1 ile 15 arası 15 sonuç (toplam 18) görüntüleniyor
  • Yazar
    Arama Sonuçları
  • #100034621

    Hayat
    Katılımcı

    Asıl eksiklik, eksik olduğumuzu düşünmekti.

    Asıl eksiklik, çareyi başkasında aramaktı. Hayatın matematiği farklı;

    iki yarımı toplayınca bir etmiyor. İnsan tek başına mutsuzsa başka biriyle de
    mutlu olamıyor.

    Önce yalnızdık.

    9 ay boyunca karanlık bir yerde dışarı çıkmayı bekledik ve dünyaya ağlayarak
    geldik.

    Pişman gibiydik. Ya da mecburen gelmiş gibi.

    Biraz büyüdükten sonra, kendimizi bildiğimiz anda, içimizi kemiren, kalbimizi
    kurcalayan o tuhaf duyguyu hissettik: Bir yerde bir eksik var dedik.

    Korktuk.

    ?Bunun sebebi ne?? diye sorduk kendimize. Cevabı yapıştırdık:

    ?Demek ki sahip olmadığımız bir şeyler var.

    O yüzden eksiklik hissediyoruz?. Peki, neye sahip olmamız gerekiyor?

    Çocukken ?yaşımız küçük? diye düşündük. Her istediğimizi yapamıyoruz.

    Kurallar, yasaklar var. Büyüyünce her şey yoluna girecek.

    Büyüdükçe bir şey değişmedi.

    Yine huzursuzduk. İçimizden bir ses aynı sözcükleri fısıldıyordu:

    ?Bir eksik var. Kafamız karıştı. Nasıl kurtulacağız bu iğrenç duygudan?

    Nasıl geçecek bu?

    Aklımıza yeni cevaplar geldi: Okulu bitirince geçecek. İşe girince geçecek.
    Para kazanınca geçecek. Tatile gidince geçecek. Okulu bitirdik. Diploma aldık.

    İşe girdik. Kartvizit aldık. Çalıştık. Para kazandık. Taşındık. Araba aldık.
    Çalıştık. Eve yeni eşyalar aldık. Tatile gittik. Dans ettik. Terfi ettik.
    Kartviziti değiştirdik.

    Daha çok çalıştık. Daha çok para kazandık. Çalıştık. Çalıştık.

    Geçmedi.?Bir yerde bir eksik var? hissi, hala orada duruyordu.

    Bu sefer de ?Sevgilimiz olunca geçecek? dedik. ?Yalnızlığımız sona erince bu
    illetten kurtulacağız.

    ?Beklemeye başladık.

    Derken, biri çıktı karşımıza aşık olduk. Ve anında başka biri olduk.

    Daha güçlü, daha güzel, daha akıllı biri. Hesap cüzdanları, kartvizitler,

    hatta ilaçlar bile böyle hissetmemizi sağlamamıştı.

    Sevgilimizin gözlerinde, daha önce bize verilmemiş kadar büyük sevgi ve
    hayranlık gördük.

    Sevgilimizin gözlerinde Tanrı? yı gördük.

    Işığı gördük.?Tünelin ucundaki ışık b u olmalı? diye düşündük ?kurtulduk?.

    Sonra bir gün, daha dün bize deli gibi aşık olan insan çekip gidiverdi.

    Ya da artık eskisi gibi sevmediğini söyledi. Ya da başka birine aşık olduğunu
    söyledi.

    Ya da daha kötüsü, başka birine aşık oldu ama söylemedi.

    Telefonu açmamasından, elimizi tutmamasından, sevişmemesine bahane bulmak
    zorunda kalmamak için biz uyuduktan sonra yatağa gelmesinden anladık, bir
    terslik olduğunu.

    Belki de sevmekten vazgeçen veya terk eden sevgilimiz değildi, bizdik.

    Fark etmez. Sonuçta aşk bitti.

    Şimdi her yer bomboş. Şimdi tekrar yalnızız. Başladığımız yere döndük.

    Yıllarca uğraştık, eksiğin ne olduğunu bulamadık. Halbuki her şeyi denedik, her
    yere baktık.

    Öyle mi? Bakmadığımız bir yer kaldı.

    İçimize bakmadık.

    Eksik parçayı dışarıda aradık ama içimizde saklı olabileceğini akıl etmedik.

    Birilerini sevdik, birileri bizi sevsin diye uğraştık ama kendimizi sevmedik.

    Şaşıracak bir şey yok, tabii ki sevmedik.

    Kendimizi sevsek bu kadar koşturur muyduk? Canımız yanmasın diye duvarların
    ardına saklanır mıydık?

    Kendimizi boş sanıp doldurmaya uğraşır mıydık? Terk edilmekten korkar mıydık?

    Asıl eksiklik, eksik olduğumuzu düşünmekti.

    Asıl eksiklik, çareyi başkasında aramaktı.

    Hayatın matematiği farklı; iki yarımı toplayınca bir etmiyor.

    İnsan tek başına mutsuzsa başka biriyle de mutlu olamıyor.

    ?Herkes beni sevsin? diye uğraşınca kimse gerçekten sevmiyor, herkes sevgisine
    şart koyuyor, sınır koyuyor.

    Oysa ?kendime duyduğum sevgi bana yeter? diye düşününce, kendimizi olduğumuz
    gibi kabullenince yarım tamamlanıyor.

    Her şey bir oluyor. İşte o zaman perde aralanıyor.

    Acı diniyor.

    İşte o zaman başka `bir`i bir araya gelerek, hesabın kitabın, korkunun kaygının
    hüküm sürdüğü sahte bir sevgi yerine, gerçek bir sevgi yaratılabiliyor…

    #100034538

    Konu: ADI AŞKTIR

    grup forumunda Abdulhamit GÜLLÜK

    Hayat
    Katılımcı

    Bilirim gönül yangınlarını, buz keser yürekleri,
    Adı Aysel’dir, Ayten’dir, Nurten’dir, Gönül’dür, Gül’dür…
    Gitmez başından, bir efkardır her gece…
    Hicrandır, isyandır, özlemdir, adı aşktır…
    Vuslat ise nafile, yola çıkmıştır dönmeyen kafile…
    Dağda ceylandır, ovada şahin…
    Bir güvercin yüreğidir sevdalar
    Bir çığlıktır her gidiş…
    Ağlayıştır gidenin arkasından dökülen…
    Bir yemindir, bir vefadır beklenilen…
    Bir sitemdir dudaklardan dökülen…
    Bir çiçektir dile getirilen…
    Güldür, menekşedir,papatyadır,karanfildir sunulan…
    Adı aşktır… Bir hasrettir, dağın ardı…
    Bir gurbettir seni sıladan ayıran…
    Terkediliştir cümle alemden, yalnızlıktır içini kavuran…
    Bir nazdır, bir bakış, bir gülüştür yarı avutan…
    Fırtınadır, poyrazdır, lodostur..
    Bir karayeldir ölüm dile gelipte söylenmeyen…
    Bir ipek mendildir gönül alan…
    Yürekte kandil yanar her gece…
    Bir acıdır dinmeyen, bir alevdir hiç sönmeyen,
    Bir türküdür yare ulaşmayan… Adı aşktır…
    Bir pusuladır, gemisi, yolcusu olmayan…
    Bir seferdir ezelden ebede giden…
    Candır, canandır…
    Herkes O’na hayrandır, neylersin,
    Son söz… Adı Aşktır….

    #100034441

    Hayat
    Katılımcı

    Bir gün daha çaldım sensizlikten. Zor da olsa vurdu saat gece on ikiyi… Şimdi önümde yeni bir sensizlik var. İçinde, beni neyin beklediğini bilmediğim yirmi dört saat daha var… Sonra o da geçecek… İşte böyle kovalayacak birbirini yarınlar. Derken unutucağım seni, unuttuğumun farkında bile olmadan. Doğrusu da bu zaten, aksi halde hatırlamış olur insan. ?Onu unuttum? demek bile hatırlamaktır. Bu cümleyi aklıma getirmeyecek derecede unutmalıyım seni. İzin kalmamalı… Başkasını ararken yanlışlıkla senin numaranı çevirmemeliyim, kendimle dalga geçeceksem bu başka bir şey için olmalı… Sana dair hiçbir fikir kırıntısı kalmamalı beynimde. Zaman aşımına uğramalı tüm tasalar. Hiç sevilmemiş, hiç yaşanmamış gibi yabancılaşmalısın. Tesadüfen bir yerde adın geçtiğinde, irkilmemeliyim. Hakkında sorulan her soru cevapsız kalmalı. Çok seven insan aynı ölçüde unutmalı…

    Seni birgün hatırlanmamak üzere sileceğim. Ama şimdi değil, çünkü ardında bıraktıklarından öğrenmem gereken çok şey var daha. Eğer gerçekten dendiği gibi ayrılıklar-acılar insanı adam ediyorsa, ben kızmamalıyım gidenlere. Ben senin ve senin gibiler sayesinde birgün adam olacağım. Ama şimdi değil. Çünkü dersini çıkarmam gereken çok ayrılığım var benim. ?Adam olmak adına, nice ayrılıklara…? Bak gördün mü böyle dalga geçmeli insan kendisiyle. Yanlışlıkla o numarayı tuşladığında değil…

    Şu durumda bile gülümseyebiliyorsam, epey yol katetmişim demektir seni unutma yolunda. Acaba diyorum bu yazıyı yazmasa mıydım? Neden dersen canım acımıyor ki? Yani yazıya başladığımdan beri bir tek sigara dahi yakmadım. Evet, çok az kalmış seni unutmama… Bunu hissediyorum… Yazmasam da olurdu ama ölmek üzere olan yokluğuna can çekiştirmek hoşuma gidiyor! Amatör bir şairin intikamı olsa gerek bu…

    Oysa ben bunları yazmak için başlamamıştım sana. Hatırlıyor musun o ilk günü? İnsanın tanımadığı birinin masasına yaklaşıp, o tatlı gerginliği yaşayarak ?merhaba? demesi ne kadar garip. Kimbilir neler düşünmüştün o an… Beni senin yanına iten şey neydi diye çok merak etmiştim zamanında. Elinde sigaran, bakışlarını bir noktada toplamıştın. Buydu belki de beni sana çeken manzara. Ben sessiz insanları, az konuşan insanları hep tanımak istemişimdir. Çok sustuklarına göre vardır anlatacakaları bir şey mutlaka diye düşünmüşümdür. Neden sonra farkına varmıştım kaybolmuş bir insana selam verdiğimin. Neden az konuşuyorsun diye sorduğumda verdiğin cevap etkilemişti beni. ?Susturdular…? Anlıyordum. Neden diye sormaya gerek yoktu. Artık bakışlarını topladığın o noktanın yerini benim yüzüm almıştı, konuşmaya başlamıştın nihayet… ?Dinleyecek bir insan buldum? diyordun ya da buna inanmak istiyordun. Suskunluk benim dilime uğramıştı sonra. Soru sorma sırası sendeydi bu sefer ?Sen de pek konuşmuyorsun, neden? ? Benim cevabım seninkinden biraz farklıydı. ?Kelimelerimi çaldılar, bana söyleyecek söz kalmadı? Sonuçta ilk ortak noktamızı bulmuştuk, -susmak-… İkincisi ise, yani karşılıklı yaşadığımız en gerçekçi şey -ayrılmak-… Ve nihayetinde ?unutmak-… Farkında mısın bilmem insana hoş gelen hiçbir ortak yönümüz yok… Hep kaybetmek üstüne, susmalarımızın içinde bile yenilgiler var… İnsan, ilk başta iki yaralı kişinin birbirini daha iyi anlayabileceğini, mutlu olmak adına birbirlerine daha sıkı sarılabilecğini düşünse de, aslında tam tersi doğru… Biri hasta, biri doktor olmadan olmuyor aşk… O yüzden bizim mutlu olmamız uzak ihtimaldi….

    Ben, bugün bunları yazmak için gelmemiştim o masaya. Gel gör şimdi unutmak üzereyim. Pek sevimli değil bu… -Bir insanı unutmak – Anlamı olmalıydı oysa geride kalanların… Biz şimdi onca zamanı unutmak için mi yaşadık? Geriye birkaç şey kalmalıydı hatırlanmaya değer… Akla geldiğinde insanın içini titreten, anlatıldığında dinleyen kişiyi düşündüren, en azından bir sigara yaktıracak kadar burukluk veren bazı anılar kalmalıydı geriye… Demek ki biz unutmak zorunda kaldığımız tüm zamanları biraz boşa haracamışız. Şu an benim aklıma gelen zamanlar?ın çoğu zorlama… Belki ilerde bir anlamı olur ümüdiyle, adettendir diye yaşanmış, klişeleşmiş şeyler…

    Galiba zamanı geldi de geçiyor. Eğer yapacak bir şey kalmadıysa en doğrusu bu, unutmak!

    Göreceksin seni hiç bir şey olmamış gibi… Seni, yüzüme o tatlı gerginliği alıp da masana hiç yaklaşmamış gibi… Adını hiç duymamış, ellerinden hiç tutmamış gibi… Hiçbir anı, hiçbir geceyi, hiçbir mutluluğu ve hiçbir acıyı yaşamamış gibi unutucağım… Sonra bu yazının karşısına geçip, yine hiçbir şey olmamış gibi okuyacağım senden kalan kırıntıları…

    Üzgünüm, yapacak hiçbir şey yok artık…
    Belki de unutmak, adam olmaya çalışan insanların tek silahı…

    #100034501

    Konu: AYNI GELENEK

    grup forumunda Okan SAVCI

    Hayat
    Katılımcı

    Aklım yüreğimi yoruyor,
    Diyor ki ?unut! ?

    Ben takip ediyorum bu savaşı…

    Hey yüreğim;
    Bu sefer galiba aklım haklı…

    Hayır diyor yürek!
    Çarpıyorsam eğer
    Vardır bir bildiğim?
    Akıl bırak diyor bu boş hayali,
    Her ayrılıktan sonra aynı gelenek…

    Akılla-yürek düşman gibi,
    Ediyorlar kavgalarını…
    Hey akıl! hey yürek!
    Aşka yazık oluyor…..
    Bırakın didişmeyi bir şeyler yapın!
    Zaman tabut oldu,
    Düşleri gömmeye gidiyor……

    #100033075

    Konu: SEFER EYLER…

    grup forumunda Rıfat ARAZ

    kulum
    Katılımcı

    Mevlâ’m bana bir aşk verdi;
    Sözü özde güher eyler!..
    Gönülde bir hâle girdi;
    Arşı, kürsü nazar eyler!..

    Akıl yetmez izâhına;
    Rahmet yağar dergâhına!..
    Sevgi sermiş tezgâhına;
    Elif elif pazar eyler!..

    Olmuş arzdan arşa direk;
    Bu efkârdan ince dilek!..
    Kubbe kubbe dolan yürek;
    Ömrü, ömre bahar eyler!..

    Damar damar akıp, çağlar;
    Ciğerimi yakıp, dağlar!..
    Gelip geçsin diye çağlar;
    Bir gönülü diyâr eyler!..

    Odur vuslât odum, korum;
    Onda takdir oldu varım!..
    Aşk harcına aksın terim;
    Dost dost ile sefer eyler!..

    Tuttum sıcak, saf elini;
    Şerh eyledim aşk hâlini!..
    Ârif odur hak yolunu;
    Kat’ etmekte karar eyler!..


    newbahar
    Katılımcı

    Aylardan Sonbahar…
    Saat 22:47
    Yer Üsküdar/İstanbul
    Issız bir kalabalığın ortasında yapayalnızım…
    Yani sensizim bütün mesele bu…
    Normal olarak evimden en az bana olduğun kadar uzaktayım.
    Bir yürek kadar yakın olsanda bana Hayatım sensiz, sevgisiz!
    İşte böyle geçiyor zaman.
    Buralarda her sabah gün sensiz başlıyor sensiz bitiyor.
    Sen Duymasanda görmesende gözlerinin baktığı her yerdeyim.
    Gidecek yerim olsaydı inan giderdim…
    Tutsak olduğum senli zamanlarımın edasıyla sensiz geçen ömrümün gözlerini arıyorum.
    Ne varım nede yokum ortalarındayım hayallerimin.
    Ne geri dönüşü var nede gözlerimin gördüğü bir ışık.Her yer karanlık…
    Birgün daha seni özlemekle geçti.
    Sen ki istanbul kadar büyülü, yaz akşamları kadar sıcak,Rüyalarım kadar sade ve güzeldin.
    Gücümün yettiği tek şey seni sevmekti oysa…
    Gözlerim gene ışıltılı baksada boğaza her seferinde içimdeki güzelliklerin bir bir kopup gidişini seyrediyor yüreğim.
    Senle ördüğüm o gizemli saatlerim nerede?
    Nerede benim için ağlayan gözlerin?
    Şimdilerde Hüzün kokuyor her bir yanım.
    Titrek bir gölgeyim artık öptüğün yerde.
    Yavaş yavaş tükeniyorum.Bozuk bir plak gibi aynı şeyleri çalmaktan bıktı bu sürgün hayatım.
    Kendimi biraz daha yaşlanmış hissediyorum.Bir lahza daha kopmuşum hayattan.
    Yeniden başladığım noktadayım. Zamanı aşmış bir adamın hayatını oluşturan insanları, anıları, benliği oluşturan ayrıntıları…
    Bir hiç olmanın ve bunu hatırlamanın günleri…
    Herkes biraz yalan kokuyor…Zamanın hangi yaprağında gittin hatırlamıyorum
    Adını bile koyamadığım bu sensizliğin tam ortasındayım.
    İstanbulun ışıkları aydınlatmaz hayatımı bilirim…
    Zaman hızla akıp gidiyor..
    Yüz eskitiğim gidişlerinde sensizlikle yaşlanan bu yürek çok şeyi unuttu.
    Halimi sorma! Çünkü artık soruların cevabı yok bende
    Bütün mesele seni anlamaktı.
    Artık anladım.
    Ben artık yokum Sevgili.
    Umudunu Hasretine yenik düşürme sakın
    Umarım sende beni anlamışsındır…

    #100031192

    Ogniela
    Katılımcı

    Oysa bu sevda senin gönlünün kapılarına hiç uğramamış
    Yarım kalmış yüreğimin yalnızlığı seni hiç soldurmamış
    Giderken anlamıştım senin içinde bu sevda hiç olmamış
    Kapında gitme diye ağlarken sende hiçbir şey kalmamış

    Hani bir akşam sen üşürken sımsıkı sarılmaların yalanmış
    Seni seviyorum derken senin gönlünde bir başkası varmış
    Oysa benim bu küçük kalbim senin yalan sözlerine kanmış
    Git artık senin sahte gözlerin benim hislerimle hep oynamış

    Senin yokluğunda adını yazdığım teknemiz karaya vurmuş
    Senden sonra balıkçı İsmail bir daha sefere çıkamaz olmuş
    Denize bile bakamaz oldum sevdiğim bu ayrılık çok zormuş
    İçimde kor gibi bitip tükenmeyen hayalin uzaklara savrulmuş

    Şimdi dönüp baktığımda seneler benden bir şeyler alıp götürmüş
    Hala bu gözler seni son bir kez olsun görebilmek için beklemiş
    Seni kayalıklarda beklerken inan ki yaşamak ölümden betermiş
    Ben öldüğüm zaman sende anlarsın bu sevda yarım bırakılmış

    #100029297

    Konu: TERASTAKİ HAVLU

    grup forumunda Murathan MUNGAN

    likevoyager
    Katılımcı

    Aynı terasa açılıyordu yan yanaydı kapılarımız kaldığımız pansiyonda.

    Sabahları ya da akşamüzerleri karşılaşıyorduk, ortak düş, ortak mutfak,

    çekingen bir selamlaşma. Aynı terasta yanyana kuruyordu çamaşırlarımız, bu

    ürpertiyordu beni; acemi, tutuk birkaç sözcük eşliğinde beyaz şarap içerek

    aynı terasta seyrediyorduk günbatımını, bu da ürpertiyordu beni. Işığın

    azalan şiddetinde yan yanaydı terasa vuran gölgelerimiz ve karışıyordu

    birbirine.

    Elimizde olmadan gülümsemiştik bakışlarımız çarpıştığında, sahildeydik

    ve aynı kitabı okuyorduk ilk karşılaşmamızda.

    Sezon açılmamıştı, seyrekti sahiller, daha erken yaz gülümsüyordu.

    Pansiyon önündeki sandalların kıpırtısı, çiçeklerin çekingen dirimi,

    günbatımıyla gölgelenmiş alanların rengi kalmış aklımda. İkimiz de yalnızdık

    ve birbirimize ilişmemeye çalışıyorduk adını kimselerin bilmediği o uzak

    sahil kasabasında.

    Oysa güneşin batışını izlemek gibi

    kendiliğinden bir birlikteliğe dönüştü paylaştığımız şeyler

    Birbirinden kamaşmaya başlamıştı tenlerimiz

    dokunmasan da yanındaki gövdeyi duymanın şiddetine dönüşmüştü aramızdaki

    çekim.

    tenin çağrısı hazırdı kendine kurulan bütün tuzaklara

    O akşam terastaydık gene. Gün çoktan batmıştı. Çamaşırlar asılıydı,

    uzaktan şarkılar geliyordu ve kekik kokuları. Nedense her zamankinden başka

    bakıyordun bana. Sonra usulca dedin ki:

    “İlk kez bir erkeğin tenine dokunmak isteği duyuyorum içimde.”

    Benim için yaz başlamıştı.

    “Dokun öyleyse” dedim.

    Sustun. Uzun uzun baktık birbirimize. Kendine nasıl karşı koyduğun

    okunuyordu yüzünün derinliklerinde. Sonra hiçbir şey söylemeden usulca

    kalktın, odana gittin, yavaşça örttün kapını. Saatlerce orada, gecede ve o

    terasta kaldım.

    Sabah uyandığımda odanın kapısı açıktı, eşyalarını toplayıp gitmiştin

    baktım. Yalnızca terasta unuttuğun havlu çırpınıyordu rüzgarda

    Bir daha hiç rastlamadım sana, hiçbir yerde hiçbir yazda

    Düşünüyorum aradan tam on üç yıl geçmiş

    On üç yıl önce içinde uyanan o isteğin anısı saklı duruyormuş

    sende?

    Birden adını hatırlamadığımı fark ettim bu şiiri yazarken, ama

    terasta çırpınan havlunun rengi hala gözlerimin önünde

    On üç yıl sonra şimdi sevgilimden ayrıldığım bu derin, bu kavurucu günlerde

    neden ansızın aklıma düştüğünü sordum kendime. Sonra anladım: Bir aşk birçok

    aşktan yapılıyor ve ayrılınmıyor hiçbir seferinde

    #100028243

    Konu: ELVEDA…

    grup forumunda Sibel UYGUN

    likevoyager
    Katılımcı

    ‘Her gidişin bir dönüşü vardır. Ben bu sefer tek gidişi seçiyorum.
    Bekleme hiç, dönmeyeceğim…
    Biliyorum çok zor olacak, ama zorlar da başarılmak için yaratılmıştır.
    Hep kolayı seçmek, bir şeylerin ardına sığınmak, gerçekleri gizleyip hayallerde yaşamak…
    Göz yaşlarını gülüşlerin ardına gizlemek…
    İşte bunlar kolay olanlar.
    Hayatla yüzleşmenin tam zamanı.
    Gidiyorsam eğer sonuna kadar sürmeli bu yol’ demiştin…

    Ve yüzün yola dönük, bense ardında kalmıştım.
    Senden duyduğum son söz ‘hoşçakal’ hala kulaklarımda uğulduyor…
    Attığın her adımda biraz daha uzaklaşırken senden, yüreğimden bir şeyler kopup gidiyor…

    Biliyorum ardına bakmayacaksın.
    Bense ‘dur gitme’ demeyeceğim…
    Zor olan hangisi?
    Senin son kez bakabilme ihtimalin mi?
    Yoksa benim ‘gitme’ diye haykırabilmem mi?
    Derken ben, işte gittin ve ben bittim…
    Gurur:1 Aşk:0

    #100032433

    likevoyager
    Katılımcı

    ?Kendine iyi bak? bir veda degil elveda cümlesidir çogu zaman. O üç kelimeden çok daha fazlasini gizler içinde…

    “Kendine iyi bak.” Çünkü bundan sonra ben yaninda olmayacagim. Olamayacagim. Istesem de istemesem de. Sevdim bir zamanlar seni, hala seviyorum ve benden sonra da mutlu olmani istiyorum. Olur da bir gün dönersem seni iyi bulmak istiyorum.?

    ?Kendine iyi bak. Çünkü bundan sonra kendinden baskasi olmayacak yaninda sana bakacak. Ben olmayacagim. Kendine iyi bak ve beni düsünme. Çünkü ben de seni düsünmeyecegim artik. Arama sakin beni, yazma, çünkü ben yazmayacagim. Sil beni yüreginden, çünkü ben silecegim. Fakat, yasanilan, paylasilan güzel seyler hatirina sana yürekten mutluluklar diliyorum. Ve ben bir daha dönmemek üzere gidiyorum.?

    “Kendine iyi bak. Aramizda geçen herseye ragmen benden sonra iyi oldugunu bilmeyi tercih ederim. Aslinda bilmem çok önemli degil, iyi oldugunu varsayacagim ben. Seni bir daha asla görmemek üzere gidiyorum ben, seni kendinle basbasa, yapayalniz birakiyorum ben. Biliyorum kendini birakacaksin benden sonra, o yüzden iyi bak diyorum. Aslina bakarsan, çok da fazla umursamiyorum.”

    “Kendine iyi bak derler ve giderler. Tutkuyla sevenler, bazen birden fazla söylerler bunu. Çünkü onlari ayirmak, eti tirnaktan ayirmak gibidir. Kolay kolay kopamaz onlar, süreç çok aci vericidir, yürek parçaliyicidir. Her seferinde azalan umutlarla geri döner ve yine ?Kendine Iyi Bak? gözleriyle ayrilirlar. Ta ki umut da, sevgi de tükeninceye kadar?Ta ki son elveda mezar sessizligine bürününceye kadar?”

    Tutkunun ötesinde sevenler, bir kez ?Kendine Iyi Bak ? derler ve giderler. Onlar eti tirnaktan ayirmak yerine ölümü yeglerler. Onlar bu aciyi bir kezden fazla kaldiramayacaklarini bilirler.

    “Kendine iyi bak” derler ve giderler. Bu sözlerin içinde ihanet yok, hiç bir zaman olamaz derler ve giderler. En büyük ihanet degil midir aslinda seni seveni, ihtiyaci olani yüzüstü birakip gitmek. “Kendine iyi bak” derler ve giderler. Seni suskunluga mahkum edip giderler. Seni parçalara ayirip, en büyük parçayi yanlarina alip giderler. Seni senden alip giderler.

    Daha kötüsü suçlayamazsin onlari tüm bunlar için. Kendine iyi bak deyip gidenin geçerli bir nedeni vardir elbet. Suçlatmaz kendini. Savasmadiklari için kizarsin ama suçlayamazsin. Savasmislarsa, yenildikleri için kizarsin ama suçlayamazsin. Yenildigin için kizarsin ama suçlayamazsin? Ayriligin kaçinilmazligina inandirir seni, kendine iyi bak derler ve giderler. Elinden umutlarini, düslerini, sevgilerini alip giderler. Bir tek anilari birakirlar geride, bir de hatirladikça gözyaslarina bogulasin diye unutulmayan nagmeler.

    Arkalarina bakmadan çekip giderler eger yalniz kalmissan, çünkü insafsizliklarini görmek istemezler. Hersey o saniye orada bitsin, kapansin bu sayfa isterler. Bitti diyemedikleri için, kendine iyi bak derler. Kirildim ve affedemiyorum; diyemedikleri için kendine iyi bak; derler. Seni istemiyorum artik, hayatimdan çikaracagim ama bil ki hiç unutmayacagim; diyemedikleri için kendine iyi bak derler. Biliyorum çok kanayacaksin ama daha iyisini yapamiyorum; diyemedikleri için kendine iyi bak derler. Vicdanlarini rahatlatmak için kendine iyi bak derler, çünkü o kan uzun süre akacaktir ve o yara asla kapanmayacaktir, bilirler.

    “Kendine iyi bak” bir noktadir çogu zaman. Kendine iyi bak deme bana, sadece kötülükler noktalansin isterim ben. Oysa sen iyisin? Sen gözümdeki isik, dudagimdaki tebessüm, sen içimdeki sevinçssin. Sen hayatima renk katan, sen yüregimdeki çarpinti, sen hayatimdaki nesesin. Sen yolumu aydinlatan, sen dert ortagim, sen gönül yoldasim, sen bir tanesin. Kendine iyi bak deme bana. Nokta koyma.

    Keske böyle yasanmasaydi bazi seyler, keske affedebilsen beni, keske ben de affedebilsem? Keske döndürebilsek zamani geriye. Keske bugünkü aklimizla yasasak herseyi bastan. Nafile… Ama yine de, gitmesen olmaz mi? Bitmesek olmaz mi? Sen eksikken, ben nasil tam olurum? Senden kalan boslugu kimlerle doldururum? Savassak, aramiza giren seytanla olmaz mi? Hani büyük asklar her türlü engeli asardi, hani gerçek dostluklar her sinavi geçerdi, hani sevgi eninde sonunda kazanirdi? Hani hayatta hiç kirlenmeyecek degerler vardi? Hani en büyük zaferler, en kanli savaslarin ardindan kazanilirdi? Bunlarin hepsi yalan mi? Sahiden…, gitmesen olmaz mi? Bitmesek olmaz mi????.

    Peki o zaman… Senin istedigin gibi olsun… Öyleyse…Sen de Kendine Iyi Bak.

    “Kendine iyi bak” derler, kursunu kafana sikip giderler… …

    #100025015

    Konu: HERŞEY AYNI

    grup forumunda Hülya DAL

    likevoyager
    Katılımcı

    Mekan aynı,
    Hiç birşey, değişmemiş
    Aynı cadde, aynı sokak
    Kaldırım taşları bile eskimemiş

    Sadece günler erimiş, geçen zaman
    Yaşam ise hala zor, aynı yerde
    Yine insanlar bir telaş, bir kargaşa içinde

    Giderken aslanın ağzındaydı,
    Geçim nafakası bir dilim ekmek
    Şimdi inmiş, koca miğdesine
    Almak için, daha çok çaba gerek

    Beni uğurlayan arkadaşlarım, aynı kahvede
    Bir elinde sigarası, bir elinde çayı aynı
    Sohbetin gözüne vurmuşlar, aynı ortamda
    Tek fark, belki benden az yada çok
    Yüzünde oluşan çizgi sayısı

    Yürekler, yine seferde umuda yolcu
    Nail olan umudun yerine beklendikçe
    Umutlar tükenmezmiş, hep beklemede
    İnsan, böyle yaşarmış, ümit ettikçe

    Hayat acımasız, iki yüzlü şeytan
    Bir yüzü, umutlara kurşun gibi düşman
    Diğer yüzü, beklemediğin anda süpriz
    En kötüsü bu iki yüzlü şeytanla birlikteyiz,

    Bende çıkmıştım umudum için yola
    Ne para, ne pul, ne şöhretti muradım
    Yaralandım, savaştım, yaşlandım
    Çok şeyler götürdü benden, başta beni
    Hala bulamadım, bir yudum sevgi

    Ankara/21.06.2006

    #100024441

    simpsonsoner
    Katılımcı

    Yorgun gözümün halkalarında
    Güller gibi fecr oldu numayan,
    Güller gibi… sonsuz, iri güller
    Güller ki kamıştan daha nalan;
    Gün doğdu yazık arkalarında!
    Altın kulelerden yine kuşlar
    Tekrarını ömrün eder ilan.
    Kuşlar mıdır onlar ki her akşam
    Alemlerimizden sefer eyler?
    Akşam, yine akşam, yine akşam
    Bir sırma kemerdir suya baksam;
    Üstümde sema kavs-i mutalsam!
    Akşam, yine akşam, yine akşam
    Göllerde bu dem bir kamış olsam!

    #100023582

    Konu: SILAHSıZ İNSANLAR

    grup forumunda Nazım Hikmet RAN

    afflicted_
    Katılımcı

    Silahsız İnsanlar

    Beş kıtanın içinden başladı sefer
    Gidildi kuzeye doğru, gidildi,
    Ormanlar, kayalar, göller, denizler
    Şehrine varıldı, şehir yeşildi.

    Bu gelenler silâhsız adamlardı
    Her birisi yüreğini çıkardı.
    Her yürekte güzel bir şeyler vardı,
    Hayata sevdalar ilân edildi.

    Geceler beyazdı, gündüzler serin,
    Sözleri dövdüler dan dan da din din,
    Örsünde sıcacık yüreklerinin
    Ölüm bu sözlerden güçlü değildi.


    afflicted_
    Katılımcı

    Fakir Bir Şimal Kilisesinde Şeytan İle Rahibin Macerası

    İlkönce yağmurla
    sonra birdenbire açan güneşle başlamıştı sabah.
    Henüz ıslaktı asfaltın solundaki tarla.
    Harp esirleri çoktan iş başındaydılar.
    Topraktan nefret duyarak
    – halbuki köylüydü birçoğu –
    tıraşlı ve korkak
    çapalıyorlardı patatesleri.
    Suluboya, solgun resimleri hatırlatıyordu insana
    köy kilisesinden gelen çan sesleri.

    Pazardı.
    Kilisede erkeklerin hepsi ihtiyardı
    kadınların değil,
    içlerinde büyük memeli kızlar,
    ve sarı saçlarına ak düşmemiş anneler vardı.
    Maviydi gözleri.
    Başları önde,
    kalın, kırmızı ve harap parmaklarına bakıyorlardı.
    Terliydiler.
    Haşlanmış lahanayla günlük kokuyordu.
    Kürsüde muhterem peder
    “beyannameyi” okuyordu,
    – gözlerini gizleyerek -.
    Renkliydi pencere camlarından biri.
    Bu camdan içeri giren güneş
    duruyordu genç bir kadının bembeyaz ensesinde
    eski bir kan lekesi gibi.
    Ve hiçbir zaman
    doğurmamış olan
    göğüssüz ve kalçasız bir Meryem’in kucağında bir çocuk :
    başı öyle büyük
    o kadar inceydi ki kıvrılmış bacakları
    hazin ve korkunçtu.
    Önlerinde kandil yanıyordu
    eski
    sert
    ve boyalı tahtayı aydınlatıp…

    İki adam boyundaydı tahta heykel.
    Şeytan saklanmıştı arkasına
    – kaşları çekik, sakalı sivri,
    Mefistofeles olması muhtemel,–
    ve âlim bir tebessümle
    dinliyordu muhterem pederi.
    “- Avrupa’nın bekası,
    (okuyordu beyannameyi muhterem peder)
    Avrupa’nın bekası için harbediyoruz.”

    Dinliyordu Şeytan
    sivri sakalında keder
    ve âsi ve selîm aklına
    dayanılmaz bir ağrı vermekteydi yalan.

    Okuyordu rahip :
    ” Avrupa milletleri el ele verip
    harbediyoruz,
    ve mutlak imha edeceğiz
    medeniyet için tahripçi bir unsuru.”

    Şeytan bir parça yana itti Meryem’in heykelini
    ve havada sihirle efsun alâmetleri daireler çevirip
    kaldırdı elini
    rahibe doğru
    – etsizdi, uzundu bu el,
    hakikat gibi, kemikli ve kuru -.

    Ve ne olduysa o anda oldu işte.
    Renkli camın altındaki kadın
    çırılçıplak göründü kıpkırmızı güneşte.
    Memeleri ağırdı
    ve sarı ipek gibi parlıyordu karnının altında tüyler.
    Düşürdü kâadı muhterem peder
    ve Şeytan’ın iğvasıyla hakikati bağırdı :
    “- Karşı koymak günü geldi en büyük tehlikeye.
    Harbediyoruz,
    fuhşun bekası için,
    kerhane kapıları kapanmasın diye.
    Ve sen orda, arkada
    içinde beyaz entarisinin
    bir erkek çocuğu gibi duran,
    sen orospu olacaksın kızım.
    Sana firengi ve belsoğukluğu verecekler
    büyük şehirlerimizden birinde.
    Baban dönmeyecek
    Yatıyor şimdi yüzükoyun
    çok uzak bir toprağın üzerinde.
    Şimdi kan içindedir
    etli, kalın kulaklar
    ve ince kollarının dolandığı boyun.
    Yattığı yerde yalnız değil.
    Hareketsiz duran tanklarla, terk edilmiş toplar sahada.”

    Kendi sesinden ürkerek
    sustu rahip.
    Orda, arkada, beyazlı kız ağlıyordu.
    Kadife ceketli bir erkek
    – ihtiyar orman bekçisi civar çiftliğin –
    bir şeyler söylemek istedi.
    Sivri sakalını kaşıdı Şeytan,
    rahibe : “Devam et,” – dedi.
    Ve muhterem peder
    başladı tekrar konuşmaya :
    “- Harbediyoruz :
    pazar ve mal nizamının bekası için.
    Kömür, lâstik ve kereste,
    ve kendi değerinden fazla yaratan iş kuvveti
    satılmalıdır.
    Patiska, benzin
    buğday, patates, domuz eti
    ve taze gümrah bir sesin içindeki cennet
    satılmalıdır.
    Güneşli bahçesi ve resimli kitapları çocukluğun
    ve ihtiyarlığın emniyeti
    satılmalıdır.
    Şan, şeref ve saadet,
    ve
    kuru kahve
    topyekun pazar malı olup
    tartılıp, ölçülüp, biçilip satılmalıdır.
    Harbediyoruz :
    harbi bitirdiğimiz zaman
    aç, işsiz ve sakat
    – harp madalyasıyla fakat –
    köprü altında yatılmalıdır…”

    Yine sustu muhterem peder.
    Şeytan emretti yine :
    “- Naklet onun macerasını,
    o ne idi, ne oldu, anlat…”

    Ve anlattı rahip :
    “- Onu hepiniz hatırlarsınız,
    toprağın içindeki bir patates tohumu gibi
    fakir,
    çalışkan
    ve neşesiz geçti çocukluğu.
    Sonra uyandı birdenbire
    on yedi yaşına doğru.
    Yine fakirdi, çalışkandı.
    Fakat aylarca gidip
    bulutsuz bir denizde
    altında sönük yelkenlerin
    sanki çok sıcak bir sabah ufukta apansızın
    yeni bir dünya keşfeder gibi buldu neşeyi…
    Mahallede sesi en güzel olan insandı
    ve en güzel mandolin çalan.
    Hatırlıyorsunuz değil mi
    size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin
    ve mavi kurdelesini
    mandolininin?..
    İçinizde kimin kalbini kırdı,
    kime yalan söyledi,
    sarhoş olduğu vaki midir,
    ve kiminle dövüştü?
    Çocuklara saygısını
    ve ihtiyarlara şefkatini inkâr edebilir miyiz?
    Belki biraz kalın kafalı
    fakat kalbi bir balık yavrusu gibi temiz
    onu geçen sene harbe gönderdik.
    Şimdi gerilerinde cephenin
    işgal altındaki bir köyün odasındadır.
    Baygın bir kadının ırzına geçmekle meşgul
    bir tahta masanın üzerinde.
    Beli çıplak
    pantolunu dizlerinde
    başında miğfer
    ve ayaklarında kısa, kalın çizmeler.
    Yerde iki çocuk ölüsü yatıyordu
    direkte bağlı bir erkek.
    Dışarda yağmur yağıyor
    ve uzaktan uzağa motor sesleri.
    Kadını masadan yere iterek
    doğrulup çekti pantolonunu…
    Halbuki hepiniz hatırlarsınız onu,
    hatırlıyorsunuz değil mi
    size doğru gelen dostluğunu kocaman, kırmızı elinin
    ve mavi kurdelesini
    mandolininin?”

    Yine birdenbire sustu muhterem peder.
    (Susabilmek bir hünerdir
    insanın ağzından çıkan sözler
    kendine ait olmazsa.)
    Fakat tahta Meryem’in arkasından
    yine emretti Şeytan :
    “- Rahip, devam et,” – dedi.
    Ve devam etti rahip :
    “- Harbediyoruz.
    Çalıştırılan insan yığınları
    birbirine devrederek zinciri,
    karanlık ve ağır,
    beton künklerin içinde akmalıdır.
    Ve sen kocakarı
    – ön safta, solda, diz çöküp
    yüzü eski bir kâat gibi buruşuk olan –
    seni temin ederim ki
    kilise kapısında oynayan torunun
    – beş yaşında,
    başı altın bir top gibi yuvarlak –
    dedesi,
    senin kocan,
    babası,
    senin oğlun
    ve komşuların gibi
    kömür ocaklarında çalışacak.
    Hiçbir şeyi
    ümit etmemeyi
    öğrensin.
    Bu maksatla
    uçuyor bombardıman birliklerimiz
    tasavvur edilmeyecek kadar çok ölüm taşıyıp
    iki gergin kanatla.
    Ve motorlarına benzinle beraber
    belki bir parça keder dolarak
    (öldürenlerde tevehhüm edilen keder gibi bir şey),
    uçuyor av kuvvetleri himayesinde olarak
    bombardıman birliklerimiz
    birbiri ardından giden dalgalar halinde…
    Harbediyoruz :
    öldürdüklerimizin sayısı
    – bizden ve onlardan
    aralarında meme çocukları da var –
    şimdilik
    beş altı milyon kadar.
    Harbediyoruz :
    kundak bezinin çeşidiyle belli olmalı herkesin yeri.
    Harbediyoruz :
    parlasın edebiyen diye sabah güneşlerinde
    hapisane demirleri…”

    Hakikat çok taraflıdır.
    Fakir bir Şimal kilisesinde
    – Şeytan’ın iğvasıyla da olsa –
    fakir bir papaz
    onu o kadar uzun anlatamaz.
    İnzibat kuvvetleri aldı haberi
    – kadife ceketli orman bekçisinden –
    gelip indirdiler kürsüden muhterem pederi.
    Ve asfalt yolun üzerinde
    arasında silâhlı iki adamın
    giderken muhterem peder
    Şeytan baktı arkasından :
    çekik kaşlarında ümit
    ve sivri sakalında keder.

    12.9.1941

    Not :
    Alamanya yıkıldı.
    Temerküz kampından kurtarıldı muhterem peder.
    Ve yine Şeytan’ın iğvasına uymasaydı eğer
    önemli Alaman demokratlarından biri olurdu bugün
    Anglo-sakson işgal bölgelerinden birinde.
    Halbuki yine uydu Şeytan’a.
    Ve yine bir pazar günü ve aynı kilisede yine
    batılı müttefikleri meth ü sena edeyim derken
    41 yılında söylediklerinden bazı fasılları tekrarladı aynen
    bilhassa mal nizamına ait olanları.
    Ve Katolik bir Amerikan subayının emriyle
    (tevkif edilmediyse de bu sefer)
    kovuldu kiliseden muhterem peder.
    Yine arkasından baktı Şeytan :
    çekik kaşlarında biraz daha çok ümit
    sivri sakalında biraz daha az keder…

    #100023522

    afflicted_
    Katılımcı

    Kuvâyi Milliye – İkinci Bap

    Yıl Yine 1919
    Ve
    İstanbul’un Hâli
    Ve
    Erzurum Ve Sivas Kongreleri
    Ve
    Kambur Kerim’in Hikâyesi

    Biz ki İstanbul şehriyiz,
    Seferberliği görmüşüz :
    Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin,
    vagon ticareti, tifüs ve İspanyol nezlesi
    bir de İttihatçılar,
    bir de uzun konçlu Alman çizmesi
    914’ten 18’e kadar
    yedi bitirdi bizi.
    Mücevher gibi uzak ve erişilmezdi şeker
    erimiş altın pahasında gazyağı
    ve namuslu, çalışkan, fakir İstanbullular
    sidiklerini yaktılar 5 numara lâmbalarında.
    Yedikleri mısır koçanıydı ve arpa
    ve süpürge tohumu
    ve çöp gibi kaldı çocukların boynu.
    Ve lâkin Tarabya’da, Pötişan’da ve Ada’da Kulüp’te
    aktı Ren şarapları su gibi
    ve şekerin sahibi
    kapladı Miloviç’in yorganına 1000 liralıkları.
    Miloviç de beyaz at gibi bir karı.
    Bir de sakalı Halife’nin,
    bir de Vilhelm’in bıyıkları.

    Biz ki İstanbul şehriyiz,
    güzelizdir,
    dört yanımız mavi mavi dağdır, denizdir.
    Öfkeli, büyük bir şair :
    «Ey bin kocadan arta kalan bilmem neyi bakir»
    demiş
    bize
    ve bir başkası,
    yekpare Acem mülkünü fedâ etti bir sengimize.

    Biz ki İstanbul şehriyiz,
    işte, arzederiz halimizi
    Türk halkının yüce katına.
    Mevsim yazdır,
    919’dur.
    Ve teşrinlerinde geçen yılın
    dört düvele teslim ettiler bizi,
    gözü kanlı dört düvele
    anadan doğma çırılçıplak.
    Ve kurumuştu
    ve kan içindeydi memelerimiz.

    Biz ki İstanbul şehriyiz,
    Fransız, İngiliz, İtalyan, Amerikan
    bir de Yunan,
    bir de zavallı Afrika zencileri
    yer bitirir bizi bir yandan,
    bir yandan da kendi köpek döllerimiz :
    Vahdettin Sultan,
    ve damadı Ferit
    ve İngiliz muhipleri
    ve Mandacılar.

    Biz ki İstanbul şehriyiz,
    yüce Türk halkı,
    malûmun olsun çektiğimiz acılar…

    919 Temmuzunun 23’üncü günü
    pek mütevazı bir mektep salonunda
    in’ikad etti Erzurum Kongresi.

    Erzurum’un kışı zorludur balam,
    tandırında tezek yakar Erzurum,
    buz tutar yiğitlerinin bıyığı
    ve geceleyin karlı ovada
    kaskatı katılaşmış, donmuş görürsün karanlığı.

    Erzurum’da kavaklar, balam,
    Erzurum’da kavaklar tane tane,
    kavaklarda tane tane yapraklar.
    Ve terden ve toz dumandan ve sinekten geçilmez
    Erzurum’da yaz gelip de bastı mıydı sıcaklar.

    Erzurum’un düzdür, topraktır damı.
    Erzurum güzelleri giyer, balam,
    incecik ak yünden ehramı.
    Yürek boynun büker, balam,
    Erzurumlu türkülere.
    Halim selimdir Erzurum’un adamı
    ve lâkin dönmesin gözü bir kere!…

    Erzurum’da on dört gün sürdü Kongre :
    orda, mazlum milletlerden bahsedildi
    bütün mazlum milletlerden
    ve emperyalizme karşı dövüşlerinden onların.

    Orda, bir Şûrayı Millî’den bahsedildi,
    İradei Milliyeye müstenit bir Şûrayı Millî’den.
    Buna rağmen,
    «Âsi gelmiyelim» diyenler vardı,
    «makamı hilâfet ve saltanata.»
    Hattâ casuslar vardı içerde.

    Buna rağmen,
    «Bütün aksâmı vatan birküldür» denildi.
    «Kabul olunmaz,» denildi,
    «Manda ve Himaye…»

    Buna rağmen,
    İstanbul’da birçok hanımlar, beyler, paşalar,
    Türk halkından kesmişlerdi umudu.
    Yağdırıldı telgraflar Erzurum’a :
    «Amerikan mandası altına girelim,» diye.
    «İstiklâl, diyorlardı, şâyanı arzu ve tercihtir, amma
    bugün bu, diyorlardı, mümkün değil,
    birkaç vilâyet, diyorlardı, kalacak elde,
    şu halde, diyorlardı, şu halde,
    Memâliki Osmaniye’nin cümlesine şâmil
    Amerikan mandaterliğini talep etmeği
    memleketimiz için en nâfi
    bir şekli hal kabul ediyoruz.»

    Fakat bu şekli halli kabul etmedi Erzurumlu.
    Erzurum’un kışı zorludur balam,
    buz tutar yiğitlerin bıyığı.
    Erzurum’da kaskatı, dimdik ölür adam,
    kabullenmez yılgınlığı…

    İstanbul’da hanımlar, beyler, paşalar,
    tül perdeler, kravatlar, apoletler, şişeler,
    çıtı pıtı dilleri ve pamuk gibi elleri
    ve biçare telgraf telleri
    devretmek için Amerika’ya Anadolu’yu
    şöyle diyorlardı Erzurum’dakilere :
    «Bizi bir başımıza bıraksalar,
    tarafgirlik, cehalet
    ve çok konuşmaktan başka müspet
    bir hayat kuramayız.
    İşte bu yüzden Amerika çok işimize geliyor.
    Filipin gibi vahşi bir memleketi adam etti Amerika.
    Ne olacak,
    Biz de on beş, yirmi sene zahmet çekeriz,
    sonra Yeni Dünya’nın sayesinde
    İstiklâli kafasında ve cebinde taşıyan
    bir Türkiye vücuda geliverir.
    Amerika, içine girdiği memleket ve millet hayrına
    nasıl bir idare kurduğunu
    Avrupa’ya göstermek ister.
    Hem artık işi uzatmağa gelmez.
    Çok tehlikeli anlar yaşıyoruz.
    Sergüzeşt ve cidâl devri geçmiştir :
    Türkiye’yi, geniş kafalı birkaç kişi belki kurtarabilir.»

    4 Eylül 919’da toplandı Sıvas Kongresi,
    ve 8 Eylülde
    Kongrede bu sefer
    yine ortaya çıktı Amerikan mandası.
    Ak koyunla kara koyunun
    geçitte belli olduğu günlerdi o günler.
    Ve İstanbul’dan gelen bazı zevat,
    sapsarı yılgınlıklarıyla beraber
    ve ihanetleriyle birlikte
    bir de Amerikan gazeteci getirmiştiler.
    Ve Erzurumlulardan ve Sıvaslılardan ve Türk milletinden çok
    işbu Mister Bravn’a güveniyorlardı.
    Bu zevata :
    «İstiklâlimizi kaybetmek istemiyoruz efendiler!»
    denildi.
    Fakat ayak diredi efendiler :
    «Mandanın, istiklâli ihlâl etmiyeceği muhakkak iken,»
    dediler,
    «Herhalde bir müzâherete muhtacız diyorum ben,»
    dediler,
    «Hem zaten,»
    dediler,
    «birbirine mani şeyler değildir
    istiklâl ile manda.
    Ve esasen,»
    dediler,
    «müstakil kalamayız böyle bir zamanda.
    Memleket harap,
    toprak çorak,
    borcumuz 500 milyon,
    vâridat ise 15 milyon ancak.
    Ve Allah muhafaza buyursun
    İzmir kalsa Yunanistan’da
    ve harbetsek,
    düşmanımız vapurla asker getirir.
    Biz Erzurum’dan hangi şimendiferle nakliyat yapabiliriz?
    Mandayı kabul etmeliyiz, hemen,»
    dediler.
    «Onlar dretnot yapıyor,
    biz yelkenli bir gemi yapamıyoruz.
    Hem, İstanbul’daki Amerikan dostlarımız :
    Mandamız korkunç değildir,
    diyorlar,
    Cemiyeti Akvam nizamnamesine dahildir,
    diyorlar.»

    Ve böylece, bin dereden su getirdi İstanbul’dan gelen zevat.
    Sıvas, mandayı kabul etmedi fakat,
    «Hey gidi deli gönlüm,»
    dedi,
    «Akıllı, umutlu, sabırlı deli gönlüm,
    ya İSTİKLAL, ya ölüm!»
    dedi.

    Kambur Kerim de böyle dedi aynen.
    Adapazarlıydı Kambur Kerim.
    Seferberlikte ölen babası marangozdu.
    Seferberlik denince aklına Kerim’in :
    çok beyaz bir yastıkta kara sakallı bir ölü yüzü,
    Fahri Bey çiftliğinde patates toplayıp
    kaz gütmek,
    mektep kitapları
    ve bir de saçları altın gibi sarı
    fakat alnı çizgiler içinde anası gelir.
    335’te Kerim Eskişehir’e gitti,
    mektebe, teyzelerine ve dayısına.
    Dayısı şimendiferde makinistti.
    Düşman elindeydi Eskişehir.
    Kerim on dört yaşındaydı,
    kamburu yoktu.
    Dümdüzdü fidan gibi
    ve dünyaya meraklı bir çocuktu.
    Dayısı sürmeğe gittiği günler şimendiferi
    Kerim’e ekmek vermediğinden teyzeleri
    (çok uzun saçlı, ihtiyar iki kadın)
    Hintli askerlerle dost oldu Kerim.
    Bunlar
    (şaşılacak şey)
    Türkçe bilmeyen
    ve siyah sakalları, siyah gözleri parlak,
    avuçlarının üstü esmer, içi ak
    ve tel örgülerin üzerinden
    Kerim’e bisküviti kutularla atan amcalardı.
    Kocaman bir ambarları vardı,
    Kerim içinde oynardı.
    Ambarda nohut çuvalları, bakla, kuru üzüm,
    (şaşılacak şey,
    katırların yemesi için)
    ve sonra cephane sandıklarıyla silahlar.
    Bir gün dedi ki makinist dayısı Kerim’e :
    «Ambardan silâh çalıp bana getir,
    gâvura karşı koyan zeybeklere göndereceğim.»
    Ve ambardan silâh çaldı Kerim :
    bir
    bir tane daha
    beş
    on.
    Aldattı Hindistanlı dostlarını
    zeybekleri daha çok sevdiğinden.
    Zaten çok sürmedi, parlak kara sakallı amcalar gitti,
    Kerim geçirdi onları istasyona kadar.
    Ertesi gün Lefke köprüsünü atıp
    zeybekler gelince Eskişehir’e
    dayısı Kerim’i elinden tutup
    verdi onlara.
    Ve işte o günden sonra
    bugüne kadar
    kahraman bir türküdür ömrü Kerim’in.
    Eskişehir’den alıp onu
    «Kocaeli Grubu» paşasına götürdüler.
    Çatık kaşlı, yüzü gülmez bir paşaydı bu.

    Çabucak öğrendi Kerim ata binmeyi,
    sığırtmaç olmayı
    -zaten bilgisi vardı bunda-
    kayalardan genç bir keçi gibi inmeyi,
    gizlenmeyi ormanda.
    Ve bütün bu marifetleriyle Kerim
    kaç kere ölüme bir kurşun atımı yaklaşarak
    ve «Geçmiş olsun» dedikleri zaman şaşarak
    düşman içinden geçip getirdi haber
    götürdü haber.
    Onu namlı bir «kaptan» gibi saydı çeteler,
    bir oyun arkadaşı gibi sevdi çeteleri o.
    Ve bir fidan gibi düz
    bir fidan gibi cesur
    bir fidan gibi vaadeden bir çocuğun
    sevinçle oynadığı bu müthiş oyun
    sürdü 1337’ye kadar…

    Kocaeli ormanı gürgen ve meşeliktir :
    yüksek
    kalın.
    Gökyüzü gözükmez.
    Durgun bir geceydi.
    Hafif yağmur yağmıştı biraz önce.
    Fakat ıslanmamış ki yerde yapraklar
    karanlıkta hışırtılarla yürüyordu beygiri Kerim’in.
    Solda
    ilerde
    tepenin eteğinde ateş yanıyordu :
    «Tekneciler» diye anılan
    gâvur çetelerinin olmalı.
    Dallardan damlalar düşüyordu Kerim’in yüzüne.
    Beygirin başı gittikçe daha çok karanlığa giriyor.
    İpsiz Recep’in yanından dönüyordu Kerim.
    Kâatlar götürmüş
    kâatlar getiriyor.
    Birdenbire durdu beygir,
    heykel gibi,
    -Tekneciler’in ateşini görmüş olacak-
    sonra birdenbire dörtnala kalktı.
    Şaşırdı Kerim.
    Dizginleri bıraktı.
    Sarıldı beygirin boynuna.
    Deli gibi gidiyordu hayvan.
    Çocuğa art arda çarpıyordu ağaçlar.
    Meşeleri ve gürgenleriyle orman
    karanlık bir rüzgâr gibi geçiyor iki yandan.
    Kim bilir kaç saat böyle gidildi.
    Orman bitti birdenbire.
    -Ay doğmuş olacak ki ortalık aydınlıktı-
    Ve Kerim aynı hızla geldiği zaman
    Armaşa’nın altında Başdeğirmenler’e
    beygir ansızın kapaklandı yere,
    tekerlendi Kerim.
    Doğruldu.
    Ve aklına ilk gelen şey
    saatına bakmak oldu.
    Kırılmıştı camı.
    Bindi beygire tekrar.
    Hayvan topallıyordu biraz.
    Uslu uslu yola koyuldular.
    Sol kulağı kanıyordu Kerim’in,
    Kirezce’ye geldiler
    (Sapanca’yla Arifiye arası),
    Kerim durdu,
    Biraz zor nefes alıyordu.
    Geyve’ye girdi ertesi akşam.
    Beli o kadar ağrıyordu ki
    inemedi beygirden
    indirdiler.
    Kerim’i bir yaylıya bindirdiler.
    Adapazarı.
    Sonra belki on gün, belki on beş,
    kağnılar, mekkâre arabaları,
    sonra, gitgide daralan nefesi,
    Yahşıhan,
    Konya,
    Sile nahiyesi
    (burda malûl gaziler için
    takma kol ve bacak yapılıyordu),
    ve nihayet Hatçehan köyünden çıkıkçı Şerif Usta.
    Hâlâ rüyalarında görür Kerim
    incecik bir yoldan eşekle gelip
    üzerine doğru eğilen
    bu çiçekbozuğu insan yüzünü.
    Usta, ovdu Kerim’i bayıltıncaya kadar.
    Sonra, zifte koydu bu kırılmış dal gibi çocuk gövdesini.
    Yirmi gün geçti aradan.
    Ve sonra bir ikindi vakti ziftin içinden
    Kerim’i kambur çıkardılar.

1 ile 15 arası 15 sonuç (toplam 18) görüntüleniyor