Whatsapp irtibat Jump to content
Üyelerimizin Dikkatine

admin

Administrators
  • Katıldı

  • Son Giriş

admin tarafından gönderilen her şey

  1. Şair ve yazar (D. 15 Mart 1944, Hemşin / Rize – Ö. 24 Haziran 2023, Ankara).. Erzurum’da başladığı ilkokulu Kars’ta bitirdi. Erzurum Lisesi (1963) ve AİTİA Maliye İhtisas Bölümü (1968) mezunu. Bir yıl Erzurum’da serbest çalıştıktan sonra 1965’te Atatürk Üniversitesine memur olarak girdi. İsmet Bora Binatlı 1970 yılından itibaren Çalışma Bakanlığında iş müfettişliği, müsteşar yardımcılığı, bakan müşavirliği, Sümer Holding denetim kurulu üyeliği yaptı. 1993’te emekli oldu. 1995’ten sonra Belediye İşverenler Sendikası genel sekreteri olarak çalışmalarını Ankara’da sürdürdü. Şiir ve yazıları Defne, Ozan, Dikili ekin, Alternatif Sanat, Bizim Ece, Hisler Bulvarı, Sevgi Yolu, Milli Eğitim, Maki Belediye İş, İremcik, Şiir Defteri Dergileri ile Hürsöz, Bakış, Gerçek Sanat, Milli İrade Anadolu Simav, Bakış, Gençlik Sanat gibi gazetelerde yayımlandı. İsmet Bora Binatlı, 24 Haziran 2023 günü Ankara’da vefat etti. ESERLERİ: Şiir: Geri Ver Ellerimi, Gönül Pınarı, Suların Karardığı Saatlerdeyim, Öksüz Kaldı Yüreğim (2002), Bir Beyaz Gül (2003), Yüreğim Sende Kalmış (2005).
  2. 23.01.1956 yılında Çorum merkez Ömerbey köyünde, doğdum.. Yurdun bir çok il ve bölgelerini (%80) gezdim. Yurt dışından, Almanya, İsviçre ve Amerika'ya gittim. Halen İzmir'de bulunmaktayım Bir Gülü Sevdim Ömrümde, Birde seni. Gülü Sevdiğime veremedim, Sana Sevgilim Diyemedim. Gülü Ömrümde Senide Gönlümde, Asla UNUTMAYACAGIM.., Sevgi : Çağlayan., İlk Buluşma: Titreme İlk Bakış: Kıviıcım Mutluluk: Havuza, Göle ve Denize Nice engellerden sonra biriken su... Yalan : Hiç Sevmem.. Her zaman doğruyu söyle ki nerde ne zaman ne söylediğini DÜSÜNMEYESIN.. Şiir okumayı, Şiir yazmayı, Seyahat etmeyi, Spor yapmayı severim. Dedi kodu yapmayı ve Uzun süre TV seyretmeyi sevmem..., Eserleri'Ayrılık' isimli şiir kitabım var
  3. Şair, Eğitimci, Milletvekili Adil Erdem Bayazıt 18 Aralık 1939’da altı kardeşin ikincisi olarak Kahramanmaraş'ta doğdu. Kalabalık bir ailenin çocuğuydu, evde kendi annesinin dışında iki de üvey annesi vardı. Bayazıtlılar, Yavuz Sultan Selim’in iskân politikası doğrultusunda 1515’te Maraş’a yerleştirildi, burada genişleyen ve nam salan aile Maraş’ın köklü ailelerindendi. Bayazıt’ın babası 1900 doğumlu Ökkeş Tahsin Bey maliye memuruydu, annesi Şerife Hanım ikinci eş olarak babasından on yaş küçüktü ve yine köklü ailelerden olan Arifoğullarındandı. Bayazıtlılar, Osmanlı’nın Türkiye Cumhuriyeti’ne dönüştüğü sürecin ve bu süreç sonrası yaşanan birtakım sancıların şahidiydi. Bayazıt’ın çocukluğu da bu sancıların devamında geçti. İkinci Dünya Savaşı tüm ülkeyi yoksullukla vurmuş, tek parti döneminin baskısı da eklenince Erdem Bayazıt henüz çocukken maddi ve manevi sıkıntılara şahit olmuştu. Yine de durumlarının diğer evlere göre iyi olduğunu söylemek mümkündü; CHF taraftarı olmasının yanında oldukça dindar bir insan olan Ökkeş Tahsin Bey on kişilik bu kalabalık ailenin geçimini güç de olsa sağladı (Yorulmaz 2013: 17-34). 1947'de İstiklâl İlkokulu'na, 1952'de bugün Maraş Lisesi bünyesinde bulunan ortaokula başladı. Liseyi 1959’da bir yıl uzatmalı olarak bitirdi. Okulu uzattığı bu bir yılda Gençlik gazetesinin sanat-edebiyat sayfasını yönetti, Cumhuriyet gazetesinin Maraş muhabirliğini yaptı. 1959'da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine kayıt yaptırdı. 27 Mayıs İhtilali’nde üniversitelerin tatil edilmesiyle Maraş’a dönmek zorunda kaldı. İstanbul'da okurken maddi sıkıntılar içindeydi. 1961’de fakülteden kaydını sildirip devam zorunluluğu olmayan Ankara Hukuk’a kayıt yaptırdı. 1962-1965 arası geçim sıkıntısından dolayı öğretmen-askerlik yapmak için okulu dondurup askere gitti, Burdur’un Çuvallı köyünde yedek subay öğretmen olarak görev yaptı. Niyeti İstanbul’a dönmekti ancak Ankara’da memur olan Nuri Pakdil’in isteği ve ısrarıyla fikir değiştirip Ankara’ya gitti ve önce Milli Kütüphane’de memur oldu, sonrasında Süreli Yayınlar Şube Müdür Yardımcılığı görevini üstlendi. Bayazıt kayıtlı olduğu Hukuk Fakültesi’ni bitirmek istemekteydi fakat ihtilal sonrasında harçlar artmış ve Bayazıt’ın ödeyemeyeceği bir meblağa ulaşmıştı. Erdem Bayazıt tekrar üniversite sınavlarına girdi ve Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne kaydoldu. 1967'de Milli Eğitim Bakanlığı Özel Kalem Müdürü Fethi Femuhluoğlu'nun yardımlarıyla bakanlıkta çalışmaya başladı. 1971'de fakülteden mezun oldu, 1972'de Maraş'a dönerek İl Halk Kütüphanesi'nin müdürlüğünü ve Maraş Lisesi ile Cumhuriyet Ortaokulu'nda Türkçe ve Edebiyat öğretmenliği görevlerini üstlendi. 1973'te Bayazıtlı ailesinden Naciye Hanım'la evlendi. Bu evlilikten iki kızı dünyaya geldi (Yorulmaz 2010: 34-54). Kurucuları arasında yer aldığı Edebiyat dergisinden ayrıldıktan sonra 1976'da Cahit Zarifoğlu, Alâeddin Özdenören, Mehmet Akif İnan, Ersin Nazif Gürdoğan ve Hasan Seyithanoğlu ile beraber Mavera dergisini çıkarmaya başladı. Mavera’yı çıkaran ekip devlet memuruydu ve hem memuriyet hem de dergi işlerini bir arada yürütmek oldukça zordu. Derginin başında durabilecek en müsait isim Erdem Bayazıt’tı ve Aralık 1977’de ailesi ile birlikte Ankara’ya yerleşti; ismi yedi yıl boyunca sahip ve yazı işleri müdürü olarak künyede yer aldı. Bayazıt’ın hayatındaki önemli dönüm noktalarından biri de Abdürrahim Reyhanî ile tanışmasıydı. 1978’de gerçekleşen bu tanışma neticesinde Bayazıt’ın hayata karşı tutumu kökten değişti. 1979’da Hicret’in 1400’üncü yılı münasebetiyle adlandırılan “Ajans 1400”ü kurdu ve bu ajans ekibinde bulunan Şenol Demiröz, Yücel Çakmaklı, Ahmet Bayazıt, Çetin Tunca, Halil İbrahim Sarıoğlu Necdet Taşçıoğlu’yla birlikte Cahit Zarifoğlu’nun da gayretleriyle 1981’de Afganistan seyahatine çıktı. Çatışmanın ortasında geçen ve iki ay süren bu seyahat, Afganistan’daki Rus işgalini ve mücahitlerin direnişini Türkiye ve dünyadaki tüm Müslümanlara duyurdu. Dönüşte bu seyahatteki izlenimlerini Yeni Devir gazetesinde yazdı. Mavera dergisi “Afganistan Özel Sayısı” hazırladı. Erdem Bayazıt, Afganistan seyahati yazılarını İpekyolundan Afganistan’a adlı kitabında topladı ve kitap 1983’te Türkiye Yazarlar Birliği Basın Ödülü’ne layık görüldü. Arkadaşlarıyla yaptığı istişare sonucu daha önce Maraş milletvekilliği yapmış Hasan Seyithanoğlu’nun da desteğiyle ve Reyhanî hazretlerinin onayıyla 30 Kasım 1987’deki seçimlerde ANAP’tan milletvekili adaylığını koydu ve seçildi. 1991’e kadar süren vekilliği süresince aynı sorumluluk duygusuyla yoğun çalışan Bayazıt, Milli Eğitim ve Çevre komisyonlarında görev aldı. Ayrıca Maraş’ın problemleri ile alakalı çalışmalarını sürdürdü. 1989'da eşi Naciye Hanım'ın vefatından sonra 1991'de Ayşegül Hanım'la evlendi. Bu evliliğinden iki oğlu dünyaya geldi. 1996'da Zaman, 1997'de Yeni Şafak gazetelerinde yazılar yazdı. 2003’te Türkiye Yazarlar Birliği tarafından Strasburg’ta düzenlenen törende “Türkçenin 5. Uluslararası Şiir Şöleni Yahya Kemal Ödülü”ne layık görüldü. 2004'te MARAŞDER Başkanlığını üstlendi. Bu sırada 4 Mevsim Maraş adlı dergiyi çıkardı. 2008, Bayazıt’ın sanatta 50. yılına tekabül ettiğinden bu doğrultuda çeşitli programlar/toplantılar düzenlendi, dergilerin özel sayıları çıktı ve hakkında bir belgesel hazırlandı. Ayrıca bu yılda Devlet Üstün Hizmet Madalyası verildi. Erdem Bayazıt 8 Temmuz 2008’de İstanbul’da vefat etti, cenazesi Eyüp Mezarlığı’na defnedildi (Dönmez 2016: 13-24). Erdem Bayazıt’ın ilk okumaları Hz. Ali cenkleriydi. Şiirlerindeki gür sesin ve tarih bilincinin kaynağı bu ilk okumalardı. İslam düşüncesi ve ahlakını da yine henüz çocukken ailesinden kazandı. Şiir yazmaya orta son yıllarına başladı. İlk şiirlerinden “Toprak ve Adam”, ölüm temasını henüz çocuk yaşlarda derinlikli yorumlamasından ötürü hocası Handan Hanım’ın ilgisini çekti; Bayazıt’ın şiirlerinde merkez konumda değerlendirilebilecek ölüm duyarlılığının kökleri buraya kadar dayanmaktaydı. Cahit/Sait Zarifoğlu ve Hasan Seyithanoğlu’yla çocukluk arkadaşıydı. Rasim-Alâeddin Özdenören kardeşlerle tanışmaları orta sonda gerçekleşti. Bu kuşağın yolları Maraş Lisesi’nde kesişti. Edebiyata meraklı gençlerin bir araya gelişi tesadüfîydi, kendilerinde var olan yeteneğin böyle bir tesadüfle buluşması ve hocalarının desteği bu kuşağın oluşmasına zemin hazırladı. Nuri Pakdil’in bu ekip üzerindeki etkisi çok büyüktü. Kendilerinden üç sınıf üstte olan Pakdil, henüz bu dönemde duruşu ve karizmasıyla kendisine hayran bıraktı. Lise son sınıftayken Akif İnan nakille Urfa’dan Maraş’a geldi ve aralarına yeni bir ses olarak katıldı. Akif İnan diğerlerinin aksine klasik şiirin peşindeydi; Bayazıt ve arkadaşlarının klasik şiire merak salmalarına yardımcı oldu. Bu sıralar Nuri Pakdil İstanbul’da Hukuk Fakültesi’nde okumaktaydı. Yaz tatillerini Maraş’ta geçiren Nuri Pakdil’in “klas duruş”u Erdem Bayazıt üzerinde derin tesir bıraktı ve yol arkadaşlıklarının temelleri bu dönemde atıldı. Bayazıt’ın ilk şiiri 4 Şubat 1958’de fikir-sanat sayfaları Cahit Zarifoğlu ve Alâeddin Özdenören tarafından hazırlanan Demokrasiye Hizmet gazetesinde “Günbatıda Bir Kız Sevdim” başlığıyla yayımlandı. Sonrasında Rasim Özdenören ve Ali Kutlay’ın sanat sayfalarını hazırladıkları Gençlik gazetesinde şiirlerini yayımlamayı sürdürdü. “Yeşilleri oynaşır gördükçe üstünde/Ne maviler kalır/Ne mavilikler gözümde/Tüm yeşiller sevgimin üstüne” (Yorulmaz 2013: 81) dizeleriyle başlayan “Yeşilli Sevgi” adlı şiirde de görüldüğü üzere Erdem Bayazıt bu dönemde daha çok aşk teması üzerine yoğunlaştı. Yine etkilendiği birtakım günlük hadiseler bu dönem şiirine konu olmaktaydı (Dönmez 2016: 15-18). 1939 doğumlu olan Erdem Bayazıt 60’lı yılların şairi olarak kabul edildi. İlk şiiriyle 1958’de karşılaştığımız şair, 2008’de vefatına kadar şiiri hiç bırakmadı, buna göre şiir tarihimizin pek çok farklılık taşıyan dönemine şahitlik etti. Nitekim kendi şiirinde de karakteristik değişiklikler dikkat çekmekteydi. Ancak onun ürünlerini en yoğun yayımlandığı dönem 1960-1970 arasıydı (22 şiir). 1950-1959 arasında yalnızca 5 şiiri olan şairin 1970-1979 arasında 8, 1980-1989 arasında 2, 1990-2008 arasında 15 şiiri yayımlandı. Şairin şiir sayısındaki dalgalanmanın sebebi meslek hayatındaki değişikliklerle birlikte hayat görüşünün farklılaşmasından ileri gelmekteydi. 1960’lı yıllarda Erdem Bayazıt bir taraftan İkinci Yeni ile dil merkezli şiiri takip ederken diğer taraftan Necip Fazıl’ın Büyük Doğu ideolojisini ve İslamî hayat görüşünü benimsedi. Yazmaya bir kader ortaklığı ile birlikte başladığı arkadaşlarıyla beraber hayranı oldukları Pakdil’in yerlilik düşüncesini şiirle buluşturdu. Onun şiiri İkinci Yeni ile 80 kuşağı arasında bir köprü vazifesi görmekteydi (Turna 2012: 2994). İlk şiir kitabı Sebeb Ey (1973)’de “duygu ağırlıklı mistik açılımlar” (Turna 2015: 132) dikkat çekti. Şair, var oluş kaynaklı olarak insanın dünyaya geliş amacı metafizik ilgiyle yoğurarak İslamî bir öze kavuşturdu. Kendini kolay ele vermeyen, yer yer lirizmin uç noktalarına ulaşan şiirler ağırlıkta olmakla birlikte İslam dünyasının ahvalini dert edinen şiirler Sebeb Ey’in genel görünümünü teşkil etti. Bayazıt, 1980’e kadar yazdığı şiirlerini isyankâr bir sesle kurguladı (Maraş 2015: 53). 1981 Temmuz’unda İran ve Pakistan üzerinden Afganistan’a yaptıkları yolculuğu içeren İpekyolu’ndan Afganistan’a (1985) yayımlandı. Ajans 1400 ekibi seyahat boyunca gördüklerini kaydederken Erdem Bayazıt duygu ve düşüncelerini kaleme aldı (Bayazıt 2014). Risaleler (1987) 1988’de Türkiye Yazarlar Birliği Şiir Ödülü’ne layık görüldü. Burada Bayazıt’ın önceki şiirlerinin aksine anlatma tarzını tercih ettiğini görüldü (Karataş 2010: 155). Gelecek Zaman Risalesi (1998) şairin son şiir kitabıydı. Burada Bayazıt’ın şiirlerinde yeni söylem özelliklerinin öne çıktığı, hatta şiirlerini oluşturma yönteminin de değiştiği gözlemlendi. İlhama dayalı şiirler yazdığını bildiğimiz Erdem Bayazıt, bu kitapta şiirlerini daha çok çalışarak kurdu. 2014’te Hüseyin Yorulmaz ve Cemil Çiftçi, Bayazıt’ın edebiyat ve düşünce bağlamında muhtelif yazılarını Kelimenin Dirilişi (2014) adı altında yayına hazırladı. Şiirleri daha çok şehir, tabiat, ölüm, varoluş, modernite eleştirisi, diriliş, direniş ve yalnızlık temaları etrafında gelişti. Onun şiirindeki çağ izleği yok edici bir güç olarak sıklıkla işlendi (Erbay 2009: 144, Ay 2009: 56-59); yapay bir hayat sunan çağ, makineleşmenin, eşyalaşmanın, kuralsızlaşmanın bir sonucuydu (Erinç 2010: 147). Modern kenti merkeze alan şiirlerindeyse kuru kuruya bir kent düşmanlığı beslemekten ziyade sağlıklı bir şehir kimliği arayışını sürdürdü (Andı 2013: 91). Modern kentten dil vasıtasıyla sıyrılmaya çalışan şair (Köneçoğlu 2010: 123) dış dünyaya dair karamsarlıklarını estetik duyarlılıkla dile getirdi (Turna 2015: 180). Bayazıt’ın şiirlerindeki ölüm teması ise birbirinin içine geçen, birbirisiz varlığı mümkün olmayan bir ikizleme olarak sıklıkla işlendi (Akay 2013). Tabiat, onun şiirlerinde metafizik derinlikle yoğrularak varlık buldu (Kaplan 2009: 54).
  4. Şair, Yazar, Eğitimci, Folklor Araştırmacısı Ahmet Kutsi Tecer 4 Eylül 1901’de Kudüs’te doğdu. Aslen Erzincan-Kemaliye’den (Eğin) olan babası Abdurrahman Bey, Ahmet Kutsi doğduğunda Kudüs’te Duyûn-i Umûmiye Reisi olarak görev yapmaktaydı. Annesi Hatice Hanım’da babası gibi Eğinlidir. Oğullarına ikinci isim olarak koydukları ve “Kudüslü” anlamına gelen “Kutsi” ismi, bulundukları şehrin hatırası olarak verildi (Gökdemir 1987: 1). İlkokula Kudüs’te bir Fransız okulunda başlayan Ahmet Kutsi, babasının Kırklareli’ne tayininin çıkmasıyla ilk ve orta eğitimini burada tamamladı. Lise öğrenimi için İstanbul’a gönderilen Ahmet Kutsi, Kadıköy Sultanisi’nden mezun olduktan sonra Halkalı’daki Ziraat Mekteb-i Âlisi’ni 1922’de bitirdi. Bir yıl kadar İzmir’de çeşitli işlerde çalıştıktan sonra tekrar İstanbul’a döndü ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne kaydoldu. Yüksek Öğretmen Okulu için açılan mülakat sınavını da kazanarak parasız yatılı hakkını elde eden Ahmet Kutsi, bu okulun bursu ile ikinci sınıftan sonra Paris’e gitti. Ancak burada gönderildiği bölüme değil de felsefe derslerine devam etti. Bu yüzden herhangi bir belge alamadan 1927’de Türkiye’ye döndü. Felsefe bölümüne bıraktığı üçüncü sınıftan devam ederek 1929’da mezun oldu. 1930’da ilk görev yeri olan Ankara Gazi Öğretmen Okulu ve Terbiye Enstitüsü’ne atandı. Aynı yıl mecburi hizmet gerekçesiyle Sivas Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak gönderildi. Kısa bir süre sonra Sivas Maarif Müdürlüğü görevine getirildi (Gökdemir 1987: 1-2). Ahmet Kutsi Tecer, burada kaldığı dört yıl süresince bütün ömrü boyunca meşgul olacağı folklor araştırmalarına başladı. Sivas’ın âşıklık geleneği açısından çok zengin bir il olduğunu fark eden Ahmet Kutsi, 1931’de düzenlediği Âşıklar Bayramı'yla başta Âşık Veysel olmak üzere birçok halk şairinin tanınmasını sağladı. Halk şairlerinin ve halk şiirinin yaşatılıp tanıtılması için 1932’de Sivas Halk Şairlerini Koruma Derneği'ni kurdu. Harf İnkılabı başta olmak üzere Türk dili ve kültürüne hizmet eden kurumların oluşması, bu konularda oldukça istekli olan genç maarif müdürünü heyecanlandırdı. Bütün bu gelişmeler, Ahmet Kutsi Tecer’i eğitim-öğretimin yanında şiir ve folklorla uğraşan bir sanat adamı konumuna taşıdı. 1932 yılında neşrettiği Sivas Halk Şairleri Bayramı kitapçığı ise halk edebiyatı ve Türk folklor çalışmaları açısından öncü olan faaliyetlerinin en güzel belgesi oldu (Çongur 2001: 5). Ahmet Kutsi Tecer, Halkevlerinin Sivas şubesinde ve ona bağlı olarak açılan Halk Odaları’nın organizasyonunda aktif rol üstlendi. Söz konusu kurumların halk edebiyatı ve folklor araştırmalarına katkı yapmaları konusunda öncü oldu. "Tecer" soyadını Sivas ili içinde bulunan Tecer dağlarından dolayı aldı (Gökdemir 1987: 3). Sivas’ta yürüttüğü bu kültürel faaliyetler aynı zamanda Ahmet Kutsi Tecer isminin tanınmasını sağladı. 1934’te Ankara’ya Milli Eğitim Bakanlığı Yüksek Öğretim Şube Müdürlüğü görevine tayin edildi. Bu görevi yaptığı sırada çok sevdiği öğretmenlik mesleğinden ayrı kalmamak için ilk görev yeri olan Gazi Lisesi ve Gazi Eğitim Enstitüsü’nde çeşitli dersler verdi. Ankara Devlet Konservatuarı’nın kuruluş aşamasında, bu okulda halk müziği bölümünün açılmasında ve bu bölümde çalışacak olan öğretmenlerin tespiti sırasında oldukça önemli rol oynadı. 1937’de kendisi gibi öğretmen olan Meliha Hanım’la evlendi. Bu evlilikten Mehmet ve Leyla ismini verdikleri iki çocukları dünyaya geldi. 1941’de bir yıl kadar Talim Terbiye Kurulu Üyeliği görevinde bulunan Ahmet Kutsi Tecer, aynı yıl yapılan ara seçimde Adana’dan milletvekili seçilerek aktif siyasette rol almaya başladı. Ertesi yıl yapılan genel seçimlerde ise Urfa milletvekili olarak meclise girdi. Milletvekilliği süresince Halkevleri yöneticiliğini de üstlenen Ahmet Kutsi Tecer, aynı zamanda Halkevleri Genel Merkezi’nin yayın organı olan Ülkü dergisinin yayın sorumluluğunu üstlendi. Bununla birlikte Anadolu’daki çeşitli Halkevleri’nin çıkardığı otuz kadar dergilerin sorunlarıyla da ilgilendi. 1946’da milletvekilliği süresi bitince yeniden öğretmenliğe döndü ve Gazi Eğitim Enstitüsü felsefe öğretmenliğine atandı (Gökdemir 1987: 4). 1948’de bir yıl kadar Devlet Konservatuarı’nda da dersler veren Ahmet Kutsi Tecer, 1949’da Paris’e kültür ataşesi ve öğrenci müfettişi sıfatıyla gönderildi. 1950’de UNESCO Yürütme Komitesi’ne Türkiye adına delege olarak görevlendirdi. Yurt dışında kaldığı yıllarda Türk kültürünün tanıtılması yönünde hizmetlerde bulundu. Paris’te yayımlanan Turkey Ancient Miniatures (1961) adlı albümün hazırlanmasına katkıda bulundu (Uçman 2011: 246). Bu görevi sırasında Türkiye’deki iktidar değişikliğine bağlı olarak yurda çağrıldı ve 1951’de Galatasaray Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak atandı. Ömrünün sonuna kadar kalacağı bu şehirde bir taraftan Galatasaray Lisesi’ndeki görevini sürdürürken diğer taraftan Belediye Konservatuarı’nda tiyatro ve edebiyat dersleri verdi. 1957’den sonra İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde estetik dersleri, İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü ve İstanbul Radyosu Eğitim Bölümü’nde halk edebiyatı ve folklor derslerini yürüttü. 1966’da İstanbul Eğitim Enstitüsü’nde felsefe ve edebiyat alanında dersler verirken yaş haddine bağlı olarak emekli oldu (Gökdemir 1987: 5). Emekli olduktan kısa bir süre sonra rahatsızlandı ve 22 Temmuz 1967’de İstanbul’da öldü. Zincirlikuyu mezarlığına defnedildi. Ahmet Kutsi Tecer’in eserleri yazılış sırasına göre; Şiirler (1932), Sivas Halk Şairleri Bayramı (1932) Köylü Temsilleri (1940), Koçyiğit Köroğlu (1941) -Ölümünden sonra kitap olarak yayımlandı (1969)- Köşebaşı (1947), Bir Pazar Günü (1959) isimleriyle yayımlandı. Onun Türk folkloru üzerine yazdığı makaleler ölümünden sonra Türk Folklorunda Sosyal Meseleler (1969) ismiyle neşredildi. Bunlardan başka Ankara ve İstanbul’da Devlet Tiyatroları tarafından sahnelenen ancak kitap olarak basılmayan Yazılan Bozulmaz (1946) ve Satılık Ev (1961) isimli iki oyun daha yazdı. Ahmet Kutsi Tecer’in kitap olarak basılmayan ve sahnelenmeyen Yüzük Oyunu, Ömür Yolu, Arkadaş Hatırı, Avşarlar, Didonlar, Sunalar isminde altı oyunu daha vardır (Gökdemir 1987: 22). Ahmet Kutsi Tecer’in çocukluğu ve ilk gençlik dönemi Osmanlı Devleti’nin yıkılış sürecine denk geldi. Bu yüzden eğitimini çok zor şartlar altında yapabildi. Millî Mücadele yıllarında üniversitede öğrenci olan şair, Cumhuriyet kurulduktan sonra ikinci kez yüksek eğitim yaptı. Bu süreçte diğer başarılı öğrencilerle birlikte yurt dışına eğitim için gönderildi. Paris’te Sorbonne Üniversitesi’nde geçen iki yıl, daha sonraki meslek hayatı için iyi bir birikim oluşturmasını sağladı. Türkiye’ye döndükten sonra bir taraftan eğitim-öğretim işleriyle uğraşan, diğer taraftan kültürel faaliyetlerde bulunan Ahmet Kutsi Tecer, Cumhuriyet'in çeşitli eğitim müesseselerinin kurulmasında ve siyasette aktif roller üstlendi. Paris dönüşü Türk Düşüncesi (1953-1954) dergisinde kaleme aldığı yazılarında burada edindiği birikimi ön plana çıkarmaya çalıştı. İlk şiir denemelerini Dergâh dergisinde (1921-1922) yayımlayan Ahmet Kutsi Tecer, Cumhuriyet'in ilanından sonra şiirlerini Milli Mecmua’ya (1924-1925) gönderdi. 1930’da Ahmet Hamdi Tanpınar'la birlikte Görüş (1930-1932) isimli bir şiir mecmuası çıkardı (Çongur 2001: 5). Varlık (1933-1935 ve 1960) ve Oluş (1939) isimli dergilerde yayımlanan şiirleri daha çok gençlik dönemine ait şiirlerin tekrar yayımlanmasından oluştu. Sonraki yıllarda yaşanan iş yoğunluğu, idarecilik görevleri, siyaset ve yurt dışı görevleri onun şiir ilhamını bir hayli zayıflattı. Bu yüzden şairin 1922’de yayımladığı Şiirler isimli kitabı, onun ilk ve son şiir kitabı oldu. Bu kitapta yer almayan ve sonradan yazılmış birkaç şiirine, o dönemde yayımlan bazı şiir antolojilerinde yer verildi. 1980’de sanatçı hakkında hazırlanan bir biyografik eserin sonunda bütün şiirleri bir araya getirildi (Timuroğlu 1980: 198 - 251). “Nerdesin", "Orda Bir Köy Var Uzakta", "Halay” Ahmet Kutsi Tecer’in en çok tanınan ve sevilen şiirleri oldu. Tecer, şiirlerinin yanında Türk kültürünün değişik konularında yazılar kaleme aldı. Bu yazılarından ilkini 1930’da Bolu’da yayımlanan Dertli isimli gazetede neşretti. Şiirleriyle birlikte halk edebiyatı, folklor ve halk kültürü üzerine yaptığı araştırmaları; Mihrab (1924-1925), Meş'ale (1924-1928), Ağaç (1936) Yücel (1941), Ülkü (1941-1945), Şadırvan (1949), Türk Folklor Araştırmaları (1949-1980), İstanbul, Türk Yurdu (1955-1956), Vatan (1957-1958) (Uçman 2011: 245) gibi gazete ve dergilerde yayımladı. Ayrıca çeşitli tarihlerde yayımlanan Halk Bilgisi Mecmuası, Atsız Mecmua, Kültür Dünyası, Kalem, Çığır, Ulus gibi dergi ve gazeteler de şairin çalışmalarına yer verdi. Ahmet Kutsi Tecer’in şiire başladığı yıllar, Beş Hececiler ve Yedi Meşaleciler’in savunduğu şiir anlayışının revaçta olduğu bir dönemdi. Millî edebiyatın hece vezni ile şiir yazma ilkesine sadık kalan, onlar gibi arı ve duru bir dille yani yaşayan Türkçeyle şiirler yazan Ahmet Kutsi Tecer, bu şiir hareketlerini değil; başını Faruk Nafiz Çamlıbel’in çektiği “Memleketçi Edebiyat” anlayışını ve duyuş tarzını devam ettiren şiirler kaleme aldı. Vezin ve kafiyeyi şiir için önemli kabul eden şair, bu konuda farklı düşünenlere iştirak etmedi. Ahmet Hamdi Tanpınar, şiirine yakından tanıklık ettiği Ahmet Kutsi Tecer’in halk şiirinin en çok revaç gören koşma türünü redif denilen kafiye sisteminden kurtararak modernleştirdiğini söylemiştir (Tanpınar 1977: 112). Ferdî temalar hariç, dilde, şekilde, konu ve temada millî his ve düşüncelerin dışına çıkmamaya özen gösterdi. Anadolu’yu tanımaya, tanıtmaya; içinde bulunduğu imkânsızlığın yanında barındırdığı güzellikleri de anlatmaya çalıştı. Cumhuriyet'e ve onun temel değerlerine bağlı olan şair, halkı ve onun bağlı olduğu değerleri ömrü boyunca benimsedi; inkılapların savunucusu oldu. Şiirleri başta olmak üzere Türk kültürüne ait yazıları, konuşmaları ve derslerinde bu çizgisinden taviz vermedi. Dostları ve yakınındakiler onun bu konulardaki dik duruşuna şahitlik etti. 1940’tan sonra tiyatroya ilgi duymaya başlayan yazar, daha çok köy seyirlik oyunlarıyla ve oyunlu türkülerle ilgilendi. Bu konudaki araştırmalarını 1940’ta Köylü Temsilleri isimli eserinde topladı. Bu çerçevede geleneksel tiyatronun etkisiyle kaleme aldığı, halkın konuşma dilini, yaşayışını, inanç değerlerini, folklorunu yansıtmayı esas aldığı oyunlar yazdı. Bu oyunlardan Köşebaşı’nın daha sonra İngilizce çevrisi de yapıldı. Batı edebiyatından Baudelaire, klasik edebiyattan Fuzûlî, halk şiirinden Köroğlu ve Dadaloğlu’nu çok beğenen şair, modern edebiyattan ise Yahya Kemal Beyatlı ve birlikte şiir mecmuası çıkardıkları Ahmet Hamdi Tanpınar’ı ilgiyle takip etti. Cumhuriyet'in inşa aşamasında ele aldığı konularla bu sürece katkıda bulunan Ahmet Kutsi Tecer, o yıllarda ve sonraki dönemde memleket edebiyatı çizgisindeki genç sanatçılar üzerinde etkili oldu. Bütün bu yönleriyle Ahmet Kutsi Tecer, yaşadığı dönemde önemli roller üstlenen, Türk şiirine şekil ve içerek yönünden katkı yapan önemli bir ses oldu.
  5. 29. Şehirde, gurbet kuşlarının sığındığı, ömrünün en güzel yıllarını yaşadığı şairler diyarında doğdu. Öğretmen Okulu mezunudur. Uzun yıllar sınıf öğretmeni olarak çalıştı. Türkçe öğretmenliği ve iktisat fakültesini bitirdi. Baharların zemheriye dönüşü ile 'Halkın Kabulleri Okulu'ndaki tahsil hayatına halkı sevebilmek tutkusuyla halen devam ediyor. - Amacı; Bir dua ile anılmaktır. Bu amaçla, kırk dört yıldır şiir yazıyor. Karadeniz Yazarlar Birliği ve İlesam üyesidir. - Bana sorarsanız Kaleli, şiir bahanesiyle, 'SIR OKYANUSUNDA İNCİ' arıyor. -Küçük yaşta başlayan gurbet hayatı, memleket insanını çok iyi tanımasına, memleketine sevdalanmasına vesile teşkil etmiş, halk âşıklarını tanımış olması da, şiir yazmasında önemli bir etken olmuştur.
  6. Şair, deneme yazarı Hasan Bey ve Nazlıgül Hanım’ın ilk çocuğu olarak Eskişehir’de doğdu. Eskişehir’de Kurtuluş İlkokulu ve 19 Mayıs Ortaokulu’nu bitirdi. Liseye Eskişehir Atatürk Lisesi’nde başladı, Ankara Aydınlıkevler Lisesi’nde devam etti. Çocukluğu Kurtuluş Mahallesi’nde geçen şair burada farklı etnik gruba ait insanların bir arada huzurla yaşadığını, bu yüzden bu mahalleyi vatan gibi benimsediğini söyler. Garip dedesi ve Nazlı babaannesiyle birlikte oturdu. Şairin içe dönük yapısının dış dünyaya açılmasında annesi çok etkilidir. Şiirlerinde de sıklıkla karşılaşılan anne metaforu hem şiirinde hem hayatında önemlidir. Babası Hasan Usta, Eskişehir Sanayi Çarşısı’nın ustalarındandır. Babasının mesleğinden dolayı ömür boyu hayatı onardığını belirtir. Hayata bakışında ve şiirinin ılımlı yönünün beslenmesinde babasının mizacının etkisi vardır. Arkadaşlığı, hoşsohbetliği, güler yüzlülüğü, rindane tavrı, Bektaşi dedesi gibi geniş gönüllülüğü ve insanlara karşı adaletinin onu terbiye ettiğini ve hayata hazırladığını belirtir. Dedesi Hüseyin Efendi bir Alevi dedesidir. Budala mahlasıyla tasavvuf şiirleri yazar ve şair dedesiyle Görgü Cemleri’ne katılır. Toplantılarda söylenen deyişler ve nefesler şairin şiirini ve dünyaya bakışını oluşturur. Eskişehir’de birbirine bağlı, hoşgörülü bir aile içerisinde büyümüştür. Liseyi bitirince Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde iki yıl işletme ve iki yıl iktisat eğitimi aldı. ODTÜ Sosyal Bilimler Bölümü’nde Sosyoloji okudu. Üniversitede çok aktif bir öğrencidir. Üç yıl öğrenci temsilciliği yapmıştır. ODTÜ-ÖTK Edebiyat Kulübü’ne üye olduğu arkadaşlarıyla çeşitli etkinlikler düzenledi, kulüp sıkıyönetim sebebiyle kapatıldı. Üniversiteyi bitirdikten sonra Eskişehir’e döndü ve Anadolu Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde asistanlığa başladı. Reklamcılık ve Halkla İlişkiler bölümünde yüksek lisans programına kaydoldu. Hocası Ersin Salman’ın ikna etmesiyle asistanlığı bıraktı ve 1983’te İstanbul’da Ajans Ada’da reklam yazarlığına başladı. 1981’de Adnan Özer ve Tuğrul Tanyol’la Üç Çiçek dergisini çıkardı. 1985-1986 yılları arasında on iki ay Kıbrıs’ta askerliğini yaptı. 1987’de V.B.Bayrıl, Osman Hakan, Orhan Alkaya, Ali Günvar ve Seyhan Erözçelik’in hazırladıkları Şiir Atı dergisinin yayın kuruluna katıldı. Haftalık Express gazetesinde Düzyazı:100 Yazı adıyla yüz deneme yayımladı. Çeşitli şiir ve edebiyat dergilerinde yazınsal konularda metinler yazdı. Radikal gazetesinde on yılı aşkın süre Açık Mektup adını verdiği köşesinde haftada bir yazı yayımladı. Birgün ve Star gazetelerinde de bir süre köşe yazarlığı yaptı. 1996’da İdil Akaoğlu ile evlendi. 10 Kasım 2007’de kızları Nar dünyaya geldi. 2005’te 23 yıl boyunca sürdürdüğü reklam yazarlığını bıraktı ve SSK’dan emekli oldu. AdSchool Reklamcılık Okulu yüksek lisans programında Yaratıcılık ve Yazı, Boğaziçi Üniversitesinde II. Yeni’den Günümüze Türk Şiiri dersleri; Bahçeşehir ve Kadir Has Üniversitelerinde Şairin Hayatı, Yazı Biçimleri, Düşünce Hayatımızdan Portreler gibi dersler verdi. Şiirleri İngilizce, Almanca, Korece, Farsça, Hollandaca, Azericeye çevrildi. İngilizceden şiirler çevirdi. Uluslararası antolojilerde şiirleri yayımlandı (Aka, 2013:4). Günümüzde sanat camiasında gerek şiirleriyle gerek yazılarıyla aktif olarak bulunan şair, yurtiçinde ve yurtdışında festival, söyleşi, panel, şiir yarışması gibi birçok etkinliğe katılmaktadır. Aldığı ödüller şunlardır: Gösteri Dergisi ikincilik ödülü (‘Unutulmuş Bir Yaz İçin’ şiiriyle, 1981), Halil Kocagöz Şiir Ödülü (Eskiden Terzi kitabıyla, 1996), Behçet Necatigil Şiir Ödülü ( 40 Şiir ve Bir… kitabıyla, 1997), Cahit Külebi Özel Ödülü (40 Şiir ve Bir… kitabıyla,1997– Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülleri kapsamında), Akdeniz Altın Portakal Şiir Ödülü (40 Şiir ve Bir.. kitabıyla, 1998), Dionisos Şiir Ödülü (2005), Cemal Süreya Şiir Ödülü (Keder Gibi Ödünç kitabıyla, 2006), Metin Altıok Şiir Ödülü (Üzgün Kediler Gazeli kitabıyla, 2008), Mersin Kent Edebiyat Ödülü (2017). Ergülen çocukluktan itibaren şiire ilgi duydu. Aile çevresinin etkisiyle divan, halk ve tasavvuf şiirini öğrendi. Okuma kültürünün gelişmesinde babasının, dedesinin ve Zeki dayısının kitaplığının büyük etkisi vardır. Mevlana, Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, Baki, Nef’i, Nedim, Fuzuli, Hacı Bektaş Veli, Ömer Seyfettin, Halide Edip Adıvar, Aziz Nesin, Fakir Baykurt, Balzac, Tolstoy, Firdevsi, Feridüddin-i Attar, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Necip Fazıl, İlhan Berk, Cemal Süreya, Cahit Zarifoğlu, Orhan Kemal, Tanpınar, Sabahattin Ali, Füruzan, Dostoyevski, Troçki, İbn Arabi okuyarak küçük yaşlarda kendini çok yönlü geliştirdi. İlk şiir denemelerine ilkokulda başladı. Kurtuluş İlkokulu’nun “resmi şairi” olarak önemli gün ve haftalarda şiir yazar ve bunları törenlerde okudu. Eskişehir 19 Mayıs Ortaokulu’nda arkadaşı Şahin’le Ekin adlı duvar gazetesini çıkardı. Lise hayatında da edebiyatla ilgilendi, şiir ve öyküler yazdı fakat bunları yayımlamadı. İlk yazısını 1971’de Yeni Ortam gazetesinde Mehmet Can takma adıyla yayımladı. 1971-1973 yıllarında Erkan Güçlü takma adıyla Eskişehir’de Deneme ve Ankara’da Gelişme dergilerinde yazdı. Deneme dergisinde "Fahrünnisa Gazeli" adlı ilk şiirini Umur Erkan takma adıyla, "Bir Tahkiye’yi Havadis" adlı hikâyeyi ise Erkan Güçlü imzasıyla yayımladı. Bu yıllarda Sartre, Kafka, Ionesco gibi yazarları, Alain Robbe-Grillet gibi Fransız yeni romancıları okudu (Akbayır, 2010:2-15). 1981’de Gösteri Dergisi’nin düzenlediği Gençler Arası Şiir Yarışması’nda "Unutulmuş Bir Yaz İçin" adlı şiiriyle ikinci oldu. İlk şiir kitabı Karşılığını Bulamamış Sorular'ı yayımladı. Bu dönemden günümüze kadar birçok şiir ve deneme kitabı yazan şair, çeşitli konularda hazırlanan deneme kitaplarına yazılarıyla katkıda bulundu, editörlük yaptı. Ergülen’in düzyazıları şairin şiirsel dilinin özellikleriyle donanmıştır. Şiirinin yaşamsal kaynakları düzyazılarını da besler. Edebiyat başta olmak üzere sanatsal alanlara özgü kişilikleri, sembolleri, kavramları, meseleleri ele aldığı yazılarında geçmişe özgü duyarlılıkların samimi üslupla işlendiği dikkat çeker. Düz Yazı: 100 Yazı, Eski Yazı, Haziran, tekrar, çerçöp, Tuhafiye gibi deneme kitaplarında şairin şiirinin temel izleklerini oluşturan dünya hayatı, ölüm, aşk, yol, yolcu, yolculuk, şehir, medya, sinema, gelenek, modernite ve bunlarla ilişkili olarak çağa özgü felsefi ve sosyolojik problemlere yer verir. Gülten ile Behçet adlı kitabında şairlerin şiirlerini, Sait ile Sabahattin’de ise iki yazarın edebi yönlerini biyografik nitelikleriyle ele alır. Bu anlamda Ergülen’in şiir ve nesirleri yazınsal alanın okura sunduğu bütüncül bir kültür-sanat-edebiyat atölyesi gibidir. 1980 sonrası dönemin genel sosyolojik ve poetik eğiliminin de etkisiyle şairler kendi içine kapanan şiir yazmışlardır. 80 darbesinin yazın alanını politika dışına yöneltmesi Ergülen’in deyimiyle şairleri ‘eve dönen’ şairler durumuna getirmiştir. Ilımlı bir şiir anlayışıyla Ergülen, geleneksel şiirden kopmayan ve gelenek içerisinde yeni bir şiir tarzı oluşturmaya çalışmaktadır. Şiir yazarken şiirin oluşum sürecine de değinen şair için şiir hem hayatla bağlantılıdır hem de hayatın olumsuzluklarına karşı savunma aracıdır. Ergülen, taklit ve yaratma arasında olan bir şiir anlayışına sahiptir. Dolayısıyla şiirinde hem sezgi hem kurgu ön plandadır. Şiir onun varoluşunun özsel bağlantısıdır ve arınma vasıtasıdır. Şiir üzerine görüşleri de çoğunlukla şiirin kurguya dayalı yapısına yöneliktir. Şairi bir işçi gibi görmesi buna işaret eder. Bunun dışında şaire gelenekte de olduğu gibi vazifeli, toplumda ileri olan, bilgili gibi sıfatları yükler. Şair Tanrı vergisi ilhama sahip olmalı ama ondan sonra kabiliyetleriyle kendini geliştirmelidir. Her insanın içinde doğuştan olan oyun içgüdüsü ile ilgili olarak şairin de şiirinde dilsel imkânları kullanarak bilinçli bir şekilde kelimelerle oyun oynadığı görülmektedir. Şiirsel alanın yapısal ve içeriksel her görüntüsünde şiirde oyun işlevini kullandığı dikkat çeker. Hafız ile Semender adlı şiir kitabı bunu açık kanıtıdır. Ergülen, şairin şiiriyle değil de şairliğiyle ön planda olmasını eleştirmiştir. Bu konuyla bağlantılı olarak şair, şiirsel serüveninde etkili olduğunu söylediği şiir-sinema ilişkisini oyun, karakter, kelimeler ve rol bağlamında ortaya koymuştur. Şiirin simgesellik, armoni, ritim, görsellik ile bilinçaltına göndermelerde bulunup bu akışa hizmet etmesi, okuru düşündürmesi ve belli bir an için okurun zihinsel mekânını değiştirmesi bakımından şiiri sinema ile ilişkilendirir. "Sinema benim şiir okulum" diyen şairin şiirini besleyen önemli kanallardan biri sinemadır. Ergülen şehir-şiir-taşra ilişkisinde şiiri taşraya ait görmektedir. Şehirlerin büyüyüp metropol haline gelmesine dair serzenişleri, şiir ve düzyazılarında görülür. Ergülen kendi içinde gezinti yaparak "eski şehrin" kayboluşunun izlenimlerini aktarmaktadır. Şehre yönelik tavrı seyretme ve duyma arasında olan bir izlenimdir. Ergülen’in şiirlerinin izleksel açıdan, hemen hepsinin birbiriyle bağlantılı ve birbirinin içine geçmiş olduğu dikkati çekmektedir. Ergülen aşkı varoluşsal özle ilişkilendirir ve her şeyin kökeninde aşk’ın olduğu inancını şiirlerinde işler. Gelenekte kullanılan aşk izleğiyle paralel bir çizgidedir. Aşkın tasavvufi yönüne vurgu yaptığı gibi popüler kültürdeki görünümlerini de işler. Aşkın çok yönlülüğünden yararlanır. Aşk, şiirinin hem kaynağı hem de devamlılığını sağlayan önemli kavramdır. Ergülen ölümü varoluşumuzun karşı konulamaz bir parçası ve insanlık için varolma imkânı olarak görür. Onun şiirinde varoluşsal sorgulamanın hemen bütün yönleri görülür. Varoluş felsefesinin kendi anlayışına, inancına uygun olan parçalarını almıştır. Varoluşa ilişkin hiçbir duruma kayıtsız kalmayan Ergülen için her aşama ve sahip olunan her şey önemlidir. Şiirlerinin sağlam bir felsefi arka planı vardır ve varoluş felsefesine ait birçok kavramı ve ifadeyi şiirlerinde kullanır. Şiirlerinde dikkat çeken diğer bir izlek, kendilik bilinci ve yabancılaşmadır. ‘Öteki ben’ kurgusundaki kendini çoğaltıp tasavvur etme, seyretme hallerini şair tanımı içerisine yerleştirdiği ve bu bölünmeyi bilinçli yaptığı görülmektedir. Divan şiirinde de benzer durumla karşılaşılmaktadır. Fakat Ergülen şair olarak karşısına aldığı muhatabı -ki muhatap çoğunlukla kendisidir- daha da çoğaltmaktadır. Kendini çoğaltmayı Ergülen, ‘biz’ ve ‘çoklukta birlik’ anlayışıyla ilişkilendirmektedir. Şairin kendini farklı şekillerde var kılma çabasının ürünü olan bu durum şairin duygudaşlık yeteneğinin sonucudur. Ergülen çocukluğu nostaljik anlamda şiir anlayışına ve bütün şiirlerine yerleştirmiştir. “Yitirilmemiş zamanda çocukluğu büyüme” olarak açıklanabilecek bu anlayış, şairin zihinsel düzeneğiyle ilgilidir. Çocukluğu yitirilmemiş zaman olarak görürken yaşayışında da bu düşüncesini aktifleştirmek istemektedir, yani içindeki çocuğu eski zamandaki havayla birlikte büyütmek istemektedir. Ergülen’in kadına bakış açısı ise anne/kadın/eş çerçevesinde şekillenir. Her anne bir kadındır ve her kadın bir anne olacaktır anlayışıyla hareket eder. Şiirlerinde ruhsal anlamda parçalanma ve bölünme dikkat çekmektedir. Şairin ruhsal anlamda parçalanması sahip olduklarını yitirmesi ile ilişkilidir. Şairin mizacıyla bağlantılı olarak siyasi/sosyal anlamda başkaldırısını örtük, pasif ve çeşitli imgelerle yaptığı görülür. Eskiye saplantılı bir bağlılığı olan şairin geçmişe yönelik nostaljik tavrı söz konusudur. Eski zamanları, çocukluk hislerini içinde taşır, büyütür ve şimdiye yayar ve şimdide o anları yeniden yaşar. Ergülen'in kendine özgü bir imgesel söyleyişi, onun sözcüklerle oynama kabiliyetiyle paraleldir ve şiirinin hem dış yapısını hem içeriğini etkilemiştir. Nar, ev, balkon, bahçe, avlu, sokak, şehir, taşra, ruh, gövde, beden, ahşap, tren, karton valiz, çocuk, orman kelimelerini kendi imge dünyasında sıklıkla kullanır. Şairin imgesel söyleyişi, devamlı geriye dönük yaşam anlayışına sahip olmasıyla bağlantılı olarak geçmişin yankılarıdır. Kendi ifadesiyle imgelerle olma serüveni anıları ile olan serüveniyle aynıdır. Ergülen, imgesel söyleyişini de geçmiş üzerinden akıl ile sezgi arasında kurar ve okura her okumada farklı alımlama alanları sunar. Her şiirinde farklı oyunlarla dönüşümlere uğradığı görülen şairin imge ve sembol dünyası da bu anlamda sürekli devinim halindedir. Ergülen’in dil anlayışı Heidegger’in ‘Dil, Varlığın evidir’ görüşü çerçevesinde gelişmiştir. Varoluştan ayrı düşünülemeyen, insanlığa verilen bir armağan olarak dili görmektedir. Dolayısıyla dilin şaire verdiği bütün olanaklardan yararlanır (Aka, 2013:197-201).
  7. Şair, Hikâyeci, Romancı, Denemeci, Senarist, Yazar, Öğretmen, İdareci İstanbul’da Beşiktaş semtine bağlı Akaretler Caddesinde bir evde doğdu. Babası Sadettin, annesi ise Asiye’dir. İlkokula 1926’da Beşiktaş Şark İdadisi’nde başladı ve 1931’de mezun oldu. 1934 yılında Özel Işık Lisesi'nin ortaokulundan mezun oldu. 1937’de de aynı okulun lise bölümünü bitirdi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girmişse de bitiremeden buradan ayrıldı ve 1938’de aynı üniversitenin Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'ne kaydoldu. 1943’te bu bölümü bitirdi. Fatma Münire Bütün’le 1943’te evlendi. Hiç çocukları olmadı. 1943-1948 yılları arasında İstanbul'da değişik liselerde felsefe öğretmeni olarak çalıştı. 1948-1949 yıllarında askerlik hizmetini nakliye subayı olarak tamamladı. 1950-1951 yıllarında bir süre Çalışma Bakanlığında iş müfettişliği yaptı. Ayrıca 1952-1970 arasında bazı ara dönemler olsa da İstanbul Belediyesi Müfettişliği yaptı. 1970’te İstanbul Belediye Konservatuarı Tiyatro Bölümünde öğretmenliğe başladı. Bu görevinden 6 Mayıs 1977’de emekli oldu. Ayrıca 1959’da İstanbul Belediyesi Konservatuvar Müdürlüğü, 1961’de Şehir Tiyatroları Müdürlüğü, 1962’de Şehir Operası Sanat Yönetmenliği, 1963-1968 arasında İstanbul Belediyesi Yazı İşleri Müdürlüğü ve İstanbul Belediyesi Sanat Müşavirliği görevlerinde bulundu. 1980-1981 yıllarında Güzel Sanatlar Akademisi Ahmet Haşim Kürsüsünde estetik ve psikoloji dersleri verdi. 19 Nisan 1993’te İstanbul’da öldü. Mezarı Üsküdar'da Karacaahmet Mezarlığındadır. Edebiyat hayatına şiirle başladı. Ürünlerini Adam Sanat, Aile, Argos, Ayda Bir, Beş Sanat, Çağdaş, Çağrı, Düşün, Değirmen, Demet, Devlet Tiyatrosu, Doğu ve Batı, Doğuş, Dost, Esi, Evrim, Gösteri, Gün, Gergedan, Hakikat, Hamle, İnsan, İşte, İnsan, Küçük, Kültür Dünyası, Karşı, Kaynak, Kitaplar Dergisi, Kurun, Küllük, Mavi, Milliyet Sanat, Nokta, Oluş, Oluşum, Oyun, Pınar, Papirüs, Saçak, Sanat Olayı, Servet-i Fünun, Ses, Sokak, Soyut, Şadırvan, Türk Dili, Türk Dili Dergisi, Türk Edebiyatçılar Birliği Yıllığı, Varlık, Yücel, Yürüyüş, Yaprak, Yaratış, Yazko Edebiyat, Yeditepe, Yeni İnsan, Yeni İnsanlık, Yeni Dergi, Yeni Edebiyat, Yeni Sanat, Yeni Ses, Yeni Ufuklar, Yeni Yaprak, Yeni Yol, Yenilik, Yenilikler, Yirminci Asır, Yusufçuk gibi dergilerde ve Vakit, Vatan, Türk Sesi, Yeni İstanbul, Akın, Cumhuriyet, Türk Tiyatrosu, Yeni Memleket gibi gazetelerde yayımladı. 1940’lardaki yeni edebiyat hareketinde yer aldı. Şiir türünde 1980 Yeditepe ve 1990 Sedat Simavi ödüllerini, hikâye türünde 1955 Sait Faik, 1957 Türk Dil Kurumu ve 1985 ENKA ödüllerini, tiyatro türünde ise 1965-66 Ankara Sanatseverler Derneği ve 1980, 1987 Avni Dilligil ödüllerini, 1990'da Kültür Bakanlığı Tiyatro Onur Ödülünü, 1992'de Edebiyatçılar Derneği Onur Ödülünü aldı. Şiiri iki döneme ayrılır: İlk Dönem: İlk şiiri “Biri Var” adıyla 1 Ağustos 1938 tarihinde Varlık dergisinde çıktı. İlk şiirlerinde Cahit Sıtkı Tarancı, Orhan Veli Kanık ve Garip akımının etkisindedir. Ayrıca Behçet Necatigil ve Cahit Külebi’ye yakın bir üslubu vardır. Büyük kent avare gencinin yaşama sevinci, uzak mekânlar özlemi, aşk, mutluluk, sorunlardan kaçış gibi izleklere belirgin olarak yer verdi. Sosyal ve siyasi sorunlara, Anadolu’ya, köy ve köylüye, folklorik değerlere fazla yer vermedi. Yalın, sade, açık, anlaşılır bir dil ve üslup kullandı. Halkın konuşma dili zenginliğine yer verdi. Bu şiirlerde nükte unsuru belirgin olarak göze çarpar. Bir süre hece veznine ve kafiyeye yer veren şiirler yazdı. İkinci Dönem: 1960’tan sonra şiirinde felsefi anlamda varoluşsal sorgulama ve düşünce unsuruna, felsefi açıdan zaman kavramını irdelemeye, sonsuzluk ve evren kavramına, uygarlığın oluşumuna, modernizm sonucu yabancılaşmaya, trajediye, ölüm, zaman, tabiat, Anadolu, gece, güneş, yalnızlık gibi konulara önem verdi. Özellikle 1976’dan sonraki süreçte son dönem şiirleri daha kapalı ve imge yoğunlukludur. İkinci Yeni şiir anlayışına yakın bir söyleyişi vardır. Modern kent insanının psikolojik sorunlarına yer vermiştir. Genel olarak şiirlerinde hem hece veznine hem de serbest vezne yer verdi. En çok beyit ve dörtlük nazım şekillerini kullandı. Türk Dil Kurumu’nun ürettiği Öz Türkçe kelimeleri kullanmaya özen gösterdi. Dil üzerindeki vurgusu ağır basar. Nesneler dünyasına dille ulaşmaya, bu dünyayı dille yeniden kurmaya çalıştı. Ona göre mısra birimdir, şiirin en büyük özüdür, her şeyidir. Şiiri “büyülü matematik” olarak görmüştür. Beslendiği şairler arasında Yunus Emre, Divan şairleri, Türk halk şairleri, Yahya Kemal, Ahmet Haşim ve yeni şairler sayılabilir. Diğer yandan hikâye, roman, deneme ve tiyatro türlerinde de eser verdi. İlk hikâyesi "Semtin Kahvesi"ni 20 Haziran 1940 tarihinde Servet-i Fünun dergisinde yayımladı. İlk oyunu “Evin Üstündeki Bulut” 1948’de oynandı. Hikâye ve oyunlarında da orta hâlli insanların duyuş, düşünüş ve yaşantılarına, mutluluklarına, yaşama sevinçlerine, aşk, evlilik konularına, felsefi anlamda evrensel sorun ve kavramlara yer verdi. Hikâyelerinde genellikle Sait Faik Abasıyanık etkisi görülür. Olay yerine durum hikâyesine yönelmiştir. Özellikle büyük kentlerde yaşayan orta hâlli insanların yabancılaşma, huzursuzluk, sosyal ve ekonomik sorunlarına yer verdi. Oyunlarında aile ve ev merkezli sorunlara ve değişik yaşantılara yer verdi. İnsan ilişkilerindeki karmaşayı felsefi bir yaklaşımla sorgulamıştır. Kadın erkek çatışmalarını, değişik psikolojik sorunları ele aldı. Oyunlarının merkezinde insan dramı vardır. Tiyatrolarında şairliğinin, felsefeciliğinin ve estetikçiliğinin etkisi büyüktür. Tiyatroyla şiiri özdeş saymıştır. O, tiyatroyu hayat gerçeğinin sahneye yansıması olarak görür ve oyunlarında bunu uygular. Gerçekle düş, duygu ve düşünce, şiir ve nesir iç içedir. Tiyatrosu da iki döneme ayrılır: İlk Dönem: İlk dört oyununda aile kurumu değişik boyutlarıyla irdelenir, ailenin birey üzerindeki olumlu ve olumsuz etkileri ele alınır, özellikle de bireysel özgürlük alanıyla aile kurumunun sınırlılıkları arasındaki çatışmalara yer verir. Yine bu ilk oyunlarında şiirsel bir dile, dram, fantezi unsurlarına ve gerçekçi bir anlatıma ağırlık verir. Evin Üstündeki Bulut’ta aileden dört kişinin ve babanın misafir olan arkadaşının gerçekleşmeyecek olan düşlerine yer verir. Şakacı’da yaşadığı hâlde öldü haberini yayan bir babanın evine canlı olarak dönüşü ve ortaya çıkan şaşkınlıklara yer verilir. Tersine Dönen Şemsiye’de rüzgârda şemsiyesi ters dönen bir kişinin çağrışımla içine girdiği aşk rüyasına yer verilir. Kahvede Şenlik Var oyununda aile ve evlilik kurumu değişik boyutlarıyla irdelenir. Bir kır kahvesinde buluşan genç bir erkekle genç bir kadının para, mal ve gösteriş merkezli, ticari boyut kazandırılmış evlilik pazarlığının trajikomik boyutlarına yer verilir. İkinci Dönem: Bu dönemdeki tiyatrolarında ise daha evrensel tiplere yer verir. Kral Üşümesi’nde ben merkezci bir kralın kurduğu baskıcı yönetim biçiminin bireysel olarak kendisini bile nasıl olumsuz etkilediği üzerinde durulur. Esaret ve özgürlük sorunu işlenir. Bay Hiç’te hiçlik kavramı felsefi planda sorgulanır. Sonsuzluk Kitabevi’nde kitap insan dostluğu, evrensel olarak insanın sonsuzluğa ulaşma arzusu ve tutkuları, ölümsüzlük özlemi irdelenir. Önemli Adam’da erkek ve kadının bireysel varoluş sorunlarına, zaman ötesine geçişe, sonsuz hiçlik kavramlarına yer verir.
  8. Şair, Yazar, Öğretmen Kahramanmaraş/Pazarcık'ta doğdu. İlk ve ortaokulu memleketi Osmaniye’de, ortaöğrenimini Düziçi Anadolu Öğretmen Lisesinde tamamladı (1994). Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölümünü bitirdi (1998). Sırasıyla Bilkent, Gazi ve Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitelerinde başladığı yüksek lisans eğitimlerini yarıda bıraktı (1998-2001). 2008 yılında Gazi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü Türkçe Öğretimi alanında yüksek lisans eğitimini tamamladı. 2000 yılında MEB’de Osmaniye’de öğretmenliğe başladı. Hâlen Osmaniye'de Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olarak çalışmaktadır. Yazar, 2012’den beri Güneysu dergisinin genel yayın yönetmenliği görevini sürdürmektedir. Türk Edebiyatı, Bizim Külliye, Dergâh, Güneysu, Ay Vakti, Gümüş Kalem, Hece Taşları, Ardıç, Su ve Çınar gibi dergilerde makale, şiir, öykü ve denemeleri yayımlanan Ahmet Doğru çok yönlü bir edebiyatçıdır. Ay Adası adlı şiir kitabını 2000'de yayımlayan Doğru, beş bölümden oluşan kitabında 41 şiire yer vermiştir. İkinci şiir kitabı Dünya Döngüsü'nü 2012'de yayımlayan Doğru, bu kitabı da beş bölümden oluşturmuş ve 40 şiirine yer vermiştir. Doğru’nun bu kitabı hakkında Muhammet Erdevir: “Döngü düşüncesinin merkeze alındığı kitapta, yer yer zamana da atıflarda bulunulur. Ahmet Doğru için zaman bazen suları kabartan gizli bir güç, bazen takvimler aracılığıyla üzerimizde tahakküm kuran bir mekanizma, sık sık akşam vakitlerinde karşılaştığımız ve bize ölümü hatırlatan bir dünya gerçeği ve bazen de sabahları öttüğünü sandığımız ama aslında ‘esneyen horozlar’la bize oyunlar kuran bir döngüdür.” yorumunu yapar (Erdevir, 2013). İki Yüz adlı portreler kitabında Mehmet Aycı, Ahmet Doğru'nun şair portresini şu cümlelerle çizmiştir: “Edebiyatın hem muallimi hem muhaciridir. Kendi içine göçer, belli etmez. Çıbanları, sivilceleri, başarısız intihar artığı bıçak yaraları da kendi içinedir. Ondan kendini saklamak için neşeli bir mizaçla çıkar insanlar karşısına… Yalnızlığını belli ederse yalnızlığa bakmaya yüzü kalmayacağını düşünür.” (Aycı, 2015: 22).
  9. Şebnem Kısaparmak 1969 yılında Ankara’da doğdu.Başta TRT olmak üzere çeşitli kanallarda haber spikerliği ve sunuculuk yapmıştır. Genç yaşlarda mesleğe başladığı TRT'den Kanal 6'ya geçmiş ve uzun süre bu kanalda haber bültenlerini sunmuştur. 1997'de TGRT'de yayınlanan İskele Sokak isimli dizide oynamıştır. Kanal 7'de bir dönem haberleri sunmuş daha sonra gündüz kuşağında yayınlanan kadın programları ve Eğlence Programları hazırlayıp sunmuştur. Şiir yazmayı seven Şebnem Kısaparmak ayrıca kendi sesiyle okuduğu şiir albümleri de çıkarmıştır. Fatih Kısaparmak ile evli olan Şebnem Kısaparmak'ın bu evliliğinden Ozan ve Kaan adında iki oğlu bulunmaktadır.
  10. 1982 ŞIRNAK doğumlu. İlköğretim 3. sınıfa kadar Cizre'de okudu. Ailesi 1994 yılında İstanbul'a yerleşti. İlköğretim ve orta-öğretimini İstanbul'da tamamladı. Gaziantep Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünden mezun oldu. Evli bir çocuk babasıdır.
  11. Ses sanatçısı, besteci, şair ve şarkı sözü yazarı. 13 Temmuz 1954’te Sarayköy / Denizli’de doğdu. Gerçek adı Fatma Sezen Yıldırım’dır. Selanik’ten mübadelede gelen göçmen bir aileden Fen bilgisi öğretmeni Şehriban Hanım ile Pazar / Rize kökenli matematik öğretmeni Sami Yıldırım Beyin kızıdır. Üç yaşına kadar Denizli’de oturduktan sonra, ailesiyle İzmir’e taşındı. Gençlik yıllarında birçok sanat dalına merak sardı, önce resme ilgi duyarak bir süre Cengiz Bozkurt’tan resim dersleri aldı. Tiyatro ve dans derslerini de bu süreye sığdırdı. Sıra dışı kişiliğiyle dikkat çekmeye başlayan, bir süre de dansöz olmayı da düşleyen ve çocuk yaşlardaki yaramazlığı nedeniyle arkadaşlarınca “Cüce Belâ” diye çağrılan Fatma Sezen sonunda şarkıcılığı seçti. Sezen Aksu, İzmir Kız Lisesi’ni bitirdi, 1970’de Hafta Sonu dergisinin açtığı “Altın Ses” yarışmasında altıncı oldu. Babasının isteği üzerine Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi’ne (1973) girdi. 1974 yılında üç şarkısını bir plak şirketine gönderdi. Aynı yıl Ali Engin Aksu ile evlenerek okuldan ayrıldı. Bu arada İzmir Radyosu Sanatçılar Derneği’ne katıldı. Rüştü Şardağ’dan aldığı Türk Sanat Müziği derslerinin yanı sıra resim ve oyunculuk gibi kurslara da katıldı. İlk plâğını 1975 yılında, Sezen Seley adıyla yayımlayan sanatçı, böylece profesyonel müzik yaşamına adım attı. ‘Haydi Şansım’ adlı bu ilk 45’lik plâğı hiç satmadı. 1980’li yılların başına dek ardarda yeni 45’likler çıkardı ve 1975’de ‘Yaşanmamış Yıllar / Kusura Bakma’ adlı çalışması yayımladı. İlk müzik kaseti 1977’de ‘Allahaısmarladık’ adıyla çıktı. Bu albümdeki “Kaç Yıl Geçti Aradan” adlı şarkısıyla büyük bir çıkış yaptı. Ardından ‘Kaybolan Yıllar / Neye Yarar’ 45’lik plâğı yayımlandı. Sezen Aksu, 1976 yılında Bebek Gazinosu’nda sahne almaya başladı. 1978’de Hurşit Yenigün’ün iki bestesi için söz yazan Aksu, ‘Gölge Etme / Aşk’ adlı yeni 45’lik plâğını yaptı. ‘Serçe’, çalışması uzunçalar (longplay) olarak çıktı. Bu arada, Bulut Aras’la başrolünü paylaştığı ‘Minik Serçe’ filminde oynadı. 1980 yılında ‘Sevgilerimle’ adlı albümünü çıkaran sanatçı 1981’de ‘Aile Gazinosu’ müzikalinde çalışmalar yaptı. 1981 yılında Sinan Özen ile evlendi ve bu evlilikten oğlu Mithat Can doğdu. 1982’de Şan Müzikhol’ünde ‘Aile Gazinosu’ müzikalinde; Adile Naşit, Şener Şen, Ayşen Gruda ve Altan Erbulak’la birlikte oynayarak yedi farklı karakteri canlandırdı. Daha sonra Attila Özdemiroğlu ile ‘Firuze’ albümünü yayımlayan sanatçı, Hey dergisi tarafından 1983’te ‘Yılın Kadın Sanatçısı’ seçildi. Eurovision şarkı yarışması için hazırladığı ama katılamadığı şarkısı ‘Heyamola’ çok satan bir çalışma olmuş ve “Yılın Şarkısı” seçilmişti. 1984’te Onno Tunç’un desteği ile çıkan ‘Sen Ağlama’, çalışması çok başarılı oldu. ‘Geri Dön’, ‘Dağlar Dağlar’ şarkıları listelerde baş sıralarda yer aldı. Daha sonra ‘Git’ (1986)’, ‘Sezen Aksu 88’ (1988) ve ‘Sezen Aksu Söylüyor’ (1989) çalışmalarıyla aynı başarıyı sürdürdü. 1985’te ‘Küçük Bir Aşk Masalı’yla Eurovision şarkı yarışması Türkiye finalini denedi, ama olmadı. 1986’da ‘Bin Yıl Önce Bin Yıl Sonra’ müzikaliyle Şan Müzikhol’de büyük başarı sağladı. Sezen Aksu, 1990’larda yapımcı olarak çalışmalar yaptı. Vokalistleri olan Aşkın Nur Yengi, Sertap Erener, Levent Yüksel gibi şarkıcıları Türk pop müziğine kazandırdı. Bu arada Göksel ve Işın Karaca’ya da destek oldu. 1991’de müzik yönetmenliğini Onno Tunç’un yaptığı, Kemal Burkay’ın şiiri üzerine bestelenen ‘Gülümse’ büyük başarı kazandı. Bu albümdeki ‘Hadi Bakalım’ çalışması Avrupa’da da satışa sunuldu. 1990 yılında yönetmen Yavuz Özkan’ın yaptığı ‘Büyük Yalnızlık’ filminde oynayan Aksu, 1992’de Sertap Erener’le birlikte ‘Sakin Ol’ albümünü çıkardı ve 1993’de ‘Deli Kızın Türküsü’ adlı albümü yayımlandı. Bu albümde birlikte çalıştığı Uzay Hepari’nin ölümü üzerine ‘Yas’ adlı bir şarkı besteledi. Aksu, 1995’te ‘Işık Doğudan Yükselir’ albümünü yayımladı. Bu albümde ‘Anadolu’ müziklerinin yanı sıra Yunus Emre’den, Mevlâna’dan ve Aşık Daimi’nin şiirleri üzerine yaptığı besteler ile ayrıca Fahir Atakoğlu’nun besteleri de yer aldı. 1997’de Goran Bregoviç’in bestelerinin yer aldığı ‘Düğün ve Cenaze’ adlı albümü çıkardıysa da bu çalışma dinleyici tarafından pek tutulmadı. Ancak yine aynı yıl çıkardığı ‘Adı Bende Saklı’ çalışması ses getirdi. 1999 yılında çıkan ‘Sarı Odalar’, 2000’de çıkan ‘Deliveren’ (single) çalışmaları iyi satış yaptı. Bu arada sağlık sorunlarıyla uğraşan Aksu, 2002’de ‘Şarkı Söylemek Lazım’ albümünü yaptı, konser turları düzenledi, dinleyicilerine ‘Türkiye Şarkıları’ konser serisini sundu. Sezen Aksu; Rum, Ortodoks, Ermeni ve Musevi korolarıyla birlikte, sahnede Türkçe, Kürtçe, Ermenice ve Rumca şarkılar söyledi. Diyarbakır Belediyesi Çocuk Korosu konserine katıldı. Konserleri büyük yankı yaptı. 2003’te çıkan ‘Yaz Bitmeden’, 2005’te çıkan ‘Bahane’ albümleri büyük ilgi gördü. 2008 yılında ‘Deniz Yıldızı’ şarkı albümü yayımlandı. Birçok şarkısına söz de yazan Aksu, 1975-2006 yılları arasında yazdığı şiirler ile şarkı sözlerini “Eksik Şiir” (2006) adlı bir kitapta topladı. Bu kitap, Türkiye ölçülerine göre büyük bir satış sayısına ulaştı. Sezen Aksu, romantik şarkılarıyla genç kuşakların “abla”sı olmuş, müzik dünyasına da çok sayıda yeni ve değerli şarkıcı kazandırmıştır. Başarı grafiğini yıllar içinde çıkardığı 10 single ve 27 albüm’de ya da yer aldığı projelerde yükseltmeyi başaran, 30 yıllık meslek yaşamında 200’den fazla ödüle layık görülen, defalarca “Yılın Kadın Sanatçısı” seçilen, sayısız yardım konseri veren Sezen Aksu, Nisan 2010’da İsveç’in başkenti Stockholm ve ABD’nin çeşitli şehirleri gibi yurtdışında verdiği konserlerle de ses getirdi. 20’den fazla ülkede 1500’ün üzerinde verdiği konserle dinleyicisi onu, o dinleyicisini takip edebildi. Albümleri otuz yılda, 20 milyon sattı; şarkıları yüzü aşkın farklı yorumcu tarafından seslendirildi. Güçlü yorumu ile Türkiye’nin önde gelen ses sanatçılarından biri konumuna yükselirken sadece bir yorumcu olarak değil, 400’ü aşkın eserin sahibi olmakla da farklılık kazandı. Üç kez evlenen ve medyaya çok fazla röportaj vermeyen sanatçı, hayatını ve çalışmalarını İstanbul’da sürdürdü.
  12. Gerçek adı Neftalí Ricardo Reyes Basoalto olan ablo Neruda (1904-1973), 12 Temmuz 1904'te Şili'nin Parral kasabasında doğdu. Babası bir demiryolu çalışanıydı, kısa bir süre sonra ölen annesi ise öğretmendi. Birkaç yıl sonra Temuco kasabasına taşınan babası, doña Trinidad Candia Malverde ile evlendi. Şair, çocukluğunu ve gençliğini Temuco'da geçirdi ve burada kız ortaokulunun müdürü olan ve ondan hoşlanan Gabriela Mistral ile tanıştı. On üç yaşındayken günlük “La Mañana” gazetesine bazı makaleler yazmaya başladı; bunların arasında ilk yayını olan Entusiasmo y Perseverancia ve ilk şiiri de vardı. 1920'de, Çekoslovak şair Jan Neruda'nın (1834-1891) anısına benimsediği Pablo Neruda mahlasıyla "Selva Austral" adlı edebiyat dergisine katkıda bulunmaya başladı. Neruda'nın o dönemde yazdığı şiirlerden bazıları, ilk yayımlanan kitabı Crepusculario'da (1923) yer alır. Ertesi yıl, en bilinen ve en çok çevrilen eserlerinden biri olan Veinte poemas de amor y una cancion desesperada yayımlandı . Edebi çalışmalarının yanı sıra Neruda, Santiago'daki Şili Üniversitesi'nde Fransızca ve pedagoji okudu. 1927-1935 yılları arasında hükümet tarafından Burma, Seylan, Cava, Singapur, Buenos Aires, Barselona ve Madrid'e giden bir dizi fahri konsoloslukla görevlendirildi. Bu zorlu dönemdeki şiirsel üretimi, diğer eserlerinin yanı sıra, edebi atılımını simgeleyen ezoterik gerçeküstü şiirler derlemesi Residencia en la tierra'yı (1933) da içeriyordu. İspanya İç Savaşı ve Neruda'nın tanıdığı Garcia Lorca'nın öldürülmesi onu derinden etkiledi ve önce İspanya'da, ardından Fransa'da Cumhuriyetçi harekete katılmasına neden oldu. Burada şiir kitabı España en el Corazón (1937) üzerinde çalışmaya başladı. Aynı yıl geri çağrıldığı memleketine döndü ve sonraki dönemdeki şiirleri siyasi ve sosyal konulara yöneldi. España en el Corazón, iç savaş sırasında cephenin ortasında basılmış olması nedeniyle büyük bir etki yarattı. Neruda, 1939'da İspanyol göçmenleri için konsolos olarak atandı ve Paris'te ikamet etti. Kısa bir süre sonra Meksika'da Başkonsolos oldu. Burada Canto General de Chile'yi yeniden yazarak tüm Güney Amerika kıtası, doğası, insanları ve tarihsel kaderi hakkında epik bir şiire dönüştürdü. Canto General adlı bu eser 1950'de Meksika'da yayınlandı ve Şili'de de yeraltında yayımlandı. On beş edebi döngüde bir araya getirilen yaklaşık 250 şiirden oluşur ve Neruda'nın üretiminin merkezini oluşturur. Yayımlanmasından kısa bir süre sonra Canto General yaklaşık on dile çevrildi. Bu şiirlerin neredeyse tamamı Neruda'nın yurtdışında yaşadığı zor bir dönemde yazılmıştır. Neruda 1943'te Şili'ye döndü ve 1945'te Şili Komünist Partisi'ne katılarak Cumhuriyet senatörü seçildi. 1947'de grevdeki madencilere karşı Devlet Başkanı González Videla'nın baskıcı politikalarına karşı protestoları nedeniyle, 1949'da ayrılmayı başarana kadar iki yıl boyunca kendi ülkesinde yeraltında yaşamak zorunda kaldı. Farklı Avrupa ülkelerinde yaşadıktan sonra 1952'de yurda döndü. Bu dönemde yayımladığı birçok eser siyasi faaliyetlerinin izlerini taşır; buna bir örnek, Neruda'nın sürgün günlüğü olarak kabul edilebilecek Las Uvas y el Viento'dur (1954). Odas elementales'te (1954-1959) mesajı, ilahilerin nesnelerinin -şeyler, olaylar ve ilişkiler- alfabetik biçimde sunulduğu daha kapsamlı bir dünya tanımına genişletilir. Neruda'nın eserleri olağanüstü kapsamlıdır. Örneğin, sürekli olarak yeniden basılan Obras Completas'ı 1951'de 459 sayfaydı; 1962'de 1.925, 1968'de ise iki cilt halinde 3.237 sayfaya ulaşmıştı. Son birkaç yıldaki eserleri arasında, eşi Matilde Urrutia'ya ithaf edilen şiirleri içeren Cien sonetos de amor (1959), altmışıncı doğum günü vesilesiyle yayınlanan beş ciltlik otobiyografik karakterli şiirsel bir eser olan Memorial de Isla Negra , Arte de pajáros (1966), La Barcarola (1967), Fulgor y muerte de Joaquín Murieta oyunu sayılabilir. (1967), Las manos del día (1968), Fin del mundo (1969), Las piedras del cielo (1970) ve La espada encendida .
  13. Şair. 1972, Salmanlı köyü / Yerköy / Yozgat doğumlu. İlkokulu köyünde, ortaokulu Kayseri Mimar Sinan Öğretmen Okulunda, liseyi Çankırı Ziraat Meslek Lisesinde okudu. 1994 yılında Erciyes Üniversitesi Fen Edebiyatı Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne kayıt yaptırdı. Maddi imkânsızlıktan dolayı birinci sınıftan ayrılmak durumunda kaldı. 2005 yılında Gölgesiz Şiirler adlı şiir kitabı yayımlandı.
  14. Şair, Yayımcı Gelibolu’nun Karainebeyli köyünde doğdu. Babası medrese eğitimi görmüş ve köyde hocalık yapmış olan Hacı Hüsnü Efendi, annesi Mükerrem Hanım’dır. Baba Hacı Hüsnü Efendi, Arif Damar henüz dört yaşındayken ölünce Mükerrem Hanım, çocuklarını yanına alıp Gelibolu’ya göçerek onlara iyi bir eğitim vermeye çalıştı. Genç yaşta sirozdan ölen Mükerrem Hanım, çocuklarına ilk şiir zevkini veren kişiydi; ancak Arif, ilkokulu bitireceği günlerde annesini de kaybetti. O yıllarda Kazım Dirik Paşa Edirne’de görevliydi ve Çanakkale ona bağlıydı. Paşa, Çanakkale’deyken Arif onun yanına giderek yardım istedi. O da okulu bitirince Edirne’ye gelmesini söyledi. İlkokuldan sonra Edirne’ye giden Arif’i, Trakya Talebe Yurdu’na yerleştirip Edirne Ortaokulu’na kaydetti. Çocuk Esirgeme Müdürü Refet Bey, Arif’i İstanbul’daki Kadırga Talebe Yurdu’na yerleştirdi. Suat Taşer de buradaydı. Burada Yenikapı Ortaokulu'na devam etti. Öğretmeni Hasan Tanrıkut’tan etkilenerek felsefeye merak saldı. İstanbul Erkek Lisesi’nde okurken okulu bıraktı. Amacı hayata atılmaktı. A. Kadir, Rıfat Ilgaz ve Sabahattin Kudret’le tanıştı. Hilmi Ziya Ülken’in İnsan dergisinin son sayısında (24-25. sayı) A. Barikad adıyla “Gecenin İçinde” adlı şiiri çıktı. Aynı sayıda Kara Borsa adlı şiir kitabının pek yakında çıkacağı ilanı yer aldı ama bu kitap yayımlanmadı. Ülkedeki siyasi karışıklıklar nedeniyle izlenmeye ve rahatsız edilmeye başlanınca 1944’te Ankara’ya gitti. Ant dergisini çıkaranlar arasında bulundu. Burada memuriyete başladı. Kars’a geçici görevle gitti. Altı ay sonra kesin ataması yapıldı ancak o 1947’de memuriyetten istifa etti. Ankara’ya dönüp Türkiye Gençler Derneği’ne üye oldu. Daha sonra İstanbul’a giderek Türkiye Köylü ve Emekçi Partisi’ne katıldı. Türkiye Gençler Derneği’nin Ankara’dan İstanbul’a on günde yaptığı yürüyüşe katıldı. Askerliğini Erzurum’da yaptı. Bir arkadaşını kurtarmak için Karasu’ya atladı. Zatürre oldu. Askerliği bir süre de Zara’da sürgünde yaptı. Terhisinden sonra İstanbul’a gitti. Birkaç işe girip çıktı. Mahmut Paşa’da işportacılık yaptı. 1951’de TKP davasında TCK’nın 141. Maddesine göre tutuklandı. Barikat adını bu süreçte aldı. İki yıl hapis yatıp beraat etti. Bir şirkette muhasebe memurluğu yaptı. 1955’e kadar yazıları görünmedi. 1955-1956 arasında Dost’ta Arif İbrahim takma adıyla şiirler yayımladı. Bazı şiirlerini toplayarak 1956’da Günden Güne adıyla yayımladı. Beş ay sonra kitap toplatıldı ve kendisi İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandı. Yine aklandı. 1959’da Ece Ovalı takma adıyla yazılar yazdı. İstanbul Bulutlu adlı kitabıyla 1959’da Yeditepe Şiir Armağanı’nı kazandı. Ülkede ortaya çıkan 6-7 Eylül olaylarından sonra aranan aydın ve sanatçıların içinde bulundu. Nahit Hanım’ın evinde saklandı ve onunla 1963’e dek sürecek evlilikleri başladı. Sabahattin Eyuboğlu’nun başını çektiği Mavi Yolculuklara katıldı. 1961 Anayasası’nın getirdiği demokratik ortamdan yararlanarak Türkiye İşçi Partisi’nin içinde aktif olarak yer aldı. 1963’te pek çok arkadaşıyla birlikte partiden ayrıldı. Aynı yıl Sabahattin Eyuboğlu’nun öğrencilerinden olan ve Mavi Yolculuklarda tanıştığı Tülin Hanım’la evlendi ve Nice adlı oğlu doğdu. 1969’da Yeryüzü Kitabevi’ni kurdu. Burada yasak yayın bulundurduğu gerekçesiyle 1982'de üç ay hapis cezasına çarptırıldı, Bozcaada Tutukevinde yattı. 1984’te kitabevini kapattı. Kendisini daha çok yazılarına ve şiire verdi. 1985 yılında Melih Cevdet Anday ile ortak imza attığı Yağmurlu Sokak adlı romanı yayımlanan şair, en son Cumhuriyet gazetesinde "Ayın Şairi" bölümünü hazırlıyordu. Yeni İnsanlık, İnsan, Gün, Ses, Yeryüzü, Dost, Ant, Yelken, Yeditepe, Yansıma, Yön, Papirüs, Türk Solu, Türkiye Yazıları, Milliyet Sanat, Leman gibi dergilerde yazdı. 20 Ekim 2010’da Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesinde kalp yetmezliği nedeniyle öldü. Çengelköy mezarlığında toprağa verildi. Anne ve babasını çocuk yaşta kaybeden Arif Damar, iyi bir eğitim alamamış; buna bağlı olarak iş hayatı da pek parlak geçmemiş, uzun süreli, tutunabildiği bir mesleği olmamıştır. Ancak erken yaşlarda sanat ve şiir ortamlarının içine girmiş, Nâzım Hikmet’in şiirlerinden etkilenerek daha çocuk denecek yaşlarda toplumcu şiirler yazmaya başlamıştır. Toplumsal içeriğin yoğun olduğu şiirler kaleme alan Damar’ın şiiri için Hikmet Altınkaynak, şunları söyler: “Arif Damar’ın şiiri tek seslilikten çok sesliliğe, yalnızca işçilere, devrimci liderlere, halk kahramanlarına yazılan şiirlerden eşe, arkadaşa, sevgiliye herkese yazılan şiirlere uzandı. Yerel temalardan evrensele geçti, çoğunlukla uzun, soluklu şiirlerini hepsi bir bıçak gibi kesici dize ve sözcüklerle ördü” (Altınkaynak 2008: 198). Arif Damar’ın şiirlerinde doğup büyüdüğü, askerlik ve sürgün askerlik yaptığı yerler, yaşadığı dönemde memleketin geçirdiği süreçler, ilk eşi Nahit Hanım, ikinci eşi Tülin Hanım, oğlu Nice gibi ailesi, Enver Gökçe, A. Kadir, Aziz Nesin, Can Yücel gibi dostları; İkinci Dünya Savaşı’nın şairdeki izlenimleri, Che, Vietnam, Lenin, Bolşevik devrimi gibi uluslararası konular yer almıştır. Şiire toplumcu gerçekçi anlayışla başlayan şair, zamanla daha bireysel konulara yönelmiş İkinci Yeni şiirine yaklaşmıştır. Bununla birlikte onun şiirinde değişmeyen şey, şiirinin kendi hayatını takip etmesidir. Şiirinin şekli, Nâzım Hikmet’le başlayan toplumcu şiirin geneli gibi serbest vezinli ve kırık dizelerden oluşmaktadır. Noktalama işaretleri olabildiğince azdır.
  15. Kimilerine “boş söz” gelir, biliriz ya kulak asmayız. Çünkü onların hangi değirmene su taşıdıklarını da biliriz; kanıtlı belgeli… Ali Yüce’nin de yaşamını düşünüp, hangi namuslu bilinç sahibi aydın, Türk Devrimine, Dil Devrimine ulaşmaz, hayranlığını yinelemez, yenilemez. Ali Yüce, Yayladağı Hatay doğumlu Türk şair ve araştırmacı yazar. 1928'de Hatay'ın Yayladağ ilçesi Hisarcık köyünde doğdu. İlk şiiri 1956'da Yücel dergisinde yayımlanan Yüce'nin daha sonraki şiirleri Yeditepe, Türk Dili, Soyut, Sanat Rehberi dergilerinde çıkmıştır. Yüce, çocuklar için de şiirler yazmıştır.
  16. Ahmet Oktay, 21 Ocak 1933’te Ankara’da doğdu. Öğrenimini lisede yarım bırakarak çalışmaya başladı. Ankara’da İstatistik Genel Müdürlüğü’nde (bugünkü DİE) görev yaptı. 1961’de Yeni İstanbul gazetesinin Ankara bürosunda “parlamento muhabiri” olarak profesyonel gazeteciliğe başladı. Ankara Ekspres, İktisat ve Piyasa, Vatan gibi gazetelerde muhabir olarak çalıştı. 1975’te İstanbul Radyosu’na geçti. Siyasal iktidar değişince TRT’den istifa ederek önce Akajans, ardından da Dünya gazetesi haber müdürlüğü görevlerini yürüttü. 1978’de yeniden TRT’ye döndü. 1982’de emekliye ayrıldı. Daha sonra Milliyet gazetesine geçti. 1993’te yazıişleri müdürlerinden biri olduğu Milliyet’ten de ayrıldı. Yazmaya ortaokul sıralarında başladı. İlk şiirleri, 1949-1950 arasında “Gerçek” dergisinde yayınlandı. İlk yazısı 1950’de “Güney” dergisinde çıktı. “Dişi Kurt” adlı oyunu 1974’te Ankara Devlet Tiyatrosu’nda sahnelendi. 1950’lerde yazdığı şiirlerde Ahmed Arif‘ten etkilendiği gözlenirken, 1960’lardan sonra toplumsal gerçekçi bir yaklaşımla İkinci Yeni‘ye yöneldi. Zengin sözcük dağarcığını destansı bir söyleyişle ustaca değerlendirdi. Şiirinin olgunluk döneminde biçim gösterilerine kaçmadan yalın bir teknikle yazdı. Ahmet Oktay’ın EserleriŞİİR: Gölgeleri Kullanmak (1963) Her Yüz Bir Öykü Yazar (1964) Dr. Kaligari’nin Dönüşü (1966) Sürgün (1979) Sürdürülen Bir Şarkının Tarihi (1981) Kara Bir Zamana Alınlık (1983) Yol Üstündeki Semender (1987) Ağıtlar ve Övgüler (1991) Bir Sanrı İçin Gece Müziği (1993) Toplu Şiirler (1995) Gözüm Seğirdi Vakitten (1996) Söz Acıda Sınandı (1996) Az Kaldı Kışa (1996) Hayalete Övgü (2001) İNCELEME-ARAŞTIRMA: Bir Yazı’nın Arayışları (1981) Yazın, İletişim, İdeoloji (1982) Yazılanla Okunan (1983) Toplumcu Gerçekçiliğin Kaynakları (1986) Kültür ve İdeoloji (1987) Toplumsal Değişme ve Basın (1987) Karanfil ve Pranga (1990) Raffaello’nun Direnişi (1990) Zamanı Sorgulamak (1991) Kabul ve Red (1992) Şair ile Kurtarıcı (1992) Sanat ve Siyaset (1993) Cumhuriyet Dönemi Edebiyat-1923/1950 (1993) Türkiye’de Popüler Kültür (1993) Medya ve Hedonizm (1995) Şiddet, Söz, Yaşam (1995) İnsan, Yazar, Kitap (1995) İsrafil’in Sûr’u (1997) Şeytan, Melek, Soytarı (1998) Siyasal İslam’a İtirazlar (2000) Modernist Tahayyüle İtirazlar (2000) Şairin Kanı (2001) Romanımıza Ne Oldu? (2004) ANI-ANLATI: Gizli Çekmece (1991) GÜNLÜK: Gece Defteri (1998) OYUN: Kurt Dişi (1971-1973’te Devlet Tiyatroları’nda sahnelendi) ÖDÜLLERİ: 1964 Yeditepe Şiir Armağanı, Her Yüz Bir Öykü Yazar ile 1987 Behçet Necatigil Şiir Ödülü, Yol Üstündeki Semender ile 1991 Türkiye Yazarlar Birliği Yılın Şairi Ödülü, Ağıtlar ve Övgüler ile
  17. Hukukçu, Şair, Yazar Tam adı Nizamettin Berin Taşan olan sanatçı, Amasya'nın Merzifon ilçesinde dünyaya geldi. Annesi Lebibe Hanım, babası İçişleri Bakanlığı daire müdürü ve Merzifon Tarihi'nin yazarı Aziz Taşan'dır. Mutasavvıf şair Merzifonlu Şeyh Abdurrahim Rûmi (1350-1458) on altıncı kuşaktan, şair Eyüp Sabri (1843-1867) üçüncü kuşaktan dedeleridir (Yalçın 2010: 997). İlköğrenimini Merzifon'da yaptı. Merzifon İlkokulu'nu bitirdi. Öğrenim hayatını Niğde ve Samsun'a sürdürdü. 1947 yılında Samsun Lisesi'nden mezun olduktan sonra Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne başladı. 1951 yılında fakülteyi bitirdi ve savcı olarak mesleğine başladı. 1953-1965 yılları arasında İzmir, Şiran ve Karaburun'da Cumhuriyet savcılığı yaptı. 1965-1985 yılları arasında Sinop, Karşıyaka ve İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı görevinde bulundu. Mehmed Kemal, Cumhuriyet gazetesindeki yazısında Berin Taşan'ı şöyle tanıtır: "Berin Taşan'ı, yedeksubaydan sürülüp Merzifon'a geldiğimde tanımıştım. Yıl 1948 olacak, üniversite öğrencisiydi. Bizim tümen mi, tugay mı neyse, bağlı olduğumuz yer orasıydı. Kaç gün kaldım? Herhâlde bir haftayı geçmedi. Şiir delisi olduğumuz yıllar, hemen kaynaştık. Merzifon, o yıllarda nedense bir sürgün yatağıydı. Benden önce Naci Sadullah, Nusret Baban, daha başkaları da orada bulunmuşlar. Şimdi neleri anımsıyorum? Gürül gürül suları akan bir şadırvan, kubbeli bir cami, uzun uzun ağaçlar... Bir de halkevi kitaplığı... Sonra köfteci dükkânları. Merzifon'un köftesi ve şarabı başkadır. Askerliğim uzun sürdü. Dönüşte Berin Taşan'ın şiirlerini dergilerde gördüm, kendi de savcı olmuştu. Bir şairi kolay kolay savcılıkta tutmazlar. Ama Berin Taşan, uzun yıllar hak ve adalet dağıtan mesleğinde kalabildi. Sinop'a sürgünleri gönderirler, Berin de Sinop Savcısı idi. Bir sürgün savcı mı? Osman Deniz (Talat Aydemir'le başkaldıran), Sinop'ta yatmıştı. Berin Taşan'ı bana çok övdü. Berin Taşan'ın savcılığı için ne diyor Behçet Kemal: 'Nice cumhuriyet savcılarının partizan oyuncağı hâline geldiği bugünlerde, bir cumhuriyet savcısını, resmî adını hak ediyor görmekle avundum ve sevindim.' İlk şiirleri sanıyorum Kaynak dergisinde idi. Avni Dökmeci'nin (acaba şimdi nerelerde?) özveri ve özenle çıkardığı bu dergide kimler yazmamış, kimler şiire başlamamıştır! Kaynak şairleri diye bir antoloji çıksa, Kaynak şairleri anılsa çok mu görülür? (...) Berin Taşan'ı o yıllarda bir de Suphi Taşhan'la karıştırırlardı. Oysa biri Taşan, öteki Taşhan... " (Kemal 1987). Taşan, 1953-1985 yılları arasında aktif olarak sürdürdüğü savcılıktan emekli oldu. Hukukçuluğunu 1985-2000 yılları arasında İzmir'de serbest avukat olarak sürdürdü. Edebiyatçılar Derneği, Türkiye Yazarlar Sendikası ve Dil Derneği üyeliklerinde bulundu. Evli ve iki çocuk babası olan Berin Taşan, 17 Haziran 2018 tarihinde hayata veda etti. Cenazesi İzmir'de defnedildi. Karşıyaka'da bir sokağa adı verildi. Berin Taşan'ın "Bizden Sonra" başlıklı ilk şiiri 1946 yılında Varlık dergisinde çıkmıştır. Daha sonraki şiir ve yazıları; Yeditepe Dost, Ataç, Seçilmiş Hikâyeler, İmece, Kaynak, Evrim, Soyut, Türk Dili, Kıyı, Yeni Ufuklar, Cumhuriyet ve Vatan gibi süreli yayınlarda yer almıştır. Taşan'ın ilk şiiri yayımlandığında eleştirmen Nurullah Ataç "Öğütçülüğe kalkmadan sesini yükseltip boş sözlere düşmeden, yüreğimizi saran tatlı üzüncünden büyük nimetlerden biri olduğunu bilerek söylüyor. Berin Taşan bay mıdır, bayan mıdır bilmiyorum, ama günün birinde bize çok güzel şiirler verirse şaşmam." değerlendirmesini yapmıştır. Ellerim Gözlerim Yüreğim adlı ilk şiir kitabı 1960 yılında yayımlanmıştır. Bu kitabı; Yüzünün Bir Yanında (1969), Önce (1986) ve Şahdamarından (2001) adlı şiir kitapları takip etmiştir. Cemal Süreya, Taşan'ın şiirlerinin kendisinde uyandırdığı izlenimi şu cümlelerle dile getirmiştir: "Berin şiirlerine her zaman bir yer vardır içimde. Taptazedirler. Hele bir ikisi vardır ki çağdaş şiirimizin yapıtaşları arasında yer alır." Refik Durbaş, Taşan'ın şiirlerinin, aslında "bir inancın ve direnişin şiirleri" olduğunu belirtmiştir (Durbaş 1987). Gerek tabiat gerekse memleket insanı karşısında realist bir tavır sergileyen Berin Taşan'ın şiirlerinde fotoğrafçı duyarlılığı sezilmektedir. Şair, şiiriyle toplumsal çalkantıların, suskunluğun ve kirlenmişliğin âdeta fotoğrafını çeker. Mehmed Kemal'e göre Berin Taşan'ın şiirleri incelendiğinde yaşadığını yazmış, yazdığını yaşamış bir şair olduğu görülür: "Sade dizeleri ile her şeyi söyler. Dizelerinde oyunlara, özentilere kaçmaz Önce adlı şiirlerinin tümünü içerin kitabı okunduğunda buna rastlarız (benim kızımın adı da Önce). Kendi çizgisini izleyen, gittikçe gelişen bir doğrultudadır. Güncel olayların derinlemesine içine girdiğinden, elbette bunlardan ustaca yararlanmasını bilmiştir. 'Bir Motorlu Trenle Geçtim Üzerinden' adlı uzun şiirden bir örnek alacağım: 'Derenin üstünde bir küçük evlek Motorlu treg durmaz ki inek Çapayı iyi vur ortakçı Salih Tefeci Nuri'nin gönlünü edek. Bu ağaçlar, uçan kuşlar Hangi ilde var Grev hakkı, lokavt hakkı, İsmail Hakkı Mintanın yakası yana kayıyor.' Çağının modasına uygun küçük küçük şiirler yazmışsa da, zaman onu destan şiirlere doğru götürmüştür. Ceyhun Atuf Kansu'nun dediği gibi; şiirleri sesini Şiran'dan, Merzifon'dan, Sinop Kalesi'nden duyurur. Bu ses gür, korkusuz ve erkekçedir. 1940 kuşağının unutturulamayan bir şairidir. Unutulmaz da..." (Kemal 1987). Şairin seçilmiş şiirlerinden oluşan Şahdamarından (2000) adlı kitabında toplumsal temalar daha ağırlıklıdır. İlk şiiri yayımlandığında on sekiz yaşında olan Berin Taşan, ilk çıkışından itibaren ülke, insanlar ve gerçekler karşısında sıcak ilgilerin, duyarlıkların şairi olmuş ve arınmış, tertemiz diliyle yarattığı içten söyleyişi hiç yitirmemiştir (Kurdakul 1999). Bir Tanığım Kalsın (2005) Berin Taşan'ın gerçekçi bakış açısıyla kaleme aldığı anılarından oluşmaktadır. Atila Er ile yaptığı söyleşide anılarını yazma amacını "Yazmam nam olsun diye değil, benden sonra gelenlere yalnız olmadıklarını kanıtlamak için, 'Bir Tanığım Kalsın' diye oldu" (Er 2005) şeklinde dile getirmiştir. Onaran, bu kitap ekseninde Berin Taşan için "Dergilerden sorumluluk duyarak geçmişe bakmak, yatağında akan görkemli bir ırmak gibi, toplumun gidişine kendimizden bir şeyler katarak yaşamayı anlamlı kılmaya çalışıyorsak, görevimizi yapmanın iç erincini duyarız. Cumhuriyet Savcısı, ozan Berin Taşan o iç erinci duyan insanlardan biri... Yaşadığı çağın tanığı olan bir yazar, sorumlusu olduğu topluma karşı görevini yapmakla yükümlüdür. Anılar o tanıklığın izlerini taşır. Bir Cumhuriyet Savcısı olan Berin Taşan da bu anlayışla yazdı anılarını (Bir Tanığım Kalsın, Ümit Yayıncılık, 2005). (...) Tek tek kendimizi iyileştirmenin uzun bir süreç olduğu sanılır. Topluma yön veren bir önder olduktan sonra insanların kendine çekidüzen vermesi sorun değildir. Berin Taşan öyle bir önderi özlemenin sıkıntısı içindedir: 'İçine kapanmış koca ülke İnce bir yorgan altında tir tir titriyor Lambası kısık Kapısı aralık Mustafa Kemal gelecek diye.' Berin Taşan sorumluluğunu bilen bir ozan." (Onaran 2005) değerlendirmesini yapmıştır.
  18. Şair, Yazar, Editör Tam adı Ahmet Enis Batur olan sanatçı Eskişehir'de doğdu. Şirket-i Hayriye kurucusu Hüseyin Hâki Bey'in torunudur. Annesi Leman Hanım, babası ise Cumhuriyet Halk Partisi senatörlüğü yapmış Muhsin Batur'dur. Babası aynı zamanda askeri eğitiminden sonra orgeneralliğe kadar yükselmiştir. 12 Mart Muhtırası’nda imzası olan 4 yüksek rütbeli askerden biridir. İlköğrenimini babasının görevi dolayısıyla bulundukları Ekişehir'de Dumlupınar İlkokulunda tamamladı. Orta öğrenimini İstanbul ve Ankara'da yaptı. Sanit Joseph Lisesi ve Ankara Atatürk Lisesinde öğrenim gördü. Öğrenciyken Ulus gazetesinin sinema sayfasını yönetti (1971-1972). İlk yazısı 1970'te, ilk kitapları 1973'te yayımlandı. Orta Doğu Teknik Üniversitesinde başladığı yükseköğrenimini ve Paris'te tamamladı (1976). Türkiye'ye dönünce yayıncılık çalışmalarına ağırlık veren Enis Batur; Yazı (8 sayı- 1978-1980), Oluşum (1978-1982), MEB (1 sayı- 1979), Tan (1982), Gergedan (17 sayı, 1987-1988) Şehir ve Argos dergilerini çıkardı. Milli Eğitim Bakanlığı yayın dairesi başkanlığı (1979-1980), Milliyet gazetesinin kültür servisi ve yan yayınlar yöneticiliğini (1983-1984), Milliyet Büyük Ansiklopedi'nin (1986) ve Dönemli Yayıncılık'ın genel yayın yönetmenliğini yaptı. UNESCO'nun "Göreme'den İstanbul'a Kültür Mirasımız" kampanyasını yönetti (1984). Sanat Dünyamız, kitap-lık, Cogito, Arredemento Dekorasyon ve Fol gibi dergilerin yayım sürecinde görev aldı. Remzi Kitabevi'nin (1990-1993) ve TRT'deki "Okudukça" programının (1994-1999) yayın danışmanlığını yaptı. Açık Radyo'nun kuruluşuna katkıda bulundu ve "Şifa, Şifre, Deşifre" programını hazırladı. 1978-1998 arasıda düzenli olarak; Cumhuriyet, Milliyet, Dünya, Aydınlık gazetelerinde, Yeni Gündem, P-Eki, Express, İkibine Doğru dergilerinde haftalık Cumhuriyet Bilim ve Teknik dergisinde aylık yazılar yazdı. Bir müddet burslu olarak Saint-Nazire ve Bordeaux'ta kaldı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Dil Tarih Coğrafya Fakültesinde, Eskişehir Üniversitesi, Bilsak ve Bilar'da seminerler düzenledi. 1998-2003 yılları arasında Galatasaray Üniversitesinde dersler verdi. 1988-2004 yılları arasında Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık'ı yönetti. Bir müddet Alkım Yayınlarının genel yayın yönetmenliğini ve NTV Yayınlarının yayın danışmanlığını yürüttü. NTV Radyo ve TRT için programlar hazırladı. Hâlen Kırmızı Kedi Yayınevinin genel yayın yönetmenliğini yürütmektedir. Ressam Fatma Tülin ile evli olan Enis Batur İstanbul'da yaşamakta ve yazı çalışmlaraını burada sürdürmektedir. Aldığı Ödüller: 1980 TDK Deneme Ödülü (Şiir ve İdeoloji ile), 1993 Cemal Süreya Şiir Ödülü (Perişey ile), 1996 Altın Portakal Şiir Ödülü (Opera 1-4004 ile), 1999 Sibilla Aleramo Şiir Ödülü (Imago Mundi ile, İtalya), 2000 Zirvedekiler Ödülü (Kanat Hareketleri: Lirik Şiirler 1993-1999 ile), 2002 Türkiye Yayıncılar Birliği Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü, 2007 TÜYAP İstanbul Sanat Fuarı Sanat Eleştimeni Ödülü, 2008 Behçet Necatigil Şiir Ödülü (Neyin Nesisin Sen ile) ve 2018 Yunus Nadi Roman Ödülü (Göl Yazı ile; Sel, 2017). 1960’lı yıllarda edebiyat dünyasına giren Enis Batur, yazı hayatına sinema ve film eleştirileriyle başlamıştır. Batur, esasen on altı an yedi yaşında öğrenciyken şiirler kaleme almıştır. Ulus’ta yayımlanan “Adada Şenlik” başlıklı ilk yazısı bir film eleştirisidir ve Eylül 1970 tarihini taşımaktadır. Sanatçının şiir, deneme, inceleme, çeviri ve söyleşilerinin yayımlandığı süreli yayınlar şöyle sıralanabilir: 2000’e Doğru, 4. Kat, A la Carte, Aç Yazı, Adam Sanat, Akşam-lık, Argos, Aries, Arka Kapak, Arredemento Dekorasyon, Aydınlık, Birikim, Cehennemde Bir Mevsim, Cey Sanat, Cogito, Cumhuriyet, Cumhuriyet Bilim Teknik, Cumhuriyet Kitap, Çağdaş Eleştiri, Çevrimdışı İstanbul, Defter, Dekorasyon, Deniz Mecmuası, Dilbilim, Diri Ozanlar Derneği, Doğu-Batı (1980), Doxa, Dünya, Edebiyat Dostları, Eski’z, Express, FDE, Fol, Geceyazısı, Geniş Zamanlar, Gergedan, Güldiken, Güneş, Günümüzde Kitaplar, Hürriyet Gösteri, Hürriyet Keyif, Hürriyet Pazar, İşte Röportaj, Kapris, Kaşgar, Kinema, Kitap-lık, Kuram, Le Poéte Travaille (Şair çalışıyor), Ludingirra, MEB, Mecaz, Milliyet, Milliyet Sanat, Mimarlık Kültürü Dergisi XXI, Mizan, Nar, Near East Review, Nisan, NTV Tarih, Oluşum, Öküz, P, P-Eki (Güneş gazetesinin Pazar eki), Papirüs, Pathos, Sanat Dünyamız, Sombahar, Somut, Sonsuzluk ve Bir Gün, Soyut, Star, Şehir, Şiir Atı, Tan, Tanım, Tarih ve Toplum, The Turkish Pen, Türk Dili, Varlık, Ve Sinema, Virgül, Yacht, Yağmur, Yazı, Yeni Biçem, Yeni Deniz Mecmuası, Yeni Dergi, Yeni Gündem, Yeni Ufuklar. Türk edebiyatının belki de en üretken sanatçısı olan Enis Batur; şiir, deneme, eleştiri, roman, anlatı, gezi yazısı gibi edebiyatın hemen her türünde eser vermiştir. İlk yazı ve şiirlerinden bu yana üç özelliğiyle öne çıktığı belirtilmiştir: “Üretkenliği (İ. Berk ‘iki elle,’ E. Ayhan ‘dört kolla’ yazdığını söylediler); gerek şiirlerinde gerekse yazılarında (özellikle ilk deneme kitaplarında daha sık) görülen deneyciliği; kültürel göndermelerinin çoğunlukla ‘yabancı’ oluşu. Genellikle ‘Türk kültürüne ve edebiyatına yabancı’ olmakla nitelendiyse de bu ‘yabancılık’ iddiasına katılmayanlar da oldu.” (Yalçın. 2010: 186). Demir, sanatçının çok yönlülüğünü şu cümlelerle değerlendirmiştir: “Enis Batur, yalnız şiir ve edebiyat sahasında değil; kültür, felsefe, siyaset, modernizm, Doğu-Batı gibi izlekler üzerine dile getirdiği fikirleriyle, yazdığı eserleriyle tartışmalara konu olmuş bir şair, eleştirmen, düşünür ve entelektüel olarak nitelenebilir. Şiirlerinde, hem Doğu hem de Batı medeniyetinin derinliklerine açılan derin, girift ve kendini kolay ele vermeyen bir atmosfer vardır. Bu durum, Enis Batur’un Türk edebiyatı içerisindeki konumu konusunda kafa karışıklığı yaratmakta ve Batur hakkında sonu gelmez polemiklere yol açmaktadır. Öte taraftan Türkiye’nin keskin karşıtlıklar üzerinden şekillenmiş, toplumcu şiir-bireyci şiir tartışmalarına indirgenmiş 1980’lerin edebiyat ve şiir ortamı da Batur’un poetik duruşu bağlamındaki tartışmaları çeşitlendirmiş ve ortaya, birbirinden oldukça farklı değerlendirmelerin çıkmasına zemin hazırlamıştır. Edebiyat dünyasına 1960’lı yılların yoğun politik atmosferinde adım atan Batur, gerek şiir başta olmak üzere edebi eserleriyle gerekse sanatın, kültürün, politikanın sanata/sanatçıya yansımaları üzerine düşünsel metinleriyle Türk edebiyatında görünmeye başlamıştır. 1970’li yılların başında yurtdışına gitmesi, Batı’daki edebiyat ve sanat ortamını yakinen soluması, Batur’un edebi kişiliğinin şekillenmesinde başat bir rol oynamıştır.” (Demir 2014). Bu, çok yönlü değerlendirmelerin bir tarafa bırakılırsa Enis Batur kendini “bir edebiyat adamı” olarak nitelendirmiştir: “Kendimi tanımlarken ya da biri ‘Ne iş yapıyorsunuz?’ dediğinde, ‘Ben edebiyat adamıyım.’ derim. Şair ya da denemeci gibi tanımlara bölmek yerine, edebiyatı bir bütün olarak görme eğilimindeyim.” (Erdem, 2018). Yazı hayatına şiirle başlaması nedeniyle şiir edebî şahsiyetinin hep merkezinde olmuştur. Düz yazı yazmaya ise sonradan yönelmiştir. Doğan Hızlan, Enis Batur'un şiirleri için "Enis Batur’un şiir serüvenini başından beri bilenlerdenim. Her kitap birbiri içinde bir gelişimin izini sürer. Onda son dönem çalışmalarında, poetikaya kurban edilmeyen ama onu da ihmal etmeyen bir anlayış eşliğinde, duyarlığın -belki de duygunun- artışına tanık oldum. Birkaç düzlemde okunur onun şiiri, okur bilgisine göre aşağıdan yukarıya yükselen bir lezzet grafiği vardır. Çünkü edebiyat tarihinin, sanat tarihinin uğrak noktalarında, kimi okur yolunu kaybedebilir. Hele Enis Butur’u ilk defa okuyorsa, anlamakta, algılamakta zorlanabilir ama onu terk etmez, şiir serüveninin başına dönüp onun başka kitaplarını da okuma tutkusuna kapılır. Kapılır, çünkü şiirinin çekiciliği vardır." (Hızlan 2004) değerlendirmesini yapmıştır. Kâhyaoğlu, Enis Batur şiirinde iki mühüm yatak olduğunu belirtmiştir: “Enis Batur şiirinin en önemli yataklarından biri, kendisini “yazı şiir” olarak tanımladığı, düzyazı ve metinlerin odak alındığı şiir örnekleridir. Uzun yıllar önce, kendisiyle yapılan bir söyleşide “yazı şiir” kavramını temellendirirken, bu şiirlerin aslında bir tür “şiirsel metin” veya ‘deneysel metin’ler olduğunu vurgulamıştır. Batur’un şiirinde iki temel yatak vardır. Dizi yapısına sıkı sıkıya bağlı, klasikten modernist örneklere kadar uzanan geniş şiir formunun yanında, düzyazı vd. biçimlerde yazılan şiir veya metinler yoluyla şair, örneğine Türkçe şiirde çok az rastlanan bir şiirsel arayış veya deneyciliği çok farklı bağlamlarda, şiir tavrının bir parçası hâline getirmiştir. ‘Düzyazı şiir’ (mensur şiir), ağırlıklı İkinci Yeni şiiriyle birlikte, modernist karakterli Türkçe şiir açılımlarının bir parçası olmuştur. Gerçi, modern şiirde yaygın bir çizgi hiçbir zaman olmadı. Bu yazılanlara, on yıllarca ‘şiir’ diyemeyen edebiyat tavırlarıyla karşılaşıldı. Enis Batur, İkinci Yeni’nin açtığı deneysel çizgiden tabii ki yararlandı. Ancak, onların ‘kuşağı’ diyebileceğimiz 1970’ler şiirinde hâkim olan biçim, söyleyiş ve üslupların daha o yıllarda dışına çıkmış, deneyciliğin dışlandığı, fazla ciddiye alınmadığı bir dönemde, kendisinin süreç içinde tanımlayacağı “yazı şiir”e özel bir yer ve anlam yükleyen bir şair konumundaydı. Dizeyle yazılan ilginç şiir kitapları kadar ‘yazı şiir’ kategorisine giren farklı metin şiirleriyle ilgi odağı olmuştu (Kâhyaoğlu 2016). Tanzimattan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi’nde sanatçı ile ilgili şu değerlendirmelere yer verilmiştir: “Batur şiirinin dönüm noktalarından sayılabilecek Gri Dîvan’ı ‘çoğul bir destan’ olarak niteleyen G. Akın, Batur’un, kitabın daha ilk şiirinde dizeyi örselediği, ‘düzyazıya teğet geçen ama asla şiiri yitirmeyen bir biçimi’ denediği saptamasında bulundu. Daha sonraları, O. Koçak, Batur’un şiirini başlangıcından itibaren değerlendirdiği ‘Narkissos’tan Oidipus’a’ başlıklı yazısında şu saptamada bulundu: "Enis Batur’un şiir çizgisinde iki kırılma anı saptanabilir, iki geçiş anı. Hem ’lirik şiirler’de hem de ’yazı şiirler’de izleyebileceğimiz ilk kırılma 1980’lerin başında gerçekleşmiş gibidir; Tuğralar’da ’Vurgun’u (1979) önceki şiirlerden, Kandil’de de ’Sarnıç’ı (1982-84) daha eski parçalardan ayırır. Yüksek, azametli bir ses tonundan, daha ’serin’, daha ironik bir zemine inmiştir şair. İkinci kırılmanın aynı zamanda bir geçiş de olup olmadığını bilmiyoruz henüz. Şimdilik tek örneği, tek izi var: Ağlayan Kadınlar Lahdi (1993).’Batur’un üzerinde en çok durulan şiir kitabı, uzun yıllar üzerinde çalıştığı Opera 1-4004 oldu. A. Oktay, kitabı ve Batur şiiri içindeki yerini şöyle değerlendirdi: ‘Dilin, sözcüklerin saymacalığı epeydir belirtiliyor. Sanki kıyamete doğru koşar adım gidilirken, dağılganlaşan, kırılganlaşan dilin içinde yeni bir dil, Enis’i bir işaret-yazı kurmayı, anlamı orada taşıllaştırmayı istiyor Batur. Ateş, Su, Kadın, Erkek, Çocuk, Ölüm, Dirim vb. ve elbet Yazı: Hepsi birer simgeye dönüştürülüyor, bu simgesel ögeler bir tür yabancılaştırma efekti işlevi görüyor bir anlamda. Duygusal katılımı (katharsis) kesintiye uğratarak, metin üzerinde düşünmeye yöneltiyor. (...) atonal bir şiir bu.’ O. Demiralp ise ‘Kozmopolit Hurufî: Enis Batur’dan Bir Opera’ başlıklı yazısında ‘Enis Batur şiirinin teoloji ve metafiziğe, asal varoluşsal sorulara atıf yapılmadan çözümlenebileceği kanısında’ olmadığını belirtip şunları söyledi: ‘Enis Batur şiirinin önemli bir yönü negatif teoloji yapmasıdır. İnancın kapatamadığı, anlamın aşamadığı bir boşluk, bir derinlik, belki de henüz keşfedilmemiş bir anlamlılık kıyısında devinir söz. Dile gelmez, şiirleştirilemez denen haddin, dilin sınırlarının arayışıdır bu.’” (Yalçın 2010). Batur’un etkilenmeye açık bir kişiliği vardır ve sanatçının erken yaşlarda yabancı dil eğitimi alması bu etkilenme alanlarını genişletmiştir: “Benim ailem çok geniş bu anlamda. Erken yaşlarda yabancı dil eğitimi aldığım için yabancı yazarlara açık bir biçimde yetiştim. Yine erken yaşlarda edebiyata merak saldığım için Türk yazarlarla da yoğun biçimde ilgilendim. Çok sayıda şaire, yazara yakınlık duyduğumu hissettim. Kendi yapmak istediklerime yakın işler üreten yazar ve şairlere merak salmadım; düşünce tarzı bana bütünüyle yabancı geliyor olsa da ortaya konan yapıt, kendi derinliğini ortaya koyabiliyorsa benim için başarılı demektir. Dolayısıyla etkiye çok açık biriyim. Bunun bir zararını görmedim. Zararlı etki, sınırlı etkidir. Yelpazeyi geniş tutmak gerekli... Hem dünya edebiyatı hem de Türk edebiyatının ustalarından etkilere kendimizi açık tutarsak bu etkiler zamanla “eriyor” zaten. Çok yazmamın nedenlerinden biri burada aranabilir.” (Erdem 2018). Sinema, tiyatro, mimari ve resim gibi alanların da sanatçıyı etkilediğini belirtmek gerekir. Denemelerinde “kültür”ü bir sorunsal olarak ele alan Enis Batur, ele aldığı meselelere eleştirel, şüpheci ve irdeleyici yaklaşımıyla dikkat çeker. Edebiyat, modernizm, sanat gibi konulara da denemelerinde geniş yer veren sanatçının geniş ve bütüncül bir bakış açısı vardır. 90’lı yıllardan sonra şehir monografileri ve kişisel seyahatnâmelere yönelmiştir. Haydar Ergülen, Enis Batur için “Enis Batur, her ne kadar ‘sevgili okur’a göre çalışmıyorsa da, toplamında ‘aydınlanmacı’ bir yan var. Göstere göstere olması gerekmiyor bunun zaten, Batur’u okuyarak aydınlananların kafasında bir ışık yanıyor, gözünde bir parıltı beliriyorsa, yani yazar sezdiriyorsa, bu da aydınlanma ve aydınlatmaya sayılır. ‘Ansiklopedist’ tutumu zaten bilinen bir şey, öyle olunca da haliyle zamanımızın Ahmet Mithat Efendi’lerinden biri olarak da anılabilir. Hatta şehir, gezi rehberi yazarı, gurme yazar olarak da okunabilir.” (Ergülen 2020) değelendirmesini yapmıştır. Yurtdışındaki Poessia (İtalya), Il Ebbro Quaterno, Kelk (İran), Lettres Internationales (Fransa), Quarterly West (ABD), Tabaccaria (Portekiz), Podium, Kelk, Connaissance des Arts, Talisman (İngiltere), The Toronto Review (Kanada), The Poetry Chain (Hindistan) ve Dédale (Fransa) vb. gibi çeşitli dergilerde ürünleri yayımlandı. Şiirleri Fransızca, İtalyanca, Felemenkçe ve Farsçada da kitaplaştı. Şiirlerinden hareketle iki beste yapıldı: "Kör Bir Başlangıç" (yaylı dördül için; Mehmet Nemutlu), "Göre" (soprano ve yaylı dördül için; Semih Korucu). Sombahar, İnsan, Poesia (Milano) ve I Quaderni del Batello Ebbro (Bologna) dergilerinde şiirleri ve şiir danatı için özel bölümler hazırlanmıştır. Şiirleri ve romanları Fransızca, İngilizce, İtalyanca, Romence, Felemenkçe ve Farçaya çevilip yayımlanmıştır. Şiirlerinden hareketle iki beste yapılmıştır: "Kör Bir Başlangıç" (yaylı dördül için; Mehmet Nemutlu), "Göre" (soprano ve yaylı dördül için; Semih Korucu). Kitaplarından Opera üzerine Ahmet Oktay'ın kitabı İsrafil'in Sûru ve bir sempozyumun bildirilerini biraraya getiren Opera Odağında Enis Batur Şiiri, yapıtları üzerine yazılmış yazılardan bir seçmeyi derleyen Otuz Kuş Bakışı, Hatice Aynur'un hazırladığı Enis Batur Bibliyografyası 1970-1995 ve Cem Akaş'ın kaleme aldığı Belkienisbatur adlı eserleri hakkındaki temel başvuru kaynaklarıdır. Eserleri 12 farklı dile çevrilmiştir. Enis Batur'un yabancı dillerdeki kitapları şöyledir: Fransızca: La Sarcophage des Pleureuses (Çev. N. Cingöz; Montpellier: Fata Morgana, 2000), Amer Savoir (Çev. Ferda Fidan; Paris, Actes Sud, 2002, Dense (Çev. Timour Muhidine; Meet - Maison Ecrivains, 2002), Route Serpentine (Çev. Catherina Erikan; Paris, Actes Sud, 2004), La Pomme (Çev. Ferda Fidan; Paris, Actes Sud, 2005), D'autres Chemins (Çev. Ferda Fidan; Paris, Actes Sud, 2008), Encyclopédie Privée (Çev. Ferda Fidan; Paris, Actes Sud, 2011), Le Facteur d'Uskudar (Çev. Jean Descat; Paris, Bleu Autour, 2012), La Mort de Geronimo (Çev. Catherina Erikan; Paris, Galaade, 2014). İtalyanca: Scritti e sigilli: 1973-1990 (Çev. I. Saatçıoğlu; Roma: Fondazione Piazzola, 1992) ve Imago Mundi (Çev. I. Saatçıoğlu; Milano: Garzanti, 1994). Farsça: Neğmey-i Butimar (Çev. Cavit Mukaddes; Tahran: Peyzeh, 1996) ve Sefer be ayne-i digeri (Çev. Hamid Farazande; Isfahan: Nakş-ı Horşid, 2000). Hollandaca: Passpoort (Çev. D. Koopman; Rotterdam: Rotterdam Poetry, 1998). İngilizce: Ash Divan (İngilizceye çev. S. Paker, C.Endres, S.S.Endres, M.Kenne; ABD, Talisman House, 2006). İspanyolca: Las Bibliotecas de Dédalo (Önsöz Alberto Manguel; Errate Naturae, 2009).
  19. Şair, Çevirmen, Yazar, Yayıncı Tam adı Mehmet Eray Canberk olan şair, İstanbul'da dünyaya geldi. Doğum tarihi nüfus kaydına göre 14 Mart 1940'tır. Annesi Asude Hanım, babası subay-öğretmen Osman Nuri Canberk'tir. Ressam Güray Canberk'in kardeşidir. Aksaray 1. İlkokul, Gedikpaşa Ortaokulu ve Haydarpaşa Lisesini bitirdi (1958). İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü ile İstanbul Yüksek Öğretmen Okulundaki öğrenimini yarıda bıraktı (Yalçın 2010: 259). Yedek subay olarak iki yıl köy öğretmenliği (1964-1966) yaptı. Yeni Gerçek (11 sayı, 1967-1968) dergisinin yayın kurulunda yer aldı. 1969-1975 yılları arasında ilkokul öğretmenliği, 1975-1981 yılları arasında yayıncılık yaptı. Gelişim-Hachette, Büyük Larossse, Meydan Larousse, Dünden Bugüne İstanbul, Temel Britannica ve Sosyalist Kültür ansiklopedilerinde madde yazarı olarak görev aldı. Afşar Timuçin ile birlikte Kavram Yayınevini kurdu. Daha sonra kendi kurduğu Alan Yayınevini yönetti. 2010 yılında Troya Folklor Araştırmaları Derneğinin Troya Kültür-Sanat Ödülleri’nden Edebiyat Ödülü'ne ve Kent Kırgını adlı şiir kitabıyla 2012 Behçet Necatigil Şiir Ödülü’ne layık görüldü. PEN Yazarlar Derneği, Edebiyatçılar Derneği ve Türkiye Yazarlar Sendikası üyesidir. Evli ve bir çocuk babası olan Eray Canberk, hâlen İstanbul'da yaşamaktadır. Şiir ve çeviriyle yakından ilgilendi; Prévert’den, Desnos’tan, Mao’dan, Éluard’dan, Mac­hado’­dan, Tahar Ben Jelloun’dan, Césaire’den çeviriler yaptı. Çeviri şiir seçkileri hazırladı. Ayrıca çok sayıda çocuk kitabı ve Red Kit’in bütün albümlerini çevirdi. Başlıca çevirileri arasında; Şeytan ve Yüce Tanrı (J. P. Sartre'dan 1964), Şiirler (Mao Çe Tug'tan 1966), Dört Yüz Darbe (M. Mousey ve F. Truffaut'tan, 1967), Gizlilik (J. P. Sartre'dan, daha sonra Duvar ve Bir Şefin Çocukluğu adlarıyla, 1967), Yaşlılık (S. de Beauvoir'den, O. Canberk ve M. K. Kayabel ile, 1970), Pardanyanlar (M. Zévaco'dan, 1971), Patrona Bir Paket Kadın (A. Buchwald'den, 1973), Davulcular (R. Zimnik'ten, 1975), Bizim Sınıf (Goscinny'den, 1978), Brahms'ı Sever misiniz? (F. Sagan'dan, 1977), Piç (V. Leduc'tan, H. Demirhan ile, 1977), Küçük Trampetçi (A. Gaydar'dan, 1978), Geleceğin Hikâyeleri (J. London'dan, 1981), Yaşlı Adam ve Deniz (E. Hemingway'den 1981), Seçme Şiirler (A. Machado'dan, A. Özer ve V. Başaran ile, 1994), Büyük Sahtekârlar (Cavanna'dan, 1994), Seçmeler (R. Desnos'tan, 1994). Seçmeler (P. Eluard'dan, 1995), Honoré de Balzac (J. Dufaux'tan, 1996), Mozart ve Cazanova (D. Matenna'dan, 1996), Gauguin ve Van Gogh (D. Matenna'dan, 1996), Hemingway, Leoparın Ölümü (J. Dufaux'tan 1996), Kesintisiz Şiir (P. Eluard'dan, 1997), Oburiks ve Şirketi (Goscinny'den, 1997), Red'in Çocukluğu (J. Léturgie'dan, 1998), Karşı Ansiklopedi (Cavanna) Devenin Söylediği (T. B. Jelloun) ve Japon Efsaneleri (F. Challeye) gösterilebilir. Toplumsal gerçekçi anlayışa sahip olan Eray Canberk'in ilk şiiri İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğrenci Cemiyetinin yayın organı olan Şölen'de yayımlanmıştır (1969). Şiir, hikâye, deneme, eleştiri, günlük, inceleme ve çevirilerini 1963'ten itibaren; Yelken, Varlık, Yeditepe, Şiir Sanatı, Yeni Gerçek, Soyut, MAY, Broy, Yandıma, Adam Sanat, Yaşasın Edebiyat, Ludingirra, Sanat Olayı, Milliyet Sanat, Hürriyet Gösteri, Yeni Edebiyat, Felsefe, Cumhuriyet Kitap ve Dünya Kitap gibi süreli yayınlarda yayımlamayı sürdürmüştür. Şiir ve yazılarında; "Mehmet Eray, Mehmet Tuncay, Akay Tekhan, Işık Horasanlı, Gülsüm Talay, Aydın Ergü, Güngör Songür" imzalarını da kullanmıştır. Ona göre şiir kelimelerle yazılır, ama anlattığı, kelimelerle sınırlı değildir. Şiire başlangıç serüvenini ise şu cümlelerle dile getirmiştir: "Sanıyorum ben de herkes gibi şiire, aşırı duygulanmaların yarattığı ruh durumunu en kolay yansıtan 'araç' yaklaşımıyla başladım. Üzüntüler, sevinçler, aşk... Sonra işin içine toplumsal olaylar girdi. Unutmayın ki biz tek parti dönemini, Demokrat Parti'nin yükseliş ve düşüş dönemini, 27 Mayıs'tan sonraki toplumsal ve siyasal açılım dönemini ve sonrasını yaşamış kuşağız. 1945-1965 arasında büyüdük, biçimlendik!" (Bulum 1992). Şairin ekmeğini taştan çıkarması gerektiğine inanan Eray Canberk, şiire başladığı dönemlerde Garip Akımı'ndan etkilenmiştir. Sonraları İkinci Yeni'ye karşı çıkmış ve toplumcu gerçekçi anlayışı benimsemiştir. İkinci Yeni'yi soğukkanlılıkla değerlendirme süreci yaşadığını ve toplumcu anlayışa zamanla eleştirel bir biçimde yaklaştığını belirten şair, Türk ve dünya şiirinin birikimini özümsemiş ve kendince bir senteze ulaşmıştır. Türk şiiri ile dünya şiirini kavrama ve karşılıklı olarak değerlendirme sürecinde şüphesiz ki çevirmenliğinin de etkisi büyüktür. Şair olmak için geleneği bilmenin gerekli olduğunu düşünen Canberk, etkilendiği isimleri "1960'ta şiir serüvenimin başlangıcında seçmeciydim. Açıkça reddettiğim şairler vardı, sonraları tavrımı değiştirdim. Bunda Afşar Timuçin'in, Behçet Necatigil'in, Cemal Süreya'nın etkisi oluduğunu söyeleyebilirim. Özellikle Necatigil'in iyi ya da kötü, acemi ya da usta bütün şiir emeğine gösterdiği saygı, Süreya'nın adı sanı bilinmeyen şairlerden dize bulup çıkarma tutkusu beni derinden etkilemiştir her zaman. Elbette gözde şairlerin var: Behçet Necatigil, Cahit Külebi, Ömer Bedrettin Uşaklı, Ziya Osman Saba, Tırgut Uyar, Attilâ İlhan. Hayranlık duyduklarım var: Fazıl Hüsnü Dağlarca, Ahmet Hâşim, Oktay Rıfat, Ahmet Muhip Dıranas, Türk şiiri öyle bir birikim ki hiçbir şairi boşlayamıyorsunuz. (Bulum 1992) cümleleriyle dile getirmiştir. Canberk, şiirde içe dönük bir yol izlemiş ve çağrışımlara dayalı, bilinçaltını harekete geçirici dizelerle şiirini kurmuştur. Onun şiire başladığı dönem yukarıda kendisinin de ifade ettiği gibi çalkantılı bir dönemdir. 1960 darbesinin etkileri, sendikal faaliyetler, çatışmalar ve emekçi hareketlerin artması tabii olarak Canberk'e yansımıştır. O, toplumun sıkıntılarını içselleştirmiş ve haksızlıklar, sömürüler, kırgınlıklar karşısında umutlu bir tavır sergilemiştir. Kuytu Sular (1969), adlı ilk şiir kitabında toplumdaki adaletsizliklerin ve açmazların bireye yüklediği acıyı işlemiştir. 1960 askeri ihtilali ile 12 Mart muhtırası arasında yazılarn kitaptaki şiirlerde devrimci hareketlerin de izleri görülür. Canberk, bu dönemde kaleme aldığı şiirlerde 68 kuşağının ezilşini, sembol hâline getirdiği Deniz Gezmiş ve arkadaşları üzerinden anlatmış, gençlerin vakitsiz ölümlerinden duyduğu acıyı dile getirmiştir. Yüreğin Burkulduğu Zaman (1983), acılar ve çelişkiler karşısında insanın kırılganlığını imler. Eskimiş Yalnızlığa; yaşamın zenginliğini ve çeşitliliğini imler. Ebrular I ve Ebrular II; yaşamın sürekliliğini ve mücadelenin geçmişten geleceğe akışını imler (Cengiz 2018). Eskimiş Yalnızlığa (1992), şairin 1962-1992 yılları arasında yayımladığı şiirlerininin toplamıdır. Nur Bulum, Canberk'le bu kitap üzerine yaptığı söyleşide "Otuz yılın şiir emekçisi Eray Canberk, şiirlerinde hep insancıl ve yalın anlatımı ile yüreğimize sokulur. İncecik bir hüznün, esprinin alçakgönüllü şiirinde, sanki 'söylenmeyenlerin önemine' dikkatimizi çeker, şiirlerini her okuyuşta yeni bir derinlik duyumsarız. İki ay üst üste birer kitap... Eray Canberk, yıllardır az yazan şair, tanımını silerek şiirseverlere iki kitap aramağan etti. Eskimiş Yalnızlığa'da 1962'den bu yana yazdığı tüm şiirleri görebiliyoruz. Onun, bütün varım yoğum dediği bu şiirler sekiz bölümden oluşuyor." (Bulum 1992) değerlendirmesini yapmıştır. Şairin 1960'tan 2010'a kadarki şiirlerini topladığı Kent Kırgını (2011), 50 yıllık şiir birikimini göstermektedir. Canberk, bu kitapla 2012 yılında Necatigil Şiir Ödülü'nü almıştır. Cevat Çapan, Refik Durbaş, Turgay Fişekçi, Doğan Hızlan, Mehmet Taner ve Tahsin Yücel'den oluşan 2012 yılı seçiciler kurulu “Kendi köşesinde şiirinin kozasını ören Eray Canberk, 60 kuşağının önemli şairlerindendir. Kitabının adı ve içeriği Behçet Necatigil’in şiirine denk düşmektedir. Bu ödülle Eray Canberk’in 50 yıllık birikiminin de değerlendirilmesi öngörülmüştür.” gerekçesiyle şairi ödüle değer bulmuşlardır. Gülsüm Cengiz, Eray Canberk'in şiiri üzerine kaleme aldığı kapsamlı yazısında şu saptamalarda bulunmuştur: "Şiir yolunda attığı adımlardan günümüze, biçim ve içerik olarak seçimini yapmış bir şardir Eray Canberk; seçimi halktan, yaşamdan, insandan yanadır... Buna uygun olarak arı, duru ve yerinde kullanılmış sözcüklerle, bağırıp çağırmadan devrimci bir şiir dünyası kurmuştur. Daha ilk şiir kitabıyla şair kimliğini belirginleştirmiştir; hem içerikte hem de biçim de ne istediğini bilen, kimden yana olduğunu ortaya koyan olgunlaşmış şiirlerle çıkar okurun karşısına... Şiirlerinin bir yanı nihavent bir İstanbul şarkısı, bir yanı yanık bir Anadolu ezgisi, bir yanı dirençli bir devrim marşıdır... Eray Canberk, insanların örgütlü mücadeleye daha güzel bir dünya kuracağına inancını yitirmeyenlerdendir.... Bu mücadeleyi veren emekçiye, emeğe saygısını dizeleriyle, yazdığı öyküleriyle ifade etmiştir." (Cengiz 2018). Şiir ve çeviri çalışmaları dışında denemeleri, inceleme yazıları, hikâyeleri de bulunmaktadır. Eray Canberk, şiir ve şair üzerine düşünen bir şair olmuştur. Şiir ve şair üzerine kaleme aldıklarını Şiir ve Şair Üzerine Aykırı Düşünceler (1992) ve Şiir Yazıları (2005) adlı kitaplarda bir araya getirmiştir. Dünya şiirinden çeviriler de yapan şair, çok sayıda şiir antolojisi hazırlamıştır. Ne Yazar Kim Okur (2011)'da, TGC’nin yayın organı olan Bizim Gazete'de 2006 ve 2007 yıllarında yayımlanan köşeyazılarını toplamıştır. Bazılarında günlük olayların, bazılarında ise kültür ve edebiyatın konu edildiği yazılar; deneme ya da söyleşi havasındadır. Yer yer mizahi bir üslûp da sezilmektedir. Kapısının önünü süpüren temizlik işçisine ve onun kimliğine de bir güzelleme niteliğindeki Bizim Mahallenin Çöpçüsü (2007), çocukların emeğe saygı duyarak büyümeleri için yazılmış bir çocuk kitabıdır. Bizim Mahallenin Çöpçüsü, çocukların gelişimsel özellikleri göz önünde bulundurularak, ilköğretim 3. sınıflara yönelik olarak hazırlanmıştır. Canberk'in çalışmalarını topluca bakıldığında, şair ve çevirmen kimliğiyle öne çıktığı görülmektedir.
  20. Kamu emeklisiyim amatör olarak şiir yazıyorum Şiirlerim mahalli dergi ve gazetelerde zaman, zaman yayınlandı. Şiir antolojisi kitaplarında da yer aldım. Yayınlanan şiir kitabım var
  21. Şair. 7 Temmuz 1965, Elazığ doğumlu. İlkokulu Elazığ’da, ortaokul ve liseyi Ankara’da okudu. Muhabere Astsubay Sınıf Okulunu bitirdi. 1987 yılından itibaren Türk Silahlı Kuvvetlerine bağlı olarak Diyarbakır, Kıbrıs ve Çorlu’da (Tekirdağ) görev yaptı. 1998 yılında malulen emekliye ayrıldı. ANASAM üyesidir. Çalışmalarını Ankara’da sürdürdü. 2000 yılında Şarkılara Söz Olur adlı ilk şiir kitabı yayımlandı. Kaynak: https://www.biyografya.com/tr/biographies/m-levent-ozgec-9537ee25
  22. Şair, yazar, ressam, felsefe öğretmeni; İzmir'in Bergama ilçesi Göçbeyli köyünde, Melahat Moral ve Süleyman Altıok’un ilk çocukları olarak dünyaya gelmiştir. Meral adında bir de kız kardeşi vardır. Altıok soyadını, Atatürk ile karşılaşan ve yakasında gördüğü altı oktan etkilenen Süleyman Bey'in babası seçmiştir. Metin Altıok'un çocukluk yıllarına dair bilinenler, anne sevgisinden mahrum kaldığı için sevgisiz bir çocukluk geçirdiğidir. Bu durum şiirlerine “Kötü annem/ Beni komşunun oğlu kadar seven" (Altıok 2002: 161) dizeleriyle yansımıştır. Altıok ailesi, matbaa işçisi olan Süleyman Bey'in maddi sıkıntıları sebebiyle, çocuklar küçükken İzmir Karşıyaka'ya taşınmıştır. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Karşıyaka'da okuyan şairin, çocukluğu ve ilk gençliği de burada geçmiştir. Alaybey İlkokulu'ndaki ilköğretimini 1953'te tamamlamıştır. 1963 yılında liseden mezun olmuş ve Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Hindoloji bölümünde üniversite eğitimine başlamıştır. Kısa süre sonra aynı fakültenin felsefe bölmüne geçmiş ve 1971 yılında mezun olmuştur (Yaşar 2005: 12-13). Ankara'da geçen üniversite yılları, edebiyat çevresine de dahil olmasını sağlamıştır. Ancak o dönemde şairliği henüz bilinmeyen Altıok, ressamlığı ile tanınmıştır. Bu dönemde çizimlerinde örnek aldığı Abidin Dino ile tanışmış, ressamın bir dergide basılan çizimi için şiir yazmıştır. İlk kişisel sergisi ise 1966'da Fransız Kültür Merkezi'de sanatseverlerle buluşmuştur. Üniversite eğitimini tamamladıktan iki yıl sonra felsefe öğrenciliği sırasında tanıştığı Füsun Akatlı ile nişanlanmış ve Kızılay Genel Müdürlüğü’nde çalışmaya başlamıştır. Aynı yılın temmuz ayında evlenmiş, 1969 yılında da kızı Zeynep dünyaya gelmiştir. Bu süreçte memuriyetten ayrılan ve bir müddet işsiz kalan şair, 1974'te Ortadoğu Amme İdaresi'nde girmiştir. Şiirleri de bu yıllarda Soyut ve Türkiye Yazıları gibi dergilerde yayımlanmıştır. Şairin dergilerdeki şiirlerini 1976'da yayımlanan ilk şiir kitabı Gezgin takip etmiştir. 1978'de Yerleşik Yabancı yayımlanırken, 1979'da Kendinin Avcısı isimli üçüncü şiir kitabı basılmıştır. 1979 yılı, eşinden ve Ankara'daki işinden ayrılan şair için yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. O zamana dek büyük şehirlerden çıkmamış olan Altıok, Bingöl Lisesi'nde felsefe öğretmeni olarak çalışmaya başlamıştır. Bu süreçte kendisi gibi öğretmen olan Nebahat Çetin ile tanışıp evlenmiştir. 12 Eylül döneminin sancıları içinde öğretmenlik yapan şairin, 1982'de Küçük Tragedyalar adlı bir şiir kitabı daha yayımlanmıştır. 1986'da aynı şehrin Genç ilçesine sürülmüş, burada da bir yılı henüz dolmamışken Konya Karaman İmam Hatip Lisesi'ne tayin edilmiştir. Aynı yıl, beşinci şiir kitabı olan İpek ve Kılaptan da yayımlanmıştır. Konya'daki çalışma ortamına üç yıl dayanabilen şair, alkol sebebiyle bozulan sağlığını gerekçe göstererek 1990'da malulen emekliye ayrılmıştır. Emekli oduktan sonra hasretini çektiği edebiyat çevresine yeniden kavuşan şair, bu teşvikle edebiyat hayatının en verimli bir dönemini yaşamış ve bu süreçte altı kitap kaleme almıştır. 1990'da Gerçeğin Öte Yakası ile Dörtlükler ve Desenler, 1991'de Süveyda, 1992'de ise Alaturka Şiirler yayımlanmıştır. Aynı yılın aralık ayında şiir üzerine yazılarını topladığı Şiirin İlk Atlası da okuyucuyla buluşmuştur. Bunlardan başka 1979'da Türkiye Yazıları dergisinin ekim sayısında yayımlanan İkili Av adlı oyun ile 1979'da TRT radyosunda yayımlanan Su Damlası adlı çocuk oyununu kaleme almıştır. Ayrıca Sivas'a gittiği dönemde, iki kişilik bir oyun hazırlığında olduğu da bilinmektedir. Memuriyet hayatı bittikten sonra aktif bir siyasi yaşama da atılan Altıok, İşçi Partisi'ne üye olmuş ve partinin yayın organı Aydınlık'ta Kara Kutu adlı köşede yazarlığa başlamıştır. Bu dönemde Sivas Pir Sultan Abdal Şenliklerine davet edilmiş, 2 Temmuz 1993'te gericiler tarafından yakılan Madımak Oteli'nden yaralı olarak kurtarılarak Ankara GATA'ya kaldırılmış, yedi gün yaşam mücadelesi verdikten sonra, 9 Temmuz 1993'te vefat etmiştir. Kendinin Avcısı ile 1980'de Ömer Faruk Toprak Şiir Ödülüne, 1989'da Halil Kocagöz Şiir Ödülüne, Süveyda ile 1990'da Cemal Süreya Şiir Ödülüne layık bulunan Metin Altıok için Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından 2008 yılından itibaren her yıl şiir ödülü verilmektedir. Ayrıca ölümünden sonra Altıok için iki armağan kitap yayımlanmıştır. İlki Edebiyatçılar Derneği tarafından hazırlanmış ve 1994'te yayımlanmış bir derleme olan Metin Altıok Kitabı'dır. Diğeri kızı Zeynep Altıok Akatlı tarafından hazırlanarak 2003'te yayımlanan Gölgesi Yıldız Dolu adlı kitaptır. Altıok'un pek çok şiiri de bestelenmiştir. 'Öndeyiş' başlıklı şiirini Onno Tunç beslemiş, Sezen Aksu seslendirmiştir. Fazıl Say tarafından bestelenen Metin Altıok Oratoryosu ise 2003 yılında sahnelenmiştir. Ayrıca Metin Altıok dizelerinden bestelenmiş 28 şarkının yer aldığı bir albüm de hazırlanmıştır. Edebiyatla ilk tanışıklığı ortaokul yıllarına dek uzanan Metin Altıok'un (Altıok 2013: 21) ilk şiirleri, ancak 1970'lerin başında Soyut ve Türkiye Yazıları gibi dergilerde yayımlanmaya başlamıştır. Kısa zamanda Behçet Necatigil gibi bir ismin ilgisini çeken bu şiirler, "taze bir duyarlılığın sekiz şiiri" (Necatigil 2013: 235) olarak kabul edilmiştir. Altıok'un ilk şiir kitabı 1976'da basılan Gezgin'dir. Yolculuk metaforunun hakim olduğu kitapta, yalnızlık, aşk, acı, yabancılaşma gibi temalar da işlenmiştir. Biçimsel bir düzenden bahsedilemeyecek bu serbest şiirlerdeki uyum ve ahenk, ek ile sözcük tekrarlarından doğduğu için rastlantısaldır (Bek 2004: 163; Yaşar 2005: 24). İki yıl sonra şairin ikinci şiir kitabı olan Yerleşik Yabancı okuyucuyla buluşmuştur. Önceki kitapta olduğu gibi şiirini yolculuk ve yabancılaşma eksenine oturtan şair, bunlara ölüm temini de eklemiştir. Yerleşik Yabancı, "Garip şiirinin yalın anlatımını, İkinci Yeni'nin imge zenginliğini özümle[miş]" (Hızlan 2013: 241) yetkin bir eser olarak kabul edilmiştir. 1979'da basılan şairirin üçüncü kitabı Kendinin Avcısı'nda karşıtlıklar üzerine kurulmuş olan dramatik çatışmalar işlenmiştir. Onu izleyen 1982 tarihli Küçük Tragedyalar, imge dünyasının Bingöl coğrafyasının ıssızlığı ile özdeşleşmesi ve tragedya şeklinde düzenlenmiş olmasıyla öne çıkmaktadır (Bek 2004: 171). 1987 tarihli İpek ve Kılabtan'da acı teması etrafında toplanan şiirlerin özelliği ise kişisel acıların toplumsal plana taşınması, toplumun acılarının dillendirilmesidir. Biçim özellikleri açısından da diğer kitaplardan ayrılan eserde, sekizli, dokuzlu ve onlu dizelerden oluşan şiirler yer almıştır. 1990'da yayımlanan Gerçeğin Öte Yakası, şairin iç hesaplaşmalarını yansıtırken Japon Haiukularına benzeyen şekil özellikleriyle de dikkat çekmiştir. İlk baskısında yer alan 'Soneler' başlıklı bölüm, sonraki baskılardan çıkarılmış, bunlara on sone daha eklenerek 1994'te Soneler adlı bir kitapta yayımlanmıştır. Aynı sene yayımlanan Dörtlükler ve Desenler adlı kitap, Metin Altıok'un şairliğiyle ressamlığını birleştirmiştir. Aralarında konu birliği olmayan dörtlüklerde, hüzünle artan alaycılık dikkat çekmektedir (Bek 2004: 174). 1991'de yayımlanan Süveyda'da yer yer düzyazıya yaklaşan, yabancılaşma, arayış ve hesaplaşma şiirleri yer almıştır. 1992'de yayımlanan "Türk Edebiyatında şiir felsefesinin en önemli denemelerinden biri olarak" (Dağıstan 2010: 74) nitelendirilen Şiirin İlk Atlası'nda ise şair ve şiirin tanımı yapılmış, şair ve aşk, şair ve acı ilişkisi gibi pek çok konu ele alınmıştır. Şairin kendi beniyle hesaplaşmasının sonucunda ortaya çıkan şiirin amacının, evrensel bir kucaklaşma olduğu vurgulanmıştır (Altıok 1992: 22). Alaturka Şiirler şairin hayattayken yayımlanan son kitabıdır. 1993'te basılan Hesap İşi Şiirler ile Yel ve Gül, 1994'te basılan Soneler Altıok'un ölümünden sonra yayımlanmış kitaplarıdır. Kırk dört resim-şiirden oluşan, söyleyiş açısından özdeyişleri andıran, okurda bulmaca çözüyor hissi uyandıran Hesap İşi Şiirler, kimi zaman tek heceye dek düşen kısa dizeler halinde düzenlenmiştir. Yel ve Gül, şairin kendi şiirleri arasından yaptığı bir seçkidir. 1998'de basılan Bir Acıya Kiracı ise şairin daha önce yayımlanmış tüm şiirlerini bir araya getirdiği gibi o güne dek yayımlanmamış iki şiirine de yer vermiştir. Metin Altıok, yalın dili, duygulu söyleyişi ile çevresine ve dünyaya yabancılaşan kentli bireyin kırgınlığını ve acısını dile getirmiştir. Bu yönüyle İkinci Yeni ile başlayan bireysel şiirin uzantısı olarak kabul edilmiştir (Canberk 1996: 177). Aşk, ölüm, yalnızlık, yabancılaşma, yolculuk ve acı Altıok şiirindeki hakim temalar olduğu gibi şiirsel duyguyu da aktaran evrensel değerlerdir. Aynı evrensellik çoğunlukla mitolojiden beslenen imge dünyası için de geçerlidir. Metin Altıok şiiri, biçim açısından da çeşitlilik göstermiş, rübai ve gazel gibi geleneksel biçimlerin yanısıra sone, haiku gibi çağdaş şekillerle de kaleme almıştır. Dünya edebiyatından Camus, Sartre, Kafka, Lorca, Neruda ve Nerval gibi pek çok isimden etkilenen, halk ve divan edebiyatına da yabancı olmayan Altıok'un en önemli kaynağı İkinci Yeni şairleridir. Kendisi bu durumu "Kırk kuşağıyla ilgim olduğu söylenemez. Garip'le çağdaş şiire giriş olarak, belki. 1960 kuşağıyla da şiir planında ilgim olmadı. Hatta onlardan uzak durduğum söylenebilir. (...) İkinci Yeni diye adlandırlan şiir ise, kapsamlı ve geniş içeriğiyle bana kaynaklık etmiştir" (Altıok 2013:146) cümleleriyle ifade etmiştir. Toplumcu sanat anlayışının hakim olduğu bir dönemde, ihmal edilen bireyin iç dünyasını konu edinen Metin Altıok şiiri, Haydar Ergülen'den Hulki Aktunç'a, Gülten Akın'dan Birhan Keskin'e dek kendisinden sonra pek çok şairi de etkilemiştir. Kaynak: https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/altiok-metin
  23. Öğretmen, şair, öykücü, romancı, yayıncı, çocuk öyküsü yazarı, çocuk romanı yazarı.. İzmir / Foça’nın Kozbeyli Köyü’nde doğmuştur. İlkokulu köyünde, ortaokulu Menemen’de bitirdikten sonra, parasız yatılı olarak okuduğu Edirne Erkek İlköğretmen Okulu’ndan 1964 yılında mezun olmuştur. Van (Özalp), Amasya (Gümüşhacıköy), İzmir (Ödemiş, Foça) illerine bağlı köylerde on yıl çalıştıktan sonra İzmir’e atanmış ve İzmir merkezinde öğretmenlik yapmıştır. Bir süre Halk Eğitimi Merkezi’nde müdür yardımcılığı yaptıktan sonra (1979) Hüseyin Yurttaş öğretmenliğe dönmüştür. 1983 yılında öğretmenlikten ayrılarak yayıncılık ve dağıtımcılık işiyle uğraşmaya başlamış, sonradan Atatürk Kitaplığı adını alacak Bornova Belediye Kitaplığı ve Okumaevi’ni kurmuş ve yönetmiş, 1994'te emekli olmuştur. İlk şiiri Keşan’da Önder Gazetesi’nde (03.01.1973) yayınlanan Hüseyin Yurttaş, arkadaşlarıyla birlikte İzmir’de Dönemeç adlı edebiyat dergisini çıkarmıştır. Anı, anekdot ve düşüncelerini içeren denemeler yazdığı Cumartesi Sohbeti adlı köşesiyle, 1995-2001 yılları arasında Yeni Asır gazetesinde yer almıştır. 2003’te yayımlanmaya başlayan Ünlem dergisinin çıkışına ve yayımına katkıda bulunmuştur. Hüseyin Yurttaş, yazma serüveninin başlarından itibaren şiir dışındaki alanlara da ilgi göstermiştir. Deneme, anı, günce, öykü, oyun ve roman yazmıştır. Demokrat İzmir gazetesinin yayın yönetmeni olduğu yıllarda Attila İlhan'ın düzyazılarının iyi olduğu söylemesi onu yüreklendirmiştir (Ercan 2016:32). Öğretmenliği sırasında çocuk edebiyatında tanık olduğu eksikleri giderme düşüncesiyle 1975'te çocuklar için roman ve öyküler yazmaya başlamıştır. Hüseyin Yurttaş, TÖMER’in 1997 yılında düzenlediği ankette en başarılı on çocuk yazarı arasına girerek ödül almıştır. Nevzat Üstün Şiir Başarı Ödülü (1980), Ömer Faruk Toprak Şiir Ödülü (mansiyon) (1982), Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü (1992), Yunus Nadi Yayınlanmamış Şiir Ödülü (1993), Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü (1994), Melih Cevdet Anday Şiir Ödülü (2012), Çankaya Belediyesi Şiir Ödülü (1992), Damar dergisi İlkbahar Ödülleri Çocuk Şiiri Birinciliği ödüleri almıştır. Yurttaş, Türkiye Öğretmenler Sendikası ve TÖBDER gibi meslek örgütleri ve Türkiye Yazarlar Sendikası, PEN Yazarlar Birliği (Türkiye) üyesidir. Edebiyatçılar Derneği'nin kuruluşuna katılmış ve bu derneği İzmir’de örgütlemiştir. 1989'da İzmir’in Aliağa ilçesi Çakmaklı köyüne termik santral kurulacağını öğrenince İzmir’deki çevrecilerin harekete geçmesini sağlamış ve İzmir-Aliağa arasında kurulan insan zinciri eylemlerinde en öndeki isimlerden biri olmuştur. 2016 yılında düzenlenen 21. TÜYAP İzmir Kitap Fuarı’na onur yazarı seçilen Hüseyin Yurttaş halen İzmir’de yaşamakta ve yazın faaliyetlerine devam etmektedir. Toplumcu gerçekçi sanat anlayışını benimseyen bir sanatçı olan Hüseyin Yurttaş, Attila İlhan ve yer yer Yılmaz Gruda şiirinin söyleyiş ve kurgu özelliklerinden etkilenmiştir. 1960 sonrasının ikinci kuşak şairleri arasında toplumcu tavrıyla dikkat çeken üretken bir isimdir. Eserlerinde şehir ve ilçelerden de bahseden yazar, her şeyin hızla tükenerek değiştiği bir dönemde tarihe fotoğraflar bırakmak gibi bir amacı olduğunu söylemektedir. Ona göre şiirde, romanda ve öyküde ismi geçen yerler sadece mekân değil aynı zamanda saklanması gereken görüntülerdir. Hüseyin Yurttaş'ın şiirinde doğduğu ve yaşadığı yerlerin izleri belirgindir. Kendi ifadesiyle onlar "şairin dünya tanıklıkları"dır. Şiiri “İnsanı, insanın hallerini, dünyayı ve dünyanın hallerini olabildiğince geniş açıdan görmek ve göstermek sorumluluğuyla doğmuş en arı sözlerden oluşan bütün” (Ercan 2016:41) olarak tanımlayan şair, insanımızın yüzyılların ötesinden taşıdığı birikimi özümseyerek bu toprakların kendinde bıraktığı izi şiirlerine taşır. Şairin amacı, şiirin sağlam dizelerle, çağrışımı bol imgelerle, dilin zenginliklerini yansıtacak zengin bir edebi değer olarak var olmasıdır. Akılda kalıcılık bu şiirin en önemli niteliklerinden biridir. Hüseyin Yurttaş’ın romanları da çağın yansımalarını barındırır. Saklı Kimlik romanında başka bir kimlikle sürdürdüğü kırk üç yıllık ikinci yaşam diliminin ardından dönüp geldiği topraklarda geçmişinin izlerini arayan kahraman, ömrüne tuttuğu aynada yalnız kendisini görmez. Çevresindeki insanlar, türlü yaşam kesitleri ve çağın tozu dumanı, sislerin ardından görünüp yiterler. GDO Ülkesi, küresel değişimin hikâyesidir: Isınan dünya, eriyen buzullar, deniz sularının yükselmesi, kuraklık, çölleşme, seller, fırtınalar, genetikteki masum gelişmeler ve bunların saptırılıp kötüye kullanılması... Genleriyle oynanan bitkiler, hayvanlar ve insanlar... Ortaya çıkan yeni türler. Kendi halindeki bir tarım ülkesinin, GDO'lar (Genetiği Değiştirilmiş Organizma) nedeniyle "GDO Ülkesi"ne dönüşmesi. Çift atla sürülen araba anlamına gelen Karaço’da ise bir dönemin tarihine ışık tutan yazar, Kuvayı Milliye saflarına katılan, siperlerde cesurca direnen Fakı adlı kahramanın yaşadıkları üzerinden hem geçmişin iyi bilinmeyen bazı olaylarını aydınlığa kavuşturur hem de yaşanmış olayları düşlerle harmanlayan özgün bir çalışma ortaya koyar. Robotlar Ülkesi, Yaz Arkadaşları Serisinin üç kitabı Karaçalı Çetesinin İzinde, Mağaradaki İskelet ve Farta Kartalı’yla Mucizeler Çiftliği gençlik romanlarıdır. Hüseyin Yurttaş’ın öykülerinin temel niteliklerinden biri, içtenliği, sıcaklığı ve doğallığıyla, yaşamın içindeki insanı ya da insanın içindeki yaşamı anlatmaktır. Geçmişten bugüne sürekli azalan insani değerler ve değişen değer yargıları, öykü kişilerinin sevgi sarmalı içinde, çarpıcı renklere bürünerek okura yansır. İlk öykü kitabı Ömrün Issız Günleri’nde bütün sıcaklığı ve doğallığıyla insanı anlatırken, Buğulu Camların Ardı’nda sevinçle hüzün arasındaki gelgitlerin, cinsel arayışlarla psikolojik savruluşların yansımalarından söz açar. Aşk İzleri'nde yaşadıklarımızdan geriye kalan ve özel tarihimizde yer etmiş aşkları işler. Çok sayıda çocuk ve gençlik kitabına imza atmış olan Hüseyin Yurttaş, 1960’lı yıllarda küçümsenen bir alan olan çocuk edebiyatındaki yetersizliği gidermek için çocuk kitapları yazmaya başlar. Çocuklar için yazmanın ayrı bir keyfi olduğunu düşünen Yurttaş, orada çocukluğunun saflığına, içtenliğine, yalınlığına ve düş yoğunluğuna çekilir. Tutkuyla bağlandığı doğa, hayvanlar bu kitaplarda dile gelir. Düşleri salıvermenin güzelliğini bu kitaplarda yaşayan yazar, çocuklar için yazmanın onlarla oynamak gibi bir şey olduğunu düşünmektedir. (Ercan 2016:43) Kaynak: https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/yurttas-huseyin
  24. Şair, Öğretim Görevlisi, Yazar, Gazeteci Hilmi Yavuz, 14 Nisan 1936’da İstanbul’da doğdu. Babası Yahya Hikmet ve annesi Vecide Hanım Abdülkerimzâdeler olarak bilinen bir aileye mensup, akrabadırlar. 1898 yılında Siirt’te doğan Yahya Hikmet, Birinci Dünya Savaşı’na katılmış ve Millî Mücadele başlamadan önce, henüz idadî/lise öğrencisiyken Siirt’te Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin kurulmasında rol almıştır. Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinin ilk kaymakamlarından olan Yahya Hikmet Bey, oğlu Hilmi Yavuz’un şahsiyetinde önemli yere sahiptir. Şiire ilgisi, babasının evde zaman zaman Tevfik Fikret’ten, Süleyman Nesip’ten şiirler okuması ile başlar. (Yavuz 1998: 205). Annesi Vecide Hanım, 1900 yılında dünyaya gelir. Yahya Hikmet Yavuz’un amcası, Hacı Abdülaziz’in kızıdır. Hilmi Yavuz, annesinden mistik anlamda etkilenir, hüznü ve lirizmi ondan edinir; bu nedenle Vecide Hanım’ı daha çok şiirlerinde anar. Hilmi Yavuz babasını düzyazıya, annesini daha çok şiire yakıştırır; buna göre babası aklı (apollonik), annesi lirizmi (dionizyak) temsil eder (Yavuz 2005: 52-53). Ailenin tek çocuğu olan Hilmi Yavuz, kardeşten yoksun büyür. Çocukluğu babasının kaymakamlık yaptığı Samsun’un Terme, Giresun’un Şebinkarahisar, Bursa’nın Orhangazi ilçelerinde geçer. Döneme göre yaşlı ebeveyne sahip olan Yavuz’un evlerine hâkim olan sessizlik, babasının görevi gereği yer değiştirmeleri kişiliğinin oluşumunda belirleyici olur. Bundan ötürü yolculuk ve yalnızlık bilinçaltında önemli yer edinir. Babası emekli olduktan sonra bir süre Siirt’te yaşarlar; Hilmi Yavuz, ortaokulun son sınıfını burada okur. Lise eğitimi için annesi, Vecide Hanım’ın ısrarı ile İstanbul’a göç ederler ve Kabataş Erkek Lisesi’ne kaydolur. Hilmi Yavuz’un lise yılları edebi ve entelektüel yaşamında önemli bir eşik olur. 1950- 1954 yılları arasında edebiyatın ve felsefenin önemli isimlerinden Behçet Necatigil, Faik Dranaz ve Ziya Somar gibi hocalardan dersler alır. Necatigil, şiir anlayışında belirleyici rol oynar (Yavuz 2001: 51). Hilmi Yavuz, yükseköğrenimde edebiyat veya felsefe okuma eğiliminde olmasına karşın babasının isteği üzerine İstanbul Hukuk Fakültesi’ne kaydolur ancak öğrenimini sürdürmez. Yükseköğrenimini 1969 yılında, BBC’nin Türkçe Yayın Servisi’nde çalışmak üzere gittiği İngiltere’de, Londra Üniversitesi’ne bağlı University College Felsefe Bölümünde tamamlar. Şiiri: Hilmi Yavuz’un şiirle ilk teması, babasının görevi münasebetiyle bulundukları Terme’de başlar. Bir yıl boyunca Terme’den ortaokulu olan en yakın ilçeye, Çarşamba’ya gitmek zorunda kalır. Burada güzel anılar edinir; Hürrem adlı sınıf arkadaşının şiir yazması ve Türkçe öğretmeninin ona ilgisi şiire merak duymasında etkili olur (Yavuz 1997: 68). “Sabahların Türküsü” adlı ilk şiirini Kabataş Lisesi’nde öğrenciyken Dönüm dergisinde, 1 Aralık 1952’de yayımlar. Hilmi Yavuz genel olarak şiir hakkında, özelde ise kendi şiiri üzerine konuşmaktan çekinmeyen bir şairdir. Bu yönüyle Türk edebiyatında şiirinden en fazla görüş bildiren şairler arasında yer alır. Onun için şiir var olma nedeni, sığınılan bir adadır. Şiiri ile ulaşmak istediği hedef, parçası olduğu Türk şiir geleneğine katkı sağlamaktır. Hocası, Behçet Necatigil’in poetik olarak dile getirdiği, “Şiir geçmişe yapılan atıflarla ilerler.” görüşünü kendine ilke edinen Hilmi Yavuz, şiirini Türk şiir geleneği üzerine kurmaya çalışır. Kadim birikime sahip Türk şiirini ve yaklaşık iki yüzyıldır etkisinde olunan Batı şiirini, kendi deyimiyle temellük edinen Hilmi Yavuz şiirini bu gelenekler üzerine inşa eder. Türk ve Batı şiiri ile kurduğu bağ, bunun için başvurduğu metinler arası ilişki şiirini özel bir yerde konumlandırır. Bu nedenle her iki şiir geleneğine ve dolayısıyla kültürüne aşina olan okura seslenir. Doğan Hızlan, sade ve sıradan bir okuyucu olmanın Hilmi Yavuz’un şiirleri için yeterli olmayacağını, onu daha iyi anlamak için düz yazılarını okumanın gerektiğini düşünür (2000: 46). Şiirlerindeki metinler arası ilişkiler ve göndermeler çok katmanlı, derinlikli anlam dünyasına yol açar, bu durum şiirlerinin kolay anlaşılmasını güçleştirir. Şiirinin bu özelliğinden ötürü kendisine yöneltilen eleştirilere Şeyh Galip’ten bir dize ile cevap verir; “Eş’arımı fehm eylememek ‘ayb olmaz”. Bu yönü onu, herkesin anladığı şairi sıradanlıkla itham eden Ahmet Haşim’e ve şiirin bir eğitim meselesi olduğunu savunan Stéphane Mallermé’ye yakınlaştırır. Son dönem Türk şiirinde, özellikle genç şairlerin geleneğin farkına varmalarında etkili olan Hilmi Yavuz, özellikle 1980 sonrası Türk şiirine yön veren şairler arasında yer alır. Onu, gelenekten beslenen ‘kültür (bilgisi) şairi’ olarak nitelendiren Memet Fuat, gençlere örnek olmasını önemli bulur (Yavuz 1996: 13). Hilmi Yavuz’un şiir kitapları birbirlerinin devamı izlenimi verir, bu nedenle her şiir kitabı bir sonrakini işaret eder. Felsefeci kimliği şiiri kuramsal bir problem olarak ele almasında etkili olduğu kadar yazmasında da belirleyici olur. Ona göre bir üretim eylemi olmasından ötürü şiir, ilhamdan ziyade bir emeğin ürünüdür. Buna karşın ilhamı tamamen yok saymaz, onu şiirin başlangıcındaki bilinçdışı hammadde olarak tanımlar (Yavuz 2006: 23). İmge şairi olan Hilmi Yavuz’un şiirleri Türk edebiyatında özel bir yere sahiptir. İmge üretmede ve onlara işlev kazandırmada ustadır. İmge üretimi şiirin temasına ve şairin dil yeteneğine bağlı oluşur. Füsun Akatlı, onun şiirinde imge ve dilin oluşturduğu güçlü yapıyı tunçtan alışım olarak değerlendirir (2000: 78). Hilmi Yavuz’un şiir serüveni ya da yolculuğu evrelere ayrılabilir; buna göre ilk dönem şiirlerini Bakış Kuşu kitabında bir araya getirir. 1975’te yayımladığı Bedreddin Üzerine Şiirler’i kitabı ile şiirinde ikinci dönem başlar. Öyküsel bir anlatıma sahip bu kitabını 1977’de yayımladığı, benzer üsluba, yaklaşıma sahip Doğu Şiirleri ve peşi sıra Mustafa Subhi Üzerine Şiirler izler. Herhangi bir dönüşüm ve değişim içermeyen bu evredeki kitapları ideolojik boyutlu, birbirleriyle benzeşen şiirlerden oluşur. 1981 yılında yayınlanan Yaz Şiirleri, şiir poetikasında önemli bir kırılmayı imler. Şiir seyrinde gerçekleşen geniş oylumlu bu farklılaşmayı kısmen değişen içerik ve biçimdeki diğer şiir kitapları izler. 1981 yılından sonraki şiirleriyle 1970’li yıllarda yazdığı ideolojik içerikteki şiirlerin hem retoriğinden hem de öyküleyici dilinden uzaklaşır. Bu bağlamda Yaz Şiirleri, Gizemli Şiirleri, Söylen Şiirleri ve Zaman Şiirleri ayrı bir öbek oluştururlar. Öznesini merkeze aldığı bu şiirlerde imgesel bir anlatıma ağırlık verir. Ahmet Oktay, bu kitaplarda gelenek ve tasavvufla kurduğu bağdan ötürü Hilmi Yavuz’un dingin ve ermiş bir sese ulaştığını belirtir (1987: 11). 1980 sonrası şiirlerinde imgelemini ideolojik tarih perspektifinden ve sosyal yaşam algısından uzaklaştırır; bunun yerine ağırlıklı olarak öznesi ve duyguları etrafında gezdirmeye başlar. Bu yolculukta kendine geleneğin büyük ustalarını; imtidadın şairi Yahya Kemal Beyatlı’yı, değişerek devamın esas olduğuna inanan Ahmet Hamdi Tanpınar’ı ve şiir geçmişe yapılan atıflarla ilerlediğini dile getiren Behçet Necatigil‘i kılavuz edinir. Onlardan edindiği perspektifle Nazım Hikmet’in, Necip Fazıl’ın, Asaf Halet Çelebi’nin ve Ahmet Muhip Dıranas’ın şiiri ile kendi poetikası arasında bağ kurar. Şiire has bu soy ağacı aynı zamanda genç şairlere takip edilmesi gereken yolu işaret eder. Hilmi Yavuz’un Türk şiirine ilişkin söylem ve yazılarının özünde bu şiir damarı yer alır. (Yavuz 1999: 118). Geleneğin önemli kaynağı olan tasavvuf Hilmi Yavuz’un şiirlerinde önemli yere sahiptir. Ancak Yavuz, kendi ifadesi ile tasavvufu içeriden değil dışarıdan kuşatmayı, onu bir motif biçiminde şiirlerinde konumlandırmayı tercih eder. Böylece tasavvuf lirizme katkı sağlayan şiirsel bir yapı taşına dönüşür. Söylen Şiirleri’nde imge yüklü sembolik bir dil kullanır. Bu kitabındaki şiirleri Doğu ve Batı’ya özgü mitoloji ve mistisizmle besler. Zaman Şiirleri’nde ise felsefeden yararlanır. Şiirde doğrudan felsefe yapmaktan kaçınarak yeri ve sırası geldikçe felsefi söylemi tarihî ya da mitik söyleme dönüştürmeyi benimser. Zaman Şiirleri’nde özellikle Heidegger’in Hölderlin için yaptığı yorumlardan çok yararlandığını belirtir (Yavuz 1999: 53-54). Ayna Şiirleri, kendine özgülüğüyle Hilmi Yavuz’un şiir seyrinde farklı bir yer tutar. Bu kitaptaki şiirler hem biçim hem de içerik bakımından diğer kitaplarından ayrılır. Yer yer yaşamından açık ve kapalı kesitler içermesi Ayna Şiirleri’ni ilk kitabı, Bakış Kuşu’na yakın kılar. Kendi öznesini ve özelini, yaşadığı kentten ve aşktan usancını bu şiirlerin söylemi yapar. Ayna Şiirleri’nde bazı şiirlerin bölümlerinde dize sayısı farklılık gösterse bile ağırlıklı olarak soneyi tercih eder. Çöl Şiirleri ve sonrasında yazdığı kitaplarda bir başka Hilmi Yavuz şiiri okunur. İç dünyasına yönelik yazdığı Çöl Şiirleri’ni, benzer karaktere sahip Akşam Şiirleri ve Yolculuk Şiirleri izler. Bu kitapların adları şiirlerin temel izleğini oluşturur. Her üç eserde de tasavvufun yanı sıra Doğu ve Batı medeniyetini temellük edinen bir şair olarak okuyucularının karşısına çıkar. Bunun için Çöl Şiirleri, Akşam Şiirleri ve Yolculuk Şiirleri’nin bölüm adlarına bakmak yeterlidir. Çöl Şiirleri’nin ilk bölümünün adı, Teslis ile Hristiyanlık; Tesniye ile Musevilik, Tevhid ile de İslâm dini vurgulanır. Bu gruptaki kitaplarda temel konunun dışına çıkılmaz. Akşam Şiirleri’nde, Hilmi Yavuz’un lirik düzlemde geçmişe yaptığı bellek yolculukları okunur. Yalnızdır, kimsesizliği akşamları kendini daha ziyade hissettirir. Çöl Şiirleri ve Akşam Şiirleri‘nde genellikle dörtlükler kullanır. Bu iki kitabından sonra yazdığı Yolculuk Şiirleri ile bu halka tamamlanır. Yolculuk Şiirleri, kendinden önceki akşam, çöl konulu iki kitabının düzen ve biçim özelliklerini yansıtır. Hilmi Yavuz’un şiir serüveninde adına değişim denilebilecek birtakım kopmalar gerçekleşir. Ancak tümü özünde aynı şiir madeninden beslenirler. Hurufî Şiirler temelde aynı, görünüşte farklı bir yeniliği, dönüşümü imler. Önceki şiir çizgisinin devamı sayılabilecek son dönem şiirlerinde daha dar alandaki konuları izlek edinir. Hurufî Şiirler ile başlayan bu süreçte hikmet burcuna girmiş bir şairin şiirleri ile karşılaşılır. Şiirlerinde mesaja ve didaktizme dayalı hikmetle lirizmi bir araya getirmesi önemlidir. Son evrenin kitapları; Hurufî Şiirleri, Kayboluş Şiirleri, Yara Şiirleri, Lânet Şiirleri ve Talan Şiirleri’dir. Bu şiir kitaplarının ortak özelliği tasavvufu artık dıştan değil içeriden kuşatmaya çalışmasıdır. Ancak bu kitaplarının bazı şiirlerinde yer yer toplumsal ve güncel göndermelerin olması dikkat çekici boyuttadır. Yavuz önceki şiir kitaplarında olduğu gibi bu eserlerinde de felsefeye, Doğu ve Batı medeniyetine dair değerleri şiirsel düzlemde irdeler. Bu tavrı şiirlerinde metinler arası ilişkiler ağının belirgin olmasına neden olur. Denemeciliği: Hilmi Yavuz’un deneme yazıları lirik ve eleştirel kimliklidir. Bu bağlamda yayımlanan ilk yazısı, 15 Nisan 1954’te, Edip Cansever’in Dirlik Düzenlik adını taşıyan şiir kitabı üzerine yazdığı Dönüm dergisindeki kritiğidir. Daha çok dergi ve gazetelerde yayımladığı yazıları fıkradan ziyade deneme özelliği taşır. Bu durum daha çok Yavuz’un konulara oldukça dikkatli bakışından ve eleştirel yaklaşımından kaynaklanır. Nitekim süreli yayınlarda eleştirel yazılarının bir kısmında İrfan Külyutmaz takma adını kullanır. Hayata, kadınlara ve kente ilişkin yazdığı denemelerinde kullandığı dil ve üslup şair kimliğinden izler taşır. Bu bağlamda kaleme aldığı denemelerinde bakış açısı, yaklaşımı ve dili edebi boyutludur. Hilmi Yavuz’un deneme kitaplarının çoğunluğu dergi ve gazetelerde yayımladığı yazıların birer seçkisidir. Füsun Akatlı, son dönem Türk denemecileri arasında Yavuz’un önemli bir yere sahip olduğunu dile getirerek şairliğiyle denemeciliğinin iç içe olmasından ötürü yazılarının bir okuma şölenine dönüştüğünü belirtir. (2003: 15-16). Şiir kitaplarında olduğu gibi deneme kitaplarını ağırlıklı olarak bir konu etrafında yazan Hilmi Yavuz’un yazıları daha çok İstanbul, Bodrum ve Siirt; kadın, şiir, roman, şairler ve yazarlar; aydınlanma, oryantalizm ve kültür bağlamındadır. Eleştirel kimliğine eşlik eden mizahî ve yer yer ironik yaklaşımı denemelerine gülen düşünce olarak yansır. Okuyucuya samimilik hissi veren üslubundaki rahatlık ve akıcılık denemelerini doğrudan eleştiri yazısından, makale kimliğinden uzaklaştırır. Bir dönem gazete muhabirliği yapmış olması kolay ve rahat yazmasında etkili olur (Yavuz 2001: 95). Defterler: Hilmi Yavuz’un belirli aralıklarla yazdığı ve adlarını Defterler olarak koyduğu Geçmiş Yaz Defterleri, Bulanık Defterler, Lirik Defterler diğer deneme kitaplarından dil ve üslup bakımından ayrılır. Deneme adı altında kaleme aldığı ancak denemeden öte anı, günlük ve hatta mektup gibi düzyazının diğer türlerini çağrıştıran Defterler’in ilkini 1998’te, Geçmiş Yaz Defterleri, 2005’te Bulanık Defterler, 2018’de Lirik Defterler olarak yayımlar. Tür açısından Defterler’in ne olduğuna dair tereddüdü yazarı olarak kendi de yaşar: “Bu yazdıklarım nedir? Günlük mü, felsefe mi, anı mı? Hepsi ve hiçbiri! Ben ‘Tin yazımı’ diyorum: ‘Psychegraphie’! Kuşkusuz, tam olarak ne olduklarını bildirmiyor bu sözcük- yer yer Gövdemi de yazıyorum çünkü. Gene de Tin yazımını yeğliyorum.” (Yavuz 1998: 115). Bulanık Defterler, defterler serisinin ikinci kitabıdır. Bulanıklık, tematik olarak adını yaşlanmadan almakla birlikte üslup bakımından ise dilini ve anlatımını anımsatır. Geçmiş Yaz Defterleri gibi Bodrum’da yazarın adlandırışı ile Halikarnassos’ta yazılmıştır. Hilmi Yavuz, yaşlılığının yazlarını ve bu mevsimin, yazın duyumsadıklarını yaşına özgü duygulanım ve dillle anlatır. Serinin son kitabı, Lirik Defterler’dir. Bu kitap diğerlerinden kısmen farklıdır; hatıralarıyla birlikte okumalarına, felsefî önermelere ve fikrî çağrışımlara yer verir. Anlatılar: Hilmi Yavuz’un 1990’dan itibaren kaleme aldığı anlatıları, postmodern bir anlatım aracı olan üstkurmaca tekniği bakımından zengindirler. İlk basımı 1995 yılında yapılan Üç Anlatı; Taormina (1990), Fehmi K.’nın Acayip Serüvenleri (1991) ve Kuyu (1994) olmak üzere üç farklı anlatı bölümünden oluşur. Üç Anlatı’nın postmodern boyutu en fazla olay örgüsü ve anlatıcı düzleminde kendini gösterir. Klasik ve modern dönem romanlarında olay örgüsü ve belirli bir anlatıcının yerini postmodern eserlerde belirli olay örgüsünün ve anlatıcının olmadığı anlatılar alır. Bu nedenle de anlatı pek çok açıdan muğlak, okuyucunun anlaması için çözümlemesi gereken bir bilmeceye dönüşür. Hilmi Yavuz, tarihi mirasa ve geleneğe dayalı olarak geliştirdiği sanat poetikasını ve anlayışını şiirlerinde olduğu gibi anlatılarına da yansıtır. Postmodern biçimde kaleme aldığı anlatılarında gelenekle kurduğu bağı bir adım daha ileriye taşır. Zira bu tür eserler metinler arası ilişkiye şiirden daha fazla açıktırlar. Hilmi Yavuz Üç Anlatı’da yazar, anlatıcı, eleştirmen ve okuyucu olarak eserde görülür. Dil oyunlarına sıklıkla rastlanan anlatılarda bir anlatıcı bilmecesi yaşanır. Yazıldığı dönem dikkate alındığında Üç Anlatı Türk edebiyatının ilklerinden sayılmalıdır. Anlatılarda Yavuz çocukluğuna ve bilinçdışına yapılan istem dışı yolculuklara çıkar. Dolayısıyla Üç Anlatı felsefi ve psikolojik boyutta ilerleyen üstkurmaca bir eser özelliği kazanır. Hilmi Yavuz, Taormina’da sığınma mekânı olarak tasarladığı hayali kent düşüncesini kurgu biçiminde esere yansıtır. Anlatıda geçen ayna imgesi bilinçli tercihtir, gerçek yaşam gibi bilinçaltını da yansıtır. Fehmi K.’nın Acayip Serüvenleri’nde kurmaca kahraman olan Fehmi K. ile anlatının yazarı olarak Hilmi Yavuz’un benzerliği dikkat çeker. Üstkurmaca bağlamında gerçekleştirilen kurmaca ile hakikat arasındaki bağ bu kez kahraman yazar olarak Hilmi Yavuz çevresinde gelişir. Fehmi K.’nın Acayip Serüvenleri’nin Türk edebiyatında üstkurmacanın en çarpıcı örneklerinden biri olduğunu düşünen Yıldız Ecevit, bu anlatıda Hilmi Yavuz’un yazar/anlatıcı sıfatıyla metninin kurgusunu nasıl yönlendireceğini meta düzlemden okuruna ilettiğini belirtir (Ecevit 2001: 98). Anlatıların sonuncusu olan Kuyu’da yazar anlatıcı ile kahraman anlatıcın birbirine dönüşür. Yazar anlatıcı konumunda bulunan Hilmi Yavuz, kendi ölümünü yazmayı tasarlar. Bunun içinde kendine uygun bir kuyu bulmaya çalışır. Kuyu’da metinler arası düzlemde Psikanalizimle birlikte başta Wittgenstein olmak üzere kimi filozoflara göndermeler yapılır. Kuyu’da yazar, kendi çocukluk belleğine doğru çıktığı yolculuğu ve entelektüel gelişimini okuyucuları ile paylaşır. Hilmi Yavuz, son dönem Türk şiirinde yer edinmiş bir şairdir. Bununla birlikte edebiyatın pek çok dalında önemli eserler kaleme alır. Yazın hayatındaki çeşitliliğe üstkurmaca örneği olarak Üç Anlatı’yı da katar. Anlatılarının baskın yönü felsefi oluşlarıdır. Hacim bakımından zayıf fakat içerik açısından oldukça güçlü olan bu anlatılarda Yavuz kendi var oluşunu, toplumu, hayatı, dünyayı ve evreni sorgular. Yaşama daha faklı bakmayı ve bakılabileceğini öğretir. Üç Anlatı’da kendini yazar, eleştirmen, anlatı kişisi ve okuyucu biçiminde konumlandırarak hem metinler arası ilişkiyi güçlendirir hem de üstkurmaca tekniklerinin çoğunu uygular.
  25. 11 Aralık 1940'da Şanlıurfa'da doğdu ancak A.Aydın Hatipoğlu, nüfus kaydında 30 Ocak 1941 yazılmıştır. Karagümrük İlkokulunu, 1961 yılında Haydarpaşa Lisesini bitirdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümüne kaydoldu ancak okulu bitiremeden ayrıldı. İstanbul’da bir nakliyat şirketinde yöneticilik yaptı, daha sonra reklam yazarlığı ve yönetmen olarak çalıştıktan sonra, emekli olan Aydın Hatipoğlu, 11 Kasım 2010'da İstanbul’da vefat ettiertesi gün Karacaahmet Mezarlığına defnedildi. Aydın Hatipoğlu, Türk Edebiyatçılar Birliğinde (Genel Sekreter), Türkiye Sanatçılar Birliğinde (Kurucu ve Genel Sekreter), Türkiye Yazarlar Sendikasında yönetim kurullarında, Nazım Hikmet Vakfı, Emin Türk Eliçin Vakfı ve Türkiye Yazarlar Sendikasında yönetim kurulu üyeliği yaptı. Aydın Hatipoğlu, 1960 kuşağının toplumcu şairleri arasında yer aldı; imge örgüsündeki sıkı doku, inançlı bir kararlılık, tükenmek bilmez yarın umudu, yöresel özellikleri çağdaşlık potasında eritme, anlamı ve sesi şiirin bütününe yayma özellikleri ile öne çıkan şiirler yazdı. İlk şiirleri 1958'de Yelken dergisinde yayınlandı. Ataç, Yeditepe,Yeni Gerçek'te yazmayı sürdürdü. 1971 Şubat'ında yayına başlayan Gelecek dergisinin kurucuları arasında yer aldı. Yansıma, Yeni Adımlar, Karşı, Gerçek Sanat, İnsancıl, Varlık vb. dergilerde ve Evrensel gazetesinde yazdı. Ayrıca Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin yayımladığı Bizim Gazete'de köşe yazarlığı yaptı. Miting şiiriyle 1979 Hasan Tahsin Şiir Yarışmasında mansiyon, Yalnız Karanfil Sokağı şiiriyle 2004 Ceyhun Atuf Kansu Şiir ödüllerine layık görüldü. Bazı şiirleri Rusça, Bulgarca, Romence, Arapça, İngilizce ve Fransızcaya çevrildi ve antolojilerde yer aldı.