1 ile 8 arası 8 sonuç (toplam 8) görüntüleniyor
  • Yazar
    Arama Sonuçları
  • #100024552

    simpsonsoner
    Katılımcı

    Topraktan mı çıktı yarı toprak bir yaratık,
    Gökten mi indi yarı gök bir kartal.
    Bir Memet daha var oldu o sıra,
    Tepenin doruğunda kalpağı al.

    Bir Memet olduğu besbelli,
    Saçları başakta, gözleri çiçekte.
    Elleri ayakları öylesin kocaman,
    Yüzü altı Memet’in yüzüne öylesin benzemekte.

    Vardı üç adımda masalcana,
    Ağzı duman tüten makineliye, dev.
    Kabzayı kavrar kavramaz bastı tetiğe
    Fışkırdı namludan sonsuz bir alev.

    Allah Allah, şaştı bütün dağlar, bütün gök,
    Şaştı dost düşman.
    Bu kimdir, bu kaçıncı Memet’tir,
    Ölülerde dirilerde dondu kan.

    Görsen efsane, görmesen efsane,
    Duysan efsane.
    Uzak mıdır bayraktan düşen,
    Yakın mıdır ne?

    Bir parıltı bir parıltı tarihten,
    Tanrıca dik.
    Yurdun ulusun kutsal gücü,
    Bu yedinci Memet, Memetçik.

    #100023590

    Konu: TEFTIŞ

    grup forumunda Nazım Hikmet RAN

    afflicted_
    Katılımcı

    Teftiş

    Sayfada saygıyla göze çarpsın diye
    komuşlar fotoğrafı baş köşeye.
    İzmir’de, Kordon’da, Memetleri teftiş.
    Vakit öğle, hava sıcak, gün uzun belli.
    Önde Amerikan paşası kafayı dikmiş
    ve sırmalı şapkasında eli
    kasap bıçağı gibi parlıyor keskin, geniş
    ve küfredip sesini duyuyorum
    toprağıma tokat gibi inen adımlarının.
    Türk paşası on beş adım geride.
    Yüzünü göremiyorum, gölgeli.
    Belki alışmış,
    belki utanıyor, belki öfkeli.
    Memetlere bakıyorum :
    Dişleri kenetli, gözleri karanlık,
    gözleri dikilmiş yere.
    Sanıyorum yakındır, bir daha çıkmayacaklar
    İzmir’de, Kordonboyu’nda böyle teftişlere…

    #100023368

    afflicted_
    Katılımcı

    Mister Dallas,
    sizden saklamak olmaz,
    hayat pahalı biraz bizim memlekette.
    Mesela iki yüz gram et alabilirsiniz,
    koyun eti,
    Ankara’da 23 sente,
    yahut bir kilodan biraz fazla mercimek,
    elli santim kefen bezi yahut,
    yahut da bir aylığına
    yirmi yaşlarında bir tane insan
    erkek,
    ağzı burnu, eli ayağı yerinde,
    üniforması, otomatiği üzerinde,
    yani öldürmeye, öldürülmeye hazır;
    belki tavşan gibi korkak,
    belki toprak gibi akıllı,
    belki gençlik gibi cesur,
    belki su gibi kurnaz,
    (her kaba uymak meselesi)
    belki ömründe ilk defa denizi görecek,
    belki ava meraklı, belki sevdalıdır.
    Yahut da aynı hesapla Mister Dallas,
    (tanesi 23 sentten yani)
    satarlar size bu askerlerin otuzbeşini birden
    İstanbul’da bir tek odanın aylık kirasına,
    seksen beş onda altısını yahut,
    bir çift ıskarpin parasına.
    Yalnız bir mesele var Mister dallas,
    herhalde bunu sizden gizlediler.
    Size yirmi üç sente sattıkları asker,
    mevcuttu üniformanızı giymeden önce de,
    mevcuttu otomatiksiz filan,
    mevcuttu sadece insan olarak,
    mevcuttu,
    tuhafınıza gidicik,
    mevcuttu
    hem de çoktan mı çoktan
    daha sizin devletin adı bile konmadan.
    Mevcuttu, işiyle gücüyle uğraşıyordu,
    mesela Mister Dallas,
    yeller eserken yerinde sizin New York’un,
    kurşun kubbeler kurdu o,
    gökkubbe gibi yüksek,
    haşmetli, derin.
    Elinde Bursa bahçeleri gibi nakışlandı ipek.
    Halı dokur gibi yonttu mermeri
    ve nehirlerin bir kıyısından öbür kıyısına
    ebem kuşağı gibi attı kırk gözlü köprüleri.
    Dahası var Dallas,
    sizin dilde anlamı pek de belli değilken henüz
    zulüm gibi,
    hürriyet gibi,
    kardeşlik gibi sözlerin,
    dövüştü zulme karşı o,
    ve istiklal ve hürriyet uğruna
    ve milletleri kardeş sofrasına davet ederek
    ve yarin yanağından gayri her yerde,
    her şeyde,
    hep beraber
    diyebilmek için,
    yürüdü peşince Bedrettin’in;
    O, tornacı Hasan, köylü Memet, öğretmen Ali’dir,
    Kaya gibi yumruğunun son ustalığı,
    922 yılı 9 Eylül’üdür.
    Dedim ya, Mister Dallas,
    Herhalde bütün bunları sizden gizlediler.
    Ucuzdur vardır illeti.
    Hani şaşmayın,
    yarın çok pahalıya mal olursa size
    bu 23 sentlik asker,
    yani benim fakir, cesur, çalışkan milletim,
    her millet gibi büyük Türk milleti.

    #100023516

    afflicted_
    Katılımcı

    Kuvâyi Milliye – Beşinci Bap

    920’nin 16 Martı
    Ve
    Manastırlı Hamdi Efendi
    Ve
    Reşadiyeli Veli Oğlu Memet’in Hikâyesi

    «Bu hamiyetli ve cesur, Manastırlı Hamdi Efendi olmasaydı, İstanbul felâketinden kim bilir haber almak için ne kadar intizarlar içinde kalacaktık. İstanbul’da bulunan nâzır, mebus, kumandan, teşkilâtımız mensupları içinden bir zat çıkıp vaktiyle bize haber vermeği düşünmemiş olduğu anlaşılıyor. Demek ki cümlesini heyecan ve helecan kaplamıştı. Bir ucu Ankara’da bulunan telin İstanbul’da bulunan ucuna yanaşamayacak kadar şaşkın bir hale gelmiş olduklarına bilmem ki hükmetmek caiz olur mu?»
    (Nutuk, s. 295, Devlet Basımevi, İstanbul 1938)

    920’nin 16 Martı.
    Öğleden evvel
    saat onda
    makina başında şöyle bir telgraf aldı Ankara’daki :

    «Der-aliye 16/3/1920.
    İngilizler bastı bu sabah
    Şehzadebaşı’ndaki Muzika karakolunu.
    Müsademe edildi.
    İşgal altına alıyorlar İstanbul’u şimdi.
    Berâyi malûmat arzolunur.
    Manastırlı Hamdi.»

    920’nin 16 Martı.
    Harbiye Nezareti telgrafhanesi buldu Ankara’yı :
    «Etrafta dolaşıyor İngiliz askerleri.
    Şimdi işte
    İngiliz askerleri giriyorlar nezarete.
    İşte giriyorlar içeri.
    Nizamiye kapısına.
    Teli kes.
    İngilizler burdadır.»

    920’nin 16 Martı.
    Manastırlı Hamdi Efendi
    buldu Ankara’dakini tekrar :

    «Paşa hazretleri,
    Harbiye telgrafhanesini de işgal etti İngiliz bahriye askeri
    Tophane’yi de işgal ediyorlar bir taraftan,
    bir taraftan da zırhlılardan asker ihraç olunuyor.
    Vaziyet vehamet kesbediyor efendim.
    Paşa hazretleri,
    Emri devletlerine muntazırım.

    16 Mart 1920
    Hamdi»

    920’nin 16 Martı.
    Durumu bir daha tekrar etti Hamdi Efendi :

    «Sabah bizim asker uykuda iken
    İngiliz bahriye efradı karakolu işgal etmekte iken
    askerlerimiz uykudan şaşkın kalkınca müsademe başlıyor.
    Neticede bizden altı şehit, on beş mecruh olup
    İngilizler zırhlıları rıhtıma yanaştırıp
    Beyoğlu ve Tophane’yi işgal edip.
    İşte Beyoğlu telgrafhanesi de yok.
    İşte Beyoğlu telgraf memurları geldiler.
    Kovmuşlar.
    Burası da işgal olunacaktır bir saata kadar.
    Şimdi haber aldım efendim.»

    920’nin 16 Martı
    uykuda kesti kâfir üçümüzü,
    kurşuna dizdi kâfir ikimizi.
    İngiliz’in hepsi değil domuzu
    Sabaha karşı aldı canımızı.

    920’nin 16 Martı
    basıldı Vezneciler’de karargâh.
    Uyan be tosunum uyan.
    Üçümüzü uykuda kesti kâfir,
    üçümüz : Abdullah çavuş, Şarkışla’dan Osman,
    bir de Zileli Abdülkadir.

    920’nin 16 Martı
    Bozdoğan Kemeri’nde
    kurşuna dizdi kâfir ikimizi.
    Ahmet oğlu Nasuh arkadaşımın adı,
    Reşadiyeli Veli oğlu Memet benimkisi.

    920’nin 16 Martı
    uykuda kesti kâfir üçümüzü.
    Soktu Osman’ın karnına kasaturayı,
    bastı göğsüne kâfirin dizi.
    Dört çocuk babasıydı Abdullah çavuş.
    Doymadı dünyasına Abdülkadir.
    Üçümüzü uykuda kesti kâfir,
    kurşuna dizdi ikimizi.

    920’nin 16 Mart sabahı,
    karakolun karşısında
    bırakmadım elimden silâhı,
    yere serdim iki İngiliz’i.
    Senin ırzını kurtardım İstanbul’um,
    Sana can feda çakır gözlü gülüm.

    Üçümüzü uykuda kesti kâfir,
    kurşuna dizdi ikimizi.
    Şimdi üçümüz :
    Abdullah ve Osman ve Abdülkadir,
    taşları yan yana yatar Eyüp’te.
    Arama, bulamazsın ikimizin kabrini,
    belki maşrıkta, belki mağripte,
    biz de bilemeyiz yerini.

    Uykuda kestiler üçümüzü,
    kurşuna dizdiler ikimizi,
    Ahmet oğlu Nasuh arkadaşımın adı,
    Reşadiyeli Veli oğlu Memet benimkisi.
    Bir de altıncımız var,
    kara kaytan bıyıklı bir şehit,
    son mekânı şöyle dursun,
    adını da bilen yok…

    #100023536

    afflicted_
    Katılımcı

    Memed’e Son Mektubumdur

    Bir yandan cellatlar girdi araya,
    Bir yandan, oyun etti bana
    bu mendebur yürek,

    Nasip olmayacak Memed’im yavrum,
    seni bir daha görmek.

    Biliyorum,

    buğday başağı gibi delikanlı olacaksın,
    ben de öyleydim gençliğimde,
    kumral, ince, uzun;

    gözlerin ananınkiler gibi kocaman,
    bazen de bir parça bir tuhaf mahzun;
    alnın alabildiğine aydınlık;
    herhalde sesin de olacak
    – berbattı benimkisi –

    türküler döktüreceksin yanık mı yanık…
    Konuşmasını mı bileceksin
    – ben de becerirdim o işi
    sinirlenmediğim zamanlar –

    bal damlayacak dilinden.
    Vay, Memet, kızların çekeceği var
    senin elinden.

    Müşküldür
    babasız büyütmek erkek evladı.

    Ananı üzme oğlum,
    ben güldürmedim yüzünü,
    sen güldür.

    Anan,
    ipek gibi kuvvetli, ipek gibi yumuşak;
    anan,
    nineliğinde bile güzel olacak
    onu ilk gördüğüm günkü gibi,
    Boğaziçi’nde,
    on yedisinde
    ay işığı, günışığı, can eriği,
    dünya güzeli.

    Anan,
    ayrıldık bir sabah,
    buluşmak üzre,
    buluşamadık.

    Anan,
    anaların en iyisi en akıllısı,
    yüz yıl yaşar inşallah…

    Ölmekten, oğlum korkmuyorum,
    ama ne de olsa
    iş arasında bazen
    irkilip ansızın,

    yahut yalnızlığında uyku öncesinin
    günleri saymak biraz zor.

    Dünyada doymak olmuyor, Memet,
    doymak olmuyor…

    Dünyada kiracı gibi değil,
    yazlığa gelmiş gibi de değil,
    yaşa dünyada babanın eviymiş gibi…
    Tohuma, toprağa, denize inan.
    İnsana hepsinden önce.

    Bulutu, makinayı, kitabı sev,
    insanı hepsinden önce.

    Kuruyan dalın
    sönen yıldızın
    sakat hayvanın
    duy kederini,
    hepsinden önce de insanın.

    Sevindirsin seni cümlesi nimetlerin
    sevindirsin seni karanlık ve aydınlık,
    sevindirsin seni dört mevsim.
    ama hepsinden önce insan sevindirsin seni.
    Memet,
    memleketler içinde bir şirin memlekettir
    Türkiye,
    bizim memleket,
    insanı da,
    su katılmamışı,
    çalışkandır, ağırbaşlı, yiğittir,
    ama dehşetli fakir.
    ………….
    ……………
    Memet,
    ben dilimden, türkülerimden,
    tuzumdan, ekmeğimden uzakta,
    anana hasret, sana hasret,
    yoldaşlarıma, halkıma hasret öleceğim,
    ama sürgünde değil,
    gurbet ellerde değil,

    öleceğim rüyalarımın memleketinde,
    beyaz şehrinde en güzel günlerimin.
    ………….
    ……………

    #100023538

    Konu: MEMET

    grup forumunda Nazım Hikmet RAN

    afflicted_
    Katılımcı

    Memet

    Karşı yaka memleket,
    sesleniyorum Varna’dan,

    işitiyor musun?

    Memet! Memet!

    Karadeniz akıyor durmadan,
    deli hasret, deli hasret,
    oğlum, sana sesleniyorum,

    işitiyor musun?

    Memet! Memet!

    #100021448

    sudenaz
    Katılımcı

    Karlı kayın ormanında
    yürüyorum geceleyin.
    Efkârlıyım, efkârlıyım,
    elini ver, nerde elin?

    Ayışığı renginde kar,
    keçe çizmelerim ağır.
    İçimde çalınan ıslık
    beni nereye çağırır?

    Memleket mi, yıldızlar mı,
    gençliğim mi daha uzak?
    Kayınların arasında
    bir pencere, sarı sıcak.

    Ben ordan geçerken biri :
    “Amca, dese, gir içeri.”
    Girip yerden selâmlasam
    hane içindekileri.

    Eski takvim hesabıyle
    bu sabah başadı bahar.
    Geri geldi Memed’ime
    yolladığım oyuncaklar.

    Kurulmamış zembereği
    küskün duruyor kamyonet,
    yüzdüremedi leğende
    beyaz kotrasını Memet.

    Kar tertemiz, kar kabarık,
    yürüyorum yumuşacık.
    Dün gece on bir buçukta
    ölmüş Berut, tanışırdık.

    Bende boz bir halısı var
    bir de kitabı, imzalı.
    Elden ele geçer kitap,
    daha yüz yıl yaşar halı.

    Yedi tepeli şehrimde
    bıraktım gonca gülümü.
    Ne ölümden korkmak ayıp,
    ne de düşünmek ölümü.

    En acayip gücümüzdür,
    kahramanlıktır yaşamak :
    Öleceğimizi bilip,
    öleceğimizi mutlak.

    Memleket mi, daha uzak,
    gençliğim mi, yıldızlar mı?
    Bayramoğlu, Bayramoğlu,
    ölümden öte köy var mı?

    Geceleyin, karlı kayın
    ormanında yürüyorum.
    Karanlıkta etrafımı
    gündüz gibi görüyorum.

    Şimdi şurdan saptım mıydı,
    şose, tirenyolu, ova.
    Yirmi beş kilometreden
    pırıl pırıldır Moskova…

    #100020102

    likevoyager
    Katılımcı

    orhan kemal’in güzel anısına

    işten çıktım
    sokaktayım
    elim yüzüm üstümbaşım gazete

    sokakta tank paleti
    sokakta düdük sesi
    sokakta tomson
    sokağa çıkmak yasak

    sokaktayım
    gece leylâk
    ve tomurcuk kokuyor
    yaralı bir şahin olmuş yüreğim
    uy anam anam
    haziranda ölmek zor!

    havada tüy
    havada kuş
    havada kuş soluğu kokusu
    hava leylâk
    ve tomurcuk kokuyor
    ne anlar acılardan/güzel haziran
    ne anlar güzel bahar!
    kopuk bir kol sokakta
    çırpınıp durur

    çalışmışım onbeş saat
    tükenmişim onbeş saat
    acıkmışım yorulmuşum uykusamışım
    anama sövmüş patron
    ter döktüğüm gazetede
    sıkmışım dişlerimi
    ıslıkla söylemişim umutlarımı
    susarak söylemişim
    sıcak bir ev özlemişim
    sıcak bir yemek
    ve sıcacık bir yatakta
    unutturan öpücükler
    çıkmışım bir kavgadan
    vurmuşum sokaklara

    sokakta tank paleti
    sokakta düdük sesi
    sarı sarı yapraklarla birlikte sanki
    dallarda insan iskeletleri

    asacaklar aydemir’i
    asacaklar gürcan’ı
    belki başkalarını
    pis bir ota değmiş gibi sızlıyor genzim
    dökülüyor etlerim
    sarı yapraklar gibi

    asmak neyi kurtarır
    sarı sarı yaprakları kuru dallara?
    yolunmuş yaprakları
    kırılmış dallarıyla
    ne anlatır bir ağaç
    hani rüzgâr
    hani kuş
    hani nerde rüzgârlı kuş sesleri?

    asılmak sorun değil
    asılmamak da değil
    kimin kimi astığı
    kimin kimi neden niçin astığı
    budur işte asıl sorun!

    sevdim gelin morunu
    sevdim şiir morunu
    moru sevdim tomurcukta
    moru sevdim memede
    ve öptüğüm dudakta
    ama sevmedim, hayır
    iğrendim insanoğlunun
    yağlı ipte sallanan morluğundan!

    neden böyle acılıyım
    neden böyle ağrılı
    neden niçin bu sokaklar böyle boş
    niçin neden bu evler böyle dolu?
    sokaklarla solur evler
    sokaklarla atar nabzı
    kentlerin
    sokaksız kent
    kentsiz ülke
    kahkahanın yanıbaşı gözyaşı

    işten çıktım
    elim yüzüm üstümbaşım gazete
    karanlıkta akan bir su
    gibi vurdum kendimi caddelere
    hava leylâk
    ve tomurcuk kokusu
    havada köryoluna
    havada suçsuz günahsız
    gitme korkusu
    ah desem
    eriyecek demirleri bu korkuluğun
    oh desem
    tutuşacak soluğum

    asmak neyi kurtarır
    öldürmek neyi
    yaşatmaktır önemlisi
    güzel yaşatmak
    abeceden geçirmek kıracın çekirgesini
    ekmeksiz yuvasız hekimsiz bırakmamak

    ah yavrum
    ah güzelim
    canım benim / sevdiceğim
    bitanem
    kısa sürdü bu yolculuk
    n’eylersin ki sonu yok!
    gece leylâk
    ve tomurcuk kokuyor
    uy anam anam
    haziranda ölmek zor!

    nerdeyim ben
    nerdeyim ben
    nerdeyim?
    kimsiniz siz
    kimsiniz siz
    kimsiniz?
    ne söyler bu radyolar
    gazeteler ne yazar
    kim ölmüş uzaklarda
    göçen kim dünyamızdan?

    asmak neyi kurtarır
    öldürmek neyi?
    yolunmuş yaprakları
    ve kırılmış dallarıyla bir ağaç
    söyler hangi güzelliği?

    kökü burda
    yüreğimde
    yaprakları uzaklarda bir çınar
    ıslık çala çala göçtü bir çınar
    göçtü memet diye diye
    şafak vakti bir çınar
    silkeledi kuşlarını
    güneşlerini:
    «oğlum sana sesleniyorum işitiyor musun, memet,
    memet!»

    gece leylâk
    ve tomurcuk kokuyor
    üstümbaşım elim yüzüm gazete
    vurmuşum sokaklara
    vurmuşum karanlığa
    uy anam anam
    haziranda ölmek zor!

    bu acılar
    bu ağrılar
    bu yürek
    neyi kimden esirgiyor bu buz gibi sokaklar
    bu ağaçlar niçin böyle yapraksız
    bu geceler niçin böyle insansız
    bu insanlar niçin böyle yarınsız
    bu niçinler niçin böyle yanıtsız?

    kim bu korku
    kim bu umut
    ne adına
    kim için?

    «uyarına gelirse
    tepemde bir de çınar»
    demişti on yıl önce
    demek ki on yıl sonra
    demek ki sabah sabah
    demek ki «manda gönü»
    demek ki «şile bezi»
    demek ki «yeşil biber»
    bir de memet’in yüzü
    bir de güzel istanbul
    bir de «saman sarısı»
    bir de özlem kırmızısı
    demek ki göçtü usta
    kaldı yürek sızısı
    geride kalanlara

    nerdeyim ben
    nerdeyim?
    kimsiniz siz
    kimsiniz?

    yıllar var ki ter içinde
    taşıdım ben bu yükü
    bıraktım acının alkışlarına
    3 haziran ’63’ü

    bir kırmızı gül dalı
    şimdi uzakta
    bir kırmızı gül dalı
    iğilmiş üzerine
    yatıyor oralarda
    bir eski gömütlükte
    yatıyor usta
    bir kırmızı gül dalı
    iğilmiş üzerine
    okşar yanan alnını
    bir kırmızı gül dalı
    nâzım ustanın

    gece leylâk
    ve tomurcuk kokuyor
    bir basın işçisiyim
    elim yüzüm üstümbaşım gazete
    geçsem de gölgesinden tankların tomsonların
    şuramda bir çalıkuşu ötüyor
    uy anam anam
    haziranda ölmek zor!

1 ile 8 arası 8 sonuç (toplam 8) görüntüleniyor