1 ile 8 arası 8 sonuç (toplam 8) görüntüleniyor
  • Yazar
    Arama Sonuçları
  • #100032146

    Konu: ÖTEKİ ZAMAN

    grup forumunda Cafer YILDIRIM

    sevgiden
    Katılımcı

    zehrin sızdığı bedende büyüyen karanlık
    son kibritin söndüğü dağda kopan fırtına
    hayır bunlar değildi, önce yüzün başlardı
    duru bir şefkatle başlardı yüzün
    bütün zaman kiplerinden gelirdin, fiiller kavuşurdu çekimine
    yollara, raylara, akşamlara kapanan ufuk
    onarılmış günlüğü olurdu
    ayrı ve ırak geçmişlerimizin

    kanatlarından kan sızan kekliklerle
    döndü o yıl avcılar yaralı ceylanları
    sürükleyerek indiler yamaçlardan
    uzun bir kış olacağını söyledi bilgeler
    kupa beyinden sevinçler devşirildi kahvelerde
    erkeksi hüzünler rakıyla dağlandı yine
    ahşap pencerelerin patiska perdeleri ardındaydı kadınlar
    daha çok hamur kestiler, daha çok mantı döktüler
    herkesin bir işi vardı anlayacağın
    hangi deniz iklimindeydin, sen hangi derinliklere ilerlerdin
    her ilişkiden bir parça katarak oluşturduğum imge
    onca zaman suvatlarında kıvandığım çiçekten nehir
    yolları kar tutmuştu, yürürdüm…
    kalsam kara bir günlüğe büyürdüm

    bir dönem kitaplarla avundum
    kahramanlarında benzerlikler aradığım
    her sevgilide senden bir surete rastladım
    bir dönem savruldum
    hayatla ölüm arasında
    aynı eve, aynı odaya
    döndüm yine aynı tutkuya
    değdiğin, dokunduğun, kullandığın
    eşyaların düzenine
    iki ayrı varlık, iki ayrı kimliktim artık
    biri yeni giysiler, bayram törenleri, marşlar
    ve karşılanması için mevsimlerin
    diğeri kilitlenmiş bir sancıydı
    ne kendine ne evrene sığan

    amansız bir hastalık gibi
    bütün gözeneklerime yayılan
    ve ancak yankısıyla karşılıklanan
    herkes aldı payına düşeni
    bu yangın tutkusundan
    kimileri söylencesiyle avundu
    kimileri gençliğiyle atlandı
    o yıl uzun bir kış olacağını söyledi bilgeler
    daha bir tenha idi sokaklar, kelimeler tedirgindi
    dudaklarındaki tuz tadından şehvet
    bedeninden uçurumlar edindim
    -kendini üreten arzular, puslar, anılar, düşler-
    bunlarla tutunurdum bir başka kışa
    kim bilir belki yeni bir aşka

    her ilişkinin hızla geçmişe dönüştüğü bir çağda
    sadece bir anmalıktır artık, belki bu bile değil
    biliyordum buluşmazdı bizim hayatlarımız bir daha
    kişisel tarihlerimizle parçalanmış ortak payda
    hiçbir ilişkide kavuşmazdı mahlesine

    on yıl öncesine ait kimi anımsamaların
    tozlu göğünden topladım bu şiiri
    anımsanamayan düş görüntülerinden
    bir nehir akardı ve uzaklıklar olurdu her şey
    yağmura benzeyen gözlerin vardı senin
    sokulgan bakışların, ıslak hüznün
    zamansız öfkelerin vardı, ki daima inceydi tarihin
    bedeninin açtığı derinliklerden topladım bu şiiri
    sesinin yer edindiği iç geçitlerden

    her ilişkinin dağılmış ayrıntıları
    her kopuşun unutulmuş anları
    anladım ki arar, bir gün bulur bizi
    bir gün bulur bizi, yaralarımızı
    emanet ettiğimiz zaman

    #100032147

    Konu: ÖTEKİ ZAMANLAR

    grup forumunda Cafer YILDIRIM

    sevgiden
    Katılımcı

    ÖTEKİ ZAMAN

    zehrin sızdığı bedende büyüyen karanlık
    son kibritin söndüğü dağda kopan fırtına
    hayır bunlar değildi, önce yüzün başlardı
    duru bir şefkatle başlardı yüzün
    bütün zaman kiplerinden gelirdin, fiiller kavuşurdu çekimine
    yollara, raylara, akşamlara kapanan ufuk
    onarılmış günlüğü olurdu
    ayrı ve ırak geçmişlerimizin

    kanatlarından kan sızan kekliklerle
    döndü o yıl avcılar yaralı ceylanları
    sürükleyerek indiler yamaçlardan
    uzun bir kış olacağını söyledi bilgeler
    kupa beyinden sevinçler devşirildi kahvelerde
    erkeksi hüzünler rakıyla dağlandı yine
    ahşap pencerelerin patiska perdeleri ardındaydı kadınlar
    daha çok hamur kestiler, daha çok mantı döktüler
    herkesin bir işi vardı anlayacağın
    hangi deniz iklimindeydin, sen hangi derinliklere ilerlerdin
    her ilişkiden bir parça katarak oluşturduğum imge
    onca zaman suvatlarında kıvandığım çiçekten nehir
    yolları kar tutmuştu, yürürdüm…
    kalsam kara bir günlüğe büyürdüm

    bir dönem kitaplarla avundum
    kahramanlarında benzerlikler aradığım
    her sevgilide senden bir surete rastladım
    bir dönem savruldum
    hayatla ölüm arasında
    aynı eve, aynı odaya
    döndüm yine aynı tutkuya
    değdiğin, dokunduğun, kullandığın
    eşyaların düzenine
    iki ayrı varlık, iki ayrı kimliktim artık
    biri yeni giysiler, bayram törenleri, marşlar
    ve karşılanması için mevsimlerin
    diğeri kilitlenmiş bir sancıydı
    ne kendine ne evrene sığan

    amansız bir hastalık gibi
    bütün gözeneklerime yayılan
    ve ancak yankısıyla karşılıklanan
    herkes aldı payına düşeni
    bu yangın tutkusundan
    kimileri söylencesiyle avundu
    kimileri gençliğiyle atlandı
    o yıl uzun bir kış olacağını söyledi bilgeler
    daha bir tenha idi sokaklar, kelimeler tedirgindi
    dudaklarındaki tuz tadından şehvet
    bedeninden uçurumlar edindim
    -kendini üreten arzular, puslar, anılar, düşler-
    bunlarla tutunurdum bir başka kışa
    kim bilir belki yeni bir aşka

    her ilişkinin hızla geçmişe dönüştüğü bir çağda
    sadece bir anmalıktır artık, belki bu bile değil
    biliyordum buluşmazdı bizim hayatlarımız bir daha
    kişisel tarihlerimizle parçalanmış ortak payda
    hiçbir ilişkide kavuşmazdı mahlesine

    on yıl öncesine ait kimi anımsamaların
    tozlu göğünden topladım bu şiiri
    anımsanamayan düş görüntülerinden
    bir nehir akardı ve uzaklıklar olurdu her şey
    yağmura benzeyen gözlerin vardı senin
    sokulgan bakışların, ıslak hüznün
    zamansız öfkelerin vardı, ki daima inceydi tarihin
    bedeninin açtığı derinliklerden topladım bu şiiri
    sesinin yer edindiği iç geçitlerden

    her ilişkinin dağılmış ayrıntıları
    her kopuşun unutulmuş anları
    anladım ki arar, bir gün bulur bizi
    bir gün bulur bizi, yaralarımızı
    emanet ettiğimiz zaman

    #100032853

    temptation
    Katılımcı

    27.05.2009

    Hiç düşündün mü?

    Hiç düşündün mü göklerin direksiz nasıl yükseldiğini,
    Veya dağların nasıl dikildiğini,
    Ya da nehirlerin deniz suyuna karışmadan birleştiğini,
    Veyahut yeryüzünün neden dümdüz inşa edildiğini,

    Hiç düşündün mü canlıların toprağa nasıl dönüştüğünü,
    Veya toprağa dönüşmedikleri halde ne olacağını,
    Ya da bu canlıların topraktan ne diye tekrar yaratılacağını,
    Veyahut bunların tüm eylemlerinin ne maksatla yapıldığını,

    Hiç düşündün mü düşmeden kuşların havalandığını,
    Veya yağan yağmurun tuzlu yağdığını,
    Ya da deniz suyunun daha tuzlu ve kabarık olduğunu,
    Veyahut güneşin daha kavurucu hale geldiğini,

    Hiç düşündün mü bir hiçten nasıl yaratıldığını,
    Veya diğer yaratıklardan farklar attığını,
    Ya da dilin, dudakların nasıl farklı lisanlar konuştuğunu,
    Veyahut gündüzün geceye, gecenin gündüze nasıl karıştığını,

    Hiç düşündün mü gemilerin su yüzünde nasıl yüzdüğünü,
    Veya bitkilerden nasıl yanıcı odun hale dönüştüğünü
    Ya da aynı su ile beslenen bitkilerden farklı meyveler yetiştiğini
    Veyahut tuzlu, tatlı sudan ziynet ve taze et çıkarıldığını,

    Hiç düşündün mü gökteki yıldızların nasıl hareket ettiğini,
    Veya dünyamızdaki yerçekiminin ne işe yaradığını,
    Ya da karabulutların farklı yönlere su taşıdığını,
    Veyahut ebeveynlerin kendi çocuklarını nasıl tanıdığını,

    Hiç düşündün mü bunların ayarlayanı …

    Şiir: İbrahim HAZİNİ

    #100030392

    Konu: TEN ÇEKİMİ

    grup forumunda Serpil TUNCER

    mitral
    Katılımcı

    Düştüğüme bakma bu yer çekimi
    Gülümsememe kanma bu ten çekimi
    Gelgitler oldu kalbimde bu ay çekimi
    Seviyorum seni sanma bu film çekimi.

    Cebinde baktığın ayna olayım
    Yeter ki söyle dünyayı dolanayım
    Biz mıknatısın iki ucu
    kavuşamayız asla bu kutup çekimi

    Serpil Tuncer

    #100029475

    Konu: ÖTEKİ MİTHOSU

    grup forumunda Murathan MUNGAN

    likevoyager
    Katılımcı

    göze alırsanız eğer

    kırılır

    dağılır aynadan

    sandığınız resimler

    sözcükler kalır geriye

    cam kırıklarına saklanmış

    az ışıklı odalarda sözcükler

    Ayna: anlam ve görüntü için sırlanmış kiler

    bulur çıkarırsınız bir yerlerden

    daha bulurken kararırsınız

    çok önce öğrenmiştiniz: Bedel

    özlenir ve kalır geriye

    gerekenler

    Sonra bir gün

    Sizin için bir gün

    Tehlikesiz, eski bir harita gibi

    uyuttuğunuz aynaların tozunu silerken

    elinize batar

    bir zamanlar yaranızı kanatmış sözcükler

    olaylar silinmiş, adlar unutulmuş, belirsiz bir geometride

    yerini bir türlü bulamaz kişiler, ilişkiler

    yalnızca bir duygu

    dipdiri bir acı çok eski tarihli bir çağrışıma eşlik eder

    bu nedir ki, yıllar sonra, telâşsız bir gün, ömrümüzün durulmuş

    bir mevsiminde, içinizin kazınmış yerlerinden

    ölümcül bir ağrı ansızın geri teper

    Eğilip bakrsınız aynaya

    Siz çoktan gitmişsiniz

    Yerinizde sözcükler

    Böyle zamanlarda sözcükler

    Bütün bir hayatın yerine ikâme eder

    Sözcükler.Tutmamış ömürlerin teyel yerleri

    camlatılmış kelebekler, kurutulmuş akrepler gibi

    başkalarına kaldınız

    bir zamanlar sanmıştınız ki hayat

    kitaplardan ve sözcüklerden geçer

    kendinizi eskiten oyunlara daldınız

    örneğin uzun tutulmuş bir önsöz yüzünden

    kitaba geç kaldınız

    Ki ‘hayatınız’ su içinde birkaç roman eder

    Sözcükler.Büyülenmiş, içi doldurulmuş, bekletilmiş, kullanılmış,

    anlamı çoğaltılmış, yani sizin

    yerinizi bekler, diye

    öğrendiğiniz

    Bütün sözcükler yaşamı çaldı sizden

    Aynadaki sandığınız şimdi bütün hayatınızı temellük eder

    Bilirsiniz

    aynalarla konuşur çok odalı evlerde büyüyenler

    düşün yerine ayna

    anların, durumların, duyguların yerine

    sözcükler

    masalın en iyi yani yeniden söylenebilmesidir

    söylendikçe büyülenirler

    birleşir nehirler, dağlar yer değiştirir, tılsım ve tehlike

    çığ ve lâv, kılıç ve ipek, coğrafya ve tarih yeniden keşfedilir

    ışığın kırılma yerlerinden geçerken

    sırlanır yüzlerin kuytu yerleri

    gümüş bir alaşımdır ilk imge: sınır ve melankoli

    yani bütünlük ve binbir gece

    ışıksız aynanın yalnız

    olduğunu böyle öğrenirler

    bir gün bir ışık sızar bir kapı aralığından

    giz ve ihanet ödeşir

    düş erir.masal biter.büyü tutmaz sözcükler

    Görülmüştürler.

    erken parçalanır çok odalı evlerde büyüyenler

    Ya da böyle sağlamlaşırlar belki

    her parçası kuzey yıldızıyken dağılmış aynanın

    yola düşüp, yoldan çıkıp

    hiçbir şeyi unutmadan, her şeyi yeniden öğrenirler

    aynayı, mithosu ve ötekini

    yeniden düşünmeye

    erken gecikenler

    ayna, mithos ve öteki

    özgeçmişin vazgeçilmez elementleri

    Ayna.Anayurdu ayna hepimizin.İçinden çıkıp kavuştuk dile

    ve eyleme geçtik, ve kendimizi sınadık

    ağır taşlar koyduk kişiliğimizin köşelerine

    yani kendi kanunlarımızı varlığımızın yerçekimine

    bilmeden ve böylelikle bütün yolcuları yasakladık kendimize

    kırılmıştı sözcükler, parçalanmıştı ayna

    anladık imgemizin yalnızca bir kovuk olduğunu

    ve bunu öğrenmenin göçünde

    dağıldık kuzey yıldızlarına

    Şimdi uzak yollardan ve uzun maceralardan sonra yeniden

    dönüyoruz

    ülkemize, kimliğimize; imgemizi orada bıraktık

    imge oyunlarını da

    bırakarak yaşlandık birçok şeyi

    Bırakmayı kabullendiğimiz günden beri.

    ağır yalnızlıklardan geçtik, ödeştik kendimizle

    bir uçtan bir uca savrulurken onca şey harcadık hiç

    düşünmeden

    oysa hâlâ ayrıntılar ve ayrımlar arasındaki

    yollar kapalı bize

    olgunlaşmakla göze aldığınız birşeydir bu, ya da düpedüz

    yaşanmakla, umudun bazı çeşitlerinden boşanmakla, gelecek

    için bunca zaman taşıdığınız birçok yükü atmakla

    adına ne derseniz deyin, göze aldığınız birşeydir bu

    yani başlar bir gün

    sizin için bir gün

    geç kalmış yüksek sesli soruların dönemi

    sürçmeye başlar Dil sandığınız tekerlemeler

    gündeme gelir yeniden

    değişik çağlardan ödünç alınmış bilmeceler

    gizini çözersiniz

    kendiniz için kurduğunuz bütün Serüvenin

    yaşlanmayan ve gerçekleşmeyen portrenizin

    tozu alınmamış her şey yalnızca geçmişi yineler

    sfenksi kendini sorulamış bunca yıl

    tek kişilik korosu yanıtlamış

    paradoksları kullanmayı hayatı anlamanın yolu sanmış

    okuduklarından artıp, okuduklarına kalmış

    göze aldığınız birşeydir bu

    aynada portre, mithosda serüven, ötekinde giz

    saklı dururken

    yolculuklar taşımaz sizi hiçbir yere

    Bunu çok önceleri öğrenmeliydiniz

    oysa oturduğunuzda soruların başına, kaç saatiniz vardı?

    ölecek ve yetecek

    kaç saatiniz?

    Zaman’ın saydam sırrı portreyi aynadan ayırmaktaydı

    Başlangıçtı.

    kazılarda eksilmiş bir kabartma gibiyidi imgeniz

    sözcükler örselenmiş, aynalar pantimento

    çıkmaz sokaklardı adresiniz.sığındığınız kalelerde birer birer

    eksildiniz.

    Çekip gidiniz buralardan.Her yaşın uçurtmaları vardır

    birinin ipini çekiniz

    şimdi gözlerinizin ermediği bir yerden yeni bir ufkun başladığını göreceksiniz

    çok yaşar, çabuk ölür, ilk tuttuğu sipere tüm bir hayatın kalesini

    inşa edenler

    ayna silinir, mithos biter, gider öteki

    kitaplar yalnızca ölümü erteler

    yaşam çıplak.siz giyinik.Utanırsınız

    kuşandığınız kavramlar kullanılmaz silâhlar gibi sizi terkeder

    Öteki: çoktan eskimiş bir metafor, Dostoyevski’yi

    ve onu izleyen sonrakileri anımsamak neye yarar şimdi?

    Geçmiş bizi bırakıp gitti

    O kadar çok şey öğrendik ki,

    kendimiz için bile bir klişeyiz artık

    En çok buna katlanamıyoruz

    Farkındayız.Ve çürüyoruz.

    Hepimiz artık gençliğin bizi terkeden kuşağındayız

    Eğer göze alıyorsanız bu kadarı da size yeter

    yedi renk, taze su, parlak ışık

    her zaman yeniden okunacak bir kitap bulunur

    öğrenilecek yeni sözcükler

    durduğunuz yerde, her yere aynı mesafeden bakıyorsunuz

    buraya geldiyseniz eğer, daha ne istiyorsunuz?

    #100026287

    Konu: GÜMÜŞ TEPSİ

    grup forumunda Sevnur ŞAYLAN

    likevoyager
    Katılımcı

    Gümüş tepsiyle sunulan bir hayat…
    Yaşa sadece,al ne verirse…
    Konuşmana gerek yok,
    Zaten hiç duyanın da yok…
    Kal,hiç çıkma o kucakta…
    Bir indin mi,çekimi başlıyor dünyanın…
    Bir daha hiç o kadar hafif olmayacaksın,
    Bekle,bedelini ödeyeceksin günahlarının…
    Büyüdükçe farkedileceğim mi sanıyorsun,
    Büyüdükçe gözüne batacaksın hayatın…
    Zaten ağlamayı doğduğunda öğrendin,
    Hıçkırıklara boğul,isyana varmasın dilin,
    Tebessümün eksilmesin de,
    Varsın boğulma hiç kahkahalara…
    Hayatta ne kadar kalırsan kal,
    Değsin bir şekilde yaşadığına…

    #100022177

    Konu: MÜEBBET TÜRKÜSÜ

    grup forumunda Nevzat ÇELİK

    likevoyager
    Katılımcı

    I

    önce kol sonra sürgü sonra anahtar açılır kapı
    itilirim sırtımdan ben ebedi kiracı kesilmiş hükmüm
    önce sürgü sonra kol sonra anahtar kapanır kapı
    bir ömür boyu diri diri içmek için gövdemi
    dolanır bacaklarıma balçık gibi ağır bir karanlık
    çırpınsam küçücük pencerede çifte çapraz parmaklık
    üstünde yüzüme örtülür binlerce kare demirörgü
    her karesinde oyulmuş bir göz gibi kanar gökyüzü
    batan güneşim kapının önünde kıpkızıl asılırım biran
    ranzam tavana ranzam yere ranzam göğsüme çakılı
    kımıldasam göğsüm boydan boya yırtılacak sanki
    duvarlarını üstüme yıkacak hücrem adım atsam
    adım atsam apansız kurşun değdi kanadına kuşun
    tutun beni önüm berbat uçurum bu kimin sesi
    bırak torbanı atlas’a ödüldür gökkubbeyi taşımak
    düş kırıklığına salan salsın gözlerini bırak
    ranzanda yatak yatakta düşlerin dağınık kalsın
    yürü delikanlım beton altında toprak uyansın
    duvarı duvara vur ateş gibi bir ıslık tuttur
    yürü a benim deli gönlüm yürü kesilmiş hükmün

    II

    şarkılar türküler skeçler camdan cama gülücükler
    -olur böyle şeyler takma kafanı yatarız be-
    gecede ay mı var alttan alta katılaşan bir şey
    olur böyle şeyler takmıyorum kafamı yatarız be..
    biter havalandırma eğlentisi de gecenin bir yerinde
    son sigaranın ateşi kararır dostlar uykuya varır
    gece sefası bu mevsim açar mı gecede ay mı vardı
    idamdan müebbete düştüm müebbetten hücreme
    belki sıcaktı şubat gece karla başladı fakat
    en güzel yüzünü resminin yüreğime ters kapadım
    kırdım belleğimin bütün sırrı dökük aynalarını
    ranzam soğuk ranzam ayaz ranzam kar
    altımda demir üstümde ışık yanımda duvar
    üşür ellerim sensiz ellerim öksüz ellerim
    nerde portakal bahçesi kadar sıcak memelerin
    dönerim gene duvar gene soğuk gene ayaz
    düşlerim seni almaz düşlerime müebbetim sığmaz
    bir dal fesleğen taksan da saçlarına yorulursun
    güneşi yatırsalar koynuma ısınamam
    bir yerine vardım ki gecenin sen yoksun

    III

    bir yerine vardım ki gecenin sen yoksun
    sen yüreğimin dağlarında sakladığım kaçak kız
    seni sunuyor kar yüklü dallarıyla çam ağaçları
    kimliğin bende saklı uzanıp alsam alnın apak
    gece balçık gibi yapışıyor ellerime saat kaç
    tende yaşanmayacak aşkımız anladım tenimde isyan
    yorgunum ranzama uzansam gözlerimi kapatsam
    bir daha açmasam beni bu kapkara suskunluk
    beni öldürecek diyorum avaz avaz düşüyorum
    asama dikse anam kapımızdan balkona tırmansa
    akçamların kokusunu sen saçlarından savursan
    üç yanı sırılsıklam ülkem gibi hep acı dalgalara dirensen
    yanağından mutlu bir damlanın yuvarlandığını görsem
    kar da eridi çamur sonra yağmur sokaklar çıplak
    asfalt makadam bulvar ayaklarda o bildik bıçak acısı
    haki gömleğinden bir düğme aç ellerimden üşüyorum
    şafakları yunus çıkarsa ağlarından balıkçılar beter ağlar
    dudaklarında uzayan sigara külü martı kanatları ve türkü:
    bir dal fesleğen taksan da saçlarına yorulursun
    bulaşıyor dilime beni ağzınla sustur susturacaksan

    IV

    sabah oldu beni ağzınla sustur susturacaksan
    gazeteyle uzatıldı mazgaldan dürülmüş bir yangın gibi
    korkunç acılarıyla ellerime on üç yıl öncesinin vietnam’ı
    pirinç tarlaları bambu evleri insanları yani kavgaları
    1972 trag bang köyü ve temmuz güneşi
    ve yankee ve napalm yani ölüm bulutları
    yapışıyor sırtlarına çocukların çocukların bacakları tutuk
    çığlıkları var fakat ağızlarında boylarından büyük
    ilkokul çağında saçı kara çığlığı yangın küçücük kızın
    bant çekmişler göbeğinin altına ne ayıp ne yasak
    kaçıyor o güzelim çocuk bütün insanlığıyla çıplak
    elinden tutmalı göğsüme basmalı göğsümde soluklandırmalıyım
    benim de gözlerim yanaklarıma doğru çekilmeli acıdan
    ağzımı kulaklarıma dek yırtarcasına haykırmalıyım
    payıma düşeni almalıyım yedi milyon ton bombadan
    işte ben her acıda böyle sırılsıklam şaşkınım
    haykırılmış her çığlık burda benim ağzımı yakıyor
    durma kanıyor acılarım gövdemin neresine dokunsam
    kaldırmadan demir parmaklığı insanla insan arasından
    canım sevgilim ben bu yaraları kabuk bağlatmam

    V

    alnım parmaklığa gömülü alnımda tarifsiz hasret
    dörtbir yanım idam dörtbir yanımda türküleşen müebbet
    ne bir yıldız kayar üstünden ne bir çiçek açar
    hücreler burada susuz kör kuyulara benzer
    her bahar duvara koşar da sarmaşıklar yaz biter
    yorulur sonunda salkım saçak dal budak ağaçlar
    gözlerimi içime çevirmesem gözlerim duvarda kurur
    bir an büyüse suskunluk kulaklarıma kurşun akar
    belki bu yüzden yüreğimde tepesi karlı dağlar
    boydan boya karadeniz boydan boya toros
    akdağ karadağ altındağ cudi ağrı canik aras
    vurulup öldüğüm kalkıp çocuklar gibi güldüğüm dağlar
    yakındır eteklerinde dudaklarına özenir kiraz
    ellerin tüfeğinden çözülür göğsüne ılık ılık kan yürür
    dişlerinin arasında apak ilkbahar kardeleni uyanırsın
    tenin buğulanır bilirim dudakların mahmur uykudadır
    kollarını açıp gerinirsin ormanın bütün ağaçlarınca yeşil
    dokunabilsem sana çoğalırdım saçlarınca tel tel
    yüreğimin ırmaklarını aykırı akıtıyorum dağlara doğru
    süzülüp gelsen suda bir papatya kadar güzel

    VI

    saçlarını yastık yapıp yatıyorsun öyle düşünüyorum
    yorgan diye geceyi dört mevsim üstüne çekiyorsun
    yaprak düşer ay düşer yıldız düşer kar düşer
    kurşun düşer üstüne bomba ölüm ayrılık düşer
    apansız sena düşer aklıma beni ağzınla sustur
    göğsü isyan göğsü ateş göğsü tomur tomur
    sena onaltı yaşının heyacanını tarar aynada
    çıplacık boynu.. el-boruk dağlarında israil konvoyu
    kıvrılır yılan gibi.. nazi fırınlarından sarı yıldız uyanır
    aynada gözlerini bırakır gözleri iki yüz kilo bomba
    içine 504 peugeot’nun büsbütün bir kinle oturur
    kanatlanır avına sena mehdillah şii müslüman kız
    sedir ağaçları değil yanan köyleri geçer iki yanından
    hükmünü okur benim ülkemde filizkıran fırtınası
    dalların acısı gelir hücremde beni bulur
    konvoy patır cizze arasında durur.. sena atmaca
    sena nisan dalları gibisin sena sena
    fünye fitil ateş.. sena dur ama durma..
    gövdesinin dört katı ağır bombayla patlar güzelim kız
    beni ağzınla sustur susturacaksan

    VII

    bu türkü hiç bitmeyecek karanlık sular akıyor içime
    her dizesi bir fırtına belki soluğum yetmeyecek
    korkarım teninden avuçladığım buğu uçup gidecek
    yastığım sımsıkı yastıkta aralanmıyor dudakların
    kış üşümesiyle durma sırtını dönüyor yatağım
    bir yangından çıkmışım tepeden tırnağa yanık
    çekip almışım bir çocuğu çığlığı bende kalmış
    yana yana dost kapılardan yüzgeri olmuşum
    su dökenimi aramışım inatla beni ağzınla sustur
    beni suskunluk kapkara suskunluk öldürecek beni
    sesi türkümün sesi sağanak yağmurları isterim
    dur altına sen de sağalır belki ateşi gövdemin
    duvarla başladı duvarla mı bitecek türküm
    şu dağlar eteği kuşatma tepesi karlı dağlar
    şu okul şu sokak şu ev şu ağaç şu bulvar
    düşünüyorum da sanki bir varmış bir yokmuş
    benim türküm yangın yeri sevgilim sesli konuş
    sesli konuş dışarda kalmasın çiçek yüklü dallarıyla bahar
    balçık gecelerden balçık gecelere çıkıyorum
    ayaydınlık sabahlara bir de sana inanıyorum

    VIII

    benim türküm yangın yeri sevgilim sesli konuş
    söyle ben türkü söylerken sıkı bassınlar yere
    yağmurlu bulutları tepelerinde taşısınlar söyle
    benim gecelerim tepeleme ısırganotu sevgilim
    dur durak yok bana bu bahar akşamlarından
    toprak deniz ve kadın kokularıyla dövüyor da kapımı
    bir karası aşıyor duvarı kahrolası karanlık
    kibriti çakılmış sigarayım nerede dudakların
    barut dumanıyla islenmiş belki kararmış saçların
    çekincesiz yıkanırsın deli çılgın akan sularda
    sular hırçın sular arsız ben ellerimle yapayalnız
    kovalanmışım çocukça düşlerimden taşa tutulmuşum
    balıkları oltada bir deniz gibi ayağa kalkmışım
    delikanlıyım yıldızsız gecelerde düşlerine kıran girmiş
    sensiz kupkuru bir dalım güneşin gözüne batan
    grevsiz işçiyim de ocağı tütmeyen evim
    öğretmenim diline sözcük sözcük yasak vurulmuş
    çocuğum elinde bir balon bulut bir dolu umut
    benekli balonlarım sonra bir varmış bir yokmuş
    benim türküm yangın yeri sevgilim sesli konuş

    IX

    türkü söylüyoruz tahliyecinin ardından nedense yanık
    yanık birşeyler kokuyor havada ağlamak istiyorum
    ateş hattından çıkmışım beni ağzınla sustur
    tam bir hafta aralıksız dövmüşler barikatı
    kanlı upuzun bırakmışım üç arkadaşımı yorgunum
    yürürken şarapnel parçası düşüyor göğsümden
    çekilen ilk dişimmiş gibi alıp cebime koyuyorum
    daha otuzbir dişim var katıla katıla gülüyorum
    yaranı avuçlarıma ver ateş hattından çıkmışım
    yitiyor nöbetçi kulesi ellerim kopuyor parmaklıktan
    nerede susuzluğun bir yudum su kaldı mataramda
    ağzımda senin dudakların bir varmış bir yokmuş
    duvarın dibinde kurt köpekleri ve bolivyalı çavuş
    guevera’nın sırt çantasında neruda kahkahası
    ve ezbere okuduğun bizim şairlerimiz geliyor aklıma
    salt bizim işimizmiş gibi şaşıp kalmışım
    felâket yakışırmış meğer onlara da ölmek
    çınar dediğin de gün gelir devrilirmiş usulca
    anımsa ne derdik aramızda ona hadi anımsa
    a. kadir amca a. kadir amca a. kadir amca

    X

    benim türküm yangın yeri sevgilim sesli konuş
    söyle ben türkü söylerken sıkı bassınlar yere
    yağmurlu bulutları tepelerinde taşısınlar söyle
    ben yokum okulda fabrikada sokakta sen yoksun
    her adımda bir pusu her pusuda bir sevinç asılı
    kapılar kapalı pencerelerin perdeleri aralanmaz
    çocukların oyuntaşı parçalanır camlarda gülmeler açmaz
    ardına kapının süpürgeyle kurum yığar bir kadın
    öğrenciler başka işçiler başka bir başka ülkem
    sen neredesin insan kardeşim nerede neredeyim ben
    hücremin değil evinin duvarında bitiyor voltam
    buz gibi titriyor sırtıyla duvara sırtımı dayasam
    adımlarımı sayıyor bir iki üç… aklı karışıyor
    gün biter mi ay biter mi mevsim yıl biter mi
    duvardan duvara ömür biter mi şaşıp kalıyor
    kapısını açsa kapıma çıkacak ödü kopuyor
    işte bu insan kardeşimin ölümcül korkusu bu işte
    ağır mahkumum düşüyorum bütün uçurumları
    yüreğinin kayalıklarında yeşertemedi henüz bana bir dal
    paramparça parmaklarım korkusunu sıçrıyor uykusunda

    XI

    insan yaralarım kanadı beni ağzınla sustur
    yaralarım kanamasa gözlerim duvarda kurur
    kör sağır suskunlukları dipsiz düşüyorum
    ayırdına varmadan dibini çekiyorlar uçurumun
    beni dipsizlik kapkara dipsizlik öldürecek beni
    sözüm kurşun hasretim kurşun kurtuluşum
    açsana gülün yaprağını uçsana kanadını kuşun
    sevmesi sevişmek değil gülmesi gülüşmek
    çocuğunun saçlarını okşuyor elleri dalgın elleri uzak
    yasaklarca çalışıp konuşup yaşıyor yasaklarca
    hah desem unutup büyük ellerini kaçacak
    kaçacak ardında madeni sesler bırakarak
    keşif kolları çıkar inadına yasak ateşler yak
    kuşatmalar da kuşatılır bir yerde haber uçur
    alınıp satılabilen bir ülkenin müebbetiyim ben
    türküm duvarla türküm yangınla sürüp gidecek
    gencim delifişek gözlerim bir çift kara tüfek
    bütün umutlar menzilimde belki kızıyorlar sözlerime
    henüz bir avuç insan kardeşimi gördüm fakat
    şaşırmadan ellerini dimdik bakabilirken gözlerime

    XII

    benim türküm yangın yeri sevgilim sesli konuş
    çoğalmasın yangın sesli konuş güzelim insan
    adın bende gizli gölgen takibinde helikopterin
    her gece koşar gelirsin düşlerimin çekimine kapılıp
    kent dağa kavuşur ellerim ellerini bulunca
    ellerimiz buluşunca düşlerim gece baskınında
    çam ve ardıç kokularını göğsüme bırakıp
    kopar yürürsün ellerimin şehvetine sarınıp
    yürürsün canımın içi kanatlan çarçabuk
    serçe tedirgini adımların ele vermeden seni..
    kaç mahpus yılı düşlerime girip çıktın
    hep bir umudun allığı düşler ki sınırsız
    düşler ki yazdan kışa uçsuz bucaksız
    düşler ki yaşanan yıllara aykırı..
    kurumasın istemem rüzgârda salınmadık hiçbir dal
    minik ellerin yine kabzasında büyüsün silahın
    devrederken nöbeti fakat bir el değmeli eline
    acı bir bulut gibi taşıma saçlarını seni ülkem bildim
    yorulursun arama arama ellerimi ellerimi unut
    katmer güllerin açtığı dağlardadır aşk ve umut

    XIII

    umudum dağlarca yapraklarca umudum halklarca
    fabrikalar gecekondular.. duyuyorum tıpırtısını varoşların
    daha fazla dayanamaz bu beton bu demir bu plastik
    kolumu uzatınca elini buluyorum yan hücredeki arkadaşın
    eli sıcak elim sıcak sımsıcak umut yaşamak bu
    yaşamak bu diyorum kesip atıyorum karamsar yerlerimi
    ve gülüyorum gül sen de yüzünde güller açsın
    güney afrikalı zencilerin kavgaları erik çiçekleri kadar ak
    biliyorum nice kavgalar verilmekte bana yakın bana uzak
    hücre hücre direniyorum kuşatılsam da sayrılıklarla
    gün gelecek saçlarımın güz savrulması durmuş olacak
    duvarla boğuşmayacak hiçbir düş hiçbir adım hiçbir ayrılık
    ve hiçbir sözcük şiirde bir silah gibi patlamayacak
    ne müthiş bir duygu içerde umudu kıyasıya yaşamak
    çürütülmek ve öldürülmek olasılığı ağır basarken
    mutlu şarkıları ve zafer tarakalarını beklemek
    evet canım gün gelecek nasıl atılmışsam içeri
    öyle diri ve genç aşacağım yıkılan ilk duvarı
    oğlu kızı yitik bütün kadınları anam bileceğim
    sen diye öpeceğim ağzından karşıma çıkan ilk kızı

    XIV

    karşıma ilk çıkan kızı sen diye öpeceğim ağzından
    boynuna doladığım kollarıma ayaz vuracak belki
    soracağım nerde belinin çukuruna dolan saçların
    susturacaksa o kız da ağzıyla sustursun beni..
    direnmenin güzelliği yüzümüzde kış bahar yaz
    çok değişmedik fakat ellerimiz büyüdü azbiraz
    gökyüzünden çalıp yolla uçurtmaları salkım saçak
    ellerimizde çocuk merakı ellerimiz güzel haberlere aç..
    bana ince uçurumlara bakan kar bahar yüklü patikaları anlat
    ki iz sürücüler tıkanıp kalsın sonlarına bakınca o saat
    köylere inişlerinizi bir de bir de kentlere kaçamak
    yün çorapları önemse dağlarda korkarım ayakların donacak..
    ağlamaklı oluyorum ne güzel düşlerken kuşanmış günleri
    kırılacakmış gibi bütün kapalı kapılar bugün yarın
    bayramlık giysilerimle buluyorum kendimi aynada tıraş olurken
    ranzamda uyur uyanık düş denizi geçiyor üzerimden
    alıp getiriyor kovasını küreğini kumdan kale yapan çocukların
    bulutları yıkıyorum saçlarından gözleri nasıl da umut..
    hep umut edeceğiz sevgilim kopacak her yenilgi sonrası
    sustu sanılan yüreğimizde korkunç bir yaşam fırtınası

    Ocak-Mayıs 1985

    #100020848

    Konu: SAMAN SARISI

    grup forumunda Nazım Hikmet RAN

    likevoyager
    Katılımcı

    Vera Tulyakova’ya derin saygılarımla

    I

    Seher vakti habersizce girdi gara ekspres
    kar içindeydi
    ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım
    peronda benden başka da kimseler yoktu
    durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri
    perdesi aralıktı
    genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı
    üst ranzada uyuyanı göremedim
    habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres
    bilmiyorum nerden gelip nereye gittiğini
    baktım arkasından
    üzt ranzada ben uyuyorum
    Varşova’da Biristol Oteli’nde
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu
    oysa karyolam tahtaydı dardı
    genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    ak boynu uzundu yuvarlaktı
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
    oysa karyolası tahtaydı dardı
    vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu
    oysa karyolalar tahtaydı dardı
    iniyorum merdivenleri dördüncü kattan
    asansör bozulmuş yine
    aynaların içinde iniyorum merdivenleri
    belki yirmi yaşımdayım belki yüz yaşımdayım
    vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
    üçüncü katta bir kapının ötesinde bir kadın gülüyor sağ elimde kederli bir
    gül açıldı ağır ağır
    Kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta karlı pencerelerde
    taze esmer bir yalaza gibi geçti alnımın üzerinden
    şair Nikolas Gilyen Havana’ya döndü çoktan
    yıllarca Avrupa ve Asya otellerinin hollerinde oturup içtikti yudum
    yudum şehirlerimizin hasretini
    iki şey var ancak ölümle unutulur
    anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü
    kapıcı uğurladı beni gocuğu geceye batık
    yürüdüm buz gibi esen yelin ve neonların içinde yürüdüm
    vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
    çıktılar önüme ansızın
    oraları gündüz gibi aydınlıktı ama onları benden başka gören olmadı
    bir mangaydılar
    kısa konçlu çizmeleri pantolonları ceketleri
    kolları kollarında gamalı haç işaretleri
    elleri ellerinde otomatikleri vardı
    omuzları miğferleri vardı ama başları yoktu
    omuzlarıyla miğferlerinin arası boşluktu
    hattâ yakaları boyunları vardı ama başları yoktu
    ölümlerine ağlanmayan askerlerdendiler
    yürüdük
    korktukları hem de hayvanca korktukları belli
    gözlerinden belli diyemem
    başları yok ki gözleri olsun
    korktukları hem de hayvanca korktukları belli
    belli çizmelerinden
    korku belli mi olur çizmelerden
    oluyordu onlarınki
    korkularından ateş etmeğe de başladılar artsız arasız
    bütün yapılara bütün taşıt araçlarına bütün canlılara
    her sese her kıvıltıya ateş ediyorlar
    hattâ Şopen Sokağı’nda mavi balıklı bir afişe ateş ettiler
    ama ne bir sıva parçası düşüyor ne bir cam kırılıyor
    ve kurşun seslerini benden başka duyan yok
    ölüler bir SS mangası da olsa ölüler öldüremez
    ölüler dirilerek öldürür kurt olup elmanın içine girerek
    ama korktukları hem de hayvanca korktukları belli
    bu şehir öldürülmemiş miydi kendileri öldürülmeden önce
    bu şehrin kemikleri birer birer kırılıp derisi yüzülmemiş miydi
    derisinden kitap kabı yapılmamış mıydı yağından sabun saçlarından sicim
    ama işte duruyordu karşılarında gecenin ve buz gibi esen yelin içinde sıcak
    bir fırancala gibi
    vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
    Belveder yolunda düşündüm Lehlileri
    kahraman bir mazurka oynuyorlar tarihleri boyunca
    Belveder yolunda düşündüm Lehlileri
    bana ilk ve belki de son nişanımı bu sarayda verdiler
    tören memuru açtı yaldızlı ak kapıyı
    girdim büyük salona genç bir kadınla
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    ortalıkta da ikimizden başka kimseler yoktu
    bir de akvareller bir de incecik koltuklar kanapeler bebekevlerindeki gibi
    ve sen bundan dolayı
    bir resimdin açık maviyle çizilmiş belki de bir taş bebektin
    belki bir pırıltıydın düşümden damlamış sol mememin üstüne
    uyuyordun alacakaranlıkta alt ranzada
    ak boynun uzundu yuvarlaktı
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığın yoktu
    ve işte Kırakof şehrinde Kapris Barı
    vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
    ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın arasında
    onu oraya sen koydun
    bir taş kuyunun dibindeki suydu
    bakıyorum eğilip
    bir koca kişi gülümsüyor bir buluta belli belirsiz
    sesleniyorum
    seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları
    ayrılık masanın üstündeydi cıgara paketinde
    gözlüklü garson getirdi onu ama sen ısmarladın
    kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin
    cigaranın ucunda senin
    ve hoşça kal demeğe hazır olan avucunda
    ayrılık masanın üstünde dirseğini dayadığın yerdeydi
    aklından geçenlerdeydi ayrılık
    benden gizlediklerinde gizlemediklerinde
    ayrılık rahatlığındaydı senin
    senin güvenindeydi bana
    büyük korkundaydı ayrılık
    birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın
    oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin
    ayrılık bunu farketmeyişindeydi senin
    ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi diyemem
    tüyün de ağırlığı var ayrılığın ağırlığı yoktu ama kendisi vardı
    vakıt hızla ilerliyor gece yarıları yaklaşıyor bize
    yürüdük yıldızlara değen Ortaçağ duvarlarının karanlığında
    vakıt hızla akıyordu geriye doğru
    ayak seslerimizin yankıları sarı sıska köpekler gibi geliyordu
    ardımızdan koşuyordu önümüze
    Yegelon Üniversitesi’nde şeytan taşlara tırnaklarını batıra batıra dola-
    şıyor
    bozmağa çalışıyor Kopernik’in Araplardan kalma usturlabını
    ve pazar yerinde bezzazlar çarşısının kemerleri altında rok end rol oynu-
    yor Katolik öğrencilerle
    vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
    vuruyor bulutlara kızıltısı Nova Huta’nın
    orda köylerden gelen genç işçiler madenle birlikte
    ruhlarını da alev alev döküyor yeni kalıplara
    ve ruhların dökümü madenin dökümünden bin kere zordur
    Meryem Ana kilisesinde çan kulesinde saat başlarını çalan borozan gece
    yarısını çaldı
    Ortaçağdan gelen çığlığı yükseldi
    şehre yaklaşan düşmanı verdi haber
    ve sustu gırtlağına saplanan okla ansızın
    borazan iç rahatlığıyla öldü
    ve ben yaklaşan düşmanı görüp de haber veremeden öldürülmenin acısını
    düşündüm
    vakit hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni söndürmüş bir vapur
    iskelesi gibi arkada kaldı
    seher vaktı habersizce girdi gara ekspres
    yağmurlar içindeydi Pırağ
    bir gölün dibinde gümüş kakma bir sandıktı
    kapağını açtım
    içinde genç bir kadın uyuyor camdan kuşların arasında
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
    kapadım kapağı yükledim sandığı yük vagonuna
    habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres
    baktım arkasından kollarım iki yanıma sarkık
    yağmurlar içindeydi Pırağ
    sen yoksun
    uyuyorsun alacakaranlıkta alt ranzada
    üst ranza bomboş
    sen yoksun
    yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı
    içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı
    söndü artık seni görmeyen aynalar nasıl sönerse
    yitirilmiş akşamlar gibi Vıltava suyu akıyor köprülerin altından
    sokaklar bomboş
    bütün pencerelerde perdeler inik
    tıramvaylar bomboş geçiyor
    biletçileri vatmanları bile yok
    kahveler bomboş
    lokantalar barlar da öyle
    vitrinler bomboş
    ne kumaş ne kıristal ne et ne şarap
    ne bir kitap ne bir şekerleme kutusu
    ne bir karanfil
    şehri duman gibi saran bu yalnızlığın içinde bir koca kişi yalnızlıkta on kat
    artan ihtiyarlığın kederinden silkinmek için Lejyonerler Köprü-
    sü’nden martılara ekmek atıyor
    gereğinden genç yüreğinin kanına batırıp
    her lokmayı
    vakitleri yakalamak istiyorum
    parmaklarımda kalıyor altın tozları hızlarının
    yataklı vagonda bir kadın uyuyor alt ranzada
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    elleriyse gümüş şamdanlarda mumlardı
    üst ranzada uyuyanı göremedim
    ben değilim bir uyuyan varsa orda
    belki de üst ranza boş
    Moskova’ydı üst ranzadaki belki
    duman basmış Leh toprağını
    Birest’i de basmış
    iki gündür uçaklar kalkıp inemiyor
    ama tirenler gelip gidiyor bebekleri akmış gözlerin içinden geçiyorlar
    Berlin’den beri kompartımanda bir başımayım
    karlı ovaların güneşiyle uyandım ertesi sabah
    yemekli vagonda kefir denen bir çeşit ayran içtim
    garson kız tanıdı beni
    iki piyesimi seyretmiş Moskova’da
    garda genç bir kadın beni karşıladı
    beli karınca belinden ince
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    tuttum elinden yürüdük
    yürüdük güneşin altında karları çıtırdata çıtırdata
    o yıl erken gelmişti bahar
    o günler Çobanyıldızına haber uçurulan günlerdi
    Moskova bahtiyardı bahtiyardım bahtiyardık
    yitirdim seni ansızın Mayakovski Alanı’nda yitirdim ansızın seni oysa
    ansızın değil çünkü önce yitirdim avucumda elinin sıcaklığını senin
    sonra elinin yumuşak ağırlığını yitirdim avucumda sonra elini
    ve ayrılık parmaklarımızın birbirine ilk değişinde başlamıştı çoktan
    ama yine de ansızın yitirdim seni
    asfalt denizlerinde otomobilleri durdurup baktım içlerine yoksun
    bulvarlar karlı
    seninkiler yok ayak izleri arasında
    botlu iskarpinli çoraplı çıplak senin ayak izlerini birde tanırım
    milisyonerlere sordum
    görmediniz mi
    eldivenlerini çıkarmışsa ellerini görmemek olmaz
    elleri gümüş şamdanlarda mumlardır
    milisyonerler büyük bir nezaketle karşılık veriyor
    görmedik
    İstanbul’da Sarayburnu akıntısını çıkıyor bir romorkör ardında üç
    mavna
    gak gak ediyor da vak vak ediyor da martı kuşları
    seslendim mavnalara Kızıl Meydan’dan romorkörün kaptanına sesleneme-
    dim çünkü makinası öyle gümbürdüyordu ki sesimi duyamazdı
    yorgundu da kaptan ceketinin düğmeleri de kopuktu
    seslendim mavnalara Kızıl Meydan’dan
    görmedik
    girdim giriyorum Moskova’nın bütün sokaklarında bütün kuyruklara
    ve yalnız kadınlara soruyorum
    yün başörtülü güler yüzlü sabırlı sessiz kocakarılar
    al yanaklı kopça burunlu tazeler şapkaları yeşil kadife
    ve genç kızlar tertemiz sımsıkı gayetle de şık
    belki korkunç kocakarılar bezgin tazeler şapşal kızlar da var ama onlardan
    bana ne
    güzeli kadın milleti erkeklerden önce görür ve unutmaz
    görmediniz mi
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri kocaman
    Pırağ’da aldı
    görmedik
    vakıtlarla yarışıyorum bir onlar öne geçiyor bir ben
    onlar öne geçince ufalan kırmızı ışıklarını görmez olacağım diye ödüm
    kopuyor
    ben öne geçtim mi ışıldakları gölgemi düşürüyor yola gölgem koşuyor
    önümde gölgemi yitireceğim diye de bir telâştır alıyor beni
    tiyatrolara konserlere sinemalara giriyorum
    Bolşoy’a girmedim bu gece oynanan operayı sevmezsin
    Kalamış’ta Balıkçının Meyhanesine girdim ve Sait Faik’le tatlı tatlı
    konuşuyorduk ben hapisten çıkalı bir ay olmuştu onun karaciğeri
    sancılar içindeydi ve dünya güzeldi
    lokantalara giriyorum estırat orkestraları yani cazları ünlülerin
    sırmalı kapıcılara bahşiş sever dalgın garsonlara
    gardroptakilere ve bizim mahalle bekçisine soruyorum
    görmedik
    çaldı geceyarısını Stırasnoy Manastırı’nın saat kulesi
    oysa manastır da kule de yıkıldı çoktan
    yapılıyor şehrin en büyük sineması oralarda
    oralarda on dokuz yaşıma rastladım
    birbirimizi birde tanıdık
    oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu fotoğraflarımızı bile
    ama yine de birbirimizi birde tanıdık şaşmadık el sıkışmak istedik
    ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık zaman duruyor
    uçsuz bucaksız donmuş duruyor bir kuzey denizidir
    ve Stırasnoy Alanı’na şimdi Puşkin Alanı kar yağmaya başladı
    üşüyorum hele ellerim ayaklarım
    oysa yün çoraplıyım da kunduralarımla eldivenlerim kürklü
    çorapsız olan oydu bezle sarmış postallarında ayaklarını elleri çıplak
    ağzında ham bir elmanın tadı dünya
    on dördünde bir kız memesi sertliği avuçlarındaki
    gözünde türkülerin boyu kilometre kilometre ölümün boyu bir karış
    ve haberi yok başına geleceklerin hiçbirinden
    onun başına gelecekleri bir ben biliyorum
    çünkü inandım onun bütün inandıklarına
    sevdim seveceği bütün kadınları
    yazdım yazacağı bütün şiirleri
    yattım yatacağı bütün hapislerde
    geçtim geçeceği bütün şehirlerden
    hastalandım bütün hastalıklarıyla
    bütün uykularını uyudum gördüm göreceği bütün düşleri
    bütün yitireceklerini yitirdim
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri koskocaman
    görmedim

    II

    On dokuz yaşım Beyazıt Meydanı’ndan geçiyor çıkıyor Kızıl Meydan’a
    Konkord’a iniyor Abidin’e rastlıyorum da meydanlardan konuşu-
    yoruz
    evveli gün Gagarin en büyük meydanı dolaşıp döndü Titof da dolaşıp
    dönecek hem de on yedi buçuk kere dolanacak ama daha bundan
    haberim yok
    meydanlarla yapılardan konuşuyoruz Abidin’le tavan arasındaki otel
    odamda
    Sen ırmağı da akıyor Notr Dam’ın iki yanından
    ben geceleyin penceremden bir ay dilimiymiş gibi görüyorum Sen
    ırmağını rıhtımında yıldızların
    bir de genç bir kadın uyuyor tavan arasındaki odamda Paris damlarının
    bacalarına karışmış
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
    saman sarısı saçları bigudili mavi kirpikleriyse yüzünde bulut
    çekirdekteki meydanla çekirdekteki yapıdan konuşuyoruz Abidin’le
    meydanda fırdönen Celâlettin’den konuşuyoruz
    Abidin uçsuz bucaksız hızın renklerini döktürüyor
    ben renkleri yemiş gibi yerim
    ve Matis bir manavdır kosmos yemişleri satar
    bizim Abidin de öyle Avni de Levni de
    mikroskobun ve füze lumbuzlarının gördüğü yapılar meydanlar renkler
    ve şairleri ressamları çalgıcıları onların
    hamlenin resmini yapıyor Abidin yüz elliye altmışın meydanlığında
    suda balıkları nasıl görüp suda balıkları nasıl avlayabilirsem öyle görüp
    öyle avlayabilirim kıvıl kıvıl akan vakıtları tuvalinde Abidin’in
    Sen ırmağı da bir ay dilimi gibi
    genç bir kadın uyuyor ay diliminin üstünde
    onu kaç kere yitirip kaç kere buldum daha kaç kere yitirip kaç kere
    bulacağım
    işte böyle işte böyle kızım düşürdüm ömrümün bir parçasını Sen ırmağına
    Sen Mişel Köprüsü’nden
    ömrümün bir parçası Mösyö Düpon’un oltasına takılacak bir sabah çise-
    lerken aydınlık
    Mösyö Düpon çekip çıkaracak onu sudan Paris’in mavi suretiyle birlikte
    ve hiçbir şeye benzetemiyecek ömrümün bir parçasını ne balığa ne
    pabuç eskisine
    atacak onu Mösyö Düpon gerisin geriye Paris’in suretiyle birlikte suret
    eski yerinde kalacak.
    Sen ırmağıyla akacak ömrümün bir parçası büyük mezarlığına ırmakların
    damarlarımda akan kanın hışırtısıyla uyandım
    parmaklarımın ağırlığı yok
    parmaklarım ellerimle ayaklarımdan kopup havalanacaklar salına salına
    dönecekler başımın üstünde
    sağım yok solum yok yukarım aşağım yok
    Abidin’e söylemeli de resmini yapsın Beyazıt Meydanı’nda şehit düşenin
    ve Gagarin Yoldaşın ve daha adını sanını kaşını gözünü bilmediği-
    miz Titof Yoldaşın ve ondan sonrakilerin ve tavan arasında yatan
    genç kadının
    Küba’dan döndüm bu sabah
    Küba meydanında altı milyon kişi akı karası sarısı melezi ışıklı bir
    çekirdek dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini güle oynaya
    sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
    işin kolayına kaçmadan ama
    gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
    ne de ak örtüde elmaların
    ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini
    sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
    1961 yazı ortalarında Küba’nın resmini yapabilir misin
    çok şükür çok şükür bugünü de gördüm ölsem de gam yemem gayrının
    resmini yapabilir misin üstat
    yazık yazık Havana’da bu sabah doğmak varmışın resmini yapabilir misin
    bir el gördüm Havana’nın 150 kilometre doğusunda deniz kıyısına yakın
    bir duvarın üstünde bir el gördüm
    ferah bir türküydü duvar
    el okşuyordu duvarı
    el altı aylıktı okşuyordu boynunu anasının
    on yedi yaşındaydı el ve Mariya’nın memelerini okşuyordu avucu nasır
    nasırdı ve Karayip denizi kokuyordu
    yirmi yaşındaydı el ve okşuyordu boynunu altı aylık oğlunun
    yirmi beş yaşındaydı el ve okşamayı unutmuştu çoktan
    otuz yaşındaydı el ve Havana’nın 150 kilometre doğusunda deniz
    kıyısında bir duvarın üstünde gördüm onu
    okşuyordu duvarı
    sen el resimleri yaparsın Abidin bizim ırgatların demircilerin ellerini
    Kübalı balıkçı Nikolas’ın da elini yap karakalem
    kooperatiften aldığı pırıl pırıl evinin duvarında okşamaya kavuşan ve
    okşamayı bir daha yitirmeyecek Kübalı balıkçı Nikolas’ın elini
    kocaman bir el
    deniz kaplumbağası bir el
    ferah bir duvarı okşayabildiğine inanamayan bir el
    artık bütün sevinçlere inanan bir el
    güneşli denizli kutsal bir el
    Fidel’in sözleri gibi bereketli topraklarda şekerkamışı hızıyla fışkırıp
    yeşerip ballanan umutların eli
    1961’de Küba’da çok renkli çok serin ağaçlar gibi evler ve çok rahat evler
    gibi ağaçlar diken ellerden biri
    çelik dökmeğe hazırlanan ellerden biri
    mitralyözü türküleştiren türküleri mitralyözleştiren el
    yalansız hürriyetin eli
    Fidel’in sıktığı el
    ömrünün ilk kurşunkalemiyle ömrünün ilk kâadına hürriyet sözcüğünü
    yazan el
    hürriyet sözcüğünü söylerken sulanıyor ağızları Kübalıların balkutusu bir
    karpuzu kesiyorlarmış gibi
    ve gözleri parlıyor erkeklerinin
    ve kızlarının eziliyor içi dokununca dudakları hürriyet sözcüğüne
    ve koca kişileri en tatlı anılarını çekip kuyudan yudum yudum içiyor
    mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
    hürriyet sözcüğünün resmini ama yalansızının
    akşam oluyor Paris’te
    Notr Dam turuncu bir lamba gibi yanıp söndü ve Paris’in bütün eski
    yeni taşları turuncu bir lamba gibi yanıp söndü
    bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği resimciliği çalgıcılığı filan düşü-
    nüyorum ve anlıyorum ki
    bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden beri
    sonra bütün çaylar yeni balıkları yeni su otları yeni tatlarıyla dökülüyor
    onun içine ve kurumayan uçsuz bucaksız akan bir odur.
    Paris’te bir kestane ağacı olacak
    Paris’in ilk kestanesi Paris kestanelerinin atası
    İstanbul’dan gelip yerleşmiş Paris’e Boğaz sırtlarından
    hâlâ sağ mıdır bilmem sağsa iki yüz yaşında filân olmalı
    gidip elini öpmek isterdim
    varıp gölgesinde yatsak isterdim bu kitabın kâadını yapanlar yazısını
    dizenler nakışını basanlar bu kitabı dükkânında satanlar para verip
    alanlar alıp da seyredenler bir de Abidin bir de ben bir de bir saman
    sarısı belâsı, başımın.

1 ile 8 arası 8 sonuç (toplam 8) görüntüleniyor