Dr. Abdurrahman Güzel yönetiminde yapmış olduğu doktora tezinde Yunus Emre’nin eserlerinin tenkitli bir yayımını hedefleyen ve günümüze kadar çalışmasını yeni ekleme ve düzenlemelerle birçok kez yayımlayan Mustafa Tatcı, Yunus Emre divanlarının sözlü kaynaklardan derlendiğini ve bu nedenle çok varyantlı olduğunu belirtir. Ayrıca bu divanların tenkitli neşrinin önemini vurgular ve bazı şiirlerin Âşık Yunus ve diğerlerine ait olduğunu savunur (1990:47-63). Yunus Emre Divanı'nı meydana getiren yazma nüshalar, cönk ve mecmulardaki şiirler, dervişler, zakirler ve mevlidhanlar tarafından sözlü kültür ortamlarında okuna gelen ilahiler, gerek nazım, gerekse dil ve üslup bakımından bir dönemi ve bir şairi işaret edecek şekilde homojen bir yapı sergilemez. Şiirlerin bir kısmı aruz vezni ile ve Batı Türkçesine geçen çok miktarda Arapça veya Farsça kelime ve terkip içerirken, diğer bir kısmı hece vezniyle akıcı ve sade bir Anadolu Türkçesiyle karşımıza çıkar. Konu bakımından Yunus Emre şiirleri “dinî-tasavvufi” niteliktedir ve önemli bir kısmında tasavvufun Vahdet-i Vücud konusuna yer verilir. Bununla birlikte Yunus Emre şiirlerinin büyük çoğunluğunda belli bir tarikat görüşü, bir zümreye aidiyet veya bir mezhebe mensubiyet hissedilmez. Yunus Emre şiirlerinde öğüt veren, dünyanın geçiciliğini vurgulayan, asıl hayatın ahirette olduğunu anlatan, gençleri “aşk” ve “sevgi” temasını işleyerek tasavvufa ve tarikate davet eden hikemi bir üslup görülür. Tekke şiir geleneği içinde nutuk olarak adlandırılan bu tarz şiirlere Yunus Emre Divanı'nda sıkça rastlanır. Yunus Emre şiirlerindeki tasavvuf ve tarikat felsefesinin en belirgin hâle geldiği şiirleri ise devriye ve bir kısmı da şathiyye türünde karşımıza çıkar. Yunus Emre’nin sözlü kültür ortamlarında yaşatılan şiirlerinin büyük çoğunluğu ise ilahi türündedir. Yunus Emre, Anadolu’da gelişen Türk dili ve edebiyatının en önemli öncülerinden biridir. Eserleri yaşadığı dönemde kendisi tarafından yazıya aktarılmasa da, ölümünden sonra tertip edilen divanlar veya cönk ve mecmualar yoluyla günümüze ulaşması sağlanmıştır. Şiirlerinde kullanılan vezin, dil ve üslup bakımından kimi farklar ve çelişkiler olsa da bütün eserlerinde Yunus Emre geleneğine ait olmanın tutarlılığı vardır. Yunus Emre şiirleri dünya görüşü, ele aldığı konular, din ve tasavvuf hakkındaki genel kanaatleri bakımından tutarlı bir bütünün parçaları olarak karşımıza çıkar. Şiirlerdeki kimi aykırılıklar, tutarsızlıklar veya kronolojik açıdan izaha muhtaç hususlar nedeniyle araştırıcılar, Karacaoğlan veya Pir Sultan Abdal konusunda olduğu gibi birden fazla Yunus Emre’nin olduğunu düşünmüşler ve şiirleri de buna göre ayrıştırmayı denemişlerdir. Ancak halk zihninde ve sözlü kültür ortamında Yunus Emre, menkabelerle ve ilahilerle bütünlenmiş hayatıyla bir tek şair olarak algılanmış ve sözlü kültür ortamında bu şekilde yaşatılmıştır. Yaşadığı yüzyıl olarak kabul ettiğimiz 13. yüzyılda, başta Mevlana olmak üzere görkemli âlim ve mutasavvıfların Arapça ve daha çok Farsça yazmasına rağmen Yunus Emre’nin Türkçeyi şiir dili olarak tercih etmesi araştırılması ve anlaşılması gereken bir husustur. Âşık Paşa’nın Garibnâme adlı mesnevisinde şikâyet ettiği hususların Yunus Emre tarafından daha önce uygulanmış olması, Kaygusuz Abdal, Hacı Bayram Veli, Eşrefoğlu Rumi, Hatayî, Ümmi Sinan, Vahib Ümmî, Ahmed Sarban, Eroğlu Nuri, İdris Muhtefi, Seyyid Seyfullah Halvetî, Nakşi Akkirmanî, İbrahim Efendi, Sunullah Gaybi, Niyazi Mısri, Kul Himmet, ve Fuzulî’den başlayarak Osmanlı, Azeri ve Çağatay sahalarında farklı tarikat ve şiir ekollerine sahip yüzlerce şairde görülen izleri, Yunus Emre’nin çağına ve sonrasına olan etkisini göstermektedir. Yunus Emre şiirlerinde tasavvufi amaçla kullanılan “âşık” onun etkisiyle ve şiirlerinin sözlü kültür ortamlarına yansımasıyla zaman içinde eski “ozan”ların yeni adı olmuştur. Bugün de âşıklık geleneği Yunus Emre’yi eski ustalardan biri olarak kabul etmekte ve şiirlerini “usta malı” olarak icra etmekte ve bir anlamda yeniden üretmektedirler. Yunus Emre şiirlerinin varyantlaşmasında, yeniden üretilmesinde ve cönk ve mecmualarda sıklıkla rastlanmasında tekke şiir geleneği kadar âşıklık geleneğinin de etkisi vardır. Yunus Emre şiirlerinin geneline bakıldığında anlaşılacağı üzere birçok tarikatin benimseyeceği dinî-tasavvufi konularda bir ahlak adamı olarak ortaya çıkar. Dünyevi zevkler ve tatlar onda ana tema olamaz, dünya bir imtihan yeridir, fanidir. İnsan için asıl olan ahirettir, öteki dünyadır. Bu düşünce ekseninde şiirlerinde insanlara iyilik yapma ve hoşgörülü olma konusunda önemli telkinlerde bulunur. Bununla birlikte, yazdığı veya söylediği şiirlerde düşüncesini yaymak, karşı düşüncelerle savaşmak ve bunları da en keskin dille ifade etmek gibi hususlarla da karşılaşılır. Fuat Köprülü Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar adlı eserinde Yunus Emre’nin şiirlenin konusu ve kaynağı hakkında şu yorumu yapar: “O Muhyi’d-dîn Arabî ve şâkirdleriyle Celâle’d-dîn Rûmî’nin yaydığı geniş ve serbest telâkkileri tamâmıyle kendine mal etmiş, rûhen mutsasvvıf, büyük ve çok samîmî sanatkâr bir şahsiyetti.” (2003:301). Yunus Emre, Osmanlı şiir geleneğinin önemli biyografik eserlerinden olan tezkirelerde de yerini almıştır. Âşık Çelebi’nin Meşairü’ş-Şuarâ (Kılıç 2010), Aziz Mahmud Hüdayî’nin Vakıat ,Niyazi Mısri’nin meşhur şathiye şerhi, Köstendilli Şeyhî Süleyman Efendi’nin Bahrü’l-Velâye adlı eserlerinde yer alan bilgi ve menkabeler (Tatcı 1990: 7-12) Lâmiî Çelebi’nin, “Nefehâtü’l-üns (Uludağ-Kara 2001)çevirisinde verdiği bilgiler onun şöhreti, tanınırlığı ve kendisinden sonrakilere olan etkisini anlamak bakımından önemlidir. Yunus Emre-Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre-Tapduk Emre arasındaki tarikate intisap ve acemi bir “salik”ten usta bir “mürşid” ve şairin doğuşunu anlatan efsaneler, menkabeler, hikâyeler ve kıssalar, -Hacı Bektaş Veli Velayetnamesi, Lamiî Çelebi ve İsmail Hakkı Bursevî’nin (1287/1870) eserlerinde de görüldüğü gibi- Yunus Emre’yi unutulmaz kılan bir “halk romanı” olarak kuşaktan kuşağa anlatılmış, bu romanın çoğu yerini onun şiirleri veya anlatıcılar tarafından “usta malı” olarak üretilenler süslemiştir. Yunus Emre’nin coşkun bir üsluba sahip ilahileri ve/veya nefesleri Halvetiler (Tatcı 1990:9-10) başta olmak üzere birçok tarikatin zikir ve ayinlerinde yerini almış, menkabevi hayatı dilden dile aktarılmış, halkın doğum, ölüm, evlenme, sünnet, hac gibi gündelik hayatının içinde yer alan geçiş ritüellerinin ayrılmaz bir parçası olan mevlid törenlerinde bu ilahiler seslendirilmiştir. Yunus Emre, şiirlerinin ana konusunu oluşturan din ve tasavvuf konusunu çoğu şiirlerinde “aşk” ve “sevgi” temelinde ifade ettiği için, Batıda gelişen hoşgörü, tolerans ve hümanizm akımlarının da dikkatini çekmiş ve bu tarz şiirleri birçok dile çevrilerek yaygınlaşmıştır (Halman 1993, Eyüboğlu 1974). Hacı Bektaş Veli Velayetnamesi'nden başlayarak Alevi-Bektaşi edebiyatı şeyhi Taptuk Emre ve talebesi Yunus Emre’yi kendi tarikat kültürleri içinde yorumlamışlar, başta cemler ve dergâhlar olmak üzere şiirleri âşıklar ve zakirler tarafından kuşaktan kuşağa aktarılmıştır. Velayetname’nin manzum ve mensur nüshalarında ve Bektaşi dergâhlarınki sözlü kültür aktarımlarında Hacı Bektaş Veli-Tapduk Emre-Yunus Emre ilişkisi, menkabeler, efsaneler ve bir anlamda tefrika edilen derviş hikâyeleri olarak anlatılmıştır. Yunus Emre’nin başta başkent Konya olmak üzere Selçuklu kentlerinde egemen olan Farsça edebiyat ve daha ziyade şiir akımına karşılık, şiirlerini Türkçe yazması/söylemesinin Anadolu’da Türkçenin gelişip köklenmesinde önemli bir etkisinin olduğu düşünülmektedir (Köprülü: 2003:312). Bu yorum ve düşüncenin etkisiyle Osmanlı’nın son döneminde başlayan ve Cumhuriyet döneminde süren Türkçecilik akımı, Yunus Emre’yi Türkçenin ve aruz karşısında millî vezin olarak bu dönemde önem verilen hecenin Anadolu’daki en eski ve güçlü savunucusu olarak benimsemiştir. Sonuç olarak Yunus Emre, 13. yüzyıldan günümüze kendisinden çok sonra yazıya aktarılan divanı, cönk ve mecmualarda yer alan ilahi, nefes, nutuk, devriye, şathiye gibi türlerdeki şiirleri, sözlü gelenek yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılan menkabe ve eserleriyle gelebilmiş Türk edebiyatının önemli bir simasıdır. Ona ait olduğu kabul edilen veya başka Yunuslara ait olduğu söylenen şiirleriyle, hakkında anlatılan ve yüzyıllar boyunca kuşaktan kuşağa aktarılan menkabeleriyle ve dinî musikinin halk arasında yaygın en önemli eserlerinin sahibi olmasıyla her görüşten, her gruptan ve her milletten insanın sevgisine ve ilgisine mazhar olmuş, insanlığın unutulmaz simaları arasında yerini almış ve bu gerçek, barış ve sevgi temelinde insanlığa hizmet etmiş kişileri anmaya yönelik çalışmalar yapan UNESCO’nun 1991 yılını Yunus Emre’nin Doğumunun 750. yılı olarak kabul etmesiyle bir kez daha ifade edilmiştir.
-
Ozan ARİF Hakkında
Arif Şirin, Giresun’un Alucra ilçesinin Hapu (Yükselen) köyünde 10 Haziran 1949 tarihinde dünyaya gelmiştir (Sakaoğlu ve Alptekin 2008: 387). Çocukluğu zorluklar içerisinde geçen Şirin, ilkokulu Gaziosmanpaşa İlkokulunda ve ortaokulu Namık Kemal Ortaokulunda Samsun’da, liseyi Perşembe İlköğretmen Okulunda 1969-1970 yılları arasında tamamlar ve öğretmen olur. 1964 yılından vefat ettiği 2019 yılına kadar yurt içi ve yurt dışında birçok şehirde konser verir. Güzel sanatlara yeteneği, şiire ilgisi ve özellikle şairliğe olan kabiliyetinden dolayı okul çağlarında şiir ve resim dallarında birincilikler ve ödüller almaya başlar [www.ozan-arif.net]. Memur bir ailenin çocuğu olan âşık, ortaokul ve liseyi Samsun’da tamamlar. Fark derslerini verdikten sonra sınıf öğretmeni olarak göreve başlar. Öğretmenlik ve ozanlığın dışında işçilik ve çiftçilikle de uğraşır (Sakaoğlu ve Alptekin 2008: 387). 1973’te aynı köyde kendisi gibi öğretmen olan Süheyla Hanım ile evlenir. Öğretmenlik mesleğinden, inançlarından ve prensiplerinden taviz vermek istemediği için devrin iktidar baskısından dolayı ayrılmak zorunda kalır (Köse 2011: 123). Ahmet Bican Ercilasun onun için, “Daha çok ülkü ve ülkücü çilesinin şairi olarak tanınmıştır. Ozan Arif ülküdür, Ozan Arif çiledir, Ozan Arif gurbettir, Ozan Arif isyandır ve Ozan Arif son elli yılımızın gür sesidir.”(www.yenicaggazetesi.com.tr) der. Ülkücü camianın sevilen şairlerinden Ozan Arif, bir süredir tedavi gördüğü gırtlak kanseri sebebiyle Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde 13 Şubat 2019 tarihinde vefat etmiş, 16 Şubat 2019'da Samsun’da Kıranköy mezarlığında toprağa verilmiştir. Arif Şirin’in mahlası Ozan’dır. Herhangi bir âşıklık koluna mensup değildir. Ozan Arif’in pek çok çırağı vardır. Yazdığı şiirlerin konusu genel olarak vatan ve millettir, ancak bunların dışında aşk ve gurbet gibi pek çok konuda da şiirler yazmıştır. Âşık meclislerine, atışmalara ve yarışmalara katılır. Şiirlerini televizyon programları, konserler ve çeşitli etkinliklerde icra eder (Köse 2011: 125). Âşıklığın oluşmasında çocukluk ve gençlik çağında okuduğu Kerem ile Aslı, Leyla ile Mecnun, Karaca Oğlan, Köroğlu, Yunus Emre ve Dadaloğlu gibi kitapların tesiri olur. Onun şiirlerinin oluşmasında yüksek tarih şuuru ve kültürünün etkili olduğu söylenebilir. O, şiirlerinde sadece Türkiye Türklerini değil, Türkiye dışındaki Türkleri, gurbetçi vatandaşları, dinî ve millî konuları da şiirlerinde işler. Şiirlerinin tamamı hece ölçüsüyle yazılmış olup 8’li veya 11’li hece ölçüsünü kullanır (Sakaoğlu ve Alptekin 2008: 387). Birçok şiir ve halk edebiyatı yarışmalarında üstün başarı gösteren Ozan Arif’in şiir, atışma, muamma, irticalen şiir söyleme, lebdeğmez, güzelleme ve diğer dallarında çeşitli tarihlerde aldığı Türkiye birincilikleri, sertifikalar ve ödülleri vardır [1]. Arif Şirin, ortaokul yıllarında şiir yazmaya başlar. Rüya ve badeye inanmamaktadır. Sazda ve sözde ustası olmamıştır. Kendisinden öncekileri usta olarak görmekte, kendisinin de geleceğe uzanan bir köprü olduğunu ifade etmektedir (Köse 2011: 124). Ozan Arif’e göre ozan, kafasıyla kalbiyle hak yolu tutan, gönlünü halka, millete, onun hayat seviyesine, işinin düzenine veren bir halk adamıdır (Köse 2011: 124). Ozan Arif’in pek çok albümü bulunmaktadır: Hak Yolunda Susmazam Ben, Ya Karabağ Ya Ölüm, Bitsin Bu Hasret, Bu Memleket Hepimizin, Destanlar Konuşuyor, Destanlarda Bul Beni, Haykıran Destanlar, Kime Bıraktın, Korkum Yok, Mamak’tan Gelen Mektup, Merhaba, Bu Hareket (Çileli Müjde), Yazık Olur Vatana (Köse 2011: 125). Ömer Lütfi Mete’nin kaleminden Ozan Arif’in gurbet yılları hakkında hazırlanan yazı dizisi 1991 yılında Tercüman gazetesinde yayımlanır (Köse 2011: 126). Ozan Arif’in destan ve taşlamaları ünlüdür. Şiirleri çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlanmış olup bunlardan bir kısmı Bir Devrin Destanı adlı kitapta toplanmıştır (Sakaoğlu ve Alptekin 2008: 387).
-
Bülent ORTAÇGİL Hakkında
İbrahim Bülent Ortaçgil,1 Mart 1950 yılında Ankara'da dogdu.1974 yılında Benimle Oynar Mısın başlıklı ilk albümü ile müzik hayatına giren sanatçının bu albümü, o dönem ses getirmese de yıllar içinde kült statüsüne erişti. 1980'lerin sonuna dek müzik piyasasından çekilen Ortaçgil, 1980'lerin ortasında Fikret Kızılok ile beraber çalışarak o yıllarda yaptığı besteleri tekrar piyasaya sürdü. 1980'lerin sonundan itibaren müzik hayatına tek başına devam eden Ortaçgil, albümlerinde ve sahne çalışmalarında Erkan Oğur, Gürol Ağırbaş, Akın Eldes, Cem Aksel ve Baki Duyarlar gibi önemli müzisyenlerle çalıştı ve kariyeri boyunca 7 solo albüm yayınlandı. Öte yandan Zuhal Olcay, Birsen Tezer, Teoman ve Leman Sam gibi vokalistlerle de düetler yaptı. 2000 yılında kendisi için birçok ünlü müzisyenın katılımı ile Ortaçgil İçin Söylenmiş Ortaçgil Şarkıları adlı bir saygı albümü yayınlandı. Şarkılarında bireyin kendisi ve etrafı ile içsel çatışmalarını anlatması, şarkı sözleri ve bestelerini her zaman kendi yapması ve müziğindeki folk, caz ve rock etkileşimleri ile Türk popüler müziğinde kendine has bir yer buldu. Hayatı Gençlik Yılları Selânik ve İşkodra göçmeni bir ailede doğdu. Babası Zafer Ortaçgil, askerî tabip idi. Annesi Nesrin Hanım ise ev hanımıydı. 1953'te kardeşi Ercüment, 1961'de ise kız kardeşi Bahar doğdu. İlkokula Ankara'da başladı ve daha sonra İstanbul'a taşındı. İstanbul Sultanahmet İlkokulu'nu bitirdi. Ortaokul ve liseyi Kadıköy Maarif Koleji'nden sonra, İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi kimya bölümünden mezun oldu. Müzik Hayatı Müzikle tanışması lise yıllarına dayanıyordu. Bülent Ortaçgil, Maarif Koleji'nde aralarında Mazhar Alanson'un da bulunduğu sınıf arkadaşlarıyla beraber gitar çalmaya başladı. İlk gitarını eniştesi almıştı. Kendi aralarında bazı müzik toplulukları kurdular. Farklı farklı isimlerle amatör müzik yapan bu gruplardan birisi de Damlalar ismini taşıyordu. Grupta davul çalan Ortaçgil, House of the Rising Sun, I Dig Rock'n'Roll Music gibi klasikleri yorumluyorlardı. Dönemde ünü yakalayan The Beatles'tan çok etkilenen Ortaçgil, müzik çalışmalarına hız verdi. 15 yaşında ilk bestesi "Second Time Around"'ı yaptı. Okul konserlerinin yanı sıra Milliyet Liselerarası Müzik Yarışması'nda Maarif Koleji'ni temsil etti. Vokalin yanında davul çalan Ortaçgil'e, bas gitarda Fatih Hunca, gitarda Halit Erol ve orgda Celal Yahyabeyoğlu eşlik etti. Yorumladıkları İngilizce şarkıların yanında yine İngilizce bir Ortaçgil şarkısını yarışmada çaldılar ancak kendi besteleri juri üyesi Şerif Yüzbaşıoğlu tarafından hiç beğenilmedi. Daha sonra davulu bırakan ve vokale odaklanan Ortaçgil 1968'de bas gitarda Ahmet Güvenç, gitarlarda Fatih Hunca ve Osman Kayaalp, klavyede Galip Boransu ile Filozoflar grubunu kurdu. Bu grupla gazinolarda da konserler verdiler ancak lise mezuniyetiyle grup dağıldı. Bu grubu bas gitarda Güvenç, solo gitarda kardeşi Ercüment Ortaçgil, ritm gitarda Aydın Cakuş ve davulda Ömer Talmaç ile Sorular takip etti. Bu grup da 1969'da birkaç konser verip dağıldı. Lise yıllarında müzik dışında tiyatroya da merak sardı. Liselerarası bir tiyatro yarışmasında Turgut Özakman'ın "Güneşte On Kişi" oyununu oynadı ve en iyi yardımcı oyuncu ödülünü kazandı. Aynı yarışmada en iyi oyuncu ödülünü de Rutkay Aziz almıştı. Tiyatro ve müzik dışında Ortaçgil, atletizme de meraklıydı. İlk solo çalışmaları Bülent Ortaçgil o yıllarda The Beatles, Cat Stevens, Donovan ve Bob Dylan'ın tarzlarından etkilendi. Bu sıralar Ercüment Ortaçgil ile birlikte Ahmet Güvenç'lerin evinde müzik yaptılar. Güvenç, Ortaçgil'in isim babalığını yaptığı Bunalım grubu ile daha sert bir yöne yönelirken, Ortaçgil gitarıyla sade müzikler yapıyordu. 1960'ların sonunda Attilâ İlhan gibi şairlerin şiirlerini şarkılaştıran sanatçı, ilk albümünde yayınlanacak şarkılarını da bu dönemde yarattı. Bunalım, ilk 45'likleri "Taş Var Köpek Yok"u yaparken, plak şirketleri Diskotür'e Bülent Ortaçgil'i önerdiler. Ortaçgil, plak şirketi sahibi Antuan Şoris ve genç müzisyen Ali Kocatepe'ye şarkılarını dinletti. Kocatepe'nin ısrarı ile Diskotür, şarkıcı ile anlaştı ve 1971'de kimya fakültesi öğrencisi Bülent Ortaçgil'in "Anlamsız / Yüzünü Dökme Küçük Kız" isimli kırkbeşliğini yayımladı. Bu 45'lik çok satmasa da Ortaçgil, Hey dergisinin 1971 yılı "En Ümit Veren Erkek Sanatçı" anketinde sanatçı 5. oldu. Aynı yıl kardeşinin de içinde bulunduğu Biz adlı bir grup kurdu. Yerel müziğe daha çok yöneleceğini söyleyip, bir süre bağlama çalsa da istediklerine ulaşamayıp hiçbir kayıt yapmadan kısa süre sonra grubu dağıttı. Bu sırada kimya mühendisliği eğitime geri dönen Ortaçgil'i, yeni bir plak şirketi kuran ve Ortaçgil'in şarkılarını plak yapmak isteyen Ali Kocatepe tekrar müziğe döndürdü. Benimle Oynar Mısın İlk albümü Benimle Oynar Mısın'ı 1974 yılında ilk 45'liğinde olduğu gibi sadece Bülent adıyla yayınlandı. Hâlâ Türk pop tarihinin en önemlilerinden birisi olarak kabul edilen bu albümde Onno Tunç ve Ergun Pekakcan'la çalıştı. Albüm, Ali Kocatepe'ye ait 1 Numara Plakçılık'tan çıktı. Albümde daha sonra konserlerde ve başka sanatçılar tarafından çokça yorumlanacak Benimle Oynar Mısın, Olmalı mı Olmamalı mı, Kediler, Her Şey Sevgiyle Başlar, Şık Latife başlıklı şarkıların yanısıra Ahmet Güvenç'in annesi için yazılmış Suna Abla vardır. Albümdeki şarkılardan Yağmur ise İsveç'li şair Artur Lundkvist'in bir şiirinin Ortaçgil tarafından bestelenmesiyle oluşmuştur. Albümden Olmalı mı Olmamalı mı / Şık Latife 45'liği yayınlandı. Bu albümden bazı şarkılar 1976 tarihli Kadir İnanır ve Müjde Ar'ın oynadığı Zeki Ökten filmi Pisi Pisi'de kullanılıp kitlelere ulaşsa da, şarkıların kullanımı için Ortaçgil'den izin alınmamıştı ve bu olay sanatçının tepkisiyle karşılaştı. 1975'te Ortaçgil, Hey dergisinin anketinde "Yılın Ümit Veren Şarkıcısı" anketinde bir kez daha yer aldı ve bu sefer 4. oldu. Ancak albüm sadece 2000 sattı. Bu albümden kazandığı parayla kendine bir Dual pikap aldı. Albümün bir konseri olmadı. Albüm 30 yıl sonra World Psychedelia isimli yapım şirketi tarafından Amerika Birleşik Devletleri'nde de yayınlandı. Nick Drake, Donovan gibi İngiliz folk rock ve psychedelic folk sanatçılarının eserlerine benzetilen albüm beğeni topladı. 2015 yılında ise albüm Türkiye'de plak olarak tekrar basıldı. Müziğe ara Albüm sonrası müzik teorisi, yazımı, notalar ile ilgilenmeye başladı. Ali Kocatepe'nin masallara müzik yazma teklifini kabul eden Ortaçgil, ilk kez notalı çalışmalar yaptı. Atilla Özdemiroğlu'nun keman, Ergun Pekakcan'ın piyano çaldığı 3 Masal albümü 1976'da yayınlandı. 3 şarkı bulunan bu plak başarılı olmadı. Aynı sene üniversiteyi bitirip, evlenen Ortaçgil, müzik hayatında büyük başarılar yakalayamadığını anlayınca müzik kariyerine on yıllık bir ara verdi. Pfizer ve Netaş gibi şirketlerde Kimya Mühendisliği yaptı. Bir sene kadar Norveç'te yaşadı. Mühendisliği seçmesini böyle açıkladı: "Mühendislik yaptım. Çünkü korktum. İstemediğim müziği çalarak kendime kurduğum o müzik dünyasını yıkmak istemedim." Çekirdek Sanatevi 1980'lerin başında kendisi gibi müziğe ara vermiş Fikret Kızılok ile tanıştı. İkili Çekirdek Sanatevi'ni kurdular. Bostancı'daki bu ev, amatör sanatçıların ücretsiz konserler düzenlediği, kayıtlar yapılan bir sahne haline geldi. 1984'te Erkan Oğur ve Yaz Baltacıgil'in çaldığı Ortaçgil albümü Rüzgâra Söylenen Şarkılar çıktı. Bu canlı kayıtta, Benimle Oynar Mısın?'dan şarkılar ve daha önce yayınlanmamış, çoğu sonraki albümlerde yer alacak şarkılar vardı. Bir yıl sonra da Fikret Kızılok ile Çekirdek kayıtlarından olan Biz Şarkılarımızı.. adlı albümü çıkardı. Birbirlerinin şarkılarını söyleyip eşlik ettikleri bu albümde beraber besteleri Biz Şarkılarımızı dışında Ortaçgil besteleri Mum, Deniz Kokusu, Nereye Sokağı, Memurun Şarkısı vardı. Bu dönemde TRT için çocuk şarkıları kaydettiler. Telif yasalarından sonra bandrollü albüm çıkarmak zorunda kaldılar. Ortaçgil - Kızılok ortaklığı 1986 yılında Pencere Önü Çiçeği isimli albümle sonuçlandı. Albümde Bir Nihavend Yalnızlık, Güneşin Aynasında, Uyusun da Büyüsün gibi ortak besteler ve solo besteler yer alıyordu. 1988'de Fikret Kızılok ile Sonay'ın Gecenin Üçünde ve Sibel Sezal'ın Bu Kalp Seni Unutur Mu albümünün yapımında yer aldı. Bu albümlerde gitar çaldı. Ancak Fikret Kızılok ile müzikal anlaşmazlıklar yaşamaya başladığı için bütün 1980'leri beraber geçiren sanatçılar yollarını ayırdı. Bu dönemde Ortaçgil eşinden de ayrıldı. Aynı dönemde kimya mühendisliğini tamamen bırakmaya karar veren Ortaçgil, 37 yaşında müziğe temelli dönüş yaptı. Stüdyo albümlerine dönüş 1989'da Bülent Ortaçgil, Benimle Oynar Mısın'ı takip edecek ikinci stüdyo albümünü hazırlamaya başladı. Yine Onno Tunç ile çalışan Ortaçgil, Tunç'un evinde Sezen Aksu'yla tanıştı. Aksu, Ortaçgil'den bir şarkı istedi. Ortaçgil, daha sonra Light başlıklı albümünde yer alacak Kimseye Anlatmadım'ı besteliyordu ama Sezen Aksu, Ortaçgil'in Beni Kategorize Etme şarkısını aldı ve Sezen Aksu Söylüyor albümünde söyledi. 1990'da solo kariyerine verdiği 16 yıllık aradan sonra 2. Perde albümüyle müzik piyasalarına geri döndü. 2. Perde'de Bülent Ortaçgil'in en önemli yardımcısı bütün enstrümanları çalan Onno Tunç oldu. Albümde Bu İş Çok Zor Yonca, Bozburun, Çığlık Çığlığa gibi Ortaçgil hitleri vardı. O yıl daha önce Çekirdek Sanatevi'nde albüm kaydeden Yeni Türkü'nün Vira Vira albümündeki iki Selim Atakan bestesine ("Beklemek" ve "Anne") söz yazdı. Ertesi yıl Benimle Oynar Mısın'ın devamı olarak nitelendirilebilecek Oyuna Devam isimli albüm geldi. Bu albümde Ortaçgil, on yıl boyunca beraber çalacağı müzisyen arkadaşlarını da bir araya getiriyordu. Erkan Oğur, Cem Aksel, Gürol Ağırbaş ve Bülent Ortaçgil dörtlüsü bu albümde bir araya geldi. Albümde bir şarkının vokalini Leman Sam yapıyordu. Aynı yıl Ayşegül Aldinç, Ortaçgil'in Şık Latife şarkısını yorumlayıp, şarkıya bir de klip çekti. Öte yandan Alman bir plak şirketinin Türk müziğini tanıtmak için hazırladığı The Other Side of Turkey albümünde Erkan Oğur ile beş şarkısını tekrar kaydetti. Oğur-Ortaçgil ortaklığı, Oğur'un 1993 yılında çıkan Fretless albümünde devam etti. Ortaçgil, bu albümün altı şarkında gitar çaldı. Bu Şarkılar Adam Olmaz albümü 1994'te yayınlandı. Bu sefer albüm Serdar Ateşer, Akın Eldes gibi sanatçıları barındırıyordu. Ancak Oğur ile çalışmayı bırakmayan Ortaçgil, 1996 tarihli Erkan Oğur'un Bir Ömürlük Misafir albümüne adını veren parçanın sözlerini Sezen Aksu ile birlikte yazdı. Janet ve Jak Esim Ensemble grubuyla birlikte Türkiye dışında Avrupa ve İsrail konserlerinde sahne aldı ve grubun albümlerinde çaldı. 1995 yılında caz sanatçısı ve ressam Ayşegül Yeşilnil’in Rüzgara Şarkılar Söyle adlı ilk albümüne adını veren şarkıya gitar çaldı. 1998'de Light albümü yayınlandı. Eski ekibi Oğur, Aksel, Ağırbaş'ın yanında Birsen Tezer, Ozan Doğulu gibi sanatçıları barındıran albüm Mavi Kuş, Eylül Akşamı, Şarkılarım Senindir gibi duygusal parçalar yanında dönemin siyasal karmaşasına bir taşlama olan Normal başlıklı şarkısını da barındırıyordu. Ortaçgil, verdiği konserler sırasında, ekip arkadaşlarının da katkılarıyla, eski şarkılarının farklı bir yöne gittiğini gördü ve konser tadında canlı bir kayıt yapmaya karar verdi. 1999'da çıkan Eski Defterler albümü sıkça Benimle Oynar Mısın? ve Çekirdek Sanatevi dönemi şarkılarından oluşmuştu. 2000'li yıllar 2000 yılında Türkiye'de daha önce çok amatör şekillerde yapılmış tribute çalışmalarının en profesyoneli olan Ortaçgil İçin Söylenmiş Ortaçgil Şarkıları albümü yayınlandı. Albümde Sezen Aksu, Şebnem Ferah, Levent Yüksel, Bulutsuzluk Özlemi, Teoman, Zuhal Olcay, Haluk Levent, Mirkelam, Yaşar gibi birçok popüler müzik sanatçısı yer alıyordu. Ortaçgil, bu albümde Pencere Önü Çiçeği ve Yüzünü Dökme Küçük Kız şarkılarında gitar da çaldı. Aynı yıl Ortaçgil, Gürol Ağırbaş'ın Bas Şarkıları albümündeki 108 başlıklı şarkının sözlerini yazdı. Sezen Aksu'nun Gidiyorum Bu Şehirden şarkısının düzenlemesini yapıp gitar çaldı. 2003'te Gece Yalanları çıktı. Bu albümü 2010 yılında çıkan Sen takip etti. 2017'de bu albümden şarkıları ve Ortaçgil klasiklerini senfonik bir anlayışla yorumladığı Senfonik Ortaçgil albümü yayınlandı. Bu konser DVD olarak da piyasaya sürüldü. 2000'li yıllar Ortaçgil'in farklı sanatçılar ile beraber çalıştığı bir dönem oldu. Bu isimlerden biri Zuhal Olcay'dı. 2002 tarihli Zuhal Olcay albümü Başucu Şarkıları'na "Yağmur" şarkısını verip, albümün süpervizörlüğünü yaptı. Bir süre ikili beraber konserler verdiler. Bu dönemde Murathan Mungan için yayınlanan saygı albümünde Sesler Yüzler Sokaklar şarkısında çaldılar. 2005'te Başucu Şarkıları 2 çıktı. Bu albümün de süpervizörü olan Ortaçgil, Beni Kategorize Etme şarkısını Olcay'a verdi ve Sus Duymasın şarkısında onunla düet yaptı. Olcay'ın 2009 yılında çıkan Aşk'ın Halleri albümüne Aşkın En Mavi Zamanı şarkısını verip, kardeşi Ercüment Ortaçgil'in üç bestesine de söz yazdı. Olcay'ın yanında Birsen Tezer, Hüsnü Arkan ve Levent Yüksel'in albümlerinde yer aldı. Jehan Barbur, Sertab Erener, Gülben Ergen ve Hepsi gibi farklı tarzda sanatçılar tarafından şarkıları yorumlandı. Ortaçgil şarkıları zaman zaman beyaz perdede de kullanıldı. 2004'te Müslüm Gürses'in Neredesin Firuze filmi için Sensiz Olmaz'ı yorumlaması büyük bir ilgi topladı. 2011'de ise Aşk Tesadüfleri Sever filminde Mehmet Günsur, Eylül Akşamı'nı yorumladı. Bir yandan da profesyonel müzik kariyerinde ilk kez başkalarının şarkılarını yorumlamaya karar veren Ortaçgil, başka sanatçıların tribute albümlerinde çaldı. İlk albümünün çıkmasında büyük yardımları olan Ali Kocatepe için yapılan 41 Kere Maşallah albümünde Hayat Umutla Başlar şarkısını söyledi. 2007'de ise Çekirdek Sanatevi döneminde bir albümlerini yaptığı Ezginin Günlüğü'ne saygı albümü Çeyrek'te Teninle Konuşmak şarkısını söyledi. Çocukluk arkadaşı Ahmet Güvenç'in grubu Kurtalan Ekspres'in Göğe Selam ve Göğe Selam II albümlerinde Barış Manço'nun Unutamadım ve Sakız Hanım ve Mahur Bey şarkılarını yorumladı. 2014'te ise Ahmet Kaya için yapılan saygı albümünde Mahur şarkısını söyledi. Ortaçgil, 2004 yılında Teoman ile konserlere çıktı. 2007'de bu konserin kayıtları Konser adlı albümde yayınlandı. Bu albümde Teoman, Ortaçgil şarkılarını, Ortaçgil de Teoman şarkılarını seslendirdi. Aynı yıl, Fikret Kızılok ile 1980'lerde bestelediği çocuk şarkılarını Büyükler için Çocuk Şarkıları başlığıyla yayınlandı. Birsen Tezer, Ceylan Ertem ve Jehan Barbur'un ile birlikte 21 Aralık 2012'de Kadın Sesi Değmiş Şarkılar başlığıyla bir konser verdi. Kasım 2008'de İstanbul'da konser verir iken Bülent Ortaçgil, hayatını uzun zamandan beri Marmaris'in Bozburun mevkisinde sürdürmektedir.
-
Bedirhan GÖKÇE Hakkında
Gökçe, 21 Mart 1976 tarihinde Ardahan’lı memur ailesinin 6. Çocuğu olarak Ankara’da doğmuştur. Babası Zekeriya bey, annesi Gülgez hanımdır. Çocukluğunda büyük mahalle maçlarında su ve sakız satar. Kazandığı parayla Kemalettin Tuğcu’nun, Ömer Seyfettin’in hikâye kitaplarından alırdı. 1988 yılında mankenlik yapmakta olduğu sıralarda TRT'nin açtığı seslendirme sınavlarında başarı göstererek günümüze kadar seslendirdiği onlarca parçalarla ve şiirlerle tanınmıştır. Sanatçının onlarca sesli şiir kayıtları ile denemeleri olup, bu şiirlerini albüm haline getirmiştir. Sanatçı birçok özel kanalda şiirlerini seslendirdiği pogramlar yapmıştır. Bedirhan Gökçe 2003 yılında ise A.G.A adlı yönetmenliğini Andaç Haznedaroğlu'nun yaptığı Tv dizisinde rol almıştır. Ayrıca TRT'de yayınlanan Bedirhan Gökçe ile gecenin kıyısında adlı programı sunmuştur. Şu anda Türkiye'nin popüler radyolarından Kral FM'de hafta içi her gün 23.00-01.00 arası yayın yapmaktaydı. 15 Ağustos'tan itibaren bir süre yayın yapmayacağını kamuoyuna duyurdu.
-
Victor Hugo Hakkında
Victor Hugo, 26 Şubat 1802’de Fransa Besançon’da doğdu. 22 Mayıs 1885’te Paris’te yaşamını yitirdi. Büyük Fransız düşünür ve yazarı. Napolyon’un ordularında general olan Joseph-Leopold Sigisbert Hugo’nun oğlu. Annesi ve babası arasındaki anlaşmazlıklar yüzünden çocukluğu sorunlu geçti. Hep annesinin yanında kaldı. Eğitimi düzensiz oldu. Ama Latin edebiyatıyla ilgili sağlam bir eğitim gördü. Hukuk Fakültesi’ne girdi. 1816’dan sonra edebiyata yöneldi. 1819-1821 arasında “Conservateur Litteraire” adlı bir dergi çıkardı, 1821’de hayatta en büyük desteği olan annesini kaybetti. Bir yıl sonra çocukluk aşkı Adele Foucher ile evlendi. Aynı yıl ilk şiir kitabı “Odlar ve Çeviriler” yayınlandı. 1822’de ilk romanı “İzlanda Hanı” çıktı. Bu kitapla edebiyat dünyasını kendisini kabul ettirdi. Romantizme bağlı bir yazar olarak tanındı. Yazdığı oyunlardan “Marion de Lorme” sansür tarafından yasaklandı. “Hernani” oyununu yazarak karşılık verdi. Bu başkaldırış ününü artırdı, onu liberallere yaklaştırdı. 11’inci Louis dönemini anlatan romanı “Notre Dame’ın Kamburu” edebiyat dünyasındaki yerini sağlamlaştırdı. Bu başarılarla yoğun bir çalışmaya girdi. 1841’de Fransız Akademisi’ne seçildi. 1845’te Soylular Meclisi’ne aday gösterildi. Bu sırada kızının kocasıyla birlikte boğulması üzerine yazmaya ara verdi. 1851’deki hükümet darbesinden sonra 3’üncü Napolyon iktidara gelince Brüksel’e kaçtı. Sürgün yaşamı 1870’teki cumhuriyete kadar sürdü. Sürgün yıllarında 1852-1855 arasında İngiltere’de de kaldı. Eserlerinin çoğunu sürgün döneminde yazdı. Ünlü romanı “Sefiller” 1862’de yayınlandı ve olağanüstü ilgi gördü. Kısa sürede çeşitli dillere çevrilen bu roman, ona uluslararası düzeyde başarı getirdi. Fransız-Alman savaşının ülkesinin yenilgisiyle son bulması ve cumhuriyetin kurulmasından sonra Paris’e döndü. 1871’de Ulusal Meclis üyesi oldu ama bir ay sonra istifa etti. 1868’de eşi Adele öldü. 1863’te evlenmek için ABD’ye kaçan kızı 1872’de akli dengesini yitirmiş olarak döndü. 1871 ve 1873’te iki oğlunu kaybetti. 1870’te Paris’in kuşatmasını anlatan “Korkunç Yıl” şiireyle ulusal bir kahraman oldu ama ailesindeki kayıpların verdiği acıyla yaşamdan koptu. 1871’de kurulan Paris Komünü’nü destekledi, yine Brüksel’e kaçmak zorunda kaldı. Kısa süre sonra döndü. Senatör seçildi. 1878’de beynindeki bir dolaşım sorunu nedeniyle rahatsızlandı. Ölümünde cenazesi ulusal törenle kaldırıldı, Pantheon’a gömüldü. Fransız edebiyatının en çok ürün veren yazarı. 1830’larda “Romantizmin en güçlü beyni” olarak nitelendirildi. Popüler Fransız edebiyatının babası ve Fransa’nın ulusal şairi oldu. Ancak sonraki yıllarda daha çok düzyazıları ve özellikle romanlarıyla akıllarda kaldı. 15 yaşındayken bir şiiriyle Akademi Ödülü’nü kazandı. 17 yaşında Toulouse Edebiyat Akademisi’nin en büyük ödülü olan Altın Zambak’ı aldı. 1825’te Légion d’Honneur nişanının sahibi oldu.
-
Fatih KISAPARMAK Hakkında
Fatih Kısaparmak 31 Ocak 1961 yılında Elazığ'da dünyaya geldi. Annesi Yıldız Hanım, emekli bir ilkokul öğretmeni; babası Necip Bey ise, sırasıyla ortaokul ve öğretmen okulu müdürü, il millî eğitim müdürü, ortaöğretim genel müdürü ve bakanlık teftiş kurulu başkanı olarak hizmetler vermiş; basılı beş eseri de bulunan bir bürokrattır. 1991 yılında, TRT, Kanal 6, TGRT, Kanal 7, Star TV, Samanyolu ve Fox televizyonlarının ana haber spikerliği ve program sunuculuğu görevini yürüten, ekonomist Şebnem Ergür (Kısaparmak) ile evlendi. Bu evlilikten, Ozan ve Kaan adlı iki erkek çocukları dünyaya geldi. Fatih Kısaparmak, temel eğitim döneminden itibaren, Ankara Devlet Konservatuvarı ve TRT Ankara Radyosu'nda müzik; Devlet Güzel Sanatlar Galerisi'nde ise resim çalışmalarında bulundu. Ankara Bahçelievler Deneme Lisesi'ndeki öğrencilik yıllarında, Tasvir Gazetesi adına TBMM foto muhabirliği yaptı. Üniversite döneminde ise, başta Varlık olmak üzere çeşitli edebiyat-sanat dergilerinde şiirleri, röportajları ve araştırmaları yayımlandı. Yukarı Fırat Havzası'ndaki inceleme ve derlemelerini topladığı "Dil Folkloru Açısından Harput Ağzı" isimli bilimsel çalışması, ayrıca, "Ve Ağır Sevdam" adını taşıyan bir şiir kitabı da bulunmaktadır. 1985 yılında besteci, söz yazarı ve yorumcu olarak profesyonel sanat yaşamına atıldı. İlk çalışması olan “Kilim” büyük kitlelere ulaştı. Daha sonra ürettiği 17 müzik albümüyle de müzik kariyerini sürdüren Kısaparmak, 200’den fazla besteye imza attı. "Çağdaş Ozan", "Bay Kilim" ve "Türkü Baba" olarak da tanındı. Fatih Kısaparmak, sırasıyla "Grup Kilim" ve "Grup Mozaik" adlı iki ayrı konser orkestrası kurdu. Erzincan, Gölcük ve Pakistan depremzedeleri ile Zonguldak grizu faciasında hayatını kaybedenlerin yanı sıra Darülaceze, Unicef vb. kurumlar yararına "Toplumsal Dayanışma ve Yardım Konserleri" düzenledi. Türkiye'nin yanı sıra ABD, Rusya, Avustralya, Almanya, Avusturya, Fransa, Hollanda, Belçika, İsveç, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Bosna-Hersek, Venezuela, Kazakistan ve Özbekistan'da çok sayıda konser verdi. Malatyaspor ve Elâzığspor’da, toplam 3 dönem yönetim kurulu üyeliği görevinde bulunan Fatih Kısaparmak, İstanbul-Elâzığ Kültür Vakfı’ndaki kurucu üyeliğinin yanı sıra, Elâzığlılar Dayanışma Derneği'nde de yönetici ve genel sekreter olarak çalıştı. Türkiye'nin önde gelen kurum ve kuruluşlarınca 70'e yakın ödüle layık görülen sanatçıya, 2000 yılında, halk müziğine ve folklora katkılarından dolayı Fırat Üniversitesi Senatosu tarafından Fahri Doktora unvanı verildi. Albümleri Kilim (1987) Yarına Kaç Var - Bekle Küçüğüm (1989) Cemre Düşünce (1990) Güneşi Biz Uyandırdık (1991) Portakal Çiçeğim (1992) Hoşçakal (1994) Mozaik 1 (1995) Mozaik 2 (1996) Dicle'nin Oğlu (1996) Olur Mu Böyle Hasan (1998) Mor Salkımlı Sokak (1999) ve Senin Şiirlerim (1999) Bu Dağ Ne Rüzgarlar Gördü (2000) Vay Benim Hayallerim (2001) Sevdaysa Sevda, Kavgaysa Kavga (2003) Ben İki Kere Ağladım (2004) Belki Dönemem Anne (2007) Aşk Ve Özgürlük İçin (2009) Sonsuza Kadar (2013) Belki Dönemem Anne (2018)
Jump to content