1 sonuç görüntüleniyor (toplam 1)
  • Yazar
    Arama Sonuçları
  • #100022382

    Konu: UYKUNDA ÖPÜYORUM SENİ

    grup forumunda Cezmi ERSÖZ

    afflicted_
    Katılımcı

    Uykunda ağlıyorsun…
    Uykunda öpüyorum seni… Korkmadan ağlıyorum
    seninle…
    Senin için bir şey yapamayışıma, seni bu dünyada
    yapayalnız, kimsesiz bırakışıma ağlıyorum…
    Senin için gerçeklik yok, bu hayat, bu hayatın
    kuralları yok… Kendine nasıl derinden ve katıksız
    inanıyorsan, bu hayata, bu insanlara da öyle
    inanıyorsun… Bunu sana ben anlatamam. Bak bu sensin,
    bak bu da hayat, bu da kuralları; bak, insanlar seni
    aslında nasıl görüyor, yok bu hayatta duygularının
    karşılığı, diyemem. Seni sevginden uyandıramam…
    Yıllar önce senin olduğun yerdeydim ben de. Tam orta
    yerde. Benim de saçlarım sevecen bir kardeşlik
    kokardı.
    Herkese koşarken açıkta kalırdı öldürülmeye en açık,
    en savunmasız yanlarım. Nereme bıçak saplanırdı
    bilmezdim, ama hep yersiz kanayan o zavallı saçlarıma
    dostluklara gölge düşürüyor, diye kızardım…Umudu
    ürkütüyor diye yaralarıma kızardım… Ben en çok beni
    yaralayanlara koşar; bir suç, bir yanılgı varsa,
    çoğunu omuzlamak için kendimden vazgeçerdim…
    Sırf sevgiler bitmesin, sırf hayatın sevinci
    gölgelenmesin, dostlukların son günü gelmesin diye
    üstüme alırdım bütün günahları, bütün yanılgıları,
    geçmiş ve gelecek bütün kötülükleri… Sevginin
    umutları sürsün diye, göze alırdım kalbime akıtılacak
    zehirleri… Göze alırdım eksik yaşanmış bütün
    sevgilerin tanığı ve sürgünü olmayı…
    Sonra baktım kimsesiz ve tesellisiz ölüyorum… Gördüm
    kendimi nasılsa. Gördüm anısız ve habersiz öldüğümü…
    Son kez baktım etrafıma, bir yakın, bir içten ses, bir
    kardeş kokusu aradım kendime. Bağlanmak istedikçe
    öylesine kopmuştum ki insanlardan, öylesine çok
    sevmiş, öylesine çok inanmıştım ki, nasıl oldu
    bilmiyorum, içimden bir kötülük, bir acımasızlık;
    içimden zavallı bir intikam duygusu çıkartıp, o yaralı
    kendimi, beni ben yapan o kimsesiz sevgimi o boşluktan
    çekip aldım… Aldım onu ve korumaya başladım.. O
    yaralı, o parçalanmış, o kimsesiz sevgimi, kötülükle,
    acımasızlıkla, hırsla, kıskançlıkla korumaya
    başladım… O da yetmedi, yazmaya başladım sevgili.
    Yazmaya… Ne hissedersem, ne hissedeceksem, hayatımda
    ne varsa, her şeyi yazmaya başladım…
    Yazmak, acılardan, aşklardan, yitirişlerden, itilip
    kakılmalardan kurtulmanın en geçerli yolu oldu benim için…
    Kimse elimden söküp almasın diye o yaralı, o kimsesiz
    sevgimi ve bir daha o karanlık boşluğa düşmemek için
    yazmaya başladım…
    Yıllar sonra şimdi sen o boşluktasın. O yaralı, o
    kimsesiz sevginle bir zamanlar benim olduğum yerdesin.
    Saçlarındaki kan kokusunu buradan duyabiliyorum. Bu
    kokuyu iyi bilirim. Çünkü yıllarca, sevginin peşinden
    koşulsuzca koştuğum o yıllar boyunca hep kendi kanımı,
    hep bu kokuyu koklamak zorunda kalmıştım…
    Arzuladığım ne varsa her şey karşılıksız kaldı bu
    hayatta. Saçlarımdaki kan kokusu şimdi içimde sahipsiz bir nefrete dönüştü…
    Kin öyle bir şeydir ki sevgili, her şeyi; yaşanmış ve
    yaşanan bütün sevgileri, gerçek adına ne varsa her
    şeyi çamurunda gizler.. Gün gelir, artık hiçbir şey
    anlaşılmaz olur. Haklılar haksızlara, kurbanlar
    cellatlara, sevgiler nefretlere karışır… Ve bir
    bakarsın, sen de bu acımasız hayatın hakemliğini kabul
    etmişsin. O kanlı nehrin kenarına gider ve günlerce,
    hatta yıllarca oradan düşmanının cesedinin geçmesini
    beklersin… Bu bekleyişin sonu yoktur. Çünkü
    düşmanlarının sonu yoktur… Biri biter, diğeri gelir
    ardından. Ve sen düşmanlarınla uğraşmaktan bezgin ve
    kimsesiz sevginle uğraşmaya dayanamaz,öylece
    kalırsın…
    Yalnızlığınla birlikte düşersiniz boşluğa. O çok
    korktuğun boşluğa… Öyle kirletirsin ki yalnızlığını,
    o kirlettiğin yalnızlığını sevsinler diye, dünyanın en
    samimiyetsiz insanlarına, kardeşim, diye sarılırsın…
    Biliyor musun, sen benim o çok eski halimsin… Sana
    bakıyorum yazılarımı yazdığım bu soğuk, bu uzak
    odadan. Bana umutsuzca sevdalanmanı seyrediyorum.
    Bende hiç umut yokken, beni vazgeçilmezin yapmanı
    seyrediyorum… Seni seyrediyorum sevgili, seni…
    Saçlarındaki kan kokusunu içime çekiyorum. Yıllar
    önceki kendi kokumu içime çekiyorum… Hayır,
    acımıyorum sana, sendeki kendimi özlüyorum en çok.
    Sendeki o çocuk cesaretini, o çıplak sevgiyi
    özlüyorum. Sendeki o kanayan, o kimsesiz, ama saf, o
    tepeden tırnağa sevgiye inanan kendimi özlüyorum…
    Bedelsiz, acıtmayan, hesap sormayan ve çok savunmasız
    bir güzelliğin vardı senin… Duygusuzlara göre çok
    kolaydın. Kurbanın o doyumsuz şehveti vardı sende. En
    kırgın, en yaralı insanları bile bir cellat yapardı o
    saf, o gerçeküstü sevgin…
    Seyrederdim seni o uzak odamda, bir şey yapamadan
    seyrederdim seni yazarken…
    Buruk bir sevinçle izlerdim cellatlarınla sevişirken
    aldığın hazzı. Nasıl da kıskanırlardı seni,
    kendilerine duyduğun sevgiyi bile kıskanırlardı…
    Seninle sevişirken aldığın o inanılmaz hazzı
    kıskandıkları gibi… Sen o çıplak, o bedelsiz
    sevginle bütün dengelerini bozardın onların. Aldığın o
    hazla kendilerine duydukları o bütün sahte güvenlerini
    derinden sarsardın… Senin bu sınırsız hazzı, bu
    çıplak sevgiyi, bu derin ve çılgın bağlanışı onca
    yitirişler, onca göze alışların sonucunda kazandığını
    anlamazlıktan gelirlerdi… Ne kadar zevk alsalar da
    bu kimsesiz sevginden, her yakınlığa hazır oluşundan,
    çabucak bağışlamandan, yine de seni kendilerine
    benzetmek, dahası yorulmanı, güce ve gerçeğe teslim
    olmanı, onları bütün o kayboluşlarında,
    tükenişlerinde, yani her durumda, her şekilde
    kabullenmeni isterlerdi…
    Onları her halleriyle kabul ettiğinde ise senden
    korkmaya başlarlardı… Çünkü öylesine korunaklı,
    öylesine derinlerde saklıydı ki sevgileri, seni
    anlaşılmaz, tuhaf, hatta bulaşıcı bir hastalığa
    yakalanmış, tehlikeli biri gibi görmeye başlarlardı…
    O çıplak, o sahipsiz sevgin yıllar önce terk ettikleri
    kalplerini, düşlerini, inançlarını hatırlatırdı
    onlara. Çekiciliğine kapılıp yanına geldikleri anda ve
    seni anlar anlamaz ölümcül bir ürküntüye kapılmaları
    bu yüzdendi…
    Çünkü bugünün insanı kimden korkuyorsa, kim ona yok
    ettiği kendisini hatırlatıyorsa onu öldürmek ister
    sevgili.
    Safı, çıplağı, koşulsuz seveni, kendisine yitirdiği
    insanlığını hatırlatanı öldürmek ister…
    Kabul et artık, kimi sevsen, kimin özgürlüğünü istesen
    ölümünü istemedi mi senden. İstemedi mi… Kabul et
    artık…
    Ben onlardan hiç olmadım. Ben gözümü senden hiç
    ayırmadım. Çünkü sen benim saf çocukluğumdun. Sen
    benim o yaralı, o kimsesiz gençliğimdin…
    Hayatı bitirdiğim yerde sen yeniden başlıyorsun..
    Dokunurken içimi acıtan başında benim kanım var…
    Anla artık, seni değil, en çok kendimi yalnız
    bırakıyorum o rutubetli evde… Senin o affedemediğin
    kalbinde yatıyor benim tek ve gerçek sevgim…
    Tek umudum senin bu savunmasız halin. Senin bu
    kimsesizliğin… Uyumsuzluğun. Tek çıkışım senin bu
    deli, bu çıplak sevdan…
    Kötülüklerin yok muydu, yok muydu hırsların… Vardı
    elbet. Ama öylesine acemiydi ki hırsların;
    kötülüklerin bu hayat karşısında öylesine çaresiz ve
    öylesine masum kalırdı ki, sonunda yine sana dokunurdu
    zararı; karşındakileri değil seni engellerdi o
    kimsesiz öfken… Kötülüklerinin zararı sonunda sana
    dokunmasaydı, yenseydin karşına çıkanları, yenseydin
    kalbini, hayat senin için hiçbir zaman böyle
    olmayacaktı… O kutsal, o hiç sönmeyen ışık nereye
    gitsen ardından gelmeyecekti… O sevinçli ıstırap
    kalbini hiçbir zaman böylesine içtenlikle
    ısıtmayacaktı.
    Bu şehri ebediyen terk edip giderken, bana söylediğin
    o son sözde saklı olmayacaktı hayatımızın gerçeği:
    ‘Hayatın kuralları derdin hep, biliyor musun, bu
    hayatta hiçbir şeyi başaramadım ben…

1 sonuç görüntüleniyor (toplam 1)