You cannot copy content of this page

1 ile 14 arası 14 sonuç (toplam 14) görüntüleniyor
  • Yazar
    Arama Sonuçları
  • #100033807

    yaparkaleli
    Katılımcı

    Zalimin sevdasıdır
    Mazlumun gözü yaşı
    Zalimlerin yasıdır
    Mzlumun uyanışı

    Sözü söyle söz gibi
    Güneş yaksın köz gibi
    Gazeli dök güz gibi
    Irgala dağı taşı

    Ayaksız taya binme
    Yıldızdan yere inme
    Baykuşlara özenme
    Ve mekân tutma loşu

    Kızarmaya yüz gerek
    Gayret gerek hız gerek
    Yarınlara iz gerek
    Dünlerde koyma başı

    Dövüleceksin yine
    Ağlasan kazancın ne?
    Haykırsana kendine
    Terk eyle artık – mış’ı
    Zülfikar Yapar Kaleli

    #100023660

    afflicted_
    Katılımcı

    Istanbul Destani

    Istanbul deyince aklima marti gelir
    Yarisi gümüş, yarisi köpük
    Yarisi balik yarisi kuş
    Istanbul deyince aklima bir masal gelir
    Bir varmiş, bir yokmuş

    Istanbul deyince aklima Gülcemal gelir
    Anadolu’da toprak damli bir evde
    Gülcemal üstüne türküler söylenir
    Süt akar cümle musluklarindan
    Direklerinde güller tomurcuklanir
    Anadolu’da toprak damli bir evde çocuklugum
    Gülcemalle gider Istanbul’a
    Gülcemalle gelir

    Istanbul deyince aklima
    Bir sepet kinali yapincak gelir
    Şehzadebaşi’nda akşam üstü
    Sepetin üstünde üç tane mum
    Bir kiz yanaşir insafsizca dişi
    Boyuna posuna kurban oldugum
    Kalin dudaklarinda yapincagin bali
    Tepeden tirnaga arzu dolu
    Sam yeli sögüt dali harmandali
    Bir şarap mahzeninde dogmuş olmali
    Şehzadebaşi’nda akşam üstü
    Yine zevrak-i derunum
    Kirilip kenara düştü
    Istanbul deyince aklima Kapaliçarşi gelir
    Dokuzuncu Senfoniyle kolkola
    Cezayir marşi gelir
    Dört başi mamur bir gelin odasi
    Haraç mezat satilmakta
    Bir gelinle güvey eksik yatakta
    Köşede sedef kakmali tombul bir ut
    Tamburi Cemil Bey çaliyor eski plakta
    Sonra ellerinde şamdanlar nargileler
    Pasli Acem kiliçlari
    Amerikan kovboylari
    Eller yukari

    Ne kadar da beyaz elbiseleri
    Amerikan deniz erleri
    Kocaman bir papatyadan yolunmuşlar gibi
    Sütten duru buluttan beyaz
    Beyazin böylesine ölüm yakişir mi dersin
    Yakişmaz
    Ama harbederken onlara
    Bambaşka elbiseler giydirirler
    Kan rengi, barut rengi, duman rengi
    Kin tutar kir tutmaz

    Istanbul deyince aklima
    Kocaman bir dalyan gelir
    Kimi pasli bir örümcek agi gibi
    Gerinir Beykoz’da
    Kimi Fenerbahçe’de yan gelir
    Dalyanda kirk tane Orkinos
    Kirk degirmen taşi gibi dönmektedir
    Orkinos dedigin baliklarin şahi, Orkinos mavzerle gözünden vurulur
    Denizin içinde agaçlar devrilir
    Kan çanagina döner dalyanin yüzü
    Camgöbegi yeşili bulanir
    Bir çirpida kirk Orkinos
    Reisin sevinçten dili dolanir
    Bir marti gelir konar direge
    Atilan Kolyosu havada yutar
    Bir başkasini beklemez gider
    Balikçi gülümser tatli tatli
    Adi Marikadir bu martinin der
    Her zaman böyle gelir böyle gider

    Istanbul deyince aklima Adalar gelir
    Dünyanin en kötü Fransizcasi orda harcanir
    Çalimindan geçilmez altmişlik madamlarin
    Agzi dili olsa da tenhadaki çamlarin
    Görüp görecegi rahmeti anlatsa insanlarin

    Istanbul deyince aklima kuleler gelir
    Ne zaman birinin resmini yapsam öteki kiskanir
    Ama şu Kizkulesinin akli olsa
    Galata kulesine varir
    Bir sürü çocuklari olur

    Istanbul deyince aklima
    Tophane’de küçücük bir sokak gelir
    Her Allahin günü kahvelerine
    Anadolu’dan bir sürü fakir fukara gelir
    Kimi dilenecek dilenmesine utanir
    Kiminin elinde bir süpürge peyda olur uzun
    Dudaklarinda kirli pasli bir tebessüm
    Çöpçü olmuştur bugüne bugün
    Kiminin sirtinda perişan bir küfe
    Kiminin sirtinda nakişli semer
    Şehrin cümbüşüne katilir gider
    Kalin yagli bir kolana koşulur
    Piyano taşirlar omuz omuza
    Kendinden agir yükün altinda adamlar
    Balmumu gibi erir dururlar
    Sonra kanter içinde soluk alirlar
    Nazik eşya nazik hamallar ister neylersin
    Ama onlar kadar piyanoyu ciddiye alirlar mi dersin
    Nazdan nazik çiniden bilezik eller
    Derken
    Karşi radyoda gayetle mülayim bir ses
    Evlere şenlik Üstad Sinir Zulmettin
    Haciyagina bulanmiş sesiyle esner:
    Gami sadiyi felek
    Böyle gelir böyle gider

    Istanbul deyince aklima
    Stadyum gelir
    Güne güneşe karşi yirmibeşbin kişi
    Hepsinin dudaginda Istiklal Marşi
    Bulutlar atilir top top pare pare
    Yirmibeşbin kişilik bir aydinlik içinde eririm
    Canim agzima gelir sevinçten hilafsiz
    Isteseler bir gelincik gibi koparir veririm

    Istanbul deyince aklima
    Stadyum gelir
    Kanimin kariştigini duyarim ilik ilik
    Memleketimin insanlarina
    Daha fazla sokulmak isterim yanlarina
    Ben de bagiririm birlikte
    Avazim çiktigi kadar
    Gögsümü gere gere
    Ver Lefter’e yaz deftere
    Stadyum gelir
    Istanbul deyince aklima
    Binlerce insanin ayni anda
    Ayni şeyi duymasindan dogan sevincin
    Heybetini düşünürüm
    Birbirine eklenir kafamda
    Binler yüzbinler milyonlar
    Sonra bir misra havalanir ürkek
    Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar

    Istanbul deyince aklima
    Yahya Kemal gelirdi bir eyyam
    Şimdi Orhan Veli gelir
    Demindenberi dilimin ucundasin Orhan Veli
    Demindenberi senin tadin senin tuzun
    Senin şiirin senin yüzün
    Yarali bir güvercin misali
    Başimin üstünde dolanir durur
    Gelir sessizce konar bu şiirin bir yerine
    Neresine mi arayan bulur
    Erbabi bilir
    Deli eder insani bu şehir deli
    Kadehlerin çinlasin Orhan Veli

    Istanbul deyince aklima Sait Faik gelir
    Burgaz adasinda kiyida
    Mavi gözlü bir çocuk büyür döne döne
    Mavi gözlü bir ihtiyar balikçi gencelir küçülür
    Ikisi bir boya geldi mi Sait kesilirler
    Bütün Istanbul’u dolaşirlar elele başbaşa
    Ana avrat küfrederler uçan kuşa eşe dosta
    Sivriadada da marti yumurtasi toplarlar çilli çilli
    Ziba mahallesinde gece yarisi
    Sabaha Galata’dan geçer yollari
    Maytaba alacaklari tutar kahvede
    Zararsiz bir deliyi
    Ula Hasan derler gazeteyi ters tutaysun
    Çaktirmadan gazetesini tutuştururlar fakirin
    Sonra oturup sessizce aglarlar

    Istanbul deyince aklima
    Sait Faik gelir
    Taşinda topraginda suyunda
    Fakirin fukaranin yanibaşinda
    Bir kalem bir bilek bilendikçe bilenir
    Kildan ince kiliçtan keskin
    Hep iyiden güzelden yana
    Hep kimsesizlerin

    Istanbul deyince aklima
    Sait’in son yillari gelir
    Hey Allahim en güzel çaginda Sait’e
    Dört beş yil ömrün kaldi denir
    Sait Sait olur da nasil dayanir
    Mavi gözlü çocuk boşverir ölüm haberine
    Ihtiyar balikçi pis pis düşünür
    Bir zehir yeşilidir açilir
    Bir yeşil ki cigerine işler adamin
    Bir yeşil ki kasip kavurur
    Küçük mavi çocuk
    Ihtiyar balikçi
    Ve dilimize bulaşan zehir yeşili
    Istanbul çalkalandikça bu denizlerde dipdiri
    Dilimiz yaşadikça yaşasin Sait’in şiiri

    Istanbul deyince aklima
    Sabiyem gelir
    Sabiyem boynundan büyük bir demetle
    Sariyer’den gelir Pendik’ten gelir
    Bahar nereden gelirse velhasil
    Sabiyem oradan gelir
    Ne delidir ne divane
    Aslini ararsan çingenedir
    Tepeden tirnaga güneştir
    Topraktir
    Anadir
    Analar içinde bir tanedir
    Biri sirtinda biri memesinde biri karninda
    Karni her daim burnundadir
    Canini mendil gibi takar dişine
    Yürekten birşeyler katar işine
    Bir ucundan girer şehrin ötekinden çikar
    Alçakgönüllüdür Sabiyem
    Hem masa satar, hem göbek atar
    Ver bir çeyrek güzelim der
    Neyse halin o çiksin falin
    Cani çikar Sabiyemin fali çikmaz
    Sonra anlatir dün gece başina gelenleri
    Görürüm üryamda bir sari yilan
    Cenabet ugraşir durur benimlen
    Uyanir bakarim benim bebeler
    Yatagin ucuna kaymiş
    Ayagimin parmaklarini emer

    Istanbul deyince aklima
    Bir basma fabrikasi gelir
    Duvarlari uzun masalari uzun sobalari uzun
    Dal gibi dalyan gibi kizlar çalişir bütün gün ayakta
    Kanter içinde mahzun
    Yüzleri uzun elleri uzun günleri uzun
    Fabrikada pencereler tavana yakin
    Al topuklu beyaz kizlar dalga geçmeyin
    Dişarda agaçlar dizi dizi
    Duvarlar duvarlar uzun duvarlar
    Niçin agaçlardan ayirdiniz bizi
    Dişarda tarlalar turuncu asfalt mosmor
    Dişarda dişarda dişarda
    Mevsim gürül gürül akip gidiyor
    Ondokuz yaşinda Eyüplü Gülsüm
    Dalmiş beyaz köpüklü akişina ipeklilerin
    Kötü kötü düşünüyor
    Ipegin akişina doyum olmaz
    Ama gel gör ki ipekli emprimeden oglana don olmaz
    Bir top Amerikan bezi sakiz gibi beyaz
    Bir top Amerikandan neler çikmaz
    Perdeler yatak çarşaflari çoluga çocuga çamaşir
    Sakiz gibi agarmiş bir top Amerikan bezi
    Gülsüm’ün gözleri kamaşir
    Üçüncü oglani dogururken Gülsüm
    Bir top Amerikana hasret sizlere ömür
    Gülsüm’lerin sürüsüne bereket
    Yerine bir Gülsüm’cük bulunur elbet
    Gider Gülsüm gelir Gülsüm
    Azrail ettigin bulsun

    Istanbul deyince aklima
    Agzina kadar sogan yüklü bir taka gelir
    Sülyen kirmizisi üstüne zehir gibi yeşil
    Samsun’dan Sürmene’den Sinop’tan
    Yaz demez kiş demez mutlaka gelir
    Kirli yelkeninde yeni bir yama
    Demirinin pasi gelir dilime
    Nabzimda duyarim motorunun hizini
    Canimin içine sokasim gelir
    Iri kalçalari pullu denizkizini

    Istanbul deyince aklima
    Takalar gelir
    Alçakgönüllü kalender
    Ya Peleng-i Deryadir adlari ya Şimşir-i Zafer
    Istanbul deyince aklima
    Koca Sinan gelir
    On parmagi on ulu çinar gibi
    Her yandan yükselir
    Sonra gecekondular gelir ardisira
    Isli pasli yetim
    Eyy benim dev memesinde cüceler emziren acayip memleketim


    afflicted_
    Katılımcı

    Şaban Oğlu Selim İle Kitabı

    I
    İSTANBUL’DA, BALIKPAZARI’NDA, BİR MEYHANEDE
    BİR HAPİSANE MUKAYYİDİ

    «- Yanarak,
    yanarak parmakları şerrârelerden
    insan yüreklerine dokundu bu elleri
    yirmi beş senedir
    yani bir rubu asır
    hapisane kaleminde mukayyit kulunuzun…
    İnsanoğlunun ömrü
    belki lüzumundan fazla kısa
    belki lüzumundan fazla uzun…
    Bir tek daha içelim…
    “Ağlamaktan,
    ağlamaktan yine zehroldu şarabım bu gece…”»

    Kalktı Bebek tramvayı Eminönü’nden.
    Zifiri karanlık Balıkpazarı.
    Meyhanenin camlarına yağmur yağıyor…

    «- Ruhum,
    “havâda yaprağa döndürdü rûzigâaar beni…”
    Muallim Naci merhum…
    Bu hâyı huy
    bu hâyı huy neden?
    Ve insanlar neden dolayı
    şu tabakta yatan uskumru gibi mahzun?
    Kıyamet günü
    bir suali var Ezraile
    hapisane kaleminde mukayyit kulunuzun…
    Bir tek daha içelim…

    Hiç adam asılırken gördünüz mü?
    Yarın bir tane asacağız,
    şafakla
    şafakla beraber…
    Abdülhamid
    atardı Tıbbiye talebesini
    Sarayburnu’ndan.
    Akıntı götürmüş çuvalları
    bulamadılar…
    Çok adam
    çok adam asıldı Hürriyette…
    Eskiden köprü başında asarlardı,
    bunu Sultanahmet’te…
    Yağmur dinmezse ıslanacak…
    Bir tek daha içelim…
    İstanbul şehrinin yoktur menendi.
    “Âdemin
    âdemin canlar katar âbuhavâsı cânına…”
    demiş,
    demiş şair Nedim Efendi…»

    II

    ŞABAN OĞLU SELİM

    Beykoz’un cam fabrikası
    moderen fabrikadır.
    Pencere camlarını biraz dalgalı çıkarır,
    biraz çarpıksa da su bardakları,
    kesme likör kadehleri harikadır…

    Ustabaşı değildi Selim
    büyük ustaların hünerini almıştı ama.
    Onun elinden çıkan cama
    gözlerin kapalı ayna dökebilirsin.
    Selim daima
    büyük bir sırrı çözmek
    bir şeyler anlamak ister gibi bakar adama.
    İnandıklarına katıksız inandı,
    sevdiklerini hilesiz sevdi Selim.
    Severdi pencere camlarını,
    severdi lamba şişelerini,
    karafakileri sever,
    likör kadehlerine düşmandı…

    III

    KUZGUNCUK

    Beykoz’da oturmalı
    Beykoz’da çalışan adam.
    Fakat Kuzguncuk şirin yerdir
    ve gayet nefis yapar gül reçelini
    pansiyoncu Madam
    ve kızı Raşel…

    Aynada bir kartpostal :
    bir manzara Nis şehrinden.
    İskemle, karyola, konsol…
    Denize nazırdı pencereleri…
    Güneşte tavana suların ışıltısı vurur,
    karanlık şilepler geçerdi geceleri
    insanı olduğu yerde
    eli böğründe bırakarak…

    Selim’in odası havadardı.

    Kırmızı yazmalar kururdu yandaki boş arsada.
    Sağda Cevdet Paşa yalısı.
    Yalıda bir tavus kuşu
    bir de Mebrure Hanım vardı.
    Mebrure Hanım
    tafta entariler giyerdi.
    Çok ihtiyardı
    ve mavi gözleri kördü.
    Tentene işlerdi Mebrure Hanım.
    Uyanır bir beyaz güle başlar,
    uyurken dağıtırdı gülünü…
    Merhum Cevdet Paşa yalısında
    Mebrure Hanımı unutmuşlardı…

    Beykoz’da oturmalı
    Beykoz’da çalışan adam.
    Fakat Kuzguncuk şirin yerdir
    Ve kırmızı yazmalar kuruyan boş arsadan
    dünyayı zapta gidecek olan
    pulsuz balıklar gibi çıplak çocukların
    her akşam dinlerdi çığlıklarını Selim…

    IV

    KİTAP

    «Kitap rüzgâr olmalı, perdeyi kaldırmalıdır,
    kitap, kanber tayı olmalı Şah İsmail’in
    seni sırtına alıp
    devlerin üstüne saldırmalıdır.
    Devler kale kapısında
    devler yedi başlı ve simsiyah dururlar…
    Onları mutlaka yeneceksin.
    Bir duvar yıkılacak
    bir bahçeye ineceksin…»

    Böyle bir kitap buldu Selim :
    Kara kara yazılar
    beyaz kâat üstünde.
    Büyücek bir el kadar
    kırk yapraklı bir kitap…

    V

    SON VAPUR

    Kalktı son vapur iskeleden.
    «64» numara, pul pul karışıp yıldızlara
    boş ve yorgun akıyor suyun üstünde…

    Gece seslerle dolu.
    Aynada : Raşel’in kolu
    Selim’in eli
    ve son vapurun yolu…

    «- Selim, ateş gibi elin…»

    Eli beyazdı,
    karanlık gözleri
    ve kırmızı saçları vardı Raşel’in…

    VI

    YİRMİ BİRİNCİ YAPRAK

    «Toprağın ismiyle başlarız söze.
    Sen ki topraksın
    seni sevmeyi bilmeli.
    Sendedir ekinimizin tohumu
    ve yapılarımızın temeli.
    Demirimiz ve kömürümüz sendedir.
    Sendedir rüzgârların gibi geçen ömrümüz,
    sendedir…
    Sen ki topraksın,
    durup dinlenmeden değişirsin.
    Sen su damlalarında halkeyledin bizi.
    Biz seni değiştirip
    değiştirmedeyiz kendi kendimizi…»

    Bu, yirmi birinci yapraktır.
    Selim kapattı kitabı.
    Hürriyetin ilk şarkısı anlamaktır.
    Ve Selim,
    ve Şaban oğlu Selim şarkı söylüyor…

    VII

    RAŞEL’İN RÜYASI

    «- Hasan Ustayı çıkarmışlar işinden.
    Çocukları var :
    şu kadar, şu kadar…
    Laz fırıncı dükkânını kapatmış,
    ve Doktor Moiz
    dün vurdu kendini…
    Seni dinledim dinleyeli, Selim,
    korkulu rüyalar görüyorum :
    Şişman adamlar, kolları alabildiğine uzun,
    tırnaklarında kan
    omuzlarında altın çuvalları
    rap, rap, yürüyorlar…
    Ne çok insan öldürüyorlar, Selim,
    ne çok insan öldürüyorlar…»

    «- Korkma günler bizimdir,
    bizimdir, Raşel’im…»

    VIII

    KIRKINCI YAPRAK

    «Gelirken dünyaya kanla, ateşle,
    çağırdılar yedi kat yerin altından
    mezarlarını kazacak olanları…»

    Bu kırkıncı yapraktır.
    Selim kapattı kitabı.
    Anladığını anlatmayan alçaktır…
    Ve Selim,
    ve Şaban oğlu Selim…

    IX

    İSTANBUL’DA, HAPİSANEDE HAPİSANE MUKAYYİDİ

    «- Bugün bir hayli yolcu aldık.
    Bu meyanda :
    gümrük ihtilâsı,
    eroin şebekesi ve Topkapı cinayeti
    geldiler.
    Mevcut : 727.
    Kadınlar hariç.
    Bugün de geçirdik vakti keraheti…
    Bir misafir daha var,
    onu da kaydedelim :
    1328,
    1328 doğumlu
    Şaban oğlu…
    Mirim,
    ben yazarken
    sen pencereden bir nazar et :
    böyle akşam ışığında
    durur
    durur taştan değil
    renkli camlardan yapılmış gibi Sultanahmet…
    … 1328
    1328 doğumlu
    Şaban oğlu
    Şaban oğlu Selim…
    Ayaklarının üstüne basamıyor
    ve sol gözü kan içinde…
    Esbabını bilirim…
    Mirim,
    bu hâyı huy,
    bu hâyı huy neden bu beldede?
    Ey Fuzuli nerdesin?
    Nerdesin Galip Dede?
    Ey Nedim…
    İstanbul şehrinin yoktur menendi.
    “Âdemin
    âdemin canlar katar âbuhavâsı cânına…”
    demiş,
    demiş şair Nedim Efendi…»

    #100023397

    afflicted_
    Katılımcı

    Süleyman’a karısı telefon etti :
    – Konuşan ben,
    ben, Fahire.
    Tanımadın mı sesimden?
    Demek çok bağırdım birdenbire.
    Çığlık mı?
    Belki…
    Hayır,
    çocuklar hasta değil.
    Dinle beni :
    İşini bırak da gel,
    çabuk ol ama.
    Telefonda anlatamam,
    olmaz.
    Daha kıyamet kadar vakit var akşama.
    Saatlar, saatlar,
    kıyamet kadar.
    Sorma.
    Dinle beni…
    Hemen vapur bulamazsan
    Üsküdar’a kayıkla geç.
    Bir taksiye atla.
    Paran yoksa
    patrondan avans al.
    Yolda hiçbir şey düşünme,
    mümkün mertebe yalansız gelmeye çalış.
    Yalan kuvvetliye söylenir
    ben kuvvetsizim.
    Alay etme kuzum.
    Evet kar yağacak,
    evet
    hava güzel.
    Koynuna girdiğim adam gibi
    kocam gibi değil,
    büyüğüm, akıllım,
    babam gibi gel…

    2
    Geldi Süleyman,
    Fahire, kocası Süleyman’a sordu :
    – Doğru mu?
    – Evet.
    – Teşekkür ederim Süleyman.
    Bak işte rahatladım.
    Bak işte ağlamıyorum artık.
    Nerde buluşuyordunuz?
    – Bir otelde.
    – Beyoğlu tarafında mı?
    – Evet.
    – Kaç defa?
    – Ya üç, ya dört.
    – Üç mü, dört mü?
    – Bilmiyorum.
    – Bunu hatırlamak bu kadar mı güç Süleyman?
    – Bilmiyorum.
    – Demek ki bir otel odasında.
    Kim bilir çarşaflar nasıl kirliydi.
    Bir İngiliz romanında okudum,
    bu işlere yarayan otellerde
    kırık küvetler varmış.
    Sizinkinde de var mıydı Süleyman?
    – Bilmiyorum.
    – Hele düşün,
    toz pembe çiçekli, kırık bir küvet?
    – Evet.
    – Hiç hediye verdin mi?
    – Hayır.
    – Çukulata, filân?
    – Bir defa.
    – Çok mu seviyordun?
    – Sevmek mi?
    Hayır…
    – Başkaları da var mı Süleyman?
    – Yok.
    – Olmadı mı?
    – Hayır.
    – Bunu sevdin demek…
    Başkaları da olsaydı
    daha rahat ederdim…
    Çok mu güzel yatıyordu?
    – Hayır.
    – Doğru söyle, bak ne kadar cesurum…
    – Doğru söylüyorum…
    – Zaten gösterdiler bana.
    İnek gibi karı.
    Belimden kalın bacakları…
    Fakat zevk meselesi bu…
    Bir sual daha, Süleyman :
    Niçin?
    – Bilmiyorum…
    Karanlıkta pencerenin hizasında
    karlı, ağır bir çam dalı.
    Bir hayli zaman oldu
    sofada asma saat on ikiyi çalalı.

    3
    Süleyman’ın karısı Fahire
    şunları anlattı kocasına ertesi gün :
    – … Dayanılmaz bir acı halindeydi
    kendime karşı duyduğum merhamet,
    ölmeye karar verdimdi, Süleyman…
    Annem, çocuklarım ve en önde sen
    bulacaktınız karda ayak izlerimi.
    Bekçi, polisler, bir tahta merdiven
    ve bir kadın ölüsü çıkaracaktınız
    arka arsada bostan kuyusundan.
    Kolay mı?
    Gece bostan kuyusuna doğru yürümek,
    sonra kenarına çıkıp durarak
    baş aşağı atlamak karanlığına?

    Fakat bulmadınızsa eğer
    karda ayak izlerimi
    sade korktuğumdan değil.
    Bekçi, merdiven, polisler,
    dedikodu, kepazelik,
    aldatılmış bir zevcenin intiharı :
    komik.
    Niçin öldüğümü anlatmak müşkül.
    Kime? Herkese, sana meselâ.
    İnsan, ölmeye karar verirken bile
    insanları düşünüyor…
    Sen yatakta uyuyordun
    yüzün rahat,
    her zaman nasıl uyursan
    ondan evvel ve o varken.
    Dışarda kar yağmaya başladı.
    Bir tek gecelikle çıkmak balkona :
    Zatürree ertesi gün,
    nümayişsiz ölüvermek.
    Hayır,
    hiç aklıma gelmedi nezle olmak ihtimali.
    Yaktım sobamızı.
    İyice ısınmak lâzım ilkönce.
    Ciğer bir çay bardağı gibi çatlarmış.
    Pencereye, kara bakıyorum :
    «Eşini gaip eyleyen bir kuş
    gibi kar
    geçen eyyamı nev baharı arar…»
    Babam bu şiiri çok severdi.
    Sen beğenmezsin.
    «Sağdan sola, soldan sağa lerzânı girizan…»
    Lambayı söndürmeden balkona çıktım.
    « … gibi kar
    düşer düşer ağlar…»
    Oturdum balkonda iskemleye.
    Havada çıt yok.
    Karanlık bembeyaz.
    Uykudayım sanki.
    Sanki çok sevdiğim bir insan
    korkarak beni uyandırmaktan
    yumuşacık dolaşıyor etrafımda.
    Üşümüyordum.
    Kederim duruluyor
    berraklaşıyor.
    Odanın camlı kapısından balkona vuran ışık
    sıcak bir kumaş gibiydi üstünde dizlerimin.
    Ben rehavetli bir mahzunluk içinde
    acayip şeyler düşünüyordum :
    Feneryolu’ndaki çınar
    150 yaşındaymış.
    Ömrü bir gün süren böcekler.
    Gün gelecek
    insanlar çok uzun
    çok bahtiyar yaşayacaklar.
    İnsanın yüreği ve kafası var…
    İnsanın elleri…
    İnsan?
    Ne zamanki,
    nerdeki,
    hangi sınıftan?
    Onların insanları,
    bizim insanlarımız.
    Ve her şeye rağmen
    yeni bir dünya için yapılan kavga.
    Sonra sen
    ben
    bir kırık küvet
    ve benim
    kendime karşı duyduğum merhamet…
    Kar durdu.
    Sökmek üzre şafak.
    Utanarak
    odaya döndüm.
    O anda uyansaydın
    sarılıp boynuna…
    Uyanmadın.
    Evet,
    çok şükür nezle bile değilim.
    Şimdi?
    Zaman zaman hatırlayıp
    zaman zaman unutacağım.
    Yine yan yana yaşayacağız
    beni sevdiğine emin olarak.

    4
    Altı ay kadar geçti aradan.
    Bir gece karı koca denizden dönüyorlardı.
    Gökte yıldızlar, ağaçlarda yaz meyveleri vardı.
    Fahire birdenbire durdu
    baktı muhabbetle kocasının gözlerine
    ve suratına tükürür gibi bir tokat vurdu.

    #100023204

    afflicted_
    Katılımcı

    Madem dünyaya dargınsın
    Mamudo kurban niye doğdun?
    Kader yolunda yorgunsun
    Mamudo kurban niye doğdun?

    Kurban gelir payın yoktur
    Haftan yoktur ayın yoktur
    Ankara’da dayın yoktur
    Mamudo kurban niye doğdun?

    Kim okuyup yazar seni
    Rüzgar değse bozar seni
    Ölsen kovar mezar seni
    Mamudo kurban niye doğdun?

    Adam olmasaydın neydin
    Gelir miydin hiç bilseydin
    Keşke doğmadan ölseydin
    Mamudo kurban niye doğdun?

    Akar yaşın şakır şakır
    Tahta döşek takır takır
    Ölüler senden rahattır
    Mamudo kurban niye doğdun?

    Mahzuni işin doğrusu
    Öter zalimin borusu
    Dayımın öksüz yavrusu
    Mamudo kurban niye doğdun?

    #100023210

    afflicted_
    Katılımcı

    Alıştılar çalıştılar
    Nutuk atıp yarıştılar
    Atıp-tutup sarıştılar
    Arsız-hırsız karıştılar
    Meclisi meyhanelerde
    Edebi çok senelerde
    Dokunulmaz hanelerde
    Seni böyle yapan kimler
    Girdiğin viranelerde
    Anadolu, Anadolu
    Kan ağlıyor sağı solu
    Hak yolu Çankaya yolu
    Sırada kalan seferde
    Dertli yüzü perde perde
    Sıra beklerken kederde
    Dinle bizi kulak ver de
    Kızılca kıyamet kopar
    Sabırın bittiği yerde
    Kimi haksız, kimi haklı
    İkisi de çok meraklı
    Beynimizde neler saklı
    İman kalmadı neferde
    Bizim Ramazan askerde
    Olsa idi belki derde
    Derman olur idi buna
    Kalan koyun gitti kurda
    Mahzuni der utanmazlar
    Bizleri adam sanmazlar
    Tepemizdeki cambazlar
    Birbirlerini gammazlar
    Ettiğiniz yemin nerde
    Beşiniz düşmüyor dörde
    Gel utan halimiz gör de
    Arabanın günahı yok
    Suçun büyüğü şöförde.

    #100023238

    Konu: SOFTA

    forumda SOFTA

    afflicted_
    Katılımcı

    Bu kafirdir diye yol tefrik etme
    Adamı kınamak ayıptır softa
    Bildiğim mezarati mal diye satma
    Hak aşikar, köre kayıptır softa

    İptida Adem’e secde kılındı
    Çar-anasır Adem ile bilindi
    Divitten dökülen yazı silindi
    Ak üstünde kara kalıptır softa

    Bir kurbanın, bir lokmasın yer mi Hak
    Allah neye muhtaç, söyle neyi yok
    Havaya bakarsın, kuldan mı uzak
    Hedefsize küfür vaciptir softa

    Kıble Hicaz’daysa Muhammet orda
    Ordaki Peygamber ne gezer burda
    Burda da mevcutsa Kıble her yerde
    O ki her kıbleye sahiptir softa

    Unuttun mu yuvarlanan çobanı
    Kıble hesap etme hedefi tanı
    Adem Safiyullah yalan mı yani
    Velagat Keramna sarihtir molla

    Yunus neye döndü balık rahminde
    Ondan üstün hizmet var mıdır sende
    Daha Hicaz şehri yokken dünyada
    Kıble ne tarafta sabitti molla

    O köprüyü çoktan geçti Mahzuni
    Sevgiyle tanıdım imanı dini
    Derdim var efendi, neylersin beni
    Gönül insanlığa aşıktır molla

    #100023078

    afflicted_
    Katılımcı

    Içi yalan dişi yalan
    Her bakişi binbir plan
    Gül boyanmiş kara yilan
    Abur cubur Abdullah
    Etme dedim tutma dedim
    Dostlugu unutma dedim
    Sana verdigim lokmayi
    Çabuk biter yutma dedim
    Abur cubur adam
    Ben seni nidem
    Daha kendini bilmezsin
    Kimdir yanindaki madam

    Bir elinde kamerasi
    Sanirsin film agasi
    Her dolapta numarasi
    Abur cubur Abdullah
    Etme dedim tutma dedim
    Dostlugu unutma dedim
    Sana verdigim lokmayi
    Çabuk biter yutma dedim
    Abur cubur adam
    Ben seni nidem
    Daha kendini bilmezsin
    Kimdir yanindaki madam

    Der Mahzuni tövbe olsun
    Böyle dost düşmana kalsin
    Şeytanlar namazin kilsin
    Abur cubur Abdullah
    Etme dedim tutma dedim
    Dostlugu unutma dedim
    Sana verdigim lokmayi
    Çabuk biter yutma dedim
    Abur cubur adam
    Ben seni nidem
    Daha kendini bilmezsin
    Kimdir yanindaki madam

    #100023120

    Konu: CAFER

    forumda CAFER

    afflicted_
    Katılımcı

    Bizde bez koymadın Cafer
    Her saatte yedi sefer
    Seni bize ettik miğfer
    Tuh Allah belanı versin
    Cafer Cafer Cafer Cafer

    Cafer’in beşiği tahta
    Anası babası sahta
    Fiyakası yoktur sahta
    Tuuuuuuh Allah belanı versin
    Cafer Cafer Cafer Cafer

    Mama verdik dert büyüttük
    Arpa ile oruç tuttuk
    Seni bile adam ettik
    Tuuuuuuuh Allah belani versin
    Cafer Cafer Cafer Cafer

    Mahzuni der çile dolum
    Bir mintanım bir de çulum
    Kan ağlıyor Anadolum
    Tuuuuuuuh Allah belanı versin
    Cafer Cafer Cafer Cafer

    #100023176

    afflicted_
    Katılımcı

    Ince bir kar yagar
    Fakirlerin üstüne
    Neden felek inanmiyor
    Fukaranin sözüne
    Öldük öldük biz açliktan
    Yapma agam n?olur n?olur
    Adam mı ölür? Okul olunca
    Yol yapılınca, çeşme olunca
    Kendin bulunca, n?olur n?olur.
    Sen anadan ben babamdan
    Ağa doğmadık dostum
    Gel beraber yaşayalım
    Sanma ki sana küstüm
    Yandık yandık, öldük öldük
    Biz açlıktan
    Yapma beyim n?olur, n?olur, n?olur.
    Adam mı ölür? Yol yapılınca
    Okul olunca, çeşme yapınca
    Doktor gelince, mühendis gelince
    N?olur n?olur n?olur n?olur.
    İstanbul’un benzemiyor neden o Urfa’lara
    Bir de sizler gelin bakın şu çamurlu yollara
    Acıdır ki bu yüzyılda düştük biz ne hallara
    İşte durum, işte yorum kızma beyim n?olur.
    Öldük öldük biz açlıktan
    Yapma ağam n?olur
    Adam mı ölür? Asfalt olunca
    Yol düzelince
    Sağlık gelince
    Okul olunca
    İnsan gülünce
    Dost sevinince
    N?olur n?olur n?olur n?olur.
    Mahzuni’yim duyun artık şu haykıran sesimi
    Okuyun tarihi görün insanlığın hasını
    Birgün siz de görürsünüz dünyanın gidişini
    İşte yaşam, işte insan, işte doğa gör bunu n?olur
    Bizler gördük, yapma ağam n?olur
    Adam mı ölür? İnsan sevince
    Karın doyunca
    Sağlık olunca
    Paylaşılınca
    Doktor gelince
    Yol yapılınca
    N?olur n?olur n?olur.


    afflicted_
    Katılımcı

    Ademden mi geldin Nuhtan mı kaldın
    Kolum nerden aldın sen bu zinciri
    Ben de bir adamdım kahpe dünyada
    Kolum nerden aldın sen bu zinciri

    Kimler yazdı bu yazıyı yazanı
    Gönül arzetmiyor böyle düzeni
    Dövülür mü memleketin ozanı
    Kolum nerden aldın sen bu zenciri

    Körpe yaşta layık oldum ölüme
    Gücüm yetmez zalim oğlu zalime
    Uyansa Atatürk Ağlar halime
    Kolum nerden aldın sen bu zinciri

    Ben bir ceylan idim dostluk dağında
    Ben bir sümbül idim bizlik bağında
    Gavur’un Merihe gitme çağında
    Kolum nerden aldın sen bu zinciri

    Mahzuni Şerifim başım belada
    Benim gözüm yoktur cennet-i alada
    Bunun için m’öldük Çanakkale?de
    Kolum nerden aldın sen bu zinciri

    #100022761

    Konu: BAŞKA ADAM

    forumda BAŞKA ADAM

    afflicted_
    Katılımcı

    yerinden kaldırmasalar
    tedirgin etmeseler
    armonikle ezbere polkalar çalan
    alsace’li kör kadını
    türkülerin başladığı bittiği yerdeki kız
    raspail bulvarı’ndan
    yine gelip yine geçen her akşam
    yalnız
    tedirgin etmeseler
    armonik çalan bir kadını
    ışıklar yola çıkınca herhangi bir akşam
    beni alıp duvarların arkasına götürmeseler
    seni alıp götürmeseler

    zuider-zee körfezi’nin mastor bulutları
    bir bir hatırında
    hep böyle cam yeşili gökler boyar durur
    sabahtan akşamlaradek
    hollanda’lı bir ressam
    orfevre rıhtımı’nda
    demek
    bir türkünün kıyısından çocuklar geçer
    ellerini tertemiz bir yağmurda yıkamış
    yalınayak macera gözlü çocuklar geçer
    gülmüş gülmüş
    ağlamış ağlamış

    ben hızlı yıldızları deniz boylarında gördüm
    ateşten oyulmuş çizgileri vardı
    gözbebeklerinde
    yıldız rüzgârları geçtiler
    poyraz rüzgârları geçtiler

    üşüdüm
    büyük büyük üşüdüm
    deniz fenerleri
    akşamın içinden öksüz bakarlardı
    palermo ve calabria sahillerinde
    güvertede serseri ve mahzun gemiciler
    ve gemicilerin gözbebeklerinde
    bilmediğim
    görmediğim
    duymadığım
    bir melankoli vardı
    palermo ve calabria sahillerinde
    deniz fenerleri
    akşamın içinden öksüz bakarlardı
    ben örsün kerpetenin şairi
    istanbul limanından marsilya limanına kadar
    kurşun döker gibi döktüm
    mısra mısra
    bütün namuskâr
    bütün insancıl şiirleri

    bulvarlarla rüzgâr
    luxembourg bahçesi’nde rüzgâr
    çoluk çocuk son yaprakları savuruyor
    şimdi yerin altında
    bir başka dünyanın nabzı gibi vuruyor
    maden işçilerinin otomatik çekiçleri
    ve köstebek yavrusu metrolar
    armonik sesi utangaç
    uzaktan
    kaldırımlarda paris manzaraları
    gökyüzünde bir çabuk
    bir açık
    bir hızlı mavilik

    bir hızlı bulutlar
    kırmızı kuşlarla süslenmiş yün eldivenlerin
    gökyüzü kaldırımlar sen ve paris şehri
    sen ve paris şehri sevgilim
    ve her biri bir başka türlü çığrışan
    yol-cu-luk-lar

    ubangi-
    şari’-
    de
    el değmemiş yıldızların altındaki
    şehirsiz ve radyosuz dört duvarın
    el değmemiş namuslu gözlerinde
    ve yabani sarmaşıkları
    misli görülmemiş hayranlıklar içinde
    yabani yabani aydınlatan
    beş alevlik ateşimiz
    sonra bir adam
    uğultulu ormanı
    küstah çakal seslerini
    ve bizzat çakalları
    omuzlarına almış
    yağlı simsiyah bir adam
    yağlı ve kıvırcık
    simsiyah sakalları

    ben adam
    başka adam
    yürük adam
    yıkmış sokaklara boylu boyunca gençliğini
    ümitlerini güvercinler gibi uçurmuş
    binlerce defa kaybetmiş ümitlerini
    gemilerin kayboldukları yerde kaybetmiş
    hain şiirlerde hain türkülerde kaybetmiş
    binlerce defa yeniden bulmuş
    ümitlerini
    sonra fecir çığlıklarının saçlarından tutmuş
    deniz gider o gider
    bulut gider o gider
    ben adam
    başka adam
    yürük adam

    #100022656

    afflicted_
    Katılımcı

    Tekmil ufuklar kışladı
    Dört yön, onaltı rüzgar
    Ve yedi iklim beş kıta
    Kar altındadır.

    Kavuşmak ilmindeyiz bütün fasıllar
    Ray, asfalt, şose, makadam
    Benim sarp yolum, patikam
    Toros, Anti-toros ve asi Fırat
    Tütün, pamuk, buğday ovaları, çeltikler
    Vatanım boylu boyunca
    Kar altındadır.

    Döğüşenler de var bu havalarda
    El, ayak buz kesmiş, yürek cehennem
    Ümit, öfkeli ve mahzun
    Ümit, sapına kadar namuslu
    Dağlara çekilmiş
    Kar altındadır.

    Şarkılar bilirim çiğ tutmuş
    Resimler, heykeller, destanlar
    Usta ellerin yapısı
    Kolsuz, yarı çıplak Venüs
    Trans-nonain sokağı
    Garcia Lorca’nın mezarı,
    Ve gözbebekleri Pierre Curie’nin
    Kar altındadır.

    Duvarları katı sabır taşından
    Kar altındadır varoşlar,
    Hasretim nazlıdır Ankara.
    Dumanlı havayı kurt sevsin
    Asfalttan yürüsün Aralık,
    Sevmem, netameli aydır.
    Bir başka ama bilemem
    Bir kaçıncı bahara kalmıştır vuslat
    Kalbim, bu zulümlü sevda,
    Kar altındadır.

    Gecekondularda hava bulanık puslu
    Altındağ gökleri kümülüslü
    Ekmeğe, aşka ve ömre
    Küfeleriyle hükmeden
    Ciğerleri küçük, elleri büyük
    Nefesleri yetmez avuçlarına
    -İlkokul çağında hepsi-
    Kenar çocukları
    Kar altındadır.

    Hatıp Çay’ın öte yüzü ılıman
    Bulvarlar çakırkeyf Yenişehir’de
    Karanfil Sokağında gün açmış
    Hikmetinden sual olunmaz değil
    “mucip sebebin” bilirim
    Ve “kafi delil” ortada…

    Karanfil sokağında bir camlı bahçe
    Camlı bahçe içre bir çini saksı
    Bir dal süzülür mavide
    Al – al bir yangın şarkısı,
    Bakmayın saksıda boy verdiğine
    Kökü Altındağ’da, İncesu’dadır.

    #100022301

    Konu: KEŞKE

    forumda KEŞKE

    Bülent
    Katılımcı

    Teypte eski bir Cohen şarkısı:
    Yolumu gözleyen bir kadını terk ettim /
    karşılaştık bir süre sonra /
    Gözlerinin feri sönmüş? dedi bana /
    Aşkım, ne oldu sana? /
    Böyle gerçeği söyleyince /
    ben de doğru söylemeye çalıştım ona /
    Senin güzelliğine ne olduysa dedim, /
    benim gözlerime de o oldu…

    8-10 dizeye sıkışmış hazin bir aşk hikayesi…
    Buruk, kırılmış oyuncaklar kadar…
    Ve yenik, ‘keşke’li cümleler gibi…
    Bu sözcüğü kaç konuşmanızın başına eklemişseniz onca ıskalamışsınızdır hayatı…

    Dört mevsimlik bir sene olsa ömür, ‘keşke’, onun güzüne denk gelir.
    Hepten vazgeçmek için erkendir, telafi etmek için geç…
    Mağlubiyetin takısıdır ‘keşke’…
    Kaçırılmış fırsatların, bastırılmış duyguların, harcanmış hayatların,
    boşa yaşanmış ya da hakkıyla yaşanamamış yılların, gecikmiş itirafların ağıtıdır.

    Çarpılıp çıkılmış bir kapıda, yazılıp yollanmamış bir mektupta,
    göz yumulmuş bir haksızlıkta, vakit varken öpülmemiş bir elde,
    dilin ucuna gelip ertelenmiş bir sözdedir.
    Feri sönmüş bir çift gözde ya da yitip gitmiş bir güzelliğin ardından iç çekişte…
    Yolunu gözlemeseydim, ‘öyle demeseydim’, ‘terk edip gitmeseydim’,
    ‘en güzel yıllarımı vermeseydim’ diye diye sızlanır gider.

    Keşke’nin panzehiri iyi ki’dir.
    İlki ne kadar pısırıksa, ikinci o denli yiğittir.
    Keşke, çoğunlukla bir ‘ahhöla kopup gelir ciğerden…
    esefler, hayıflanmalar, yerinmeler sürükler peşinden…
    İyi ki ise, muzaffer bir ‘ohhöla büyür; cüretiyle övünür.
    Keşke’li cümlelerde nasıl yaşanmamışlığın, yarım kalmışlığın o ezik tuzu kuruluğu varsa,
    ‘iyi ki’lilerde de göze alabilmişliğin, riske girebilmişliğin,
    tadına varabilmişliğin mağrur yaraları kanar.

    Okulu hiç kırmamışsınızdır, sinemada öpüşmemişsinizdir;
    dokundurtmamışsınızdır kendinize, bir kez olsun gemileri yakmamışsınızdır.
    Konuşmanız gerektiğinde susmuş, koşacağınız zaman durmuş, sarılacağınız yerde kopmuşsunuzdur.
    Bir insana, bir işe, bir davaya ömrünüzü adamışsınızdır.
    O insanın, o işin, o davanın, bunu hak etmediğini sezmenin hayal kırıklığındadır ‘keşke’…
    Şimdiki aklım olsaydı dövünmesindedir.
    Geriye dönüp baktığınızda, ayıplara, yasaklara, korkulara, tabulara feda edilmiş,
    ‘Ne derler’e kurban verilmiş, son kullanma tarihi geçmiş bir yığın haz,
    bilinçaltından el sallar.
    Keşke’cilerin hayatı, kasvetli bir pişmanlıklar mezarlığıdır.
    İyi ki öyle mi ya! …
    Onda, yara bere içinde de olsa, yana yana, ama doyasıya yaşamış olmanın
    iç huzuru ve haklı gururu haykırır.

    İyi ki’lerinizi toplayın bugün ve keşke’lerinizden çıkartın.
    Fazlaysa kardasınız demektir.
    Aldırmayın yüreğinizdeki kramplara, mahzun hatıralara… Rüzgarlarla koştunuz ya…
    Keşke’leriniz, iyi ki lerden çoksa…
    Telafi için elinizi çabuk tutun.
    Tutun ki, yolunuzu gözlerken terk ettiğinizle bir gün yeniden karşılaştığınızda siz susarken,
    feri sönen gözleriniz ‘keşke’ diye nemlenmesin…

1 ile 14 arası 14 sonuç (toplam 14) görüntüleniyor